Mekke'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Mekke bölgesinde 14 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (14)
Seyyid Mustafa Fehmi Efendi
Mekke – Cennetül Mualla’da Hz. Hatice(r.a)’nın hemen ayak ucunda Terzi Baba’nın Halifesi Seyyid Mustafa Fehmi Efendi (k.s.). Silsile-i Şerifi Mustafa Fehmi Efendi 1231/1815-16 yılında Erzincan’da doğmuştur. Babası, henüz iki yaşındayken kaybettiği Hacı Ahmed Efendi’dir. Hayatı hakkındaki bilgilerimiz genellikle Aşçı Dede’nin hatıralarında dile getirdiği malumatla sınırlıdır. Çocukluk ve gençliğine dair bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Fakat ilim talebiyle Tokat’a gittiği ve burada Bozzâde Hocaefendi adındaki bir âlimden ilim tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Erzincan’a döndükten sonra Terzi Baba’ya intisap etmiş, ömrünün geri kalanını burada irşad faaliyetlerini yerine getirmeye adamıştır. Terzi Baba’nın vefatından sonra halîfe olan Fehmi Efendi’nin Erzincan’da Terzi Baba türbesi civarında bir dergâh inşa ettiği ancak bu dergâhın günümüze ulaşamadığı görülmektedir. İrşad vazifesinin yanında devlet hizmeti ve vatan savunması konusunda örnek bir şahsiyet olan Fehmi Efendi, önce Kırım Harbi’ne (1853-1856) iştirak etmiş. Daha sonra müritleriyle birlikte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbine katılarak ilerlemiş yaşına rağmen Kars önlerinde düşmanla kahramanca mücadele etmiştir. Fehmi Efendi’nin Padişah Sultan Abdulhamid’in çağrısı üzerine oğlu Ahmet Fevzi ile birlikte İstanbul’a gittiği ve burada Kuleli Askerî Lisesi’nde askerde vecd ve heyecan meydana getiren bir konuşma yaptığı nakledilmektedir. Aşçı Dede, onun Osmanlı devleti ve askeri için çokça gözyaşı döküp dualar ettiğini nakleder. Fehmi Efendi üçüncü defa hac görevini ifa etmek için gittiği Mekke’de 1298 Muharreminin 21. Perşembe günü (24 Aralık 1880) vefat etmiştir. Hz. Hatice’nin ayakucuna defnedildiği söylenmektedir. Seyyid Mustafa Fehmi efendi’nin müridi olan Aşçı Dede eserinin çeşitli yerlerinde; ‚Hazret-i Şeyhü’l-A‘zâm, Sultân-ı Ulemâ-billâh, Cenâb-ı Mürşid-i Ekrem, Hazret-i Gavs-ı A‘zâmi, Hazret-i Şeyh-i Ekber, Cenâb-ı Mürşid-i A‘zâm, Zamanın gavsı, kutbu, zât-ı âlî kadr, Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeli, İmamü’l-mürşîdîn, gavsü’l-vâsılîn…‛ Gibi unvanlarla andığı şeyhinin şemâilini şöyle tavsîf etmektedir: ‘’Servi gibi mevzûn ve zârif uzun bir boy, hilal gibi bedeni nahîf olup rengi buğday, kolları uzun, elleri kalem-kârî düzgündü. Siyah sakalları nurlu ve çeneden bir kabza uzundu, keman gibi iki kaşı arasında gayet rakîk bulut altında görülür Süreyya gibi bir ben vardı. Öyle bir nokta-i şerif ki cümle ilim ve marifetler o noktada gizlenmiş gibidir. Gözleri henüz uykudan uyanmış Yûsuf-i âlem gibi mestane ve mahmur ve gayet siyah olup etrafı ilâhî nurun tecellî ettiği bir hâle gibiydi. Gözlerine karşı göz ile bakmak mümkün değildi, zira onun gözleri diğer insanlarınki gibi değildi, hakîkat-i basara nazar olmuş idi. Vücudunda et namına bir şey yoktu, kuru kemikten ibaretti. Kulakları oldukça küçük, mübarek başından iki tarafa iki nûr-i müdevver talik olunmuş idi. İşte mübarek yüzleri bu şekilde olup insan tamamıyla yüzüne bakmaktan heybet ve hayâ ederdi. Hz. Ali’nin azamet ve heybetinin vech-i şeriflerinde kemaliyle zuhur etmişti.‛ Kalabalık bir mürit topluluğuna sahip olan Fehmi Efendi’nin her çeşit insandan müritleri olduğu, arzu etmemesine rağmen Terzi Baba’nın diğer halifeleri arasında dikkat çekici bir üstünlüğünün bulunduğunu söyleyen Aşçı Dede, onda diğer meşâyıh-ı rüsûmda olmayan kuvvetli bir cezbenin olduğun ve insanları kendisine çektiğini anlatır. Bütün bu yüce sıfatlarına rağmen Fehmi Efendi’nin diğer halîfelere hürmette kusur etmediğini de söylemekten geri durmaz. Aşçı Dede’ye göre Fehmi Efendi, ‚meşreb-i Muhammediyye’nin kendisinde müşahede olunduğu, zâhir ilimde yanına kimsenin yaklaşamadığı gibi bâtın ilimde dahi Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeliydi.‛ Fehmi Efendi’nin dinin emir ve nehiyleri konusunda son derece titiz, ibadet ve tarîkata dair uygulamalarında aşırılıktan uzak, ancak devamlı olduğu, rabıta, teveccüh, sohbet ve muhabbette istikamet üzere bulunduğu nakledilir. Fehmi Efendi’nin Nakşibendî zikri olan hatm-i hâcegâna son derece önem verdiği; ‚hatm-i hâcegân kıraat olunan haneye ve belki o mahalleye ve belki o beldeye hiçbir bela ve musibet isabet etmez.‛ dediği dile getirilmiştir. Aşçı Dede, şeyhi Fehmi Efendi’nin giyim-kuşam, yeme-içme ve ibadet hayatına dair verdiği bilgilerden onun toplum içindeki tavır ve davranışlarının takdire şayan olduğu anlaşılmaktadır. Zira Fehmi Efendi’nin insanların işlerini görmek ve ihtiyaçlarını gidermek konusundaki gayretinin, ayıp ve kusurları örtmedeki titizliğinin, başka tarîkat mensuplarına karşı kucaklayıcılığının ve hatta Erzincan’da ikamet eden Hıristiyanlara karşı hürmet ve ikrâmının emsalsiz olduğunu dile getirilmiştir. İlmi ve irfânı kendisinde mezcettiğinden dolayı onu Mevlânâ ile kıyaslayan Aşçı Dede, şeyhin taassuptan uzak açık ve hür fikirli bir şahsiyete sahip olduğunu anlatır. Mustafa Fehmi Efendi’den geriye yazılı bir eserin kalmadığı anlaşılmaktadır. Muhteşem iki eser olarak nitelendirilen iki oğlundan Mehmed Sıdkı hakkında bilgiler oldukça sınırlıdır. Diğer oğlu olan Ahmed Fevzi efendi dergahın son postnişini olmuştur. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hz. Hud A.S.
Hz. Hud A.S., Sâm’ın torunlarındandır. Âd kavmine Peygamber olarak gönderilmiştir. Hûd; “hevâdet” kökünden olup yumuşaklık, sâkinlik, sulh ve sükûnete vesîle olması ümid edilen mânâsına gelir. Hz. Hud A.S.'ın diğer ismi Âbir, lakabı ise Nebiyyullâh’tır. Hazret-i Hûd aleyhisselâm, Ahkâf diyârında doğup yetişti. Âd kavmi içinde soyu şerefli bir kişiydi. Peygamberlikten önce ticâretle uğraşırdı. Orta boylu, esmer tenli, gür saçlı, güzel yüzlü idi. Âdem Aleyhisselâm'a benzerdi. Zâhid, müttakî ve ibâdete düşkün idi. Cömert ve şefkatli idi; yoksullara bol bol sadaka verirdi. Hz. Hud A.S. Kabri, Suudi Arabistan Mekke Şehri'nde Kabe yanında Hicr mevkiindedir.
Vüheyb Bin Verd
Vüheyb Bin Verd Vüheyb Bin Verd Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden. Lakabı Abdülvehhâb, künyesi Ebû Osmân’dır. Doğum tarihi bilinmemektedir. 770 (H.153) yılında mekke'de vefât etti. Çok ibâdet eder, hikmetli sözler söylerdi. Hadîs ilminde sika, güvenilir bir zât olup, fıkıh ilminde de bilgisi çoktu. Şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk eden, zâhid bir zât idi. İbrâhim bin Edhem, İbn-i Mübârek, Süfyân-ı Sevrî, Fudayl bin İyâd gibi büyük âlim ve velîlerle görüşüp, sohbet ederdi. Süfyân-ı Sevrî Mescid-i Haram’da, dinleyenlere bâzı şeyler anlatır, sözünü bitirince de; “Haydi, kalkınız. Tabîbimiz Vüheyb’e gidelim. Onda hikmetli sözler, güzel haberler vardır.” derdi. Kendi evinde bulunanlar dâhil, hiç kimse, Ebû Osman Vüheyb’in güldüğünü görmemiştir. Çok ağlardı. “Kıyâmet günü bir yere toplanacaklarını ve Allahü teâlâya hesab vereceklerini bilen kimselerin kalbleri nasıl sevinçli olur, nasıl gülerler, anlıyamıyorum.” buyururdu. Ebû Osman Vüheyb, bir gün beğenmediği bir hareketi yapması üzerine, göğsündeki kılları koparınca canı acıdı. Kendi kendine “Acınıyorsun değil mi? Halbuki ben senin iyiliğine çalışıyorum.” dedi. Herkes geceleri uyurken, o yatmaz, yatsı abdesti ile sabah namazını kılardı. Yakınlarından birisi; “Niçin uyumuyorsunuz?” diye suâl etti. Cevâbında; “Allahü teâlanın azâbı hakkında, okuduğum bir âyet-i kerîme ile bu hâle geldim. O benim uykumu kaçırdı. Ne yaptımsa uyuyamadım.” buyurdu. Namazını bitirdikten sonra; “Yâ Rabbî! Eğer benim namazımda bir noksanlık kaldı ise beni affet. Büyük veya küçük günah işlemiş isem, onlara da tövbe ve istigfâr ediyorum.” şeklinde duâ ederdi. Bir defâ secdede iken çok ağladı; “Yâ Rabbi! Beni affet.” diye duâ edip, çok göz yaşı döktü. Nihâyet; “Yâ Vüheyb seni affettim!” diye bir ses geldi. Bir defâsında Vüheyb bin Verd, Muhammed bin Münkedir'in yanına geldi. Muhammed bin Münkedir vücûdunda bulunan şiddetli bir ağrı sebebiyle, muzdarip bir hâldeydi. Vüheyb bin Verd elini ağrıyan yerin üzerine koydu ve Besmele-i şerîfe okuyup buyurdu ki: “Eğer bu besmele sıdk ile bir dağın üzerine okunsa, dağ erir.” Muhammed bin Münkedir, Allahü teâlânın izni ile iyi oldu. Vüheyb bin Verd’e dediler ki: “Siz, Allahü teâlâya kavuşmak için hemen ölmeyi mi arzu edersiniz? Allahü teâlâya daha fazla ibâdet edebilmek için daha çok yaşamayı mı arzu edersiniz? Yoksa hiçbir şey düşünmeden Allahü teâlânın takdirine râzı olup susmayı mı tercih edersiniz?” Buna cevab olarak; “Ben hiçbir şey demem. Allahü teâlâ benim hakkımda neyi irâde edip takdir etmiş ise, ben onu isterim. Onu severim ve ondan râzı olurum.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevaptan çok memnun oldular. Topluluğun içinde olan Süfyân-ı Sevrî kalkıp Ebû Osman Vüheyb’e sarıldı ve alnından öpüp; “En doğrusunu sen söyledin.” buyurdu. Kendisi anlattı: “Bir gece Kâbe-i muazzamanın hemen yanında Hatim denilen yerde namaz kılıyordum. Namazı bitirdiğimde Kâbe’den bir ses duydum. “Ey Cebrâil! Beni tavaf edenlerden bâzılarının lüzumsuz sözlerinden ve faydasız düşüncelerinden rahatsız olduğumu önce Allahü teâlâya, sonra sana arzederim. Eğer böyle devam edecek olursa, öyle parçalanırım ki, her parçam nereden alınmış ise oraya gider.” diyordu. “Bir gece yatağımda yatıyordum. Yanıma bir kimse gelip; “Allahü teâlânın kitabı ile amel eden kimseye sâhib olun.” dedi. Ben; “Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Dediğiniz zât kimdir?” dedim. Bana tırnağını gösterdi. Tırnağında, Ayn-Mim ve Rı harfleri vardı. Kısa zaman sonra, Ömer bin Abdülazîz halîfe oldu ve Allahü teâlânın kitâbı ile amel etti. Herkes de kendisine bîat edip, itâat ettiler.” “Bir zaman bir derenin kenarında bulunuyordum. Âniden bir kimse kolumdan tutup bana; “Ey Vüheyb! Allahü teâlânın kudreti, senin kudretinden ne kadar çok ise, sen de O’ndan o kadar kork! Allahü teâlâ sana ne kadar yakın ise, sen de O’ndan o kadar hayâ et!” dedi. O kimse ile daha fazla konuşmak istedim. Lâkin birden kayboldu. Vüheyb bin Verd hazretlerinin kıymetli sözlerinden bâzıları: “Anlayarak ve düşünerek Kur’ân-ı kerîm okumaktan daha fazla kalbleri incelten, rikkate getirip hüzne sevkeden bir şey yoktur.” “Midenize inen lokmanın haram veya helâl olup olmadığına dikkat etmedikçe ne yapsanız kurtulamazsınız.” “Bir gün Yahyâ aleyhisselâm şeytanı gördü. Ona; “Bana, insanlara nasıl musallat olduğunu anlat!” buyurdu. Şeytan şöyle anlattı: “Bize göre insanların hepsi üç kısımdır. Birinci kısmı siz peygamberlersiniz. Biz, size, hiç güç yetiremeyiz. İkinci kısımda olanlarla çok uğraşırız, nihâyet onu aldatırız. Ama o hemen tövbe eder ve bizim uğraşmamız boşa gider. Lakin biz peşini bırakmayız. Yine çok uğraşırız. Nihâyet aldatırız. Fakat onlar gene tövbe eder, bizim uğraşmamız gene boşa gitmiş olur. Yâni bu kısım insanlardan ne memnun oluruz ne de ümid keseriz. Üçüncü kısımdaki insanlara gelince, onlar bizim emrimizdedir ve onlara istediğimizi yaptırırız.” “Yerin kalay olduğunu ve göklerin bakır olduğunu görsem rızkımdan endişe etmem. Eğer endişeye kapılacak olsam kendimi, Allahü teâlânın, bütün mahlûkların rızkını vermeye kefil olduğuna inanmamış kabûl ederim.” “Zühd; dünyâ malına âit olan kayıplarına üzülmemen, eline geçen dünyâlıklar ile de şımarmamandır.” “Bir kimseye öğüt vereceğiniz zaman, ona ibâdetlerin ehemmiyetini anlatın. Zîrâ, deniz yolculuğuna çıkan kimse için gemi ne kadar lâzım ise, ibâdetler de insanlar için o kadar lâzımdır.” “Hikmetli söz söyleyenler buyurmuşlardır ki, ibâdet veya hikmet on kısımdır. Bunun dokuzu, sükût edip, konuşmamaktır.” Haram ve şüpheli lokma yemezdi. Hattâ şüpheli korkusuyla pek çok mübahlardan vazgeçerdi. Bir gün Fudayl bin İyad, İbn-i Mübârek ve İbn-i Uyeyne, Mekke’de Vüheyb bin Verd'in yanına geldiler. Hurma üzerine konuşuluyordu. Vüheyb bin Verd; “Eskiden en çok sevdiğim yemeklerdendi. Fakat Mekke hurmalığı, Zübeyde ve diğerlerinin bostanları ile karıştığı için, hurma yemiyorum.” deyince, İbn-i Mübârek; “Çok incelersen ekmeği de yememen lazım gelir. Çünkü Mekke arâzisi, kimsesi kalmayan insanların tarlalarıyla karıştığı için ekmek de hurma gibi şüphelidir.” diye cevap verdi. Bunu işiten Vüheyb bin Verd bayılıp yere düştü. Süfyân-ı Sevrî; “Yâ İbn-i Mübârek! Vüheyb’i öldürdün!” dedi. İbn-i Mübârek; “Ona kolaylık olsun diye söyledim, bir kastım yoktu.” diye cevap verdi. Bir müddet sonra kendisine gelen Vüheyb bin Verd; “Bundan sonra ekmek yemeyeceğim.” dedi ve sadece süt içmek sûretiyle geçinmeye başladı. Bir gün annesi kendisine süt getirdi. Annesine; “Bu süt hangi koyundan sağıldı? Bu koyunun bedeli nereden ödendi? Bu koyun nerelerde otladı?” diye sorunca, annesi cevap veremedi. Çünkü koyunun otladığı yer şehrin ortak malıydı. Sütü içmedi. Annesi; “Oğlum! Allahü teâlâ, magfiret eder.” dediğinde, Vüheyb bin Verd; “Ben, böyle bilerek isyân edip, sonra magfiret olunmayı nasıl isterim?” dedi. Bir gün kendisine, “Ölümden bahseder misiniz?” diye sordular. Onlara; “Bir insan vefât edince, dünyâda onun amelini yazmakla vazifeli iki melek onunla berâber olur. O kimsenin amelleri iyi ise, o melekler kendisine derler ki: “Allahü teâlâ sana büyük hayırlar versin. Biz senin yanında bulunmakla çok rahatız. Dünyâda hayırlı ameller işledin. Şimdi de hayırlı şeylere kavuştun." Sonra melekler bunun rûhunu semâvât ehli ile tanıştırırlar. Onlar da onu tebrik edip; “Allahü teâlâ, kavuşmuş olduğun bu nîmetleri mübârek etsin.” derler. Dünyâda hep kötülük işleyen kimse de vefât edince, dünyâda iken onun amellerini yazan iki melek yine onunla berâber olur. Fakat o, kötü amellerinin karşılığı olarak azâb görmekte olduğundan, onun yanında olmakla rahatsız olurlar ve derler ki: “Sen, burada dünyâda yaptığın kötülüklerin karşılığını görüyorsun.” Sonra melekler onu kötü amelli kimse diye tanıtırlar. Diğerleri de bundan tiksinirler. Oraya hep kötülük işliyerek gelmiş olan kimse, bu karşılaştığı hâle çok üzülür, yaptığı kötülüklere çok pişman olur. Tekrar dünyâya gelip sâlih ameller işlemek ister. Lâkin, artık bu pişmanlık ona fayda vermez.” buyurdu. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.140 2) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.11, s.170 3) Vefeyât-ül-A’yân; c.2, s.471 4) El-A’lâm; c.8, s.126 5) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.245 6) Tehzîb-ül-Esmâ ve’l-Lüga; c.2, s.148 7) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.44 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1160 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.29
Hz. Abdullah ibn Ömer R.A.
Suudi Arabistan Mekke Şehrinde Hz. Ömer'ul Faruk R.A.'ın oğlu Hz. Abdullah ibn Ömer R.A. Kabri
Şeyh Muhammed Maşuk Norşini (ks.)
Mekke ‘de Cennetül Mualla’da Hazreti Hatice Validemizin ayak ucunda Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri 1325 (1906) yılında Nurşin de dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Masum, annesi Fatıma Hanım’dır.Şeyh Muhammed Diyauddin hazretlerinin kardeşinin oğlu olan Şeyh Masum, ilmi olgunluğa sahip, muhabbetullah sahibi bir kişi idi.Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi hizmete çok düşkün olmalarıydı.Şeyh Masum (k.s.) kimseden korkmaz ve çalışıp hizmet etmekten asla usanmaz bir zattı.Öyle olurdu ki bazen onu tarlada çalışırken,bazen koyunları güderken,bazen medresede talebe okuturken, bazen de insanlara hizmet ederken görebilirdiniz.O yörede bulunan aşiret ağalarını toplar ve köylülere zulüm etmemeleri,adaletli ve merhametli olmaları konusunda sert bir dille uyarırdı.Emri bil maruf ve nehy-i anil münker konusunda çok titizdi.Tabiatları Hz Ömer (r.a.)’i andırırdı. Hazret’in (k.s.) zamanın da onun yanından bir an ayrılmadı. Medresenin işlerinde Hazret’e (k.s.) yardımcı oldu. Hazret’in (k.s.) vefatından sonra medreseyi ayakta tutmaya ve insanlara nasihat etmeye devam etti. Şeyh Masum(k.s.) aşiretler arasındaki kan davalarını hallediyor, dargın insanları barıştırıyor, yüce ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışıyordu. Öyle yerler vardı ki Şeyh Masum(k.s) oralara nasihat etmeden önce o bölge halkı namaz, abdest, helal, haram nedir bilmez bir haldeydiler. Birbirleriyle düşman bir şekilde yaşıyorlardı. Mardin yöresinde bir köy vardı ki ahalisi cehaletlerinden dolayı hem namazdan uzaklaşmış ve hem de öyle bir gaflete düşmüşlerdi ki camiyi ahır yapmış, içinde et pişirip, yiyorlardı. Cami pislikten içine girilmez olmuş, cam ve duvarları içinde yakılan ateşin isinden dolayı kapkara kesilmişti Şeyh Masum’un (k.s) nasihatleri ve O’nun edepleri ile İslam’ı güzel şekilde yaşamaya başladılar. Cami yeniden düzenlendi ve eskisinden daha güzel bir şekilde restore edildi. Kalplerdeki korkunç perdeler kalktı. Bu onlar için yeni bir doğuş oldu. Sanki üzerlerine atılan ölü toprağından silkinerek kurtuldular ve yıllar süren derin bir uykudan uyandılar. Bu güzel vasıflara sahip babanın oğlu olan Şeyh Maşuk Hazretleri 7 yaşında Hazret’in(k.s) yanında okumaya başladı. Çok zeki bir talebeydi. Çocukluğunda tasavvuf kabiliyeti çok ileri bir seviyedeydi.Diğer çocuklar çelik çomak oynarken o bir köşede onları seyrederdi.Bir gün Hazret (k.s) onun oyun oynamadığını görünce “ Gel çelik-çomak oynayalım” diye çağırdı.Çelik çomak oynarken Hazret (k.s) ağaç dalını attığında Seyda Şeyh Maşuk(k.s) dal ile tekrar oynamak yerine Hazret’e (k.s) geri getiriyor ve önüne bırakırdı. Niye böyle yapıyorsun da oynamıyorsun diye sorulunca “Hazret neşelensin” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Hazret (k.s) halifelerini toplayıp ‘Bu çocuğun kabiliyeti çok fazla, buna iyi bir insan olması için dua edeceksiniz.’ dedi. Seyda-i Taği(k.s) bir sohbetinde Hazret’in (k.s) bulunduğu bir sohbette “Molla Diyauddin sınırın öbür tarafından bir genç gelecek. Sen ona iyi bak. O Nurşin’deki nisbeti alıp sınırın öbür tarafına götürecek. Nurşin’in kurdu nisbeti oradan alıp geri getirecek.” diye belirtmişti. Uzun seneler önce söylenen bu sözün manası ilerleyen zamanlarda ortaya çıkacaktı. Seyda Şeyh Maşuk (k.s) çocukken Şeyh Ahmed-ül Haznevi (k.s) , Hazret’in(k.s) yanında amel ediyordu. Hazret (k.s) ona “Sen burada hizmet ediyorsun. Buradan büyük bir Nisbet elde edeceksin. Nurşin’in kurdu gelip senden nisbeti alacak. Tekrar Nurşin’e geri getirecek.”dedi herkes bunun kim olduğunu merak etti. Şeyh Abdurrahman-ı Tagi hazretleri, Seyda Şeyh Maşuk’un(k.s) büyüklüğüne önceden işaret etmiştir. ‘Nurşin den Nisbet gidecek ama bir (kurt) onu geri getirecek’ demiştir. Şeyh Abdurrahman-ı Tagi hazretleri ve Hazret’in(k.s) böyle demesi ile (kurt)lakabının kim için söylendiği bir olay neticesinde ortaya çıkacaktı.. İnsanlar cenazeye devir okumak için camide bir gün toplandılar. Seyda Şeyh Maşuk(k.s) caminin önündeki ayakkabıları bunlar cennetlikler ve bunlar cehennemlikler diye ikiye ayırır. Hazret(k.s) dışarı çıkıp ayakkabıların üstüne atlayıp birbirine karıştırır. “Kurt kurt git başka yerlerde oyna.” der. Küçük yaşlardan keşfi açık olan Seyda Şeyh Maşuk’un bu kerametlerinin kapanıp, manevi eğitiminden sonra açılması için hazret namaz kılmayan terki salat bir kadının ekmeğini getirip ona yedirmelerini söyler. Uzak köylerden birinden namaz kılmayan bir kadının ekmeğini getirir ve yedirirler. Hazretin yanında 7 yaşında okumaya başlar. Daha sonra eğitimine Mutkan’da devam eder. Çok zeki bir talebe olan Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) ilerleyen yıllarda medresede talebe yetiştirmeye başlar ve birçok kimseye ilim icazeti verir. Şeyh Ahmed-el Haznevi’den (k.s) hilafet alması İlk olarak Molla Müezine (hazretin halifesi olup hazretle beraber Seyda-i Taği’de amel etmiş) intisab etti. Herkes Şeyh Ahmed-el Haznevi’den (k.s) hilafet almasını beklerken Molla Müezine bağlanmasına şaşırdılar. Fakat kısa bir süre sonra Molla Müezzin (k.s) vefat etti. Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) bir müddet yalnız kaldı. Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) ,Şeyh Ahmed’in (k.s) yanına Suriye’ye gitmek istedi. Babasından Suriye’ye gitmek için izin istemeye utandığından hacca gitmek için izin ister. Şeyh Masum elindeki çomakla yere çizgiler çizer. Üzgün olduğu her halinden bellidir. Ona bir cevap veremez. Eve geldiklerinde Seyda Şeyh Maşuk’a “babam bana cevap vermedi diye düşünüyorsun. Bütün ailenin geçimini temin ettiğim için senin yol masrafını nasıl karşılayacağımı düşünüyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyda Şeyh Maşuk (k.s) “Ben yol için gerekli ihtiyaçlarımı hazırladım.” diyince. Sevinerek ‘hayırlısı ile git gel, bana sormana gerek yok.’ der. Seyda Şeyh Maşuk, Şeyh Abdulhalim(k.s) ve Molla Nimetullah (k.s) birlikte hacca gitmek üzere yola çıkarlar. Suriye’den geçerken Hazne’ye uğrayıp Şeyh Ahmed’i (k.s) ziyaret ederler. Şeyh Ahmed(k.s) onları görünce çok memnun olur ve sevincinden ağlar. Hazret’in (k.s) çocukları çayı çok sever diyerek çay hazırlamak için içeri gider. Geri döndüğünde üstündeki kıyafetini değiştirmiştir. Seyda Şeyh Maşuk bunu görünce çok canı sıkılır ve biz buraya zenginlik görmek için gelmedik, diye aklından geçirir. Çay içip oturup biraz sohbet ettikten sonra Şeyh Ahmed (k.s) onu alıp dışarıda uzak bir yere götürdü. Kumların üzerine oturttu. ‘Maşuk bu yerler kumdur, bundan ötesi de hep çöldür. Siz geldiğiniz için ben o kadar çok sevindim ki çay çabuk olsun diye gaz ocağının pompasını çok doldurdum. Oda üzerime fışkırdı. Bunun için elbisemi değiştirmek zorunda kaldım.’ Böylece Seyda Şeyh Maşuk’un (k.s) kalbindeki sıkıntı gitti. O gece orada misafir oldular. Sabahleyin Seyda Şeyh Maşuk (k.s) intisap etmek için Seyda Şeyh Ahmed’in (k.s) onu çağırmasını içinden geçiriyordu. Ertesi sabah Seyda Şeyh Maşuk (k.s) , Şeyh Abdulhalim ve Molla Nimetullah (k.s) otururlarken üçünün arasından Şeyh Ahmet (k.s) , Seyda Şeyh Maşuk’u(k.s) yanına çağırdı. Bu gece rüyamda sadat-ı kiramı bizim eve gelirken gördüm. Çok sevindiklerini söylediler. Senin buraya gelmenden çok memnun oldular. Dedi ve onu tekrar kumların oraya götürerek ona tarikat verdi. Geriye döndüklerinde arkadaşları “sende değişik bir hal gördük.”dediler Seyda Şeyh Maşuk (k.s) “bu hal iyi midir, kötü müdür?” diye sorar. Arkadaşları “seni çok iyi gördük.” derler. O da “çok güzel bir iş yaptım, şeyh Ahmed’in tarikatina girdim.” der. Arkadaşları çok memnun olup birbirlerine sarılır ve çok güzel bir iş yaptın derler. Seyda Şeyh Ahmed “selametle haccınıza gidin, dönüş yine bu kapıdan olsun.” der ve onları uğurlar. Seyda Şeyh Maşuk Suriye’den ayrılıp hacca gider. Hacdan dönüşünde tekrar Suriye’de tekrar Şeyh Ahmed’in yanına uğrar. Seyda Şeyh Maşuk “Şeyh Ahmed Nurşin’e geldiğinde babamın yanında nasıl davranacağım, ayağa nasıl kalkacağım, edebimi nasıl muhafaza edeceğim?”diye içinden geçirir. Şeyh Ahmed onu yanına çağırarak “Nurşin’e geldiğimizde bizim müridimiz olduğunu kimse bilmeyecek. Ben divana geldiğimde Şeyh Masum’un (k.s) yanında ayağa kalkmayacaksın. Tarikata girdiğini kimseye söylemeyeceksin.”der ve Nurşin’e geri dönerler. Nurşin ile Hazne arasında bir gidiş geliş başlamış olur. Uzun ve sıkıntılı yolculuklar sırf Allah-u Teala’nın rızasını tahsil için yapılmaktadır. molla Muhyeddin hazretleri ve Şeyh Maşuk hazretleri birlikte arabanın uçağın olmadığı o günlerde ayakların da bir çarık uzun yolları yürüyerek gider, gelirler.hazneye gittiklerinde ayakkabılarının altları çıkmış,ayakları yara içindedir. Fakat onlar gönül saraylarını mamur etmeye uğraşmaktadırlar. Seyda Şeyh Maşuk (k.s) , Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s)’in halifesi Suriye-Hizna’daki Şeyh Ahmed ül-Haznevi (k.s)’nin yanında tarikat terbiyesi almış ve işaret edildiği üzere Şeyh Ahmed ül-Haznevi (k.s)’nin halifesi olmuştur ve Nurşin’e nisbeti geri getirmiştir. Molla Sıddık, Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerini şöyle anlatır. O, çok halim bir insandı. Altı gün hizmetinde bulundum. Her hali ve davranışı Allah (c.c) hatırlatırdı. İnsanlarla münasebetinde hiç riyası yoktu. Müridleri yanında rabıtayı gözü açık yaparlardı. Molla Sıddık talebeyken Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri Seyrantepe köyüne geldi. Molla Sıddık yanına ziyarete gitti. Çok büyük kalabalık vardı. Büyük bir sofra misafirler için kuruldu. Şeyh Maşuk’ a ayrı küçük bir sofra kurulmuştu. Molla Sıddık’ı yanına davet edip oturtu. Şeyh maşuk “burada yemek yemeyelim. Başka köye gidiceğiz orada yeriz.” dedi. Molla Sıddık orda sadece 3–4 lokma yemek yedi. Yediği o lokmaların acısı 3–4 gün karın ağrısı çektikten sonra geçer ve Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri’nin yanına geri döner. Hâlbuki sözünü dinleseydim O’nunla üç günü beraber geçirecektim.”diye anlatır. Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri dünyevi işlerde talebelerine karşı çok müsamahakârdı. Allah-u Teâlâ’nın emirleri konusunda çok titizdi. Namazını cemaatle kılmayanlara, Allah-u Teâlâ’nın emirlerine uymayanlara çok kızardı. Bir sohbetinde “Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ismi anıldığında gözünden yaş, ağzından içindeki yangının kokusu gelmeyenin muhabbeti zayıftır.” buyurmuştur. Dünyevi işlerle ilgilenmezdi. Ticari işlerle uğraşmayı sevmezdi. Harama ve helale çok dikkat ederdi. Ailenin maddi geliri ile talebelere gelen yardımları ayrı tutardı. Oğlunun anlattığı şu hadise çok dikkat çekicidir. “Nurşin’de açılan yeni bir lokantada yemek yemeği çok isterdik. Paramız olmadığından lokantaya gidemezdik. Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerinin maddi işlerine bakan bir salikine bize biraz para ver dedik. “Ailenin parasını size veremeyiz.” dedi. Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerine baktım, bize parayı vermek istemişti. Ama ailenin parası olduğu için izin vermedi ve yarın köylülere sattığım keçilerin parası gelecek. Yemek parasını o paradan “yarın veririm.” dedi. Aileye çok önem verirdi. Şeyh nasır(k.s.) ve şeyh takiyeddin’i(k.s.) çok severdi. Hep birlikte gezerlerdi. Birbirlerini çok sayarlar ve birbirlerini çok severlerdi. Şeyh Takiyeddin’e (k.s.) Şeyh Nasır’ı(k.s.) sorduklarında, onu o kadar övdü o kadar övdü ki soran şahıs “gidip mürüdi olasım” geldi dedi. Vefatı Vefatından önce defaatle vefat edeceğine dair işaretler vermiştir. Demirci köyüne gittiklerinde “bir daha bu yaylaları göremeyeceğim, bu son gelişim.”dedi. Nurşin’e döndükten sonra hacca gitmek için hazırlıklara başladı. Oğluna “sende benimle gelmek istemezmisin?”dediğinde “ağbim var o hazırlıklarını tamamladı.”diye cevap veren Şeyh Veysi’ye “gelmek istersen sende gel. Yalnız işleri çabuk bitir. Diyarbakır’a git ve tarlaları ek, oyalanmadan geri dön.”dedi . Şeyh Maşuk Hazretlerine astım rahatsızlığının ilerlemesinden dolayı hacca gitmemesi gerektiğini söyleyenlere “bana hastasın hacca gitme diyorlar, ben merkate gittim üç kere bana “uğurlar olsun.” dediler. Şeyh Maşuk Hazretleri hanımını yanına çağırdı “hakkını helal et seninle uzun zaman sıkıntıları birlikte paylaştık ben gidiyorum geri gelmeyeceğim.”diyerek helalleşti. Fakat bu vedalaşmaları herkes hasta olduğundan dolayı söylediğini düşünerek “böyle söylemeyin efendim.” dediler. Diyarbakır’a tarlaları ekmeye giden şeyh Veysi’nin yanında çalışan adamı rüyasında “şeyh Veysi çabuk hazırlansın pasaportlar hazır yola çıkılıcak”denilir.sabah Nurşin den bir haberci gelir rüyayı gören kişi şeyh Veysi’yi mi acele çağırıyor dediğinde çok şaşırırlar. Sen nerden biliyorsun? diye sorunca “akşam rüyamda gördüm” der. Rüyayı gören zat da onlarla hacca gitmek ister, bir günde pasaporta müracaat eder ve pasaportu çıkar. Herkes hayretler içindedir. O zamanın şartlarında bir günde pasaport çıkması mümkün değildir. Araştırıldığında nüfus bilgilerinin sorulduğu tüm bilgilerin kendileri tarafından hazırlandığı cevapların çabuk geldiği hayretle görülmüştür. Muhabbet ve saadatın duasının zorlukları kolaylaştırdığı bu hadiseyle bir kez daha görülür. Şeyh Maşuk Hazretleri ile hacca gidecek kafilede halifeleri, âlimlerden birçok kimse vardı. Molla Hüseyin, Molla Muhyeddin onla birlikte yolculuk yaptılar. Seyda molla Muhyeddin hazretleri onun hem amel arkadaşı hemde halifesidir. Molla Muhyeddîn hazretleri, Baykan-Havilli olup, medrese tahsilini, Ohin ve Norşin’de tamamlamıştır. Tarikat icâzeti Şeyh Muhammed Maşuk hazretlerindendir. Bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetva sahibi idi. 1988 yılında Havil’de vefat etmiş olup, çeşitli ilimlerde 100’e yakın basılmamış Arapça eseri mevcuttur. Seyda molla Muhyeddin hazretleri Şeyh Maşuk Hazretlerinin halifesi olmasına rağmen sen âlimsin der her şeyi ona sorardı. Medine’ye geldiklerinde “molla Muhyeddin Mekke’de mi ölmek Medine’de mi ölmek daha iyidir? Diye sordu. Molla Muhyeddin hazretleri ona “Mekke’de kılınan bir vakit namaza100 000vakit namaz sevabı, Medine’de kılınan 1 vakit namaza 1000 vakit namaz sevabı vardır. Ölüm de böyledir.” Diye cevap verir. Nurşin’den ayrılıp Medine’ye doğru yola çıkarlar. Şama uğrarlar. Seyda Şeyh Maşuk orda bulunan insanların hatırları kırılmasın diye insanların meselelerini çabuk halletmesi için oğluna talimat verir. Şöyle der, “ziyaretler bitmez! Vazifelerimiz bitti! Mekke’ye çabuk gitmeliyiz. Mekke’ye gittiğimizde beni Hz. Hatice’nin (r.a.) ayakucuna defnedin. Ana kucağının şefkati daha iyidir. Etrafındakiler “neden böyle söylüyorsunuz?” dediğinde, “ ben geri dönmeyeceğim!” der. Mekke’ye ulaşıp hac vazifelerini yerine getirirler. Yanında bulunanların bir kısmı Medine’ye gitmek üzere yola çıkarlar. Seyda molla Muhyeddin hazretleri birkaç arkadaşı ile beraber Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin yanına geldiklerinde “siz ne zaman Medine’ye geleceksiniz?” diye sorduğunda. “tüm hacılar Mekke’den ayrılınca geleceğim” cevabını alır. Bunun üzerine Seyda molla Muhyeddin hazretlerinin gözlerinden süzülen yaşları arkadaşları fark ederler ve sorarlar “Ne oldu? Niçin ağlıyorsun?” Seyda molla Muhyeddin onlara “ Mekke’de hacılar kıyamete kadar bitmez. Bunun manası Seyda’nın vefat edeceğidir.” der. Seyda Şeyh Maşuk’la vedalaşır ve Medine’ye yola çıkar. Seyda Şeyh Maşuk hazretleri bir akşam rahatsızlanır oğlunu hareme göndermez ve şöyle söyler. Haremde namaz kıymetlidir. Ama babaya bakmak daha kıymetlidir. Sen babana bak! Dedi. Oğlunu cennet-ül muallâ’ya gönderdi ve “Hz. Hatice’nin(r.a.) etrafı sahabelerle doludur. Hz. Hatice’nin(r.a.) ayakucuna beni defnedin. Nurşin’e dönerken molla Hüseyni yanınıza alın” dedi. Hulefalarından bazıları geldiler. “Seni çok iyi gördük.” Dediler. Seyda Şeyh Maşuk hazretleri “ölmeden önce düzelme iyidir.” dedi. Onlarla sohbet etti. “ben biraz rahatsızım” dedi ve Seyda Şeyh Maşuk sağ yanı üzerine yattı. Rahatsızlığı artınca bir doktor çağırdılar. Şeyh asım ve yanındakiler Yasin ve hatim okumaya başladılar. Doktor gelene kadar Seyda Şeyh Maşuk hazretleri mubarek ruhunu teslim etmişti. Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin mubarek bedeni yıkanıp kefenlendi ve sabah namazına kadar harem-i şerifte başında kuranlar okunarak dualar edildi. Sabah namazı sonrası binlerce kişi tarafından cenaze namazı kılındı. Vasiyeti üzerine Hz. Hatice (r.a.) validemizin ayakucuna defedilmek için cenneti muallâya götürüldü. Cennet-ül muallâdaki görevliler buraya sahabelerden başka kimsenin gömülemeyeceğini söylediler. Yanındakiler ise “Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin Şam’dan beri defaatle “Beni Hz. Hatice (r.a.) validemizin ayakucuna defnedin!” diye vasiyet etti” dediler. Bunun üzerine görevliler ayakucunda boş bir yer olduğunu yerini belli etmemek ve başına taş koymamak koşuluyla defnetmek için izin verdiler. Bir ömür Allah rızasına uygun olarak yaşanmış ve en mukaddes topraklarda tüm müminlerin annesinin ayakucunda noktalanmıştır. Arkasında on altı halife ve gözü yaşlı binlerce seven bırakarak 1975’in 28 aralığında dar-ül bekaya göç etmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hz. Ali R.A. torunları ve Sahabe Kabirleri
Suudi Arabistan Mekke Şehri'nde Hz. Ali R.A. torunları ve Sahabe Kabirleri
Hz. Hatice R.A.
Resulallah’ın İlk Hanımı Hz. Muhammed’in ilk hanımıdır. Hz. Hatice R.A.’ın üstün iffeti sebebiyle İslâmiyet’ten önce “Tâhire” lakabıyla anıldığı bilinmektedir. “Kübrâ” sıfatı ise Resûl-i Ekrem’in en büyük hanımı olması sebebiyle daha sonraki dönemlerden itibaren kullanılmıştır. Hz. Muhammed ile Hatice’nin ilk çocukları Kasım olup iki yaşına kadar yaşadı. Resûl-i Ekrem Ebü’l-Kasım künyesini onun adından almıştır. En büyük çocuklarının Zeyneb olduğu da söylenmektedir. Daha sonra Rukıyye, Ümmü Külsûm ve Fâtıma doğdu. Çocuklarından Tayyib (Abdullah) ile Tâhir peygamberlikten önce vefat etti. Hz. Hatice, yeryüzünde sadece üç müslümanın bulunduğu İslâmiyet’in ilk günlerinde Resûlullah ve Hz. Ali ile beraber bazan Kâbe civarında, bazan evinde ibadet etti. Yirmi beş yıl kadar süren mutlu bir evlilik hayatından sonra hicretten üç yıl kadar önce 10 Ramazan’da (19 Nisan 620) vefat etti. Hz. Hatice R.A. Türbesi Suudi Arabistan Mekke Şehri'nde, Cennet'ül Mualla'da dır.
Hz. Amine Hatun R.A.
Suudi Arabistan Al-Abwa Şehri'nde Hz. Amine Hatun R.A. Türbesi, Şehrin batısında bir tepe üzerindedir.
Hz. Meymune Binti Haris R.A.
Suudi Arabistan Mekke Şehri'nde Hz. Meymune Binti Haris R.A. Türbesi Mekke Medine Yolu, Nevruziye (An Nawwariyyah) da dır. Hz. Meymune Binti Haris R.A. , Rasulullah S.A.V. Efendimizin zevcesidir.
Ali Uzun Hocaefendi
mekke Mürşid, gönül mimarı. 1929’da Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı İlyaslı (Elezli) köyünde doğdu. Nüfus cüzdanındaki doğum tarihi 12.01.1929’dur. Babası, Molla Hasan’ın oğlu Uzunaloğun (Uzun Ali Oğullarından) Osman Hoca, Vakfıkebir köylerinde ve çevresinde pekçok kişiye hafızlık yaptırmakla tanınmış, ayrıca erkek çocuklarından ikisini de hafız olarak yetiştirmiş bir hoca efendi, annesi Nazime Hanım’dır. Dedesi Molla Hasan, babasının dedesi ise Yakup Efendi idi. Ali hoca ailenin ikisi kız, üçü erkek, beş çocuğunun en büyüğüdür. Kardeşleri İstanbul’un tanınmış tüccarlarından Mahmut (Mehmet) ve Hasan bey ile Ayşe ve Fatma hanımlardır. Dini tahsiline, babasından Kur’an ve tecvid öğrenip hafızlık yaparak başladı. Köylüsü Kodikçioğlu Hoca ‘da hıfzını tamamladıktan sonra köy camisinde dinlenerek icazet aldı. Beş yıllık ilköğrenimini, köy ilkokulunda üç yıl okuyarak tamamladı. Ardından dini ilimleri tahsili için Trabzon’a gitti. Burada bir akrabasının yanında kalarak Trabzon’un’ il eri gelen kurralarından Çarşı Camii imamı Haydar Hafız (Özak) Hoca’dan talim okudu ve icazet aldı. Trabzon’da Arnavut Hoca olarak tanınan, 1940’ların sonuna doğru İstanbul’a yerleşerek vefatına kadar uzun yıllar Çengelköy Kuleli Camii imamlığını yürütmüş olan Hüseyin Avni (Tör) Efendi’den Arapça ve dini ilimler tahsil etti. Ayrıca Trabzon’daki diğer hocalardan da faydalandı. 1949’da Trabzon’da Fırıncı Ali Türksezer’in kızı Kadriye Hanım ile evlendi. Üçü erkek, biri kız, dört çocuk sahibi oldu. Ondaki istidadı, okuma konusundaki azmi ve gayreti gören Hüseyin Avni Hoca’nın tavsiyesiyle kendini geliştirmek için ailesiyle birlikte istanbul’a göçtü. Unkapanı’na yerleşti. Buradan askere gitti (Mayıs 1950). Vatani görevini Kütahya Hava Teknik Okullar ihtisas Bölüğü ve İzmir Gaziemir’de avcı onbaşı olarak tamamladı (Mayıs 1952). Askerliği sırasında tugayda bir mescid açılmasını sağlayarak buranın imamlık hizmetini de yürüttü. Görev Yerleri Asker dönüşünde İstanbul Müftülüğünde imtihana girerek muvaffak oldu ve hademe-i hayrat vasfıyla ömrü boyunca zevk ve şevkle yürüttüğü din hizmetine resmen başlamış oldu. Önce Eminönü Müftülüğü’ne bağlı, Sirkeci’deki Büyük Postahane arkasında bulunan Hobyar Camii’inde kısa bir müddet imam-hatiplik yaptı. Camilerin kapatıldığı, satıldığı, kiralandığı, maksat dışı kullanıldığı veya harab olmaya terk edildiği 1950 öncesi ismet İnönü döneminde, uzun yıllar dokuma atölyesi olarak kullanıldıktan sonra o sırada tamir edilerek yeniden hizmete açılan ve Bakırcılar’dan Mahmutpaşa’ya inen Çakmakçılar Yokuşu üzerindeki Sultan Mustafa-i Salis (III. Sultan Mustafa; halk arasındaki adıyla Çakmakçılar) Camii’nin ilk imam-hatibi oldu (21.02.1953). Vefatına kadar burada imam-hatip (kendi tabiriyle hademe-i hayrat) olarak kırk yıla yakın bir süre hizmetlerine devam etti. O yıllarda hoca ve kadro sıkıntısı sebebiyle bir görevlinin üzerinde iki vazife birden bulunabildiğinden, ayrıca, Fatih Karagümrük’teki Üçbaş Medresesi Kur’an Kursu hocalığını da üstlenmişti. Burada birçok hafız yetiştirdi. İrşad Yönü 1953’te, Nakşi meşayihinden Abdülaziz (Bekkine) Efendi’ nin vefatı üzerine Bursa’dan İstanbul’a gelerek Zeyrek’te Kadınlar Pazarı’ndaki Ümmü Gülsüm Hatun Camii’nde imamlık yanında Gümüşhanevi kolu müntesiplerinin irşad hizmetini de yürüten Mehmed Zahid {Koktu) Hoca Efendi’ye intisap etti. Sonraki yıllarda İstanbul’da, özellikle münevver kesime rehberliğiyle iskenderpaşa Şeyhi olarak tanınacak olan Mehmet Efendi’ye uzun yıllar hizmet etti. Hoca Efendi’nin tensibiyle mihrapta kendisine vekalet edip rehberliğinde itikaf, halvet ve riyazattan sonra seyrü sülukünü tamamlayıp kesb-i meratip edince, şeyhi tarafından hilafetle görevlendirildi. Ayrıca Ramüzü’l-Ehadis okutma icazetine nail oldu. Ali Uzun Hoca, İstanbul’un imkanlarından layıkıyla istifade için o yıllarda burada mevcut ilim ve tasavvuf çevreleriyle sıkı temas ederek ulema ve meşayihin ders ve sohbet halkalarına ciddiyetle iştiraki şiar edindi. Böylece Arapça ve dini ilimler konusunda kendini yetiştirirken Farsça da öğrendi. İleriki yıllarda dini şahsiyetinin ve hizmetlerindeki başarısının temelini teşkil edecek olan İstanbul kültürünü tanıdı, gücü yettiğince bu kültürü elde etti ve özümsedi. Yeterince ilim sahibi olmak azmiyle, o senelerin maddi-manevi kıt imkanlarıyla zamanla kendi çapında bir hoca efendi için gerekli tefsir, hadis ve fıkha ait temel kaynakların yer aldığı bir kütüphane sahibi oldu. Okumayı çok sevdiğinden kütüphanesinde toplamaya muvaffak olduğu dini, ilmi, milli ve kültür konularındaki kitapları dikkatle okuyup notlar alarak kendini iyice geliştirmeyi başardı. Büyük bir ciddiyetle benimsediği imamlık hizmeti, Kur’an okumayı bilmeyen çocukların ileri yaştaki insanlara kadar herkese Kur’an öğretmek, en gerekli dini bilgileri belletmek konusunda aş ve şevkle çalışmasında etkili oldu. Okumak ve okutmak kendisinde bir tutku haline geldiğinden Arapça öğrenmek isteyenlere sarh-nahiv öğretmek, İmam-Hatip ve Kur’an kursu talebelerine meslek derslerinde yardımcı olacak şekilde Kur’an , Tecvid , Tefsir hadis ve fıkıh vs. metinleri dahil, her seviyede fahri ve hasbi ders okutmak en önem verdiği meşguliyetleri arasına girmişti. Pek çok talebesi arasında, İmam hatip okullarındaki öğrencileri sırasında Arapça okuttuğu ,sonraki yıllarda tanınmış bir vaiz olan Timurtaş Hoca da vardır. Ayrıca, görev yaptığı camide cemaatine kırk yıla yakın müddetle öğle ve ikindi namazları öncesinde Riyazü’s-Salihin, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Tergib ve Terhib, Ramüzü’l-Ehadis gibi hadis, Nuru’l-lzah gibi fıkıh kitaplarından dersler yaparak muallimliği sürdürdü. Bu gibi çalışmalarıyla, o yıllarda İstanbul’un ticaret merkezi olan Mahmutpaşa, Sultanhamam ve Tahtakale piyasasında dedeler-babalar-çocuklar-torunlar şeklinde sıralanacak üç-dört neslin dini öğrenmesinde ve yaşamasında etkili oldu. Ayrıca, camiye gelmeyen esnafı tek tek ziyaret ederek cemaate davet etmek ve namazları camide kılmalarını sağlamak, halk tabiriyle namazda gözü olmadığı için ezana dahi kulak vermeyenleri kıbleye yöneltmek, bilgisizliklerini ileri sürenleri ayaklarına kadar giderek bıktırmadan ve aşağılamadan yeterli şekilde bilgilendirmek suretiyle bir cemaat oluşturarak herkesin camiye devamlarını sağlamak en önemli ve başarılı hizmet alanıydı. Böylece cemaatinin birbirleriyle tanışma, kaynaşma, iş yapma ve yardımlaşmalarına da imkan hazırlamış oluyordu. Diğer yandan, vefatına kadar her yıl sonbaharda kendi evinden başlayarak ilkbahar sonlarına kadar yaklaşık sekiz ay boyunca, Cumartesi akşamları yakın çevresinin evlerinde her kesimden ve kültür seviyesinden 30-40 kişinin katıldığı feyizli ve bereketli eğitim, zikir ve fikir toplantıları düzenledi. Bu toplantılarda katılımcıları birbirleriyle kaynaştırması, devrin önde gelen hocaları, ilim adamları ve üniversite çevresiyle tanıştırması, cemaatin farklı dini ve milli meseleleri o konuda uzmanlamış meslek erbabından dinlemesini temin etmesini sağladı. Bu çalışması önemli bir sosyal faaliyet olarak yakın dostlarının -halen de- titizlikle devam ettirdiği muhim bir gelenektir. Ağırlıklı olarak İstanbul civarı, Trakya ve Marmara bölgesine yönelik, cemaatinden gönüllü arkadaşlarıyla yaz-kış demeden yıllarca sürdürdüğü köy ziyaretleriyle hizmetlerini yayması ve sürdürmesi onun başka bir özelliğiydi. Köy camilerinde kendi mütevazi tabiriyle ifade edecek olursak “dinlenebilecek bir şekilde okuduğu galatsız Kur’an tilaveti” ardından yaptığı vaazlar, köy oda ve kahvelerinde aynı şekilde sürdürdüğü sohbetlerle, ikram kabul etmek yerine yanlarında götürdükleri yiyeceklerle yaptıkları mütevazı ama cömert ikramlarla; tesbit edilen ihtiyaç sahiplerine yapılan ayni ve nakdi yardımlarla din görevlisinden ziyade bir “hademe-i hayrat olarak” üzerine düşeni yapmaya çalıştı. O yıllarda mihrab ehli arasında meslek adabının gereği olarak cübbe ve sarık yahut mihrab veya kürsü ikramı şeklinde süren hizmete davetlerden hiç kaçınmamakla, bunu terki caiz olmayan bir vazife telakki etmekle tanındı. Bunun meslektaşları tarafından da takdir edilen pek çok örneklerinden biri, 1980’li yılların sonlarında, İstanbul camilerinde gittikçe azalan Ramazan mukabelesi okuma geleneğinin ihyasına yönelik olarak Eminönü Müftülüğü’nün başlattığı faaliyete can ü gönülden ve fiilen destek vermesidir. Nitekim pek çok genç görevlinin çeşitli sebeplerle ilgisiz kalmasına rağmen o, bütün Ramazan boyunca Bayezid Camii’nde hasbi olarak cüz mukabelesi okumuştur. Elinden geldiğince mihrab, kürsü ve minber hizmetinden uzak kalmayan Ali Uzun hoca , ciddi ama sevimli ve etkili kişiliği, herkesle kolay irtibat kurabilme vasfına sahip bir zattı. Ayrıca her seviyeye hitap edebilen müessir sohbet ve vaazlarıyla İstanbul’un önde gelen din görevlilerinden sayılmayı başarmıştı. Meslektaşları ve cemaati arasında olduğu kadar geniş bir aydın ve halk çevresinde tanınıp saygı görmesi de bu özelliklerinden kaynaklanmıştır. Ali Hoca bir din adamı için çok önemli bir özellik sayılan yerine, zamanına ve şartlara uygun, kararında, samimi ve müessir dua yapmaktaki maharetiyle dikkat çekmiş bir simadır. Arapça ve Türkçe duaları her kesim tarafından beğenilir, can ü gönülden “amin… amin” sedalarıyla karşılanırdı. Hac ve Umre sırasında Arafat’ta, Kabe-i Muazzama’da, tavafta, makam-ı İbrahim’de, Mültezem’de, Hatim’de, Zemzem kuyusu başında, Sa’yde, Medine’de, huzur-u Nebevi başta olmak üzere Cennetü’l-Baki’de, Uhud ve Bedir yanında, diğer ziyaret yerlerinde irticalen yaptığı duaların ise daima ayrı bir yeri olmuştur. Nitekim 70’li yıllarda tesadüfen Arafat duasına katılmış bulunan başta Mısırlı Müslümanlar olmak üzere pek çok kişinin kendisinden dua metinlerini istemeleri bu etkinin derecesini gösteren güzel hatıralardır. Hatta Cezayir ve Tunuslu iki kişinin Hac dönüşü, dua metinlerini istemek üzere yazdıkları mektuplar, zarf üzerinde “Ali Hoca el-İstanbuli” ibaresinden başka bir adres bulunmamasına rağmen Allah’ın ı lütfu ve postacıların gayretiyle eline ulaşmıştı. Onun bir başka özelliği de, dualarına katılanlar arasında samimiyeti, aşk ve şevki en üst düzeye çıkmış gönlü aşk ve muhabbetle dolup taşmış, kurbiyete yaklaşmış, gözü yaşlı, bağrı başlı katın ve erkekleri isabetle seçip onlara da dua ettirmesiydi. Hayatı boyunca en çok önem verdiği, kendi tabiriyle doyamadığı hizmetler okumak, okutmak ikram ve yardım etmekti. Vefatı: Ali Uzun Hoca Efendi, 63 yaşındayken, “O mübarek beldelerde kalma, Resulullaha komşu olma (mücavirlik) arzusuyla” her seferinde büyük bir şevkle çıktığı Hac ve Umre yolculuklarının sonuncusunda, 1990 yılı Haccında, Arafat’tan döndükten sonra Müzdelife’den şeytan taşlamaya giderken, Muaysım tünelinde vuku bulan faciada, hizmetlerinde bulunmayı vazife telakki ettiği ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya canla başla koştuğu huccac-ı müsliminin ayakları altında kalarak Mekke’de vefat etmiştir. Kabri Mekke-i Mükerreme’dedir. Mevla rahmet ve makamını cennet eylesin inşallah. Aminnn! Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Hz. İsmail A.S.
Teslimiyet timsali Hz. İsmail A.S. Suudi Arabistan Mekke Şehri'nde Hz. İsmail A.S. Kabri Kabe içinde, Altınoluk altındaki Hicri ismail olarak tanımlanan yerdedir.
Hz. Abdulllah ibn Zübeyr R.A.
Suudi Arabistan Mekke Şehri'nde Hz. Abdulllah ibn Zübeyr R.A. Türbesi.
Hz. Şeyh Reşid El Derşevi
Mekke – Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. Derşev Şırnak ın terkedilmiş bir köyüdür. Birçok alimin çıktığı bir yerdir. Hocası olan Molla Ali Meydini, Hz. Şeyh Reşid El Derşevi’nin takva ve ilim sahibi olduğunu görünce kızını Şeyh Reşid El Derşevi ile evlendiriyor. Okumak için Diyarbakır’a gidiyor.Yedi yıl süresince orada medreselerde okur. Medrese usulüne göre ilmini tamamlayıp memleketine geri dönüyor. İlmi icazetini ve tarikat icazetini aldıktan sonra, Cizre Bölgesine, irşad için görevelendiriliyor . Aldığı üstün ilimlerle birlikte tasavvuf ilmini de Cizre Bölgesinin her yerine yayar. Hz. Şeyh Reşid el Derşevi hazretleri 1865- 1868 yılları arasında hac farizasından sonra yolda vefat etmiştir. Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. . Menkıbeleri Şeyh Hazretlerinin müridi ve has dostu olan, Hamedi (Muhammed’) Xwarzî El Cezeri anlatıyor: Hz. Şeyh Reşid , bir cuma gecesi Kırmızı Medrese’de (medrese-a sor) âlimlerle ve ilim öğrencileriyle dolu olan bir meclisinde (divanda), konu evliyaların yaşadığı Hâl’a gelince, öğrenciler edeben meclisten ayrılmaya başladılar; bende kalkacaktım ki, o anda şeyh hazretleri kalmamı emretti. Ben de, alimlerin arasında ne işim var diye düşünerek utanarak bir köşede öylece oturdum. Şeyh evliyaları şöyle anlatıyordu: Ğavs’ın yeri Mekke’dir. Bazen cuma geceleri mizam-ı rahmetin(altın oluk’un) altında Hazreti İsmail’in hücresinde huşu ile dua ediyor. Seneler geçtikten sonra şeyh hacca gidiyor. Hacdayken bir gece onu ararken gördüm ki mizam-ı rahmetin altında dua ediyor. O anda, yıllar öncesinde içinde benim de bulunduğum medrese-a Sor’daki şeyhin meclisini hatırladım ve onun yanına doğru gittim. Ellerini öpüp, sen Ğavsun Kutbu Fertsin dedim. Şeyh bu durumu gizlemeye çalışarak bu durumu kimselere söylememi istedi. Ben de Şeyh’in heybetinden bayıldım. Ayıldıktan sonra millet başıma duruyordu. Bana ne oldu sorarken; ne yazı ki söyledim. O anda Şeyh Hazretleri beni burada bıraktın dedi. Şeyh hazretleri hastalandı… Arkadaşlar dönüş için vapura yetişmek üzere yola çıktılar. Ben de Şeyh’in yanında ağlayarak kaldım. Şeyh gözlerini açtı ve bana baktı. Bana dedi ki; “üzülme vapura ilk binen sen olacaksın.” İşte O an, Şeyh’in “Beni burada bıraktın” sözleri ile vefat edeceğini anlatmaya çalıştığını anlamıştım. Birkaç gün sonra Şeyh Hazretleri vefat ediyor. Onun için bir Mezar yeri satın aldım (4 altın lirası ile) defin ettikten sonra Arazinin sahibi geliyor ve Kabrinin yeri için Ücretini istiyor. Meğer araziyi bana satan ilk kişinin arazinin asıl sahibi olmadığını ve beni dolandırmış. Artık, arazinin asıl sahibine verecek param kalmamıştı. Param kalmadı demem üzerine; O zaman cenazeyi çıkarın dedi. Ben de Allah’a sığındım ve dedim ki ey Şeyh Reşid eğer buradan çıkarılmandan razıysan, çıkarsınlar… Sen ki Ğavssın… İşçiler cesede ulaşınca kabirden bir ışık çıktı ve cenaze kayıp oldu. Bunun üzerine işçiler bağırarak kaçtılar. Kabristan’ın sahibi ise bu bereketli mübarek zat burada kalsın dedi. Kabri yeniden kapattırdı ve üstelik bana dört lira’nın yerine sekiz lira da verdi. Ben de yola çıktım. Memlekete dönmek üzere limana vardığımda baktım ki arkadaşlarım halen vapuru bekliyorlar. Vapur gelince, vapura ilk binen de ben oldum. Şeyh Reşit hazretlerinin vefa ederken arkasından iki oğul bırakır: Şeyh Abdulhakim Ed derşevi ile Şeyh Muhammed Nuri Ed derşevi . (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Yahya Dağıstani (ks.)
Mekke – Cennetül Mualla ’da Abdullah Mekki Hazretleri’nin Halifesi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Doğum tarihi bilinmemektedir. Hicri 1319,miladi 1899 tarihinde vefat etmiştir. Bulunduğu bölgede riyaset üzere büyük bir makamı var iken tarikat yolunu tercih eden mürşid-i kâmil büyüğümüzdür. Dağıstan Hanlarından olmasına rağmen, sadeliği seven, saltanattan kaçan bir zâttır. Osmanlı Sultanları tarafından da kendisine beratlar verilmiştir. Oğlu Halil Paşa ile birlikte Mekke-i Mükerreme’ye hicret ederler. Halifesi olduğu Abdullah-i Mekki Efendimizin hakka yürümesinden sonra Mekke-i Mükerreme’de bir zâviye yaptırarak ömürlerinin nihayetine kadar hizmet etmiştir. Seyyid Yahya Hazretleri’nin ne zaman dünyaya geldiği tam olarak bilinmemektedir. Onun 19. yy. başında Dağıstan’da yaşadığını sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gittiğini kabul edebiliriz. Elimizde bulunan bir el yazmasında ondan bölgenin emiri, meliki sıfatlarıyla söz edilir. Ancak Dağıstan kaynaklarında bu isim ve vasıfta bir melik yoktur. Şu kadar ki Dağıstan’ın sosyal, dini yapısı göz önüne alınarak onun saygın bir aşiret lideri veya dini karizması dolayısıyla bu adla anıldığını söyleyebiliriz. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin intisab etmesi ve şeyhin vefatı ile görevin onda kaldığını sonra Mekke-i Mükerreme’ye giderek Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışıp kaldığını da yine belgelerden öğreniyoruz. Böylece onu tasavvuf ile ilişkisinin Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışmasından önce olduğunu söyleyebiliriz. O dönem Kafkas halkının, Şeyh Şamil ve Hâlidi Meşayıhlarının liderliğinde Ruslarla mücadele ettikleri bir dönemdir. Rusların Kafkasya’yı işgali önlenememiş ve halk ile birlikte birçok âlim ve Hâlidi insanları Anadolu’ya ve İslam dünyasına hicret etmişlerdir. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’de bu göçler ile Mekke-i Mükerreme’ye hicret etmişlerdir. Onun kendisine ait bir dergâhı olduğu ve Abdullah-i Mekki Efendimizin diğer halifesi şeyh Süleyman Kırımi ile irşat vazifesini yürüttüğü, ömrünü de Mekke-i Mükerreme’de tamamladığı bilinmektedir. Bozcalı’da ikamet eden Yunus Hocaefendi’nin kendi yazısından Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri hakkında şöyle bir rivayette vardır: “- Tarikatımızın silsilesinde otuz ikinci halkası olan Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin hayatından bir parça. Kendisi aslen Dağıstanlı olup o memleketin hükümdarı idi. O günün paşalarına ait süslü, altın yaldızlı giysiler ile gezinirken şöyle düşünür: — Acaba bu benim giydiğim altın sırmalı, saf ipek, resmi elbisem ile kıldığım namaz Allah indinde makbul olur mu? Bu düşünce kendisinin meşguliyetini artırınca bunu sarayda bulunan bir hocaya değil de züht ve takva hayatı yaşayan bir tekke sahibine sormayı ister. Bu düşünce ile maiyetinde ki adamları ile birlikte Dağıstan da bir tekkeye vâsıl olur. Kapıya varınca atından inmeden orada bulunan dervişlere selam verir ve şeyh efendinin dışarı gelmesi için haber gönderir. Haberi götüren Derviş: —Erkan-ı hükümetten paşa geldi, sizi dışarıda bekliyor efendim! Diyerek efendi hazretlerini dışarı çağırır. Şeyh efendi dışarı çıkar; — Hoş geldiniz! Buyurun efendim! Der. Paşa, — Hayır, şeyh efendi! Attan inmeyeceğim! Bir mesele soracağım! Bunu halledin! Der. Şeyh efendi; — Paşa Hazretleri! Bunu saraydaki hocalara sorsanız daha isabetli olur. Biz keyfi fetva veremeyiz! Vereceğimiz fetva sizi üzer! Diye cevap verince Paşa da; — Hayır! Kızmayacağım! Üzülmeyeceğim! Siz halledeceksiniz! Der. Şeyh efendi; — O hâlde buyurun Paşa Hazretleri! Diyince paşa sorusunu sorar: — Şu üzerimde bulunan altın düğmeli ve sırmalı resmi elbiselerim ile namaz kılsam, Allah indinde kabul olur mu? Şeyh efendi bir süre bekler. Paşayı süzdükten sonra şöyle cevap veriri: — Af buyurun! Sizin hâliniz şuna benzer: Bir köpek kokmuş bir leşin başına varır, yer ve gırtlağına kadar karnı doyar. Aynı zamanda idrarı da gelir, idrarını yaparken de üzerine bulaşmasın diye bacağını kaldırır. İşte! Sizin işiniz buna benzer! Milletin malını yiyerek gırtlağınıza kadar doldurmuşsunuz, üzerinizdeki elbiseden dem vuruyorsunuz Paşa’m! Cevap ağırdır! Paşa attan iner, sırtındaki elbiseleri soyar, yanında bulunan adamlarına ve ümerasına; — Başınızın çaresine bakın! Ben artık gelmiyorum! Der. Derhâl şeyh efendinin elini ayağını öper, teslim olur.” Az zamanda çok mesafe kaydeder. Öyle hâle gelir ki şeyh efendinin ziyaretine gelenler; “- Efendim! Bize duâ buyurun! Dediklerinde, — Siz Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ne gidin! Onun duası makbuldür çünkü o saltanatını birden bire terk etti. Belki o saltanat bizde olsaydı terk edemezdik! Diye cevap verirdi.” Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ saltanatını öyle bir terk etmişti ki dergâhın bir köşesine çekilmiş hırkasına yama yapıyordu. Bir defasında da şeyh efendi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nden için, “- Onda öyle bir hazine vardır ki, onun yaptığını ben yapamazdım!” buyurdu. Şeyh efendi vefat edince yerine Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri geçer. O dergâhtan Mekke-i Mükerreme’ye gider. Abdullah-i Mekki Efendimiz ile karşılaşınca büyüklüğü karşısında ona biat ederek ömrünün sonuna kadar orada kalır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations