Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 1 / 29 · 2.869 kayıt
Mehmed Zahid Kotku (k.s.)

Mehmed Zahid Kotku (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Adı Mehmed Zahid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: “Oğlum Mehemmed!” diye hitap edermiş. Soyadının “mütevâzi” mânasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi. Tevellüdü 1315 Hicrî-Kamerî (Rûmî 1313, Milâdî 1897) yılında, Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde çıkmazındaki baba evinde vâki olmuştur. Ailesi Baba ve annesi Kafkasya’dan 1297’de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir. Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamzabey Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sülalesinden bir Seyyid’dir. 1929’larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir. Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zahid Efendi üç yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı kabristanına gömülmüştür. Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs’te Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defnolunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir. Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeşi vardır. Bunlardan Pakize Hanım’ın efendisi de, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmed Efendi kuddise sırruh’dur. Tahsili, Askerliği Mehmed Zahid Efendi rahmetullâhi aleyh ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi’nde okudu. Maksem’deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332’de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul’a döndü. 10 Temmuz 1335’de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor. Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dinî toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü, namazı Ayasofya Camii’nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisap eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi. Bu zât-ı şerîfin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişîn-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tahsîl-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü’l-ehâdîs, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dinî hizmet îfâ etmiştir. Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929’da vefat eden babasının yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i şerîfi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46’dan 1952’ye kadar hizmet eyledi. 1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a naklolarak Fatih’te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi’nde vazife gördü. 1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Cami-i şerîfi’ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Vefatı Mehmed Zahid Efendi rahmetullâhi aleyh, ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen şiddetli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatı’nda dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980’de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı. Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı’nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle îfâdan sonra, 6 Kasım 1980’de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 5 Muharrem 1401 / 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsînler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhirete irtihal eyledi. Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafîr tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kânûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstatlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye’nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastanesi’nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa’dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi. Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan’da, Kâbe’de, Kuveyt’te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı. Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Mesela bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:* Arkamdan Ağlama Öldüğüm gün tabutum yürüyünce Bende bu dünya derdi var sanma. Bana ağlama, “yazık, yazık!”, “vah, vah!” deme Şeytanın tuzağına düşersen “vah vah”ın sırası o zamandır. Yazık yazık asıl o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman “elfirak, elfirak!” deme, Benim buluşmam asıl o zamandır. Beni mezara koyunca “elvedâ” demeye kalkışma! Mezar cennet topluluğunun perdesidir. Mezar hapis görünür amma, Aslında canın hapisten kurtuluşudur. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma Aslında o doğmadır, parlamadır. Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? Neden insan tohumu için Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun? Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi? Can Yusuf’un kuyuya düşünce niye ağlarsın? Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç! Çünkü artık hay-huy’un, Mekânsızlık âleminin boşluğundadır. Ahlâk ve Şemâili Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selam verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânalı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu. Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânalı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu. Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi. Fevkalâde mütevazi idi. Kerâmetleri zahir ve şöhreti âlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemalini büyük bir maharetle gizlerdi. Kendi üstatlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar. Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı. Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi. Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmaya çalışırdı. Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en ücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı. Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâçizleri de füyûzât ve şefaatından feyzyâb u nasibdâr buyursun… Âmîn, bi-hürmeti seyyidi’l-mürselîn sallallahu aleyhi ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn, ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-âlemîn. Halil Necâtioğlu Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Abdülkadir Geylani

Abdülkadir Geylani

Abdülkadir Geylani Abdülkadir Geylani Evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır. İran'ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost'tur. Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsennâ'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Hazret-i Hüseyin'in evladına seyyid, hazret-i Hasan'ınkine şerîf denir. AbdülkâdirGeylânî hazretleri 1166 (H.561)'da Bağdad'da vefât etti. TürbesiBağdad'dadır. Ziyâret edilmekde, feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır. Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilm için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. Babası rüyâsında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Ey Ebû Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yüksek olacak." buyurdu. Yine oğlu hakkında;"On iki imâm dışında bütün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itâat etmeyenler Allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrûm kalacaklar." diye müjdelendi. Doğduktan sonra yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. Ramazân-ı şerîfte gün boyunca süt emmez, iftâr olunca emerdi. Bu hâlini şu beyti ile anlatır: Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi. Doğduğu senenin ramazân-ı şerîf ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, ramazân-ı şerîfin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devâm ettiler. On yaşında mektebe giderken etrâfında meleklerin kendisi ile berâber yürüdüklerini görür, onlardan; "Yer açın evliyâdan bir zat geliyor." dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; "Bu çocuk kimdir?" diye sordu. Meleklerden birisi; "Bu asîl bir âilenin çocuğudur. İlerde büyük bir zât olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. Her gün Allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak." dedi. Çocuklarla berâber oynamak istediğinde; "Bana gel ey mübârek, bana gel." diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı. Abdülkâdir Geylânî on sekiz yaşında Bağdad'a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü'l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı Ebû Ya'lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni Mübârek, Ebü'l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-i Debbâs'tan almıştır. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vâz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Muhzûmî'nin medresesinde verdiği ders ve vâzlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının orada çalışmasına saydı. Derslerine devâm edenler arasında pekçok âlim yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vâz vermeyi bıraktı. İnzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahrâlara çıktı. Bağdad'ın Kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki: Irak'ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryâdını duyardım. Bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; "Muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık vardır." meâlindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi." Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; "Ey Abdülkâdir! Onlarla mücâdele et, onlara galip geleceksin." derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; "Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım." diye beni tehdit ederdi. Cân u gönülden, "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" okuyunca, onun tamâmen yandığını görürdüm. Bir kere Abdülkâdir Geylânî şöyle bir ses işitti: "Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım." Bir rivâyete göre; "Başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım." diyordu. Bunun üzerine Abdülkâdir Geylânî Eûzü çekti. "Kovulmuş şeytandan Allahü teâlâya sığınırım. Sus ey mel'ûn!" diye bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; "Ey Abdülkâdir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım." dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; "Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez." buyurdu. Başka bir kere gâyet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. "Ben iblisim, şeytanım. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun." dedi. "Sana inanmıyorum, buradan uzaklaş." dedim. Bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim. İkinci defâ elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. Bu esnâda elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. Yine onu mağlûb ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. Gâyet üzgün olarak; "Senden ümîdimi kestim. Gâliba seni yoldan çıkaramayacağım." dedi. "Sus ey mel'ûn!" dedim ve kovdum. Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı. Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. "Bunlar nedir?" dedim; "Dünyâ zevkleri ve zînetleridir." denildi. Dünyâ ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahü teâlânın rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Senin içinde bulunan mânîlerdir." denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım. Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Arzu ve isteklerindir." denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim. Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücâdele ettim. Allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. Onu iki elimle sımsıkı yakaladım. Yıllarca ıssız, sessiz, sadâsız yerlerde kalmaya mebcur ettim. Soğuk bir gece kırk defâ ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen yıkandım. Kerh harâbelerinde yıllarca kaldım. Yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları... Dünyâ sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çâreye başvurdum. Gördüğüm her yokuşa tırmandım. Nefsime hiç fırsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütâlaa ediyordum. Nefsim; "Biraz uyu, sonra kalkarsın." dedi. Ona muhâlefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum. Kur'ân-ı kerîmi hatmedinceye kadar uyumadım. Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O'nunla olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım". Nihâyet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad'a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; "Sen ki Abdülkâdir'sin, buna hayret mi ediyorsun?" dedi. Sahralarda dolaşırken "Ol" sözü ile ihsân olundum. Allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim. Abdülkâdir Geylânî hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad'a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. "Emir var. Yedi sene Bağdad'a girmeyeceksin." dedi. Bu sebeple, Bağdad'ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; "Ey Abdülkâdir! Bağdad'a gir, serbestsin." diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad'a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs'ın zâviyesine (dergâhına) geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak; "Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır." dedi. Bir müddetten beri Bağdad'da bulunan Abdülkâdir Geylânî hazretleri fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahrâlara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; "Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak." diyen bir ses işitti. "Ben dînimi kurtarmak istiyorum." dediğinde; "Korkma, dînine bir zarar gelmeyecek." denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakîkatını bildirmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Bu esnâda Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; "Ey Abdülkâdir! Buyurun." dedi. Yanına varınca; "Söyle, dün Allahü teâlâdan ne istemiştin?" dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zât kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allahü teâlâdan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zâtın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı. Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; "Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?" derdi. Şeyh Hammâd'ın müridleri ona bâzan; "Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene." derler; Şeyh Hammâd da onlara; "Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mânâ âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum." derdi. Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkâdir Geylânî hazretleri dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; "Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velîlerin boynunda olacak, her velî ona itâat edecek." dedi. Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; "Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allahü teâlâyı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim." dedi. Zamânındaki diğer evliyâ da kerâmet olarak ilerde onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî hazretleri zaman zaman Şeyh Tacül ârifîn Ebü'l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebü'l-Vefâ hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; "Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor." derdi. Ona karşı bu şekilde iltifât etmesine hayret eden talebelerine; "Henüz zamânı var. Vakti gelince, okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, onun feyzinden, mânevî ilminden faydalanacaktır. Sanki şu anda onun Bağdad'da cemâatlere vâz ve nasîhat ettiğini, "Ayağım bütün velîlerin boynundadır." dediğini ve bütün velîlerin boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum." derdi. Bir defasında da; "Ey Bağdadlılar! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır." dedi ve Abdülkâdir Geylânî hazretlerine dönüp; "Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın." diye hitâb etti. Nihayet Abdülkâdir Geylânî hazretleri Bağdad'da insanları irşâda, Allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya dâvete ve nasîhat etmeye başladı. Bir gün kendini nûrların kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resûlullah efendimiz Allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nûrun git-gide çoğaldığı bir anda Resûlullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; "Bu, kutubluk denilen velîlere âit evliyâlık elbisesidir." buyurdular. Resûlullah efendimizden hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve on iki imâmdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler hep on iki imâm vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imâmdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiç bir velî bu makâma ulaşamadı. Bunun için; "Önceki velîlerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır." buyurdular. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine "Gavs-ül-A'zam; En büyük Gavs" denildi. Yalnız İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususda onun vekîlidir. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin evliyâlıktaki derecesinin yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl etmişti. Bir gün Bağdad'da sohbet ediyordu. Meclisinde pekçok âlim ve velî vardı. Bir ara; "İşte şu ayağım her velînin boynu üzerindedir." buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu sözü tasdîk ettiler. Şeyh Halîfet-ül-Ekber anlatır: Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. "Yâ Resûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?" diye sordum. "Doğru söylemiştir. O benim himâyemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?" buyurdu." Adiyy bin Müsâfir; "Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamânındaki ferdiyet denilen makâmını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir." der. Ahmed Rufaî hazretleri; "O bu sözü mânevî emirle söyledi." dedi. İbn-i Hacer-i Askalânî hazretleri de; "Bunun mânâsı, ilerde o kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir." dedi. Büyük âlim İzzeddîn bin Abdüsselâm; "Şüphesiz o, evliyânın sultanı idi." demişti. Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki: "Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin kalblerindeki nûrlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnâsız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı." Abdülkâdir Geylânî bu sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufâî hazretleridir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: "Şu anda Abdülkâdir Bağdad'da "Ayağım, her velînin boynundadır" diyor. Ebû Medyen Mağribî de; "Evet ben Mağrib'de ona boynunu uzatanlardan biriyim." buyurdu. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarîkatı denir. Tarîkatının husûsiyeti, dînin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allahü teâlâyı anmak, gönlü Allahü teâlâdan başkasından kurtarmaktır. Abdülkâdir Geylânî hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır: Hicrî beş yüz yirmi bir senesi Şevval ayının on altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. "Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?" buyurdu. "Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasîhlerinin yanında nasıl konuşurum?" dedim. "Ağzını aç!" buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defâ mübarek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve; "İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vâzlar ile Rabbinin yoluna çağır." buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib'i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; "Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?" diyordu. "Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum." dedim. "Ağzını aç." buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defâ saçtı. "Niçin yediye tamamlamadınız?" dedim. "Resûlullah'a karşı olan edebimden." buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa başladım. Birgün, minberde oturmuş vâz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vâzına devâm etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince; "Ceddim Resûlullah'ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz etmemi emr etti, dedi. Sohbetlerinde bâzan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cumâ, salı ve pazartesi gecesi halka vâz ederdi. Vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devâm etti. Ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devâm etti. Huzûrunda Kur'ân-ı kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi. Derin ilim sâhibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Bir gün birisi huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i Geylânî hazretleri okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Kırk şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; "Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik"Lâ ilâhe illallah" dedi. Bunları söyler söylemez cemâatı bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti. Önce lâzım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zât anlatır: Evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyet-ül-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibâdetle meşgûl olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzûrunda oturdum. Bana bakıp; "Eğer inzivâya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zâtların, yâni mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. Daha sonra inzivâya, yalnız ibâdete başla. Yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın." buyurdu. Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden sonraları Kur'ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi. Ebû Muhammed Haşşâb der ki: Gençken nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihâyet bir gün vâz verdiği yere gittim. Beni görünce; "Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım." dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifâde ettim. O kadar kavâid (kâideler) öğrendim ki, başkalarından öğrendiklerimi unuttum." Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kaplayıp, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini sorup, hemen cevâbını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık." dediler. Ebû Sa'îd Kilevî şöyle anlatmıştır: Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullah efendimizi ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defâsında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. "Her kim dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir'in meclisine devâm etsin!" buyurmuştu. İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir: "1166 (H.561) yılında Bağdad'a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhipti. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık." Abdülkâdir Geylânî hazretleri felsefe ile meşgûl olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynağı akıldır. Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünyâ rûh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. Bunu yaparken bulduğu cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yâhut tamâmen değişir. Bu îtibârla sonra gelenler önce gelenleri dâimâ tenkid etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız başına yol gösterici değildir. Dînin rehberliğine muhtaçtır. Yoksa sapıtır. Bunun için din büyükleri îtikâdın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. Nitekim İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi zâtlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgûl olduklarından sapıtmışlardır. Şeyh Muzaffer Mansur der ki: Birkaç kişi ile Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanına gitmiştik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardı. Bizi süzdükten sonra kitabı görmeden bana; "O elindeki kitap ne kötü bir arkadaştır." buyurdu. Bu esnâda oradan ayrılıp kitabı bir yere koymak ve bir daha taşımamak hatırıma geldi. Kitabı çok seviyordum. İçerisindeki çok şeyi de ezberlemiştim. Tam kalkacaktım, bana dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Şaşırıp kalkamadım. "Şu kitabı bana versene."buyurdu. Vermek için kitabı açtım. Bir de ne göreyim kitabın sahifeleri bembeyaz olup, hiçbir şey yazılı değildi. Kitabı kendisine verdim. Tek tek sahifelerine baktıktan sonra bana geri verdi. "İşte İbn-i Dâris'in Fedâil-ul-Kur'ân (Kur'ân-ı kerîmin fazîletleri) kitabı." buyurdu. Baktım gerçekten onun güzel bir hatla yazılmış bir nüshası idi. Bana; "Kalb ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "Evet." dedim. "Öyleyse kalk!" dedi. Kalktım. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün öğrendiklerimi unuttum. Daha önce onları hiç okumamış gibi oldum. Dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında; "Falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur." diye konuşuldu ve bu arada;"Ben derece bakımından Yûnus aleyhisselâmı geçtim." dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü. Yaslandığı yastığı yere doğru attı. Gidip baktıklarında adamın öldüğünü gördüler. Vefâtından sonra o şahıs rüyâda neşeli olarak görüldü. "Nasılsın?" diye sorulduğunda; "Şeyh Abdülkâdir hem Allahü teâlânın, hem Yûnus aleyhisselâmın yanında bana şefâatçı olduğu için, Allahü teâlâ beni affetti. Yûnus aleyhisselâm hakkında söylediğim o söz sebebiyle hesaba çekmedi." dedi. Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zât gelmişti. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî hazretleri; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim." buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefât etti. Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz." kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. Köleleri satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!" Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi. Fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansalar, kendisiçarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti. Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allahü teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki: "Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip Allahü teâlâya yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür." Bir kere de; "Her kim her rekatında Fâtiha'dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir defâ Allah'ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak yalvarırsa, Allahü teâlânın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür." buyurdu. Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine talebe olmuştu. Bu kadın dağda iken, ihtiyaç için mağaraya girdiğinde daha önce ona âşık olan bir ahlâksız da ardından girdi. Kadına yanaşıp, onun nâmusunu kirletmek istedi. Kadın kaçıp saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a'zamın ismini söyleyip; "Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a'zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!" deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a'zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular. Kadın, o mübârek nalınları alıp hazret-i Gavs'a getirdi ve başından geçeni anlattı. Müridlerinin, talebelerinin tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti: "Allah'ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin, talebemin rûhunu tövbesiz alma." diye yalvardı. Bir defâsında; "İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık." buyurdular. Bir kere de; "Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyâmete kadar talebelerimin isimlerini gördüm." buyurmuştur. Cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi. Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine arz etti. O da; "Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. O sana yardımcı olur." buyurdu. O şahıs denilen yere gitti. Kendisini Abdülkâdir Geylânî'nin gönderdiğini ve kızının durumunu anlattı. Cinlerin reisi kızına musallat olan cini cezâlandırdı. Ebû Saîd cinlerin reisine;"Bugüne kadar senin kadar Abdülkâdir'in emrine cân u gönülden itâat eden görmedim." deyince; "Abdülkâdir Geylânî hazretleri her gece evinden bakar, cinleri seyreder. Cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar. Allahü teâlâ sevdiği kulun emrine birçok insan ve cin verir." dedi. Duâsı makbûl idi. Bağdad halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir'e git, bana duâ etsin. Belki Allahü teâlâ beni azapdan kurtarır." dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun." dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye sordu. Babası; "Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. Allahü teâlâ onun duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı." dedi. Tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, duâsı bereketiyle şifâ bulup giderlerdi. Bir defâsında Halîfe Mustencid'in akrabâsından karnı şiş bir hastayı getirdiler. Elini sürüp, duâ ettiğinde Allahü teâlânın izni ile iyileşti. Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi. Bir seferinde Dicle Nehri taşmış, sular Bağdad sokaklarına kadar gelmişti. Herkes korku ile Abdülkâdir Geylanî hazretlerine baş vurdu. Abdülkâdir Geylâni hazretleri oraya geldi. Bastonunu nehrin kenarına dikti. "Daha ileri gitme!" dedi. Allahü teâlânın izni ile nehrin suyu o andan îtibâren azalmaya başladı. Muhammed Ezher şöyle anlatır: Bir sene Allahü teâlâdan devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden onun evliyâdan biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel'in kabrine koştum. Rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle'ye doğru gitti. Ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir Geylânî hazretleri olduğunu anladı. Onu gören tesiri altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cumâ günleri câmiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi. Gavs-ül-âzam, Medîne-i münevvereden Bağdad-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-âzam ona; "Sen kimsin?" buyurdu. Hırsız; "Ben çölde yaşıyanlardanım." dedi. Gavs-ül-âzam ona, isminin mâsiyet, günah mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sâhibi kişinin Gavs-ül-âzam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni kendisine söyledi ve; "Evet, ben Abdülkâdir'im." buyurdu. Hırsız, derhal mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden; "Ey Seyyid Abdülkâdir! Allah için bana bir ihsânda bulun!" sözleri çıktı. Gavs-ül-âzam, hâline acıdı ve kabinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitab geldi; "Ey Gavs-ül-âzam, hırsızı doğru yola ulaştır. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!" Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu. Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir râhip şöyle anlatır: Ben Yemenliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen'deki İslâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana; "Irak'a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o zamânındaki âlimlerin en büyüğüdür." buyurdu. Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken sâhibini görmedikleri bir ses; "Bağdad'a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz." diyordu. Bu hâdiseler, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü, derecesinin yüksekliğini göstermektedir. Yoksa, İslâmiyette, müslüman olmak için, müftüye, imâma gitmek ve formaliteye ihtiyâç yoktur. Bir kimse kelime-i şehâdeti söyleyip mânâsına inanınca müslüman olur. Allahü teâlânın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu. Ramazân-ı şerîfte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a'zamı iftâra dâvet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin dâvetini kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad'a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-âzam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek; "Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim" buyurdu. Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamıyacağını söylerdi. Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip; "Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim." dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer." dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "Kum bi-iznillâh!" yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; "Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu. Bâzan sevdiklerine mânâ âleminde çeşitli şeyleri gösterirdi. Ali bin Yâkub anlatır: Bir kere daha yanına gitmiştik. Başını eğip, murakabeye dalınca, ondan bir nûrun yükseldiğini gördüm. Gözümden perde kalktı, melekleri, onların tesbihlerini ve kabirdekileri, onların hâllerini, derecelerini, tesbih ettiklerini gördüm. Her insanın alnındaki yazıları okumaya başladım. Hulâsa bana gaybî, gizli pekçok şey malûm oldu. Beni oraya götüren Hocam Ali bin Hîtî, aklıma bir şey olmasından korkuyorum deyince, göğsüme vurdu ve ondan sonra gördüklerimden dolayı hiç korkmadım. Ebü'l-Hacer Hâmid Hirânî anlatıyor: Bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin medresesine gittim ve huzûrunda oturdum. Bana; "Ey Hâmid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın." buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran'a dönünce, Sultan Nûreddîn beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı. O günden beri devamlı Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin o sözünü hatırlarım. Bir gün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve; "Benim vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyâya Muhammedî meşreb birisi gelir, ismi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî'dir. Bana mahsus nîmetlere kavuşur." buyurdu ve dediği gibi oldu. Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleri idi. Allahü teâlâ ona eşyânın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi. Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzûruna gelmişti. Tesirli nasîhatlarını dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir." dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; "Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?" dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu. Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî hazretleri buyurur ki: "Kerâmetler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerâmetini gizlemeyen dünyâya düşkündür. Bana talebe olan yâhut evlâdımdan ve halîfelerime bağlı olup, kerâmet derecesine ulaşıp, maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur." Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır: "İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misâfirperver ve geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olması, âlim ve cesûr olması." "Şükrün esası, nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir." "Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid'at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtâat ediniz, muhâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız." "Kalb dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş olamaz." "Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Peygamber efendimiz; "Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur." buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşgûldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir." "İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı." İlk önce yapılması lâzım olan şeyler husûsunda: "Mü'minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nâfilelerle meşgûl olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. Ali bin Ebî Tâlib'in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazâsını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabûl etmez." Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermâyesi, nâfileler de kazancıdır. Sermâye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz." buyurdu. Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu: "Kötü arkadaşları terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla berâber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak. Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. Allahü teâlânın kitabının ve Resûlünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh, bulur kurtuluşa erersin." Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve O'nun katında bulunan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan (haram ve şüphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap." Faydasız şeyleri bırakmak husûsunda: "Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünyâ ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyâdan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyâda rahat ve hoş bir hayat arama. Resûl-i ekrem; "Hayat, âhiret hayâtıdır" buyurdu." İyi zan sâhibi olmak hakkında: "Müslümanlar hakkında iyi zan sâhibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda âhireti düşünen âlimlere sor." Duâ hakkında: "Allahü teâlâdan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duâya devâm et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini ihsân eder. Eğer Allahü teâla senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için duâ edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir. Âhiret işlerini önce yapmak husûsunda: "Âhireti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. Zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyânı sermâye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan zamânını, âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kazâ namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hattâ şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin. İpini onun eline verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünyâ ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünyâ ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyâya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itâat edersen, Allahü teâlânın has kullarından olursun." Yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında: "Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır." Acele etmemek husûsunda: "Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kaydeder veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umûmiyetle aceleye sebep, dünyâlık toplama hırsıdır. Kanâat sâhibi ol. Kanâat bitmeyen bir hazînedir." Gaflet hakkında: "Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binâları kurmakla meşgûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allahü teâlâyı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur." Allah için yapılmayan işler hakkında: "Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemâat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızâsını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tövbe et. İnsanlara gösteriş için, onların rızâlarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünyâ hapishânesindesin. Resûl-i ekrem dâimâ tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sâdece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı." Allahü teâlânın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda: "Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize;"Ben seni seviyorum." deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla." buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; "Ben Allahü teâlâyı seviyorum." deyince; "Belâ için elbise hazırla." buyurdu." Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir: "Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryad etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır. Allahü tealâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle berâberdir." buyuruyor (Bekara sûresi: 153) Hayâtı fırsat bilmeye dâir: "Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâdan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganîmet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye imkânınız varken, duâ ediniz. Sâlih kimselerle berâber olmayı fırsat biliniz." Kabir ziyâretine dâir: "Kabirleri ziyâret ediniz. Sâlih kimseleri de ziyâret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir." Günahlardan sakınmak husûsunda: "Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz; "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günâhını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür." buyurdu." Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: "Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni Allahü teâla ile berâberim." Yine o esnâda buyurdular: "Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!" Yine; "Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. Allahü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!" Bir gün bir gece hep böyle buyurdular. Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır: Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!" buyurdu. Vefât ederken iki defâ; "Allahümme refîk al a'lâ." deyip; "Size geliyorum, size geliyorum." buyurdu. Tekrar buyurdu ki: "Durun!" Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; "Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu. Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; "Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince; "Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir." buyurdu. Oğlu Şeyh Abdülazîz; "Hastalığınız nasıldır?" diye sorunca; "Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O'ndadır, O'na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur." buyurdu. Daha sonra; "Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!" Sonra da; "Allah Allah Allah..." deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi. Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi. İnsanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devâm etti. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vâsıtasıyla dünyânın çeşitli yerlerine Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya), Irak, Suriye ve Anadolu'da yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerefeddîn Îsâ Mısır'a hicret etmiş olup şimdi Mısır'daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika'da daha çok Şerif ve Şurefa gibi isimlerle, Irak, Suriye ve Anadolu'da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) El-Gunye li-Tâlibî Tarîk-ıl Hak: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder. 2) El-Fethurrabbânî vel-Feyz-ur-Rahmânî: Vâzlarından meydana gelir. 3) Fütûh-ul-Gayb: Bu eser vâzlarından ve oğlu Abdurrezzak'a vasiyetinden meydana gelir. 4) El-Fuyûzâtu'r-Rabbâniyye fî Evrâd-il-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden meydana gelir. 5) Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir. ALTININ VAR MI? Bir gün Abdülkâdir Geylânî'ye; "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın." dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "BeniAllahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim." dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir kâfile ile Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıyâ çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var." dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili." dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var." dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım." dedim. Eşkıyâ reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum." dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler. İlk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış kişidir." ATEŞİN ODUNU YİYİP BİTİRDİĞİ GİBİ Abdülkâdir Geylânî'nin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların mânevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedâvî ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allahü teâlânın gazâbına sebeb olacağını şöyle anlatır: Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zayıflatır. Mevlânın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allahü teâlânın gazabına uğratır. Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâ, hasetçi kimse nîmetimin düşmanıdır," buyurdu." diye bildirmiştir. Resûl-i ekrem bir hadîs-i şerîfte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer." buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin husûsunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nîmetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsânından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasîb olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez. BU İHTİYARI HİMÂYE ETSİN!.. Gavs-ül-a'zam bir gün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed; "Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır." buyurdu. Bir gece Resûlullah efendimizi rüyâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden ricâ ediyor ve; "Ey Allah Resûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir'e buyur da, bu zayıf ihtiyârı himâye etsin." diyordu. Resûlullah efendimiz tebessüm buyurarak: "Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricâsını kabûl et." buyurdu. Resûlullah'ın emri ile, onun ricâsını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imâmdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. "Eğer Gavs-ül-a'zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı." denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre ibâdet etti. BİZİM YOLUMUZ Oğlu Abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi: Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah'tan korkmanı ve O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim. Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur. Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme! Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır. Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun. İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.

Hasan Dede – Nallıhan

Hasan Dede – Nallıhan

Ankara – Nallıhan – sobran köyü Hasan Dede türbesi Nallıhan‟a 5 km uzaklıkta bulunan Sobran köyünde bulunmaktadır. Erenin Horosan‟dan geldiği rivayet edilmektedir. Yüksek bir yer de bulunan Hasan Dede Türbesi‟nin çevresinde koruluk vesu vardır. Köylünün çok saygı gösterdiği bu yerde yağmur duasıyla beraber 70 bin taş gömülmüştür. Askere gidecek gençlerde türbeyi ziyaret ederler. Haziran ayının sonuna doğru gün dönümünden 10 gün önce bu yerde yapılan oğlak bayramında 45-50 kurban kesilir. Türbenin yanındaki birkaç ardıç ağacına bez bağlanıp adak adanır.

📍 Nallıhan, Ankara
Eynel ve Mahmud Dede Türbesi

Eynel ve Mahmud Dede Türbesi

Konya – Kabir ne yazıkki yıkılmıştır. Karatay ilçesi, Akçeşme Mahallesi’nde, Akçeşme’nin güneyinde geniş bir bahçe içerisinde yer alan 16. yüzyılda yapılmış bir türbedir. Yakın yıllarda yıkılmadan önce kerpiç duvarlı düz toprak damlı bir türbeydi. İçerisinde İynel Dede’nin ve Mahmut Dede’nin mezar taşları vardır. Daha sonra bu türbe yeniden yapılmak için yıkılmış ve bir daha yapılmamıştır. Yapı aslında yıkılan bir Mevlevi Zaviyesinin türbesiydi. Kitabe: İynel Dede’nin mezar taşında şunlar yazmaktadır: Ah el-mevt intekale el-merhüm el-magfür es-sa’id eş-şehîd Eynel Dede sene sittin ve tıs famie (960) Kaynak ; Türk Kültür varlıkları envanteri – Konya, Türk Tarik Kurumu, Prof Dr. Haşim Karpuz

📍 Konya
Dr. Münir Derman

Dr. Münir Derman Hz.

Ankara – yeni mahelle memlik köyü Doğumu ve Ailesi Hüseyin Münir Derman , 1910 yılında Trabzon‘da dünyaya geldi. Babası Ahmet Rasim Efendi, annesi Şehvar Hatun‘dur. Annesi Gümüşhane‘de, babası Vakfıkebir‘de doğmuştur. Şehvar Hatun‘un annesi Pembe Hatun, babası Uzun Mehmet Efendi‘dir. Ahmet Rasim Efendi‘nin annesi Kafkasya‘dan Cevahir, babası Buhara‘dan Hacı Ali Efendi‘dir. Münir Derman‘ın anne tarafından büyük annesi Gül Hatun “Evliya Kadın” olarak bilinmektedir. Gümüşhane‘nin Hedre Köyü‘nde türbesi vardır. Yine anne tarafından şeceresi “Uçan Şeyh” diye tanınan Ahmet Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretlerine kadar uzanmaktadır. Nazım ve Nuriye isimli iki kardeşi kendisi doğmadan, ağabeyi Hasan Kazım ise 47 yaşında vefât etmişlerdir. Münir Derman ‘ın harikuladeliklerle dolu hayâtı Trabzon‘da başlamaktadır. Rus işgali nedeniyle oradan geçip Gümüşhane‘ye yerleşmişler. Daha sonra burası da Rus işgaline uğrayınca tekrar işgalden kurtulan Trabzon‘a göç etmişlerdir. Burada ne kadar kaldıkları bilinmemektedir. Derman Hoca bu göç macerasını şöyle anlatıyor: “Hedre‘den muhacir çıktık…Kafile hâlinde yürüyerek…Nereden geçtik…Nerede konakladık…Hatırlamıyorum…Ankara‘ya kadar geldik… Bentderesi denen semtte küçük bir evde oturduk…Pembe Ninem Ankara‘da Hakk‘a göçtü….” “Hacı Bayram-ı Velî türbesi yanındaki mezarlığa defnedildi. Sonraları o mezarlık kaldırıldı. Rahmetli dayım, annesi ninemin kabrini toprak ve kemikleriyle aldı. Hedre köyüne götürerek büyük ninesi Evliya Kadın‘ın yanına defnettirmişti. Dayım o zaman Gümüşhane mebusu idi.” Eğitim Hayâtı Münir Derman, öğrenimine babasının yazdırdığı, Fransız kolejinde başlamıştır. Burada Fransızca‘ yı en iyi şekilde öğrenmiştir. Aynı zamanda rahibin oğlu olan arkadaşı sayesinde Rusça‘ yı da hazinesine katmıştır. Liseyi bitirdikten sonra devletin açtığı burs sınavına katılmıştır. Bu burs sınavında şöyle bir hatırası olmuştur: “Bu sınavda Atatürk sözlü olarak şöyle bir soru yöneltmiştir. “Napolyon kimdir, Atatürk Kimdir ?” bu soruya sadece Münir Derman doğru cevap vermiş. Cevabı ise şöyle olmuş. “Atatürk Halifeliği kaldırıp cumhuriyeti kuran, Napolyon ise cumhuriyeti kaldırıp krallığı kuran kimsedir.” Bu cevap Atatürk‘ün çok hoşuna gitmiş, Münir Derman‘ın saçını okşamış. Derman Hoca bu devlet bursu ile tahsil hayâtının büyük bölümünü Fransa‘da geçirmiştir. Burada felsefe bilimleri ve Psikoloji bölümlerini okumuştur.” Fransa dönüşünde Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Fransızca başta olmak üzere dersler verdi. Münir Derman 22 yaşlarında İstanbul‘da tıp fakültesine başlar. Orayı da bitirir, doktor olur. Yine tahsil hayâtı devam eder. Bir tanıdığı vasıtasıyla Suudi Arabistan‘a gider. Kral‘ın saray doktorları arasına girer. Arabistan‘da iken aynı zamanda Mısır‘ daki Ezher Üniversitesine kaydını yaptırır. Hem doktorluk yapar hem de Mısır‘daki Ezher‘e devam eder. Dışarıdan derslere hazırlanır. Ve imtihanlarına girmek sûretiyle Ezher Üniversitesini de bitirir. Suudi Arabistan‘dan döner. Türkiye‘ye döndükten sonra hükümet tabibi olarak Ağrı‘nın Eleşkirt ilçesinde görevlendirilir. Şark hizmetini Eleşkirt‘te bitirir. Daha sonra Bilecik‘in Bozhöyük ilçesi hükümet tabipliğine naklen tayini yapılır. Evliliği ve Çocukları Annesi Şehvar Hatun ile otururlarken İstanbul‘da, müfettiş olan dayısının kızı Cahide Hanım vardı. Annesi “Sana onu almak istiyorum” der. İstanbul‘ a giderler, dayısının kızını isterler ve Cahide Hanım‘la evlenir. Cahide Hanımı Bozhöyük‘ e gelin getirirler. O artık evlenmiştir. Annesi ve hanımıyla birlikte aynı evde otururlar. Bu arada bir kız çocukları dünyaya gelir. Adını Ayşin koyarlar. Kendileri mesai haricinde muayenehane açmaz. Aldıkları maaşla kıt kanaat geçinmeye çalışırlar. Bu arada Münir Derman Hz.lerinin kızı Ayşin Hanım büyür, Fransız kolejini bitirir ve evlenip İstanbul‘ a gider. Bu evlilikten bir kızları dünyaya gelir. Adını Gülbanu koyarlar. Gülbanu da büyür. Ankara kolejini bitirir ve bu arada Ayşin Hanımefendi birinci eşinden ayrılır. İkinci bir evlilik daha yapar. İkinci evliliğinden de iki kızı dünyaya gelir. Münir Derman Hz.leri torunlarının isimlerini bizzat kendileri koyar. Feryal ve İsra. Yetişmelerinde büyük anneleri olan Cahide Hanım Efendinin büyük rolleri olmuştur. Münir Derman eşi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Çileli insanların mânevî yönleri kuvvetli olur. Yengeniz de çok çileli birisidir. Onun için o evliya bir kadındır. Yengenize hürmet edin, onun duasını alın.” Yaptığı Görevler Üniversitede-Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi- dersler veren Münir Derman Hoca , doktorluk mesleğine ilk olarak sağlık bakanlığı nezdinde gönderildiği-Ağrı, Doğubayazıt, Eleşkirt- şark hizmetiyle başlar. Evlendikten sonra ikinci görev yeri olan Eskişehir‘e yerleşmiştir. Eskişehir‘de genel cerrâhi dalında doktorluğa devam etmiş ve buradan emekli olmuştur. Bu dönemlerin hangi tarihte başlayıp bittiği bilinmemekle beraber bir dönemde Talal isminde tıp fakültesinden çok samimi olduğu arkadaşının vasıtasıyla Arabistan‘da çalışmıştır. Yedi yıl kadar Kral‘ın doktorluğunu yapmıştır. Bu dönemle ilgili bâzı hatıraları vardır. Hücreyi Saadet‘e sadece bir defa çok ısrar edildiği için girmiş diğerlerinde edebinden dolayı içeri girmeyi istememiştir. Bu bir defalık girişinde de çoraplarına kadar her şeyini çıkarmıştır. Bu hareketi Arapların çok hoşuna gitmiş, onu omuzlarına almışlardır.” Münir Derman Hoca , yaklaşık olarak 1963-1964 yıllarında Türk Tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyatla takarak uluslar arası tıp dünyasında ilgi çekmiştir. Olay şöyle olmuştur. “Bir kadın hastaneye geliyor, elinde bir ayak. “İyi bir cerrah yok mu? Muhammed (s.a.v.) aşkına şu bacağı taksın” diye bağırıyor. Derman Hoca , Muhammed (s.a.v.) adını duyunca kötü oluyor. Hemen ayağı kopan genci ameliyat ediyor. Dokuz saat ameliyattan sonra Hoca çıkıp secde ediyor. Eve gidiyor, gelişme olursa bildirilmesini ricâ ediyor. Sonra Hoca‘ya telefon edilip bacağın sıcaklaştığı müjdesi veriliyor.” Bu başarılı ameliyattan sonra ilk tebrik telgrafı Sovyetler Birliği‘nden gelmiş, sonra Amerika‘dan, Fransa‘dan, Almanya‘dan davet telgrafları almıştır. Eskişehir‘deki görevinden emekli olduktan sonra, dâvet edildiği Almanya‘ya gitmiştir. Onbeş yıl Almanya‘da anatomi profesörlüğü yapmış, sonra yurda dönmüştür. Bu vazifelerin haricinde ilaç fabrikasında çalışmıştır. Bâzı ilaçların açık patentini almıştır. Fakir hastalara bizzat yardımcı olmuştur. Derman Hoca atom modelinin dökümünü yapmıştır. Şartlar elvermediği için geliştirememiştir. Tıpla ilgili eserleri de vardır. Eserlerinin bir kısmını II. Dünya harbinde Fransa‘da kitapların olduğu yer bombalandığından kaybetmiştir. Gülhane hastanesinde Fransızca olarak romatizma ve kan grupları ile ilgili olarak kitapları mevcuttur. Tasavvufa İntisabı Trabzon‘da 4 yaşından itibâren Buharalı Hocası Ömer İnan Efendinin mânevî eğitiminde ilerlemiş, ondan feyz almış ve seyr u sülûkunu aynı zâtta tamamlamıştır. Hâfız Nigar ismindeki hocasından Kur‘an öğrenip yedi yaşında hafız olmuştur. Ömer İnan Efendi , Derman Hoca‘ nın küçüklüğünde Rus askerlerinin attığı topları eliyle tutar, üzerine bir şeyler okur ve gönderirmiş. Çiftçilikle uğraşan Ömer İnan Efendi, çok kanaatkâr ve celâlli bir zâtmış. Herkes ondan korkar ve çekinirmiş. Kendisi çok büyük bir velîymiş. Derman Hoca , Haçkalı Hoca diye Trabzon‘da sık sık tayyi mekân yapan bir zâttan bahsetmiştir; fakat onunla mânevî bir yakınlığı olmamıştır. Bunun yanında mânevî terbiyesine yardımcı olan, Doğu Beyazıt‘taki görevi esnasında tanıştığı “Ömer” isminde bir zâttan bahsetmiştir. Şam‘da bulunan dört kişiden de el aldığı bilinmektedir. Bu zâtların kim oldukları hakkında malumat yoktur. Münir Derman Hoca ‘nın anne ve babası da Ömer İnan Efendi‘ye intisâplı olduklarından, kendisinin intisâbı kolay olmuştur. İnan Efendi, O‘nun mânevî terbiyesiyle çok yakından ilgilenmiştir. Onu on beş yaşında kırk günlük erbaine sokmuş, her gün sadece yemesi için bir tas çorba vermiş, karanlık bir odada çile doldurmuştur. Halvetten çıktıktan sonra, İnan Efendi‘nin evinin bahçesinde, çardakta yemek yemek için oturmuşlar, sofraya kızarmış tavuk gelmiş, İnan Efendi “yiyelim” deyince Derman Hoca , budu koparmaya başlamış. Daha ağzına götürmeden Efendisi budu elinden çekmiş, almış. “Senin daha nefsin temizlenmedi, tekrar halvete, odaya gir” demiş. Hoca ağlayarak kalkmış. Halvete kapanıp, kırk gün sonra çıkmış. Ömer İnan Efendi onu sabah namazına ormana göndermiş. Er-Rahman süresini okumasını tembihlemiş. Ormanda siyah sarıklı bir zât çıkmış karşısına.”Halvetin mübarek olsun, artık sende bizden oldun. Zaman zaman yanına geleceğim ve dediklerimi yaparsın” deyip kaybolmuş. Bunu Hoca‘sına anlatmış, hocası onu tebrik edip, yolun açık olsun demiş. Duâ etmiş, onu uğurlamış. Yine bir sabah namazında efendisi Hoca‘yı tek başına, karanlıkta ormana göndermiş. O zaman bütün ağaçlar ve çiçekler Münir Derman ile konuşmuş. Ağacın biri çok kuruymuş, ağlıyormuş. Derman Hoca‘nın kendisine yaslanmasını istiyormuş. Hoca ağaca yaslanınca, ağacın dibinden bir çiçek çıkmış ve üzerinde bir şebnem damlası varmış. Damla büyüyüp hocayı içine almış. Onu yıkamış. Siyah sarıklı bir adam Onu okşamış, “O isterse her şey olur” deyip ortadan kaybolmuş. Böylece mânevîyâtı hızla gelişmeye başlamış. Derman Hoca‘nın şeyhi Ömer İnan Efendi‘den icazetini nasıl aldığı hakkında malumat yoktur. İrşadı Derman Hoca ‘nın meşrebinde celâllik vardır. Aynı zamanda kuvvetli merhamet yatağı olan Derman Hoca garip ve tek bir fert olarak yaşamıştır. Fazla arkadaş edinmemiştir. Ferdiyet makamında idi. Herkesin bilmediği meşrep Şemsettin Tebrizî’ nin meşrebidir. O‘da bu meşreptendir. Garip gelip, garip giden Derman Hoca çok yoğun, anlaşılmama yalnızlığı çekmiştir. Halvet O‘nun en çok kullandığı usûldür. Kendisi makamının yükselmesi için riyazetler yapmıştır. Her zaman “az yemek, az uyumak” gerektiğini talebelerine hatırlatmıştır.” O, kendisini kitabında şöyle anlatımıştır. “Ben evliya veya ermiş bir insan değilim. Basit bir mü‘min olmaya çalışan bir insanım, dünya nimetlerinin şükrünü eda için çalışıyorum; vakit bulursam istiğfar ile uğraşacağım. Hayât-ı hususiyemi bilmeyenler hırpalayacı sözler söyleyebilirler; bunlara bir mânâ vermedim. Her şeyden el çektikten sonra meşgûl olanlardan değilim ben. Meşgûl iken her şeyden el çekmeye çalışanlardanım.” Derman Hoca kendi gayretiyle talebe almamıştır. Hakk tarafından kendisine gönderilenleri talebeliğe kabul etmiştir. Çok sayıda mürîd edinmemiştir. Gerçek talebelerinin sayısı altıyı geçmemiştir. İrşad olunacakları irşâd etmiştir. Derman Hoca kendi tarzını şöyle anlatır: “ Her gün yıkanmam emir olundu. Az yemem, az su içmem emir olundu. Bu emirler hiç güçlük çekmeden, ben arzu etmeden husûl buldular. Ayda iki gece ben, bilmediğim meçhul diyarlara davet ile götürüldüm. Oradan rağbet ve i‘tibâr ederler bana. Bütün müşküller halloldu bana. Celâl köşesinden daima Settâr sıfatının altından bağırmak emir olundu bana. Mürşidlik rütbesi verildi; irşâd ederim. Mürid gönderirler bana. Eteğime yapışanlara Celâl köşesinden hırpalamak emir olundu bana. Maşrıktan mağribe atıldım. Mağrip sultanı emretti bana. Her gece Sultan-ı Mağribi ziyâret ederim. Âlem-i Misal tay-yi mekân oldu bana inâyet. Gayb Ricâli‘ni gördüm. Selam ettiler bana. Edep içinde divan durdular. Kulağıma fethiyye salâsını okudular. Üçler, yediler sonra dörtler buz gibi su ikram ettiler bana. Su içmekle kanın içre hücrem zikrini guslederim. Tevhîde girdim. Bu gusl farz oldu bana. Kanaatten bereket evcain saldılar evim canibime… Bir lokma soframda yiyen, doyan olur, tuhaf geldi bana. Rızâ rüzgârının bir yaprağı gibi oldum. Çok şükürler Allah‘ıma, salât olsun Mahbubuna… Cemâlullah zâhir oldu. Cemâl Celâl, Celâl Cemâl karışarak tevhîd oldu. Derya içre düşüverdim. Damla idim, umman oldum. Dertli idim. Derdim gidip Derman oldum… Kırklar sofrasında bulundum. Bunların üçü ile haftada bir kere buluşurum. “Kırklardan mısın?” diye sorma bana… Ben o üç ile dört yaparım. Hiç ile kırk oluruz. Üç kişi bir de ben, bir de hiç, bir taife teşkil ederiz, gezeriz. Hem kırkız, hem dördüz, hem hiçiz biz… “ Günümüz tarîkat anlayışını eleştirir ve şöyle der; “Size beş vakit namaz, Allah ve Resulü yeter. Bu devir, tarîkat devri değil, her şeyin sahte olduğu bir devir.” Klasik tarîkatlardaki devran, zikir halkası, toplantı gibi gösterilere izin vermemiştir. Evrat olayını da benimsememiştir. Kendisini hiçbir zaman belli etmeyen Derman Hoca cemaatleşmeye de karşıydı. “Allah‘a giden yol birdir” derdi. Cemaatleşme olunca fitne çıkacağını ifâde etmiştir. “Mü‘min kişinin tek görevi Hakk‘ın emirlerini yerine getirmek ve Allah‘a karşı samimi olmaktır” diye söylerdi. Hoca‘nın kendi riyazetleri çok ağır olmuştur. 1982 Haziranında halvete girmiş, oruç bitimine kadar her akşam yalnızca tek bir zeytinle idare etmiştir. On beşinci günün sonunda bir bardak su içmiştir. Kendisi ve annesi soğan ve sarımsak yememişlerdir. Bir zeytinle tek bir marul yaprağıyla oruç tutardı. Çok namaz kılardı. Günlerce, gecelerce… İki yıl boyunca orucunu bırakmamıştır. “İtikat orucu bu, bu asırda bir iki kişinin çekilip bu orucu tutması lazım” derdi. Talebeleri irşâd ederken de onlara durumlarına ve seviyelerine göre riyazetler verirdi, halvete sokardı. “Tasavvuf yaşanan bir hâldir, sonradan tasavvuf diye isimlendirilmiştir” derdi. İrşadın sözlerle değil, sessiz ve sözsüz akıtılarak verileceğini söylerdi. Talebelerine en çok tavsiye ettiği şey devamlı abdestli olmaları gerektiğiydi. Bir talebesine altı sene soğan sarımsak yedirmemiştir. Soğan sarımsağın düşünce gücünü zayıflattığını, bâzı esmâların işleyişini etkilediğini bildirmiştir. Konuşmazdı, idrak ettirirdi. “Hakiki mürşit bakarak, yakarak temizler, şeyh insanın içini dışını yıkar. Ben içimle bakarım, tamamen ötelerin adamıyım” derdi. Asrının insanı olmadığı için çok üzülürdü. Bu asrın ötesindeydi. Hiç arkadaşı yoktu. “Kendimi anlatacağım bir arkadaşım bile olmadı. Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diye sık sık söylenirdi. Kalabalıktan hoşlanmazdı. Kendisinin görünmüyor ve anlaşılmıyor olmasını şöyle anlatırdı: “Bana Hocam söylemişti yıllar evvel. Seni ancak ben görebilirim. Başkası göremez. Niçin der gibi mübarek gözlerine baktım, gülerek bana ” Sen görünmezsin de ondan” demişti. “Hocam görünmek istiyorum!” dedim. “Sırası gelince görün” dedi. Göründüm fakat göremediler. Kader böyle… Bakarlar bana gövdemi görürler. Hâlbuki ben başka yerdeyim. Günü gelince gömerler beni. Gövdemi gömerler. Orada bile başka yerdeyim. Doktor nerede, Derman ne oldu. Sana bana olan O‘na da oldu. Yıllar geçti, dünya değişti, hocam göç etti. Ne var ne yok ufukta kayboldu, perdelendi. Ben öğüt tutarım. Hocamı kırmak aklımdan geçmez!.” Derman Hoca, çok zaman sukût eder, ağlardı; doğuştan seçilmiş bir insandı. Kendisine Kahhar görevi verilmiştir. Bu yüzden de talebelerine zorlukla muamele eder, çok ölçüp tartardı. Yine de onları incitmekten çekinir, severdi. Her müşküllerini hallederdi. Maddî ve manevî yardımlarını talebelerinden esirgemezdi. O‘nun mürîdlerine karşı celâllenmesinin arka planında sonsuz bir merhametin saklı olduğu bilinmektedir. Hata yaptıklarında kaşlarını çatar, soğuk davranırmış. Bunu bazen özellikle imtihan niyetiyle yaptığı olurmuş. Direkt olarak talebelerinin hatalarını yüzlerine vurmadığı için, böyle bir yol seçmiştir. “Hata yüze vurulmaz” derdi. Bu ilgi, hoşgörü hatta celâl karşısında elbette ki talebelerinin ona olan aşk ve muhabbeti son derece fazla idi. “Derman Hoca” denildiği zaman gözleri yaşla dolan, gözlerinin içi gülen pek çok talebesi onu hâlâ sevgi ve saygıyla anıyor. Talebeleri onun mizacına uygun ve ona gösterdikleri saygı ve hürmet gereğince karşısında hep susmuşlar, sessiz olmuşlardır. Sohbetleri esnasında içleri heyecanla dolarmış. Derman Hoca‘nın talebelerinin de ağızları sıkıydı. Onlarda tıpkı hocaları gibi sanki görünmezlik iksiri içmişlerdi. Derman Hoca işini başkalarına yaptırmaktan hiç hoşlanmaz, talebelerine bile hizmet eder, gönüllerini hoş tutardı. Ömründe bir defa kendisi için dua etmemiştir.” O alışılmış evliyâ tipinden farklı idi. Saçlar uzun, sakal yok. Haneciler otelinde (Ankara) uzun yıllar kaldı. Zannedersiniz ki o odayı güzelce döşemiş ama öyle değil; bomboş bir otel odasıydı. Hoca‘yı her tip insan ziyârete gelirdi. Meslek olarak, tasavvufî seviye olarak, kültürel seviye olarak. O yüzden talebeleri arasında kopukluk vardır. Hoca çok celâlli olduğu için celâl meşrep olanlar O‘na giderlerdi.” Derman Hoca‘nın talebe eğitiminde halveti kullandığını söylemiştik. Bunun yanında bâzı öğrencilerine gündüz ve gece söylemeleri için salavâtlar vermiştir. Virdler vermiş ama bunların sayılarını kişiye göre değiştirmiştir. “Sayı telefon numarası gibidir. Tuşlayın istediğiniz yer çıkar” demiştir. Bununla beraber toplu zikir katiyen vermemiştir. “Oturun, bir köşeye çekilin, ibâdet edin, teheccüt namazı kılın, tefekkür edin” dermiş. Bâzı talebelerine Kur’ân‘dan belli kısımların okunması şeklinde dersler verdiği de olmuştur. “La ilahe illallah deyin. Ama kalbden gerçekten deyin!” diyerek sayılara kızdığı da olmuştur. Salavât ve vitrin yanında gök aylarında üç gün oruç tutulmasını da istemiştir. Zaman zaman talebelerine zâhirî sohbet yapmış, ancak bu sohbetler tek bir mevzu üzerinde durarak kısa açıklamalar şeklinde olmuştur. Kendisi talebe eğitiminde seyr u sülûku şöyle anlatır: “Seyr u sülûkta mürîd için on asıl yol belirlenmiştir. Buna usûl-ü aşere derler.” Derman Hoca‘nın toplum ve halk nezdinde en büyük irşâdı vaaz ve nasihatleridir. Hacı Bayram, Maltepe, Aslanhane Câmilerinde sık sık vaazlar vermiştir. Sadece Ankara‘da değil, doktorluk görevini yaptığı Eskişehir‘de de çok sayıda sohbeti olmuştur. Uzun süre vaazlarının yanında İslam Mecmuası‘nda yazılar yazmıştır. Aslanhane Camii‘nde ramazanlarda vaaz vermiştir. Teravih namazından sonra dağılanlar olur, geriye az insan kalınca bir saat kadar sohbet yapmıştır. Sohbetlerini bazen gülünç hakîkatlere ayırmış, gülüp geçmiştir. Yanına gelenlere namaz kılmaları hususunda ısrarla tavsiyede bulunur ve yumuşak konuşurdu. Her gelenin müşkülünü çözerdi. Etrafındaki sohbet halkasında memurdan esnaftan çok sayıda insan vardı. Mânevî meseleleri fen ve diğer ilimlerle açıklayan Derman Hoca “bir din âliminin bütün fen ilimlerini bilmesi gerekir” derdi.” Talebeleri Derman Hoca‘nın her zaman talebe sayısı az olmuştur. O talebelerini kendi seçmemiş daima kendisine mânevîyâttan gönderilen talebeleri yetiştirmiştir. O‘nun son derece itina ederek yetiştirdiği öğrencilerinin bâzılarının isimleri şöyledir: Hakim Yurdanur Şendir, Remzi Kasım Can, Yaşar Çetinkaya, Günnur Şahin, Sabri Tandoğan, Şeyh Mansur, Sevim Kubat. Bu şahıslara hangi tarihte Hoca‘nın eğitimine girdikleri hususunda malumatımız yoktur. Derman Hoca‘ nın on yıl içinde yetiştirdiği Şeyh Mansur ismindeki talebesi en meşhurudur. O‘nun halifesi olmuştur. O‘na icazet vermiştir. Derman Hoca‘nın halife olarak yetiştirdiği bilinen tek öğrencisi Şeyh Mansur Efendi , Hoca‘ya sonsuz bir muhabbetle bağlıydı. Hoca‘yla farklı şehirlerde olduklarından kendisini çok görmek istemiş ama Hoca buna izin vermemiştir. Hoca‘ya “Neden görüşmüyorsunuz?” diye sormuşlar, Derman Hoca : “İki bomba bir araya gelirse patlar” demiş. Gerçekten de hiç görüşmeden ahret yurduna göçmüşlerdir. 1989 yılının başlarında Şeyh Mansur da vefât etmiştir. Derman Hoca‘nın hâlâ manevî tasarrufu ile eğitmekte olduğu talebeleri vardır. Vefât edeceği zaman yerine birini bırakmamıştır.” Mehmet Güngör Sönmez, İsmail Akdeniz, Raziye Akdeniz, Yaşar Koçhisarlı ve Hüseyin Ayırgan isimli talebeleri de mevcuttur. Mehmet Güngör Sönmez , Münir Derman Hoca ile ilgili hoca-talebelik ilişkisi hakkında görüşmemizde şunları ifade etti. “1984 yılında Hocam ile tanıştım. Vefatına kadar yanından ayrılmadım. Her hafta cumartesi-pazar hariç Haneciler otelindeki odasında hep yanında, hizmetinde oldum. Saat 10-11 gibi gelir, 5‘e 6 ‘ya kadar yanında olurdum. 1986 yılında Hoca‘mın yardımıyla halvete girdim.” Mehmet Güngör Sönmez Bey ile yapılan görüşmede, bizlere anlattığı Münir Derman Hoca ile yaşadıkları bir kaç hatırası şöyledir: ” Hocam‘ın vefatından bir hafta on gün kadar geçmiş idi. Ben ise Hoca‘mın ailesine Hocam‘ı anlatmakta idim. Ben anlattıkça başta Eşi Cahide Hanım olmak üzere hayretler içerisinde kalıyor ve Münir Hocam hakkında duydukları karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Bir müddet bu sohbetler devam etti. Bir gece Hocam rüyamda “Yeter artık , konuşma” diyerek gözüme bir yumruk attı. Yumruğun acısıyla uyanmışım. Uyandığımda gözüm, yediğimin yumruğun ağrısıyla belirli bir müddet sancılandı. Birtakım sırları ailesine dahi ifşa edince Hocam tarafından bizzat uyarılmış oldum. Bu olay Hoca‘mın dünya değiştirmesine rağmen Allah‘ın izniyle tasarrufunun devam ettiğini göstermiş oldu bana. “ Bir diğer hatırasında ise “Hocam benden, kaldığı otelde hizmetindeyken bir demet maydanoz alıp gelmemi istedi. Ben de aldım geldim. “Yıkadın mı” diye sordu , Ben de “hayır yıkamadım” dedim. İkinci hafta tekrar benden bir demet maydanoz daha almamı istedi. Ben de aldım ve otele girmeden geçen haftaki uyarı sebebiyle yıkadım ve öyle yanlarına vardım. Tekrar maydanozu “yıkadın mı” diye sordu. Ben de evet yıkadım dedim. Hocam maydanoz demetini eline almasıyla bağırmaya başlaması bir oldu ve “bu nasıl yıkama” diyerek kızdı. Devamında ise kendisi bir leğeni alarak ince ince her bir maydanoz yaprağını ayıkladı ve saplarını aynı boyda keserek yönleri aynı yöne bakacak şekilde dizdi. Bir sonraki hafta tekrar bir demet maydanoz almamı istedi ve ben yaklaşık 3,5 saat sonra temizleme işlemini tamamladım. Bu süreçte ben bir sırra erdim. Bu sırra ermenin sevinciyle Hocama konuyu aktarmak üzere iken Hocam “Biz sana üniversite eğitimi veriyoruz , sen ise ilkokul çoçuğu gibi kekeliyorsun” diyerek beni azarladı. Ben ise sırra erdiğim için kendimi önemli sayarken, Hocamın uyarısı üzerine kendime geldim. Maydanoz demetlerini sonraki dönemde istenen şeklide hazırlamayı adet edindim; kendime önem arz etmeden…. Vefâtı Doktor Münir Derman aşağı yukarı iki yıla yakın Ankara Sanatoryum Hastanesinde yattı. Akciğerlerinden rahatsızdı. Nefes alırken zorluk çekerdi. Bir müddet daha yattı, iyi olmaya başladı. Sonra tekrar nüksetti. Tekrar düzeldi, tekrar nüksetti derken hastanede kalması iki seneyi buldu. 2 Aralık 1989 Cumartesi, ikindi üzeri, saat 15.00 sularında gözlerini bu fâni dünyaya kapayarak Hakk‘a kavuştular. Son sözü, son nasihati yoktur. Ölümünden iki yıl önce vasiyetini hazırlamış ve yakın talebelerine vermişti. Bu vasiyetnamesinde söyle söylüyordu: “Şu şu kişiler cenazemi kaldırsınlar. Kalabalık istemiyorum, ölümümü ilan etmeyin. Bu dünyaya garip geldim, garip gitmek istiyorum. Tantanaya gerek yok. Cenazeme çiçek getirmesinler. Tenha bir köye defnedin beni. Şayet; Ankara Yenimahalle ilçesine bağlı Ankara‘ya 20 km olan Memlik Köyü‘ne defnederseniz memnun olurum… Cenaze namazımı köyde kılın, sadece bir hafız Kur‘an okusun o kadar… Orası benim makamımdır. Bir müddet sonra kabrimi açsanız, beni zâten orada bulmazsınız, gider, gelirim. Beni vefâtımdan sonra 24 saat bekletin ondan sonra defnedin” buyurmuşlardır. Münir Derman Hoca soğuğu çok severlerdi, sevdikleri gibi de kar yağarken gömüldüler…3 Aralık 1989 Pazar günü “Memlik” köyüne götürülerek orada cenaze namazı kılındı ve defnedildi… Hava oldukça soğuk, yerde kar vardı. Bir taraftan da kar yağıyordu. Kabristan bir tepe üzerinde idi. Tepenin altından pınarlar akardı. Yeri çok güzel, sâkin ve havadardı. Derman Hoca gerçekten de yıkanmadan defnedilmiştir. Cenazesi söylediği gibi az değil kalabalık olmuştur. Maalesef istemediği telkin de verilmiştir. O‘nu taşıyanlar, baş ve ayak kısmında bulunanlar Hoca‘nın kendine has manevî kokusunu duymuşlardır. Vefât ettiğinde hastanede o kokuyu birçok insan hissetmiştir. Hastanede pijaması kesilerek öğrencileri arasında paylaşılmıştır. “Ben öldükten sonra beni çok arayacaklar” diyen Derman Hoca ardında pek çok sevenini bırakmıştır. Mânevî emânetlerini kendisine yâkinen hizmet eden, O‘na yanaşmış sevdiklerinden birine bırakacağını söylemiş, fakat isim açıklamamıştır. Kabir Taşı Bir gövde borcum var toprağa Verdim borcumu Ruhumun toprağa borcu yok benim. Arama toprakta beni ben başka yerdeyim. Toprağım temizdi temiz teslim ettim borcumu Bu kabir ruhumla gövdemin ayrılış yeri Burada arama burada değilim Azapta değil narda değilim. Dünyada haksızlık, sefalet, açlık, sıkıntı, dertlerle arkadaş yaşadım. Şikayet etmedim Rabbimden, bu nedir diye. Kırklar, yediler, dörtler, üçlerle arkadaş idim. Hızır’la konuştum, dertleştim dünya yüzünde. Şikayet etmedim kendi halimden Nefsinle uğraşma, bu savaş değildir. Kabirde azabın esası budur. Bırak nefsini kendi haline. Uğraşma onunla, yakışmaz sana. Gövde, nefs, ruh, başka başkadır. Yekdiğerine karıştırıp çengelleme onları Nefis dünyada kalır, gövde toprakta. Ruh gider asıl olan Rabbine Burada arama burada değilim. Azapta değil, narda değilim. Sıkıntım kalmadı, aç ve yoksul değilim. Gövdemi verdim toprağa borçlu değilim. Nefsimin de derdi dünyada kaldı üzme kendini ben de senin gibiyim. Rabbimin yanında uçar gibiyim. Kaynak ; Dr. Münir Derman Hayatı – Eserleri – Tasavvufi Görüşleri , Elvan Sesli , Ankara Üni. Sosyal Bilimler Fak. Temel İslami Bilimler Bölümü Tasavvuf Ana Bilim Dalı , Yüksek Lisans Tezi.

📍 Memlik, Ankara
Şeyh Mahmut El Hamedani – Hacı Baba

Şeyh Mahmut El Hamedani – Hacı Baba

Malatya – Ali Baba Mezarlığı Tarikat- Nakşibendiyye den Mevlana Halid Bağdadi hazretlerinin kolundan Hafız muhammed Ruhavi (k.s.) ( Şanlıurfa ) Beyzade Ali Rıza Efendi (k.s.) ( Elazığ ) Küçük Mehmet Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Akçalı Hacı Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Hacı Selim Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Abdurrahman Açar (k.s.) ( Şanlıurfa ) Halifesi Şeyh Mahmut El Hemedani (k.s. ) ( Hacı Baba )

📍 Malatya
Koca Baba Hz.

Koca Baba Hz.

Yalova Çınarcık İlçe'sinde Koca Baba Hz. Türbesi, Kocaköy mezarlığındadır.

📍 Çınarcık, Yalova
Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede)

Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede) Türbesi II. Mahmut devrinin önemli kişilerinden Emin Efendi’nin oğlu olan Ahmed İzzet Efendi , Unkapanı’nda Bir Şazeli Şeyhine intisap etmiş iken, çocukluğunda bir rüya üzerine Sineklibakkal’daki Tekke’de zamanın kutbu Kuşadalı İbrahim Halveti hazretlerine intisap etmiştir. Onun gözde halifelerinden birisi olmuştur. Bulundukları Tekke yandığı zaman Şeyhi, Ahmet Efendi’ye” Oğlum, üzülme masivayı yaktın, geleceğine bak.” demiştir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) neslinden gelen, Ahmed İzzet Efendi, Keçecizade Ali Efendi’nin halefi, Muhammed Kırımi vefatı üzerine Kazasker Hasan Rafet Efendi Tekkesi diye anılan, şu anda medfun bulunduğu mekâna Şeyh tayin edilmiştir. Bu görevi süresinde çok kıymetli alimler ve tasavvuf büyükleri yetiştirmiştir. Ömrünün son yıllarını, imamlık ve Şeyhlik vazifesiyle geçiren Ahmet İzzet Efendi (1875) tarihinde vefat etmiş zamanın büyüklerinde Cerrahi Şeyhi Ali Efendi, Seyyid Nizam dergâhı şeyhi Mahmut Celaleddin ve Ulemadan Tikveşli Yusuf Efendi tarafından yıkanmıştır. Fakirlere ve talebelere destek verir, yedirip içirmeyi çok sever. Mekke ve Medine fakirlerine buradan devamlı yardım gönderirdi. Ayrıca önemli özeliklerinden birisi de hastalara bakar dertlerine deva olurdu. Çaresiz insanlara yol gösterirlerdi. Buhari-i Şerifi her yıl bu dergâhta hatim ettirirlerdi. Türbesi, Oymakapı Camii içindedir. Lokmacı Dede diye anılır.

📍 Fatih, İstanbul
Mezarcı Mehmet Durmuş Uşşaki Efendi

Mezarcı Mehmet Durmuş Uşşaki Efendi

Bursa – İnegöl Kocakonak köyü mezarlığı Uşşaki tarikatının şeyhi olarak bilinen Mehmet Efendi İnegöl’ün Kocakonak köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda dini ilimleri tahsil etmiştir. Mezarlık görevlisi olarak çalıştığından “Mezarcı dede” sıfatı ile anılmıştır. Batumlu Hacı Yusuf Efendiye intisab etmiştir. Ümmi idi. Mürşidi Uşşaki yolundan Yusuf Efendi’dir. Mezarcı Dede tasavvuf yolunun Uşşaki kolunda mürşidlik yapmıştır. İrşad vazifesiyle halka nasihat ederek çok talebe yetiştirmiştir. Seyyit olduğunu bildirmiştir. Çinili cami karşısındaki mütevazı evinde ziyaretine gelenlere peygamber sevgisi üzerine bolca nasihatler etmiştir. İnegöl’ün Manevi Mimarları kitabını yazan Mustafa Yılmaz şöyle anlatır ; ”Küçük yaştan beri yanında bulunmuşumdur. ziyaretine gittiğimde kuran okuturdu. şeker verirdi. Birgün oku evladım dedi okumaya başladım. Euzüyle besmeleyi birleştirdim dur birleştirme ayrı oku dedi 105 yaşında vefat ettiğinde sevenleri tarafından Kocakonak köyüne defnedilmiştir.” Doğum tarihi 1319 vefat tarihi 20.11.97 perşembe saat i 5:05 geçe ikindiden sonra vefat etmiştir. Söylenceye göre Sırnaz Dedesinin kardeşiymiş, babasının attığı okun buraya düşmesi sonucu kardeşiyle vedalaşmış. Buraya gelip ömrünü burada tamamlamıştır. Ermişlerdendir günümüzde dedenin mezarı bilinmemekte. Çok eskiden yapılan törenler artık yapılmamaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa

Abdullah Menufi

Abdullah Menûfî Abdullah Menûfî Evliyânın meşhûrlarından. Usûl, tefsîr, nahiv ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi Abdullah bin Muhammed'dir. Aslen Mağribli, Kuzeybatı Afrikalı olduğu için Mağribî nisbesiyle de anıldı. Babası Mısır'a göçtü. 1287 (H.686) senesinde Mısır'ın Buhayra şehrinde doğdu. Sonra Menûf'a yerleşti. Mağribî veMenûfî nisbesiyle meşhûr oldu. 1347 (H.748)'de Mısır'da vefât etti. Dokuz yaşında Süleymân Tenûhî Şâzilî'nin terbiyesine verilen Abdullah Menûfî, çocukken temel din bilgilerini öğrenip, Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Daha küçük yaşta evliyâlık hâlleri görüldü. Rükneddîn bin Kûbî, Şemsüddîn Tûnusî, Kâdı Nâsıruddîn'in babası, Şerâfüddîn Zevâvî, Şihâbüddîn Merhal, Celâlüddîn İmâm-ül-Fâdıliyyet-il-Mu'ber, Mecdüddîn Akfehsî gibi birçok âlimden ilim öğrendi. Süleymân Tenûhî Mağribî Şâzilî'nin sohbetlerinde yetişip, vilâyet derecelerinde yükseldi. Mâlikî mezhebi fıkıh bilgilerinde, tefsîr ve Arabî ilimlerde âlim oldu. "İnsanlardan tamâmen kesilip, onlardan uzaklaşmak için Resûlullah efendimizden mânen izin istedim. İzin vermediler." buyurmuştur. Zamânının sultanı ona vazîfe vermek istedi. İlimle, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmakla meşgul olduğundan kabul etmedi. Kıymetli talebeler yetiştirdi. Sâlih insanların yetişmesine sebeb oldu. Abdullah Menûfî hazretleri, Kuşeyrî Risâlesi ile Kâdı İyâd'ın Şifâ'sını ve Tefsîr-i Vâhidî gibi eserleri talebelerine okuturdu. Eline yeni aldığı en ağır kitabı, hiç mütâlaa etmeden talebeye anlatırdı. Anlatmaya başladığı zaman, ağzından nûrların yükseldiği açıkça görülürdü. Zühd ve takvâda, dünyaya düşkün olmamakta, haramlardan çok sakınmakta asrının bir tânesi idi. Tevâzu sâhibi olup haramlara düşmek korkusu ile şüphelilerden çok sakınırdı. Allahü teâlânın yasakladıklarından uzak durur, emirlerini yapmak için gayret ederdi. Vakitlerini yalnız Allahü teâlânın dînini öğrenmek, O'nun kullarına öğretmek ve ibâdet etmek için harcardı. Gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Kur'ân-ı kerîmi çok okurdu. İnsanlara karşı çok merhametli idi. Onlara devamlı emr-i mârûfta bulunur, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye gayret ederdi. Mâlikî mezhebine göre fetvâ verirdi. Yûsuf Nebhânî hazretleri Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ'da diyor ki: "Mısır'daki evliyâ arasında, İmâm-ı Şâfiî'den sonra en üstünü Ahmed-i Bedevî'dir. Ondan sonra Seyyidet Nefîse'dir. Sonra Şerâfeddîn-i Kürdî, sonra Abdullah Menûfî Şâzilî'dir." Birçok talebe yetiştirdi. Talebelerinden Halil bin İshâk Cündî Mâlikî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerindendir. Hocasının hayâtını Menâkıb-ı Abdullah Menûfî adlı eserinde topladı. Eserleri, vefâtından sonra talebeleri tarafından tertib edildi. Mısır'da vefât ettiği zaman, insanlar onun cenâze namazını kılmak için sokaklara döküldü. Mısır'da onun ilminden istifâde etmeyen yok gibiydi. Cündî'nin yazdığı Menâkıb-ı Abdullah Menûfî adlı eserdeki menkıbe ve kerâmetleri, güzel sözleri, dilden dile, gönülden gönüle dolaştı. Kerâmet ve menkıbelerinden bâzıları şöyledir: Talebeleri arasında yüzü ve hâlinin güzelliği ile meşhûr olan bir genç vardı. Bir kadın, ona âşık oldu. Hîle ile, o talebenin kaldığı eve girdi. Kadın kendisini kabûl etmesini isteyip, üzerine geldi. Talebe de, hocası Abdullah Menûfî'den imdâd istedi. O anda duvar yarılıp, Abdullah Menûfî hazretleri içeri girdi. Kadın korkup bayıldı. Ayılınca tövbe edip, güzel ahlâk sâhibi hanımlardan oldu. Bir gün hiç âdeti olmadığı hâlde bir kebabçı dükkânına girdi. Kebabçının yeni kızarttığı kuzunun tamâmını satın aldı. Dükkândan uzaklaşınca, kuzuyu köpeklere attı. Çok geçmeden, kuzunun dînimizde yenmesinin haram olduğu şekilde öldürüldüğü anlaşıldı. Talebelerinden birine haber gelip, annesinin öldüğü bildirildi. O da hocasından, memleketine gitmek için izin istedi: "Hiçbir yere gitme! Annen ölmedi!" buyurdu. Çok geçmeden talebenin annesinin ölmediği haberi geldi. Evinden, sultanların bile âciz kalacağı derecede yiyecek dağıtılırdı. Bâzan elini sarığına uzatıp altın ve gümüş alır fakirlere verirdi. Ellerini yıkayıp dışarı çıktığı zaman parmakları arasından su damlaları ile birlikte gümüş çıkardı. Bu gümüşleri ilk karşılaştığı kimseye verirdi. Bir örtünün üzerine oturduğu zaman örtünün altında hiç bir şey olmadığı halde elini örtünün altına sokar, Altın ve gümüş çıkarırdı. Kısa zamanda bir yerden bir yere gitmesi meşhurdur. Hocası Süleymân Tenûhî Şâzilî'nin Menûf'de vefâtında, oraya gidip cenâzesinde bulundu. Cenâze namazını kıldı. Aynı gün tekrar Kâhire'ye döndü. Vefât ederken bedeninden etrafa güzel kokular yayıldığını orada bulunanlar hepsi hissettiler. FAKİRİN HAKKI Hırsızlar, Abdullah Menûfî hazretlerinin talebelerinin kaldığı yere gidip, anbardan buğday yükleyip gittiler. Abdullah Menûfî hırsızlara haber gönderip: "O, fakîrlerin hakkıdır, aldığınız gibi geri getirin!" dedi. Onlar çaldıklarını inkâr ettiler. Bir günde, hırsızların bütün merkepleri öldü. Bunun, o büyük zâtı üzmelerinin cezâsı olduğunu anlayıp, günahlarına tövbe ettiler. Ellerindekini getirip sâhiplerine geri verdiler. Hak sâhipleriyle helâllaştılar.

Geıybiillallah Dede Hz.

Geıybiillallah Dede Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçe'sinde Geıybiillallah Dede Hz. Türbesi,

📍 Zeytinburnu, İstanbul
Molla Zeyrek

Molla Zeyrek

Bursa – Pınarbaşı Mezarlığında İzzettin camii karşısı Mezarı Pınarbaşı Mezarlığı’nda, İzzettin Camii’nin karşısındadır. Asıl adı Mehmed olup tarihimizin önemli sufileri arasındadır. İlk ilmi tahsilini Hacı Bayram Veli’den, ardından Mevlana Hızır Şah’tan almıştır. Zeki ve kuvvetli hafızasından ötürü hocası Hacı Bayram Veli tarafından ‘Zeyrek’ lakabı verilmiştir. İlmi kişiliğinin yanında şair kişiliği de vardır. Muradiye Medresesi ve İstanbul’da kendi ismine Fatih tarafından yaptırılan medresesinde müderrislik yapmıştır. Medresesinin olduğu yer halen Zeyrek Yokuşu olarak anılmaktadır. Molla Zeyrek, Sufi Hocazade ile arasında geçen bir ilmi münazaradan sonra yenilgiyi kabul edip her şeyini bırakarak Bursa’nın Muradiye Semti’ne yerleşmiştir. Sultanın İstanbul’a davetlerine icabet etmeyip 1474 yılında vefatına değin Bursa’da kalmıştır. Ömrünün son zamanlarında Bursa müftülüğü görevini yerine getirmiştir. Paşa Çelebi, Rükneddin Efendi ve Şah Mehmed Çelebi adında üç oğlu vardır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Şeyh Bal Türbesi

Şeyh Bal Türbesi

Batman ili Sason ilçesine bağlı Aşağı Umurlu (Haydar) köyünün 4km güneyinde yer alan Ziyaret mezrasının 250m güneybatısındaki mezarlık alanın içinde Şeyhbal Türbesi, Batman ili Sason ilçesine bağlı Aşağı Umurlu (Haydar) köyünün 4km güneyinde yer alan Ziyaret mezrasının 250m güneybatısındaki mezarlık alanın içinde bulunmaktadır. Aşağı Umurlu köyü, Batman il merkezinin 52km kuzeydoğusunda, Sason ilçe merkezinin 12km batısında yer almaktadır. Türbe, dikdörtgen planlıdır. Türbenin kuzeyinde bulunan yuvarlak kemerli giriş ile türbeye geçiş sağlanmaktadır. Bu girişe bitişik durumda yakın dönemde modern malzeme ile yapılmış kare planlı bir mekân bulunmaktadır. Türbenin üst örtüsü mevcut olmayıp sadece bazı bölümleri demir ayaklar üzerine saçlarla kapatılmıştır. Türbenin içinde Şeyh Bal’a ve akrabalarına ait dört adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş ve ayak şahidelerinde herhangi bir yazı veya süslemeye rastlanılmamıştır. Şeyh Bal’a ait mezarın üzeri yeşil bir bezle ile örtülmüştür. Türbenin güney duvarında, mihrap nişi bulunmaktadır. Bu mihrap nişinin doğu ve batı duvarında üzerinde kazıma tekniğiyle Arapça yazıların mevcut olduğu taşlar bulunmaktadır. Zemini fayans ile döşenen türbenin içinde Şeyhbala ait üç adet kılıç ve bir adet orak bulunmaktadır. <p> Kaynaklar Kaynak: Batman Kültür Envanteri </p> Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sason, Batman
Ubeydullah Ahrâr Hazretleri

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri

Özbekistan – Semerkan’ta ; Semerkant’ın güneyinde yer alan Hoca Ahrar Külliyesinin bahçesinde

📍 Semerkand
Kara Baba Hz. (Kara Kabir)

Kara Baba Hz. (Kara Kabir)

Gaziantep Şahinbey ilçesinde Kara Baba Hz. Türbesi, İnönü Caddesi üzerinde Karakabir otobüs durağının dibindedir.

📍 Şahinbey, Gaziantep
Ovacık Sultan Hz.

Ovacık Sultan Hz.

Balıkesir'in Burhaniye İlçesinde Ovacık Sultan Hz. Türbesi.

📍 Burhaniye, Balıkesir
Ömer Sıkkini Hz.

Ömer Sıkkini Hz.

Bolu Göynük İlçesinde Ömer Sıkkini Hz. Türbesi Ömer Sekkin Hz. (Bıçakcı Ömer Dede), Hacı Bayram Veli Hazretlerinin müridi ve Bayrami Melamiliği’nin kurucusudur. Akşemseddin Hz. ile aynı dönemde yaşamıştır ve Akşemseddin’den daha sonra M. 1475 yılında öldüğü rivayet edilmektedir. Yüksekçe bir platform üzerinde yer alan türbe, sekizgen planlı olup, düzgün kesme taştan inşa edilmiştir ve kurşun kaplı bir kubbe ile örtülüdür. Kuzeyinde mukarnaslı sütun başlıkları bulunan iki sütunlu, küçük kubbeyle örtülü revak bulunmaktadır. Ahşap, çift kanatlı, kündekari tekniğinde işlenmiş bir kapısı vardır. Kapı kemeri üzerinde içi boş bir kitabe kartuşu bulunmaktadır. Duvarlara profilli taş söveli ve sivri kemer alınlıklı, dikdörtgen formlu pencereler açılmıştır. Türbe içerisinde Ömer Sekkin Hz.’e ait bir sanduka yer almaktadır. Bıçakcı Ömer Dede diye tanınır.

📍 Göynük, Bolu
Kara Aslan Hz.

Kara Aslan Hz.

Bolu Mudurnu İlçesinde Kara Aslan Hz. Türbesi Mudurnu’nun doğu istikametin de kendi adıyla anılan tepede makberi bulunan Karaaslan Veli Hazretleri, Anadolu’ya gelerek yerli halka İslamiyet’i benimsetmiş bir Alperen’dir. Mudurnu’ya ilk İslam ışığı saçan bir veli, bir kahraman komutan, şehit Asker, Karaaslan Veli Hazretleri; Selçuklu uç beylerinden olup, kalbi Allah ve Peygamber aşkıyla tutuşan bir veli zat olarak bilinir. Kara Arslan tepesinde kabri bulunmaktadır.

📍 Mudurnu, Bolu
Ahi İzzettin

Ahi İzzettin

Kütahya Merkez’de İshak camii’nin karşısında Ahi şeyhlerinden. Kütahya’da Ishak Fakih Camii’nin batısında Hisarlı Ahmet Caddesi’nde yol üstünde yüksekçe bir yerdedir. Hicri 1071 yilinda vefat etmiştir. Mevlevi olduğu ve Yakup Çelebi imaretinin, aşçılığını yaptığı rivayet edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Veli Dede – Edirne

Veli Dede – Edirne

Edirne – Lari camii karşısında Veli Dede Tekkesinde Veli dede ile ilgili olarak kaynaklarda fazla bilgi yoktur. Mezar taşında ; ” Gülşeniyye tarikatı şeyhleri büyüklerinden himmet ehlinin kutbu ve asrın en seçkin Veli Dede Efendi” yazar. 1043/1631 tarihinde vefat ettiğinde şeyhi olduğu tekkenin yakınındaki Lari caminin karşısındaki türbesinde sırlanmıştır. Söz konusu tekkeye Veli Dede’den sonra 1049/ 1637 yılında oğlu Mehmed Efendi (ö. 1070/ 1659) postnişin olmuştur. Uzun yıllar harap halde olan türbesi , Edirne valiliği tarafında restore edilmiştir. Allah onardan razı olsun. Mehmed Efendi Mehmed Efendi, Gülşeni Veli Dede ‘nin oğlu olup, Edirne’de dünyaya gelmiştir. İlim ve irfan tahsilini tamamladıktan sonra Gülşeniyye tarikatı meşayihinden, Süleymaniye Küçük Pazarı’ndaki Şah Melek Zaviyesi şeyhi Kutub Efendi’ye inabet etmiş ve tarikat adabını kesbe himmetini sarfederek babasının makamına postnişin olmuştur. Bu hal ile günlerini geçirmekte iken 1070/ 1659 tarihind vefat etmiş ve Lari Camii yakınında olan babasının türbesine defnolunmuştur. Meşhur şair Karni Efendi’nin babası Şeyh İbrahim Gülşeni bu zattan icazet almıştır. Vakayi’u’l-Fuzala’nın beyanına göre, Mehmed Efendi Kutub Efendi’den, onlar da Hamdi Efendi’den, onlar da Seyyid Salih Efendi’den, onlar da babası Seyyid İbrahim Efendi bin Seyyid Hasan Efendi’den, onlar da eniştesi Şeyh Muhyiddin Efendi’den, onlar da babası olan Seyyid Hasan Efendi’den, onlar da büyük kardeşi Şeyh Ali Sükuti Efendi’den, onlar da babası Seyyid Ahmed Hayali Efendi’den, onlar da büyük nazar sahibi olan babası Pir İbrahim Gülşeni’den feyzyab olmuştu İbrahim Efendi İbrahim Efendi, Gülşeni Veli Dede’nin ikinci oğludur. 1107/ 1695 tarihinde Lari Camii karşısında Veli Dede Dergahı postnişinliğinde bulunduğu sırada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir Edirne ulemasından Faizi Efendi irtihfiline şu tarihi tanzim etmiştir: Gelüb didi birisi kudsiya’nın Fayiza tarih Revan oldı gülizar-ı cinona Gülşenizade. Kaynak ; Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008

📍 Edirne
Şah-ı Merdanı Veli Hz.

Şah-ı Merdanı Veli Hz.

Gaziantep Şahinbey ilçesinde Şah-ı Merdanı Veli Hz. Türbesi 21 Mart Alevilerce İllahi sırların sahibi Velayetin güneşi Şah-ı Merdan Ali’nin zahiri aleme doğduğu gün olarak anılır. Şahı velayet 12 İmamların başı’dır. 21 Mart 598 yılında Mekke’de Kâbe’nin içinde doğmuş tek kişidir. Kabe o dönemlerde içi putlarla doludur. Merdan Ali’nin burda doğumu Kabe’de bulunan putlarında sonunun habercisi olmuş. Sonraları İmam Ali Kâbe’de bulunan bütün putları Hz. Muhammed ile birlikte kırmışlardır. Türbesi, Şahveli Camii Haziresi'nde dir.

📍 Şahinbey, Gaziantep
HACI BABA CELALETTİN TOPÇU

HACI BABA CELALETTİN TOPÇU

Manevi künyesi “ Ulu Veli El Hakim El Mülkü Kadim” olan Kutbul Arifin Gavsül Vasilin, Celalettin TOPÇU Hz. 16 Nisan 1912 Salı günü Rize'de dünyaya geldi. Ailesi Rize eşrafındandı. Dedesi Hüseyin Bilal Efendi ilmiyle amil, Efendimizin (sav) "Iz nefseke evvelen sümme iz'in-nas/Önce kendi nefsine sonra başkalarına nasihat et." kutlu hadisinin canlı bir örneğiydi, Allah’ın veli kullarından bir zattı. Efendiler Efendisi (sav) "Fe tûba lil-gureb/Gariplere müjdeler olsun." buyurmuşlardır. Celalettin TOPÇU henüz beş yaşındayken yetim kaldı. Annesi ve iki küçük kardeşiyle beraber çok sıkıntılı günler geçirdi. En acı fakirlikle imtihan edildi. Dedesinin yanında hem çalıştı hem de ilkokul tahsilini yaptı ancak baskılar sonucu eğitimine ara vermek durumunda kaldı. 18 yaşına kadar dedesinin yanında çalıştı ayriyeten bu zaman zarfında tasavvufi eğilimi olduğundan Rize civardaki Müderris Mahmut Efendi, Şeyh Osman Niyazi Efendi gibi devrin önde gelen alim zatların sohbetlerine katıldı. Askerlik sonrası İstanbul’a geldiğinde Abdulhakim Arvasi hazretlerinin sohbetine katıldı ve kendisine intisap etmek istedi ancak kısmetinin burada olmadığını kendisine ifade edildi. Tekrar memleketine dönen Celalettin TOPÇU bir vakit sonra Erzurum’daki Alvarlı Efe hazretlerini ziyaret etti ve kendisine intisap etmek istediğini belirtti. Efe Hz.leri de aynı cevabı vererek kısmetin burada olmadığını, İstanbul civarlarında olduğunu belirtti. Askerlik sonrası Hendek’te ikamet ederken Muhammed Esad Erbilli hazretlerinin halifesi Halil Fevzi Meriç ile tanıştı ve ona intisap etti. Hazretin son zamanları idi uzun süreler yanında kaldı ve manevi emaneti teslim aldı. Tasavvufi eğitimin yanında ticaretle de uğraştı. İstanbul Sabuncu handa, 1001 Çeşit adında küçük bir baharatçı dükkânı vardı. Burada uzun yıllar çalıştı ve daha sonra Zeytinburnu’nda bir bakkal dükkânı açtı 1980 yılına kadar burada çalıştıktan sonra Çanakkale Küçükkuyu beldesine hicret etti. 20 Ekim 2000 yılındaki vefatına kadar burada ikamet etti. Hacıbaba Celalettin TOPÇU Hz. Kerametleri zahir Evliyaullahın önde gelenlerinden ve Allah dostu idi. Sureti halktan gözükür ancak hakikat mertebesine ermiş bir evliyaullah idi. En ağır hastalıkları tedavi eder, hatta ve hatta akıl hastanesindeki hastaları bile tedavi ederdi. Bunun yanında tüm Türkiye’yi karış karış gezerek aralarında Peygamber, Sahabe-i Kiram ve Evliyaullah dan birçok kabir keşfi yapmış ve ispatları ile beraber yeryüzüne çıkartıp ihya etmiştir. Allah'a giden en kısa yolun yolu karşılık beklemeden hayır hasenat yapmakta olduğunu söylemiş ve bundan dolayıdır ki tüm servetini bu uğurda harcamıştır. Camisinden yoluna, okulundan su kuyularına, erzak dağıtımından öğrenci okutmaya velhasıl hayrın her çeşidini işlemeye gayret etmiştir. Hayatı sağlığında iken kurulan “ Fetihler Hayır Hizmetleri Vakfı” ve vefatından sonra kurulan “Celalettin TOPÇU Vakfı” çatısı altında yetiştirdiği insanlar tarafından hayır hizmetleri aynı yol erken üzere devam etmektedir. Hacı Baba Celalettin TOPÇU hazretlerinin detaylı hayat hikayesi ve menkıbeleri, torunu Seyit Gazi Veral tarafından derlenmiş ve Menakıb-ı Hacıbaba “Allaha giden en kısa yol: Hayır tezgahı kurmak” adlı eserde kitap haline getirilmiştir. Hacı Baba Celalettin TOPÇU Hazretlerinin eşi Muazzez Hanımdan 2 erkek, 3 kız olma üzere 5 çocuğu vardır. Büyük kızı Nermin Hanım ile evlenen damadı İsmail Veral Efendi, 16 yaşından beri yanında bulunmuş ve vefatına kadar ona hizmet etmiştir. Hacıbaba Hazretleri, kendisini irşad ederek vefatından sonra halife olarak bırakmıştır. Himmet ve kerameti vefatından sonra devam eden nadir evliyalardandır. Türbesi Çanakkale, Ezine Yaylacık köyünde El Hakimi Aile mezarlığındadır. Allah CC makamlarını ali, himmetlerini daim eylesin.

📍 Ezine, Çanakkale
Beyazid-i Bestami Hz.

Beyazid-i Bestami Hz.

Hatay Kırıkhan ilçesinde Silsile-i Aliyye'den Beyazid-i Bestami Hz. Türbesi Hemen bütün tasavvuf ve tabakat kitaplarında Bâyezîd-i Bistâmî’den bahsedilirse de bu bilgiler genellikle onun menkıbeleri, sözleri ve şathiyelerine dair olup bunlar arasında hayatıyla ilgili pek az bilgi bulunmaktadır. Bu kısıtlı bilgilere göre o İran’ın Horasan eyaletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Dedesi Sürûşân (Serûşân) aslen İranlı Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığı ile tanınan babası Îsâ’nın iki kızı ile üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Ortancaları olan Tayfur “Sultânü’l-ârifîn, pîr-i Bistâm, Bâyezîd (Ebû Yezîd)” diye meşhur olmuştur. Câmî onun adını yanlış olarak Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem b. Sürûşân şeklinde kaydetmiştir. Aslında bu Bâyezîd-i Bistâmî’nin değil büyük kardeşi Âdem’in torunu Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem’in künyesidir. İkisini birbirine karıştırmamak için birincisine Büyük Bâyezîd, ikincisine de Küçük Bâyezîd denilir.

📍 Kırıkhan, Hatay

Gelincik Baba – Hüseyin Bin Abdulah

Malatya – Merkez Hilan Köyü Peygamberler Yurdu anlamındaki Hilan, Alevi Türk köyü olup il merkezine 15 km. mesafededir. Köyde türbesi bulunan Gelincik Baba’nın asıl ismi Hüseyin bin Abdullah’tır. Onun İslam orduları ile ordu komutanı olarak Malatya’ya geldiği, ehl-i beyt soyundan olduğu, o zaman dini inancı Şaman ve Gök Tanrı olan halka ehl-i beyt sevgisini ve İslamı, Kuran-ı Kerim’i benimsetmiş olduğu anlatılır. O günkü inancı İslama ve Kuran-ı Kerim’e yakın olduğu için Hilan halkı, bu yeni dini benimsemekte zorluk çekmez. Halk Hüseyin bin Abdullah ‘ı sever ve sayar. Fakat bu durum Malatya’daki Bizans yönetiminin hoşuna gitmez ve İslami gelişmeleri önlemek için Hüseyin bin Abdullah’ın askerleri ile savaşa girer. Hilan halkı Hüseyin bin Abdullah’ın yanında yer alır ve savaşı Hüseyin bin Abdullah’ın askerleri kazanır. Ama muharebede Hüseyin bin Abdullah Şehit olur. O dönemde halkın kutsal saydığı, şaman törenlerinin yapıldığı yere Hüseyin bin Abdullah defnedilir. Daha sonraları ise Hüseyin bin Abdullah’ın mezarı türbe haline getirilir. Evlenen çiftlerin türbeyi ziyaret edip üç defa etrafını döndüğü bu yer, zamanla Gelincik Baba ismini alır. Her yıl Mayıs ayının başında halkın birlik ve beraberliğini sağlamak için burada lokmalar dökülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Malatya

Nebi Nuh Ziyareti

Adana – Akkapı mahallesin de Saydam caddesi sonunda. Nebi Nuh Türbesi Adana’nın Akkapı Mahallesi’nde, Saydam Caddesi’nin sonundadır. Mahalle içinde olan türbe bahçeli evlerle çevrilmiştir. Türbenin kendisi de büyük bahçe içindedir. Nebi Nuh Türbesi’nin avlusu son derece geniştir. Avlusunun içinde portakal, melengiç ağaçlan vardır. Türbe, bahçenin tam ortasındadır. Türbenin bir yanında dört tane mezar vardır. Bu mezarların değerli hocalara ait olduğu söylenmektedir. Türbenin diğer bir yanında yemek pişirmek için ocaklar, bir diğer yanında ise oturmak ya da gece uyumak için üstü örtülü bir bölüm ve yanında türbenin tencere, tabak, örtü gibi eşyalarının konulduğu küçük bir oda vardır. Ocak bölümünün yanı ise sayısız sandalye ile doludur. Bu sandalyeler mevlit okunurken kullanılmaktadır. Türbenin bulunduğu oda geniştir. Mezar odanın ortasındadır. Mezarın üstü mermerden yapılmıştır. Alt kısımlar da küçük bölmelere ayrılmıştır, Bunlar bahur ya damum yakmak için kullanılmaktadır. Mezarın üstünde sayısız yeşil örtü ve Türk Bayrağıyla Kur’an-ı Kerim vardır. Mezarın etrafı ziyaretçilerin oturması için minder ve yastıklarla çevrilidir. Duvarın birine ip gerilmiş üstünde 10 tane kadar Türk Bayrağı vardır. Nebi Nuh Türbesi’nin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Mahalle sakinleri türbenin en az 300 yıllık olduğunu söylemektedir. Türbenin her yıl yeni bir yerinin yapılmasıyla türbe bugünkü bakımlı halini almıştır. Türbenin yapımı ise adağı gerçekleşen ziyaretçiler tarafından yapılmaktadır. Türbe adını Nuh Peygamber’ den almaktadır. Mahalle sakinleri ne zaman yapıldığını bilmedikleri bu ziyaretin çok uzun yıllar önce birinin rüyasına girmiş olabileceğini, böylece burada Nebi Nuh için makam yapıldığına inanmaktadırlar. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana

Cemalettin Efendi ve Kargaş Sultan

Kastamonu – Merkez – Kargaşık sokak. Hisarardı Mahallesi Gümüşlüce Caddesi’nin Kargaşık Sokağı’nda ve yıkılmış olan Cemaleddinağa Camii’nin önündedir. Burada yan yana sıralanmış üç me­zar bulunmaktadır. Kuzeyden güneye doğru birinci mezarın baş şahidesinde, “ Kutbü’l Arifin Gavsü’l vasilin Kargaş Sultan hazretleri 855 ” yazısı bulunmaktadır. Buna göre bu mezar, 855/1451 yılında Candaroğlu İsmail Bey zamanında vefat eden bir şeyhe aittir. Bu yazı, bazı kaynaklarda Karabaş Sultan olarak zikre­dilmiş ise de kesinlikle Karabaş kelimesi geçmemektedir. Zaten türbenin yer aldı­ğı sokak da resmi kayıtlarda Kargaşık, halk dilinde Kargaşa adıyla bilinmektedir. İkinci mezarda hayır sahibi Cemaleddin Ağa medfundur. Vefat tarihi 851/1447 olarak baş şahidesinde yazılıdır. Bu zat da Candaroğulları döneminde vefat etmiş olup buradaki kendi adıyla anılan camiin banisidir. Vakıflar Genel Müdürlüğünün kayıtların­ da burası Cemaleddinağa Mescidi Arsası olarak kayıtlıdır. Kıble tarafındaki üçüncü mezarın kavuklu olan baş şahidesinde yazı kalmadı­ğı için kime ait olduğu bilinmemektedir. Fakat mezar şahidesinin kavuklu olma­ sına bakılırsa ilmiye sınıfından olduğu zannedilmektedir. Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin ilk ikametgahı olan camiden bahsedilirken banisinin Hüsam Halife olduğu zikredilmiştir. O halde bu mezarın da Hüsam Halife’ye ait olması muhtemeldir. Bu zatın, Kütahya, Bursa ve Manastır medreselerinde müderrislik ve Trab­zon müftülüğü görevlerinde bulunmuş, 934/1527 yılında vefat etmiş olan Kas­tamonulu Gedik Hüsam lakaplı alim olduğu zannedilmekle beraber buradaki mescidin banisi ile aralarında isimden başka bir bağ kurmak da mümkün değil­dir. Şu kadar ki burada medfun bulunmasa bile şehrimizin yetiştirdiği mümtaz alimlerden birisi olan Hüsameddin Efendi bu vesileyle hatırlanmış olmaktadır. 1123/1711 Tarihli buyrultuya göre Pazar ve Perşembe günleri türbede Kur’an-ı Kerim okunması için vakıf gelirleri bulunmaktadır. Mezarların bulunduğu yer, bitişiğindeki mescit arsası ile beraber 1994 yılında demir parmaklıkla çevrilmiştir. Kaynak ; Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Eren Dede – Çanakkale

Eren Dede – Çanakkale

çanakkale – ezine – erenler tepesi Erenler Tepesi, kim olduğu bilinmeyen bir yatırın medfun olduğu, Ezine’nin güneyinde bölgeye hakim bir tepedir. Alperenlerden olduğu sanılan zatın, bu tepedeki mezarı halk tarafından ziyaret edilip adaklar adanır ve adına mevlit okutulur. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale
Arap Dede Türbesi – Eskişehir

Arap Dede Türbesi – Eskişehir

Eskişehir – Merkez – Gökçekısık Köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Sekizgen planının, özgün temel duvarları üzerine oturtulduğu varsayıldığında, yapıyı 14.-16. yy. arasına tarihlemek mümkündür. Eskişehir’ e bağlı Gökçekısık köyünün dışında yol kenarında bulunan sekizgen planlı türbe, kiremit kaplı kırma çatıyla örtülüdür. Cepheleri sağır tutulan yapıya, kuzey cephe eksenine yerleştirilmiş dikdörtgen biçimli bir kapıdan girilmektedir. İçerisinde doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş bir sanduka bulunan türbenin, batı ve güneydoğu duvarlarında dikdörtgen kesitli birer niş yer almaktadır. Güney duvar ekseninde önden arkaya doğru daralan üç cepheli bir mihrap nişi bulunur. Yapıda herhangi bir süsleme unsuruna rastlanılmamaktadır. İçten ve dıştan çamur harçla sıvanan yapının duvarlarının iç yüzleri plastik boya ile badanalanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
İmam Gazali Türbesi

İmam Gazali Türbesi

Gaziantep – Şahinbey – Kalenin içinde hamamın kuzeyinde 12 numaralı burcun içinde Kalenin yegane kapısı olan kuzeybatı köşedeki kapıdan girilip sola, yani doğuya doğru yokuş yukarı devam eden beşik tonoz örtülü dehlizin sonunda, kuzeye bakan burcun içinde eskiden bir mezar olduğu rivayet edilmektedir. Bugün bir kısmı yıkılmış olan bu burçta kitabe, tezyinat ve türbe görünüşü veren herhangi bir teferruat mevcut değildir. 16. yüzyılın ortalannda Antep’i ziyaret eden Evliya Çelebi de halkın bu türbenin İmam Gazaliye ait olduğuna inandığını bildirdikten sonra bunun gerçek dışı olduğunu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Kale kapısı mabeyninde İmam Gazali ki, tabiindendir. Şafii mezhebinde ulu sultandır. Mutaflık ile geçinirdi. Kazzazlar (ipekçiler), pirlerinin İmam-ı Gazzali olduğuna inanırlar, ama galattır. Cümle Antep halkının güzel zanlarının neticesi, İmam Muhammed Gazzalî ve biraderi Ahmed Gazzalî Antep kalesinde medfundur; amma galattır”. Evliya Çelebinin “amma galattır” yani (yanlıştır, başka bir kelimeden bozulmuştur) demesi, yerinde bir görüştür. O halde, bu “Gazzalî” sözünün “yün eğiren, iplikçi” anlamına geldiği, keza ipekçi anlamına gelen “kazzazî” sözünün de “gazzali” sözüne ne kadar benzediği açıktır. Antep’teki ipekçilerin ve dokumacıların, Antep’te türbesi bulunan bu şahsı 1920’li, 1930’lu yıllara kadar mesleklerinin piri olarak görüp mezarını ziyaret etmeleri, ona kurban kesmeleri, ahilik geleneğine göre peştemal kuşatmaları, aslında İmam Gazzali Türbesi’nin isminin, meşhur filozof ve din bilgininden değil, Antep’li bir meslek pirinden geldiğini göstermektedir. Bali oğlu İbrahim Bey’in 893 (1487) yılında yazarak Memluklü sultanı Kayıtbay’a takdim ettiği Hikmetname isimli ansiklopedik şiir kitabında bu türbeden de bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir : Anın hısnındadır Allahu alem Makam-ı Ahmed-i Gazzali’nin hem Bali oğlu İbrahim Bey bu şiirinde Ahmed-i Gazzalî’nin makamının Antep kalesinde olduğunu söylerken “Allahu alem” (doğrusunu Allah bilir) demek suretiyle tereddüdünü de ihmal etmemiştir. Fakat onun bu sözleri, 1487 tarihinde bile bu inanışın artık iyice yaygınlık kazanmış olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bize öyle geliyor ki türbe olduğu söylenilen, fakat aslında belki bir mezardan ibaret makber olan bu makamın tarihi, Antep şehrinin ve kalesinin Eyyubilerin elinde önem kazandığı 12. yüzyıl sonları ile 13. yüzyıl başlarına kadar geriye gitmektedir. Sadece Antep’te değil, hemen hemen bütün Türk kalelerinde sevilen meşhur dinî veya menkıbevi bir şahsa ait bir mezar bulunmaktadır. Böyle bir mezarın veya makamın, türbenin bulunması veya bulunduğuna inanılması, kaleyi savunan şehir halkının ve askerlerin maneviyatını kuvvetlendireceğine şüphe yoktur. İşte Antep kalesindeki İmam Gazzali Türbesi’nin veya makamının bulunduğuna inanılması da böyledir. Sonuç olarak söylemek gerekirse bu türbe İmam Muhammed veya kardeşi Ahmet Gazzalî’ye ait olmayıp, 12-13. yüzyılda yaşamış Antep’li bir gazzalî (iplikçi, dokumacı) veya kazzazî (ipekçi) lakaplı meşhur bir şahsa aittir. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – Gaziantep – Türk Tarih Kurumu – Prof Dr. Nusret Çam

📍 Gaziantep

Kötekli Türbesi – Samsun

Ladik’in 4 kilometre Doğusunda Ladik- Amasya yolunun solunda yer alan Aşağıgölyazı Köyü’ne ait köymezrası içerisinde tepe üzerinde bulunmaktadır.. TARİHÇE: Halk arasında “Kötekli” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yenideninşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbenin çevresinde 3 büyük pelit ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Kötekli Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Dört tarafı tarla içerisinde bulunan Türbe’nin isminin Kötekli olması, türbeye saygıda kusuredenlerin başlarına çeşitli belalar gelmesinden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Yılın en sıcak zamanlarında bileTürbe’nin bulunduğu alanın şiddetli rüzgârlarla serin halde olması Türbe’ye ayrı bir gizem katmaktadır. Türbe’ninçevresindeki alan ise köylüler tarafından Türbede medfun bulunan zatı rahatsız etmemek için ekilmemektedir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Nûreddînzâde Muslihuddîn

Nureddinzade Muslihuddin Nureddinzade Muslihuddin Osmanlı âlimlerinden ve büyük velîlerden. İsmi; Muslihuddîn bin Nûreddîn'dir. Nûreddînzâde diye bilinir. 1502 (H.908) senesinde Filibe'ye bağlı Anbarlı köyünde doğdu. 1573 (H.981) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri, İstanbul'da Edirnekapı dışında,Sırt Tekkesi bahçesindedir. Küçük yaşından îtibâren, zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra, Kânûnî Sultan Süleymân Hânın kadıaskerlerindenMîrim Kösesi diye meşhûr olan Muhammed Efendinin hizmet ve sohbetlerinde bulunup, ilmî yüksek derecelere kavuştu. Bu sırada dünyâdan ve dünyâ makamlarından yüz çevirip, tasavvuf ehlindenSofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müddet kalıp, feyz aldı. Tasavvufta yükselip, insanları Allahü teâlânın yüce dînine dâvet etmek ve Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını öğretmekle meşgûl oldu. Allahü teâlâya muhabbetinden dolayı, dünyâya hiç önem vermez oldu. Onun bu durumunu anlayamayan bâzıları pâdişâha şikâyet ettiler. Pâdişâh meselenin tahkîk edilmesini emretti. Tahkîkat için İstanbul'a geldi. Tahkîkat sonunda berâat etti ve hakkındaki ithamlardan kurtuldu. Nakledilir ki: Tahkîkatla ilgili haberin Filibe'ye ulaşmasından sonra gösterişi olmayan elbiseler giyerek İstanbul'a geldi. Zeyrek Câmii civârında bulunan hücrelerden birinde kalmak istediği zaman, câminin imâmı onu misâfirliğe kabûl etti. Onun gelişinin bir nîmet olduğunu, hayır ve berekete vesîle olacağını düşünerek ikrâmlarda bulundu. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi oradan ayrılmak isteyince, imâm onun ayrılmasına müsâade etmedi.NihâyetCumâ günü namaz kılındıktan sonra, alışıldığı üzere Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendi câminin önünde bulunanlarla müsâfeha ettiği esnâda, Nûreddînzâde de yolun kenarında ve müslümanların arasındaydı. Ebüssü'ûd Efendi onunla da müsâfeha edince, yakınlık duyup tanışmak üzere fetvâ odasına dâvet etti. Fetvâ odasında başkaları da vardı. İlmî konuşmalar yapılıyordu. O sırada Ebüssü'ûd Efendinin tefsîrinden bir yer okunup müzâkere edildi. Müzâkere ve sohbet esnâsında Nûreddînzâde'ye konuşma sırası gelince, âyet-i kerîmedeki hakîkatleri ve incelikleri anlattı. Bunun üzerineEbüssü'ûd Efendi kalkıp hürmet gösterdi. Kim olduğunu ve memleketini sordu. O da; "Nûreddînzâde dedikleri âsî ve günahkâr kimse bu fakîrdir" dedi.Ebüssü'ûd Efendi, sadrâzama haber gönderip; "Nûreddînzâde dedikleri muhterem kimse gelmiş, fetvâ makâmımızı teşrîf etti. Yüksek şânını ve irfânını gördüm. Bu kıymetli zât hakkında söylenilenler iftirâdır. Böyle bir kimsenin devlet merkezine gelmesi büyük şereftir" dedi. Bunun üzerine sadrâzam, Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendinin söylediklerine uyup, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi'ye ihtimâm ve iltifât gösterdi. Âilesini ve çocuklarını getirmek üzere memleketine gönderildi. Döndükten sonra Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Orada Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmakla vazifelendirildi. Vâz ve sohbetlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okutmakla da meşgûl oldu. Onun sohbet ve ilim meclislerinde âlimler hazır bulunuyor ve istifâde ediyorlardı. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî SultanSüleymân da ona muhabbet edip, sohbet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şereflenirdi. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi, zamanında yetişen âlimlerin en yükseklerinden, aşk ve muhabbet ateşi ziyâdesiyle fazla, Allahü teâlânın dînini insanlara anlatmakta son derece gayretli bir zât idi. Sahâbe-i kirâm, Tâbiîn, Tebe-i tâbiîn ve daha sonra gelen müfessirlerinKur'ân-ı kerîmden anladıklarını bilen, bâtını (kalbi) ve zâhiri (dış görünüşü) temiz, âlim, fazîletli, kâmil bir yol göstericiydi. Vâz ve sohbetlerinde her ilimden nice konuları açıklar ve insanlara faydalı olurdu. Dergâhında ilmî müzâkereler yapılır, insanların ihtiyaçları giderilir, dînî ilimler öğretilirdi. Yiyip içmede ve giyinmede, gösterişten ve başkalarını külfete sokmakdan uzaktı. Fakirlere ve ihtiyaç sâhiplerine yardım etmeyi severdi. Birçok kıymetli eserleri vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Kur'ân-ı kerîmde, En'âm sûresi sonuna kadar olan kısmın tefsîri, 2) Şerh-un-Nüsûs li Sadreddîn Konevî, 3) Menâzil-üs-Sâirîn Tercümesi: Tasavvuf ve ahlâkî hikmetlerden bahseden bir eserdir. Evliyânın büyüklerinden Abdullah-i Ensârî Hîrevî'nin eseridir. Birçok kimseler şerh yazmıştır. 4) Risâle-i Mi'râc, 5) Risâle-i Vahdet-i Vücûd. ÜMİD BEKLER Bir gece Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi, fener hazırlatıp saraya gitti. Saraya varınca, kapıda bulunan görevliler içeri aldılar. Pâdişâha durumu arzedilince, kendisini kabûl etti. Pâdişâhla uzun müddet sohbet ettikten sonra şu rüyâsını anlattı: "Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Emir buyurdu ki: "Süleymân'a bizden selâm söyle; İslâmın düşmanlarıyla farz olan cihâdı niçin terk etti? Benim şefâatimden ümit bekler ve rızâmı almak isterse, İslâm askerini hazır bulundurup, İslâm düşmanlarını ihtar etmekten uzak durmasın!" Bunun üzerine Pâdişâh yerinden saygı ile kalkıp, şevkle ve gözleri yaşararak nîmete şükür ettikten sonra; "Efendim, şimdiPeygamberlerin Sultânı bu tâkatsız ve güçsüz kölesine ismiyle zikr edip emir buyuruyorlar. Bu emre boyun eğmemiz gerekmez mi? Buna binlerce hamd olsun" deyip, gazâya gitmek üzere niyet etti. Ertesi günZigetvar seferine gitmek üzere hazırlıklar yapıldı. Ordu, İslâmın düşmanlarıyla cihâd etmek üzere yola çıktı.Kânûnî Sultan Süleymân bu sefere katılıp, orada vefât etti. Şehîd olmak sûretiyleResûlullah efendimizin muhabbetine lâyık oldu. Kânûnî'nin Zigetvar seferine, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi de katılmıştı. Sultan Selîm'in İstanbul'da tahta çıkıp Belgrat'ta orduyu ve babası Kânûnî'nin cenâzesini karşılamasından sonra, cenâze, Muslihuddîn Efendi ve yanındaki dört yüz kişiye teslim edilip İstanbul'a gönderildi. 1) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.212 2) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.171 3) Tezkire-i Halvetiyye, Süleymâniye Kütüphânesi, Es'ad Efendi Kısmı, No: 1372, vr. 17a 4) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.294

📍 Edirne

Barak Baba Hz.

📍 Bigadiç, Balıkesir

Seyyid Kureyşi (Kureyş Baba Kümbeti)

📍 Sinanpaşa, Afyonkarahisar

Felezade Süleyman Çavuş Hz. (Fele Çavuş)

📍 Merkez, Afyonkarahisar
Seyyid Muhammed Hz. (Şıp Şıp Dede)

Seyyid Muhammed Hz. (Şıp Şıp Dede)

Balıkesir Edremit İlçesi Kadıköy Mahallesi'nde Seyyid Muhammed Hz. (Şıp Şıp Dede) Türbesi Edremit'e bağlı Kadıköy beldesi sırtlarında çam ormanı içinde yer alan ve Şıp Şıp Dede adıyla tanınan, ancak hangi vakitler, nasıl yaşadığı bilinmeyen Seyyid Muhammet Hazretleri kısmen kayadan oyulmuş türbesi içinde 2 metreden büyük, heybetli sandukasında yatıyor.

📍 Edremit, Balıkesir

Sultan Abdurrahman-ı Kureyşi Hz. (Sultan Baba)

Bitlis İli Sultan Abdurrahman-ı Kureyşi Hz. (Sultan Baba) Türbesi, Zeydan Mahallesi Sultan Kureyşi Cami Haziresindedir.

📍 Merkez, Bitlis
Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan)

Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan)

Ankara Akyurt İlçe'sinde Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan) Türbesi, Teberik Köyü'ndedir.

📍 Akyurt, Ankara
Alaaddin-i Mısri Hz.

Alaaddin-i Mısri Hz.

Bursa İznik ilçesinde Alaaddin-i Mısri Hz. Türbesi İznik’i fetheden Orhan Gazi'nin ilim ve din eğitimine önem verdiği, Osmanlıların ilk Medresesini oğlu Süleyman Paşa adına inşa ettirdiği ve burada bir çok bilim adamı yetiştiği bilinmektedir. Alaaddin-i Mısri Süleyman Paşa Medresesi'nde dersler vermiş, bir çok gencin eğitimine katkıda bulunmuştur.

📍 İznik, Bursa
Musa Fakih Hz. ve diğer Seyyidler

Musa Fakih Hz. ve diğer Seyyidler

Tokat Zile ilçesinde Musa Fakih Hz. ve diğer Seyyidler Türbeleri 1073 yılından sonra Danişmendliler zamanında Tokat ilinin Zile ilçesine gelip yerleşmiş Horasan velilerindendir. Kendisine ilminin çokluğundan dolayı dinin yardımcısı manasına "Nasiruddîn", hukuk ilmindeki üstünlüğünden dola¬yı da "Fakih" lakabı verilmiştir. 1207 yılında vefat etmiş olup, türbesi Zile'de, Ali Kadı mahallesinde bulunmaktadır. Kendisi gibi büyük bir âlim ve veli olan oğlu Aliyyü'l-Mücerred de 1256 yılında vefat etmiş olup, babasının türbesinde medfundur. Türbede bulunan diğer sandukalar ise Muînüddin Halil Efendi, Şeyh Ethem Çelebi ve Musevî Abdullah Efendi'ye aittir. Beyazıt Bestami Camii (Şeyh Edhem Çelebi Camii) içindedir.

📍 Zile, Tokat
Paşam Sultan Hz.

Paşam Sultan Hz.

Kütahya İli Paşam Sultan Hz. Türbesi Kurşunlu Sokak’ta yer alan türbe, Seyyid Nureddin adıyla bilinen bir zaviye-tekkedir. Geniş avlusunda bulunan türbe, kitabesinden anlaşılacağı üzere koleradan ölen İbrahim Cemal’e aittir. Babası Kemalettin Paşa’dan ötürü buraya Paşam Sultan Türbesi denmektedir. Kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Kubbeli yapı içerisinde, dört ahşap sanduka ve türbenin altında mumyalık bölümü bulunmaktadır. Duvarları iri moloz taştan örülmüştür. Rivayete göre Paşam Sultan Kütahya’da vali iken kendisine bir şikâyet gelir. Caminin karşısında ayakkabı tamircisi olan Nureddin Efendi diye birinin Cuma vakti namaza gelmediği şikâyet konusudur. Vali Cuma vakti bir de ben göreyim, diye gider. Ezan vakti Vali “Haydi Cuma namazına gidelim, der. Nureddin Efendi gideriz bakalım, der. Yine ısrar edince “yum gözünü” buyurur. ‘Aç gözünü” deyince kendilerini Ka’be’de bulurlar. Namazı orada kılarlar. Dönecekleri zaman şeyhin bir akrabası ile karşılaşırlar. Akrabası helva yaptık götürür müsünüz derler. Tabağı da yanlarına alırlar. Yine aynı şekilde Kütahya’ya dönerler. Vali, Nureddin Efendi’nin keramet ehli bir veli olduğunu anlayarak ona talebe olmak ister. Aynen Uftade hazretlerinin Kadı Aziz Mahmud Hüdai’ye yaptığı gibi merdivenleri, halı ve kilimleri süpürtür. Hamallık yaptırır ve neticede talebeliğe kabul eder. Kabirleri yaptırdıkları Tekke ve cami içindedir.

📍 Merkez, Kütahya
Veli Dede Hz.

Veli Dede Hz.

Edirne Merkez'de Veli Dede Hz. Türbesi Edirne'nin manevî zenginliğini meydana getiren velilerdendir. Gülşeniyye tarikatına mensuptur. On altıncı yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Hayatı hakkında kesin bilgi bulunamamıştır. Vefat ettiğinde, Sabûnî mahallesinde, Lârî Camii karşısındaki kendi adıyla anılan dergâhın bahçesine defnedilmiştir. Veli Dede Dergâhı ve camii günümüzde harap halde bulunmaktadır.

📍 Merkez, Edirne

Sinanpaşa Türbeleri

Sinanpaşa Merkezde Sarı Dede, Garip Dede, ve Kavak Dede , Ahmetpaşa kasabasında Fatma Sultan ile Samet Dede , Kırka kasabasında Tekke Dede ve Erenler Dede , Elvanpaşa köyünde Elvan Paşa Dede , Düzağaç kasabasında Hücum Sultan , Gezler köyünde Şeh Efendiler , Boyalı köyünde Kureyş Baba ve Bahçe Dede , Kayadibi köyünde Bağdatlı Osman , Serban Kasabasında Kümbet Dede, Gelin Ana ve Şahabet Dede , Nuh kasabasında Kepinekli Derviş Dede , ve Tazlar köyünde Gurtdede (Kurt Dede), Böyük Dede (Büyük Dede), Güçcük Dede (Küçük Dede) yatırları çevre halkının mübarek saydığı mekanlardır. Tınaztepe’de köy içerisinde olan ve kimliği hakkında bilgi bulunamayan bir mezardır. Güya birisine rüyasında Topal Evliya olduğu malum olmuştur ve buna istinaden bahçe içerisinde olan mezarın bahçe giriş kapısı üzerine “Topallar Evliyası” yazısı yazılmıştır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sinanpaşa, Afyonkarahisar
Şeyh Ali Sıtkı Dede

Şeyh Ali Sıtkı Dede

Bir zamanlar Ali Sıtkı Dede Türbes i’nin etrafı, mezarlık olup çok sonra yapılan ‚Kırıkoğlu Mescidi‛ haziresidir. Yenice Mescidi, dedenin çocukları olan Hızır Bey ve Veli Bey’in vakıfları’nın hayratıdır. Mescidin Dibekbaşı Sokağı’nı içine alan külliyesi varsa da bugün, külliyeden geriye sadece mescit ve bir evin avlusunda Ali Sıtkı Dede’nin türbesi kalmıştır. Türbede şahide yoktur. Ali Sıtkı Dede, Hüdavendigâr Salnamesi’ndeki bilgilere göre bir Nakşibendî halifesidir. Ailesi varlıklı bir aile olup Yenice, Bekir Ağa ve Hızır Bey (Yakup Şevki Paşa) Camileri bu aile tarafından inşa ettirilmiş ve camilerin bakımı yine bu aile tarafından yapılmıştır. Büyük bir vakıf olan ‚Erkmen Camii ve Külliyesi‛ni yaptıran Hızır Bey ile İhsaniye Camii’ni yaptıran Veli Bey bu zatın torunlarındandır. Ali Sıtkı Dede dışında 18. asra ait ilamlarda adı geçen Postalzade Şeyh İbrahim Efendi, Sultan Carullah Mezarlığı’nda yatan Şeyh Ahmet Efendi, kardeşi Şeyh Bayram Efendi ve Şeyh Veli Efendi Bolvadin’deki Nakşibendi tarikatının şeyhleri olarak ileri sürülür. Postalzade’nin mezarı, Kaymaz Mahallesi ve Ömeroğlu Mahallesi’ndedir. Diğerlerinin mezarları, Sultan Carullah mezarlığındadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar

Kesikbaş Sultan – Afyon

Kesikbaş Sultan’ın, XV. yüzyılda yaşamış olan Abdurrahim Karahisârî’nin çağdaşı olduğuna ilişkin görüşler, Kesikbaş Camii ve tekkenin XV. asırda yapılmış olabileceği fikrini vermekte ise de, XVI. yüzyıl tahrirlerinde, Kesikbaş ismine rastlanmaz. Özellikle Kesikbaş lakaplı kişinin isminin bilinmemesi, cami, tekke veya zaviye hakkında bilgi edinilmesini, büyük ölçüde güçleştirmektedir. Afyonkarahisar’da eski Hasır Pazarı denen yerde, Bey Çeşmesi’nin yanında önceden var olan Kesikbaş Camii’nin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı tespit edilememiştir. Ancak Ömer Fevzi Atabek, mescidin Köle Hacı Mehmet tarafından yaptırıldığını nakletmektedir. 1872 yılında, fakir yolcuların kaldığı Kesikbaş Tekkesi ile mescit harap halde bulunmaktadır. Bundan dolayı belirtilen yılda, tekke postnişini İsmail Hakkı önderliği ile ve halkın yardımıyla fakir yolcuların kalması için, alt katta üç oda (iki adet şeyh odası, bir semahane) ile üst katta mescit yeniden yapılmıştır. Ayrıca türbenin yağ ve mum vs. giderini karşılamak için, Kesikbaş’ın vakıf arsası üzerine bir adet mağaza, bir berber dükkanı, üç adet bakkal dükkanının yapılması bitmek üzereyken, Hacı Mehmet Ağa da inşaatın bitmesi için bir miktar maddi yardımda bulunmuştur. Mağaza ve dükkanların gelirlerini mescitte görevli imam, müezzin ve hafızına vakfederek vakfiyesini düzenlemiştir. Ancak, mağaza ve dükkanlar 1882 yılında kazaen yanmıştır. Daha sonra Kesikbaş Dergahı türbedarı ve postnişini olan İsmail Hakkı Efendi 1889 yılında dergah arsasına yeniden dört adet dükkan yaptırmıştır. Bunların gelirinin dergah ihtiyaçlarına, imam ve müezzin ücretlerine ödenmek üzere 1890 yılında vakfiyesi düzenlenmiştir. PTT caddesi yakınında bulunan cami Yunan işgalinde (1922) yanmış, arsası daha sonra yola katılmıştır. Kesikbaş Sultan’ın tekkesi ve türbesi Kadınana Mezarlığı’nın kuzey kısmında idi. Attar Hacı Mehmet Ağa Vakfı ile Postnişin İsmail Hakkı Efendi Vakıfları Kesikbaş Sultan Tekkesi vakıflarını oluşturur. Önceden cami yanında bulunan Zülâli Mektebi’nin Terzi Hacı Abdi tarafından 1666 yılında yaptırılmış olması Zülâli Camii’nin de aynı kişi tarafından 1666 yıllarında yapıldığı fikrini vermektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Afyonkarahisar
Hz. Şuayb (a.s) – Makamı

Hz. Şuayb (a.s) – Makamı

Adana – Seyhan – Sucuzade mah. Şuayb (a.s.) ‘ın makamı. Yazılı kaynaklarda türbe ile ilgili bir bilgi yok. Makamın hangi sebeple yapıldığını tesbit edemedik.

📍 Adana
Karataş Dede

Karataş Dede

Adana – Yüreğir – Misis Köprüsü havraniye tarafı Çukurova velilerinden olan Karataş Dede’nin türbesi tarihi Misis Köprüsü Havraniye tarafındadır. Hangi tarihte yaşadığı ve vefat ettiğini tesbit edemediğimiz bu zatın Ramazanoğulları döneminde yaşadığı tahmin edilmektedir. Adana Sancağı 1297 / 1881 tarihli salnamesinin 79. sahifesinde Misis Nahiyesi bölümünde “Kaza-i Mezbur ve civarında kibarı evliyaullahdan Karataş ve Boğa ve Abdulcabbar namlarında üç zevat olması ile ziyaret edilerek ahali istifade ederler” denilmektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Yüreğir, Adana
Bilal Habeşi Türbesi

Bilal Habeşi Türbesi

Adana- Kayışlı Köyü Bilal-ı Habeş’in Makamı Adana’nın Kayışlı Köyü’ndedir. Şehirden yarım saat uzaklıktaki köye şehirden kalkan dolmuşlarla ya da özel otolarla rahatça gidilebildiğinden Bilal-ı Habeş’e ulaşım kolaydır. Ağaçlık, yeşillik içinde olan köyde Bilal-ı Habeş Makamı ağaçlarla dolu ve bakımlıdır. Bilal-ı Habeş için yapılmış sandukanın bulunduğu oda çok geniştir. Bilal-ı Habeş’in taşında “Haze Merkad Mağmur Lehüş Şeyh Fel-Elbühül Rahmetullahi Aleyh” yazılıdır. Odada sandukaların karşısına gelen bölümde oturmak için minderler vardır. Bu ziyarette uyumak yasaktır. Odanın sağ tarafındaki camlı dolapta havlular vardır. Odanın dört bir yanında da ayetler ve Hz, Ali ‘nin Kılıcını temsil eden ucu çatal kılıçlar asılıdır. Mermer olan iki mezarın üzerinde Türk bayrağı örtülüdür. Ziyaretin bahçesinde çok uzun zaman önce gömüldükleri anlaşılan 5 mezar vardır, Ziyaretin tam karşısında da köyün mezarlığı ile ziyaretin bakıcısının evi vardır. Türbe İslamiyeti ilk kabul edenlerden, İslamın ilk müezzini olan Hazreti Bilal’den adını almıştır. Bilal-ı Habeş’in kesin olarak gömüldüğü yer belli olmayıp, Şam’da ya da Halep ‘te gömülü olduğu rivayet edilmektedir. Anadolu’da ve başka yerlerde Bilal-ı Habeş’in pek çok makamının olması da bu nedendendir. Adana’nın Kayışlı Köyündeki Bilal-ı Habeş’in makamı da bu sayısız makamlardan birisidir. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana
Sofra Dede

Sofra Dede

Çanakkale – Gelibolu Alaaddin mahallesinde kabri kaybolmayan Allah dostlarından Sofra Dede’nin kabri Kahramanlar caddesi içinde dar bir sokaktadır. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale
Ahmet Kayhan Dede

Ahmet Kayhan Dede

Ankara – Mamak – Ahmet Kayhan camii

📍 Ankara
Melekana – Sultanana – Gelincikana Türbeleri

Melekana – Sultanana – Gelincikana Türbeleri

Çay’da Melekana, Sultanana ve Gelincikana isimleriyle anılan üç kız kardeşin hayatları tamamen efsanelere konu olmuştur. Bu üç kız kardeşin türbeleri ilçenin üç ayrı bölgesinde bulunmaktadır. Bu kardeşlerden en büyüğü Melekana’dır. Türbesi ilçenin Kanlı Harman ismiyle anılan mevkiindedir ve hiç bir mimari özelliği yoktur. Sultan Dağı’nın tepesinde bir düzlükteki mezarda medfun bulunan Sultanana’nın çok sayıda davar ve devesi olduğundan kendisine mekan olarak bu dağın tepesini seçmiş olduğu anlatılır. Gelincik Ana’nın türbesi Sultanana’nın mezarının doğusunda kapısı Yarıkkaya’ya bakan bir mağaradır. Bu mağara üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Gelincikana’nın kabrinin bulunduğu bölümdür. Ġkinci bölüm ise erzak depolarının bulunduğu bölmelerden oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ise kaynak suyun başladığı bölümdür. Gelincikana, isminden de anlaşıldığı gibi, telli duvaklı olarak damatla birlikte gelin giderken tam bu mağaranın önünde saldırıya uğrarlar ve damat vurulur. Eşinin vurulduğunu gören gelin mağaraya saklanır. Ve bir daha da görünmez olur. Bu efsaneden dolayı bu mağara Gelincikana türbesi adını alır.Üç kardeş efsanesinin farklı bir şekli de şöyledir. Bir zamanlar Afyonkarahisar ile Akşehir arasında üç kız kardeş yaşarmış. Melek, Sultan ve Gelincik adlarındaki bu hanımların en büyüğü olan Melek, büyüyüp gelinlik çağına gelince Eber adı verilen delikanlı ile evlenmiş. Çocukları, çocuklarının çocukları olmuş, umur görerek hayattan göçüp gitmişler. Melek Hanım’ın diğer iki küçük kız kardeşi, daha küçücük birer çocukken bile ablalarına yardım ederlermiş. Büyümüşler fakat ablalarına yardıma devam etmişler. Ablaları Melek Hanım, onların hakkını yememiş, iki kardeşini kısmetleri çıkınca atalık edip evlendirmiş. Sultan Hanımla, Gelincik Hanım’ın düğün alayları daha hedeflerine varmadan, zamanın haramilerinin saldırısına uğramış. Kanlı göz yaşları ile ikisi de öldürülmüş ve oldukları yerlere defnedilmişler. Hikaye bu kadarı ile de kalmamış. Sultan ve Gelincik Hanımların ruhları, ablaları Melek Hanım’a yardıma devam etmişler.Çay’ın manevi dünyasına zenginlik katan Melek, Sultan, Gelincik ve Eber’in türbelerinin bulundukları yerler efsaneyi daha anlamlı hale getirmektedir. Melek Ana Türbesi, Çay’ın en verimli topraklarının ortasındadır. Eber Dede Türbesi ise, adı ile anılan gölün kenarındadır. Sultan ve Gelincik Ana Türbeleri Çay ovasının güney kısmını baştan başa çeviren Sultan Dağlarının en yüksek iki zirvesindedir. Bu iki zirvede toplanan yağışlar, Çay Deresi’nde yol bularak ovaya akar. Sultan ve Gelincik Hanımlar eteklerinde topladıkları suları hâlâ ovadaki Melek Ana’ya göndermekle, sanki ona sonsuza kadar yardım edeceklerini göstermektedirler. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Çay, Afyonkarahisar
Siğil Dede – Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede

Siğil Dede – Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede

Afyon – Bolvadin Emirdağ caddesi üzerinde Emirdağ Caddesi üzerinde, evlerin arasında kalmış ve yoldan yüksekliği 1 m. olan bir mezarlıktır. Muharrem Bayar tarafından kabrin Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede’ye ait olduğu tespit edilmiş ve mezarlık yeniden düzenlenmiştir. Halk arasında burası ‚Siğil Tekkesi‛ olarak bilinir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar

Menzil Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şahidi İbrahim Dede

Şahidi İbrahim Dede

Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Afyon Mevlevihanesinde Muğlanın meşhur alimlerinden biri olan İbrahim Şahidî Dede,1470 (H.875) de doğdu. On sekiz yaşına kadar memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul’da çeşitli ilimleri tahsil edip ilimde yetiştikten sonra,bir gün rüyasında Sultan Divani hazretlerini görür ve onunla sohbet eder. Bu rüyadan sonra gönlüne Sultan Divaniyi görmek arzusuna düşer. Bu sırada Sultan Divani Çiltenanla ( 40 Müridi) beraber Muğlaya gitmek üzere yola koyulmuştur. Muğlalılar Mevlevî dervişlerin geldiğİnİ duyunca şehrin bir kaç kilometre yakınına karşılamağa çıktılar. Şahîdi ise herkesten önce gördü ve kendi evine nıisafir olmasini rica etti. Bunun üzerine Sultan Divani « Biz yolumuz uğrunda canını ve basını feda edenlerin tnisafiri oluruz» dedi. Buna cevaben İbrahim Dede: « Senin gibi Sultanın, uğrunda canım ve başım feda ol sunî » dedi. Bu cevaptan memnun olan Sultan Divanî ,îbrahim Dedenin (Şahidi) evine misafir oldu. Biraz istirahatten sonra Muğla ileri gelenleri ve Mevlevi dervişleri beraberce büyük bir salonda otururken, Sultan Divani, İbrahim Dedeye « Haydi vadini yerine getir dedi !» Şahidi boynunu uzattı ve ” Canım ve başım senin uğrunda feda olsun. Senin Velî, Mürşid-i Kamil olduğuna şahid olduk! ” dedi ve Sultan Divanî’nin elini öptü. Sultan Divani de mükafat olarak kendisine Şahidi ismini verdi. Böylece Mevlevi tarikatına giren İbrahim dede , Şahidi ismiyle şöhret buldu ve şiirlerin bu mahlası kullandı. Basını Mevlevi sikkesi sırtına , mevlevi elbisesini giyip zahiri ilimlerle olgun olan Şahidi, Sultan Divaniden feyiz almak suretiyle manevi bakımdan da coşkunlaşıp içli şiirler söylemeğe başladı. Söylediği şiirlerin (Gulşeni Vaıdet), (Gülşeni Tevhid) ve (Gülşeni Esrar) isimli üç kitapta topladı. Şahidi , Sultan Divanî’nin zikir halkasına girdikten sonra evlad, mal, mülk, aile ve memleketinden, vazgeçdi bir gölge gibi Sultan Divani’nin arkasından takip etti. Aynı zamanda Sultan Divaninin söylediği şiir ve vecizelerini kaydetmek suretiyle, katiplik ödevi yaptı.(Ne yazı ki Afyonkarahisar Mevlevi Dergahının birkaç defa yanmasıyla Sultan Divanîye ait ancak yirmi kadar şiir zamanımıza kader gelebildi.) Böylece Sultan Divanî’nin, hayranı olan Şahidî, onun arkasından yalın ayak başı açık bir şekilde Mısır çöllerini ve Anadolu bozkırlarında dolaşırken takip etti. Sultan Divani her gittiği şehirden Şahidiye binmesi için bir at ,ayaklarına giymesi için bir ayakkabı alırdı. Sultan Divanî önde, Şahidi arkada yol yürüdü. Bir müddet sonra Sultan Divani arkasına baktığında ne görsün? Şahidi attan inmiş ayaklarından ayakkabılarını çıkarmış arkadan geliyor. Sultan Divani, Şahidiye ; ” Şahidi! Niçin bana eziyet ediyorsun? sen ayakların çıplak vaziyette, yürüdükçe ben üzülüyorum! ..» dedi. Şahidi dede ise şöyle yanıt verir ” Ey velayet Şahı senin bastığın ve gölgenin bulunduğu bu topraklara ayakkabı ile basmaya utanırım . ‘ Sultan Divaninin vefatından sonra Muğla Mevlevihanesine Postnişin olur. (H. 957 / M 1556) senesinde seksen iki yaşında, bir rivayete göre Muğla bir rivayete göre de Sultan Divani’nin kabrini ziyaret için gittiği Afyon’da vefat eder. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar
Demir Yalayan Türbesi

Demir Yalayan Türbesi

Afyon Merkez’de Gazlıgöl caddesi ile Alparslan Türkeş Bulvarının kesişiminde Abdurrahim Mısri Sultan’ın müridlerinden olan Demiryalayan’ın yoğurtçuluk yapan bir kişi olduğu biliniyor. Rivayete göre Abdurrahim Mısri Sultan bir gün Kasım Paşa’ya, “Çarşıda Demiryalayan adında bir yoğurtçu var. Git pazarlık et, yoğurt al. Sonra da bir bahane ile yoğurdu kafasına geçir. Bakalım ne diyecek.” der. Kasım Paşa gider, yoğurdun fiyatını sorar, daha sonra, “Çok pahalı, insafsız adam”, diyerek yoğurdu kafasından aşağı geçirir. Buna karşılık Demiryalayan sükunetle, “Afedersiniz efendim, hiddetlendirerek size zahmet verdim.”, diyerek özür diler. Hayatı hakkında başka bilgiye rastlanmayan Demiryalayan’ın türbesi Gazlıgöl caddesi ile Alparslan Türkeş Bulvarının kesişiminde bulunuyor. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar
Sultan Baba (k.s.)

Sultan Baba (k.s.)

Yalova’nın Günekköy köyünün kabristanında. Hacı İhsan Tamgüney, gönüllere taht kurarak “Sultan Baba” ünvanını kazandı. Dağıstanlı Şeyh Şerafeddin-i Veli Hazretleri’nin manevi tasarrufunda yoğrulan Sultan Baba, şeyhinin vefatından sonra halkı irşad vazifesine başladı. Rahmet-i Rahman’a kavuşana kadar (24 Kasım 1991 Cumartesi) yüzlerce talebe yetiştiren gönül sultanı; herkesin derdini dinler, müşkili olanların dertleriyle hemhal olurdu. Ruslara karşı Afgan mücahitlerle birlikte savaşan Mücahid Şeyh Sultan Baba’ydı. Sultan Baba’nın Silsile-i Şerifi Asıl ismi H. İhsan Tamgüney, ancak halk arasında çok sevildiğinden O’na “Gönül Sultanı” olarak “Sultan Baba” denirdi. 1904 yılında Artvin’in Arhavi ilçesinde dünyaya geldi. Daha 2 yaşında babası, 6 yaşında da annesi vefat etti. Yetim ve öksüz olarak büyüyen Sultan Baba, 1954 yılında İstanbul’a gelip, Zeytinburnu ilçesine yerleşti. Dağistanlı Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin manevi tasarrufunda yoğrulan Sultan Baba, O’nun vefatından sonra halkı irşad vazifesine başladı.Rahmet-i Rahman’a kavuşana kadar (24 Kasım 1991 Cumartesi) yüzlerce talebe yetiştiren gönül sultanı, herkesin derdini dinler, müşkili olanlara nasihat vererek çözmeye çalışırdı. Halk arasında çok sevildiği için yaşça O’ndan büyük olanlar bile O’na “Baba” demeye başladılar. Manevi tasarrufu ve kuvvetinden dolayı da kendisine “Sultan” ismi verilince “Sultan Baba” olarak meşhur oldu. Kendisini Ümmet-i Muhammed’e adayan Sultan Baba, mütevazi, müşfik, nezaket ve hassasiyet sahibiydi. Okul gibi dükkan İstanbul’a geldikten sonra Zeytinburnu’nda açtığı bakkal dükkânı manevi derslerin okutulduğu bir akademi gibiydi. Sultan Baba’nın dükkânına gelen müşterilerin dertlerine şifa bularak ayrıldığı dükkânının yanında bir de mütevazi, iki katlı küçük bir evi vardı. Gündüzleri saim (oruç tutarak), geceleri kaim (namaz kılarak ve Kur’an okuyarak) olarak geçiren Sultan Baba’nın ikamet ettiği mütevazı evi, dergah olarak kullanılır, gelen-giden misafirler için yemekler pişirilir, haram olan günler dışında her gün iftar ve sahur sofraları kurulurdu. Sonra dükkanı Güney gıda marketi olmuştu. Aynı binanın üst ve alt katları hafız yetiştirilen Kur’an Kursu olarak kullanılıyordu. Dördü erkek, biri kız, beş çocuk babasıydı Hak dava uğrunda kendini feda eden Sultan Baba, durma ve dinlenme bilmez, Kur’an okurken gözlerini dinlendirdiğini, oturmaktan canı sıkılınca, namaz kıldığını söyler, daima Allah’ı zikrederdi.Arhavi, Bilecik, Zeytinburnu adreslerinde ikamet eden Sultan Baba, dördü erkek (Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Hasan), biri kız (Fatma), toplam beş çocuk babasıydı. Helal lokma için çalışan Zeytinburnu esnaflarından, Ramazan ve Kurban Bayramı hariç, sürekli oruç tutan, az ama öz konuşan bir mürşiddi. Yanında lafazanlık yapanları ikaz eder; “Ya sus, ya hakkı söyle ki, imanına gölge düşmesin” der, terazisinde tartısı şaşmaz, yaratılanlardan asla korkmazdı.Dik ve sert yürür, hikmetli bakar, ağzından bal akardı. Uzun boylu olmadığı halde çok heybetli gözükürdü. İslam’ın emirlerine göre yaşayan cefakâr ve vefakâr bir insandı. Sultan Baba’nın Yolu Sultan Baba’nın Yolu, Peygamber Efendimizin yolundan başkası değildi.Büyük imamlardan Şeyh Şerafeddin-i Veli hazretlerinin müntesibi olan Sultan Baba, Yalova’nın Güney köyünde, Cennet Tepesi’nde medfundur. Asude görünümlü selvi ağaçlarının altında şeyhinin makamının yanında. Sultan Baba, “Şeyh Şerafettin Hazretleri’ni ziyaret etmeden, kimse bize gelmesin” buyurmuştu.Sultan Baba’nın sadık talebelerinden Rahmi amca sormuş: “Sultan Baba, tasavvuf nedir?” Sultan Baba, Rahmi amcanın bu sorusuna şöyle cevap vermiş: “Tasavvuf; kal ilmi değil, Mürşidden alınan hâl ilmidir. Tasavvufi bilginin konusu ma’rifetullah’tır. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir. Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübe ilmidir. Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı olarak kabul edilir. Tasavvufi eğitim, “tarikat” denilen özel yollarla kat’edilir. Şifa pınarı, çocukları çok severdi Kendisine tabiplik icazeti verilen Sultan Baba, sağlığından şikayetçi olan insanlara Kur’an-ı Kerim’den şifa ayetleri okuyarak Allah’ın izniyle tedaviye çalışır. İnleyerek gelen insanlar, “Allah senden razı olsun” diye dua ederek ayrılırdı dergahından. O Kur’an okuyunca dinleyen insanlar huzur bulur, inlemeleri durur, yüzleri gülerdi. Sultan Baba, bir su bardağı sıcak süte bir kaşık bal katarak şerbet yapar ilaç gibi içerdi. Bu şerbetten misafirlerine de ikram ederdi. Özellikle çocuklara ikramda bulunurdu. Sultan Baba çocukları özellikle hafızları çok severdi. Onlara para vererek Kur’an hafızı olmayı teşvik ederdi. Hindikuş Dağları’ndan gelen savaşçı Sultan Baba’nın büyük oğlu Ahmet abi diyor ki: “Bir gün Sultan Babamın dükkanına Hindikuş Dağlarından geldiğini söyleyen bir Afgan mücahidi girdi. Daha içeri girer girmez, babamın ayaklarına kapandı ve: ‘Ey Allah dostu, sana Mücahidlerden çok selam getirdim. Susuz yiğitlere su veren sendin’ Babamın masasında bulunan zemzem tasını göstererek, ‘İşte su dağıttığınız tas’ dedi. Babam gülümserken, biz şok olmuştuk.” Sultan Baba ile birlikte Hac’a giden oğlu Hüseyin abi anlatıyor: “Sultan Babamla birlikte Arafat’ta vakfede bulunuyorduk. Bir anda Afgan mücahidleri Sultan Baba’mın etrafını sarıp ellerine sarılıp ‘Mücahid Şeyh!.. Mücahid Şeyh!.. Hindikuş Dağları’nda bizimle birlikte Ruslara karşı savaşan sendin. Seni tanıdık. Sen O’sun’ dediler. Sultan Babam sanki bir ayıp işlemiş gibi, Afganlı Mücahitlere yalvarıyor; ‘Yapmayın, etmeyin, gençler. Açık vermeyin’ diyordu. Kalp kırmayın, ustası yok Sultan Baba, insanların kalbini kırmamaya dikkat ederdi. Talebelerine de kimsenin kalbini kırmamalarını tavsiye ederdi. Sultan Baba bu konu üzerinde çok dururdu. Bir insanın kalbini kırmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu ise şöyle açıklardı: “Gerekirse Kâbe’yi yık, ama bir insanın kalbini yıkma. Çünkü Kâbe’nin mimarı, insan. O’nu yıkarsan yine yapılır. Fakat bir insanın kalbini yıkarsan o yapılamaz. Çünkü ustası yok.” Sultan Baba’nın ders Sultan Baba’nın zikir sohbetlerinden önce 3 defa “Allahu ekber, Allahu ekber, La ilahe illallahu vallahu ekber” diye tekbir getirilir, tekbirin Türkçesi olan “Ya yücelerin yücesi Allahım, Sen’den başka ilah yoktur. Vallahi Sen Ekbersin. Bütün Hamdü Senalar Sana aittir” cümlesi yine üç defa tekrar edilirdi. Üç defa “Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu” denilerek kelime-i şehadet getirilir, bunun Türkçesi olan “Şehadet ederim ki Allah’dan başka ilah yoktur. Yine Şehadet ederim ki Muhammed (a.s.) Allah’ın kulu ve elçisidir” cümlesi üç defa tekrar edilirdi. Sonra 70 defa “Estağfirullah el azim” diye tevbe istiğfar edilir, bir Fatiha-i şerif, 11 İhlas-ı şerif okunurdu. Felak ve Nas surelerinden sonra yine Fatiha-i Şerif okunur, bu surelerden sonra Sultan Baba “Faelemennehu Lailahe illallah” dedikten sonra 300 defa “Lailahe illallah=Yoktur ilah Allah’dan başka” denirdi. Sonra “Elif Lam Mim, Allah” dedikten sonra 300 defa “Allah” denirdi. Sultan Baba “İnnallahe ve melaiketehü yüsellüvne alennebiyh ya eyyühelleziyne amenü sallu aleyhi vesellimu teslima dedikten sonra 100 defa “Allahümme salli Ala Seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim” selavat-ı şerif okunurdu. Tekbir ve şehadet getirilir. Fatiha okunduktan sonra Sultan Baba’nın “Amin” demesiyle duaya başlanırdı. Kerametin fotoğrafı Sene 1990. Türkiye Gazetesi’nde muhabirim. Bir yakınım dedi ki: “- Yahudiler, yıkmak için Mescid-i Aksa’nın altını oyuyormuş.” Ona: “- Bunu kimden duydun?” diye sordum. “- Sultan Baba’dan” cevabını verdi. “- Peki Sultan Baba Kudüs’e gitmiş mi?” “- Ne gerek var, o bir Allah dostu” dedi. Aradan bir hafta geçmeden arkadaşım Şeref Özata, gazete yönetimine “Kudüs’e gidip röportaj yapmak istiyorum” diye teklif vermiş. Şeref’in röportaj teklifi olumlu karşılanmış. Ancak gazetenin sahibi Enver Ören bey, “Yanına Selami Çalışkan’ı al” demiş. Teklif bana gelince balıklama daldım ve “Hemen kabul ediyorum. Ne zaman gidiyoruz?” diye Şeref’e sordum. Arkadaşım: “- Her şey hazır, sadece İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğu’ndan vize almamız gerekiyor” dedi. Onu da temin ettik. Tam bir haftalık seyahate çıktık.Gazze, Ramallah, Hayfa’yı da gezdik ama, günlerimizin çoğu Kudüs’te, tabii ki Mescid-i Aksa’da geçti. Mescid-i Aksa’nın altının “Tarihi eser arıyoruz” bahanesiyle Yahudilerce oyulduğunu gözlerimizle gördük ve fotoğrafını çektik. Bu aynı zamanda Sultan Baba’nın kerametinin de fotoğrafıydı. Peygamber kabri üstünde namaz kılınır mı? Bindokuzyüzdoksanyedi’de Sultan Baba’nın talebeleriyle birlikte Umre ziyaretine gitmiştik. Yanımdaki arkadaşıma Beytullah’ın yanındaki hilal şeklindeki duvarı göstererek, “- Bu duvarın içinde namaz kılmak çok faziletliymiş” deyiverdim. Bu sırada konuşmamızı duyan Bilge Abi: “- Bilmeden konuşmayın. O duvarın çevrelediği yerde en az 15 Peygamber’in kabri bulunduğu rivayet edilir. Peygamber kabri üstünde namaz kılınır mı?” dedi. Serde gazetecilik var ya. Bilge Abi’ye tekrar sordum: “- İyi de orada 15 Peygamberin kabri olduğunu siz kimden duydunuz?” Hacı Abi, gayet sakin: “- Sultan Baba’dan”. Sultan Baba’dan vecizeler “Edep ilmin önündedir. Abdesti deli gibi, Namazı veli gibi kıl. Can düşmanın çavuş (nefis), onu yen, Rabbine kavuş. Nefsini yenersen en büyük savaşın kahramanı olur, imanını kurtarırsın. Fenadan ayrılırsan bekaya kavuşursun. Sekiz cennetin sultanı, Allah’a kul, Peygamber Efendimize layık ümmet olasın. Dünya bir fasıl, ahirettir asıl. Kabe’yi yık, gönül yıkma. Zikir halkasında zakir ol.Bütün azalar kalbe teslim olur, kalbimizi de Rabbimize teslim edelim. Sadece kendini kurtarmakla değil, başkalarını da kötülüklerden kurtarmak için çalış. Allah yolunda yarışın, Allah için barışın.” O bir Kur’an aşığıydı O mübarek insan sihir yapanların dinden çıktığını ve kafir olduğunu söylerdi. Kendisi devamlı Kur’an okurdu. Çünkü O bir Kur’an aşığıydı. Hz. Osman gibi her sohbetine Rahman ve Rahim olan Allah’ın Kur’anı ile başlar, sohbetini yine Fatiha ile bitirirdi. Sultan Baba Allah için hiddetlenir, Allah için sevinirdi. Dünya için gam çekmezdi. Azimliydi ama haset değildi. Dilinde devamlı Mevla’nın ismi. Kısaca zikirle meşguldü. Duaların bağışlanması Okunan Kur’an-ı Kerim, tevhid, şehadet ve selavat-ı şeriften hasıl olan sevaplar Evvela bizzat,. Hace-i Kainat, sebeb-i mevcudat, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize, ondan hasıl olan sevap Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (a.sv.) kadar gelmiş geçmiş ne kadar Nebi, Resul Peygamber-i Zişan Efendimiz varsa cümlesinin ruhlarına bağışlanır. Ondan hasıl olan sevap, müctehid imamlarımızın, alimlerin, zahidlerin, meşayih-i kiram’ın, bütün akraba ve taallukat ve bütün Ümmet-i Muhammed’in ruhlarına bağışlanır, Allah Rızası için okunan Fatiha ile ders sona ererdi. Dersten sonra mutlaka çay ikram edilirdi. Sultan Baba Hakka yürüdü Sultan Baba, 24 Kasım 1991 Cumartesi günü dünyaya “elveda”, ukbaya “merhaba” diyerek ulvi davete icabet etti. Bir kuş misali uçup, Canan’a kavuştu. (Allah rahmet eylesin. En büyük ikram olan Fatiha’yı bu yazıyı okuyanlar O’ndan esirgemesin.) Sultan Baba, binlerce seveni tarafından tekbirler eşliğinde önce Zeytinburnu’ndan Yalova’nın Güneyköy’üne götürüldü. Şeyhi tarafından yaptırılan Güneyköy Camii’nde öğle namazını müteakip, cenaze namazını Hüseyin Dündar hoca kıldırdı. Sultan baba’nın cenaze namazına binlerce seveni katıldı. Sultan Baba’nın naşı, Güneyköy Camii’nden sevenleri tarafından omuzlarda taşınarak şeyhi Şerafeddin Bingöl’ün türbesine yakın bir yerde toprağa verildi. Allah ve Resulünü insanlara sevdiren ve on sekiz yıl önce fani alemden beka alemine hicret eden Gönül Dostu’nu rahmetle anıyoruz. Mekanı Cennet olsun. (Amin) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Yalova

Abdullah Fahri Baba

Abdullah Fahri Baba Abdullah Fahri Baba Malatya erenlerinden. 1864 veya 1865 (H.1282) senesinde Harput'un Tutlu yöresinde Bozolar köyü Maho veya Mehan mezrasında doğdu. 1908 (H.1326)'de vefât etti. On iki yaşında Malatya'ya gidip ilim tahsiline başladı. Halasının kocası Ahmed Efendiden Ulu Câmide ilim öğrendi. 1880'li senelerde hocası vefât edince, yerini boş bırakmadı ve ders vermeye başladı. Ayrıca tasavvufta yetişmek üzere önce Kâdirî yolunda Şeyh Hasan Baba adlı bir zâta talebe olup, uzun müddet onun talim ve terbiyesi altında yetişip icâzet aldı. Hasan Baba vefât edince talebeleri Abdullah Fahri Baba'nın etrâfında toplandılar. Fakat o tasavvufta yüksek derecelere ermek için devamlı arayış hâlinde idi. Bir gece rüyâsında Hacı Ömer Baba adında bir zâta talebe olması işâret edildi. Bunun üzerine Harput'un Köveng köyünde bulunan Nakşî ve Kâdirî şeyhi, Şeyh Hacı Ömer Baba'nın yanına gitti. Talebeliğe kabûl edilip, bir müddet yetiştirildikten sonra, irşâd, insanlara doğru yolu gösterme ile vazîfelendirildi. Bundan sonra Malatya'da insanlara rehberlik etti. Onlara Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini anlattı. Sohbet ve derslerine pekçok kimse katılıp, ondan istifâde etti. Tasavvufî konularda şiirleri vardır. Kerâmetlerinden bâzıları şöyle anlatılmıştır: Dergâhının bulunduğu Boran köyüne kötürüm ve felçli bir kimse getirilir. Durum Abdullah Baba'ya bildirilip, şifâ bulması için himmet ve duâ istenir. Kötürüm kimsenin bulunduğu arabanın yanına gidip, yedi yıldır kötürüm olan bu kimseye hitâb ederek; "Allahü teâlânın izni ile aşağıya in!" diyerek arabadan inmesini söyler. "İnemem." deyince, tutup kendisi indirir. Kötürüm birdenbire sıhhate kavuşup yürümeye başlar. Bir yaz günü sevenleri ile birlikte Hasırcı Köyündeki talebelerinin yanına gitmişti. Ziyâretten sonra Boran köyündeki tekkesine dönüp, köye yaklaştığı sırada atını üç saat kadar uzakta bulunan Hâtun Suyu tarafına çevirip, yüksek sesle orada bulunan bir talebesine seslendi: "Cumâli Efendi seni çok göresim geldi. Hemen dergâha gel!" Sonra yoluna devâm edip dergâhına döndü. Kısa bir müddet sonra çağırdığı talebesi onun kerâmetiyle sesini işitmiş olduğundan, telaş içinde dergâha gelip; "Buyrun efendim beni istemişsiniz geldim!" dedi. Vefât etmeden kısa bir müddet önce bir gün zâviyesinde talebelerinin ve sevenlerinin kalabalık olduğu bir sırada uyku hâli gibi bir hâl gelip kendinden geçti. Bu hâl bir müddet devâm etti. Sonra gözlerini açıp; "Eyvah ben ne yaptım!" dedi. Ne yaptınız, ne oldu diye sorulunca; "Sakalımdaki su damlalarına bakın." diye gösterdi. İbrâhim Efendi adında bir zât su damlalarından alıp, diline dokundurdu. Sonra derhâl ağzını temizledi ve; "Efendim bu çok acı zehir." dedi. Bunun üzerine; "Evet oğlum, bu bir ölüm şerbetidir. Biraz önce Sultan Abdülhamîd Han ile yanyana idim. Birisi iki kâse şerbet getirdi. Abdülhamîd Han ile birlikte ayağa kalktık. Sultan bana, buyurun Baba Efendi için! dedi. Önce siz buyrun Sultanım, dedim. Fakat benim almam için ısrar etti. Alıp içtim. Ey cemâat, bu şerbet sizler için acı bir zehirdir. Fakat benim için tatlı bir ölüm şerbetidir." dedi. Abdullah Fahri Baba'nın bahsettiği pâdişâh Sultan İkinci Abdülhamîd Han, kendisinden on sene sonra 1918 senesinde vefât etmiştir. Evliyâ bir pâdişâhtı. Orduz köyü halkından bir zât şöyle anlatmıştır: Karakaya Barajının suyunun yükselmesi sebebiyle Abdullah Fahri Baba'nın türbesi bu suyun altında kalacağından, kabrini naklettik. Boranlı Hacı Mustafa Baba'nın neslinden birkaç kişi de nakil işinde bulundu. Kabrini naklettikten sonra Malatya'ya döndük. Hüseyin Bey Köprüsü semtinde arabadan indik. O sırada tanıdığımız bir ihtiyarla karşılaştım. Hal hatır sorduktan sonra bana; "Senden evliyâ kokusu geliyor. Ellerini uzat." dedi. Ellerimi uzattım. Ellerimi tutup yüzüne gözüne sürdü, öptü. "O koku işte bu ellerden geliyor, beni mest etti. Bu eller bugün ne iş gördü?" diye sordu. O gün öğle vakti Abdullah Fahri Baba'nın nâşını naklederken ellerim ona dokunmuştu. Aynı akşam Orduz'daki evimize gittim. Ablam; "Senden hoş bir koku geliyor." dedi. O gün ve o gece ben de o hoş kokuyla mest olmuştum.

📍 Malatya

Ahmed Es-Senusi

Ahmed Es-Senusi Ahmed Es-Senusi Senûsîlik hareketinin büyük mücâhid lideri. İslâm birlik ve kardeşliğinin en mükemmel örneğini veren velî. Ahmed es-Senûsî'nin soyu Peygamber efendimizin torunu hazret-i Hasan efendimize kadar uzanmaktadır. Ceddi Seyyid Muhammed ibni Ali es-Senûsî, Kuzey Afrika'da İtalyan ve Fransız istilâ hareketlerine karşı İslâm dünyâsının birlik ve berâberliğini temin maksadıyla Senûsîlik tarîkatını kurdu. İlk defâ Derne civârında dağlık bir arâzide Zâviye-i Beyzâ adını verdiği tekkesini tesîs etti. Mertliği, dînine bağlılığı ile kısa zamanda muhitinde geniş ilgi topladı. Her taraf Senûsî tekkeleri ile doldu. Harekete dâhil olanlar öncelikle şahsî ahlâk ve inançları bakımından en mükemmel bir seviyeye getirilirdi. Sonra da aynı üstünlüğü etraflarına yaymak üzere faâliyete geçirilirlerdi. Fakat Senûsîlik hareketinin hedefi yalnız KuzeyAfrika değil, bütün İslâm dünyâsıydı. Müslüman milletlerin sosyal, ekonomik ve kültürel seviyelerinde muazzam bir inkılâp vücuda getirerek İslâm dünyâsını uyandırıp kalkındırmak ve birleştirmek istiyorlardı. Seyyid Muhammed 1895 yılında ölünce yerine oğlu Muhammed Mehdî es-Senûsî geçti. Hareket onun zamânında alabildiğine genişledi. Bütün sâha kontrol altına alındı. Kısa zamanda Güney ve Batı Afrika'da milyonla zencinin sistemli bir şekilde müslüman olmasını sağladılar. Arabistan'a, Malezya'ya ve hattâ Hindistan'a tarîkatlarının mümessillerini göndererek İslâm dünyâsı çapında bir uyanış sağlamaya çalışıldı. Senûsî tarîkatı âdetâ hakîkî bir devlet hâline geldi. 1902'de ise Muhammed el-Mehdî'nin ölümü üzerine yeğeni Ahmed eş-Şerîf es-Senûsî hazretleri daha büyük bir azimle dâvâyı eline aldı. Ahmed eş-Şerîf, 1873'te Cağbûb'da doğdu. Babası Muhammed eş-Şerîf'tir. Küçük yaştan îtibâren mükemmel bir tahsîl ve terbiye gördü. Din ilimlerinde âlim oldu. Her türlü silâh kullanmakta mahâret sâhibi idi. Orduların sevk ve idâresinde fevkalâde meziyet sâhibiydi. Tarîkatin başına geçtikten sonra faâliyetleri hızlandırdı. Her tarafa yayılan ihvanlar (kardeşler) örnek ekonomik organizasyonlara girişerek, müşterek zirâî, sınâî ve ticârî teşebbüsler kurdular. Her yerde okullar açarak örnek bir ahlâkın yenilmez îmânlı fertlerini yetiştirdiler. Senûsîlik tarîkatı 1911'de İtalyanların Trablusgarb'ı ele geçirmek için giriştikleri büyük askerî harekâta kadar tamâmen bir kültür hareketi olarak sulhçu metodlarla çalıştı. Ancak Trablusgarb'ın tehdîd altına girmesiyle derhâl burayı müdâfaa mevkıinde bulunan Türk kuvvetlerinin yanında yer aldılar. Türk askerlerinin gerilemeye mecbûr olmasından sonra da memleketlerini dağlık mıntıkaya çekilerek azimle müdâfaa ettiler. Bu mücâdelelerde sayıca, düşman kuvvetlerinin çok altında bulunmalarına rağmen cihân târihinin en büyük kahramanlık örneklerini verdiler. Ahmed es-Senûsî, bu savaş sırasında ilk defâ, yayımladığı beyannâmeleri, el-Hükûmetü's-Senûsiyeti'l-Celîle adı ile imzâlamaya başladı. Böylece Senûsiye hareketini ilk kez bir devlet olarak îlân etti. Birinci Dünyâ Savaşında İtalya müttefikleriyle harbe girince Senûsîler mecburî olarak onun karşısında yer aldılar. 1915'te Mısır'ı işgâl eden İngilizlere karşı giriştikleri harplerde büyük kayıplar verdiler. Ahmed es-Senûsî, Birinci Dünyâ Savaşının sonlarında Sultan Mehmed Reşâd'ın isteği üzerine İstanbul'a geldi. O, son derece bağlı bulunduğu Osmanoğullarına ve Türk milletine, İslâm dünyâsı üzerindeki nüfûz ve îtibârından istifâde ederek faydalı olmak istiyordu. Fakat bir müddet sonra Mondros mütârekesinin imzâlanmasıyla son müstakil İslâm devleti olan Türkiye'nin de Batı emperyalistlerinin taksimine mâruz kaldığını elem ve dehşetle gördü. Birinci Dünyâ Savaşında İngilizler, İslâm dünyâsını parçalayıp yutmak için çok kesif bir câsusluk ve propaganda faâliyetlerine girişmişlerdi. Bu çalışmalar sonucunda Hint müslümanlarının aşırı dostluk ve bağlılıklarına mukâbil Arap dünyâsında bâzı çözülmeler başlamıştı. Birçok Arap liderlerine Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla kurulacak devletlerden taçlar vâdedilerek ayrılık telkin edilmekteydi. Sultan Reşâd Han sarsılan İslâm birliğini "hilâfeti hâiz olan Türkler" etrâfında yeniden tesis ve takviye için Şeyh Senûsî hazretlerini huzûruna kabûl etti. Ondan Müslüman Âlemini dolaşarak Hilâfet etrafında bozulan birliği yeniden kurmasını ricâ etti. Gerçekten de o devirde müslümanların en fazla sözünü dinleyecekleri şahsiyet gâyet haklı bir şöhrete mâlik olan Şeyh Senûsî hazretleri idi. Şeyh hazretleri derhâl muvâfakat ederek Sultana, Türk milletine hizmete hazır bulunduğunu bildirdi. Ancak tam İslâm Dünyâsını dolaşmaya çıkacağı sırada kendisini dâvet eden Sultan Reşâd Han vefât etti. Sultan Vahideddîn'in cülûs merâsiminde bulunmak üzere seyâhat ertelendi. Osmanlı pâdişâhlarının saltanata çıkışlarında cülûs merâsimi denilen bir merâsim yapılırdı. Bu merâsimde devrin en kıymetli İslâm âlimi tarafından Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinde yeni pâdişâha umûmiyetle hazret-i Ömer'in kılıcı kuşatılırdı. Sultan Vahideddîn'in cülûs merâsiminde ona bu kılıç Şeyh Ahmed es-Senûsî tarafından kuşatıldı. Şeyh hazretleri pâdişâha kılıcı takarken şöyle duâ etti: "Cenâb-ı Hak'tan zât-ı şâhânelerine ömrü tavil (uzun ömür), ecr-i cemîl (sevap) niyâz ederim, efendimiz." Ancak bu sırada netîceleri îtibâriyle bir felâket olan Mondros mütârekesi imzâlanınca, Pâdişâh, Senûsî hazretlerine maiyetiyle birlikte Bursa'da oturmasını irâde etti. Şeyh Ahmed Senûsî hazretleri daha sonra yine Vahideddîn Hanın isteği üzerine Türk Kurtuluş Savaşında çalışmak üzere Anadolu'ya geçti. Anadolu'yu, daha ziyâde doğu ve güney vilâyetlerimizi bir bir dolaşarak halkı Ankara'ya bağlamaya çalıştı. Her gittiği yerde beyazlara sarınmış olarak mahallî kıyâfetiyle kürsüye veya minbere çıkıyor, vâz ve irşâdlarıyla ordumuza gönüllüler kazandırıyordu. Onun her sözü bir nasîhattı. Elinde kılıcı, at üstündeki hali, heybeti, Anadolu Türk insanının üzerinde efsânevî tesirler meydana getiriyordu. Onun Kurtuluş Savaşındaki vâz ve nasîhatları, halkı birliğe dâvet edişi yalnız Anadolu'da değil, bütün İslâm dünyâsında derin akisler uyandırdı. Bu maksatla rastladığı gazetecilere Türk milletinin mücâdelesinin meşrûluğunu ve bütün müslümanların kendilerini desteklemelerinin dînen vâcib olduğunu ifâde eden kat'î beyânatlar vermekteydi. Şeyh Ahmed Senûsî hazretleri, Kurtuluş Savaşının sonlarına doğru, bu hareketin kurmayları arasında hilâfete ve halîfeye karşı başgösteren soğukluk üzerine Anadolu'da daha fazla durmayı uygun bulmadı. Büyük bir üzüntü içerisinde Ankara'dan ayrılarak Arap memleketlerine gitmek üzere yola koyuldu. Giderken söylediği şu sözler onun siyâsî bir dâhi olduğunu göstermektedir: "Bugün İslâm milletleri arasında en kuvvetli ve haşmetlisi ve dînî vahdet ve idâre yönünden en ümit vericisi Türk Milleti'dir. Binâenaleyh, bütün İslâmî harekât ve dayanışmanın kuvvet merkezi Türkiye olmalıdır. Kahraman Türk Milletini bu yakın alâka ve yardıma, dayanışmaya ve bu çok mühim vazîfeye ehil kılan birçok târihî ve stratejik imtiyazlar vardır. Hilâfeti temsil etmiş olması, bütün İslâm âleminin kalbgâhı olan Haremeyn ve civârının hâdim ve hâmisi olmak şerefine sâhip bulunması ve bütün emânât-ı mukaddeseyi hâlâ uhdesinde mahfûz bulundurması, asırlar boyunca İslâm'ın alemdârlığını yapması ve onu, İlâhî bir lütufla her türlü tehlike ve saldırıdan koruması ve nihâyet hâli hazırdaki tutumun hâlâ ümid verici olması gibi sebepler, bu büyük milleti bugün de İslâmî hareket ve dayanışmanın ve İslâm âlemi için, düşünüp çırpındığımız topyekün bir kurtuluşun yegâne kuvveti, rehberi ve lideri olmaya sevk etmektedir. Türkiye'nin ve İslâm Âleminin kurtuluşu Allahü teâlânın izniyle, ancak Müslüman Türk Milleti sâyesinde mümkün olabilir ve böyle olacaktır." Şeyh Ahmed es-Sünûsî hazretleri Türkiye'den ayrıldıktan sonra Şam'a gitti. Yaygın şöhreti ve ziyâretçilerinin çokluğu yüzünden kendisinden korkan Fransızlar, onu Şam'ı terke zorladılar. Buradan Filistin'e geçti. Orada da İngilizler kendisinden çekinip, endişelendiler. Artan İngiliz baskısı yüzünden Mekke'ye geçti ise de vehhâbî inancında olan İbn-i Suûd'la anlaşamadı. Sonunda Yemen imamlığı ile Suûd krallığı arasında tampon bir devlet olan Asîr'e çekildi. Burada Senûsî şeyhlerinden İdris es-Senûsî'nin torunu olan başka bir İdris es-Senûsî hükümdârdı. Ancak Asîr'de lâyık olduğu hüsn-i kabûlü gören Ahmed es-Senûsî, 10 Mart 1933 (H.1352)'te vefâtına kadar burada kaldı. DİN HAYATTIR Şeyh Ahmed es-Senûsî hazretleri Tarsûs Gazetesi muhabirine memleketin içine düştüğü durumun sebeplerini ve kurtuluş çârelerini şöyle belirtmiştir. "Bu memleketin istikbâli her şeyden evvel ve her şeyin üstünde İslâmiyet'in ahlâkî prensiplerine dayanmaktadır. Bu prensipler üzerindedir ki şanlı yarının, geleceğin binâsını kuracağız. Evet bu memleketin istikbâli, dînimizin hükümlerine uymakta yasaklarından sakınmaktadır. Bu din en yüksek medeniyet, fikir ve ahlâk dînidir. Bize saâdet evini, yurdunu bağışlayan ancak bu dindir. Dînimiz bize adâleti, iyiliği, icâdı, ictihâdı, vatan muhabbetini, çalışmayı ve izzet-i îmânımızın muhâfazasını emrediyor. Dînimiz en ahlâkî ve ictimâî bir dindir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." buyuruyorlar. Dînimiz fuhşiyâttan, müskirâttan, sefâhetten, tefrikadan, tembellikten, cehâletten ve bütün kötü ahlâklardan nehyediyor. Görülüyor ki din, bütün hakîkatıyla güzel ahlâkla amel etmektir. Bizim gücümüzü kıran ve şevketimizi yıkan, düşmanlarımızı üstün eyleyen en büyük sebep, hiç şüphesiz ki dînimizi ihmâl etmekliğimizdir. Hissiyâtımıza mağlûb olmaklığımızdır. Bu durum işlerimizin ve ihmallerimizin neticesi olarak bize acı bir ders oldu. Artık şimdi kendimizi ıslah etmek bize vazifedir. Yoksa büyük zaferin bize hazırladığı gâyeye ulaşmak müyesser olmaz. Din neyimizdir? Din hayatımızdır, onsuz hayat olamaz."

Ali Efendi Hz.

📍 Merkez, Afyonkarahisar

Muin-i Mustafa Dede Hz.

📍 Merkez, Afyonkarahisar

Şeyh Nurettin Hz.

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar
Habib Ömer Karamani Hz.

Habib Ömer Karamani Hz.

Amasya İli Habib Ömer Karamani Hz. Türbesi Niğde yakınlarındaki Ortaköy kasabasında doğdu. Anne tarafından Hz. Ebû Bekir, baba tarafından Hz. Ömer soyundan geldiği rivayet edilir. O dönemde Niğde Karaman vilâyetine bağlı olduğu için Karamânî nisbesiyle tanınmıştır. Ailesi ve hayatının ilk dönemleri hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Lâmiî’nin, “Rum’dan Seyyid Yahyâ hazretlerine vardıkta akaid şerhi okurmuş” şeklindeki ifadesinden zâhir ilimlerini tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Türbesi, Mehmed Paşa Camii yanındadır.

📍 Merkez, Amasya
Alvarlı Efe Hz.

Alvarlı Efe Hz.

Hâce Muhammed LUTFÎ (Alvarlı Efe Hazretleri) 1285 / 1868 tarihinde Erzurum’un Hasankale’ye bağlı Kındığı Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Pederleri Hâce Hüseyin Efendi, vâlideleri Seyyide Hadîce Hanım’dır. Tahsilini başta pederi olmak üzere devrinin şöhretli âlimlerinden tamamlayarak mücâzen 1307 / . . . ‘de Hasankale’nin Sivaslı Câmii’ne imam olmuştur. Aynı yıl pederleri ile birlikte Bitlis’e giderek Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin huzuruyla müşerref olmuş 1312 / . . . tarihinde seçkin bir halifesi olarak Hasankale’ye dönmüşlerdir. Buradan Erzurum’un DİNARKOM Köyü’ne gitmiş ve orada 1. Cihan Harbi’ne kadar kalmıştır. Bilahare vazifesini Yavi Nahiyesi’ne, oradan da anavatanı olan Hasankale’ye nakletmiştir. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğünü kabul etmemiş, Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine oraya giderek bu köyde yirmi dört sene vazife yapmıştır. 1939 yılında tedavi için Erzurum’a gelmiş, Mehdi Efendi Mahallesi’nde ikamet etmiştir. 90 senelik ömrünü insanlığa ve İslâmiyet’e adayan Efe Hazretleri 12 Mart 1956 tarihinde ebedî âleme intikal etmiş ve nâş-ı şerifi Alvar Köyü’nde pederleri Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri yanında sırlanmıştır.

📍 Pasinler, Erzurum
Mersin Dede Hz.

Mersin Dede Hz.

Çanakkale İli Mersin Dede Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Çanakkale
Cahidi Ahmed Efendi Hz.

Cahidi Ahmed Efendi Hz.

Çanakkale Eceabat İlçesinde Cahid ve Cahide Sultan Hz. Türbesi Câhidî Ahmed Efendi, XVII. yüzyılın önemli mutasavvıflarından biridir. Aslen Edirneli’dir. Rumeli’li bir ailenin çocuğu olup babasının ismi Muhammed’dir. Gerçek adı Ahmed’dir, Câhidî ise mahlasıdır. Padişah IV. Mehmed’in Câhidî’yi rüyasında görmesi üzerine, Çanakkale’nin Kilitbahir beldesine gelerek kendisini ziyaret eder. Padişah, bu ziyaret sırasında maddi ikramları kabul etmeyen Câhidî’yi “Sultan” ünvanı ile manen taltif eder. Böylece halk arasında “Câhidî Sultan” şeklinde meşhur olmuştur. Câhidî, genç yaşta Edirne’den gelip Gelibolulu Şeyh Ömer Karibî (Kutub Ömer) Efendi’ye intisab eder. Seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra icazetini alır ve o zamanki ismi ile Kiludu’l-Bahr’e gelerek şimdi bulunduğu yere tekkesini kurar ve irşad faaliyetlerine başlar. Burada Kerime Hatun ile evlenir. Bu evlilikten Âdem ve Lütfullah adında iki oğlu olur. Âdem Efendi, babasından 17 yıl önce 1053/1643 yılında vefat eder. Kabri türbenin dışında güney cephededir. Halk arasında keramet ehli bir hanım olduğu söylenen eşi Kerime Hatun ise Câhidî’nin yanında metfundur.

📍 Eceabat, Çanakkale
Şeyh Ahmet Semerkandi Hz.

Şeyh Ahmet Semerkandi Hz.

Uşak İli Şeyh Ahmet Semerkandi Hz. Türbesi Şeyh Ali Semerkandî, Hicrî 720 / Miladî 1320 yılında İsfahan’da doğmuştur. Babası Yahya Efendi’dir. İkinci Halife Hz. Ömer’in torunlarındandır Küçük yaşta Kur’ân-ı Kerim’i ezberledi ve çeşitli kıraatlere göre okumasını öğrendi. Tahsilini Semerkant’ta tamamladıktan sonra Buhara’ya giderek Alâeddin Buharî’nin talebesi oldu ve dinî ilimler ile tasavvufta kemale erdi. Kendisine “Mekke’ye doğru” denilince harekete geçerek yolculuğa çıkıp Mekke’ye kadar geldi. Mescid-i Haram’da 14 yıl İmam-Hatip olarak görev yaptı. Medine-i Münevvere’ye giderek Peygamber Efendimiz (S.AV.)’in kabrinin bulunduğu Ravza-ı Mutahhara’da 7 yıl türbedarlık yaptı. Ayrıca Şam, Kudüs ve Irak’ta ilim, irşat ve öğretim faaliyetlerinde bulundu. Daha sonra bu mübarek zat, Hz. Peygamber ( S.A.V.)’den aldığı manevî bir işaret üzerine Rum diyarı olan Anadolu’ya hareket etti. Beraberinde bulunan velilerin her birini ilgili yerlere yerleştirip, kendisi de Konya’ya gitti. Karaman, Bozkır ve benzeri yerlerde ikamet ederek gerekli irşat görevlerinde bulunan Şeyh Ali Semerkandî, devlet erkânına nasihat ederek onlara yol göstermiştir.

📍 Merkez, Uşak
Hıdır Baba Hz. (Seyyid Ahmet Baba)

Hıdır Baba Hz. (Seyyid Ahmet Baba)

Edirne İli Hıdır Baba Hz. Türbesi Hıdır Baba’nın Fatih Sultan Mehmed Han’ın kumandanlarından olduğu söylendiği gibi I. Murad’ın Edirne’yi almasından evvel gelen horasan erenlerinden olduğu da söylenmektedir. Osmanlı’nın Edirne’yi almasından sonra Çelebi sultan zamanında yaşayan Şahmelek Paşa buraya bir zaviye yaptırmıştır. Sultan İbrahim zamanında Koca Mustafa Paşa tarafından yanlış ibadet yapılıyor diye Edirnelilerin isteği ile harap edilmiş sonra Avcı Mehmed buraya köşk yaptırınca tekke tekrar açılmıştır.

📍 Merkez, Edirne
Yahya Efendi Hz.

Yahya Efendi Hz.

İstanbul Beşiktaş İlçesinde Yahya Efendi Hz. Türbesi Babası Şâmî Ömer Efendi, annesi Afîfe Hatun’dur. Bazı kaynaklarda babasının Amasyalı olduğu kaydedilir. Ömer Efendi’nin Trabzon’da kadılık yaptığı dönemde II. Bayezid’in oğlu Şehzade Selim Trabzon sancak beyi idi. Bu dönemde Ömer Efendi ile şehzade arasında bir dostluk kurulduğunu tahmin etmek mümkündür. Yahya Efendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Trabzon’da geçirdi. Atâî onun bu dönemde sık sık şehir dışında bir mağarada inzivaya çekildiğini ve bunun yedi yıl sürdüğünü belirtir. Onun aynı dönemde Trabzon’daki medreselerden birinde tahsilini tamamladığı tahmin edilebilir. Yahya Efendi, Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışının ardından Şehzade Süleyman’ın maiyetinde ailesiyle birlikte İstanbul’a gitti. İstanbul’da tahsilini Zenbilli Ali Efendi’nin yanında tamamladı. 9 Zilhicce 978 (4 Mayıs 1571) tarihinde Kurban Bayramı gecesi vefat eden Yahya Efendi’nin cenaze namazı bayram namazından sonra Ebüssuûd Efendi tarafından Süleymaniye Camii’nde kıldırıldı ve dergâhının bulunduğu yere defnedildi. Cenazeye devlet erkânı, ulemâ ve halktan büyük bir kalabalık katılmış, II. Selim’in emriyle dergâhın bulunduğu yere bir türbe inşa edilmiştir.

📍 Beşiktaş, İstanbul
Şeyh Seyyid Cemalettin Hz.

Şeyh Seyyid Cemalettin Hz.

Edirne ili Şeyh Seyyid Cemalettin Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Edirne

Çay Evliyaları

Sütçe Babası Türbesi İnli kasabası, Çay ilçe oluncaya kadar Bolvadin’e bağlı idi. 1967 yılında belediyelik oluncaya kadar Karacaören Köyü olarak bilinen kasabaya, Afyon ilinin ilçeleri olan Şuhut, Bolvadin, Çay ve Sandıklı’da Karacaören köyleri mevcut olduğundan bunları birbirinden ayırt etmek için, ‚Sütçe Karacaören‛ denir. Bunun sebebi de, ‚Sütçe‛ hastalığını tedavi eden ‚ Sütçe Babası ‛ adlı kişinin mezarının kasabada bulunmasıdır. Bugün de bu hastalıktan kurtulmak için ziyaretçiler babadan oğula geçen ‚Sütçe Ocağı‛ na gelirler. Fakat kasaba, daha çok yerleşim olarak Karamık Bataklığı’na yakınlığından dolayı ‚Karamık Karacaören‛ olarak biliniyor. Ali Baba – Afyon – Çay Afyonkarahisar’dan gelen şosenin ikiye ayrıldığı yerde Aralık Sokak içinde ahşap ve toprak damlı bir oda içerisinde halkın “Ali Baba” adıyla bildiği türbenin mimarî değeri yoktur. Odanın ortasındaki merkad üzerinde Selçuklu tarzı mermer bir sandukada üzerindeki iki satırlık Arapça kitabeden anlaşıldığına göre, 1275 yılı Mart ayı başında Yusuf oğlu Tur Ali bu türbeye gömülmüştür. Yusuf Bey’in ve babası Yakup bey’in Çay Kadılığı zaimi ve alaybeyi derecesinde bir subaşı olduğu anlaşılmaktadır. Mücahidlerin babası anlamında Ebu’l Mücahid lakabıyla anılan babasının yaptırmış olduğu külliyenin bir parçası olan medresenin kuzey köşesindeki türbenin de kendisi için 1278 yılında inşa ettirildiği bilinmektedir. Bambul Dede İlçe merkezinde Afyon yolu üzerinde sol tarafta bahçeler içinde yer alan Bambul Dede türbesi, tahıl zararlılarından bambul böceğinin tarlaya vereceği zararlardan kurtulmak üzere çiftçiler tarafından ziyaret edilir. Elbiz Deresi ağzında bulunan ve Bambul Tekkesi diye anılan ahşap yapı içersinde iki kabir bulunmaktadır. Bu zatın kerameti mahsullere (arpa, buğday vb.) bambul (arıya benzer böcek) saldırdığında tekkenin yanından biraz toprak alarak bunun tarlaya saçılmasıyla ilgilidir. Mahsuller üzerine bu topraktan saçıldığında banbul böceklerinin araziyi terk ettiğine inanılır. Seyyit Mehmet Sinan Türbesi Seyyid Mehmet Sinan türbesi ilçe merkezinde Çağlayan Parkı üstünde yer alır. Mansur Gazi’nin torunu ve Alparslan’ın kumandanlarından olduğu kabul edilen Seyyid Mehmed Sinan’ın 1154’te Çay’a giren ilk kumandan olduğu söylenir. Ona ait olduğu ileri sürülen bir sancak, dört kulplu bir kazan ve bir metrelik bir kepçe bulunmaktadır. Sancağın üzerinde kelime-i tevhid ile birlikte adı yazılı olup her yıl aşure günü aşure ve çorba kaynatılarak fakirlere dağıtılır. İsa Seyyit Ahmet Baba Çay Belediyesi web sitesinden öğrendiğimize göre, Tekke Mahallesinde Kazanlı Tekke diye anılan yapı, İsa Seyit Ahmet Baba türbesidir. 800 yılı aşan bir süreden beri Geleneksel Aşure Günlerinin yapıldığı tekke, bu tekkedir. Burada 14 çeşit yiyecekten oluşan aşure pişirip dağıtılırmış. İsa Seyit Ahmet Baba’nın aşure pişirirken karıştırdığı kepçenin sapında Çay’ın hudutlarının Osmanlıca yazılı olarak bulunduğu ileri sürülür. Akhürrem Hatun Çay ilçesinin Akkonak kasabasında medfun bulunan Akhürrem’in veli bir hatun olduğuna inanılmaktadır. Kasabaya asırlarca anılan ismini bu veli hatun vermiştir. Baltacı Derviş Akkonak kasabasının kabristanında kendisine özel bir yer tahsis edilmiş olup mezar taşındaki yazıdan 1980 yılında vefat etmiş olduğu görülen Baltacı Derviş’in kabri, yöre insanının ziyaret etmekte olduğu mukaddes mekanlardan birini teşkil eder. Deresinek Köyünde A hi Sultan ve Oğuz (Yakasinek) Köyünde Himmet Dede zaviyeleri olduğunu öğreniyoruz. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Çay, Afyonkarahisar
Kırklar Makamı – Şeyh Hasan Efendi

Kırklar Makamı – Şeyh Hasan Efendi

Afyon – Merkez – Kırklar camii Kırklar makamı camiinde Mescit içerisinde Horasan erenlerinden olduğu söylenilen bir şahsa ait türbe vardır. XVII. Yüzyılda şehre gelen Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde Kaledeki Keykubad Camii’ni anlatırken “Caminin sağ tarafında Kırklar Makamı ziyaretgâhdır” şeklinde bilgi vermektedir. Günümüzde aynı isimle anılan mescidin bânisi Şeyh Hasan Efendi’nin cami içinde medfûn olduğu bildirilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Afyonkarahisar

Yapalak Dede

Adana – Ceyhan Selimiye köyü Ceyhan’ a bağlı eski ismi Yapalak, yeni ismi Selimiye olan köyün yakınlarında Çalılıklar içinde bir türbe olup Yapalak Dede Ziyareti olarak bilinmektedir. Mezar çok bakımsızdır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Ceyhan, Adana

Palabıyık Dede

Adana – Yumurtalık – Demirtaş köyü Yumurtalık ilçesine bağlı Demirtaş köyünde medfun olup 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesinde kaydı bulunmakta ise de mezar yeri tespit edilememiştir. 1297 / 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 161. sahifesinde ” Yumurtalık nahiyesi civarında kaim Cebelinur’da Meşahiri Ehlulah’tan Abdulcabbar nam bir makam vardır. Bundan başka nahiyeyi Timurtaş ve Palabıyık dede namları ile üç adet makam dahi vardır ” yazılıdır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Yumurtalık, Adana
Dedeler Dedesi – Şeyh Selahaddin Buhari

Dedeler Dedesi – Şeyh Selahaddin Buhari

Bursa – Keles Dedeler Köyü Hakkında çesitli darb-ı meseller ve efsanevi hikâyeler anlatılan Ana Sultan’ın kimliği ile alakalı, kaynaklarda net ve güvenilir bir bilgi bulunmamaktadır. Yöre halkının dilinde İnegöl’e bağlı bir köyde kabri bulunan ve köye ismini veren Baba Sultan’ın eşi olduğu yönünde bir bilgi dolaşsa da bu sadece bir rivayetten ibarettir. Ayrıca bu tür bir bilgi Küçükkavacık Mahallesi’nde yaşayanlar tarafından anlatılan ve buradaki iki kişinin karıkoca oldugu yönündeki bilgiyle de çelismektedir. Yine o çevrede oturanlar, burada bulunan iki ayrı türbede medfun bulunan insanların, yıllar önce köye çoban olarak gelerek orada evlenen, Arap asıllı bir çobanla eşi olduklarını söylemektedirler. İki türbeden hangisinde erkeğin hangisinde kadının yattığı bile bilinmediği için dedeyle alakalı anlatılanlar menkıbeden ibaret kalmaktadır. Kabirlerin birinde muhafaza edilen sancak, sadece köy hayrının yapıldığı gün dedenin avlu girişine asılmaktadır. Sancak üzerinde Kelime-i Tevhit ve onun altında Bursa’da kabri bulunan Emir Sultan’a ait bir nişan bulunmaktadır. Eski sancağı gören ve bilen insanlar asıl sancağın üzerinde daha değişik yazılar olan, farklı cins ve renkte bir kumaştan mamul iken 1950’li yıllarda bu sancağın kaybolduğunu, yerine şimdi kullandıkları sancağı temin ettiklerini ifade etmektedirler. On yıl öncesine kadar Ana Sultan türbesine rağbet yok denecek kadar azken son yıllarda önemli bir artışın olduğu anlatılmaktadır. Rağbetin her geçen yıl artmasından olmalı ki, ilçe belediyesi 2006 yılında hatırı sayılır meblağlar harcayarak türbeleri ve bulundukları alanı baştan sona yenilemiş ve modern sanat çizgileri taşıyan iki adet türbe ile biraz aşağısına türbelerle aynı mimari özellikte olan küçük bir mescit yaptırmıştır.

📍 Keles, Bursa
Doğan Bey

Doğan Bey

Bursa – Suluki camii arkasında Bugün Şehreküstü’den Santral Garaj ‘a inen Fevzi Çakmak Caddesi ‘nin sağında (şimdiki haliyle eski yerinin bir kısmı yola gitmiş bir kısmında da hastahane olarak kullanılan büyük gökdelenin bulunduğu mevkinin biraz aşağısında adına yeniden yapılan) Suluki Camii ‘nin doğusunda , yanında küçük birkaç mezar taşı bulunan kitabeli , heybetli , beyaz mermer mezar Doğan Bey ‘e aittir. Burada geniş yol açılmazdan önce mezar kendi adıyla anılan mahallede eski ahşap bir evin içinde idi. Bursa ‘da Emirsultan Mahallesi ‘nde olduğu gibi bu zatın hürmetine binaen bu mahallede de Ramazan davulu çalınmamaktadır . Doğan Bey Mahallesi’nde yaşayan halk arasında itibarlı , sözüne güvenilir kişiler hayatında yaşadıkları bir hadiseyi şöyle rivayet etmektedirler: “Bir davulcu bu kuralı bozarak belediyeden Doğanbey Mahallesi ‘ nde davul çalma ruhsatı almıştır. Ancak bu mahalleye gelip Doğan Bey sokağında davul çalmaya başlar başlamaz kendisine öyle bir manevi tokat vurulur ki; o anda kendisine vurulantokadın nereden geldiğini göremeden olduğu yerde yığılıp kalır ve bir daha da bedeninde can bulamaz. Bu olaydan sonra davulcular korkularından bu mahallede Ramazan davulu çalmaya cesaret edememişlerdir. Mahallede yaygın olarak ifade edilen bir hadise de şöyledir : Doğan Bey ‘in yaşadığı mahallede kadınlar bir evde toplanmış kına gecesi tertib etmişler. Doğan Bey Sultan eğlence ve gürültüden hiç haz etmezmiş. Cümbüş yapılacak evdeki kadınları mahallenin diğer akl-ı selim kadınlar ikaz etmişler . ” Bakın , Doğan Bey Dede cümbüşten hiç hoşlanmaz, başınıza bir akıbet gelir ” demişlerse de evde toplanan kadınlar bu ikazları dinlememişler. Başlamışlar def ve dümbelek ile çalgı çalıp eğlenmeye … Kadınlar daha cümbüşe başlar başlamaz; eğlendikleri evin insan genişliğinde olan direkleri bir simidin parçalanması gibi 3-4 parçaya bölünmüş, tavan büyük bir gümbürtü ile üzerlerine çökmüş .. . Bu felaketi gören mahalleli “bu mübarek zat mahallemizde manen bulunuyor” diyerek, kendilerine çeki düzen vermişler ve bugünden sonra ne davul çalmışlar ve ne de çalgılı düğün yapmışlardır. XIV-XV. yüzyılda yaşamış doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak bilemediğimiz Doğan Bey, döneminde önemli hizmetleri görülen Osmanlı ‘nın önde gelen akıncı beylerindendir . Onlar alime, arife ve evliyaya hürmet ve saygıda kusur etmezlerdi. Aralarında husumet yoktu, hoşgörü ve dayanışma hakimdi. Her birinin davası ila-yı kelimetullahdı. Hakkında daha pek çok menkıbelerin anlatıldığı Doğan Bey , I. Murad ve Yıldırım Bayezid devri ümerasından olup bir miktar asker ile Kosova üzerine yürüdü. Yıldırım zamanında Niğbolu muhafızı oldu. Doğan Bey , Yıldırım Bayezid ‘ in maiyetinde birçok muharebelerde bulunmuş, bahadırlık ve yiğitliği , kahramanca sebatı ile en cesur komutanlar arasında yer almıştı. Müttefik ordusunun saldırı haberini alınca lazım gelen tertibatı alarak kuvvetinin son demine kadar mukavemet etmeye karar verdi. Düşmanın ablukası altı gün devam ettiği halde Doğan Bey , Türklere mahsus bir kahramanlıkla kaleyi korumakta sebat etti. Şehre birçok defalar hücum ettilerse de , bu hücumların tamamı güçlü bir mukavemetle geri püskürtüldü ve düşmana ağır kayıplar verdirildi. Doğan Bey , ablukanın daha fazla uzaması halinde imdada ihtiyaç hasıl olacağını anladığından İstanbul’u kuşatmakla meşgul olan Yıldırım Bayezid ‘e bir haber gönderdi. Yıldırım , bu haberi alır almaz gecenin sessizliği içinde ordugahta kimseye bir şey söylemeden atına bindi ve yıldırım hızıyla hareket etti. Gece yarısı Niğbolu önlerine geldi. Etrafı derin bir karanlık kaplamıştı. Karşıda müttefik düşman ordugahının ışıkları görünüyor , kalede esrarengiz bir sükunet hüküm sürüyordu. Yıldırım , etrafı güzelce bir gözetledikten sonra atını mahmuzlayarak kaleye hakim bir tepe üzerine çıktı. Kaleye doğru yüksek bir sesle: “Bre Doğan ! .. Bre Doğan! .. ” diye haykırdı. Doğan Bey padişahının sesini tanıdı. Kalenin halini soran Padişah ‘ a erzakın kafi derecede bulunduğunu ve imdada ihtiyacı olduğunu söyledi. Yıldırım , üç gün daha dayanmasını , imdadına yetişeceğini söyleyerek gecenin karanlığında düşman güçlerine görünmeden geldiği gibi yıldırım hızıyla geri döndü. Ordusuyla gelerek hücum etti. Düşmanı darmadağın etti. Bu muharebede Osmanlıların kaybı 3.000, Haçlıların 20 .000 oldu . Niğbolu kahramanı olan Doğan Bey , sonraki hayatını Bursa’da tamamlamış, Bursa’ da ölmüş ve yaptırdığı caminin yanına gömülmüştür. Bugün bu camiden eser yoktur. SİT özelliğini yitirdiği gerekçesiyle arsası 1995’de imara açılmış yerine yüksek binalar kurulmuştur. Kendisine sade güzel bir mezar yapılmıştır . Başbakanlık Toplu Konut İdaresi, Bursa Osmangazi Belediyesi Doğan Bey Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde bu civardaki evler yıkılmış , yerlerine yeni projeye uygun gökdelenler planlanmıştır. Pınarbaşı ‘ nda camii olan İzzeddin Bey ise , Doğan Bey’ in kardeşidir . Buna “Yaralı Doğan ” da derlerdi. Doğan Bey’in Mahdume Paşa adında bir kızı vardı. Allah nur içinde yatırsın! .. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

📍 Bursa

Kabil-i Vücud Ali Efendi

Bursa – hisar ilçesinde güranlı mescidinin kuzeybatısında sokak üzerinde Mezarı Hisar içerisinde, Güranlı Mescidi’nin kuzeybatısında, sokak üzerindedir. Bursalı olan Ali Efendi’nin, annesinin vefatı sonrasında kabirde dünyaya geldiği halk arasında söylence olarak anlatılmaktadır. Bu olay, Kabil-i Vücud olarak anılmasının sebebi olarak gösterilir. En son olarak Kaplıca (Çekirge) müderrisi olarak görev yapan Ali Efendi, 1614 yılında vefat etmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Sungurpaşa Türbesi

Sungurpaşa Türbesi

İnegöl – Sungurpaşa köyü Yatırın adı Sungur Paşa’dır. Köy adını bu yatırın adından almıştır. Köyün eski adı Koçu köyüdür. Sungur Paşa, Osmanlı ordusu komutanlarındandır. Kendisi bir atlı sipahidir. Osmanlı Devletinin kuruluşunun ardından Sungur Paşa köyü havalisi kendine tımar olarak verilmiş; o da burada bir vakıf kurduğundan yöre genel vakıf malı sayılmıştır. Köyde Sungur Paşa’nın türbesi, camisi ve bir tarihi hamamı vardır. Bunlar, vakıflar genel müdürlüğünün korumasındadır. Türbe, taştan bir kapısı ve kıbleye yani güneye açılan bir penceresi vardır. Türbenin tavanı betondandır. Köyün içinde bulunan türbede her Cuma akşamı kadınlar tarafından mum yakılmakta ve adaklar adanmaktadır. Tören hazırlığını köyden seçilmiş bir heyet yapmakta en az kırk elli koyun kesilmektedir. Tüm masraflar köy halkı tarafından karşılanmaktadır. Çevre köyleri ve İnegöl halkı kutlama komitesince davet edilmektedir. Davetliler Dede’nin türbesi çevresinde toplanmaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa

Solakzade Ahmet Tevfik Efendi

erzurum – asri mezarlığı Erzurum’da dünyaya gelen Solakzade Ahmet Tevfik Efendi (1816-1893)’nin, büyük alimlerden ve Esat Paşa Şeyhi (Nakşibendi halifesi) müntesiplerinden olduğu söylenir. Büyük müftü merhum Sadık Efendi’nin dedesidir. Dört yaşında Kuran-ı kerim okumaya ve medrese tahsiline başlar. İbrahim Paşa Medresesine müderris olur ve aynı zamanda İbrahim Paşa Camiinde senelerce vaaz ve nasihati ile halkı irşat eder. Kürsü şeyhidir ve zenginlerden ihsan kabul etmez, kendi kazancı ile hayatını idame ettirir, edepli, kibar, alçak gönüllü hoş sohbet, hep halkın arasında olmaktan hoşlanan bir halk adamıdır. Tarihçe-i Erzurum müellifi Mehmed Nusret Efendi (1930), bu zattan bahsederken, “Onu ilk defa gören kemal-i heybetinden ürperirdi, sohbetine katılan ise saatlerce sohbetinden ayrılmak istemezdi. Bu iki fazilet Cenab-ı Peygamberden ulema-yı hassına mütevares olan ahlak-ı aliye-yi maneviyedendir.”, der. Bu aileye Solakzade denilmesinin sebebini ise Müftü Sadık Efendi şöyle açıklar. “Dedem Ahmed Tevfik Efendi’nin babası Hacı Lütfullah Ağa (1821) yarımkan Arap atı besler ve beslediği bu atlarla Erzurum ve çevresinin geleneksel atlı sporlarından cirit oyunlarına katılırmış. Cirit sopasını sol eliyle tutup attığından kendisine solak, çocuklarına da solak’ın oğlu anlamına Solakzade denilmiştir.” 1934 tarihinde çıkarılan soyadı kanunundan sonra Solakbay soyadı alınır. Ahmet Tevfik Efendi geç evlenir. Bunun için şöyle bir hikaye nakil edilir. Çok yağmurlu bir günün gecesinde Erzincankapı’da olan evine giderken önünü büyük bir su birikintisi keser. Efendi hazretleri bir türlü yol bulup geçemez. O esnada oradan geçen bir sarhoş, durumu fark eder. Hoca Efendiyi sırtına alıp geçirmek ister. Her ne kadar istemese de, Hoca Efendi sarhoşun ısrarlarına dayanamayıp, sırtına binmeye mecbur kalır. Su birikintisinin ortasına gelindiğinde, sarhoş der ki, “Hocam ya babama yedi Fatiha okursun, ya da seni su ortasına bırakırım.” Hoca Efendi ellerini kaldırarak Fatihaları okur, karşı tarafa geçirilir. Elini öpen sarhoş uzaklaşır gider. Bu durumla şaşkınlığa düşen Ahmet Efendi, “evladın sarhoşu bile babaya sahip ise, ben nice dururum” der. Evlenmeye karar verir. Münasip birisini bulur, evlenir.” Bu evlilikten, Müftü Solakzade Sadık Efendi’nin babası ve uzun yıllar Erzurum Müftülüğü yapan Abdulhamit Efendi dünyaya teşrif eder. Solakzade Ahmet Efendi, Ölümünden bir iki gün evvel yanına muayene için gelen doktora Fuzuli’nin şu beytini okuyarak, hastalığından kurtulamayacağını işaret eder. “ Çare-i bi hudemi sordum mualicden dedi Derd, derd-i aşk ise mümkin değil sıhhat sana “ Kabri Erzincankapı mezarlığından, Asri Mezarlığa nakil edilmiştir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Derviş Hacı İbrahim Ağa

Derviş Hacı İbrahim Ağa

erzurum – derviş ağa camii Hacı Bektaş oğlu Derviş Hacı İbrahim Ağa 17. yüzyıl sonu 18.yüzyıl başlarında hayat sürmüş, Erzurum’un yetiştirdiği, sanatkar ve kundura işleriyle uğraşan bir sofidir. Derviş Ağanın mezarı Gülahmet caddesinde, 1717 yılında yaptırdığı, kendi adını taşıyan Derviş Ağa Camiinin haremine girişte sol taraftaki küçük hazirededir. Mevlevi tarikatına mensup kimselerin başlarına giydikleri özel bir başlık olan Mevlevi sikkesi Derviş Ağa Haziresinde bulunan Said Efendi ve Hacı Mehmed Efendi’nin mezarlarına ait baş şahidelerin üst bölümlerinde karşımıza çıkar. 35-40 kadar kabrin yer aldığı bu hazirenin ortasında bulunan İbrahim Ağa’nın mezarı baldaken tarzı bir türbe ile çevrilmiştir. Türbeyi dört sütun üstünde yükselen bir kubbe örtmektedir. Kitabesi şöyledir. El Hac Derviş eyledi sad hayf kim tayy-i mekan Cilvegahın eyle Ya Rabbi anın bağ-ı cinan Bilmediler kıymetin bir durr-i bi- hemta idi Etti ağuş-i sadefde akibet kendin nihan Yaptı birkaç cami-i Pakize-i beyt-i Kerim Beş vakitte ruhuna tespih eder nice kesan Her menarı kandil-efruz Mahşere gittikde ol Şatır-ı zerrin-i kemerdir pişgahında revan Hem bir iki çeşme bünyad etti İskender-revan Didiler ab-ı hayatı itti kim atşanesi Nice cisr etti bina ol Hacı Bektaş-zade kim İtti dervişane hayrat oldu inşa nice can Guş edüp fevtin düa birle Didim tarihini Hacı İbrahim’e Bari ide nari Gülistan Sene: H.1149 – M. 1737 Bu kitabeye göre, ayrıca Gümrük Camiini ve daha başka çeşmeler, köprüler yaptırmış olduğunu öğreniriz. 1726 M. tarihli Derviş Ağa vakfiyesinin düzenleniş tarihinden birkaç yıl önce yaptırılmış olan Gümrük Hanı batısındaki hamamla birlikte Gümrük Camii akarlarındandır Erzurum hanları içerisinde Rüstem Paşa Kervansarayından sonra en düzenli plana sahip olan bu han, 2005–2006 yılında Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından kapsamlı bir şekilde onarılmıştır. Saray Hamamı da denilen Emir Şeyh Mahallesindeki hamamın giriş kapısı üzerindeki mermer kitabeye göre 1119 H.- 1707 M. tarihinde yaptırmıştır. “Yapup Derviş Ağa Ferzend-i yekta Bu hamam-ı Lâtifi etti ihya Ne hamam-ı ferah bahşaki oldu Selim mevki-i makbul-i ara Binası-dil-küşa tarhı dil ara Ayni söyledim itmamına tarih Havası hoş hamam-ı ziba 1119” “Serçeme çayının devamında Tosik ve Yesmeçöl dağları arasındaki sıkışan yerde civankaşı gibi kurulmuş bir köprü, adını yaptırandan alır. Derviş Ağa Köprüsü 1703 yılında, buraya Kuzgun köyü köprüsü de derlermiş.” Pek düzgün olmayan bir hatla dört satır halinde yazılmış olan kitabesinde, Bir altın ola beher taşı Boyunca görenler hayır dua Hayn sahibi Derviş Ağa Sene 1115 (1703). ifadeler yer almaktadır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Ethem Bin Abdullah Piri ( Yeşil Etekli İmam Türbesi )

Ethem Bin Abdullah Piri ( Yeşil Etekli İmam Türbesi )

Çanakkale – gelibolu – mevlevihane sokak ile sümer sokağı kesişiminde Gazi Süleyman Paşa ile Rumeli’ye geçen Alperen dervişlerin başında bulunuyordu. Fetih sırasında ölen şehitleri kendi eliyle şehrin değişik yerlerine defnettiği ve heybetli bir imam olduğu anlatılıyor. İbn-i Şimşit Türbesi Yeşil Etekli Gazi ile beraber Gelibolu fethinde hizmet ederek Mevlevi yakınlarında halkın manevi hizmetlerinde bulunmuş. Gelibolu’da vefat etmiştir. Kabirleri Mevlevihane arkasında Yeşil Etekli Derviş’le aynı bahçede bulunmaktaydı. Üzerine inşaat yapılarak kabri yok edildi. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale
Sarı Kadı Mustafa Efendi

Sarı Kadı Mustafa Efendi

istanbul – sarıgazi Üsküdar Sarıgazi Mahallesi’nde, aynı isimli cami­nin sağında yer alır. Mustafa Dede , Sarı Kadı Mehmed Dede Efendi’nin oğludur ve babasıyla birlikte İstanbul’un muhasa­rasında ve alınmasında bulunmuştur. Fethi takiben kendileri­ne temlik edildiği sanılan bu köye yerleşen Mustafa Dede 887 (1482) tarihinde vefat ederek türbesine defnedilmiştir. (Baba­sının kabri ise caminin kıblesi yönünde 500 metre kadar ileride, Çayönü adı verilen mevkidedir.) Yığma taştan yapılan türbe ahşap çatılıdır. Kapısı önünde dört ahşap sütunun taşıdığı bir revak ve üzerinde bir kitabe vardır: “Mader-i Sultan Selim Han ibn -i Sultan Mustafa Mihrişah Sultan vala himmet -i re’fet meab Kesb-i ruhaniyyet -i ervah- ı ehlullah içün Eyledi türbe- i ranayı tamire şitab, 1208 “ Kitabeden öğrendiğimize göre türbe 1208 (1793) yılında tamir edilmiştir. Türbenin içinde Mustafa Dede’ nin ahşap sandukası ve üzerinde serpuşu bulunur. Sandukasının önüne konulan levhada Mustafa Dede’nin şeceresi anlatılmakta ve H. 887’de vefat ettiği belirtilmektedir. Türbenin batıya bakan cephesinde iki hacet penceresi vardır. Türbenin doğusundaki hazirede medfun olan Şeyh Mustafa Dede ‘nin hanımı ve çocuklarına ait kabirlerden günümüze ancak dağılmış kaideleri ulaşmıştır. Sarı Kadızade Şeyh Mustafa Efendi, şeyh’ül hatta­tin olarak bilinen Şeyh Hamdullah’ ın mürşidi olmuş ve ona icazet vermiştir. Sultan Bayezid’in ölümünü takiben, Musta­fa Efendi’nin vefatından 30 yıl kadar sonra Sühreverdiliğin Zeyniye koluna bağlı Sarıgazi’deki bu tekkeye gelerek inziva­ ya çekilen Şeyh Hamdullah, oğluna da çok sevdiği Mustafa Efendi’nin adını vermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Şeyh Hacı Nuri Efendi

Şeyh Hacı Nuri Efendi, Mevlevi tekkesi şeyhlerinden olup Manisa – Demirci’nin yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerden biridir. Memlekete her hususta büyük fayda ve hizmetleri olur. Demirci’de 1900’lerde birkaç dönem Belediye reisliği yapmış olan Nuri Efendi, çarşı ve sokaklarda mevlevi kıyafeti ile dolaşır, başta sikke, üzerinde de uzun entari ve topuklarına kadar Şam hırkası giyer, yaz kış elinden şemsiyesini bırakmaz. Halktan azami hürmet görür. Kadir geceleri dervişlere ve halka süt ikram etmesiyle meşhurdur. Hacı Nuri Efendi’nin Demirci’de ilk Mevlevi tekkesinin açılışından sonra 70-80 kadar Mevlevi dervişi olur. Vefatından sonra tekkeye başka şeyh gelmez ve tekkelerin kapatılmasına kadar bu böyle devam eder. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Demirci, Manisa
Seyyid Cemal Sultan

Seyyid Cemal Sultan

Afyon – ihsaniye – döger beldesinde çakır mevkiinde Seyyid Cemal Sultan, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin önemli halifelerindendir. Velayetname’de Seyyid Cemal Sultan ile ilgili şu bilgiler yer alır; Hacı Bektaş Hünkar Ahmet Yesevi’nin emriyle Rum ülkesine gelip Sulucakarahöyük’te yerleştikten sonra ünü her yana yayıldı. Her taraftan ziyaretine gelenler çoğaldı. Kimi gelir nasibini alır giderdi, kimi gelir kalır hizmet ederdi. Kimisini de Hünkar bir yere yollar, kendisine halifelik verirdi. Halife olan gittiği yerde mürid, muhib edinir, halkı uyarır idi. Hacı Bektaş Hünkar otuz altı bin çerağ uyarmış, otuz altı bin halife dikmişti. Bunların üç yüz altmışı gece gündüz Hünkarın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkar ahrete göçünce (Hakka yürüyünce) onların her biri Hünkarın gönderdiği yere gitti. Hünkar Seyyid Cemal Sultanı halifelerinin hepsinden fazla severdi, onu pek ağırlardı. Bu yüzden diğer Halifeler de onu büyük bilir sayardı. Zaten Hünkar da bunu buyurmuştu. Nice defalar eliyle sırtını sıvazlayarak ”Cemal’imdir, Cemal’imdir, Cemal’imdir”, demişti. Seyyid Cemal Sultan bütün Halifelerin üst yanına otururdu. Seyyid Cemal bir gün Hünkarın kapısında oturmaktadır. ‚Acaba Hünkar bize de bir yurt gösterir mi ki orda dem yom oynatalım, fikrine düşer. Bu durum Hünkara malüm olur. Cemalim der, ‚bizi varlık yurduna gönder, sonra bir merkep al yola düş. Merkebini nerde kurt yerse, orasını sana yurt verdik, oraya varır, orda demini yomunu oynatırsın. Senden bir oğlumuz gelecek, Akdeniz’e yol edecek.‛ Hünkar varlık yurduna göçünce, Habib Emirci’yi seccadeye geçirdiler. Seyyid Cemal Sultan erenlerin sözüne uyup bir merkep alır ve yola revan olur. Vara vara nihayetinde Altıntaş’a varır. Görür ki, otlu, sulu, çayırlık, çimenlik öylesine güzel bir yer ki, dille tarif etmenin imkanı yok. Burası pek hoşuna gider. Merkebini çayıra salar, kendisi de yatar uyur. Bir müddet sonra uyanınca görür ki, merkebini kurt yemiştir. O vakit Erenlerin sözünü hatırlar, ve oraya yerleşir. Seyyid Cemal’in bir çok kerametleri görülür. Ve gün gelir, evlenir bir oğlu olur. Adını Asildoğan koyar. Asildoğan bir aralık Rumeli yakasına geçer. Gelibolu boğazına varır, karşıya geçmek ister. Gemiciler, kayıkçılar ona yardımcı olmaz. Bunun üzerine denize doğru yürümeye başlar, yürüdüğü yerden su çekilir, kara olur. Kayıkçılar bunu görünce amana gelir, yalvarıp yakarırlar. Kayık getirip, zorla razı ederek kayığa bindirirler. Seyyid Cemal Sultan Altıntaş havalisinden Tökelcik’e (Tökelcik günümüzde Afyonkarahisar, İhsaniye ilçesine bağlı Döğer Beldesinin sınırları içersinde bulunan Çakırlar mevkiidir) yerleşir ve orada da Hakka yürür.Türbesi oradadır. Seyyid Cemal Sultanın Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir yöresinde asıl adının önüne geçmiş ismi Kemal Sultan’dır. Seyyid Cemal Sultan Anadolu Alevileri tarafından adıyla anılan Alevi-inanç-Dede ocağının kurucusu olarak kabul edilir (Derviş Cemal Ocağı). Bugün Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir illerindeki onlarca Alevi köyünde Seyyid Cemal Sultan Ocağına mensup gruplar yaşamaktadır. Bu yörelerde Seyyid Cemal Sultan Ocağı ocak aidiyeti bakımından en büyük ocaklardandır. Seyyid Cemal Sultan Ocağının talipleri arasında Kayı boyuna mensup Karakeçili yörükleri nüfus çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Seyyid Cemal Sultan Ocağı Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir yöreleri Aleviliğinin temel dinamiklerindendir. Ocak bünyesinde geleneksel Alevilik yapılanışına uygun olarak ‘Dede-Talip diyaloğu’ ve ‘Cem ayini’ uygulamaları bütün canlılığı ile sürdürülmektedir. Günümüzde Çakırlar Tekkesi diye de bilinen Seyyid Cemal Türbesi, çevredeki Alevi-Bektaşi topluluklarının sıklıkla ziyaret ettiği, adak adadığı, kurban kestiği kutsal bir mekan olma özelliğine sahiptir. Yapı avlu çevresindeki temellerden anlaşıldığına göre bir zaviye olmalıdır. Oğulbeyli Köyünün 3500 m. kuzeydoğusu, Fincanburnu Köyünün 1600 m. güneybatısında yer almaktadır. Döğer’in kuzey batısında yaklaşık 5 km. uzaklıkta bir tepe eteğinde, art arda iki kubbeli kesme taş kaplamalı dikdörtgen bir yapı olup, çevresi avlu duvarıyla çevrilidir. Dağ yönündeki kuzey duvarın üst kesimi moloz taşla yapılmış, üçgen biçiminde yükseltilmiştir. Daha uzun olan batı duvarının orta kesiminde ise iki ayrı yapının bitişme yeri belirgindir. Kubbeler sekizgen kasnak üzerine oturtulmuştur. Biri doğu yönde biri kuzey yönde olan iki ayrı kapı ile iki ayrı bölüme girilir. Doğu kapısı dikdörtgen açıklıkta demir kapılı olup üst kesiminde tuğladan yalancı sivri kemer vardır. Kemer gözü doludur. Kemer üzerinde ve güney duvarda birer küçük pencere açılmıştır. Ayrıca güney duvara içte bir niş konulmuştur. Batı orta duvardaki bir pencere ile de ikinci bölümle bağlantılıdır. Ġçerde doğu- batı doğrultusunda herhangi bir özelliği olmayan iki mezar vardır. Ahmet ve Mehmet adlarında iki kişiye ait olduğu söylenir. Kuzey yandaki ikinci kapı ise biraz aşağıda olup yandan basamakla inilerek içeri girilir. Bizans dönemine ait mermer devşirme taş kapı üstüne konulmuştur. Ġçerde doğu batı doğrultusunda bir merkad bulunmakta olup bunun Seyit Kemal Sultana ait olduğu kabul edilir. Kuzey yöndeki avluda yine doğu batı doğrultusunda yan yana ve arka arkaya 8 mezar daha vardır. Bunlardan duvar dibinde olanın, Seyit Kemal Sultanın yakınlarından gözcü Bal’a ait olduğu belirtilmektedir. Bu odaların zaviye olarak kullanıldığı anlatılır. Avlunun kuzey doğu köşesinde temel kalıntıları ve ayrıca Bizans mimari parçaları vardır. Tekke içinde ve dışında toplam 11 mezar bulunmaktadır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 İhsaniye, Afyonkarahisar

Şeyh Muhammed Emin Halifani

Şeyh Ahmed Halifani hazretlerinin diğer oğlu Şeyh Muhammed Emin Efendi de Halifan köyünde doğmuş, medrese ilmine babasının yanında başlamıştır. Babasının talimatı üzerine Şeyh Ali Efendinin oğlu Şeyh Hasan Naki Efendinin yanına gitmiş, hem ilim, hem de tasavvuf icazetini ondan almıştır. Şeyh Muhammed Emin Efendi icazetnamesini aldıktan sonra Erzurum’un Tekman İlçesine bağlı Şekan köyünde medresesini kurar bir taraftan ilmî tedrisat ile uğraşırken, diğer taraftan babasının bölgesinde irşat faaliyetlerinde bulunur. Bunun üzerine zamanın yönetimi tarafından Göynük Nahiye Müdürlüğüne atanır. Birinci Dünya savaşında Rus işgali sebebiyle Halifandaki ailesi ile birlikte muhacir olurlar. Ailesini Bingöl’ün Çan köyü Megmir yaylasına getirdikten sonra kardeşi Şehit Şeyh Abdullah Efendi ile birlikte Ruslara karşı savaşmak için geri dönerler. 1916 yılı sonbaharının bir öğle vakti sonrası Karlıova’nın Göynük (Oğnut) köyü yeni yerleşimin bulunduğu mıntıkaya geldiklerinde karşı tepedeki bir bölük Rus askeri ile karşılaşırlar ve aralarında sıcak çatışma başlar. Şeyh Abdullah Efendi şehit olur, Şeyh Muhammed Emin Efendi ağır yaralanır, hava karardığı için düşman askerleri üzerlerine gidemez ve o gece şehit olan kardeşinin sırtına sarılarak sa- bahlar ve gün ağardıktan sonra da düşman askerleri tarafından esir alınır. Şeyh Muhammed Emin Efendi, Erzurum’a götürülürken Çat İlçesindeki müritleri tarafından yüklü miktarda para ve altın karşılığında Ruslardan geri alınır. Çat’ın Başköy köyüne kaldırılarak tedavi altına alınır. Daha sonra Çat’ın kurtuluşunda oradaki müritlerini toplayarak bir milis gücü oluşturur ve milis komutanı olarak Ermenilere karşı savaşır. Ermenileri o bölgeden temizledikleri sırada o zaman doğu cephesi komutanı olarak atanan 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa Şeyh Muhammed Emin Efendi ve arkadaşlarının yaptıkları başarılı mücadeleden dolayı kendilerini tebrik eder. Bilahare Çat’ın Parmaksız Köyüne yerleşir, orada medresesini kurar ve tekrar irşada başlar. Çat ve bölgesinde çok büyük hizmetleri olmuştur. 1928 yılında Çat’ın Parmaksız Köyünde vefat etmiş, kabri kendisi tarafından yaptırılan Parmaksız köyü camisinin içerisinde girişte sağ taraftadır Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Çat, Erzurum

Korganlı Mehmet Akkiraz Hoca

Korganlı Mehmet Akkiraz Hoca’nın kabri şerifi ; Ordu – Korgan’da Ulu camii yankınında. Silsile-i Şerifi Yöre halkı arasinda “Kiraz Hoca”, “Kirazoğlu Mehmet Hoca” diye de anılan Mehmet Akkiraz Hoca Efendi, günümüze ulaşabilen çok az sayıdaki son devir Osmanlı ulemasından kabul edilir. Ordu’nun Korgan ilçesindendir. Halk arasında “Abdi Hoca” diye anılan müderris Abdurrahman Hilmi Hoca (v. 1957)’nın, şimdi Aşağı Damlalı olarak isimlendirilmiş olan Fizme köyündeki medresesinde eğitimini ikmal ederek icazet almıştır. Medreselerin kapatıldığı tarihe kadar (1924) burada okumuş olan Akkiraz hoca’nın, neden Gümüşhanevi dergahı meşayıhından Ünyeli Yusuf Efendi’den icazetli olan hocası Abdurrahman Hilmi Hoca’dan tasavvuf dersi almadığı ve ona intisap etmediğini tam olarak bilemiyoruz. Bu durumu, 1993’de ziyaretine gittiğimizde sormuştuk, o da buna, “nasip” cevabını vermişti. Mehmet Akkiraz Hoca’nın üzerinde en fazla iz yapmış olan isimlerden birisi de hiç şüphesiz, Hamil Tarakçı Hoca Efendi’dir. Tasavvufa intisap etmesine onun sebep olduğunu ve çok muhabbetli günlerinin geçtiğini nakletmişti. İlk intisabını Sivaslı Mustafa Taki Efendi’ye yapmış, 1925’de Mustafa Taki’nin vefatı üzerine de, Sivaslı İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ne bağlanmıştır. Kirazoğlu Mehmet Hoca Efendi, I. Dünya savaşına katılmış ancak tifo hastalığına yakalanmış, kendisinden ümit kesilmiş olmasına rağmen umulmadık biçimde iyileşmiş. Korgan Merkez Camiinde 1973 yılına kadar 35 yıl hizmet vermiş, kendi isteği ile buradan emekli olmuştur. Mehmet Efendinin, Korgan ilçe merkezinde çevre köy ve ilçelerde bir çok hayır hizmetinin yerine getirilmesinde ya bizzat görev aldığı ya da teşvikçi olduğu bilinmektedir. Çevresine toplanan insanların maneviyatını yüksek tutabilmek ve dini hassasiyeti yayabilmek için, bir asra yakın ömrünü vakfetmiştir. 1997 yılında vefat etmiştir.

📍 Ordu
Ömer Hüdai Baba (ks.)

Ömer Hüdai Baba (ks.)

Elazığ Merkeze bağlı Mollakendi beldesi Güntaşı köyündedir. Ömer Hüdai Baba’nın (k.s.) Nakşi Silsile-i Şerifi Ömer Hüdayi Baba 1821’de Harput’un Hoğu beldesine bağlı Mürü (Yünlüce) köyünde doğmuştur Tahsilini Harput medreselerinde tamamlamıştır. 1842 yılında askerlik görevini yerine getirmek için Erzincan’a gider ve “Kırk Serdarlar” teşkilatı sancaktarlığına seçilir. Bir süre bu görevi yerine getirir. Erzincan’da “Kırk Serdarlar” teşkilatının başı olarak görev yaparken gördüğü bir rüya üzerine orada Hayyat Vehbi (Terzi Baba)’yle tanışır. Uzun süre Terzi Baba’nın sohbetlerine devam edip ondan tasavvufun incelikleriyle ilgili bilgi ve feyiz alır. Daha sonra ilmi konularda kendini yetiştirmek ve çevresine hizmet etmek için askerlik görevinden ayrılır ve Harput’a dönmeye karar verir. Bu arada hocası Hayyat Vehbi Efendi Harput’un Arapgir ilçesinde Ömer Nurani isminde bir halifesinin olduğunu ve onunla sık sık görüşmesini tavsiye eder. Bunun üzerine Ömer Hüdayi Baba, Ömer Nurani Efendi’ye intisab eder ve yedi yıl boyunca ziyaretlerine gider ve sohbetlerinde bulunup istifade eder. Ömer Nurani Hazretleri, seyri sülükünü tamamlayıp kemale ulaştığından ve irşada ehil olduğundan dolayı ona icazet verir. Böylece Ömer Hüdayi Baba da etrafında bulunan insanları irşad etmek amacıyla sohbetlere başlar Ömer Hüdayi Baba bir gün şeyhi ile halvette iken şeyhi kendisine; “Oğlum ben sana çok emek çektim bezedim, süsledim ve bir çekmeceye koydum. Anahtarı Osman’dadır” diye buyurur. Fakat Ömer Hüdayi Baba edebinden hikmetini soramaz. Şeyhi de bir cevap vermez. Bir gün Ömer Hüdayi Baba ticaret amacıyla birkaç arkadaşıyla Urfa’ya gider. Bir akşamüstü şehirde gezerken evin birinde sesli zikir yapıldığını duyar. Arkadaşlarından bir bahane ile geri kalır. Zikir yapılan eve girince karşısında bir zikir halkası ve ortasında nur yüzlü yaşlı bir zât görür. Büyük bir hayranlık ve zevk ile zikri izler. Bir müddet sonra o da yapılan zikre katılmış ve ritmine kendini kaptırmıştır. Bir ara halkanın ortasındaki bu kişi halkadan çıkarak Ömer Hüdayi Baba’nın yanına gelir ve, “Hoş geldin evladım ama arkadaşların sokakta seni arıyorlar. Büyük endişelere kapıldılar. Şimdi git, yarın sabah namazı yalnız olarak gel”, der. Bunu üzerine Ömer Hüdayi Baba dışarı çıkar. Gerçekten de arkadaşlarının büyük bir telaş içinde kendisini aramakta olduklarını görür. Ertesi gün sabah namazında aynı evin önüne gelir. Daha kapıyı dönmeden bu şahıs kapıyı açar ve buyur eder. Sabah namazını birlikte kılarlar. Sonra sohbet etmeye başlarlar. Bir ara bu kişi, “Evladım, maşallah şeyhin sana çok emek çekmiş. Fakat birazcık aşkın noksandır. Sana biraz da aşk gerek”, der. Ömer Hüdayi Baba bu sözden alınmış olacak ki, “Efendim onu da siz lütfediniz”, der. Şeyh Efendi onun gücendiğini fark eder. Bunu üzerine Ömer Hüdayi Baba’ya “Evladım neden gönül koyarsın bize! Şeyhin Ömer Nurani sana anahtarın Osman’dadır.. demedi mi? İşte o Osman benim”, der. Bu söz üzerine Ömer Hüdayi Baba çok mahcup olur ve bu yaşlı zatın ellerine kapanıp affını diler. Ömer Hüdayi Baba bir süre Seyyid Dede Osman Avni’ye hizmet eder ve Kadirilikten Hırka-i Tarikatı giyer. Ayrıca Kadiri şeyhi olan Osman Avni Hazretlerinden icazet alır. Bundan sonra da Harput’ta Kadiri ve Nakşî tarikatı üzere halkı irşada devam eder. Fakat o yörede daha çok Kadiri Şeyhi olarak meşhur olmuştur. Ömer Hüdayi Baba daha sonra Kövenk’e yerleşir ve orada dergâh kurar. Dergâhında kendisine gelen talebelere dersler verip onları yetiştirmekle meşgul olur. Onun ilmi ve tasavvufi terbiyesi altında yetişip icazet alan halifeleri de çoktur. Bu halifeleri çevre il ve ilçelerde çok faydalı irşad görevlerinde bulunmuşlardır. [toggle title=”Ömer Hüdai Baba Menkıbeleri” load=”hide”] Ömer Hüdayi Baba ile ilgili bir birçok menkıbe anlatılır. ………Rivayete göre, bir Cuma akşamı dergâhta zikrullah yaparken bir rahip de misafir olarak orada bulunmaktadır. Ömer Hüdayi Baba şahadet parmağını bu rahibe uzatır. Rahip o anda yüksek bir sesle, “Ben şahitlik ederim ki Allah birdir ve ondan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed Onun kulu ve Resülüdür”, der ve halka-i zikre girer. Zikirden sonra orada bulunanlardan bir zat Ömer Hüdayi Hazretlerine, “Efendim parmağınızı bu zata yönelttiniz ve bu zat Müslüman oldu. Ne olur bana da bir parmak uzatın da ıslah olayım”, der. Ömer Hüdayi Baba o zata, “Evladım! Bir işaretle çok gayrimüslimi müslüman ettik, ama sana kırk sefer işaret ettikse de ıslah olmadıysan ben ne yapayım”, der. …… Hacı Ömer Hüdayi Baba Güntaşı Köyü’nde dergâh açar ve devrin ileri gelen âlimlerinden olan Beyzade Hoca ve İmam Efendiyi ziyarete Harput’a gider. Beyzade Hoca’ya, “Sen, bey oğlusun, beylere sahip ol” İmam Efendi’ye de, “Sen de imamsın imamlara sahip ol. Hırsızlar yolsuzlar da benim”, der. Hamza Baba, Güntaşı’na beş kilometre uzaklıkta köyde oturan bir eşkıyadır. Diyarbakır yolu köyünün yakınından geçer. O da yol kesip, kervan soymaktadır. Hacı Ömer Hüdayi Baba, bundan haberdar olup, “Ben yakınıma sahip olamazsam uzağıma nasıl sahip olurum” diye düşünür. Birgün Hamza’nın yolu dergâha düşer. Ömer Baba, “Hamza artık yeter, bu işten vazgeç! Allah yoluna çalış”, der. Hamza, ruhuna işleyen bu çağrıyı kabul eder ve dergâha intisap eder. Bir ay, iki ay derken bir gün arkadaşları başına dikilirler. “Harput’ta bir ev var. Sen olmazsan soyamayız, “derler. Hamza Baba, “Yapmayın etmeyin, ben Hacı Ömer Baba’ya intisab ettim. Bazı hâllerimi yüzüme vurdu. O adamdan korkarım.” dese de fayda etmez. Arkadaşları, “Senden bilmez, etraf eşkıya dolu”, diyerek razı ederler. Gece bastırınca da Harput’ta soyacakları evin önünde buluşurlar. Eskiden evlerin sürgüleri tahtadanmış. Hamza Baba, testereyi alıp kapının aralığından sürgüyü kesmeye uğraşır. Uzun süre çabalamasına rağmen sürgü bir türlü kesilmediğinden, kapıyı açamazlar. Arkadaşları telâşlanır:” Neredeyse sabah olacak, yakalanmadan gidelim.”derler. Hamza Baba, “Bunda bir hâl var, neden tahta sürgü kesilmesin ki”, diye düşünür ama bir anlam veremez. Dönüşte Güntaşı’ndan geçerken, “Bir de şeyhime uğrayayım” diyerek dergâha gelir. Bu Ömer Baba’nın beklediği ziyarettir. Hamza Baba, içeriye girer oturur ama Ömer Baba’nın kolunun sarılmış ve boynundan asılı olduğunu da görür. “Ne oldu? Şeyhim”, der. Ömer Baba, hiç sesini çıkarmaz. Ama cemaatte oturanlar duramayıp eşiştirirler. “Şeyhim akşam bir şey yoktu, gece ne oldu? Düştün mü, ne yaptın?” Ömer Baba, “Oğlum, orasını karıştırmayın, bizim bir eşkıyamız vardı, gece kolumu testereyle kesmeye kalkıştı”, diye cevap verince, Hamza Baba, akşamdan beri olup bitenin sırrını anlar ve utancından başını önüne eğer. Öyle çok ibadet eder, öyle çok çalışır ki, olgun müritlerin seviyesine bir yılda ulaşır. [/toggle] Ahmed Cemali adında bir oğlu, Meymene, Saâdet, Hafize adında üç kızı olan Ömer Hüdayi Baba, 1905 tarihinde Kövenk’te vefat eder. Kövenk’deki türbesine defnedilir. Ömer Hüdayi Baba’nın (1821-1905) birbirinden ayrı kubbeli üç mekândan oluşan türbesi, Güntaşı (Kövenk) köyünde bulunmaktadır Her üç mekan da sekizgen planlı olarak modern bir mimari anlayışla inşa edilmiştir. Türbe içinden mekanların birbirlerine geçişleri sağlanmıştır. Türbe içinde Ömer Baba’nın sandukasıyla beraber halife ve müridlerine ait bir sanduka iki mezar daha bulunmaktadır. Bunlar Hacı Ömer Baba’nın kabrinin güneybatısında Kürklü Muhammed Baba’nın, doğusunda ise Göllü Mustafa Baba ile halifesi Şükrü Baba’nın kabirleridir. Ziyaret mahallinde elektrik ve su bulunmaktadır. Türbe önünde yer alan bahçedeki mezarlıkta Hacı Ömer Baba’nın aile fertlerinin mezarları da yer alır. Ömer Hüdai Baba’nın Halifeleri Hacı Ömer Hûdaî Baba, Kövenk’te uzun yıllar halkı irşad eder Bu süre içerisinde Göllü Mustafa Baha’yı, Akçakirazlı (Perçençli) Muhammed Baba’yı, Palulu Muhammed Baba’yı, Tebecüklü Mehmet Baba’yı Kürklü Hacı Muhammed Baba’yı, Dere boğazı köyünden Hamza Baha’yı, Harputlu Abdullah Fahri Baba’yı, Izollu Muhammed Emin Baha’yı ve Şükrü Baha’yı yetiştirir. Bunlardan Göllü Mustafa Baba, Tayyar Baba’yı yetiştirerek Kadirilik Tarikatını günümüze taşır. Bir diğer kolu ise Harputlu Abdullah Fahri Babayla Malatya’ya gider. Sarılılı Muharrem Hilmi Efendi de buradan yetişerek sonradan kendisi Süleyman Ateş’i yetiştirmiştir. Tarikatın Kürklü Hacı Muhammed Baha’dan devam eden diğer bir kolu ise, Trabzon’a kadar ulaşıp bugünkü İcmal Dergisi ve Mesaj TV etrafında toplanan Prof. Haydar Baş grubunu oluşturur. Kabri mütevazi bir mezar halindeyken daha sonra sevenleri tarafından kabrinin üstüne türbe yapılır. Günümüzde türbesi oldukça yoğun bir şekilde haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Türbe genellikle ziyaret amaçlı olarak ziyaret edilmektedir. Buraya çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, felçli hastalar, bedensel ve ruhsal rahatsızlığı olanlar çoğunlukta olmak üzere her türden hastalar gelir. Rahatsızlığı olan kişiler şifa bulmak amacıyla bazen burada bir iki gece yatıya kalır. Kısmeti kapalı olan gençler kısmetlerinin açılması, işsiz olanlar iş sahibi olmak, çeşitli sınavlara giren öğrenciler başarılı olmak maksadıyla ziyarete gelmektedir. Ayrıca çocuğu askerden dönenler, geçirdiği bir kazadan sağlıklı bir şekilde kurtulanlar vb. birçok dilek ve istekleri doğrultusunda buraya gelmekte ve şükür amacıyla kurban kesip tasadduk etmektedirler. Adağı olanlar da buraya gelip kurbanını kesmekte ve tasadduk etmektedir. Ziyarete gelenler burada Kur’an-ı Kerim okumakta ve ziyaret sonrasında en az iki rekât namaz kılmaktadırlar. Türbenin bakımını yapan kadına da yaptığı bu hizmetten dolayı cüz’i miktarda para veya yiyecek türünden hediyeler de verilir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mollakendi, Elazığ
Seyyid Abdulhakim Bilvanisi (k.s.)

Seyyid Abdulhakim Bilvanisi (k.s.)

Adıyaman – Menzil Köyü Abdulhakim Bilvanisi hazretleri , 1902 yılında, Bitlis’e bağlı (bugün Siirt’e bağlı) Baykan ilçesinin Kermete köyünde dünyaya geldi. Hazret-i Hüseyin’in soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle bilinir. Dedeleri Bilvanis’li olduğu için de Gavs-ı Bilvanisi diye anılır. Babası Seyit Muhammed, imamdır. Onun, halifeliği açıkça ilan edilmemiş bir Nakşibendî şeyhi olduğu söylenir. Abdülhakim’in doğumundan kısa bir müddet sonra, babasının imâmlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşınırlar. Babası vazîfesinin altıncı ayında vefat edince, Abdülhakim’i dedesi Seyit Maruf yanına alır. Dedesinin, onu daha küçük yaşlarda iken, yörenin ünlü şeyhi Abdulkahhar’ın yanına vermiş olduğu söylenir. Dedesi onu okutmak için âlim ve tasavvuf ehli Muhammed Ziyaüddîn Nurşînî hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderir. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakîm Hüseynî 14 yaşına kadar bu zâttan ilim öğrenir ve feyz alır. Hocası Nurşîn’e taşınınca tahsiline başka medreselerde devam eder. Bu arada hocası ile manevî bağını devâm ettirir. Bugün Baykan’ın Gümüşkaş ismiyle bilinen ve Ermenice bir ad olan Siyanü(i)s köyündeki medresede üç yıl, sonra şeyhi ile birlikte gittiği Nurşin köyünde (Bitlis’in Güroymak ilçesinin Çukur bucağı. Ermenice olan Norşin’in kelime anlamı yeniköy) yedi yıl, Verkanis köyünde iki yıl, Arba (Yarımca-Erbo) köyünde üç yıl okur. Siyanis’e döner. Komşu Tarunî köyüne imâmlık yapıp, talebe okutmak üzere dâvet edilir. Taruni (Kürtçe bir kelime olup bugün Demirışık köyüdür) köyünde imamlık yapmaya başlar. Burada pek çok talebe yetiştirir. Bu sırada (1923) hocası Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî vefât eder. Abdülhakîm Efendi hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî ‘nin talebelerinden Şeyh Selim’e talebe olmak ister. Ancak rüyasında hocası ona çok sevdiği halîfesi Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye bağlanmasını bildirir. Rüyasında Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî , Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye hitâben, “Şeyh Ahmed! Bu Seyyid Abdülhakîm’in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!” diye emânet eder. Bu işâret üzerine Abdülhakîm Hüseynî, Muhammed Ziyaüddîn Nurşînî’nin talebelerinden Suriye’nin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye giderek talebe olur. Hazne’ye Ahmed Haznevî’nin talebelerinden Seyyid Ahmed’le birlikte gider. Şeyh Ahmed Haznevî misâfirlere iltifatta bulunup talebeliğine ve sohbetine kabûl eder. Şeyh Ahmed Haznevî daha ilk günden îtibaren “Molla Abdülhakîm” diye hitâb ederek, onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterir. Abdülhakîm Hüseynî, Ahmed Haznevî ‘nin sohbetlerinde bulunur. Daha sonra memleketine döner. Bundan sonra 14 sene müddetle gidip gelerek ilmini ve tasavvuftaki derecesini artırır. Sakin kişilikli olan Gavs’ın hayatında parasız, yürüyerek, mayın ve askerle dolu olan sınırı geçerek, hatta bazen kaçakçılarla beraber geceleyerek yapılan Hazne yolculuklarının çok önemli bir yeri vardır. Hocasından 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere icazet, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesîle olmak için hilafet alır. Ramazan ayında kendisinden istenilen istiharede görmüş olduğu rüyayı şeyhine anlatır. Merhum şeyhleri Muhammed Diyaüddin ’in kendisine şöyle dediğini söyler. “Abdülhakim, Şeyh Ahmed el-Haznevi ’ye söyle, seni artık fazla yormasın. Sen halifeliği hakkı ile kazandın. Artık hakkını versin, yeter.” Vefatı On dört yıl süren bu yolculukların sonunda “irşad müsaadesini” alan Abdulhakim Hüseyni, tarikat faaliyetlerini önce Taruni ve (Ermenice bir kelime olan ve bugün Ormanpınarı diye bilinen) Bilvanis köylerinde, sonra Bitlis’in Narlıdere nahiyesinde, daha sonra da Siirt’in (1990’da Batman’a bağlandı) Kozluk ilçesine bağlı ve bugünkü ismi Karaoğlak olan Gadiri köyünde sürdürür. Son olarak Durak köyüne gelir. Gelir gelmez geniş topraklar satın aldığı köyde bir yıla yakın kalabilmiş, hastalanınca Ankara’ya götürülmüş, 25 Mayıs 1972’de vefat etmiştir. Abdülhakim Hüseyni’nin bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve müslümanların Allahü tealanın rızasını kazanmalarına vesîle olmaya hasretmiş olduğu görülür. İlk üç senede fazla netîce alamaz. Şeyhi Şah–ı Hazne’nin kendisine yazmış olduğu bir mektupta bu durumun izleri görülür. “..Sizinle Taruni köyü ahalisi arasında cereyan eden hadiseye gelince…Bilhassa, Bilvanis köyü ahalisine selam edip onlardan ricamız, Taruni köyü halkıyla aralarında fitne çıkarmamalarıdır. ..Şayet başka bir köye naklin, tarikat nisbeti ile geçiminiz için daha yararlı ise, bir mahzuruyoktur…” Ancak hocası Ahmed Haznevî’nin vefâtından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet olur. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifâde etmeye çalışırlar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıpta etmesine, bazılarının da kıskanmalarına sebep olur. Çünkü onlara bağlı olan bazı kimseler de gelip Abdülhakîm Efendi’nin sohbetine katılmaktadır. Bu şeyhlerden biri ona gönderdiği mektupta, “İnsan düşünür ve kabûl eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin birkaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iâde etmek lâzımdır. O hâlde sen de bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin.”, diye yazar. Bu mektubu okuyan Abdülhakîm Hüseynî tebessüm ederek, “Biz cedd-i pakimizin (Peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim mîras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşaallah mîras gerçek vârislerinin eline geçer diye dua ediyoruz.”, diye buyurur. Ailesi ve Çocukları İlk evliliğini Fatma hanımla yapan Abdulhakim Hüseyni’nin bu evlilikten Muhammed, Muhammed Raşit, Zeynel Abidin adında üç oğlu ve Halime ile Hatice isminde iki kızı olur. “İlk karısının teşvikiyle” Sıddıka hanım ile ikinci evliliğini yapar. Bu evlilikten de Abdulbaki, Ahmed, Abdulhalim, Muhyiddin, Enver adlı beş oğlu ve Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. Abdülhakîm Hüseynî Menzil’de bulunduğu sırada hastalanmadan önce bugünkü türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretler ve vefat ettiği zaman buraya defn edilmesini vasiyet eder. Bir sohbetinde, “Evliyâ yetiştirme mektepleri olan tarîkatler, artık îman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanları îmanlarının kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şâh-ı Hazne (Ahmed Haznevî) Ümmet-i Muhammed’in îmanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarîkat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksad îmân kurtarmaktır. Tam hidâyet Mehdî aleyhirrahme zamanında olacaktır.”, diye buyurmaktadır. Kaynaklar ; Adıyaman Evliyaları , Abdulhalim durma Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menzil, Adıyaman

Gayıp Ata

Özbekistan’ın Taşkent şehrinin kuzey batısındaki Sabır Rahimov semtinin Karasaray sokağındadır. Mezar 1880’li yıllardan beri mevcuttur. Rivayete göre, Gayip Ata adı Yesevi Şeyhi Hüseyin Şeyh adı ve faaliyeti ile bağlıdır.

Kandiren Dede

Kandiren Dede

Manisa – Turgutlu – Irlamaz Köyünde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Turgutlu, Manisa
Mehmet Salih Dede

Mehmet Salih Dede

Bursa – Pınarbaşı Kabristanının giriş kapısının karşısındaki Mevlevihane kabristanında …….

📍 Bursa
Alamadan Dede – Seyyid Sultan Alaeddin

Alamadan Dede – Seyyid Sultan Alaeddin

Alamadan dede türbesi ; İzmir – Tire ilçesi, 4 Eylül Mahallesi Alamadan Sokakta küçük bir bahçe içerisindedir Halveti Melâmi Şeyhi, ünlü Seyyid Sultan Alaeddin’in, mermer antik malzemelerden yapılmış olan türbesi, Tire’de, daha çok Alamadan Dede Türbesi olarak bilinir. Mısır Memlûkları tarafından, önce Mısır’dan, daha sonra da Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’dan Tire’ye sürgün edilmiş olduğu anlatılan Şeyh Seyyid Alaeddin Sultan’ın, halk indinde ünlü “Önce düşünce temizliği” sözü, hakkında anlatılan menkıbesine konu olur. Ölümünden sonra defin hazırlıkları yapılırken, kendisini yıkayan hocanın, ‘Dede’nin gerekli temizliği sağlığında göstermediğini düşünürken, Alaeddin Sultan’ın teneşirden doğrularak “ Hoca Efendi, biz içimizi temizlemekten dışımızı temizlemeye zaman bulamadık “, dediği nakledilir. Tire yakınında Güzelhisar köylerinden Rûşen köyünde doğmuş olup Ömer Rûşenî hazretlerinin büyük kardeşidir. Anlatıldığına göre, Şeyh Alaeddin, doğduğu köyde büyür. Karamanoğlu karışıklığında Şirvan’a gidip, orada Seyyid Yahyâ hazretlerine talebe olur. Daha sonra hocasının emriyle Anadolu’ya döner. Oradan Rumeli’ye geçer. Edirne’de Sultan Fatih Mehmed Han ile görüşür. Sultan Fâtih ve vezirleri ona talebe olurlar. Daha sonra Sultan Edirne’de Tunca kenarında Şeyh Alaeddin Hazretleri için bir dergâh yaptırır. Rumeli halkını irşâd edip hak yolun bilgilerini öğretmesini ister. Şeyh Alaeddin Hazretleri bir süre burada kaldıktan sonra memleketi olan Tire’ye gelir ve daha sonra Karaman vilâyetine gider. Larende’de irşâd ile meşgûl olur. Dergâh ve mescidler bina ettirir. Şeyh Alaeddin Hazretleri bir ara Bursa’ya gelir. O sırada Kaplıca Medresesi Müderrisi Molla Arap, Şeyh Alaeddin Hazretlerinin büyüklüğünü anlayamamış, üstelik sû-i zanda bulunmuştur. Bir gün bir mecliste Şeyh Alaeddin Hazretleri ile bir araya gelir. Aynı sû-i zan hâli içindedir. Şeyh Alaeddin Hazretleri bir ara Molla Arab’ın yanına yaklaşıp kulağına, “Yâ Allah!” diye seslenir. Alaeddin Hazretleri kimin yüzüne baksa veya kulağına bir şey fısıldasa, o kişi Allah aşkıyla kendinden geçerdi. Molla Arab’ın da hâli öyle olur ve yere düşer. Daha sonra kendine geldiğinde hatâsını anlayıp, Şeyh Alaeddin Hazretlerinden özür diler. Sonra da ona talebe olur. Pek çok kimse Molla Arab’ın bu hâlini görüp tövbe eder ve hak yola girerler. Alamadan Dede’nin öğrencileri olan Molla Çelebi, Molla Arap, Abdülkerim Efendi, Abdülvehhab Efendi, Karaçelebizade, Derviş Bayezit ve Şeyh İbrahim, Halvetilerin Tire’deki etkisini uzun yıllar sürdüren isimlerdir. Alaeddin Sultan, ünlü Osmanlı Şeyhülislamı Molla Arap takma adlı Şeyhülislam Alaeddin Ali Arabi ile yine, II.Bayezit döneminin ünlü ismi Abdülkerim Efendi’nin hocalarıdır. Yine, Tire’nin Yeniceköy semtindeki Abdülvehhap Mahallesinin, camisinin ve medresesinin banisi Şeyh Abdülkerim’in kardeşi Abdülvehhap Efendi’nin de hocasıdır. Fatih Döneminde Tire’ye sürülmüş ve burada ölmüştür. Türbe’de 15.yüzyılın ünlü adlarından Alaeddin Sultan (Alaeddin Halveti) yatmaktadır. Kitabesi yoktur. Türbe’de iki mezar vardır. Alaeddin Sultan’ın Tire’de zaviyesi ve vakıfları da bulunmaktadır. Sicil defterlerinde, türbenin 1832 yılında onarıldığı bilgileri yer alır. Türbe, 2005 yılında Tire Belediyesi tarafından yeniden düzenlenmiştir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Burmalı Sultan

Burmalı Sultan

Delîl oldu Abdullâh Tamam itdik bi-‘avni’llâh fiefaat yâ Rasûlu’llâh 1319 sadaka taşı Afyon Merkez’de Burmalı camii’nin bodrum katında Burmalı Sultan ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Burmalı cami’nin giriş kapısındaki süslemelerden XIV. yüzyıla ait olduğu ileri sürülebilir. Caminin bulunduğu Burmalı mahallesinin XVI. yüzyıl vakıf kayıtlarında mevcuttur. Bundan dolayı Burmalı Sultan’ın Xv. yüzyıldan önce yaşadığını söyleyebiliriz.

📍 Afyonkarahisar
Keskinoğlu Mehmet Efendi

Keskinoğlu Mehmet Efendi

Afyon Merkez ‘de Akmescit camii avlusunda Konyalı hadimli hocadan yetişmiştir. İlmi seviyesi yükseldikten sonra sık sık İstanbul’a vaaza giderdi. Vaazlarının birinde yine yolsuzluk, yüzsüzlük, rüşvet gibi kangren olmuş yaralara basıyor. İğneyi bir taraftan da II. Mahmut’a dürtüyormuş. Yani Padişah’a bunların ” himayecisimisin” diyormuş. Padişah II. Mahmut’da camiinin üst katında Hünkara ayrılmış bölümde vaazı dinliyormuş. Padişah korumaları Hocayı susturup kürsüden indirmek istemişler . Ancak Padişah buna mani oluyor. Vaazdan sonra hocayı yerinde makamına davet ederek kabul eder. Huzuruna gelen hocanın korku ve telaşını gören padişah ; -Keskinsin, fakat miskinsin diye şaka yapıyor. Keskinoğlu Mehmet Efendi’de ; -Ben sizden korkmuyorum, makamınızın heybeti basıyor, sonra ben şeriat ilminin gereğini söyledim deyince bu cesurane cevabın karşılığında , Padişah ,Keskinoğlu’nu Afyon’daki Gedik Ahmet Paşa Medresesinin müderrisliğine görevlendiriyor. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar

Es Seyyid Mahmut Türbesi

Terme’nin merkez Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Pazar Camii’nin doğu bitişiğinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Ahşap türbenin güney cephesinin üst kısmında iki sıra halinde istif edilmiş sekiz satırlık bir tamir kitabesi bulunmaktadır. Kitabeden türbenin, H.1256 / M. 1840 yılında, “İmamzâde Es-Seyyid Mahmud” tarafından “AmeleUsta Muhammed bin Memiş Arhavili” ye tamir ettirildiği anlaşılmaktadır. Ağaç üzerine yazılarak duvara yerleştirilen yaklaşık 3.50 x 0.30 m. ölçülerindeki kitabe, satır aralarında çizgilerle kartuşlara ayrılarak usta ve bani kayıtları düşülmüştür. Kitabenin metni şöyledir:”Hoş ziyaretgâh mahaldır, tekkeden olmaya ba’id / Hem teveccüh et Hûda’ya olasın daim said Sıdk ile eyle duayıömrünüz olsun mezid / Vasıta et, tekkesin kıl niyaz Hûda’ya çok Ne güzel etmiş müzeyyin tekkenin tamirini /Evliyalar hürmetine ber murad et, sen onun mucidini Ne kadar etsen ziyaret, çok eder himmetini / Vasıta et,tekkesin kıl dua Yezdan’a çok Sahibu’l-hayrat imamzade es-seyyid Mahmud, gafere leh sene 1256 / Amele UstaMuhammed bin Memiş Arhaveli”Türbenin bundan önceki hali bilinmemekle birlikte şimdiki yapının 1840’dan kalma olduğu anlaşılmaktadır. Yöreyle ilgili yayınlarda, türbede yatan zâtın, camiyi yaptıran/tamir ettiren evliya/denizci bir şahıs olduğu şeklindeki rivayetler kaydedilmiştir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tekke olduğu bilinen bu yerde hamam, aşevi bulunmakta büyük çınar ağaçları görülmektedir4.50 x 2.80 m. boyutlarındaki türbe, köşelerde Kurt boğazı geçmelerle tutturulmuş ahşap perdelerle yığma olarak inşa edilmiştir. Kırma çatıyla örtülü türbenin taş bir su basman üzerinde yükseldiği görülmektedir. İçerisindeki ahşapsanduka, çürüyen eskisinin yerine 1987’de yapılan yeni bir sandukadır. Türbede kayda değer mimari bir unsur görülmez RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Es Seyyid Mahmut Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Şeyh Muhammed Medeni (k.s.)

Şeyh Muhammed Medeni (k.s.)

Yalova – Güneyköy Kabrisatnında Ebu Muhammed el-Medeni bin Osman Dağıstanî, Dağıstan’ın Temirhan-şura vilâyeti Gunib kazasının Kikuni köyünde Hicrî 1251 Milâdî 1830 yılında dünyaya geldi. Dağıstan’dan 1814 Hicrî, 1896 Milâdî yılında Türkiye’ye göçeder. Hicrî 1332 Milâdî 1913 senesinde 3 Rebiülahiri Pazar günü 81 yaşında iken irtihal etti. Kabr-i şerifleri Yalova’nın kendileri tarafından kurulmuş bulunan Güney (Reşadiye) köyünde olup damadı ve halefi Şeyh Şerafeddin Dağıstanî ile birlikte medfun bulundukları türbe günümüzde ziyaretgâhdır. Celâli mizaçta olan babalan Osman Efendi, rençberlikle iştigal ederdi. Kikuni köyü öteden beri sağlam mizâc ve karakterli bir köydü. Dine bağlılıkları ile meşhurdu. Medeni Hazretleri dünyaya geldikleri esnada, bu köy yakınlarından geçen, sonra üstazı olacak Ebu Ahmed Suguri Hazretleri: “Bu köyden iki nur yükseliyor” demekle büyük velilerden Ebu Muhammed Medenî ile Şerafeddin Zeynel Âbidin Hazretlerinin istikbalin tebşir etmişlerdir. Şeyh Muhammed Medeni (k.s.) Silsile-i Şerifi Ebu Muhammed Medeni Hazretleri zamanında Ebu Ahmed Suguri ve Cemaleddin Gazikumuki hazretleri gibi iki büyük veli mevcuddu. Bu zâtların ikisinden de tefeyyüz etmişlerdir. Hatta ilk intisabı, Abdülkadir el Geylânî Hazretlerinin Kadiriyye tarikatıdır. İrşada memur olduğu zaman, kendisi altı tarikattan, Kadirîyye Şazelîyye, Şâranîyye, Halvetiyye ve Nakşbendiyye’den ders vermeye mezun iken ömrünün son yıllarında yalnızca Nakşbendiyye tarikatından ders vermiştir. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri gençliğinde Ruslarla mücadele etmiştir. Bu mücadelesi ta Sibirya’ya kadar sürülmesine ve idamdan kaçıp kurtularak Türkiye’ye hicretine kadar sürmüştür. Yüksek dirayet ve cesaretinden Ruslar çok çekinmişlerdir. İnsanlık kahramanlık numunesi, Ebu Muhammed Medenî hazretlerinin yüksek seciye ve karakteri, İslâm dinine sonsuz bağlılığı, bütün Dağıstan müslüman halkı tarafından bilinir ve sevilirdi. Onun bu halini Ruslar da bildiklerinden kendisine oldukça mültefit davranırlardı. Bu arada pek çok kerametleri zahir olur. Ruslarla yaptığı mücadeleler esnasında, Ruslardan kaçarken bir köye sığınır. Orada ikamet ederken köy kadınlarından biri evinin damına çıkarak Ruslara Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin bulunduğu yeri ihbar eder. Bu hadiseden sonra, ortasından geçen bir dere ile ikiye ayrılan köyün, kadının evinin bulunduğu tarafı, kıraçlaşır; Derenin diğer yakası eskisi gibi verimli ve yeşillik içinde kalır. Ayrıca Rusların madalya ile taltif ettikleri ihbarı yapan kadının vücudundan madalyanın değdiği yerlerde kapanmak bilmeyen yaralar çıkar ve bunlar kadının ölümüne sebep olur. Ebu Muhammed Medenî Hazretlerini Ruslar yakaladıkları zaman O’nu ilk götürdükleri şehirde zorla ikâmete tabi tutarlar. Kendisinin ikameti için otel ve yemek yemesi için de bir lokanta gösterirler ve emrine bir de araba tahsis ederler. Fakat Ebu Muhammed Medenî Hazretleri ne arabaya biner ne de gösterdikleri lokantadan yemeklerini yer. Bunun üzerine arabacı belediye reisine, bu durumu şikâyet eder. Belediye reisi Ebu Muhammed Medenî Hazretleri ne gelerek, arabaya binmemesi ve yemek yememesinin sebebini sorunca cevaben Ebu Muhammed Medenî Hazretleri: “Sizin paranız olduğu için bize haramdır” der. Bunun üzerine belediye reisi: “O halde sana, Kafkasya’dan aldığımız vergiden bir pay verelim… deyince, Ebu Muhammed Medenî Hazretleri : “Sizin elinize geçtikten sonra o, yine size ait olmuş olur ve bize haramdır” cevabını verir. Bu sırada Seratar köyünde Tatar Müslümanlardan bir esnaf, Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin kendi köylerinde ikamete tabi kılınmasını belediye reisinden talep eder. Reis de :” Hayhay, kendisi razı olursa pekâlâ.” der. Bunun üzerine Ebu Muhammed Medenî Hazretleri bir müddet için bu köye gidip orada ikâmet eder. Bu Seratar köyünden bir delikanlı Medine-i Münevvere’de din ilimleri tahsili yapmakta iken orada bir kızla nişanlanır. Fakat nişanlısına bir Arab’ın göz koyduğunu ve O’nu kaçıracağını öğrenir. Bunun üzerine Seratarlı genç bundan intikam almak ve biraz da korkutmak için bıçağını bilemeye başlar. Tam bu sırada Ebu Muhammed Medenî Hazretleri gence: ” Sen o işi bırak Kafkasya’ya geri dön” der. Genç bu sesi işitir. Bir müddet sonra aynı sesi tekrar, tekrar işitince köye dönmeye yönelir. Fakat sonra tekrar tereddüd eder. “Seratar’a, köyüne gel” diye bu defa daha kuvvetli ve itminanlı bir ses işitince, her şeyi olduğu gibi bırakarak Kafkasya’nın ve köyünün yolunu tutar. Bu genç köye geledursun, her zamanki gibi o gün de civar köylerden bir heyet ellerinde et yemekleri Seratar’a gelerek Hazret Ebu Muhammed’i hem ziyaret ederler ve hem de kendisinin müridlerinden köydeki çocuklara okuma öğretecek birinin verilmesini rica ederler. Köylüler bu ricalarını yaparlarken, üstazın yanında bulunan birinin kalbinden de: “Şeyh Efendi bana müsaade etse de şu köye ben gitsem” diye geçirir. Tam bu sırada kapı açılıp içeriye Medine-i Münevvere’den gelen genç girer. Genç, Medine-i Münevvere’den oraya gelinceye kadar iki defa işittiği sesin sahibini merak etmektedir. Odaya girer girmez Ebu Muhammed Medenî Hazretleri eli ile genci göstererek köylülere: -“Ben sizin köy için istenilen muallimi Medine-i Münevvere’den getirttim” der. Hem köylüler sevinir hem de genç, Medine-i Münevvere’de işittiği sesin, kimin sesi olduğunu anlamış olmakla kalbi mutmain olur. Seratar köyünde Hazret Ebu Muhammed’in etrafında müridleri çoğalmaya başlayınca, Ruslar kendilerini buradan alarak Sibirya’ya götürürler ve orada hapsederler. Medenî Hazretleri bu hapishanede iken pek çok olağanüstü haller zuhur etmiş; Ruslar şaşkına dönmüştür. Bir seferinde, hazret hapishanede olduğu sırada, hapishane nöbetçileri birkaç yüz metre ötelerinde kendisini görürler. Hapishaneden nasıl çıktığını merak eden nöbetçiler, gidip Hazreti tekrar yakalayıp içeri koyarlar ve bu sefer kendisine pranga vururlar. Ertesi günü hazret bu sefer hapishanenin duvarları dışında biri ile [ Hızır (A.S.) ] görüşür iken nöbetçiler tarafından görülür. Akşam olunca yine hazret hücresinde pranga vurulmuş vaziyette bulunur. Rus nöbetçileri ve subayları O’nun hâline şaştıklarından kendisine dokunmazlar ve prangayı çözerler serbest bırakırlar. Nihayet Ebu Muhammed Medenî Hazretleri Sibirya’dan Türkiye’ye kaçmayı plânlar. Bu kaçış esnasında Ruslara ait bir istasyonda, Plevne mücâhidi Gazi Osman Paşa ile karşılaşmış ve elini sıkarak “Gazan mübarek olsun. İstanbul’da buluşacağız” diyerek tebşir etmiştir. Hakikaten İstanbul’da buluşmuşlardır. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri Sibirya’dan kaçarken Kafkasya’ya anne, baba ve ablasının birlikte oturdukları evine uğrar. Evine geleceği akşam ablası “Anne bu akşam yemeği fazla yapın. Akşama kardeşim Ebu Muhammed Medeni gelecek” der. Annesi, babası akıl erdiremeyip “Ta Sibirya’dan buraya nasıl gelecek? Deli olma” derler. Akşamleyin sofra kurulduğu zaman Ebu Muhammed Medenî Hazretleri kapıya vurup içeri girer. Ev halkı buna çok hayret eder. O gece yemeği yer yemez; “Benim acele gitmem lâzım. Karadeniz’de bir limandan gemi kalkmak üzeredir. Benim oraya yetişmem lâzımdır.” diyerek tekrar yola düşer. Doğruca limana varır. Mısır yüklü bir gemi hareket etmek üzeredir. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri kaptana : “Al şu altını, beni de bindir” der. Kaptan bindirmek istemez. Fakat Hazret Ebu Muhammed’in yüzüne bakınca heybetinden korkar ve ambara girmesini söyler. Hazret Ebu Muhammed mısır dolu ambara girer ve gemi hareket eder. O gece kaptan rüyasında, motorun kendiliğinden bir el vasıtasıyla Trabzon limanına çekilerek götürüldüğünü görür. Elin sahibine bakınca, istemeyerek ambarda sakladığı Zat olduğunu anlar. Uyandığı zaman geminin iki günlük yolu bir günde alarak Trabzon limanına vardıklarını hayretle fark eder. Koşarak Ebu Muhammed Medenî’nin yanına gider ellerinden öper, hayır duasını diler. Sonra birlikte karaya çıkar ve bir kahveye girerler. Kahvehanede, Ebu Muhammed Medenî Hazretleri esir düşerken beraberinde olup Rusların elinden kaçmayı başaran ve Trabzon’a yerleşen Uzun Mehmed adında mücahid ile karşılaşırlar ve sarmaş-dolaş olurlar. İşte bu Zat’ın yanında, kaptan Ebu Muhammed Medenî Hazretlerine 50 altın vermek ister. Ebu Muhammed Medeni Hazretleri bunu kabul etmediği gibi, aksine o kaptana 50 altın vermek ister. Bu durumda her ikisi de birbirine vermek istedikleri altından vazgeçerek orada helâlleşirler. Bundan sonra Uzun Mehmed, Hazret Ebu Muhammed’i evinde bir müddet misafir eder. Sultan Abdülhamid, Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin Trabzon’da bulunduğunu öğrenince O’nu İstanbul’a getirmek için Trabzon’a vapur yollar. Vapur gelinceye kadar hazret Ebu Muhammed, Uzun Mehmed’in evinde misafir olarak kalır. Bu müddet zarfında Uzun Mehmed her sabah yatağının altında iki altın bulur. Bir kaç gün böyle devam edince, bu garipliği misafirine açar. O da “Kimseye söyleme. Bu, ben gidinceye kadar ve ben ayrıldıktan sonra da bir müddet devam edecek” der. Hakikaten bu hal uzun müddet devam eder. Fakat bir gün hanımının bunu öğrenmesi ve komşulara söylemesi üzerine bu fevkalâde hal sona erer. (1308 yılında geçen bu olayı Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin oğlu Ali Asgar bey, Uzun Mehmed’in ağzından bizzat dinlediğini nakletmiştir.) Ebu Muhammed Medenî Hazretleri İstanbul’a geldiğinde Padişah kendisine, istediği yerde yerleşebileceğini bildirmiştir. Üstaz, bunun üzerine Yeni Cami’ye giderek şükür namazını edadan sonra çok sevdiği İstanbul’da bir süre kalmayı düşünmüşse de Hızır (A.S.) gelerek, derhal yerleşeceği yere gitmesinin ve esaret sebebi ile üzerinde borç kalan manevî vazifelerini kaza etmesinin gerektiğini söylediğinden vakit geçirmeden Yalova’ya hareket eder. Manevî işaret üzerine, Padişah tarafından İstanbul’da kendisine tahsis edilen yerleri kabul etmeyip daha Sibirya’da iken Hızır (A.S.) tarafından kendisine gösterilen yeri aramış ve Yalova-Orhangazi arasında şimdiki Güney köyünün bulunduğu yeri tesbit etmiştir. Bu yer, hayvandan başka hiç bir canlının bulunmadığı ormanlık bir mahal olduğundan çalı çırpıdan küçücük bir kulübe yaparak buraya yerleşmiştir. Bidayette bir kaç kulübeden ibaret bu köy, sonraları Kafkasya’dan, Sibirya’dan kaçan muhacirlerle büyümüştür. Köyün kurulması esnasında oraya gelen muhacirler; “Biz burada ne yiyip içeceğiz?” diye sorduklarında. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri ayağı ile yerdeki odun, dal ve taş parçalarına vurarak “İşte yiyeceğiniz budur” demekle geçimlerinin odun ve kireç satmakla olacağına işaret etmişlerdir. Kısa zamanda 750 haneye yükselen köyde 3 cami, 2 resmi mekteb, 16 odalı medrese bulunmakta idi. Bilâhare Kurtuluş Savaşı’nda Rum ve Ermeni çeteleri tarafından defalarca baskına maruz kalan köyün her tarafı yakılıp yıkılmış; köy halkı civar yerlere dağılmış ve köy 220 haneye düşmüştür. Huzurlu ve müslümanca bir hayat yaşanan köyde gerek Ebu Muhammed Medenî ve gerekse halifesi Şeyh Şerafeddin Hazretleri zamanında ahlak yüksek bir seviyede idi. Orman köyü olduğundan oduna giden, odun kesen, odundan dönen gençler daima zikir ile meşgul olur, evlerde anneler çocuklarını zikirle sallar, zikirle büyütür ve şehidlik-gazilik kıssaları anlatır; her bir çocuk bir mücahid olarak yetiştirilirdi. İşte bu mücahidlerden ve Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin seçkin evlâtlarından; ille cihada iştirak edip “ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum” arzusuyla Balkan harbine gönüllü gitmek isteyenlerden Hacı Hasan Mehmed’e Ebu Muhammed Medenî Hazretleri: “Sen merak etme! O rütbe senin ayağına gelecek” diyerek ve Kurtuluş Savaşı’na ve savaşın getireceklerine işaret etmiştir. Nitekim Kurtuluş Savaşı sebebiyle Yunanlılar, Rum ve Ermeni çeteleri, köye girince çıkan çatışma esnasında Hacı Hasan Mehmed Efendi de şehadet muradına ermiştir. Ebu Muhammed Medenî , irşad vazifesini uzun yıllar yurdun her tarafına şamil olmak üzere devam ettirmiş ve ömrünün sonlarına doğru ilâhî bir işaret gereği, -bilinen ve bilinmeyen yüzlerce hikmete binaen- damadı Şeyh Şerafeddin Hazretlerine tasarrufunda olan altı tarikatın tamamından irşad izni vererek bütün bağlılarını kendisine devretmiştir. Kendileri de bir mürid imiş gibi Şeyh Şerafeddin Hazretlerine itaat ederek, emir ve tavsiyelerine riayet etmiştir. Bilhassa ömrünün son demlerinde celâdet ve celal hali kendilerinde galib olduğundan yüzünü bir nikâb ile kapatarak gezerlermiş. Zira o celâdet hali ile bir kimseye baksa o kimse başı kesilmiş de salıverilmiş tavuk gibi dakikalarca çarpıntıdan kendini alamazmış. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri bu şekilde uzlete çekilerek vaktini ömrünün sonuna kadar ümmet-i Muhammede hayır duâ ile geçirmiştir. Uzun boylu, bedeni cüsseli, gözleri kahverengi, beyaz tenli olup sesi gür ve güzel idi. Tam bir vâris-i Muhammedi olup bütün ahlâkı, Rasûlullah Efendimize mutabık idi. Turuk-u Âliyye’nin incelikleri hakkında “Ya Veledi” isimli bir eseri vardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Yalova

Koşaça Türbesi

Asarcık’ın 7 kilometre Batısında yer alan Yeni Koşaça Köyü’ne 1 kilometre mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Koşaça ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik duvar ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Koşoça Türbesi hakkında pek fazla rivayetbulunmamaktadır. Türbenin yanında Karadeniz’e özgü tarihi ahşap caminin olması, türbenin bulunduğu yerin birtekke olabileceği izlenimini oluşturmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun
Medineli Hacı Osman Akfırat (k.s.)

Medineli Hacı Osman Akfırat (k.s.)

İstanbul Eyüp’de ; Piyerloti’ye çıkan idris köşkü yokuşunda yol üzerinde Kaşgari dergahına gelmeden sağda Son devir Osmanlı alimlerinden ve Fatih Dersiamlarından. Asıl adı Muhammed Osman’dır. Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinden olan dedeleri, memuriyet dolayısıyla Medine-i Münevvere’ye gidip yerleşmiş ve Ravza-i Mutahhara’ya çok yakın bir yer olan Zervan mahallesinde oturmuşlardı. Bu ikamet sırasında Muhammed Osman Hicri 1301/Miladi 1881 (1883 olarak kaydeden kaynaklar da vardır) yılında dünyaya geldi. Yöre adetleri gereği olarak, doğduktan sonra, kundak halinde iken, altı saat Türbe-i Saadet’e bırakılmıştır. Muhammed Osman, Medine-i Münevvere’de doğduğu ve on yedi yaşına kadar orada kaldığı için: “Medineli Hacı Osman Efendi” diye anılır. On yedi yaşından sonraki hayatının tamamını Beykoz’da geçirdiği için de “ Beykozlu Hacı Osman Efendi ” diye de anılır. Muhammed Osman Efendi, Kur’an-, Kerim öğrenimini, ilk ve orta tahsilini Medine-i Münevvere’de yapmıştır. Hafızlık şerefini hayatının sonuna kadar korumuş, kadrini bilmiş ve teravih namazlarını yıllarca hatimle kıldırmıştır. Çocuk denecek yaşta babasını kaybeden Osman Efendi, bundan sonra kendisini dini ilimlerin tahsiline vermiştir. On yedi yaşına gelince tahsilini ilerletmek için istanbul’a geldi. Fatih semtindeki Çirçir Medresesi’ne girmiş ve bu medresede yıllarca tahsil gördükten sonra icazetini almıştır. Daha sonra bu medreseye müderris olarak tayin edilmiş ve burada bir hayli talebe yetiştirmiştir. Bir yandan müderris olarak öğrenci ve ilim adamı yetiştirirken diğer taraftan da Müslümanları vaaz ve sohbetleriyle irşada başlamıştır. Beykoz’daki Hacı Ali Camii’nde aralıksız olarak kırk üç yıl vaaz ve nasihatte bulunmuştur. Bundan başka, yirmi dokuz camide daha irşad görevini sürdürmüştür. Beykoz’a Gelişleri Hacı Osman Efendi’ nin Beykoz’a gelişleri tesadüfi bir geliş değildir. Zamanın büyük alimlerinden Dersiam H acı Ferhad Efendi, Hacı Muhammed Osman Efendi’yi bizzat Beykoz’a getirerek cemaatine ve sevenlerine şöyle takdim etmiştir: “Bu Hacı Osman Efendi’ye itibar edip kıymet veriniz. Çünkü o benden daha büyük derecelere yükselecektir:’ Daha sonraları Hacı Osman Efendi de, Hacı Ferhad Efendi’yi şöyle anlatmıştır: “ Burada (Beykoz’da) büyük bir alim ve ariflerden olan (Fatih ve Süleymaniye dersiamlarından) Şeyhülmüderrisin Hacı Ferhad Efendi vardı. Bu zat 1932’de vefat edeceği sırada oğlunu çağırıp: “Yahya, gel! Bana Yasin-i Şerif oku. Azrail (a.s.) Peygamber (s.a.v.) ile teşrif edip canımı aldı.” dedi. Bu zat Peygamber’i çok severdi. Onun için Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz cenazesine teşrif buyurdular.” Hacı Osman Efendi, altı defa hacca gitti. Son haccı ise “Hacc-ı Ekber” di.Hayır yapmayı çok severdi. Yetim ve yoksullara yardım ederdi. Dört tane yetim büyüterek kendilerini ev bark sahibi yaparak yuvalarını kurdu. Gümüşsuyu Camii ile Karagöz Sırtı Camii’nin ve daha başka nice camilerin yapılmasında önderlikte bulundu. Alçak gönüllü bir veli idi. Şahsiyeti Tefsir, hadis fıkıh, tıb ve rüya tabirciliği konulardaki derin vukufu, emsalsizliği, kendisini yakından tanıyanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle tefsir ilminde çok geniş bilgiye sahipti. Ayetlerin nuzül sebeplerini ve ince manalarını gayet açık ve rahat olarak izah ederdi. Hadis ilminde de devrinin ileri gelenlerindendi. Milyona yakın hadis ezbere bilirdi. Mevzu olan hadisleri, mevzu olmayanlardan kolayca seçer ve ayıklardı. Fıkıh ilminde ise, dört mezhebin görüşlerini ayrı ayrı bilir ve buna göre sorulan meselelere anında cevap verirdi. Ayaklı bir kütüphane gibi idi. Tıb ilminde de çok mahirdi. Bütün bitkilerin isimlerini, kimyevi özelliklerini, hangi hastalığa şifa verdiklerini bilirdi. Doktorların ümit kestiği pek çok hastayı, Allah’ın izniyle şifaya kavuşturmuştur. Rüya tabiri konusundaki ehliyeti, zamanında herkes tarafından kabul edilmişti. Hacı Osman Efendi’ye kalp gözü ve ledün ilmi hakkında sorulduğunda şöyle cevap buyururlardı: “Ledün ilmine göre zahir ilmi, güneşe göre bir kandil gibidir. Güneş doğduğu zaman, bütün kandillerin ışıkları söndüğü gibi, işe yaramaz hale geldiği gibi, ledün ilminin yanında da zahir ilmi aynen öyledir. Ancak zahir ilminin bulunması da gereklidir. Çünkü uygun olmayan bir durum olur da ledün ilmi meydana çıkmayabilir. işte o zaman kandili yakmak gerekir. Aksi halde karanlıkta kalır, etrafını göremez ve cahillerin karşısında mahcup olursun. Nasihatlerinden Örnekler “Ahir zamanda Müslümanların en büyük silahı evinden abdestli olarak çıkmasıdır. Abdestli olana şeytan yaklaşamaz. Şeytan abdest aldırmamak için elinden geleni yapar. Siz Şeytana kanmayınız:’ “Fakir bir kimse sizden Allah rızası için yardım isterse, o fakire cebinizdeki paraların içinden en yenisini veriniz. Yırtık, kopuk, buruşuk parayı vermeyiniz. Çünkü şeytan yeni para verdirmez. Yeni para vererek hem şeytanı mağlup ediniz, hem de fakiri sevindiriniz.’ ”Beykozda oturanlar ve iş yeri sahipleri Beykoz’u hiç terk etmeyiniz. Çünkü Beykoz da çok büyük ruhaniyet vardır. Beykoz’da on iki tane büyük evliya yatıyor. Evliyalar ölmezler, onlar yaşarlar. Müşkül durumda bulunan Müslümanlara yardım ederler. Onlar ruhaniyeti fazla, sessiz, sakin yerleri seçerler. Beykoz’un dağlarında mercan petekleri vardır. Ruhaniyeti bol, evliyası bol olan Beykoz’u terk etmeyiniz. Beykoz’dan ayrılmayınız.’ “Kabirlerinizi büyük zatların yanında seçiniz. O büyük zata gelenlerden istifade etmiş olursunuz. Beykoz’da oturan Müslümanlar ayda en az bir sefer Eyüp Sultan hazretlerini ziyaret etsinler. Günlük yaşantınızda bol bol evliya ziyaretleri yapınız.’ “Sadakayı bol bol verin. Sadaka insanın ömrünü artırır. Ve belayı karşılar. Sabahleyin yataktan güneş doğmadan kalkın. Güneşi sakın üzerinize doğdurmayın. Cenab-ı Hak ömrünüzü uzatır. Allah Teala’nın en çok sevdiği kul, kendisinden en fazla korkan kuldur.’ “Evinize girerken Besmele çekiniz. Çünkü şeytan, içinde Besmele çekilen eve girmez. Akşamları yatağınıza yatarken abdestli olarak yatınız. Sabaha kadar bir melek sizi korur ve sevap yazar’ “Ahir zamanda bazı mu’cize ve emareler gözükecek. Altı-yedi sene yatalak olan kişi, yatağında hasta yatarken orta yaşlılar aniden ölecek. Ölümler ani olacak. Trafik kazalarında çok kişi ölecek. İki Müslüman devlet birbiriyle harp edecek. Müslüman olmayan büyük bir devlet hızlı bir şekilde Müslüman olacak. Binalar, zinalar çoğalacak. İklimler değişecek. Kuraklık başlayacak:’ Vefatı 10 Ekim 1967 Salı günü evinden çıkarken hanımıyla helalleşti. Kanlıca Camii’nde vaaz etmek üzere yola çıktı. Beykoz’un Yalıköy semtinde, kendisini çok sevenlerden olan Aktar Hacı Muhiddin Eray’ın dükkanı önünde oturup Akbaba köyünden gelecek vasıtayı beklerken, saat 10.36 sularında, oturduğu iskemleden yavaşça yere düştü. Sol kaşından hafif bir kan sızdı ve dondu. Kendisini kaldırıp hastaneye giderken, saat 10.42’de, İncirköy Camii’nin yakınında ruhunu teslim etti. Cenaze eve götürüldü. Sabaha kadar ziyaretçiler sel olup aktı. Ertesi gün Beykoz Merkez Camii’nde öğle namazından sonra cenaze namazı, Dersiam Çolak Mehmed Efendi tarafından kıldırıldı. Vasiyeti üzerine cenazesi, Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedildi. O gün Beykoz çok kalabalık bir gününü yaşadı. Cemaat motorlarla hareket etti. Beşiktaş Ortaköy’de Amerikan Altıncı Filosu demir atmış durumdaydı. Cenazeyi ve motorları görünce gemiler bayraklarını yarıya indirdiler ve üç sefer sirenleri çaldılar. Hacı Osman Efendi sağlığında bir gün, Beykoz Merkez Camii’nde, otuz iki sene imamlık yapmış olan Hacı Hafız İhsan Hocamıza: “Hocam, benimle beraber aynı kabre girer misiniz?” der, İhsan Hocada: “Hocam ben kendimi sizin yanınıza layık görmüyorum” demişti. Hacı Osman Efendi gülerek: “İhsan Efendi, aynı kabre beraber gideceğiz” demişti. Hacı Osman Efendi’nin cenazesi kabrinin başına geldiği zaman cemaat İhsan Hoca’ya: “Hocam, Hacı Osman Efendi’yi kabrine siz indirecekmişsiniz” demişler. İhsan Hoca da kabre inip cenazeyi koyup tahtalarını dizerken, Hacı Osman Efendi’nin: “Sen de benimle kabre ineceksin” sözü aklına gelmiş ve böylece Hacı Osman Efendi’nin kerameti zahir olmuştu. Allah gani gani rahmet eylesin. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! 1966’da Boğaz’da Beşiktaş önlerinde iki tanker çarpıştı. Gece saat iki sıralarında deniz yanmaya başladı. Tankerler petrol dolu. İçindeki petrol patladıkça alevler gökyüzünü kıpkırmızı bir şekilde kaplıyordu. Akıntının tesiriyle alevler Beykoz’a doğru gelmeye başladı. Tankerin bir tanesi Beykoz Kulübü’nün yanındaki yalıya girdi. Diğeri de Selvi Burnu’ndaki petrol depolarına yanaştı. Korkunç patlamalar Beykoz’u ayağa kaldırdı. Herkes panik içinde. Kimileri Beykoz’dan kaçmaya başladı. Merhum Hacı Osman Efendi’ye koştular. Hocamız emin ve sakin. Gelenlere şöyle diyordu: “Korkmayın. Beykoz’da bu kadar çok evliya varken Beykoz’a bir zarar gelmez. Yanıp yanıp sönecektir. Beykoz’u terk etmeyin:’ Bunun üzerine Beykoz terk edilmedi. Uzun müddet yandı. Fakat Beykoz’a bir zarar vermedi ve böylece söndü gitti. Hocamız yolda yürürken üç delikanlı ile karşılaştı. Selam verdiler, Hocamız selamı aldı ve o delikanlıların birinin kulağına yaklaşarak usulca dedi ki: “Evladım, sabahleyin boy abdesti almışsın, fakat bazı yerlerin kuru kalmış, su değmemiş. Git bir daha yıkan, böyle dolaşma:’ Gerçekten de bu delikanlı sabahleyin yıkanmış, fakat bazı yerleri kuru kalmıştı. Hocamızın buna benzer birçok kerametleri görülmüştür. Eserleri 1. Basiretü’s-Salikin (Erenlerin kalp gözü). 2. Şifalı Bitkiler ve Emraz. 3. Necatü’l-Melhuf. 4. Hayat Safhaları. 5. Muavizeteyn Tefsiri. 6. İlahi Emirler. 7. Kur’an’da Beş Vakit Namaz Yok Diyenlere Cevap. 8. Ruh Çağırma . Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul

Ahmed Avni Konuk

📍 İstanbul

Said Nursi

Said Nursi Said Nursi Son devirde yetişen âlim ve velîlerden. Milâdî 1876 (H.1293) da Bitlis’in Hizan kazasına bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyâya gelmiştir. Babasının adı Mirzâ, anasının adı Nûriye’dir. Çocukluk yıllarını, dokuz yaşına kadar, anne ve babasının yanında geçiren Said Nursî, keskin zekâsı, hârikulâde hâfızası ve üstün kâbiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerinde toplamıştır. Normal şartlarda yıllarca süren klasik medrese eğitimini kısa bir zamanda tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır. Said Nursî 15-16 yaşına kadar Doğu vilâyetlerindeki muhtelif yerlerde resmî ve ilmî şahsiyetlerle beraber olmuş, onlarla birçok meselede, bilhassa dînî meselelerde mütâlâalarda ve münâzaralarda bulunmuş, birçok kaynak eseri tetkik ile dînî ilimlerdeki eğitimini tamamlamıştır. Bu yaşlardayken, geldiği Van’da on beş sene gibi bir müddetle halkın eğitimine ehemmiyet vermiş, bu maksatla halk arasında seyahatlerde bulunmuştur. Ancak, bu asırda, eski tarzdaki kelâm ilmi ile İslâm dînine yapılan hücûmları bertaraf etmenin yeterli olmadığını gören Said Nursî, çeşitli fenlerin de tahsilini lüzumlu görmüştür. Bu maksatla incelemeye başladığı fizik, kimya, astronomi, felsefe, matematik, târih ve coğrafya gibi birçok ilmin esaslarını çok kısa bir zamanda elde etmiştir. Böylece dinde ve fen ilimlerinde yaptığı bütün münâzaralarda devrinin o bölgedeki âlimlerini hayrette bırakan genç Said, “çağın eşsiz güzelliği” mânâsına gelen Bediüzzaman lâkabı ile anılmaya başlanmıştır. Bediüzzaman Said Nursî sadece ilim tahsili ile değil, aynı zamanda dünyâ ve bilhassa İslâm âlemiyle alâkalı gelişmeleri de yakından takib ederek, içinde bulunduğu toplumun ve bütün İslâm âleminin en önemli meselesinin eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulması için yardım istemek maksadıyla 1907’de İstanbul’a gelmiştir. 1909 yılının sonlarına kadar İstanbul’da kalan Bediüzzaman Said Nursî burada yaptığı münâzara ve konuşmalarda da kısa sürede ilim çevrelerine kendisini kabul ettirmiştir. Meşrûtiyetin îlânı esnâsında İstanbul’da büyük hizmetlerde bulunan Bediüzzaman, meşrûtiyete İslâmiyet adına sahip çıkmış; meydanlarda verdiği nutuklar, cemiyet faaliyetleri ve gazetelerde neşrettiği yazılarıyla halkın hürriyet ve meşrûtiyeti doğru olarak anlamasına gayret göstermiştir. Selânik Hürriyet Meydanında nutuk vermesi, şark vilâyetlerine çektiği telgraflar vasıtasıyla hürriyet ve meşrûtiyeti anlatması, İstanbul’daki 20.000’e yakın hamallık ve işçilik yapan şarklı hemşehrilerinin ayaklanmalarını güzel bir konuşma ile yatıştırması, 31 Mart Olayında askerlerin isyanını bastırmak için konuşmalar yapması bunlardan birkaçıdır. Bu çalışmalarıyla birlikte, meşrûtiyet ve hürriyeti “meşrûtiyet-i meşruâ” ve “hürriyet-i şer’iye” mânâsı ile yerleştirmeye gayret gösteren Said Nursî, ittihâd-ı İslâm düşüncesinin yayılması için çalışmıştır. 1909’da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine [o zamanki adıyla Dîvân-ı Harb] çıkarılmış, ancak berâet etmiştir. Bundan sonra, İstanbul’da daha fazla kalmamış ve 1910 yılı başında tekrar Van’a dönmüştür. Oradan da Mart 1911’de Şam’a giderek, İslâm ittihadı fikrini bütün Müslümanlara yerleştirmek için gayret göstermiştir. Şam’daki Emeviye Camiinde birçok İslâm âliminin de bulunduğu binlerce kişiye hitab ederek bu görüşlerini anlatmış; bu maksada büyük hizmet edecek eğitimin verileceği, âlem-i İslâmın merkezi durumundaki şark vilâyetlerinde kurulmasını istediği üniversite için yardım istemek üzere tekrar aynı günlerde İstanbul’a dönmüştür. O zamanlar Kosova’da büyük bir İslâm Dârülfünunu kurulmasına çalışılıyordu. Bu maksatla Rumeliyi gezen Sultan Reşad’la birlikte Bediüzzaman da gider. Ancak kısa bir zaman sonra Balkan Harbi patlak verince teşebbüs yarım kalır. Bu defa oraya ayrılan 19.000 altın liralık tahsisatı Bediüzzaman ister. Bu isteği kabul edilen Bediüzzaman, tahsisatı da alarak 1912’nin sonlarına doğru tekrar Van’a döner. Van’a dönen Bediüzzaman, Van Gölü kenarındaki Edremit’te üniversitenin temelini atmışsa da, patlak veren Birinci Dünya Harbi sebebiyle yarım kalmıştır. Talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayı teşkil ederek cepheye koşan Said Nursî, vatan müdâfaasında çok büyük hizmetler görmüştür. Savaşta birçok talebesi şehid olmuş; kendisi de Bitlis müdâfaası sırasında yaralanarak Ruslara esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya’da esâret hayatı yaşadıktan sonra fevkalâde hayret verici şekilde firar ederek, Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla Haziran 1918’de tekrar İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a üçüncü gelişinde ilim çevrelerince büyük bir teveccühle karşılanan Bediüzzaman, dört yıl kadar burada kalmıştır. Gelir gelmez Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi Yazır gibi devrin meşhûr şahsiyetlerinden müteşekkil bir İslâm akademisi mahiyetindeki “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” üyeliğine tâyin edilir. Bir taraftan Anadolu’daki Kuvâ-i Milliye hareketini desteklerken, diğer taraftan İstanbul’u işgal eden kuvvetlere karşı da cesaretle mücâdele eder. Çanakkale Harbi devam ettiği esnâda neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı eseriyle büyük hizmetler yapmış; işgalci kuvvetlerin plânlarını bozmuştur. İstanbul’un işgal edilmesinden sonra İngilizler tarafından ölüm emri çıkarılmasına rağmen, o cesaretle çalışmalarına devam etmiştir. Bu faaliyetleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi tarafından takdirle karşılandığı için Mustafa Kemâl tarafından ısrarla Ankara’ya dâvet edilmiştir. Birçok defâ Ankara'dan yapılan bu dâvetlere, “Ben tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum; siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum” diyerek icâbet etmemiş; araya çok yakın dostlarının da girmesiyle ve vazifesini önemli derecede yerine getirdiği inancına sahip olduktan sonra Ankara’ya gitmeyi kabul etmiştir. 1922 sonlarında Ankara’ya gelen Bediüzzaman'ı, Meclis, resmî bir hoşâmedî merâsimiyle karşılamıştır. Ankara’da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfî olduğunu görünce, on maddelik bir beyannâme neşrederek Meclis üyelerine dağıtmıştır. Bu beyannâmede, tamamına yakını Müslüman olan bu memleket insanının, kendileri yaşamasalar bile, başındaki idarecilerin en azından dindar ve inançlara saygılı olmalarını istediğini ve bu bakımdan, dikkatli olunması gerektiğini söyler. Bilhassa yapılması düşünülen inkılâplar üzerinde durarak, bunların muhakkak İslâmiyete uygun olmasına dikkat etmek gerektiğini belirtir. “Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvârî bir iş görmek, İslâmiyetin kâidelerine bağlılık ile olabilir, başka olamaz, hem olmamış; olmuş ise de, çabuk ölüp, sönmüş” diyerek ilgilileri uyarmıştır. Beyannâmenin sonunda, memleket idâresi açısından çok daha önemli bir noktaya temas ederek, dîne gösterilen lâkaydlıktan her şeyden evvel tesis edilmek istenen cumhuriyet, yani meşrû meşrûtiyet, meşveret ve hürriyet mânâlarının zarar göreceğini ifade etmiştir. Eğer bu Meclis İslâm şartlarına bizzat kendisi de uyarak insanların uymasına çalışmakla hilâfet mânâsını vekâleten yerine getirmezse, ortaya konan cumhuriyetin asıl mânâsından ziyâde isim ve gösterişten ibâret bir rejim haline geleceğini söyler. Son olarak da, “Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise zaruri vazifeniz, şeairi ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır” ikâzını yapar. Ankara’da iken de, başlıca maksadı olan Şark Üniversitesinin tesisi için uğraşmaktan geri durmayan Bediüzzaman, 163 mebusun imzası ile yüz elli bin banknotluk yardım kararı çıkartmaya muvaffak olur. Beyannamenin akabinde Mustafa Kemal’le birkaç görüşmesi olmuş; kendisine şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve Diyânet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek, 1923 yılı ortalarına doğru Van’a dönmüştür. Kısa bir zaman sonra şark vilayetlerindeki isyan ve ihtilâl hareketlerinin başlaması, Bediüzzaman için de uzun ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı olmuştur. Said Nursî, Van kalesindeki mağarada uzlete çekildiği esnâda Şeyh Said’in kendisinden destek istemesi üzerine, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş olan bu milletin torunlarına kılınç çekilmeyeceği cevabını vererek bu isteği reddetmiştir. Ne yazık ki, Şeyh Said İsyanıyla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Bediüzzaman isyan sonrasında ikâmet ettiği uzlethânesinden alınarak Burdur’a, oradan da 1925-1926 yıllarında Isparta’nın Barla nâhiyesine götürülmüştür. Burada “mânevî cihad” hizmetini başlatmış ve telif ettiği eserlerde iman esaslarını terennüm etmiştir. Bu eserler, îmânını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. Doğru dürüst yolu bile bulunmayan küçücük bir kasaba olan Barla’da başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idârecilerini rahatsız ettiğinden 1935’te Eskişehir, 1943’te Denizli, 1947’de Afyon, 1952’de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Ayrıca muhtelif sürelerle Kastamonu, Emirdağ ve Isparta’da, sıkı tarassud ve takib altında mecburî ikâmete tâbi tutulmuştur. Ömrünün son günlerine kadar keyfî muâmele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman Said Nursî, buna rağmen, îman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif ettiği 6000 küsur sayfalık Risâle-i Nur külliyatını tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur. Gençlerin anlayışına uygun ve ikna edici bir üslupla meseleleri izah ve ispat eden ve vehbî olarak, içinden geldiği gibi ilhâmen kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatının en güzel meyvesidir. Cumhuriyetin îlânıyla birlikte başlayan işkenceli, sıkıntılı ve çileli bir hayattan sonra 1960’ın baharında Urfa’ya dönen Bediüzzaman Said Nursî, 23 Mart 1960 (H.1379)ta Hakkın rahmetine kavuşmuştur. 1) Dîvan-ı Harb-i Örfî 2) Hutbe-i Şâmiye 3) Hutuvât-ı Sitte 4) Mesnevî-i Nûriye 5) Münâzarât 6) Sünuhât 7) Tarihçe-i Hayat

📍 Afyonkarahisar

Veysel Karani Hz.

📍 Osmangazi, Bursa

Kuşadalı İbrahim Halveti Hz. (İbrahim Kuşadavi)

📍 Kuşadası, Aydın

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.