Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 3 / 29 · 2.869 kayıt
Bekir Sıtkı Visali Efendi (k.s.)

Bekir Sıtkı Visali Efendi (k.s.)

İzmir – Bornova Kokluca Kabristanında 1880 senesinde Manisa’nın Kula ilçesinde dünyaya gelen Bekir Sıtkı Efendi’nin babası Mollazâde Hacı Mehmed Efendidir. İlk tahsiline Kula’da Boşnak Hoca namıyla bilinen alimden tamamlar. İlim öğrenmek için babasının rızâsı ile İstanbul’a gider. Fâtih Câmii Medresesinde uzun yıllar ilim öğrendikten sonra diploma alır. Bu arada tasavvuf yolunu, Sâmi Niyâzî Uşşâkî Efendi’den öğrenir. Bir Ramazan-ı Şerif gününde İzmir Hisar Camiinde vaaz etmekte olan Abdurrahman Sami Saruhanî Hazretlerine mülaki olur ve intisap eder. Uşşaki sülûkunu tamamlayarak hilafet alır. Hocası Sâmi Niyâzî Uşşâkî Efendi, talebelerine sık sık, “ Akşam ne rüyâ gördün? “, diye sormaktadır. Bir gün Bekr Sıdkı Efendiye de bu soruyu sorunca, “ Efendim rüyâmda bir meydanlıkta at koşusu vardı. Her at üzerinde bir kişi vardı. Ben ise birbiri üzerine binmiş dört atın enüstündekine binmiştim. Atlar koşuya başladıktan sonra, benim bindiğim atlar en öne geçti ve hedefe en önce vardım. Orada bizlere bakan kalabalık, Bekr Efendi kazandı, diye bana iltifat ettiler.”, diye anlatır. Sâmi Niyâzî Uşşâkî de, “Oğlum Bekr! Sen dört ilme kavuşacaksın. Birinci at şerîat, ikinci at tarîkat, üçüncü at hakîkat, dördüncü at ise mârifet ilmine işârettir. ” buyurur. Bekr Sıdkı Visâli, ilim tahsîlini tamamladıktan sonra Kula’ya döner. Bir müddet halı ticâretiyle meşgul olur. Fahrî olarak, câmilerde vaaz verir. Bir süre sonra İzmir’e yerleşerek tâliplerine ilim öğretir. İnsanlara doğru yolu anlatmakla ömrünü geçiren Bekr Visâli Efendi, 1962 senesinde İzmir’de vefât eder. İhvanları ile Berat gecesini ihya ettikten bir gün sonra Alemî Beka’ya intikal etmişlerdir. Kabirleri İzmir Salihli yolu üzerinde Zeytindağ Kokluca mezarlığındadır. Bekir Sıtkı Visali Hazretlerinin bilinen üç halifesi vardır. Hacı Mehmet Ruhi Akhan, Esseyyid Hacı Kazım Kızılkanat, Hacı Hüseyin Rıdvan Özaydın. Visali mahlasını kullanan Bekr Sıdkı Efendi’nin şiirlerinin toplandığı Hakîkat ve Mârifet Sırları isimli bir dîvânı vardır. Visâli kemter kulunu Tevfik eyle menzili Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bornova, İzmir
Şeyh Buhari

Şeyh Buhari

Kütahya Merkez’de Hükümet Konağı arkasına rastlayan Zeryen Mahallesi, Türbe sokakta, parkın karşısına rastalayan 2 no.lu Gümüşeşik Sokak’tadır. Nakşi şeyhlerinden. Hayatı hakkında bir bilgi yoktur. Hükümet Konağı arkasına rastlayan Zeryen Mahallesi, Türbe sokakta, parkın karşısına rastalayan 2 no.lu Gümüşeşik Sokak’tadır Kuzeyde sokağa bir cephesi dayalı duvarın arkasında, oldukça büyük kara planlı bir türbenin kalıntıları vardır. Sokak cephesinden başka avluya bakan cephede tamamen sağırdır. Bu cephede iri moloz taşların kaplamasız oluşu, buraya bitişik başka bir yapıyı da düşündürebilir. Doğu cephesi kalıntılarının orta yerinde bir kapı izi bulunmaktadır. Batıda bie eve bitişik olan duvarda ise sonradan araları örülmüş üç pencere görülebilmektedir. İçten kısmen sıvalı olmakla birlikte, hemen tamamen göçmüş olan kubbenin ve geniş pandantiflerin tuğla olduğu görülmektedir. Ayrıca tuğla pandantiflerin bittiği yerde , kasnaksız olan bu kubbede , bir sıra taş dizili olduğu ve tuğla kubbe örgüsünün bu sıraya oturtulduğu da gözlenmektedir. Kubbe yıkıntıları ve diğer moloz dolu olup, duvarların tepesinden girilebilen türbenin kuzeye yakın bölümünde, biri tek diğeri de yanında bir çocuk mezarı ile toplam üç sanduka vardır. Bir berat ve kadı sicilindeki vakfiye kaydından, ”1836 da Kütahya ve Afyon muhasalı olan , sonradan 1842 de Hüdavendigar valiliğine getirilen Dilaver Paşa’nın burada bulunan Şeyh Buhari Türbesi ile Seyit Numan mescidi ya da Gümüşeşik adı verilen bölgeyi onartıp yeniden vakıflar düzenlediğini ve bir de yanında okul yaptırdığını ” öğreniyoruz. Kütahya’ya genellikle Gümüşeşik adı ile tanınan bu yerde bulunan türbenin’de Şeyh Buhari Türbesi olduğunu bu kayıtlardan çıkarmak mümkün oluyor. Hiçbir kitabesine rastlamadığımız mezarların bulunduğu türbenin ilk yapılışı hakkında da kesin fikir edinmek mümkün değildir. 1838 Osmanlı kaydı, yukarıda geçen onarımla ilgilidir. Mimari özeliklerine göre XVI. Yy’a kadar indirmek mümkün olacaktır. Ancak XVI. Yy’a ait araştırmalarda adına rastalnmaması ve kendi mahallesi olan Zeryen Mahallesindeki böyle bir türbe veya zaviyeden Evliya Çelebi’nin de söz etmemiş olması ayrıca dikkat çekicidir. Avluda bulunan dağılmış mermer mezarın baş ve ayak taşları XIX yy’ın tipik örnekleridir. Barak kıvrımlar arasında, özellikle natüralist çiçek motifleriyle süslü ayak taşı dikkar çekicidir. Baş taşındaki zorlukla okunan kitabesinde (1282 / 1865/66) tarihi ile mezarın Kütahyalı Hüseyin gazi Paşa’ya ait olduğu okunamaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Hacı Hamza Kettani

Hacı Hamza Kettani

Afyon – Merkez’de Akmescit camiinde Hayatı hakkında bilgiye sahip değiliz. Ak mescit’in banisidir. 1397 yılında yaptırmıştır.Kare planlı mescidin kuzey cephesinde son cemaat yeri bulunmaktadır. Dışa kapalı olan son cemaat yerinin üzeri beşik tonozla örtülüdür. Doğu yönünde mescit duvarlarının çıkıntı yapmasıyla minare kaidesi meydana getirilmiştir. Mescidin duvarları kesme taştan, son cemaat yeri tuğladan yapılmıştır.Doğu kenarındaki iki pencerenin altına küçük bir çeşme yerleştirilmiştir. Giriş kapısı üzerinde kitabesi bulunmaktadır: “ Aziz ve celi olan Allahu Taala buyurdu “Mescidler şüphesiz Allah’ındır. Oralarda Allah’ a yalvarırken başkasını katmayın. Nebi Aleyhis-Selam buyurdu: Kim Allahu Taâla için bir mescit bina ederse. Allah ona Cennette bir köşk bina eder-Allah’ın Resulu doğru söyledi. Bu mübarek mescidi şerifi Hacı Hamze bin Hacı Hasan el-Kettani 800 tarihinde bina etti ”. Mescit 7.48 X 7.56 ölçüsünde kareye yakın bir plan gösterir. Kubbe kasnağına Türk üçgenleri ile geçilir. Kubbe on iki kenarlı bir kasnak üzerine oturtulmuştur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar
Başçı İbrahim Efendi

Başçı İbrahim Efendi

Bursa – Osmangazi’deki Başcı İbrahim Efendi camii haziresinde Başçı İbrahim Efendi , aslen başçılık mesleğini icra etmekle beraber müteahhit ve tüccar bir kişidir. Kayıtlarda Cem Sultan Türbesi müteahhidi olarak geçer. Babasının adı Abdullah’tır. Alimleri seven hayır sahenet sahibidir. Abdal Mehmed’in sevdiklerinden olup rivayete göre ona her gün pişmiş bir baş verir ve can-u gönülden hizmetinde bulunurmuş. Bir gün Abdal’a sevdiği insanlardan kalabalık bir grup ansızın misafirliğe gelirler. Abdal onlara nasıl izzet-i ikramda bulunacağını düşünürken başçı, adeti üzere pişmiş bir tepesi dolu baş ile Abdal’ın kapısını çalar. Bu geliş Abdal’ın çok hoşuna gider ve kendisine himmet ederek hayır duada bulunur. Ertesi gün Başçı İbrahim Efendi rızkını temin amacı ile başları kazana koyar. Sahur zamanında kazanda başların pişip pişmediğini kontrol için baktığında ne görsün ; büyük kazan ve kepçesi Abdal Mehmed’in himmeti ve nefesinin bereketiyle halis altun olmuş. Bu hali görünce ; ”İşim altun eyledim (bundan sonra) Kimden ne derdim var benim ” diyerek büyük bir servete kavuşur. Bu para ile Maksem’de kendi adıyla anılan camii , hamamımı ve zaviyeyi inşa eder. Abdal Mehmed’e intisap edip onun adına da İki kubbeli Abdal Mehmed camiini inşa eder. Hayatını hayır ve hasenatla geçirmeye çalışan Başçı İbrahim efendi 11 Zilhicce 885 / 1481’de vefat edince Başçı İbrahim Efendi camii’nin kıble tarafındaki hazirede sırlanır. Kaynaklar ;Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları

📍 Bursa

Şeyh Muhlis Baba (k.s.)

Orhan Gazi camii ve Şeyh Edebali Türbesi hazire Türbe SIrasıyla ; Şeyh Edebali , Dursun fakih Makamı , Şeyh Muhlis Baba , Molla Hattab Karahisari , Şeyh Edebali Türbesi şerifi Bilecik – Orhangazi camii yanındaki Şeyh Edebali türbesi içerisinde Osman Gazi döneminin tanınmış şeyhlerinden biridir Hak aşığı Muhlis Baba. Karamanoğullarının diyarını yurt tutmuş, Osman Gazi’nin fetihlerine katılmıştır. Duası kabul gören , ehli sülük , büyük kerametler ve yüce makamlar sahibi bir hişiliktir. Yüce Allah azizi sırrını mukaddes kılsın. Kaynak ;Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bilecik

Kıroğlu Evliyası

Havza’nın 9 km Güney Doğusunda bulunan Kıroğlu Köyü’nde gölet yanında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Kıroğlu Evliyası” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı doğal taşlarla çevrilmiştir.Türbenin içindeki mezar ise mermer kaplanmıştır. Türbe içerisinde 4 adet pelit ağacı bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Kıroğlu Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak amacıyla ziyaret edilmektedir.Ayrıca adak adayanlar adaklarını türbede kesmektedirler. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Ahmed Dede – Samsun

Havza’nın 17 km Kuzeydoğusunda bulunan Kamlık Köyü’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Abdülaziz” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içindeki kabrin çevresi de doğal taşlarla örülmüş, mezar ise mermer kaplanmıştır.Türbe içerisinde ağaçlar bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Abdulaziz Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, yağmur duası öncesi Allah’tan (c.c)bereket istemek için ziyaret edilmektedir. Abdulaziz Türbesi ayrıca erkek çocuğu olmayan çiftler tarafından ziyaretedilmekte ve Allah’tan hayırlı erkek evlat istenmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Pir Ahmed Dede – Samsun

Havza’ya 13 km batısındaki Doğan çayır Köyü, Dedelik mevkiinde tepe üstünde TARİHÇE: Halk arasında “Pir Ahmed Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi ve kime ait olduğu kesin olarak bilinmemektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde taşlarla çevrilidir. Türbenin içinde kabir yakın zamanda mermerle kaplanmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan “Pir Ahmed Dede” olarak tanınan türbe ziyaret yeridir. Anlatılanlara göre bu mezar civarından kim odun veya çalı alırsa, gece rüyasında korkutuluyor. Yinebir kısım rivayette uyarılara rağmen bölgeye küçük abdestini bozan bir kimsenin felç olduğu anlatılmaktadır. Birbaşka rivayette ise mezar yanında tarlası bulunan Hacı Ahmet Gödelek isimli köy sakini mezarın yanını öküzlerle sürer. Ancak öküzlerin ikisi de hemen rahatsızlanarak ölür. İşte bunun gibi rivayetler nedeniyle Pir Ahmet Dede’yehalk derin saygı göstermekte, o bölgedeki ağaçlara dokunmamakta, çevresindeki araziyi sürmemektedir. Türbe halktarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Hüseyin Hüsnü Baba

Hüseyin Hüsnü Baba

Çanakkale – Kilitbahir’de Hüseyin Hüsnü Baba , (1859-1925), İrşadi Baba’nın halifesidir. Babası Rifaiyye’den Katip Musa Efendi’ dir. Annesi Hafize Hanım ve kendisinden on bir yaş büyük olan kardeşi Hafız Şeyh Nuri ise Uşşakiyye’dendir. İrşadi Baba’ya 1870 yılında intisab etmiş olup, 1878’de hilafet almıştır. Kilitbahir’deki dergahta otuz-kırk sene inziva hayatı yaşamış olan Hüseyin Hüsnü Efendi , süluk ehli bir zat olup, halife ve müridleri vardır. Söz konusu dergahı yeniden ihya ederek Mevlevihane tarzında inşa ettirmiştir. Tekkeye I. Dünya Savaşı’nda iki düşman güllesi isabet ederek tahrip etmiştir. Sonraki tarihlerde Meydan Odası’nda Cuma ve Pazartesi geceleri tarikat ayini icra edilmiştir. Aralık 1925’te Kilitbahir’de irtihal eden ve dergahın haziresine defnolunan Hüseyin Hüsnü Efendi’nin de Divan’ı olup, divan edebiyatı geleneğini sürdüren gazellerinde bu edebiyatın kavramlarını kullanmış, şiirlerinde ağırlıklı olarak tasavvufi konuları işlemiştir. “Nazeninim piri Uşşakide dildarım sahih Müptela-yı derd-i aşkım zat-ı envarım sahih” Hüseyin Hüsnü Efendi’den sonra yerine el-Hac Hafız Mehmed Tevfik Efendi (ö. 1945) geçmiştir. Hüsnü Efendi’nin Tevfik Efendi’den başka birçok halifesi vardır. Bunlar Edirne, İstanbul, Bayramiç, Dimetoka ve Kilitbahir gibi bölgelerde tarikatı neşre memur olmuşlardır ki şu zatlardır: Tophane İhtiyat Müftüsü Varnalı Şeyh Hacı Bekir Cezbi Efendi , Dimetoka Uşşaki Şahin Baba Dergahı’nda Şahin Baba , Kilitbahir’de Şeyh Muslihiddin Dergahı şeyhi Şeyh Mustafa Kanber Efendi dir. Şeyh Mustafa Kanber Baba (ö. 1924’ten sonra) ise, Hüseyin Hüsnü Efendi’nin halifelerinden olup, 1895’te Kilitbahir’de ona intisab etmiştir. Hüseyin Hüsnü’de gördüğü hal ve kemal hasebiyle Uşşaki de karar kılıp, sülukunu ikmale muvaffak olarak intisabdan sekiz sene sonra yani 1321/1903’de Uşşaki tacını giymiştir. Kanber Baba, daha sonra Çanakkale’de tarikatı neşre memur edilmiş ve Gazi Hasan Paşa’nın Nara’da ihya ettiği dergahın meşihatına nail olmuştur.

📍 Eceabat, Çanakkale

Şeyh Habil – Samsun

Samsun – Çarşamba’ya 12 kilometre doğusunda bulunan Yaycılar Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Habil Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yenideninşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır. Yerler ise halı ile döşenmiştir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Habil Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun
Mahmut Gazi – Denizli

Mahmut Gazi – Denizli

Denizli – Çal ilçesindeki Mahmut gazi mahallesindeki, Mahmut Gazi kabristanında Selçuklu Dönemi mimari özelliklerini taşıyan türbe, Selçuklu komutanı Mahmut Gazi’ye aittir. Kare planlı bir yapıya sahip olan türbenin üzeri dolgu tuğladan örülmüş kubbe ile örtülüdür. Duvarları devşirme taş ve tuğlalarla yapılmıştır. Doğu cephesinde yay kemerli bir ahşap kapı ile dikdörtgen formlu bir pencere bulunmaktadır. Kuzey ve batı duvarlarında da birer penceresi vardır. Türbenin sandukası doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Çeşitli dönemlerde onarım geçiren türbenin duvarlarında ve önünde çevredeki antik yerleşimlerden getirilmiş mimari parçaları görmek mümkündür. Türbenin dışında, mezarlık alanı içinde biri parçalanmış halde iki adet pişmiş toprak küp (pithos) yer almaktadır. Fotoğraf ve Metin için Kaynak ;Denizli Kültür Envanteri , Denizli Belediyesi , 2014 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çal, Denizli

Sarılık Türbesi – Samsun

Çarşamba’ya 15 kilometre kuzeyinde bulunan Akçatarla Köyü’nün 1 kilometre yol kıyısında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Sarılık Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe 2 bölümden ibaret olup birbölümü mescit olarak kullanılmakta diğer bölümde kabir bulunmaktadır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır.Yerler ise fayans ile döşenmiştir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sarılık Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Sarılık hastası kişilerin şifa bulması nedeniyle türbeye halk tarafından Sarılık Türbesi denilmiştir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun
Hacı Bayram Kabayi (k.s.)

Hacı Bayram Kabayi (k.s.)

İstanbul – Topkapı ;Topkapı kabristanında. Takkeci İbrahim Ağa camii’nin yanındaki bölümdedir.(Google.map’deki işaretlediğimiz nokta Kabristan içerisindeki yerini göstermektedir.) ……

📍 İstanbul
Hoca Taşkın (k.s.)

Hoca Taşkın (k.s.)

Bursa – Emirsultan cami ile Yeşil Türbe’nin arasında yer alan Hoca Taşkın camiinin yanına defnedilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında yaşamış ve Molla Hüsrev’den ders almıştır. Taşkın Sufi ismiyle çağrılırdı. Eskişehir’in Sultanönü kasabasındandır. Fen ve Edebi ilimlerde icazet aldıktan sonra tasavvufa meyledip Bursa’ya yerleşti. Kendisi güçlü bir hatip olup vaaz ve nasihatleri çok güçlü idi. Taşkın Sufi 1487 de vefat etmiştir. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

📍 Bursa
Narlı Dede

Narlı Dede

Adana – Ceyhan’a bağlı Doruk kasabasında; kasaba meydanın kuzey batı tarafına düşer. ( Meydan bulunan kahvedekilere sorarsak yerini öğreniriz.) Narlı Dede ‘nin esas ismi ve yaşadığı tarih tespit edilememiştir. Mezarının etrafı tarla sahibi tarafından çevrilmiştir. Etrafında Nar ağaçları bulunduğu için köylüler tarafından bu isim verilmiştir. Kaynak ; Çukurova’nın manevi Sultanları , Kazım Temir (Allah ondan razı olsun), Türkiye gazetesi

📍 Ceyhan, Adana

Burhaneddin Hasan Cihangiri (k.s.)

📍 İstanbul
Hızır Hoca (Hızır Ali Muratoğlu) (k.s.)

Hızır Hoca (Hızır Ali Muratoğlu) (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı’da Sakızağacı şehitliğinde 1942 yılında Rize’de Yakup (ö.1972) ile Hamdiye (ö.1999) çiftinden dünyaya gelen Hızır Ali Muratoğlu, ilk ve orta tahsilini Rize’de tamamladı. O yıllarda insanlar şiddetli geçim sıkıntısı çektiği için Ramazan ayı yaklaşınca aileside aynı zorlukları iyice hissetmeye başladılar. Rize’nin zengin ve hayırsever eşrafından birisi Ramazan ayının ilk gecesi kendilerine yetecek kadar erzak yardımında bulununca epeyce rahatlarlar. Bundan birkaç gün sonra dünyaya gelen bebeğe bu sebepden dolayı annesi Hızır ismini koyar. Küçük yaşlardan itibaren arkadaşları ve kardeşleri arasında dini hassasiyeti ile temeyyüz etmiş ve daha o günlerden itibaren molla lakabını alır. Balıkçılıkla uğraşan babası mert ve cömert bi insandı. Namazını aksatmaz ve çocuklarınıda yaz aylarında Kur’an kursuna yollardı. Mahalle camisinin imamı Mahmut Hoca Efendi onda farklı bir hal olduğunu söyler ve küçük Hızır’la yakından ilgilenirdi. Annesinin küçük Hızır’ı yıkamak için hazırladığı suyu görünce ”Anneciğim cehennemde böyle sıcak mı olacak?” diyerek düşünce iklimindeki kıvamı izhar ederdi. Temizlik, düzen ve tertipli olmak hususunda çevresinin dikkatini çekecek derecede ileri seviyedeydi. Üç erkek iki kız toplam beş kardeş arasında en sevilen çocuktu. Liseyi başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesinde okuyup doktor olması için ailesi kendini İstanbul’a gönderir. O yıllarda her üniversite kendi yaptığı imtihanla talebe alırdı. Bindiği otobüs arızalanıp Tıp Fakültesine kayıt yaptıramayınca Edebiyat Eakültesi’nin Arapça-Farsça Bölümü’ne başlar. Kocamustafapaşa’da Sarıgüzel Korkutata sokak’ta ikamet ederken İmam-ı Azam Nuri Efendi’nin görev yaptığı Gül camisine gider gelirdi. Birgün Nuri Efendi’ye gelerek kendisinden Arapça dersi almak istediğini söyler. Nuri Efendi de kendisine, ”sen bana okul derslerinde yardımcı olursan bende sana arapça okuturum” diye cevap verir. Bu sayede Nuri Efendi vasıtasıyla İsmailağa Camisi İmam hatibi müstakbel şeyhi ve kayın pederi Mahmut Efendi Hazretleri (k.s.) ile tanışır. Bu arada ”kırk gün sabah namazını Fatih Camisi’nde kılan Hızır’ı görür” sözüne binaen sabah namazlarını Fatih camisi’nde kılmaya başlar. Kırkıncı gün sünneti kılıp farzı beklerken birisi omzuna dokunup ”Aradığın Hızır İsmailağa camisi’nde” diyerek kaybolur. Bu tanışmadan sonra aradığı güneşi yanı başında bulmanın sevinci ile üniversiteyi ihmal ederek Hoca efendinin sohbetlerine devam eder. ”Üniversitede en çok hoşuma giden koridorda cübbemi yere serip şalvar ve sarığımla namaza durduğumda, insanların bana gülüp geçmeleriydi.” dediği günleri geride bırakıp kendini tamamen Tekke’ye verince, ilmen ve manen tekamülü çok kısa sürede herkesin dikkatini çeker. Bu terakkisi bazılarını gıptaya, bazılarını şaşkınlığa, bazılarınıda kıskançlığa sevk eder. Hızır Efendi’nin seyr-u sülük yolundaki mahareti teslimiyetinin bir meyvesi idi. Efendi Hazretleri’nin Müritlerinden biri şöyle anlatıyor: ”Hızır Efendi’nin çok kısa sürede hepimizi geçmesi ve Efendi Hazreleri’ne bizden yakın oluşu beni rahatsız etmişti. Bir gece rüyamda Efendi Hazretleri’ni elinde bir bıçak olduğu halde bize şöyle derken gördüm. ”Hazırlanın! ikinizi de (Hızır Hoca ve ben) biraz sonra keseceğim.” Kesmek için bıçağı bilerken ilk olarak bana işaret etti. Ben ona doğru giderken; ”Yahu insan kesmek İslamın neresinde var? tarikatta böyle şey olurmu? Bu da nereden çıktı?” diyerek yanına vardım başımı uzattım. Tam bıçağı uzatınca hemen kaçıp bir duvarın arkasına gizlendim. Daha sonra Hızır Efendi’ye işaret buyurdular. Hızır Efendi tebessümle gelek başını Şeyh’inin önüne koydu. Bıçak boynunu kestiği halde tebessümü devam ediyordu. Bu rüyayı gördüğüm gecenin sabahı Hızır Efendi’nin camisine gittim; elini öpüp helallik istedim. EFENDİ HAZRELERİ’NİN DAMADI OLUŞU ”yürü kim meydan senindir bu gece” saday-ı lahutisinin muhatabı olmuşçasına günlerini tekkede ilim ve ibadetle geçirirdi. İsmailağa camii şerifinde rahlenin başında ders müteala ederken Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri gelip kendisine; ”Hızır Hoca kızımı sana veriyorum der ve ayrılır. Beklenmeyen bu büyük nimet karşısında secdeye kapanarak sevinç gözyaşları döker. Yıllar sonra bu hadiseyi hatırladıkça duygulanır ve ilk günün heyecanıyla; ”Ben kainatın en şanslı insanıyım” derdi. ”Niye hocam?” denildiğinde, ”Allah beni müslüman yaptı, en büyük peygamberin ümmetiyim, en büyük mezhep olan İmam-ı Azamın mezhebindeyim ve Nakşi tarikatını en tavizsiz yaşıyan zatın damadıyım.” buyururdu. 26 yaşında 1968’de Fatma hanımla gerçekleşen evliliğinden Ali Haydar(d.1981) ve Aişe(d.1988) isminde iki evladı dünyaya geldi. İlk çocuğu dünyaya geldiği sene bazı hoca efendilerle (Selahattin Hoca, Abdulmetin Hoca vs..) hocaefendilerle emr-i b’il-maruf maksadı ile sefere çıktılar. yolda her gördüğü sevimli çocuğa hatta kediye, kuzuya Ali Haydar diye seslenmesi Selahattin Hoca’nın dikkatini çeker ve ona ”Hocam Ali Haydar’da fani oldunuz galiba. Her gördüğünüze Ali Haydar diye sesleniyorsunuz” deyince, Hızır Efendi; ”Yakup (A.S) Yusufum! diyerek gözlerini yitirdi!” cevabıyla evlat sevgisinin şer’i mesnedine dikkat işaret buyurdular. BENİ KABİRDE BİZZAT ALLAH KARŞILADI Cemaatin her türlü irşat ve tedris hizmeti ile meşgul olurken 1991 yılında Çukurbostan Cami’sinde imamlık vazifesine başlar. Şeyhinin bulunmadığı yada hasta olduğu zamanlarda onun yerine sohbet ederek cemaati teselli ederdi. Bu çalışmalar yoğun bir şekilde devam ederken ”şeyhimin emaneti” dediği hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalanır. Ömrünün sonuna kadar farklı yoğunlukta devam eden bu hastalık hali, evin hanımının ve çocuklarının bütün hizmetlerini de Hızır Hocanın omuzlarına yıkar. ”Allah’ımın bana bir imtihanıdır, biz bu hizmeti seve seve yapıyoruz” dediği bu mesuliyeti, iki yıl gibi uzun bir zaman onu camii hizmetinden uzak bırakır. Hasta eşinin hizmetine giderken hiçbir olumsuzluk belirtisi göstermeden; ”Nereye hocam?” diyenlere ”Efendimin parçasının yanına gidiyorum” diyerek cevap verirdi. Vefakar ve fedakar oluşunun karşılığını fazlasıyla alan Hızır Efendi’yi şehadetinden sonra bir dostu mana aleminde görür. Ay gibi parlayan yüzü ile gayet mutlu görünen Hızır Efendi’ye sorar. ”Nasılsın hocam? Allah sana nasıl muamele etti?” Hızır Efendi: ”Hasta olan hanımıma hizmet ettiğim için kabre konulduğum zaman beni bizzat Allah karşıladı” buyurur. İmamlığı esnasında halkın seviyesine inerek sevecen, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresinde bulunanların hayranlığına sebap olur. Sevenlerine hem dünya hem ahiret hususunda yaptığı konuşmalarıyla Çukurbostan camisi cemaati hızla artar. Cemaat camiye sığmamaya başlayınca caminin genişletilmesi kararı alınır. Kendi elleriyle çizdiği cami projesini kendi elleriyle inşa ederken arkadaşlarından birisi ilave bölümün dikdörtgen olmasında ısrar etmesine rağmen Hızır Efendi camiyi girintili çıkıntılı yaptırır. Buna gerekçe olarak da ‘Tarikat ehli dervişler camide kuytu köşeler ararlar.’ buyurur. Cami inşaatı tamamlanınca örülen duvarların uzunluğunu bizzat kendisi ölçer. Yevmiyesini almak için gelen ustaya kaç metre duvar ördüğünü sorunca; kırk metre kare cevabını alır. Hızır Efendi, tekrar ölçmesi için gönderdiği ustadan tekrar aynı cevabı alır. Hocanın ölçümüne göre 47 metre kare çıkan hesap usta tarafındanda doğrulanınca işçinin hakkı eksiksiz verilmiş olur. Bursa Ulu Camii’sinde olduğu gibi, kendisinin görev yaptığı camiidede su sesinin olmasını arzuladığı için iç kısma bir havuz yaptırır, hatta içine balıkta koyar. Bahçesini kendi elleriyle diktiği güllerle süsler ve her gün bakımınıda ihmal etmeden yerine getirir. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince; ”Dur gül öyle koklanmaz.”diyerek, Peygamber Efendimizin rumuzu olan gülü iki avucunun içine aldılar ve eğilip koklayarak güle yakışan ince edebe işaret buyurdular. Yakınlarından bir hafıza; ”Hafızlık icazetini bana ver bende sana diplomamı vereyim.” diyerek Kur’an hıfzına olan özlemini ifade eden Hızır Efendi, günde bir ayet ezberleyerek hafızlığını tamamlamaya çalışırdı. Eline tespihini alıp zikretmeye başladığında görenleri özendirecek şekilde zevkle zikrederdi. Şeyhinin ”Bu yolda kendini gizle.”tenbihine sadık kalarak manevi hallerini bir sır gibi saklar etrafındakilere kendini sıradan bir hoca olarak tanıtmasını iyi becerirdi. Bu sebeple üstadı bir gün şöyle buyurdu; ”Bu kapıda bazı hocalar manevi hallerini gizlemeyip aşikar ettikleri için müritlerimizle bizim aramızda perde olmuş ve bir çok ihvanın kaybedilmesine sebep olmuştur. Hızır Efendi ise ihvan ile aramızda köprü olup bir çoklarının kazanılmasına vesile olmuştur.” Bazılarının Efendi Hazretlerinden sonra kendisini şeyhliğe namzet görmelerinden çok rahatsızlık duyar ve her vakit şeyhinden önce ve onun elleriyle kabre konulma arzusunu ifade ederdi. Cuma hutbelerinde ve son yaptığı hacda cemaatin huzurunda ”tavizsiz yaşayan zaatın(Mahmut Efendi Hazretleri) sohbetinden sonra ruhumu al ya Rab” diyerek dua ederdi. İrşat maksadı ile zaman zaman yurt dışına da (Azarbaycan, Almanya, İran)giden Hoca Efendi, Almanya’ya gittiğinde büyük bir coşku ile karşılanır.Gür sakalı , beyaz sarığı ve temiz giyinişi ile temsil ettiği İslam’a Almanlar’da hayran olur. Sohbet ilanı için gazeteye yazılan ”Efendi Hazretleri’nin damadı ve vekili” cümlesindeki ”vekil” sözüne razı olmayıp silinmesini tenbih eder. Misafir kaldığı evde yatağının hiç bozulmaması hane sahibine ”Ya hiç uyumuyor yahut yatağını kendi elleri ile düzeltiyor” dedirtirdi. Ayrılacağı gün ev sahibinden iki zarf ister ve gizlice üçyüzmarkı zarfın içine koyarak ”Efendi Hazretlerinin kerimesinin hediyesi” yazarak bir kenara bırakır. Hocaları hep alan ve isteyen olarak tanıyan ev sahipleri hiç beklemediği bu davranış karşısında şaşırır. Şaka ve latifeyi şeriatın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi, etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü. Zengin birinin kendini çok cömert olarak anlattığı bir mecliste, Hızır efendi gizlice kalkıp bir çarşaf giyerek geri döner ve o zenginden yardım ister. Zengin, dilenci kılığındaki şahsı yanından kovup ona bir ekmek parası bile vermeyince Hızır Efendi üzerindeki çarşafı çıkarıp ”sen bir dilenciye ekmek parası bile vermiyorsun, nasıl cömert olabilirsin?” der. Cami cemaatinden Berber Orhan Abi diye bilinen birisi bayram yaklaşınca cemaate gelmeyi bırakmıştı. Camide asılı duran gri bi cübbesi vardı, namaz kılarken onu giyerdi. hızır efendi çok hisli bir insandı. Hemen şu şiiri yazıp Orhan Abi’nin cübbesinin cebine koydu: Ey sahipsiz garip cübbe, Terkedildin yalnız ipte. Sahibin on gündür traş ediyor, Sayılı günler gelip geçiyor. Unultuldun bayram parası için, Asılı kaldın bu dostluk ne biçim. Bu manada daha devamıda olan bu şiiri Orhan Abi cüzdanında saklar ne zaman okusa ağlardı. ÇİĞ KÖFTE CEMAATİ Cematten 5-6 kişi onu bir gece çiğ köfte yemeye davet etti. Onlar evde hazırlık yaparken yatsı ezanı okundu, ancak onlar hazırlıkları bitirelim diye cemaate gitmediler. Hızır Efendi camide namazı bitirip geldiğinde bu arkadaşlar namaza durmuşlardı. Hızır Hoca sessizce çiğköfte tepsisini alarak sokağa çıktı ve camiden çıkan cemaate dağıtmaya başladı. ”Cemaatimden altı kişi çiğ köfte cemaatidir, onların ikramıdır”diyerek herkese dağıttıktan sonra eve döndüler. Çoğu dağıtıldığı halde geri kalanlara da yetecek kadar bereketli olmuştu. Şehadetinden iki ay önce hutbede üç hafta üstüste şunu anlatmıştı. Rasul (s.av) buyurdular: ” Bir hanımın efendisi vefat edip arkasında iki veya üç yetim kalırsa, o hanım yetimlerini yetiştirmek için saçlarını beyazlatırsa cennette benimle beraberdir.” Bunu anlatır sonrada hüngür hüngür ağlardı. EY BALIKLAR! REİSİNİZ KİM? Zuhurat ve keramete hiç kıymet vermediği halde lüzumunda salahiyetini ortaya koyardı. Malatya’nın Darende ilçesinde emr-i bil-maruf için gittiklerinde, bir havuz kenarında istirahat ediyorlardı. Abdulmetin hoca şakayla karışık Hızır Efendi’ye havuzdaki balıkları göstererek; __ Hocam sen bizim kafile reisimizsin! Şu balıkların da bir reisi olmalı. Ona seslensenizde yanımıza gelse! dedi. Hızır Efendi ısrara dayanamayıp balıklara; __ Ey balıklar! Ben Mahmut Efendi Hazretleri’nin damadı Hızır Şu anda ben bu cemaatin reisiyim. Sizinde reisiniz kimse çıksın şuracıkta önümüze gelsin, diye seslendi. O anda arkalardan büyükçe bir balık çıkıp öne doğru gelip başını sudan çıkarıp Hızır Efendi’ye bakmaya bakmaya başladı. Bu manzara karşısında cemaat hayrete düşmüş, Hızır efendi ise mahcup duruşu ile tebessüm ediyordu. Dinin temizlik olduğunu kendine has bir uslüpla ihsas ettiren Hızır Efendi sabunla elini yıkadığında sabunu da yıkar yerine koyardı. Cemaatine de, ”lavaboda ağzınızı çalkaladığınızda çalkaldığınız suyu yutun ki yemek kırıntıları lavaboya dökülmesin” buyururdu. VEFATI (şehadeti) Birçokların cefasına katlanmayı, terk etmekten daha hafif gördüğü dünya, onun gözünde bir bedenin sığacağı mezardan ibaretti. Şehitlik mezarlığında bir mezarı olmadığı için üzüldüğünden bu dünyada gam çektiği başka birşeyi yoktu. Sonunda çok istediği şehitliği de, mezarıda genç yaşında elde etmiş, giderken geride bıraktığı sevdiklerine, bağlı bulunduğu asil yolun mensubuna neler bahşaettiğini öğreten temiz bir hayat hediye etmiştir. Şeriatı tavizsiz yaşayan zatın Pazar sohbetini dalgın dalgın dinledikten sonra kendisine vaad edilen şehadet rütbesini almak için İsmailağa Camii Şerifine gelir. İhvanın ders ve dertlerini dinledikten sonra Duha namazını kılmak için kıbleye döner ve müminin miracı olan son namazına durur. Kulun Mevla’ya en yakın olduğu o esnada, insanlığın en uzağında olan hain eller vucüduna yedi el ateş eder. Kanlar içinde vücudu yere yığılırken bütün şanlar ve şerefler huzurunda selam duracak şekilde başı göğe erer. Sema ehli, sofralarında onada yer ayırırken Muhammed ümmeti bir hüzün yılını daha yaşar. Ertesi gün Fatih Camisi yüz binlerin gözyaşlarına şahit olur. Sessizliğin en büyük ses, yalnızlığın en büyük dost olduğu hicran gününde eller onu diri diri toprağa gömmeyip başlarına taç edinirler. Vefat ettiğinde Sakızağacı Şehitlik Mezarlığı’na defnedilme arzusu, sevenlerinden birinin (Fevzi Başak’ın) kendi yerini bu şehide bağışlamasıyla yerine gelir. Takvimler 17 mayıs 1998’den itibaren yeni bir not düşerler sayfalarına: 36. Nakşi Şeyhi Mahmut Efendi’nin damadı 55 yaşında İsmailağa Cami-i Şerifinde şehit edilmiştir. Rasul (s.a.v.)e her yönüyle benzeyen Efendi Hazretleri(k.s) damadı da Hazret-i Ali (r.a) benzer şekilde terki diyar eylemiştir. Şehitler kendileri için yaşamazlar ve hiç ağlamazlar kendi acılarına. Bir damla rahmet için gözyaşlarına boğulan, tavaf ile mamur olan gönül kabelerini handan etmek için gelirler. Ve ”yaklaşıyor yaklaşmakta olan” diye haykırarak gam ordusuna katılıp giderler aşk otağına. SİLSİLEDE İSMİ OKUNSUN Şehadetinden birkaç ay sonra Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri Buhara’da Şah-ı Nakşibend Hazretlerini ziyaret eder. Manada zuhur eden şah-ı nakşibend hazretleri, ”Hızır Efendi’nin ismi silsile-i şerifde okunsun” tenbihinde bulunurlar. Kısacık bir ömrü bu meydan-ı hakikatte ebediyyet kesbine muvaffak kılan Hızır Efendi’ye Cenabı Hak’tan sonsuzluğun en büyük ikramlarına nail olmasını temenni ederiz. Kaynak ; http://www.ismailaga.com.tr/hizir-ali-muratoglu-hoca-efendinin-hayati.html

📍 İstanbul

Abdürrahim Arvasi

Abdürrahîm Arvâsî Abdürrahîm Arvâsî Osmanlılar zamânında Anadolu'da yetişen velîlerden. Seyyid Abdullah Arvâsî hazretlerinin oğludur. Hazret-i Hüseyin soyundan olup seyyiddir. Nesebi, Abdurrahîm bin Abdullah bin Muhammed bin Muhammed Şehâbeddîn bin İbrâhim bin Âlim-i Rabbânî Cemâleddîn bin Kemâleddîn bin Kutub Muhammed bin Kâsım Bağdâdî'dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1786 (H.1200) senesinde vefât etti. Kabri Doğu Bâyezîd'de Ahmed Hânî kabristanındadır. Abdullah Arvâsî'nin oğlu olan Abdürrahîm Arvâsî, Arvas köyünde babalarının medresesinde okudu. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim oldu. Ayrıca babasının sohbetlerine de devâm edip, tasavvuf yolunda olgunlaştı. Zamânının aklî ve naklî ilimlerinde söz sâhibi, tasavufda ise hâl sâhibi meşhûr bir velî oldu. Şöhreti her tarafa yayıldı. O sırada Doğubâyezîd'deki meşhûr sarayın bânîsi Çıldıroğullarından İshak Paşa, Seyyid Abdürrahîm Arvâsî'yi dâvet etti. İshak Paşa Çıldıroğulları âilesinin reisi olup, Osmanlı Devletince, o bölgeye emir tâyin edilmiş paşalardan biriydi. İlme, ilim ve din adamlarına çok kıymet verir, âlimlerle meclis kurar ve onların sohbetlerinden zevk alırdı. Meşhûr ediblerden Ahmed Hânî de onun dâveti üzerine Doğubâyezîd'e gelmişti. İshâk Paşanın dâveti üzerine Doğubâyezîd'e gelen Abdürrahîm Arvâsî, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp, onların dünya ve âhiret saâdetine kavuşmaları için pekçok gayret sarf etti. İlimde ve tasavvufta çok talebe yetiştirdi. Aynı zamanda bölgede yaygın olan Eshâb-ı kirâm düşmanı şiîlerle mücâdele etti. Ehl-i Sünnet îtikâdının yayılması için çalıştı. Uzun mücâdelelerden ve münâzaralardan sonra şiî fırkasının bozukluğunu herkese kabûl ettirdi. Halk, Ehl-i sünnet olup huzûra kavuştuğu gibi aralarındaki ayrılık ve düşmanlıklar son buldu ve fitne ateşi söndürüldü. Abdürrahîm Arvâsî bu gayretinin yanında dînî ilimleri öğrenmekten geri kalmıyor öğrendiklerini yaşamak sûretiyle de insanların ebedî seâdete kavuşmaları için bütün gücünü harcıyordu. Onun sohbetlerine yüzlerce kimse katılıp faydalanıyordu. Bu sohbetlerinde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî'sinden de parçalar okutuyordu. Böyle sohbet meclislerinden birinde Mesnevî okunurken, orada bulunan İran ahondlarından (mollalarından) biri Mevlânâ'yı ve Mesnevî'yi küçültücü ve tahkir edici maksatla, bildiği hâlde "Ne okuyorsun?" diye sordu. Abdürrahîm Arvâsî hazretleri; "Mesnevî okuyoruz." buyurdu. İranlı ahond cevap olarak; "Meşnevî (dinlemeye değmez)." dedi. Bu söze din gayreti kabaran ve son derece hiddetlenen Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Mesnevî-yi şerîfi rastgele açıp İranlı ahonda; "Şu beyti oku!" buyurdu. İranlı ahond; "Mesnevî ra meşnevî mehan Ey sek-i gürgîn bed kerdeî" yâni Mesnevî'yi meşnevî okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın, meâlinde beyti istemeyerek okuyuverdi. Bu manâlı beyân karşısında ahond ve meclistekiler dehşete kapıldılar. Ahond söyleyecek söz bulamadı. Arslan yuvasına düşmüş, zavallı tilki gibi titremeye başladı. Sonra mecliste bulunanlar Mesnevî'den bu beyti aradıklarında bulamadılar. Bu hâlin Abdürrahmân Arvâsî hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona karşı daha edepli ve ölçülü davranmaya başladılar. Buna benzer pekçok kerâmetleri görülmüş olan Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatılagelmiştir. Ömrü boyunca İslâm dîninin emirlerini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Doğubâyezîd'de vefât etti. OradaAhmed Hânî türbesine defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. İhtiyaç ve istek sâhiplerinin ziyâretgâhı hâlindedir. Sırt ağrısından şikâyetçi olanlar sırtlarını kabrinin taşına sürttükleri için taş yıpranmış, üzerindeki Arvâsî kelimesi ile vefât târihi olan 1200 (m.1786) ve Fâtihâ kelimesinden başka yazı kalmamıştır. Seyyid Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin iki oğlu vardı. Birincisi: Seyyid Muhammed Efendidir. Bunun evlâdı kalmamıştır. Kabri babasının kabrinin sağındadır. İkincisi; Seyyid Hacı İbrâhim'dir. Din ve dünyâ ilimlerinde babasının vârisiydi. Tasavvuf yolunda babasının yerini tutmuş olup âlim, fazîlet sâhibi ve veliyy-i kâmil bir zat idi. Günümüzün tâbiri ile bir diplomat olup Osmanlı-İran münâsebetlerinde, Osmanlı Devletini temsil etmiş, unutulamayacak hizmetleri olmuştur. Seyyid Hacı İbrâhim Efendinin Abdürrahîm ve Abdülazîz adlı iki oğlu ile Seyyide Emine Hanım isminde bir kızı vardı. Kızı Seyyide Emine Hâtunu Seyyid Abdurrahmân hazretlerinin oğlu Molla Abdülhamîd'e nikâh edip bu evlilikten, Arvas'ın ışığı, ilim ve irşâd kaynağı Seyyid Fehim Arvâsî hazretleri dünyâya gelmiştir. Seyyid Hacı İbrâhim'in büyük oğlu Abdürrahîm Efendi 1818 (H.1234) senesinde vefât etmiştir. Seyyid Hacı İbrâhim Efendi de 1832 (H.1248) senesinde Yukarı Doğubâyezîd'de vefât etti. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Büyük oğlu Abdürrahîm Efendinin de kabir taşı hâlen yazıları ile mevcuddur. Seyyid Hacı İbrâhim Efendinin diğer oğlu ise Seyyid Abdülazîz Efendi olup babalarının dergâhı ona kalmıştır. İlimde ve tasavvufta babalarının yerini tutmuştur. Kerâmetleri açık bir velî idi. Hayvanlarla konuşur, hayvanlar da ona söylerdi. Hayvanları, hatta yılanları yedirir içirirdi. Hayvanlar onun emrine uyarlardı. Seyyid Abdülazîz hazretleri 1880 (H.1297)'de vefât etmiştir. Kabri Yukarı Doğubâyezîd'de babasının yanındadır.

📍 Ağrı

Ebu Bekr-i Ebherî

Ebû Bekr-i Ebherî Ebû Bekr-i Ebherî Onuncu yüzyılda Horasan bölgesinde yetişen velîlerden. İsmi, Abdullah bin Tâhir bin Hâtim et-Tâî, künyesi Ebû Bekr'dir. Ebherî nisbesiyle meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 941 (H.330) senesinde vefât etti. Zamânındaki âlim ve velî zâtların sohbetlerinde ve ilim meclislerinde bulunan Ebû Bekr-i Ebherî, Yûsuf bin Hüseyin er-Râzî'nin hizmetinde bulundu. Ondan ilim öğrendi. Ebû Bekr-i Şiblî'nin akranı olup, Ebû Muzaffer Kirmasânî ile arkadaşlık yaptı. Hadîs ilminde yüksek âlim olup, hadîs-i şerîf rivâyet etti. Zâhirî ilimlerde yüksek bir âlim, tasavvuf yolunda büyük bir velî oldu. İlim meclislerinde pekçok kimse bulunup istifâde etti. Vâz ve sohbetleriyle insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp, onların dünyâda ve âhirette saâdete kavuşmaları için gayret etti. Mahleb bin Ahmed el-Mısrî onun sohbetleriyle ilgili olarak dedi ki: "Birçok velînin sohbetinde bulundum. Hiçbirinin sohbeti bana Ebû Bekr-i Ebherî'nin sohbeti kadar faydalı olmadı." Ebû Bekr-i Ebherî hazretleri ilim ehline ve ilim öğreten hocaya çok önem verirdi. Hocanın talebeye göre ana ve babasından daha kıymetli ve değerli olduğunu bildirirdi. Ona; "İnsan nasıl oluyor da hocasının emirlerine anne ve babasınınkinden daha fazla uyuyor?" diye sorulunca; "Anne ve baba, insan oğlunun fâni hayâtının sebebidir. Yâni onun bu dünyâya gelmesine sebeb olmuşlardır. Hocası ise, onun bâkî, sonsuz hayâtının sebebidir. Çünkü onun hem bu dünyâda hem de sonsuz olan âhiret hayâtında saâdete kavuşmasına sebeptir." buyurdu. Bir sohbeti sırasında Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem şu hadîs-i şerîfini nakletti: "Ne mutlu nefsini küçültene ve kazancını helâl yoldan temin edene, iç hâli güzel, dışı da kerim olana ve insanlara da kötülük yapmayana. Ne mutlu ilmi ile amel edene, malının fazlasını dağıtana ve sözünün fazlasını tutan kimseye." Peygamber efendimizin ümmetine olan şefkat ve merhâmeti husûsunda buyurdu ki: "Allahü teâlâ, Peygamber efendimize vefâtından sonra ümmeti arasında vukû bulacak ayrılıkları ve başlarına gelecek musîbetleri bildirdi. Peygamber efendimiz bunu hatırladıkça üzülürdü. Bunun için, ümmetinin Allahü teâlâ tarafından bağışlanmasını isterdi." İnsanın başına gelen kötülük ve musîbetlerin onun faydasına ve kurtuluşuna vesîle olacağını bildiren Ebû Bekr-i Ebherî hazretleri buyurdu ki: "Başa gelen musîbet ve belâlarda üç iyilik ve üç fayda vardır: Birincisi; o kimsenin büyük günahlarının affına sebeptir. Yâni o kimse günahlarından temizlenir. İkincisi; bu musîbet ve belâ o kimsenin küçük günahlarına da keffârettir. Üçüncüsü; sıkıntılara dalıp, Allahü teâlâyı, sevgili Peygamberimizi ve büyük zâtları hatırlamaya sebeb olur." "Her sınıf insanın bir himmeti, ulaşmak için gayret ettiği bir gâyesi vardır. Sâlihlerin himmeti de Allahü teâlâya isyân etmeden, O'nun râzı olduğu işleri yapmaktır. Âlimlerin himmeti sevâbın artmasına gayret etmektir. Âriflerin himmeti kalplerinde Allahü teâlânın büyüklüğünü bulundurmak, Allahü teâlâyı hatırlamaya mâni olan şeyleri terk etmektir." Bir gün bir cenâzede bulundu. Ölenin yakınları çok ağlıyorlardı. Ebû Bekr-i Ebherî hazretleri şu meâle gelen bir şiir okuyarak; "Kendini unutmuş bir halde, ağlıyor ölünün hâline. Ölünün yakınlarının, mevtâya az tâziyede bulunduklarını iddiâ ediyor. O kimse akıl ve fikir sâhibi olsaydı, kendi bulunduğu hâle ağlardı." Esas ağlanması gereken kimsenin imânla giden mevtâ değil, geride kalan kimseler olduğunu, çünkü ölenin dünyânın günah ve sıkıntılarından kurtulduğunu bildirdi. İlm-i vehbînin yâni Allahü teâlânın ihsân ettiği çalışmakla ele geçmeyen ilmin, ilm-i kesbîden yâni çalışarak öğrenilen ilimden daha üstün olduğunu bildiren Ebû Bekr-i Ebherî buyurdu ki: "İlim şüpheye mâruzdur. Yakînde ise şüphe söz konusu değildir. Yakîn olan yerde şüphe olmaz ki, zıtlık olsun. Tasavvuf ehlinin ilmi ilk zamanlar kesbîdir, sonraları vehbî ve bedîhî hâle gelir. Bu ilimde şüphe olmaz." Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek yolunda sarf eden Ebû Bekr-i Ebherî hazretleri, 941 (H.330) senesinde vefât etti. GÜZEL AHLÂK Ebû Bekr-i Ebherî hazretleri ilimde yüksek olduğu gibi, güzel ahlâk sâhibiydi. Kendisine karşı saygısızlık yapanları affederdi. Bir gün çarşıda dolaşırken, bir manifaturacı dükkanının önünden geçti. Manifaturacının oğlu, Ebû Bekr-i Ebherî'nin sohbetine katılanlardan birisiydi. O genç, Ebû Bekr-i Ebherî'yi görünce, dükkanı bırakıp peşinden gitti. Manifaturacı, dükkana gelip oğlunu göremeyince çok kızdı ve hemen onların arkasından gidip oğlunu kolundan tuttu. Ona eziyet ederek, alıp dükkana getirdi. Bu hâdise Ebû Bekr-i Ebherî hazretlerini çok üzdü. Sabah olunca manifaturacının kapısına, yanına hizmetçisini alarak geldi. Manifaturacıyı dışarı çağırdı ve ona; "Dün geceyi çok huzursuz geçirdim. Dünyâlık olarak sâdece şu hizmetçim var. Şâyet dün seni incittiğimden dolayı kabûl edersen, bunu sana verdim gitti. Yok eğer kabûl etmezsen onu azâd ettim gitti." dedi. Manifaturacı hemen af dileyerek; "Olacak şey değil. Hatâyı, günâhı ben işledim. Fakat sen özür diliyorsun." dedi. Bunun üzerine Ebû Bekr-i Ebherî; "Doğrusu günâhı sen işledin, fakat elemi bana erişti ve beni üzdü." dedi. Bundan sonra manifaturacı yaptığına pişman oldu ve tövbe etti. Ebû Bekr-i Ebherî'nin sohbetlerini hiç kaçırmadı

Ebu Câfer El-Meczûm

Ebû Câfer el-Meczûm Ebû Câfer el-Meczûm Allahü teâlânın velî kullarından. Duâsı kabûl olan, vesîle edilerek kendisinden meded umulan bir zât idi. Darda kalanlara yardım ederdi. Duâsı bereketiyle pekçok kimse sıkıntılardan kurtulmuş, niceleri de arzularına kavuşmuştu. Doğum ve vefât târihleri tesbit edilememiştir. On birinci asır ortalarında vefât etmiş olup, İbn-i Atâ'nın akrânı idi. Yaş, ilim ve mârifet yönüyle onun emsâllerindendir. İbn-i Hafîf, Ebü'l-Hasan ed-Derrâc'ın başından geçip anlattığı şu hâdiseyi haber verdi: Şeyh Ebü'l-Hasan ed-Derrâc buyurdu ki: "Bir sene, arkadaşlarla gitmeyip, yalnız başıma hac yolculuğuna çıktım. Kadîsiye mescidine vardığımda, orada cüzzam hastası olan bir ihtiyar gördüm. Üzerinde büyük musîbet vardı. Beni görünce, selâm verdi ve: "Ey Ebü'l-Hasan! Hacca gitmek ister misin?" buyurdu. Ben onun bu hâlinden çekinerek; "Evet." dedim. "Benimle yol arkadaşı olmak ister misin?" buyurdu. O zaman kendi kendime; "Sağlam arkadaşları terkettim de, şimdi cüzzamlı bir ihtiyarın eline düştüm." dedim ve ona; "Yok istemem." diye cevap verdim. O; "Sana yol arkadaşı olayım." buyurdu. Ben "Allah hakkı için senin ile yol arkadaşı olmam." dedim. O; "Ey Ebü'l-Hasan! Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf bir kuluyla öyle bir iş yapar; güçlü kuvvetli kimse ona şaşırıp kalır." buyurdu. Ben; "Öyledir." dedim ve onun teklifini kabûl etmeyerek yoluma devâm ettim. Kuşluk vaktinde istirahat için bir yere uğramıştım. Onu orada, rahat bir şekilde oturmuş vaziyette gördüm. Bana daha önce söylediğini tekrarladı. "Ey Ebü'l-Hasan, Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf bir kuluyla öyle bir iş yapar; kuvvetli kimse buna şaşar kalır." buyurdu. Ben hiçbir şey söylemeden yoluma devâm ettim. Fakat onun hakkında bende şüphe ve tereddüt meydana geldi. Acele ile yoluma devâm ederek, sabah vakti bir köye ulaştım. Bir de ne göreyim; oradaki mescidde rahat bir şekilde oturuyordu. Bana: "Ey Ebü'l-Hasan, Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf olan kuluyla öyle bir iş yapar; kuvvetli kimse buna şaşar kalır." buyurdu. Önüne varıp, yüzümü önüne eğdim ve ona; "Allahü teâlâdan af ve senden özür dilerim." dedim. O; "Maksadın nedir?" buyurdu. Ben; "Hatâ ettim, sizinle yol arkadaşı olmak istiyorum." dedim. O; "Sen yol arkadaşı olmak istemedin ve yemin ettin. Senin yeminini bozup da, seni yalancı çıkarmak istemem." buyurdu. Ben; "Hiç değilse öyle ol ki, seni her istirahat ettiğim yerde göreyim." dedim. O; "Peki, dediğin gibi olsun." buyurdu. Bu sözünü duyunca bütün açlığım ve yol yorgunluğum kayboldu. Tek düşüncem ve arzum, çabucak bir sonraki menzile varıp onu görmek oldu. Mekke-i mükerremeye ulaştığım zaman, olanları oradaki büyük velîlere anlattım. Ebû Bekr el-Kettânî ve Ebü'l-Hasan el-Müzeyyen;"O anlattığın zât, Ebû Câfer el-Meczûm'dur. Biz dâimâ onu görmeye çalışıyoruz. Keşke onu bir defâ olsun görebilseydik." buyurdular. Sonra kalkıp tavâf etmeye gittim. Onu da tavâf eder gördüm. Tekrar yanlarına gelip, onu gördüğümü haber ettim. Onlar; "Eğer bir daha görürsen, iyi dikkat et ve bizi de çağır." buyurdular. Ben de "Peki." deyip ayrıldım. Arafat'a çıktım. Sonra Minâ'ya gittim. Onu orada aradım, fakat bulamadım. Minâ'da cemre atılması yâni şeytan taşlama sırasında birisi arkamdan; "Selâmün aleyküm ey Ebû Hasan!" dedi. Dönüp baktığım zaman Ebû Câfer el-Meczûm'u gördüm. Onun teveccühleri bereketiyle o anda bende değişik hâller meydana geldi. Vücûdumu bir titreme aldı, kendimden geçerek yere düştüm. Hîfe mescidine geldiğim zaman, olanları arkadaşlarıma anlattım. Vedâ gününde Makâm-ı İbrâhimin arkasına geçmiş, namaz kılıyordum. Birisi beni çekip; "Ey Ebü'l-Hasan! Daha fazla duâ etmek ister misin?" dedi. Ben de; "Kat'iyyen efendim, sadece bana duâ buyurun yeter." dedim. Buyurdu ki: "Ben duâ etmem. Fakat sen duâ et ben âmin diyeyim." Ben üç defâ duâ ettim. O, "Âmin" buyurdu. Duâlarımdan birisi şöyle idi: "Yâ Rabbî! Kuvvetim günden güne artsın." Gerçekten de öyle oldu. Nice seneler vâki oldu ki, ben bir gecede ertesi günkü ihtiyaçlarımı topladım ve hiçbir ibâdette aslâ yorgunluk ve bıkkınlık duymadım. İkinci duâm: Allahü teâlânın kendine giden yolu ve dervişliği bana sevdirmesi için oldu. Ondan sonra dünyâda hiçbir şey bana Allahü teâlânın rızâsından daha tatlı gelmedi. Dünyâyı unutup Allahü teâlânın sevgi denizine daldım. Üçüncü duâmda da şu istekte bulundum: "Yâ Rabbî! Yarın mahşer gününde, insanları haşrederken, beni sevdiğin dostlarının (evliyâullahın) arasında bulundur ve bana yol ver!(Cehennem'den muhâfaza et.") "İnanıyor ve ümid ediyorum ki, inşâallah öyle olacaktır." Ebû Câfer el-Meczûm, cüzzamlı bir deri altına gizlenmiş, Allahü teâlânın sevgili bir kulu idi. Her hâlinde Allahü teâlâya şükreder ve O'ndan gelen her şeyi severdi. Hattâ sevgiliden gelen musîbetleri ve belâları, nîmetlerinden daha çok severdi. Sanki toprakla örtülmüş, kıymetli mücevherle süslü bir altındı. Gittiği pekçok yerden kovulur, insanlar onu görünce tiksinerek bakarlardı. Fakat tanıyanlar, onunla görüşmek, bir teveccühüne kavuşmak, bir duâsını almak için gayret ederlerdi. Peygamber efendimizin; "Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, gittikleri kapılardan kovulurlar. Fakat Allahü teâlâya yemîn etseler, Allahü teâlâ o şeyi yaratır." hadîs-i şerîfi, kendisinde tecellî etmişti. O dâimâ kalbi kırık, gönlü mahzûn ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûldü. Duâsının kabûlü, darda olan pek çok kimselere yardımı, teveccühünün kuvvetli ve keskin olmasıyla meşhûr olmuştu. Pekçok velî onu bir defa görüp, sohbetinde bulunup, teveccühüne kavuşabilmek için duâ ederdi. Ebû Câfer el-Meczûm, Allahü teâlânın; "Dostlarım benim kubbelerim altındadır. Benden gayrisi onları tanımaz." hadîs-i kudsîsinde bildirilen, Allahü teâlânın kubbeleri altında, beşerî sıfatlar içinde gizlediği ve insanların pekçoğunun tanımadığı bir velî idi

Ebu Tırâb-i Nahşebî

Ebu Turab-ı Nahşebi Ebu Turab-ı Nahşebi Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi. Dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İsmi, Asker bin Hüseyin'dir. Ebû Türâb künyesiyle ve Nahşebî nisbesiyle meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 859 (H.245) senesinde Basra civârında vefât etti. Horasanlı olan Ebû Türâb-ı Nahşebî, zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Şâfiî mezhebi fıkıh ilminde derin âlim idi. Ahmed bin Hanbel'in ilim meclislerinde bulundu. Hâtim-i Esam ve Ebû Hâtim-i Attâr el-Basrî gibi velîlerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından şiddetle kaçındı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılıp fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi yüksek bir velî oldu. Nefsin istediklerinden kaçarak ve istemediklerini yaparak yüksek tasavvufî derecelere ulaştı. Hamdûn-ı Kassâr, Şâh Şücâ Kirmânî, Ali bin Sehl İsfehânî, Ebû Hamza Horasânî, Ahmed bin Hadreveyh, Ebû Ubeyd Busrî, Hâkim Tirmizî ve İbn-i Cellâ gibi zâtlar onun sohbetlerinde yetiştiler. Ebû Türâb-ı Nahşebî'nin ilim ve fazîletteki üstünlüğünü işiten insanlar onun gittiği yerlerde etrafına toplanarak sohbetlerinden, hikmetli ve tesirli sözlerinden istifâde ettiler. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri bir sohbeti sırasında; "Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah'ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer. Rabbini bilirse, O'nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğrulukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur." buyurdu. Ebû Türâb-ı Nahşebî'ye büyük günahlar hakkında sordular. Buyurdu ki: "Hak teâlânın bildirdiği büyük günâhlar şunlardır: Boş iddiâlar, bâtıl işâretler, gelişi güzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevâsı olan meselelerdir. Pekçok yerleri dolaşan Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri gittiği yerlerdeki âlim ve velîlerle görüşüp sohbet etti. Şakîk-i Belhî ile karşılaşıp onunla birlikte Bâyezîd-i Bistâmî'yi ziyâret etti. Bu ziyâret sırasında kendileri için bir sofra hazırlanmıştı. Şakîk ile Ebû Türâb, Bâyezîd'e hizmet eden bir gence; "Delikanlı gel, yemeği berâber yiyelim." dediler. Genç; "Ben orucum." dedi. Ebû Türâb; "Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın." dedi. Fakat genç bu teklifi kabûl etmedi. Sonra Şakîk; "Gel bizimle ye bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın." dedi. Fakat genç bunu da kabûl etmedi. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; "Allahü teâlânın rızâsından uzaklaşan şu herifi ne dâvet edip durursunuz." buyurdu. Bunlardan bir sene sonra o genç hırsızlığa başladı. Hırsızlık sebebiyle yakalanıp cezâlandırıldı. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri nefsin istemediklerini yapma ve haramlardan kaçmada kuvvetliydi. Yıllarca başını yastığa koyup uyumadı. Geceleri ibâdet ve zikirle meşgûl olur, bâzan dışarı çıkıp dolaşır, ihtiyaç sâhibi olanlara yardımcı olurdu. Bir gece Nahşeb'in mahallelerinde dolaşırken, âniden kulağına sesler geldi. Dikkat edince bâzı erkeklerin, bir kadınla tartıştıklarını anladı. Kendi kendine, buraya gitmeliyim, bir mazlum ise ona yardım etmeliyim." dedi. Yanlarına varınca kadın onu gördü ve yanına geldi. "Ey üstâd! Fâsık ve ömrünü kötü şeylerle harcayan bir oğlum var. Yaptığı kötülükler, işlediği günahlar hakîkaten çoktur. Dün gece fısk meclisi kurmak ve şarab içmek istedi. Akşamdan sonra, Allahü teâlâ ona bir hastalık gönderdi. Şimdi hasta yatağında yatıyor. Evimiz mescidin yanındadır. Cemâat geceki sesleri duyup geldi ve onu mahalleden çıkarmamı istedi. Ben de ağır hasta olduğunu bildirdim. Ölürse hepimiz ondan kurtulur, yâhut tövbe eder, kendisi kurtulur. Ölmez ve tövbe de etmezse, o zaman onu şehirden dışarı çıkarın dedim." Ebû Türâb-ı Nahşebî, kadına yardım etti ve kalabalık dağıldı. Sonra aklına o genci görmek ve tövbe ettirmek geldi. Evden içeri girince, genç onu görür görmez feryâd edip ağlamaya başladı. "Allah'ım ne kadar kerîmsin. Benim gibi ömrünü boşa geçirmiş bir zavallının duâsını ânında kabûl eyledin." dedi. "Ey genç! Ne duâ ettin?" dedi. "Üstâdım, bugün seher vaktinde iki duâ ettim. Biri; yâ Rabbî sabahleyin bana, Ebû Türâb'ın yüzünü görmek nasîb eyle, ikincisi; yâ Rabbî, nasûh tövbesi ihsân eyle dedim. Duâmın birini şu anda kabûl edilmiş görüyorum, umarım ikincisi de kabûl edilir. Ey hocam çok günahkârım. Tövbe etsem, kabûl olur mu?" deyince; "Ey genç! Ümitsiz olma! Çünkü Allahü teâlânın rahmet denizleri dalga dalga geliyor. Allahü teâlâ ziyâdesi ile tövbeleri kabûl edici ve affedicidir. Kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Âsilerin tövbelerini kabûl edicidir. Âcizlere kâfidir. Düşkünlerin en iyi vekîlidir. Bütün günahlardan tövbe makbûldür." buyurdu. Genç elinde tövbe etti ve gözlerinden yaşlar döküldü. Ebû Türâb oradan ayrılınca, genç annesine; "Ey anneciğim! Sana bir vasiyetim var. Yerine getir." dedi. Annesi; "Evlâdım, ne vasiyetin var, söyle!" dedi. Beni bu yataktan ve yumuşak yastıktan, hakîr ve zelîl toprağa indir. Ebû Türâb'la tövbe ettiğim andan sonra, yerde Allahü teâlâya tekrar tövbe edeyim. Çünkü bu hastalık beni iyice sardı. Artık bu hastalıktan öleceğimi anlıyorum." dedi. Annesi isteğini yerine getirdi ve onu yere indirdi. Genç, yüzünü toprağa sürdü, kalp ve rûhunun derinliklerinden gelen bir ses ile; "Ey Allah'ım! Yaptıklarıma pişman oldum. Tövbe ettim. Senin dergâhından başka kapım yok. Dertlilerin dayanağı, muhtaçların sığınağı sensin. Toprakla bir olmuş, zamânını boşa geçirmiş ben kuluna rahmet et." diye yalvarıp inledi. Onu topraktan kaldırıp, yatağa yatırdılar. Gece olunca genç vefât etti. Ebû Türâb; "O gece rüyâda Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem gördü. Yanında iki yaşlı zât var idi. Onlarla berâber çok kalabalık geldi. Birisi ona; "Bu, Muhammed Mustafâ'dır sallallahü aleyhi ve sellem, diğer taraftaki yaşlı zât ise, İbrâhim Halîlullah'tır (aleyhisselâm), diğer taraftaki ise Mûsâ Kelîmullah'tır (aleyhisselâm). Bu kalabalık ise, yüz yirmi bin küsûr peygamberdir." dedi. Ebû Türâb ileri koştu. Selâm verdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem selâmına cevap verdi. Onunla müsâfeha etti. "Yâ Resûlallah, siz Nahşeb'e gelmiş miydiniz?" diye arz etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Ey Ebû Türâb! Dün senin elinde tövbe eden genç, bu gece vefât etti. Allahü teâlâ onu, dostları derecesine kavuşturdu. Ona velîlik makâmı ikrâm eyledi. Beni ve yüz yirmi bin küsür peygamberi, onu ziyârete gönderdi. Ey Ebû Türâb! O gence izzet gözü ile bakın. Cenâzesinde hazır bulunun." Ebû Türâb-ı Nahşebî uyandığında bu halden kalbine bir incelik geldi ve; "Ey Allah'ım! Ne kadar kerîmsin. Daha dün fıskı yüzünden, mahalleden çıkarmak istedikleri bir fâsıkı, bir ağlama ve inleme, bir tövbe ve pişmanlık ile bu dereceye kavuşturdun." dedi. Bu zevk ve halde iken, diğer odadan küçük kızın feryâdını duydu. Ağlıyordu. "Evlâdım, seni ağlatan şey nedir?" dedi. "Babacığım, rüyâmda filan mahallede tövbe eden bir gencin vefât ettiğini ve her kim onun cenâzesine bakarsa, Allahü teâlâ, ona, kendisinden istediği her şeyi verir dendiğini görüp duydum. Babacığım, evden dışarı çıkmayı aslâ istemezdim, fakat şimdi izin verirsen, gidip o gencin cenâzesini göreyim ve Allahü teâlâdan kendim ve diğer kullar için necât, kurtuluş isteyeyim." dedi. Ona izin verdi. Cenâzesine giderken yolda yaşlı bir kadın gördü. Ona; "Ey Ebû Türâb! Hakk'ın rahmetinin neler yaptığını gördün mü? Fıskının çokluğu yüzünden mahalleden çıkarılmak istenen genç, bu gece vefât etti. Evliyâ silsilesine dâhil edildi. Rüyâda bana, cenâzesinde bulunan magfiret olunur diye söylediler." dedi. Başka âlim zât da aynı rüyâyı gördü. İnsanlara bu durum haber verildi. Bütün şehir halkı akın akın gencin cenâzesine katılmak için geldi. Tam bir izzet ve ikrâm ile onun namazı kılındı, sonra defnettiler. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri pekçok hac etti ve sevgili Peygamberimizin kabrini ziyâret etmek için Medîne-i münevvereye gitti. Bu yolculuklar esnasında da pekçok âlim ve velî ile görüşüp sohbet etti. Birçok kerâmetleri görüldü. Ebû Türâb-ı Nahşebî, Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Harem-i şerîfte bir kenara yaslanarak uyumuştu. Rüyâsında hûrîlerden bir kısmı gelip kendilerini ona göstermek, onunla konuşmak istedi. Ebû Türâb; "Ben kendimi Allahü teâlâya o kadar verdim ki, hûrilerle oturup konuşacak vaktim yok." dedi. Hûriler etrâfında gürültü ederlerken, Cennet meleklerinin reisi Rıdvan gelip; "Bu azîzin size yüz vermesi mümkün değildir. O, Cennet'teki yerini almadıkça sizinle ilgilenmez. Gidin, o zaman gelirsiniz." dedi. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri tasavvuf yolundaki talebelerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu husûsunda şöyle buyurdu: "Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın..." (Enfâl sûresi: 47) buyurdu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyâhat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur'ân-ı kerîm okuyucuları) riyâ için, fakîrler de dilenmek için giderler." buyurdu. Ana-baba ve hocanın rızâsı ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır ve yolculuğunda bereket olmaz. Topluluk hâlinde yolculuk yapılıyorsa, en zayıfların yürüyüşü gibi yürümelidir. Arkadaşı durduğu zaman durmalıdır. Mümkün mertebe, namazları vaktinden sonraya tehir etmemelidir. Eğer mümkün ise, yürüyerek gitmeyi, bir vâsıtaya binerek gitmeye tercih etmelidir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "Bir bineğe binerek hacca giden kimsenin, bineğinin attığı her adım için yetmiş hasene, yürüyerek giden kimsenin her adımına karşılık ise harem hasenâtından yedi yüz hasene (iyilik) vardır." buyurunca, Eshâb-ı kirâm (r.anhüm); "Harem hasenâtı nedir?" diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; "Onun bir hasenesi, yedi yüz bin hasenedir." buyurdular. Toplulukla yapılan yolculukta, mümkün mertebe yolculuk arkadaşlarına hizmet etmeli, onların meşakkatlerini gidermelidir. Adiy bin Hâtem şöyle rivâyet etti: Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem; "Ey Allah'ın resûlü! Sadakaların en fazîletlisi hangisidir?" diye sorulunca; "Kişinin, Allahü teâlânın rızâsı için arkadaşlarına hizmet etmesidir." buyurdu. Bir memlekete varılınca, eğer orada büyük bir âlim varsa, önce onun ziyâretine, yoksa, sâlih kimselerin yanına gidilir. Böyle kimseler çoksa, en fazîletli ve kıymetli olanının yanına gidilir. Yine bir memlekete gidildiği zaman, abdest ve temizlik ihtiyâcının giderilmesi için uygun bir yer aranır. Akarsu olan yer, yerleşmek için tercih edilir. Abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kılar ve yanına gideceği büyük bir zât varsa onun yanına gider. Yanında bir süre oturur. Soracağı bir husus varsa sorar, yoksa onun yanında konuşmaz. Eğer o büyük zât bir şey sorarsa, cevap verir. Yolculuğa çıkan kimsenin yanında abdest için bir kab bulundurması lâzımdır. Büyüklerden bâzısı, yolculuk yapan birisi ile müsâfeha yapınca, onun avucunda ve parmaklarında su kabı taşıdığına dâir bir izin olup olmadığına bakardı. Eğer böyle bir iz bulursa, onu çok iyi karşılar, bulamazsa, ona yüz vermez ve kabûl etmezdi. Yine onlardan birisi, yolculuk yapan birisinin yanında su kabı görmezse, bundan, onun namazı terketmeyi göze aldığına hükmederdi. Yola çıkacak kimsenin yanına; iğne, iplik, makas, çakı v.b. gibi şeyleri alması müstehabdır. Çünkü bunlar, farzları edâ etmeye yardımcı olurlar. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimsenin, dostlarını ve tanıdıklarını ziyâreti, onlara vedâ etmesi ve onlarla helallaşması lâzımdır. Yola çıkan kimsenin özellikle namazlarını terk etmemesi lâzımdır. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri çok ibâdet ettiği gibi, nefsinin isteklerine de şiddetle karşı çıkardı. Günlerce ağzına yiyecek bir lokma almadığı, bir yudum su içmediği olurdu. Onun bu husustaki gayretini İbn-i Cellâ şöyle anlattı: "Ebû Türâb, Mekke'ye geldi. Bitkin, yorgun ve zayıf görünmüyordu. "Nerede yemek yedin?" dedim. "Basra'da, Bağdât'ta, bir de burada." dedi. Yine İbn-i Cellâ der ki: "Üç yüze yakın velî gördüm. Bunlardan dördü çok büyük olup, ilki Ebû Türâb idi." Sohbetinde bulunanlardan birisi üç gün bir şey yememişti. En sonunda karpuzun kabuğuna elini uzattı. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ona; "Sen tasavvufa yaraşmazsın. Hadi git, senin çarşıda bulunman ve geçimini oradan temin etmen lâzımdır." buyurdu. Kulzüm Mescidinin kayyımı şöyle anlatıyor: "Ebû Türâb-ı Nahşebî bu mescide girdi. Kendisini tanımıyorduk. Burada günlerce oturup ibâdet etti. Hiç mescidden dışarı çıkmadı. Yanına gittim. "Bugün bir şey yedin mi?" diye sordum. "Hayır yemedim." dedi. "Ya dün?" dedim. "Hayır." dedi. "Ondan önceki gün yedin mi?" deyince de; "Hayır." dedi. Ben; "Peki kaç günden beri böylesin?" diye sorunca; "Yedi günden beri." buyurdu. Çarşıya gittim. "Mescidde yedi günden beri hiçbir şey yemeyen adama bir şeyler götürün." dedim. Kendisine çok miktarda yiyecek ve içecek getirdiler. İhtiyâcı kadar yedikten sonra doyan Ebû Türâb-ı Nahşebî bir bardak su içti. Sonra ibriğini alıp mescidden çıktı. Kimseye bir şey söylemedi. Biz, temizlenmeye gidiyor, döner zannettik. Fakat o, şehirden ayrılmak üzere yola çıktı. Bir müddet gittikten sonra ardından gittik. Baktık Mekke yolunda gidiyordu. Ben ardından yürüdüm; "Allah aşkına sen kimsin?" dedim. "Ben Ebû Türâb'ım." diye cevap verdi. Ebû Câfer Haddâd şöyle anlattı: Çölde bir su kuyusunun başında otururken Ebû Türâb-ı Nahşebî beni gördü. On altı günden beri bir şey yememiş ve içememiştim. Bana; "Neden burada oturuyorsun?" dedi. Dedim ki: "Ben ilim ile yakînden hangisi bana gâlip gelirse, ona göre hareket edeceğim diye bekliyordum. Eğer ilim gâlip gelirse su içeceğim. Eğer yakîn gâlip gelirse geçip gideceğim." Bana, "Sen büyük bir mâneviyât adamı olacaksın." dedi. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri dünyâya gönül vermezdi. Özellikle kendisine hizmet eden kişilere ikrâm ve ihsânı boldu. Başını tıraş eden Ebû Ali el-Müzeyyin'e yetmiş dinar vermişti. Dünyâ sevgisiyle ilgili olarak; "Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz." "İki şeyi istersiniz, ama bulamazsınız. Bunlar neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennet'te olur." buyurdu. Bir sohbeti sırasında da; "Sâdık kul, daha amel etmeden, hâlis kul, amel edince, amelin tadını alır." "Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cennet'i kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı ve öğünmeyi mîzânda, nefsin arzularını Cennet'te." "Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir. Âlimlere ve evliyâya karşı çok hürmet gösteren Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlâ kimi felâkete düşürmek isterse, ona âlimlerin ve evliyânın aleyhinde bulunma hasletini verir." "Âlim olan, karşısındakinin anlayışına göre konuşur." Ebû Türâb-ı Nahşebî haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınırdı. Bu hususta buyurdu ki: "Kul bütün gücüyle günahlardan uzaklaştığı zaman, Allahü teâlânın yardımı, ihsânı her tarafını kaplar. Kalbin günahlar ile kararmasının alâmeti üçtür. Birincisi günah işlemekten korkmamak, ikincisi ibâdetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vâz ve nasîhatların ona tesir etmemesidir." Hızır aleyhisselâmla sık sık görüşen Ebû Türâb-ı Nahşebî, Hızır aleyhisselâmla görüşmesini şöyle anlatır: "Bir gün çölde geziyordum. Birine rastladım. Kim olduğunu sordum. Hızır'ım dedi. Sonra bana; "Ey Ebû Türâb!Şimdi Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının kalbini düzeltmeye memurum. Bu yolda ilk iş, yok olmak (benliğini öldürmek) ondan sonrası ise kurtulmaktır." dedi. Ebû Türâb'ın, Câbir bin Abdullah'tan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Hastalarınızı yemek için zorlamayın, zîrâ Allahü teâlâ onları yedirir ve içirir." buyurdu. İbn-i Süfyân'dan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte ise Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Bir kimse gösteriş ve yaptığını işittirmek isterse, Allahü teâlâ onu teşhîr eder. Riyâ yapanın da, Allah riyâsını gösterir." buyurdu. Ebû Türâb-ı Nahşebî ve sevenleri toplanmışlardı. Kendilerine fakirlik ve açlık erişti. Ebû Türâb; "Bu nedir, toplanmış aç kalıyorsunuz? Araştırın bir şey çıkar." buyurdu. Araştırdılar, içlerinden birinin yanında yiyecek bir şey buldular. Ebû Türâb ona; "Onu arkadaşlarına hibe et. Bize acımadıkça kendine acıyamazsın." dedi. Onun azığını aldı ve sevenlerine infâk etti. Fakat o kimseye hiçbir şey düşmedi. Bunun üzerine o kimsenin basireti, kalp gözü açıldı. Ebû Türâb, talebelerinde beğenmediği bir şey gördüğü zaman tövbe eder ve; "Bu zavallı benim yüzümden bu belâya düştü." derdi. Tevekkül sâhibi bir zât olan Ebû Türâb-ı Nahşebî tevekkülle ilgili olarak buyurdu ki: "Tevekkül, kendini kulluk denizine atıp, kalbini Allahü teâlâya bağlamaktır. Verirse şükür, vermezse sabretmelidir." "Senin bize ihtiyâcın yok mu?" diye soranlara; "Allahü teâlâya muhtâc iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyâcım olur. Fakirin bulduğu şey gıdâsı, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanâat, Hak teâlâdan gıdâ (ve güç) almaktır. Hakîkî zenginlik, dengin olan bir kimseye muhtaç olmaman, hakîkî fakirlik ise dengine muhtâç olmandır." Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında 859 (H.245) senesinde vefât etti. Yanında kimse yoktu. Vefât ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu halde uzun müddet kaldı. Onun vefât ettiğinden kimsenin haberi olmadı. Bir topluluk yoldan geçerken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefât ettiğini anladılar. O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir halde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşî hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşmamış ve vücûduna dokunmamışlardı. Topluluk onu kefenleyip cenâze namazını kıldı ve orada defneyledi. MAKSAT VE ARZU Hac yolculuğu sırasında beraberinde bulunan Ebû Abbâs Rakkî şöyle anlattı: "Mekke-i mükerreme yolunda, Ebû Türâb Nahşebî ile berâber gidiyorduk. Talebelerinden birisi ondan su istedi. Ebû Türâb ayağını yere vurunca, bir pınar kaynadı. Birisi; "Ben bardakla içmek istiyorum." dedi. Ebû Türâb elini toprağa vurdu. Ona beyaz camdan bir bardak verdi. Bu bardak, gördüğüm bardakların en güzeli idi. Hepimiz aynı bardakla su içtik. Mekke-i mükerremeye kadar o bardak yanımızda idi. Bir gün Ebû Türâb bana; "Allahü teâlânın kullarına ikrâmda bulunduğu bu işler ve kerâmetler hakkında talebelerin ne diyor?" diye sordu. Ben de, hepsinin bunlara inandığını ve kabûl ettiklerini söyledim. Bunun üzerine Ebû Türâb; "Ben sana ahvâl bakımından sordum. Sen ise, onların o mevzuda hiçbir sözünü söylemedin. Senin talebelerin, bu hallerin Allahü teâlânın onlara mekr-i ilâhîsi olduğunu söylüyorlar. Halbuki durum, onların dediği gibi değildir. Şâyet bu hallere meyl duyulur, onlar arzu edilirse, mekr-i ilâhî olur. Fakat böyle bir istek olmadan, böyle haller zuhûr ederse, bu, rabbânîlerin mertebesidir." buyurdu. Ebû Türâb'ın bu sözünde önemli iki husus vardır: 1) Kerâmetler ve keşifler, yalnız ona rağbet duyan, o hallerin kendisinde zuhûr etmesini arzu eden kimseler içindir. O kimsenin bütün maksadı ve arzusu bu kerâmetler olur. Bir kısım kimseler, kerâmetlere îtibârda o kadar ileri gittiler ki, bu sebeple mânevî ihsânlardan mahrum kaldılar. Bâzıları ise, bunlara meyletmediler. Doğru olan, Ebû Türâb'ın kerâmetlere meyletmenin, onları arzu etmenin noksanlık olduğunu anlatmak istediği sözdür. Hiçbir ârifin inkar etmediği husus, ârif olanın kerâmete arzu ve meyl duymamasıdır. Onun maksadı ve arzusu, kerâmet değildir. Kerâmet, âriflerin yolunda meydana gelir. Arzusu, hedefi ve matlubu bu olan kimse, aldanmıştır ve helâke gider. Böyle kimse, arzu ettiği kerâmetlere de ulaşamaz. Kerâmetlere, sâdece, isteği ve maksadı kerâmet olmayan kimseler kavuşur. BU HIRSIZ DEĞİLDİR Kendisi anlatır: "Bir gün çölde gidiyordum. Nefsim yumurta ve sıcak ekmek istedi. Hiçbir zaman nefsimin istediğini yapmamış idim. Fakat nasıl olduysa isteğim gâlip geldi. Yolumu değiştirip, bir köye girdim. Köyde hırsızlık olmuştu. Onun için köylüler bir yere toplanmış durumu konuşuyorlardı. Beni görünce içlerinden biri, bu adam hırsızla beraberdi, dedi. Beni yakaladılar ve yetmiş sopa vurdular. Bu arada biri gelip beni tanıdı. Bu hırsız değildir. Bu âlim Ebû Türâb'tır, dedi. Bunun üzerine benden özür dilediler. İçlerinden biri beni eve yemeğe götürdü. Bana tâze ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime; "Ey nefs! Yetmiş sopadan sonra ekmekle yumurta yiyebilirsin." dedim. 1) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.152 2) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.355 3) Hilyetü'l-Evliyâ; c.10, s.45, 219 4) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.96 5) Tabakâtü's-Sûfiyye; s.146 6) Risâle-i Kuşeyrî; s.97 7) Nefehâtü'l-Üns; s.53 8) Tezkiretü'l-Evliyâ; c.1, s.262 9) Riyâdü'n-Nâsihîn; s.259 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.164

İbn-i Semmâk

İbn-i Semmak İbn-i Semmak Evliyânın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin Sabih, künyesi Ebü'l-Abbâs'tır. İbn-i Semmâk lakabı ile meşhur oldu. Kûfelidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 799 (H.183) senesi Kûfe'de vefât etti. İbn-i Semmâk, zamânının önde gelen âlimlerinden ilim ve edeb öğrendi. Hişam bin Urve, A'meş ve başkalarından hadîs dinledi ve bu ilimde mütehassıs oldu. Ahmed bin Hanbel hazretleri kendisinden hadîs rivâyetinde bulundu. Ma'rûf-u Kerhî hazretleri talebelerinin önde gelenlerindendir. İbn-i Semmâk hazretleri bir ara Bağdât'a gelip Halîfe Hârûn Reşîd ile görüştü ve ona nasîhatlarda bulundu. Bir gün; "Ey müminlerin emîri! Senin Allahü teâlânın huzûrunda bir yerin vardır. Ancak ilâhî huzurda duruşun bittikten sonra Cennet'e veya Cehennem'e gideceksin. Acaba senin yerin hangisi olacak?" buyurdu. Hârûn Reşîd bu sözleri duyunca kendini tutamayıp ağlamaya başladı. İbn-i Semmâk hazretleri ömrünü Kûfe'de geçirdi. Hikmetli söz ve nasîhatleriyle meşhur oldu. İbn-i Semmâk, bildiklerini, öğrendiklerini yerine getiren Allah'ın sevgili bir kuluydu. Bir vâzında; "İçinizde Allahü teâlâyı hatırlatan fakat kendileri unutan pekçok kimseler vardır. Yine öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın yasak, haram kıldığı şeylere karşı cüretkâr olup, haram işledikleri halde, başkalarını Allahü teâlâya yaklaştırmaya çalışırlar. Yine sizden öyleleri vardır ki, kendileri Allahü teâlâdan kaçtıkları halde, insanları Hakk'a çağırırlar." diyerek, ilmiyle âmil olmayan, bildikleriyle amel etmeyen ve gaflet içinde kalanların hâlini dile getirdi. İbn-i Semmâk hazretleri zamânın ileri gelen devlet adamlarına nasîhat eder, mektuplar gönderirdi. Muhammed bin Hasan, Rukbe'ye vâli tâyin edilmişti. Ona yazdığı mektupta: "Her hâlinde takvâ üzere ol, haramlardan sakın, Allahü teâlânın nîmetlerine şükret ve O'ndan kork. Nîmete şükretmek; günâh işlememekle olur. Muhakkak her nîmette bir delil, hüccet ve mesûliyet vardır. Hüccet, delil, o nîmetin Allahü teâlâ tarafından verilmiş olmasıdır. Mesûliyetine gelince; o, nîmet olduğu halde günah işlememektir. Allahü teâlâ sana âfiyet versin. İşlediğin günahları ve yaptığın kusurları affetsin." buyurdu. Muhammed bin el-Yemân anlatır: Bağdâtlı arkadaşlarımdan birisi, İbn-i Semmâk hazretlerine mektup yazıp, dünyâyı kendisine anlatmasını istedi. Cevabında; "Allahü teâlâ dünyâyı şehvetlerle ve âfetlerle doldurdu, helâlleri güçlüklerle, haramları da mesûliyetlerle birleştirdi. Helâller için hesâba çekeceğini, haramlar için azâb edeceğini bildirdi. Vesselâm." yazarak gönderdi. Söylenilen söze çok dikkat edilmesini herkese söylerdi ve "Sen, duyduğunu başkalarına söyleyenden daha çok, gizler görünenden kork. Çünkü böyle kimseye, insanlar yalan yakıştıramazlar daha çok inanırlar. Sizden biriniz bâzan kendisine itimâd eden birine bir söz söyler, o da onu yayar, bu yüzden ülkeler harâb olur." buyurarak gıybet edilmemesini ve az konuşmayı, sırrını hiç kimseye söylememeyi tavsiye ederdi. "Akıllı kimselerin arzusu, düşüncesi, Cehennem'den kurtulmak ve haramlardan kaçmaktır. Ahmak olanın arzusu, oyun ve eğlencedir." ve "Ölüm meleği yastığının dibinde durduğu halde uyuyup gaflete dalan kimseye çok şaşılır." sözleriyle âhireti unutup gaflette olan insanlara duyduğu hayreti bildirmiştir. Her şeyden evvel farzları yapıp haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmayı söyler, nâfilelerle uğraşılacak zaman olmadığını bildirir; "Zarûrî din bilgilerini alıp, faydasız şeyleri terk etmek, akıl sâhiplerinin işidir." buyururdu. "Allahü teâlâ dünyâyı lezzetlerle ve âfetlerle doldurdu. Helâlleri güçlüklerle, haramları da mesûliyetlerle berâber kıldı." Yine; "İnsanlar üç kısımdır: Birincileri, günahkârlar sınıfı olup, günahlarına tövbe edip bir daha günahlara dönmek istemeyenlerdir. Bunlar iyidir. Makbûldür. İkincileri, günah işlerler, sonra tekrar tekrar günah işlerler, sonra üzülürler, sonra yine günah işlerler, sonra da ağlarlar. Bunların kurtulması umulur. Fakat helâk da olabilirler. Üçüncüleri, günah işlerlerken pişman olmazlar, pişman olurlar üzülmezler ve yine günah işlerler ağlamazlar. Bunlar Cennet yolundan Cehennem yoluna sapmış olanlardır." buyurdu. Yine; "İnsan günahlardan sakındığı kadar, Allahü teâlâyı tanır." buyurarak Allahü teâlâyı tanıyan kimsenin günah işlemeyeceğini bildirmiştir. Ömründe hiç evlenmedi. Kendisine; "Niçin evlenmiyorsunuz?" diye sorduklarında; "Ben bir şeytanla başa çıkamıyorum. İki şeytanla nasıl baş edebilirim?" buyurdu. "Nasıl?" dediklerinde; "Benim bir şeytanım var. Evlenince bir de evlendiğim kadının şeytanı buna eklenecek. Ben bu iki şeytanla nasıl baş ederim?" buyurdu. Bir gün kendisine amelsiz ilimden sordular, O; "Amelsiz ilim peşinde koşanın misâli şeytandır. Kendisini makam, mevki arzusuna kaptıranın misâlî Firavun'dur. Yâni makam korkusundan îmân etmemiştir." sözleriyle amelsiz ilim sâhiplerini ve makam, mevki peşinde koşanların hâlini haber verdi. Riyâkar kimse hakkında da; "İlim ve amel sahibi olduğu halde riyâkâr olan kimse, içinde gizlediğini (riyâyı) insanlara bildirseydi elbette insanlar ondan yüz çevirir ve akılsız olduğuna hükmederlerdi." buyurdu. Muhammed bin Semmâk yaşayışı ve hikmetli sözleriyle, binlerce insanın Allahü teâlânın râzı olduğu yola kavuşmasına sebeb oldu. Hıristiyan bir genç iken, İbn-i Semmâk'tan işittiği sözlerden kalbinde îmân nûru parlayanMârûf-i Kerhî'yi, İmâm-ıAli Rızâ'ya götüren ve orada îmân etmesine sebeb olan İbn-i Semmâk hazretleridir. Allahü teâlâya itâat edenleri çok severdi. Bu sebeple vefâtından az önce; "Yâ Rabbî! Âsî olduğum zamanlarda bile sana itâat edenleri sevdiğimi bilirsin. Benim itâatkâr kullarına olan bu sevgimi isyân ve günahlarıma keffâret say." buyurdu. ALLAHÜ TEÂLÂ METH EDİYOR İbn-i Semmâk hazretleri bir ara Hârûn Reşîd'in bulunduğu bir meclise geldi. Eshâb-ı kirâmı (aleyhimürrıdvân) ve hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osman'ı (radıyallahü anhüm) şu sözlerle medh etti: "Allahü teâlâya hamd olsun, Resûlullah efendimize salât ve selâm olsun. Sonradan gelenlerden, yâni Eshâb-ı kirâmdan olmayanlardan bin tânesi, Eshâb-ı kirâmdan en aşağıda olanın derecesine yaklaşamaz. Onlar Allahü teâlânın azâbından emîn oldular. Babalarımız ve dedelerimiz de îmân edip, kılıç korkusundan emîn oldular. Yâ Ebâ Bekr! Sen Allahü teâlâya kulluk ve itâatte öyle bir dereceye ulaştın ki, Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde seni medhü senâ ediyor. Yâ Ömer! Sen bir halîfe, emîr değil, müslümanların babasısın. Yâ Osman! Sen mazlûmsun ve günahsız olarak şehîd edilip defnedildin. Sen olgunluk yaşında idin. Ama küçük bir çocuk gibi (günahsız) vefât ettin." buyurdu. BİR BARDAK SU İbn-i Semmâk, Abbâsî halîfelerinden birinin huzûruna girdi.Halîfe bu sırada su içiyordu.Halîfe, İbn-i Semmâk'a; "Bana nasîhat et." dedi. İbn-i Semmâk; "Susuzluktan ölecek bir halde olsan ve seni ölümden kurtaracak suyu bütün servetin karşılığında verecek olsalar ne yapardın?" diye sordu. Halîfe: "Bütün servetimi verir suyu alırdım." deyince İbn-i Semmâk; "O halde, bir bardak su kadar kıymeti olan servetinle niçin öğünüp duruyorsun?" dedi. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.203 2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.102 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.61 4) Risâle-i Kuşeyrî; s.71 5) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.303 6) Târih-i Bağdâd; c.5, s.365 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.219

Nizâmeddîn Evliyâ

Nizameddin Evliya Nizâmeddîn Evliyâ Hindistan'da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden. İsmi Muhammed, babasınınki Ahmed Buhârî'dir. Lakabları; Mahbûb-i İlâhî (Allah'ın sevgilisi), Sultân-ül-Meşâyıh ve Nizâmeddîn Evliyâ'dır. Nizâmeddîn Evliyâ, 1238 (H.636) senesinde Bedâyun'da doğdu. 1325 (H.725) senesinde Hakk'ın rahmetine kavuştu. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilen babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan velî idi. Aynı şekilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı. Zamânını dâimâ duâ ve ibâdetle geçirirdi. Duâsının kabûl olduğu meşhûrdur. Nizâmeddîn Evliyâ'nın baba tarafından dedesi Hâce Seyyid Ali Buhârî ile, anne tarafından Hâce Arab Buhârî kardeş çocuklarıydı. Her ikisi de, Hindistan'a Buhârâ'dan Sultan et-Tamîs zamânında hicret etmişler, Lâhor'da kısa bir müddet eğleştikten sonra, dâimî olarak yerleştikleriBedâyun'a gelmişlerdi. Birçok büyük ulemâ ve evliyâ, dâimî olarak bu şehre yerleşmişlerdi. Nizâmeddîn Evliyâ doğduğu zaman, kendisine Muhammed ismi verildi. Şeceresi şöyledir: Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed Buhârî bin Seyyid Ali Buhârî bin Seyyid AbdullahHilmi bin Seyyid Ali Meşheddîn binSeyyid Ahmed Meşheddîn bin Seyyid Ebû Abdullah bin Seyyid AliAsgar bin Seyyid Câfer-iSânî bin İmâm-ı Ali Nakî bin İmâm-ı Muhammed Cevâd bin İmâm-ı Ali Rızâ bin İmâm-ı Mûsâ Kâzım binCâfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Zeynelâbidîn bin hazret-i Hüseyin bin hazret-i Ali. Nizâmeddîn Evliyâ'nın babası HâceAhmed Buhârî, mânevî ilimlerin yanında, derin bir kelâm ve fıkıh âlimiydi. Üstün hâlleri ve takvâsı ile meşhûrdur. Bu husûsiyetlerinden dolayı Dehli Sultânı Gıyâseddîn Balban onu Bedâyun'a başkâdı tâyin etti. Hâce Ahmed Buhârî, bir süre sonra bu görevinden istifâ ederek, kendini cenâb-ı Hakk'a ve O'nun dînini yaymağa adadı.Hâce Ahmed Buhârî, Nizâmeddîn Evliyâ daha beş yaşında iken, Bedâyun'da vefât etti ve oraya defnedildi. Nizâmeddîn Evliyâ'nın babasının vefâtından sonra, onun eğitimi annesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, uzun zaman hiçbir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek bir şey olmadığı zaman, annesi ona ümid vermek için; "Muhammed, bugün Allahü teâlânın misâfiriyiz." derdi.Şiddetli açlık ve fakirliğin verdiği ızdırâbı hissedeceği yerde, Nizâmeddîn Evliyâ, böyle geçen günlerden zevk alır ve annesine; "Yeniden ne zaman Allahü teâlânın misâfiri olacağız." derdi. Nizâmeddîn Evliyâ'nın annesi Bibi Züleyha Hâtun, dînine bağlı ve zekî bir hanımdı. O, oğlunun eğitimine özel bir gayret gösterdi. Annesi, Nizâmeddîn Evliyâ'yı Bedâyun'da, Mevlânâ Alâeddîn Usûlî'nin derslerine gönderdi. Nizâmeddîn Evliyâ, çok kısa zaman sonra, Celâleddîn-i Tebrîzî'nin halîfesi Ali Molla Büzür (Büyük) Bedâyûnî'nin elinden "Fazîlet sarığını" giydi. Molla Büzür ona, seçilmiş ulemâ ve evliyânın bulunduğu bir toplantıda hayır duâ etti. Allahü teâlânın bir lütfu olarak, genç Nizâmeddîn'in o yaşta kalbinde mânevî bir ilerleme ve yüksek ilimler için ilâhî bir kıvılcım vardı. Genc-i Şeker'in her tarafa yayılan şöhretini, Ebû Bekr Kavvâl'dan duyar duymaz, Nizâmeddîn Evliyâ onunla görüşmeye karar verdi. Bir gün hiçbir yol hazırlığı yapmadan, Genc-i Şeker ile görüşmek ümîdiyle Bedâyun'u terk etti. İlk durağı Dehli oldu. O zamanlar Dehli, ilim ve irfânın beşiği idi. Nizâmeddîn Evliyâ, Dehli'ye annesi ve kızkardeşiyle vardığında yirmi yaşındaydı. Dehli Sultânı Sultan Balaban, zamânındaki âlimlerin ve evliyânın büyük bir koruyucusuydu. Dehli, âlimler ile aydınlanıyordu. Mevlânâ Şemseddîn, Dehli'nin büyük âlimlerindendi. Nizâmeddîn Evliyâ, Mevlânâ Şemseddîn'in derslerine devâm ederek, çok kısa zamanda yüksek derecelere kavuştu. Bu aradaMevlânâ Kemâleddîn Zâhid'den hadîs ilmini öğrendi. Nizâmeddîn Evliyâ, Dehli'de iken, Hâce Necîbeddîn Mütevekkil'e çok yakın bir evde oturuyordu. Bu zât, evliyânın büyüklerinden olup, aynı zamanda Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker'in kardeşiydi. Nizâmeddîn Evliyâ, bir süre bu zâtın derslerine devâm etti. Genc-i Şeker'in üstünlüklerini ondan dinledi. Daha sonra Nizâmeddîn Evliyâ, Genc-i Şeker ile görüşmek için Acuzan'a gitmeye karar verdi. O sırada kendisine, üstün vasıflarından dolayı kâdılık makâmı teklif edildi. O, Necîbeddîn Mütevekkil'e danıştığında; "İnşâallahü teâlâ, siz kâdı olmayacaksınız, fakat başka bir şey olacaksınız, onu da ben bilmiyorum." dedi. Bir gece Nizâmeddîn, Dehli Câmiinde kalıyordu. Sabah erken vakit, müezzin; "Müminlerin kalblerinin, Allahü teâlâyı zikr etmeleri ve O'nun aşkıyla yanmalarının vakti gelmedi mi?" diye sesleniyordu. Bu sesleniş, Nizâmeddîn Evliyâ'nın içinde Genc-i Şeker'e olan muhabbetini ateşledi. Derhâl Dehli'yi terk ederek, Acuzan'a gitmek için yola çıktı. 1257 (H.655) senesi Receb ayının on beşinde Acuzan'a vardı. Hemen Genc-i Şeker'in yanına gitti. Genc-i Şeker, onu görür görmez Fârisî bir beyt okudu: Ayrılığının ateşiyle nice gönüller kebâb oldu İştiyâkının fırtınasıyla nice cânlar harâb oldu. Genc-i Şeker, bu beyte ilâveten; "Yâ Nizâmeddîn! Hindistan'ın kutupluğunun mesuliyetlerini devretmeyi ciddî şekilde düşünüyordum. Allahü teâlâ bize yol gösterdi ve senin gelişini bana haber verdi." dedi. Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker, Nizâmeddîn Evliyâ'yı talebeliğe kabûl etti ve an'anevî yola giriş başlığını onun başına koydu. Nizâmeddîn Evliyâ, 1258 senesine kadar Genc-i Şeker'in yanında kaldı.Şihâbeddîn-i Sühreverdî'nin yazdığı Avârif-ül-Me'ârîf'i ve Ebû Şekûr Sülemî'nin Temhîd adlı eserlerini okudu. Lüzûmlu eğitimi gördükten sonra, ona "Hilâfetnâme" verildi ve Dehli'ye gitmesi istendi. Genc-i Şeker'in yanında iken, dergâhdaki talebelerin hepsi gibi, günlük olarak verilen vazifeleri yapmak mecburiyetindeydi. Talebelerden Mevlânâ Bedreddîn İshâk, ormandan odunu; Hüsâmeddîn Kabûlî, ise suyu getirip kapları yıkıyor, Nizâmüddîn Evliyâ da yemekleri pişiriyordu. Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker, Nizâmeddîn Evliyâ'ya Dehli'ye giderken; "Borçlanmak zorunda kalırsan, onu hemen öde. Bir de dâimâ düşmanlarını memnun etmeye çalış." diyerek; iki mühim ve değerli tavsiyede bulundu. Nizâmeddîn Evliyâ, hocasının bu sözlerine hayâtı boyunca uydu ve her işinde muvaffak oldu. Nizâmeddîn Evliyâ, Acuzan'ı on defâ daha ziyâret etti. Bu ziyâretlerinin üçünü hocası hayatta iken, yedisini de hocasının vefâtından sonra yaptı. Bir ziyâretinde hocası Genc-i Şeker, onun için husûsî duâda bulunarak şöyle dedi: "Yâ Rabbî! Nizâmeddîn'in her arzusunu kendisine ihsân eyle!" Bu duâdan sonra, Allahü teâlâ, Nizâmeddîn Evliyâ'nın hiçbir isteğini geri çevirmedi. Hocası hayatta iken yaptığı son ziyâretinde, hocası yine şöyle duâ etti: "Allahü teâlâ seni mesûd ve bahtiyâr eylesin. Sen dalları ve budakları ile geniş bir ağaç olacaksın. Sıkışan insanlık onun altında barınıp huzur bulacak." Allahü teâlâ bu duâda istenilenleri de ihsân etti. Nizâmeddîn Evliyâ, takvâsı ve cömertliği ile büyük bir üne kavuştu ve "Mahbûb-i ilâhî" (Allahü teâlânın sevgilisi) lakabını kazandı. Nizâmeddîn Evliyâ, hocasının emri ile Dehli'ye gittiği zaman, ibâdetlerini huzûr içinde yapacak sâkin ve uygun bir yer bulamadı. Çoğu zaman Dehli gibi çok kalabalık bir şehrin gürültüsünden kurtulmak için ormana gitmek zorunda kaldı. O günlerde, hocasının emri üzerineKur'ân-ı kerîmi ezberliyordu. Bir süre sonra, bugün Dehli'nin bir mahallesi olan, o gün ise bir köy olan Kiyaspur'a taşındı. Burada bir müddet çok sıkıntı çekti. Birkaç gün arka arkaya yiyecek bir şey bulamadan aç kalırdı. Bir keresinde, üç gün aç kalmıştı. Dördüncü gün, bir kişi kapıyı çalıp, ona pirinçten yapılan bir çeşit yemek verdi. Nizâmeddîn Evliyâ bu yemeği yedi, fakat, lezzetinden; "Bu yemeğin tadı o kadar lezizdi ki, hayâtımda böyle yemek yemedim." buyurdu. Bu sıkıntılı günlerde, Nizâmeddîn Evliyâ'nın iki sâdık talebesiBurhâneddîn Garîp ve Kemâleddîn Yâkûb, yanından hiç ayrılmadı. Bir defâsında dört gün boyunca yiyecek bir şey bulamadılar. Komşulardan bir hanım, biraz un gönderdi. Kemâleddîn Yakûb onu bir mikdâr su ile karıştırıp, toprak bir kap içinde fırına koydu. O anda yanlarına bir zât geldi. Onlardan yiyecek bir şey istedi. Nizâmeddîn Evliyâ fırındaki kabı aldı ve tam bir ferâgatle o zâtın yanına koydu. O zât, o yemekten bir iki lokma aldı, sonra kabı alıp şiddetle yere çarptı ve çıkıp gitti. Giderken Farsça olarak; "Şeyh Ferîdeddîn Genc-i Şeker, bâtınî nîmeti Şeyh Nizâmeddîn'e çok ucuz verdi. Bugün ben de onun fakirlik çanağını kırdım. Artık bundan sonra o, zâhirî ve bâtınî sultân oldu." diyordu. Bu zâtın sözlerinden sonra, Nizâmeddîn Evliyâ'nın fakirliği bir anda yok oldu. O ve iki talebesinin günlerce yiyecek bir lokma bulamadıkları aynı dergâhda, mutfak bütün gün kaynamağa ve hiçbir ayrım gözetilmeden binlerce insan onun cömerd sofrasında doymaya başladı. Kendisi gündüzleri oruç tutuyor ve çok sâde bir hayat sürüyordu. Bütün yediği şey, arpadan yapılmış küçük bir parça ekmek idi. Nasîreddîn Mahmûd, bu bereketli günleri şöyle anlatır: "Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin âşıklarından, bir nehir gibi onun kapısına akan mallar, sabahtan akşama kadar ona zorlukla verilebiliyordu.Hattâ bâzıları hediyeler vermek için yatsı vaktinde geliyordu. Bunun yanında yardıma muhtaç olup, dergâha gelenlerin sayısı, âşıklarının sayısını geçmişti. Nizâmeddîn Evliyâ, gerçekte o âşıkların getirdiklerinden fazlasını muhtaçlara ve fakirlere dağıtırdı. Bir gün zengin bir şahıs, o günün gümüş parasından yüz tâne getirdi. Nizâmeddîn Evliyâ bu paraları kabûl etmedi. Fakat o şahsın üzüldüğünü görünce, bir tânesini kabûl etti. O kişi, geri kalan para ile Nizâmeddîn Evliyâ'nın yanında otururken, kendi kendine; "Şeyh hepsini kabûl etseydi, saâdete kavuşurdum." diye düşünüyordu. Nizâmeddîn Evliyâ ona dönerek; "Ben onun hepsini kabûl etmedim. Zîrâ sana onların faydası olacak. Onu götür. Biz kâfi derecede zenginiz. Sol tarafına bak." dedi. O kimse sol tarafa baktığında, hücrenin köşesinde, rastgele yerlere yığılmış vaziyette sayısız altın paraları görünce şaşırdı. O kişi giderken, Nizâmeddîn Evliyâ, bu sırrı hiç kimseye söylememesini tenbih etti. Fakat o dayanamayıp, durumu olduğu gibi herkese anlattı." Sultân Gıyâseddîn Balaban'ın büyük oğlu SultanMuizeddîn Balaban'ın saltanatı döneminde, Sultân, Kıyaspur'a yakın bir yerde saray yaptırıyordu. Sultânın komutanları, şehzâdeleri ve halk, Nizâmeddîn Evliyâ'nın dergâhını çok sık ziyâret ediyorlardı. Bu durum Nizâmeddîn Evliyâ'nın yaşayışında biraz karışıklığa sebeb oldu. Bu yüzden, Nizâmeddîn Evliyâ buradan da ayrılmak istedi. Tam Kıyaspur'dan ayrılacağı sırada bir genç oraya gelerek Fârisî olan şu sözleri söyledi: "Her şeyden önce, şöhretinin yayılmasından çekinmelisin. Şimdi bu kadar yaygın şöhretten sonra, kıyâmet gününde yüce Peygamberin yanında seni gözden düşürecek işi yapmaya çalışma. Bir kimsenin inzivâya çekilip, kendisini Allahü teâlâya bağlılığa adayarak, dünyâdan kaçıp kurtulması kolaydır. Fakat asıl cesâret ve mertlik, kalabalık halkın içinde inzivâya çekilip, huzûr bulmaktır. Böyle karışıklıklardan müteessir olmamaktır." Bu sözlerin üzerine, Nizâmeddîn Evliyâ son nefesine kadar Kıyaspur'da kaldı. Sonra buranın ismi Nizâmeddîn olarak değiştirildi. Nizâmeddîn Evliyâ, Kıyaspur'a ilk geldiği zaman, orası küçük bir köydü. O ve iki talebesi, damı sazla örtülü küçük bir kulübede kaldılar. Talebeleri, hocalarına bir dergâh binâ etmeyi teklif ettikleri zaman, o dâimâ bir sebeble geri çevirdi. Bir günAmîd-ül-mülk'ün vekîli Ziyâeddîn, Nizâmeddîn Evliyâ'dan bir dergâh yapmak için izin istedi. Fakat Nizâmeddîn Evliyâ bu iş için izin vermedi. HâceEbû Bekr, Hâce İkbâl ve Seyyid Muhammed Kirmânî'nin tavsiyeleri üzerine, Vekil Ziyâeddîn bu konuda ısrâr edince, Nizâmeddîn Evliyâ; "Ya Ziyâeddîn, teklifinizi kabûl etmiyorum. Zîrâ dergâhın buraya yapılmasında bir sır vardır. Buraya dergâhı kim inşâ ederse ölecektir." dedi. Bu söz, Ziyâeddîn'i teklifinden geri döndürmedi. Başını Nizâmeddîn Evliyâ'nın ayaklarına koyarak; "Efendim! Sizin şeref ve îtibârınızı düşünüyorum. Sizin rahat ve iyi durumda olmanız, benim hayâtımdan bile daha azîzdir." dedi ve teklifini büyük bir gayretle Nizâmeddîn Evliyâ'ya kabûl ettirdi.Dergâhın inşâsı tamamlanıp bitmesine yakın, Ziyâeddîn hummaya tutuldu. O dergâha bir kere girmeden vefât etti. Hayâtını, sevgili hocasının ve talebelerinin rahatlığı için fedâ edenVekil Ziyâeddîn rahmetle anıldı. Nizâmeddîn Evliyâ'nın dergâhının saraya yakın olmasından dolayı, saray mensubları, şehzâdeler, komutan ve subayların çoğu Nizâmeddîn Evliyâ'ya talebe oldu. Onun mânevî tesiri ve dînî eğitimi altında, onların ahlâkî ve içtimâî huyları çok değişti. Hepsi de Allahü teâlâdan korkan, yaşayışı intizamlı insanlar hâline geldiler. Bir mıknatıs gibi etkisi olan bu tesirden Dehli halkı da istifâde etti. Binlerce insan, yaşayış tarzlarını ve huylarını tamâmen değiştirdiler. O bölgede, kumar, dedikodu ve iftirâ, içki içme, yalancılık ve tefecilik en düşük seviyeye indi. Binlerce insan, namaz, oruç ve diğer ibâdetlerini titizlikle yapar hâle geldiler. Bu hususla ilgili olarak, Siyer-ül-Evliyâ'nın müellifi şöyle demektedir: "O, içki, sefâhet ve günah içine dalmış saray erkânı, şehzâdeler ve zenginler, Nizâmeddîn Evliyâ'nın mânevî sözlerinden ve ahlâkî derslerinden o kadar etkilendiler ki, günahkâr hâllerini terk edip, yeni ve tertemiz bir hayâta başladılar. Onların çoğu, ömürlerinin geri kalan kısmını Nizâmeddîn Evliyâ'nın hizmetine vakfettiler." Uzun bir ömür yaşayan Nizâmeddîn Evliyâ, yükselen ve düşen yedi Dehli sultânı gördü. Bu sultânlardan bâzıları, onun bağlılarından idi. Bâzısı ise, kısa görüşlü olup, zâlimdiler. Bunlar, Nizâmeddîn Evliyâ'nın misâfirperverliğini ve şöhretini kıskanırlardı. Nizâmeddîn Evliyâ, kendisine bağlı olanlar dâhil, hiçbir sultânı ziyâret için saraya gitmedi. Sultânları da dergâhına kabûl etmedi. Sultan Celâleddîn Hilcî, Nizâmeddîn Evliyâ'nın âşıklarındandı. Sık sık Nizâmeddîn Evliyâ'ya hediyeler gönderirdi. Sultânın en büyük arzusu, bizzat onunla görüşmekti. Fakat bunu bir türlü başaramadı. Şâir ve Nizâmeddîn Evliyâ'nın talebesi Emîr Hüsrev, sarayda sultânın maiyetindeydi. Sultan bir defâsında onun yardımıyla Nizâmeddîn Evliyâ'nın huzûruna girmek istedi. Fakat Emîr Hüsrev, hocasından izinsiz, bu işi yapmak istemedi. Nizâmeddîn Evliyâ, sultânla görüşmek istemedi ve o ara Acuzan'a gitti. Sultan bunu haber alınca, çok üzüldü ve Emîr Hüsrev'den bir açıklama istedi. Emîr Hüsrev şöyle dedi: "Zât-ı şâhânenizin memnuniyetsizliği, benim hayâtımın tehlikeye girmesi demek olduğunu biliyorum. Yine hocamın memnuniyetsizliğinin, îmânımın tehlikeye düşmesi demek olduğunu da biliyorum. Emir Hüsrev'in bu cevâbı, sultânın çok hoşuna gitti ve meselenin üzerine daha fazla gitmedi. SultanCelâleddîn Hilcî'yi öldürerek tahta çıkanAlâeddîn Hilcî, din bilgisi az olmasına rağmen, zekî ve becerikli bir idâreciydi. Saray erkânından bâzıları, yeni sultânı Nizâmeddîn Evliyâ'ya karşı yanlış yola sevk etmeye çalıştılar. Onlar, sultâna; "Nizâmeddîn Evliyâ'nın tesiri hergün hızla artıyor. Böyle giderse, bir gün sizin makâmınıza el koyar." dediler. Fakat, zekî ve akıllı Sultân Alâeddîn, acele karar vermeyi istemedi. Sultan, Nizâmeddîn Evliyâ'ya; "Sultanlığımda halli îcâbeden zor meseleler ortaya çıktığı zaman, zât-ı âlinizle müşâvere etmek istiyorum." diye bir pusula yazdı. Nizâmeddîn Evliyâ, bu pusulayı okuduğuna pişmân oldu ve cevap olarak şöyle yazdı: "Yolumuzun mukaddes an'aneleri sebebiyle ve böyle bir müşâvere, dînî vazifelerimin îfâsını güçleştireceğinden, teklifinize rızâ gösterecek bir hâli kendimde göremiyorum. Ne kendimi memleketin siyâsî hâdiselerine karıştırmak, ne de ilâhî gâyeye hizmetten başka bir şey yapmak istiyorum." Bu açık cevap, Sultan Alâeddîn'i memnun etti ve zihnindeki bütün yanlış anlama ve şüpheleri yok etti. Bilakis, o büyüğe karşı içinde bir aşk ve bağlılık hâsıl oldu. Sultân Alâeddîn'in, Nizâmeddîn Evliyâ'ya karşı beslediği sevginin çok arttığını gören Kara Beğ, sultâna; "Zât-ı âlileriniz, ona karşı bu kadar hürmet ve muhabbet beslediği hâlde, henüz onunla görüşmemiş olmanız hayret vericidir." dedi. Buna karşılık sultân; "Ey KaraBeğ! Bizim işimiz sultanlıktır. Biz, baştan ayağa kadar günâha batmışız. Bu yüzden o büyükten utanıyorum. O büyük zâtla nasıl görüşebilirim?" dedi ve arkasından, oğulları Hızır Hân ve Şâdi Hân ile Nizâmeddîn Evliyâ'ya iki yüz bin gümüş para gönderdi ve talebeliğe kabûl edilmesini ricâ etti. Bu muazzam para, fakirlere ve ihtiyaç sâhiplerine dağıtıldı. Sonra Nizâmeddîn Evliyâ'nın huzûrunda bulunmak husûsunda ısrâr edince, Nizâmeddîn Evliyâ; "Sultânın buraya gelmesine lüzum yok. Ben devamlı onun muvaffakiyeti için duâ ediyorum. Fakat buna rağmen hâlâ buraya gelmekte ısrâr ederse, bu fakirin evinde iki kapı vardır. Sultan birinden girerse, biz diğerinden çıkarız." buyurdu. SultanAlâeddîn'in yerine, kardeşlerini öldürerek geçen Kutbeddîn Hilcî, Nizâmeddîn Evliyâ'ya aptalca bir kin beslemeye başladı. Bu kin, daha sonra açık bir düşmanlığa dönüştü. O zaman Nizâmeddîn Evliyâ'nın dergâhında günlük masraf; fakir, dul kadınlara, yetimlere ve muhtaç kimselere verilen sadakalar hâriç, iki bin gümüştü. Bu durumu kıskanan bâzı kişiler, sultâna; "Nizâmeddîn Evliyâ, bu sadaka olarak dağıttığı ve harcadığı servetini, onu sık sık ziyâret eden şehzâdelerden ve devletin resmî vazifelilerinden topluyor." diye şikâyette bulundular. Ayrıca sultânı, herkesin Nizâmeddîn Evliyâ'yı ziyâret etmemesi için bir emir çıkarmak üzere iknâ ettiler. Bu durumu duyan Nizâmeddîn Evliyâ, dergâhındaki harcamalarını iki katına çıkardı ve buradan istifâde edenlerin sayısı on binden, on altı bine yükseldi. Bu yüzden sultânın çıkardığı emrin bir zararı olmadı. Sultan bu durumu işittiği zaman; "Yanılmışım! Şeyh, Allah'tan destek alıyor." demekten kendini alamadı. Bu kerâmete rağmen, sultânın, Nizâmeddîn Evliyâ'ya düşmanlığı devâm etti. Bir gün sultan, onu huzûruna çağırdı. Buna cevap olarak, Nizâmeddîn Evliyâ şöyle dedi: "Ben, sûfî bir kişiyim, dergâhımdan dışarı çıkmam. Daha da önemlisi her sûfî silsilesinin kendine mahsus değişmeyen an'aneleri vardır. Bizim büyüklerimizden hiçbiri saraya gitmemişler ve herhangi bir sultânın maiyetinde bulunmamışlardır. Bu bakımdan, sultânın arzusunu yerine getiremeyeceğim. Lütfen beni kendi hâlime bırakınız." Mağrur sultan, bu cevapla tatmin olmadı ve Nizâmeddîn Evliyâ'nın her hafta iki defâ huzûruna gelmesi için yeni emirler gönderdi. Bunun üzerine Nizâmeddîn Evliyâ, sultânın hocası olan Ziyâeddîn Rûmî'ye haber göndererek, talebesini, "Hiçbir dînin, velîlere ve mâsum talebelerine zulmedilmesine izin vermeyeceği." husûsunda îkâz etmesini istedi. Fakat bu haber Ziyâeddîn Rûmî'ye ulaşmadan, o vefât etti. Sultan, Ziyâeddîn Rûmî'nin dergâhında "Fâtiha" merâsimi için bütün saray erkânı ile birlikte bulunuyordu. Nizâmeddîn Evliyâ da birkaç talebesi ile bu merâsime katıldı. Dergâha girer girmez, orada bulunanların hepsi, ona saygı göstermek için ayağa kalktılar. Nizâmeddîn Evliyâ, sultana selâm verdiğinde, sultan selâmı almadı. Kendisinden fazla Nizâmeddîn Evliyâ'ya saygı gösterilmesine çok kızdı ve merâsimden sonra bir karar alarak, bunu emir olarak Nizâmeddîn Evliyâ'ya gönderdi. Bu emire göre; Nizâmeddîn Evliyâ'nın da, diğer bütün saray erkânı ve devlet görevlileri gibi, her ayın ilk günü, "Selâm" için sultânın dîvânında bulunması isteniyordu. Bu emir, Nizâmeddîn Evliyâ'ya; Şeyh İmâmüddîn Tûsî, Şeyh Vahideddîn Kondûzî, Mevlânâ Burhâneddîn ve başka âlimlerden kurulu bir heyetle gönderildi. Onlar, Nizâmeddîn Evliyâ'nın huzûrunda, sultânın isteklerine râzı olarak bu ihtilâfa son vermesini, bunun yapılmamasının, hem halk, hem de saltanat için tehlikeli neticelere sebebiyet vereceğini, yalvararak istirhâm ettiklerinde, Nizâmeddîn Evliyâ; "Bakalım, Allahü teâlânın bu iş için izni ne olacak." diye cevap verdi ve onların yanından ayrılmalarını istedi. Heyet sultânın yanına dönünce, ona; "Nizâmeddîn Evliyâ istenen târihte huzûrda olacak." dediler. Fakat birkaç gün sonra Nizâmeddîn Evliyâ talebelerinin yanında; "Önce gelen büyüklerimizin âdetlerine aykırı düşen hiçbir şey yapmıyacağım. Selâm alayına katılmayacağım." dedi. Bu durum gerginliği artırdı ve talebeleri de dehşete düşürdü. Kısa görüşlü sultan, büyüklerin maneviyât gücünün ve onların duâsının red olunmayacağının farkında değildi. Hâlbuki Nizâmeddîn Evliyâ, hakîkatin yanında olduğundan emindi.Hakîkat, ama bugün, ama daha sonra dünyânın geçici üstünlüklerine karşı şerefli bir şekilde gâlib gelecekti. Bu sebebten o, inanç ve sadâkatiyle tam bir sükûnet ve huzur içerisindeydi. Ayın yirmi dokuzuncu gecesi, mağrur SultanKutbeddîn, sarayında uyurken en güvenilir adamlarından olanHüsrev Hân tarafından başı kesilerek öldürüldü. Fârisi beyt tercemesi: Zavallı korkak kedi niçin yerinde oturmuyorsun. Gücünü aslana karşı deneyip cezâya lâyık oluyorsun. Kutbeddîn Hilcî'nin yerine geçen Hüsrev Hânın ömrü çok kısa oldu. Hazînede bulunan paraları ulemâ ve dervişlere dağıttı. Nizâmeddîn Evliyâ'ya da beş yüz bin gümüş para gönderdi. Her zaman olduğu gibi, o büyük zât, bütün bu parayı fakirlere dağıttı. Mültan vâlisi Gıyâseddîn Tuğlak, sultanın öldürülmesinden sonra hemen ordusuylaDehli'ye gelerek, Hüsrev Hânı öldürüp sultan oldu. Gıyâseddîn Tuğlak, hazîneye bakıp hiçbir şey olmadığını görünce, daha önceki sultanın dağıttığı bütün paraları geri istedi. Herkes paraları sultâna gönderdi.Sâdece Nizâmeddîn Evliyâ, kendisine gönderilen paraları, yeni sultâna vermedi ve buyurdu ki: "O paralar, Allahü teâlânın malıydı. Allahü teâlâ yolunda gitti." Bu cevap sultânın hoşuna gitmedi ve geri alma yollarını araştırdı. Nizâmeddîn Evliyâ'nın büyüklüğünü kıskanan, Sultân Kutbeddîn'in acı sonundan mesûl olan saray erkânı, bir kere daha Sultan Gıyâseddîn Tuğlak'ı o büyüğe karşı kışkırtarak, eski yaptıklarını denediler. Ona olmayacak şeyleri söylediler. Sultâna bağlı âlimler ile Nizâmeddîn Evliyâ arasında münâzara olması kararlaştırıldı. Yapılan münâzarada Nizâmeddîn Evliyâ'nın naklettiği hadîs-i şerîfleri diğer âlimler kabûl etmedi. Bir kırgınlık oldu. Dergâhına geri dönen Nizâmeddîn Evliyâ, üzgün bir şekilde talebelerine şöyle dedi: "Dehli âlimlerinin ve saray adamlarının, içi, bize karşı kıskançlık ve düşmanlıkla kaynıyor. Münâzarada bana karşı açıkca saldırmalarından bu anlaşılıyor. Ayrıca onlar, yüce Peygamberimizin hadîs-i şerîflerini dinlemeyi de reddettiler. Bunun gibi îtirâzı gayri kâbil olan şeylerle münâkaşa etmeye, ancak Peygamber efendimizin hadîsine inanmıyanlar cesâret edebilirler. Sultânın yanında bunlar, hadîslerin en sahîhini bile kabûl etmeyi reddederek mağrûr bir edâ ile konuştular. Resûl-i ekremin sahîh hadîslerini kabûl etmeyen bir âlimi ne görmüş, ne de duymuştum. İçinde, böyle mağrûrâne ve yanlış yollara sürükleyen münâzaraların yapıldığı şehir, nasıl parlak vaziyette kalabilir? Onun tuğlaları bir gün yıkılıp birbirine çarparsa şaşmamak gerekir. Sultan ve ona bağlı âlimler, hakkı söylemeyen kâdılar, bu şekilde Peygamber efendimizin hadîsine göre hareket etmeyecekleri işitildikten sonra, alelâde halk, Allah ve Peygambere olan îmânlarını nasıl sağlam bir şekilde muhâfaza edebilir? Bu şekildeki âlim ve dînî liderlerindeki inanç noksanlığı sebebiyle, Allahü teâlânın cezâsının; kıtlık, salgın hastalık ve sürgün şeklinde bu şehre gelmesinden korkarım." Bir süre sonra, Dehli'de büyük bir kıtlık oldu. Arkasından, salgın hastalık yayıldı. Halk çok zorluk çekti. Sultan ve yardakçılarının hepsi, bu hastalık ve kıtlıkta öldüler. Nizâmeddîn Evliyâ, otuz sene devamlı mücâhede yaptı. Ömrü boyunca oruç tuttu. Günde yaklaşık iki yüz, üç yüz rekat namaz kılardı. Her gün sabah namazından sonra, talebelerine vâz ve nasîhatte bulunurdu. Öğle namazından sonra, kısa bir süre sünnet olan kaylûle yapardı. Kaylûleden sonra, ikinci defâ bir meclis kurulurdu. Bu mecliste tâliblere en nâzik ve ince dînî meseleleri açıklar ve en sahîh dînî kitaplardan nakiller yapardı.Nizâmeddîn Evliyâ'nın ifâde tarzı çok tatlı idi ve gönülleri cezbederdi. İkindi namazı ile akşam namazı arasında kısa bir süre dinlenirdi. Akşam namazından sonra iftar ederdi.Yatsı namazından sonra odasına çekilirdi. Bundan sonra yanına ancak talebesi Emîr Hüsrev girebilirdi. Onun ayrılmasından sonra,odasının kapısını kapatır, gecenin geri kalan bütün zamânındaAllahü teâlâya ibâdet ederdi. Sahur vakti, hizmetleri gören talebesi içeriye biraz yiyecek getirirdi. O, yemekten birkaç lokma aldıktan sonra, bu yemeğin fakirlere dağıtılmasını emrederdi. Nizâmeddîn Evliyâ, genelde bir parça arpa ekmeği ile, biraz sebze çorbası yerlerdi. Bâzan çok mikdarda pirinç pilavı da alırlardı. Yemeklerini hazır olanlarla birlikte yerler, kendileri çok az yemelerine rağmen, âdâb-ı muâşerete riâyet ve diğerlerine refâkat etmek için, yemeye devâm ediyormuş gibi görünürlerdi. Böylece, sofrada bulunanlar yemeğe devâm ederlerdi. Yemek yerken, sık sık fakirlerin hâlini düşünür ve onların durumuna ağlamaya başlardı. Onun mutfağında, fakir, zengin, herkes için lezzetli yemeklerin her çeşidi hazırlanırdı. Fakat kendisi aslâ bunlardan yemezdi. Akşam namazından sonra talebelerinden bâzıları, her gün ona çeşitli yiyecekler gönderirlerdi. Fakat Nizâmeddîn Evliyâ, bunların hepsini fakirlere dağıttırırdı. Nizâmeddîn Evliyâ'nın hayırseverliği çok ve mükemmeldi. Bu da hocasının duâsı bereketiyle idi. Hocası Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker, bir gün Nizâmeddîn Evliyâ'ya şöyle duâ etmişti: "Ey Nizâmeddîn! Bugün sevdiğimiz sebze yemeğini çok güzel pişirmişsin. Tuzu da uygun olmuş. Allahü teâlâ, dergâhında çok tuz harcamaya seni muvaffak kılsın." Allahü teâlânın ihsânıyla ve bu duânın bereketiyle, tenceresi devâmlı kaynadı ve binlerce fakir, hergün onun mutfağından yemek yedi. Kendisine gelen bütün hediyeleri, hergün güneş batmadan önce muhakkak fakirlere dağıtırdı. Cuma namazına gitmeden önce, Nizâmeddîn Evliyâ, dergâhın ve mutfağın her köşesine, hiç bir şeyin kalmadığı ve hepsinin sadaka olarak verildiğinden emin olmak için bakardı. Yolcular, misâfirler ve onun dergâhına gelen her çeşit insan, tam bir misâfirperverlikle karşılanır ve ihtiyaçları giderilirdi. Nizâmeddîn Evliyâ hazretleri, dergâhında yapılan sohbet meclislerinden sonra, fakirlere dağıtılmak üzere, şehre yiyecek ve para gönderirdi. Bir gün Kıyaspur köyünde yangın çıktı. Evlerin yandığını gören Nizâmeddîn Evliyâ, dayanamayarak ağladı.Yangın söndürüldükten sonra, talebelerine; "Gidin yanan bütün evleri sayın. Her eve iki tepsi yemek, iki testi su ve iki gümüş dağıtın ve kayıplarından dolayı duydukları acılarını teselli edin." dedi. Bir tüccar, Mültan yakınlarında eşkıyâlar tarafından soyuldu. Bu tüccar, Behâeddîn Zekeriyyâ Sühreverdî'nin oğlu Sadreddîn'in tavsiyesi üzerine, yardım istemek için Nizâmeddîn Evliyâ'nın dergâhına geldi. Durumunu anlattı. Nizâmeddîn Evliyâ talebelerine, sabahtan kuşluk vaktine kadar gelen hediyelerin hepsinin tüccara verilmesini söyledi. O gün, o müddet zarfında 12.000 gümüş para geldi ve hepsi tüccara verildi. Bir gün Nizâmeddîn Evliyâ, akşam namazından sonra, tam orucunu açacağı sırada bir derviş geldi. Nizâmeddîn Evliyâ'nın önünde serili sofra bezi üzerinde birkaç kuru ekmek parçası vardı. Zîrâ, o gün onlardan başka yiyecek olarak bir şey yoktu. Fakat gelen derviş, Nizâmeddîn Evliyâ'nın orucunu açıp, yemeğini yediğini ve şu anda da gördüğü kuru ekmeklerin kaldığını zannetti. Kötü bir şey düşünmeden, bütün bu ekmek parçalarını toplayıp gitti. Nizâmeddîn Evliyâ, sâdece gülümsedi ve kendi kendine: "Hâlâ Allahü teâlâya bağlılığımızda bâzı ciddî kusûrlarımız var. Bu eksiklerin giderilmesi için bizim biraz daha aç kalmamız isteniyor." buyurdu. Nizâmeddîn Evliyâ, çok kanâatkâr idi. Sultânlardan veya şehzâdelerden biri hediye gönderdiği zaman; "Ah! Bunlar, bu fakîri harâb etmek istiyorlar." derdi.Bir defâsında, ona bağlı olan devlet erkânından bir kişi, ona iki bahçe, bir mikdâr arâzi ve başka şeyler vermek istedi. Fakat o, tebessüm ederek; "Eğer bunları kabûl etsem, halk; "Nizâmeddîn Evliyâ bahçelerine gidiyor ve orada eğleniyor." diyecek. Hayır, bu bana yakışmaz. Bizim yolumuzun büyükleri, böle şeyleri aslâ kabûl etmediler. Ben onların âdetlerine sarılmalıyım." dedi. Nizâmeddîn Evliyânın sabrı ve affetmesi çoktu. Bir gün dergâhına bir fakir geldi. Hiçbir sebep yok iken, küstahca onu kötülemeye başladı. O büyük velî, bütün bu saçma sözleri sadece sabırla dinledi. Ayrıca, o fakir ne istiyorsa, hepsini verdi. Fakir dergâhtan ayrıldıktan sonra, Nizâmeddîn Evliyâ orada bulunanlara; "Bizi sevenlerin çoğu, hediye ile geliyor. Bizi kötülemek üzere gelecek olan birkaç kişi de bulunmalı. Birisi gelip bizi kötülerse, biz ona, dünyâda olduğumuz sürece yanlış işler yapabileceğimizi ve kötülemeye mârûz kalabileceğimizi söyleriz" buyurdu. Bir gün meclisine gelenlerden bâzıları Nizâmeddîn Evliyâ'ya; "Halktan bâzı kimseler, sizin hakkınızda o kadar kötü konuşuyorlar ki, bunları dinlemeye tahammül edemiyoruz." dediler. Nizâmeddîn Evliyâ onlara; "Bizim hakkımızda konuşanları affediyoruz. Sizin onlarla münâkaşa etmenize gerek yok." dedi. Nizâmeddîn Evliyâ, kendisine düşmanlık besleyenlere karşı da çok sabırlıydı. İnsanlara, düşmanlarına karşı sevgi ve sabırla muâmele etmeyi öğretiyordu. Kıyaspur'da yaşıyan ve sebepsiz yere Nizâmeddîn Evliyâ'ya karşı kin besleyen ve dâimâ ona bir zarar vermeye çalışan, Şaşu isminde birisi vardı.Nizâmeddîn Evliyâ, Şaşu'nun ölümünü işitince, defninden sonra bir kenarda iki rekat namaz kıldı ve onun eski hâlini affederek, kurtuluşu için duâ etti. Nizâmeddîn Evliyâ, talebelerini çok severdi. Talebesi Emîr Hüsrev'e karşı olan muhabbeti çok meşhûrdur. Talebelerini çok sevmesine rağmen, disiplini çok sıkı idi. Bir defâsında en iyi talebelerinden olan Hâce Burhâneddîn Garîb, katlanmış bir battaniye üzerinde oturarak rahat olmaya çalıştığından, dergâhtan çıkarıldı. Nizâmeddîn Evliyâ, onun bu işi, nefsinin arzusunu yerine getirmek için yaptığını düşünmüştü. Uzun bir süre sonra Burhâneddîn Garîb, Nizâmeddîn Evliyâ tarafından affedilerek tekrar dergâha kabûl edildi. HâceMüeyyededdîn Kereh, Sultân Alâeddîn Hilcî şehzâde iken, onun çok sevdiği bir kişiydi. Bu zât, sonra makâmını terk ederek, Nizâmeddîn Evliyâ'ya talebe oldu. Alâeddîn Hilcî sultân olunca, Nizâmeddîn Evliyâ'ya bir elçi göndererek, HâceMüeyyededdîn'in saltanat hizmetine verilmesi için izin istedi. Nizâmeddîn Evliyâ; "Hâce'nin başka önemli bir işi var. Onu bitirmeye çalışıyor." diye cevap verdi. Bu cevaptan hoşlanmıyan sultânın elçisi; "Efendim! Siz herkesi kendinize benzetmek istiyorsunuz." dedi. Bunun üzerine Nizâmeddîn Evliyâ; "Sâdece benim gibi değil, benden de iyi olmasını istiyorum." diye cevap verdi. Sultân bu cevâbı işitince, bir şey söylemedi ve konuyu kapattı. Hâce Şemseddîn, sarayda önemli bir mevkıde idi. Daha sonra bu görevinden istifâ ederek, Nizâmeddîn Evliyâ'nın talebesi oldu. O büyük velînin mübârek sözlerini derleme vazifesini üzerine aldı. HâceŞemseddîn bir gün hocasından, seyyahlar ve misâfirler için bir ev inşâ etmeye izin istedi. Nizâmeddîn Evliyâ ona; "Ey Mevlânâ Şemseddîn! O iş, önce bıraktığın iş kadar değersizdir." buyurdu. Nizâmeddîn Evliyâ'nın talebeleri arasında, kelâm ilminde büyük bir üne sâhip Kâdı Muhyiddîn Kâşânî isminde bir zât vardı. Nizâmeddîn Evliyâ, bu talebesini de çok severdi. Kâdı Muhyiddîn, Nizâmeddîn Evliyâ'nın talebesi olunca, hocasının huzûrunda, bir yerin gelirinin kendisine verildiğini gösteren fermânı yırttı ve bir sûfî olarak fakirlik hayâtına kendini uydurdu. KâdıMuhyiddîn, mânevî terbiyesini tamamladıktan sonra, Nizâmeddîn Evliyâ ona, şu yazılı emirle birlikte hilâfet verdi: "Dünyâyı terk edeceksin ve ona meyletmeyeceksin. Sultandan herhangi bir köyün gelirini veya maaş kabûl etmeyeceksin. Sana bir misâfir gelip de, ona ikrâm edeceğin bir şey bulunmayabilir. Bu durumu Allahü teâlânın bir teveccühü olarak kabûl edeceksin. Uymanı istediğim bu emirlere riâyet ettiğin takdirde benim halîfemsin." Hocasının yanından ayrıldıktan sonra, KâdıMuhyiddîn Kâşânî çok sıkıntılı günler geçirmek zorunda kaldı. Kendisi ve çocukları günlerce aç kaldı. Bu kötü durumu, birisi Sultân Alâeddîn'e haber verdi. Sultân, bir köyün geliri ile birlikte, başhâkimliği teklif eden bir ferman gönderdi. Kâdı Muhyiddîn, bu fermânı alınca hemen hocasının huzûruna gelip, durumu bildirdi. Nizâmeddîn Evliyâ bu duruma üzüldü ve; "Önce senin aklına bu geldi ki, sultân böyle bir ferman gönderdi." dedi ve bundan sonra teveccühünü Kâdı Muhyiddîn'den çekti. Bir yıl süreyle bu hâl üzere yaşıyan Kâdı Muhyiddîn, daha sonra hocası tarafından affedilerek teveccühe mazhar oldu. Nizâmeddîn Evliyâ, talebelerinden Kutbeddîn Münevver veNasîreddîn Mahmûd Çirağ'a aynı gün hilâfet verdi. Birincisine hilâfetnâme'yi verdikten sonra, câmide iki rekat şükür namazı kılmasını istedi. O namaz kılarken, Nizâmeddîn Evliyâ, halîfesi olarak tâyin ettiğini gösteren bir hırkayı Nasîreddîn Mahmûd'a giydirdi. Sonra Kutbeddîn Münevver'i çağırttı ve Nasîreddîn Mahmûd'un hırkasını tebrik etmesini istedi. Daha sonra da, Nasîreddîn Mahmûd'dan, Kutbeddîn Münevver'in hilâfetnâmesini tebrik etmesini istedi. İki mümtaz halîfesinin karşılıklı tebrikleşmesinden sonra, Nizâmeddîn Evliyâ her ikisinin birbirlerini kucaklamalarını istedi. Onlar kucaklaşırken; "Her ikiniz kardeşsiniz. Halîfeliğimin size ihsân edilmesinde aslâ bir fark düşünmeyin." buyurdu. Bu sebepten her ikisi, bütün hayatları boyunca aralarında kurdukları samîmî münâsebeti devâm ettirdiler. İlâhî kânunun îcâbı olarak, Nizâmeddîn Evliyâ'nın, Allahü teâlâ ve insanlığa hizmet yolundaki parlak vazifesi, bu dünyâda sona erdi.Yüksek hocaları gibi, Nizâmeddîn Evliyâ da Resûl-i ekreme karşı dayanılmaz bir aşk ve muhabbet ile yanıyordu. Vefâtından bir müddet önce, rüyâsında Resûl-i ekrem ona; "Nizâm, seni bekliyorum" buyurmuşlardı. O günden sonra, Nizâmeddîn Evliyâ hayâtının son yolculuğunu dört gözle beklemeye başladı. Vefâtından kırk gün önce, yemekten tamâmen kesildi ve bir şeyler yemesini istediklerinde; "Resûlullah efendimiz ile buluşmayı isteyen bir kimse, yemeğin lezzetini nasıl bulabilir?" buyurdu. Durumu ağırlaştığında ve ilâç alması için kendisine istirhâm edildiğinde, Emîr Hüsrev'in şu beytini okudu: Aşk derdiyle yanan hastaya, sevgiyle, Kavuşmaktan başka bir şey fayda vermez. Hayırseverlik ve takvâ, Nizâmeddîn Evliyâ'nın hayâtının derinliklerinde kök salmıştı.Zîrâ kendisi, çocukluğunda ve gençliğinde, fakirlik ve mahrûmiyetin en acılarını tatmıştı. Bu sebeple o, Hindistan'ın fukarâsının refâhı için yaşadı ve bu yolda vefât etti. Vefâtından bir gün önce, husûsî hizmetlerini gören İkbâl'e, dergâhında ve erzak deposunda ne varsa, hepsini fakirlere dağıtmasını emretti ve böylece; "Allahü teâlânın huzûrunda hesap vermekten kurtulayım." buyurdu.Talebelerden birisi, dergâhta kalanlar için biraz yemeklik bırakmıştı. Bunu işittiklerinde; "Lütfen fakirler her şeyi alsın ve siz de erzak deposunun zeminini silin." buyurdu. Bu emir, aynen yerine getirildi. 1325 (H.725) senesinde vefâtından az önce, husûsî deri çantasından talebelerine çeşitli hediyeler dağıttı ve hakîkati anlatmak içinHindistan'ın bütün köşelerine gitmelerini emretti. Altı yüz seneden beri Çeştiyye yolunun büyüklerinden gelip, hocası tarafından kendisine verilen mukaddes emânetleri, Dehlili Hâce Nasîreddîn Mahmûd Çirağ'a vererek; "Dehli'de otur ve insanların cefâsına katlan." buyurdu. Bundan sonra, sabah namazını kıldılar. Güneş ufuktan yükselirken, bu büyük velî ve mânâ güneşi, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Ömrü boyunca yanında bulunan talebeleri, halîfeleri, arkadaşları, sayıları yüz binlere varan bağlıları ve altmış sene onun emsâlsiz misâfirperverliğini görmüş binlerce fakir halk, kedere boğuldu. Mültanlı Hâce Behâeddîn Zekeriyyâ Sühreverdî'nin torunu Şeyh Ebü'l-Fettah Rükneddîn, onun cenâze hizmetlerini görmekle şereflendi. Sultan Muhammed Tuğlak, Nizâmeddîn Evliyâ'nın mezarı üzerine büyük bir türbe inşâ ettirdi. Nizâmeddîn Evliyâ'nın mübârek sözlerini ihtivâ eden beş önemli eseri vardır. Bunlar: Fevâid-ül-Fevâd, Efdâl-ül-Fevâd, Râhat-ül-Mükâbin, Siyer-ül-Evliyâ, Mıknatıs-ül-Vahdet'tir. Bunlardan Fevâid-ül-Fevâd, Hâce Hasan Sencerî tarafından hazırlanmıştır. Sencerî, Nizâmeddîn Evliyâ'nın Bedâyun'da çocukluktan arkadaşı idi. 73 yaşında iken, Nizâmeddîn Evliyâ tarafından bu yola çekilmiştir. Bu durum şöyle anlatılır: "Bir gün Nizâmeddîn Evliyâ, bâzı talebeleriyle berâber Hâce Kutbeddîn Bahtiyâr Kâkî'nin türbesini ziyâretten dönüyorlardı. Yolda bâzı türbelerin yanında Fâtiha okumak üzere durdular. O sırada çocukluk arkadaşı Hasan Sencerî'yi çok neşeli bir hâlde gördü. Sencerî, Nizâmeddîn Evliyâ'yı ve yanındakileri görünce, şu Fârisî şiir tercümesini alaylı bir şekilde okudu: "Yıllarca berâber bulunduk, fakat senin sohbetinin bir faydası olmadı. Senin acıman benim günahkâr hayâtımı düzeltmedi. O hâlde, benim günahkâr hayâtım, senin acımandan daha kuvvetlidir."Nizâmeddîn Evliyâ gülerek; "Hasan, insanın sohbetinin ve arkadaşlığının netice vermesi de zaman ister. Sohbetin etkisi, insandan insana değişir" dedi. Bu sâde ve doğru sözler, Hasan Sencerî'nin kalbine ok gibi işledi. O neşeli ve alaycı hâli birden kayboldu ve çocuk gibi ağlamaya başladı. Büyük velînin önüne çöktü, geçmiş kötü hayâtı için tövbe etti ve onun sâdık bir talebesi oldu. 1301 senesinden 1319 senesine kadar hocasından duyduklarını kaydederek bir kitap yazdı ve bu kitaba Fevâid-ül-Fevâd ismini verdi." Nizâmeddîn Evliyâ hazretleri buyurdu ki: "İnsanın îmânı, dünyâya ve onun altınlarına bir deve pisliğinden fazla değer vermediği ve Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye güvenmediğinde ancak tamam olur. Kendine Allah âşığı diyen bir kimse, dünyâyı sever ve onu sevenlerle arkadaşlık yaparsa, o bir yalancı ve münâfıktır." "Bir talebe için, Allahü teâlâya bağlılığın şu altı esâsı vardır: 1) Nefsini yenmek için insanlardan uzak kalmalıdır. 2) Her zaman temiz ve abdestli olmalıdır. 3) Her gün oruç tutmaya çalışmalı, yapamıyorsa az yemelidir. 4) Allahü teâlâdan başka her şeyden uzaklaşmaya çalışmalıdır. 5) Hocasına sâdık ve itâatkâr olmalıdır. 6) Allahü teâlâyı ve hakîkati her şeyden üstün tutmalıdır." "Bir talebe, şu dört şeyden sakınmalıdır: 1) Dünyâ ehli ve özellikle zenginlerle görüşmekten, 2) Zikirden başka bir şeyden bahsetmekten, 3) Allahü teâlâdan başka bir şeye sevgi beslemekten, 4) Allahü teâlâdan başka bütün dünyevî şeylere kalbi bağlamaktan." "Kalb kırmak, Allahü teâlânın lütfunu incitmektir. Neye uğrarsa uğrasın, sâlih kimse, aslâ kimseye kötü söylememeli ve lânet etmemelidir. İnsanların kabahatlerini açıklamamalıdır." "Komşunuz borç isterse verin. Başka şeye ihtiyaç duyarsa, verin. Hastalık ve felâkete uğradığında, sizin güler yüzünüze ihtiyâcı var ise ona güleryüz gösterin. Vefât edince, cenâzesine katılın ve kurtulması için duâ edin." BAŞKA ZAFERLER DE SİZİ BEKLİYOR SultanAlâeddîn, bir gün ordusunu güney bölgesine sefere göndermişti. Bir süre bu sefer hakkında hiç haber alamadı ve endişeye kapıldı. Nizâmeddîn Evliyâ'nın talebelerinden olan bâzı komutanları ona göndererek, şu mesajı yolladı: "Sizin, İslâma sevgi ve saygınız bizden çok fazladır. Eğer mânevî gözünüzle, güneydeki seferin durumu ve sefer haberlerini öğrenip bize bildirirseniz, bizi çok sevindirmiş olacaksınız. Çünkü durumdan çok endişeliyim."Cevâb olarak Nizâmeddîn Evliyâ buyurdu ki: "Bu zaferden hâriç, başka zaferler de sizi bekliyor." Buyurdukları gibi, bir süre sonra ordu zafer haberi ileDehli'ye geldi.Sultan, şükrân ifâdesi olarak, KaraBeğ ile Nizâmeddîn Evliyâ'ya beş yüz altın gönderdi.KaraBeğ bu para ile dergâha vardığı sırada, dergahta bulunan Horasanlı bir derviş; "Hediye müşterek." diye seslendi. Bunun üzerine Nizâmeddîn Evliyâ; "Yalnız bir kişi alırsa daha güzel olur." diyerek, o beş yüz altını ona verdi. HAYAT DÜSTURLARI Nizâmeddîn Evliyâ, hayâtı boyunca her gün, hocasının şu emirlerine uyarak yaşadı: "1- Dâimâ kendini mücâhede ile meşgûl eyle. Boş kalmak, şeytana çalışma alanı açar. 2- bizim yolumuzda oruç tutmak, muvaffakiyetin yarısıdır. Geriye kalan diğer yarısı da; namaz kılmak ve hacca gitme ile kazanılır. 3- Kendini ve talebeni terbiye et. 4- Bütün günahlardan kaçın. 5- Başkalarını düzeltmeden önce, mümkün olan bütün gayretini, kendi hatâlarını düzeltmeye sarfet. 6- Benden ne duymuş isen, onu hatırla ve her tarafa yay. 7- İnzivâya çekileceksen, onu namazın cemâatle kılındığı câmide yap. 8- Nefsini istemez hâle getir. Dünyâyı yok ve ehemmiyetsiz olarak düşün. 9- Hırstan ve bütün dünyâ arzularından vazgeç. 10- Senin yalnızlığın veya inzivân, seni Allah'a bağlılıkla meşgûl etmelidir. Eğer böyle bir inzivâdan ve mücâhedelerden yorgun düşmüş isen, daha küçüklerini yap. 11- Eğer nefsinle bir meselen olursa, onu uyku ile memnun et. 12- Sana kim gelirse, ihsân ve inâyetini, teveccüh ve keremini onun üstüne yağdır." İHTİYÂCIM YOK Sultân Celâleddîn, Nizâmeddîn Evliyâ'nın Dehli'deki ilk zamanlarında, aşırı derecede fakru zarûret içinde olduğunu öğrenince, ona bâzı hediyeler gönderdi ve bir köyün gelirinin ona bağışlanmasına izin verip vermeyeceğini araştırdı. Fakat o, sultânın teklifini kabûl etmeyerek; "Benim köye ihtiyâcım yok. Ben ve benimle olanlar, Allahü teâlâya güveniriz. O, bizim ihtiyâçlarımızı gözetir." buyurdu. Talebelerinden bâzıları bunu işitince; "Efendim! Siz günlerce açlığa ve susuzluğa katlanabilirsiniz. Fakat, yiyeceksiz bizim hâlimiz korkunçtur. Eğer sultânın teklifi kabûl edilseydi, vücut ve rûhumuzu birlikte muhâfaza etmemize faydası olacaktı." dediler. Fakat o, talebelerinin sözlerini dikkate almadı ve hepsi onu terketseler bile, kendisi yalnız olarak bu yola devâm etmeğe karar verdi. Sultânın bu teklifi hakkında diğer sûfîler ile istişâre ettiği zaman, onlar hep bir ağızdan; "Eğer sultânın teklifini kabûl etseydin, senin dergâhında su bile içmezdik." dediler. Nizâmeddîn Evliyâ, onların bu konudaki hassâsiyetlerini tebrik ederek; "Cenâb-ı Hakk'a şükürler olsun. Sizin gibi, prensiplerimize bağlılıkta bana yardımcı olan arkadaşların olduğunu görmek, beni mesûd ediyor." dedi. TAŞ KALBLİ İNSANLAR Nizâmeddîn Evliyâ, dâimî sûrette Allahü teâlâya bağlılığı yanında, insanlara karşı olan vazifesini de aslâ unutmadı. Bir gün Şeyh Bedreddîn Semerkândî'nin meclisinde, bir zât alay edercesine; "Nizâmeddîn Evliyâ bu kadar zenginliğini sadaka olarak dağıtıyor. Zîrâ, âile ve çoluk-çocuk endişesi ve mesûliyeti yok." dedi. Bunu işiten Şeyh Şerîfeddîn, bu sözün açıklanmasını istemek düşüncesiyle Nizâmeddîn Evliyâ'ya geldi. Fakat o daha birşey söylemeden, o büyük velî kendiliğinden şu açıklamayı yaptı: "Ey Şerîfeddîn! Benim çektiğim endişe ve ızdırâbı belki de hiç bir kimse çekmiyor. Birisi bana endişe ve ızdırâbını söylediği zaman, muhakkak sûrette, ondan daha fazla acı çekiyorum. Bu durumu anlatamam. Arkadaşlarının acılarını görüp de onların biçâre hâline bir âh bile etmeyenler taş kalbli insanlardır. Onların bu hâllerine çok şaşıyorum." Acı çeken insanların keder ve üzüntülerine böyle içten alâka gösteren bu büyük velînin, diğer insanların ızdırapları karşısında nasıl bir kalb taşıdığı düşünülmelidir. Her gün tuttuğu orucunu açarken bile, hiçbir şey yemezdi.Sâdece getirilen yemeğin tadına bakardı.Hattâ sahurda hiçbir şey yemezdi. Bir gün, hizmetlerini gören talebesi; "Efendim! Bu kadar az yemeği bile yemezseniz, zâfiyet size galebe çalabilir" dediğinde, Nizâmeddîn Evliyâ göz yaşlarını tutamadan; "Birçok fakir ve muhtaç insan, şu anda câmi köşelerinde veya mütevâzî evlerinin köşelerinde yiyecek bulamadan aç uyuyorlar. Bu lokma, kolaylıkla benim boğazımdan nasıl geçebilir?" dedi. Günümüzde torunlarının nezaretinde dergâhından her gün binlerce fakire yemek verilmektedir. Garip ve fakirlerin sığınağı olan dergâhın belli geliri yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın ihsânı ile kazanlar kaynamaktadır. 1) Siyer-ül-Evliyâ; s.100, 151, 551 2) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.60 3) Fevâid-ül-Fuât; s.28, 75, 149 4) Nizâm-ı Ta'lim; c.2, s.94, 150 5) Cevâmi-ül-Kelîm; s.296 6) Saviours of İslamic Spirit; c.2, s.145 7) The Big Five of India in Sufism; s.138 8) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı) s.1130 9) Nefehât-ül-Üns; s.583 10) Hadrat-i Mahbûb-iİlâhî (Hüseyin Dehlevî) 11) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.10, s.348

📍 Ordu

Pir Muhammed Gencevi

Pir Muhammed Gencevi Pir Muhammed Gencevi Karabağ'da yetişen meşhur velîlerden. Karabağ'ın Gence şehrinden olup, evliyânın büyüklerinden Şems-i Tebrîzî'nin torunlarındandır. On altıncı asırda yaşamıştır. Tasavvufta zamânının meşhûr velîlerinden Abdülgaffâr hazretlerinin ders ve sohbetlerinde yetişip kemâle erdi. Menkıbeleri, adına yazılan Menâkıbnâme'de toplanmıştır. Tasavvufta hocası Şeyh Abdülgaffâr hazretlerine gitmesi şöyle olmuştur: Pîr Muhammed Gencevî çocukluğunda bir gün çift sürmekle meşgûl olan kardeşine azık götürmüştü. Yanına varıp azığı bıraktıktan sonra bambaşka bir hâle girip kardeşinin yanından süratle kaçmaya başladı. Kardeşinin peşinden koşup çağırmasına rağmen bir türlü dönmedi. Tâ babasının evine kadar koştu eve girip babasını görünce orada da duramayıp kaçmaya başladı. Artık karşısına her kim çıksa ondan kaçıyordu. Hiçbir yerde duramıyordu. Neden böyle kaçıyorsun diye sorduklarında hiç cevap vermiyordu. Sonunda onu zamânın meşhûr velîlerinden Şeyh Abdülgaffâr hazretlerinin huzûruna götürdüler. Bu zât ona; "İnsanlardan niçin kaçıyorsun?" diye sorunca; "İnsanlar benim gözüme vahşî hayvanlar sûretinde gözüküyor. Eğer kaçmasam rahat edemem. Mecbûren kaçıyorum" cevâbını verdi. Bunun üzerine Şeyh Abdülgaffâr hazretleri babasına; "Üzülme oğlunda korkulacak bir hal yoktur. Allahü teâlâ oğlunun basîretini, kalp gözünü açmıştır. Her kime baksa onun ne sıfatta olduğunu kalp gözüyle görür. İnsanların çoğu vahşî hayvan tabiatında olduğundan onun gözüne o sûretde görünüyor. Bu sebeple o, insanlardan kaçıyor. Bundan sonra bizim yanımızda dursun. İnşâallah kâmil bir zât olur." dedi. Babası bu sözler üzerine onu Abdülgaffâr hazretlerinin yanında bıraktı. Epeyce zaman onun hizmetinde kaldı. Derslerine ve sohbetlerine devâm edip, tasavvufta kemâle erdi. Tasavvufta yetiştikten sonra hocasının izni ile babasının yanına döndü ve evlendi. Şeyh Abdülgaffâr hazretlerinin âilesi bir gece yarısı; "Sizden sonra yerinizi hangi oğlunuza bırakacaksınız?" dediler. "Oğullarımızın bizim yerimize geçme hakları yoktur. Yerime Pîr Muhammed geçecek, ona bırakacağım." deyince, râzı olmadılar. "Oğullarından birini elbette yerine bırakmalısın." dediler ve bu hususta ısrar ettiler. Bunun üzerine; "Üç oğlumuz var. Üçü de yanımızda uyuyorlar. Pîr Muhammed'in evi Çerkîs Nehrinin kenarında yarım günlük uzak yerdedir. Oğullarımın her birini üçer kere ismiyle çağırayım. Hangisi uykudan uyanırsa yerimi ona bırakayım. Eğer oğullarımdan hiçbiri uykudan uyanmazsa üç defâ daPîr Muhammed'i çağırayım. Eğer üçüncü çağırışımda yarım günlük yoldan kalkıp gelirse ve kapıdan içeri girip; "Buyurun!" der ise yerime, insanlara rehber olarak Pîr Muhammed'i bırakacağım. Hak onun olduğuna senin de şüphen kalmasın." dedi. Buna hanımı da râzı oldu. Bundan sonra oğullarının her birini üçer defâ isimleriyle çağırdı. Hiçbiri uykudan uyanmadı. Daha sonra talebesi Pîr Muhammed'i iki defâ çağırdı, üçüncü çağırışında kapıdan içeri girdi. "Niçin geç geldin?" deyince; "Efendim birinci çağırışınızda çarığımı giydim. İkinci çağırışınızda yolu katettim. Üçüncü çağırışınızda huzûrunuza girdim." dedi. Bundan sonra hanımına; "Bunu kuluna Allahü teâlâ verir. Senin benim gayretimle olmaz. Bu iş nasîb meselesidir." dedi. Pîr Muhammed Gencevî bebek iken, annesi abdestsiz emzirmek istese emmez ve babası böyle bir halde iken yüzünden öpmek istese beşikte yüzünü çevirip o hâliyle öpmesine mâni olmaya çalışırdı. Hocası Şeyh Abdülgaffâr hazretleri vefâtından önce hasta yatağında huzûrunda bulunup, hizmetlerini görür iken vefâtının yaklaştığı bir sırada; "Sizden sonra kimin hizmetine girelim?" diye sorunca, hocası; "Bizden sonra seccâdemiz, yerimiz senindir. İnsanları irşâda, hak yolu anlatmaya sen müstehaksın. Kimseye ihtiyâcın yoktur. İnsanları Allah'ın emirlerine çevir, onlara dîn-i İslâmı anlatıp rehberlik yap. Sen o derecede kâmil biri olursun ki, ben kendi talebem için üzülmem. Fakat senin Cennet'e giren talebenin derecesinin daha yüksek olmamasına üzülürüm." demiştir. Maksudlu aşîretinden Mehmed adında bir kimse, Kazvin şehrine koyun satmaya giderken, Pîr Muhammed hazretlerine gelip talebe olmak, bîat etmek istediğini söyledi. "Bîat etmek herkesin kârı değildir. Var yoluna git. Şimdi bîat zamânı değildir." dedi. Fakat o, ısrarla talebeliğe kabûl etmesini isteyerek; "Lutfedip beni de talebelerinizin arasına alınız." dedi. Bu ısrarı ve şiddetli arzusu üzerine kabûl etti ve; "Haramlardan dâimâ sakın ve ihtiyât üzere ol yoksa pişmanlık çekersin." dedi. Bu kimse bîat edip talebesi olduktan sonra ticâret için Kazvin şehrine gitmişti. Orada koyun satıp para kazanmıştı. Çarşıda gezerken bâzı ahlâksız kadınlar yanına yaklaştığında hocası Pîr Muhammed Gencevî'yi hatırladı. Hemen vücudu titremeye başladı. Böylece o kötü kadınlara meyletmekten kurtuldu. Bir gün Pîr MuhammedGencevî, ikindi namazı sırasında âdeti olmayan bir hareket yaptı. Namazdan sonra sebebini sorduklarında şöyle dedi: "Bize talebe olan Mehmed, hayvan ticâreti için giderken bizden bîat almıştı. Kazvin'de çarşıda gezerken yanına düşük kadınlar yaklaşıp meyletmek isteyince vücûduna bir titreme geldi. Bugün ikindi vaktinde falan bağda buluşalım diye bir kadınla anlaşmışlardı. Biz namazda iken kötü kadın bağın içinden kendini gösterdi. Mehmed, bağın duvarından o tarafa atlarken beline bastım. Düşüp, beli şiddetli derecede ağrıdı. Sonra o düşük kadına kızarak, bağırıp çağırdı ve bırakıp gitti." dedi. Bu sözleri söyledikten sonra; "Bre hey gâfil! Sana bîat verdikten sonra, senin günah işlemene mâni olmayan, mahşer gününde seninle Cehennem'e gider." buyurdu. Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin memleketi, Karabağ'da Gence vilâyetidir. Burası yaz aylarında çok sıcak olması sebebiyle yazın şehre üç günlük mesâfede bulunan yaylaya çıkardı. Yaylada iken bir gün abdest alıyordu. Ayaklarını yıkadığı sırada âniden süratli bir şeklide ayağını ileriye uzattı. Sanki bir şeye vurur gibiydi. Yüzünde de kızgınlık belirtileri görüldü. Âdetiniz olmadığı halde ayağınızı neden böyle uzattınız? diye sorduklarında, buyurdu ki: "Bizim falan talebemiz sâhilde pamuk tarlasını sularken bir kimse yanına gelip; "Suyu ben tarlama bağlamıştım neden suyumu kesip kendi tarlana akıtıyorsun? Beni de avâre bırakıp oyalıyorsun?" deyince, bizim talebemiz dedi ki: "Suyun sizin tarlanıza aktığından benim haberim yoktur. Ben suyu sahraya boşa akıyor zannettim. Al suyu sen tekrar tarlana bağla." dedi. Fakat adam bu özrü kabûl etmedi. Kızgın bir halde yanına yaklaşıp elindeki beli tam başına indirmek üzere iken, talebemiz Allahü teâlânın izni ile bizden yardım istedi. O kadar korkup bizi öyle çağırdı ki, yüreğim parçalandı. İşte o kimseye ayağımla vurarak ona mâni oldum. Ayağım başına değdi. Başı iki ayağının arasından geçti. Artık o kimsenin sıhhate kavuşma ihtimâli yoktur!" dedi. Sonra o kimsenin babasına haber yollayıp çağırttı. Babası gelince; "Oğlun sâhilde gâyet hasta bir vaziyettedir. Kefen hazırlayıp oğlunun yanına git. Ölünce onu defneyle." diye tenbih etti. Babası hemen söylenilen yere koşup oğlunun yanına vardı. Varınca oğlunun öldüğünü gördü. Cenâzesini kaldırıp defnettiler. Daha sonra bu hâdiseye şâhid olan talebeye nasıl olduğunu sorduklarında şöyle anlattı: "O kimse aşağıda tarla suluyormuş. Ben onun tarla sulamakta olduğunu bilmiyordum. Su sahraya boş akıyor diye kendi tarlama kestim. Ben pamuk tarlamı sularken, bir de baktım o adam hiddetli bir halde yanıma geldi. "Neden benim suyumu kestin?" dedi. Ben şaşırıp kusura bakma, suyun senin tarlana aktığını bilmiyordum. Boşa akıyor zannediyordum. Özür dilerim. Şimdi buyur tekrar tarlana akıt." dedim. Fakat adam bir türlü iknâ olmadı pür hiddet yanıma yaklaştı. Elindeki beli tepeme vurmak için kaldırdı. Çâresiz kaldım hemen hocam Pîr Muhammed Gencevî hazretlerini hatırladım. Allahü teâlânın izni ile imdâdıma yetişmesi için; "Yâ Şeyhim!" diye imdâd isteyerek bağırdım. Bu sırada adamın elindeki bel yere düşüverdi. Başı iki bacağı arasından geçip burun deliklerinden kan fışkırmaya başladı. Çevremizde bulunan kimseleri yardıma çağırdım. Koşup başına toplandılar. "Sana ne oldu bu yanındaki kimse mi seni bu hale soktu?" dediler. "Bu bana hiç vurmadı. Bana ne oldu ise hocasından oldu. Ben ölürsem bu adamı sorguya çekmesinler suçu yok." dedi. Oraya toplananlar da onun bu sözlerine şâhid oldular." Talebelerinden Demirci Hasanlı aşîretinden Molla Muhammed bir gün evinde gusül abdesti alıp, hocasının câmiine gitti. Bir müddet sonra Pîr Muhammed Gencevî hazretleri mescide geldi. Talebelerine bakıp; "Ağzı kırık testi ile beyaz taş üzerinde gusül abdesti alan kimse, koltuğunun altında yıkanmamış yer bırakmışsın. Hemen git yıka gel!" buyurdu. Molla Muhammed bu sözü duyunca, kendi kendine; "Ağzı kırık testi ile beyaz taş üzerinde gusül abdesti alan benim! Hocam bu sözü benim için söyledi. Fakat bu kadar arkadaşım arasında kalkıp gitmekten, hâlimi belli etmekten utanırım." diye düşünmeye başladı. Tam bu sırada hocası Pîr Muhammed hazretleri ona hitap edip; "Molla Muhammed! Bizim hizmetçiler oduna gidecekler, git onları gönderiver." dedi. Bunun üzerine Molla Muhammed hemen kalkıp dışarı çıktı. Gidip gusül abdesti alırken kuru kalan koltuğunun altını yıkayıp namaza yetişti. O zamânın meşhûr mürşidlerinden Şeyh Kubâd Şirvânî vefât edince, Şirvan'da bulunan talebelerinden birkaçı toplanıp Pîr Muhammed Gencevî'ye gidip talebe olmayı kararlaştırdılar. Aralarında tasavvufta yükselmiş keşif sâhibi kıymetli bir talebe de vardı. Ona; "Sen de bizimle gel berâber gidelim." dediler. Kabûl edip; "Benim tasavvufta bir müşkülüm vardır. Nice zâtlara arzettim hiçbirisi halledemedi. Şeyh Pîr Muhammed Gencevî hazretleri bu müşkülümü halleder kanâatindeyim. Sizinle ben de gideyim." dedi. Hep birlikte yola çıkıp bir namaz vakti Pîr Muhammed hazretlerinin bulunduğu yere ulaştılar. O günlerde bahar mevsimi girmişti. Pîr Muhammed hazretleri ve talebeleri yaylaya göç hazırlığı yapıyorlardı. Talebelerden herbiri bir çuval un veya bir çuval pirinç yüklenip yaylaya taşıyordu. Pîr Muhammed hazretleri de vazîfelendirdiği kâtibe kimin ne getirdiğini yazdırıyordu. Bu telaşlı sırada Şirvan'dan gelen misâfirler arasındaki keşif ehli talebe bir hû çekip kendinden geçti. Bir müddet kendinden geçmiş bir halde kaldı. Ayılınca, arkadaşları; "Bu ne hal, sana ne oldu?" diye sordular. Bunun üzerine, ben size bahsettiğim müşkülümü Pîr Muhammed hazretleri un ve pirinç yükleri taşınırken halletti. "Şeyh Pîr Muhammed her kimi kabûl ederse, ben dahi kabûl ederim. Kabûl etmediği kimseyi kabûl etmem." diye bir nidâ işittim. Bu nidâyı işitince kendimden geçtim. Acabâ Şeyh hazretleri beni kabûl eder mi veya red mi eder diye kendimden geçtim." dedi. Bu talebenin gözleri âmâ olduğu halde, Pîr Muhammed hazretleri yanlarına yaklaşıp mescidin kapısına gelince, farkına varıp yerde emekleyerek ayaklarına kapandı. "Allah rızâsı için beni talebeliğe kabûl eyle!" diye yalvardı. Bunun üzerine Pîr Muhammed hazretleri; "Biz kabûl ettik. Duâ ederiz ki Allahü teâlâ da kabûl buyursun." dedi. Yine Şirvan'dan bir grup derviş, Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin ziyâretine gelmişlerdi. Sohbet sırasında kendi memleketlerinde bulunan bâzı zâtların velîlerden olup olmadıklarını sordular. Bunlara cevâben; "Sorduğunuz zâtlardan Şeyh Emîr, Allahü teâlânın velî kuludur. Velîler defterine kayıtlıdır. Muhammed aleyhisselâmın meclis-i şerîfinde aşağı tarafta yeri vardır. Gelir oraya oturur. Şeyh Abdullah ve Şeyh Akâsî evliyâ defterine dâhil değildirler. Fakat Allahü teâlânın, duâsı makbûl kullarındandırlar." buyurdu. Anadan doğma âmâ bir kimse, Pîr Muhammed hazretlerine gelip yalvararak; "Dünyâyı aslâ görmemişim! Bana bir duâ etseniz de gözlerim açılsa, dünyâyı seyretsem." dedi. Âmânın bu yalvarışı üzerine ona duâ etti. "İnşâallahü teâlâ ölümün yaklaştığı sıralarda gözlerin açılır." buyurdu. Daha sonra Pîr Muhammed hazretleri vefât etti. Duâ alan âmâ kimse, âmâ olarak epey bir müddet daha yaşadı. Bir gün âniden gözleri açılıverdi.Dostları onun gözlerinin açılmasına çok sevindiler. Bunun üzerine gözleri açılan kimse; "Gözlerim açıldı ama ölümüm de yaklaştı! Zîrâ Pîr Muhammed hazretleri hayatta iken gözlerimin açılması için ondan duâ istedim. Bana duâ edip vefâtım yaklaştığı sırada gözlerimin açılacağını söylemişti. Elhamdülillah o mübârek zâtın duâsı kabûl olunup gözlerim açıldı. Allahü teâlâ bilir, ölümüm de yakındır." dedi. Gözleri açıldıktan birkaç gün sonra vefât etti. Kara Kethudâ adında bir zât bir gün Pîr Muhammed Gencevî hazretlerine; "Efendim bir kimse ne zaman öleceğini bilip, helalleşse ve gücü yettiği kadar ölüme hazırlansa iyi değil midir?" diye arzetti. Bu suâl üzerine; "İyidir." buyurunca; "Benim ne zaman vefât edeceğimi lutfedip bildirseniz." dedi. Bunun üzerine; "Molla Âdil Paşa ile Molla Pürkadem'den hangisi önce vefât ederse sen ölüm hazırlığını yap!Senin ölümün bu iki ilim ehlinin ölümleri arasındadır." buyurdu. Bu kimse Pîr Muhammed hazretlerinin vefâtından sonra yirmi beş sene daha yaşadı. Nihâyet işâret edilen âlimlerden Molla Âdil Paşa vefât etti.Halk toplanıp cenâze namazını kıldılar. Kara Kethudâ cemâat dağılmadan hepsiyle tek tek müsâfeha yapıp helalleşti ve ağladı. Neden ağladığını sorduklarında; "Şeyh Pîr Muhammed Gencevî hazretleri bana demişti ki: "Senin ölümün, Molla Âdil Paşa ile MollaPürkadem'in vefâtlarının arasında olur!" Âdil Paşa vefât etti. Benim ölümüm de yaklaşmıştır." dedi. Birkaç gün sonra da vefât etti. İlim öğrenmekle meşgûl üç talebe, Pîr Muhammed hazretlerini ziyâret için Gence şehrinden yola çıktılar. Yolculukları sırasında içlerinden biri; "Eğer bu huzûruna gittiğimiz zât, mürşîd-i kâmil ise kızını bana nikahlar." dedi. Bunun üzerine bir diğeri de; "Eğer dediğin gibi bir zât ise, bize süt, pilav ve bal ikrâm eder." dedi. Üçüncü arkadaşları da; "Mürşîd-i kâmil ise bizi Molla Feyzullah'ın evinde misâfir eder." dedi. Onların geleceği gün Pîr Muhammed hazretleri; "Bugün misâfirler gelse gerektir. Bir miktar süt hazırlayınız. dedi. Misâfir talebeler huzûruna geldiklerinde; "Misâfirlere süt ve pilav pişirin yanında bal da hazırlayın." dedi. Hazırlıklar yapıldıktan sonra büyük oğlu Velî Muhammed'e; "Pilavı eniştenin önüne koy." diyerek, yolda, mürşid-i kâmil ise kızını bana verir diyen talebeyi gösterdi. "Bal da getir." dedi ve sofrayı kurdurdu. Yemek yendikten sonra, sohbete başlayıp bu talebelere; "Sizden biriniz bizi imtihan için şeyh mürşid-i kâmil ise kızını bana versin der. Allahü teâlânın takdîri olmayan işi insan yapmaya güç yetirebilir mi?" buyurdu. Biriniz de mürşid-i kâmil ise bize süt, pilav ikrâm etsin ve bal da getirsin, der. Siz bir yere gelseniz, süt ve bal bulunmasa mürşid-i kâmil olan kimsenin, mürşîd-i kâmil olmamasını mı gerektirir. Bizi Molla Feyzullah'ın evinde misâfir etsin diyen talebeye de; "Molla Feyzullah'ın birkaç kızı vardır. Bu vesîle ile o kızları görmek istersin." buyurdu.Talebeler yanlış düşüncelerine ve davranışlarına çok pişman olup ziyâdesiyle utandılar. Daha sonra ayrılıp gittiler. Devrinin meşhûr âlimlerinden biri Pîr Muhammed hazretlerinin bâzan bilinmeyen bir lisanla konuştuğunu duymuştu. Bu âlim bir yük kitabı yanına alıp, huzûruna gitmişti. "Eğer bâzan konuştuğu lisan bu kitaplardan birinde bulunursa, ne âlâ yoksa onu ateşte yakarım." dedi. Pîr Muhammed hazretlerine; "Siz bir lisan ile konuşurmuşsunuz. Bu dil kitaplarda var mıdır?" deyince; "Vardır." cevâbını verdi. Bunun üzerine kitapları getiren kimse, hizmetçisine bir sandık gösterip bunu aç deyince, Pîr Muhammed hazretleri; "O sandıkta değil, öbür sandıktadır." dedi. Gösterilen sandığı açtı. Aradıkları kitabı buldular. "Hangi sandıkta olduğunu bildin. Hangi kitapta onu da bildir." diyerek gösterilen sandıktaki kitapları birer birer göstererek bunda mı bunda mı diye sordu. Gösterdikçe "Onda değil" dedi. Sonunda bir kitap çıkardı; "İşte o kitaptadır." deyince; "Peki hangi sayfada onu da belirt." diyerek, sayfalarını çevirmeye başladı. İlerde deyince, çevirmeye devâm etti. Açarken; "Bir yaprak daha çevir o sayfanın üst yüzünde yazılıdır." dedi. İşâret ettiği sayfaya baktı. O sayfada şöyle yazıyordu: "Gerçekte bir lisan vardır ki o lisan ne Arapça, ne Farsça, ne Türkçe ve ne de Süryânî lisanlarındandır. Hiçbir dile uymaz. Fakat Allahü teâlâ o lisanı bâzı kullarına bildirir." O âlim zât bu hâle şâhid olunca, Pîr Muhammed hazretlerine büyük bir muhabbetle bağlandı. Bulundukları memleketin ileri gelen bir âilesinin Beşâret Efendi adında bir hizmetçileri vardı. Bu hizmetçi uzun zaman hizmetlerini gördükten sonra onu serbest bıraktılar. Beşâret Efendi onlara; "Sakalım ağardı, ihtiyarladım. Bu âna kadar bana İslâmiyetin şartlarından ve din bilgilerinden hiçbir şey öğretmediniz. Namaz kılmayı da öğretmediniz. Şimdi ben ne yapayım." diye üzüntüsünü dile getirince, ona; "Sen Şeyh Pîr Muhammed hazretlerinin hizmetine git. Namaz kılmayı ve din bilgilerini onun hizmetinde öğrenirsin." dediler. Bunun üzerine Pîr Muhammed hazretlerinin huzûruna gidip hâlini arzetti. "Kırâat öğrenebilir misin?" deyince, buna gücüm yetmez, diye cevap verdi. Bunun üzerine Şeyh hazretleri bir talebesine; "Namazın rekatlarını, adedini, her vakitte sünnet ve farz kaçar rekat namaz kılındığını öğret. Kur'ân-ı kerîmi okumaya kâdir olmayan ümmîler gibi bu da namazını kılsın." buyurdu. Bu ihtiyar; "Bana bir hizmet emredin." diye arzedince de; "Bizi ziyârete gelen misâfirlerin abdest sularını hazırlamayı sana vazîfe olarak verdik." dedi. Canla başla kabûl edip, su lâzım oldukça bir ağacın iki ucuna bağladığı iki testi ile taşırdı. Bu ihtiyâr hizmetçi, Şeyh hazretlerine derin bir muhabbetle dâimâ su çeker dururdu. Bir defâsında Pîr Muhammed hazretleri yaylaya çıkmıştı. Bu sırada Üçoğlan aşîretinden Üveys Ağa namında bir kimse yanında bir grupla birlikte Şeyh hazretlerini ziyârete gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda öğle namazının vakti girdiğinden namazı kıldılar. Bu arada Üveys Ağa cemâatte bulunanlara Şeyhe ne hediye götürüyorsunuz? diye sordu. Herkes birer birer hediyesini söyledi.Aralarında Genç Sofi denmekle meşhur biri daha vardı. Ona sıra gelince; "Senin hediyen nedir?" diye sordu. "Benim kendi tarafımdan hediyem yoktur. Lâkin Şeyh hazretlerininLenberân adındaki nâhiyede bir talebesi var. Bu talebesi bahçesinde zerdali yetiştirir. Yetişen ilk zerdalileri benimle Şeyh hazretlerine gönderdi. Ben de bu zerdalileri götürüyorum." diye cevap verdi. Üveys Ağa sözü geçen hatırlı biriydi. "Baharın ilk günlerinde zerdali yetişir mi? Aç bakayım." dedi. Genç Sofi; "Emânettir ben açamam. İsterseniz siz kendiniz açın bakın." dedi. Üveys Ağa kabı açıp bakınca zerdalileri gördü. Genç Sofiye, iki tâne zerdali ver yiyeyim." dedi. "Emânettir veremem." deyince, Üveys Ağa iki tâne zerdali için Şeyh bize ne yapar diyerek iki tâne alıp yedi.Sonra herkes atına binip yola koyuldu. Üveys Ağa atı üzerinde bir düz yolda giderken atı sürçüp attan düştü ve sağ kolu kırıldı. Pîr Muhammed hazretlerinin dergâhına yaklaştıkları sırada yaşlı hizmetçiBeşâret Efendi onları karşılayıp herbirine hoş geldin diye müsâfeha yaptı. Üveys Ağanın sağ kolu kırılmış olduğundan sol elini tutarak müsâfeha yaptı veÜveys Ağa özrümüz var kusura bakma dedi. İhtiyar hizmetçi; "İki zerdali için kolunuzu niçin kırdınız?" deyince, gelen misâfirler çok şaşırdılar. "Bu husûsun Şeyh hazretleri tarafından keşfedileceğini beklerken, hizmetçisi keşfedip, durumu bildirdi." dediler. İhtiyar hizmetçi Beşâret Efendi, hiçbir şey bilmediği halde, Pîr Muhammed hazretlerine muhabbeti ve hizmeti sebebiyle kalp gözü açılmış, velîlik derecesine yükselmişti. Talebelerinden biri Berdağ kasabasında meyve yetiştirirdi. Meyveler olgunlaşınca, hocasına götürmek istedi. Ancak hocasının yayladan dönüp dönmediğini bilmiyordu. Bunu öğrenmek için yol üzerine çıktı ve atlı bir kimsenin kendisine doğru geldiğini gördü. Yanına yaklaşınca, daha o sormadan; "Şeyh hazretlerini sorarsan o, dün yayladan döndü." dedi. Bu haberi alınca, alelacele dönüp bir heybeye kavun karpuz doldurup atına yükledi. Kendisi de ata binip yola çıktı. Giderken kendisine şeyh hazretlerinin yayladan döndüğünü haber veren atlıyı gördü. Elinde bir de silah görünce korktu. "Kaçsam zâten kurtulamam." dedi. Doğruca yanına yaklaşıp selâm verdi.Selâmını alıp; "Ben de Şeyh hazretlerinin bulunduğu yere gidiyorum. Berâber gidelim." dedi. Bunun üzerine ister istemez onunla yola devâm etti. Kendisine yoldaş olan bu kimse; "Heybende herhalde meyve var gibi. Bize bir kavun versen de yesek olmaz mı?" dedi. O kimse; "Bunları Pîr Muhammed Gencevî hazretlerine götürüyorum. Vermek için ondan izin almamız lâzımdır." dedi. "Eğer bedâva vermezsen borç olarak ver." deyince, heybesinden bir kavun çıkarıp uzattı. Bunun üzerine; "Soyuver de yiyelim." deyince, kavunu soyup dilimledi. O kimse de kavunu yedi. Berâberce yola devâm ettiler. Hocasına kavun karpuz götüren talebeye yolun korkulu yerlerinde yoldaşlık etti. Hocasının bulunduğu beldeye yaklaştıkları sırada yol kenarında bir harman sâhibinin yanında durdular. Talebeye yoldaşlık eden atlı, harman sâhibine yaklaşıp; "Şu sûfîden bir kavun ödünç aldım. Bana bir kavun verin de bunun kavununu ödeyeyim." dedi. Harman sâhibi yemin ederek; "Bizim kavunumuz yoktur." dedi. Harman sâhibine; "Bu samanın içinde kavun bulursak bizim olsun mu?" dedi. "Kavun değil altın bulsanız sizin olsun." deyince, saman yığınının bir yerini mızrakla gösterip burada kavun var çıkarıp bize ver!" dedi. Harman sâhibi merakla işâret ettiği yeri karıştırıp saman yığınının içinden iki kavun çıktığını gördü. Buna çok şaşırdı. Çünkü oraya kavun koymamıştı. Kavunları alıp ona verdi. Hocasına kavun karpuz götürmekte olan talebe de çok şaşırmıştı. Çünkü saman yığınının arasından çıkan kavunlar ödünç verdiği kavunun aynısı idi. Kavunlardan birini alıp borç aldığı kavunun yerine verdi. Diğerini de kesmesini söyledi. Borç verdiği kavunu alıp heybesine koydu. Diğerini de kesti. Harman sâhibi ile birlikte yerlerken birara kavunun çekirdeklerini bir kenara dökmek için bir tarafa eğildi. Sonra doğrulup, baktığında kendisine yol arkadaşlığı eden kimse bir anda gözden kaybolmuştu, orada yoktu. Bunun üzerine kalkıp hayret içinde yoluna devâm etti. Yolda öğle namazı vakti girdi. Bir yerde durdu ve durduğu yerde akar su kaynağı gördü. Bu sudan abdest aldı. Namaza duracağı sırada suyun başında Pîr Muhammed Gencevî'nin durduğunu gördü. Yanına yaklaştı bu sefer başka bir kimse şeklinde gördü. Bu kimse; "Şeyhin köyünde şimdi ezân okunur acele git! İnşâallah cemâate yetişirsin." dedi. Bunun üzerine hemen yürüdü. Cemâate yetişip cemâatle namaz kıldı. Namazdan sonra bekledi. Bu sırada hocası Pîr Muhammed hazretleri; "Dağdan gelen sûfiyi çağırın gelsin!" buyurdu. Gelip huzûruna oturunca; "Bugün başından geçen hâdiseleri bu cemâate anlat." dedi. O da başından geçen hâdiseleri tek tek anlattı. Cemâat de hayretle dinledi. Maksudlu aşîretinden Akkaşoğlu Hüseyin Ağa adında biri vardı. Bu şahsın bir kızı, Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin oğlu Habîb Muhammed ile nişanlanmıştı. Fakat kız nişanlı iken öldü. Bunun üzerine kızın babası pek ziyâde üzüldü. Şeyh hazretleri ona tâziye için gittiğinde, Akkaşoğlu Hüseyin Ağa ağlayıp; "Dünyâda sizinle akrabâlık kurmuştuk, nasîb olmadı. Bu akrabâlık sebebiyle âhirette size yakın olmayı ümid ediyorduk. Ancak buna sebeb olacak kızımız vefât etti. Bundan dolayı üzüntümüz pek ziyâdedir." dedi. Pîr Muhammed Gencevî hazretleri; "Yakınlığımız kesilmez, elem çekme. Zîrâ şu anda sizin hanımınız hâmiledir. Henüz kendisinin de haberi yok. Bir kız çocuğunuz dünyâya gelir. O zaman biz ve siz dünyâdan göçeriz. Bu kızınız yetişip büyür. Oğlum Habîb Muhammed'le Allahü teâlânın izni ile evlenirler ve böylece akrabâlığımız devâm eder." dedi. Sonra Hüseyin Ağanın bir kızı dünyâya geldi. Şeyh hazretlerinin ve Hüseyin Ağanın vefâtından sonra bu kız ile Şeyh hazretlerinin oğlu Habîb Muhammed evlendi. Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin Yassıboğa denmekle meşhur bir öküzü vardı. Yaylaya çıktıkları zaman Şeyh hazretlerinin komşuları Nahcivan tuzlasından tuz getirmeye gittiklerinde, Şeyh hazretleri Yassıboğa'yı da tuz yüklenmesi için gönderirdi. Bir defâsında tuz getirdikten sonraŞeyh hazretleri mescidden evine giderken, Yassıboğa karşısına çıktı. Ayaklarını yerlere sürerek bir müddet Şeyh hazretlerinin önünde durdu. Bunun üzerine; "Yassıboğa, lisân-ı hâl ile bize şikâyette bulunuyor. Allahü teâlâ size bu kadar nîmet ve izzet vermiştir ki hiçbir şeye ihtiyâcınız yoktur. Beni tuz getirmeye göndermesen olmaz mıydı? Sırtım ve ayaklarım çok ağrıdı." diyor." buyurdu.Sonra da;"Bundan sonra bu boğaya kimse yük yüklemesin. Çifte de koşulmasın, serbest bırakılsın. Evlâdıma vasiyet ederim ki, tuz getirmeye öküz götürmesinler. Tuz lâzım oldukça satın alsınlar." Bu tenbihinden sonra Yassıboğa serbest bırakıldı. Epey bir zaman sonra Merdekird köyü halkından bir kimse, çift sürerken Yassıboğa dolaşa dolaşa yanına yaklaşmıştı. Çiftçi Yassıboğa'yı yakalayıp çifte koştu. İkindi vaktine kadar çift sürdürdü. Sonra da salıverdi. Yassıboğa oradan kurtulunca, koşarak Şeyh hazretlerinin bulunduğu yere geldi. Bu sırada çift süren köylünün eli ayağı tutmaz oldu ve yığılıp kaldı. Yakınında çift süren çiftçiler hadi gel artık köye dönelim diye çağırdıklarında; "Elim ayağım felç oldu. Hâlim perişandır." dedi. Çiftçiler bu sözü üzerine başına toplandılar. "Daha şimdi çift sürüyordun sana ne oldu?" dediklerinde; "Şeyhin köyü tarafından bir semiz öküz geldi. Bu öküzü tutup çifte koştum. Bir müddet çift sürdüm sonra da salıverdim. O anda birdenbire elim ayağım tutmaz oldu." dedi. Bu sözleri dinleyen çiftçiler arasından biri; "Herhalde Şeyh hazretlerinin serbest bıraktığı öküzü çifte koşmuşsun. Bu sebeple başına belâ gelmiş!" dedi. Bu sırada Pîr Muhammed Gencevî hazretleri de mescidde ikindi namazını kıldıktan sonra, mescidin kapısında durdu. Bir de baktılar ki Yassıboğa koşarak ona doğru geldi. Bunun üzerine orada bulunanlara; "Yassıboğa'nın şikâyeti vardır! Çifte koşmuşlar gibi!" dedi. Eli ayağı tutmaz olan çiftçi ise durumun farkına varıp yanına bir mikdar hediye alarak; "Beni Şeyh hazretlerinin huzûruna götürünüz." dedi. Akrabâları ısrarı üzerine onu Şeyh hazretlerinin huzûruna getirdiler. Özür dileyip affetmesini ve duâsını istedi. Şeyh hazretleri affedip hayır duâ etti ve o anda çiftçinin eli ayağı tutmaya başlayıp eski hâline döndü. Kalkıp yürüyerek köyüne gitti. Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin bir köpeği vardı. Evinin yanında belde halkı toplandığı zaman aralarında cünüp bir kimse bulunsa, köpek o kimsenin elbisesinin eteğinden tutup çekerek kalabalık arasından çıkarırdı. Bir kimse, cezâyı gerektiren günah işlese, o kimsenin de elbisesinden tutup yavaş yavaş çekerdi. Haram olan bir yiyecek önüne atılsa asla yemezdi. Şeyh hazretleri bir düğüne dâvet edilmişti. Dâvetli olarak gittiği köye köpeği de peşinden gitti. Düğün yemeği dağıtılacağı sırada Şeyh hazretlerinin talebelerinden bâzıları düğün yemeğinden bir mikdâr köpeğin önüne atılmasını söylediler. Önüne attıklarında yemediğini gördüler. Sebebini sorunca, talebeler bu köpek haram karışmış şeyleri yemiyor, seçiyor dediler. Bunun üzerine yiyeceği helaldan olduğunu iyi bildikleri bir komşudan ekmek isteyip önüne attılar; köpek bu ekmeği yedi. Aynı ekmekten bir kısmının içine düğün pilavı koyup attılar. Köpek ekmeğin arasındaki düğün pilavını ayaklarıyla ayırıp ekmeği yedi. Bir defâsında kendisinin de sonradan defnedildiği mezarlığın duvarını yaptırmak için halkı çalıştırıyordu. Halk, taş taşıyordu. Bu sırada biri huzûruna gelip; "Oğluma falan kimsenin kızını almak için hazırlık yaptım. Bir hayır duâ ediniz de, Allahü teâlâ hakkımızda hayırlı eylesin." dedi. Bu adama; "O kimsenin kızının senin oğlunla evlenmesi takdir edilmemiştir. Senin oğlunun evlenmesi takdir edilen kadının kocası şu cemâatin arasında taş taşıyor." buyurdu. Bunun üzerine o kimse hazırlığından ve teşebbüsünden vazgeçti. Birkaç gün sonra cemâat arasından bahsedilen kimse vefât etti. Daha sonra da dul kalan hanımı ile duâ için gelen kimsenin oğlu evlendi. Erzurumlu MollaAli adında bir zâtın babası Şeyh hazretlerinin talebelerindendi. Molla Ali babasından naklen şöyle anlatmıştır: "Bir gece Şeyh hazretleri dergâhında otururken dervişlerden biri çırayı düzeltirken söndürdü. Derviş çok mahcûb oldu. Çırayı yeniden yakmak için odadan çıktı. Dergâh karanlık içinde kaldı. Bu sırada Pîr Muhammed hazretleri mübârek elini yukarı kaldırdı. Beş parmağının herbirinden çıra gibi ışık yayılmaya başladı. Dergâh aydınlandı. Çıra yakılıp getirilince, elini indirdi." Yine MollaAli babasından naklen şöyle anlatmıştır: "Eshâb-ı kirâm düşmanlarından bir grup, Şâh Tahmasb'ın yanında Pîr Muhammed hazretlerinin aleyhinde konuşarak çok şeyler söylediler." Karabağ'da bir sünnî kimse çıkmış o bölgenin halkı hediyelerini hep ona veriyorlar. Şeyh Sâfî evlâdına hediye gelmez oldu." dediler. Bunun üzerine Şâh Tahmasb, Şeyh hazretlerini yanına getirmek için adamlarından bâzılarını görevlendirdi. Pîr Muhammed hazretleri kerâmetiyle bu kararı keşfedip; "Şâh Tahmasb bizi huzûruna götürmek için adam tâyin etti." dedi.Sonra bâzı dostlarıyla istişâre edip, onun adamları gelmeden önce kendisi gitmeye karar verdi. Talebelerinden bâzılarını da yanına alıp Kazvin şehrine gitti. Şahın ordusunda Şeyh hazretlerini seven Ehl-i sünnet îtikâdında meşhur bir kimse vardı. Şeyh hazretleri Kazvin'e varınca, bu kimsenin çadırında misâfir oldu. Bu sırada şâhın onu getirmek için vazîfelendirdiği kimseler hazırlık yapıyor, atlarını nallatıyorlardı. Misâfir olduğu kimse o askerlere haber yollayıp; "Gitmenize lüzum yok. Şeyh hazretleri kendisi geldi." dedi. Gelip görüştüler ve onun bulunduğu çadırda misâfir kalmasına râzı oldular. Ertesi gün de Şah'a götürmek üzere bulunduğu çadırdan aldılar. Yolda giderken gören azılı düşmanlardan biri; "Şimdi Şah emreder ben de senin derini yüzerim, çarık yapıp ayağıma giyerim!" dedi. Pîr Muhammed hazretleri bu azılı düşmana cevap olarak; "Allahü teâlânın dediği olur. Senin dediğin olmaz." buyurdu. Şah Tahmasb'ın yanına varınca, Şah adamlarına; "Doğurması yaklaşmış olan bir ineği bulup buraya getirin." dedi. İneği bulup getirdiler. Şah, önlerinde duran ineği göstererek, Şeyh hazretlerine; "Bu ineğin buzağısı erkek mi dişi midir?Alâmeti nedir?" diye sordu. Pîr Muhammed hazretleri ineğe bakıp; "Allahü teâlâ bilir ki, bu ineğin buzağısı erkektir. Rengi siyah ve kuyruğunun ucu beyazdır." dedi. Şah Tahmasb adamlarına emredip; "Bu ineği boğazlayın ve karnından çıkan yavrusunu perdesi ile yanıma getirin." dedi. Hemen ineği götürüp boğazladılar ve buzağıyı yavruluğundan çıkarmadan getirdiler. Önünde buzağıyı yavruluktan çıkardılar. Baktı ki buzağı erkek, rengi siyah ve kuyruğunun ucu da beyaz. Aynen Pîr Muhammed hazretlerinin târif ettiği gibi. Şah Tahmasb bu hâdiseye şaşırıp, ikinci bir plân kurdu. Şeyh hazretlerine ve talebelerine belli etmeden zehirli şerbet vermelerini emretti. Adamlarına; "Bakalım zehirlenecekler mi?" dedi. Şahın adamları, Şeyh hazretlerine ve talebelerine içine zehir kattıkları şerbeti içirdiler. Sonra daŞahın yanından çıkardılar. Şeyh hazretleri oradan ayrılınca, talebelerine; "Bize içirdikleri şerbet zehirli idi." dedi. Daha sonra tenha bir evde toplanıp; "Lâ ilâhe illallah." diyerek zikre başladılar. O kadar zikrettiler ki, hepsi çok terledi ve içtikleri şerbetteki zehiri ter ile vücutlarından dışarı attılar. Hiçbirine bir zarar olmadı. Şâhın adamları kin içinde Şâha; "Bunları katletmek lâzımdır." dediler. Şah Tahmasb; "Biz onların hepsine zehir içirdik; eğer öldüler ise ne âlâ! Yok zehir tesir etmedi ve ölmediler ise onları öldürmek insafa sığmaz." dedi. Sonra bulundukları yere adam gönderip durumlarını öğrenmek istedi. Hiçbirine bir zarar gelmediğini haber aldı. Bunun üzerine Pîr Muhammed hazretlerini yanına çağırıp; "Haydi evinize dönünüz. Benim vilâyetimde ne işlersen işle. Kimse seni incitmesin. Zîrâ senin velî olduğunda şüphem kalmadı." dedi." Şeyh hazretleri buyurmuştur ki: "Hind beldesinde bir talebem vardır. Beni görmemiştir. Ama onu tasavvufta yetiştirip kâmil ve mükemmil yetişmiş ve yetiştirebilen hâle getirdik. O bulunduğu diyârın halkını irşâd etmektedir. Kâmil ve yetişmiş olan mürşid o kimsedir ki, iki talebesinden biri doğuda biri de batıda olsa ve ikisi aynı anda vefât etmek üzere olsa, her ikisinin de başında bulunup îmânlarını şeytanın vesvesesinden muhâfaza eder." HER VARLIK TESBÎH EDER Eriş şehrinden Molla Bâbâ adında biri, Pîr Muhammed Gencevî hazretlerine talebe olmuş ve hizmetinde bulunmuştu. Bu kimse şöyle anlattı: "Bir defâsında Şeyh hazretleriyle bir yere gidiyorduk. Hocam at üzerindeydi. Ben de yanında yaya yürüyordum. Giderken yol üzerinde bir kuş ölüsü gördük. Hocam bana; "Şu kuşcağızı bana ver." dedi. Ben de alıp verdim. Bir müddet elinde tuttu. Sonra kuşcağız canlandı ve uçup gitti. Bunun üzerine dedim ki: "Efendim, Îsâ aleyhisselâm duâ edince, ölü dirilirmiş. Elhamdülillah sizin nefesiniz ile de bu kuşun dirildiğini gözümüzle gördük." dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: "Kuşcağız ölmemişti. Fakat tesbihini yâni Allahü teâlâyı zikrederken söylediği şeyi unutup onu düşünürken kendini kaybetmiş. Tesbihini hatırlattım. Aklı başına geldi ve toparlanıp uçtu gitti. Her varlığın kendi lisânına göre tesbihi vardır. Allahü teâlânın velî kulları ve mürşid-i kâmiller bunu bilirler. Bir senede gökten kaç damla yağmur düşeceğini ve yerden ne kadar ot biteceğiniAllahü teâlâ mürşid-i kâmillere bildirir." İLİM PERDE İMİŞ O devrin büyük âlimlerinden bir zât, Pîr Muhammed hazretlerini ziyârete gitmişti. Bu âlim ziyârete giderken, kendi kendine; "Eğer bu zât mürşid-i kâmil ise bana Peygamber efendimizin nübüvvet mührünü göstersin." diye düşünür. Huzûruna varınca, Pîr Muhammed hazretleri bu âlime; "Bir vâz ve nasîhat yap da halk dinlesin." dedi. O da kabûl edip halka bir vâz yaptı. Fakat halk onun vâz ve nasîhatlarından hiç etkilenmedi. Bu âlim, Pîr Muhammed hazretlerine; "Bir vâz da siz yapınız, biz dinleyelim." dedi. Bunun üzerine sohbete başladı. O âlimin anlattığı şeylerin aynısını söyledi. Halka fevkalâde tesir etti. Âlim bu hâli görünce, çok şaşırdı. "Sen de aynen benim söylediklerimi söyledin. Benim vâzım hiç tesirli olmadı. Bunun sebebi nedir?" dedi. Pîr Muhammed hazretleri şöyle cevap verdi: "Siz bildiğiniz ile amel etmezsiniz. Bunun için sözünüz tesir etmez. Ama biz ilmimizle amel ederiz. Dinleyenlere ok gibi dokunur. Bu sebeple bizim sözümüz tesirli olur. Bir sebebi de şudur ki: Siz bir hadîs-i şerîf okurken, Resûlullah aleyhisselâm böyle demiş ve filan sahâbe böyle böyle demiş diye nakledersiniz. Fakat biz naklederken Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem böyle dedi ve falan sahâbe böyle dedi, diye naklederiz. Demiş ile dedi arasında fark vardır." Daha sonra da insafa sığar mı ki, bizi ziyârete gelirken içinden; "Eğer mürşid-i kâmil ise Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin nübüvvet mührünü bana göstersin." diye düşünürsün ve bunu istersin?" dedi. Bundan sonra da söze devâm edip; "Bize darılmayınız Civânşîr aşîretinin semiz koyunlarını yemişsin. Karlı soğuk sularını içmişsin, kalbin kazan karasından daha ziyâde kararıp körleşmiş. Mühr-i nübüvveti gösterince görmek için göz lâzımdır." deyince, o âlim insafa gelip; "Elhamdülillah sizi görmekle şereflendik. Bizim "demiş" sözümüz bundan sonra sizin dediğiniz gibi "dedi" olsun. Ama mühr-i nübüvveti görmeyi çok arzu ediyorum. Kalbimin kasveti, kırk gün halvete girmekle kalkar mı? Benim için nasıl riyâzet ve mücâhede buyurursanız başım üstüne yerine getiririm." deyince; "Sen yaşlısın kırk gün halvete girmeye gücün yetmez. Üç gün îtikâf niyetiyle mescidde kal. Bakalım Allahü teâlâ ne gösterir. O zât hemen mescide girip üç gün îtikâf niyetiyle orada kaldı. Üç gün geçince ikindi namazından sonra talebelerin zikrettiği bir sırada mühr-i nübüvveti gördü.Kendinden geçip zikretmekte olan talebelerin arasına gitti. Onlarla zikre başladı. Zikir sırasında talebeler neden yavaş yavaş zikretmiyorlar, böyle yapsalar olmaz mı diye düşündü. Zikir meclisi dağılacağı sırada Pîr Muhammed hazretleri talebelerine; "Zikri yavaş yavaş yapsanız olmaz mı?" dedi. O kimse bu sözü de duyunca kalbinden geçenleri farkettiğini görerek gidip Pîr Muhammed hazretlerinin elini öptü ve; "Bu sözü, görünüşte talebelerinize söylüyorsunuz. Fakat benim kalbimden geçeni söylediniz. Anladım ki zikri ne sûrette yapıyorlarsa câiz imiş. Benim bilmediğim hususlar varmış, özür dilerim" dedi. KURŞUN NE OLDU? Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin hanımı Zeyneb ananın iki erkek kardeşi vardı. Bunlardan biri Gencevî hazretlerini severdi ve ona talebe olmuştu.Diğerinin hiç muhabbeti yoktu. İki kardeş birlikte Gürcistan'a askere gitmişlerdi. Bir gün Gencevî hazretleri hanımı ile evinde otururken; "Eyvâh!" dedi. Hanımı ne oldu diye sorunca; "Birâderine bir kâfir tüfek attı. Bizi seven kardeşine gelen kör kurşuna bir pelit ağacını eğdim. Kurşunu meşe ağacı tuttu. Birâderin kurtuldu." deyince, Zeyneb ana; "Öbür kardeşime gelen kurşun ne oldu?" diye sordu. "Göğsünü delip geçti!" deyince; "Aman böyle söyleme!" dedi. "Allahü teâlâ bilir ama, böyle oldu." Askerler dönünce, Gencevî hazretlerini seven kayın birâderi sağ sâlim geldi. Sevmeyip muhâlefet edenin ise vurularak öldüğü haberi geldi. 1) Menâkıb-ı Pîr MuhammedGencevî, Feyzullah Efendi,MilletKütüphânesi No: 2142 2) Silsilenâme-i Feyzullah Efendi; Üniversite Kütüphânesi, İbn-i Emîn T.Y. 3718

📍 Aydın

Şeyh Kutbüddîn Münevver

Şeyh Kutbüddin Münevver Şeyh Kutbüddin Münevver Sultân-ül-meşâyıh Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın talebelerinden. İsmi, Kutbüddîn bin Burhâneddîn el-Hânsevî'dir. Hayâtı hakkında pek az bilgi vardır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1359 (H.760) senesinde Hânsî şehrinde vefât etti. Baba ve dedelerinin bulunduğu türbededir. Uzun seneler ilim tahsîl edip, büyük gayretler ile kendisini yetiştirmeye çalışan Kutbüddîn büyük velî Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın sohbetlerinde kemâle geldi. Hocasından hilâfet aldıktan sonra insanlara doğru yolu anlatmak üzere memleketine döndü. Çok sâde bir hayâtı vardı. Kimseye karışmazdı. Tevekkül ve kanâat üzere bulunurdu. Nefse muhâlefet eder, onun arzularına kat'iyyen uymazdı. Bir zaman SultanMuhammed Tuğluk, Kutbüddîn Münevver'in memleketi olan Hânsî'ye çok yakın olan Bensî'de konakladı. Orada bulunan kalenin bâzı yerleri harâb idi. Sultan, adamlarından Nizâm Nedrbârî'yi, durumu görüp incelemesi için, kalenin bulunduğu yere gönderdi. Bu sırada, sultan geldi diye herkes sultânın bulunduğu yerde toplanmışlardı. Nedrbârî, kalenin alt kısmında surları kontrol için dolaşırken, orada, içinde insan bulunduğu anlaşılan bir ev gördü.Yanındakilere; "Bu ev kimindir?" diye suâl etti. "Hâce Nizâmüddîn'in halîfesi, Hâce Kutbüddîn'in" dediler. "Hayret! Pâdişâh buraya kadar geldi de, bu zât onu görmeye gelmiyor." dedi. Sultânın yanına dönünce; "Burada Şeyh Nizâmüddîn'in halîfelerinden biri var ki, pâdişâhı görmeye gelmedi." dedi. Sultânın, sultanlık kibri harekete geldi.Kel Hasan diye bilinen, mevkii yüksek bir adamını, Kutbüddîn Münevver'i çağırmaya gönderdi.Kel Hasan geldi ve Kutbüddîn Münevver'in evindeki giriş yolunda oturdu. Hâce'nin oğlu Nûreddîn dışarı çıktı ve Kel Hasan'a; "Babam sizi içeri istiyor." dedi. Kel Hasan içeri girdi. Müsâfeha edip oturdu. Sonra Kutbüddîn Münevver'e; "Sizi sultan istiyor." dedi. Kutbüddîn; "Bu çağrılmamda irâde benim elimde midir?" dedi. O da; "Hayır, sultânın fermânı vardır, sizi götüreceğim." dedi. Bunun üzerine Kutbüddîn Münevver; "Allah'a hamd olsun ki, kendi isteğimle gitmiyorum." buyurdu.Sonra evinde bulunanların yanlarına geçip; "Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum." dedi.Bundan sonra seccâdesini omuzuna, bastonunu da eline alıp, yaya olarak yürüdü. Kel Hasan, onun her hâlinde bir velîlik alâmetleri görünce, kendisine; "Niçin yaya yürüyorsunuz. Yanınızda atlar var, bininiz!" dedi. "Lüzum yok, yaya yürüyecek kadar gücüm vardır." buyurdu. Yolları üzerinde baba ve dedelerinin kabirlerinin de bulunduğu kabristanın yanından geçerken, Kutbüddîn Münevver, sultanın adamına; "Ziyâret etmeme ne dersin?" dedi. O da; "İyi olur." dedi. Baba ve dedelerinin kabirlerinin ayak ucuna gidip, duâdan sonra arz etti ki; "Ben sizin hücrenizden (yâni evimden) kendi arzumla dışarı çıkmadım. Beni elimde olmadan zorla götürüyorlar. Evde bulunanları parasız bıraktım." dedi. Türbeden çıkınca, adamın biri bir miktar gümüş para getirip, hazret-iHâce'ye hediye etti. O da; "Bunları benim evime götür, hiç paraları yoktur." buyurdu. Sultânın otağına gelince, Kel Hasan, bu zâtta gördüğü fevkalâde hâlleri sultâna söyledi. Fakat sultan duymamazlıktan geldi ve bu zâtı huzûruna çağırdı. Pâdişâhın huzûruna gitmeden, o günlerde vezîr olan Fîrûz Şâh'a dedi ki: "Biz derviş kimseleriz. Pâdişâhların meclisine girmek ve onlarla konuşmak nasıl olacağını bilmeyiz. Nasıl hareket edeyim?" O da; "Sizin hakkınızda sultâna bir şeyler söylendi. Hâl böyle olunca, yüksek hazretiniz ahlâkınızdan hiçbir şey değiştirmeyin." dedi.Sultan bu sırada Hâce'nin geleceğini bildiğinden, güyâ kendisi ile pek alâkalanmamak için kalktı, yayını eline aldı ve ok atmakla meşgûl oldu. Fakat, onun heybetli hâlini görünce, dayanamadı ve büyük bir hürmetle yanına gelip, müsâfehâ etti.Kutbüddîn, sultânın elini öyle kuvvetli tuttu ki, daha bu ilk karşılaşmada, bu katı kalbli pâdişâh, ona karşı sevgi ve bağlılıkla doldu ve; "Biz sizin memleketinize geldik de, bizi terbiye etmediniz ve yüzünüzü görmek, sohbetinizde bulunmakla şereflendirmediniz." dedi. O da; "Önce Hânsî'yi görün, sonra Hânsîli dervişciği. Bu derviş, buracıkta, pâdişâhla karşılaşacağını nereden bilsin? Köşesinde pâdişâhlara ve bütün müslümanlara duâ ile meşgûl oluyor. Mâzûr görünüz." buyurdu. Sultan Muhammed Tuğluk, onun bu güzel sözlerinden çok duygulandı. Fîrûz Şâh'a emredip; "Hâce hazretlerinin ne arzusu varsa yerine getirin!" dedi. Kutbüddîn Münevver buyurdu ki: "Maksadım, fakirlik ile baba ve dedemin evine dönmektir." HâceKutbüddîn evine döndükten sonra, Sultan Muhammed Tuğluk, Fîrûz Şâh ve Ziyâüddîn Bernî'yi kendisine gönderdi ve yüz bin gümüş ihsân eyledi. Kutbüddîn; "Bu parayı kabûl etmekten Allah'a sığınırım." dedi. Sultâna gidip gönderdiği paraları kabûl etmediğini söylediler. "Elli bin verin! O zaman belki kabûl eder." dedi. Geldiler. Onu da kabûl etmedi. Sonunda iki binde karar kıldılar. Ama o bunu da kabûl etmedi ve; "Sübhânallah, dervişe iki-üç lira ve biraz kandil yağı yeter, onun binlerle ne işi var." buyurdu. Onlar; "Sultan bundan aşağı veremez, verirse ihsânına yakışmaz." dediler. Zarûrî olarak kabul buyurdu. Bu parayı hocalarının kabirlerini tâmir ettirmekte harcadı ve kalanını fakirlere sadaka verdi. Birkaç gün sonra Hânsî'ye hareket etti. Vefâtına kadar orada kaldı. Kabri dede ve babasının yanındadır. Sultan Muhammed Tuğluk, Kutbüddîn hazretlerinin dünyâya meyilli olmamasının derecesini anlamak için, bâzı yerlerin (arâzilerin) kendisine verildiğini bildiren fermanlar hazırlatıp, Kemâleddîn Sadr-ı Cihân ile ona gönderdi. O da gelip fermanları kendisine arzedince, Hâce Kutbüddîn şöyle anlattı: "SultanNasîreddîn bin Şemseddîn, Mültan taraflarına gidince, o zamânın sultanı başkumandanı olan Gıyâseddîn'i, Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e gönderip, aynen bunun gibi bir fermanı ona arzetti. O zaman Şeker Genc hazretleri; "Bizim büyüklerimiz böyle şeyleri kabûl etmediler. Bu gibi şeyleri isteyenler çoktur. Onlara verin!" buyurdu. Biz de o büyüklerin yolunda olduğumuz için, bize yakışan, onların yaptıkları gibi yapmaktır. Siz bu fermânı alın. Gece-gündüz böyle şeylerin hayâli ile yaşayanlar vardır. Onlara verin! Ne işlerine yarayacaksa, onlar alsınlar." Hâce hazretlerinin bu güzel cevâbı sultâna ulaştığında, çok sevinip, ona olan muhabbeti daha da arttı. 1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.93 2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.66

Ulu Ârif Çelebi

Ulu Arif Çelebi Ulu Arif Çelebi Konya'nın büyük velîlerinden. Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî'nin torunu, SultanVeled'in oğludur. İsmi, Celâleddîn Emîr Ârif olup, 1271 (H.670) senesinde doğdu. 1319 (H.719) senesinde Konya'da vefât etti. Kabri oradadır. Küçük yaşta dedesi Mevlânâ hazretlerinin teveccühlerine kavuştu. Babası Sultan Veled'den zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendi. Babasının vefâtından sonra onun halîfesi, vekîli oldu. Ârif Çelebi dünyâya gelince, dedesi Mevlânâ çok sevindi. Fakirlere sadakalar dağıttı, akîka kurbanları kesti, ziyâfetler verdi. Üç gün çok neşeli sohbetler yaptı. Böylece, Konya'da bir bayram havası yaşandı. Mevlânâ torununun doğumunun yedinci günü onu kucağına alıp, oğlu SultanVeled'e; "Oğlum! Bu torunumun ismi, Celâleddîn Emîr Ârif olsun. Celâleddîn diye hitâb etmez, Emîr Ârif diye çağırırsınız. Çünkü babam Sultân-ül-ulemâ, bana ismim Muhammed olduğu hâlde,Celâleddîn diye hitâb ederdi. Bu yavruda, yedi evliyânın nûrunu görüyorum. Bunlar; Sultân-ül-ulemâ, Seyyid Burhâneddîn, Şems-i Tebrîzî, Selâhaddîn Konevî, Hüsâmeddîn Çelebi, dedesi ve babasıdır. Bu sebeple, onun kadrini, kıymetini bilerek iyi yetiştirin." buyurdu. Ârif Çelebi, yaşına girmeden, öyle gösterişli, öyle güzeldi ki, görenler hayran kalır, bakmağa doyamazlardı. Hattâ ona ikinci Yûsuf derlerdi. Sultân Veled anlattı: "Oğlum Ârif Çelebi, küçük iken boynundan rahatsızlandı. Öyle ızdırab çekiyordu ki, biz ölecek sandık. Tabîbler tedâvisinde âciz kaldılar. Ârif, hastalığın güçlüğünden hiç süt emmedi, su içemedi. Artık hayâtından endişeye düştük. Onun çektiği ızdıraptan gözümüze uyku girmiyordu. Nihâyet onu, babamın huzûruna götürüp; "Muhterem efendim! Bundan artık ümîdimiz kesildi. Herhâlde vefât etmek üzeredir." diyerek üzüntümü bildirdim. Bu sözlerimi sükûnetle dinleyen pederim Mevlânâ hazretleri; "Evlâdım Sultan Veled! Öyle şeyler söyleyip perişân olmayınız. Üzülmeyiniz. Zîrâ oğlumuz Celâleddîn Ârif, hemen gitmek üzere gelmedi. Onun, benim size bir yâdigârım olarak dünyâda uzun yıllar kalacağını, insanların hidâyete, doğru yola kavuşmasına vesîle olacağını ümîd ediyorum." diyerek, Ârif Çelebi'yi kucağına aldı. Hastalığa sebeb olan yerin üzerine enine ve boyuna yedişer çizgi çizdi ve; "Aklı olana bu işâret yetişir." yazısını yazdı. Bir ânda çocuk gözlerini açtı. Hemen annesine götürdüm, süt emzirdi. Kısa zamanda hastalıktan kurtuldu. Bu, babamın kerâmetinden başka bir şey değildi." Babası SultanVeled anlattı: "Oğlum Ârif, babamın yanında ağladığı zaman, babam onu kucağına alır, mübârek parmağını ağzına uzatırdı. Çocuk iştah ile babamın parmağını emerdi. Bâzan öyle kuvvetli çekerdi ki, parmağı koparacak sanırdık. Bu şekilde babamı üzüyor düşüncesiyle, bir daha böyle yaparsa çekip alayım, diye içimden geçirmiştim. Yine parmağını hızla çektiği bir gün, babam, benim dikkatle baktığımı görünce, düşündüklerimi anlayarak; "Ey Veled! Ârif benim de oğlum değil midir?" deyince, ben de; "Siz, bizim sultânımızsınız. Bizler ise, sizin köleniziz." dedim. Bu sözüm üzerine; "Bizi seven köle de, talebe de, hep oğlumuzdur." buyurarak, merhametinin ne kadar çok ve herkes için geçerli olduğuna işâret buyurdular." Ârif Çelebi'yi bâzan Mevlânâ yanına getirterek, ona teveccüh ederdi. Altı aylık olduğunda ona; "Allah de, yâ Celâleddîn!" diye söyler, o da herkesin kolaylıkla anlayacağı bir şekilde üç defâ; "Allah, Allah, Allah!" derdi. Bu sözleri büyük bir zevk ile dinleyen Mevlânâ hazretleri, onun ileride büyük bir velî olacağını söylerdi. Ârif Çelebi'nin vâlidesi Fâtıma hâtun anlattı: "Kayınpederimin vefâtından sonra, onun ayrılık acısının şiddetinden, üç gün üç gece, Ârif'ime süt vermek aklıma gelmedi. O dahî hiç ağlamadan bekleyip, açlığını hatırlatacak bir harekette bulunmadı. Fakat, üç gündür hiç yemeyip içmediği için, iyice zayıflamıştı. O gece bir mikdâr uyumuştum. Rüyâmda Mevlânâ hazretlerini gördüm. Buyurdu ki: "Ey Fâtıma! Benim ayrılığım sebebiyle üzülüyorsanız, üzülmeyiniz. Zîrâ, bende bulunan bütün kemâlâtı ve feyzleri, oğlum Ârif'e aktardım. Beni arayan Ârif'imde bulur. Şâyet sen de beni istersen, Ârif'de bulursun ve nûrumu onda müşâhede edersin. Onun yetişmesiyle alâkalı her şeyi, mânevî olarak üzerime aldım." Bu rüyânın tesiriyle hemen uyandım. Ârif Çelebi'yi üç gündür hiç doyurmadığım aklıma geldi. Artık göğsümden sütler akıyordu. Emîr Ârif'in yüzünü açtığımda, bana doğru tebessüm ettiğini gördüm. Kucağıma alıp doyururken, cemâli dikkatimi çekti. O güzel yüzündeMevlânâ'nın mübârek nûrunu gördüm. Öyle heyecanlandım ki, bakmaya tâkat getiremedim. Elimde olmıyarak bağırmışım. Bağırdığımı, bana sonradan efendim haber verdi." Fâtıma Hâtun, Ârif Çelebi'ye çok hürmet, izzet ve ikrâmda bulunurdu. Her zaman onun hâtırını hoş tutardı. Bir gün misâfir hanımların yanında çocuğuna aynı hürmeti gösterince, onlar; "Ey Fâtıma! İnsan hiç evlâdına bu kadar hürmet eder mi? Nitekim Ârif daha çocuktur." dediler. Bu sözlere karşı Fâtıma Hâtun; "Bizim bu tâzim ve hürmetimiz, Ârif için az bile. Onu bize Mevlânâ hazretleri emânet etti ve Ârif'e hürmet ve isteklerine riâyet etmemizi, son derece ikrâmlarda bulunmamızı emretti. Ârif'im ağladığı zaman, kayınpederim parmağını ağzına koyar, büyüdüğünde zamânındaki evliyânın bir tânesi olacağını söylerdi." diye konuşunca, oradaki kadınlar söylediklerine pişmân olup, özür dilediler. Ârif Çelebi'nin Kur'ân-ı kerîm hocası anlattı: "Sultan Veled, oğlu Ârif'e son derece hürmet ve tâzimde bulunurdu. Onu hiç incitmez, bütün arzularını yerine getirirdi. Ârif Çelebi ne zaman babasının meclisine gelse, babası hemen ayağa kalkıp, mihrâbdaki yerini ona verirdi. Bir gün haddi aşarak: "Efendim! Ârif Çelebi daha küçüktür. Küçük bir çocuğa bu kadar iltifât etmeniz, tevâzu göstermeniz uygun mudur?" diye sordum. Sultan Veled, bu sözlerimi sükûnetle dinledikten sonra buyurdu ki: "Oğluma olan tevâzu ve hürmetim, babam Mevlânâ hazretlerinedir. Ârif'in yürüyüşü, yerinde hareketleri, sükûnetleri, oturup dinlenmeleri, ahlâkı, hâlleri hep babama benzemektedir. Elimde olmayarak ona tâzimde bulunuyorum. Babamın sağlığında o, süt emen çocuktu. Şâyet büyük olsaydı, bu hareketleri babamdan görüp öğrendi derdik. Görüldüğü gibi, onun hâl ve hareketleri, babamın tasarrufları ile olduğu meydandadır. Onu görünce, babam hatırıma geliyor. İşte ona olan hürmetimin sebebi budur." Sultan Veled'in kerîmesi (kızı) anlattı: "Bir gün babam ile oturuyorduk. Bir ara babamın hizmeti için kardeşim Ârif Çelebi içeri girdi. Fakat içerde fazla durmayıp, dışarı çıktı. O gidince, babam Sultan Veled buyurdu ki: "Sübhânallah! Babam Mevlânâ hazretlerinin hizmetlerinde çok bulundum. Bana, babamın bütün talebelerinin ve diğer kimselerin mânevî makamları gösterildi. Emîr Ârif'in makâmı gibi hiçbir makâma rastlamadım. Onun makâmının yüksekliğini anlamaktan âciz ve hayran kaldık. Onu gördüğüm zaman, kendimde bir başkalık, hâlimde bir değişiklik hissediyorum. Onun gibi bir velîye daha rastlamadım. Cenâb-ı Hak nazardan saklasın! Vâlidem Fâtıma hâtun söze karışarak; "Mâdem ki, Ârif'in mertebesi bu kadar yüksektir, niçin talebelerinizden, dostlarınızdan gizli tutup söylemiyorsunuz?" dedi.Babam da; "Hased edip, nazarı değen kötü gözlü kimselerin çıkmasından korkuyorum." diye cevap verdi. Sultan Veled, bir gün oğlu Ârif Çelebi'ye; "Evlâdım! Sen her nereye baksan, Mevlânâ'yı görür, Mevlânâ'dan bahsedersin. Küçük aklınla mârifetlerden, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit ince bilgilerden anlatırsın. Sen Mevlânâ'nın hâllerini ve makamlarını ve bu mârifetlerini nereden biliyorsun da, bize hiç tenezzül etmiyorsun?" diye sordu. Ârif Çelebi de: "Efendim! Ben o yüce zâtı, mânevî âlemde gördüm. O da bu fakîri gördü ve kendi kemâlâtını görebilecek gözün bağışlanmasına vesîle oldu." diye cevap verdi. Lala Fahreddîn anlattı: "Arada sırada Ârif Çelebi'yi kucağıma alıp, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin evine giderdim. Hüsâmeddîn Çelebi, bizi hep kapıda karşılar, Ârif'i kucağına alarak odaya kadar götürürdü. Ona her türlü yiyeceklerden, nefis şerbetlerden ziyâfet çekerdi. Daha önceden alıp hazır ettiği güzel elbiseleri, kendi eliyle giydirirdi. Gideceğimiz zaman da, onu omuzuna alıp eve kadar götürür ve; "Ah! Mümkün olsaydı da Ârif Çelebi'nin lalası olup hizmetiyle şereflenebilseydim. Zîrâ, onun nûrunun doğu ile batıyı kuşatacağını ve âleme ışık salacağını, makâmının çok yüce olacağını hocam Mevlânâ hazretleri haber verdiler. Ne mutlu o kimselere ki, Ârif Çelebi'nin hizmetiyle şereflenip, sevgilisi oluyorlar." diyerek, hasretini dile getirirdi." Sultan Veled anlattı: "Ârif Çelebi, beş yaşlarında idi. Bir gün, başı iple bağlı bir öküzün yularından tutmuş götürüyordu. Onu o hâlde görünce; "Ey Ârif, bu öküz de nedir? Onu nereye götürüyorsun?" dedim. Cevâbında; "Bu yular, filân beyin başına takılan yulardır.Çünkü Mevlânâ dergâhına dil uzatmaktadır." dedi. Çocuğun bu hâline güldüm, fakat üç gün sonra duyduk ki, o beyin evini yağma edip, başını kesmişler. Ârif, yine bir gün toprakla oynuyordu. Bir müddet onu seyrettim. Toprağı mezar gibi balık sırtı yapıp, başlarına taş dikti. Ona; "Ârif bu nedir?" diye sordum. Cevâbında; "Bu, falanın kabridir." dedi. O gün, dediği gibi o kimse vefât etti. Ârif Çelebi on iki yaşlarında idi. Birgün medresede dolaşırken, cübbesini yere serip; "Buyurun, cenâze namazını kılalım." dedi. Ben yine hayretle; "Bu kimin cenâzesidir?" diye sorduğumda; "Üstâdımız Hüsâmeddîn Çelebi'nin cenâzesidir!" dedi. O gün, Hüsâmeddîn Çelebi'nin bağda hastalandığı haberi geldi. Birkaç gün sonra da vefât etti. Kendi yaşlarında bir çocuk, bize bir tas içinde keşkek yemeği getirmişti. Ârif Çelebi, verilen keşkeği oturup Besmele ile yemeğe başladı. Çocuk da başında bekliyor, onu seyrediyordu. Küçük tas içindeki keşkeği bitirip ağzını kapattı, boş tası, bekleyen çocuğa verdi ve; "Tasın kapağını aç da bir bak bakalım ne göreceksin?" dedi. Çocuk kapağı açınca, içinin keşkekle dolu olduğunu hayretle gördü. Artık o çocuk, Ârif'ten hiç ayrılmaz oldu. Büyüyünce de, en sâdık talebeleri arasına girdi." Ârif Çelebi, küçük yaştan îtibâren Kur'ân-ı kerîm, hadîs, tefsîr, fıkıh ilimlerini öğrenmeye, tasavvufda yükselmeye başladı. Kısa zamanda zâhirî ve bâtınî ilimlerde söz sâhibi olacak şekilde yetişti. Çok zekî, pek edebli idi. Her hâliyle Mevlânâ'ya benzerdi. Geceleri sabahlara kadar ibâdet eder, boş yere hiç vakit geçirmezdi. Devamlı ilim öğrenmeye ve insanlara faydalı olmağa gayret ederdi. Çok heybetli idi. Görenlerde, korku ile karışık bir saygı hâsıl olurdu. Yanına beyler, emîrler, makâmı yüksek kimseler, âlimler, velîler gelir, sükût ederek onu dinlerlerdi. Herkesin mertebelerine göre konuşur, sözlerinin herkes tarafından anlaşılmasını sağlardı. Kimsenin kabahatini yüzüne vurmaz, sohbetlerinde ortaya konuşurdu. Mânevî derecesine göre herkes hissesini alırdı. Başkalarının kalblerindeki gizli bilgileri, sormak istedikleri suâlleri anladığını belli etmez, dolaylı yollardan suâllerin cevaplarını verirdi. İslâmiyeti yaymak, Ehl-i sünnet îtikâdını her tarafa duyurmak için çeşitli memleketlere gitti. Doğu Anadolu'yu, İran'ı, Âzerbaycan'ı gezdi. Her gittiği yerde İslâmiyetin güzelliğini, büyüklüğünü anlatıp, doğru ibâdet etmenin, ihlâslı olmanın, her işi Allah rızâsı için yapmanın ehemmiyetini îzâh ederdi. Geçtiği şehirlerdeki âlimler, onun sohbetlerine hayran kalırlar, ayrılırken şehir dışına kadar çıkarak, onu teşyî ederlerdi. Bir defâsında Tebrîz'e gitmek üzere yola çıktı. Yolda, Selçuklu sultânının vâlilerinden birinin oğlu olanTeoman Beyle karşılaştı. Teoman Bey, görünüşü insana huzur veren nûr yüzlü bu kimseye yakınlık göstererek, kim olduğunu ve nereye gittiğini sordu. O da, Mevlânâ hazretlerinin torunu olduğunu ve Tebrîz'e gittiğini söyleyince, Teoman Bey çok sevindi ve kendisinin de Tebrîz'e gittiğini bildirdi. Kabûl ederse berâber gidebileceklerini ve kendisine yol boyunca hizmet etmekle şereflenmek istediğini de ayrıca bildirdi. Ârif Çelebi'nin, sohbet ederek giderlerken, TeomanBeyin elinde bulunan doğana gözü takıldı.Teoman Beyden doğanı istedi. O da kafesten çıkarıp teslim etti. Ârif Çelebi, doğanın ayaklarını çözüp salıverdi. Hürriyete kavuşan doğan uçup gözden kayboldu. TeomanBey, şaşırmış bir hâlde doğanın arkasından bakakaldı. Bir müddet Mevlânâ hazretlerinin torunu olan Ârif Çelebi'ye ses çıkaramadıysa da, dayanamıyarak konuşmaya başladı: "Efendim! Bu doğan öyle bir doğan idi ki, ava gönderip de eli boş döndüğü hiç olmamıştı. Böyle bir doğanı bulmak ve ele geçirmek için neler çektim, ne masraflar yaptım. Bu doğanın misli yok idi. Sonra bunu, Tebrîz'de bulunan pâdişâh Gâzan Hâna hediye edecektim. Kimbilir bana ne kadar çok bahşişler verecekti. Üstelik, bir adamımla, ona bir doğan getireceğimi de bildirmiştim. Şimdi ben ne cevap vereceğim?" gibi teessürünü bildiren birçok sözler sarfetti. Sanki bu sözleri bekliyormuş gibi sükûnetle dinleyen Ârif Çelebi hazretleri, tebessüm ederek buyurdular ki: "Ey Teoman Bey! Bir doğan için insan bu kadar üzülür mü? Asıl üzülünecek hâl, Allahü teâlâya karşı yaptığımız hatâ ve kusûrlar, işlediğimiz günahlar ve isyânlardır. Mâdem ki, doğanın için bu kadar üzülüyorsun, çağıralım gelsin ister misin?" Teoman Bey; "Muhterem efendim! Eğer bu doğan tekrar elimize gelirse, ziyâdesiyle sevinirim. Ne kadar malım varsa, hepsini vermeye hazırım. Beni yeniden hayata kavuşturmuş gibi olursunuz" dedi. Bunun üzerine Ârif Çelebi; "Ey kıymetli doğan! Dedem Mevlânâ hazretlerinin hatırı için buraya gel!" diye seslendi. Bir ânda, kaybolan doğan, yükseklerden süzülerek Ârif Çelebi'nin omuzuna konuverdi. Omuzundan kuşu alıp Teoman Beye verince, Teoman Bey ne yapacağını şaşırdı. Ârif Çelebi'nin eline sarılıp öpmeye başladı. Orada, üzerinde bulunan iki bin altını ve yedeğinde bulunan en güzel atı, Ârif Çelebi'ye hediye etti. Teoman Bey, bu kerâmeti görünce, Ârif Çelebi'ye karşı muhabbeti pek ziyâdeleşti. Uzun yolculuklardan sonra Tebrîz'e vardılar. Teoman Bey, Gâzan Hâna doğanı hediye edince, sultan, doğanı çok beğendi; otuz iyi cins at ve altmış bin altın ihsânda bulundu. Teoman bey bir fırsatını bulup, yolda geçen hâdiseyi Gâzan Hâna anlattı. Ârif Çelebi'nin İslâmiyete olan bağlılığını, geçtikleri şehirlerde insanlara emr-i mârûf yapmak, dîn-i İslâmı yaymak için nasıl çırpındığını uzun uzun îzâh etti. Gâzan Hân, Ârif Çelebi'yi hiç görmediği hâlde, ona karşı kalbinde büyük bir muhabbet hâsıl oldu. Onu görmekle şereflenmek, sohbetiyle bereketlenmek için, çok sevdiği âlimlerden birkaçını onu dâvet etmek için vazifelendirdi. Ârif Çelebi de, bu nâzik dâvete karşılık verdi. Tebrîzli birçok âlimin ve velîlerin de bulunduğu dâvette, kalblere şifâ olan çok kıymetli sohbetlerde bulundu. Başta sultan olmak üzere, orada bulunanlar, bilgisinin derinliğine, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit mârifetlerinin üstünlüğüne hayran kaldılar. Ârif Çelebi'ye olan sevgileri, kat kat arttı. Oradan Konya'ya döndü. Ârif Çelebi, bir gün dedesi Mevlânâ hazretlerinin türbesini ziyâret ederken, Emîr Hayran isminde bir velî yanına geldi. Onunla uzun uzun sohbet ettiler. Sohbet esnâsında, Emîr Hayran kalbinden; "Ârif Çelebi keşke sarığını bana verse de, bereketlensem." diye geçirdi. O ânda Ârif Çelebi, başından sarığını çıkararak, Emîr Hayran'ın başına koydu. Sonra da; "İnşâallah önümüzdeki bayramda yine buluşur, sohbet ederiz." dedi. Hakîkaten, bayramda yine buluşup sohbet ettiler. Ârif Çelebi hazretleri, bir defâsında Sivas'a gitmişlerdi. Orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi çok seven Ahî Muhammed isminde biri vardı. Ahî Muhammed, o günlerde çok hasta olmasına rağmen, Ârif Çelebi'nin geldiğini işitince, başta Ârif Çelebi'yi ve Sivas'ın ileri gelen âlimlerini, velîlerini yemeğe dâvet etti. Yemekten sonra Ârif Çelebi, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildiren, Cennet'i, Cehennem'i ve evliyânın hâllerini anlatan bir sohbete başladı. Sohbet esnâsında Ahî Muhammed kalbinden; "Âh, Ârif Çelebi hazretleri duâ etseler de, benim de hastalığım iyi olsa, şifâ bulsam." diye geçirdi. O ânda Ârif Çelebi, Ahî Muhammed'e dönerek; "Ey Ahî Muhammed! Merâk etme.Cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir. Hastalığı veren de, şifâsını yaratan da O'dur. Allahü teâlâ sana şifâlar ihsân eylesin!" buyurdu. Bu sözlerden sonra, Ahî Muhammed vücûdunda bir değişme hissetti. Ağrıyan yerlerinin sızısı durdu ve Ârif Çelebi'nin duâsı bereketiyle şifâ buldu. Ladik şehrinde, Kâdı Necmeddîn isminde biri vardı. Mevlânâ'yı çok sevdiğini ve onun yolunda olduğunu söylerdi. Hattâ Ladik şehrinde, Mevlânâ'nın halîfesi bile oldu. Fakat, kendisinden ders almak için gelen talebelerin çokluğundan gurûra ve kibre kapıldı. Ârif Çelebi Ladik'e geldiğinde, Kâdı Necmeddîn, "Mevlânâ'nın talebelerinden olup da ziyâfet vermedi demesinler." diye onu dâvet etti. Yemekten sonra Ârif Çelebi, orada bulunanlarla sohbet etmeye başladı. Kâdı Necmeddîn ve ona uyan birkaç kimse, gizlice dışarı çıkıp, Ârif Çelebi'nin yaptığı sohbet ile aralarında alay etmeye başladılar. Onun hakkında dedikodu yaparak, lâyık olmayan hareketlerde bulundular. Bunları yaparken, Ârif Çelebi'nin, bu durumdan habersiz olduğunu sandılar. Bir ara içeri girdiklerinde, Ârif Çelebi onlara dikkatle baktı. Bu bakış ile, herbirinin başlarına bir ağrı saplandı. Öyle ki, Ârif Çelebi'ye olan düşmanlıkları çoğaldıkça, ağrıları da fazlalaşıyor, kinleri azaldıkça ağrıları da azalıyordu. Ağrıları öyle dayanılmaz hâle geldi ki, ne yapacaklarını şaşırdılar. Sonunda, "Allahü teâlânın evliyâsına olan düşmanlığın, kendi zararlarına olacağını" anladılar. Kalblerindeki kin ve düşmanlığı muhabbete çevirmek mecburiyetinde kaldıkları ân, başlarındaki ağrı geçti. Ârif Çelebi'yi çok severek hastalıktan kurtuldukları gibi, onun iltifâtlarına da kavuştular. Emîr Bey Abgiri anlattı: "Kardeşim Mecdüddîn ve Ahî Muzafferuddîn ile anlaşıp, kimyâ ilmini öğrenmeye karar verdik. Bu anlaşmamızı da kimseye söylemeyeceğimize söz verdik. Birgün bu arkadaşlarımla Konya'ya geldik. Önce Mevlânâ hazretlerini ziyâret etmeye gittik. Biz türbenin kenarında dururken, içeriden Ârif Çelebi çıkıp yanımıza geldi. Hepimize dikkatle baktığında, onun heybetinden aklımız gidecek sandık. SonraAhî Muzafferüddîn'in yakasından tutarak; "Ey Muzaffer! Eğer kimyâ ilminde başarılı olmak istiyorsan, zirâat ile meşgûl ol. Eğer kimyâ ilmini istersen, Mevlânâ hazretlerinin ve cenâb-ı Hakkın evliyâsının muhabbetini kazan." buyurdu ve tekrar içeri girdi. Hepimiz şaşırmıştık. Muzafferuddîn söz dinledi, zirâat işleriyle meşgûl oldu. Kısa zamanda servet sâhibi oldu. Bizler de başka işler bularak, o düşündüğümüzden vazgeçtik." Ârif Çelebi'yi sevenlerden biri anlattı: "Bir kurban bayramı arefesi idi. Sultâniye şehrinde bir medresede, o gün kuşluk vakti, Ârif Çelebi hazretleri kaylûle yaparak istirahat ediyordu. Bir ara uykusunun arasında; "Yapmayınız!" diyerek doğruldu ve tekrar uyudu. Bir müddet sonra uyandığında; "Efendim uykunuz arasında doğrulup, "Yapmayınız!" diye konuştunuz. Acabâ hikmeti nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Konya'da bulunan talebelerimizden Nâsıruddîn ile Şücâeddîn, babamın türbesi yakınında münâkaşa ediyorlardı. Onları, münâkaşa ederek birbirlerinin kalblerini kırmamaları için îkâz ettim. Ben onlara böyle söylerken, yanlarından geçmekte olan iki erkek ile bir kadın da beni orada gördüler." buyurdu. Konya'ya geldiğimizde, Nâsıruddîn'e; "Siz arefe günü ne yaptınız?" diye sorduk. O da; "Şücâeddîn bana uygun olmayan bir söz söyledi. Onu bu sözden men edince, aramızda bir münâkaşa başladı. O sırada hocamız Ârif Çelebi hazretlerinin yanımıza gelip bize; "Yapmayınız!" sözü ile münâkaşayı kestik ve utanıp barıştık." dedi. Bu hâdise olurken yanlarından geçen erkekler ve kadın ise; "Biz, Ârif Çelebi'yi orada hem gördük, hem de sesini işittik." dediler. Ârif Çelebi'yi sevenlerden Kerîmüddîn anlattı: "Ârif Çelebi, bir gün kaleye gitmek istedi. Hemen kale muhâfızına haber verdik. Muhâfız ve yardımcıları hazırlanıp, Ârif Çelebi'yi hürmetle karşıladılar. Ârif Çelebi uygun bir yerde oturup sohbet etmeye başladılar. Sohbet esnâsında, kale muhâfızı kalbinden; "Ârif Çelebi hazretlerine ne ikrâm etsem ki, bostan tarlasına kavunları da yeni ekmiştim. Keşke daha önce ekseydim, şimdiye kadar biter, olgunlaşırdı." gibi şeyler geçirdi. Bu sırada Ârif Çelebi, muhâfıza dönerek; "Bize kavun ikrâm etmeyecek misiniz? dedi. Muhâfız da; "Efendim! Ben de şimdi bunu düşünüyordum. Fakat kavunun çekirdeklerini yeni ekmiştim, daha çıkmamıştır bile" dedi. Ârif Çelebi ise tekrar; "Siz gidiniz, misâfirlerinize kavun ikrâm ediniz." buyurunca, muhâfız; "Bunda bir hikmet olsa gerektir." diyerek bostana girdi. Kavunların ekildiği yere varınca, hayretinden aklı gidecek gibi oldu. Yeni diktiği çekirdekler, yetişmiş, kavunlar meydana gelmiş ve olgunlaşmıştı. Hemen en olgunlarından birkaç tâne alıp götürdü. Kesip, ikrâm etti. Bu hâdiseye, orada bulunanlar da hayret etti. Kale muhâfızı Emîr Necmeddîn kalbinden; "Acabâ şimdi Ârif Çelebi'nin bu kerâmeti gibi kerâmet gösterebilen var mıdır?" diye düşünüyordu. Ârif Çelebi, bu kerâmetini görüp hayret edenlere karşı da; "Allahü teâlâ, hazret-i Meryem için kuru hurma ağacından tâze hurma yarattı. Cenâb-ı Hakk'a, bir dostunun hâtırı için birkaç kavun yaratmak zor değildir. Bunda hayret edecek bir şey yoktur." buyurdu. Sohbet bittikten sonra, Ârif Çelebi evine döndü. Orada olanlar, muhâfızla birlikte bostana gittiler. Bostana geldiklerinde, tohumların daha yeni çimlenmekte olduğunu ve yaprakların çıkmaya başladığını gördüler. Hepsinin de Ârif Çelebi'ye olan bağlılıkları arttı. Ona kalblerinde daha çok muhabbet beslediler." Ârif Çelebi, Konya'nınAkşehir kazâsına dostlarını ziyârete gitmişti. Akşehir'de her gün sohbetler ederek, birkaç gün geçirmişti. Şehrin hâkimi olan İzzeddîn ismindeki kimse düşündü ki; "Akşehir'in yedisinden yetmişine herkes, Ârif Çelebi'ye pek fazla muhabbet besliyorlar. Ola ki tarafımdan, onun hoşuna gitmeyen bir hareket meydana gelir de kalbi kırılır. Bu durum ise bizim mahvolmamız demektir. En iyisi, Ârif Çelebi'yi uygun bir şekilde Konya'ya göndermek lâzım." Hâkim İzzeddîn, bu düşünce ile evinden çıktı. Atına binmiş giderken, yolda Ârif Çelebi'ye rastladı. İzzeddîn daha bir şey söylemeden, Ârif Çelebi; "Ey İzzeddîn! Bâzı dostlarımız bizi Akşehir'den göndermek isterler. Sanırım ki, biz daha buradan ayrılmadan, onlar tekrar yalvarıp yakararak kalmamızı isterler. Fakat artık iş işten geçmiştir. Onların tekliflerini red ederiz. Bir daha da Akşehir'e gelmeyiz ve ebedî olarak pişmân olurlar." dedi. Bunları ter dökerek dinleyen Hâkim İzzeddîn, atından aşağı atladı ve Ârif Çelebi'nin ellerini öpmek için sarıldı, suçunu îtirâf etti. Bundan sonra, Ârif Çelebi'yi en çok sevenlerden ve ona en bağlı talebelerinden oldu. Ladik şehrinde Nâzıroğlu isminde bir Emîrzâde vardı. Şehrin ileri gelenlerinden bâzıları Emîrzâdeye; "Hepimiz Ârif Çelebi'ye talebe olmakla şereflendik. Allahü teâlânın velî kullarına talebe olmak bulunmaz nîmettir. Onlar ki, vefât ânında şeytânı kovalarlar, âhirette şefâat edip kurtarırlar. Gel sen de onun talebesi ol ve kurtul!" dediler. Emîrzâde de; "Elbet ben de talebesi olmak isterim. Fakat bir şartım var, o da; bana duâ edip, cenâb-ı Hak bir çocuk ihsân ederse, talebe olurum. Yoksa talebesi olmam." dedi. Ertesi gün Emîrzâde, sabahın erken saatlerinde hamama gitmek için evinden çıktı.Yol üzerinde durmakta olan birini gördü. Yanına yaklaşırken; "Acabâ bu saatte yol üzerinde bekleyen kimdir? Yoksa sarhoş falan mıdır?" diye düşünüyordu. Yanına geldiğinde, o kimsenin Ârif Çelebi hazretleri olduğunu görünce şaşırdı, öyle düşündüğüne pişmân oldu ve ellerini öpmek için eğildi. Ârif Çelebi ise; "Düşüncelerinde yanılıyorsun Emîrzâde! Ben sarhoş değilim. Bu erken saatte burada olmamın sebebi ise, senin kurtuluşuna vesîle olmak içindir. Al bu gül demetini evine git!Allahü teâlâ sana hayırlı evlât ihsân eylesin." buyurdu. Emîrzâde, ÂrifÇelebi'nin ellerini öptükten sonra, gül demetini alarak evine gitti. Bir sene kadar sonra bir erkek evlâdı oldu.Emîrzâde de Ârif Çelebi hazretlerine gelerek, hizmetiyle şereflendi ve onun en kıymetli talebelerinden, keşif ve kerâmet sâhibi bir kimse oldu. Ârif Çelebi, 1319 (H.719) senesinde, Aksaray ilçesine dostlarını ve talebelerini ziyârete gitti. Bir gece rüyâsında, peşpeşe aralıksız birkaç defâ âh ederek, bir müddet ağladı. Orada bulunan dostları, bunu öğrendiler ve kendisine, ağlamasının hikmetini sordular. O da; "Rüyâmda bir köşkte oturmuş, penceresinden güzel bir bahçeyi seyrediyordum. O bahçenin güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Zîrâ onu anlatacak diller ve yazacak kalemler âciz kalır. Bahçeyi seyrederken, orada dedem Mevlânâ hazretlerini gördüm. Bana mübârek eliyle işâret ederek; "Ey Ârif! Gel, bundan sonra bize gel. Artık orada kalman yeter!" dedi ve gözden kayboldu. İşte, dedeme olan hasretim sebebiyle ağladım. Her geçen gün âhirete gitme arzum çoğalmaktadır." dedi. Sonra Konya'ya dönmek için yola çıktı. Konya'ya geldiğinden iki gün sonra, Cumâ idi. Güneş doğduktan sonra dışarı çıkıp, güneşe doğru döndü ve bâzı sözler söyleyip kasîdeler okudu. Sonra talebelerine dönerek; "Kardeşlerim! Artık gitme zamânım yaklaştı. Zîrâ her nefeste sesler geliyor. Sizlere vedâ ediyor, Allahü teâlâya emânet ediyorum." buyurdu. Evine girip yatağına yattı. Bir hafta hasta yattıktan sonra, ertesi Cumâ günü kalktılar. Şu ânda medfun bulunduğu yere gelip, orayı işâret ederek; "Beni buraya defnediniz." buyurarak vasiyet etti. Tekrar istirahata çekilerek, günlerce hasta yattı. Hastalığının yirmi beşinci gecesinde zelzele oldu. Bâzı binâlar yıkıldı. İki gün sonra da, Salı günü ikindi vaktine yakın, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah" diyerek son nefesini verdi ve sevdiklerine kavuştu. ER KİŞİ NİYETİNE Ârif Çelebi, bir gün dedesi Mevlânâ'nın türbesini ziyâret ettikten sonra, talebe ve dostlarıyla birlikte orada cenâze namazı kılınan musallâ taşının yanına geldiler. Ârif, cübbesini çıkararak musallâ taşının üzerine koydu. "Gâib er kişi niyetine, cenâze namazına buyurun!" diyerek, cenâze namazı kıldırdı. Sonra da; "Dostlarım! Gâzan Hân vefât etti. Onun cenâze namazını kıldık." dedi. Dostları ve talebeleri, o târihi bir yere kaydettiler. Tebrîz'den gelen tüccarlara sordular. Onlardan, Gâzan Hânın kaydettikleri târihte vefât ettiğini öğrenince, Ârif Çelebi'nin büyüklüğünü bir kere daha anladılar. HATÂ VE KUSÛR Bir ara Ladik'de kuraklık oldu. Yağmur yağmadığı için otlar kurudu, ekinler mahsûl vermedi.Topraklar susuzluktan çatladı, hayvanlar yiyecek bir şey bulamadı. Ladikliler defâlarca yağmur duâsına çıktılarsa da, yağmur yağmadı. Sonunda Ulu Ârif Çelebi hazretlerine bir heyet göndererek, Ladik'e dâvet ettiler. Ladik'te büyük bir meydana toplanıp, durumlarını arz ettiler. Ârif Çelebi de; "Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Kimbilir hangi hatâ ve kusûrlarımız sebebiyle bu durumlara düştük. Hepimizin tövbe ve istigfâr etmesi lâzım. İbâdetlerimizi doğru olarak yapıp, günahlardan şiddetle kaçınmalıyız. Haram yemeyip çocuklarımıza, helâli, haramı ve farzları öğretmeliyiz." buyurdu. Sonra halkın toplu olduğu meydandan uzak tenhâ bir yerde, ellerini açarak duâ etmeye başladı. Henüz duâsını bitirmemişti ki, gökyüzünde yağmur bulutları birikmeye başladı. Yavaş yavaş yağıyordu. Bu hâl, günlerce devâm etti. Her taraf suya kandı. Herkes Ârif Çelebi'ye duâ ettiler. 1) Menâkıb-ül-Ârifîn; c.2, s.819 2) Risâle-i Sipahsalar; s.150 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.153

📍 Konya

Seyyid Battal Gazi Hz.

Eskişehir Seyitgazi İlçesinde Seyyid Battal Gazi Hz. Türbesi

📍 Seyitgazi, Eskişehir

Kırklar Makamı (İsmail Efendi Hz.)

Erzincan Merkez İlçesinde Kırklar Makamı (İsmail Efendi Hz.), Türbesi

📍 Merkez, Erzincan

Pir-i Sani Seyyid Mustafa Çerkeşi Hz.

📍 Çerkeş, Çankırı

Hacı Rahmi Sultan Hz.

📍 Merkez, Burdur

Şeyh Abdurrahim Tırsi Hz.

📍 Mudurnu, Bolu

Kasım Paşa Hz. (Sofu Kasım)

📍 Merkez, Afyonkarahisar

Ahmet ve Mehmet Hz.

📍 Merkez, Afyonkarahisar

Abapuş-i Veli Hz. (Afyonkarahisar Mevlevihanesi)

📍 Merkez, Afyonkarahisar
Mevlana Celaleddin Rumi Hz.

Mevlana Celaleddin Rumi Hz.

Konya Karatay İlçe'sinde Mevlana Celaleddin Rumi Hz. hoşgörü ve barışın sembolüdür. Yüzyıllarca süregelen bir hoşgörünün öncüsüdür ve din bilginidir. Asıl ismi Muhammed Celaleddindir. Mevlana ismi efendimiz anlamına gelmektedir. Mevlana’nın Rumi olarak bilinmesi geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum olan Anadolu’ nun vilayetinden Konya’ da uzun süre ikamet etmesidir. Hayatının uzun bir bölümünü orada geçirmiştir ve türbesi de Konyadadır. Mevlana’ nın doğum yeri 1207 yılında Afganistan’ ın Belh şehridir. Anadolu’ nun en bilinen evliyalarından olan Mevlana Hazretleri Şems-i tebrizi ile yakın dostluk kurmuştur. Annesi Belh emiri Rükneddinin kızı Mümine Hatundur. Babası Belh şehrinin ileri gelen bilginlerinden olup, bilginlerin sultanı unvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veleddir. Babası Sultanü-l Ulema Bahaeddin Veled bazı siyasi olayların ve yaklaşmakta olan Moğol istilasının nedeniyle Belh şehrinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Öncelikle Nişabura gitmişler, orada Mutasavvıf Ferüddin Attar ile karşılaşmışlardı Mevlana hazretleri küçük yaşına rağmen, mutasavvıf Ferüddin Attarın ilgisini çekmiştir. Şems tebrizi ile 15 Kasım 1244 yılında karşılaşmıştır. Yüce gönüllü, güzel fikirli olan Mevlana hazretleri, Şems tebrizi ile tanışmasının bir soru ile başladığı bazı kaynaklarda açıkça belirtilmiştir. İlk karşılaşmalarında Şems’ in Mevlana’ ya Bayezid’ i Bistami ile Hz. Peygamberi kıyaslayan bir soru sorulduğunda Mevlana’ nın vermiş olduğu cevabı çok beğenerek Mevlana ile kucaklaştığı belirtilmiştir. Mevlanın hayatında en önemli bir yere sahip olan Şems tebrizi, Mevlana için dönüm noktası olmuştur. Aslına bakılırsa Mevlana Şems Tebrizi, Şems Tebrizi Mevlana ayrı kullanılmamaktadır. o kadar bütünleşmiş ve birbirinden ayrı düşünülemeyen iki ayrı hoşgörü timsali. Beraberlikleri uzun sürmesi ve Şems aniden vefat etti. Mevlana ise bu terk edilişin ardından uzun süre inzivaya çekilip Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi ile yakınlık kurmaya başladılar. Mevlana Hazretleri 17 Aralık 1273 günü Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Hoşgörünün simgesi olan Mevlanayı anlatmak için satırlar da kelimelere de kifayetsiz kalacaktır. Fakat onun güzel ve ruhumuzu yakan sözleri her zaman kulaklarımızdadır. Mevlananın yedi öğüdü Cömertlik ve yardım etme konusunda akarsu gibi ol Şefkat ve merhamette güneş gibi ol Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol Tevazu ve alçakgönüllükte toprak gibi ol Hoşgörülülükte deniz gibi ol Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol Mevlana tüm insanlık tarafından hayranlık duyulmuş, beğenilmiş bir gönül adamıydı. Hoşgörüsü sınırsız, bağışlayan, seven Büyük Türk şairi, mutasavvıf, bilgin din adamıydı. 66 yaşında Konya’ da vefat eden Mevlana’ nın ölüm anına Şeb-I Arus ( düğün gecesi) denilmektedir.

📍 Karatay, Konya
Arslan Dede Hz. (Karaaslan Baba)

Arslan Dede Hz. (Karaaslan Baba)

Çanakkale İli Arslan Dede Hz. Türbesi Haleb’de yetişen velîlerden. İsmi, Arslan Dede olup, Meczûb diye tanınır. Allahü teâlânın aşkı ve evliyâlık hâlleri ile kendinden geçmiş hâlde bulunan evliyâdan idi. Doğum târihi bilinmemekte ise de, 1048 (m. 1638)’de vefât ettiği ve vefâtında yüz yaşını geçmiş olduğu bilinmektedir. Zamanının usûlüne göre ilim tahsil ettikten sonra, çeşitli vazîfelerde bulunan Arslan Dede, bir müddet kadı vekîlliği yaptı. Daha sonra tasavvuf yoluna yöneldi. Mevki ve rütbeyi terketti. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı. Nefsin arzularına uymamak, onu terbiye etmek için çok çetin sıkıntılar çekti. Kendisi yalnız bir kimse idi. Câmilerde yatar kalkardı. Bir de küçük bir kulübesi vardı. Ba’zan da orada kalırdı. Gece-gündüz hücresinde bulunur, dışarı pek çıkmazdı. Devamlı ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdu. Çok az konuşurdu. Zarûret olmadıkça ağzını açmazdı. Muhammed Acemî isimli bir zât, kendisine hizmet ederdi.

📍 Merkez, Çanakkale
Kurtboğan Evliyası, Pir-Şerefüddin Hamza-i Halveti Hz. ( Akşemdin Hz. Babası)

Kurtboğan Evliyası, Pir-Şerefüddin Hamza-i Halveti Hz. ( Akşemdin Hz. Babası)

Amasya İli Kurtboğan Evliyası, Pir-Şerefüddin Hamza-i Halveti Hz. Türbesi Asıl ismi Hamza olup, Fatih Sultan Mehmed'in hocası Akşemseddin hazretlerinin babasıdır. Büyük velîlerden Pîr İlyâs hazretlerinin halîfelerinden olan Hamza Efendi’nin türbesi İstasyon Mahallesindedir. Hamza Efendi’ye Kurtboğan lakabının takılması şöyle anlatılır: Hamza Efendi’nin vefât edip defnedildiği günün gecesi bir kurt gelip kabrini açtı. Bu kurt o beldeye musallat olmuştu. Yeni mezarları bulur ve ölüyü kabirden çıkarıp parçalardı. Bu kurt Şeyh Hamza'yı da parçalamak ve yemek istedi. Şeyh Hamza Mübârek elini uzattı, kurdu boğazından tutup öldürdü. Ertesi sabah ziyârete gelen halk kurdu ölü vaziyette, Şeyh Hamza'nın elini de mezardan dışarıda buldular. Orada hâl sâhibi bir zât vardı. O; "Kurt değdiği için şeyhin elinin yıkanması lâzımdır." dedi. Elini yıkadılar, el hemen kabirden içeri çekildi. O günden beri Hamza Efendi Kurtboğan lakabı ile meşhur oldu.

📍 Merkez, Amasya
Seyyid Bilal Hz.

Seyyid Bilal Hz.

Hazreti Hüseyin’in torunudur. İstanbul M.S. 675’te Ömer İbn-i Abdülaziz tarafından kuşatıldığında Seyyid Bilal Hazretleri bu kuşatmadaki gazilere yardım etmek amacıyla Orta Asya’dan gönüllü olarak Türk savaşçıları sağlamıştır. Kardeşi Seyyid Ali Ekber Hazretleri de bu savaşçıların arasına katılmıştır. Bu gönüllü savaşçılar birliği ile Karadeniz kıyısından İstanbul’a hareket etmiştir. Hareketi sırasında hava şartları nedeniyle Sinop limanına girmek zorunda kalmıştır. O günün şartlarına göre vergisini ödemiştir. Sinop’ta geçici olarak kalacaktır. Bu günkü Alâeddin Camii’nin bulunduğu yerde yorgun ve hasta askerleriyle konaklayarak dinlenmeye çekilmiştir. Ancak Sinop Tekfuru ve askerleri gözleyerek izlemiş ve durumlarından kuşkulanmışlardır. Bu kuşku üzerine Tekfur ve askerleri bir gece baskını düzenlemişlerdir. Üstün askerlik yeteneğine sahip Türk gönüllü savaşçıları bu baskına karşı koymuşlardır. Çıkan bu çatışmada sayılarının az, yorgun ve hasta olmaları gibi nedenlerle çoğu şehit olmuştur. Türbesi, ayni adı taşıyan Camii içerisindedir

📍 Merkez, Sinop
Şeyh Şaban-ı Veli Hz.

Şeyh Şaban-ı Veli Hz.

Kastamonu İli Şeyh Şaban-ı Veli Hz. Türbesi Şeyh Şabanı Veli Hazretleri, Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinin Gökçeağaç Bucağına bağlı Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde 1497 yılında dünyaya geldi. Sefine-i Evliya isimli eserde ise doğum tarihi 1499 olarak geçmektedir. Şabanı Veli henüz dünyaya gelmeden babasını, üç yaşlarında ise annesini kaybetmiştir. Şabanı Veli’yi hayırsever bir hanım himayesine almış ve tahsilini tamamlamasına yardım etmiştir. Şabanı Veli tahsilinin bir bölümünü Taşköprü'de yapmıştır. Kuran, hadis, tefsir ilimlerinde bilgilerini derinleştirmek için Kastamonu'ya gelmiş, burada önce Hisarardı Semtindeki Cemalettin Mescidi avlusunda daha sonra Seyid Sünneti Mescidinde ilim tahsiline devam etmiştir. Daha sonra İstanbul'a giderek tahsilini İstanbul Fatih Medreseleri'nde tamamlamıştır. Öğrenim yıllarında güzel ahlâkı, ağırbaşlılığı ve çalışkanlığı ile hocalarının teveccühüne mazhar olmuştur.

📍 Merkez, Kastamonu
Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz.

Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz.

Bolu Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz. Türbesi Çamyayla mahallesinde bulunmaktadır

📍 Merkez, Bolu
Bayram Baba Hz.

Bayram Baba Hz.

Çanakkale Bayramiç İlçesinde Bayram Baba Hz. Türbesi

📍 Bayramiç, Çanakkale
Hüdavent Hatun Hz.

Hüdavent Hatun Hz.

Niğde İli Hüdavent Hatun Hz. Türbesi Hüdavent Hatun Türbesi Hüdavent Hatun parkında Kümbet içerisindedir. Taç kapısı üzerindeki inşa kitabesine göre, 712H./ 1312–13 M. yılında yapılmıştır. Anadolu Selçuklu Hükümdarı IV. Rukneddin Kılıç Aslan’ın kızı Hüdavend Hatun yaptırmıştır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Yapı, tek katlı ve sekizgen planlı türbeler grubuna girer. Yapı inşasında sarımtırak renkte ince yönü trakit taşı; kapı ve pencerelerin söve, kemer ve lentolar ile kasnaktaki kuşak ve kitabelerde beyaz mermer kullanılmıştır. Kasnaktaki sivri kemerli alınlıklardaki bezemelerle, pencerelerdeki figürlü süslemelerde ve pencere şebekelerinde daha ince dokulu ve sert olan kırmızımtırak renkte taş; iç mekânın kubbe kasnağında sağır sivri kemerlerde siyah kesme taş kullanılarak oldukça zengin malzemeye yer verilmiştir. Yapını inşasında oldukça temiz ve itinalı bir işçilik görülür. Türbe, sekiz kenarlı bir kaide üzerinde sekizgen gövde olarak yükselmekte ve üstte Onatlı kenarlı kasnağa dönüşerek içten kubbeye, dıştan da sekiz kenarlı piramidal külahla kapatılmıştır. Türbe yapı bakımından olduğu kadar, bitkisel, geometrik ve özellikle figürlü plastik bezemeleri bakımından özeldir.

📍 Merkez, Niğde
Mısri Abdurrahman Hz. (Abdurrahim Karahisari)

Mısri Abdurrahman Hz. (Abdurrahim Karahisari)

Afyonkarahisar Mısri Abdurrahman Hz. Türbesi Afyonkarahisar’ın köklü ve zengin bir ailesine mensup olan Abdürrahim, alim ve fazıl bir zat olan itibarlı Mevlâna Alaeddin Mısri’nin oğludur. Babası bazı kaynaklara göre Mısır’da tahsil yaptığı, bazı kaynaklara göre ise, 13. Asır başlarında Mısır’dan Anadolu’ya göç eden bir Türk ailesine mensup olduğu için Mısri lakabıyla anılmaktadır. Abdürrahim de bu sebeble önemli şahsiyetlerden, alim ve ediplerden bahseden eserlerde Mısırlıoğlu Abdurrahim Çelebi, Mısri oğlu, Mısırlızade diye isimlendirilmiştir. Bunların dışında Afyonkarahisarlı oluşu sebebiyle bazı eserlerde Abdurrahim Karahisari diye anılırken, Evliya Çelebi ondan ‘Abdurrahim Sultan’ diye söz eder. Türbesi, Mısri Camii içindedir.

📍 Merkez, Afyonkarahisar
Hüseyin Gazi Hz.

Hüseyin Gazi Hz.

Ankara Mamak İlçesinde Hüseyin Gazi Hz. Türbesi Hüseyin gazi, Battal gazinin babasıdır. Bizanslılarla giriştiği bir savaşta yaralanır, atı ile şu an ismi ile anılan Hüseyin gazi tepesine doğru ilerlerken; kanının düştüğü yerlerde çiçekler açar. Bastığı çayırlar yeşerir. Bir mağara bulur. Atı ile o mağarada saklanır. “Benim için darlık mı var?” diyerek asasını mağarada toprağa vurur, buradan su çıkar. Suyu kendi içer ve atına içirir, ama Hüseyin gazi doruğa ulaşamadan burada şehit olur. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra Türk folklor ve edebiyatında görülen kesik başlı kahraman motiflerinden biri olan Hüseyin Gazi; başı kesilmesine rağmen, halen savaşmaya devam eden yiğit olarak tasvir edilir.

📍 Mamak, Ankara
Şeyh Fettullah Hz.(İmamı Gazali Hz)

Şeyh Fettullah Hz.(İmamı Gazali Hz)

Gaziantep Şahinbey İlçesinde Şeyh Fettullah Hz. (İmamı Gazali Hz) Türbesi Şeyh Fethullah Cami’si ilk yapıldığı gibi kalmıştır. Ve üzerinde değişiklik yapılmamıştır. Bu camiden bir daha yapılmamıştır. Bu camiden Türkiye’de değil dünyada bile eşi ve benzeri bulunmamaktadır. Halk kendi arasında “Aşagı Şeyh Camii de derlermiş. Kapının giriş zeminine renkli taşlar döşenmiş. Çünkü o renkli döşeme bölgeye has özelliktir. Karayılan (Molla Mehmet) adlı askerimizin mezarı da bu caminin bahçesinde bulunmaktadır. Bu askerimiz Antep savunmasında şehit olmuştur. Diğer camilerde Osmanlı ve Arap özellikleri varken bu camide ise Selçuklu mimarisi vardır. Ve bu cami tek direk üstünde yükselen camidir. Şeyh Fetullah Camii (Şıh Camii) Gaziantep teki en önemli külliyenin (cami, zaviye hamam ve medreseden oluşan) camisidir.

📍 Şahinbey, Gaziantep
Dağıstanlı Sultanlar

Dağıstanlı Sultanlar

Erzurum Pasinler ilçesinde Dağıstanlı Sultanlar Türbesi,

📍 Pasinler, Erzurum
Ahmed-i Bican Hz.

Ahmed-i Bican Hz.

Çanakkale Gelibolu İlçesinde Ahmed-i Bican Hz. Türbesi 15 inci asırda yaşamış alim ve mutasavvıf bir zattır. Yazıcızade Muhammed Efendi’nin küçük kardeşidir. Babası alim bir zat ve kâtip olan Salih efendidir. Eserinde yer alan “Hak Teâlâ hazretleri, miskin Ahmed-i Bîcân’ı, deniz kenarında, gâziler şehrinde Gelibolu’da yarattı.” ifadesinden onun Gelibolu’da doğduğu anlaşılmaktadır. Babası Yazıcı Sâlih Efendi, bazı rivayetlere göre, Ankara veya Bolu civarında devlet hizmetlerinde kâtiplik yapmıştır. 1408′de tamamladığı, Anadolu’da astroloji sahasında ilk Türkçe manzum eser olan Şemsiyye’sini Ankara’da İskender bin Hacı Paşaya ithaf etmiştir. Sonra Gelibolu’ya gelip yerleşmiştir.

📍 Gelibolu, Çanakkale
Ertuğrul Gazi Hz.

Ertuğrul Gazi Hz.

Bilecik Söğüt ilçesinde Ertuğrul Gazi Hz.Türbesi Doğum tarihi kesin olarak bilinmediği gibi, Genel kabule göre 1189’da doğmuş,1231’de Söğüt’e yerleşmiş 1281’de ise vefat etmiştir.babası oğuzların Bozok koluna bağlı Kayı boyundan Süleyman Şah’tır, annesi Hayme Ana, eşi ise Halime Hatun’dur. Ertuğrul Gazi’nin, Sungur, Tekin, Gündoğdu ve Dündar isimli üç kardeşi, Osman, Saru Batu (Savcıbey) ve Gündüz isimli üç oğlu vardır. Selçuklu ordusunun Sivas yakınlarında büyük Moğol birliği ile savaşında Ertuğrul Gazi’nin Selçukluların yardımına koşması ve zaferdeki katkısı nedeniyle Selçuklu hükümdarı Alaeddin tarafından kendisine Ankara tarafındaki Karadağlar mıntıkası ikta olarak verildi. Ertuğrul Gazi daha sonra aşiretiyle beraber Söğüt ve Domaniç’e yerleşti (1230).Ertuğrul Gazi, çevresinde bulunan beylik ve devletlerin durumlarını, siyasi şartlarını iyi değerlendirdi. Komşularıyla daima iyi geçinerek aşiret ve tebaasını güçlü bir durumda rahat ve huzur içinde yaşattı. Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra, küçük oğlu, Osman Gazi kavim ve kabilesinin reisi oldu. Osman Bey’in bağrından çıkarak denizleri, diyarları, kıtaları ve ülkeleri muhteşem dalları arasına alacak olan çınarın kökü toprağa yayılmaya başladı. Öyle ki, bu çınarın gölgesi altında bütün insanlık Asr-ı Saadetten sonra, bir daha görüp hayal edemediği bir şekilde tam altı asır yaşadı.

📍 Söğüt, Bilecik
Hayme Ana ( Ertuğrul Gazi'nin Anası)

Hayme Ana ( Ertuğrul Gazi'nin Anası)

Hayme Ana, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi'nin ninesi, Ertuğrul Gazi'nin annesidir. Oğuzların Bozok kolunun Kayı Boyuna mensup bir Türkmen (Yörük) kızıdır. Kayı Boyu önce Ankara’nın batısındaki Karacadağ yöresine yerleşmiştir. Ankara'nın batısındaki Haymana ilçesi adını Hayme Ana’dan almıştır. Osmanlı obasının Söğüt ve Domaniç'e yerleşmesiyle belli bir dönem devlet idaresini eline alması ve devletin kuruluşunda hayati rol oynaması sebebiyle "Devlet Ana" olarak da anılmıştır. Ölümü üzerine Domaniç ilçesine bağlı Çarşamba köyüne gömülmüştür.

📍 Domaniç, Kütahya
Hz. Mevlana'nın  Validesi ve Ailesi

Hz. Mevlana'nın Validesi ve Ailesi

Karaman İli Hz. Mevlana’nın Validesi ve Ailesi Türbesi Karaman'da 1370 yılında Karaman beylerinden Alaaddin Bey tarafından yaptırılan ve içinde Mevlâna’nın annesi Mümine Hatun, kardeşi Alaaddin Çelebi ile yakınlarına ait sandukaların bulunduğu tarihi Aktekke Camii içinde yer almaktadır.

📍 Merkez, Karaman
Seyyid Ömer Hz.

Seyyid Ömer Hz.

Kütahya Seyyid Ömer Hz. Türbesi

📍 Merkez, Kütahya
Hacı Bayram-ı Veli Hz.

Hacı Bayram-ı Veli Hz.

Ankara Altındağ İlçesinde Hacı Bayram-ı Veli Hz. Türbesi Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara'nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu'da yetişti. Eserlerini Türkçe olarak yazarak Türkçe kullanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi. Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur. Türbesi Hacı Bayram Veli Camii’ndedir.

📍 Altındağ, Ankara
Arap Baba Hz.

Arap Baba Hz.

Niğde İli Arap Baba Hz. Türbesi, Arapdede Caddesinde yolun tam ortasında sanki çiçekliği andıran küçük kare şeklinde bir kabri vardır. İlk etapta kabir olduğu anlaşılmıyor. Dikkat etmek lazım.

📍 Merkez, Niğde
Melik-i Tahir Hz. ( Dahar)

Melik-i Tahir Hz. ( Dahar)

Şanlıurfa Birecik İlçe'sinde Melik-i Tahir Hz. ( Dahar) Türbesi, Kurtuluş mahallesinde, ev gibi görünen bir mağara içindedir. Türbe girişi çok büyük hareketli bir granit taş ile gizlenmiştir. Kapı anahtarı yakında bir evdedir. Melik Tahir (Dahar) Türbesi Kurtuluş Mahallesinde yer alır. Doğuya bakan dış kapıdan merdivenle inildikten sonra, ikinci bir taştan oyma kapıyla türbe bölümüne geçilmektedir. Melik Tahir' in mezarı beton malzemeden yapılmıştır. Mezar taşın üzerinde, yörede "Melik Tahir' in Yeşili" olarak bilinen yeşil renkli bir örtü bulunmaktadır. Türbede Selehaddin-i Eyyubi'nin oğlunun defin olduğu ileri sürülür. Türbenin İslam döneminde de türbe ve mescit olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir.

📍 Birecik, Şanlıurfa
Sinan-ı Ümmi Hz.

Sinan-ı Ümmi Hz.

Antalya Elmalı İlçesinde Sinan-ı Ümmi Hz. Türbesi Millî kültürümüzü ve dilimizi inşa eden isimlerden, ustalardan biri Sinân-ı Ümmî. Elmalı gibi bir taşra yöresini, sade ve herkesin anlayabildiği öz Türkçesiyle, örnek ahlâk ve yaşantısıyla, tesir gücü çağlar ötesine ulaşan etkili şiir diliyle tam bir ilim, irfan ve sanat merkezi hâline getiren bir söz üstadı. Onun gibi bir şahsiyetin bütün insanlığa sunduğu âb-ı hayat niteliğindeki sözlerin bugün bile ilk günkü kadar taze oluşu ise işaret ettiği yolun doğruluğundan olsa gerek. Sinan-ı Ümmi Camii yanında metfundur.

📍 Elmalı, Antalya
Habib-i Neccar Hz.

Habib-i Neccar Hz.

Hatay Habib-i Neccar Hz. Türbesi Rivayete göre, MS 40’lı yıllarda İsa’nın yardımcıları Antakya’ya gelip tanrının tek olduğunu anlatmaya çalıştıklarında onlara inananların başında bir marangoz (neccar) gelir. Neccar Pagan inanışından vazgeçip onlara katılır. Ancak havarilerin yeni vaazları halkı öfkelendirir. Kral da havarileri hapse attırır. Bunun üzerine Antakya’ya yeni bir elçi, Şem’un Safa, gönderilir. Şem’un, mucizeleriyle kralı ikna eder ve arkadaşlarını kurtarır. Halk ise havarilere inanmamakta kararlıdır. Uğursuzluk getirdiklerini düşündükleri için onları taşlayarak öldürmeyi planlamaktadır. Habib-i Neccar öfkeli ahaliyi durdurmaya çalıştığı sırada öldürülür. Rivayet edilir ki kesilen başı, Lübnan Dağı’nın tepesinden, şimdi türbesi ve mezarının bulunduğu yere kadar yuvarlanır. Cami, Memluk hükümdarı Baybars zamanında eski bir tapınağın yerine yapılmıştır. Caminin kuzeydoğu köşesinde, yerin 4 metre altında Habib-Neccar’ın ve Şem’un Safa’nın, girişte ise Yuhanna ve Pavlos’un türbeleri bulunmaktadır. Etrafı medrese odaları ile çevrilidir. Cami avlusunda bulunan şadırvan ise 19. yüzyıl eseridir.

📍 Antakya, Hatay
Nazilli Baba Hz. (Nazlı Baba)

Nazilli Baba Hz. (Nazlı Baba)

Erzurum Pasinler İlçesinde Nazilli Baba Hz. Türbesi,

📍 Pasinler, Erzurum
Mehmed-i Bican Hz.

Mehmed-i Bican Hz.

Çanakkale Gelibolu İlçesinde Mehmed-i Bican Hz. Türbesi Osmanlı âlimlerinden. Meşhûr Muhammediyye adlı eserin müellifi. İsmi, Yazıcızâde Muhammed Efendi olup, babası Yazıcı Sâlih’dir. Babası, devlet hizmetinde kâtip olarak çalıştı. Ârif, münevver bir zât olup, ilm-i nücûma dair beş bin beyte yakın mesnevî tarzındaki Şemsiyye isimli eserini, Ankara'da Devlethan âilesinden İskender Paşaya ithâf etti. Yazıcızâde Muhammed Efendi, muhtemelen Malkara köylerinden Kadıköy’de doğdu. Gelibolu’yu mekân tutup, 1451 (H.855) senesinde orada vefât etti. Mezarı Gelibolu’nun biraz dışında, İstanbul yolu üzerindedir. Yazıcızâde çeşmesinden ve hemen yakınında yüksekte kalan kardeşi Ahmed-i Bîcân’ın kabrinden yüz elli adım kadar içeride, küçük türbe kısmındadır. Kabri, büyük bir zât olması ve eserlerinden Muhammediyye’nin şöhreti sebebiyle ziyaret mahallidir.

📍 Gelibolu, Çanakkale
Abdullah-i Erguvani Hz.

Abdullah-i Erguvani Hz.

Malatya bölgesinin önemli Evliyalarındandır. Erguvan manası Erenler'in yani erlerin toplandıgı yer manasına gelen Erguvan lakabı vardır. Yüksek kayalık bir tepe içerisinde mağarada kabri vardır. Bu noktadan keban baraj gölü ve tüm bölge izlenebilir. Malatya'ya daha yakın olmasına ragmen sınır olarak Elazıg Baskil ilçesine bağlıdır

📍 Baskil, Elazığ
Sadrettin Konevi Hz.

Sadrettin Konevi Hz.

Konya Meram İlçesinde Sadrettin Konevi Hz. Türbesi Esas ismi Eb’ül Me’ali Muhammed bin İshaktır. Dedesinin adını almıştır. Hicri 605 Miladi 1207 yılında Malatya’da doğdu. Babası İshak Efendi kendisi gibi büyük bir alim ve Anadolu Selçukluları nezdinde itibarlı ve mevki sahibi bir zattır. Aynı zamanda ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi’nin de yakın dostudur. Şeyh Sadreddin-i Konevi babasını küçük yaşlarda kaybetti ve o yıllarda Konya’ya gelen Şeyh’ül-Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, annesiyle evlendi. Küçük Sadreddin bundan sonra tamamen babalığının terbiye ve tedrisi altına girdi ve iyi bir tahsil gördü. Muhyiddin-i Arabi ile Halep ve Şam’a gitti ve devamlı onun derslerini takip etti. Onun vefatından sonra büyük alim ve mutasavvıf Evhadüdin-i Kirmani’den feyz aldı. Daha sonra Mısır’a ve Haca gitti ve Hac dönüşü Konya’ya yerleşti. Konya’da binlerce talebe yetiştirdi. Hadis ve tasavvufda ünü dünyaya yayılan Sadreddin-i Konevi, Konya’da Hoca Cihan’ın kendisine hediye ettiği konakda otururdu. Bu ev, Çeşme Kapısı denilen Konya sur kapılarının birinin dışında ve şimdiki türbesinin bulunduğu yerde idi.

📍 Meram, Konya
Mahmud Vehbi Efendi Hz.

Mahmud Vehbi Efendi Hz.

Erzurum Mahmud Vehbi Efendi Hz. Türbesi Mahmud Vehbi Efe 1870 senesinde Erzurum ili Pasinler ilçesine bağlı Altınbaşak (Kındığı) köyünde dünyaya geldi. Hüseyin Efendi’nin dördüncü oğludur. İlk derslerini babası Hâce Hüseyin Efendi’den aldı. Hâce Hüseyin Efe o zamanlar Kındığı imamıydı. Daha o zamanlar oğlunun manen inkişaf ettigini gören babası Hüseyin Efe, onu ve ağabeyisi Hace Muhammed Lütfü Efe’yi manevi birer varis olarak bırakıp dünyadan ahirete göçtü. Vehbi Efe ile ilgili elimizde fazla malumat olmaması, hakkında bilgi eksikliğine neden olmuştur. Vehbi Efe’nin çocukluk yıllarına rastlayan Osmanlı rus savaşı olan 93 harbinde, ailesinin çektikleri bilinir. 1891 yılında ilim öğrenmek amacı ile Pîr-i Küfrevî hazretlerinin yanına gitti ve Pîr-i Küfrevi tarafından halife tayin edilerek Nakşibendi icazetini aldı. Sırayla Epsemce ve Sögütlü köylerinde imamlık yaptı. 1944 yılında Milli Şef döneminde dostları ile hapse atıldı. 1946 yılında Hakk’a yürüdü. Nâşı Epsemce köyünde bulunmaktadır.

📍 Pasinler, Erzurum
Pir Ali Sultan Hz.

Pir Ali Sultan Hz.

Aksaray İli Taşpazar Mahallesi'nde Pir Ali Sultan Hz. Türbesi Bayrami- Melami yolunun en güçlü şahsiyetlerindendir. Anadolu’nun merkezinde aşk, cezbe ve irfan tohumlarını eken Pir Ali, Bünyamin Ayaşi’den sonra Bayrami – Melami yolunun riyasetine geçmiştir. Onun zamanında Melamilik yolu çok yayılmış ve çok insan kendisine intisap etmiştir. Her kesimden insanın hürmetini kazanan, çok güçlü bir şahsiyet ve nafiz bir nazara sahiptir. Aksarayi, melamet yolu gereği dervişlerine taç ve hırka giydirmez, onların birer sanata sahip olarak halkın içinde çalışmalarını isterdi. Sanata kabiliyeti olmayanları ise ziraatle meşgul olmalarını isterdi. Sülükta aşk ve cezbe yolunu benimseyen Pir Ali hazretleri’nin şer’i hususlarda son derece ihtiyatlı olduğu ve müridlerini onları delalete sürükleyecek kişi ve düşüncelerden uzak durmaları konusunda uyardığı kaydedilmektedir. Pir Ali Sultan Hz. Türbesi Aksaray İli Taşpazar Mahallesi'nde bulunmaktadır.

📍 Merkez, Aksaray
SULTAN HALİL FEVZİ MERİÇ K.S

SULTAN HALİL FEVZİ MERİÇ K.S

Sultan Halil Fevzi Meriç K.S. Türbesi Hacı Halil Efendi Hazretleri Bulgaristan’ın Karnabat kasabasında 1867 de doğmuştur. Küçük yaştan beri ilim ve irfanla meşgul olup çeşitli ilim adamlarından ders almıştır. İrfan hocalarından birisi olan Muhammed Esad efendi Hazretlerinden ders aldı. 29 yaşında iken İstanbul Fatih medresesinden icazet almıştır. Büyük alim ve fadıl insan olması nedeniyle Diyanet İşleri başkanlığında görev almıştır ayriyeten Düzce'de kürsü vaazı olarak görev yapmıştır. İstanbul Kelami Dergah’ında olan Muhammed Esad Erbili Hazretlerine intisab eder. Burada sıdkı sadakatle çalışır. Esad Efendi ile birkaç defa görüşmeleri olmuştur. Esad Efendi İzmir’e gidince daha görüşme olmamıştır. Hatta Hacı Halil Efendi çok görmek istedi ama izin verilmedi. Bunun üzerine mektuplaşma devam etmiştir. Esad Efendi Hazretlerinin Mektubat adlı eserinde Doksan sekiz (98.) mektubunda oğlu Ali Efendiye yazdırarak Hacı Halil Fevzi efendi Hazretlerine hem zahiren hem de batınen büyük bir methu sena ederek yerine bırakıyor. Hacı Halil Fevzi Efendi Hazretlerine kendi dervişleri "Hazretimiz" derlerdi. Şu an Düzce şehir mezarlığında meftundur. Sultan Halil Fevzi Meriç Hz. Silsile-i Aliyye'dendir.

📍 Merkez, Düzce
Seyyid Mahmud Hayrani Hz.

Seyyid Mahmud Hayrani Hz.

Konya Akşehir ilçesinde Seyyid Mahmud Hayrani Hz. Türbesi Mevlâna dergahına kapılanıp onun aşk potasından nasip alan velilerden birisi de Seyyid Mahmut Hayrani’dir. Mesut Paşa’nın oğlu olan Hayrani, Harran’dan Anadolu’ya göçmüş ve Konya’ya gelip yerleşmiştir. Bir süre Hazreti Mevlana’nın yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve ondan feyz almıştır. S. Mahmud Hayrani, daha sonra, Akşehir’e giderek inzivaya çekilmek istemişse de kapıldığı ilahi aşkın tesiriyle cezbeye tutularak dağlara düşmüş, bir süre dolaştıktan sonra, meczup bir halde Akşehir’e dönmüştür. Seyid Mahmud Hayrani’yi çok seven Hz. Mevlâna, vefatına kadar onu hiç unutmamış, gelip gidenlerden hep sormuştur. Pek çok kerametinden bahsedilen Hayrani, Hicri 667 Miladi 1268 tarihinde vefat etmiş, Sultan Dağı’nın eteklerinde, adını taşıyan, Sultan mahallesindeki türbesine defnedilmiştir.

📍 Akşehir, Konya
Fahreddin-i Acemi Hz.

Fahreddin-i Acemi Hz.

Edirne ili Fahreddin-i Acemi Hz. Türbesi Hanefî mezhebi fıkıh, kelâm ve tefsîr âlimi. Osmanlı devletinin ikinci Şeyhülislâmı, İran’dan Anadolu’ya geldiği için Acemî denilmiştir. Doğum yeri ve târihi, kaynaklarda bildirilmemektedir. 865 (m. 1460) senesinde Edirne’de vefat etmiştir. Dâr-ül-hadîs Câmii önünde Kıble tarafındaki Hazireye defnedilmiştir.

📍 Merkez, Edirne
Evliya Kasım Paşa Hz.

Evliya Kasım Paşa Hz.

Edirne İli Evliya Kasım Paşa Hz. Türbesi, Evliya Kasım Paşa Camii Haziresindedir.

📍 Merkez, Edirne
Akbaba Hz.

Akbaba Hz.

İstanbul Beykoz İlçesinde Akbaba Hz. Türbesi Akbaba Sultan, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinde yanında bulunan kişilerdendir. Daha sonra Akbaba Köyü ‘ne yerleşmiş ve burada yaşamıştır. Adına yaptırılan camide türbesi bulunmaktadır. Adı Ak Mehmet olup Buhara’lıdır. İstanbul’un fethi ile ilgili hadisten payına düşeni alabilmek için yaya olarak Buhara’dan yola çıkar Fatih’in yanına gelerek onun teveccühünü kazanarak hocaları arasına katılır. İstanbul’un kuşatması uzayınca Fatih endişelenir ancak Hocası Akşemseddin ile Ak Mehmet’e Fetih mana aleminde müjdelenince durumu Fatih’e bildirirler. Fetihten sonra Fatih’ten izin alarak bugünkü bulunduğu vadide kendine bir ibadethane yaptırarak vefatına dek burada kalır ve buraya defnedilir. Fatih sık sık halını hatırını sordurur, avlanma esnasında bulunduğu alanda Tokat kalesinin fethiyle Tokat adını verdiği köyle birbirine çok yakındır. Ak Mehmet adını verdiği Beykoz Akbaba köyünde kendi yaptırdığı ibadethanenin yanında Canfeda Hatun Cami, Akbaba Mezarlığında bulunmaktadır.

📍 Beykoz, İstanbul
Mehmet Nuri Şemseddin Hz.

Mehmet Nuri Şemseddin Hz.

İstanbul Beşiktaş ilçesinde Mehmet Nuri Şemseddin Hz. Türbesi İstanbul’da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi, Mehmed Nûri bin Seyyid Hüseyn olup, lakabı Şemseddîn’dir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin on beşinci bâtından torunudur. 1216 (m. 1801) senesinde İstanbul’da doğdu. 1282 (m. 1866) senesi Şevval ayının on dördüncü gecesi İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı, Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nde kalabalık bir cemaat tarafından kılındı. Mevlânâ Yahya Efendi’nin türbesine defnedildi.

📍 Beşiktaş, İstanbul
Evranos Dede Hz.

Evranos Dede Hz.

İstanbul Fatih İlçesinde Evranos Dede Hz. Türbesi İstanbul'un fethi için Anadolu'ya gelen gazi dervişlerdendir. 1495'te vefat etmiştir. Türbesi Fâtih Karagümrük'te, Hasan Fehmi Paşa Caddesi üzerinde, Hattat Râkım Efendi türbesi yakınındadır.

📍 Fatih, İstanbul
Beyazıt-ı Veli Hz. (Bayezid II. Sultan)

Beyazıt-ı Veli Hz. (Bayezid II. Sultan)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Beyazıt-ı Veli Hz. (Bayezid II. Sultan) Türbesi Fıkıh, astronomi ve diğer ilimlerde âlim, hattat, âbid, velî, sekizinci Osmanlı Sultanı. Fâtih Sultan Mehmet Han’ın oğludur. Annesi Gülbahar Hatun’dur. 851 (m. 1447) senesinde doğdu. 886 (m. 1481)’da babasının vefatı üzerine Osmanlı Padişahı oldu. 918 (m. 1512) yılında padişahlıktan ayrılarak, yerini oğlu Yavuz Sultan Selim Han’a bıraktı. Tahttan feragatinden bir ay sonra, İstanbul’dan bugün Bulgaristan sınırları dâhilinde olan Dimetoka’ya giderken yolda vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilip, kendi yaptırdığı Bayezid Câmii yanına defnedildi. Daha sonra oğlu Yavuz Sultan Selim Hân tarafından mezarı üstüne türbe yaptırıldı.

📍 Fatih, İstanbul
Galip Esat Dede Hz.

Galip Esat Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Galip Esat Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu, İstanbul
Selahaddin Uşşaki Hz.

Selahaddin Uşşaki Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Selahaddin Uşşaki Hz. Türbesi, Tahir Ağa Cami Haziresi'ndedir.

📍 Fatih, İstanbul
Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi)

Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi)

İstanbul Fatih ilçesinde Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi),

📍 Fatih, İstanbul
Ebu İzhak Kazvini Hz. (Ebu İshak Kazvini)

Ebu İzhak Kazvini Hz. (Ebu İshak Kazvini)

Edirne İli Ebu İzhak Kazvini Hz. Türbesi, Üç Şerefeli Camii Kıble duvarı dibinde

📍 Merkez, Edirne

Taşkent Baba Hz.

Edirne ili Taşkent Baba Hz. Türbesi, Ulu Camii sol tarafındadır.

📍 Merkez, Edirne
Buğday Dede Hz.

Buğday Dede Hz.

İzmir Tire İlçesinde Buğday Dede Hz. Türbesi,

📍 Tire, İzmir
Cem Sultan Hz.

Cem Sultan Hz.

Bursa Osmangazi İlçesi Muradiye Külliyesinde Cem Sultan Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi, Bursa
Mimar Sinan Hz.

Mimar Sinan Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Mimar Sinan Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Molla Gürani Hz.

Molla Gürani Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Molla Gürani Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Olanlar Tekkesi)

Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Olanlar Tekkesi)

İstanbul Fatih ilçesinde Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Oğlanlar Tekkesi), Muratpaşa Camii Haziresi

📍 Fatih, İstanbul
Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri)

Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri)

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri) Türbesi, Cihangir Camii Haziresi'ndedir.

📍 Beyoğlu, İstanbul
Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi)

Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi)

İstanbul Fatih ilçesinde Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi), Hırha-i Şerif Camii aşağısındadır.

📍 Fatih, İstanbul
Molla Fenai Hz.

Molla Fenai Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Molla Fenai Hz. Türbesi, Kızılelma Caddesi'nde Mescidin karşısında Ümmi Sinanzade Hasan Efendi Halifesi Şeyh Mehmet Fenai Halveti'nin kabri bulunduğundan Fenai mescidi adı ile de anılmaktadır. Mescid 1918 yangınında yanmıştır. Uzun zaman arsa halinde kalan mescit, 19887 yılında, Mimar Kenan İslamoğulları tarafından modern mimari tarzda betonarme olarak yeniden ihya ve inşasına başlamış. Temmuz 2009 tarihinde ibadete açılmıştır. 1950 yılına kadar varlığını sürdüren hazire alanı günümüzde kayıptır. Ayrıca Süheyl Ünver kıtabında yakınında bir de Gazi Baba'nın kabri olduğundan bahseder. Ancak dönemi ve kimliği ile ilgili bilgiye ulaşılamamıştır.

📍 Fatih, İstanbul
Kayhan Hz.

Kayhan Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Kayhan Hz. Türbesi, Kayan, Kayıhan, Kaygan, Kayağan gibi isimlerle de anılan Kayhan Camii, Keresteciler Caddesi'nin üzerinde yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmed devrinde Kaygan Musa bin Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Kazzazoğlu Süle Mehmed Paşa'nın da bu caminin yapımı sırasında ciddi maddi destek sağladığı, bunun için de sadece minarelerinin İstediği biçimde yapılmasını şart koştuğu bilinmektedir. 1855 depremi ve sonrasındaki deprem ve yangınlardan sonra büyük ölçüde harap olan cami, 1873 yılında aynı yerde emekli yüzbaşı (kolağası) Halil Efendi tarafından bugünkü şekliyle yeniden yapılmıştır. Caminin avlusunda Kaygan Musa'nın oğlu olduğu sanılan Mehmed adında birinin mezarı vardır. Ayrıca caminin avlusunda tarihi bir çınar ve Şeyhülislâm Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılan bir de çeşme bulunmaktadır.

📍 Osmangazi, Bursa
Abdal Musa Baba Hz.

Abdal Musa Baba Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Abdal Musa Baba Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamasinde geçer.

📍 Yıldırım, Bursa
Seyyid Nesimi Hz.

Seyyid Nesimi Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Seyyid Nesimi Hz. Türbesi, Zamanın birinde Hacıbaba lakaplı bir zat, Seyyid Nesimi Hz. yerini gösterdiği fakat türbesinin yapılmadığı rivayet ediliyor. Şu an burada türbe yok. Türbenin gösterildiği yere trafo yapılmış.

📍 Yıldırım, Bursa
Hacı Ali Baba Hz.

Hacı Ali Baba Hz.

Kilis İli Hacı Ali Baba Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Kilis
Ramazanoğulları Hz.

Ramazanoğulları Hz.

Adana Seyhan İlçe'sinde Ramazanoğulları Hz. Türbesi, Ulu Camii içindedir.

📍 Seyhan, Adana

Menteş Baba

Afyon – Sandıklı – Menteş Beldeye adını veren Menteş Baba Menteş’de medfundur. Bedri Noyan, kendisine yurt verilmesi üzerine burada yaşadığını ve hakkında başka bilgi bulunmayan “Bektaşi azizlerinden birisi” olduğunu iddia etmektedir. Askere gidecek olan gençler Menteş Dede Türbesi içerisinde iki rekât namaz kılar ve ardından kabir etrafından çok az bir parça toprak alarak askere gider. Askerlik süresince bu toprağı yanlarında taşıyan askerler, sağ selim olarak memleketlerine dönerler. ‚Bu toprağı yanında bulunduran bu köy halkından hiç kimsenin şehit olmadığı‛ anlatılır. Türbesi içerisinde bulunan ve sağlığında kendisi tarafından kullanıldığı düşünülen baston ya da asaya da – Menteş Dede’ye ait olduğu düşünülen bu bastonlar oldukça kalın ve biçimsiz ağaç dallarıdır. – çeşitli dilek ve temenniler sebebiyle bez bağlanmaktadır. Ayrıca Menteş Köyünde Menteş Dede’ye, Otluk Dede’ye hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınların ziyarette bulunduğu ve burada salıncak, beşik kurdukları görülür. Işık Alan, Dede Kuzu isimli evliya kabirleri dışında Ağıleri Baba ile Oktur Baba ’nın kabirleri de Menteş Dağında yer alır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar
Taptuk Emre – Afyon – Sandıklı

Taptuk Emre – Afyon – Sandıklı

Afyon – Sandıklı – Yunus Emre Döneminin ünlü Türk Mutasavvıfı ve halk ozanı olan Yunus Emre’nin, bilahare Sandıklı’nın bir mahallesi haline getirilen Yunus Emre Mahallesinde (Çay Köy), iki ayrı yönden gelen daha sonra birleşerek vadi boyunca akıp Menderes nehrine ulaşan Sel Çayı ve Çanlı Dere olarak anılan iki çayın birleştiği yerde hocası Taptuk Emre ile birlikte yaşamış olduğu ileri sürülür. Halen bu çayın bir tarafında Yunus Emre’nin diğer tarafında da Taptuk Emre ’nin kabirleri bulunmaktadır. Yunus Emre ile aynı yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yalıncak Sultan ile Nurettin Sultan da Sandıklı’ya yerleşmişlerdir. Bu gün halen ziyaret edilmekte olan türbeleri ilk halleriyle ayakta durmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

Ali Rumi Dede

Hacı Osman Çeşmesinin ilerisinde Sandıklı’ya bağlı (eski adıyla Karacaviran olan) Karacaören Köyü yolu üzerinde halk arasında Tekke Odası Yatırı diye de anılan Ali Rumi , Sultan Divani’nin müritlerindendir. Onunla birlikte İran seyahatinde bulunmuş, bu esnada Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinden ibaret kafilenin Mehmet Sadık Dede ile birlikte bayraktarlık görevinde bulunmuştur. Sandıklı’ya gönderilen Ali Rumi Dede ’nin burada bir zaviye açtığı anlaşılmaktadır. Bahçesinde mezarlar bulunmaktadır. Halen mahalle sakinleri tarafından mescit oda olarak kullanılmaktadır. XVI. yüzyıl kayıtlarında Sandıklı Başkunduklu köyünde olarak geçen Ali er-Rumi zaviyesi, XIX. yüzyılda, Sandıklı şehir merkezinde tekke olarak anılmaktadır. Anadolu’nun fethi sırasında şehit düşmüş bir eren olduğu söylense de, Sandıklı’ya su veren su deposunun üst tarafında Ali Rumi mezarı karşısında medfun bulunan Kudüm Baba ’nın Sultan Divani’nin yârenlerinden olduğu nakil olunmaktadır. Yâren lâkaplı kişiler, Dîvânî Çelebi’nin biri Mevlevî, diğeri Bektaşî olan müritleridir. Kudüm Baba ’nın bu durumda Sultan Divani yanında Ali er Rumi ile birlikte İran’a gittikleri ve döndükten sonra Sandıklı’da beraberce görevlendirilmiş olduğu biliniyor. Kudüm Baba yatırının biraz ilerisinde üst tarafta bulunan yatır Baba Kuzusu adıyla bilinir. Onun da, Anadolu’nun Türkleştirilmesi için gelen binlerce veliden biri olduğu kabul edilir. Bu yatırın bulunduğu yerde Kanuni Sultan Süleyman’ın otağ kurduğu ve ordunun savaşa gider iken Soğulmaz Harmanı denilen yerde konakladığı rivayet edilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

Ahi Beyazıd Türbesi

Ahi Bayezid Ece Mahallesi Meydan Sokak No 2’deki mahalle fırınının yanında bulunan ve halkın ‘Tekke Odası’ diye bildikleri mekânda medfun bir velidir. Bu mekân aynı zamanda Evkaf Defterlerinde zaviye olarak belirtilmiştir. Zaviyenin mütevellisi olarak Molla Ahmed, Mehmed, Osman, Mustafa isimleri verilmiştir. 1970’li yılların başına kadar mahalle yaşlılarının kış aylarında toplandıkları, sohbet ettikleri bu odanın mülkiyeti mahalle halkına ait iken daha sonra Belediye’ye geçmiştir. Şimdiki durumuna hayırseverlerin katkıları ile gelmiştir. Halkın muhayyilesinde zenginleşerek oluşan menkıbelere göre, Hacı Bektaş Veli’nin kendi dervişlerinden Ahmed Er Veli, Hacim Sultan, Nureddin Sultan, Ahi Bayezid gibi velileri Sandıklı’ya gönderir. Bunların her birisi aynı zamanda bir mesleğin piridir. Hacim Sultan ve Ahi Bayezid, silsilesi Hz.Ali’ye kadar uzanan ve Ahmed Er- Rufai’nin kurduğu Rufai tarikatındandır. Sandıklı’da Rufailik tarikatı ateşe girenler ve şiş sokulanlar olmak üzere iki koldur. Şiş sokulanlar Ali Çetinkaya İlköğretim Okulu’nun olduğu yerdeki Hacim Sultan Tekkesi’nde, ateşe girenler ise Ahi Bayezid’in bulunduğu ‘Tekke Odası’nda toplanırlar idi. Anlatılanlara göre, Ahi Bayezid debbağların (deri tabaklayanlar) piridir. Buraya bağlı olanlar gündüz kendi işlerinde çalışır, yatsı namazını yakındaki Kabuli Baba Mescidi’nde (Kubbeli Cami) kılar ve sonra burada toplanırlar. Tasavvufi ve ilmi sohbetler yapılır. Daha sonra iyice kızdırılan fırına birlikte girerler. Sabah ezanına kadar tuğun etrafında tesbih ve zikirle meşgul olurlar. Sabah namaz için birlikte camiye giderler. Ateş kimseyi yakmadığı gibi herkes mutlu bir şekilde evlerine dağılır. Burada çok şiddetli şekilde uğunarak ağlayan çocukların şifa buldukları söylenir. Rufai tarikatının Sandıklı’daki son temsilcisi Şeyh Abdülkadir Efendi olup çocuklarının soyadları Bilginsoy‛dur. 1750’li yıllarda yazıldığı belirtilen ve kabri Muradin Camii arkasındaki türbenin önünde bulunan Şeyh Hamza’nın Divanında diğer veliler anlatılırken; Kavaklı Baba vü Ahi Bayezid, Çomaklı Baba, Helvayi Dedesi Beytinde şeyhin adı geçer. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

Sandıklı Türbeleri

Emirhisar Köyü’nde bulunan caminin kitabesinden 1327 yılında Süleyman bin Karkın tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Önce Deli Yusuf oğullarından Murat bin Murat’ın yaptırdığı mescit harap olunca, Hacı Veli İbn-i Osman tarafından 1876 yılında tamir ettirilmiş ve giderleri için vakıf kurulmuştur. Cami avlusunda Leblebicilerin Piri olduğu kabul edilen Nureddin Sultan’ın medfun bulunduğu ve türbesinin ilk yapıldığı halini koruduğu kabul edilir. Sandıklı’da Çay Mahallesi Derebeyi Sokağı’ndaki Muradîn Camisi bitişiğindeki türbe Muradin Türbesi adıyla da anılmakta olup XVI.yüzyılda yapılmıştır. Kare biçiminde ve kubbelidir. Türbesi içerisinde, Horasan erenlerinden olduğu ve Yunus Emre’ye hayranlığından dolayı hakkında şiirler yazdığı bilinen bir zat olan Şeyh Hamza ile Musa Halife, Şemseddin Halife, Abdullah Halife de medfun bulunmaktadır. Sandıklılı şairlerden Şeyh Hamza 1758 yılında kaleme aldığı bir manzumesinde şunları söyler. “Çay köyüdür iki dere arası, Yunus Emre’dir O’nun aşinası, Gel sorarsan Tapduk Emre, O’dur hocalar hocası.” Hisardan Topeşe Camiine doğru inen yolun sağ tarafında yer alan yatır Fermayi (Zırıncık) Dede’ye aittir. Ayrıca bu yatırın yanında Sarı Baba yatırı yer almaktadır. Sürekli ağlayan bebek ve çocuklar buraya getirilir. Hisarın arkasında Kızık Kasabasına giden yol üzerindeki yatırın ismi Halvalı Dede yatırıdır . Hıdırlık Tepesi denilen yerde bulunan Kırklar Tekkesi , dilek dileme, adakta bulunma yeri olarak ziyaret edilir. Belediye Parkının PTT Müdürlüğüne doğru olan kapısı üzerinde yer alan yatır Mürvet Dede’ye aittir. Yanında üç ayrı kabrin daha olduğu ve hepsinin de, çeşitli istimlakler sırasında ortadan kaldırıldığı anlatılır. Sandıklı Belediyesi İtfaiye Teşkilatının olduğu yerde bulunan yatır Yalıncak Dede’ye aittir. Onun da Horasan’dan Anadolu’ya gelen büyük bir veli olduğuna inanılır. Türbesi, ilk yapıldığı şeklini korumuş olup önündeki cadde ismiyle, yani Yalıncak Caddesi olarak anılır. Yalıncak Yatırından Topeşe Camiine doğru gidildiğinde yolun sol tarafında Omareşe yatırı bulunmaktadır. Çevresinde, burada yatan zatın aile fertleri yatmaktadır. Burada medfun bulunan zatın bir veli olduğu kabul edilir. Antik devirde yerleşim alanı olarak kullanılmış olan, 1530 tarihli kayıtlardan Sandıklı’ya, 19. asırda Çukur Nahiyesine bağlanmış olup (Çukur nahiyesi o zamanlar şimdiki Başağaç kasabasının olduğu yerdedir), Cumhuriyet döneminde ise Kılandıras (Karadirek) nahiyesine bağlanan ve daha sonra Karadirek nahiyesi kaldırıldığı için tekrar Sandıklı’ya bağlanan Akharım Kasabasında Yusuf Dede ve Cirim Baba medfundur. Ballık Beldesinde Abbas Dede (diğer adıyla Avdaz Dede), Kadıncık Ana (Hatun Ana da denir) ve Habil Dede (veya Hebil) adlarıyla bilinen üç evliya olduğu kabul edilir. Abbas Dede’nin Ballık dağında, Kadıncık Ana’nın da Ballıkbaşı Pınarı yanında medfun olduğuna inanılır. Ballık’ın yaşlıları tarafından, Milli Mücadele sırasında Yunanlılar Çay Köy civarına gelip ilerlemeye başlayınca, Hebil Dede ve Avdaz Dedelerin etrafına ağaçları da (ardıç ağaçları) alarak düşmanın karşısına çıktıkları ve onları kovdukları anlatılmaktadır. Daha sonra ele geçirilen Yunanlı bir askerin de bu olayı ‚ağaçlar bize saldırdı‛, diye naklettiği ileri sürülür. Ballık’a ne zaman geldiği tam olarak bilinmemektele birlikte, anlatılanlara bakılırsa, Avdaz Dede’nin Ballık’lı olmayıp daha önceleri bu bölgeye yerleştiği sanılmaktadır. Hebil Dede de tıpkı Avdaz Dede gibi kendini Allah’a adamış bir kişidir. Ağaçları çok sevdiği, her yeri ağaçlandırdığı ve onları koruduğu rivayet edilir. Karadirek köyünde Teceaddün (Taceddin ?) Dede’ye, Çapıtlı Dede’ye hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınlar ziyarette bulunurlar. Yunus Emre, Sarı Selçuk ve Koçgazi Dede ile çağdaş bir Alperen olan Yusuf Dede’nin kabri merkeze bağlı Akın köyündedir. Göksu Dede Bekteş Köyü ile Dutağaç Köyünü birbirine bağlayan ve Göksu Dede Çeşmesi adı ile anılan çeşmenin yanında medfun bulunmaktadır Uyuşak Dede Karacaören Köyü girişinde medfundur. Kargın Baba’nın Alamescit Kargın köyü arasında yerleşmiş olduğu ileri sürülür. Ve her iki köy de ona sahiplenir. Kargın Baba da Taptuk Emre ve Yunus Emre ile aynı dönemde yaşar ve bölgede İslamiyeti hayata hakim kılmaya çalışır. O dönemlerde bölgede bir çok evliya bulunmaktadır. Bunlar Kargın ’a ve çevresine gelen bir çok tehlikeyi halen savmaktadırlar. Kurtuluş savaşında bu dedelerden düşman askerlerine top atışı yapıldığı da rivayetler arasındadır. Yunan askerleri Kargın’a yöneldiklerinde Karaca Ahmet Baba (Çölasar Dede) türbesinden koçların boynuzlarındaki mumlarla düşmana doğru yönelmesiyle Yunan askerlerinin, “ışıklı gelenleri bu kadarsa ışıksız askerleri kim bilir ne kadardır‛, diyerek kaçmaya başlamış oldukları halk arasında anlatılır. Milli mücadeleyle eş zamanlı gerçekleşen bu yardımla bölgedeki dedelerin kurtuluş mücadelesinde göstermiş olduğu desteklere inanılır. Hüdai Kaplıcaları ile Sandıklı’ya bağlı Koçhisar Köyü arasında geniş bir harman yeri içerisinde medfun bulunan Çorhisar Dede’nin , Şuhut İlçesine bağlı Mahmut Köyündeki türbede yatan kişi ile kardeş olduğu söylenmektedir. Ziraat Dede, Göktaş Dede, Kümbet Dede ile birlikte köye adını veren ve Barak Baba’nın şeyhi olan Saltuk Baba, Saltık Köyünde medfundur. Hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınların ziyaret ettiği türbeler arasında Göktaş Dede, Saltık Dede, Ziyaret Dede türbeleri yer alır. Saltık köyünde sütünü sağdırmayan hayvan ya da hayvanın yuları Göktaş Dede’nin kabri etrafında dolaştırılır. Ya da Göktaş Dede’nin kabrinin yanından ot koparılarak yedirilir. Toprağından alınarak çamur haline getirilir ve sırtına sürülür Mevlevi olduğu kabul edilen Şeyh Yahşi , ismini vermiş olduğu Şeyh Yahşi köyünde medfundur. Yumruca Köyünde Yumru Dede’ye çocuğu olmayan kadınların hacet dilemek üzere ziyarette bulunduğu görülür. Dodurga köyünde hasta olan çocuk Dede’nin kabrine götürülür ve yanına yatırılarak üzerine kabrin toprağından serpilir. Nazar olan çocuğun üzerine dedenin kabri yanındaki sudan dökülür. Sütü az olan ya da hiç olmayan kadınlar sütlerinin olması ya da artması için Dede nin kabri yanındaki ‚süt çöğürü‛ ağacına çaput bez bağlarlar. Dodurga köyünde bulunan bir yatırın yanındaki suyun nazara iyi geldiği düşünülmekte ve bu (soğuk) su çocukların üzerine dökülerek nazardan arındırıldığına inanılmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

İscehisar Türbeleri

Kırkkavak Türbesi İscehisar’ın Kavak Mahallesinde, Merkez İscehisar İlköğretim Okulunun arka kısmında yer alır. Etrafı taş duvarla çevrili olup, merkez 3 nolu sağlık ocağı burada bulunur. Rivayete göre burada Horasan erenlerinden bir mürşid ve ailesinin mezarı vardır. Ayrıca Hasan Hüseyin Hazretleri’ ne ve arkadaşlarına ait yatırlar, Işık Dede yatırı, Erenler yatırı ve Güzelim yatırları önemli ziyaret yerleridir. İscehisar halkı düğünlerde, gençleri askere uğurlarken mutlaka Kırkkavak ziyaretinde bulunur ve burada dua ederler. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 İscehisar, Afyonkarahisar

Yazıhan Türbeleri

Hamza Aksüt’ün Anadolu Aleviliği isimli çalışmasına atfen, Kızıldeli ismiyle de anılan Seyyid Ali Sultan Ocağının merkezi, Fethiye’ye bağlı Tencili mezraasıdır. Geçmişi çok eskilere dayanan bu ocağın mensupları Fethiye’ye ilk yerleşenlerdir. 1960´larda Gözüböyük ailesi tarafından onarılarak betonarmeye çevrilen türbenin çevresinde bir mezarlık, 20-25 metre aşağısında üç gözlü bir pınar vardır. Ocak üyelerinin on dördüncü yüzyılda yöreye yerleştikleri, Malatya dışında Sivas, Amasya, Erzincan, İran, Irak ve Lübnan’da taliplerinin oldukları söylenmektedir. Cemil Cever ise makalesinde, burasının Seyyid Ali Sultan’ın ancak makamı olabileceğini kaydeder. 1310- 1402 yıllarında yaşadığı sanılan Seyit Ali’nin Bektaşi ananesinde önemli bir yeri vardır. Beldenin Cumhuriyet Mahallesi Mezarlığında Ebu Seyfi Dede , Hürriyet Mahallesinin güney batısında da Nur Ali Baba Türbesi bulunmaktadır. İlçeye onüç km. mesafede bulunan Karaca köyünde Aleviler tarafından ziyaret edilen İmam Hasan türbesi vardır Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Yazıhan, Malatya

Derviş Ali Türbesi

Malatya – Kuluncak – Bicır köyü Sadece Alevilerin değil Sünnilerin de ziyaret ettiği söylenen Derviş Ali’nin türbesi ile ilgili olarak Bicir köyünde anlatılan bir söylencede yıldızın tasavvuftaki yerine değinilir. Anlatıldığına göre Derviş Ali, tarikata katılma isteğini, “Güneşin selamını alan biz idik!” sözleriyle ifade eder. Bunu duyan Abidin Ağa, ona itiraz ederek Güneşin selamını alan kişinin alnında Zühre yıldızının olacağını söyler. O sırada Derviş Ali, başındaki kalpağı çıkarır ve etraf nur ile dolar. Bunu gören Abidin Ağa, yaptığına pişman olarak şeyhlik postundan kalkar ve oraya Derviş Ali’yi oturtur. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kuluncak, Malatya
Vayloğ Dede

Vayloğ Dede

Malatya – Hekimhan – Ballıkaya köyü Vayloğ Dede (1895-1972) ilçeye 15 km. mesafede bulunan ve eski ismi Mezirme olan Ballıkaya köyünde dünyaya gelir. Babası, Şah Veli Dede’nin torunu Deli Mürtaza Dede’dir. Anası aynı soydan Cenefer Dede’lerden gelen İnsaf Ana’dır. Babası ona, dedesinin adı olan Mustafa ismini koyar. Yaşadığı dönem, Osmanlı Devleti’nin son yıllarıdır. Halk harplerden bıkmış, usanmıştır. Erkeklerini harpte kaybettiği için köyde insan gücü kalmamış, herkes kıtlık ve yoksulluğa düşmüştür. Böyle bir zamanda çocukluğu ve gençliği geçen Mustafa okumamış, tarla ve bahçe işlerinde babasına yardımcı olmuştur. Vayloğ adı ile ilgili şu söylence anlatılmaktadır. İğdir köyünden Cılış’ın Hürü kadının oğlu İsmail asker kaçağıdır, yakalanmış Keban’a götürülmektedir. İsmail, Jandarmalar arasında giderken anası arkalarından ağlayıp sızlanmaktadır. Keban yolu Mezirme’den Deli Mürteza’ların kapısının önünden geçmektedir. Anası Hürü kadın arkalarından türkü ile karışık, “Vay..Loğ …. Vay..Loğ.. İsmail’im yeni ev yaptırdın. Kapısı kurulmadı, tarlan sürülmedi. Benim hallerim ne olacak!..Vay..Log!..Vay..Log!..”, diyerek döşünü yumruklayıp ağlamaktadır. Bunu gören Küçük Mustafa Hürü Ana’nın peşine takılmış, onunla beraber “Vay ..Loğ..Vay..Loğ…”, diyerek o da döşünü yumruklayıp peşi sıra gitmektedir. Bu olaydan sonra halk “Vay..Loğ.. Vay..Loğ..” sözünü dilinden düşürmez. Vayloğ yörede yaygın bir ad haline gelir. Mustafa bir taraftan da Karadirek tekkesinde Görüm ve Cemi ayinlere katılarak deyişler ve mersiyeler söylemesini, Cem birleyip görüm yapmasını öğrenir. Dedeliğe başlar. Halk kendisine Vayloğ Dede adını verir. Kendi köyünden Hasi’nin Kızı Emine Hanım’la evlenir. Bu evlilikten Zeynep, İlyas, Fatma, Zöhre ve İnsaf adlı çocukları olur. Geçim zorlaşınca Karagüney köyüne göçer. Orada tarla edinir, yerleşir. Vayloğ Dede saf, okur-yazar olmayan, deli dolu bir insandır. Karagüney köyünde istediği hayatı bulamayınca, 1952 yılında Mezirme köyüne geri döner. Babası Deli Murtaza’nın ölümünden sonra Vayloğ Dede taliplerini görüp sormak için dedeliğe başlar. Taliplerden aldığı hakullahın bir kısmını köyün fakir fukarasına dağıtmaktadır. Hacılar Köyü’nde, Arguvan-Kızık Köyü’nde kaynayan Abdal Musa pilavına elini daldırarak, kazanı karıştırması, içerisinden bir lokma eti çıkarması ve elinin yanmaması, çocuğu olmayan kadınlar için dua ederek çocuk sahibi olmalarına vesile olması, halk arasında anlatılır. Pek çok kadının onun duası ile çocuklarının olduğuna inanılır. Bu kadınlar erkek olan çocuklarına Mustafa adını verirler. Bu çocuklarda Vayloğ Dede’nin sakat gözü, çalık parmağının izleri görülmektedir. Bazılarında ise divanelik özelliği vardır. Bu çocuklara “Vayloğ Nazarlaması” adı verilmektedir. Başkalarının düşüncelerini okuma, gaipten haber verme, nefes evladı verme gibi konularda mucizeleri olduğuna inanılan Vayloğ Dede herkesle içli dışlı olması, babacan davranışları ve ünlü ‘İçindeki babayı çıkar” deyimini kullanması ile tanınır. Soyunun Hz. Ali’ye dayandırılması sebebiyle “Ocakzade” olması, evinin ve mezarının ziyaret edilmesi gelenekselleşmiştir. Ziyarete gelenler, genellikle kurbanla gelirler ve niyaz ederler. Ziyarete gelen hastaların şifa bulması, taliplerin kalbinden geçenleri bilmesi ile Arguvan, Hekimhan, Malatya ve Sivas çevresinde büyük bir üne kavuşur. Adı İstanbul, İzmir ve Hatay’a kadar yayılır. Vayloğ Dede artık derman arayanların dermangâhı olmuştur. Evi ziyarete gelenlerle dolup, taşmaya başlamıştır. Dede köy çeşmesinin yanına yeni bina yaptırarak ziyarete gelenleri rahat ettirmeye, daha çok ziyaretçiyi kabul etmeye çalışır. Yurdun dört bir yanından Alevisi, Sünnisi, felçli, ağrı çeken, çocuğu olmayan kadınların çocuk istemeleri ile gelen ziyaretçilerle dolup taşmaya başlamıştır. Çocuksuz kadınlar çocuk sahibi olmuş, adlarını Vayloğ koymuşlardır. Artık Vayloğ Dede köy köy gezmez, taliplerin istediği ve gelip götürmeleri ile gider. Görüm işlerini yapar, tekrar evine bırakırlar. 1971 tarihinde Ballıkaya köyünde 76 yaşında vefat eden Vayloğ Dede Orta Mezarlığa defnedilir. Daha sonra Dede’nin sevenleri bir türbe yaptırarak Vayloğ ailesini türbe içine alırlar Halk artık Vayloğ Dede’nin türbesine ziyarete gelmeye başlar. Aşırı ziyaretçi kalabalığı karşısında türbe yetersiz kalır. Bu durumu gören talipleri yeni köyün batısına adına yakışır adak kesim yeri, lokma pişirme ve yeme yeri, türbesi ve hasta yatırma yeri, erkek ve kadın tuvaletleri ile modern bir türbe yaptırırlar. 1998 tarihinde Dede’nin naaşı buraya nakledilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Hekimhan, Malatya
Hacı Esad Işık Efendi

Hacı Esad Işık Efendi

Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Darende’de yetişen ilim adamlarından biri de, 1884 yılında Aşudu (Günpınar) köyünde dünyaya gelen Hacı Esad Işık ’tır. Daha 11 yaşlarında iken babası Müftü Şem’i Efendi’den Feraiz ilminden icazet alır. Esat Efendi’nin on yedi yaşında medresede Arapça’yı iyice öğrenip icazet alarak, on sekiz yaşında Sivas’ta bir mahalle camisinde vaaz vermeye başlamış olduğu anlatılır. Bu vesileyle halkın büyük ilgisiyle karşılaşır. Bu ilginin sonucu olarak zamanın Sivas müftüsü tarafından bir hafta süre ile Ulu Cami dahil olmak üzere Sivas’ın bütün camilerinde vaaz etmesi tavsiye edilir. Bu vaazlardan oldukça etkilenen ve son zamanlarda Sivas Müftülüğü yapan Saçlızade Hacı Rauf Efendi’nin babası, Rauf Efendi’yi Darende’nin Aşudu köyündeki Şemiyye medresesine okumak üzere tahsile yollamış olup Rauf Efendi bu medresenin mezunlarındandır. Kısa zamanda Sivas’ta kendisini sevdiren ve kabul ettiren Hacı Esat Efendi, Sivas müftülüğünce merkez vaiz sıfatıyla Ulu Cami vaizliğine getirilir. Daha sonra Darende’nin ileri gelenleri Hacı Esat Efendi ’yi Darende’deki Cebecizade Sadrazam Mehmet Paşa Medresesine tayin ettirirler. Burada on yıl süreyle çalışır ve seçkin ilim adamları yetiştirir. İlmi olgunluğu ve hizmetleri İstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı II. Abdülhamit tarafından 1905 yılında ulema sınıfına alınır ve Padişah nişanı ile taltif edilir. Sarık üzerine beş cm. genişliğinde kırmızı şerit ve kırmızı şeritle işlemeli yaka gönderilir. Bu nişanlarla resmi ve dini bayramlarda görülür. Katıldığı törenlerde onu gören halk ve asker selama dururlar. Esat Efendi on yıl müderrislikten sonra Darende Mahkemesinde Şeriyye baş katipliğinden Sivas Evkaf baş katipliğine getirilir. Bu görevde iken Atatürk’ün huzurunda Sivas Kongresinin (4 Eylül 1919) millet ve memlekete hayırlı olması için kendisinden dua etmesi istenir. Esat Efendi açılış ve kapanış duasını yapar. Oldukça uzun olan bu duada özetle şöyle demiştir. “Vatan ve milletin hakimiyeti tehlikede olursa, yeni bir hükümetin kurulması ve milletin de buna müzahir olması, dinimiz yönünden caiz olur.” Kongreyi sonuna kadar takip eden Esat Efendi, kongrenin kapanış duasını yapmaya cesaret edecek hocanın bulunmaması üzerine, bu görevi yerine getirecek ilim sahibi biri olduğu ileri sürülünce, özü yukarıda belirtilen duayı eder. Bu duanın arkasından bazı kimseler onun yüzüne, “Hocam böyle bir sözle yağlı sicimi boynuna kendi elinle taktın”, derler. Yenihan (Yıldızeli) ve Pınarbaşı kadılıklarında da bulunan Esat Efendi, Cumhuriyetin ilk yılında Kahta hakimi olur. Daha sonra buradan ayrılıp Darende’ye dönerek 1927-28 yıllarında avukatlık yapmaya başlar. Anlatılır ki, “İlmiyenin en önde gelen zatlarından olan Esat Efendi’ye icazeti Hacı Mehmet Efendi vermiştir. Maalesef sağlığında Darendeliler bu alim zattan hiç istifade etmemişler denilse yeridir. Avukatlığın yanı sıra vaaz ve nasihatlarını sürdürmüş, zamanında “Feraiz” ilmini en iyi bilen, miras ile ilgili meseleleri kusursuz çözen kişi olarak bilinen Esat Efendi, sağlığında bunları pek çok kimselere öğretmiş, bundan başka bu ilimle uğraşan kimse de kalmamıştır.” Çevresinde oldukça saygın bir alim, sahasında otorite bir hukukçu ve yetkili bir din adamı olarak bilinir. Komşu il ve ilçelerden ve hatta köylerden gelen sevenleri, sohbetlerini zevkle dinler, meselelerini açar, aldıkları bilgilerle gönülleri rahat olurdu 1963 yılında vefat ettiğinde seksen yaşında idi. Merhumun hayatta çocuğu kalmadığı için gayrımenkulünü, bir kısmı el yazması üçyüzelli ciltlik kütüphanesini ve emsalsiz bir duvar saatini Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Kütüphanesine verilmesini vasiyet eder. Bu vasiyeti, vasi kıldığı o tarihteki Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-Hatibi olan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi tarafından yerine getirilir. Darende’deki kütüphanenin bir fihristini de çıkaran Hacı Esat Efendi’nin, şöhretten hoşlanmayan, hep kendi halinde kalmayı tercih eden, kibarlığa ve mütevazi bir kişiliğe sahip olduğu anlatılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Darende, Malatya

Şeyh Salih Nihani Efendi

📍 Darende, Malatya
İbrahim Taceddin Veli

İbrahim Taceddin Veli

Malatya – Darende – Osman Hulusi Efendi vakıf binası İbrahim Taceddin Veli 1252’de Darende’de vefat etmiştir. Kabri, zaviyesine binaen, Osmanlı Devleti zamanında Zaviye Mahallesi adını alan yerdedir. Burası, ahfadından Osman Hulûsi Efendi’nin Zengibar kalesi dibinde bulunan evinin bahçesindedir. Oğlu Şeyh Ali’nin kabri de kendisinin yanında bulunmaktadır. Bu mevki Şeyh Ali’nin Zaviye Mescidi’ne vakfettiği hanelerin yeridir. Burası daha sonra Şeyh hamid-i Veli Tekkesi’nin hizmetine verilmiştir. Zaviye Mescidi İbrahim Taceddin Veli’nin aynı mahalde bulunan zaviyesine ait mescittir. Oğlu Şeyh Ali’nin bu mescide ait vakfiyesi günümüze ulaşmıştır. İbrahim Taceddin Veli Hazretleri’nin 13. yüzyılın ortalarında Diyarbakır Kadılığı’nda bulunduğu ve orada bir cami ile bir kütüphane yaptırmış olduğu nakledilir. Darende’nin Ayvalı köyünün onun soyundan olan Ciğerli oğullarından Seyyid Hasan’ın torunlarına ait olduğu rivayet edilmekte; bu ailenin çok alim yetiştirdiği, cesur ve bahadır oldukları anlatılmaktadır. Bunlardan A’ma Halil Efendi (ö.1883) Sivas Gök Medrese’de kırk sene müderrislik yapmış olup, aynı zamanda şehrin müftülüğünde bulunmuştur. İbrahim Taceddin Veli’nin torunlarından Şeyh Cû adı ile bilinen zat ise 1571’de vefat etmiştir. Darendeli Hanefi Efendi, onun Darende’nin eski adı ile Gökyar Mahallesi diye bilinen semtindeki Abidin Paşa’nın bahçesinde medfun olduğunu nakleder. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Darende, Malatya

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.