Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 5 / 29 · 2.869 kayıt
Lala Muslihiddin Türbesi

Lala Muslihiddin Türbesi

Kayseri – lala Musluhiddin camii

📍 Kayseri
Alaeddin Bey Türbesi

Alaeddin Bey Türbesi

Karaman – Hisar Mahallesi’nde Karaman Kalesinin eteklerindeki Parkta. …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Şem’un Sefa

Şem’un Sefa

📍 Hatay
Hz. Hızır (a.s.) makamı

Hz. Hızır (a.s.) makamı

Hatay – Samandağ’da Akdeniz İlkokulu arkasında … Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Hatay
Şeyh Abdurrahim Reyhani El Erzincani (k.s.)

Şeyh Abdurrahim Reyhani El Erzincani (k.s.)

📍 Erzincan
Şeyh Abdurrahman Hüsameddin Efendi

Şeyh Abdurrahman Hüsameddin Efendi

Amasya – Merkez’de Çilehane camii girişindeki türbesinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Amasya
Huysuzlar Türbesi

Huysuzlar Türbesi

Bursa – İznik’de Ayasofya camii karşısında …

📍 İznik, Bursa
Taptuk Emre – Manisa

Taptuk Emre – Manisa

Manisa – Kula’ya 25 km uzaklıktaki Emre köyünde ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kula, Manisa
Tahir Efendi

Tahir Efendi

Manisa – Kula’da Çarşı camii yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kula, Manisa
Kahraman Celal Baba

Kahraman Celal Baba

Kars – Kars Kalesinin yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kars
Seyyid Muhammed Salih (k.s.)

Seyyid Muhammed Salih (k.s.)

Hakkari – Şamdinli – Bağlar köyünde ( Seyyid Taha Hakkari hz’nin yanında) Seyyid Muhammed Salih hazretleri, Osmanlılar zamanında Anadolu’da yetişen evliyanın en büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin otuz ikincisidir. Büyük veli Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin on birinci torunu ve Taha Hakkari hazretlerinin kardeşidir. Seyyiddir. 1865 yılında Nehri’de (Bağlar köyü) vefat etti. Kabri, ağabeyi ve hocası Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretlerinin ayak ucundadır. Seyyid Salih, küçük yaşta Kur’an-ı kerim okumayı öğrendi. Çok zekiydi. Kısa zamanda Kur’an-ı kerimi ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimlerinde marifet sahibi olmak için, ağabeyi Seyyid Taha-yı Hakkâri’nin sohbetiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Vilayet derecelerinde çok yükseldi. Hocası, ona icazet vererek, talebe yetiştirmek üzere Berdesur’a gönderdi. Seyyid Salih hazretleri orada talebe yetiştirmeye başladı. Seyyid Taha hazretleri vefat edeceği zaman ona kendisinden sonra makamlarına kimin oturacağı sorulunca; “Biraderim Salih, kâmil ve olgundur. Herkesin başı onun eteği altındadır” buyurarak Seyyid Salih’i yerine bıraktı. Hasta kalblere şifa olan sohbetleri ile, aşıklarının kemale gelmesine, Hakk’a yaklaşarak veli birer zat olmalarına vesile oldu. Seyyid Salih hazretleri, muhabbet ve edep sahibiydi. Verası ve takvası çoktu. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını terk ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibadetle ihya eder, uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife uyardı. Çok merhametli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların Cehennemde yanmamaları için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayr-i müslimlere dahi iyilik yapardı. Bu sebeple herkes tarafından sevilirdi. Seyyid Taha hazretlerinin oğlu Ubeydullah, babasının yerine geçen amcası Seyyid Salih hazretlerine talebe olmayıp diğer halifesi Seyyid Fehim hazretlerine tâbi olmak istedi. Fehim-i Arvasi ise ona; “Muhterem babanız, yerine Seyyid Salih hazretlerini tayin ettiler. Bu sebeple siz de, biz de onun sohbetine gidip, ona tâbi olmamız lazımdır” buyurdu. Buna rağmen Ubeydullah, buna itiraz eyledi. Bunun üzerine Fehim-i Arvasi; “Mübarek hocamızın kabr-i şerifine gidelim ve soralım. Ne buyururlarsa yapacak mısın?” buyurdu. O da; “Yaparım” dedi. Gittiler. Kabristana girişte ayakkabılarını çıkarıp, kabrin yanına vardılar. Daha hiçbir şey söylemeden Taha-yı Hakkâri hazretlerinin; “Fehim, Ubeydullahı, kardeşim Salihe götür” buyurduğunu işittiler. Ubeydullah, babasının bu emrine uyarak, süratle amcasının huzuruna koştu. Seyyid Salih, 1865 yılında hastalandı. Talebelerini toplayarak herbiriyle vedalaştı, helalleşti. Vasiyetini bildirdi. Kabriyle ilgili olarak da; “Kabrimi ağabeyim Seyyid Taha hazretlerinin kabr-i şerifinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübarek ayakları başımın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra Seyyid Fehime tâbi olun” buyurdu. Sonra talebelerinin Kur’an-ı kerim tilavetleri arasında vefat edip, sevdiklerine kavuştu. Vasiyetini aynen yaptılar. Kabrini hocasının ayak ucuna kazdılar. Şimdi bu iki kabrin üç taşı vardır. Yani Seyyid Taha hazretlerinin kabrinin ayak ucundaki taş, Seyyid Salih hazretlerinin baş taşıdır. Seyyid Muhammed Salih hazretlerinin vefatından sonra yerine Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri geçip vazifesini devam ettirdi. İnsanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatıp onların kurtuluşlarına vesile oldu. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şemdinli, Hakkâri
Nur Baba

Nur Baba

İstanbul -Üsküdar’da Emniyet sokak üzerinde …..

📍 İstanbul
Halil Paşa Türbesi

Halil Paşa Türbesi

İstanbul – Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai efendi sokağında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Seyyid Nuri Baba

Seyyid Nuri Baba

Şanlıurfa – Bediüzzaman kabristanında . Kabristanda 1 nolu kapıdan girdiğimizde 50 metre yürüdükten sonra sol üst tarafta. …….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Dede Osman Avni

Dede Osman Avni

Şanlıurfa – Balıklı gölün yanında yer alan Mevlana Halid dergahı camiinin avlusunda Devrinin en büyük Kadiri Şeyhi, büyük mutasavvıf, Allah dostu Seyyid Şeyh Dede Osman Avni (k.s.) hazretlerinin kabri, Mevlidi-i Halil Camii avlusu içindeki kendi türbesindedir. Türbenin üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır: “Burası bütün evliyanın sultanı Gavsül-a’zam hazreti Abdulkadir Geylani hazretlerinin pak dergahlarıdır” Türbenin içinde bulunan mezardan Dede Osman Avni (k.s.) Efendinin mezarı hemen öndedir. Mezarın baş dikmesindeki kitabeden anlaşıldığı kadarılığıyla; Dede Osman Avni Efendi Peygamber soyundan gelmektedir. 1883 senesinin Kasim ayında vefat etmiştir. Dede Osman Avni Efendi devamlı Mevlidi Halil Camii’nde oturmuş ve orada hizmetini yapmıştır. Kendisinin tesbihi, cübbesi ve bıraktığı bazı eşyalar hala caminin ziyaret girişi yanındaki bir odada korunmaktadır. Hakkında çok sayıda keramet söylenen bir Allah dostudur. Türbesi içinde kadiri tarikatına mensup 10 kişinin daha kabri bulunmaktadır. Bunlardan ikişer kişi üst üste defnedilmiştir. Böylece sekiz mezar bulunmaktadır. Dede Osman Avni Efendi’nin evladı olmadığını, 70 sene Kadiri Tarikatına şeyhtik yaptığını kendinden sonra tarikatın hizmetini yapan Hafız Halil Efendi yazmıştır. Dede Osman Avni Efendi buna göre; 100 yıl kadar yaşamıştır. Kaynak: Kültür ve İnançlar diyarı Şanlıurfa – Şanlıurfa Valiliği Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Hacı Veyiszade Mustafa Efendi

Hacı Veyiszade Mustafa Efendi

Konya – Merkez’deki üçler kabristanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Turgutoğlu Türbesi

Turgutoğlu Türbesi

Konya – Turgutoğlu caddesinde , Şeyh Sadreddin Konevi camii yakınında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Söylemez Türbesi

Söylemez Türbesi

Söylemez Türbesi ;Konya – Meram’daki Balık Halinin hemen önünde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
İmam Begavi

İmam Begavi

İmam Begavi Türbesi ;Konya – Sadreddin Konevi hazretlerinin türbesinin bahçesinde ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Kesikbaşlar Türbesi

Kesikbaşlar Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi İlçesindeki Seyitgazi Külliyesinde , Seyyit Battal Gazi hazretlerinin karşısında. Kitabesi bulunmamaktadır. İnşa tarihi kesin olarak bilinmeyen yapının, günümüze gelen orijinal bölümlerinden Selçuklu Dönemine ait olduğu anlaşılmaktadır. Kuzeyinden çilehane, batısından hol, güneyinden camiyle çevrelenmiştir. İki katlıdır. Alt katı, doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülüdür. Üst kat kareye yakın yamuk planlı, kubbe örtülüdür. Cenazelik mekanının ortasında iki sanduka yer alır. Doğu cephe ekseninde sivri kemerli bir pencere bulunur. Üst kat, batısından sivri bir kemerle hole eyvan gibi açılmaktadır. Doğu cephesi kesme taş kaplamadır. Alt kat zemini hol zemininden yaklaşık 1.5 metre daha aşağıdadır. Moloz taş örgülü doğu duvarı haricind ki tüm duvarlar, tuğla örgülüdür. Alt katın çok az kısmı hol zemininin üstünde kalan batı duvarında bir pencere bulunur. Üst katın tüm duvarları düz istifli tuğla örgülüdür. Yıkılan pandantif geçişli kubbesi günümüzde yeniden yapılmıştır. Alt kat duvarlarında tuğla, moloz, kaba yonu ve kesme taş, üst katın kemer, kubbe geçişleri ve kubbe örtüsünde tuğla kullanılmıştır. Eyvan kemerini çevreleyen şeritle keıner köşeliklerinde erken tarihli özgün geometrik süslemeler bulunur. Eyvan kemerini çevreleyen şeritteki ok ucu motifleri dikkati çekmektedir. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Kardeşler Türbesi

Kardeşler Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi İlçesindeki Seyitgazi Külliyesinde , Seyitgazi türbesi girişinde ilk solda. Kösemihal’in oğullarından Ahmet ve Mehmet Beyler Türbesi olarak da bilinir. Türbe tahminen 16.yy sonu, 17.yy başında inşa edilmiştir. Halk arasında ; şehit kardeşler, Türbe binasını yaptıranlar, Kesikbaşlar, Türbe binasını tamir eden ustalar olarak adlandırılan türbeye söve ve lentosu yekpare siyah mermer dikdörtgen formlu açıklıktan üç basamaklı taş merdivenle çıkılır. Türbe zemini yüksek tutulmuştur. Kubbeye geçişte türk üçgenleri ve stalaktikitler kullanılmıştır. Türbe içinde doğu batı yönünde uzanan iki lahit vardır. Türbenin dışa açık cepheleri ve sekizgen kubbe kasnağı kesme taş örgülü olup taş saçakla nihayetlenir.

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Kadıncık Ana Türbesi

Kadıncık Ana Türbesi

Afyon Merkez’de Mevlevi camii’nin bir arka sokağı olan Tabakhane sokağı üzerinde. Afyon Mevlevihanesinin batı tarafında bulunana Kadınana türbesinde Melek Peyker ile Naime Gevher Hanımlar medfundur. Binası taş duvarlı, ahşap tavanlı olup çatısı kiremitle örtülüdür. Türbe içersinde beş kişiye ait mezarlardan büyük olanı Melek Peyker, yanındaki sanduka ise Naime Gevher hanıma aittir. Arka bölümde bulunan üç küçük sandukanın ise kimlere ait olduğu bilinmemektedir. Selçuklu hükümdarlarından III. Alaaddin Keykubat’ın kızları olan Kadınanalar, anlatılanlara göre Anadolu Valisi Emir Çobanoğlu Demirtaş (Timurtaş) Beyin zulmünden kaçarak Afyonkarahisar’da Sahipataoğullarına sığınırlar. Tüm mal varlıklarını şehrin gelişmesinde ve hayır işlerinde kullanan kardeşlerden Melek Peyker, Orta Kalacık’taki kaynaktan açıkta gelen suyu, kapalı ark haline getirir. Naime Gevher Hatun, şehrin ortasından geçen dere üzerine köprüler inşa ettirir. Asiye Sultan ise (Kadınana İlköğretim okulu yanında Türbesi var) bu günkü Saraçlar içi, Kadınana türbesi, Müftülük, Afyon Lisesi ve Ordu Bulvarı başlangıcına kadar olan bölgede yaklaşık bin kişilik mezar yaptırır. Bu üç kız kardeşe Afyonkarahisarlılar tarafından kadirşinaslık eseri olarak ‘Kadınana’ lakabı verilir. 1330’da Nusreddin Ahmed tarafından yaptırılan ve şehrin en eski mahallesine isim veren Kubbeli Mescid, tek kanatlı kapısıyla Selçuklu mimari tarzında olup, yıldızlı, geometrik ve bitki motifli oymalı bir sanat eseridir. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Seyitgazi, Afyonkarahisar
Vani Mehmet Efendi

Vani Mehmet Efendi

Bursa – Kestel’deki Vani Mehmet Efendi camii içerisinde Vani Mehmet Efendi , IV. Mehmet zamanında ” Hünkar Şeyhi ” şanıyla büyük nüfus kazanan bir din ve devlet adamıdır. Peygamber Efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Aslen Van’ın Hoşap ( Güzelsu ) kasabasındandır. Vani denmesinin sebebi Van’lı olmasından ileri gelir. Boğaziçindeki Vaniköy semti adını Vani Mehmet Efendi’den almıştır. Vani Mehmet Efendi ilk eğitimini Van’da gördü. Doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Gence , Karabağ ve Tebriz gibi bazı beldelerde ilim tahsil etti. Daha çok tefsir , hadis, fıkıh ve tarih bilgileri üzerinde çalışan , edebiyat ve belgatta yükselen Mehmet Efendi, daha sonra Erzurum’a yerleşti. Bilgisi ve hitabetiyle, herkesin ve bilhassa Erzurum Beylerbeyi Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’nın da hayranlığını kazandı. Fazıl Ahmet Paşa İstanbul’a çağrılıp, sadrazam tayin edildikten sonra Vani Mehmet Efendi’yi İstanbul’a davet etti ve padişah IV. Mehmet’e tanıttı. Saraya giren Vani Mehmet Efendi , Padişah tarafından çok sevildi ve Vani Mehmet Efendi’nin namı İstanbul’da duyulmaya başladı. Padişah tarafından çok sevilen Vani Mehmet Efendi, sarayda Padişaha vaaz ederdi. II. Mustafa Han’ın da hocası oldu. Padişah hocası ” Hünkar Şeyhi ” olan, Vani Mehmet Efendi Yeni camii de ilk kürsü vaizi oldu. Kürsü vaizi olarak büyük şöhret kazandı ve bu sebeple ” Şeyh” diye anıldı. Şeyh ünavı burada tarikat büyüğü anlamında değil , alim , üstad anlamındadır. Yüksek ikbalinin sağladığı imkanlarla hayır ve bayındırlık eserleri yaptırmaktan geri kalmamıştır. İstanbul’da Vaniköy’de ve Bursa’da Kestel’de birer cami yaptırmıştır. Pek çok talebe yetiştiren Vani Mehmet Efendi bir çok eserde kaleme almıştır. Vani Mehmet Efendi , Medine kadılığı görevinde iken ”Sıhhai Cevheri ” isimli lugatı Türkçe’ye çevirmiştir. İmkan ve gayretiyle Kestel’de adına izafeten Vani mehmet camii şerifi, 1 hamam , 1 büyük Han , 6 dükkan ve bahçeler olarak büyük aşevi 7 hücreli ilim zaviyesi meydana getirmiştir. Vani Mehmet Efendi Türk Milliyetçiliğinin ilk müjdecilerindendir. Dinimize sokulan hurafeler ve bozuk mezheplerle de mücadele etmiştir. 1682 yılında Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana’daki haçlı orduları karşısında yenildiğinde, Vani Mehmet Efendi Ordu Şeyhi idi. Ordu istanbul’a döndüğünde, Bursa yakınlarındaki kestel köyündeki çiftliğine yerleşti. 10 Ekim 1685 tarihinde Bursa’da Kestel köyü’nde vefat etti. Banisi olduğu camii’nin içerisine defnedildi. Kabir Taşı ; Sübhan Allah ( Sübhan Allah ) Kıdvet-u Ulema-il Amilin ( Bildikleri ile Amil alimlerin) Zübde-tü Fazl-ül Kamilin ( Örneği, olgun Kimselerin Üstünlüklerinin Özü ) En- Natıku Bil Hak ( Hakkı Konuşan , Halka Vaaz Eden ) Ed Da-i ila Allah ( Allah’ın Dinine Çağıran ) El Mülteci İla Civarillah ( Allah’ın Teminat ve Yakınlığına sığınan ) Muhammed – Ül Vani Revvaha Allahu Ruhahu Fiyevm İl Cumuati Es Salis ü Aşere Min Zalike Adeti El Münselikü Fi Suhur i Sitte tin ve Tisune Ve Elfün 1096 Yılı Zilkade Ayının On üçüncü Cuma Günü Bu Dünyadan Göç Eylemiştir.

📍 Bursa
Sofu Dede – Et dede

Sofu Dede – Et dede

Bursa – Namazgah camii yanında Emir Sultan Hazretlerinin hadimleriden (hizmetkar) olan Sufi Mehmet Efendi , halk arasında ” Et Dede ” olarak da bilinmektedir. Yaşadığı dönemde kasaplık yaptığı için kendisinin bu ad ile tanındığı rivayet edilmektedir. 4129 tarihinde vefat ettiği bilinen Sufi Mehmed Dede , 1375 – 1400 tarihleri arasında yaptırdığı Namazgah camii haziresine defnedilmiştir. Cami haziresinde bulunan diğer mezar taşlarının gerçekten buraya ait oldukları şüpheli olmakla birlikte Namazgah civarına vaktiyle çok sayıda definlerin yapıldığı bilinmektedir.

📍 Bursa
Hasan Esad Bağdadi

Hasan Esad Bağdadi

Hasan Esad Bağdadi hazretlerinin türbesi ; Adana – Kozan’da Kozan kalesinin eteklerinde Yıllar önce Kozan Kalesi eteklerinde yapılan bir savaşta atının ayağının kaymasıyla kayalıklardan düşerek şehiden vefat ettiği bildirilen Hasan Esad Bağdadî hazretlerinin ne zaman doğdu ve vefat ettiği bilinmemektedir. Kabri şerifi, Kozanlı bir hayırsever tarafndan tek odalı bir türbe olarak yapılmıştır. (Allah ondan razı olsun) Türbe zamanla buraya yuvalanan sarhoşlar tarafından sıvaları dökülüp, kapısı kurşunlanarak, harabe bir vaziyete getirilmiştir. Kozan Belediye Başkanın çabalarıyla ( Allah ondan razı olsun) çevre düzenlemesi yapılmış , türbe binası düzenlenmiş , abdest yerleri yapılmıştır.

📍 Kozan, Adana
Ağca Baba

Ağca Baba

Ağca Baba Türbesi ; Adana – Kozan’da Çınar sokak ile manastır sokağın kesişimindeki kabristanda. Ağca Baba ‘nın hangi tarihte yaşadığı ve isminin ne olduğu hakkında bir kaynak bulunamamıştır. Tahminen 4,5 metre uzunluğunda bir mezarda metfundur. Bir Türkmen ereni olduğu söylenen Ağca Baba ‘nın birçok kerametleri görülmüştür. 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesi’nin Livayı Kozan Sis Kasabası bölümünde; “ Evliya-yı Kiramdan ağca baba ve kasaba-i meskura bir çarık mesafede Çomak Dede hazeratının makam-ı alileri vardır ” denilmektedir. Ağca Baba ‘nın kerametlerini araştıran Abdulkadir Kaçan , Çukurova Evliyaları eserinde şöyle anlatır. ” Sakine Çabuk isimli Kozan’Iı kadın şunları anlattı; ” Oğlum kaybolmuş, aradan günler geçmiş bir türlü bulunamamıştı. Anayüreği dayanır mı, gece gündüz ağıtlar yakarak onu arıyor bir türlü bulamıyordum. Artık umudumu kesmiş, öldüğünü yavaş yavaş kabul etmiştim, çünkü, kafamı oynatacaktım. Bütün yakınlarımda (Artık o geri gelmez, kabul et) diyorlardı. Hemen aklıma Ağca Baba ‘mız, yüce evliyamız geldi. Kendi kendime bir dua ettim, Allahım, eğer oğlumdan sağ ya da ölü bir haber alacak olursam, Ağcababa’ya gidip bir mevlüt okutayacağım deddim. Yüce Allahım, bu evliyamızın yüzü suyu hürmetine duamı kabul etmiş olmalı ki, bir kuyuya inip, zehirlenmiş ve bayılmış olan oğlum, günler sonra yeniden kendisine gelmiş (Benim annem-babam var. ben neden buradayım ki?) diye önce korkmuş, sonra da koşarak eve döndüğünde aradan tam 10 gün geçmişti… Bu yüce evliyamızın sayesinde oğluma yeniden kavuşmuştum. Hemen adağımı yerine getirdim ” Ağacaba’nın türbesi civarındaki herkes onun bir kerametini anlatıyor.” Ağacababa bizim önce canımızın, namusumuzun, sonra da malımızın koruyucusudur. Burada yaşayan çok saf., temiz, dürüst, evliya gibi bir kişi vardı. O da her akşam. Ağca baba ‘nın duru bir atla, gelip, mezarının üstünde kaybolduğunu görümüştü. Bunu görenlerin sayısı oldukça fazladır. Kozan’daki Askeri bölgeye yakın olan Ağca Baba ‘nın Türbesi’nden her gece ezan ve dua sesleri yükseldiği, burada nöbet tutan askerler tarafından defalarca duyulmuş, dilden dile, kulaktan kulağa anlatılıyor… Kaynaklar ; Çukurova’nın Manevi Sultanları ,Kazım Temir, Türkiye Gazetesi Türk Kültür Varlıkları Envanteri , Nusret Çam , Türk Tarih Kurumu Çukurova Evliyaları , Abdulkadir Kaçar

📍 Kozan, Adana
Mevlana Seyyid Ali Hamedani

Mevlana Seyyid Ali Hamedani

adres

Şeyh İbrahim Efendi – Kastamonu

Şeyh İbrahim Efendi – Kastamonu

Şeyh İbrahim Efendi kabri şerifi ; Kastamonu Şeyh Şaban Veli türbesinde Şeyh Abdurrahman Efendinin vefatı üzerine Şaban-ı Veli dergahına 9. Şeyh olarak Amasya’da neşri tarikat etmekte olan Şeyh ibrahim Efendi gelmiş ve tam 40 sene halkı tenvir ve irşatta bulunmuşlardır. Kendisi, gayet alim, fazıl ve kamil bir mürşit olup son derece ibadet ve taatla meşgul olduğu tam 50 yıl beş vakit namazı imam ile kıldığı damadı tarafından yazılan Arapça hal tercümesinden öğrenilmiştir. Namazın sünnet ve nafilelerini dahi hiç terk etmeyerek kıldığı gibi, Kur’an-ı Kerim-i 3000 defa okuduğu ve Şaban-ı Veli camiinde Kur’an tefsirine başlayarak halka yaptığı vazu nasihatta tam 36 senede tefsiri hitama erdirdiğini ve bu hatim duasını caminin almıyacağı nazarı itibare alinarak o civarda bulunan Gümüşlüce mevkiinde yapılmıştır. Zamanında pek çok kimselerin kendisine intisap etti ve bir çok kimselere Şeyhlik payesi vererek Anadolu ve Rumeli’ye göndermiştir. Kendisinin Muhittin Arabi’nin bir eserine mürşidane şerhleri olduğu gibi, fetvaya dair de bir eseri vardır. 1124 (1712 M.) de ahirete intikal etmişler ve Şaban-ı Veli türbesine defnolunmuştur. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010

📍 Kastamonu
Hacı Ahmet Hilmi Efendi

Hacı Ahmet Hilmi Efendi

Hacı Ahmet Hilmi Efendi Osmanlı Devletinin son devresinde yetişen alim ve evliyalardandır. İsmi Ahmed bin Muhammed bin İsmâil’dir. 1268 /1852 yılında Ankara Kızılcahamam ilçesinin Pazar-Kınık köyünde doğdu. İlim ve fazilet sâhibi bir zât olarak yetişti. Asrın fazîletlilerinden el-Hâc Ahmed Hilmi Ankaravi adıyla tanındı. 08-12-1916 senesi (4 Safer 1135) İzmit’te vefât etti. Sultan Orhan Câmii civârındaki Bağçeşme Şehitler kabristanına defnedildi. Ahmed Hilmi Efendi , ilim ve edeb üzere yetişip, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Hocasından tasavvuf yollarından Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin insanları yetiştirmedeki terbiye usûlü olan Hâlidiyye kolundan icâzet (diploma) aldı. Sonra İzmit’te Fevziye, Taşıçılarbaşı ve Yeni Cumâ câmilerinde imâm ve hatiplik yaptı. Bu vazîfesi sırasında haftanın salı ve cumâ günleri yatsı namazından sonra Hatm-i hâcegân gibi hayırlı işlerle meşgûl oldu. Çok kimseyi Allahü teâlâyı anmaya ve hatırlamaya alıştırdı. Onların gönüllerinin toplanmasına çalıştı. Bilâhare çıkan dedikodular yüzünden Kastamonu taraflarına gönderildi. Orada ikâmete (kalmaya) memur edildi. Ahmed Hilmi Efendi orada Müslümanların dinlerini korumaları için lâzım olan bilgileri öğrenmelerine dâir Muhibbü’l-Fıkh li Hıfzı’d-Dîn ismindeki eserini hazırlayıp neşretti. Daha sonraları İzmit’e döndü. Vakitlerini medresede ders ve talebe yetiştirmekle ve ibâdetle geçirdi. Vefât haberi zamânın İkdâm Gazetesi’nin 15 Muharrem 1916 Pazar günkü nüshasında irtihal başlığı altında şöyle yayınlandı: “ İzmit’te Gâzi Süleymân Paşa Medresesi Müderrisi Hulefâ-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyyeden ve Fudalâ-yı asrdan Ankaralı Hacı Ahmed Hilmi Efendi irtihal-i bekâ eylemiştir. Mevlâ-yı müteal rahmet eyleye. İzmit’te Orhan Câmii civârındaki Kal’a kabristanına defnedilecektir. “ Ahmed Hilmi Efendi kitabını yazma sebebini şöyle anlatır: Kastamonu vilâyetinde ikâmete memur olduğum günlerden birinde sâlih bir zâta misafir oldum. O esnâda bana anlattı: Onun sevdiklerinden biri hasta olmuş. Tedâvî için bir tabîb getirmişler. O tabîb misâfir olduğum zâta; “Bir hasta için bir köye gitmiştim. Orada ihtiyar bir adama peygamber ve kitabınızın ismi nedir diye sordum. O ihtiyar cevap veremeyip sükût etti. Sonra ben o adama, peygamberimin ismi Îsâ, kitâbımın ismi İncîl’dir. Bak ben biliyorum sen bilmiyorsun, dedim.” diye anlatmış. Bu anlatılan gayretime dokundu. İnsanlara nasîhat olarak vâzda ve dışarıda hoca efendilere işin önemini, vehâmetini söylemişsem de, içimdeki ateş dinmedi. Bir zaman Devrekâne nâhiyesinde Tevfikiyye Medresesinde ders okuturken ihlâs sâhibi bir zât bu eseri hazırlamamızı istedi. Allahü teâlâya tevekkül ederek yazmaya başladım ve bu eser meydana geldi. İmâm ve Hatip efendilere tavsiye ve ricâ ederim ki, cumâ günü ve cemiyetlerde (toplantılarda) ilmihâle dâir bilgiler okumalı, yalnız sıbyanlar (çocuklar) ile yetinmeyip, cumâ namazından evvel Dürri Yektâ Şerhi ve İmâm-ı Birgivî’nin Vasiyyetnâme’si ve bunun şerhlerinden edinmeli ve ahâliye (müslümanlara) okumalıdır. Ahmed Hilmi Efendi yine şöyle anlatır: Peygamber efendimiz; “ Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir .” buyurdu. Dînin emir ve yasaklarını bildirmede âlimler vâristir. Peygamberler dîni, diyâneti insanlara bildirip açıklamakta neler çektiler. Fakat ilâhî emir ve dînî vazîfeyi bildirmekten geri durmadılar. İnsanlar ise onlara bu tebliğ ettikleri, bildirdikleri şey sebebiyle düşman olurlardı. Peygamberler cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip (sığınıp, güvenip) onlardan korkmadılar. Bizler ise dünyâ geçimini düşünüp ararız. Onu da tamam elde edemeyiz. Bâzımız dünyâda ve âhirette perişan olur gider. Dîni öğretmede tamâmen peygamberlerin yolunda olsaydık dünyâ ve âhiretimiz mâmur olurdu. Yavrularımız dinlerini tam öğrenemiyorlar. Yardıma muhtaçlar. Rabbimizin; “Allahü teâlânın dînine yardım ederseniz Allahü teâlâ da size yardım eder” (Muhammed sûresi: 7) buyurduğunu duymuşsunuzdur. Ahmed Hilmi Efendi buyurdu ki: Mümin mümine yardım ve muâvenete borçlu gibidir. İşini âlimlerin bildirdiği şekilde yap. Bu zamanda fetvâ, takvâ aranmaz deme. Bu nefs ve şeytanın aldatmasıdır. İslâmiyette güçlük ve zorluk yoktur. Eski ümmetlerde olan güç ve ağır teklifler bu ümmetten kalkmıştır. Ne çâre ki din kayrılmaz. İş âlimlere sorulmaz. Âdet ne ise ona bakılır. Nefs ne isterse o yapılır. Yine de müslümanlık dâvâsına kalkılır. Heyhat uzak böylelerine müslümanlık. Komşu hakkında şöyle bildirdi: Hazret-i Enes, Peygamber efendimizden rivâyet etti ki: “Kişinin îmânı doğru olmadıkça, kalbi doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz. Mümin, komşusunun lisanından (dilinden) emin olmadıkça Cennet’e giremez.” Îmânı tâzelemek husûsunda buyurdu ki: Her gün tecdîd-i îmân (îmânı yenilemek) müstehaptır. “Yâ Rabbî! Eğer benden unutarak ve yanlışlıkla ve bilerek küfür ve şirk ve günâh ve her ne meydana gelmiş ise ben onların hepsinden dönüp vazgeçtim, pişman oldum. Bir dahi yapmamaya söz verdim. İslâm dînini kabûl ettim. Peygamber efendimiz hazretleri senin tarafından her ne getirdi ise inandım, kabûl ettim. Dilim ile söyledim kalbim ile tasdîk ettim. Hepsi haktır, doğrudur ve gerçektir. Eğer söz ve işlerim dîne aykırı ise ondan da pişman oldum. Vaz geçtim.” demeli ve Âmentü duâsını okumalıdır. Kabir taşındaki Kitabe ; Huve’l Baki Basiret Çeşmini aç bak makam-ı evladır bu ( Kalp gözünü açarak bak, bu kabir veliler makamıdır.) Hilefatle mübeccel muktedayı etkiyadır bu ( Bu kabirde yatan kişi tarikat yolunda belirli derecelere yükseltilmiş , örnek alınacak , Allah korkusu olan bir kişidir.) Tarik-i Halidi’de itdi kırk yıl kesb-i feyza feyz ( Halidi tarikatı yolunda kırk yıl çalışarak olgunlaşmış, ilerlemiş ,ve kendisine görev verilmiştir.) Çerağ-ı Hacegandır şem’a-i Ahmed Ziya’dır bu ( Hocalar piri , mürşidi , Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevinin nurudur.) Cenab-ı Zü’l-Cenaheyn Hazreti Ahmet Efendi’dir ( Dünya ve ahiret bilgisine sahib Ahmet Efendi’dir.) Mükerrem varis-i pak-i ulum-i enbiyadır bu ( Kendisine saygı gösterilen Peygamberler bilgisinin varisidir. ) Huzurunda oku ihlas ile bir fatiha zair! ( Ey ziyaret eden kişi, kabrinin önünde ihlas ile bir fatiha suresi oku) Derunun nura garkolsun mezar-ı asfiyadır bu ( İçin nurla dolsun. Bu kabir, aziz, halis, temiz ve gerçek bir dostun kabridir.) Kaynaklar 1) Muhibbü’l-Fıkh li Hıfz-id-Dîn; s.3 2) Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî; s.163 3) II. Uluslararası Şeyh Şaban-ı Veli Sempozyumu , Kastamonu Üniversitesi , 4-6 Mayıs 2014 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kocaeli
Kesikbaş Türbesi – Kastamonu

Kesikbaş Türbesi – Kastamonu

Kesikbaş Türbesi ; Kastamonu – Merkez’de Kesikbaş sokak ile demir sokağın kesişiminde yer alır. Kastamonu merkez’de Kesikbaş isminde üç tane türbe vardır. Bunlardan Kesikbaş sokak ile demir sokağın kesişiminde yer alan Kesikbaş hazretleri Türbesinde kimin medfun olduğu meçhuldür. Kabir taşı yoktur sadece sarık şeklinde bir işaret taşı vardır. Kabrin etrafı kiremitlerle duvar oluşturulup çevrilmiştir. Diğer İki Kesikbaş Türbesi ; 1- Aktekke mahallesi , Eski Tosya caddesinden ayrılan Budak Tepesi sokağının köşesinde 2- Merkez’de Şaban-ı Veli camiinin yankınındaki Direk sokağın sonunda yer alır.

📍 Kastamonu
Atabey Gazi

Atabey Gazi

Atabey Gazi Türbesi , Kastamonu – Atabey mahallesindeki Atabey Gazi camiinin güneydoğu köşesinde Mülkiyeti Atabey gazi vakfına ait olan Cami’nin kitabesinden öğrenildiğine göre, Çobanoğulları beylerinden Atabey Muzafferüddin Yavlak Aslan 1273 yılında yaptırmıştır. Kastamonu’nun en eski camisi olan bu yapı 1800 ve 1871 yıllarında onarılmıştır. Cami kesme ve moloz taştan yapılmış, ibadet mekanını kırk ahşap direğin taşıdığı bir tahta tavan ile örtülmüştür. Bundan ötürü de halk arasında Kırk Direkli Cami olarak tanınmıştır. Giriş kapısı taştan yapılmıştır. Rivayete göre Selçuklu devletinde üst düzey komutanlardan birisi olan ve 200 bin çadırlık aşireti ile önemli bir güce sahip bulunan Hüsamettin Çoban Bey Kastamonu’yu fethettiğinde, kalenin hemen eteklerinde bir cami yaptırmis ve ilk Cuma namazını burada kıldırmıştır. Cuma hutbesine çıkarken de, fethin simgesi olarak minbere kılıç kuşanarak çıkmıştır. Daha sonradan torunu Muzafereddin Yavlak Arslan tarafından ilk yapılan cami yıkılarak yerine bugünkü Atabey camii inşa edilmiştir. Ancak fethin ardından kılınan ilk Cuma namazında minbere kılıçla çıkan Hüsamettin Çoban Bey’in başlattığı gelenek sonradan da devam ettirilmistir. Günümüzde de Atabey cami’mde imam hala Cuma hutbesi için minbere çıkarken kılıç kuşanma geleneğim devam ettirmektedir. Caminin güney duvarının hemen doğusunda da Atabey Gazi Hazretlerinin türbesi bulunmaktadır. Türbede bu zatın dışında kimin yattığı kesin olarak bilinmemekle beraber, Muzaffereddin Yavlak Arslan’ın mefdun olduğu kesin olarak bilinmektedir. Cami ve türbe son olarak 2009 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafında restore edildi. Türbede medfun olan Atabey ‘in adı belli olmamakla beraber tarihî kaynaklar Kastamonu fatihi olarak Hüsameddin Çoban Bey’i göstermektedir. Son yıllara kadar kale kilidinin sandukasının başında asılı durması ve türbe duvarındaki levhada yazılı bulunan:” Eazım-ı Rical-i Selçukiyye’den Fatih-i belde Atabey Gazi Hazretlerinin türbe-i Şerifesidir ” ibaresinden bu Atabeyin Hüsameddin Çoban Bey olduğu anlaşılmaktadır. Hüsameddin Çoban Bey’in Anadolu Selçuklu Devletinin ilk hükümdarı Kutalmış oğlu Süleyman Şah’ın seçkin emirlerinden Kara Tekin’in soyundan geldiği kabul edilmektedir. (Kara Tekin, 1074 M. yilinda Sinop ve Kastamonu havalisini fetheden Danişmentliler Devleti emindir ve Çankırı’da medfundur). Çağdaş kaynaklarda bildirildiğine göre Hüsameddin Çoban Bey , Anadolu Selçuklu Devleti’nin önde gelen komutanlarından biridir. Melikü’l ümera unvanına bakılırsa sıradan bir bey olmayıp Bizans sınırlarındaki “Uç” tabir edilen bölgenin Beylerbeyidir. Binaenaleyh, sınırları Sinop’un batısında kain bir noktadan Kastamonu, Devrek, Bolu, Eskişehir, Kütahya ve Denizli’yi içine alan bir yay şeklinde Akdeniz’de Fethiye Körfezine kadar uzanan bölgenin tamamı Hüsameddin Çoban Bey’in liderliğindeki Kayı Boyunun yönetiminde bulunuyordu. Aralarında Ertuğrul Gazi ‘nin de bulunduğu bütün Kayı beyleri bu beylerbeyi’ne tabi idi. Muzafereddin Yavlak Arslan döneminde Hoylu Hasan Bin Abdüldülmümin tarafından yazılan bir eserin mukaddimesinde yer alan, “ Melikü’I ümera ve sipah-büd-ı diyar-ı uç ” unvanlarından Beylerbeyi sıfatının Çobanoğulları Beyliği’nin yıkılmasına kadar Kastamonu beylerinin uhdesinde kaldığı görülmektedir. Bu durumda Ertuğrul ve Osman Beyler Söğüt civarında bir oymağın beyleri sıfatıyla yaşadıkları devirde kuzey-batı Anadolu sınırlarının muhafazası ile görevli bulunan Çobanoğulları Beyliği’ne tabi bulunuyorlardı. Hüsameddin Çoban Bey ve oğulları Bizans’ı Paflagonya Bölgesinden atarak sürekli mücadelelerle zayıflatmış ve küçük bir bölgeye sıkıştırarak nöbeti Osmanlı’lara devretmiştir. Osman Bey’in Söğüt Yaylası’nda temellerini attığı muhteşem imparatorluğun mayasında Kastamonu’nun payı küçümsenemeyecek ölçülerdedir. Bugün gururla yad ettiğimiz Osmanlı Devlet geleneklerinin tecrübelerle olgunlaştığı yer olarak Kastamonu, Türk-îslam tarihinde müstesna bir mevkie sahiptir. Atabey Gazi Türbesi, Atabey Camiinin Güneydoğu köşesindedir. Yerli tuğladan yığma tekniği ile yapılmış, üzeri aynı teknikle kubbe biçiminde örtülmüştür. İçeriden bakıldığında sekiz köşeli, dışarıdan yuvarlaktır. 3.8×3.8 Metre ebadındaki türbenin kapısı güney duvarından açılmaktadır. Türbe ile cami arasını birleştirmek suretiyle meydana getirilmiş 4×6 metre ebadındaki duvarları moloz taşı ve harçla örülmüş olan döşemesi tahta, tavanı ahşap tonozlu bölüm son restorasyonda kaldırılmıştır. Türbe iki katlı olarak inşa edilmiş olup zeminde mezarlar üst katta ahşap sandukalar vardır. Cesetler toprağa gömülü olup sandukalar işaret için konulmuştur. İçinde iki adet tahta sanduka vardır. Diğerine göre daha büyük olanı bölgenin fatihi Atabey Gazi’ye aittir. Son restorasyon esnasında kaldırılan bölümden çıkan mezar şahidelerine göre buradaki mezarlardan birisi 1227/1812 tarihinde vefat eden Bayrami Şeyhi Şemseddin Efendi diğeri de 1234/1818 tarihinde vefat eden eşi Gülsüme Hanım’a aittir. Atabey Gazi Türbesinin civarındaki kabristan, aralarinda alim, şair, tabip, mühendis ve müderrislerin bulunduğu; Her biri sahasında emsalsiz olan çok sayıda zevatın ilmî sohbetlerinin hiç aksamadan devam ettiği bir meclis gibi görülmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Hayran Efendi

Hayran Efendi

Hayran Efendi Türbesi ; Kastamonu – Gökdere caddesi üzerindeki hazirede. Gökdere caddesi üzerindeki yıkılmış olan Hacı Kürük camii ile aynı yerde bulunan hazirede 7 adet kabir vardır. Mezar şahideleri tamirler esnasında yıpranmış ve yazılar okunamayacak duruma gelmiştir. Bu yüzden kime ait oldukları belli değildir. Sadece kıble tarafından dördüncü mezarın şahidesinde 1125/1713 tarihi okunabilmektedir. Duvarın kıble tarafında ise camide imamet görevi yaptıkları zannedilen 1282 ve 1295 tarihlerinde vefat etmiş Erzurumlu Seyyid Ahmet ve iskilipli Gazi Ahmet Ağa’nın mezarları vardır. Hayran Efendi’nin kabir taşı ise ne yazık ki yoktur. Halk tarafından Hayran Efendi Türbesi olarak bilinip fatihalar okunmaktadır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Deveci Sultan

Deveci Sultan

Deveci Sultan türbesi ; Kastamonu – Deveciler mahallesindeki Deveci camii içerisindeki türbesinde Deveci Sultan olarak bilinen zatın asıl adı Horasanlı Yusuf’tur. Hacc’a gitmek üzere kendisine tabi yüz kişi ile beraber yola çıkıp Erzincan’a vardıklarında gece rüyasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamberimiz kendisine Kastamonu beldesinin fethi için mücadele eden orduya katılmasını emrederek bu gazanın yetmiş bin hacdan daha efdal olduğunu söyler. Ne suretle hareket edeceğini bilemeyen Yusuf Efendi tereddüt içinde kalınca yedi gece aynı rüyayı görür. Bunun üzerine hac seferine ayırdığı paralarıyla bir çok at katır ve deve satın alarak Kastamonu’ya hareket ederler. Horasan’da iken kendisine Kabe ve Mescit-i Nebevi’ye sarf edilmek üzere bol miktarda para verilmiştir. Bu para ile de bir çok deve satın alırlar. Bu develeri Kastamonu’nun etrafında bizzat güttükleri için ‘ Deveci Sultan ’ lakabı ile anılır. Altı ay sonra Atabey Gazi de Kastamonu’ya ordusu ile vasıl olur. Yusuf Efendi develerin tamamını gazilere taksim eder. Bu sırada yine rüya yolu ile Haddad Endülüsi Hz.leriyle görüşerek kendisinden demirden harp aletleri yapmasını öğrenir. Bu ve benzeri hususlarda Yusuf el Horasani Atabey Gazi’ye yardımcı olarak fethin gerçekleşmesinde müessir olmuştur. Fetihten sonra Atabey Gazi tarafından devlet hazinesine reis ve nazır tayin edilir. Hazinenin başına geçirildiği halde, bu kasadan sadece tuz, ekmek ve sirkeden başka bir şey almaz. Bir ekmeğin dörtte biri ve biraz tuz, onun bir günlük yiyecekleridir. Kendileri ehl-i keşif ve ashab-ı velayettendir. Bu bilgiler türbesindeki sandukasının başında yazılı olan şairi ve tarihi belirsiz bir şiirde tekrarlanmaktadır. Türbesi bir zamanlar kendi isminden mülhem Deveciler diye anılan mahallenin aynı isimli sokağında bulunan Deveciler Camii’nin harimi dahilindedir. Tavanı cami ile ortak olan türbenin döşemesi tahta olup, sandukaların görünebileceği bölüm camlarla kaplanmıştır. İçinde 12 adet ahşap sanduka vardır. Makbereler toprakta olup sandukalar işaret için konulmuş ve üzerleri yeşil örtülerle örtülmüştür. Bunlardan diğerlerine göre daha gösterişli olanı Deveci Sultan’a aittir. Diğer sandukalardan birisi Kastamonu mutasavvıflarından Nakipzade Hacı Kadem Efendi’ye, bir diğeri Elyakut Hoca’ya, birisi de Miralay Mehmet Ali Bey’e aittir. Diğerlerinin kime ait olduğu bilinmemektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,

📍 Kastamonu

Soğancı Dede

📍 Tire, İzmir
İzmirli Osman Nuri Efendi

İzmirli Osman Nuri Efendi

İzmirli Osman Nuri Efendi İzmir’de vefat etmiştir. Ancak ne yazıkki kabrinin yerini bulamadık. Ondokuzuncu asırda İzmir ilinde yetişen velilerdendir, izmir’de doğmuş ve yine İzmir’de vefat etmiştir. İzmir ve Manisa’da ilim tahsiline devam eden ve bu sırada hafızlığını da tamamlayan İzmirli Osman Nuri Efendi İstanbul’a gelerek burada da tahsiline devam etti. Zamanında okunan ilimlerden başka kıraat ilimlerinden olan aşere takrib ve tayyibe’den de icazet alarak îzmir’e döndü. Çorakkapı Camii’nde imamlığa başladı. Ehliyetle ve yanık sesi ile okuduğu Kur’an-ı Kerim ile dinleyenleri hayran ederdi. Bu sırada Mevlana Halid Bağdadî Hazretlerinin halifelerinden Abdülfettah-ı Akrî Hazretlerinin sohbetleri ile şereflendi. Bu sırada Medine’de, Ahmed Said Farukî adında bir zatın bulunduğunu öğrenince bu zata karşı aşın ilgi duymaya başladı. Dünya ve dünyalık hiçbir şeyden zevk almamaya başladı. 1277 (m.1861) yilinda Mekke’ye doğru yola çıktı. Haccettikten sonra Medine’de Ahmed Said Farukî Hazretleri’nin sohbetleri ile şereflendi. Altı ay hiçbir yere ayrılmadan yanında kaldı. Bu zatın vefatından sonra Tekke’de bulunan oğlu Abdürreşid Sahib Hazretleri’nin yanına gitti. Uzun yıllar bu zatın yanında kaldı. Birçok tarikat kolunda yetiştiğinden bu zattan hilafet aldı. Yıllarca Mekke’de mücavir kalarak taliplere ilim ve irfan öğretti. Eğinli Hacı Hafız Mehmed Hulusi Efendi, İzmirli Hacı Ahmed ve Hacı Edhem Efendiler, Yusuf Dağıstanî Efendi, Şirvanlı Haşim Efendi yetiştirdiği halifelerindendirler. Yüce Allah sırrım mukaddes ve mübarek kılsın. Kaynak İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk yayınları http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun

📍 Merkez, İzmir
Ahmet Tavil Hazretleri

Ahmet Tavil Hazretleri

İzmir – Tire’de Molla Mehmet Çelebi camii yanında Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocalarında olduğu rivayet edilen Ahmet Tavil hazretlerinin kabri ; Molla Mehmet Çelebi camiinin hemen yanındadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Şeyh Nasurettin Türbesi

Şeyh Nasurettin Türbesi

İzmir – Tire’de Şeyh camii yanında Şeyh Camiinin doğu duvarına bitişik, çatılı türbe de ailesiyle birlikte yatan şeyh Nasurettin , Cami, sıbyan okulu ve hamamdan oluşan külliyenin sahibidir. Çatılı mekan sanatsal değerden yoksundur. Türbe de kitabe yoktur. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir

Musa Bey Türbesi

📍 Tire, İzmir
Işıklar  Türbesi

Işıklar Türbesi

Işıklar türbesi ,İzmir – Tire’de ilçeye altı km. mesafede bulunan Işıklar köyü yolunun iki km. girişinde ve yolun solunda eski köy kabristanı (Işıklar Zaviyesi) içinde yer almaktadır Beylikler Devri türbesi olmasına rağmen kime ait olduğu belli değildir. Kabristan girişinde ve yüksekçe bir tepe konumuna sahip türbenin küçük tahribatlar olmasına rağmen oldukça iyi korunduğu görülür. İnanışa göre türbede bir kadın yatmaktadır. Türbenin Aydınoğlu İsa Bey’in kızı Hafsa Hatun’a ait olabileceği ihtimali vardır. Zira, türbenin bulunduğu bahçedeki zaviyenin “Çeyiz Parası” ile yapıldığı söylentisi Tire’deki Hafsa Hatun Zaviyesi için de söylenmektedir. Hafsa Hatun’un bugüne kadar bir türbesi ya da mezarı belirlenebilmiş değildir. Işıklar arazisi aynı zamanda Hafsa Hatun’un kardeşi Musa Bey’in vakıf arazileri içinde göründüğü gibi, diğer Hafsa Hatun’un (Süleyman Şah’ın torunu) 1418 tarihli vakfiyesine göre bu bölgenin Aydınoğulları’na ait olduğu da açıktır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Kabir Azabı Haktır.

Kabir Azabı Haktır.

kabir azabı Kuran-ı Kerim’de ki ayetlerin işaretleri, Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem)den gelen mütevatir hadislerin açık beyanları ümmetin önceki ve sonraki muteber alimlerin ittifakıyla kabir azabı haktır. Bunu müminlerin günahkarları ve kafirler görürler. Salih müminler ise bundan azad edilirler. Kabir azabının hak olduğunu gösteren delilleri şu şekilde özetlemek mümkündür. Konu ile ilgili ayeti kerimeler: 1- “ Allah iman edenleri dünya hayatında ve ahirette, değişmeyen sözle sabit kılar. Allah zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar. ” (İbrahim 27) Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) Allah-u Teala’nın; “ Allah (Celle Celalühü) iman edenleri dünya hayatında ve ahirette, değişmeyen sözle sabit kılar (ayaklarını kaydırmaz) .” kelamı hakkında şöyle buyurdu: Allah (Celle Celalühü) ‘nün mümini değişmeyen sözle sabit kılması kabirdedir. Ona; “ Rabbin kimdir? “Dinin nedir?”, “Peygamberin kimdir? ” denildiğindedir. (Buharı, Tefsiru Sureti İbrahim:2, Nesaî, Cenaiz 114) 2- ” O azap ateştir. Onlar sabah akşam ateşe takdim edilirler. Kıyamet kopunca da firavun ailesini azapların en şiddetlisine sokun (denilecektir) ” (Mümin:40/46) Görüldüğü gibi Firavun ve ailesine kıyamet kopmadan önce sabah akşam ateşle azap edileceği beyan edilmiştir. Bunun kabir azabı olduğu aşikardır. 3- ” 0 zalimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve ruhunuzu teslim edin. Bugün Allah (Celle Celalühü)’ne karşı haksız şeyler söylediğinizden ve onun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız derler .” (En’am:6/93) Bu ayette meleklerin zalimlerin canlarını alırken onlara ”bugün alçaltıcı bir azapla cezalandınlacaksınız ”dedikleri zikredilmektedir. Bu azabın ahiret azabından farklı bir azap olduğu açıktır. Çünkü ”bügün” ifadesi kullanılmıştır. “Yakında münafıklara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba uğratılacaklardır.” (Tevbe : 9/10) Kabir Azabı ile ilgili Hadis-i Şerifler Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem)den kabir azabının hak olduğunu beyan eden hadisler, sahabilerden büyük bir topluluk tarafından rivayet edilmiş ve güvenilen hadis kitaplannda yer almıştır. Bunların tümünü inkara kalkışmak veya taşımadıkları manalarda yorumlamak nakle dayanan bu dinin ruhuna terstir. Ayrıca kabir azabının inkar etmek Küfrü (kafir olmayı) gerektirir. 1- Hz.Aişe (Radıyallahu anha) nın yanına bir Yahudi kadın girip kabir azabını zikretmiş, akabinde de Hz.Aişe (Radıyallahu anha) ya hitaben; “ Allah seni kabir azabından korusun. ” diye dua etmiştir. Bunu üzerine Hz.Aişe (Radıyallahu anha) ,Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) kabir azabını sormuş. Allah Rasulu (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) “ Evet kabir azabı haktır(vardır) ” buyurmuştur. Hz.Aişe (Radıyallahu anha) “ Ben bundan sonra Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) in herhangi bir namaz kılıp da bunda kabir azabından Allah’a sığınmayı terk ettiğini görmedim. ” demiştir. (Buharı, Cenaiz 87) Hadisin diğer bir rivayetine göre Hz.Aişe (Radıyallahu anha) şöyle demiştir: Benim yanıma Medine Yahudilerinden iki yaşlı kadın girdiler ve konuşma arasında bana; “Şüphesiz kabirlerdeki ölülere kendi kabirleri içinde azap edilir.” dediler. Ben o kadınların bu sözünü kabul etmedim, onları tasdik etmem bana güzel gelmedi. Sonra çıkıp gittiler. Bu sırada Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) benim yanıma girdi. Benkendisine; ”Ey Allah’ın Rasülü! iki yaşlı kadın benim yanıma girdiler ve şunu söylediler.” dedim. Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem); “ Onlar doğru söylemişler.Kabir ehli öyle bir azapla azap edilirler ki onların azaplarını hayvanların hepsi işitir.” buyurdu. Hz.Aişe (Radıyallahu anha) diyor ki: ”Ben bundan sonra Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) in herhangi bir namaz kılıp da bunda kabir azabından Allah’a ne sığınırken görmüşümdür. ” (Buharı, Daavat:37) Hadisin başka bir rivayetinin sonu şöyledir: ”Şüphesiz ki sizler kabirler de insanların deccalle imtihan olundukları gibi imtihan edileceksiniz ” (Müslim; Kusuf8, no: 903; Nesaî, Kusuf 12; Darimi, Salat 187) 2- Esma bint Ebi Bekr (Radıyallahu anhuma) diyor ki: Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) bir defasında ayağa kalkıp hutbe okudu. Hutbesinde kişinin kabirde tabi tutulacağı imtihan fitnesini zikretti. Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) kabir hallerini böyle tafsilatıyla anlatınca Müslümanlar dehşetli bir suretle feryatla ağlaştılar. (Buharı, Cenaiz:87. Nesaî, Cenai 15) 3- Abdullah bin Ömer (Radıyallahu anhuma) diyor ki ; Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “ Şüphesiz ki sizden biriniz öldüğü zaman ona, varıp oturacağı yeri sabah akşam gösterilir. O kimseye cennet ehlinden ise cennetten, Cehennem ehlinden ise cehennemden olan yeri gösterilir. Ve “işte senin oturacağın yer burasıdır. Nihayet kıyamet günü Allak seni buraya gönderecek ” denilir. (Buharı, Cenaiz:90.Rikak:42. Muslim, Cennet 65-66 no: 2886. Nesaf Cenaiz 116) 4- Hazreti Ali (Radıyallahu anh) diyor ki: Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) Ahzab (Hendek) savaşı günü ikindi namazını kılamadığından müşrikler aleyhine beddua edip şöyle dedi: “ Allah müşriklerin evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun. Onlar bizleri güneş battığı zamana kadar orta namazdan (ikindiden) alıkoydular .” (Buharı, Cihad:98, Megazr.29. Bakara suresimn tefsiri 29 no: 2984. îbni Mace, Salat:6 no: 684) 5- Abdullah bin Mesud (Radıyallahu anh) diyor ki: Müşrikler Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) ‘i (İkindi namazından) alıkoydular Ta ki güneş kızardı yahut sarardı bunun üzerine Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem); “ Bizi orta (yani ikindi) namazından alıkoydular. Allah onların karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun! buyurdu. (Müslim, Mesacid 206 no:628, İbni Mace, Salat:6, no:686 ) 6-Ebu’z-Zübeyr, Cabir bin Abdullah’a kabirde imtihan eden meleği sorulduğunu onun da şu cevabı verdiğini rivayet etmiştir: “Şüphesiz ki bu ümmet kabirlerinde imtihan edilecektir. Mümin kul kabrine konulup adamları ondan aynlıp gidince ona çokça azarlayan bir melek gelecek ve şöyle diyecektir (ve Peygamber Efendimizi göstererek ) ”Sen bu adam hakkında ne diyordun? Mümin kul “Şüphesiz ki o, Allah’ın ve Rasulü ve kuludur diyordum.” der. Bunun üzerine melek ona şöyle der; “Şimdi sen cehennem ateşinde olan yerine bak. Allah seni ondan kurtardı ve senin görmüş olduğun ateşteki yerini şu gördüğün cennetteki yerinle değiştirdi ” der. Mümin kul her iki yerini de görür. Bunun üzerine; “Bırakın beni de ailemi müjdeleyeyim ” der. Ona; “Sakin ol, burada kal ”denilir. Münafığa gelince ailesi onu defnedip geri dönünce o oturtulur ve ona şöyle denilir: ”Sen bu adam hakkında ne diyordun?” O da; ”Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. insanlar ne söylüyorsa ben de onu diyorum” der. Bunun üzerine ona; “Anlamaz olasın İşte senin cennette gideceğin yer şu idi. Orası cehennem de ki yerinle değiştirildi denilir. Cabir bin Abdullah (Radıyallahu anh) diyor ki; Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedigini işittim: “ Her kul kabirde öldüğü hal üzere diriltilir. Mümin, imanı üzere münafık da nifakı üzere… ” (Ahmed bin hanbel :3/346) 7- Hazreti Osman (Radıyallahu anh) ‘ın azatlı kölesi Hani diyor ki: Osman (Radıyallahu anh) bir kabrin başında durduğu zaman sakalını ıslatıncaya kadar ağlardı. Kendisine “Cennet ve cehennem hatırlatılınca ağlamıyorsun da bu kabirde niçin ağlıyorsun?” denildi. O da dedi ki; Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki kabir, Ahiretin konaklarından ilk konaktır. Kişi ondan kurtulursa ondan sonra ki haller daha kolaydır. Eğer kurtulamazsa ondan sonrakiler daha şiddetlidir” Hazreti Osman (Radıyallahu anh) şöyle devam etti: Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Ben hiçbir korkunç manzam görmedim ki kabir ondan daha korkunç olmasın.” (Tirmizî, Zühd:5 no:2308. Ibni Mace Zühd:32 no:4267. Ahmed bin Hanbel:l/63) Kabir azabı haktır. Kafirlere ve müminlerden günahkar olanlarına yapılır. Bu konudaki haberler mütevatir derecesine ulaşmış İslam dininin şiarından kabul edilmiştir. Rabbim hepimizin kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Kaynak ; Marifet dergisi , Ocak 2016 sayısı , Abdülfettah Kevseri

Alihan Baba Sultan

Alihan Baba Sultan

Alihan Baba Türbesi ; İzmir – Tire İlçesinde Yeni camiinin güneyinde Alihan sokak’da Aydınoğulları ile Horasandan gelen Alihan Babaya aittir. Evliya Çelebiye göre Alihan Baba Tire ve çevresinde bazı yapılar ile vakıflar yapmıştır. Alihan Zaviyesi, her ne kadar vakıf kayıtlarında ve sicillerde Beylik Döneminin erken isimlerinden olan Alihan Baba Sultan üzerine kayıtlı ise de büyük olasılıkla daha önceye uzanmaktadır. Zira, Alihan’ın babası Ahi Mehmet’in de bir zaviyesi vardır. Ve bu zaviye oğlu Alihan’a kalmıştır. Bu zaviye, Beylikler Devrinden günümüze ulaşmış en önemli ve en eski zaviyedir. İki katlı bir yapı olup Alihan Sokak’ta bulunan zaviyenin alt katı türbedir. Zaviye girişi güney cephedendir. Alt kat güney batı köşesine yerleştirilen beş basamaklı merdiven oldukça dardır. Merdivenden sonra ana mekan öncesi tonoz yapılı bir girişe ulaşılmaktadır. Girişin kuzey yönünde mihrabi görüntülü bir ocaklık vardır. Batı duvarında önceleri pencere olma olasılığı bulunan bir niş yer almaktadır. Giriş bölümünün doğusunda bir kemer vardır. Kemerin kuzey ve güney cephelerinde derinlikli, oldukça uzun ve dar birer ışıklık bulunmaktadır. Zaviye kare plana yakın bir şemaya sahiptir. Kuzey ve doğu cephesi evlerle çevrili olan zaviyenin batı ve güneyinden yol geçmektedir. Türbede Alihan’ın oğlu Hoca Hasan yatmakta, ancak halk bu türbeye Alihan Türbesi demektedir. Türbe kare planlı olmakla birlikte zaviyenin batıdan sokulmasıyla planı dikdörtgensel bir görüntüye dönüşmektedir. Türbe kapısı doğu yönündendir. Güney ve doğuda mazgal tipi birer pencere yer almaktadır. Bina, dış cepheden farkedilemeyen konut tipi bir görüntü içermektedir. Türbede 1330 yılında ölen Hoca Hasan’ın dışında kitabesiz bir mezar daha vardır ki, muhtemelen Hoca Hasan’ın eşine aittir. Alihan’ın Tire halkı içinde hala yaşayan inançlara kaynaklık ettiği söylenebilir. Mesela, eşyalarını kaybedenler, “ Ali Dede, veli dede Üç kulhüvallahi bir elham adağım olsun Kayıbımı buluver Alhan Dede .” diyerek, Alihan Dede’den yardım isterlerdi. Hatta, Tireliler, 1916 yangınının tüm Tire’yi yok etmesini onun önlediğine inanırlar. Alihan’ın Tire’deki merkez zaviyesi dışında, Orta Medrese ile Kırtepe ve Yeğenli zaviyeleri de vardır. Şehri ikiye ayıran Tabakhane Deresinin önemli sayıdaki köprüleri Alihan adına 1334 tarihini taşımaktadır. Evliya Çelebiye göre Aydınoğulları ile Horasan’dan gelen Alihan Baba Sultan Tire ve Aydın’da birçok eser yaptırır. Aydın’daki külliye Alihan Camii, Alihan Medresesi ve oğlu İsmail için inşa ettirdiği türbeden oluşur. Aydın’da da Tire’de olduğu gibi Alihan Türbesi olarak bilinen yapıda diğer oğlu Şeyh İsmail yatmaktadır. 1391 tarihli kitabeye sahip olan bu türbe Alihan sokakta yer almaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Davud Karsi

Davud Karsi

İzmir – Ödemiş – Birgi kasabasında İmam Birgivi Kabristanında . Tahsilini Dersaadet ve Mısır’da tamamlayan Davud-ı Karsi’nin ulema arasında meşhur olan eseri Şerhu ala Usuli’l-Hadis li’l Birgivi’yi 1738’de Mısır’da telif eder. Ayrıca, Risale mine’t-Tefsir, Şehru Kaside-i Nuniyye mine’l Akaid, Şerhu Muhtasarü’t-Tehzib el müsemma be Tekemmületi mine’l-Mantık ve’l Adab, Şerhu İsagoci mine’l-Mantık, Risale fi Beyan-ı Kaza-yı Kadr mine-l-Kelam, Şerhu Emsile mine’s-Sarf isimlerinde eserleri vardır. 1733’de Birgi’deki Aydınoğlu Medresesi’nde müderrislik yapmış olan Davud-ı Karsi, hayatının son onbeş yılını Birgi’de geçirir ve 1756’da orada vefat eder. Kara Davut ismiyle de anılan Karslı müderris, vasiyeti üzerine kendisine hayran olduğu Birgivi Mehmed Efendi’nin kabrinin yanına defnedilir. Mahdumu Ömer Efendi’nin de beraberinde medfun bulunduğu mezar taşından anlaşılmaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ödemiş, İzmir
Salih dede – İzmir

Salih dede – İzmir

İzmir – Basmane’de kocakapı semtinde 1282 sokakda. Salih Dede (sali) Yatırı Basmane Kocakapı semtinde 1282 Sk. Karakapı ya da Koca Kapı denen ve aslında Roma Dönemi su kemeri olan yapı kalıntısının dibinde kendine yer bulmuş bir yatırdır. Aslında görülen bir duvar girintisidir ve mezar yapısı gözükmez. Burada çevre kadınları tarafından zaman zaman mum yakılmaktadır ve bu yüzden su kemerinin alt tarafını is kaplamıştır. Bu yatırın, Konak’taki diğer yatırların kardeşi olduğu ve geceleri gözüktüğü anlatılır. Yakınında Vali Kazım Paşa İlköğretim Okulu vardır. Osmanlı döneminde bu bölge tamamen mezarlıktır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Merkez, İzmir
Şehit Şah Ahmet Türbesi

Şehit Şah Ahmet Türbesi

İzmir – Kemalpaşa ilçesine 14 km uzaklıkta bulunan Gökyaka köyünde İzmir ilinin Kemalpaşa İlçesine 14 km. mesafede bulunan Gökyaka köyünde Şehit Şah Ahmet isimli bir türbe bulunmaktadır. Türbe Gökyaka Köy camisinin hemen yanındadır. Kübik yapı üzerine kubbe ilavesiyle basit görünüşlü bir yapı olup bir hazire içersinde yer almaktadır. Haçlı Seferleri sırasında Şah Ahmet’in askerleriyle birlikte şehit düşmüş olduğu nakledilir. Horosan alperenlerinden olduğu söylenen Şah Ahmet hakkında fazla bilgi bulamadık. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kemalpaşa, İzmir
Eşref Rumi Türbesi

Eşref Rumi Türbesi

İzmir – Kemalpaşa – Çınarköy’ de Caminin avlusunda …………. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kemalpaşa, İzmir
Dursun Bey – Kız Türbesi

Dursun Bey – Kız Türbesi

Eski Topçu Kışlası mevkiinde Gazi İlköğretim Okulu karşısında Eski Topçu Kışlası mevkiinde Gazi İlköğretim Okulu karşısında yer alan türbenin, Karesi Beyin oğulları arasında çıkan taht kavgası sonucu yaşamını kaybeden Dursun Bey için inşa edilmiş olduğu rivayet edilir. Burası halk arasında Kız Türbesi ismiyle anılır. Dursun Beyin mezarı kale eteklerinde anılan yere yapılmış, daha sonra Bergamalı bir kadın tarafından üzerine türbe inşa edildiği için buraya zamanla Kız Türbesi denilmiştir. Türbenin yapımında inşa malzemesi olarak moloz taş ve kaba yonu taş ile devşirme malzeme kullanılmıştır. Dar saçaklı ve pramidal çatılıdır. Duvarlar oldukça kalın tutulmuştur. Türbeye doğu cephesinde yer alan sivri kemerli bir kapı ile girilmektedir. Sanduka türbenin içinde bulunmaktadır. Yapı içerden tonoz ile örtülüdür. Yapının her cephesinde bir pencere bulunmaktadır. Batı cephesindeki pencere açıklığı sonradan kapatılmış, iç cephede niş şeklinde bırakılmıştır. Türbeyi doğu ve güney cepheden büyük bir avlu çevrelemektedir. Türbenin etrafında dağınık halde Osmanlıca mezar taşlarının bulunması, bu alanın Osmanlı mezarlık alanı olduğu fikrini desteklemektedir. Kaynaklar; Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Sakıb Dede

Sakıb Dede

Kütahya – Merkez’de Dönenler camii içerisinde Anadolu’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Mustafa’dır. Endülüs’ten İzmir’e göç eden bir âilenin çocuğu olarak doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası ticâretle uğraşırdı. Sâkıb Dede doğmadan önce, annesi Halime Hâtun rüyâsında mübârek bir zât gördü. O zât; “Allahü teâlâ sana üç beş gün içinde bir oğul verecektir. Gözünü aç onun kıymetini bil. O bizim yüksek oğlumuz olacaktır. Sana da dünyâ ve âhirette faydası çok olacaktır.” dedi. Annesinin bu rüyâsından birkaç gün sonra Sâkıb Dede doğdu. Sâkıb Dede yürümeye başladığı sırada babası ticâret için Mısır’a gitmişti. Aradan birkaç sene geçtiği halde kendisinden hiç haber alınamadı. Bu yüzden geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Annesinin, bir gün akşam yemeği hazırlamaya çalışırken, ağladığını ve mahzûn olduğunu gören Sâkıb Dede, yemek yemeyip üzgün olarak bir köşede oturdu. Bu sırada kapı çalındı ve bir zât pekçok erzak ve çeşit çeşit hediyelerle birlikte mektup getirdi. Mektupta babası yakın zamanda döneceğini bildiriyordu. Yedi sekiz yaşlarına geldiğinde hocaya gitmeye başladı. Çalışkanlığı ve zekîliği ile kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmi ve başlangıç ilimlerini öğrendi. Daha sonra tahsîline devâm etmek için İstanbul’a gitti. Fâtih Câmii Medreselerinde meşhûr âlimlerden ders aldı. Sonra Köprülüzâde Mustafa Efendinin derslerine devâm etti. Bu arada hocası ile birlikte küffâr üzerine yapılan bir sefere katıldı. Çehrin Kalesi muhâsara edildi. Muhâsaranın başlamasından üç ay geçmesine rağmen bir netîce alınamadı. Zaman zaman asker arasında, Sultan Süleymân’ın Kânunnâmesinde; “Yeniçerilerin üç aydan fazla muhâsara üzerinde kalmayacağının” yazılı olduğu konuşulmaya başlandı. Bu sırada bir ikindi vakti sefer kumandanının çadırına bir derviş geldi. Komutan ona çok hürmet etti. Sohbetin sonunda derviş; “Bu gece mânâ âleminde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin bütün halîfeleri talebeleri ile gelip kalenin hizâsında murâkabe hâli üzere oturduklarını gördüm. İnşâallahü teâlâ yarın ikindi vakti kalenin alınma ihtimâli vardır.” dedi ve askerin kaleye gireceği yeri gösterip, oradan ayrıldı. Komutan bu haber üzerine rahatladı. Bu hâdiseyi gören Sâkıb Dede’de bambaşka haller oldu. Sevdiği ve güvendiği Fevzi Efendiye durumunu arz edip, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ahvâlini anlatmasını istedi. O da bildiği kadar anlattı. O güne kadar tasavvuf ehlinin sohbetlerine katılmamış olan Sâkıb Dede’de tasavvufa karşı bir sevgi ve meyl hâsıl oldu. Gece rüyâsında şunları gördü: Çehrin Kalesinin semâsında bir kubbe vardı. Burada evliyâ zâtlar gömülüydü. O kubbeden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî çıkıp, koltuğunda bulunan kopcayı Sâkıb Dede’ye eliyle işâret etti. Sâkıb Dede; “Peki efendim.” deyip süratle yanına vardı. Elini öpüp, emirlerini, ne buyuracaklarını beklediği sırada o zât; “Ey genç! Ben seni kabûl ettim.” dedikten sonra mevlevî elbisesi giydirdi ve; “Senin dünyevî bir işin yok.” buyurdu. Ertesi gün rüyâsını Fevzi Efendiye anlattı. O da rüyâsını tâbir etti ve bundan sonra mevlevî olduğunu söyledi. Sâkıb Dede’yi sefer dönüşünde Farsça öğrenmek husûsunda büyük bir merak sardı. Bunun için Bursa’ya gitti. Kısa zamanda Farsçayı öğrendi. Üstelik bu dili Bursa’nın ileri gelenlerine öğretmeye başladı. Daha sonra Uşak üzerinden Manisa, Isparta havâlilerinde hem ders vererek hem de vâz u nasîhatlerde bulunarak Konya’ya gitti. Konya’da câmilerde vâz u nasîhatta bulundu. Yaşının çok genç olmasına rağmen güzel vâzları ile Konyalıların dikkatini çekti. Daha sonra Elmalılı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etti. Tasavvufa dâir kıymetli eserler okudu. Halil Efendiden icâzet aldıktan sonra İstanbul’a döndü. Fâtih Câmiinde dersiâm olup, altı ay kadar ders verdi. Bu arada rahatsızlandı. Kaplıca tedâvisi görmek için Bolu’ya gitti. Bolu’da kaldığı müddet zarfında halka vâz u nasîhatta bulundu. İşlerini bitirince tekrar İstanbul’a döndü. Tasavvuf yolunda kendisini terbiye edecek bir zât arıyordu. Kendisine Edirne Mevlevî Dergâhında ders veren Siyâhî Dede’yi tavsiye ettiler. Edirne’ye gidip bir müddet onun terbiyesi altında bulundu. Ondan tasavvufta icâzet aldı. Sonra oradan ayrılıp Galata Dergâhında Şeyh Gavsî Dede’nin hizmetinde bulundu. Mevlevî tarîkatının âdâbını öğrendikten sonra, matematik öğrenmek için Mısır’a gitti. Sâkıb Dede Mısır seyâhati sırasında uğradığı mevlevî dergâhlarındaki, gelip geçmiş zâtların hayatlarını toplayıp meşhûr Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyye isimli eserini yazdı. Geri dönüşünde Kütahya Mevlevîhânesi şeyhliğine tâyin edildi. Uzun süre burada hizmet ettikten sonra 1735 (H. 1148) senesinde vefât etti ve dergâhın bahçesine defnedildi. Sâkıb Dede, her kimden gelirse gelsin ezâ ve cefâlara karşı şikâyette bulunmaz, onlarla güzel ve tatlı bir şekilde konuşarak, dost olmayanları da dost yapardı. Başına gelen her türlü sıkıntıları şükr ile karşılardı. Aleyhinde olanların bir kısmı onun bu halleri karşısında tövbe edip, ona talebe oldu. Diğerleri ise bir musîbete dûçâr oldular. Bir Cumâ günü İbrâhim Efendi isimli bir zât Aksu’ya giderken, yolu Sâkıb Dede’nin dergâhının yanından geçti. Dergâha girip; “Bana bir fırsat verseler bütün dedelerin ayaklarını kırardım.” dedi. Ayrılıp giderken, dergâha yakın bir yerde düştü ve ayağı kırıldı. Ömrünün sonuna kadar bu derdi çekti. Sâkıb Dede’nin ayrıca şiirlerinin toplandığı bir Dîvân’ı vardır. Samîmi ve bir çoşku hâlinin terennümü niteliği taşıyan şiirlerinde lirik bir hava hâkimdir. KAYNAKLAR 1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.179 2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Zeyli (Fındıklı İsmet Efendi); s.406 3) Tezkire (Safâyi, Süleymâniye Kütüphânesi Esad Efendi Kısmı, No:2549); s.51a 4) Âdâb-ı Zurefâ (Millet Kütüphânesi Ali Emîri Târih 762); s.53b 5) Hatimet-ül-Eş’ar; s.38 6) Tufeyli Menâkıb-ı Kibâr-ı Mevlevî fî Menâkıb-ı Şeyh Sâkıb Mânevî, Üniversite Kütüphânesi, T.Y. 2509 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya

Ahi Evren Sultan

📍 Kütahya
Aşık Yunus

Aşık Yunus

Merkad-ı Aşık Yunus Merkad-ı Yunus Emre Merkad-ı Abdürrezzak Bursa – Yıldırım’daki Karamazak sokak’da marketin hemen yanında Aşık Yunus (ö. 1438-9) , bilinen Yunus Emre’den (1240-1321) yaklaşık olarak bir asır sonra yaşayan bir sufi şairdir. Yaşadığı dönemde de sonraki yıllarda da şiirleri biliniyor ve tekkelerde besteyle okunuyordu. Hatta XV. Asırda istinsah edilen Bursa mecmuasında Aşık Yunus şiirleri , Yunus emre’nin şiirlerinde ayrı bir başlık altında yer almaktaydı. Aşık Yunus’un yaşadağı şehir ve kabri hakkında neredeyse hiç bir şey bilinmiyordu. Bu durum, kabrinin Niyazi Mısri bulunuşuna kadar devam etti. Niyazi Mısri’den itibaren halveti kaynaklarında Aşık Yunus’la ilgili bilgiler yer almıştır. Aşık Yunus’u ilim ve kültür hayatına taşıyan , tanıtan ve hakkında araştırmalar , tartışmalar yapılmasını sağlayan isim Rıza tevfik’dir. Daha sonra Fuat Köprülü , Abdülbaki Gölpınarlı , Faruk Kadri Timurtaş , Turan Alpekin ve Mustafa Tatcı gibi araştırmacılar, konu etrafında makaleler ve kitaplar yayımladılar. Aşık Yunus’la ilgili en detaylı çalışmaları yapan Mustafa Tatcı şu ifadeleri kullanır ; ” Bizim Yunus’dan yüz sene sonra, Emir Sultan zamanında yaşamış olan bir Yunus daha vardır; Aşık Yunus. Kendisi Bursalı , 1400 yılı ortalarında vefat etmiş, Kübrevi veya Nurbahşi dervişi yani Halveti. Emir Sultan yoluna mensup bir derviş. Aşık Yunus mahlasıyla şiirler yazıyor. Bursa’da bugün Emir Sultan’a yakın Karamazak mahallesi diye bir mahalle var ; kabri orada bir evin içinde… Bizim Yunus olmasa da Bursa’da bir Aşık Yunus yaşıyor, o kesindir. Tarihi belgeleri , yazdığım esere koydum değerlendirdim; onun için gönlümde endişe edecek bir şey yok. Yani ilmi veriler orada bir Aşık Yunus’un yaşadığını gösteriyor. Hatta Aşık yunus’un eserleri o kadar baskın çıkmış ki bizim Yunus’un eserlerinin yerine onun eserleri icra edilir olmuş. ” Özelikle bugün dillerde ve gönüllerde yer alan Yunus mahlaslı Şol cennetin ırmakları , Sordum Sarı çiçeğe ve dertli dolap gibi popüler pek çok şiirin şairidir. Aşık Yunus ait türbe ; Niyazi Mısri hazretlerinin bir işareti üzerine oratay çıkmıştır. Anlatılanlara göre Niyazi Mısri , Emir Sultan’ giderken buradan her geçişinde başını Karamaz aralığına çevirerek ” Yunus’un kokusunu alıyorum” dermiş. Bir cuma dervişlerinin , bu kokunun nereden geldiğini göstermesini istemeleri üzerine Niyazi Mısri, Abdurrezzak mezarının alt tarafını işaret etmiş. Burayı kazdıklarında iki mezar daha bulmuşlar. Niyazi Mısri ” haza Kabr-i Yunus ve Haza Kabri Yunus Emrem ” şeklinde işaret ederek kabirlerin kime ait olduklarını söylemiştir. İşte Yunus’un kabri bu manevi keşifle ortaya çıkarılmıştır. Bu durum kabirlerden birinin Aşık Yunus’un kabri diğerinin de Yunus emre’ye ait makam olduğu sonucunu doğurmaktadır. Daha sonra buraya türbe kitabesinde anladığımıza göre Ali Efendi tarafından türbe yapılmıştır. Kitabe şöyledir ; ” Aslı sütüde gevher elhak Yedekçizade Cud ü keremle yekta zat-ı cihan pesendi Rağbet edüp bu cayı ihyaya kıldı himmet Üçler makamın icra itti gören beğendi Evvelki Yunus Emre, Aşık Yunus ikinci Üçüncü Abdürrezzak Uşak Serbülendi Hayrat-ı paki olsun makbul-i kurb-ı bari Ola şefaati banisi behremedi İlham olundu geldi bir zat dedi tarih Üç kabri mamur Lillah Ali Efendi (H.1143) Bugünkü Türkçeyle ; ” Asıl ve necip Yedekçizade cömertliği ve lütüfkarlığı ile cihanda meşhurdur. Bu makamarağbet edip himmeti ile üçler makamını ihya etti ve eserlerini bütün cihan halkı beğendi. Bu üç makamdan biri Yunus Emre’ye , ikincisi Aşık Yunus’a ve üçüncüsü de aşıkların önderi Abdürrezzak’a aittir. Bu nefis hayrat Allah indinde makbul olsun ve banisi şefaatlere mazhar buyurulsun. Bu zat geldi ve ilham eseri olarak şu tarihi dedi. Ali efendi , üç kabri Allah rızası için mamur etti. Kaynak ; Bursa’nın Yunus’u aşık Yunus , Mustafa özçelik , Bursa Büyükşehir Belediyesi , 2013

📍 Bursa

Acem Reis

📍 Bursa
Gülcüzade Hacı Seyyid Efendi

Gülcüzade Hacı Seyyid Efendi

Vezirköprü İlçesi merkez mahallelerinden Yeni Mahalle mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Gülcüzade Hacı Seyyid Efendi ” şeklinde anılan türbenin, 1856-1951 yıllarında yaşadığı Nakşibendi tarikat büyüklerinden olduğu bilinmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte kabir mermerle kaplanmış olup mezar başlığı mevcuttur. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hacı Mehmet Faslı Arap Şeyh Hoca Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. . Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun

Kubatoğlu Cüneyd Bey

Terme’nin 10 km güney batısındaki Dibekli Köyü Yukarı Mahallesi tekke yanı mevkiinde mezarlık içinde tepe üstünde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Kubatoğlu Cüneyt Bey” şeklinde anılan türbeye ait bir inşa kitabesi bulunmamakla birlikte Kubatoğlu Cüneyt Bey’in 1413’te öldürüldüğü tahmin edilmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Yapı ‘L’ şeklinde kare planlı iki kubbeli mekândan oluşmaktadır. Bu yapılardan birisi diğerine göre daha büyüktür. Büyük olan yapının kubbe kasnağı diğerinden daha yüksek ve pencerelidir. Kubbe kasnağındaki pencereler ve her iki yapının beden duvarlarındaki pencereler yuvarlak kemerli ve dikdörtgendir.Yapıya yuvarlak kemerli bir kapıdan girilmektedir. Türbe içinde iki adet sanduka bulunmaktadır. RİVAYETLER: Samsun’un Müslüman kesiminin emiri Kubatoğlu Cüneyt Bey, 1398 yılına kadar Samsun’un komutanı olarak, Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Beyazıt’ın komutanı akıncı Çelebi Mehmet tarafından Samsun’a atanmış, onaLâdik Kalesi, Niksar, Çarşamba ve Terme civarı verilmiştir. Yıldırım Beyazıt’ın Timur ile yaptığı Ankara Savaşı’nda(1402) yenilmesi üzerine Osmanlı Beylikleri dağılmış ve Samsun tekrar Kubatoğlu Cüneyt Bey tarafından alınmıştır.Anadolu Beyliklerinin topyekûn Timur’un hâkimiyetine girdiği bu dönemde Timur, hâkimiyeti kabul etmiş olanAlparslan oğlu Hasan Bey’i Samsun’a göndermiştir. Samsun’u terk eden Cüneyt Bey, Çarşamba ve Terme’detutunmaya çalışmış ancak daha sonra Hasan Bey’le yapılan savaşta burada şehit düşmüştür (1413). Türbede metfunkişinin, halk arasında ilk dönem İslam mutasavvıflarından Bağdat diyarında yaşamış ve ölmüş Cüneyd-i Bağdadiolduğu inancı yaygın olsa da, Bağdadi’nin 910 yılında vefat ettiğine ilişkin kayıtlar mevcuttur. Bahsi geçen iki kişininyaşam dönemleri arasında en az 5 asır vardır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Topal Hacı Türbesi

Salıpazarı ilçesine 6 kilometre güney doğusundaki Yeşil Köyü’nün Kayadibi Mahallesi köy ormanı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE : Halk arasında “Topal Hacı” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkındakesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali Karadeniz’e özgü ahşap yapı şeklinde iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Türbenin çatısı saç ile kaplı olup, içi ve dışı sıvaüzeri boyadır. İçerisinde 2 adet kabir bulunmaktadır. RİVAYET : Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Samsama Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Salıpazarı, Samsun

Samsama Türbesi

Salıpazarı ilçesine 6 kilometre güney doğusundaki Yeşil Köyü’nün Ay Uşağı Mahallesindeki köymezarlığı içerisinde bulunmaktadır TARİHÇE : Halk arasında “Samsama Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı şeklinde inşaa edilmiştir. Türbenin çatısı kiremit ile kaplı olup, içerisinde ahşaptan sanduka bulunmaktadır. RİVAYET : Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Samsama Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Salıpazarı, Samsun

Sarı Kız – Samsun

Lâdik’in 6 kilometre Güneydoğusunda yer alan Çakır Gümüş Köyü’nde Dorcuk mevki içerisinde tepeüzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sarı Kız” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbe içinde bulunan ağaç betonarme bina yapılırken kesilmediğinden, türbenin içindeki ağaç çatıdan gökyüzüne doğru yükselmektedir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hasan Paşa Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbenin sarp bir tepenin üzerinde bulunması ve etrafının sık ağaçlıklarla kaplı olması türbenin gizemini arttırmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre Tıpkı Altın Kızlar Türbesi’nde olduğu gibi yöre insanının sabah namazlarına kalktığında türbe etrafında altın sarısı saçları olan genç bir kızın abdest aldığını görmesi, burivayetlerin çokluğu nedeniyle türbeye Sarı Kız Türbesi denmekte. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle çocuğu olmayanlar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) kendilerine hayırlı evlat vermesini ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Ahmet Efendi – Samsun

Lâdik’in 6 kilometre Güneydoğusunda yer alan Çakır Gümüş Köyü’nde dibek kıyısı mevkii içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Ahmet Efendi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sandukab ulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Ahmet Efendi Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre Ahmet Efendi Özbekistan’ın Buhara kentinden Lâdik’egelmiş Allah dostu bir zattır. Sünnete ve Kuran’a bağlı bir yaşam süren ve çevresinde büyük etkiler bırakan Ahmet Efendi’nin türbesinin bulunduğu alanda İslam inancına muhalif hareketler yapanların başlarına çeşitli belalar gelmesi ve rahatsız edici derecede ses çıkaranların da bu musibetlerden pay alması nedeniyle Türbeye büyük saygı gösterilmektedir. Örneğin bölgede Ahmet Efendi Türbesi’ni rahatsız etmemek için davul çalınmamakta, kimse davulgibi sesli çalgılar çalmaya bile teşebbüs etmemektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarakgenellikle yanığı bulunan hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Aydoğdu Bey

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Gündüz Alp’in oğlu ve Osman Gazi’nin yeğenidir. Bursa , Adranos , Bidnos , Ketsel ve Kite tekfurlarının birleşmesi ile meydana çıkan Bizans ordusu ile yapılan ” Koyun Hisarı ” savaşında şehit edilmiştir. Mezarının Dizboz’da , Koyun Hisarına gidilen yol üzerinde bulunduğu söylenmektedir. Söğüt’teki kabri makamıdır. Aydoğdu Bey’in , genç yaşta yöreye nam saldığı ve çok bahadır bir alp olduğu bilinmektedir. Şehid edilmesinden sonra dahi ona olan saygı asla azalmamıştır. Aşıkpaşaoğlu eserinde : ” Mezarı taşla çevrilmiştir. O ilde at dahi sancılansa , onun mezarına iletirler ve dolaştırırlardı. Allah Teala’nın tüm canlılar böyle şifa buldu. ” der. Oruç Bey’e göre mezarına Türk Han mezarı da denmektedir ve yörede oldukça meşhurdur. Müneccimbaşı ve Tacü’t Tevarih ise ” Mübarek türbesi ziyaretgah olup , kabrinin toprağı hummalı ve sıtmalılar için ilaçtır. ” demektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik

Samut Dede

Havza’ya 45 kilometre kuzey doğusunda Şeyhler Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “ Samut Dede ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbeye ait mezarda tarihi bir başlık ve mezarayaklığı bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Samut Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Abdulaziz Türbesi

📍 Havza, Samsun

Gaziler Dede

Havza’ya 30 km kuzeyindeki Gidirli Köyü’ne 2 kilometre mesafede yol kenarında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Gaziler Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme dikdörtgen olarak yarı açık şekilde yeniden inşaa edilmiştir. Türbenin içerisindeki mezar mozaikten işlemeli olarak kaplanmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Gaziler Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Muhittin Baba – Çorlu

Muhittin Baba – Çorlu

Tekirdağ – Çorlu’da Kumyol caddesi üzerinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorlu, Tekirdağ

Şehit Hüseyin Gazi – Çorlu

📍 Çorlu, Tekirdağ

Bursalı Seyyid Haşim Efendi (k.s.)

📍 İstanbul
Beyşehirli Ahmed Nuri Efendi (k.s.)

Beyşehirli Ahmed Nuri Efendi (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı’da Mısır Tarlası Kabristanında ( Kabristan içerisindeki yerini google.map haritasında görebilirsiniz.) yakında…

📍 İstanbul
Gül Baba – Macaristan

Gül Baba – Macaristan

Macaristan – Budapeşte’de. ( haritadan tam konumunu görebilirsiniz.) XV. yüzyıl sonlarıyla XVI. yüzyıl başlarında yaşamış şair bir Bektaşi dervişidir. Doğum tarihi bilinmiyor. Asıl adı Cafer’dir. Külahında daima bir gül taşıdığı için ” Gül Baba, Gül Dede ” lakabıyla tanınmıştır. Evliya Çelebi’ye göre Merzifonlu , yeni belgelere göre de Isparta İli Uluborlu İlçesinin İlegüp köyündedir. 1531 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin’e gönderilmiş , bir tekke kurmuş , Bektaşi hoşgörüsü ile kısa zamanda Buda ( Budin) halkının sevgilisi haline gelmiştir. 1541 yılının 1 Eylül günü Budin de şehit düşmüştür. 2 eylül 1541 günü Şeyhülislam Ebusuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazına Kanuni sultan Süleyman da katılmış, Budapeşte’de bugün türbesinin bulunduğu yere gömülmüştür. Türbenin bulunduğu tepeye ” Gültepe-Rozsadomb” adı verilmiş, yanında Gül Baba Bektaşi Tekkesi yaptırılmıştır. Gül Baba’nın sekizgen türbesi , 1543 – 1548 yılları arasında, Budin Beylerbeyi Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış, bir süre Şapel olarak kullanılmıştır. Sultan Abdülaziz’in 1867 yılındaki ziyaretinden sonra 1885’te türbeye dönüştürülerek mimar Lajos Grill tarafından onarılmıştır. 1916’da Macar Prof. I. Muller tarafından restore edilmiştir. II. Dünya savaşında ağır hasara uğrayan türbe 1963 yılında Türk – Macar hükümetlerinin işbirliğiyle Kültür Bakanlığı Güzel sanatlar Müdürlüğünce ilk yapıldığı güzellikte restarasyonu tamamlanmıştır. Misali mahlasıyla şiirler yazan Gül Baba’nın eserleriyle ilgili Miftahü’l Gayb ve Güldeste adlı yazma eserler bulunmaktadır. Danimarkalı Andersen ve Macar besteci J. Huszka, Gül Baba’dan ilham alarak edebiyat ve müzik eserleri yazmışlardır. Türkler kadar Macarlar tarafından da ziyaret edilen türbe, Orta Avrupa’da fonksiyonunu yitirmeden türbe olarak kalan önemli bir türk eseridir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Arap Tekke Türbesi – Samsun

Samsun – Çarşamba’ya 19 kilometre güneyinde bulunan Muşçalı Köyü’nün 1 kilometre yol kıyısında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Arap Tekkesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda tamirat görmüştür. Çatısı altermit ile kaplı olan türbenin dış ve içi duvarları ahşaptandır. Türbenin zemini fayans ile kaplanmıştır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sarılık Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Sarılık hastası kişilerin şifa bulması nedeniyle türbeye halk tarafından Sarılık Türbesi denilmiştir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun

Seyyid Süleyman Paşa – Samsun

Çarşamba İlçesinin merkezi Yeşil ırmağın doğu kenarında Rahtvân Camii haziresi’nde bulunmaktadır. TARİHÇE ; Hazinedarzâde Süleyman Paşa, 1812-1818 yılları arasında Trabzon Valiliği görevinde bulunmuştur.Caminin kuzeyinde beş kemer gözlü son cemaat mahallinin önünde enine dikdörtgen bir alanı kaplayan hazire bulunmaktadır.19. yüzyılın ilk yarısında Samsun ve çevresinin idaresini elinde tutan Hazinedarzâde sülalesine mensup şahıslara aittir Hazirede 52 mezar mevcuttur. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Camii haziresinde bulunan mezar, hazîrenin batısında, demir parmaklıklarla çevrilidir.Şahideli, üstü açık sanduka formundaki mezar, bir platform taşı üzerine oturmuş baş ve ayakucu şahideleriyle yanpehlelerinden oluşmaktadır.Başucu şahidesi kaideli, prizmatik gövdeli ve kallâvî kavukludur.Şahidenin gövde bölümü tamamen kitabeye tahsis edilmiştir.Ayakucu şahidesi ise kaideli, prizmatik gövdeli ve tepeliklidir.Şahidenin gövdesi kıvrımdallar ve akant yapraklarının birlikte oluşturduğu kompozisyonla dekorlanmıştır.Gövdenin alt kısmından çıkan iki kıvrımdal, yükselerek dört sarmal yapmakta ve uçları tepede birleşmektedir.Dalların sarmal hareketi sonucu gövde üzerinde oluşan biri elips, diğer üçü daire formlu şekiller lâle şeklindetasarlanmış stilize akant yapraklarının ters-düz yerleştirilmesiyle doldurulmuştur.Üstte yer alan tepelik ise, bütün yüzeyi dikey olarak yivlendirilmiş saçaklı başlık şeklindedir.Şahidelerin kaide aynalıkları ile yan pehleler üzerinde yer alan bezeme,esasını girlandlar, akant yaprakları ve güllerinoluşturduğu bitkisel unsurlardan müteşekkildir.Buna göre sandukanın bütün dış cepheleri küçük sağır sütuncelerle on altı eşit aralığa bölünmüş ve bir aralıktauygulanan kompozisyon diğerlerinde de tekrar edilmiştir.Bu kompozisyonda lâle şeklinde biçimlendirilmiş akant yaprakları arka planda üst üste iki sıra halinde zeminikaplamış durumdadır.Altta bulunan yaprakların içinden çıkıp yanlara açılarak yükselen ve sonradan içe doğru kıvrılan simetrik dallarınucuna birer gül motifi kondurulmuştur.Güller cepheye dönük olarak tasarlanmıştır.Ön planda ise, sütunceler üzerinden aşağıya sarkan uçları gülbezeklerle sabitlenmiş, ortalarında yine birergülbezeğin yer aldığı yarım daire formlu girlandlar silsilesi sanduka cephelerini dolanmaktadır.Ayrıca sanduka kanatları üstten içi stilize küçük yaprak dizileriyle dolgulu bir frizle konturlanmıştır.Frizde yer alan yaprak motifleri sütuncelerin kaideleri üzerinde de görülmektedir. Başucu şahidesi üzerindeki celi sülüs hatlı Osmanlıca kitabe şu şekildedir. 1- Hüve’l-hallâku’l-bâkî١- ‫ال باق ى ال خ لاق ٌو‬ 2- Göçüp tevhîd ile dâr-ı fenâdan٢- ‫ف ىادن دار اي لً ت وح يذ ك وجوب‬ 3- Gidüp arş tahtına rûhî revânı٣- ‫رواو ى روحي ت ح ت ىً عرش ك يذوب‬ 4- Hüdâ yâ izz ü şânın hurmetîçün٤- ‫حرم ت يچون شاو ك عسو ي ا خذا‬ 5- Cinânda Kevser’e kandırasın ânı٥- ‫او ى سه ق او ذري ك وث ري ج ىاو ذي‬ 6- İdüp dâr-ı fenâdan azm-i rihlet٦- ‫رح لت عسم ف ىادن دار اي ذوب‬ 7- Mekânın eyle firdevs-i a‘lâyı٧- ‫اع لائ ى ف ردوش اي لً م كاو ه‬ 8- Oku ihlâs ile bir fâtiha gel٨- ‫ك ل ف ات حً ب ر اي لً اخ لاص اوق و‬ 9- Ecel bir kimseye virmez emânı٩- ‫اماو ي وي رمس ك م س يً ب ر اجل‬ 10- Merhûm ve mağfûr Hazînedârzâde١۰ – ‫زادي دار خسي ىً مغ فور و مرحوم‬ 11- Es-Seyyid Süleymân Paşa efendimizin١١ – ‫اف ىذي مسك پ ا شا س ل يمان ال س يذ‬ 12- Rûhîçün el-fâtiha١٢ – ‫ال فات حً روح يچون‬ 13- Fî sene 1233 cim 21١٣ – ‫ س ىً ف ى‬١٢٣٣ ‫ ج‬٢١ RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Es-Seyyid Süleymân Paşa Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe; halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlariçinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. 1794 yılından itibaren Canik sancağı yönetiminde Çarşamba-KurdAhmedlü köylü Hazinederzade Süleyman Ağa etken olmaya başlayacaktır. Osmanlı devlet yönetimi de, icraatları veyönetim tarzlarıyla devlete külfet olmaya başlayan Caniklizadeleri zamanla tasfiye sürecine girerek bırakılan busiyasi boşluğu yine onların yetiştirmeleri olan Çarşambalı bu aileye bırakacaktır.Kurtahmetli ve Boyacılı köyleri, haznedaroğulları ailesinin yerleştiği köylerdir. Kurtahmetli Köyü’ndeki PAŞAMezarlığı Haznedar oğullarına ait mezarlıktır. Bu iki köyde çok önemli tarihi izler mevcuttur.Süleyman Paşa, Canik sancak yöneticiliği ve vezir rütbesiyle Trabzon eyalet valiliği yapmışlardır. Bu dönemdeÇ arşamba ticarette çok gelişmiş, Canik Sancağı ve Trabzon Eyaleti Hazinedaroğulları tarafından çoğu zaman buradan yönetilmiştir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun

Hacı Sofu Yazıcı – Samsun

Ayvacık ilçesine 17 kilometre güneydeki Ardıç Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır TARİHÇE : Halk arasında “Hacı Sofu Yazıcı Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenintarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzındadır.Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dışı ahşaptandır. Türbeye ait sanduka bulunmamakla birlikte kabrin baş ucunda mezar taşı yer almaktadır. RİVAYET : Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hacı Sofu Yazıcı Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Köy imamı Haci Sofu dede haca giden köylülerin namaz kılarken görüldüğü anlatılmaktadır. Çarşabbada yemek davetine katılır ihtiyac için dişarı cıkar gecikinçe köylüler nerde kaldın diyesoraralar oda hayvanların dışarda kaldığını siste yolu bulamadığını onları eve götürüp geri geldiğini söyler.ertesi günhanımın sorduklarında dün akşam gelip gittiğini söylemiştir. Hacı Sofu yağmur duasına cıkmış yağmur yagmayabaşlamış yağmurun yeterli olduğunu söyleyince yağmurun kesildiğine şahit olmuşlar.Türbe halk tarafından Rıza iİlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ayvacık, Samsun

Sivritepe Türbesi

Alaçam’ın merkez mahallesi olan Karşıyaka Mahallesinde tepe üzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sivri Tepe” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ : Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda kâgir olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dış duvarlar sıvalıdır. Dışarıda su kuyusu bulunan türbenin içinde ikişer kabir bulunmaktadır. Türbeye ait sanduka beton üstü ahşaptan yapılmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sivri Tepe hakkında pek fazla rivayet anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın izniyle şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Alaçam, Samsun
Evrenos Dede

Evrenos Dede

İstanbul – Fatih’de Atik Ali Paşa camiinin hemen arkasında yer alan Hasan Fehim Paşa caddesi üzerinde İstanbul’un Fetih ordusunda yer alan ; Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kutlu askerlerinden olan Evrenos dede 1480 yılında vefat etmiştir.

📍 İstanbul
Şeyh Muhammed El Hazin (k.s.)

Şeyh Muhammed El Hazin (k.s.)

Siirt – Tillo – Dereyamaç köyünde , köy camiinin hemen arkasında Önceleri merkeze bağlı bir köy konumundayken ilçe olması üzerine Tillo’ya bağlanan Fersaf köyünde dünyaya gelen Muhammed El Fersafi (1816-1891)’nin lakabı Hazin’dir. Bu lakabın bir istiğrak halinde kendisine ait salavat-ı şerifesini söylerken, “Kul Ya Hezin, Kul!” hitabına mazhar olduğu ve kendisine bizatihi Hazret-i Muhammed tarafından verildiği, nakledilir. Moğolların Bağdad’ı işgal etmeleri üzerine şerif olduğu (Hazret-i Hasan’ın soyundan geldiği) belirtilen cetlerinin Anadolu’ya göç ettikleri ve Fersaf köyüne yerleşerek halkı irşada başladıkları anlatılır. Babası Şeyh Musa Efendidir. İlk tahsilini Siirt’te Hamid Ağa Medresesinde yapmıştır. Siirt’teki Hocası Molla Halil el Siirdi’dir. Molla Halil el-Ömeri Hazretleri, kendisine emanet edilen Muhammed’i çok sever ve ona daima iltifatta bulunur. Başlangıçta onu, maiyetindeki alimlerden birinin ders halkasına tayin ederse de çok geçmeden huzuruna çağırarak bizzat kendi halkasına katılmasını emreder. Ondan sonra Muhammed el-Fersafi tam on dört yıl boyunca bu üstadın rahle-i tedrisinde ilim tahsil eder. Bu müddet içerisinde hocasının derin sevgisini kazanır ve hususi sohbetlerinde bulunur. Molla Halil Efendi Hazretleri (rahmetullahi aleyh), bazen talebesi Muhammed el-Fersafi’yi çağırır, saçını ona tıraş ettirir, bu vesile ile de kendisine dua eder. Daha sonra Mardin’e giden ve iki yıl süreyle Kasımpaşa Medresesinde ilim tahsil eden Muhammed el Hazin oradan Irak’a geçerek Şeyh Muhammed El Behdini, Şeyh Haydar el Sohrani ve Şeyh Abbas el Bağdadi’den tasavvuf dersleri alır. Sonra memleketine dönerek Şeyh Salih Sipki Hazretlerini ziyaret eder. Onun işareti üzerine, uzaktan akrabası ve medrese arkadaşı olan Hakkarili Seyyid Taha (ks.) Hazretlerine müracaat ederek onun tavsiyelerini alır. Seyyid Taha Hazretleri, Şeyh Muhammed el- Fersafi’den yaşça büyüktür. Onun için Şeyh Muhammed ona derin bir saygı gösterir, nasihatlerini dinler. Gıyabında, “Amcamız, büyük üstadımız”, diye kendisinden bahsetmektedir. Seyyid Taha Hazretleri, Muhammed el-Fersafi’ye, “Sevgili yeğenim, senin kalbinin anahtarı Halepçe’de, Şeyh Osman Efendi Hazretlerinin elindedir”, diye buyurur112. Bunun üzerine Muhammed el-Fersafi, Halepçe’ye giderek Şeyh Osman Tavili (ks) Hazretlerinin manevi terbiyesine girer. Şeyh Osman Hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi (ks), Hazretlerinin halifelerindendir113. Muhammed el-Fersafi burada bir müddet seyrü süluk ile olgunlaştıktan sonra tasavvuf icazetnamesini de alarak üstadı tarafından irşad vazifesiyle görevlendirilir. Şeyh Muhammed el-Fersafi, 1844 yılında, Irak’tan dönerek doğduğu Fersaf köyüne gelip yerleşir. Burada irşad ve tedris hayatına başlar. Kurduğu medresede yüzlerce talebe yetiştirir. İnsanlara daima zühd ve takva yolunu gösterir. Çok geçmeden bölgenin alimleri ona büyük bir hürmet duymaya başlar ve onu ziyaret ederek ilminden istifade etmeye çalışırlar. Bunların başında vaktiyle ona ders veren Molla Halil Efendi Hazretlerinin çocukları ve yakınları gelmektedir. Bunlardan, Molla Ömer Efendi ve Zokaydalı Molla Abdülkahhar Efendi en meşhurlarıdır. Ayrıca Nuvinli Şeyh İbrahim Efendi, Halid bin Velid (ra)’in soyundan gelen Siirtli Şeyh Abdullah Efendi, Siirtli Mahmud Cemaleddin Efendi, Siirtli Şeyh Hattab Efendi, Zadolu Şeyh Muhammed Efendi, Huvitli Şeyh Abdullah Efendi, İskambolu Şeyh Derviş Efendi, Fersaflı Şeyh Abdülhakim Efendi ve Verkanisli Şeyh Fethullah Efendi gibi şahsiyetler, onun yanında tasavvuf terbiyesi alırlar. Bu zatlardan Fersaflı Şeyh Abdülhakim Efendi, Zokaydalı Şeyh Abdülkahhar ve Verkanisli Şeyh Fethullah Efendi Hazretleri, daha sonra üstadları Şeyh Muhammed Fersafi’nin işareti üzerine Seyda-yi Taği Hazretlerine giderek seyrü süluk terbiyesini onun yanında tamamlamışlardır. Şeyh-ül Hazin Hazretleri hayatta iken, defnedileceği yeri göstererek Halid Bin Velid’in (r.a.) savaş sırasında çadırını oraya kurmuş olduğunu söylediği, rivayet edilir. Türbenin yapımı sırasında toprağın altında birkaç ok ve kıvırcık saçlı bir şehit bulunur. Şeyh Muhammed El Hazin’in Türbesine götürülen akıl hastalarının iyileştiklerine inanılmaktadır. Türbede bulunan bir zincire bağlanan ve geceyi orada geçiren hastaların ertesi gün iyileşmiş olarak evlerine döndükleri anlatılır. Diğer taraftan, Şeyhü’l Hazin türbesindeki ağaç, hamile kalmak isteyen kadınlar için kutsal kabul edilir. İlahi aşka dair kasidelerinden başka onun Hazreti Peygamber (sav)’e «Gayatü’l-Hayrat» adı altında manzum olarak yazıp hediye ettiği on üç kıta salevatı şerifeleri vardır. Bu salevat, doğuda geniş bir muhitte namazlardan sonra okunmaktadır. Şeyh Muhammed el Hazin’in Arapça bir münacaatı bulunmaktadır. Münacaatında, Allah’tan visali istemiş, Allahü teala ise ilhamla ona şöyle cevap vermiştir: “Ya Hazinu kad karrabtüke ileyye bil visali Ve refe’tü lekennikabe an vechi Cemali” Yani: “Ey Hazin, seni visalim ile kendime yaklaştırdım. Ve perdeyi cemalimin yüzünden sana kaldırdım.” (Dördüncü beyitin sonuna kadar devam eder.) Bazı kasidelerinde, “Mevlana Halid-i Bağdadi, Zülcenaheyn, yedi yaşımda iken bana hırka giydirdi”,demiştir. Mevlana Halid, vefat ettiğinde Şeyh-ül Hazin yedi yaşındadır. Şeyh Muhammed el Hazin’in bazısı Arapça, bazıları Kürtçe olmak üzere kasideleri vardır. Şeyh, bu kasidelerin bazılarında Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerden bahseder. Muhammed el Hazin’in kerametlerinden biri de, vefatından hemen önce, “Gök ve yer onların ardından (helakine) ağlamadı, onlara mühlet de verilmedi” (Duhan süresi:29) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyup, tefsir ettikten sonra şöyle der. “Melekler kuş suretine bürünüp Allah’ın bazı velilerinin cenazeleri ile birlikte giderler.” Nakledilir ki, cenazesi ile birlikte hazır olanlar, bu yabancı kuşları görmüşlerdir. Şeyh-el Hazin Hazretlerinin ilk hanımı olan Şeyğıt Fatım Hanımdan Muhyeddin, Kutbeddin, Abdullah, ikinci hanımı Şeyğıt Hanife hanımdan Fahreddin, Necmeddin, Sadeddin, Kemaleddin, Nureddin, üçüncü hanımı Şeyğıt Halime hanımdan Vefaeddin, Şerafeddin, Alaeddin, ve Diyaeddin isimli çocukları olur. Anlatılır ki, Siirt ve havalisinde uzun süre yağmur yağmamıştır. Dereler kurumuş, değirmenler çalışmaz olmuştur. Muhammed Hazin bu günlerde talebelerine, “Kalkın! Unumuz kalmadı, değirmene gidip un öğütelim.”, der. Talebelerinin, “Değirmenler su olmadığı için çalışmıyor.”, demesine rağmen, “Gidelim!”, der. Bir çuval buğday alıp değirmene giderler. Muhammed Hazin talebelerine değirmeni temizlemelerini söyler. Kendisi dolabı tamir eder. Bu sırada gökyüzünü yavaş yavaş bulutlar kaplar. Bir süre sonra yağmur yağmaya başlar. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur dereyi coşturur ve değirmen çalışmaya başlar. Buğday öğütme işi tamamlanınca, yağmur diner. Muhammed Hazin Hazretleri, ömrünün sonuna doğru rahatsızlanıp, yatağa düşer. Vefat anı yaklaştığında yanında talebelerinden olan müezzini Yusuf Efendi vardır. Muhammed Hazin bir ayet-i kerime okuduktan sonra şöyle buyurur. “Allahü tealanın kullarından bazıları öldüklerinde, gökler kendilerine doğru yükselen amellerin son bulması sebebiyle ağlarlar. Yine aynı şekilde yerler de üzerlerinde yapılan iyi amellerin kesilmesinden dolayı ağlarlar. Melekler bu sırada garip kuşlar şeklinde gelip, cenaze ile birlikte giderler. Sübhanallah velilerin ruhları ne kadar hızlı! Meleklerden daha çabuk gelip gidiyorlar.”, der. Daha sonra Yusuf Efendiden Kur’an-ı kerim okumasını ister. Yusuf Efendi Kur’an-ı kerim okurken Muhammed Hazin vefat eder. Cenazesi evden çıkarıldığında hafiften yağmur yağmaya ve etrafta kalabalık halde garip kuşlar uçmaya başlar. Dereyamaç köyündeki türbesi, halk tarafından ziyaret edilir. Türbeye asabi olan insanlar götürülür, şifa bulacağına inanılır. Ayrıca ağlayan çocuklara da burası ziyaret ettirilir. Hastalar buradaki odada zincirlere bağlanır ve birkaç saat durmaları sağlanır. Yine türbede bulunulan tokmağı ağrısı olanlar, ağrıyan yerlerine vurarak ağrılarının geçeceğine inanırlar. Konuşamayan insanları da, bu türbeye ziyarete götürürler ve buradaki hayvan gemine benzeyen tahtayı, hastaların ağızlarına koyarak, konuşacaklarına inanırlar. Kaynak ; Siirt Evliyaları , Abdulhalim Durma , sayfa 153-158 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tillo, Siirt
Ahmed İzzet Efendi (k.s.) – Lokmacı Dede

Ahmed İzzet Efendi (k.s.) – Lokmacı Dede

📍 İstanbul
Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi (k.s.)

Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin yetiştirdiği, daha hayattayken yerine vekil bırakarak irşat selahiyeti verdiği Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden Hasan Hilmi Efendi, Kastamonu’nun Azdavay Kasabası’nda 1240/1824 senesinde doğar. Müridân arasında daha çok “Kastamonî” nisbesiyle tanınan Hasan Hilmi Efendi’nin babası, Abdullah adında ümmî fakat velî bir zâttır. Kendisinden nakledildiğine göre bir cuma günü babası aniden rahatsızlanır, çocuklarına; “Beni hemen guslettirin. Bugün Rabbim’e icabet edeceğim. O’nun huzuruna tertemiz çıkmak isterim.” deyince arzusu yerine getirilir. Cuma namazını eda ettikten sonra da dostlarını evine davet ederek helalleşip vedalaştıktan sonra ruhunu teslim eder. Hasan Hilmi Efendi, orta boylu, nur yüzlü, ak sakallı, buğday benizli, çekme burunlu, açık kaşlı, ela gözlü idi. Başında Nakşî tâcı, beyaz sarık, sırtında boylu entari ve hırka bulunurdu. Hz. Ebu Bekir yaratılışlı, ismi ile müsemmâ hilim sahibi, takvâ örneği bir zât idi. İlk tahsiline Kastamonu’da başlar. Memleketinin ileri gelen alimlerinden kıraat, sarf ve nahiv ilimleri tahsil eder. 18 yaşlarına geldiğinde tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından İstanbul’a gönderilir. İstanbul’da Mahmudpaşa Medresesi’ne yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleri ile tanışır. 50 yılı aşkın bir süre devam edecek olan beraberlikleri böylece başlar. Mahmudpaşa Medresesi’nde Nevşehirli Büyük Hazım Efendi’nin derslerine devam eder. Tefsir, Fıkıh, Hadis, Hikmet gibi ilimlerde tahsilini tamamlayarak icazet alır. Hasan Hilmi Efendi terkedilmiş, ıssız ve ibadete kapalı bulunan Fatmasultan Camii müezzinliğine gönüllü olarak talip olur. Camiyi kısa sürede ihyâ ederek günün beş vaktinde açık hale getirdiği için bu caminin baş müezzinliğine tayin edilir. Fatmasultan Camii’ndeki bu vazifesi icabı Mahmudpaşa Medresesi’nden ayrılır. Buna rağmen başından beri büyük bir saygı ve hürmetle bağlı olduğu Gümüşhânevî’yi sık sık ziyaret eder. Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî (ks.) bu aralar İstanbul’a gelmiş ve Gümüşhânevî hazretleri ona intisap etmiştir. Hasan Hilmi Efendi de uzun süredir bu yola intisap etme arzusu içindedir. Bu düşüncesini dostu, sırdaşı Gümüşhânevî’ye açar. Gümüşhânevî hazretleri ise şeyhi Ervâdî hazretlerinin müsaadesiyle sohbet şeyhi ittihaz ettiği, Ervâdî gibi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin İstanbul halifelerinden olan, Abdülfettah el-Ukarî hazretlerine intisap etmesi yolunda tavsiyede bulunur. Süleymaniye camii ve haziresi Hazirede olanlar ; 1- Mehmed Zahid Kotku (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 2- Kanuni Sultan Süleyman han (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 3- Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 4- Tekirdağlı Mustafa Fevzi efendi (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 5- Dağıstanlı Ömer Ziyaeddin Efendi (k.s.) -Süleymaniye camii haziresi[/toggle] Hasan Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’nin de delaletiyle Abdülfettah el-Ukarî hazretlerine intisap eder. Şeyhinin vefatına kadar, ona candan bir teslimiyetle bağlı kalır. Bu arada Gümüşhânevî ile birlikte Ervâdî’nin Ayasofya Camii’ndeki hadis derslerine devam eder. Hasan Hilmi Efendi, ilk şeyhinin 1864 senesinde âhirete irtihalinden sonra, Ervâdî’den hilafet alan Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’ye intisap eder. Onun hadis derslerine devam ederek ilmî icazet alır. Hemen ardından seyr u sülûkünü tamamlayarak hilâfet alır. Daha şeyhi hayattayken irşat makamında vekili ve baş halifesi olur. Hasan Hilmi Efendi, 1863 senesinde şeyhi Gümüşhânevî ile beraber hac farizasını eda eder. Şeyhinin ikinci hac seyahatı dönüşünde üç sene Mısır ve Tanta’da ikamet ettiği sürede Gümüşhâneli Dergâhı’nda ona vekalet eder. Şeyhi İstanbul’a döndüktün sonra, kendisini İzmit-Adapazarı bölgesinin irşadı maksadıyla Geyve’ye gönderir. Hasan Hilmi Efendi burada inşa ettirdiği medrese ve tekkede hem hadis okutmuş hem de tarikat neşrine çalışmıştır. Gümüşhânevî hazretleri, zayıflığı ve ihtiyarlığı sebebiyle dergâhın faaliyetlerini yürütemeyecek hale gelince müridi ve baş halifesi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’yi Geyve’den İstanbul’a çağırarak tekkeyi ona teslim etmiş, müridlerine de ona bağlanmalarını söylemiştir. Bundan sonra, Gümüşhânevî hazretleri, dünyasını değiştirene kadar yalnızca cuma sohbetlerini ve Hatm-i Hâce zikirlerini icrâ ettirmiştir. Âhirete irtihal ettiği sene ise bu vazifeler de dahil olmak üzere tekkenin bütün mesuliyetlerini Hasan Hilmi Efendi’ye bırakmıştır. 1893 senesinde şeyhinin vefatından sonra 18 yıl fiilen Gümüşhâneli Dergâhı’nda irşat vazifesi gören Hasan Hilmi Efendi de, şeyhi gibi hadis ilmi ile iştigali esas almış, tekkenin el kitabı mesabesinde olan Râmûzü’l-ehâdîs’i senede iki defa hatmetmeyi itiyat edinmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî başta olmak üzere Ezineli Mehmed Hulusi Efendi gibi yüzlerce talebesine maddî ilimler yanında irfan, edep, ahlâk ve ruh terbiyesi vermiş, bundan başka 56 halife yetiştirmiştir. Amasyalı Eyüb Sabri, Kâtip Mustafa Fevzi, Bolvadinli Yörükzâde Ahmed Fevzi, Kayserili Ali Rıza, Geyveli Yusuf Bahri bunlar arasında sayılabilir. 1896 senesinde yerine Safranbolulu İsmail Necati Efendi’yi vekil bırakarak hacca giden Hasan Hilmi hazretleri, Gümüşhânevî’nin Medine’deki müridlerinden Hafız Ahmed Ziyâüddin Efendi’ye misafir olmuş ve 18 gün Ravza-i Peygamberî’de halvet ederek mücavir kalmıştır. Son zamanlarına doğru irşat hizmetlerini yürütemeyecek duruma gelince, yerine Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden Safranbolulu İsmail Necati Efendi’yi vekil ve halife tayin etmiştir. Hastalanıp yatağa düştüğü ve hiçbir şey yiyip içmediği bir gün, gözlerini hafifçe açarak, müridlerine yazdığı vasiyetini ihtiva eden kağıdı verdikten sonra; “Aslında benim, Rahmet-i Rahmân’a kavuşma vaktim çoktan geldi. Fakat sizler benim için dua ettikçe rahatsız oluyorum. Bu ruh artık Rabb-ı Mecîdi’ne kavuşmak ister. Ne olur dua etmeyi bırakın.” diye söylemiş, sonunda da derinden bir “Allah” diyerek ruhunu teslim etmiştir. 10 Şubat 1911 Perşembe günü saat 07.15’de ruhunu teslim eden Hasan Hilmi Efendi’nin kabri Süleymaniye Camii Haziresinde bulunmaktadır.

📍 İstanbul
Lamekani Hüseyin Efendi (k.s.)

Lamekani Hüseyin Efendi (k.s.)

İstanbul – Kocamustafa Paşa’da Cerrahpaşa Hastanesinin içerisinde yer alan Tarihi Şahkulu Sultan camii haziresinde ……

📍 İstanbul
Molla Hayali (k.s.)

Molla Hayali (k.s.)

Bursa – Emirsultan camii’nin çok yakınında bulunan Zayniler camiinin Kabristana bakan köşesinde Asıl adı Ahmed bin Musa Rumi olup lakabı da Şemseddin’dir. İzniklidir, şiirlerinde ” Hayali” mahlasını kullandığı için Molla Hayali diye meşhur olmuştur. Hanefi Mezhebi’nin alim ve velilerinden olup Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yaşayan Molla Hayali henüz otuz üç yaşında vefat etmiştir. İlk tahsilini kadı olan babasından aldıktan sonra Bursa Sultaniyesi denilen Yeşil Medrese’de Müderris Hızır Bey’den icazet aldı, ona muid oldu ve Hızır Bey’in kızı ile evlendi. Akli ilimlerdekianlayışının yüksekliğinden dolayı en ince meseleleri hemen kavrar ve akranları arasında parmak ile gösterilirdi. Müderris olunca Filibe Medresesi’ne tayin edildi. İznik Medresesi müderrisi’nin vefatı ettiği ve yerine kendisinin tayin edildiği haberi gelince hacca niyetlendiğinden Fatih’in ve Vezir Mahmud Paşa’nın tüm ısrarlarına rağmen teklifi kabul etmeyerek hacca gitmiştir. Zeyniyye Tarikatı müntesibi olan Molla Hayali , hocası Şeyh Abdürrahim Merzifoni vasıtasıyla tasavvuf yolunda ilerledi, hocasıda ona Edirne Yenicami’de ” Kelime-i Tevhid ” okuma vazifesini verdi. Molla Hayali çok kitap okur, az yemek yerdi. Hep ilim ve ibadetle meşgul olup bir an bu halden ayrılmazdı. Son derece zayıf olduğundan baş ve işaret parmağı ile pazusunu kavrardı. Şu beyit onun halini ifade eder ; Gece Gündüz ibadetten kalmazdı geri Günde bir öğündü saydıysan yediği Molla Hayali talebe yetiştirmek ve eser yazmak ile meşgul olduğu sırada vefat etti. Şairler onun vefatına ” Sözü dilde, hayali gözde kaldı ” mısrai ile tarih düştüler. Molla Hayali hz’nin kabir taşında şunlar yazmaktadır ; Hüve’l-Hallaku’l-Baki Garik-i rahmeti Rabbi I-müteali Mevlana Fadıl Şemseddin Ahmed el-Hayali Lillahi’l-Fatiha sene 875 Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

📍 Bursa
Hikmeti Mehmed Efendi (k.s.)

Hikmeti Mehmed Efendi (k.s.)

Bursa’da Ulucami ye çok yakında bulunan İsmail Hakkı Bursevi Dergahı camisinde İsmail Hakkı Bursevi hz’nin hemen yanında Tekirdağ’da doğdu babası Hacı Ahmed Efendi , annesi Emine Hanımdır. Daha çocuk yaşta İsmail Hakkı Bursevi hz’ nin yanında bulunmuş dualarına mazhar olmuştur. İsmail Hakkı bursevi hz’nin himmetleriyle Bursa’ya yerleşmiş seyr u sülukunu tamamlayıp icazet almıştır. Bursevi hz’nin oğlu Şeyh Bahaeddin Efendi’nin 1726’da vefatından sonra Tekkeye Şeyh olmuştur. Bir kez hacca giden Hikmeti Mehmed Efendi 8 Şubat 1752’de Tekke mescidi mahallesinde vefat etmiş ve Tekkenin haziresine İsmail Hakkı hz ‘nin hemen yakınına defnedilmiştir. Kabir taşında Şunlar yazılıdır ; Salikan-ı Celvetiyye mürşid-i şeyhu’ş-şuyuh A’ni kim Şeyh Hikmeti kabrinde rahatlar bula Düşdi bir tarih Aziza Tab’ıma fevti içün Cay-gah-ı Hikmeti Mevla kusur-ı adn ola sene 1165 h. İsmail Hakkı Bursevi Dergahı Haziresi XVII. yüzyılda İsmail Hakkı Bursevi tarafından dergah olarak inşa edilmiştir. Buraya Hikmeti Tekkesi ve Cami-i Muhammedi de denilmektedir. 1843’de tarihinde diğer dergahlarla birlikte burası da tamir edilmiştir. 1900 yılında II. Abdulhamit Han zamanının ileri gelenlerinden Hacı Ali Paşa öncülüğünde yeniden onarılmıştır. 1925 ‘de tekkelerin kapanmasından sonra kur’an kursu olarak hizmet vermeye devam etmiştir. Hazire’de kabri bulunanlar ; 1- İsmail Hakkı Bursevi (k.s.) 2- Aişe Hatun – İsmail Hakkı Bursevi hz’nin eşi 3- Şeyh Mehmed Hikmet Efendi (1753) – Tekke Şeyhi 4- Hikmeti Şeyh Mehmed Emin Efendi (1832) – Tekke Şeyhi 5- Hikmeti Şeyh Hacı İsmail Efendi (1896) 6- Şeyh Mehmed Efendi (1896) – Hikmeti Şeyh Hacı İsmail efendinin oğlu 7- Şerife Hanım (1896) – Hikmeti Şeyh Hacı İsmail efendinin eşi 8- Mehmed Şah Haki Dayesi (1726) 9- Hacı Mehmet Efendi 10- Cüveyriye Hayriye HAnım efendi (1846) 11- Şeyh Bahaeddin Efendi İbn Emin Efendi (1818) – Tekke Şeyhi 12- Şeyh Mehmed Bahaeddin bin Şeyh İsmail Efendi – Tekke Şeyhi 13- Eğercizade Hacı Hakkı Efendi 14- Seyyid Ahmed Hamid Efendi 15- Fevziye Hanım 16- Selime Hanım 17- Havlucu Hacı Nafiz Efendi 18- Hadimi Hasan Efendi 19- Seyyid Hafız Nasuh Efendi 20- Tutizade Hacı Mehmed Efendi 21- Hanife Hanım 22- Edirneli Havlucu efendi Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

📍 Bursa
Muhammed Nurettin (k.s.)

Muhammed Nurettin (k.s.)

Tarsus’da . Şehir merkezinden , Adana’ya doğru çıkarken Adan Bulvarı ile Ayhan Bozpınar caddesinin kesiştiği noktada. Tarsus’daki tek alış veriş merkezi olan Tarsu’nun hemen arkasında Tarsus ilçesi Demirkapı’da kubbeli bir türbe içinde medfun olup, H. 761 yılında Tarsus’un fethinde şehit düşmüştür. Kaynak ; Çukurovanın Manevi sultanları ; Kazım Temir Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mersin
Tulunoğlu Ahmed Bey

Tulunoğlu Ahmed Bey

Mersin – Tarsus ‘da Küçük minari camii avlusunda Mısır hükümdarı Tulunoğulları devletinin kurucusu Tulunoğlu ahmed Hanın kabri Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mersin
Şeyhülislam Ebusuud Efendi (k.s.)

Şeyhülislam Ebusuud Efendi (k.s.)

Eyüp Sultan caminin hemen yanındadır. Meydandaki havuzun Soluna düşer. Osmanlı tarihinin en önemli şeyhülislâmlarından, tefsir ve fıkıh âlimlerinden birisi olan Ebussuûd Efendi, 17 Safer 898/1490 tarihinde İskilip’te doğmuştur. Babası Muyiddin Muhammed, “hünkâr şeyhi” diye tanınmaktadır. Rivayetlere göre, annesi Sultan Hatun da meşhur âlim Ali Kuşçu’nun kızıdır. İlk derslerini babasından, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi’den, Mevlâna Seyyid-i Karamanî’den ve Kemalpaşazâde’den almıştır. 2. Bayezid döneminde padişahın dikkatini çekerek “çelebi ulûfesi” denen 30 akçe ile taltif edilmiş, bilâhare Seyyidî Efendi’nin kızı ile evlenmiştir. 1520 yılında İnegöl İshak Paşa Medresesi’ne tayin edilmiş, akabinde Davud Paşa, Mahmud Paşa ve Gebze’deki Mustafa Paşa medreselerine müderris olmuştur. 1528 tarihinde ise Sahn-ı Semân Medresesi’ne tayin edilmiş ve beş yıl bu görevde kalmıştır. Bundan sonra, Bursa ve İstanbul kadısı olmuştur. 1537 tarihinde Kanunî Sultan Süleyman’ın Korfu Seferi’nde Rumeli Kazaskerliği’ne getirilerek sekiz yıl bu makamda görev yapmıştır. 1545 tarihinde ise Fenarîzâde Muhyiddin Efendi’nin yerine şeyhülislâm olmuş, ölünceye kadar tam 30 yıl bu makamda kalmıştır. Padişahlar Kanunî Sultan Süleyman ve 2. Selim döneminin en gözde ve nüfuzlu âlimi olmasına rağmen, siyasî işlere karışmaktan son derece imtina etmiştir. Kanunî onun re’yi (görüşü) ile başlayan ve elinin değdiği meselelerin hayırla neticeleneceğine kâni idi. Süleymaniye Camiî’nin temel atma merasimini Ebussuûd Efendi icrâ etmiştir. Kanunî’nin son seferi olan Zigetvar’da kendisine yazdığı mektupta yer alan “hâlde haldaşım, sînde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i hakda yoldaşım…” ifadeleri, onun padişah nezdindeki itibarını göstermeye kâfidir. Sultan 2. Selim de kendisine son derece saygı göstermiştir. Zaten sonraki dönemlerde meşhur olan ilmiye ricâli de onun talebesidir. Ebussuûd Efendi gayet çalışkan, müderrisliği esnasında derslerini kaçırmayan, müftülüğünde de her gün pek çok meselede fetvalar veren bir kimsedir. Bir gün sabah namazından ikindiye kadar 1413 fetva verdiğini kendisi ifade etmektedir. Kanunî döneminin tımar, zeamet ve toprak meselelerini şeriatın müsaade ettiği nispette örf ve âdetlere dayanarak fetvaları ile yoluna koymuş, “mülâzemet usulü” denen kadıların görev bekleme müddetlerini de bir nizam ve intizama bağlamıştır. Döneminde tasavvuf ve mutasavvıflarla münasebeti ve onlara biraz mesafeli olması, hattâ verdiği bazı fetvalar sonradan tenkit edilen hususlardandır. Vakıfları ihyâ etme gayesiyle âmmenin de menfaatine olan “para vakıflarına” cevaz vermesi önemlidir. Türkçe, Arapça ve Farsça bilgisi mükemmel olan Ebussuûd Efendi, daha ziyade Türkçe şiir ve manzumeler kaleme almıştır. Kendisine manzum olarak sorulan sorulara da manzum cevaplar verdiği, Hafız Divanı’nı zamanının mutaassıplarına karşı müdafaa ettiği bilinmektedir. Devrinin meşhur müfessir ve şeyhülislâmı olan büyük âlim 84 yaşında vefat ettiğinde (23 Ağustos 1574), Haremeyn uleması gaip namazını kılmıştır. Cenazesi Eyüp Sultan civarındadır. Soyu, Rumeli Kazaskerliği’ne kadar yükselen küçük oğlu Mustafa Efendi’den devam etmiştir. İskilip havalisinde ve İstanbul’un bazı yerlerinde hayrât ve vakıfları bulunmaktadır. Yararlanılan kaynaklar ; http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/seyhullislam-ebussuud-efendi-nin-vefati-agustos-2011.html

📍 İstanbul
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Karacaahmet Mezarlığında Kabri şerifi.Karacaahmet 7 bölümden oluştuğu için bulmak biraz karışık olabilir.Karacahamet^in türbesinden Dr eyüp aksoy caddesine doğru iniyoruz yolun solunda 200 m sonra demir kapından içeri giriyoruz. 100 m kadar sonra sağda. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Daha 30 yaşındayken profesör unvanı alan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), hayatının tamamını Kur’an ahlakına ve eğitimine adayarak canla başla çalışırken, zaman geldi ihbarlar ve zorbalıklarla tutuklandı. Zorlukları görmezden gelerek her fırsatta talebe eğiten Tunahan, hayatının son 9 yılına girdiğinde tutuklanarak elinden alınan vaizlik belgesini geri aldı. İlk kursunu açtı ve binlerce talebeye eğitim vererek bir neslin daha kurtuluşuna vesile oldu. Gerçek bir âlimin akıllara durgunluk veren öyküsü… MEKTEPLERİN BİRİNCİSİYDİ Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Bulgaristan’ın Silistre vilayetinin Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldi. İlk tahsilini Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde babası Osman Efendi’nin yanında tamamladı. 1916 yılı Eylül ayında Fatih Medresesini 80 üzerinden 76 puan alarak birincilikle bitirdi. Aynı yıl, Medresetü’l-Mütehassisin’in Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa’dan ders okumaya başladı. 1919 yılı 27 Mayıs’ta Medresetü’l Kuzat’tan devrin tüm ilimlerini öğrenmek için girdiği Süleymaniye Medresesi’nden birincilikle mezun oldu. 30 YAŞINDA PROFESÖR OLDU 1918 yılında İstanbul müderrisliği Dersiâmlığına yükseldi ve bugünün ilim adamlarına verilen en büyük ilmî unvan olan ve ortalama 50’li yaşlara kadar alınamayan ordinaryüs profesörlük unvanının 30 yaşında sahibi oldu. 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile bütün medreseler kapatıldığı için dersiamlar ve müderrislerle beraber Süleyman Efendi’nin de vazifesine son verilerek Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından İstanbul vaizliğine tayin edildi. İstanbul’un bütün camilerinde vaiz olarak ilim ve irşad vazifesini yürüttü. 1936 yılında dini ilimleri öğretmenin yanında manevi ilimleri de öğretmek üzere Silsile-i Sâdât’ın 33 halkası olarak maddeten Selahaddin İbni Mevlana Siracüddin, manen İmam-ı Rabbani’ye bağlı olarak manevi irşad vazifesine başladı. TUTUKLANDI, GÖREVDEN ALINDI 1939 yılında ilim ve irşad vazifesini çekemeyenler tarafından ihbar edilerek ilk defa tutuklandı. Özellikle hükümet kanadından hapishanelerde de kötü koşullara tabi tutulan Süleyman Hilmi Efendi, burada da kendisini ilim irfan için adayıp durmadan çalıştı. Dışarıda da yapılan tüm baskılara ve takibatlara rağmen ilim öğretmeye devam etti. Vaizlik maaşını talebelere vererek, yüzlerce kişiyi okutup ilim adamı olarak yetişmesini sağladı. 1944 yılında ikinci defa tutuklanarak Birinci Şube tabutluklarında, bu defa 8 günlük bir işkenceye tabi tutuldu. O günkü hükümet tarafından 1946 yılında vaizlik belgesi resmen elinden alındı. 1949 yılında Kur’an kurslarının açılmasına sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girdi. Süleyman Efendi’nin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı. Talebelerine büyük önem vererek, onlara değer verdiğini göstermek için, “Sizler benim müsteşarlarımsınız” derdi. TRENLERDE EĞİTİM VERDİ 1950 yılında hükümet tarafından vaizlik belgesi yeniden iade edilen Tunahan (k.s.); bugün birçok kişiye örnek olurcasına, yaşlı ve hasta haline rağmen, günde 4 vasıta değiştirerek hem talebe okuttu ve hem de İstanbul’un önemli camilerinde resmen vaizlik yaptı. Trenlerde bile birilerine bir nebze de olsa ilmen katkı sağlamak için para vererek ders dinlemesini istiyor, bazen trenden inmeyerek gidiş ve dönüşlerde daha çok öğrenciyi okutuyordu. 1951 Çamlıca’da Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in tahsis ettiği yerde ilk düzenli Kur’an kursu hizmetleri başladı. Bu kurslardan yetişen binlerce talebe Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı müftü, vaiz, Kur’an kursu öğretmeni, imam ve müezzinlik imtihanlarında başarılı oldular. Tarihinde ilk defa İstanbul’un büyük camilerinin kürsüleri, Süleyman Efendi’nin yetiştirdiği talebeleri sayesinde genç vaizler tarafından dolduruldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda 1950’li yıllarda görev yapan yetkililer, yaptığı hizmetlerden dolayı Süleyman Hilmi Tunahan’a büyük ilgi ve sevgi gösterirler. Bu kadar ilim sahibi olmasına rağmen niçin kitap yazmadığını sorduklarında onlara şu cevabı verirdi; “Ben tozlu raflarda duran, kesekâğıdı olarak satılan birçok kitap gördüm. Ben canlı kitaplar yazıyorum. Onlar hiçbir zaman tozlanmayacak, sürekli kendisini okutturacak” derdi. Kendisi tarafından yazılan ve kısa sürede Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğreten Elif cüzü büyük ilgi görmektedir. KARDEŞİNİZE DUA EDİN’ SÖZÜNÜ SUÇ SAYDILAR 1956’da Süleyman Efendi (k.s.), Cezayir halkının Fransız sömürgecilere karşı verdiği özgürlük mücadelesine manevi destek vermek için camilerdeki vaazlarında, “Cezayirli Müslüman kardeşlerimize dua edelim” dediği için, defalarca karakola çağırıldı ve ifade verdi. 1957 yılında Bursa’da gerçekleşen mehdilik hadisesi üzerine iftiraya uğrayarak yine haksız olarak tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde 69 yaşında 59 gün tutuklu kaldı. İdam talebiyle yargılandı, mahkeme tarafından suçsuz bulunarak beraat etti. NAAŞINA TAHAMMÜL EDEMEDİLER Tunahan’ın en önemli eseri Kur’an–ı Kerim okumayı kısa zamanda öğreten “Elif Cüzü”dür. Tunahan’ın, ömrünün son günlerinde uzun zamandır muzdarip bulunduğu şeker hastalığı ağırlaşmış, kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememişti. Süleyman Hilmi Tunahan, 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne–i şeriflerinde Rahmet–i Rahmân’a kavuştu. 72 yaşında vefat eden Süleyman Hilmi Tunahan’ın naaşı, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in engellemesi sebebiyle Fatih Camii Haziresi yerine Karacaahmet Mezarlığı’nda, polisin gösterdiği mezarda toprağa verildi.

📍 İstanbul
Gözcü İsmail Dede

Gözcü İsmail Dede

ÇANAKKALE – GELİBOLU’DA Kore kahramanları caddesinde yol üzerinde Gelibolu Velilerinden

📍 Gelibolu, Çanakkale
İmam Buhari (k.s.)

İmam Buhari (k.s.)

Özbekistan – Semerkand merkeze 25 km uzaklıkta Büyük bir Külliyesi var. Kur’an-ı kerimden sonra en kıymetli kitab olan Sahih-i Buhari adıyla meşhur hadis kitabını yazan büyük hadis âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail olup, künyesi Ebu Abdullah’tır. Hadis ilminde yüksek derecede olup, 300.000’den fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmam”, Buharalı olduğu için “Buhari” denilmiş, İmam-ı Buhari ismiyle meşhur olmuştur. 810 (H. 194) senesinde Buhara’da doğdu. 870 (H. 256) senesinde Semerkand’ın Hartenk kasabasında vefat etti. Küçük yaşta babasını kaybeden Buhari, ilk tahsiline doğum yeri olan Buhara’da başladı. Duası makbul saliha bir hanım olan annesi, onun ve kardeşinin yetişmesi için gayret sarf etti. On yaşından itibaren hadis âlimlerinin derslerine devam etti. On beş yaşına girmeden 70.000 hadis-i şerifi ezberledi. Hadis ilminde kısa sürede o derece ilerledi ki, hocaları ile karşılıklı ilmi münazaralarda bulunmaya başladı. Nitekim hocası Dâhili, bazı hadis rivayetlerindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. On altı yaşındayken Abdullah bin Mübarek ve Veki bin Cerrâh’ın kitaplarını ezberledi. Fıkıh ilminde, müctehidlerin bildirdiklerini öğrendi. Sonra annesi ve kardeşiyle birlikte hacca gitti. Hac farizasını ifa ettikten sonra annesi ve kardeşi Buhara’ya döndüler, İmam-ı Buhari ise, Mekke’de kalıp, hadis-i şerif toplamaya başladı. On sekiz yaşındayken Sahabe ve Tabiin fetvalarını topladı. Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi’den Şafii fıkhını öğrendi. Bu arada Medine-i münevvereye gidip Resulullah efendimizin kabri şerifini ziyaret edip, geceleri kabri şerif başında Tarih-ul-Kebir kitabını yazdı. Mekke ve Medine’den başka, Bağdat, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbur, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey ve Kayseriyye gibi ilim merkezlerini dolaşıp, hadis âlimleriyle görüşüp binden fazla âlimden hadis ve diğer ilimleri öğrenip nakletti. Kuvvetli zekaya ve hafızaya sahip olan İmam-ı Buhari , işittiği hadis-i şerifi hemen ezberliyordu. Onunla hadis-i şerif dinleyenler yazdığı halde, o, yazma ihtiyacını duymuyordu. Muhammed bin Selam el-Bikendi, İbrâhim bin el-Eşâs, Ebu Âsım eş-Şeybani, Abdurrahman bin Muhammed bin Hammad, Hâlid bin Mahled, Ebu Nasr-il-Ferâdisi, Abdân bin Osmân el-Mervezi, Ali bin el-Medini, Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, İshak bin Raheveyh, Süleyman bin Harb, Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi gibi hocalar elinde yetişti. İmam-ı Buhari hazretleri, ilim tahsilini bitirdikten sonra, Mısır’dan Maveraünnehr’e kadar tanınmış ilim merkezlerinde hadis ve çeşitli ilimler okuttu. Derslerinde binlerce talebe bulunurdu. Kendisinden 70.000’den fazla talebe hadis dinlemiştir. Bunlar arasında, Tirmizi, Nesai, Ebu Zür’a ve Ebu Bekr bin Huzeyme, İbni Ebi Davud, Muhammed bin Nasr-ul-Mervezi, Müslim bin Haccâc, İbni Ebiddünya gibi büyük ve tanınmış hadis âlimleri de vardı. Binlerce talebe yetiştirdikten sonra Nişabur’a oradan da Buhara’ya döndü. Bir müddet Buhara’da kalıp, hadis ve ilim öğretmekle meşgul oldu. Bir rivayete göre Buhara valisi çocukları için özel ders verilmesini, buraya kimsenin girip, dersi dinlememesini istedi. Buhari cevabında; “Ben bir kısım kimseleri hadis dinlemekten men edip, birkaç kişiye hadis öğretmem” buyurdu. Bu durum valiyle arasının açılmasına sebep oldu. Buhara’dan ayrıldı. Allahü teâlâya, şikayet yoluyla valinin verdiği sıkıntıyı arz etti. Duası kabul olup, aradan bir ay geçmeden vali azledildi, zindana atıldı. Bu arada Semerkandlılar kendisini davet ettiler. Giderken yolda, Semerkandlılardan bir kısım insanların isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk köyünde kaldı. İşin iç yüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp; “Yâ Rabbi! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al!” diye dua etti. O ay, orada hastalandı ve 870 yılının Ramazan bayramı gecesi Semerkant’tan 72 km uzaklıkta olan Hartenk’de vefat etti. Kabri oradadır. İmam-ı Buhari hazretleri, çok cömert olup, herkese iyilik ederdi. Fakirlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını bizzat karşılardı. Bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Haramlardan ve şüphelilerden daima kaçar, gıybetten çok korkardı. “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın” buyururdu. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Kur’an-ı kerimi üç günde bir defa hatmederdi. Hadis ilminin ve hadis âlimlerinin önderi olan İmam-ı Buhari hazretleri, yüz binlerce hadis-i şerifi ezberlemişti. Hadis-i şerifleri metinleri ve senetleriyle ezbere bilirdi. Hadis-i şeriflerin ravilerini çok inceler dinin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlakında bir kusur olanların rivayet ettiği hadis-i şerifleri almazdı. Hadis-i şerifin metnini ezberlediği gibi, o hadis-i şerifi rivayet eden kimselerin, künyelerini, doğum ve ölüm tarihlerini, ahlak ve yaşayışlarını, kimden rivayette bulunduklarını, o raviden başka kimlerin hadis-i şerif aldığını öğrenir ve ezberlerdi. Bir kimse hadis rivayetinde ve ravilerin senedinde hataya düşse, hemen İmam-ı Buhari hazretlerini bulup sorar ve doğrusunu öğrenirdi. Gittiği her yerde, etrafı hadis-i şerif almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. İmam-ı Buhari hazretlerinin hadis ilmindeki rumuzu “H” harfidir. Aynı zamanda tefsir ve kelam ilimlerinde de üstad olan İmam-ı Buhari hazretlerinin tefsire dair bildirdiği rivayetler tefsir âlimlerinin eserlerini süslemektedir. Kelam ilmine dair eserler de yazmıştır. Eserleri 1) Câmi-us-Sahih: En büyük ve en meşhur eseridir. Sahih-i Buhari ismiyle de tanınır. İslam âlimleri söz birliğiyle; “Kur’an-ı kerimden sonra en sahih kitap Sahih-i Buhari’dir” buyurmuşlardır. İmam-ı Buhari bu kitabı Mescid-i Haram’da yazdı. Her hadis-i şerifi kitabına yazmadan önce istihare yapmıştır. Gusledip, Kâbe’de makâmın gerisinde iki rekat namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre sahih olduğu kesin olarak belli olan hadis-i şerifleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de Medine-i münevverede Peygamber efendimizin kabri şerifi ile minberi arasında bulunan Ravda-i Mutahherada yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: “Câmi-us-Sahih kitabına her hadis-i şerifi koymadan önce gusledip, iki rekat namaz kılıp, istihare yaptım. Ondan sonra hadis-i şerifi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadisi yazmadım. Bu kitabı on altı yılda tamamladım.” Kütüb-ü Sitte adı verilen altı sahih hadis kitabının en başta geleni olan Sahih-i Buhari’nin, Ali el-Yünûni tarafından el yazmasıyla çoğaltılan metni muteber olmuştur. Bu nüshanın aslı Kâhire’de Akboğa Medresesi Kütüphanesindedir. Sahih-i Buhari’nin birçok şerhleri ve baskıları yapılmıştır. 1894’te Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mısır’da yaptırılan iki cilt baskısı pek nefis, ciltlenmiş, altın tuğra ve nukûş ile süslenmiştir. Bu baskı Bulak’ta Emiriyye Matbaasında yapıldı. Zeynüddin Ahmed Zebidi, mukarrer rivayetleri birleştirerek Buhari-i Şerif Tecrid-i Sarih ismiyle kısaltılmıştır. 2) Tarih-ul-Kebir 3) Tarih-ul-Evsat 4) Tarih-us-Sagir (Bu üç eser hadis ravilerinin hayatlarını ve hadis ilmindeki yerlerini ihtiva etmektedir) 5) Kitab-u Duafâ-is-Sağire (Zayıf ravilerin hallerinden bahseder) 6) Et-Tarih fi Marifeti Ruvât-ül-Hadis 7) Et-Tevârih-ul-Ensab 8) Kitab-ül-Kûnâ 9) El-Edeb-ül-Müfred (Ahlakla ilgili hadis-i şerifleri toplayan eserdir) 10) Ref’ul-Yedeyn fissalâti 11) Kitab-ül-Kırâati Half-el-İmam 12) Halk-ul-Ef’âl-il-İbâdi ver-Reddü alel-Cehmiyye 13) El-Akide yâhut Et-Tevhid (Kelam ilmiyle ilgilidir) 14) El-Câmi-ul-Kebir 15) Et-Tefsir-ül-Kebir 16) Kitab-ül-Mebsût 17) Esmâ-üs-Sahabe Categories Sort Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations Categories: View location detail Get directions from Go Geo locate me

📍 Semerkand
Şeyh Movsar İlishani (k.s.)

Şeyh Movsar İlishani (k.s.)

Nasıl Gidilir ; Adana – Ceyhan ‘ da İnce tarla köyünde. Şeyh Movsar el- İlishani hazretleri , Türkiye’de çok fazla bilinmeyen ama Çeçenistan ve Kafkasya da Büyük saygı, sevgi ve hürmet gösterilen bir Allah dostudur. Tasavvuf Kültürünü Kafkasya getiren ve İnguşetya başta olmak üzere Kuzey Kafkasyanın her yanında Kadiri tarikatının yaygınlaşmasını sağlayan Büyük Alim Şeyh Kunta Hacı (k.s.) ‘nın abisidir. Kardeşi Kunta Hacı (k.s.) ile beraber ehl-i sünnet ve-l cemaat temeline dayalı bir itikatın yerleştiricisi olmuşlardır. Ayrıca 1860 yıllarda Çarlık rusyası ile Çeçenler arasında yaşanan ve onbinlerce Çeçenin hayatını kaybettiği ve mazlum bir halkın yok olma sürecine girdiği bir zamanda Kunta Hacı hazretleri ve Şeyh Movsar hz. her zaman halkının yanında yer almış, Rus saldırılarına ve katliamlarına maruz kalan Çeçen halkına daima moral ve manevi kuvvet aşılamış binlerce insanın İslama girmesine de vesile olmuşlardır. Şeyh Movsar ve Şeyh Kunta Hacı (k.s.) 3 ocak 1864 yılında Rusların Şali (Şiela) baskınlarında tutuklanarak Rusya ‘nın Novorod Eyaletinin Üstüjino kentindeki hapishane çok zor 2 yıl geçirmişlerdir. Sonrasında gizemli bir şekilde Hapisden kurtulmayı başaran Şeyh Movsar hz. ‘i yanlarında binlerce Çeçen muhacirlerle birlikte 1866 -1870 yılları arasında ; Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardır. Şeyh Movsar ve beraberindeki Çeçenler, Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı İncetarla (Mercin) mevkiini yurt edinmişlerdir. Osmanlıya sığınan Çeçenler daha sonra çeşitli bölgelere yayılmışlardır. Bugün Kahramanmaraş, Sivas, Adana başta olmak üzere pekçok bölgede Çeçen kökenli vatandaşlarımız yaşamaktadır. Şeyh Movsar hicret ettikten kısa bir süre sonra İnce tarla köyünde vefat etmiştir. Şeyh Kunta hacı hz ise ; 2 yıl cezaevinde zor şartlarda yaşadıktan sonra ; Bir gün Kunta Hacı’nın koğuşunu açan nöbetçi asker odada kimseyi bulamaz. 35 yaşındaki Kunta Hacı, bilinmeyen bir şekilde ortadan kaybolur, kendisinden haber alınamaz. Ruslar, tehlikeli gördükleri bu genç insanı öldürüp halkı yatıştırmak için onun kendiliğinden ortadan kaybolduğu haberini yaymışlardır. Daha Sonra Şeyh Kunta hacı hazretlerinden haber alınmaz . Vefat ettiği yer ve kabri belli değildir. Çeçenler Kunta Hacı ‘ya o kadar değer verirler ki ; Onun ölmediğine ve ileri de Kıyamete yakın Hz .İsa a.s. İle geri geleceğine inanırlar. Şeyh Movsar hazretlerinin kabrinin ise nerede olduğu tam olarak belli değildi. Özellikle 1975 yılında İnce tarla köyünde yer alan kabristanın hemen yanında Devlet su İşlerinin tahliye kanallarından çıkan topraklar ; kabirlerin üzerine gelişi güzel dökülerek kabirleri yok etmiştir. Sonrasını Seyfullah Türksoy şöyle anlatıyor ; ”Geçtiğimiz yıl, tarafımızdan başlatılan Kunta Hacı film projesi, Şeyh Movsar’ın kabrinin ortaya çıkarılmasında bir ilk adım oldu. Filmde, Kadiri zikriyle alakalı bölümler vardı. Bu bölümlerde, filmin orijinalitesi açısından Türkiye’deki Çeçenlerin rol almasını istedik. Fakat Türkiye’deki Çeçen vatandaşlarımız arasında, Çeçenistan’da çok meşhur olan Kadiri zikirlerini bilen kimse yoktu. Bu amaçla, Çeçenistan’ın Naurski bölge müftüsü Rıdvan Dadayev ve birkaç Kadiri müridini Türkiye’ye davet ettik. Ardından bu kardeşlerimizin Sivas’taki Çeçenlerle buluşmasını sağladık. Rıdvan Dadayev ve müridler, bir yandan Kadiri zikrini oradaki Çeçenlere öğretirken diğer yandan da İmam Movsar’ın kabriyle ilgili araştımalar yaptılar. Çeçenistan’dan gelen müridler, bazı yaşlı Çeçenlerin anlatımlarından hareketle Ceyhan İncetarla’daki mezarı ziyaret ettiler. Buradaki köylülerin anlatımları tarihi bazı vesikalarla örtüşünce, İmam Movsar’ın ve beraberindeki arkadaş ve akrabalarının mezarının bu bölgede olduğuna kanaat getirildi. Haber, Çeçenistan’da heyecanla karşılandı ve müridleri gözyaşına boğdu.” Böylelikle başlatılan çalışmlarla ; Türk ve Çeçen yetkililerin gayretleriyle Adana İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün 1 Haziran 2010 tarihli izni ile kazı çalışmaları başlamış, 6′ı erkek, 8′i kadın ve 10′u çocuk olmak üzere 24 adet mezar teknik çalışmalarla ortaya çıkarılarak bugünkü halini almıştır. Bugün Kabristan da ; Şeyh Movsar (k.s.) hazretlerinin yanı sıra ; Şeyh Kunta-Hacı’nın eşi Seda Hanım – Şeyh Kunta-Hacı ‘nın diğer kardeşi Visha el-ilishani – Şeyh Kunta- Hacı2nın Müridi Aysan Bolat El-Hatuni de yer almaktadır. Çençenistan’da Halen Şeyh Kunta Hacı ve Şeyh Movsar hz’ne çok büyük saygı ve muhabbet beslenir. Her yıl özellikle mayıs ayında Çeçenistanda binlerce kadiri mürridleri uçaklarla Adanaya gelip Şeyh Movsar hz2ni ziyaret edip ; Kabristanın hemen yanında bulunan Kadiri zikir halkasında MEVLAYI ZİKR EDERLER. Bugün Kabristanın türbedarlığını Çeçenler yapmaktadır. Bugün Çeçen halkı Kafkasya’da İslamın bayraktarlığını yapıyorsa, İslam dininin hakikatlerini yaşıyorsa; Çeçenistan’ın her köşesinde Kadiri zikirleriyle Allah’ın ve Hz.Peygamberin adı anılıyorsa, Rus kültürünün bazı kötü alışkanlıklarından uzak kalabilmişse, bunda Kunta Hacı ve Şeyh Movsar hz2nin tasavvuf öğretilerinin rolü çok büyüktür.. Şeyh Movsar’ın mezarı Türkiye’de, Adana’nın Ceyhan ilçesinde.Kunta Hacı’nın mezarı ise bilinmiyor. Çeçenler , Kunta Hacı’nın aziz ruhunun her zaman yanlarında olduğuna inanıyorlar.

📍 Adana

Abdullah Bin Hubeyk

Abdullah bin Hubeyk Abdullah bin Hubeyk Evliyânın büyüklerinden. İsmi Abdullah bin Hubeyk bin Sâbık, künyesi Ebû Muhammed, nisbesi el-Kûfî, el-Antâkî'dir. Kûfe'de doğdu. Antakya'da yaşadı. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Abdullah bin Hubeyk büyük âlim Yûsuf Esbât'ın derslerinde yetişti. İlim ve feyz aldı. Tasavvufta evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî hazretlerinin yolunu tâkib etti. Zühd ve takvâda üstün bir dereceye yükseldi. "Bu ümmet içinde Yahyâ aleyhisselâmın zühdüne sâhib zât" diye meşhûr oldu. Abdullah bin Hubeyk hazretleri amel ve ibâdete büyük önem verir ibâdetlerdeki ihlâs üzerinde dururdu. Edeb, havf ve recâ, ümidle istek, haramlardan sakınma, nefse düşmanlık, kalp temizliği; üzerinde durduğu diğer önemli hususlardır. Horasan'dan Feth bin Şehraf isminde bir sevdiği geldi ve kendisinden nasîhat ricâ etti. Buyurdu ki: "Ey Horasanlı! Dilinle yalan söyleme, gözünle harama bakma. Kalbinle müslüman kardeşine hased etme. Kin tutma ve iyi şeyler arzu et. Eğer böyle yapmazsan, sonunda bedbaht olursun." Allahü teâlânın sonsuz ihsânına rağmen günah işlemekte ısrar edenleri; "Sana iyilik edene bile kötülük ediyorsun. Kötülük edene nasıl iyilik edebilirsin." diyerek, gafletten uyandırırdı. Kendisine; "Ne kadar ilim tahsil etmeliyiz?" diye soruldu. Cevap olarak; "İyi ile kötüyü birbirinden ayıracak kadar olsun öğreniniz." buyurdu. Abdullah bin Hubeyk hazretleri tama', aç gözlülük etmekten, insanları sakındırır ve; "Tamahkâr, aç gözlü insan tama' zincirine bağlanmış ölüye benzer. Kalbteki tama' kalbi mühürler, mühürlü kalb ise ölüdür. Mü'min tamahkâr olmaz. Nefsin şehvet ve arzularına uymaz." buyururdu. Ümid ve korku hakkında ise şöyle buyurdu: "Korkunun en faydalısı günah işlemene engel olan, elden kaçırdığın fırsatlar için uzun uzun üzülmene sebeb olan ve geriye kalan ömür içinde seni devamlı olarak düşündüren korkudur. Ümidin en faydalısı ise amel etmeni kolaylaştırandır. Ümid üçe ayrılır: 1) İyi amel yapıp kabul edilmesini umanın ümidi. 2) Kötü iş yapıp ve tövbe ederek affedilmesini umanın ümidi. 3) Devamlı günah işleyip de kendisini Allahü teâlânın affedeceğini umanın ümidi. Bu ümid makbûl değildir." Amel ihlâs ve sıdk hakkında buyurdu ki: "Amelde ihlâs amelden daha zordur. Kul kendisiyle Allahü teâlâ arasındaki hususlarda tam olarak sıdk, doğruluk üzere bulununca Allahü teâlâ onu gayb hazînelerine vâkıf kılar." "Allahü teâlâ kalbleri kendini anmak için yarattığı hâlde, insanlar onları şehvet, istek ve arzû ile doldurmuştur. Kalplerden şehvetin izini silecek şey yalnız Allahü teâlânın korku ve sevgisidir." Abdullah bin Hubeyk hazretleri işlediği amele güvenenleri; "İşlediğin fazîletli amele güvenerek azâb olunmaktan korkmazsan helâk olursun." diye îkâz edip uyarırdı. Kur'ân-ı kerîmi ezberlemiş olanların isyân ve günâha düşmesine şaşar ve şöyle derdi: Ehl-i Kur'ân bir günâh işleyeceği zaman göğsündeki Kur'ân-ı kerîm lisân-ı hâl ile ona şöyle seslenir: "Allahü teâlâya yemîn olsun ki sen beni bu iş için ezberlemedin!" O günahkâr kişi eğer bu sesi duyabilecek olsa Allahü teâlâdan hayâ ederek düşer can verirdi. Abdullah bin Hubeyk hazretleri en büyük ilâhî cezânın duâ ve ibâdetin lezzetinin kalbten alınması olduğuna inanırdı. Boş şeylerle uğraşmanın, lüzumsuz şeylere kulak vermenin kalpteki ibâdet ve tâattan zevk alma duygusunu söndürdüğüne inanır, kendisini sevenleri gönül uyanıklığına teşvik ederdi. Buyurdular ki: "Kim, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini ayıplarsa, Allahü teâlâ onu gazâbından korur." "Kötü ve yanlış sözleri çok dinlemek, tâatın, ibâdetin tadını kalbden siler." "Yarın sana zarar verecek şeyler için keder ve gam içinde bulun. Âhiret saâdetini harâb eden şeyler için üzül. Yarın sana fayda vermeyecek şey için sevinme!" "En faydalı korku, insanı, günahlardan ve kötülüklerden alıkoyanıdır. İnsana, boşuna geçen ömrü için üzülmek yaraşır. Kalan ömrünü de iyi kıymetlendirmesi lâzımdır." "Kalbime uygun gelmeyen, içime rahatlık vermeyen bir şeyi terk ederim." Biri nasîhat istediğinde rivayet ettiği hadis-i şeriflerle cevab verirdi. "Kişinin mâlâyânîyi (boş ve faydasız şeyleri) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir." Yine buyurdu ki: Ebû Hüreyre radıyallahü anh rivâyet etti. Birisi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem gelerek: "Yâ Resûlallah! Dünyâlık elde etmek gâyesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursunuz?" diye sordu. Resûlullah efendimiz; "Onun için ecir (sevap) yoktur." buyurdular. Ebû Hüreyre bu durumu Eshâb-ı kirâm arasında anlatınca onlar; "Belki sen bunu Resûlullah efendimizden iyi anlamadın." dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre hazretleri tekrar Resûlullah efendimizin yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah efendimiz üç kerre; "Onun için ecir yoktur." buyurdular. Enes bin Mâlik'den rivâyet etti. Birisi Resûlullah efendimize geldi; "Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman?" diye sordu. Resûlullah efendimiz; "Kıyâmet koptu (farz et). Onun için ne hazırladın?" diye sordu. O zât; "Fazla bir şey hazırlamadım. Fakat ben, Allah ve Resûlünü seviyorum." dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Senin için tahmîn ettiğin vardır. Sen sevdiğin ile berâbersin." buyurdu. İYİ İNSAN KİMDİR? Abdullah bin Hubeyk'e; "İyi insanları nasıl ayırd edebiliriz?" dediler. Cevâben buyurdu ki: "İyi insanların güzel âdetlerinden birisi, Allahü teâlâyı gece gündüz anmalarıdır. O'nu anma zikir kalb ve dille olur. Ancak kalbin zikri daha üstündür." Sonra; "Kalblerinizi, Allahü teâlâyı anmakla diriltiniz. Onun korkusuyla doldurunuz. O'nun sevgisiyle nurlandırınız. O'na kavuşma arzusuyla sevinçlendiriniz ve biliniz ki; O'na olan sevginiz derecesinde yükselir, niyetlerinizin doğruluğu ile, nefsinizi kahreder, şehvetlerinizi yenip amellerinizi temiz kılabilirsiniz." buyurdu. Bilhassa helâl lokma yemeğe çok dikkat ederdi. Buyurdu ki: "Beş şey vardır, kalp katılaştığı zaman onun ilacı olur: Birincisi, sâlih kimselerle görüşmek ve onların meclisinde bulunmak. İkincisi, Kur'ân-ı kerîmin mânâsını düşünerek okumak. Üçüncüsü, karnını doyurmayıp, helâldan az bir şey yemekle yetinmek. Zîrâ helâl yemek kalbi aydınlatır. Dördüncüsü, Allahü teâlânın kâfir ve günahkâr için hazırladığı acı azâbı ve tehdidini düşünmek. Beşincisi, kendisini Allahü teâlâya kulluk vazifesini yapmakta âciz ve noksan görmek, bununla berâber Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını düşünmektir. Bu tefekkür olup, bundan hayâ meydana gelir. Tefekkürden bir kısmı da şunlardır: Allahü teâlânın seni, her şeyinle, içini dışını bildiğini her an O'nun seni gördüğünü düşünmek, dünyâ hayâtını, dünyâ hayâtının meşgûliyetlerinin çokluğunu, dünyâ hayâtının çok çabuk geçtiğini, âhiretin ve nîmetlerin devamlı olduğunu akıldan çıkarmamak, işte tefekkür dünyâya düşkün olmayıp, âhirete rağbet etmek gibi meyveler verir. Ölümün geleceğini, fırsatı kaçırdıktan sonra pişmanlık olacağını düşünmek. Böyle tefekkürün meyvesi; uzun emel sâhibi olmamak, amellerini düzeltmek, âhirete hazırlık yapmaktır."

Abdullah Herati

Abdullah Herâtî Abdullah Herâtî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yetiştirdiği velîlerden. İsmi Abdullah'tır. Herâtlı olduğu için Herâtî veya Hirevî nisbeleriyle meşhûr olmuştur. Doğum ve vefât târihleri kesin olarak bilinmemektedir. Şam'da vefât etti. Kabri Kâsiyun Dağı eteğinde Mevlânâ Halîd-i Bağdâdî hazretlerinin türbesi yanındaki kabristandadır. Horasan'ın Herât şehrinde dünyaya gelen Abdullah Herâtî, memleketinde çeşitli ilimleri tahsîl edip kendini yetiştirdi. Sonra Allahü teâlânın rızâsına kavuşturacak mânevî yolu gösteren bir rehber aramaya başladı. Bu sırada Irak'ın Süleymâniye şehrinde medresede talebe okutmakta iken aldığı mânevî bir işâretle Hindistan'da bulunan büyük evliyâ Şah Gulam-ı Ali Abdullah-ı Dehlevî'ye talebe olmaya giden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, yolculuk esnasında Herât'a geldi. Abdullah Herâtî ile karşılaştı. Abdullah Herâtî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine arkadaş olmak isteyince aralarında şu konuşma geçti: -Nereye gidiyorsun? -Evliyânın sultanı, Şâh Abdullah Dehlevî hazretlerine talebe olmaya, onun mânevî feyzlerinden istifâde etmeye ve beni ıslâh etmesi için gidiyorum. -Ben seninleyim. Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid hazretleri: -Dönüşümü bekleyin, buyurdu. Abdullah-ı Herâtî; -Ben Irak'a gider orada sizi beklerim, dedi. Bu sebeple Musul'a geldi. Orada ilim tahsîli ile uğraştı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfeli olarak Bağdâd'a, oradan da Süleymâniye'ye geldiği sırada Abdullah-ı Herâtî de Süleymâniye'ye geldi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin hizmetine girip talebesi oldu. Uzun müddet hizmet ve sohbetlerinde bulunup mânevî feyzlerine kavuştu. Tasavvuf yolunda ilerledi ve yüksek evliyalık derecelerine kavuştu. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin en önde gelen talebelerinden olup, Süleymâniye, Bağdâd ve Şam'da bulunduğu sırada hizmetinden hiç ayrılmadı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmak, onların dünya ve âhirette kurtuluşa ermelerine rehberlik yapmaları hususunda ona mutlak icâzet ve hilâfet verdi. Abdullah-ı Herâtî çok sevdiği hocasının yanından ve hizmetinden ayrılmaz, hocası da onu çok severdi. Bu sevgisinin neticesi Abdullah-ı Herâtî'yi Irak'taki mallarını korumak ve fakirlerin haklarını vermekle vazîfelendirdi. Abdullah-ı Herâtî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin Irak'taki hububat çeşidi malından ne çıkarsa hepsini toplar, fakirlerin haklarını ayırıp öşürlerini verdikten sonra bir kâfile ile Şam'a yollardı. Bunların eksiksiz yerine ulaşması için son derece ihtimam gösterirdi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri vefât ettiği zaman Abdullah-ı Herâtî Süleymâniye'de idi. Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin hilâfet verdiği önde gelen talebelerinden Şeyh İsmâil Enerânî de tâuna yâni salgın vebâ hastalığına tutulmuştu. Hasta halinde, Süleymâniye'de bulunan Abdullah-ı Herâtî'ye haber gönderip, Şam'a gelmesini ve şâhitler huzûrunda, kendi yerine onu halîfe bırakacağını bildirdi. Sonra da şâhitlerin tâuna yakalanmasından korktu. Bu hususta Abdullah Herâtî'ye bir ferman veya icâzet yazılmasını istedi. Arzuladığı icâzete şunları yazdırdı: Bismillâhirrahmânirrahîm Âlemlerin Rabbi olanAllahü teâlâya hamd olsun. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma, O'nun ehline veEshâbının hepsine salât ve selâm olsun. Şimdi... Ben yerime, irşâd ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak makamına, sâlih, mücâhid, felâh, kurtuluş bulan, bu zamânın dervişi, ihsan makâmına yükselen, en güzel şekilde evliyâ yolunu izleyen yardımcı efendimiz Şeyh Abdullah Hirevî (Herâtî)'yi oturttum. Onu yerime halîfe bıraktım. Tıpkı, şeyhim, üstâdım, dayanağım, sığınağım, bu varlıkların kutbu Ebü'l-Behâ Ziyâeddîn Mevlânâ Hâlid Nakşibendî Müceddidî'nin beni kendi yerine bıraktığı gibi onu kendi yerime bıraktım. Kendi usûlüne göre emirler verecek, yasaklar koyacak, diğer halîfe ve müridler ona itâat edeceklerdir. Her kim ona aykırı davranırsa, o bizim yolumuzdan çıkarılmıştır." Abdullah-ı Herâtî Süleymaniye'den döndükten sonra yazılı olan icâzeti şifâhen söyledi. Altına da İsmâil Enerânî Hâlidî imzâsını attı. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin zamânından kalma kim varsa hepsi bu hilâfeti kabûl ettiler. Abdullah-ı Herâtî kendisine verilen hilâfeti kabûl etti. Ancak çok sevdiği hocasının vefâtı ve onun en gözde talebesi Şeyh İsmâil Enerânî'nin hastalığı sebebiyle üzüntü ve kedere boğuldu. Fakat kendini çabuk toparladı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Şeyh İsmâil Enerânî'ye ve onun da kendisine bıraktığı irşad makâmına oturdu. Mevlânâ Hâlid efendimizin âile fertlerinin hizmetini bizzat üzerine aldı. Onların ihtiyaçlarını gidermeye gayret etti. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin muhterem hanımları ve oğlu Şeyh Necmeddîn Bağdâd'a gitmek istediğinde Abdullah Herâtî de onlarla beraber Bağdâd'a gitti. Bir müddet kaldıktan sonra Erbil bögesine ve oradan da Şam'a döndüler. Her ne zaman Bağdâd'a ve Erbil'e gidecek olsalardı gittikleri yerlerden onların hâlini hâtırını sormadan edemezdi. Onlara dâimâ saygılı davranırdı. Onlar Şam'a dönüp geldikleri zaman da en uygun nasılsa onların hizmetini görür, hiç bir şeylerini eksik etmezdi. Büyük evliyâ ve kerâmetler sâhibi olan Abdullah-ı Herâtî hazretleri uzun seneler Şam'da Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin dergâhında kalıp talebe yetiştirdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve âhirette seâdete ermelerine vesîle oldu. Ömrünün sonuna doğru Şam'daki Ümeyye (Emeviyye) Câmiinde hazret-i Hüseyin'in şehîd başının olduğu makamda oturup ibâdet ve zikirle meşgûl idi. Orada oturduğu sırada rahatsızlandı. Bu onun son hastalığı idi. Bunu duyan talebeleri ve halîfeleri onu sağlık üzere bir daha görüp, duâsını almak üzere kâfile kâfile geldiler. Her birisi etrafında pervâneler gibi dönüyor, hizmette ve saygıda kusur etmemeye çalışıyordu. Halîfeleri, Abdullah-ı Herâtî hazretlerine hastalığının sâkinlediği bir zamanda; "Senden sonra yerine halîfe olarak kime tâbi olmamızı emredersiniz? İrşâd halîfeliğini kime bırakacaksınız?" diye sordular. Abdullah Herâtî hazretleri: "Bu iş için âlim, Ârif-i Samedânî Şeyh Muhammed Hanî'den başkasını, ondan daha lâyıkını görmüyorum. Ben onda tam mükemmel istikâmetten başka bir hal görmüyorum. Mevlânâ Hâlid efendimiz de vefât edinceye kadar ondan hoşnud idi. Benden sonra ona tâbi olun. Teslimiyet anahtarlarını ona bırakın." buyurdu. Bu vasiyeti yaptıktan kısa bir müddet sonra vefât etti. Tekfîn işleri tamamlandıktan sonra cenâze namazı Ümeyye Câmiinde kılındı. Sevenlerinin mahzûn bakışları, duâ ve tekbirleri arasında Kâsiyun Dağı eteğindeki Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin türbesinin de bulunduğu kabristana defn edildi. Bütün talebeleri ve sevenleri onun cenâze ve defn vazifesi sırasında hazır bulundular. Zâhirî ilimlerde derin âlim manevî ilimlerde yüksek bir evliyâ olanAbdullah-ı Herâtî güzel ahlâk sâhibiydi. Mütevâzî bir zât olup insanlara hizmet etmeyi severdi. Talebelerinin her türlü derdleriyle ilgilenir ve yardımlarına koşardı. ÖLÜYÜ DİRİLTEMEM Trablusşam Nakîb-ül-eşrâfı Şeyh Abdülfettâh Zağbî Efendi, Yûsuf Nebhânî hazretlerine şöyle anlatmıştır: Bir defâsında bir arkadaşımız hastalanmıştı. Abdullah ibni Şeyh Hıdır ez-Zağbî'yi de yanımıza alıp ziyâretine gitmek istedik. Onu götürmekten maksadımız hastanın bereketlerinden istifâde ederek şifâya kavuşması idi. Ancak gitmek istemedi. Çok ısrar edince kabûl edip bizimle geldi. Hastanın yanına vardığımızda, şiddetli hastalığından hiç bir eser kalmadı. Ayağa kalkıp bizi karşıladı. "Hoş geldiniz." deyip konuştu. Ziyâreti yapıp yanından ayrıldık. Ayrılıp giderken yolda Şeyh Abdullah hazretleri; "Ben ölüyü diriltemem." dedi. Bu sözüyle ziyâretine gittiğimiz kişinin öleceğine işâret etmişti. Dedim ki: "Onun yüzünde hiç ölüm işâreti yok." Yine; "Ben ölüyü diriltemem." buyurdu. Sonra memleketine gitti. Hasta arkadaşımız iyileşti çarşıya pazara çıkıp dolaştı. Ben Şeyh Abdullah hazretlerinin işâretine ve diğer taraftan da hastanın sıhhate kavuşmasına hayret ediyordum. Çünkü o öleceğine işâret etmişti. Hasta ise sapasağlam olmuştu. Aradan on gün kadar geçti. Bir gün o arkadaşın evinin bulunduğu taraftan ağlama sesleri işittim. Merak edip sorunca, arkadaşımızın vefât ettiğini öğrendim. O zaman Şeyh Abdullah'ın kerâmetini anladım.

Abdullah-i Şemdini

Abdullah Şemdînî Abdullah Şemdînî Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. Kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük âlim ve velîler silsilesinin otuzuncusudur. Bu diyârda Nakşibendî, Müceddidî, Hâlidî kolunun önde gelen temsilcisidir. İsmi Abdullah'tır. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin onuncu torunu ve Seyyid Tâha-i Hakkârî'nin amcasıdır. Lakâbı, Sirâcüddîn ve Menba-ul-Hilm'dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Şemdinli civârında dünyâya gelmiş, 1813 (H.1228) senesinde Şemdinli'nin Nehrî kasabasında vefât etmiştir. Kabri orada olup, ziyâret edilmekte ve bereketleri hâsıl olmaktadır. Şemdinli'de dünyâya gelen asîl, temiz ve şerefli bir âileye mensûb olan Seyyid Abdullah Şemdînî, küçük yaşta ilim tahsîline yöneldi. Zamânının usûlüne göre ilk tahsîlini gördükten sonra, Irak'ın Süleymâniye beldesine giderek oradaki medresede ilim öğrenmeye devâm etti. Aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip büyük âlim oldu. Bu medresede ilim öğrenmekle meşgûl iken medrese arkadaşı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ile bir kardeş gibi yaşadılar. Yüksek yaratılışı olan bu iki gönül dostu zâhirî ilimleri tahsîl ettikleri sırada kalb ve gönül ilmi olan tasavvufa karşı alâka duymaya başladılar. Bu alâka, muhabbet ve aşk derecesine ulaşıp, kendilerini mânevî olarak terbiye edip, bâtınî ilimleri öğreterek yetiştirecek bir rehber, yol gösterici aradılar. Sonunda aradıkları rehberi hangisi daha evvel bulursa, o büyük zâttan alacağı mânevî feyz ve bereketin aralarında müşterek olmasını kararlaştırdılar. Bu hususta birbirlerine söz verdiler. Yâni aradıkları o büyük velîyi hangisi daha evvel bulur ve tanırsa hemen diğerinin de o zâtı tanımasına, ona bağlanıp feyz almasına vâsıta olacaktı. Kendilerine yol gösterecek mânevî bir rehberi aradıkları sırada Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî aldığı bâzı mânevî işâretler üzerine Hindistan'a gitmeye karar verdi. Zâhirî ilimlerde yüksek bir âlim olan Abdullah-ı Şemdînî de onunla gitmek istedi. Fakat Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ona; "Ben gideyim, oradan alıp getirdiklerime ortağız." dedi. Nihâyet Hindistan'a gitmek üzere Süleymâniye'den yola çıktı. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Hindistan'a ulaştı. Sonunda Nakşibendiyye mânevî yolunun mürşid-i kâmili Şâh Gulâm-ı Ali Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzur ve sohbetleriyle şereflendi. Kısa zamanda lâyık ve müstehak olduğu fazîlet ve olgunluğa ulaştı. Tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlık derecesine yükseldi. Hocası ona, İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olabilmek ve talebe yetiştirmek hususunda tam bir icâzet, diploma ve hilâfet verdi. Hocasının tam ve mutlak vekili olarak aldığı yüksek feyz ve kemâlâtı, ilim ve edeb âşıklarına sunmak ve onları yetiştirmekle vazîfeli olarak Bağdâd'a gönderildi. Bundan sonra bütün âlem, vâsıtalı vâsıtasız irşâd ve feyz kaynağı olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin mânevî nûru ile nûrlanmaya başladı. Böylece Bağdâd'da feyz ve nur saçan rahmet güneşi doğdu. Seyyid Abdullah-ı Şemdînî, daha önceki anlaşmalarının gereği bir müddet Bağdâd'da kaldıktan sonra Süleymâniye'ye dönen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin ziyâretine gitti. Mevlânâ'nın Hindistan'da elde ettiği mârifet ve kemâlâtı, olgunluğu görünce ona olan muhabbeti daha da arttı. Medrese talebeliğinde arkadaşı olduğunu düşünmeyip o evliyâlık güneşinin sohbetlerine devâm etmeye başladı. Onun önde gelen talebelerinden oldu. Bâzı hasetçi ve inkârcı kimselerin, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin karşısına çıkıp, söz ve yazı ile onu kötülemeye, türlü türlü iftirâlarla ve düzme yalanlarla, ona gönül verenlerin yolunu kesmeye çalıştıkları sırada, o hep onun yanında bulundu. Kendisinde bulunan asâlet ve yüksek kâbiliyet ile Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebe yetiştirmek husûsundaki mahâretinin birleşmesiyle kısa zamanda bütün ilimlerde ve tasavvuf hallerinde yetişerek olgunlaştı. Mevlanâ hazretlerinin binlerce talebesi arasında en yükseklerinden oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ona talebe yetiştirmek üzere icâzet, diploma verdi. Mevlânâ hazretlerinden icâzet ve hilâfet alanların baştan üçüncüsü olan Seyyid Abdullah-ı Şemdînî, kardeşi Seyyid Ahmed Geylânî hazretlerinin oğlu Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'yi de, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin sohbetlerine götürerek, onun da bu yolda yetişmesine vesîle oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir ara, Bağdâd'a gitti. Bu sırada Abdullah-ı Şemdînî talebelerin başına geçip onları yetiştirmekle meşgûl oldu. Daha sonra tekrar Süleymâniye'ye dönen Mevlânâ hazretleri, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere çeşitli beldelere yetiştirip gönderdiği talebeleriyle birlikte, Seyyid Abdullah-ı Şemdînî'yi de Şemdinli'ye gönderdi. Seyyid Abdullah-ı Şemdînî, Şemdinli civârındaki Nehrî kasabasına yerleşti. Nehrî'de medrese, tekke ve zâviyeler yaptırarak talebe yetiştirmeye başladı. Türkiye, İran ve Irak'ın çeşitli yerlerinden ilim meclisine ve sohbetlerine koşan pekçok kimseyi zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Peygamber efendimizden bu yana, evliyânın ve İslâm âlimlerinin anlattığı ve yaşadığı İslâmiyeti, güzel ahlâkı insanlara anlattı. Bilhassa edeb ve ahlâktan mahrûm aşîretler üzerinde çok tesirli olup, onların düzelmesine vesîle oldu. Kabîle ve aşîretlere, anlayacakları şekilde güzel nasîhatlar vermek sûretiyle onların doğru yola kavuşmalarına vesîle oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri onun hakkında Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'ye; "Seyyid Abdullah ne güzel bir şeyhdir. Onda hiç kusûr yoktur. Yalnız kusûru, onun münkiri yâni karşısına çıkıp onun büyüklüğünü inkâr eden kimseler bulunmamasıdır." buyurdu. Yine buyurdu ki: "Beni, Seyyid Abdullah ve Seyyid Tâhâ'dan üstün tutmayınız." Eshâbı; "Onlar sizin talebenizdir, nasıl böyle dersiniz?" diye arz ettiklerinde; "Onlar şehzâdelerdir. Pâdişâh olacaklardır. Biz ise, bir müddet onların terbiyesi ile meşgûl olan ve böyle yüksek bir vazîfenin kendisine verildiği bir mürebbiyeyiz. Mürebbî, şah olacak şehzâdeden üstün olabilir mi?" buyurdular. Berdesûr kasabasında bir medrese yapıp, müderrislik yapan ve mezunlar vermeye başlayan yeğeni Seyyid Tâhâ, arada bir huzûruna gelir, sohbetinde bulunurdu. Her defâsında kendisine tasavvuf yoluna girmesi söylenir, o da; "Bir gün inşâallah o da olur." der ve kendi kendine; "Peygamberlerin, âlimlerin ve evliyânın hep düşmanları, hasetçileri, sevmiyenleri olmuştur. Amcam, dedikleri gibi büyük evliyâdan olsa, muhakkak hasetçisi, düşmanı, çekemeyeni olurdu. Hele bu âhir zamanda ve kıyâmetin yaklaştığı, hakîkatın unutulup, bid'atin revâc bulduğu böyle bir devranda acaba niçin hiç büyüklüğünü inkâr eden düşmanı yoktur?" diye düşünürdü. Bir gün Berdesûr'da çarşıda birisinin, amcasının aleyhinde konuştuğunu gördü. Bunun üzerine; "Sevmeyeni, kabûl etmeyeni olduğuna göre, evliyâdandır." deyip, Nehrî'ye geldi. Amcasına teslîm olup, bir müddet istifâde etti. Sonra Mevlânâ'nın dâveti üzerine Bağdâd'a gitti, orada kemâle geldi. Ömrünü ilim tahsîl etmeye, İslâmiyeti öğrenmeye ve öğretmeye vakfetmiş olan ve pekçok kerâmetleri görülen Seyyid Abdullah-ı Şemdînî hazretleri 1813 (H.1228) senesinde Şemdinli'nin Nehrî kasabasında vefât etti. Nehrî kabristânının girişinde defn edildi. Kabrinin üzerinde sâde bir türbe vardır. Mübârek kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmekte, âşıkları duâ edip mübârek rûhundan feyz almaktadır. Onu vesîle ederek duâ edenlerin maddî ve mânevî dertlerine dermân buldukları dilden dile anlatılmaktadır. Şemdinli'nin Nehrî kasabasında ilk defâ irşâd ve feyz kaynağı olan Seyyid Abdullah-ı Şemdînî, Şâfiî mezhebi fıkhında ve diğer ilimlerde derin âlim olup, ilmiyle âmil, büyük veli, peygamberlik sırlarına vâkıf ve hazret-i Osman'ın güzel ahlâkını hatırlatan güzel ahlâk sâhibi olup, hayâ ve edebin kaynağı idi. Her hâli istikâmet ve doğruluk üzere idi. Sohbetleri hasta ruhlara gıdâ, bakışları kararmış kalblere şifâ idi. İnsanların dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermelerinin, saâdet kapısının anahtarı idi. Allahü teâlâ şefâatine ve feyzlerine mazhâr eylesin. Amin.

Ahmed Amiş Efendi

Ahmed Amiş Efendi Ahmed Amiş Efendi Fâtih Sultan Mehmed Han türbedârlarından ve Şa'bâniyye tarîkatının son devir şeyhlerinden. İsmi, Ahmed Amiş olup, Türbedâr veya Türbedar Ahmed Efendi isimleriyle de tanınır. 1807 (H.1222) de Tuna vilâyetine bağlı Tırnova'da doğdu. 1920 (H.1338) de İstanbul'da vefât etti. Kabri Fâtih Câmii yanındaki kabristandadır. Doğum yeri olan Tırnova'da ilk tahsîlini gören Ahmed Amiş Efendi medrese tahsîlini de orada tamamladı. On dört yaşında tasavvufa alâka duydu. Bir şeyhe bağlanmak arzusuyla Sâdık Efendi adlı bir zâta başvurdu. Sâdık Efendi onun bu konudaki yüksek arzusunu anlamasına rağmen, tasavvuf yoluna girme zamânının gelmediğini belirtti. Bu hususta; "Yavrum! Sen şimdi git. Sonra seni soyu temiz birisi gelip bulacak ve irşad (rehberlik) edecektir." dedi. Bu söz üzerine ilim öğrenmeye devâm eden Ahmed Amiş Efendi yirmi yaşına geldiği zaman Şa'bâniyye yolunun İbrâhimiyye veya Kuşadaviyye kolunun kurucusu Kuşadalı İbrâhim Efendinin Tırnova'ya nâib olarak gönderdiği Ömer Halvetî'ye intisâb edip, talebe oldu. Senelerce Ömer Halvetî'nin ilim meclislerinde ve sohbetinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. 1846 senesinde irşâda yâni insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, talebe yetiştirmeye mezun oldu. 1853 Osmanlı-Rus yâni Kırım harbine tabur imâmı olarak katıldı ve harpte üstün hizmetler gördü. Harpten sonra memleketine döndü. Bir ara gördüğü bir rüyâ üzerine hocası Ömer Halvetî'nin izniyle İstanbul'a geldi. Kuşadalı İbrâhim Efendinin vefâtından sonra onun yerine geçen İstanbul-Fâtih Zeyrek civârındaki Çinili Hamamın sâhibi Muhammed Tevfik Bosnevî Efendi ile görüşüp sohbetinde bulundu. Sonra tekrar Tırnova'ya dönerek bir hamam kirâladı ve Muhammed Tevfik Bosnevî gibi o da hamam işletmeye başladı. Bu sırada ayrıca Sıbyan Mektebi hocalığı da yapan Ahmed Amiş Efendi, Muhammed Tevfik Bosnevî'nin 1866 senesinde vefâtı üzerine tekrar İstanbul'a geldi. Muhammed Tevfik Bosnevî'nin önde gelen müridlerinden Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, Rıfat Efendi, Üsküdar'da Nalçacı Dergâhı Şeyhi Mustafa Enver Bey, Kaşkar hükümeti temsilcisi Yâkub Han ve Fâtih türbedârıNiğdeli Bekîr Efendi ile sohbetlerde bulundu. Bir müddet sonra Tırnova'ya döndü, talebe yetiştirmek ve insanlara vâz ü nasihat etmekle meşgûl oldu. Üsküp'te Seyyid Muhammed Nûr-ül-Arabî ile görüştü. Muhammed Nûr-ül-Arabî'den icâzet aldı. 1877 senesinde Tuna vilâyetinin Osmanlılar elinden çıkması üzerine tekrar İstanbul'a geldi. Niğdeli Bekir Efendiden Fâtih türbedarlığını devraldı ve "Fâtih Türbedârı" ünvanıyla anıldı. Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn Efendiden Nakşibendiyye yolundan icâzetli olan Ahmed Amiş Efendi tasavvufta mücâhede yolunu değil de sohbet ve telkin yolunu tercih etti. Kendisine tâbi olanlardan İslâmiyetin emirlerine uyup yasaklarından kaçındıktan sonra sadece sohbet ve muhabbet yolunu seçmelerini istedi. Çile ve riyâzet yolunu tercih etmedi. Ahmed Amiş Efendi bu hususda diyor ki: "Mücâhedâtın, tasavvufî perhizlerin bir kısmını Kuşadalı kaldırmıştı. Geri kalanını da ben kaldırdım." Kendine tâbi olanlara sık sık şu tavsiyelerde bulunur; "İstiğfar edin, salevât okuyun, Kur'ân-ı kerîm okuyun, her şeyi Kur'ân'da bulursunuz." derdi. Bu sözleri doğrultusundaki yaşayışı sebebiyle, mensûb olduğu tarîkatın pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi gibi tekkeye ve merâsime îtibâr etmemiştir. Kırk seneyi aşan irşâd faâliyeti sırasında tâliplere Halvetî ve seyrek olarak da Nakşibendî icâzetnâmesi vermiştir. Ömrünün sonuna kadar mensûb olduğu Şa'bâniyye yolunun şeyhliğini ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın türbedârlığını yürüten Ahmed Amiş Efendinin müridleri ve yakınları arasında, Bursalı Mehmed Tâhir Efendi, Müderris Babanzâde Ahmed Naîm Bey, Ahmed Avni Konuk, Hüseyin Avni Konukman, İsmâil Fenni Ertuğrul, Abdülazîz Mecdî (Tolun) Efendi gibi kimseler yer aldı. Yaklaşık 113 yaşında iken dâmâdı Ahmed Naîm Beyin İstanbul Şehzâdebaşı'ndaki evinde 9 Mayıs 1920 (H.1338) târihinde vefât etti. Cenâze namazını talebelerinden Abdülazîz Mecdî Efendi kıldırdı. Senelerce türbedârlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed Hanın türbesi yanındaki kabristana defnedildi. Vefâtına talebelerinden Evranoszâde Sâmi Bey; "Gitti gülzâr-ı Cemale pîr-i efrad-ı Cihân (1388)." mısra'ı ile târih düşürdü. Ayrıca Evranoszâde Sâmi Bey tarafından mezar taşına bir manzûme yazılmıştır. Ahmed Amiş Efendi eser bırakmamıştır. Abdülbâki Gölpınarlı, Ahmed Avni Konuk'un Ahmed Amiş Efendinin sohbetlerinde tuttuğu notların kendisinde olduğunu kaydetmektedir. Kendisinden sonra yerine baş halîfesi olan Kayserili Mehmed Tevfik Efendiyi postnişin bıraktı. Şa'bâniyye ve Halvetiyye yollarının son devir temsilcilerinden olan Ahmed Amiş Efendi, sohbet yoluyla talebe yetiştirmeye çalıştı. Sohbetleri esnasında kısa ve özlü sözlerle talebelerini îkaz eder, onların istikâmet üzere Peygamber efendimiz ile Eshâbının yolunda olmalarını isterdi. Talebelerinden birisi müridin yâni talebenin şeyhe (hocaya) olan ihtiyâcını sorunca; "Dağı dağ, taşı taş gördükçe şeyhe muhtaçsın. Bu böyle olsun, şu şöyle olsundan kurtuluncaya kadar, şeyhe muhtaçsın." demiştir. Rızk ile ilgili olarak soru soran birine de; "En âlâ rızık mânevî rızıktır. Dünyâda eşini bulamaz, işini bilemezsen rahat edemezsin." demişti. Ahmed Amiş Efendi sohbetine gelenlerle tatlı tatlı konuştuktan sonra, onun hakkında duâ eder ve bâzı müjdeler verirdi. Evranoszâde Sâmi Bey o zaman Rüşdiye öğretmeni olan Şerâfettin Yaltkaya'yı, Ahmed Amiş Efendinin sohbetine getirdi. Fakat iki saat müddetle oturdukları halde AhmedAmiş Efendi sessiz durup hiç konuşmadı. Evranoszâde Sâmi Bey, Amiş Efendinin böyle gelenlere duâ edip bâzı müjdeler verdiğini bildiği için bu durumu merak etti. O gün hiç konuşmadan Amiş Efendinin yanından ayrıldılar. Evranoszâde Sâmi Bey ertesi gün tek başına Amiş Efendinin yanına gitti ve; "Efendim Şerâfettin için bir müjde vermediniz sebebi nedir?" diye sordu. Ahmed Amiş Efendi, biraz durakladıktan sonra; "O (yâni Şerâfettin Yaltkaya) bulunduğu mesleğin en yükseğine çıkar." dedi. Hakikaten Şerâfettin Yaltkaya zamanla yükselip profesör ve Diyânet İşleri Reisi oldu. Fakat İslâm dînine hizmet edeceği yerde pek çok zarar verdi. Bu yüzden, icraatını bilenler tarafından Telefüddîn Haltkaya adı ile anıldı. Edirnekapı dışında kabri bulunan Bekir Niğdevî'nin kabri yanında Amiş Efendinin talebelerinden Hilmi Bey'in kabri vardır. Hilmi Bey Çanakkale Savaşında Fransız zırhlısını Boğaz'ın sularına gömen meşhur askerdir. Gümüşsuyu Askerî Hastanesi Baştabibliğinden emekli albay Doktor Hamdi Hızlan Bey, Ahmed Amiş Efendiden naklen anlatıyor: Siz harbin fecâatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecâatini yakînen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin. Ahmed Amiş Efendinin halîfe olarak bıraktığı talebeleri şunlardır: 1. Kayserili Mehmed Tevfik Efendi. Bu zât Amiş Efendiden sonra Şa'bâniyye tarîkatının Kuşadaviyye (İbrâhimiyye) kolunun şeyhliğini yürütmüş, emâneti Maraşlı Ahmed Tâhir Efendiye bırakarak vefât etmiştir. 2. Abdülazîz Mecdî (Tolun) Efendi. 3. Evranoszâde Süleymân Sâmi Bey. 4. Trablus Nâib-i SultanıŞemseddîn Paşa.

📍 Bursa

Ahmed Kuddusi

Ahmed Kuddûsî Ahmed Kuddûsî Anadolu velîlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Hâcı İbrâhim'dir. 1769 (H.1183) senesi Rabî'ul-evvel ayının on birinci gecesi, Niğde'nin Bor kazâsında doğdu. Büyük bir velî olan babası, rüyâsında üç ay gördü. Ortadaki ay diğer aylardan daha büyük ve parlaktı. Bu rüyânın tâbirinde kendisinin üç oğlu olacağını ve ortanca oğlunun büyük bir velî ve âlim olacağını anladı. Ahmed Kuddûsî, küçük yaşta babasından ders almaya başladı. Ahrâriyye yolunun edebini babasından öğrendi. Babasının; "Oğlum her zaman Allahü teâlâyı zikr et, benim sağlığımda boş şeylerle uğraşmaktan uzak dur." nasîhatine uyarak onun tarîkat hakkındaki tavsiyelerine harfiyyen riayet edip gece gündüz şevkle çalıştı, bütün amelleri gönülden yaptı. Kısa zamanda velîlik basamaklarında yükseldi. Ahmed Kuddûsî, o zaman medreselerde okutulan ilimleri öğrenmek için de uzun müddet medrese tahsîli gördü. 1786 senesinde babası vefât edince, ilâhî bir işâret üzerine Turhal'a gitti. Turhal'daki Turhal Şeyhi denilen zâtın sohbetlerinde bulunarak kemâle erdi. Oradan bir arkadaşı ile ayrılıp Erzincan'a geldi. Sert geçen kış mevsimi yüzünden Erzincan'da birkaç ay kaldı. Yaz gelince, Erzincan'dan ayrılarak, önce Şam'a oradan da Mısır'a vardı. Daha sonra hac farîzasını yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitti. Bu ilk Hicaz seferinde Hira ve Uhud dağında, hazret-i Hamza ve Uhud harbinin diğer şehîdlerinin medfûn, gömülü bulunduğu sahada ve dağın kayalıkları arasındaki mağaralarda uzun günler uzlette kendi başına kaldı. Mescid-i Nebî çevresinde riyâzetler çekti. Resûlullah efendimizin lütuf ve hitaplarına kavuşarak, üstün derecelere yükseltildi. Bu sırada; "Anadolu'ya git, orada evlen. Senin için üstün derece ve makamlar, âile kadrosu içinde hâsıl olacaktır." îkâz ve işâreti üzerine, bir sonraki sene tekrar hacc ederek Bor'a döndü. Bu müddet içerisinde, Resûlullah efendimizin yüksek himmetlerine nâil olduğunu bir şiirde şöyle ifâde eder: Dâvet etti köyüne çünkü bizi ol şâhımız, Pes icâbet eyledik bugün açıldı râhımız. Etti tâlim hem bize seyr-i sülûkin tarzını, Pîşvâ-yı sâlikîn olan Resûlullahımız. Doldu ışk-u-cezbe dil iklimine deryâ misâl, Bu sebeple mürtefî' oldu begâyet râhımız. Bakmanız hışm u hakâretle bize ey zâhidân, Dost yanında mu'teber hor görünen gümrâhımız. Yanarız ışk oduna Kuddûsîyâ leyl ü nehâr, Kıldı âlem halkını âciz figân ü âhımız. Ahmed Kuddûsî, ilki 1807 ve 1810 senelerinde olan Osmanlı-Rus savaşlarına katıldı. Böylece sünnete uyarak, nefsini ıslâh etmek için yaptığı halvet, yalnızlık çile ve riyâzetleri yâni cihâd-ı asgarı cihâd-ı ekberle, yâni nefsle yaptığı savaşlarla da tamamladı. Bir süre Anadolu'da kalan Kuddûsî hazretleri tekrar Hicaz'a gitti. Uzun müddet Mekke ve Medîne arasındaki ıssız çöllerde, dağlarda nefsini tezkiyeye, safiyyete ulaştırmak için çektiği çileler, onun derecesini bir kat daha yükseltti. Bu sırada günlük yiyeceği, her gün belli saatte kendiliğinden gelen bir ceylanın verdiği süttü. Ahmed Kuddûsî, Hicaz'dan Bor'a döndükten sonra, birçok din düşmanının düşmanlıkları sebebiyle, on üç yıl kadar evinde inziva hayâtı yaşadı. Bu arada, bir gün Cumâ vaktinden önce bir tanıdığı, misâfir olarak evine geldi. Cumâ vakti yaklaştığı hâlde Ahmed Kuddûsî hiçbir acelecilik göstermedi. O zât Cumâya gitmek için izin istedi. Ahmed Kuddûsî; "Biraz daha beklesen iyi olacaktı. Namazdan sonra seni beklerim." buyurarak misâfirini uğurladı. Cumâdan sonra biraz gecikerek gelen misâfir zât, yemekle berâber tâze hurma ve o mevsimde Bor'da olmayan tâze sebzeler ikrâm edilince, çok şaşırdı ve; "Efendim, hurma ve sebzeler buranın olamaz. Siz Cumâyı nerede kıldınız?" diye sorunca, Kuddûsî hazretleri; "Evlâdım söz dinleyip, biraz daha beklesen, ihlâsının karşılığını görecek, bizimle birlikte sen de Cumâyı Kâbe-i muazzamada kılacaktın." buyurdu. O devrin ileri gelenlerinden makam sâhibi biri, bir sohbette; "Zamânımızın büyük velîsi kim ise onunla görüşmek istiyorum." diye yakınlarına sorar. Bunun üzerine orada Kuddûsî hazretlerini tanıyan biri; "Zamânımızın büyük velîsi Ahmed Kuddûsî'dir." deyince, kendisini İstanbul'a dâvet ederler. Ahmed Kuddûsî, İstanbul'a gelip huzûra girince, orada bulunan kimseler, onun taşralı kıyâfeti ile huzûra girmesini pek beğenmeyip, yukardan bakıcı bir tavır takınırlar. Ahmed Kuddûsî sohbet sırasında hiç konuşmaz. O makam sâhibi kimse; "Şeyh efendi! Siz de bir beyân buyursanız." deyince; "Efendim! Bendeniz ilmi olmayan bir kişiyim. Huzûrunuzda konuşmaya hayâ ederim. Ancak emrinize uyarak başımdan geçen bir hâdiseyi anlatayım." diyerek şu hikâyeyi anlatır: "Bir gün bendeniz Sarayburnu'nda sahil boyunca gezerken, çok güzel bir hanım sandala bindi. Gönlümü cezbeden bu güzelin peşinden başka bir sandala binerek, onu tâkib ettim. Üsküdar iskelesinde karaya çıkıp, falan sokaktaki büyük bahçeli konağa giren bu hanımı bir daha göremedimse de aslâ unutmadım. Gönlüm onun hicrânı ile rahatsızdır efendim." O makam sâhibi kimse, bu hikâyeyi duyar duymaz, yanında bulunanların hepsini dışarı çıkararak, Ahmed Kuddûsî'ye; "Efendi, anlattığınız benim halen içinde yaşadığım elemli hâlimin ifâdesiydi. Şu anda ise o dertten kurtuldum. O hanım gönlümden silindi." dedi. Sonra Kuddûsî hazretlerine görülmemiş ihsânda bulundu. Yine bir gün sultan, huzûrunda bulunanlara; "Şu avucumda gizlediğim şeyi tahmin etmenizi istiyorum." dedi. Herkes bir şey söylediyse de kimse bilemedi. Bir köşede oturan Ahmed Kuddûsî'ye; "Siz de bir tahminde bulunun." dediler. Ahmed Kuddûsî de; "Yedi iklim ve yedi deryâyı gezdim. Bir balığı, yavrusunu arar gördüm." dedi. Meğerse pâdişâhın avucunda küçük bir balık varmış. Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî'ye tâzim ve ikrâmda bulunularak, sarayda kalması teklif edildi. Fakat o; "Ben âciz bir kulum, burada kalsam dünyâ imtihânından berât edemem." buyurdu ve kalmayı kabûl etmedi. Bir süre İstanbul'da kalan Ahmed Kuddûsî, Bor'a döndü. Bor'da iken birgün sultan, Bor'a iki memur gönderip, onun durumunu öğrenmek istedi. Gelen memurlar onu bahçesini bellerken buldular. Ahmed Kuddûsî hazretleri onlar daha bir şey söylemeden; "Siz İstanbul'dan geldiniz. Bizim bir şeye ihtiyacımız yok." buyurdu. Onlar; "Pâdişâhımız bizi vazifeli gönderdi. Size tahsîsât bağlayacağız." dediler. Ahmed Kuddûsî onlara; "Açın eteğinizi" diyerek her ikisinin eteğine birer kürek toprak döktü. İki memur bu toprakların altın olduğuna şâhid oldular. Bu sefer Ahmed Kuddûsî; "Eteklerinizdekileri dökün." deyince hemen yere döktüler. Bu defâ toprakların yılan-çiyan olduğuna şâhid oldular. Ahmed Kuddûsî; "Evlâtlarım! Allahü teâlânın keremi ile bizim pâdişâhımızın tahsîsatına ihtiyâcımız yoksa da, fukarâ ve âcizlere dağıtmak için bırakın." diyerek bu tahsîsâtı bir müddet alıp yoksullara dağıttı. Ahmed Kuddûsî, bir gün Konya'ya giderek, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istedi. Türbenin önüne vardığı zaman, türbedâr kapıları kilitleyip gidiyordu. Türbedâra türbeyi açması için ricâlar edip çok yalvardı. Fakat türbedâr; "Akşam oldu, açma müsâdesi yoktur." diyerek kesin bir şekilde reddetti. Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî şu medhiyeyi okumaya başladı; Sensin velîler şâhı, Yâ hazret-i Mevlânâ! Affet şu ben gümrâhı, Yâ hazret-i Mevlânâ! Bed-kâr-u-âvâreyim, Pür-zenb ü bî-çâreyim, Âsî yüzü kâreyim, Yâ hazret-i Mevlânâ! Gâyet azîmdir câhın, Mahbûbısın Allah'ın, Dâr-ül-emân dergâhın, Yâ hazret-i Mevlânâ! Sen şol ulu sultânsın, Ki server-i merdânsın, Hem ma'den-i irfânsın, Yâ hazret-i Mevlânâ! Çün tıfl iken ey Sultân, Eflâki etdin seyrân, Oldu melâik hayrân, Yâ hazret-i Mevlânâ! Muhtâcınam in'âm et, Mihmânınam ikrâm et, İhsânını itmâm et, Yâ hazret-i Mevlânâ! Kapunda çok muhtâcân, Erer murâda her ân, Devrinde sürer devrân, Yâ hazret-i Mevlânâ! Bencileyin yok gümrah, Lâkin dedim eyvallah, Geldim sana şey'en lillah, Yâ hazret-i Mevlânâ! Âriflerin sultânı, Dertlilerin dermânı, Kuddûsî'nin cânânı, Yâ hazret-i Mevlânâ! Son dörtlüğü söylediği anda, kapılar kendiliğinden açıldı. Ahmed Kuddûsî, türbedârın şaşkın bakışlarından habersiz, ziyâretini yaparak oradan ayrıldı. Ertesi gün bu hâdiseyi duyan Mevlevî şeyhleri ile bir kısım ulemâ; "Bu mutlakâ Bor'lu Kuddûsî'dir." dediler. Medîne-i münevverede saatçılık yapmakta olan Ali Osman isimli İzmirli bir Türk vardı. Bu zât Medîne-i münevvereye hicret ettikten bir müddet sonra, mesleği olan işi yapmak üzere bir dükkân açmak için izin almaya çalıştı. Uzun süre bunu sağlayamadı. Parası bitti. Bir gece Allahü teâlâya iltica ile yalvardı. O gece rüyâsında esmer, kır sakallı, uzunca boylu bir zât; "Evladım, resmî dâireye girdiğinde sağ tarafında gördüğün şu üçüncü şahsa mürâcaat et. Gerisine karışma buyurdu. Ali Osman Efendi sabahleyin doğruca denilen şahsın yanına gitti. O şahıs, Ali Osman Efendi'ye; "Seni Kuddûsî hazretleri mi gönderdi? Git hemen dükkânını aç, işine başla." dedi. Ali Osman hemen gidip dükkânı izin almış gibi açtı. O şahıs izin belgesini sonradan gönderdi. Bir müddet sonra rüyâsında aynı zâtı gördü. O zât; "Oğlum bana Kuddûsî derler. Cebine bir hediye koydum, onu al ve amel et." dedi. Ali Osman Efendi uyandığında cebinde Kuddûsî hazretlerinin şu şiirinin yazılmış olduğu kâğıdı buldu: Ey rahmeti bol pâdişâh, Cürmüm ile geldim sana, Ben eyledim hadsiz günâh, Cürmüm ile geldim sana. Hadden tecâvüz eyledim, Deryâ-yı zenbi boyladım, Ma'lûm sana ki neyledim, Cürmüm ile geldim sana. Senden utanmayup hemân. Ettim hatâ gizlü ayân, Urma yüzüme el-emân, Cürmüm ile geldim sana. Aslım çü bi katre menî, Halk eyledin andan benî, Aslım denî, fer'îm denî, Cürmüm ile geldim sana. Gerçi kesel fısk-ü-fücûr, Ayb-ı-zelel çok hem kusûr, Lâkin senin adın Gafûr, Cürmüm ile geldim sana. Zenbim ile doldu cihân, Sana ayân zâhir nihân, Ey lutfü bî-had Müste'ân, Cürmüm ile geldim sana. Adın senin Gaffâr iken, Ayb örtücü Settâr iken, Kime gidem sen vâr iken, Cürmüm ile geldim sana. Hiç sana kulluk etmedim, Rah-ı rızâna gitmedim, Hem buyruğunu tutmadım, Cürmüm ile geldim sana. Bin kerre bin ol pâdişâh, Etsem dahî böyle günâh, Lâ-taknetû yeter penâh, Cürmüm ile geldim sana. İsyânda Kuddûsî şedîd, Kullukda bir battal pelîd, Der kesmeyip senden ümîd, Cürmüm ile geldim sana. Ali Osman Efendi, o günden sonra bu şiiri okumadan işine gitmedi ve verilen vazifeleri devamlı yaptı. Ahmed Kuddûsî hazretleri, gerek şiirlerinde, gerekse mektup ve sâir yazılarında, hak yolundaki tehlikelere dikkatleri çekerek, bu yoldaki sâdıklarla, sapıkların hâl ve durumlarını tekrar tekrar anlatmaktadır. Ehl-i dünyâ ile mülhid ve dinsize yaklaşmamayı, câhil ve inatçı sofulardan kaçınmayı, küfür ehli ile münâfıklardan şiddetle sakınmayı, hased, kin, istihzâ ve nemîme, dedi-kodu ehlinden uzaklaşıp onlarla berâber olmamayı tavsiye ederdi. Yine Ahmed Kuddûsî hazretleri, Allahü teâlânın rızâsını taleb etmeyi, mal, mevkî, şöhret ile dünyâya ve maddeye âit her şeyin sevgisini kalbden çıkarmayı tavsiye etmekte, kalbde yerleşmiş sevgisi olmayan; mal, mülk, makam ve mevkînin de bir mahzuru olmadığını belirtmektedir. Ahmed Kuddûsî, İslâmı tek bir bütün olarak görür. İslâmiyete uyanı ve İslâmın yüceliğini anlatmak için, devrindeki sağlam idârecilerle pâdişahları birçok defâ methetmiş ve onlara itâatı tavsiye etmiştir. Müslümanların eğer fitneye uyup, din ve devletine ihânet etmezse, yer ve gök ehlinden duâ ve yardım alacaklarını, şâyet din ve devletine ihânet ederlerse zulüm ve belâlara uğrayacaklarını belirterek şöyle buyurmaktadır: Zulm eylemez nâsa zerrece Hudâ, Lâyık olduk geldi bize bu şifâ, Amele göredir herkese cezâ, Taksîr iden lâ-büd cezâsın bulur. Kalbinden adâlet merhamet gitti, Pâdişâhı bize musallat etti, Emr-i Hallâk ile halkı incitti, Anlamayan onu kul itti sanır. Uzattın kat'et sözün Kuddûsî, Uyandırmak kasdın pend idip nâsî, Vir nefsine öğüt ey kalbi kâsî, Gözsüzleri nice edebilir kör. Ahmed Kuddûsî, farz, vâcib ve sünnet olan ilimleri bilip, kendisine kâfi olanını öğrendikten sonra, ilmi ile amel ederek, Allahü teâlâyı anmaya devâm etmeyi bütün eserlerinde tekrarlamaktadır. Baş olmak, dünyâlık elde etmek veyâ halkı başına toplayıp, onların hürmet ve hizmetlerini celbetmenin, insanı şeytana oyuncak edeceğini tekrar tekrar anlatan Ahmed Kuddûsî; Azâzil'i (şeytanı), Bel'âm bin Baûrâ'yı, Bersisa'yı ve sahâbeden iken dünyâlıklara mağlûb olan Sa'lebe'yi anlatmaktadır. Allahü teâlâya kulluğu, Allahü teâlânın emri için yapmayı, yeterince ilim ve bilgiyi kazanıp farz-ı ayn olan bilgileri edinmeyi, bu şartların kazanılmasından sonra da ihlâs ile zikir, fikir ve şükür ibâdetlerini gücü yettiği nisbette yerine getirmeyi tavsiye etmektedir. Ahmed Kuddûsî, Kuddûsî mahlasını almasını şöyle anlatmaktadır. Ben, daha doğmadan önce ana karnında iken, Kuddûs Kuddûs diye Allahü teâlâyı zikr ediyormuşum. Birgün annem babama bu durumu söyleyince, babam; "Kimseye söyleme bu oğlumuz kemâl sâhibi olur inşâallah." demiş. 1849 (H. 1265) senesi Cemâzilâhır ayında Bor'da vefât etti. Vasiyeti üzerine Eski Mezarlık'a defnedildi. Aynı gün köylünün biri kırılan saban demirini tamir ettirmek üzere Bor'a geldiğinde çok kalabalık bir cemâatın cenâze namazına hazırlandığını görünce, abdestini tazeleyerek cenâze namazını kılar. Hemen işine dönmek niyetinde olduğundan, yakındaki bir demirci dükkanına girerek, tamir etmesi için saban demirini ustaya verir. Demirci, ocağa koyduğu demirin bir türlü kızarmadığını, saatlerce uğraştığı halde dövülecek hale gelmediğini görünce şaşkın bir halde düşünceye dalar. Bu sırada yakın bir tanıdığı dükkana girer. Demirci durumu ona anlatır. O da köylüye; "Sen nerelisin, bu demiri nereden getirdin?" diye sorar. Köylü; "Ben filan köydenim. Bu demir, dün çift sürerken bir kayaya takılıp kırıldı. Tamir ettirmek için bugün buraya getirdim. Şehre girdiğimde eşini görmediğim bir cemâata katılarak cenaze namazını kıldıktan sonra doğru bu dükkana geldim." deyince o kişi; "Senin, adını sormadan namazına iştirâk ettiğin büyük evliyâ, âşık-ı Hak Şeyh Ahmed Kuddûsî hazretleriydi. Allahü teâlâ, değil onun namazını kılanı, o cenâzede hazır olan âlet ve edevâtı da ateşten muhâfaza etmiştir." der. Îmân sâhibi olan bu köylü, yeni bir saban alıp köyüne döner. Son yıllarda mezarlıkları şehir dışına nakletme hususundaki genel bir karar üzerine, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kabri bugünkü kabristandaki ziyaretgâh olan yerine nakledildi. Bu nakil esnâsında halk karşı çıkmış ise de, devrin kaymakamı, belediye başkanı ve jandarma komutanı olaya müdâhale ederek, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kabrine karşı hoş olmayan bâzı sözler sarfedip, edep dışı davranışta bulundular. Hepsi bir belâya mâruz kaldılar. Kabr-i şerîfi yıkmaya kimse râzı olmayınca hapishaneden getirilen mahkûmlar, kabri yıktı. Bu esnâda orada olan jandarma komutanı kabrin taşına tekme vurarak kazın diye emir verdiği anda yere düşerek beni kurtarın diye bağıra bağıra öldü. Kabri açtıklarında, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kefeninin bembeyaz duruyor olduğunu gördüler. O anda kabirden çok güzel bir koku etrafa yayıldı. Yine o gün hava çok sıcak iken, semâ âniden bulutlanarak yağmur çiseleyip serinlik ve ferahlık hâsıl oldu. Ahmed Kuddûsî hazretlerinin nâşı yeni kefene sarılarak bugünkü kabrine nakledildi. Ahmed Kuddûsî'nin eserleri şunlardır: 1) Dîvân-ı Kuddûsî, 2) Külliyât-ı Kuddûsî Efendi: Bu külliyât, şu eserlerden meydana gelmiştir: Dîvân, Pendnâme, Vasiyetnâme, İcâzetnâme, Nesâyih-ı Ahmed Kuddûsî, Hazînet-ül-Esrâr ve Ganîmet-ül-Ebrâr, Medâyıh Risâlesi, Muhtasar Tıbb-ı Nebevî, Mektuplar, Çeşitli konularda Arabça risâleler. KEFENİMİ NİĞDE BEZİNDEN YAPIN Ahmed Kuddûsî hazretlerinin vasiyetnâmesi şöyledir: Ey evlâdım, eşim, akrabâ-ı taallukatım! Size vasiyet ederim ki: Allahü teâlâya ve Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâat edesiniz, benim için ağlamayasınız. Gece vefât edersem, gasl edip sabah nmazının akabinde birkaç komşu ile cenâze namazımı kılıp, Eski Mezâr'da uygun bir yere defnedin. Halka zahmet olmasın. Beni medhetmeyin. Zîrâ kabirde bu söylenilen sıfatlar sende var mıydı diye melekler sorarlarmış. Hemen duâ ve istigfâr edin. Kur'ân-ı kerîm ve tevhîd okuyup, rûhuma hediye edersiniz. Nasîhat kitaplarımı okuyup, nasîhat alasınız. İnşâallah bana ve size faydalı olur. Beni seven talebelerim; evlâdıma nasîhat, hüsn-i nazar ve terbiye etsinler. Nasîhatta esrâr ve çok faydalar vardır. Zikr ederken Allahü teâlânın emrine yapışmak niyeti ile etmelidir. Kefenimi Niğde bezinden yapın. Cesedime ve kefenime yazı yazmayın. Kabristanda tegannî ile Kur'ân-ı kerîm okuyarak, oradaki müslümanları bıktırmayın. Allahü teâlâ benden râzı olur ise, tegannîsiz üç İhlâs-ı şerîf yeter. Allah korusun râzı olmaz ise her biriniz bir hatm-i şerîf okusanız fayda vermez. İlmi, tâliplerine ve fukarânın sâlihlerine verin. Dostlarınızın ne kadar kusurları çok olursa da, onlara muhabbet besleyin ve ihsân edin. Dervişlerin İslâm dînine uymayanlarından uzaklaşın. Ekseri sihir ve simyâ kullanarak herkesi aldatıp, mürşid-i kâmiliz derler. Kıyâmet, yeryüzünde âlim var iken kopmayıp, câhil üzerine ve Allahü teâlânın ism-i şerîfini bilip söylemeyen kimselerin üzerine kopacakdır. Siz bu durum karşısında mağrur olup, nefsin hevâsına tâbi ve Allahü teâlânın mekrinden emîn olmayasınız. İblis ve emsâlini düşünesiniz. Sâlih amel işledikten sonra hamd ve şükür etmeli. Beşeriyet sebebiyle günâh sâdır olur ise hemenn istigfâr etmeli, Allahü teâlânın rahmetinden ümîd kesmemeli. Bu vasiyetnâmemi mümin kardeşlere gösteresiniz. ÖLÜM VAR Cem' eyleme bu cîfe-i murdârı ölüm var, Kenz etme sakın dirhem-ü-dînarı ölüm var. Şeddâd ile Nemrûd'u ölüm neyledi fikr et, Mahv oldu kamu asker-ü câhları ölüm var. Kârun ile Fir'avn'ı düşün var ise aklın, Kurtaramadı kenzleri anları ölüm var, Zikr eylese çok ölümü insan uyanır hemân, Der nefsine hiç işleme evzârı ölüm var. Kuddûs-i miskîn sözünü tut, sana der ki, Hak isteyelim neydelim ağyârı ölüm var. 1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.150 2) Sicilli Osmânî; c.4, s.58 3) Kuddûsî Dîvânı

📍 Konya
Akbıyık Sultan

Akbıyık Sultan

Akbıyık Sultan Akbıyık Sultan İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed devrinde yaşayan büyük velîlerden. Asıl adı Ahmed Şemseddîn'dir. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin sohbetinde yetişti. Onun feyz ve bereketi ile kemâle erişti. Kalblere şifâ olan sözleri ile ileri derecelere kavuştu. Akbıyık Sultan bir taraftan hocasının sohbeti ile bereketlenirken diğer taraftan İkinci Murâd Han'ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine de katıldı. Giriştiği seferlerde, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli'deki yayılmasında önemli hizmetler gördü. Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a; "Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol." Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan; "Hocam! Peygamber efendimiz; "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır." buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?" Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra; "Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur." buyurdu. Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi. Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bursa'da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu. Ve nihâyet... Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu. Bu arada dînine hizmet etmek, İslâmiyeti küffâr diyârına duyurmak aşkı Akbıyık Sultan'da hiç sönmeden için için gittikçe alevlendi. 1444'te Varna'da haçlı sürüleri perişan edilirken o, mânevî liderlerin en önündeydi. Nisan 1453... Osmanlı ordusu son defâ İstanbul önlerinde göründü. Peygamber efendimizin fetih müjdesi gerçekleşmek üzeredir. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi gönül erenleri ordunun en önündeler. Akbıyık Sultan, Akşemseddîn hazretleri ile berâber Fâtih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunuyor ve devamlı askeri teşcî' edip coşturuyor, duâ ve sözleri ile onları gayrete getiriyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han fetihten sonra İstanbul'da yaptırdığı câmilere bu gâzi şeyhlerin isimlerini verdi. Akbıyık Sultan adına da Cankurtaran civârında bir câmi yaptırdı. Akbıyık Sultan ömrünün son yıllarını Bursa'da talebe yetiştirmek, zikr, tâat ve ibâdetle meşgûl olmak ve yine fakir fukaraya yardımda bulunmak sûretiyle geçirdi. 1455 (H.860) de âhirete göçtü. Arkasında pekçok hayır müesseseleri bıraktı. İstanbul'da bir, Bursa'da iki mahalle ve dergâh ve câmisi Akbıyık Sultan'ın adı ile anılmaktadır. Kabri, Bursa'da Akbıyık mahallesi Akbıyık Çıkmazı'nda yaptırmış olduğu dergâhının yanındaki türbededir

📍 Bursa

Ali Bin Mustafa Ömeri

Ali bin Mustafa Ömerî Ali bin Mustafa Ömerî Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ali bin Mustafa Ömerî'dir. Hazret-i Ömer bin Hattâb'ın soyundandır. Dımeşk (Şam)da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası Mustafa Ömerî, zamânının önde gelen evliyâsından idi. Ali Ömerî 1904 (H.1322) senesi Trablusşam'da vefât etti. Vefâtını önceden haber verdi ve defnedileceği yeri gösterdi.Burası evinin yanında bir yer idi. Sonradan kabri üzerine büyük bir kubbe yapıldı. Türbesi, ziyâret mahallidir. Ali Ömerî, evliyâ bir zât olan babasının himâye ve terbiyesinde yetişti. Kendisinde küçük yaşlarda büyüklük ve evliyâlık hâlleri görülmeye başlandı. Henüz yirmi yaşlarında babasının emri üzerine Şam'ın sâhil şehirlerinden Lazkiye'ye gitti. Kendisi anlatır: "Lazkiye şehrine vardım. Câmi-i Uveynî'ye giderek, orada ibâdetle günlerimi geçirmeye başladım. Yedi sene insanlardan uzak, gönlümü Rabbime vermiş bir halde nefsimin terbiyesiyle meşgûl oldum. Beni mânevî hâller kaplamaya başladı. Sonra dağlara ve çöllere düşüp senelerce ilâhî aşk ile kendimden geçmiş olarak dolaştım. Aklım başıma, şuurum yerine gelince, Lazkiye'ye döndüm. Ev bark edinip evlendim. Sonra Trablusşam'a yerleştim. Orada yaşamaya, insanları mânevî yönden terbiye ederek, dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşmalarına çalıştım." Ali bin Ömerî hazretleri, gösterdiği güzel hâller ve kerâmetler ile çok meşhur oldu. Herkesin sevgi, saygı ve îtimâdını kazandı. Câmiu Kerâmât kitâbını yazan Yûsuf Nebhânî hazretleri onun hakkında; "Bu zamanda hârikulâde hâlleri bu kadar çok ve sayılamayacak derecede olan başka birini bilmiyorum." demektedir. Bir zaman Lazkiye şehrine Ahmed Paşa mutasarrıf olarak tâyin oldu. Ahmed Paşa ile Ali Ömerî hazretlerinin İstanbul'dan bir tanışmışlıkları vardı. Ali Ömerî hazretleri onu ziyâret için geldi. Onun geldiğini işiten mutasarrıf, adamlarından birisine işâret edip, Ali Ömerî hazretlerini evine götürmesini ve misâfir etmesini söyledi. O öyle yaptı. Bir müddet sonra Ali Ömerî hazretleri aslen Trablusşamlı birinin evine gitmişti. Ev sâhibi olan Muhammed Efendi, Ali Ömerî hazretleriyle görüşmesi esnâsında mutasarrıfın kendi eliyle bir hediye gönderdiğini söyleyip hediyeyi gösterdi. Bu hediye kıymeti az bir şey olup, Ali Ömerî hazretlerine îtibâr etmediğini gösteriyordu. Evine kabûl etmediği gibi üstelik değersiz bir şey de göndermişti. Ali Ömerî hazretlerinin buna çok canı sıkıldı. Yüzünün rengi değişti. Kalbi mahzûn bir hâlde; "Bana böyle mi yapılacaktı?" dedi. Bunu üç defâ tekrarladı. Sonra da; "Ahmed Paşa azl oldu." buyurdu. O sırada azline hiç bir sebep yoktu. Ali Ömerî hazretleri Trablusşam'a döndü. Çok geçmemişti ki Ahmed Paşa'nın azl haberi geldi. Lazkiye vilâyetine yeni mutasarrıf tâyin edilmişti. Ali Ömerî hazretleri birgün sevdikleriyle birlikte bir bahçede sohbet ediyordu. Orada su dolu bir havuz vardı. Bu sırada elbiseleriyle birlikte su dolu derin havuza kendini atıverdi. Suda kayboldu. Herkes dehşete kapıldı. Kimsenin yapacak bir şeyi yoktu. Çâresiz çıkmasını beklediler. Fakat bir türlü çıkmadı. Vakit hayli uzadı. Herkes başına bir şey geleceğinden korkmuştu. Kendisine seslenildi. Bu sırada bahçenin diğer bir tarafından seslendiği işitildi. O tarafa gidildiğinde Ali Ömerî hazretlerinin kendilerine baktığı ve tebessüm ettiği görüldü. Herkes bu hâle şaştı. Orada bulunanların ona karşı sevgileri daha da fazlalaşmıştı. Ebû Ahmed Bayrakdâr anlatır: "Zaman zaman Ali Ömerî hazretleri ve bir kısım sevdiklerimizle temiz hava almak için bahçelere çıkardık. Birgün yine bir bahçeye gelmiştik. Burası ile geldiğimiz şehir arası hayli uzak idi. Bizimle berâber olacağını söyleyen bir kardeşimiz henüz gelmemişti. Bunun üzerine hocamıza içimizden biri gider onu çağırır. Zîrâ kıymetli biridir." dedik. O zaman Ali Ömerî hazretleri; "Kimse gitmesin. Ben ona buradan seslenir, çabuk gelmesini söylerim." dedi. Bu söze hepimiz hayret ettik. Zîrâ arada oldukça uzun bir mesâfe vardı. Sesin oraya ulaşması ise mümkün değildi. Ali Ömerî hazretleri; "Ey falan kişi, çabuk hazır ol seni beklemekteyiz!" buyurdu. Sonra da; "İşte ben ona sizin için seslendim. O da biraz sonra hazır olur." dedi. Az sonra beklediğimiz arkadaşımız geldi ve Ali Ömerî hazretlerine; "Niçin bana seslendiniz. Hâlbuki beni beklemiyordunuz. Ben evimin kapısında iken işittim. Derhal elbiselerimi giyip dışarı çıktım. Lâkin sizi bulamadım. Yola koyuldum. Yine size kavuşamadım." dedi. Biz onun sözlerine güldük ve; "Ali Ömerî hazretleri sana buradan seslendi kardeşim." dedik. O da; "Yemîn ederim ki, sesini kapının önünde işittim." dedi. Hakîkaten Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin bu kerâmeti, ceddi hazret-i Ömer'in kerâmetine benzemişti. Zîrâ hazret-i Ömer, İran'a gönderdiği ve orduya kumandan tâyin ettiği Sâriye ordusu mağlup olmak üzere idi. Bu sırada hazret-i Ömer, Medîne'de Cumâ hutbesi okuyordu. Hutbe arasında; "Dağa yaslan ey Sâriye!" diye üç kere seslendi. Hazret-i Sâriyebu sesi o kadar uzak mesâfeden işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip zafere ulaştı. Hazret-i Ömer'in bu hâdiseyi görmesi ve sesini duyurması onun kerâmeti idi. Muhammed Şücân anlatır: "Lazkiye'de binbaşı olarak devlet hizmetinde çalışıyordum. Emrimde askerî birlik vardı. Bir zaman Nasîriyye dağına bir vazife sebebiyle gitmemiz emredildi. Emrimde cesûr, gözünü budaktan esirgemeyen birisi vardı. O sırada hastalandı. Nusayrîlerle aramızda meydana gelebilecek bir harpte onun aramızda olması bizim için son derece önemli idi. Bu sebeple geciktik. Ali Ömerî hazretlerine gidip durumu arzedip bu kişinin emniyetimiz açısından önemini belirttim. Ne yapacağımızı sordum. Şeyh Ömerî hazretleri anlattıklarım karşısında; "Kalk o hasta askerin yanına gidelim!" buyurdu. Berâberce oraya gittik. Hakîkaten asker, ateşler içinde yanıyordu. Ali Ömerî hazretleri ona rahatsızlık duyduğu yeri sordu. O mîdesini işâret edip, acıyla kıvrandı. Ömerî hazretleri besmele çekip eliyle orasını meshetti.Allahü teâlânın izniyle acı geçip hasta ayağa kalkıverdi. Bunun üzerine ona; "Şimdi dilediğin yere gidebilirsin." buyurdu. Daha sonra verilen vazîfe yerine gittik. Bu, Şeyh Ömerî hazretlerinin açık bir kerâmeti idi. Muhammed Bey anlatır: "Şeyh Ali Ömerî hazretleri ile birlikte Lazkiye'den Trablusşam'a gidiyorduk. Bineklerimizle hayli yol katettik. Yolda karşımıza bir nehir çıktı. Nehrin öbür tarafında bir ağaç altında Nusayrî adı verilen dağ eşkıyâsından bir grup oturmuştu. Bundan çok korktum ve; "Efendim bunlar yol kesicilerdir. Bizi öldürürler." dedim. Bana dönüp; "Korkma, onlar bize bir şey yapamazlar!" buyurdu. Sonra atından indi. Atın ayaklarından yakalayıp yukarı kaldırdı. Biraz taşıyıp nehre girdi. Bu hal ile nehri geçti. Bunu gören eşkıyâlar onu cin zannedip yerlerinden kaçtılar. Bu acâib iş onun bir kerâmeti idi. Zîrâ bir insanın yapabileceği bir iş değildi. Şeyh Ömerî hazretleri tebessüm ederek; "Bak kaçıyorlar." buyurdu. Başka bir seferinde de yine Lazkiye'den gidiyorduk. Âniden dağ cihetinden kalabalık bir eşkıyâ grubu üzerimize hücûma kalktı. Onlarla baş etmemiz imkânsız diye düşündüm ve çok korktum. Benim bu hâlimi farkeden Ali Ömerî hazretleri; "Korkma, bak onlara ne yapacağım!" buyurdu. Kılıcını sıyırdı. Atını onların tarafına sürdü. Kılıcını savurmaya başladı. Hâlbuki aralarında oldukça mesâfe vardı. Uzaktan savrulan kılıç her bir eşkıyânın kellesini yere düşürüyordu. Çok geçmeden kalanları geri çekilip, kaçtılar. Bu kerâmet onun en garip ve nâdir kerâmetlerinden biri idi. Yine Muhammed Bey anlatıyor: "Trablusşam'da ikâmetim esnâsında bir zaman maddî sıkıntı içinde kaldım. Gidip hâlimi Ali Ömerî hazretlerine anlattım. Daha sonra onunla bir nehir kenarına gittik. Avucuyla nehirden su aldı. Bir de ne göreyim. Avucundaki su, altın olmuş. Bana dönüp; "Al! Bizim bunlarla işimiz yok." buyurdu. Ben almak istemedim. Bunun üzerine onu suya attı." Abdullah ed-Debbûsî anlatır: "Şeyh Ali Ömerî hazretleriyle defâlarca berâber oldum. İçi boş olan elini havaya uzatır, sonra parmaklarıyla bir şeyi yakalar gibi kapar, açtığında elinde o an için lâzım olan bir şeyin bulunduğunu görürdük." Ali Ömerî hazretleri bir gün Lazkiye eşrâfından Mahmûd Ağa ile birlikte atlara binmiş olarak bir yere gitmek için yola çıkmışlardı. Giderken karşılarına nehir çıktı. Atla birlikte orayı geçmek istediler. Bir ara su, Mahmûd Ağa'yı boyladı. Ölümle burun buruna geldi. Şeyh Ömerî hazretlerinin ise hiç ıslanmamış olduğu görüldü. Sanki yer yüzünde yürümüştü. Mahmûd Ağa; "Dönelim dönelim!" diye seslenince, hep birlikte geri döndüler. Ali Ömerî hazretleri bir gün talebeleriyle deniz kenarına gitmişlerdi. Talebelerin içinden birisi susadı. Fakat bu ihtiyâcını söyleyemedi. Şeyh Ömerî hazretleri avucuyla denizden su alıp susayan talebesine uzatıp; "İç!" buyurdu. O talebe o sudan içti. Suyun tuzluluğundan eser kalmamış tatlı bir menba suyu oluvermişti. Bu, Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin açık bir kerâmeti idi. Lazkiye'de, Genç Ağa isminde îtibâr ve imkân sâhibi birisi vardı. Şeyh Ali Ömerî hazretlerine hürmet eder, duâsını almaya çalışırdı. Bunun çok azgın bir atı olup, kimse üzerine binmeye cesâret edemezdi. Hatta seyis bile korkusundan ata uzaktan yem ve su verirdi. Bir gün Şeyh Ali Ömerî hazretleri buraya geldi ve; "Bugün senin âsî, huysuz atına binmem îcab etti." buyurdu. Genç Ağa buna şaştı ve; "Efendim burada dilediğiniz kadar binilecek at var. Onlardan birini seçiniz. Zîrâ binmek istediğiniz bu huysuz hayvanın yanına bile yaklaşmak imkânsız." dedi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri bu hayvana binmekte ısrâr etti. Bunun üzerine Genç Ağa seyise emredip huysuz hayvanı dışarı bırakmasını istedi. Seyis, denileni yaptı. Hayvan dışarı çıktı. Şeyh Ali Ömerî hazretleri, hayvana yaklaşıp eliyle başına vurdu. Hayvanın aksiliği geçip uysallaştı ve başını eğdi. Daha sonra Ali Ömerî hazretleri besmele ile ona bindi ve doğruca Şeyh Muhammed Mağribî Câmii tarafına gitti. Burası, merdivenlerle çıkılan yaklaşık yetmiş basamak idi. Şeyh hazretleri buraya geldi. Başka yoldan da çıkma imkânı olmadığını anlayınca, üzerinde olduğu hâlde atı bu merdivenlere sürdü. Çok geçmeden at basamak basamak tırmanmış ve tepesine çıkmıştı. Oradakiler buna hayretle baktılar. Ali Ömerî hazretleri attan indi. Ata ve kendine hiçbir şey olmamıştı. Ondan başka bu şekilde çıkan hiç işitilmedi. El-Hac İbrâhim Haddâd anlatır: Ticâret için Beyrut'a gitmiştim. Dönüşte Trablusşam tarafına gidecek gemiye bindim. Vapurda Ali Ömerî hazretleri de vardı. Uğurlayanları çok olduğu için vedâ etmek üzere vapurdan indi. Uğurlayanlar içinde Beyrut'un eşrâfından kimseler de vardı. O anda içime bir takım düşünceler geldi ve ona îtirâz olarak; "Onun bu hâli şöhretten başka bir şey değil. Hâlbuki bu hâl evliyâ hâli olamaz ve evliyâ tanınmak, bilinmek istemez, kendini gizlemeye çalışır." diye içimden geçirdim. Bu düşüncelerim bir müddet devâm etti. Bu esnâda Ali Ömerî hazretlerinin insanlarla görüşmeyi, vedâyı bırakıp, bana doğru yöneldiğini gördüm. Yanıma geldiler ve; "Evlâdım! Allahü teâlâya tövbe et. Af dile yoksa seni edeplendirmemiz îcâb edecek!" buyurdu. Ben titremeye başladım, sonra; "Efendim tövbe ettim!" dedim ve ellerine sarılıp öptüm. Ali Ömerî hazretleri Beyrut'a geldiğinde, El-Hâc İbrâhim Tayyare'nin evinde misâfir kalırdı. Böyle bir zamanda Beyrut zenginlerinden hıristiyan birisinin tek oğlu hastalanmıştı. Doktorlar tedâvîden âciz kaldılar. Müslümanlardan birisi o zengine hasta oğlunu bir de Beyrut'a gelmiş bulunan Ali Ömerî hazretlerine göstermesini söyledi. Hıristiyan zengin buna sevinip derhâl El-Hac İbrâhim Efendinin evine gitti. Ali Ömerî hazretlerini görüp oğlunun hâlini bildirdi.Ali Ömerî hazretleri yanına ev sâhibini alıp, hıristiyanın hasta oğlunu görmeye gittiler. Çocuk hakîkaten şiddetli bir hummaya tutulmuştu. Ali Ömerî hazretleri ev sâhibine; "Bu hastalıktan oğlunuz ölmeyecek. Allahü teâlânın izniyle şifâya kavuşacaktır." buyurup, elini çocuğun göğsü üzerine koydu ve duâ etti. Sonra evden çıkıp çarşı tarafına gittiler. Çocuk kısa bir müddet sonra sıhhatine kavuştu. Bir gün Ali Ömerî hazretleri sevdikleriyle kır gezintisine çıkmışlardı. Yolda bağlı bir maymun gördüler. Ali Ömerî hazretleri yaklaşıp, asâsını ona doğru uzattı ve dokundu. Maymun derhal o asâyı eline alıp öptü ve başına koydu. Herkes buna şaştı. Oradakilerden birisi herhalde bu maymun terbiye görmüş deyip, Ali Ömerî hazretlerinin asâsını aldı aynen onun yaptığı gibi maymuna uzattı. Maymun o asâyı aldı lâkin öpmedi ve alay eder bir şekilde tuttu ve gülmeye başladı. Sonra Ali Ömerî hazretleri asâsını aldı ve tekrar maymuna uzattı. Maymun bunu alıp ilk aldığı gibi öptü ve başına koydu. Bu onun kerâmeti idi. Hayvanlar bile kendisine hürmet eder hâle gelmişlerdi. Ali Ömerî hazretlerinin Beyrut'u teşrîf ettiği bir zamanda Nablus şehri âlimlerinden şeyh Abbâs Humaş da oraya gelmişti. Abbâs Humaş doktorların âciz kaldıkları bir hastalığa yakalanmıştı. Pekçok ilâç kullanmış, lâkin fayda görmemişti. Gidip hâlini Şeyh Ali Ömerî hazretlerine anlattı. Ali Ömerî hazretleri onu görünce; "Allahü teâlânın izniyle şifâ bulacaksın!" buyurup odasına aldı, ağrıyan yerini açmasını söyledi. Şeyh Abbâs Humaş, ağrıyan yerini açtığında, Ali Ömerî hazretleri orasını eliyle mesh etti. Ağrıdan ve hastalıktan eser kalmamıştı. Sonradan Abbâs Humaş hastalığını soranlara; "Allahü teâlâ Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin ilâcıyla bana şifâ verdi." derdi: Şeyh Ali Ömerî hazretleri Lazkiye'de iken, yanına şehrin eşrâfından bir kısım kimseler geldi. Gelenler içinde Vâli Nâşid Paşa da vardı. İçlerinden biri Ali Ömerî hazretlerine; "Efendim, İstanbul'da iken Sultan ile olan görüşmenizden bize de bahseder misiniz? Zîrâ bu görüşmenizde Sultan size çok hediyeler vermek istemiş fakat siz bunları kabûl etmemişsiniz" dedi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri tebessüm ederek; "Behram Ağa ile birlikte sultanın saray bahçesine alınmıştık. Sultan, sarayın balkonundan bize bakıyordu. Behram Ağa, Sultanın yanına gitti. Çok geçmeden geri döndü. Elinde büyük bir para kesesi vardı. Bana; "Efendim! Bu, Sultanın size hediyesidir." dedi. Ben de ona; "Bizim böyle şeylere ihtiyâcımız olmaz." dedim. O bana almam husûsunda ısrâr etti. Ben de; "Almamız uygun olmaz; fazla yorulma!" dedim. O zaman; "Efendim! Bunu Sultana geri vermem uygun olmaz. Haydi birlikte gidelim, orada özür beyân edip alamayacağınızı kendiniz bildiriniz." dedi. Berâberce Sultana gittik. Behram Ağa münâsip bir şekilde durumu îzâh etti. O zaman Sultan, bu keseyi almamı söyledi. Ben yine almak istemedim ve; "Sultanım bizim buna ihtiyâcımız olmaz." diye arz ettim. Lâkin Sultan almam husûsunda ısrâr etti. Bunun üzerine şu keseyi cebimden çıkardım." dedi ve cebinden çıkarıp gösterdi. Bunu oradakilerin hepsi gördü. Lâkin içinde az bir şey vardı. Kesenin ağzı da iple bağlı idi. Düğümü çözdü. Keseyi ağzından tutup yanındaki masaya vurmaya başladı ve şöyle dedi: "Sultana; "Bu kese dedem hazret-i Ömer bin Hattâb'ın bereketiyle boş kalmaz." dedim. Ali Ömerî hazretleri bu sözlerinin peşinden keseyi tekrar masaya vurdu. Bu esnâda kese para ile dolmaya başladı. Tâ ki kese ağzına kadar doldu. Sonra kesenin ağzını zorlukla bağladı ve cebine koydu ve; "Sultan bütün bunları görünce özrümü kabûl edip, hürmet etti." dedi. O sırada oradakiler o mecliste bulunan bir nasrâniye; "Sen, Ali Ömerî hazretlerinin keseyi boş olarak çıkarıp dolu olarak cebine koyduğunu gördün mü?" dediler. O da; "Evet, hakîkaten acâib bir iş!" dedi. Sonra oraya Temîm'den biri geldi. Bir mikdâr mala ihtiyâcı olduğunu söyledi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri cebinden keseyi çıkardı ve ondan hayli para verdi. Bu hâli oradakilerin hepsi görüp ona daha çok bağlandılar. Yine o anlatır: "Seneler sonra Kudüs'e mahkeme reisi olarak naklim çıktı. O sırada Lazkiye şehri müftisinin bâzı davranışları beni çok üzmüştü. Hâlbuki kendisine çok iyiliklerim dokunmuştu. Oradan vapurlaYafa'ya müteveccihen yola çıktım. Oradan Kudüs'e hareket edecektim. Vapur Trablusşam'a uğradı ve burada akşama kadar kalacağını söylediler. Ben de vapurdan inip Şeyh Ali Ömerî hazretlerini ziyârete gittim. Lâkin evinde bulamadım. Bahçelere doğru gittiğini ancak akşamleyin döneceğini söylediler. Üzüldüm. Şehir halkından birisi beni evine götürüp misâfir etti. Akşama kadar orada kalıp sonra araba ile iskeleye doğru yola koyuldum. Yolun yarısında iken iskele tarafından Ali Ömerî hazretlerinin geldiğini gördüm. Yanında sevdikleri olduğu hâlde at üzerinde idiler. Ben arabayı durdurup indim. O da atından indi. Koşup elini öptüm. Bir müddet oturduk. İlk sözü; "Size üzüntü veren Lazkiye müftisini hesâba çekeriz." oldu. Bu onun kerâmeti idi. Zîrâ müfti ile aramızdaki işi kimse bilmiyordu. Onun başka kerâmetlerine de şâhit olarak ve duâsını alarak huzûrundan ayrıldım. 1896 senesinde Şeyh Ali Ömerî hazretleri Beyrut'a geldi. Abdülkâdir Efendi isminde şehrin eşrâfından birine misâfir oldu. O sırada hayatından ümîd kesilmiş sedye içinde bir hasta huzûruna getirildi. Hasta hareket edemiyordu. Ali Ömerî hazretleri; "Hastayı sırt üstü yere bırakın!" buyurdu. Onu getirenler sedyeyi yere koydular. Ali Ömerî hazretleri elini hastanın üzerinde gezdirdi ve bâzı şeyler okuyarak şifâ için Allahü teâlâya yalvardı. Sonra hastanın hareketsiz ellerinden tuttu ve; "Allahü teâlânın izniyle kalk!" buyurdu. O esnâda hasta yerinden doğruldu. Hürmetle Şeyh Ömerî hazretlerinin elini öptü. Evine gitmek üzere oradan ayrıldı. Oradaki kimseler Ali Ömerî hazretlerinin bu açık kerâmetine şâhid oldular." Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır: "Ali Ömerî hazretleri ümmî bir zât olup okuma-yazma öğrenmedi. Bununla birlikte ihtiyaç hâlinde istediğinde çeşitli dillerde konuşur ve yazardı. Onun Fârisî dilde yazdığı bir şiirini İbrâhim Tayyâr isminde bir zâtın evindeki bir levhada gördüm." Şeyh Ali Ömerî hazretleri doksan yaşlarından sonra vefât etti. Güzel ahlâk sâhibi, yumuşak huylu ve tevâzuu çok idi. İnsanların sıkıntılarına göğüs gererek yaşadı. Şâzilî tarîkatına mensûb idi. Kendisine hediye olarak verilen şeyleri fakir, muhtaç ve yetimlere vererek yaşadı. EMRE İTÂAT Haznedâr Mahmûd Ağa anlatır: "Bir zaman Trablusşam emniyet âmiri Binbaşı Osman Ağa idi. Ben o zaman devlet memuriyetinde değildim. Ali Ömerî hazretlerini ziyârete gittim. Bana; "Seni yakında Osman Ağa'nın yerine tâyin edeceğiz." dedi. Ben de; "Efendim!O kişi vefât etmeden yerine geçmem mümkün değil." dedim. Bana; "O vefât edecek, sonra sen onun yerine geçeceksin." buyurdu. Hakîkaten çok geçmeden Osman Ağa vefât ediverdi. Hâlbuki sıhhati yerinde idi. Ben de Osman Ağa'nın yerine geçip emniyet âmiri oldum. Vazîfeye başladım. Ali Ömerî hazretleri âdeti üzere bâzı mühim şeyleri benim de yapmamı istedi. Bunlar oraya göç etmiş bâzı kimselerin bir takım ihtiyaçlarının âcilen karşılanması idi. Emirlerini derhâl yerine getirdim. Fakat bu iş uzayınca bıktım ve onun emirlerini geri çevirmeye başladım. Çok geçmeden sebepsiz yere azledildim. Bunun ona itâat etmememin netîcesi olduğunu anladım." HAYIRLISI OLSUN Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır: "Bir zaman Lazkiye şehrinde cezâ mahkemesi reisi idim. İstanbul'dan bir mektup geldi. Mektubu Ahmed Cevdet Paşa yazmıştı. Mektupta Şam'a mahkeme reisi olarak tâyin edildiğimi, birkaç güne kadar imzâdan çıkacağını ve telgrafla tarafıma bildirileceğini yazıyor ve sevinmem gerektiğini haber veriyordu. Bunun üzerine Şeyh Ali Ömerî hazretlerine durumu bildiren bir mektup yazdım. Cezâ Mahkemesi reisi olarak Şam'a tâyin edilmekte olduğum haberini verdim. Bu işin hangisinin hakkımda hayırlı olduğunu sordum. Zîrâ Lazkiye'de rahattım. Çok geçmeden mektubuma cevap geldi. Ali Ömerî hazretleri gönderdiği mektubunda; "Sen, Şam'a tâyin edilmeyecek, yerinde kalacaksın. Üzülme!" diyordu. Daha sonra İstanbul'dan bir mektup aldım. Dostum Ahmed Paşa tâyinimin durduğunu, bir başkasının tâyininin yapıldığını bildiriyor ve hayırlısının olmasını yazıyordu. Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin bereketiyle olduğum yerde kaldım. Bu, onun kerâmeti idi."

Ata Bin Meysere El-Horasani

Ata Bin Meysere El-Horasani Ata Bin Meysere El-Horasani Tâbiîn devrinin tanınmış, hadîs ve tefsîr âlimlerinden. Ebû Eyyûb, Ebû Osman, Ebû Muhammed, Ebû Sâlih Belhî künyeleri vardır. 670 (H.50) senesinde doğup, 752 (H.135) târihindeEriha'da vefât etti. İbn-i Abbâs, Adiy bin Adiy el-Kindî, Mugîre bin Şu'be, Ebû Hüreyre, Ebüdderdâ, Enes bin Mâlik, Ka'b bin Ucre, Muaz bin Cebel ve daha başka sahâbeden r.anhüm hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ondan da, Şu'be, Ebû Abdurrahmân, İshak bin Useyd el-Horasânî, Dâvûd bin Ebî Hind, Evzâî, Mâlik bin Enes gibi büyük âlimler, r.aleyhim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuşlardır. İbn-i Muîn, İbn-i Ebî Hâtim, Nesâî ve Dârekutnî, onun hadîs ilminde sika, güvenilir, sağlam bir âlim olduğunu söylemişlerdir. Atâ bin Ebî Müslim'in rivâyet silsilesinde yer aldığı hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Müslim, Sünen-i Ebî Dâvûd, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Nesâî ve Sünen-i İbn-i Mâce'de mevcuttur. İlmi ile amel eden mübârek bir zâttır. Abdurrahmân bin Yezîd bin Câbir şöyle anlatır: Atâ-i Horasânî ile berâber gazâya, savaşa gitmiştik. Gecelerini, namazla geçirirdi. Gecenin üçte biri veya yarısı geçince, bize isimlerimizle seslenir, "Kalkınız, abdest alınız, namaz kılınız. Çünkü geceleri ibâdet ve gündüzleri oruçla geçirmek, Cehennem'den irinler içip, çeşitli azaplara yakalanmaktan daha kolaydır." der ve namaz kılmaya başlardı. Seher vaktine kadar ibâdet eder, sonra biraz uyurdu. Nasîhat isteyenlere: "Dünyâya çok düşkün olduğunuzu görüyorum. Size âhireti tavsiye ederim. Dünyâ işleriyle uğraşırken âhiretinizi unutmayınız. Bir kimsenin dünyâda makam, mal ve mülk sâhibi olması, herkesin yanında sözünün geçmesi, âhiretteCehennem'e düşmesine, ateşte yanmasına mâni olamaz. Orada hüküm, Allahü teâlânındır. Dilerse azâb eder, dilerse Cennet'ine koyar. Onun için bu dünyâda, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya, şu imtihan yurdunda, îmân edip, sâlih ameller yapan, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan, bu uğurda gelen sıkıntılara katlananlardan olmaya çalışmak lâzımdır." buyururdu. Bir defâsında şöyle buyurdu: "Günâh işlendiği zaman, Allahümmağfir lî, Allah'ım! Beni bağışla demeli. Böyle yapmak, Allahü teâlâya teslimiyet ve boyun eğmenin ifâdesidir." Şeytanın hîlelerine aldanmamak, bu hususda çok dikkatli olmak gerektiğini şöyle anlatmıştır: "Kim bir fenâlık yapar veya nefsine zulmeder de Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur." meâlindeki Nisâ sûresinin yüz onuncu âyet-i kerîmesi nâzil olunca, şeytan korkunç bir sesle feryâd etti. Sesi öyle yüksek çıktı ki, yeryüzündeki bütün askerleri işitip, yanına geldiler ve; "Nedir bu hâlin? Bu şiddetli feryâdın sebebi nedir?" diye sordular. O da; "Benim hîlelerim ile bu ümmete işlettiğim günahların af ve mağfireti hakkında Muhammed'e bir âyet nâzil oldu." dedi. Askerleri bunun hangi âyet olduğunu sorunca, Nisâ sûresi yüz onuncu âyetini onlara okudu. Sonra şöyle dedi: "Bu âyette Allahü teâlâ istiğfâr edenlere af ve mağfiretini vâd etti. Allahü teâlânın vâdinde dönmek yoktur. Şimdi düşünün. Acabâ buna bir hîle yolu bulabilir misiniz?" Onlar; "Hayır, biz böyle bir hîle yolu bilmiyoruz." dediler. Bunun üzerine şeytan onlara; "Hele siz gidip biraz düşünün. Belki bir hîle yolu bulabilirsiniz. Bu arada ben de düşüneyim." dedi. Şeytanın askerleri oradan ayrıldıktan bir süre sonra, şeytan yine bir nâra attı. Bütün askerleri tekrar toplanıp geldi. Şeytan onlara; "Bir yol bulabildiniz mi?" diye sorunca, onlar; "Hayır!" cevâbını verdiler. Şeytan; "Ben bir hîle yolu buldum." dedi. Avânesi bunun ne olduğunu sorunca şöyle dedi: "O büyük Peygamber âhirete intikâl ettikten sonra, ümmetine güzel amel sûretinde çeşitli bid'atler işletelim. Bunları ne Peygamberler, ne halîfeleri ne de eshâbı yapmış olsun. Böyle amelleri onlara güzel göstermek sûretiyle, onlar o bid'atleri sünnet sanıp ısrârla üzerine düşüp yaparlar. O yaptıkları amelden de tövbe ve istigfâr etmezler. Bu işledikleri bid'atlerle onların Cehennem'e girmelerini sağlar, murâdınıza erersiniz." dedi. Allahü teâlâ cümlemizi şeytanın şerrinden muhâfaza eylesin. Âmin!. Komşuluk ve komşu hakkının önemi husûsunda Hasan-ı Basrî'den (r.aleyh) naklen bildirmiştir. Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: "Komşular üç kısımdır. Birinin bir hakkı vardır. Bu, (hakkı) en az olan komşudur. İkincisinin iki hakkı vardır. Üçüncüsünün üç hakkı vardır. En fazla hakkı olan budur. Bir hakkı olan müşrik komşudur. Akrabâ da değildir. Bunun sâdece, komşuluk hakkı vardır. İki hakkı olan, müslüman komşudur. Akrabâlığı da yoktur. Haklarından birisi, müslümanın, müslümana olan hakkı, diğeri komşuluk hakkıdır. Üç hakkı olan, müslüman komşudur ki, aynı zamanda, akrabâlığı da vardır. Haklarından biri, müslümanın, müslüman üzerinde olan hakkı, komşuluk hakkı, diğeri akrabâlık hakkıdır. Komşuluk hakkının en aşağısı, et ve benzeri yiyeceklerden çıkan koku ile komşuya eziyet vermemektir. Ancak tencerede pişenden bir mikdâr verilirse, eziyet edilmemiş olur." Buyurdu ki: "Zikr meclisleri, Allahü teâlânın helâl ve haram kıldığı şeylerden bahsedilen yerlerdir." "Büyüklerimizden birisi, hatâ ve noksanlarını avucunun içine yazar, avucuna bakıp, hatâ ve noksanlarını görüp hatırlayınca, eli titrerdi." "Kişi, hesâbının mükemmel bir şekilde olabilmesi için, tanıdıklarının yanında hesâba çekilir." "Bir kimse herhangi bir yerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatte bulunursa, o kimse öldüğü zaman o yer onun için ağlar ve kıyâmet gününde, ona kendi üzerinde ibâdet ve tâatte bulunduğuna dâir şâhidlik eder." "Şu üç husus, gerçek kardeşliğin îcâblarındandır: Birincisi, hasta oldukları zaman, birbirini ziyâret etmek. Sıkışıp, daraldıkları zaman birbirine yardımcı olmak. Bir şeyi unuttukları zaman birbirlerine hatırlatmak." "Bir mil uzakta da olsa, hasta bir kardeşini ziyâret et. İki mil uzakta da olsa, git, iki kardeşinin arasını bul, onları barıştır. Üç mil uzakta bile olsa, yürü, Allahü teâlânın rızâsı için sevdiğin bir kardeşini ziyâret et." "Cehennem'in yedi kapısı vardır. Bunlardan en pis kokan, ateşi en şiddetli olan, haram olduğunu bildikten sonra zinâ yapanlara âid olandır." "En güvendiğim amel olarak ilim öğretmemi, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını insanlara anlatmamı görüyorum." "Şeytanın insanların gözüne sürdüğü bir sürmesi vardır. Bu sürme, insanlar, Allahü teâlâyı anacağı zaman gelen uykudur." TÜYLER ÜRPERTEN YOLCULUK Atâ-i Horasânî şöyle nasîhat ederdi: "Hep iyilik yapın. Zîrâ yapılan iyilikler, işlenen kötülükleri yok eder. Sonunda dünyâdan ayrılacağınız için, kendinizi ondan ayrılmış kabûl ediniz. Bir gün mutlaka tadacağınız için ölümü tatmış gibi olunuz. Bir gün âhiret âlemine göçüp, oraya yerleşeceksiniz. O halde şimdi kendinizi oraya gidip yerleşmiş tasavvur ediniz. Zâten bütün insanların varacağı son durak burasıdır. Her insan yolculuğa çıkacağı zaman mutlaka hazırlık yapar. Yolculukta lüzumlu eşyâlarını yanına alır. Sıcağa karşı korunmak için gölgeliğini, yemek içmek için azığını, soğuğa karşı elbiselerini ve yorganını temin eder, öyle yola çıkar. Sefere, hazırlıklarını yaparak çıkan kimseye gıpta edilir. Hazırlıksız yola çıkan pişman olur. Çünkü, yola çıkıp, güneş altında kalınca, gölgelenecek bir şey bulamaz. Güneşin sıcağı altında nice sıkıntılarla karşılaşır. Susadığı zaman, susuzluğunu gidereceği bir su bulamaz. Soğukla karşılaştığında üzerine alacak bir şeyi yoktur. İşte böyle kimsenin, o sıkıntılı halde iken, hazırlıksız yola çıktığına ne kadar çok pişman olacağını siz düşünün. Bu sıkıntı dünyâdadır. Dünyânın sıkıntısı geçicidir. İnsan bir gün sıkıntı ile karşılaşır. Öbür gün, o sıkıntıdan kurtulabilir. Fakat ya âhiretin devamlı olan dayanılmaz acı ve ızdıraplarına yakalanırsak, hâlimiz nice olur? Bu bakımdan insanların en akıllısı, sonsuzluk âlemi, gerçek vatan olan, âhiret için iyi hazırlanandır. Dehşeti tüyler ürperten kıyâmet gününde, Allahü teâlâ kimi arşının gölgesi altında gölgelendirirse o kimseyi, o gün güneşin sıcaklığı aslâ rahatsız etmez. Oradaki sıkıntılardan kurtulur."

Beşir Ağa

Beşir Ağa Beşir Ağa İstanbul'da yetişen evliyâdan. Arnavutluk'un Gonca kazâsında doğdu. Doğum târihi belli değildir. Hamzaviyye yolunun büyüklerindendir. 1661 (H.1072) senesinde şehîd edildi. Çocukluk yıllarına âit mâlûmât yoktur. Önceleri Bostancı ocağında vazîfeli idi. Zühd ve takvâ sâhibi olup vazîfesinden izinli olduğu zamanlarda, vakit namazlarını Ayasofya Câmiinde kılardı. Gönlü hep Allahü teâlânın rızâsını kazanmakta ve tasavvuf yolunda ilerlemek arzusundaydı. Bunun için Cenâb-ı Hakk'a duâ eder ve kendisine tasavvuf yolunu öğretecek birisini tanıtması için yalvarırdı. O, bu duygular içerisinde iken Ayasofya Câmiinde devamlı ibâdet ve zikir ile meşgûl olan heybet ve vakar sâhibi bir zât dikkatini çekerdi. Beşir Ağa birgün o gönül ehli ile konuşmak fırsatını buldu ve ona; "Sultânım benim derdime bir çâre bulunuz. Lütfedip beni hizmetçiliğe kabûl buyurunuz." dedi. O gönül ehli de; "İnşâallah! Bakayım, eğer imkan bulursam olur." cevâbını verdi. Beşir Ağa bir gece yarısında Sarây-ı hümâyûnda bulunan odasında tefekkür ederken, odanın kapısı açıldı. O gönül ehli kapıda ona; "Kalk gideceğiz." dedi. Beşir Ağa onunla berâber dışarı çıkarken, saray kapısının açık olduğunu görünce, hayretler içerisinde kaldı. Birlikte Ayasofya Câmiine girdiler. Mihrâbın önünde başka bir gönül ehli vardı. O mihrâbdaki gönül ehli, Beşir Ağa'yı kabûl etmedi. Öbür gönül ehli onu tekrar odasına götürdü ve; "Merak etme, daha büyük mertebede olan birisine bağlanman sana nasîb olacaktır." diye tesellî etti. Başına gelen bu hâdise, Beşir Ağa'nın hayretini daha da arttırdı. Yanında çalışanlardan birisinin vâsıtasıyla Pîr Sertûraş isminde bir zâtın sohbetinde bulundu. Ona talebe oldu. Bu sırada pâdişâh, Beşir Ağa'yı, Dâvûd Paşa Sarayına nakletti. Beşir Ağa, Dâvûd Paşa Sarayından işine gidip gelirken, hergün hocasına uğrardı. Hocasının yalnız olduğu bir zamanda, temin edeceği birkaç kilo eti ona hediye etmeye karar verdi. Birgün hocasının yalnız olduğunu görerek sevindi. Hocasından hediyesini kabûl etmesini ricâ etti. Hocası; "Ben, fakir bir kimseyim. Darlığım zamânında benim gibi bir kimseye bunları getirmekteki maksadın nedir?" diye suâl etti. Beşir Ağa da; "Sultânım! Gönlüm size bağlandı. Hakkı talep ediyorum. Lütfedin de, hizmetçiliğe beni kabûl buyurun." dedi. O zaman Pîr Sertûraş; "Mâdem ki hakkı talep ediyorsun, sen ondan mahrum olmazsın. Seni evlâdım yerine kabûl ettim. Dînin emirlerine iyi sarıl. Dînin emirlerine sarılmadan kurtuluş olmaz." dedikten sonra, uzun süre sohbet ettiler. Birgün Beşir Ağa, Fâtih Câmii şerîfinin türbe kapısının Haliç tarafından geçerken, hocası Pîr Sertûraş'ın yanında heybet sâhibi iki pîrin oturduğunu gördü. Derhal atından inen Beşir Ağa, edeple yere bakarak ve yaya olarak onların yanından geçerken o iki pîrden birisi; "Yâ Sertûraş bu kimdir?" diye sorunca, Pîr Sertûraş; "Sultânım, size arz ettiğim evlatlığımdır. Kendisi bostancıdır." cevâbını verdi. Yanındaki pîr; "Edeb sâhibi bir adamdır. Böylelerinden sır gizlenmez." dedi. Beşir Ağa bu sırada heyecan içerisinde kalıp, saraya nasıl döndüğünün farkında olmadı. Ertesi gün Pîr Sertûraş'ın yanına gelip; "Dün sizin yanınızda bulunan zâtlar kimlerdi?" diye sordu. Hocası; "Hâce İdris Ali ve Hâcı Kubây isimlerinde iki mübârek zâttır." dedi. Bundan sonra Beşir Ağa, bu zâtlardan tasavvuf âdâbını, nefsiyle uğraşma, mücâhede yollarını öğrendi. Beşir Ağa sır gizlemekte çok titiz idi. Uzun bir süre feyz kaynağı o mübârek zâtlardan istifâde etti. Hâce İdris Ali (İdris Muhtefî) vefât edince, Beşir Ağa, Hacı Kubây'ın yanından hiç ayrılmadı. Bu sırada Sarây-ı hümâyûndan emekliye ayrıldı. Hocasının Topkapı dışındaki evine yakın bir yerde ikâmet etti. Yazın ise Silivri yakasındaki çiftlikte otururdu. Dâimâ iki inek besleyen Beşir Ağa âilesine yeten sütün fazlasını satar ve eline geçen parayı da diğer ihtiyaçlarına sarfederdi. Bu sebeple kendisine Sütçü Beşir Ağa da denilmiştir. Ayrıca çevredeki fakir fukarâyı araştırıp ihtiyaçlarını görmeyi de büyük zevk edinmişti. Beşir Ağa, hocası Hacı Kubây'ın vefâtından sonra ve Allahü teâlâyı zikir ile meşgul olurken diğer taraftan da kendisine gelen talebelere Ehl-i sünnet yolunu öğretmek için gayret sarfetti. Kendisine gelen yediden yetmişe her yaştan kişinin meseleleriyle ilgilenir herkese güleryüz ve tatlılıkla muâmele eder ve herkesin istidâdına göre nasîhat ederdi. Uzaktaki talebelerine de mektuplar göndermek sûretiyle dînin emirlerini ve yasaklarını hatırlatırdı. Beşir Ağa'nın talebelerine göndermiş olduğu mektubun bir bölümü şöyledir: "Ey enbiyâ ve evliyânın sırrına âşık olanlar ve buna kavuşmayı isteyenler! Nedir bu hâliniz? Sizler yalnız istigfâr okuyup, Allahü teâlânın sevgisini elde etmeye gayret gösterip, ilâhî tecellilere kavuşuyor musunuz? İşlerinizde, sözlerinizde dînin emirlerine uymanızı isterim. Sakın ha! Dînin emirlerine muhâlif olarak, kendi aklınıza göre konuşmayınız. Dînin emirlerine uymakta aslâ ihmâlkârlık göstermeyiniz. Zâhirinizi dînin emirlerine uymakta, bâtınınızı Allah sevgisi nûru ile süslemeniz gerekir. Birbirinizle buluştuğunuz zaman, birbirinize sevgi ve tevâzu gösteriniz. Birbirinizle dînin emirleri ve tasavvuf yolunun âdâbı gereğince fâideli şeyler konuşup, mâlâyânîden (boş sözlerden) sakınasınız. Yüz bin söz, bir pul kadar etmez. Söz, mânâyı bilmek ve bulmak içindir. Canın kurtuluşu, mânâ iledir. Söz ile kurtuluş olmaz. Şimdi herbiriniz, yolumuzu candan tâkip edip, mânâya kavuşmak, nefs ve şeytanın hîlesinden kurtulmak için, cenâb-ı Rabb-ül-âlemîne tam bir teveccüh ile teveccüh eyleyesiniz, yönelesiniz. Mârifet sanıp, sattığınız (sarfettiğiniz) sözlerden sakınmanız gerektiğini bilmelisiniz. Haramdan sakınmalısınız. Her kim dikkat etmeyip, dînin emrine uymayan bir iş yaparsa bizden değildir. Onun dilini kesmek lâzımdır." Otuz altı sene insanlara doğru yolu gösteren Beşir Ağa, feyz ve mârifet yaydı. 1661 (H.1072) senesinde 90 yaşı civârında iken bâzı hasedciler ve kötü kimseler tarafından şehîd edilerek denize atıldı. Böylece kabr-i şerîfi, bahr-ı rahmet-i Rahmân oldu

📍 İstanbul

Cerrâhzâde

Cerrâhzâde Cerrâhzâde Osmanlı âlimlerinden ve meşhûr velîlerden. İsmi, Muslihiddîn bin Alâüddîndir. Cerrahzâde diye meşhur olmuştur. 1495 (H.901)'de Edirne'de doğdu. 1575 (H.983) senesinde Edirne'de vefât etti. Kabri, Edirne'de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir. Edirne'de büyüyüp, zamânının âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tahsilini tamamladıktan sonra bir müddet Câmi'ul-Atik Medresesi müderrisi olan Molla Lütfullah'tan ilim tahsîl edip Kitab-ül-Miftâh adlı eseri ondan okudu. Daha sonra Allahü teâlânın lütuf ve hidâyetiyle tasavvufa yöneldi. Babası tasavvuf ehli kâmil bir zât idi. Oğlunun tasavvuf yolunda olgunlaşıp yetişmesini çok arzu etmekte idi. İlk önce kabûl etmedi. Fakat, sonra babasının huzûrunda zikir ve mücâhedeyle uğraştı. Kalbinin temizlenip, nefsinin ıslahına çalışıp, bu yolda olgunlaştı. Sonra, kerâmetler hazînesi Hâcı Çelebi diye meşhûr olan büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî'nin sohbetine kavuşup ondan feyz aldı. 12 sene müddetle hizmetinde kalıp, kemâle geldi. Sonra talebe yetiştirmek, Allahü teâlânın yüce dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla, babasının yerine Edirne'deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Çevresindeki insanlara feyz verip aydınlattı. Sonra İstanbul'da bulunan Şeyh Muhyiddîn Dergâhında, yedi sene müddetle talebe yetiştirmek, insanlara vâz ve nasîhat edip güzel ahlâkı anlatmakla meşgûl oldu. Muhyiddîn Ali bin Bâlî, ondan feyz alıp yükselen zâtlardandır. Sonra tekrar Edirne'ye dönüp irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesini yürütürken, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cerrâhzâde'nin talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Manzûm isimli eserinde, hocasının tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: "Hocam Cerrâhzâde'ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyurdu ki: "İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat zamanla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı geceler arkadaşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplantıda bulunanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli sesler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üzerine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürültüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Rahatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat korkum ve heyecanım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâkinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldırıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim." dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı: "Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul'da, bâzan Bursa'da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra anladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber birçok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe getirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının aynısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi emretti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye baktık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekindik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden geldiğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; "O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişilerden olacağına delâlet eder." dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum. İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, âciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Daha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî'nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, izin belgesi diploma verdi." Hocasının huzûrunda meydana gelen hâllerini de şöyle anlattı: "Hocamın hizmetinde halvette iken, zikre ve Kelime-i tevhîd söylemeye devâm ediyordum. Heybetli bir zât gelip, elleriyle, göğsümü yarıp, öyle bıraktı. Sonra göğsüm eski hâline döndü. Tekrar gelip, iki taraftan da vücûdumu yardı. Bu iş saatlerce sürdü. Bundan dolayı çok şiddetli acı ve ızdırap hissettim. Sonra, bende tasavvufta fenâ denilen hâl hâsıl oldu. Sâkinleşince, bu hâlimi hocama arz ettim. Çok sevindi, bana matlûba, sevgiliye kavuştuğumu müjdeledi. Bundan sonra bana talebe yetiştirme husûsunda icâzet verip, babama gönderdi." Cerrâhzâde, âlim, fazîlet sâhibi, asrının bir tânesi ve zamânının iftihârı idi. Talebelerinin kalbine hitâb ve tesir etmede büyük bir tasarruf sâhibi idi. Sohbetinde bulunanlar kısa zamanda yükselirdi. Devamlı olarak insanlara hayrı tavsiye eder, vâz ve nasîhatte bulunurdu. Çok ibâdet ederdi. Birçok kerâmetleri vardı. Bu kerâmetlerinden bâzıları: Talebelerinden Ali bin Bâlî anlatır: "Onun sohbetinden sonra îtikâfda bulunurdum. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, mescidde zikirle meşgûl iken, hocam Cerrâhzâde de mescidin bir kenarında kıbleye yönelmiş vaziyette murâkabeye varmıştı. Onun, bir ân için bana iltifât edip baktığını düşündüm. Bu anda beni kuvvetli bir cezbe hâli kapladı. Benim üzerimde garîb hâller zuhûr etti. Neredeyse kalbim duracaktı. Sonra bu hâlimin, onun tasarrufuyla olduğunun farkına vardım. Allahü teâlânın lütuflarına kavuştum." Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: "Bir gece mum yaktım ve odama getirip, direğin üzerine koydum. İşime başladım. Uyuya kalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim. Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde'nin sohbet meclisinde idim; beni azarladı ve; "Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut." buyurdu." Yine Molla Muhyiddîn Ahîzâde anlatır: "Edirne'de Atik Medresesinde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. "Sana bir müjdem var. Ancak âilem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim." dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: "Sen, büyük vezîr Rüstem Paşanın Hayrabolu'da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek." dedi. Onun vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. "Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde'nin sevenlerindenim. Âile fertlerimin çok ve fakir olduğumu, borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: "Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana MollaMuhyiddîn'in Atik Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesine naklolacağını haber verdi." buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bâzı sıkıntılarınızı giderir." buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksadla size geldim." dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım. Ona bir şeyler verdim. "Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bâzı zarûrî ihtiyaçlarını gidermeyi söz veriyorum." dedim. Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüd içinde iken, onun müjdelediği husus, bildirdiği zamanda bana haber verildi." CERRÂHZÂDE'NİN SELÂMI VAR Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: "Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkıntılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hayvandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşıladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. "Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde'nin selâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azıksız yola çıkmayınız buyuruyor." dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; "Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde'nin köyündenim. Bana; "Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin" buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim." dedi."

📍 Edirne

Ebu Abdullah Merrakûşî

Ebû Abdullah Merrakûşî Ebû Abdullah Merrakûşî Tasavvuf büyüklerinden velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebû Abdullah olup, ismi Muhammed bin Mûsâ bin Nûman'dır. 1210 (H.607) yılında doğdu. Aslen Cezayir'deki Tilemsan şehrindendir. Tilemsânî, Merrakûşî, İşbilî, Fâsî, Mezâlî ve Hentâtî nisbet edildi. Tasavvuf âlimi olduğu için Sûfî, Allahü teâlânın dînine hizmetlerinden dolayı Şemseddîn lakabı verildi. 1284 (H.683) yılında Kâhire'de vefât etti. Ebû Abdullah Merrakûşî küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Tilemsan ve Merrakeş'teki âlimlerden ders aldıktan sonra ilmini ilerletmek üzere İskenderiye'ye gitti. Burada Muhammed bin Ammâd ve Faslı Safravî gibi âlimlerden ilim tahsîl etti. Mâlikî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim ve zamânın imâmı oldu. Tasavvufta ince bilgilere, yüksek derecelere kavuştu. Allahü teâlânın dînine hizmet için durmadan çalıştı. Öğrendiklerini insanlara öğretti. Sapık yolda olanlara doğru yolu anlatmaya, doğru yoldakileri muhâfazaya gayret etti. Ömrü boyunca Allahü teâlânın dînini öğrenmek, öğretmek ve yaymak onun asıl işi idi. Diğer zamanlarını, ibâdet etmek ve kitap yazmakla geçirirdi. Güzel ahlâkı, tatlı dili, güler yüzü, cömertliği, insanlara şefkat ve merhameti, onu herkesin sevmesine vesîle oldu. Bu güzel ahlâkı sebebiyle, birçok kimse elinde tövbe edip, sâlih kimseler arasına karıştı. Sık sık insanlara nasîhatlarda bulunurdu. Pekçok talebe yetiştirip, kıymetli eserler yazdı. Bu eserlerinde, tasavvuftan ve tasavvuf büyüklerinin hâllerinden, kabir ziyâretinden ve büyüklerin kabirlerini ziyâret ederken görülen bâzı hârikulâde hâllerden bahsetti. Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, bir sohbetlerinde şöyle buyurdu: Resûlullah efendimizin âşıklarının temiz kalplerinden çıkan sözler, edebe, saygıya uygunsuz görünse de, bunlara bir şey dememeli, susmalıdır. Buradaki edeplerden, saygılardan biri de susmaktır. Âşıklardan biri, Kabr-i saâdetin yanında her sabah ezan okur; "Namaz uykudan daha iyidir." derdi. Mescid-i Nebî hizmetçilerinden birisi; "Resûlullah'ın huzûrunda terbiyesizlik yapıyorsun." diyerek bunu dövdü. Bu da; "Yâ Resûlallah! Yüksek huzûrunuzda adam dövmek, sövmek edepsizlik sayılmaz mı?" dedi. Çok ağladı. Biraz sonra döven kimsenin felç olduğu, eli ayağı tutmadığı görüldü. Üç gün sonra da öldü. Anlatılır ki, Bağdât'ta Kerhli bir attâr vardı. Doğruluğu, iyiliği ve güvenilirliği ile meşhur olmuştu. Fakat bir hayli borcu vardı. Hayâsından evinden çıkamaz hâle geldi. Cumâ gecesi olunca, âdeti üzere namaz kıldı. Resûlullah efendimize salât ve selâm getirdi ve duâ edip uyudu. Rüyâda Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah ona; "Vezîr Ali bin Îsâ'ya git! Ben ona, sana dört yüz dînar vermesi için emir verdim. Onları al, ihtiyaçlarını giderip hâlini düzelt." buyurdu. Sabah olunca, attâr, vezîrin yanına gitti. Fakat muhâfızlar onu içeri almadılar. Biraz sonra, vezîrin yakınlarından biri dışarı çıktı. O, attârı tanıyordu. Muhafızlara durumu anlatıp, attâra; "Vezir, seher vaktinden beri seni bekliyor. Bana, seni ve kaldığın yeri sordu. Sen şimdi burada bekle, ben vezîrin yanına gidip geleyim." dedi. O şahıs süratle vezîrin yanına gidip geldi. Attârı alıp vezîrin huzûruna götürdü. Vezîr attâra ismini sordu. O da kendisini tanıttı. Kerh ehlinden olduğunu söyledi. Bunun üzerine vezir, attâra; "Allahü teâlâ sana iyi karşılıklar versin, dün geceden beri uyuyamadım. Dün gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana; "Falanca attâra dört yüz dînar ver, hâlini düzeltsin." buyurdu." dedi. Attâr da vezîre; "Ben de dün gece Resûlullah'ı rüyâmda gördüm. Bana; "Vezîr Ali bin Îsâ'ya git, ona, sana dört yüz dînar vermesini emrettim." buyurdu." dedi. Vezîr, Resûlullah efendimizin kendisinden bahsetmesinin sevincinden çok ağladı. Attâra bin dînar verilmesini emretti. Hizmetçiler bin dînar getirdiler. Attâra; "Dört yüz dînârı, Resûlullah'ın emri üzerine diğer altı yüz dînârı da, ayrıca sana hîbe ediyorum." dedi. Attâr ise fazlasını kabûl etmeyip; "Resûlullah'ın verdiğinden ve ihsânından fazlasını istemem. Ben, Resûlullah'ın ihsânı olan bu dört yüz dînârdan başkasından bereket ummuyorum. Bu söz üzerine vezir ağladı. Uygun olanı budur, nasıl istersen öyle yap." dedi. Attâr, dört yüz dînârı aldı. Bir kısmı ile borcunu ödedi. Resûlullah efendimizin bereketi ile hâli iyileşti ve malı çoğaldı. Ebû Abdullah Merrakûşî hazretlerinin Misbahü'z-Zulâm fi'l-Müstegîsîn bi-Hayri'l-Enâm adını verdiği ve Resûlullah efendimizi vesîle ederek yapılan duâların kabûl olunduğunu uzun uzun anlattığı bu eserinden başka diğer kıymetli eserlerinden bâzıları şunlardır: En-Nûr-ul-Vâdıh ilâ Muhaccet-il-Münkir Ales-Sarîh fî Vücûh-is-Sâih, Misbâh-üz-Zulâm fil-Müstegîsîn bî-Hayr-il-Enâm (sallallahü aleyhi ve sellem), A'lâm-ül-Ecnâd vel-Ubbâd Ehl-il-İctihâd bi-Fadl-ir-Ribât vel-Cihâd. O bu eserlerinde Ehl-i sünnet vel-cemâat yolunu anlatmanın yanısıra, İbn-i Teymiyye'nin ortaya koyduğu bozuk fikirleri ve yanlış îtikâd sâhiplerinin sapıklıklarını da ortaya koymaktadır. Ömrünü İslâmiyeti yaymak, talebeler yetiştirmek ve eser yazmakla geçiren Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, 1284 (H.683) yılında Kâhire'de vefât etti. Karâfe kabristanına defnedildi. YETİŞ YÂ RESÛLALLAH! Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, Resûlullah efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser yazdığı esnâda başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletti: "1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında: "Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!" diye inledim. Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi. Sonra da; "Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi; "Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim." diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı. Şiir: "Seven, hayattan hiç tat almaz, o hayattan hoşlanmaz, lezzet alamaz. Ne zaman dünyâyı düşünsem, ondan nasîbim olmadığını görürüm. İnsanlar arasında sanki garîb gibiyim. Başa gelen belâ ve musîbetlerin zevâl vakti gelince; sıkıntıdan kurtulup rahata kavuşmak pek yakın oluyor." Eserimi yazmaya başladığım sırada yaşadığım bu hârikulâde vakânın tadını ömrüm boyunca unutmadım. İnşâallah eserimde de; çöllerde, denizlerde, tehlikeli ve ıssız yerlerde, Resûlullah efendimizle istigâse eden, onu vesîle ederek Allahü teâlâdan yardım isteyenlerin nasıl arzularına kavuştuklarını, sıkıntıdan nasıl kurtulduklarını, çok acıkıp veya susayıp yiyecek içecek bir şey bulamayan, düşman eline esir düşen, zâlimlerin zulmüne uğrayan bâzı kimselerin, Resûlullah efendimize hâllerini arzetmelerini, karıncaların, yağmur ve kuraklık zamanlarında Resûlullah'a sığınmalarını, deve ve ceylan gibi hayvanların Resûlullah'la olan hâllerini, Mescid-i Nebevîdeki hurma kütüğünün inlemesini, Ebû Bekr-i Sıddîk'in hicret esnâsında, Sürâka peşlerinden gelirken Resûlullah efendimizle istigâse etmesini, sıkıntı ve meşakkate düçâr olan bâzı kimselerin Resûlullah efendimize hâllerini nasıl arzettiklerini ve netîcesinin nasıl olduğunu anlatmaya çalışacağım..."

Ebu Muhammed Talhâ Bin Îsâ

Ebû Muhammed Talhâ Bin İsa Ebû Muhammed Talhâ Bin İsa Yemen'in büyük velîlerinden. İsmi Talhâ bin Îsâ, künyesi Ebû Muhammed'dir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1378 (H.780) senesi Yemen'de Bâb-ı Sihâm denilen yerde vefât etti. Kabri üzerine sonradan büyük bir türbe yapılmıştır. Çok kerâmet ve hârikaları görüldü. Bereketli sözleri vardı. Gençliğini ilim öğrenmekle geçirdi. Çok Kur'ân-ı kerîm okur, geceleri devamlı ibâdet ederdi. Allahü teâlâya olan aşk ve muhabbetinin çokluğu sebebiyle, mânevî hallere ve kerâmetlere kavuştu. Ebû Muhammed Talhâ, rüyâsında Resûlullah efendimizin işâretiyle, hazret-i Ebû Bekr'in elinden tasavvuf hırkasını giydi. Tasavvuf yolunda üstün derecelere kavuştu. Allahü teâlâ ona İsm-i a'zamı öğretti. Kendisi anlatır: "İsm-i a'zamı kimseden öğrenmedim. Onu, havada nurdan yazılmış harflerle görüp öğrendim." buyurdu. Bir gün kendisine Abdullah Yâfiî'nin oğlu gelip, bir mesele için hakem yapmak istedi. Bunu kabûl etmedi. Niçin kabûl etmediği sorulunca; "Bana kendi meselesi için hakemlik yapmamı teklif edince, babası bana göründü ve; "O benim oğlumdur, fakat boynumda bir yüktür." dedi. Babasının ondan râzı olmadığını bildiğim için, bu teklifini kabûl etmedim." buyurdu. Yine bir gün Mekke-i mükerremede, aynı zâtın oğullarından biri kendisinden duâ istedi. O zaman yine babası göründü ve; "Efendim, bu oğlumu gözetmenizi istiyorum." dedi. Ebû Muhammed Talhâ da o gence dönüp; "Evlâdım, şunu bil ki, hoca talebesini gözetir ve korur." buyurdu. Daha sonra Ebû Muhammed Talhâ yanındakilere; "Ben, Abdullah Yâfiî gibi evlâdını bu derece gözetip kollayan başka birini görmedim." buyurdu. Talebeleri nerede olursa olsun kerâmet olarak onların hâlini bilirdi. Bir gün talebeleriyle sohbet ederken, biri Bağdât'ta, diğeri Mısır'da iki talebesinin ismi anıldı. Onların hâlinden haberdâr olmayı arzû etti. Derhal onların hâli, Ebû Muhammed Talhâ'nın gözleri önüne geldi. Yanındakilere; "Bağdat'taki Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin soyundan olan talebem, şu anda ayakta kıbleye dönmüş, Kâbe-i muazzamanın şark rüknüne isâbet eder vaziyette ibâdete hazır bir halde duruyor, Mısır'daki ise, etrafında birçok kişi ile berâber, onlara İslâmiyeti anlatıyor." dedi. Ebû Muhammed Talhâ, uyanık iken karşısında Peygamber efendimizi görürdü. Bir gün birisi Zebid Hâkimi Kâdı Ahmed et-Tihâmî'ye gelip bu husûsu söyledi. O da bu duruma inanmadığı halde; "Gel berâberce ona gidip konuşmasını dinleyelim." dedi. Huzûruna gittiklerinde, Ebû Muhammed onlara hiç bakmadı. Fakat; "Bâzı kimseler, uyanık iken Resûlullah efendimizin görüleceğini kabûl etmiyorlar. Böyle inanmaktan Allahü teâlâya sığınırız." buyurdu. Gelenler hatâlarını anlayıp özür dilediler. Başka bir rivâyette ise; kâdı, Ebû Muhammed Talhâ'nın huzûrunda hiç konuşmadan edeple bir müddet oturdu. Hiçbir şey konuşmadan ayrılıp gitti. Yanındaki; "Niçin bir şey sormadın?" dediğinde, kâdı; "Yemin ederim ki, huzuruna girer girmez, Resûlullah efendimizi yanında gördüm." dedi. Ebû Muhammed Talhâ hazretleri kabirleri ziyâret eder, kabirdeki evliyâ ile görüşür, konuşurdu. Ebû Muhammed Talhâ bin Îsâ, bir defâsında hacca giderken, büyük fıkıh âlimi Ahmed bin Ömer ez-Zeylâî'nin türbesine uğrayıp ziyâret etti. Onu, başında çiçeklerden bir taç demeti olduğu halde gördü ve onunla konuştu. Bu sebeple "Hangi velînin kabri başında dursam, Allahü teâlâ, o zâtın rûhâniyetinden beni haberdâr eder." buyururdu. Zebid şehrinde bir karışıklık oldu. Sultan şehirden çıktı. Herkes malını ve kıymetli şeylerini bir yere sakladı. Ebû Muhammed Talhâ o vakitte hasta idi. Talebesi gelip durumu anlatınca; "Bu insanlara bir şey olmayacak. Ancak bir âlim vefât edecek. Âlimin ölümü, âlemin ölümü demektir." buyurdu. Çok geçmeden kendisi vefât etti.Vefâtından sonra da kerâmetleri görüldü. EVET DOĞRUDUR Kızkardeşinin oğlu Hibetullah Sücâf anlatır: "Hanımımın bir elbiseye ihtiyâcı vardı. Param olmadığı için alamadım. Üzüntülü hâlimle Ebû Muhammed Talhâ'nın kabrine gidip yalvardım. Beni hafif bir uyku hâli kapladı. O anda karşımda onu gördüm. Bana; "Falan yerdeki filan kişiye git. Benden selâm söyle ve benim şu sözümü bildir. O sana ihtiyâcını verecektir." buyurdu. Derhal kendime geldim. Buyurduğu köye gidip, o kişiyi buldum. Selâmını söyledim ve Ebû Muhammed Talhâ'nın; "Senin her biri çeşitli yerlerde olan beş küp altının var. Birisi de falan ağaç altındadır. Senden kırk dirhem istiyorum." sözünü naklettim. O kişi; "Evet, Ebû Muhammed Talhâ bin Îsâ'nın dediği doğrudur. Hoş geldiniz. Bundan sonra ne ihtiyâcınız olursa ben karşılayacağım." dedi ve ihtiyâcım olan şeyleri verdi."

Ebu Osman Mağribî

Ebu Osman Mağribi Ebu Osman Mağribi Büyük velîlerden. İsmi Saîd bin Sâlim Mağribî, künyesi Ebû Osman'dır. Mağrib memleketinde Kayravân'ın Kevkeb köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 983 (H.373) senesinde yüz otuz yaşlarında iken Nişâbur'da vefât etti. Tabakât-ı Ensârî kitabında seyyid olduğu yazılmıştır. Vasiyeti üzerine, cenâze namazını Ebû Bekr bin Fûrek kıldırdı. Kerâmetleri meşhûrdur. Bağdât'a geldi. Bir müddet ikâmetten sonra Nişâbûr'a geçti ve buraya yerleşti. Ebû Ali Kâtib, Ebû Ali Rodbârî, Habîb-i Magribî, Ebû Amr-ı Zücâcî, Ebû Yâkûb Nehrecûrî, Ebü'l-Hasan bin Sâig Dînûrî ve başkalarıyla görüşüp sohbet etti ve kendilerinden ilim öğrendi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim idi. Haram ve şüphelilerden sakınmakta, dünyâya düşkün olmamakta, sıhhatli hüküm vermekte fevkalâde olup, heybetli ve firâset sâhibiydi. Tasavvuf yoluna girmesine ve bu yolda ilerlemesine sebeb olan hâdise şöyle nakledilir: Ebû Osman hazretleri önceleri zengin idi. Ava çok meraklıydı. Bunun için kendisine çok iyi alışmış olan köpekleri ile ağaçtan yapılmış bir süt kabı vardı. Geceleri süt içmek âdetiydi. Bir gece yine süt içecekti. Fakat süt çok sıcak olduğundan, soğuması için başucuna koydu. Beklerken uyuyuverdi. Kendisine çok bağlı olan av köpeği de orada idi. Uyandığında sütü içmek için kaba uzandı. Fakat köpek üzerine saldırıp sütü içmesine mâni oldu. Buna bir mânâ veremeyip, süt kabına tekrar uzandı. Köpek hırlayıp yeniden saldırdı. Bu hâl üç defâ tekrar etti. Nihâyet köpek fırlayıp, süt kabının içine başını sokup bir miktar içip çekildi. O, hayretler içerisinde bakarken, köpek birden şişmeye başladı ve biraz sonra da öldü. Meğer Ebû Osman hazretleri uyurken, büyük bir yılan süt kabının içine başını sokup zehirini akıtmıştı. Köpek de sâhibinin sütü içmesine bunun için mâni olmak istemiş, mâni olamayınca da efendisine sadâkatından dolayı sütü kendisi içmişti. Böylece efendisi için kendisini fedâ etmişti. Ebû Osman Mağribî bu durumu anlayınca, kendisinde bâzı değişiklikler olup çok ağladı ve tövbe etti. Bu hâdiseden sonra bütün malını Allah rızâsı için muhtaçlara dağıtıp, Allahü teâlânın sevdiklerinden olmaya çalıştı. Başlangıçta yirmi yıl müddetle, insanlardan uzaklaşıp kendi hâlinde yaşadı. Allahü teâlâ tarafından kalbine gelen ilhâm üzerine, insanlar arasına karışıp nasîhat etmeye başladı. Mekke-i mükerremeye gidip Harem-i şerîfin imamlığında bulundu. Edebe riâyetinin çokluğundan, hiçbir zaman Harem-i şerîfe dâhil sayılan çevrede abdest bozmadı. Böyle bir ihtiyaç hâsıl olursa, çok uzaklara giderdi. Sözleri, sohbetleri çok bereketli ve tesirli olup, dinliyenler istifâde ederlerdi. Bu şekilde otuz sene vazife yapıp, sonra Nişâbûr'a döndü. Nişâbûr'da bulunduğu sırada Karâmita sapıklarının Mekke'de müslümanlara yaptıkları mezâlimi ânında haber verip; "Onların önlerinde siyah bir köle, başlarında kırmızı sarık vardır. Din bilgisi olan kimselerle konuşmaktan çekinirler, müslümanları aldatmak için önce herkesin inandığı şeyleri müdâfaa edip, sonra da ibâdetlere lüzûm yoktur, iş, kalbin temiz olmasıdır derler." buyurdu. Yine önceden kerâmet olarak; "Vefât ettiğim gün melekler kabrimin üzerine toprak serperler." buyurdu. Hakîkaten vefât ettiği gün bir fırtına çıkıp, tozdan hiçbir taraf görünemez oldu. Defin işi tamamlandığı sırada fırtına durdu. Kendisi şöyle anlattı: "Bir zaman Mısır'a gidecektim. Bineceğim gemi sâhilden ayrılmıştı. Gemiye giden bir sandal vardı. Başka çârem olmadığı için, su üzerinden yürüyerek sandala ulaştım. Sonra gemiye binip yolumuza devam ettik. Herkes benim su üzerinde yürüdüğümü görmüştü. Ama bana; "Bu yaptığın âdet dışı bir şeydir." demediler. O zaman velîlerin meşhûr olsalar da, mestûr, örtülü ve gizli olduğunu anladım. Bir gün bir kimse Ebû Osman Mağribî'nin yanında bulunuyordu. Kendi kendine; "Acabâ Ebû Osman'ın arzu ettiği bir şey var mıdır?" diye düşündü. Bu anda Ebû Osman hazretleri; "İhsân edilenler yetmiyormuş gibi, bir de başka şeyler mi arzu edeyim." buyurdu. Bir gün huzûrunda, İmâm-ı Şâfiî'nin; "İlim iki kısımdır. İlm-i edyân ve ilm-i ebdân." sözü zikredildi. Buyurdu ki: "Allahü teâlâ, İmâm-ı Şâfiî'ye rahmet eylesin, ne güzel söylemiş. İlm-i edyân, hakîkatler ve mârifetler ilmidir. İlm-i ebdân, siyâset, riyâzet ve mücâhede ilmidir." buyurdu. Ebû Osman Mağribî hazretleri buyurdu ki: "Şükür, nîmete hakkıyla şükretmekten âciz olduğunu bilmektir." "Güzel ahlâk, Allahü teâlânın takdirine râzı olmaktır." "Tasavvuf yolunda bulunanın yapacağı ve dikkat edeceği en makbul şey; nefsini hesâba çekmektir." "Verânın, şüpheli şeylerden sakınmanın faydası, âhirette hesâbın kolay olmasıdır." "Bir kimse zenginlerle sohbeti, fakirlerle bulunmaya tercih ederse, kalbi ölür." "Başkalarının halleriyle meşgul olan, kendi hâlini kaybeder." "Her şey zıddı ile bilinir. Bir şeyin zıddı bilinmezse, o şeyi tanımak mümkün değildir. İhlâs sâhipleri de, ihlâsın zıddı olan riyâyı tanıyıp onu terkettikten sonra ihlâsı bilebilirler." "Mecbûriyet gibi özür hâli müstesnâ, aç gözlülük ve iştahla zenginlerin yemeğine el uzatan kimse, ebediyyen iflâh olmaz." "Mahlûkâtı ibret almak, kendi nefsini nasîhat almak, Kur'ân-ı kerîmi onun hakîkatine ermek için düşün." "Zühd; harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terketmek, sonra da dünyâlıklar kimin eline geçerse geçsin aldırmamaktır." "Şüphesiz ki Allahü teâlâ, dünyâya düşkün olmayan zâhide istediğinden fazla, dünyâya rağbet edene, düşkün olana istediğinden az verir. İstikâmet sâhibine ise istediği kadar verir." "Nefsini recâ ve ümid ile meşgul eden tembelleşir, amelsiz kalır. Kendini havf korku ile meşgul eden ümitsizliğe düşer. Bu sebeple insan hem recâ hem havf ile meşgul olmalıdır." "Avam, yiyecek ve giyecek şeyler nevinden nîmetlere şükreder. Havâs, seçilmişler ise, kalplerine gelen feyze şükrederler." "Sabır Allahü teâlânın emirlerini yerine getirirken sebâtlı olmak. O'ndan gelen musîbetleri sükûnet içinde ve gönül hoşluğu ile karşılamaktır." "İlmin nûrları ârife ışık tutar. Ârif bu ışık ile gaybın acâib ve garib cihetlerini görür." BİZİM ASIL FAYDAMIZ Ebû Amr bin Nüceyd tasavvuf yolunda yetişmek üzere Ebû Osman hazretlerinin sohbetlerine devâm ederdi. Sohbetinin tesiriyle günahlarına tövbe edip kendini toparladı. Bir ara işi gevşetip, sohbetlerden uzak kaldı. Ebû Osman hazretlerini gördükçe ondan kaçıyor ve sohbetlere gitmiyordu. Bir gün yine karşılaştılar. Onu görünce yolunu değiştirip uzaklaşmaya başladı. Ebû Osman hazretleri tâkib edip, yanına yaklaştı ve; "Evlâdım sâdece günahsız olduğun zaman seni sevenlerle arkadaşlık etme! Biz sana asıl bu kendini suçlu, günâhkâr halde bulduğun zaman faydalı oluruz." dedi. Bunun üzerine Ebû Amr bin Nüceyd tekrar tövbe edip, talebeliğindeki gibi önceki hâline döndü. Bu hocasının sohbetlerinde olgunlaşıp yetişti.

Ebü'l-Hüseyin Nûrî

Ebü'l- Hüseyin Nuri Ebü'l- Hüseyin Nuri Bağdât'ın büyük velîlerinden. Onuncu yüzyılda yaşadı. İsmi, Ahmed bin Muhammed'dir. Babası Horasan'ın Bağşûr veya Bağ şehrinden olduğu için "İbn-i Bagavî" diye anıldı. Ebü'l-Hüseyin künyesiyle meşhur oldu. Karanlık gecede odasında söz söylese mübârek ağzından nûr çıkar ve oda aydınlanırdı. Dişlerinin arasından nûr çıktığı, firâset nûrunun fazlalığı sebebiyle bâtın hallerinden haberler verdiği için, Nûrî nisbesiyle şöhret buldu. Tasavvufta kurduğu yola da Nûriyye dendi. Sonra gelen âlim ve velîler onun üstünlüğünü kabûl ettikleri için Emîrü'l-Kulûb (kalplerin pâdişâhı) lakabı verildi. Doğum târihi bilinmemektedir. Bağdat'ta doğdu. 908 (H.295) senesinde orada vefât etti. Kabri Bağdât'tadır. Küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başlayıp zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Birçok zâtlardan hadîs-i şerîf dinledi. Zünnûn-i Mısrî, Ahmed bin Ebi'l-Havârî, Muhammed bin Ali Kassâb gibi velîlerin sohbetlerinde bulundu. Büyük velî Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin uzun müddet sohbetlerinde ve hizmetinde yetişip tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu. Zâhirî ilimlerde derin bir âlim, tasavvufta yüksek bir velî oldu. İbrâhim-i Havvâs, Hayru'n-Nessâc, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri gibi velîlerle aynı zamanda yaşayıp onlarla sohbette bulundu. Ebû Bekir Kettânî, Vâsıtî, Ebû Saîd bin Arabî gibi zâtlar da onun sohbetinde bulunup ondan ilim öğrenip feyz aldılar. Zâhid, dünyâdan tamâmen uzak bir hayat yaşardı. Peygamber efendimizin; "İki yüz yılından sonra sizin en iyiniz hafîfülhâz (zevcesi ve çocuğu olmayan) olandır." hadîs-i şerîfine uyarak hiç evlenmemişti. Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerliyebilmek için, nefs engelini aşmak lâzım olduğunu düşünüp, kendi nefsine şöyle derdi: "Ey nefsim! Senelerdir, hevâ ve hevesine uygun olarak yiyip-içtin, yatıp uyudun, gezip-gördün, dilediğin gibi yaşayıp, her arzunu tatmin ettin. Ama bundan sonra hevâ, boş faydasız şeylerin hepsini terkedip, hep ibâdet ile meşgûl olacaksın ve bu zamâna kadar, hevâ ve hevesine uyarak, yaptığın şeylerin ve arzu ettiklerinin hiç birisine kavuşamıyacaksın. Bunları yaparken, sabredip tahammül gösterebilirsen çok büyük saâdete kavuşursun. Eğer tahammül edemeyip helâk olursan hiç değilse bu yolda ölürsün." Ebü'l-Hüseyin Nûrî hazretleri Bağdât'ta yaptığı nasihatlarla insanların dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmaları için çalıştı. Sonra Mısır'a gitti. Mısır'a varınca, kendisinden nasîhat etmesini istediklerinde; "Kim yaptığı işlerde Allahü teâlânın rızâsını gözetmezse, hallerinde Allahü teâlâyı göremez. Kim Allahü teâlânın kendisini dâimâ bildiğini ve gördüğünü düşünmezse, Allahü teâlâ da ona rahmet nazarıyla bakmaz." buyurdu. Kendisi ilmiyle âmil olduğu gibi, ilmiyle amel eden âlimleri çok severdi. Zamânının insanlarına bakarak; "Zamânımızda yok denecek kadar az, fakat değeri fazla olan iki zümre vardır. Birincisi ilmiyle amel eden âlimler ve ikincisi hakîkatı söyleyen âriflerdir." buyurdu. Ebü'l-Hüseyin Nûrî hazretlerinin büyüklüğünü bilen İsfehanlı bir genç, kendisini ziyâret için Bağdât'a gitmek istedi. İsfehan hükümdârı bu gence, oraya gitmemesini, o zâtla görüşmemesini istedi. Bu arzusundan vaz geçmesi hâlinde kendisine bir köşk, bin altın kıymetinde eşyâ ile, bir câriye ve ayrıca bin altın vereceğini bildirdi. Fakat genç, muhabbetinin çokluğu sebebiyle, yalın ayak yola çıktı. Bağdat'a yaklaştığı sırada, Ebü'l-Hüseyin Nûrî talebelerine emredip gencin geçeceği yolun bir kısmının süpürülerek temizlenmesini istedi ve;"Bu yolun büyüklerinin muhabbeti ile yanan bir genç, yalın ayak buraya geliyor." buyurdu. Genç geldiğinde; "Nereden geliyorsun?" diye sordu. O da; "İsfehan'dan." deyince; "Şâyet İsfehan hükümdârı;(Eğer oraya gitmekten vaz geçersen sana, içinde bin altın kıymetinde eşyâ ve bir câriye bulunan çok güzel bir köşkü, içindekilerle birlikte vereceğim. Ayrıca bin altın da hediye edeceğim) deseydi ne yapardın?" dedi. Bunu duyan gencin muhabbeti daha da fazlalaştı. Kendini tutamayıp ağladı ve; "Hepsini terkedip geldim efendim." diyebildi. Hazret-i Nûrî; "On sekiz bin âlemi bir tepsinin üzerine koyup, bu yolda yürümek arzusunda olan bir talebenin önüne sunsalar, bu kimse de, o tepsiye göz ucuyla bir baksa, ona, bu yolda ilerlemek nasîb olmaz." buyurdu. Ebü'l-Hüseyin Nûrî hazretleri kendisine yapılmasını istemediği bir şeyin başkasına yapılmasını istemezdi. Hatta îsâr sâhibi olup kendine çok lâzım bir şeyi başkasına lâyık görürdü. Ona göre gerçek îsâr, arkadaşın rahatı için güçlüğü tercih etmekti. Tasavvufun ince rûh dünyâsını kavrayamayan devrin vezîri Gulam Halil, zamânın halîfesine gidip, tasavvuf ehli hakkında çirkin sözler sarfedip, cezâlandırılmaları gerektiğini söylediler. Öyle ki, tasavvuf ehli olanların hâllerini, halîfeye hâşâ küfür üzere bulunuyorlar diye anlattılar. Halîfe bunları duyunca, bahsedilen zâtların îdâm edilmesi için ferman çıkardı. Bunlar; Ebü'l-Hüseyin Nûrî, Cüneyd, Şiblî, Ebû Hamza ve Rakkâm idi (r. aleyhim). Cellâd, önce Rakkâm'ı îdâm edecek iken hazret-i Nûrî fırlayıp, îdâm sehbâsına geldi ve; "Önce beni idâm et." dedi. Cellâd; "Kılınç, kendisine koşulacak bir şey değildir. Niçin acele ediyorsun? Sana henüz sıra gelmedi." deyince, Ebü'l-Hüseyin Nûrî; "Bizim yolumuz îsâr yâni arkadaşını, kendine tercih etme, fedâkârlık yoludur. En kıymetli ve tatlı şey candır. Ben kendimi fedâ edip, bir kaç sâniye de olsa bu kardeşlerimin yaşamasını arzu ediyorum..." buyurdu. Bunlar halîfeye arzedilince halîfe şaşırıp; "Bunların hâllerini kâdı (hâkim) incelesin." dedi. Kâdı, Nûrî'nin bu sözlerini duymuştu ve hazret-i Cüneyd'in ilminin yüksekliğini biliyordu. Kâdı, Şiblî'ye; "Yirmi altının zekâtı nedir?" dedi. Şiblî; "Yirmi buçuk altın." deyince, kâdı; "Böyle yapan bir kimse var mı?" diye sordu. Hazret-i Şiblî; "Evet, Ebû Bekr-i Sıddîk, elinde bulunan kırk bin altının hepsini vermiş idi." buyurdu. Kâdı; "Peki, yirmi buçuk altın dediniz. Elinde bulunan yirmi altının hepsini verdikten sonra, bu yarım altın ne demek oluyor?" deyince, hazret-i Şiblî; "O, altınları elinde biriktirmiş olmanın cezâsıdır." buyurdu. Kâdı, hazret-i Nûrî'ye de bir suâl sorup, hemen cevâbını aldı. Nûrî rahmetullahi aleyh; "Ey kâdı! Bu suâlleri soruyorsun ama, Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, onların oturması, kalkması, durması, yürümesi, uyuması, dinlenmesi, hâsılı bütün hayatları, bir an kesintiye uğramadan hep Allahü teâlâ iledir. Sen niçin bunları sormuyorsun. Esas ilim bu âlimlerdedir..." buyurdu. Kâdı bunları dinleyince, derhal halîfeye haber gönderip; "Eğer bu zâtlar zararlı ve kötü kimseler ise, ben, yeryüzünde iyi bir kimsenin bulunduğunu kabûl etmem. Bunlar çok yüksek kimselerdir. Kendilerinden devlete hiçbir zarar gelmez." dedi. Halîfe bu haberi alınca, hepsini çağırarak bir arzuları olup olmadığını sordu. Onlar; "Bizim arzumuz, bizi unutmandır. Biz, senin bizi kabûl etmen ile şeref kazanmayız, buradan kovman ile de hakîr olmayız. Bizi kabûl etmen veya kovman bizim için aynıdır. En iyisi sen bizi unut ve kendi hâlimize bırak." dediler. Halîfe çok ağlayıp, izzet, ikrâm ve hürmet ile kendilerini uğurladı. Kendisine mârifetle ilgili olarak soranlara; "Mârifet iki türlüdür. Hakkı bilmek, hakîkatı bilmek. Hakk'ı bilmek en bâriz sıfatlarla vahdâniyeti yâni Allahü teâlânın tek olduğunu isbattır. Hakîkatı bilmenin yolu yoktur. Çünkü semedâniyyete ermek, Rablığın hakîkatını anlamak mümkün değildir." "Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsinden uzaklaşıp, Allahü teâlâya yaklaşmaktır." Ebü'l-Hüseyin hazretleri îsârsız sohbeti ve fedâkarlığa dayanmayan dostluğu haram bilirdi. Arkadaşlıkta arkadaş, arkadaşın hakkını kendi hakkına tercih etmeli diye emredip; "Dervişlerle sohbet etmelidir. Uzlet (insanlardan uzak kalmak) iyi değildir." buyururdu. Buyurdu ki: "Allahü teâlâ bütün kalplere nazar kıldı. Kendisini görmeye Muhammed aleyhisselâmın kalbinden daha şevk ve iştiyak duyan bir kalp bulmadı. O sebeple Allahü teâlâyı görme ve O'nunla konuşma hâlini çabuklaştırmak için kendisine mîrâcı nasîb eyledi." Ebü'l-Hüseyin Nûrî hazretleri güzel ahlâkı yanında, kerâmet sâhibi bir velîydi. Bir defâ sahrâda yürürken ayağına diken battı ve ayağı kanadı. Akan her damla kan yerde "Allah" yazıyordu. Bir defâ hamama gitmişti. Bir kimse, elbiselerini alıp gitti. "Yâ Rabbî! Elbisesiz ne yaparım? Bana elbiselerimi iâde eyle." diye duâ etti. Biraz sonra çaldığı elbiseyi geri getiren hırsızın eli kurumuş ve felce uğramıştı. Hırsızın durumunu görüp acıyan Ebü'l-Hüseyin Nûrî; "Yâ Rabbî Elbisemiz iâde edildi. Şu halde bu kulunun kolunu da iâde et." diye duâ etti. Hırsız eski hâline gelip sıhhate kavuştu. Yaptıklarına tövbe etti. Nûriyye adıyla anılan bir yolun kurucusu olan Ebü'l-Hüseyin Nûrî 908 (H.295) senesinde Bağdat'ta vefât etti. Orada defnedildi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onun vefâtı üzerine; "Nûrî zamânın sıddîki idi. Onun vefâtı ile ilmin yarısı gitti." buyurdu. Ebû Ahmed el-Mağâzilî de; "Ebü'l-Hüseyin Nûrî'den daha çok ibâdet eden bir kimse görmedim. Belki Cüneyd'den daha çok âbiddi. Âilesinden bile hiç kimse onun oruç tuttuğunu bilmeden yirmi sene müddetle oruç tutmuştu." Ebû Bekir Şiblî de onun cenâzesinin ardından; "Minberleri yere vurunuz yâni minberleri dolduracak kimse kalmadığı için kıymeti kalmamıştır. Çünkü ilim yeryüzünden gitti." buyurmuştu. BİN ALTIN VERECEĞİM Ebü'l-Hüseyin Nûrî hazretleri dünyâya gönül vermezdi. Bir defâ Bağdat'ta bakırcıların bulunduğu çarşıda çıkan büyük yangında pekçok kimse yandı. Dükkânlardan birinde iki tâne çocuk vardı. Ateş etraflarını sarınca, çocuklar imdâd istemeye başladılar. Ateş çok şiddetli olduğundan, hiç kimse bu çocukları kurtarmak için ateşe girmeye cesâret edemiyordu. Çocukların ustası ise; "Kim bunları kurtarırsa kendisine bin altın vereceğim." dedi. Bu sırada Ebü'l-Hüseyin Nûrî rahmetullahi aleyh oraya gelmişti. Durumu görünce, Besmele çekip ateşe girdi ve çocukları tutup çıkardı. Hiç birine zarar gelmedi. Çocukların ustası, Ebü'l-Hüseyin hazretlerine bin altını takdim edince, o kabûl etmeyip; "Sen Allahü teâlâya şükret ve o altınları al. Allahü teâlâ bize bu mertebeyi paraya pula meyl etmememiz sebebiyle verdi. Biz dünyâyı değil âhireti istiyoruz." buyurdu. AVINI BEKLEYEN KEDİ GİBİ Câfer-i Huldî şöyle anlatıyor: Ebû Hüseyin Nûrî, birgün Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Cennet ve Cehennem'i insanlarla doldurmak senin murâdındır. Benim vücûdumu, Cehennem'in tamâmını dolduracak kadar büyüt de, yanacak insanların yerine ben yanayım. Onlar da Cennet'e gitsinler. Böylece hem senin murâdın yerine gelmiş, hem de insanlar azap görmemiş olurlar." dedi. Biraz sonra ben uyudum. Rüyâmda bana; "Nûrî'ye gidip, Allahü teâlâ buyuruyor ki, onu, o merhameti sebebiyle mağfiret eyledim, de." denildi. Hazret-i Şiblî, Ebü'l-Hüseyin Nûrî'ye; "Allahü teâlânın huzûrunda bulunduğunuzu düşünerek murâkabeye daldığınızda, bir kılınızın dahi kıpırdamadığını, aynı hâlde kaldığınızı görüyoruz. Bunu kimden öğrendiniz?" diye sorunca; "Fâre deliğinin ağzında, avının çıkmasını beklerken, benden çok daha sâkin ve dikkatli duran kediden" buyurdu. KAYBOLAN BOHÇA Ebü'l-Hüseyin Nûrî'nin hizmetinde bulunan, daha evvel de Ebû Hamza ve Cüneyd-i Bağdâdî'ye hizmet etmiş olan Zeytûne isminde bir hizmetçi vardı. Soğuk bir gün idi. Ebü'l-Hüseyin Nûrî'ye; "Sana bir şeyler getireyim mi?" dedi. "Evet." buyurdu. "Ne istersiniz?" dedi. "Ekmek ve süt" buyurdu. İstediklerini getirdi. Yanında kömür vardı. Kömürü eli ile karıştırırken eli karardı. Böyle iken ekmek yiyor ve üzerinde kömürün siyahlığı bulunan elinden süt akıyordu. Zeytûne onun bu hâlini küçümsedi. Bu düşünce ile dışarıya çıktı. Dışarı çıkınca yanına gelen bir kadın onun eteğine yapıştı ve; "Benim bohçamı sen çaldın." dedi. Halkı etrafına topladı. Zeytûne'yi zabtiyeler götürüp hapse attılar. Durumu haber alan Ebü'l-Hüseyin Nûrî vâliye giderek; "Bu kadın için tâkibât ve tahkîkat yapmayın." dedi. Vâli; "Ben bunu nasıl yapabilirim ki, karşıda dâvâcısı var." dedi. Ebü'l-Hüseyin Nûrî hazretleri kaybolan bohçanın gelmekte olduğunu söylediyse de vâli aldırış etmedi. Tam bu sırada bir kadın kaybolan bohçayı getirdi. Ebü'l-Hüseyin Nûrî'nin kerâmet ehli büyük bir zât olduğunu anlayan vâli yaptıklarına pişman oldu ve Zeytûne'yi serbest bıraktırdı.Ebü'l-Hüseyin Nûrî Zeytûne'ye; "Benim hakkımda küçümseyici düşüncelerde bulunacak mısın?" buyurdu. Zeytûne de hatâsını anlayıp pişman oldu ve; "Aslâ böyle bir şey düşünmeyeceğim." dedi ve tövbe etti. 1) Tabakât-üs-Sûfiyye (Sülemî); s.164 2) Hilyetü'l-Evliyâ; c.10, s.239,249,255 3) Nefehâtü'l-Üns; s.130 4) Risâle-i Kuşeyrî; s.112 5) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.1, s.291 6) Tezkiretü'l-Evliyâ; c.2, s.39 7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı) ; s.1071 8) Dirâsât fit-Tasavvufi'l-İslâmî; s.195-213 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.154, c.5, s.115

Emîr-i Çin Şeyh Osman Efendi

Emir-i Çin Şeyh Osman Efendi Emir-i Çin Şeyh Osman Efendi Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerinden. Lakabı Şerefüddîn olup, babasının adı Muhammed'dir. Emirci Sultan adı ile de anılmaktadır. Doğum târihi bilinmemektedir. Ancak on ikinci asrın ortalarında doğduğu tahmin olunmaktadır. Kaynaklarda ecdâdının Veysel Karânî hazretlerinin sohbeti ile bereketlendiği ve duâsını aldıkları kaydedilmektedir. 1240 (H.638) yılında Yozgat'ın Osmanpaşa nâhiyesinde vefât etti. Doğumunda babası kendisine dört büyük halîfeden hazret-i Osman'ın adını koydu. Tahsil çağına geldiği zaman kendisinin de bağlı bulunduğu büyük velî Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin yanına gönderdi. Küçük Osman bundan sonra Yesevî hazretlerinin yanından ayrılmadı. Dâimâ onun hizmetinde oldu. Mübârek sohbetlerinde bulunup dersleriyle yetişti. Tasavvuf makamlarında ilerledi. Talebelerinin en meşhurları arasında yer aldı. Kendisinde daha küçük yaştan hârikulâde haller ve kerâmetler görülmeye başlandı. Bir kış günü talebelerine ders vermekte iken, Ahmed Yesevî hazretlerinin canı tâze üzüm yemek istedi. Bulup bulunamayacağını sordu. Talebeleri tâze üzüm bulmanın güçlüğünü hattâ mümkün olmadığını bildiklerinden sükût hâlinde kaldıkları sırada küçük Osman içeri girdi. Elinde tuttuğu bir salkım tâze üzümü hocası Ahmed Yesevî hazretlerine takdim etti. Hayret içerisinde kalan halîfeler çocuğa üzümü nerede bulduğunu sordularsa da, Yesevî hazretleri, bu sırrı kendilerinin bilmesi gerekmediğini söyledi. Günlerden bir gün Ahmed Yesevî hazretlerinin hânekâhına Çin diyârından bir grup tüccar geldi. Şeyhin huzûruna çıkıp memleketlerinde o güne kadar görülmemiş korkunç bir ejderhanın türediğini ve küçük-büyük herkesi âciz bıraktığını arzederek kendilerini bu belâdan kurtarması için yardım istedi. Çin tüccarlarının perişan hallerine bakan Ahmed Yesevî hazretleri, talebelerine dönerek; "Ejderi öldürmeye hanginiz gider?" diye sordu. Hepsi de; "Emir sizindir." diye cevap verdilerse de az da olsa çekindikleri belli oluyordu. Şeyh Hazretleri düşünceye daldığı sırada Osman Efendi ileri atılarak müsâade ettikleri takdirde, bu iş için gidebileceğini söyledi. Şeyh hazretleri Osman'ın beline bir tahta kılıç kuşandırarak; "Cenâb-ı Hak yardımcın ve uğurun açık olsun." diye duâ ettikten sonra yolcu etti. Halîfe Osman Çin'e doğru yola çıktıktan sonra içinde tahta kılıcın ejderhayı kesip kesmeyeceği husûsunda tereddüt hâsıl oldu. Onu güçlü bir şey üzerinde denediğinde keskin bir kılıçtan daha etkili olduğunu hayretle gördü. Hocasına olan derin îtimâdı bir kat daha arttı ve hiç endişe ve korku duymadan yoluna devâm etti. Çin diyârına vardığında ejderi bir nehir kenarında buldu. Tahta kılıcını çekip bir hamlede öldürdü. Bu hizmeti böylece îfâ eden Osman, tekrar Hâce Ahmed Yesevî'nin yanına geldi ve elini öptü. Şeyh hazretleri gazâsını tebrik ettikten sonra ejderi nasıl öldürdüğünü sordu. Osman olup bitenleri anlatınca Şeyh, ona, Emîr-i Çin lakabını verdi. Ahmed Yesevî hazretleri çok geçmeden Emîr-i Çin Osman'a icâzet, diploma verdi. Ahmed Yesevî hazretlerinin 1194'te vefâtından sonra Emîr-i Çin Osman, Türkistan'da duramaz oldu. Gönlü hocasının ayrılığı ile yanıyordu. Bir müddet sonra 1204 yılında hocasının meşhur talebelerinden Avşar Baba, Şeyh Nusret, Gaygay Dede, Pîr Dede ve Pertev Sultan gibi o da İslâmiyeti yaymak gâyesiyle Rum diyarına doğru yola çıktı. Talebesi İmad Sultanla birlikte günlerce yol alıp, Anadolu'ya geldi ve Keykavus Kalesi yakınlarında konakladı. O gece rüyâsında şeyhi Ahmed Yesevî hazretlerini gördü.Şeyhi ona; "Bu yakınlarda bir köy vardır, halkı, gelip geçen misâfir yolcuları öldürür. Onların irşâdını, yetişmesini sana vazîfe verdim." buyurdu. Ertesi sabah Emîr-i Çin Osman hazretleri İmad Sultanla birlikte söz konusu köye varıp misâfir oldular. Şeyh Osman, yanlarına toplanan ahâliye, kendilerini de öteki yolcular gibi öldürüp öldürmeyeceklerini sordu. Halk bu soru üzerine; "Sizi öldüreceğimizi de nereden çıkardınız?" deyince, Şeyh; "Öküzleriniz haber verdi." dedi. Bu cevap üzerine daha da şaşıran köylüler öküzlerin nasıl konuştuklarını görmek istediklerini söylediler. Şeyh Osman hazretleri hemen bir adam göndererek hayvanları getirtti ve onlara köy halkının misâfirleri öldürüp öldürmediklerini sordu. Öküzler, Allahü teâlânın kudretiyle lisana gelip; "Evet öldürüyorlar." cevâbını verdiler. Gördükleri manzaradan şaşkına dönen köy halkı ve Keykavus kalesi sâkinleri karşılaştıkları kimsenin mübârek bir zât olduğunu anlayıp onun telkini ile İslâmiyeti kabûl ettiler. Yanlış ve bozuk âdetlerinden vazgeçtiler. Emîr-i Çin Osman hazretleri de hocasının öğüdüne uyarak; "Keçikıran" adındaki bu köye yerleşti. Yaptırdığı zâviyede köylülere İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. O sıralarda Selçuklu vezirlerinden Osman Paşa adında bir zât, Sivas'a vâli tâyin edilmiş olup memuriyet yerine gitmekteydi. Keçikıran köyünden geçerken daha önceden burada oturduğunu duyduğu güzel ahlâkı ve kerâmetleriyle meşhur Şeyh hazretlerini görmek istedi. Zâviyeye gelerek sohbetine dâhil oldu. Şeyhin fazîleti, bilgisi, tatlı ve rûhları cezbeden sözleriyle kendinden geçti. Sonra da bu mübârek kişinin sohbetinden istifâde etmenin kendisi için çok daha iyi olacağını düşünerek vazîfesine gitmekten vazgeçti. Bir istifâ mektubu yazarak hükümdâra yollayıp, Şeyhin talebelerinden oldu. Zâviye civarında bulunan birkaç köyü ve bir kısım arâziyi satın alarak buraya vakfetti. Tekkenin adı da o günden sonra Osman Paşa Tekkesi adı ile anılır oldu. Tekkede yıllarca talebe yetiştiren Emîr-i Çin Şeyh Osman hazretleri 1240 (H.638) senesinde vefât etti. Kabri, tekkenin yanında yer alan türbesindedir. Yozgat'a bağlı Keçikıran köyü bugün Osmanpaşa nâhiyesi adıyla anılmaktadır. 1) Âli, Künhü'l-Ahbâr; c.5, s.58-61 2) Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme; c.3, s.237-238 3) Ahmed Eflâkî, Menâkıbü'l-Ârifîn; c.2, s.860 4) A.Y.Ocak, "Emirci Sultan ve Zâviyesi", Târih Enstitüsü Dergisi, sayı-9, s.132-179

Ferîdüddîn Genc-i Şeker

Ferîdüddîn Genc-i Şeker Ferîdüddîn Genc-i Şeker Hindistan'da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden. Adı Ferîdüddîn Mes'ûd'dur. Ferrûh Şâh Kâbilî neslinden, Celâleddîn Süleymân'ın oğludur. Baba ve annesi şerefli, asîl âilelerden olup, nesebi hazreti Ömer'e ulaşır. 1174 (H.569) yılında Hindistan'da Delhi'de dünyâya geldi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in dedesi âilesi ile birlikte Afganistan'daki siyâsî durumlar yüzünden Hindistan'ın Mültan yakınındaki bir köye yerleşmişti. Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in babası burada, Abbâs bin Abdülmuttalib'in soyundan, ilmi derin ve mübârek bir zât olan Mevlânâ Vecîhüddîn Hicvandî'nin kızı Bibi Gülsüm Hâtun ile evlendi. Babası Celâleddîn Süleymân'ın bu evlilikten üç oğlu ve bir kızı oldu. Erkek çocuklarından Ferîdüddîn Genc-i Şeker doğuştan velî idi. Ferîdüddîn Mes'ûd, daha doğmadan kerâmet gösterdi. "AnnesiFerîdüddîn Mes'ûd'a hâmileyken, bir gün komşusunun ağacından izinsiz erik koparmak istedi. Fakat karnındaki bebek öyle bir karın ağrısına sebeb oldu ki, bu ağrı annesini erik toplamaktan vazgeçirdi. Doğumundan birkaç sene sonra, annesi ona; "Sevgili oğlum! Seni beklerken aslâ haram yemedim." dedi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker gülümsiyerek; "Ama anneciğim, komşunun ağacından izinsiz erik toplamak istemiştin de, seni rahatsız ederek mâni olmuştum." dedi ve annesinin şaşkın bakışları altında evden dışarı çıktı. O güne kadar oğlunun hâlinden ve o andaki cevâbından, annesi onun bir gün büyük bir velî olacağını anladı. "Ferîdüddîn Mes'ûd, Şâban ayının 29'u ile Ramazan ayının birinci günü arasındaki gece doğmuştu. Şâban'ın yirmi dokuzuncu gecesinin bulutlu olması sebebiyle Ramazan hilâlini görememişler ve ertesi gün oruç tutup-tutmamak konusunda tereddütte kalmışlardı. Ferîdüddîn'in babası Cemâleddîn Süleymân'dan fetvâ sormaya geldiler. O da; "Hilâlin görünmesinde bir şüphe varsa, oruca başlamak uygun değildir." dedi. O esnâda bir zât ortaya çıktı. Bu mevzuda onun fikrini sorduklarında; "Niye merâk edip şüphede kalıyorsunuz? Bu gece Cemâleddîn Süleymân'ın evinde bir çocuk doğdu. O, zamânın kutbu olacaktır. Eğer çocuk bu gece yarısından sonra annesini emmemişse, hilâl görünmüştür ve Ramazan ayı bugün başlayacaktır." dedi. Nitekim seher vakti Cemâleddîn Süleymân'ın evine gidip, bu zâtın sözlerinin doğru olup olmadığı hakkında annesine sorduklarında, yeni doğan bebeğin gece yarısından sonra annesini emmediğini öğrendiler. Bunun üzerine oruca başlandı. Daha sonra o gün, Mültan'dan ve diğer yerlerden hilâlin göründüğü ve o günün Ramazan olduğu haberi geldi. Ramazan ayı boyunca bu bebek, gündüzleri annesini hiç emmedi. Sadece iftar zamanı birinden, sahur zamânı da diğer memesinden emiyordu. Ferîdüddîn Genc-i Şeker hazretleri kendisini ilim ve tasavvufa verip, evliyâlık yolunda ilerlemek için çok gayret gösterdi. İslâmın mârifet bilgilerini Hindlilere öğreten, feyzlerini bu kıta müslümanlarına sunarak, onlara çok büyük hizmet eden Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin halîfesi Kutbüddîn-i Bahtiyâr'ın bereketli feyzleri ile yetişmişti. Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in Mültan'daki tahsîli sırasında, Kutbüddîn-i Bahtiyâr Mültan'a geldi. Namaz kılmak için Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in bulunduğu câmiye girdi. O sırada Ferîdüddîn Genc-i Şeker kitap okuyordu. Kutbüddîn-i Bahtiyâr onu görür görmez, hâlinden ve kalp gözüyle fark ettiği fevkalâde üstün özelliklerinden hayli etkilendi ve kendini alamayarak; "Ey genç ne okuyorsun?" diye sordu. O da; "Nâfi okuyorum" dedi. Kutbüddîn-i Bahtiyâr; "İnşâallah bu kitap, senin için nâfi, faydalı olur." buyurdu. Bu sözdeki tatlılık ve yapılan duâ çok hoşuna gitti. Görünüşündeki heybet, onun büyük bir zât olduğunu gösteriyordu. Ferîdüddîn, o zâtın ellerini öpüp, talebeliğe kabûlünü istirhâm etti. O da kabûl etti. Bundan sonra ona çok bağlanıp, yanından hiç ayrılmadı. Her şeyden el çekip, büyük bir muhabbetle ona tâbi oldu. Kutbüddîn hazretleri ise ona, dînî ilimleri okumasını, araştırmasını, tahkîk etmesini işâret buyurup, aynı zamanda tasavvuf ile de meşgûl olmasını teşvîk etti. Böylece, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yükselmesini, iki kanatlı olmasını sağlamak istedi. Ferîdüddîn, hocasının nasîhatlerini can kulağıyla dinleyip tatbik etti. Nefsinin tezkiyesi ile uğraştı. Bu uğurda çok gayret gösterdi. Her zorluk ve şiddete katlandı. Hocası Mültan'da kaldığı müddetçe, derslerini hiç kaçırmadı. Kutbüddîn-i Bahtiyâr tekrar Delhi'ye döneceği sırada, Ferîdüdîn Genc-i Şeker de gitmek istedi. Hocası ona, tahsîlini tamamlamasını ve bunun için çeşitli memleketlere seyahat etmesini söyledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker; Gazne, Bağdât, Sevastan, Bedahşan, Kudüs, Mekke ve Medîne'ye ilim öğrenmek için seyâhatler yaptı. Uzun seyahatler sırasında Buhârâ'ya da uğradı ve zamanın büyük velîlerinden Seyfüddîn Bâherzî ile karşılaştı. Bâherzî onu dergâhına dâvet etti ve yanına oturttu. Yüzüne defâlarca bakarak; "Bu genç zamânın büyük bir velîsi olacak." dedi. Daha sonra sırtındaki siyah hırkayı ona verip, giymesini isteyince o da giyerek günlerce yanında kaldı. Hergün binden fazla insan, Seyfüddîn Bâherzî'nin yiyeceğini paylaşırlardı. Bir gün bir kişi Seyfüddîn Bâherzî'nin huzûruna geldi ve; "Zenginim ama, son birkaç senedir ticârette zarara uğruyorum. Ayrıca sağlığım da bozuk." dedi.Seyfüddîn Bâherzî de; "Bir müslüman, malının zekâtını dürüstçe vermez, hasislik ederse, zarara uğrar. Hastalığa gelince, bu insanın îmânının kuvvetlendiğinin işâretidir." buyurdu. Aradan beş sene geçtikten sonra, hocası Kutbüddîn ve onun hocası Muînüddîn hazretleri ile Delhi'de bir araya geldiler. Ferîdüddîn, bu iki büyük zâtın yüksek makamlarının âşığı olduğundan, onlara olan muhabbet ve bağlılığı daha da arttı. Kendisindeki aşk istidâdının yüksekliği ve fazlalığı sebebiyle, hocaları yetişmesi için ona kucak açtılar. Husûsî ihsânlarla yüksek derecelere kavuştu. Muînüddîn hazretleri bir çok defâ; "Ferîdüddîn, yuvası Sidret-ül-müntehâda bulunan bir kartaldır." buyurdu. Kendisine ŞekerGenc denilmesi ile ilgili dört ayrı rivâyet vardır. Birinci rivâyet şöyledir: "Ferîdüddîn, Kutbüddîn-iBahtiyâr'ın mânevî eğitimi altındayken, Ferîdüddîn'den yedi gün ard arda oruç tutması istendi. Oruç tuttuğu sırada bir gün, hocasının yerleştirdiği Guzini kapısındaki hücresinden çıkıp, Kutbüddîn-i Bahtiyâr'ın dergâhına giderken, yolda ayağı kaydı ve çamur dolu bir çukura düştü. Buradaki çamurdan bir mikdâr ağzına kaçtı. Allahü teâlânın lütfu ile, bu çamur, şeker hâline geldi. Hocasının huzûruna gelip durumu anlattığında,Hâce Kutbüddîn ona; "Çamur senin ağzında şeker hâline geldiğine göre, Allahü teâlâ seni tatlı bir kimse yapacak, halkın iyiliği için tatlı dilli olacaksın." dedi.Bu hâdiseden sonra, insanlar onu Şeker Genc diye anmaya başladılar. (Fârisîde genc, hazîne demektir.) İkinci rivâyet şöyledir: "Ferîdüddîn Mes'ûd devamlı oruç tutuyor ve iftar zamânında orucunu açmak için yiyecek bir şey bulamıyordu. Bir gece açlığı had safhaya ulaşınca, ağzına küçük taş parçaları koydu. Bunlar, bir anda şeker parçaları hâline geldi. Bu haber hocasına ulaşınca; "Ferîd bir şeker hazînesidir." dedi. Üçüncü rivâyet: Hazînet-ül-Asfiyâ kitabının yazarı, Tezkiret-ül-Âşıkîn'den alarak şöyle rivâyet ediyor: "Tüccarın biri, Mültan'dan Delhî'ye, şeker çuvalları yüklü bir deve kervanı götürüyordu. Şimdiki adı Pak Patan olan Acûzân'dan geçerken, Ferîdüddîn Genc-i Şeker, develerle ne taşıdığını tüccara sormuştu. Tâcir alay edercesine; "Tuz." diye cevap verdi. Bunun üzerineFerîdüddîn; "Evet, tuz olabilir." diyerek tasdîk etmişti. Tâcir Delhi'ye ulaştığında, bütün çuvalların tuz hâline geldiğini görüp şaşkına döndü. Hemen Acûzân'a döndü. Derhâl Ferîdüddîn Genc-i Şeker'den, develeri şeker taşıdığı hâlde, tuz taşıdıklarını söylemekle yaptığı edepsizlikten dolayı özür diledi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker de; "Eğer şeker idiyse, o hâlde şeker olsun." dedi. Tâcir Delhi'ye döndü ve tuzların, Allahü teâlânın lütfu ile şekere döndüklerini görüp sevindi. Bundan dolayı ona Şeker Genc (Şeker Hazînesi) dendi." Dördüncü rivâyet: "Ferîdüddîn Genc-i Şeker, mücâhede yaparken ve dağlarda gezerken, bir gün çok susamıştı. Biraz su içmek için bir kuyunun kenarına gitti. Fakat kuyudan su çekecek kovası ve ipi yoktu. Şaşkın ve çâresiz bir hâlde dururken, iki ceylanın oraya geldiğini ve suyun, kuyunun en üstüne kadar yükseldiğini gördü. Ceylanlar su içip oradan ayrıldılar. Ferîdüddîn Genc-i Şeker kuyunun yanına varınca, su aşağı çekildi. Bu hâdiseyi görüp şaşırdığında; "Yâ Rabbî! Hayvanlara suyu verdin ama insanları sudan mahrum etmenin bir sebebi vardır?" dedi. O anda ilâhî bir nidâ işitildi. Şöyle diyordu: "Hayvanlar bana ve benim rahmetime güveniyorlar ve suya kavuşuyorlar. Ama sen, ipe ve kovaya güvendiğin için, sudan mahrum kalıyorsun." Bunu duyunca, Ferîdüddîn Mes'ûd çok üzüldü. Bir damla su içmeden, tövbe için kırk gün orucuna başladı. Bu oruçları bittiğinde, ağzına biraz toz aldı ve toz derhâl şekere döndü. Bu anda, şu ilâhî nidâ işitildi: "Yâ Ferîd! Tuttuğun kırk gün orucunu kabûl ettik ve seni sevdiğimiz dostlardan biri olarak seçtik. Seni tatlı dilli, bağlılarımız arasına dâhil eyledik ve seni Genc-i Şeker yaptık." Genc-i Şeker Mültan'da ikâmet ederken, Celâleddîn Sühreverdî oraya geldi. Genc-i Şeker'in medhini duyarak, onu ziyâret etmeye gitti. Genc-i Şeker onu lâzım gelen hürmet ile karşıladı. Celâleddîn Sühreverdî de, elinde bulunan bir narı Genc-i Şeker'e verdi. Genc-i Şeker o anda oruçlu olduğu için, narı orada bulunanlara dağıttı. Celâleddîn Sühreverdî, Genc-i Şeker'in üzerindeki elbisenin tâmir edilemez derecede eskiliğini gördü. Bunun üzerine, îmâ yoluyla yedi sene boyunca bir elbiseye bile sâhib olamayan ve avret yerlerini sâdece uzun gömleği ile örten, Buhârâlı bir velînin hikâyesini anlattı. Gâyesi, Genc-i Şeker'in kanâatini övmekti. Celâleddîn Sühreverdî oradan ayrıldıktan sonra, Genc-i Şeker, bir nar tânesinin yerde durduğunu gördü. Onu aldı ve akşam orucunu açmak için yedi. Bir tâneyi yer yemez, mânevî âlemin yeni yeni manzaralarını görmeye başladığını fark etti. Narın hepsini kendisinin yemediğine pişmân oldu. Hocası Hâce Kutbüddîn Mültan'a geldiğinde, Genc-i Şeker durumu hocasına anlattı. O da; "Bütün nardan sâdece senin yediğin bir tâne, ilâhî sırların esrârını hâvi idi." dedi. Hocası, Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî el-Ûşî, kerâmet ve yüksek firâseti ile vefâtının yaklaştığını anlayıp, kendisine vekîl, yerine halîfe olacak zâtın Ferîdüddîn olduğunu bildiren haber ve eşyâlarla, bir talebesini ona gönderdi. Bu günlerde Ferîdüddîn hazretleri de hocasını rüyâda görüp, kendisini Delhi'ye çağırdığını anlayınca hemen yola çıktı. Yolda, kendisine haber getiren talebe ile karşılaştı. Delhi'ye geldiler. Hocasının vefâtını öğrenince, elem, üzüntü ve derd içinde hocasının cenâze namazını kıldı. Sonra kendisine bırakılan hırka, sarık ve nalinleri giyip, hocasının makâmına oturdu. Çeştiyye yolunun rehberi oldu. İnsanları irşâda, doğru yolu anlatmaya başladı. Bu sırada, Bedreddîn-i Gaznevî isminde birisi, Kutbüddîn hazretlerinin vefâtından sonra vekîl olarak yerine geçecek zâtın kendisi olduğunu bildirerek, bu haksız iddiâyı insanlar arasına yaydı. Genc-i Şeker, bu hâle çok üzülüp, Acûzân isimli beldeye gitti. Oranın ahâlisi müslüman değildi. Orada küçük bir kulübeye çekilip uzlete yalnızlığa devâm etti. Konuşup sohbet edecek kimse bulunmadığından, insanlar arasına karışmazdı. Kulübesinde ibâdet ve tâat ile meşgûl oluyordu. Oranın ahâlisi, zamanla Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in kulübesine yönelir bir hâl aldılar. Bu zâta çok muhabbet ettiler. Kendisinde bulunan güzel ahlâka hayrân olup, îmân edenler oldu. Zamanla çoğaldılar. Böylece, İslâmın girmediği bir yerde, İslâmın emir ve yasaklarına uyan, Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl eden bir İslâm cemiyeti hâsıl oldu. Yirmi beş sene kadar orada ibâdet, tâat ve irşâdla meşgûl olup, yalnız Acûzân halkı değil, artık Pencab kabîleleri de irşâd dâiresinin içine girdi. O havası, suyu iyi olmayan yerde, o sert tabiatlı kişileri, sabırla, sıkıntı çekerek yumuşatıp, İslâmın güzel ahlâk sınırları içine çekti. Sözleri kılıçtan tesirli oldu. Huzûrunda şehzâde ile dilenci bir tutulurdu. Bir mal verseler almaz, fakirce yaşamayı tercih ederdi. Onun bu hâlini gören binlerce insan müslüman oldu. Sâdece civâr kabîlelerden on altısı toptan İslâma girdi. Genc-i Şeker Acûzân'a tamâmen yerleşince, annesini Hotval'dan getirtmek için, kardeşi Necîbüddîn Mütevekkil'i gönderdi. Kardeşi, annesini ata bindirip, kendisi yaya olarak Acûzân'a doğru yola çıktı. Yolda, vahşî hayvanlarla dolu bir ormandan geçmek zorunda kaldılar. Yaşlı kadın, ormandayken oğlundan su istedi. Necîbüddîn, annesini bir ağaç gölgesine bırakarak su aramaya gitti. Bir süre sonra, su ile berâber annesini bıraktığı yere geldiğinde annesi yoktu. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Çok kötü bir vaziyette Acûzân'a döndü. Olanları ağabeyine anlattı. Bunun üzerine Genc-i Şeker, talebelerini de kardeşiyle birlikte oraya gönderdi. Onlar da aradılar, bulamadılar, Necîbüddîn aramadan dönüşte, bir çantanın içinde birkaç insan kemiği getirdi. Genc-i Şeker çantayı seccâdesinin üzerine koydurdu. Fakat çanta açıldığında hiçbir şey görülmedi. Necîbüddîn Mütevekkil ise, kemikleri dikkatle sardığını ve sâlimen getirdiğini söyledi. Kemiklerin çantadan kaybolmasının ilâhî bir hâdise olduğu kabûl edildi. Bu olay üzerine, Genc-i Şeker, Allahü teâlânın takdîrine sığındı. Annesinin rûhuna Fâtiha okunmasını ve fakirlerin doyurulmasını istedi. Bir gün Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in yanına birisi geldi. Genc-i Şeker ona bir şey verdi ve gitmesini söyledi. Fakat o kimse, Genc-i Şeker'in yanından uzun zaman ayrılmadı ve kullanmakta olduğu tarağı almak istedi. Bunun için Genc-i Şeker'i çok rahatsız etti. Sonunda dayanamayan Genc-i Şeker ona; "Gidin beni rahatsız etmeyin. Allahü teâlâ seni cezâlandırsın." dedi. O kişi oradan ayrıldı ve yıkanmak için bir dereye girdi. Suya daldı ve bir daha çıkmadı. Yine bir gün, Genc-i Şeker namaz kıldığı sırada, bir kimse dergâha girdi. Çok edepsizce ve tâciz edici bir şekilde Genc-i Şeker'e hitâben, yüksek sesle; "Nedir burada yaptığın sahte gösteri? Kendini bir ilâh ilân ediyor ve insanları kendine ibâdet ettiriyorsun." dedi. Genc-i Şeker bu kişiye çok kibâr ve mütevâzî bir sesle; "Kardeşim, kendimi aslâ ilâh ilân etmedim ve insanlara bana tapın demedim. Ben, Allahü teâlânın önemsiz ve mütevâzî bir kuluyum. Dilediğine şeref ve şöhret veren yalnız O'dur. Bu âcizin bütün şöhreti, Allahü teâlânın ihsânı sebebiyledir." dedi. Şahıs, bu tatlı ve yumuşak sözler karşısında saygısızlığına pişmân oldu, tövbe etti ve özür diledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker onu affetti. Bir zaman Genc-i Şeker, Bağdât'ta Şihâbüddîn Sühreverdî ile kalıyordu. Şihâbüddîn Sühreverdi, çok şiddetli bir diş ağrısına tutuldu. Ferîdüddîn Şeker'den, bu ağrının geçmesi için duâ etmesini istedi. O da; "Yâ Rabbî! Şihâbüddîn'in ağrısını tamâmen geçir ve onun ağrısını bana ver!" diye duâ etti. Duâsı kabûl oldu ve diş ağrısı kendisine geçti. O zaman Şihâbüddîn Sühreverdî; "Yâ Rabbî! Ferîd benim hakîkî dostum ve arkadaşımdır. Onu diş ağrısından kurtar!" diye duâ etti. Bu duâ da kabûl edildi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker de iyileşti. Bir gün Muhammed Şâh adında bir talebesi, Genc-i Şeker'in yanına geldi. Çok üzüntülü bir hâli vardı. Genc-i Şeker sebebini sorunca kardeşinin komada olduğunu söyledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker; "Ama kardeşin şimdi çok iyi, boşuna endişeleniyorsun." dedi. Muhammed Şâh eve döndüğünde, kardeşini, sapasağlam buldu. Genc-i Şeker'i görmek için, bir gün Arabistan'dan birkaç fakir geldi. Yabancı olduklarını, bütün paralarının bittiğini Genc-i Şeker hazretlerine bildirdiler. O da, bunlara o anda önünde duran kuru hurmalardan biraz verdi ve; "Bunları alın ve gidin, Allahü teâlânın izniyle yolculuğunuzu tamamlarsınız." dedi. Onlar şaşkın ve bu ucuz hediyeyi büyük velîye yakıştıramaz bir hâlde dergâhtan çıktılar. Hurmaları atmak istediler, o anda hurmaların altına döndüğünü görüp hayrette kaldılar. Nizâmüddîn Evliyâ iyileşmez bir hastalık sâhibine Genc-i Şeker'e gitmesini tavsiye etti. O kişi Ferîdüddîn Şeker'e gitti. O da bir kâğıda; "Allah Kâfî, Allah Şâfî." yazıp, gelen kişiye vererek boynuna takmasını söyledi. O kişi bu yazılı kâğıdı takar takmaz, tutulduğu ve uzun zaman geçmeyen hastalıktan kurtuldu. Şeyh Ârif Sevastânî, Genc-i Şeker'in talebelerinden biriydi. Lahor vâlisi, Acûzân'daki Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e verilmek üzere, Ârif Sevastânî'ye yüz dînâr verdi. Şeyh Ârif, Acûzân'a varınca, hocasına sâdece elli dînâr verdi. Büyük velî, gülümseyerek; "Ârif, sen çok hoş bir arkadaşsın, bu hediyeyi yarı yarıya bölüştürerek tam kardeş payı yaptın." dedi. Bunun üzerine Ârif Sevastânî çok şaşırdı ve sarardı. Kalan elli dînârı da çıkardı ve hatâsı için özür diledi. Genc-i Şeker; "Sûfî her zaman dürüst olmalıdır. Yoksa mükemmelliğe erişemez." dedi. Bu îkâzdan sonra yüz dînârın hepsini Ârif Sevastânî'ye verdi ve tövbesinden sonra onu yeniden talebeliğe kabûl etti. Delhili bir genç, talebe olmak üzere Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in aşkıyla Acûzân'a gidiyordu. Yolda bir kadın, gence âşık oldu. Başlangıçta genç, kadından sakınmak için elinden geleni yapmasına rağmen, kadın onu kendisine meylettirmeye muvaffak oldu. Delikanlı tam elini kadına uzatacağı sırada, bir adam âniden gelip gencin suratına bir tokat attı. "Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e tövbeni arz etmeye giderken, burada bu günahı işlemeye hazırlanmaktan hiç utanmıyor musun?" dedi ve kayboldu. Delikanlı çok utandı ve kadından uzaklaştı. Yoluna devâm ederek Acûzân'a vardı ve Genc-i Şeker'in huzûruna çıktı. O zaman Ferîdüddîn hazretleri; "Sevgili oğlum, bir kadının ağına düştün. Ama Allahü teâlâ seni günahtan korudu." deyince, delikanlı hayrete düştü. Cânı gönülden tövbe ederek, Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in talebelerinden oldu. Bir gün Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e ihtiyar bir kadın geldi. Ne istediği sorulduğunda, kadın ağlıyarak; "Ey mübârek velî, biricik oğlum yirmi senedir eve uğramadı. Onun sağ olup olmadığını bile bilmiyorum. Fakat ayrılık acısı beni yarı ölü yaptı." dedi. Kadının bu acıklı durumu, Ferîdüddîn Genc-i Şeker'i çok üzdü. Bir müddet murâkabeye daldı. Sonra kadına; "Git, oğlun geldi." dedi. İhtiyar kadın eve doğru giderken oğluyla karşılaştı. Sevinçle evlerine gittiler. Kadın oğluna nerelerde olduğunu sordu. Oğlu; "Anneciğim! Buradan 2500 km uzaktaydım. Bugün hiç arzum olmadığı hâlde, âniden şiddetli bir şekilde içime seni görme isteği düştü. Nehrin kenarına dikilip düşünürken, çok güzel ve muhterem bir simâ önümde göründü ve çâresizliğimin sebebini sordu.Sıkıntımı anlatınca; "Eve döndüğünü düşün." dedi. Ona inanmadım. Ama o, gözlerimi kapayıp elimi eline vermemi istedi. İsteksizce denilenleri yaptım. Sonra gözlerimi açtığımda, kendimi burada buldum." diye anlattı. İhtiyar kadın, oğlunun başından geçenlerle Ferîdüddîn hazretleri arasındaki bağı anlayıp, sevinç göz yaşları içinde ona teşekkür etti. Ferîdüddîn Genc-i Şeker, bu dünyâya, Allahü teâlâya muhabbet ve bağlılık içinde geldi ve o halde vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, talebelerinden olan Şems Dâbîr, Nizâmî'nin meşhûr Farsça mesnevîsinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e bir beyt okudu. Bu beyt, Genc-i Şeker'i kendinden geçirdi. Kendine gelince gömleğini Şems Dâbîr'e verdi. Büyük velî, sonraki günlerde tam bir suskunluğa büründü. Sâdece Kur'ân-ı kerîm okumak ve namaz kılmak için konuşurdu. Talebeleri hastalandı zannettiler. Çağırılan doktoru kabûl etmedi ve Emîr Hüsrev'in şu beytini tekrarladı: "Ey câhil hekim! Yatağımdan git. Aşk kurbanları için sevgiliye kavuşmaktan başka ilâç yoktur." Genc-i Şeker'in, Muharrem ayının beşinde durumu ağırlaştı. Yatsı namazından sonra şuûrunu kaybetti. Tekrar kendine geldiğinde, orada bulunanlara; "Yatsı namazını kıldım mı?" diye sordu. Oradakiler kıldığını söylediler. O tekrar abdest alıp; "Belki bir daha namaz kılmaya fırsat bulamam." diyerek nâfile namaz kıldı. Sonra tekrar sekerât hâline geçti. Bir süre bu hâlde kaldıktan sonra, tekrar kendine geldi.Yine abdest alıp nâfile namaz kılmak için namaza durdu. Secdedeyken, duyulacak şekilde; "Yâ Hayyû, yâ Kayyûm." dedi ve 1265 (H.664) senesinde rûhunu teslim etti. O anda şöyle bir nidâ duyuldu: "Dost, dosta kavuştu." Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in vefât haberi Hindistan'da büyük bir yangın gibi yayıldı. Cenâzesi çok kalabalık oldu. Mültan'daki türbesi, günümüze kadar ziyâretgâh olup, onu sevenler tarafından ziyâret edilerek, rûhâniyetinden feyz alınmaktadır. Türbesi, bilhassa, vefâtının sene-i devriyesi olan Muharrem ayının beşinci gününde, Pakistan'ın ve Hindistan'ın çeşitli şehirlerinden gelen binlerce ziyâretçi ile dolup taşmaktadır. Hocası gibi vefât edeceğini anladığı zaman, kendisine çok bağlı olan talebelerinin en yükseği Alâüddîn AliSâbir'i halîfe olarak bıraktı. Bu büyük velî, hocası Genc-iŞeker hazretlerinin vefâtından sonra Delhi'ye gelip, Çeştiyye yolunu yaymaya devam etti. Genc-i Şeker'in vefâtından sonra geriye kalan beş oğlu ve üç kızının her birisi, sâf kalpli, evliyâ yolunda yüksek derece sâhibi temiz kimselerdi. Kızlarından birini, talebelerinden ve Esrâr-ül-Evliyâ kitabının yazarı olan Bedreddîn İshâk bin Ali Buhârî Dehlevî ile evlendirmişti. 1293 (H.692) yılında vefât eden Bedreddîn İshâk Buhârî, Şeker Genc hazretlerinin pek kıymetli sözlerini, bahsi geçen Esrâr-ül-Evliyâ kitabında güzel bir şekilde yazıp, nice kimsenin duâsına kavuştu. Genc-i Şeker'in soyundan gelenler, hâlâ mevcûd olup, kıymetlerini bilenler tarafından hürmet edilmekte, hatırları sayılmaktadır. Genc-i Şeker'in sohbetlerine doyum olmazdı. Konuşmaları ve dersleri, sâdece talebelerini değil, kendine düşman olanları bile cezbederdi. Allahü teâlânın kendisine verdiği yüksek makâma rağmen hiç kibirlenmez, köylü, sultan, dilenci, kim olursa olsun, herkesi aynı şekilde, nezâket ve güler yüzle karşılardı. Onu dinlemek şerefine kavuşanlar, tatlı sohbetinden hiç bıkmaz ve sıkılmazdı. Lakabı gibi tam bir şeker hazînesi idi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker, Allahü teâlâdan başka kimseden korkmazdı. Kalbi çok yumuşak olup, Allah korkusu ile doluydu. Allahü teâlânın korkusu, hayâtına hâkimdi. İlâhî gerçeklerden bahs edilince çocuk gibi ağlamaya başlar ve Allah korkusundan saatlerce baygın kalırdı. Genc-i Şeker, Peygamber efendimizin tam âşığı idi. Mübârek sözlerinden ve hayâtından bahsedildiği zaman, ekseriya ağlamaya başlardı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılır ve bütün müslümanlara da Resûl-i ekremin sünnetine uymalarını nasîhat ederdi. Peygamber efendimizin vefâtından bahsedilen bir mecliste, Ferîdüddîn Genc-i Şeker derin bir nefes alarak; "Allahü teâlâ, bütün kâinâtı O'nun için yarattığı Sevgili Peygamberini bu dünyâda tutmadığı hâlde, benim ve sizin değeriniz nedir, neyimize güvenip de kendimizle övünürüz? Hayattayken, kendimizi bizden öncekilerle karşılaştırmalı, gözlerimizden dünyâ hayâtının yalancı maskesini sıyırmalı, kendimizi her an ölüme hazır tutmalıyız. Öyle ki, kıyâmet gününde yüzümüz kara çıkmasın." buyurdu. Ferîdüddîn Genc-i Şeker canlı bir tevâzu timsâliydi. Kendisinden; fakîr, âciz, diye bahsederdi. Bu ifâdeleri sâdece konuşmaya mahsus olmayıp, bütün yazışmalarında da kullanırdı. Genc-i Şeker'in talebeleri arasında güçlü sultanlar, tanınmış hâkimler ve zenginler de vardı. Bunlar, devamlı ziyâretine gelirdi. Hepsine karşı en ufak bir büyüklük veya küçüklük hissi vermeden muâmele ederdi. Genc-i Şeker çok misâfirperverdi. Dergâhına bir gün bir sûfî geldi. Evde mısırdan başka yiyecek yoktu. Misâfiri çok sevdiğinden, Genc-i Şeker mısırları öğütüp un yaptı ve ekmek pişirdi. Sonra misâfirine ikrâm etti. O sûfî çok memnun olarak: "Saâdetine ve zenginliğine duâcıyım. Hayâtımın en değerli hazînesi olarak sakladığım mânevî zenginliğimi sana verdim." dedi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in çok zengin talebeleri olmasına rağmen, kendisi devamlı fakirlik içinde yaşadı. Ömrünü basit bir çatı altında geçirdi. Kendisi ve yakınları günlerce aç kalmışlar, o civarda yabânî bir ağacın yaprağını yıllarca yemişlerdi. Genc-i Şeker, borç almaktansa aç dolaşmayı tercih ederdi ve: "Bir borçlu, borçlu olduğu hâlde ölürse, kıyâmette alacaklısının önünde mahcûb olur. Borçlu ile kanâat arası, doğu ile batı kadar uzaktır. Sûfînin, ödünç almaktansa ölmesi daha iyidir." derdi. Bir gün evde hiç tuz kalmamıştı.Talebesi Nizâmüddîn Evliyâ, hırkasını bakkala rehin bırakıp, hocasına tuz almıştı. Genc-iŞeker hazretleri çorba kâsesine elini uzatıp bir lokma alır almaz, elinin ağırlaştığını hissedip geri çekti ve; "Bu yemek isrâf kokuyor." dedi. Nizâmüddîn Evliyâ korkudan titremeye başladı ve; "Bu yemeğin tuzu hâriç, hepsini her zamanki gibi ormandan topladık, ama tuzu borçla aldık." diye îtirâfta bulundu. Bunun üzerine Genc-i Şeker; "O hâlde hiçbirimiz bundan yiyemeyiz. Borçla yemek yapıp yemek sûfîlerin âdetine ve prensiblerine aykırıdır" dedi ve o yemeği fakirlere dağıttı. Ferîdüddîn Genc-i Şeker, yerde yatardı. Kıyâfeti çok sâde ve yamalıydı. Bir defâsında gömleği yamanamayacak hâle geldiğinden, talebeleri ona yeni bir gömlek getirdiler. Bunu giyince; "Bu yeni gömlekte eskisinin rahatlığı ve zevki yok." dedi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker, kendisine verilen hediyelerin hepsini fakirlere dağıtırdı. Yine bir gün dört şahıs gelerek, sebepsiz yere Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e iftirâ etmeye, saçma sapan iddiâlarda bulunmaya başladılar. Büyük velî Genc-i Şeker, bunlara aldırış etmeden, onlarla tevâzu ile kibarca konuşmaya, onları memnun etmeye çalıştı. Ayrılmak istediklerinde, onlara belli bir yoldan gitmemelerini, onlar için bu yolun tehlikeli olacağını haber verdi. Onlar gittikten bir müddet sonra, Ferîdüddîn Genc-i Şeker orada hazır bulunanların merak nazarları altında ağlamaya başladı. Sonradan anlaşıldı ki, o kimseler, onun îkâzına uymayarak, gittikleri yolda büyük bir fırtına sonunda helâk olmuşlar. Genc-i Şeker ise bu tâlihsizlere acıdığı için ağlıyormuş. Fârisî 68 sahifelik Râhat-ül-Kulûb kitabı ve başka eserleri vardır. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine; "Hangi kitapları yazdınız?" diye suâl edildiğinde, talebelerini gösterip; "Benim mürîdlerim (talebelerim) benim kitaplarımdır." buyurdu. İşte Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker de öyleydi. Herbiri çok kıymetli ve yüksek birçok talebe yetiştirdi. İfâde ve mânâ bakımından çok güzel şiirler yazardı. Şu kıta onun şiirlerindendir: Hiçbir gece yoktur ki, kalbim kan ağlamasın, Hiçbir gündüz yoktur ki, yüzden nâmus akmasın. Ömrümde hiçbir tatlı şerbet içmedim ki, o, Gözlerimden yaş diye akıp da damlamasın. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker sohbetlerinde sık sık buyururdu ki: "İnsanların en akıllısı, dünyâya gönlünü kaptırmayanlardır. En zengini de kanâat edenlerdir." "Başkalarının almak istemediği malın satıcısı sen olma!" "Herkesin yemeğinden yeme! Fakat herkese yemek yedir!" "Günah olan bir şeyde kendine karşı sert ol!" "Kalbini şeytanın oyuncağı yapma" "İçine, dışından çok îtinâ göster!" "Âile ve yol büyüklerine hürmetkâr ol!" "Sana saygı gösterene saygılı davran!" "Sıhhatinin kıymetini bil!" "Senden korkandan kork!" "Allahü teâlânın sevgili kulları ile oturup kalkmada, Allahü teâlâyı hâtırından çıkarma!" "Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telâfi edemez." "Makam için, ne kadar mühim olsa da, şahsiyetinizi vermeyin. Kendinizi küçültmeyin!" "Riyâzet, nefs-i emmâreyi yenmektir. Uzlet ise onu hapsetmektir." "Bir kimsenin bir mürşidi yoksa, yâni bir kimse kendisini irşâd edecek, kendisine doğru yolu gösterecek bir kâmil velî bulamazsa, böyle büyük zâtların kitaplarını okusun ve onlara uysun!" "Hergün bir fazîlete daha kavuşmaya çalışınız!" "Başkalarına iyilik yaptığın zaman kendine iyilik yaptığını bil." "Kalbin Allahü teâlâya olan bağlılığındaki sevinci gideren şeyi terk et!" "Düşman ne kadar emîn ve incitmesiz görünse de, ısırmasından kendini emîn tutma!" "Maddî arzuları tatmin peşinde olma! Yoksa, arzu ateşi daha çok alevlenir." "Kibirlilere karşı kibirli olmak liyâkatini elden kaçırma!" "Misâfir ağırlamada dahî isrâf helâl değildir." "Tasavvuf talebesi olan bir sûfîde şu vasıflar bulunmalıdır: 1) Allahü teâlâya muhabbet ve bağlılığından dolayı, kendini ve dünyâyı unutmalıdır. 2) Ne kadar ciddî olursa olsun, başkalarının kusûrlarını görmezden gelmelidir. 3) Harama gözlerini kapamalıdır. 4) Bütün istenmeyen şeyleri duymamalı, kötü şeylere karşı sağır olmalıdır. 5) Dilsiz olmalı, söylenmeyecek sözleri söylememelidir. 6) Seni, her an arzulanmayan yerlere sürüklemeye çalışan alçak nefsinin peşinden koşmamalısın. Eğer bu sıfatlar bir sûfîde yoksa, o düpedüz bir yalancı sahtekârdır. Dünyâ malına ve şerefine sâhib olmayı arzulayan bir sûfî, sûfî değildir. O, sûfîlere kötülük getiren bir aldatıcıdır." "Altı çeşit tövbe vardır: 1) Kalp ile tövbe: Kalben bütün kötü arzularını firenler ve önler. Kıskançlığı ve nefsin diğer arzularını öldürür. Kul ile Allahü teâlâ arasındaki perdelerin kalkmasına yardım eder.2) Dil ile tövbe: Kötü sözler söylemekten dili alıkoymak ve onu devamlı Allahü teâlâyı zikre ve Kur'ân-ı kerîm okumaya alıştırmak demektir. Muhabbet yolunda sâdece diline hâkim olabilen ve onu zikirde kullananlar muvaffak olurlar. Tek başına kalb ile tövbe, Allahü teâlâya kavuşmak için yeterli değildir. Kulaklar, gözler eller ve nefs kalbin kölesidirler. Bu yüzden bunlar, dil ile yapılan tövbe ile kontrol edilebilirler. 3) Göz ile tövbe: Harama bakmamak ve başkalarının kusûrlarını görmemektir. 4) Kulak ile tövbe: Sûfîlerin kulağı, Allahü teâlânın zikrinden başka birşey duymamalıdır. 5) Ayak ile tövbe: Ayakları haramlardan ve kötülüklere gitmekten korumaktır. 6) Nefs ile tövbe: Nefsin arzularını firenliyerek yapılan tövbedir. Bu tövbelerin dışında; tövbe-i hâl, tövbe-i mâzi ve tövbe-i müstakbel olmak üzere üç tövbe daha vardır. Tövbe-i hâl: Yeni işlediği günahlara tövbe etmek ve ileride işlememeye yemin etmektir. Tövbe-i mâzi: Geçmişte yapmış olduğu günahlar için tövbe etmektir. Tövbe-i müstakbel: Gelecekte hiç günah işlememek için Allahü teâlâya yalvarmaktır." "Sûfîlerde bulunması gereken husûsiyetlerden bâzıları şunlardır: 1) Sûfî'nin, kalbinde hiçbir kir ve kötülük olmaz. 2) Tasavvuf, Allahü teâlâ ile yakın dostluk demektir. 3) Sûfîler, mutlak suskunluk içindedirler ve ilâhî nûrun etkisi altında şaşkın bir vaziyettedirler." "Tasavvuf, bir insanın mânevî ve dînî hayâtının ve işlerinin bir nizâma bağlanmasıdır. Allahü teâlanın velî kulu, dünyâ ile ilgisi kesik olmasına karşılık, dünyâ işlerine tepeden bakmaz ve bu işler hakkında kötü konuşmaz. Yâni dünyâ için ne sevgisi ne de nefreti vardır." "Sûfî ne kadar çok üzüntü, acı ve yalnızlık çekerse, Allahü teâlâya o kadar yaklaşır. Hâce Muînüddîn Çeştî, îmânının kuvvetlenmesi için, Allahü teâlânın kendisine daha fazla sıkıntı, acı ve üzüntü vermesi için sürekli duâ ederdi." "İnsana her ne gelirse, Allahü teâlâdan gelir." "Nefsi firenlemek, Allahü teâlâya yaklaşmak demektir." "İnsana sıkıntı ve üzüntü gelirse, günahlarından temizlendiğini düşünmelidir.Bütün muhabbet ve sıkıntıların Allahü teâlâdan geldiğini düşünmelidir." "Dünyânın aldatıcı güzelliklerinin ve süslerinin peşinde koşmayın. Bunlar, size sonunda acı getirir." "Allahü teâlâdan zenginlik istiyorsanız, kendinizi hırs ve kıskançlıktan koruyun." "Allahü teâlâ ile konuşmak isteyen, Kur'ân-ı kerîm okumalıdır." "Kanâatkâr olan, ansızın Allahü teâlânın nîmetlerine kavuşur." "Allahü teâlâyı hatırlamayanlar, ölüler gibidirler." "Dünyâda üç çeşit insan vardır: 1) Her zaman dünyâyı sevip ona tapanlar. 2) Dünyâyı kendilerine düşman bilip onu terk edenler. 3) Dünyâyı ne dost, ne de düşman bilmeyip, orta yol tutanlar. Bunlar, diğer iki sınıftan daha iyidirler." KENDİNİ YERDE BULDU Ferîdüddîn Mes'ûd Genc-i Şeker, bir gün talebeleriyle bir mecliste otururken, birçok esrarlı işlerde usta olan bir yogi içeriye girdi. Gâyesi uzun süredir şöhretini duyduğu velînin mânevî gücünü tesbit etmekti. Genc-i Şeker'i görür görmez kendini yerde bulan yogi, kalkmak istediyse de kalkamadı. Genc-i Şeker ona başını kaldırmasını söyledi, fakat yogi ne başını kaldırabildi, ne de konuşabildi. Genc-i Şeker şiddetle ısrâr edince, yogi büyük bir güçlükle başını kaldırdı ve titrek bir sesle: "Sizin heybetiniz beni o kadar etkiledi ki, konuşamıyorum." dedi. Bunun üzerine Genc-i Şeker orada bulunanlara hitâben: "Bu, kendi gücünün gurûru ile benim karşımda övünmeye gelmişti. Fakat Allahü teâlâ kibirlenmeyi aslâ sevmez. Kibrine tövbe etmemiş olsaydı, ölünceye kadar bu durumda kalırdı." buyurdu. Bu durumdan sonra, yogi ve adamları müslüman olup Ferîdüddîn Genc-i Şeker'in talebelerinden oldu. İSTEDİĞİN BİR ŞEY VAR MI? Şems Dâbîr, zamânının bilgili şâirlerinden biriydi. Genc-i Şeker'den ders almıştı. Bir gün hocası Ferîdüddîn Şeker'in huzûrunda bir kasîde okudu. Bu kasîde hocasının çok hoşuna gitti ve ona; "Bu fakirden istediğin bir şey var mı?" diye sordu. O da; "Efendim, annem çok yaşlıdır ve yardıma muhtaçtır. Fakat ben, fakirliğim yüzünden ona karşı vazifemi yapamıyorum." dedi. Genc-i Şeker; "Pekâlâ, biraz Allah rızâsı için sadaka getir." dedi. O da biraz bozuk para getirdi. Genc-i Şeker bu parayı oradakilere dağıttı. Bundan sonra Genc-i Şeker, Şems Dâbîr'in zengin olması için duâ etti. Birkaç ay sonra Şems Dâbîr Delhi'deki Sultan Nâsırüddîn Mahmûd tarafından iyi bir vazifeye tâyin edildi. Daha sonra Sultânın hazînedârı oldu. Şems Dâbîr, Sultan Nâsırüddîn'in yerine geçen Sultan Balban zamânında bile bu makamda kaldı ve kalan ömrünü Genc-i Şeker'in bereketiyle refah içinde geçirdi. FERİD İÇİN BİR ŞEYLER YAPIN Ferîdüddîn Genc-i Şeker herkesi sever ve bağışlardı. Kendisini öldürmeye gelen en azılı düşmanlarını bile bağışlar ve kimseyi sıkıntı içinde görmeye dayanamaz, derhâl yardım elini uzatırdı. Acûzân'da bir memur, bir gün Genc-i Şeker'den hükümetin tâkibâtına karşı yardım istedi. Genc-i Şeker'in yumuşak kalbi anlatılanlara çok üzüldü. Vâliye bir mesaj yazarak; "Ferîd için bir iyilik yapın ve bu fakir arkadaşı cezâlandırmayın." ricâsında bulundu. Fakat vâli söz dinlemedi, aksine o kişiyi daha da sıkıntıya soktu. Genc-i Şeker, vâliye kızacak veya kendi talebesi ve çok âdil bir insan olan sultâna bildirecek yerde, o kişiye haber göndererek; "Anlaşılıyor ki, sen de emrin altındaki insanların sıkıntılarına kulağını tıkamışsın." dedi. Vâli kabahatini anladı ve; "Evet ben katı kalbliyim, fakat bugün tövbe ediyorum. Bundan sonra kimseye sıkıntı vermeyeceğim." dedi. Bir zaman sonra da vâli memurdan memnun oldu ve onu mükâfatlandırdı. Özür dileyerek, kimseye sıkıntı vermeyeceğini ifâde etmek üzere Genc-i Şeker'in dergâhına geldi. Böylece zâlimle mazlumun davranışını, sâdece sevgi ve ihsân yoluyla düzeltmiş oldu. 1) Kâmûs-ul-A'lâm; c.5, s.3404 2) Siyer-ül-Evliyâ 3) Râhat-ül-Kulûb (Nizâmüddîn Evliyâ) 4) Fevâid-üs-Sâlihîn 5) Delîl-ül-Ârifîn 6) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye (49. Baskı); s.1149 7) Siyer-ül-Aktâb; s.161 8) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.58, 73 9) Hediyyet-ül-Ârifîn; c.1, s.201 10) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.326 11) Persian Literature; c.2, s.941 12) Esrâr-ül-Evliyâ (Bedreddîn İshak Luknov-1876) 13) Sefînet-ül-Evliyâ; s.96 14) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.287 15) Cevâhir-i Ferîdi (AliAsgar Çiştî, Lahor, 1884) 16) The Big five of India in Sufism; s.50 17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.271

Hacı Tevfik Rıfkı Efendi

Hacı Tevfik Rıfkı Efendi Hacı Tevfik Rıfkı Efendi Harput'un büyük velîlerinden. 1863 (H.1280) senesinde Harput'ta doğdu. BabasıEminhafızgiller adı ile tanınan sülâleden Ahmed Fehmi Efendidir. Tevfik Rıfkı Efendi, ilk tahsîlini Harput'ta yaptı. Sonra, yaşı küçük olmasına rağmen, hemen medrese tahsîline başladı. Zamânın büyük âlimlerinden Beyzâde Hacı Ali Rızâ Efendiden ders aldı. Hacı AliRızâ Efendi yetişmesi için büyük îtinâ ve gayret gösterdi. Kısa zamanda birçok ilimde yetişerek söz sâhibi oldu. Hacı Tevfik Efendi, tasavvuf yolunda da ilerlemek için Mahmûd-ı Sâminî'nin sohbetlerine devâm etti. Bu sohbetlerin birinde Mahmûd-ı Sâminî'ye; "Gün olur, serin su içmek sünnettir, dersiniz ve serin su içersiniz. Lâkin gün olur serin su yerine sıcak su içersiniz. Bunun hikmeti nedir?" diye suâl edince, o mübârek zât biraz düşündükten sonra; "Gün olmuş içim Allahü teâlânın aşkı ile alev alev yanmış. Biraz serinlemek ve nefes almak için içmişimdir. Gün olmuş içim buz gibi olmuştur. O zaman da yakmak için sıcak su içmişimdir. Her şeyi akıl ve mantıkla çözmeye kalkma. Her gördüğün manzarayı da açıklamaya kalkışma. Aksi halde yanılırsın. Ama akılsız ve mantıksız da edemiyoruz. Bâzı işler vardır ki, ne akılla olur, ne de akılsız." buyurdu.Hocasından aldığı bu cevap üzerine henüz ham olduğunu anlayan Tevfik Efendi, büyük bir istekle hocasının hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Kısa zamanda tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu. Hocası Beyzâde Efendi sık sık ona; "Sen sanma ki ilim sâdece yazılandır. En büyük ilim daha yazılmamış olandır. Biri yazılı ilimse, diğeri de sözlü ilimdir. Yeter ki hak ve doğru ola. O vakit ikisi de mûteberdir. Çok şeyler yazılmış; fende, cebirde, ama şu dağlar, şu nehirler ve taşlar ve güneş bile bir ilimdir. Onları yazmakla aslını anlatamazsın." buyururdu. Bir süre sonra hocası Beyzâde Efendi vefât etti. Kendisini öksüz hisseden Hacı Tevfik Efendi, Osman Bedreddîn Efendiye talebe oldu. "Çok şeyler öğrendim ama, sanki hiçbir şey öğrenmedim." düstûruyla hakkı ve hakîkatı öğrenmeye doymayan, öğrendikçe büyük bir aşkla kendisini ilme veren Tevfik Efendi, Osman Bedreddîn Efendiden çeşitli ilimleri öğrendi. Tasavvuf ve diğer ilimlerde kemâle gelen Hacı Tevfik Efendi, öğretmen oldu ve Ma'murât-ül-Aziz Mülkiye İdâdîsi Mektebinde din, Arabî ve mantık dersleri verdi. Halktan bâzıları Hacı Tevfik Efendiye; "Bu kadar ilim öğrendin, ama sonunda bir mektebe hoca oldun." dediklerinde; "Siz benden ne bekliyordunuz? Bir köşede oturup, ciltler dolusu kitap yazmamı mı? Yoksa kulluk borcunu dahi yerine getirmekten âciz olan insanlar gibi meydanlara çıkıp; "İslâmiyeti kuralım." diyerek nârâ atıp dolaşmamı mı? Yine cevâbını vereyim. Eser yazmaya gelince, bize öğretenler bile buna cüret göstermedi ki, biz onlardan öğrendik. Yüce mukaddes kitabı okuyup, bunu tefsîr etmemi bekliyorsanız bu câhilliktir ve aptallıktır. Çünkü buna şu Tevfik'in gücü yetmez. Kafasına göre tefsîr eden ve o ufacık beyni ile anladıklarını yorumlayan, anlatan ve kendinden bir şeyler katan ise îmânsız olur. Onun için derim ki, bu dünyâda en büyük hüner, insan yetiştirmektir. Yok eğer meydanlarda, din elden gidiyor, diye nutuk atmamı istiyorsanız, işte bu en büyük aptallıktır. İslâmiyeti kurtarmayı bırakalım, İslâmiyetle kurtulmaya bakalım. Siz ve biz kimiz ki? O yüce dînin koruyucusu ve gözeticisi yüce Mevlâ'dır. O, bu dîni insanların kurtuluşu için göndermiştir. Ama bu yolda cihâd ayrı bir husustur. Mücâdeleyi elden bırakmak anlamına yormayınız. Çalışınız, öğreniniz, yaşayınız ve çalıştırınız, öğretiniz ve yaşatınız. Bunları yapabiliyorsak, bizler çok bahtiyar ve mesuduz." buyurdu. Hacı Tevfik Efendi, uzun boylu, zayıf bir bünyeye sâhipti. Yüzündeki tebessümü hiç eksik etmezdi. En sıkıntılı ve en kederli anlarında bile; "Ben kederli isem elâleme ne?" diyerek kendi dert ve elemi ile başkalarını huzursuz etmez ve üzmezdi. O sıkıntılı hâli ile başkalarına sert muâmele etmekten dâimâ kaçardı. Şefkatli nazarları ile karşısındakileri kendisine çeken mânevî bir kuvvete sâhipti. O, bilgisi ve ilmi az olan kimselerle konuştuğu zaman onların seviyesine inerek, anlayacakları dilde nasîhat ederdi. Bu durum karşısında ahâliden bâzıları; "Efendi siz âlim birisiniz. Bu câhillerle neden oturuyorsunuz? Siz bunları adam edemezsiniz." demeleri üzerine çok üzülen Tevfik Efendi; "İnanan ve îmânı olan kimselere câhil denilemez. Hakka ve hakîkate inanmayan en büyük câhildir. Öğrenmeyen olmasaydı öğretene ne iş düşerdi." buyurdu. Hacı Tevfik Efendi, ömrünün son zamanlarında Elazığ'a göç etti. Doksan yaşında olmasına rağmen haftanın bâzı günlerinde Hacı İzzet PaşaCâmiinde, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. 1951 (H.1371) senesinde Elazığ'da vefât etti. CenâzesiHarput'a götürülerek hocası Beyzâde Efendinin mezarının yakınındaki âile kabristânına defnedildi. AF ALLAH'A MERHAMET KULA MAHSUSTUR Bir gün Hacı Tevfik Efendi câmiye giderken bir fırının önünden geçiyordu. Birden fırının önünde durdu ve içeri girerek hamur yoğuran işçiyi yanına çağırdı. Ona; "Oğlum! Bu parayı al ve hemen hamama git. Gusül abdesti alarak temizlen ve pislikten kurtul. Bir daha da burada bu vaziyette çalışma." dedi. Hacı Tevfik Rıfkı Efendinin bu sözleri karşısında utanan ve sıkılan fırın işçisi, hemen ellerine kapanarak af diledi. O ellerini gencin omuzuna koyup; "Af, Allahü teâlâya, merhâmet ise kula mahsustur. Maksad, hatâyı anlayıp ve bildikten sonra tekrarlamamaktır. Tekrarlamadığın müddetçe, Allahü teâlâ affeder." buyurdu. Tevfik Efendinin bu sözlerini gözleri yaşlı bir halde dinleyen fırın işçisi, hemen hamama giderek gusül abdesti aldı. Bir daha da abdestsiz dolaşmadı. 1) Harput Yollarında; c.2, s.239

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.