Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Seyyid (Seydi) Baba Tekkesi Haziresi
İstanbul Fatih ilçesinde Seyyid (Seydi) Baba Tekkesi Haziresi,

Ramazan Efendi Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Ramazan Efendi Hz. Türbesi, Kocamustafapaşa otobüs durağı, Ramazan Efendi Camii Haziresinde.

Haydar Baba Hz.
İstanbul Kadıköy ilçesinde Haydar Baba Hz. Türbesi, Haydar Paşa Garı içinde

Tütünsüz Baba Hz. (Ahmed Rıdvani)
Edirne ili Tütünsüz Baba Hz. Türbesi,
Kurd Baba Hz.
Edirne İli Kurd Baba Hz. Türbesi, Ulu Camii sol tarafındadır.

Şeyh Şuhudi Hz.
Kırklareli Babaeski İlçe'sinde Şeyh Şuhudi Hz. Türbesi, Cedit Ali Paşa Camii yanında Sarı Saltuk Tekkesi içinde nehir kenarında eski Roma tapınağı içinde

Dizdarzade Efendi Hz.
Edirne İli Dizdarzade Efendi Hz. Türbesi, Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrahim Efendi Zaviyesi gibi isimlerle de bilinen yerinde iken, Vakıflar tarafından satılması üzerine, bugün yerinde binalar yükselmektedir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen Dizdarzade Efendi Hz. kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) mahallesi, Eski Tophane, Yeni Kıyık caddesinde, Tophane bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihî çeşmenin yanındadır.

Terzi Baba Hz. (Hayyat Muhammed Vehbi)
Erzincan ili Terzi Baba Hz. (Hayyat Muhammed Vehbi) Türbesi, Terzi Baba Mezarlığı'nda dır. Hocası Mekke'de vefat eden, Abdullah Mekki Hazretleridir.

Çekirge Sultan Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Çekirge Sultan Hz. Türbesi, Çekirge semtindedir.

Emir Sultan Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Emir Sultan Hz. Türbesi.

Pir Emir Sultan Hz. (Pir Emir Sultan Zaviyesi)
Bursa Yıldırım ilçe'sinde Pir Emir Sultan Hz. Türbesi,

Üftade Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Üftade Hz. Türbesi,

Gözükızıl Mehmed Baba Hz.
Gaziantep Şahinbey ilçesinde Gözükızıl Mehmed Baba Hz. Türbesi, Polat Dede ile yanyanadır.

Haydar Baba Hz.
Kırıkkale Keskin ilçe'sinde Haydar Baba Hz. Türbesi, Haydardede Köyü'ndedir. Türbe'nin ~ 10m yanındaki kuyudan çıkan gazın, Astım hastalığına iyi geldiği rivayet edilir.

Gavsi Ahmed Dede Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Gavsi Ahmed Dede Hz. TÜrbesi, Galata Mevlevihanesindedir.

İntepe Şehitliği
Çanakkale İntepe Belde'sinde İntepe Şehitliği,

Sarı Nasuh Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Sarı Nasuh Hz. TÜrbesi,

Ebu İshak Hz.( Kazuruni Dergahı)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Ebu İshak Hz. Türbesi,

Üç Kuzular Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Üç Kuzular Hz. Türbesi.

Molla Fenari Hz.
Künyesi Şemseddin Molla Muhammed bin Hamza el-Fenâri'dir. Şemseddin Molla Fenâri olarak da bilinir. Bursa Osmangazi İlçe'sinde Molla Fenari Hz. Türbesi,

İsmail Hakkı Bursevi Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde İsmail Hakkı Bursevi Hz. Türbesi,

1. Murat Hüdavendigar Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde 1. Murat Hüdavendigar Hz. Türbesi,

Zakir Baba Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Zakir Baba Hz. Türbesi

Altı Parmak Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Altı Parmak Hz. Türbesi, Altıparmak Camii Haziresi'ndedir

İskender Baba Hz.
İstanbul Üsküdar ilçesinde İskender Baba Hz. Türbesi,

Hasan Ünsi Hz. (Ünsi Hasan Efendi)
İstanbul Fatih ilçesinde Hasan Ünsi Hz. Türbesi,

Baba Haydar Semerkandi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Baba Haydar Semerkandi Hz. Türbesi,

Kurd Çelebi Hz. (Kurt Çelebi)
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Kurd Çelebi Hz. (Kurt Çelebi) Türbesi, Kurtçelebi Camii'ndedir.

Arap Baba Hz. (Arapzade Mustafa Efendi)
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Arap Baba Hz. (Arapzade Mustafa Efendi) Türbesi, Arapzade Mustafa Efendi Seyyid Ahmet Bedevi Hz.'nin oğludur.

Seyyid Eşrefzade Pir Muhammed Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Seyyid Eşrefzade Pir Muhammed Hz. Türbesi, Zeyrekte iki su kuyusu

Zeynelabidin ve Abdullah Efendiler (Şeyh Hamza Tekkesi)
İstanbul Fatih İlçe'sinde Zeynelabidin ve Abdullah Efendiler (Şeyh Hamza Tekkesi),

Tezveren Baba Hz.
İstanbul Şişli İlçe'sinde Tezveren Baba Hz. Türbesi, Dolapdere

Benlizade Ahmet Reşid Efendi Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Benlizade Ahmet Reşid Efendi Hz. Türbesi,

Abdal Murad Hz. (Ebdal Murad)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Abdal Murad Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamasinde geçer, Abdal Murad Camii bahçesindedir.

Kırgızlar Türbesi
Bursa İznik İlçesinde Kırgızlar Türbesi,

Emir Ali Baba Hz.
Çanakkale Gelibolu İlçe'sinde Emir Ali Baba Hz. Türbesi,

Edir ile Bedir Türbesi
Malatya – Battalgazi – Atatürk caddesi üzerinde Battalgazi ilçesi, Atatürk Caddesi üzerinde bulunan türbe sekizgen planlı olarak inşa edilmiştir. Yapı içerisinde iki adet sanduka bulunmaktadır. Bu türbe ile ilgili yöresel inanışa göre anlatılan hikâye şöyledir; Gayrimüslim yiğitliği dillere destan Adin ile Müslüman olan iyi niyetli Bedir sevdalanmıştır. Adinin babası dinsel farklılıktan dolayı kızını Bedir’e vermemiştir. Bu sırada Rumlar Malatya üzerine yürümüş Adin ve Bedir bu savaşta şehit düşmüş ve türbenin bulunduğu yere defnedilmiştir. Yöre halkının isimleri yanlış telaffuz etmesinden dolayı türbe ismi Edir ile Bedir olarak anılmıştır.

Sancaktar Türbesi
Malatya – Merkez – Karahan mah – Karahan camii yanında Karahan Mahallesi, M. Oğuz Caddesindedir. L40-B1 pafta, 1890 parsel üzerinde, Karahan Camisinin hemen yanındadır. 1890 parsel üzerinde yer alan yapı çok basit, kerpiçten olup dam üzeri kiremit kaplıdır. Mezar içine basamakla inilir. Basamağın bir parçası Selçuklu mezar taşlarından devşirmedir. Yine 240 x 90 cm. ölçülerindeki mezarın her iki yan tarafında, Arapça yazı ve daireselgeometrik motiflerle bezeli mimari parçalar bulunur. Ayak ve baş tarafında taşlar konulmuştur. Mezarın bulunduğu devşirme mimari parçaların birinde Kuran-ı Kerim’den ayet yazılıdır. Mezarı oluşturan tüm mimari parçaların Kırkkardeşler Şehitliği veya Alibaba Mezarlığı’ndan devşirme olarak taşındığı düşünülmektedir.
Çeki Baba Türbesi
Malatya -Hekimhan – Ballıkaya mezrası Çeki, Ballıkaya’nın mezraası olup Çeki Dağı’nın eteğinde yer alır. Halk arasında Çeki Dağı’na Çeki Baba da denir. Burada, Bizans döneminden kalan bir gözetleme kulesi bulunduğu öne sürülür. Tepenin başında taşlarla çevrili yerin mezar, bu mezarın da Çeki Baba’ya ait olduğu söylenir. Çeki Baba ile ilgili birçok menkıbe anlatılır. “Mihail’de iki beylik savaşa tutuşurlar. Beylerden birinin askerleri bozguna uğrayacağı sırada kumandan sancaktara “Çek çek!” diye seslenir, askerler gerileye gerileye bu tepeye kadar ulaşırlar. Sancaktar tepedeki kulede şehit olur.” Çeki adının bu olaydan geldiği söylenir. Adakları olanlar tepede kurbanlarını keserler, etli pilav yapıp gelenlere dağıtarak ziyaretlerini gerçekleştirmiş olurlar. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Sadık Baba
Malatya – Hekimhan – Güvenç Köyü Asıl adı Hüseyin olup ilçeye 15 km. mesafede bulunan Güvenç köyünde 1 Mart 1771’de dünyaya gelir. Babasının ad Kurada Ali’dir. Genç yaşta şöhreti oldukça yayılan aşık, okur yazarlığı olmayan ümmi bir kimsedir. Şiirlerinde Sadık mahlasını kullanmış olup, halk arasında da Sadık Baba ismi ile sevilip sayılmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bir bölümü Sivas’ın Karaöz köyü ile Hekimhan’ın Başak köyünde geçmiştir. İlham geldikçe söylediği şiirleri yakın arkadaşı Molla Bektaş tarafından tutulan bir cönkte yazıya geçirilmiştir. 35 yaşından sonra kendi köyü olan Güvenç’e dönen aşık, köyünde evlenmiş ve çoluk çocuğa kavuşmuştur. Halen köyde torunları bulunmaktadır. Hayatının sonuna kadar çiftçilikle geçinmiş ve 8 mart 1837de Güvenç köyünde vefat etmiştir. Bu gün çevre köylülerce mezarı ziyaret yeri olarak kabul edilmektedir. Tarikat meclislerinde kendini yetiştiren insanlardan olan Sadık Baba Bektaşi edebiyatında öne çıkan yedi şairden biri sayılır. Kumralımsı, sarı saçlı, uzunca bıyıklı, sarı sakallı, orta boylu, sessiz, sakin, parlak gözlü bir kimse olup Vahdet-i Vücut prensibini benimsemiştir. Din ve tarikat ulularını sevmiş, onları şiirlerinde övmüştür. Şiirlerinin çoğu dini, tasavvufi ve öğretici türdendir. Şiirleri, Cemal Özbey tarafından ‘Sadık Baba, Hayatı ve Deyişleri’ (Ankara 1957) adıyla yayımlanmıştır. Gönüle Öğüt Gönül seIamını kamile söyle Alıcı olmayınca açma dükkanı. Ariflik manasın sor sual eyle Müşterisiz yerde olma lisanı Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Terzi Koca Türbesi
Malatya – Doğanşehir – Karaterzi köyü. Terzi Koca ’nın türbesi ilçeye 21 km. mesafede bulunan Karaterzi köyünün, Akçadağ ilçesinin, Ören Beldesi’yle sınırının buluştuğu bir noktada bulunmaktadır. Ali Laçin’in yazısından, Karaterzi köyünün beş km. uzağında bulanan ve Ören’e sınır olan türbenin, Alevilik inancına sahip vatandaşların sıkça ziyaret ettikleri yerler arasında bulunduğunu öğreniriz. Terzi Koca adlı ermişin, Türkmen Horasan Erenleri ile birlikte Türkiye’ye geldiği rivayet edilir. Karaterzi köyü, adını bu türbeden almıştır. Bölgede türbenin diğer adı Terzi Hoca ‘dır. 2000’li yılların başına kadar türbenin bulunduğu alan, Terzi Koca ‘nın mezarı ve çevresindeki çok az mezardan oluşan bir ziyaret yeri idi. Mezarların yanında bir de dilek ağacı bulunmaktadır ki, bu ağaç günümüzde de ziyaret edilmektedir. 2003 yılında bir gün rüyasında Terzi Koca ‘yı gören Hacı Kalender, rüyasında ondan şefaat diler. Bu isteği dinleyen Terzi Koca , Hacı Kalender’e dileğinin Allah’ın yardımıyla yerine getirileceğini söyler ve kaybolur. Uykusundan uyanan Hacı Kalender rüyasını sevdikleriyle paylaşır. Çevresindeki ileri gelenler ise ziyarette ermişin adına bir kurban adamasını ya da kabri için hayırlı bir iş yapmasını söylerler. Almanya’da uzun yıllar yaşayan Hacı Kalender Türkiye’ye gelir ve türbenin yapımı için gerekli maddi desteği verir ve sonunda türbe bugünkü halini alır. Hacı Kalender’in türbe yapıldığı dönemde kanser hastalığından kurtulduğu ve sağlığına kavuştuğu söylenmektedir. Bu süre zarfında ilk olarak türbenin ana binası inşa edilmiştir. Aynı yıl içerisinde dinlenme yerleri ve bir de çocuk parkı da eklenerek çevre düzenlemesi tamamlanır. Türbenin ana binasının iç bölümü tek odadan oluşmakta ve bu odada Terzi Koca ‘nın mezarı bulunmaktadır. Yeşil, mavi, kırmızı renkli kumaşların örtüldüğü kabir mermerden yapılmıştır. Anlatıldığına göre, kumaşlardaki renklerin anlamı şöyledir. Kırmızı renk Hz.Hüseyin’in kanını, yeşil renk ise Hz.Hasan’ın zehirlenmesi sonucunda vücudunun aldığı rengin ifadesidir. Kutsal sayılan yeşil ve kırmızı rengin, giyeceklerin belden aşağı kısımlarında kullanılmasının haram olduğuna inanılır. Mezarın etrafı önce üç, sonra yedi defa dönülerek tavaf edilir. Her dönüşte mezarın köşeleri dört defa eğilip öpülür. Bu tavaf ibadetinden sonra, mezar taşının baş kısmı üç defa öpülüp secde edildikten sonra geriye dönmeden -sırt çevrilmeden- yüz kabre dönük olarak kapıdan çıkılır. Kabir odasının yanında çatısı demir saclarla örtülü olan ve tabanı geniş bir halı ve minderlerle kaplı olan başka bir bölme daha bulunmaktadır. Bu bölümün iki duvarı yoktur ve açıktır. Genellikle yazın sıcak zamanlarında dışarıda oturmak isteyen ziyaretçiler tarafından kullanılmaktadır. Bitişik olan bu iki odanın hemen arkasında mutfak bölümü bulunmaktadır. Kesilen kurbanların etlerinin doğrandığı ve altı adet lokma ocağının bulunduğu ayrı bir kısım daha vardır. Lokma olarak adlandırılan etlerin sadece duası yapılan bıçaklarla doğranması gerektiği ve diğer yandan kemikli etlerin doğranmasında yalnızca satırın, fakat onun da çok az kullanılmasının gerektiği söylenir. Diğer şekillerde lokma etinin doğranılması günah sayılır ve etlerin yalnızca ağaç kütüklerinde doğranması makbuldür. Etler doğranma sonrasında yıkanır ve kesilen kurban artıkları kurban sahipleri tarafından uzak alanlarda gömülür. Lokmalar türbeyi ziyarete gelenlere ve çevre köylere dağıtılır. Birçok insanın akıl hastalıklarından fiziki hastalıklara kadar; hastalıklarına çare bulmak için bu iki odadan herhangi birinde uyudukları görülür. Hastalıklardan kurtulmak için şifa arayanlardan, kendilerine yapıldığına inandıkları büyülerin bozulmasına kadar pek çok konuda yaşadıkları sorunları aşmak isteyen insanların yanı sıra birçok dileğin gerçekleşmesi için gelenler olduğu ve dilekleri gerçekleşenlerin de tekrar ziyarete geldiği anlatılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Somuncu Baba Makamı – Malatya
Malatya – Darende – Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da bilinen Somuncu Baba ’nın asıl adı Abdullah olup kaynakların pek çoğunda Kayserili diye gösterilir. 1331 yılında Kayseri ili, Talas ilçesine beş km. uzaklıktaki Akçakaya köyünde dünyaya geldiği kabul edilir. Atalarının Türkistan’dan geldiği rivayet edilen Hamîdüddin Aksarâyî, ilk tasavvufi eğitimini babası Şeyh Şemseddin Musa’nın yanında aldıktan sonra Şam’a giderek zahirî ilimleri öğrenir. Onun burada Bâyezîdiyye Hankahı’nda uzun yıllar bir şeyhe hizmet ettiği, Bâyezîd-i Bistâmî ‘nin ruhaniyetiyle terbiye edildiği ve Üveysî olduğu kaydedilir. Diğer kaynaklarda ise asıl şeyhinin Safeviyye tarikatının pîri Safiyyüddin Erdebîlî’ nin torunu Alâeddin Erdebîlî (ö. 832/1429) olduğu vurgulanmaktadır. Bu kaynaklarda, Hamîdüddin’in Dımaşk’ta iken (Şam) iç huzuru bir türlü bulamayıp mürşid aramak için yola çıktığı, Tebriz yakınlarındaki Hoy şehrinde yaşayan Şeyh Alâeddin Erdebîlî’nin yanına gittiği, zikir meclisine katıldığı ve ona intisap edip tasavvuf yolunda büyük ilerlemeler kaydettiği belirtilmektedir. Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi’nde seyrü sülûkünü tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra, şeyhinin emriyle Anadolu’ya dönüp Bursa’ya yerleşir. Alâeddin Erdebîlî’nin Somuncu Baba ‘ya hilâfet verip Anadolu’ya gönderirken yanındakilere, “Diyâr-ı Acem’de emanet olarak bulunan esrâr-ı ilâhiyye onunla birlikte diyâr-ı Rûm’a intikal etti”, dediği rivayet edilir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden Somuncu Baba ‘nın Bursa’ya geldiği ilk yıllarda pek ön plana çıkmadığı ve kendini halktan gizlemeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde onun eşeğiyle ormandan odun getirip bu odunlarla ekmek pişirdiği ve ekmekleri sırtına yüklenerek sokak sokak dolaşıp “somunlar, müminler!” diyerek halka dağıttığı rivayet edilir. Kendisine Ekmekçi Koca veya Somuncu Baba lakabının verilmesi de bundan dolayıdır. Somuncu Baba bu şekilde halk içine karışıp melâmî meşrep bir hayat sürmekte iken Ulucami’nin açılışı sırasında Emîr Sultan tarafından hükümdarla (Yıldırım Bayezid) tanıştırılır. Kaynakların ifadesine göre, hükümdarın damadı olan Emîr Sultan kendisine yapılan hutbe okuma teklifini, “Gavs-ı a’zam şu anda bu şehirdedir, onların mübarek varlığı varken halka nasihat ve hitap etmeyi bize teklif etmek münasip değildir”, diyerek reddetmiş ve bu görevin Somuncu Baba’ya verilmesini tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid cuma namazını kıldırma ve hutbe okuma görevini Somuncu Baba’ya tevcih edince, o da mecburen hutbeye çıkmak zorunda kalır. Namazdan sonra verdiği vaazda Fatiha sûresini yedi farklı şekilde tefsir ederek Molla Fenârî’nin karşılaşmış olduğu bir güçlüğü de hallettiği anlatılır. Somuncu Baba ‘nın başta padişah olmak üzere herkesi etkilediği, hatta bu olaydan sonra Molla Fenârî’nin kendisine mürid olduğu rivayet edilir. Bu olayla birlikte sırrının açığa çıkması, halk ve iktidar nezdinde tanınan bir şahsiyet haline gelmesi, kendisine yönelik ilginin gitgide artması, halkın arasına karışıp sakin bir hayat sürmeyi daha çok tercih eden Somuncu Babayı bunaltır ve çareyi Bursa’dan ayrılmakta bulur. Onun Bursa’dan ayrıldıktan sonra Adana’da Ceyhan Irmağı’nın kenarında bulunan Sîs Kalesi’nin dağ tarafındaki bir köyde Nebî Sûfî adında birinin evine yerleştiği, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin buraya gelip kendisini ziyaret ettiği söylenir. Abdülkerim Erdoğan, ‘Manevi Mimarlarıyla Ankara’ isimli eserinde, Hacı Bayram-ı Veli ve Şeyh Hamidüddin Aksarayî’nin ilk tanışması ile ilgili olarak iki görüşün hakim olduğunu kaydeder. Bunlardan ilkine göre, Hamidüddin Aksarayî Kayseri’de ikamet etmektedir. Halifesi Şeyh Şücaeddin Karamanî’yi Ankara’ya gönderir ve müderris Numan b. Ahmed’i Kayseri’ye davet eder. Davete icabet eden Numan b. Ahmed, Kayseri’ye gelir ve Hamidüddin Aksarayî ile tanışır. Aksarayî zahiri ilim erbabı ile batıni ilim erbabının hallerini gösterir. Bu durumu gören Numan, “ilm-i ledün ehli”ni seçer ve Hamidüddin Aksarayî’ye intisab eder. O gün Kurban Bayramı arefesi olduğu için, şeyhi tarafından “Bayram” mahlası verilir. Bundan sonra Numan b. Ahmed “Bayram” olarak bilinir ve anılır. Bu buluşmanın tarihi kesin olarak belli değildir. Abdülkerim Erdoğan’ın naklettiği ikinci görüşün kaynağı, Bayramiyye’nin önde gelen şeyhlerinden Pir Aliyy-i Aksarayî’nin muhiblerinden olan Abdurrahman el-Askeri’nin “Mir’a-tü’l-Aşk” isimli eseridir. Buna göre, Sultan Hacı Bayram, Yıldırım Bayezid Han’ın “kapıcıbaşı”sı ve esas ismi de Numan’dır. Timur Han Anadolu’ya gelir, Yıldırım Han’la savaşır, onu mağlup eder ve hapseder. Yıldırım Han’ın ordusu dağılır. Bu olaylar üzerine Sultan Şeyh Hamidüddin el-Aksarayî Bursa’dan göçer, Adana vilayetinde Ceyhun suyunun kenarında, Sis Kalesi’nin yanında bir köye gider. Bu köyde Nebi Sufi diye bilinen bir alemdarın evine misafir olur. Sultan Hacı Bayram ile Sultan Şeyh Hamid daha önceden tanışırlarmış. Hacı Bayram Şeyh Hamid’in Bursa’da bulunan evine ziyaretine gider ama bulamaz. Şeyh Hamid Sultan’ın nerede olduğunu sorar ve “azm-i diyar-ı Arab” (Arap diyarına gittiğini) ettiğini öğrenir. Sultan Hacı Bayram kıyafet değiştirip, “bezirganım” diyerek adamları ile birlikte Bursa’dan ayrılır ve yola düşer. Geçtiği şehirlerde Şeyh Hamid Sultan’ı sora sora, Adana’ya kadar gelir. Burada tanıdığı birisinden Sultan Şeyh Hamid’in kaldığı yeri öğrenir. Hizmetkarları ile birlikte köye varır ve köylülere Nebi Sufi’nin evini sorar. Köylüler: -“Ne eyleyeceksin onunla” derler. -“Ona misafir olacağım” der. Köylüler ise: -“O fakir bir kimsedir, evinde huzur bulamazsın, burada kal” dedilerse de Sultan Hacı Bayram iltifatlara itibar etmez ve Nebi Sufi’nin evine gider. Şeyh Hamid, Sultan ile görüşür. Hal hatır sorulduktan sonra Şeyh Hamid ile Sultan Hacı Bayram arasında şu konuşma geçer: – “Buraya gelme sebebiniz nedir? Bursa’da durum nasıl?” – “Yıldırım Han vefat etti, sultanımıza malumdur.” – “O zaman bizden muradın nedir?” – “Sultanıma (size) hizmet etmeye geldim.” – “Siz bizim yanımıza sığmazsınız. Şayet geri dönmek isterseniz himmet edelim.” – “Muradım sizsiniz, başka da muradım yoktur.” “Muradım sensin ey dilir seni eyler gönül ezber Seni bulan dahi n’eyler cihanda ağ u karayı” – “Sen bu kadar süslü elbiselerinle bu fetret döneminde bizimle halin nice olur, buna tedarik gerekir.” – “Emir senindir, rıza senindir.” – “Bu yiğitler neyindir?” – “Bazıları kulumdur, bazıları da nökerimdir.” – “Adana’ya git, bunların ihtiyaçlarını tedarik et ve geri gönder. Sonra da derviş elbisesi giyerek buraya geri dön.” Sultan Hacı Bayram emir üzerine Adana’ya gider, kullarını azad eder, nökerlerinin belgelerini verir, onlarla helalleşir. Üzerindeki elbiseleri satar, “türkane” elbiseler alır, yaya olarak akşamdan önce Şeyh Hamid Sultan’ın bulunduğu köye döner. Şeyh Hamid: – “Adını tebdil edelim.” – “Rıza sizindir” diye cevap verir Sultan Hacı Bayram. Meğer Kurban Bayramı’na iki üç gün kalmış. Onun için Hac Bayramı da yakın olduğu için “Hacı Bayram” ismini koyarlar. O zamandan beri de bu isimle meşhurdur. Adana’dan Şam’a Sultan Şeyh Hamid, Sultan Hacı Bayram ile beraber gider. Şam’da kalmayıp Hicaz’a giderler. Timur Han Şam’a geldiği zaman, onlar Kabe’de olurlar. Timur Han Şam’da fazla kalmaz. Timur Han: “Kutb bu şehirdedir, belki de Kabe’dedir. Kutb’un olduğu vilayet alınmaz, bize çok hürmet etdiler” diyerek Şam’dan ayrılır. Sultan Şeyh Hamid, hac vazifesini tamamlayınca Adana’ya gelirler, Nebi Sufi’yi de yanına alarak Aksaray’a dönerler. Sultan Hacı Bayram bir yıl Sultan Şeyh Hamid ile birlikte Aksaray’da kalır. Bir yıl sonra Hacı Bayram’a izin verir ve Ankara’ya gönderir. Hacı Bayram: – “Sultanım, ne işle uğraşayım, sanat bilmem” deyince: – “Ekin ek.” – “Ne ekelim?” – “Burçak ek” buyururlar. Hacı Bayram Ankara’ya varır, burçak ekerler. O tohumu şimdi dahi ekerler.” Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri bu görüşe göre 1406 yıllarında Ankara’ya döner. Diğer görüşe göre Şeyhi Hamidüddin Aksarayî Hazretlerinin 1412 yılında vefatına kadar yanında kalır. Nebî Sûfî’nin evinde bir süre kaldıktan sonra önce Dımaşk’a giden, buradan Mekke’ye geçerek haccını eda eden Somuncu Baba hac dönüşü tekrar Sîs’e gelir. Yanına Nebî Sûfî’yi de alarak Aksaray’a gidip yerleşir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden, ömrünün geri kalan kısmını bu şehirde müridlerinin eğitimiyle meşgul olarak geçirdiği anlaşılmaktadır. “Hâmid-i Aksarâyî Hazretleri, 1412 (H.815) senesinde, bir gün dostları ve talebeleriyle helâlleşti. İki rekat namaz kıldıktan sonra, uzun uzun duâ etti. Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâze namazını Hâcı Bayram-ı Velî kıldırdı. Geriye iki erkek çocuk bırakarak, bugünkü türbesinin olduğu yere defnedildi. Türbesi Aksaray kabristanının ortalarındadır.” Malatya’daki Kabri Onun Aksaray’da vefat edip orada defnedildiği söylense de, sonraki dönemlerde yapılan bazı çalışmalarda Somuncu Baba ‘nın asıl kabrinin Malatya’nın Darende ilçesinde bulunduğu konusunda farklı bazı görüşler öne sürülmüştür. Buna göre Somuncu Baba adı geçen ilçenin Hıdırlık adı verilen bölgesinde oğlu Halil Taybî ile birlikte gömülüdür. Bu görüşün kaynağı olarak Somuncu Baba’nın soyundan geldiği söylenen Osman Hulusi Ateş’in aile arşivindeki bazı belgelerle geç dönemlere ait bazı arşiv belgeleri gösterilmektedir. Bu belgelere göre, Somuncu Baba ismiyle bilinen Şeyh Hamid-i Veli , Kayseri Akçakaya’da 1331’de dünyaya gelir. Daha sonra müridi Hacı bayram-ı Veli ile Şam’a giderek bir süre orada kalmış ve sonra oğlu Halil Taybi ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Burada 1412 yılında ölmüş ve kendi adını taşıyan cami ve zaviyenin yanındaki türbesine gömülmüştür. Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba) Zaviyesi Hıdırlık Zaviye Mahallesi’nde, Tohma Çayı yanındaki kayalık alanın bitiminde bulunmaktadır. Zaviye, çeşitli dönemlerde yapılan eklerle ilk yapılışından kısmen uzaklaşmış olsa bile günümüze iyi bir durumda gelmiştir. Giriş kapısı üzerinde 1640 yılında yenilendiğini gösteren bir kitabe bulunmaktadır. İlk yapılışında yalnızca zaviye olan bu yapı, zamanla camiye dönüştürülmüş, sonra da yanına türbe yapılmıştır. Zaviyenin giriş kapısı üzerinde 1596 tarihli onarım kitabesi bulunmaktadır. Yapı topluluğu 1990–2000 yılları arasında Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından aslına uygun olarak restore edilmiştir. Zaviye geniş bir avlunun ortasındadır. Dış avluya kemerli bir kapıdan girilmektedir. Buradan daha büyük ikinci bir kapı ile ikinci bir bahçeye geçilmektedir. Bu kısma yakın tarihlerde bir de büyük havuz eklenmiştir. Avlunun sağında türbe ile minare arasında iki katlı medrese hücreleri yapılmıştır. Medrese hücreleri L planlı olup doğu cephesinin üst katı yıkılmıştır. Medreseye bitişik olan cami kısmının son cemaat yeri aynı zamanda türbe ile zaviyenin kütüphanesine geçişi sağlamaktadır. Cami kısmı kareye yakın dikdörtgen planlı olup üzeri tromplu yedigen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbenin üzeri yedigen piramidal bir çatı ile örtülmüştür. İbadet mekânı kubbe kasnağındaki yedi küçük pencere ile doğu, batı yönünde birer, kıble tarafında üst örtüde açılan diğer bir pencere ile aydınlatılmıştır. Somuncu Baba türbesi kesme taş ve moloz taştan yapılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin içerisi kasnaktaki pencerelerle aydınlatılmıştır. Türbede Şeyh Hamid-i Veli ile oğlu Halil Tayyibi gömülüdür. Her ikisinin de sandukaları ceviz işlemelidir. Ceviz sandukanın üzerinde kubbe bulunmaktadır. Ayrıca türbenin önünde Şeyh Hamid-i Veli’nin müritlerinin mezarları vardır. İsmail Palakoğlu yazısında cami haziresi hakkında şu bilgileri verir. Burada 21 kabir mevcut olup ilk defnedilenin Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Bedreddin Efendi olduğu bilinir. Daha sonra ahfaddan olanlar defnedilmiştir. Ayrıca ahfaddan olmayan iki ya da üç kişi defnedilmiş olup bunlardan biri müderris Müftü Mahmud Efendi’dir. İsmi tespit edilemeyen kabirlerin üzerine ‘kitabesi okunamadı’ kaydı düşülmüştür. Ahfaddan olanların bazıları ise şunlardır. Karabaş Hüseyin Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Süleyman Efendi, Seyyid Ahmed-i Veli, Muhyiddin Paşa b. Ahmed-i Veli, sadat-ı kiramdan Hatip Hasan Efendi, sadat-ı kiramdan Ahmet Nuri Efendi, sadat-ı kiramdan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi. Caminin ana mekânının yanına inşa edilen ilave camiden başka Darende-Somuncu Baba Tanıtım Merkezi, Şeyh Hamidi-i Veli Kütüphanesi gibi birimler vardır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Akçadağ Türbeleri
ilçeye 12 km. mesafede bulunan Ören beldesinde, beldeye bir km. mesafede Hürriyet Mahallesinden geçilerek ulaşılan Sarı Cibo Türbesi , üç km. mesafede Terzi Koca Türbesi , ve bir km. mesafede Ali Baba türbeleri bulunmaktadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hasan Dede Türbesi – Adana
Adana – Seyhan – Yenibey 18058 sokak ………..
Ziyaret Tepesi Ziyareti – Çandırlar
Adana – Feke – Çandırlar köyü Adana İli Feke İlçesi Çandırlar Köyü yakınındaki tepede ziyaret vardır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halk bu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Yalnız Dede Ziyareti
Adana – Karataş – Yalnızca köyü Adana İli Karataş İlçesi Yalnızca Köyü mezarlığında türbesi bulunmaktadır. Yalnız Dede’nin yedi kardeşten biri olduğu söylenir. Yalnız Dede geçmiş zamanda buraya gelir ve evlenerek buraya yerleştiği rivayet edilir. Türbe ziyaretinde türbenin taşı öpülür, dua edilir, buhur yakılır ve kurban adağında bulunulur. Her cuma kardeşleri bulut olup mezarın başında dolaştığı söylenir. Köy mezarlığında bulunan mezarı defalarca onarılmasına rağmen ziyaret olmak istemediğinden kısa sürede yıprandığı rivayet olunur. Perşembe geceleri bir ışık topunun mezarın başına inip iki üç dakika sonra kaybolduğu söylenir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Mennah Ziyareti
Adana – Feke – Paşalı köyü Adana İli Feke İlçesi Paşalı Köyü yakınındadır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halk bu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Karahan Yatırı
Adana – Çukurova – Karahan Köyü Türbe Adana ili Çukuova İlçesi Karahan Köyünün yakınında bir tepenin eteğindedir. Karahan Köyü Dede Karkın Ocağına bağlı bir Türkmen Köyüdür. Kafkasya’dan göç etmişlerdir. Yatırın kim olduğu konusunda elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Türbe üzeri kapalı, betonarme imal edilmiş herhangi bir mimari özelliği olmayan basit bir türbedir. Karahan Köyü halkının Bektaşi-Türkmen adetlerine göre yaşadığını biliyoruz. Bu ziyaret de bu adetlere göre ziyaret edildiğini tahmin ediyoruz. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Hacı Hattat Dede
Adana – Feke – Göbelli Köyü Adana İli Feke İlçesi Göbelli Köyündedir. Yerel evliyalardan olan Hacı Hattat hakkında bilgimiz bulunmamaktadır.
Gökkuyu Ziyaretleri
Adana – Merkez – Gökkuyu mahallesi Adana ili Çukurova İlçesi Gökkuyu Mahallesinde iki tane ziyaret yeri vardır. Yöre halkı tarafından ziyaret edilen yatırların kim olduğu hakkında herhangi bir bilgimiz yoktur..
Duman Dede – Ceyhan
Adana – Ceyhan’a bağlı Çelemli köyü ile Şevketiye arasında yer alan duman dağı mevkii Ceyhan’a bağlı Çelemli köyü ile Şevketiye köyü arasında yer alan duman dağı mevkiinde mezarı bulunduğu için bu adı almıştır. Asıl ismi bilinmemektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Uzun Dede – Yumurtalık
Adana – Yumurtalık – Zeytinbeli köyü Yumurtalık ilçesi ile Zeytinbeli köyü arasında bir tepe üzerinde medfun olup, mezar taşında adı yazmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

İbrahim El Debeli – Zilli Dede
Adana – Cemalpaşa – Çevre yolunun hemen girişindeki demir köprü yakınında. Zilli Dede Türbesi Adana’nın Cemalpaşa Semti’ndedir. Çevre Yolu’nun hemen girişindeki Demir Köprü yakınındadır. Resmi olamamakla beraber, semt ziyaretin adıyla anılmakta, Zilli Dede Semti denmektedir. Zilli Dede Türbesi , Adana Sular İdaresi’nin arkasında, belediyeye ait gül bahçesinin içerisindedir. Türbe tek bir odadan meydana gelmektedir. Odanın ortasında Zilli Dede’nin sandukası vardır. Sandukanın üzeri yeşil kumaşla kaplı, üzerinde Türk Bayrağı serilidir. Sandukanın tam karşısında gül bahçesine bakan pencere vardır. Türbenin zemini halı kaplıdır, bir köşede minder serilidir. Bir başka köşede de Kur’an-ı Kerim’lerin ve seccadelerin konduğu raf vardır. Zilli Dede Türbesi’ni Ayşe Ökmen yaptırmıştır. Ayşe Ökmen 1986 yılında Adana Sular İdaresi’ne gitmiş, işi uzun sürünce namaz vakti gelmiş, Etrafta namaz kılacak yer arayan Ayşe Ökmen, Zilli Dede’nin mezarının yanındaki kayanın arkasında namazını kılmaya karar vermiş. · Ayşe Ökmen namaz kılarken, karşısına 22 yaşlarında bir genç çıkmış. Bu genç kendisinin Zilli Dede olduğunu söylemiş. Ayşe Ökmen’den türbesini yaptırmasını istemiş. Ayşe Ökmen de 3 kat olan evinin 4. katını yaptırabilirse, kendisinin türbesini yaptıracağını söylemiş. Ayşe Ökmen, ertesi gece rüyasında, evinde iskeletlerin asılı olduğunu, Zilli Dede’nin, oğluyla konuşup ona bir kaç kağıt imzalattığını görmüş. Bir başka rüyasında Zilli Dede’nin uçaktan düştüğünü, bir başka rüyasında da Zilli Dede’nin annesiyle beraber röntgen filmi çektirdiğini görmüş. Bu rüyalar sonunda Zilli Dede’nin türbesinin yapılması için acele ettiğini anlamış. Bu rüyaların görüldüğü günlerde 4 milyonluk dikiş işi almış. Eline para geçince, evinin 4. katı ile Zilli Dede Türbesi’nin yapımına aynı günde başlamış. Böylece türbe bugünkü görünümüne kavuşmuş. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Hurmalı Dede Türbesi
Hurmalı Dede Ziyareti, Adana’nın Eskibey Mahallesi’ndedir. Ziyaret avlunun içine yapılmış tek odalı türbeden oluşmaktadır. Avlunun en önemli özelliği ziyarete ismini veren kurma ağacıdır. Bu hurma ağacı oldukça yaşlıdır. Ağacın kökünden iki hurma, bir incir ve bir de dardağan ağacı çıkmaktadır. Dört ağaç aynı kökten çıkıp, gelişerek bu doğa harikası görünümü kazanmıştır. Türbenin içindeyse Hurmalı Dede’nin mezarı vardır. Mezarın her tarafı mermerden yapılmıştır. Mermer mezarın üzerinde Kur’an-ı Kerim’ler ve Türk Bayrakları vardır. Türbenin iki duvarında da büyük pencereler vardır. Bu pencerelerde dileği olanların bağladığı iplerle, çocuk sahibi olmak isteyenlerin yaptığı küçük beşikler asılıdır. Hurmalı Dede Ziyareti, ismini avlusundaki dev kurma ağacından almaktadır. Türbenin içindeki mezarın üzerinde Şeyh Ahmet yazmaktadır. Halk arasında ziyarete Şeyh Ahmet Ziyareti diyen yoktur. Ziyaret, Hurmalı Dede diye anılmaktadır. Türbenin ille ne zaman kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Bugünkü haline de dileği gerçekleşen bir adak sahibinin yaptırdığı söylenmektedir. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Cafer El Tayyar Türbesi
Adana – Kayışlı Köyü ile Karayusuflu köyü arasında Cafer El-Tayyar, Adana’nın Kayışlı Köyü ile Karayusuflu Köyü arasındaki yol üzerindedir. Yolun sağ tarafında, set üzerinde, bahçe içindedir.Cafer El-Tayyar Türbesine ulaşım kolaydır. Adana’nın, Ali Münif Yegane Caddesinden kalkan Kayışlı Köyü dolmuşları ile ulaşım sağlandığı gibi özel arabalarla da gidilebilmektedir. Cafer El-Tayyar Türbesi’nin etrafı bahçelerle çevrilmiştir. Türbenin geniş bir avlusu vardır. Bu avlunun içinde namaz kılınacak odalar vardır. Bu odalardan başka yemek yapmak için ayrılmış ocak bölümleriyle, yemek yemek için ayrılmış yerler vardır. Yemek yapmak için ayrılmış ocaklı bölümde sayısız tabak, tencere, kaşık bulunmaktadır. Türbenin içinde Cafer El-Tayyar’ın sandukası vardır. Bu sandukanın etrafı oturup dua etmek için düzenlenmiş minderler, yastıklarla çevrilidir. Sandukanın üstü Türk Bayrağı ile yeşil örtülerle örtülüdür. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Tosun Baba
Adana – Yüreğir – Paşa köyü ile çanakcı köyü arasında Tosun Dede Ziyareti, Paşa Köyü ile Çanakçı Köyü arasındadır. Günümüzde türbesine gidip dua edilir. Kaynak kişiler · Tosun Dede’nin Adana’da yaşamış yedi ulu kardeşten biri olduğunu söylüyorlar. Tosun Dede daha sağlığında kuraklık olduğunda köylülere “Toplanın, para toplayıp dana kesin . Allah’a dua edin” dermiş. Köylüler Tosun Dede’nin dediğini yapınca yağmur yağarmış. Öldüğünde türbesi yapılmış. Her kuraklık olduğunda Tosun Dede ‘ye gidip dua edilir. Tosun Dede’ye yalnızca yağmur dilemek için kurban adanır. Dua ederken duada Tosun Dede’nin adı geçer. Kaynak kişiler bir kez yağmur duasına katıldıklarında danayı kestikten sonra daha yemeklerini pişiremeden yağmur yağdığını söylüyorlar. Kaynak kişiler yine bir kuraklık yılında yağmur duası için para toplanıp tosun alındığını, daha yağmur duasına çıkmadan yağmur yağınca tosunu kesmediklerini ama sonra aylarca bir damla yağmur düşmediğini söylüyorlar … Kaynak ; Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘’ Boğa Dede – Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü , Doç. Dr. Erman Artun Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Kaygulu Halil Efendi
Kaygulu Halil Efendi , Orhan Bey’in emirlerinden ve Rumeli fâtihi Süleyman Paşa’nın muâvinlerinden Kaygulu Bey’in torunudur. Hâdiyü’l- Uşşâk isimli eserinde “Ceddim Kaygulu Bey vezir-i Sultan Orhan” mısrâıyla buna işâret etmektedir. Dedeleri Horasan’dan Konya’ya oradan da Bursa’ya gelmişlerdir. Babası Halvetiyye’nin Şâbâniye koluna müntesip Şeyh Ali Efendi’dir. Halil Efendi, 1173/1759 yılında Rebîu’l-evvel’in onikinci gecesi Atranos (Orhaneli)’da Elbise kazâsına bağlı Beg köyünde dünyaya gelmiştir. İki yaşında iken babasıyla birlikte Bursa’ya hicret etmiş ve Alaca-Hırka mahallesinde ikâmet eden Ali Efendi’ye mahallenin câmiinde imamlık görevi verilmiştir. Ali Efendi, 1179/1765 senesi Şaban’ın 12. günü vefât etmiş ve Zindankapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Halil Efendi bir süre Kur’ân-ı Kerîm kırâatıyla meşgûl olduktan sonra Ulucâmi yanındaki Musalla Medresesi’nde tahsiline devâm etmiştir. Kaynaklarda tahsilinin ne kadar sürdüğü konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Halil Efendi, sekiz yaşında iken çeşitli hastalıklar için muska yazıp, duâlar okuyarak hastaları şifâya kavuşturur ve etrafındakileri hayretler içinde bırakırdı. Oniki yaşına girdiğinde güzel sesiyle ezan okumaya bir yandan da hanımlara vâaz etmeye başlamıştı. On dört yaşında da kürsüye çıkıp, tefsir, hadis ve fıkıh anlatarak, sorulan soruları cevaplandırıyordu. Bir süre sonra Orhaneli’nin Armudcuk kazâsında irşâd faâliyetlerinde bulunan Şeyh Osman Efendi’nin halifelerinden Harmancık nahiyesine bağlı Sırıl köyünde ikâmet eden Kurtçu Pir Mehmed Efendi’ye intisâb etti. Hem ecdâdının vakıf ve hayrât işlerini denetlemek hem de şeyhi ile görüşmek ve sohbet etmek üzere zaman zaman bu köye giderdi. Yedi senelik bir hizmet ve seyr-i sülûk devresini tamamlayan Halil Efendi, yedi sene süren dervişlik hayatını şöyle tasvir eder: “Kâh firkat, kâh hasret, kâh zevk, kâh hizmet, kâh aşk, kâh şevk.” Pir Mehmet Efendi vefatından bir süre önce Halil Efendi’ye tâc ve hırkayı giydirerek halîfelik görevini vermiş, 1199/1785’de vefât etmesi üzerine Halil Efendi irşâd için Bursa’ya gelmiştir. Bursa’da bir yandan pamuklu şeyler dikerek geçimini sağlarken bir yandan da tarîkat faaliyetlerini sürdürmüştür. Dervişlerin sayısı her geçen gün arttığı için dostlarının da yardımıyla Deveciler Kabristanı civârında Hasanpaşa Mahallesi’nde bulunan evini zaviyeye dönüştürmüştür. Halil Efendi, Dîvân’ında silsilesini de şu şekilde vermiştir: • Sırıllı Kurdçu Mehmed Efendi • Kutub İbrâhim Efendi • Aziz Mahmud Hüdâyî • Üftâde • Hızır Dede • Hacı Bayrâm Velî • Hamidüddin Aksarâyî • … • Hasan Basrî • Hz.Ali • Hz. Peygamber M.Şemseddin Efendi’nin ifâdelerine göre Halil Efendi, fakirlere yardım eden, kimseye el açmayan, geceleri kabir ziyâretlerinde bulunan, rind, kalender-meşreb, hâl ve kemâl sâhibi bir kimseydi. Nefesi hastalara şifâ, zâviyesi de adeta bir şifâhane idi. Kaynaklardan ve eserlerinden anlaşıldığına göre Hasan ve Hüseyin adlarında iki oğlu, Fâtıma adında bir de kızı vardır. Dîvân’da “oğlum”, “kızım” diye bahsettiği ve ölümlerinden duyduğu hüznü dile getirdiği pek çok isim bulunmakta, fakat bunların öz çocukları olup olmadığı hususu tespit edilememektedir. Ramazan 1235 (21 Nisan 1820)’de22 vefât ederek dergâhına defnedilmiş, ancak 1960 yılında Belediyece türbesinin üzerinden yol geçirilmesi sebebiyle kabri Zindankapısı kabristanına nakledilmiştir. Eserleri 1- Divan 2- Hadiyul Uşşak 3- Divan-ı Salis 4- Mezburatul Hakayık 5- Velayetname Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Mehmet Emin Kerküki
Bursa – Veled-i Habib camii bitişiğinde Mehmed Emin Efendi, 1140/1727 yılında Kerkük’te doğmuştur. Medrese ilimlerini tahsil etmiş, babasının vefatından sonra Urfa’ya amcasının yanına gelmiştir. Urfa’da divan katipliğine tayin olunmuş, aynı zamanda Hemevîzade Şeyh Abdünnebi Efendi’ye intisab etmiş ve icazet almıştır. Şeyh Efendi kendisine İstanbul’a gitmesini tavsiye etmiş, Mehmed Emin Efendi de bir yıl Halep’te kaldıktan sonra, önce Diyarbakır’a sonra da İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Ragıp Paşa yanında katiplik yaparken, Neccarzade Hacı Rıza Efendi’nin halifesi, Kalekapısı Mevlevîhanesi postnişini Tazıcıbaşızade Mehmed Âgâh Efendiye intisab etmiş, hilâfet aldıktan sonra şeyhin torunuyla evlenmiş ve Kalekapısı civarında bir evde mürîdleriyle ilgilenmiştir. Mehmed Emin Efendi, 1193/1779’da Bursa’ya gelmiş, Hisar’da Şehadet Camii yakınında, Sarızade konağını satın almış ve bir müddet mürîdlerine burada sohbette bulunmuştur. Bir kaç yıl sonra İstanbul’a dönmüş fakat zaman zaman Bursa’ya gelmiş, 1216/1801 yılında dördüncü defa Bursa’ya gelişinde de Veled-i Habib Mescidine minber yaptırarak cami hâline getirmiş, bir kütüphane kurmuş, hemen yanındaki Hacı Abdullah Ağa konağını satın almış, bazı ilaveler de yaparak Nakşibendî dergâhı haline getirmiştir. 1219/1804 yılında İstanbul’a dönmüş, Ayazağa Sarayına yerleşmiş, burada günden güne şöhreti artmış fakat, 1222/1807’de Sultan Selim tahttan indirilince, siyasi karışıklıkların da tesiriyle yine Bursa’ya dönmüştür. 1228/1813 yılında vefat etmiş ve tekke civarında yaptırılan türbeye defnedilmiştir. Tekke, ibadethane ve kütüphanesiyle birlikte Sultan Abdülmecid tarafından 1848 yılında tamir ettirilmiştir. Bursa Dergâhları’nda Mehmed Emin Efendi’nin Mergubü’s-Sâlikîn isimli bir eserinin olduğundan bahsedilmekte ise de bu eser, halifelerinden Abdüllatif Efendi tarafından kaleme alınan sohbetler olmalıdır. Halifeleri Mehmed Emin Efendi, eser yazmak yerine insan yetiştirmeyi tercih eden mutasavvıflardandır. Halifelerinden tespit edilenler şöyle sıralanabilir: 1. Ahmed Gazzî Dergâhı Şeyhi Abdüllatif Efendi: Ahmed Gazzî Dergâhı’nın üçüncü postnişini olan Abdüllatif Efendi ilk tahsilini, devrin meşhur alimlerinden Ebubekir Efendi, Ali Behcet Efendi ve Ali Sadık Baba’dan tamamladıktan sonra, tekkenin ikinci postnişini ve dedesi Mustafa Nesib Efendi’den Celvetî ve Emin Efendi’den Nakşî icazeti almış, tekkede Hatm-i Hacegân da icra etmiştir. Şeyh, Bursa’nın en çok eser veren mutasavvıflarındandır 2. Eşrefzade Dergâhı Şeyhi Necmeddin Efendi: Tekkenin on ikinci postnişini olan Necmeddin Efendi, kardeşi Safiyyüddin Efendi’nin vefatından sonra müstakil olarak şeyhliğe devam etmiş, 15 yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1218/1803 yılında vefat etmiştir. Emin Efendi’den hilâfet almasına rağmen tekkede Eşrefî ayini yaptırmaya devam etmiştir. 3. Emirsultan Dergâhı Şeyhi Hacı Ahmed Efendi: Yağcızade Hacı Ahmed Efendi olarak bilinmektedir. Tekkenin yirminci postnişinidir, 1261/ 1845’de vefat etmiş tekke haziresine defnedilmiştir. Hacı Ahmed Efendi’den sonra Emirsultan Dergâhı Nakşî dergâhı hâline gelmiştir. 4. Münzevî Dergâhı Şeyhi Mehmed Emin Efendi: Dergâhın dördüncü postnişinidir. Üçüncü postnişin Ahmed Efendi de Emin Efendi’nin halifelerindendir. 5. Üsküdar Selimiye Dergâhı Şeyhi Ali Behcet Efendi 6. Mesnevîhan Hoca Hüsam Efendi: İstanbullu olup 1280/1863’te vefat etmiştir. Mesnevî’nin başından bazı beyitleri, Buharî’nin baştan on beş cüzünü ve Tirmizi’nin Şemail-i Şerif’ini şerh etmiştir. Bu isimlerden başka, Bakırcılar Kethüdası Nüzhet Osman Efendi, Kaltakcızade Halil Efendi, Neşet Efendi, Mustafa Vahyi Efendi, Bekir Efendi, Hasan Efendi ve Keşfî Efendi de Mehmed Emin Efendi’den hilâfet alanlar Arasındadır. Eminiyye Dergâhın Postnişinleri Eminiyye Dergâhı’na Emin Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi postnişin olmuşsa da aynı yıl İstanbul’da vefat etmiştir. Daha sonra Dergâh’a Keşfî Efendi postnişin olmuştur. Kırımlı olan Keşfî Efendi, memleketinde ilk tahsilini yaptıktan sonra İstanbul’a gelmiş, tasavvufa meylederek, Mehmed Emin Efendi’ye intisab etmiş, 25 yıl hizmetinde bulunmuş, icazet almış ve Dergâh’ta 8 sene vekâleten şeyhlik yapmıştır. 1223/1818’de vefat edip tekke haziresine defnedilmiştir. Pek çok kitabını Ulucami Kütüphanesine vakfetmiştir. Dördüncü postnişin Mehmed Emin Efendi’den sonra Ahmed Bahaeddin Efendi babasının yerine postnişin olmuş, 1293/1876 yılında toplanan Meclis-i Mebusan’da Reis Vekilliğine seçilmiş ve 1313/1876’da vefat etmiştir. Dergâh’ta 1334/1915’te vefat eden Mehmed Agah Efendi’den sonra, son postnişin Reşad Efendizade Rauf Bey olmuştur. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Büyük Orhan İlçesi Türbeleri
Bursa – Büyük Orhan İlçesindeki Türbeler Durhasan Dede Büyükorhan ilçesine bağlı Durhasan Köyü’nün 2 km kadar kuzeyinde, çamlar içinde bir tepede yer almaktadır. Büyükorhan’a baglı Durhasan Köyü’nde dede telakkisi oldukça değisiktir. Durhasan Dede adıyla maruf dede için iki ayrı mekân tasavvur edilmektedir. Köyün 2 km kadar kuzeyindeki tepedeki türbe ile köyün alt kısmında bulunan ve “Namazlagı Deresi” dedikleri yer, dedeye ait bir alan olarak düşünülmektedir. İnsanların nazarında dedenin ruhaniyetli olusu sebebiyle köyün hem dere, hem de tepe yerini kullandığını düsünmektedirler. Dedeyi konumuz açısından degisik ve emsalsiz kılan asıl özellik, onun türbesinin yapılış hikâyesinde yatmaktadır. Birkaç yıl önce türbe haline getirilen dedenin bu hikâyesi yöredeki diğer dede ve yatırlarla alakalı genel bir ipucu sunması yönüyle de oldukça önemlidir. Yörenin tamamında yasanan dede kültünün ortaya çıkısı ve bu kültün etrafında peyderpey gelistirilen dinî mahiyetli tutum ve davranışlara misal olması yönüyle Durhasan dedesi güzel örnektir. Dede eskiden beri bilinmektedir. Öyle ki 60 sene önce dedenin bulundugu alanı kazan kisiler hâlâ yasamaktadırlar. Onların anlattıklarına göre; yıllar önce dedenin yerini define bulmak umuduyla kazmak istemişlerse de bunu başaramamıslardır. Çünkü dede mezarı diye belirtilen yer sert kayalık (kazan kisiler yivli tas diyorlar) bir yerdir. Ayrıca mezar sekil ve yön olarak islami geleneğe uygun da degildir. Yani ölülerin kıble hiza alınarak gömülme tarzının tersi bir durum söz konusudur. Sonraki yıllarda dede yeri ile kimse ilgilenmemiş, dedenin yeri neredeyse kaybolma durumuna gelmiştir. Bursa’ya bu köyden göç eden bir aileye komsu ve başka sehirden gelme ve Hoca diye bilinen bir kadın, 2002 yılında, Durhasan Dedeyi rüyasında gördüğünü söyleyince durum tersine dönmüstür. Kadın rüyasında dedenin bulunduğu yeri görür ve Durhasan Köyü’nden olan komsularına “Sizin Hasan adında bir dedeniz var ve üzeri açık degil mi?” diye sorar. Öyle ki orada bulunan agaçları ve araziyi oldugu gibi tarif eder. Bu tarif rüyanın doğru ve kutsî bir anlam taşıdığının işareti olarak kabul edilir. Hatta dede, kadına “Beni açıkta koymayın, üzerimi örtün!” diyerek de bir istekte bulunmuştur. Durhasan Köyü’nden olan komşularını harekete geçiren kadın, hemen türbe yapılmasını ister ve ilk bagısı da 50 ytl. (yaklasık bir çeyrek altın tutarı kadar para) olarak kendisi yapar. Bununla da kalmaz; mezar bittikten sonra baş kısmına konulacak kavuğu da İstanbul’a sipariş eder. Dönemin köy muhtarı da meseleye sahip çıkar. Şehirdeki diğer köylülerin de yardımıyla türbe ve mezar yapımı için gerekli malzeme alınır. Sıra mezarın yerini belirlemeye geldiginde daha önce o köye hiç gitmedigi halde rüyayı gören kadın yine devreye girer. Dedenin bulunduğu farz edilen mevkideki büyük mese agacı esas alınarak kadın cep telefonuyla oradakileri yönlendirir ve bugün var olan türbesinin olduğu yer dedenin mezar yeri olarak tespit edilir, üzeri de türbe ile örtülür. Köyde türbe olarak yapılan yerde, dedenin bulunma ihtimali olmadıgına inanan birçok kimse de bulunmaktadır. Ama yine aynı köyden baska birilerinin inanç ve gayreti de hiç yokken ortaya dinî içerikli bir yapı çıkarmaktadır. Bu köyde karsılasılan tipik durum aslında tek misal degildir. Orhaneli hudutlarında kalan “Ürküten Dede” ile yine Orhaneli’nin Deliballar Köyü’ndeki dedenin hikâyesi de benzer ögelerle aynı argümanlara dayanmaktadır. Osman Dede Büyükorhan Armutçuk Köyü. Büyük bir din âlimi ve fazıl bir kişi diyenler olduğu gibi, bir ağanın yanında çobanlık yaparken gösterdigi kerametlerle ünlenen biri diyenler de bulunmaktadır. Yörenin tarihi ve en gelişmiş emtia ve hayvan pazarını onun kurduğunu herkes kabul etmektedir. Ayrıca pazaryerindeki Cuma camii’nin yapımında gösterdiği kerametleri de çok sık anlatılmaktadır Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Şerife Nine Türbesi
Bursa – Selçukgazi Köyü Şerife Nine Türbesi, Selçukgazi köyü mezarlığındadır. Gemlik köylerinden bir askere Kıbrıs Savaşının en sıcak zamanı cephede ateş hattında savaşırken, bir kadın gelerek siperdeki yerini değiştirmesini söyler. Hemen sonra düşmanın o bölgeye yaptığı yoğun top ateşi ve mermilerinden kurtulmuş olur. Asker, kadına kim olduğunu sorar. Bursa Selçukgazi Köyü’nden Şerife Nine olduğunu söyler. Terhis olduktan sonra nineye ziyarete giden asker, köyde bu isimde bir ninenin olmadığını, yalnız Şerife Nine’ye atfedilen bir mezar olduğunu öğrenir. Başından geçenleri anlatınca, Selçukgazi köylüleri, ninenin üzerinde ahşap bir sundurma bulunan basit mezarına şimdiki kubbeli türbeyi yaparlar. Türbesi köy mezarlığı içindedir. Daha önceleri ninenin mezarına uzak mesafede bulunan çeşmeye gittiğinin görüldüğü rivayeti üzerine türbe duvarının dışına bitişik bir de çeşme yapılmış. Başka bir rivayete göre Kurtuluş Savaşı sonrası köyü terk eden Yunan askerleri köyü yakmak istemişler fakat ninenin inayetiyle yakamamışlar. Köyün kuruluşu ile ilgili olarak; aslında köy şu haliyle çevreye hâkim yerinin batısında, Kayapınar Boğazında veya güneyindeki Kavaklar bölgesinde(mahkûm mevkiler) kurulmak istenmiş, fakat evlerin temelleri belli bir seviyeye ulaşınca kendiliğinden yıkılır. Bu sıralar Şerife Nine köyden bazılarının rüyasına girer ve köyün tepeye kurulmasını söyler. Şerife Nine’nin ziyaretine daha çok Gemlik köylerinden geliyorlar. Adağı olan yerine getiriyor, türbesinde mevlit okutuyor, şeker bisküvi dağıtıyorlar. Daha önceleri adak kurbanları kesiliyormuş. Ayrıca mezarından toprak alınıp cilt hastalıkları olanlara götürülüp toprağından sürülüyor. Alınan toprak daha sonra geri getiriliyor. Getirmeyenlerin rüyalarına giren nine onları korkutuyor. Vaktiyle köy bölgesinden sorumlu jandarma karakolunun komutanı türbeyi kapatmak istemiş, daha sonra kızı hastalanıp derman bulamayınca Şerife Nine’nin mezarına getirdiği ve şifa bulduğu, önceki davranışı sebebiyle pişman ve mahcup olduğu söyleniyor. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Mürsel Paşa Türbesi
Bursa – Osmangazi’ye bağlı Mürseller köyü Mürseller köyü meydanında, köyün batısında ve Nilüfer deresine bakan çok yüksek yamaçta ve köyün mezarlığına bitişik vaziyettedir. Çevrede birkaç yaşlı ağaç vardır. Türbe yok. Ancak, beton çitlerle çevrilmiş olan yarım dönümlük bir arazi içerisinde dört mezar vardır. Mezarlar alüminyum korkuluklarla korunmuştur. Bu dört mezardan biri “Mürsel Paşa” olarak bilinen yatıra, diğer üçü de Piri Mehmet Efendi ile oğluna ve karısına aittir. Her yıl sonbaharda şimdilerde ise Eylül ayında büyük bir hayır töreni yapılıyor. Köyden ve özellikle Bursa’ya göçüp zengin olmuş köylülerden toplanan paralarla alınıp kesilen hayvanların etlerinden et yemeği ve pilav yapılıyor. Toprak yiyen çocuklara, Mürsel Paşa sülalesinden geldiği söylenen Mendeller ailesinden bir kişi mezar toprağı yediriyor. Yürüyemeyen çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Adakla doğmuş çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Dedenin öldükten sonra da keramet göstererek; kısırları çocuk sahibi yaptığı, hastaları iyileştirdiğine inanılıyor. Bu kimselerden çocuğu olanlar tekrar ziyarete gelip kurban adaklarını kesiyorlar. “Burada evliya mı yatıyor, yoksa eşek mi?” diyerek hakaret eden sürü sahibini, hayvanlarını telef ederek cezalandırdığı rivayet ediliyor. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Helvacı Bacı Türbesi
Bursa – Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde Bulgaristan’ın Filibe Kasabasından Bursa’ya geldiği rivayet edilen Helvacı Bacı , keramet gösteren “Bursa Evliyaları” arasında zikredilmektedir. Hakkında çok az bilgi vardır. Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde bulunan kabir, Helvacı Bacı’ya aittir. Bu mezar bilhassa kadınlar tarafından zaman zaman ziyaret edilerek, helva adağı yapılmaktadır. Söylentiye göre, Helvacı Bacı bir fabrikatörün hizmetçisi idi. Fabrikatör hacca gitmişti. Evde hanımı helva pişiriyordu. Bu sırada hizmetçi kıza: “Efendim helvayı çok severdi” dediği zaman, hizmetçi kız eline bir tabak alıp içine bir miktar helva koyduktan sonra: “Ağız tadıyla bu helvayı yesin” demiştir. Bu durumu gören kadın şaşırmış ve hizmetçi kıza ne yaptığını sormuştur. Fabrikatörün hacdan dönüşünde tabak eşyaları arasından çıkmıştır. Bu durum, bacının kerameti olarak kabul edilmiştir. Bu olaydan sonra kendisini “ Helvacı Bacı ” olarak çağırmışlar, hürmet ve sevgi beslemişlerdir. Vefat ettiğinde mescidin önüne defnedilmiştir. Helva vaat edilmesi halinde isteklerin derhal yerine geleceği inancı gereği Helvacı Bacı’ya helva adağının yapıldığı, evde yapılan helvaların mezarın üzerine konulduğu veya mezar çevresinde bulunan kimselere verildiği, oradan gelip geçenlerin veya yakında bekleşen çocukların bu helvaları alıp yedikleri ve sonra dua ettikleri söylenmektedir. Bursa’da eskiden her Ramazan’da, her gün bir kişinin helva yapıp bir köşede Helvacı Bacı hayrına dağıtma âdeti günümüzde kalkmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Davud Dede – Bursa
Yıldırım Bayezıt Han zamanında Seyyid Behlül ve Ali Mest Edhemi ile Buhara dan geldiler. Üçü de Edhemiyye tarikatına mensup olup Evliya Çelebi buna “Yesevi fukarasındandır” der. Davud Efendi , Yıldırım Camii altında Kuruçay denilen yerde, Aksu geçidinde yerleşip ikamet etmiştir . O , kerametleri ile meşhur olmuş bir zattır. Kaynaklar Ferhad Ağa ilgili bir hadiseyi şöyle açıklamaktadır : O tarihte, Sultan Yıldırım Han ‘ın hazinedarı Ferhad Ağa hazineden pek kıymetli bir mücevher çaldırmış, Padişah ‘ın gazabından korkarak firar ederken, Davud Dede Hazretlerine rast gelmiş , halini ona anlatınca o da: ‘” Gitme! kaybettiğin o nesne için korkma! onu bulursun ve sen vezir olursun” diyerek onun gönlünü hoş edip müjdeli haberi vermiştir. Hadiseler dediği gibi zuhur etmiş , o nadide mücevher umulmadık birisinden çıkmış ve bundan sonra ona vezirlik rütbesi verilmiştir. Bundan böyle Ferhad Paşa ihlas ve samimiyetle bağlanıp Davud Dede’ nin muhibbi olmuş ve rahmetli olunca da üzerine bir türbe yaptırmıştır . Daha sonra Ferhad Paşa da vefat edince vasiyeti üzerine aynı türbeye defnedilmiştir. Mehmed Şemseddin (Ulusoy) Bey’in ifadesiyle: “Zamanla zaviye harab olup esrarkeş ve süfilerin mekanı olmuştur. Çok sayıda muhacirlerin iskan edilmesiyle yanına bir mescid inşa edilerek oraları şenlenmiş temizlenmiş akşam ve yatsı namazları cemaatle eda edilir olmuştur . Türbesi Yıldırım Camii altında yol üzerindedir. Ancak zamanla harab olan kargir türbe ile mescid ve arsası satılmış yerine bir ev inşa edilmiştir. ‘’ Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Abdülkerim Kadiri ( Şeyh Müftü )
Bursa – Mustafa Kemalpaşa – Şeyh Müftü camii Bursa’nın Kirmasti (Mustafakemalpaşa) ilçesi Atariye Mahallesi’nde doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında yaşamış alim ve velilerdendir. Zamanında Müfti Şeyh adıyla meşhur oldu. Zamanımızda Şeyh Müftü diye isimlendirilmektedir. 951/1544 senesinde vefat etmiştir. Kabri , Kirmasti kasabasında , kendi adıyla anılan “ Şeyh Müftü Camii” ve zaviyesinin bitişiğindedir. Zaviyeden şimdi eser kalmamıştır. Abdülkerim Efendi daha küçük yaşta iken, Bursa’da Kur’an-ı Kerim’i ihlas ve sadakatle okuyup, Fatihasından sonuna kadar ezberleyerek hafız oldu. Tecvid ve kıraat ilimlerini de öğrendi. Bursa Emir Sultan Camii’nde Cuma günleri mahfilde, Kur’an-, Kerim’den (aşır) okurdu. Dini ilimleri öğrenmek için çok çalıştı. Mevlana Karabali’nin yanında bir müddet ilim tahsil etti. Karabali’nin derslerine devam ederken, tasavvuf erbabından İmamzade diye tanınan zatın hizmetine girdi. Onun sohbetlerinde bulunup, feyz aldı. Burada manevi hallere ve makamlara kavuştu , sonra İstanbul ‘ da Küçük Ayasofya Zaviyesine şeyh oldu ve insanlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını öğretmeye başladı. Hafızası çok kuvvetli olduğundan, kısa zamanda pek çok fıkıh mes ‘elelerini öğrendi. Hatta bilgisinin çokluğu ile meşhur oldu. İlminin çokluğunu , zamanın padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han duyunca, kendisine günlüğü 100 akçelik maaş bağladı. Şeyhülislam gibi halka fetva vermesi için ona ruhsat verildi. Camilerde ve meclislerde halka vaaz ve nasihat verirdi. Çok tesirli ve güzel konuşur, dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğundan ve cennet nimetlerinden bahsederdi. Kütüphanesinde daima okuduğu pek çok kitap vardı. Çok şiddetli riyazet ve mücahede yaptı. Hali, “muta kable en temettü ” “Ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i şerifinin manasına uygundu. Sağlığında mezar gibi bir çukur kazdırmıştı. Bu çukurda erbaine girer, kırk gün tamam oluncaya kadar beş vakit namazı o çukurda kılardı . Hatta gece gündüz bu çukurda yatar kalkardı. Bu halinden dolayı pek çok feyz ve bereketlere kavuştu . O çukurda çok riyazet yapardı. Riyazet yaptığı zamanlarda kuvvetli bir zafiyet kendisini kaplar ve cümle havassını kaybederdi. Devamlı nefsine muhalefetle ona eza ve cefa ederdi. Kırk günlük halveti bitince o çukurdan çıkar. Gelecek seneye kadar halka vaaz ve nasihat ederdi. Mizacı daima huşu üzere olup onun yanında küçük ve büyük. fakir ve zengin aynı idi. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Sancı Dede
Bursa – Sancı sokağı Bazı eski Bursalılann atları sancılandığında, onları At Dede (Sancı Dede)’nln mezarı etrafında dolaştırarak iyi olacağı kanaatini besledikleri ifade edilmektedir. Mezar günümüzde oldukça bakımsız durumdadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Sinan Dede – Bursa
Bursa – Sinan Dede mah – Fatih sultan caddesinin sağ tarafında Sinan Dede Mahallesi’nde, Fatih Sultan Mehmed Caddesi’nin sağ tarafında yer alır. Sinan Dede, İncirli Caddesi civarındaki Ferhadiye Medresesi’nde görevli iken İznik’te bulunan Eşrefzâde’nin damadı Abdurrahim Efendi’den dersler almıştır. Bugün mezarının bulunduğu yerde kurduğu tekkede ibadet ile meşgul olmuş, talebeler yetiştirmiştir. Vefatı sonrası aynı yere defnedilmiştir. Mezarı uzun zaman çocuğu olmayan kadınların, şifa bulmak isteyen kişilerin uğrak yeri olmuş, batıl inançların mekânı haline gelmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Lami Çelebi
Bursa – Hisar semti – Orta pazar caddesindeki mescitte. Hisar Semti’nde, Ortapazar Caddesi’nin güneyinde yer alan mescit, ilk yapısı itibariyle Yıldırım Bayezid döneminin ünlü nakkaşlarından Nakkaş Ali tarafından yaptırılmıştır. Uzun yıllar harabe durumunda olan mescit, daha sonra tamamen yıkılarak yalnızca hazire alanı kalmıştır. Mescit 2010 yılında Vakıflar Müdürlüğü tarafından yeniden ayağa kaldırılmıştır. Hazire alanında mezarı bulunan Lamii Çelebi, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed’in nakkaş başısı, Yeşil Türbe ve Yeşil Cami’nin nakkaşı Ali Efendi’nin torunudur. Asıl adı Mahmut olan Lâmii Çelebi, Mevlana Çelebi, Şeyh Mahmut ve Mahmut Lamiiy-i Nakşibendi sıfatları ile de anılmaktadır. 1479 yılında Bursa’da doğmuştur. Muradiye Medresesi’nde Molla Ahaveyn ve Molla Muhammed gibi devrin büyük müderrislerinden ders almıştır. Bu arada şeriat ilimlerinden Kur’an, hadis ve tefsir ilimleri ile de meşgul olarak kendisini yetiştirmiştir. Emir Sultan Hazretleri ve Seyyid Buhari Hazretleri’nin eserlerinden çok yararlanmıştır. Aynı devirde yaşadığı ulemadan Molla Camii’nin eserlerini Türkçeye çevirdiğinden dolayı kendisine Molla-i Rum ve Cami-i Rum adı verilmiştir. Lamii Çelebi 1532 yılında Bursa’da vefat ederek dedesi Nakkaş Ali’nin mescidinin avlusuna defnedilmiştir. Fatih, II. Bayezid, Yavuz Selim ve Kanuni dönemlerini yaşayan Lâmii Çelebi, bu devirlerin ve tarihimizin en önemli şiir, tefekkür ve ilim adamları arasında yer alır. Saraydan en çok ilgi gördüğü dönem, Kanuni Sultan Süleyman ve Sadrazam İbrahim Paşa dönemidir. Divanında yer alan kasidelerin çoğunu İbrahim Paşa’ya yazmıştır. Lâmii Çelebi’nin 30 kadar tercüme ve telif eseri bulunmaktadır. Hüsn-ü Dil, Nefahat’ül-Üns ve Şevahidü’ün – Nübüvve, Şehrengiz-i Bursa, Letaif, Münezarat, Bahr’u Şita, Münşeat, Nefs’ul Emr ve çeviri olarak yazdığı Camii’den Salaman u Absal, Unsuri’den Vamık u Azra, Fahr u Curcani’den Vays u Ramin eserlerinden bazıları olarak kültürümüzde yerini almıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Cem Sultan ve Şehzade Mustafa Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, 1474 -1476 yılları arasında inşa edilmiştir. Altıgen plânlı yapı, altıgen bir kasnağa oturan, dıştan kurşunla kaplı, kasnaklı tek kubbe ile örtülüdür. Giriş revakı mermerden olup, iki tarafında Bursa tipi kemerli penceresi mevcuttur. Duvarlar, pencere üzerlerine kadar altıgen firuze çinilerle kaplanmıştır. Kubbe ve duvarlarında zengin kalem işleri görülmektedir. Kubbe eteğinde de Ayet-el Kürsi, Besmele, Esmâ-i Hüsna ve Kur’an’dan alınma ayetler yazılmıştır. Ayrıca mihrap üzerinde de çiçekler, madalyonlar, selviler, besmeleler ve peygamberlerin isimlerini kapsayan yazılar vardır. İç tezyinat ve çinileri ile Bursa’daki en güzel türbelerden birisidir. Türbe kapısı ahşap sanatının önemli bir örneği olarak kabul görür Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa 1474 yılında vefat etmiş ve önce amcası Alaaddin’in türbesine defnedilmiştir. 1479 yılında kendi türbesinin yapılmasıyla buraya taşınmıştır. 1495 yılında İtalya’da vefat ettikten sonra 1499 yılında buraya getirilen Cem Sultan’ın sandukası da bu türbededir. Cem Sultan hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Cem Sultan, Bursa’da para basan sultanlardandır. 14 yıl esir hayatı yaşayıp 36 yaşında vefat eden sultanın hazin bir hayat hikâyesi vardır. II. Bayezid’in oğulları Şehzade Abdullah (öl. 1483) ve Şehzade Alemşah (öl. 1512) da buraya defnedilmiştir Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Gül Çiçek Hatun Türbesi
Bursa – Yahşibey Mahallesi dere sokak yahşibey çıkmazı Yahşibey Mahallesi Dere Sokak, Yahşibey Çıkmazı’nda bulunan türbe, I. Murad Hüdâvendigâr’ın eşi Yıldırım Bayezid’in annesi Gülçiçek Hatun’a aittir. Yapılış tarihi 1399 veya 1400 yıllarıdır. Üzeri kubbe ile örtülü olan Türbenin duvarları tuğla ve kesme taş ile örülmüştür. Türbe içerisinde kime ait olduğu bilinmeyen 3 kabir daha bulunmaktadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Dr. Emin Acar Efendi
İnegöl – Deydinler köyü Dr. Emin Acar 1926 yılında Bursa’nın İnegöl ilçesinde doğdu. Tıp tahsilini İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptı. 1952 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Rahmi Eray Ağabey’in sohbetlerine devam etti. Onun vasıtasıyla Abdü’l-aziz Bekkine Hazretleri’yle tanıştı. Onun Fatih Ümmügülsüm Camii’ndeki hadis derslerine, sohbet ve zikirlerine katıldı. Abdül’aziz Bekkine Hazretleri’nin vefatından sonra Bursa’da Üftade Camii’nde imamlık yapmakta olan Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri dergâhın başına gelir. Dr. Emin Acar, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin sohbetlerine devam ederler. O sırada Tıp Fakültesi’ni bitirir. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri az konuşan, mütevazi, fakat görkemli bir zat idi. O da her kesimden insanlarla, gençlerle, öğrencilerle ilgilendi. 1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin oldu. Hadis derslerine ve sohbetlerine gelenler zamanla çoğaldı. Görünmeyen bir üniversite haline geldi. Dr. Emin Acar da zaman zaman ziyaretine giderdi. Hocaefendi Ankara’ya geldiği zamanlar, evlerde yapılan sohbetlere katılırdı. Mehmed Zâhid Kotku Hz.nin teşviki ile Gümüş Motor kuruldu. Birtakım siyasi faaliyetler, parti çalışmaları yapıldı. Milli Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi kuruldu. Dr. Emin Acar 1973 milletvekili seçimlerinde MSP’den Bursa milletvekili seçildi. İki dönem milletvekilliği yaptı. Dr. Emin Acar çevresinde bulunan ilim sahibi, sâlih kimselere hürmet eder, onların dostluğuna önem verirdi. Mensubu olduğu Gümüşhaneli Dergâhı sebebiyle Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, M. Es’ad Coşan Hocaefendi ile irtibatı vardı. Akçakoca’da görev yaptığı sıralarda Bolulu Muhyiddin Efendi’yle (1881-1976) yakınlığı oldu. Ayrıca Yozgatlı Şeyhzâde Ahmed Efendi’nin (1906-2002) ziyaretine giderdi. Hacı Bayram Camii imamı Zekâi Sarsılmaz Efendi (1897-1977) ve İsmail Turan Hoca (1924-2004) yakın dostlarındandı. Doktor Emin Acar , çok okuyan, araştıran, çevresi geniş olduğu için her şeyden haberi olan bir zat idi. Günlük politik gelişmeleri takip ederdi. Ziyaretine gelen kimsenin haline göre mutlaka anlatacak ilginç şeyler bulurdu. Dr. Emin Acar çok güleç yüzlüydü, mütevazi idi. Hacı Bayram Camii çevresinde bulunan meczub, deli, özürlü, dilenci vs. herkese iyi davranırdı. Cömertti, elinden geldiğince herkese yardım etmeye çalışırdı. Bir ermişlik, şeyhlik iddiasında değildi. Hepimiz Tarikat-ı Muhammediyye’deniz derdi. Bütün şeyh efendilere hürmetkâr davranırdı. Fransızca, Almanca, İngilizce biliyordu. Evli ve 2 çocuk babasıydı. Dr. Emin Acar , 1970’lı yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Camii’nin yanındaki iki katlı ahşap bir toprak evi muayenehane ve sohbet meclisi olarak kullanmaya başlamıştı. Hacıbayram semtindeki bürosunda kendisini sevenlere Hacı Bayram Veli’nin yolunda tasavvuf ve İslâmi ilimler konularında dersler vererek ilim ve irfan hizmetlerinde bulunuyordu. Ayrıca Bolu- Abant yakınında Hayreddin Tokadi Hazretleri’nin gözlerden uzak, sakin, ağaçlar arasındaki münzevi dergâhını da sohbetleri ve ilgisiyle canlandırmış; insanların ziyaret ettiği, yolculara ikramların yapıldığı bir manevi merkez hâline gelmesinde emeği geçmiştir. Dr. Emin Acar , tasavvuf yolundaki irşad faaliyetinin yanısıra, muhaddis İsmail Turan Hoca ile berbaber yıllarca Hadis dersleri okuttu. Uzun yıllar sürdürdüğü bu irşad faaliyeti ile birçok insanın ruh dünyasında iz bırakmıştır. 3 Nisan 2016 günü Ankara’da kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii’nden kaldırıldı. Bursa’nın İnegöl ilçesinde toprağa verildi. Kaynak : Kutup Yıldızı – Sağlık Gönünllüleri derneği
Hacı Şeyh Muhammed İzzeddin Safiyullah Efendi
21 haziran 1867 tarihinde batuma bağlı hulo kazasının gorcomi köyünde doğdu. Calioğullarından ahmetin oğludur. Dedesinin ismi Süleyman onun babası selim efendidir. İlk tahsilini Batum da yaptıktan sonra 1887 senesinde istanbula geldi. 1896 sensinde Batum’dan tamamen alakasını keserek hicret etti. Fatih bahri sefid ayak kurşunlu medresesinde eğitim gördü. 1901 de Mustafa efendiden icazetname aldı.1906 da Uşşaki tarikatı şeyhlerinden Mustafa Safi Efendi ‘ye intisab etti. 1916 senesinde şeyhinden icazet aldı. 1902 ve 1908 senelerinde hacca gitti. Ayrıca Şam,Kudüs ve Mısır gibi İslam beldelerini gezdi. Ruus imtihanında hamidiye ruusunu kazandı ve 1900 de inegölde hoca karyesi hamidiye medresesi müderrisliğine tayin edildi. İnegölde müderrisliğin yanı sıra tasavvuf hizmetinide yürüttü. Halkın fevkalade teveccühüne mazhar oldu. İstanbul’da keçeciler Şeyh Bedreddin dergahının inhilaliyle buraya tayin edildi. Birkaç sene burada meşihat hizmetinde bulunduktan sonra tekrar inegöle döndü. İnegölde hem müderrislik hemde bursa vilayet genel meclisi azalığı yaptı. İlmiyle amil ve fazıl bir zat olup, bölgede Uşşaki tarikatının yayılmasında hayli hizmetleri oldu. İzzeddin efendinin medrese ve dergahı yunan istilasında yanmıştır. Batumlu Karayusuf adında bir halifesi var idi. 1926 senesinde üçüncü defa hacca gitti. 1928 senesinde Yenişehir müftüsü kamil efendiye hilafet verdi. izzeddin efendinin Arapça,Türkçe,farsça ve gürcüce okuma yazma bildiği sicilinde belirtilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Uşşaki Şeyhi Hacı Yusuf Efendi
Bursa – İnegöl – Hilmiye Köyü Hacı Yusuf Efendi Gürcistan’dan gelmiş bir zattır, inegöl’ün Hilmiye Köyüne yerleşerek irşad Vazifelerine burada devem etmiştir. Babasının adı Şerif, anasının adı Hürban’dır. Doğum tarihi 1282 H.\1860 M.,vefat tarihi 24.03 1955 olarak geç mektedir.Doğum yeriBatum’dur. Hacı Mezarcı Mehmet Efendi mürididir. Halleri anıldığında, tespihi elinden bırakmadığı söylenmektedir. Türbesi inegöl’ün Hilmiye köyündedir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Pir Ali Baba Türbbesi
Erzurum – Tepeköy Pir Ali Baba’nın mezarı merkeze bağlı Tepe köy ile (Düzcü) Tuzcu köyleri arasında Erzurum ovasına nazır kendi adını taşıyan Pir Ali Baba tepesi üzerinde bulunmaktadır Moloz taşlarla yapılmış, baş ve ayak tarafında iri taşlar olan büyükçe bir mezardır. Kitabesi yoktur. Pir Ali Baba ’nın 1533 tarihli bir vakfiyesi vardır. Bu vakfiye Tuzcu köyünün hudutlarını ve Erzurum’un bazı semtlerini göstermek itibariyle ayrıca tarihi kıymete sahiptir. Pir Ali Baba sofiyyundan bir zat olup asrının mümtaz adamıdır. Vakfiyesinde şahit gösterdiği zatlar da kendisi gibi büyük insanlardır. Vakfiyede Molla Veli diye geçen Pir Ali Baba’nın, Yavuz Sultan Selim’in Erzurum’u aldığı zaman Tuzcu köyünde mutasarrıf olduğu Erzurum ayanının şehadeti ile de sabit olur. Ölümünden önce meşayih ve ulemadan olan evlat ve halifelerine köyü vakıf eder. Pir Ali Baba, “Eğer her yıl bin bir hatim okursanız Allahu teala bu memleketi hususiyetle depremden korur.”, diyerek sahibi bulunduğu sekiz köyden dördünün gelirini tamamen evlatları nezaretinde, Erzurum’da yılda bir defa okunmasını ihdas ettiği bin bir hatimlere vakf eder. Bu gelenek o günden, I. Dünya Savaşına kadar devam eder. Bu arada kesintiye uğradıktan sonra Müftü Solakzadenin gayretleriyle yeniden başlatılır. 2009’da okunan on iki bin hatmin duası yapılır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Külhani Baba Türbesi
erzurum – şeyhler hamamı avlusunda Külhani Baba türbesi , Şeyhler Mahallesinde, Şeyhler Hamamının bitişiğindedir. Türbeye hamamın içerisine girişte sola açılan bir kapıdan girilir. Cadde üzerine açılan küçük bir penceresi vardır. Türbede sandukalı bir mezar bulunur, kitabesi yoktur. Burada yatanın Külhani Baba olduğu söylenir. Külhani Baba devrinin büyük sofilerindendir ve hamamın külhanında ikamet ettiğinden bu ad ile anılır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde 17. Yüzyıl Erzurum’undan bahsederken, marifet sahibi esnafları belirtir, daha sonra ”Sefer, Siyami ve Külhani Ahmed Dede cezbe ehli Erzurumlu meşhurlardı” der. Külhani Ahmet Dedenin bir gecede iki yüz rekat namaz kıldığı, kazandığı günlük yevmiyesinin kendi ihtiyacı kadarını harcayıp kalan kısmını talebelere ve ihtiyaç sahiplerine dağıttığı, söylenir. Başka bir rivayete göre, Külhani Baba Şeyhler Hamamının külhancısıdır. Bir tek mum ile haznenin suyunu kaynatır. Ağası bir gün kendi kendine düşünür. “Bu adam benden yakacak istemez, ama bu hamamın suyunu neyle ısıtır?” Külhani Babayı sorgular. Külhani Baba, “Ağa ne sen sor, ne de ben söyleyeyim”, der. Ağa Külhani Babayı gizlice takip eder, bir de ne görsün!.. Ateş olarak bir mum yakmış, kendisi de post üzerinde namazını kılıyor… Ağa, Külhani Babanın sırrına vakıf olunca Külhani Baba dünyasını değiştirir Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Pabuçlu Kadı Efendi Türbesi
erzurum – ulu caminin batı köşesinde Pabuçlu Kadı , Erzurum’un eski ziyaret yerlerindendir. Halk arasında pabuçla gezdiğinden dolayı Pabuçlu Kadı diye anılırmış. Kabri Foto Modanın olduğu yerde idi. Bilahare Ulu caminin cadde üzeri batı köşesine, nakil edilir. Mezarın kitabesi yoktur. Anlatıldığına göre, Pabuçlu Kadı Erzurum’a kadı olarak tayinle gelir. Bakımsız bir hali vardır, karşılama merasiminde gerekli protokol tam uygulanmaz. Bu sebeple halk pek itibar etmez, gösterilen ilginin az olduğu söylenir. Ziyaretine gelen ahali dalga geçme babında sorular sorar. O da sorulan her soruya cevap verir. Halkın bir ziyaretinde, Kadı Efendiye, “Karasu nehrinin çekilmesinden sonra ovadaki sazlıkları kurbağalar istila etti, kurbağa sesleri gece ve gündüz bizleri rahatsız ediyor. Geceleri uyuyamıyoruz. Bize bir çare bulun”, derler. Kadı pabucunu ayağından çıkarıp uzatarak, “bunu götürüp o mevkie atın. Sizi kadıya şikayet ettik. O pabucunu gönderdi, çevreyi rahatsız etmesinler diye emir etti deyiniz.”, der. Kadının talimatı yerine getirilir. Yöredeki kurbağa sesleri kesilir. Buna şahit olan çevre halkı, Kadı Efendinin keramet ehli olduğuna inanır, ve böylece hürmet eder, itibar gösterirler. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Öksürük Baba
erzurum – merkez – çift kardeşler caddesi Öksürük Baba türbesi Çifte Kardeşler Caddesinde, Çifte Kardeşler türbesinin 150 m. kadar Karskapı tarafında, cadde aşırı karşısında bulunmaktadır.Caddenin geçirilmesi ile civardaki mezarlık kaldırılmış, bırakılan üç mezar ise yol seviyesinden yukarıda kalmışlardır. Anlatıldığına göre, bir binbaşı tarafından duvarları yaptırılan mezarlar demir parmaklıklar içerisine alınır. Üç mezardan ikisi büyük, birisi küçüktür. İki büyük mezarın yan taşları yekpare olup, bunların yüzlerinde «ayet el kürsi» yazılıdır. Ortadaki, kıbleye taraf olan mezarın yanındaki ikinci mezar ise bir kadına ait olup baş taşının iç yüzünde şunlar okunmaktadır. “Elhakim-i mağfur verhem lisakineti Hazel kabri el merhume.” Mezar taşlarının çevreleri kornişlidir. Bu kornişlerin XIII. yüzyıl Selçuk sitili benzeri oldukları ileri sürülür. Çoklukla halk dilinde ‘gök öksürük’ denilen boğmacaya yakalanmış olanlar ki, bunların ekserisi çocuktur, ziyarete getirilmekte ve ayrıca inatçı öksürüğü bulunan büyükler tarafından da ziyaret edilmektedir. Gelenler bizzat, getirilen çocuklar ise onları getirenler tarafından adlarına dua okunarak üç defa mezar çevresini dolaşmakta ve dolaştırılmaktadır Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Abdulgafur Has Hoca Efendi
erzurum – dutçu köyü Abdulgafur Has Hoca Efendi 1939 yılında Erzurum’un Çat ilçesi Babaderesi köyünde doğmuştur. Erzurum halkı arasında Abdulgafur Efe olarak da bilinmektedir. Eğitimini babası Babadereli Ahmet Efendi ’den almıştır. Abdulgafur Has Hoca Efendi ’nin dedesi Resul Efendi de zamanın önemli âlimleri arasındadır. Abdulgafur Efe ’nin ailesi Bağdat’tan Bingöl’e bağlı Sevkar köyüne, oradan da Babaderesi köyüne gelmişlerdir. Bu köyde âlem-i İslam’a hizmet etmek için her fedakârlığı yapmışlardır. Abdulgafur Efe Hazretleri, Ahmet Efendinin yedi oğlundan dördüncüsüdür. Abdulgafur, 5 yaşında kalbi Allah diye atan bir çocuk. Babası Ahmet Efendi bunu fark edince Abdulgafur Efe Hazretlerine ayrı bir değer vererek irşadına başlamıştır. Hadis, tefsir, fıkıh gibi on iki ilmin hepsini bitirmek üzere babasından almıştır. 18 yaşında Çat ilçesine bağlı Taşağıl köyünde imam olarak göreve başlamış, yirmi yıl burada imamlık göreviyle beraber birçok talebe yetiştirmiştir. Daha sonra Erzurum’a bağlı merkez Tufanç köyünde görevine devam etmiştir. Has Hoca Efendi Erzurum ve civarında birçok caminin inşasına da öncülük etmiştir. Bunlardan biride Erzurum’un Karayolları Mahallesindeki Babadereli Ahmet Efendi camiidir.1994 yılında Erzurum merkeze yerleşerek Babadereli Ahmet Efendi Vakfı’nın da kurulmasına vesile olmuştur. Abdulgafur Efe (Hz) akşam namazını kılarken vefat etti. 23.01.2007 tarihinde Lalapaşa camiinde kılınan cenaze namazının ardından Dutçu köyünde toprağa verildi.Erzurumluların gönlüne taht kurmuş bir maneviyat adamıydı. Hiçbir Erzurumlu yoktu ki, onu tanımasın. Devamlı Allah ve Resulünden bahsederdi. Kimsenin aleyhinde konuşmamıştı ve bunu da asla sevmezdi. Erzurum aşığı olduğunu şöyle dile getirirdi:”Dünyada Türkiye, Türkiye’de Erzurum.” Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma
Abdülfettah Enisi Türbesi
erzurum – Merkez – Gazi ilkokulu yanı Abdulfettah Enisi Hazretlerinin (v.1845) kabri, Mahallebaşı – Gölbaşı semtleri arasında Gazi İlk Öğretim okulunun yanındadır. Milletvekili Muhyettin Aksak, Yakutiye Belediye başkanlığı döneminde çevre düzenlemesi yaparak türbeyi açığa çıkarmış, yok olmasını önlemiştir. Türbe kitabesi şöyledir. “ Hulusu kalp ile gel eyle ey can Bulup yaptı anı hayrısı Budur senden Hüdaya mahzü matlab Budur nakdi sarfı gayret eden Fehmi geldi tarihi lafzı üzere Ziyaret Abdülfettahü el Enisi Belirsüz olmuş iken bir nice sel ………. Raht binası Bolulu Mustafa Ağa Sene bin iki yüz altmış iki “ M.1845 Kitabede yatanın Abdülfettah Enisi olduğu belirtilmekte olup, doğum ve ölüm tarihleri mevcut değildir. Ne var ki, burası da zamanla tahribattan nasibini alır. Kitabeden türbeyi Bolulu Mustafa Ağanın yaptırdığı veya tamir ettirdiği anlaşılıyor. Halk arasında bu mübarek zatın Erzurum’a gelen İslam orduları mensuplarından ve Abdurrahman Gazi’nin silah arkadaşlarından olduğu, burada şehit düştüğü rivayet edilmektedir. Ayrıca yörede Arap Baba, Lal Baba diye de anılmaktadır. Bir sıkıntısı olanlar üç hafta cuma günleri hiç kimseyle konuşmadan gelir, türbeyi ziyaret eder Fatihasını okur, duasını yapar, hiç kimseyle konuşmadan evine dönerse, sıkıntılarının Allah tarafından giderileceğine inanırlar. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Neşati Ahmed Dede
Edirne – Muradiye camii XVII. asır Mevlevi sufi ve şairlerinden olan Neşati ‘nin asıl adı Ahmed’dir. Hayatı hakkında kaynakların verdiği bilgiler oldukça sınırlıdır. Çok nadir olmakla beraber bazı kaynaklarda adının “Süleyman” olduğu ileri sürülür. Ailesi, hatta babasının kim olduğu hususunda da herhangi bir bilgi bulunmamasına rağmen, hemen bütün kaynaklar onun Edirne’li olduğunda ittifak ederler. Doğum tarihi için de yaklaşık olarak XVII. asrın ilk yılları üzerinde durmak mümkündür. Şöyle ki, ölümünden yarım asır önce (1030/ 1622) yıllarında İstanbul’un görülmemiş bir soğuğunu şiirinde şöyle anlatır: Lafzan ü ma’nen ana dedi Neşati tarih Be-meded dondi soğukdan bin otuzda derya Bu şiire göre Neşati’nin XVII. asrın başlarında doğmuş olabileceğini göstermektedir. Neşati’nin gençliğinde iyi bir tahsil gördüğü, özellikle eski divan şairlerini incelediği ve zamanında aydınlar için gerekli görüldüğü üzere Arapça ve Farsça’yı en iyi şekilde öğrendiği, daha gençliğinde Arap ve Fars edebiyatlarını gözden geçirdiği eserlerinden anlaşılmaktadır. Adının “Ahmed” olmasına karşın kendisine Ahmed Dede denilmesinin sebebi, Mevlevi dedesi olması sebebiyledir. Çocukluk ve gençlik yıllarını doğduğu şehir olan Edirne’de geçiren Neşati , daha sonra Gelibolu’ya giderek devrinin Mevlevi büyüklerinden olan “Ağazade” namıyla meşhür Şeyh Mehmed Efendi ‘nin ders halkasına katılmış, bu esnada Ağazade’ye intisab ederek kendisine derviş olmuş ve onun eğitim ve öğretiminden feyz almıştır. Kendi şiirlerinden öğrendiğimize göre Neşati, şeyhinin vefatından sonra da seyahatlerle bir süre gezip dolaşmış, bir taraftan şiirler yazarken diğer taraftan da bilgide ve görgüde kemal derecesine ulaşmıştır. Bu arada Konya’ya gitmiş ve Kubbe-i Hadra’yı ziyaret etmiştir. Mevleviliğe intisab ettikten sonra özellikle Mevlana’nın eserlerini okumuştur. Kısa bir süre içinde ünü geniş bir sahaya yayılmış, etrafında sayısız aydınlar toplanmıştır. Bursalı Mehmed Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde kendisi için “Edirne’de yetişen fazilet sahibi ve arif Mevlevilerden olup, altmış sene kadar aşıkların irşadı ve talebelerinin öğretimi ile meşgul olarak yüze yakın şair ders halkasında feyz almıştır ki, Naili-i Kadim, Fehim, Nazim bunlar arasındadır” demektedir. Neşati , Konya’ya gidişinden bir müddet sonra, “Oldı yümnile Neşati mevleviye rahher” tarih mısraının gösterdiği 1081/1670’de Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine atanmıştır. Neşati’nin Edirne şeyhliği çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete layık şahsiyeti dolayısıyla çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştır. Bunun için de Mevlevi dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergaha getirilirken yolda ayinler yapmış, ilahiler okumuş, hem sema edip hem de yürüyerek büyük neş’elerini ifadeye çalışmışlardır. Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine getirildiği yıllarda yaşı hayli ilerlemiş bulunan Neşati, bu şeyhlik görevinde ancak dört yıl kalabilmiş ve 1085/ 1674 yılında vefat etmiştir. Kabri, Muradiye Camii avlusundadır. Vefatına düşürülen çok sayıda tarih arasında özellikle Nabi (ö. 1124/1712) ve Fasih Ahmed Dede (ö. 1111/ 1699)’nin kiler çok meşhurdur. Fasih Ahmed Dede, “Neşati gitmegile eyledi mahzun ahbabı” derken Nabi, “Neşati gitdi devranın” diyerek üç kelime içinde onun hem vefat yılını söylemiş, hem de Mevlevi devranını böyle bir şevk adamını kaybettiğini “zamanın neşesi, tadı kaçtı” diyerek üzüntüyle dile getirmiştir. Aynı zamanda ta’lik hattatı da olan Neşati Dede , şiire başladığı ilk yıllarda “Semendi” mahlasını kullanmıştır. Onun “Semendi” mahlasını niçin terk ettiği ve “Neşati” mahlasını nasıl aldığı Safayi Tezkiresı’nde şöyle nakledilmektedir: “Mahlası Semendi olmağla ol asrın şeyhülislamına bir kaside-i garra verdikte ol müfti-i müşkil-güşa kasideye ziyade tahsin idüp buyurur ki, Çelebi bir müstaid ademe benzersin, lakin Semendi at canbazı demektir, şimdiden sonra mahlasın Neşati olsun demekle mahlas-ı mezbun ihtiyar etmiştir”. Esrar Dede Tezkiresi’nde “üstad-ı üstadane-i Rum” diye vasıflandırılan Neşati’nin başta şair Nazim olmak üzere, bu asrın bir kısım şairlerine hocalık ettiği belirtilmektedir. Bu anlamda Neşati , şiirindeki ahenk, hayal zenginliği, duyuş inceliği kavramlar arasında geniş hayallere dayanan bağlantılar ve güçlü üslubuyla yetiştirici bir sanatkar özelliği sergilemiş, klasik edebiyatımızın bu asırlardaki birçok şairine şiir sanatı hakkında bilgiler vermiş, kısacası, eski şiirimizin şifahi nazariye üstadlarından biri olmuştur. Neşati , anlatımının renkliliği aşkı, rindane söyleyişi, tasavvuf kavramları bile hayallerle süslü bir anlam zenginliği taşır. Neşati, klasik edebiyatımızın estetik ölçülerini çok iyi bilen ve başarılı bir biçimde kullanan şairlerdendir. Güçlü bir üslüba sahip olan Neşati’nin dili pek ağdalı değildir. Şairin Türk şiirine getirdiği en önemli yeniliklerden biri, XVI. yüzyılda İran’da başlayan ve “Hint Üslubu” denen Sebk-i Hindi akımını benimsemesidir. Divan şiirinde ancak bir beytin içinde bütünlüğe ulaşabilen anlam, Neşati ‘de gazelin tamamını kaplar. Beyitler arasında içten içe bir bağlantı görüldü. Şiirlerinde, bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatının dünya görüşünü yansıtan Neşati, aynı zamanda divan şiirinin ortak kavramlarına yeni bir anlatım özelliği kazandırmıştır. Bir Mevlevi şeyhi olduğu, hatta çevresindekilere şiiri bile öğretmek temayülünde bulunduğu halde kendi şiirine, bağlandığı tarikata ait didaktik çizgiler koymamıştır. Bu durum, onun bir ara Hamzavilik yoluna girdiğini ileri sürenleri haklı çıkaracak boyutlarda olmasa bile tartışmalara açık bir tavırdır. Neşati’nin şiirlerinde tasavvuf asırlarca heyecanı duyulmuş derin bir duygu, düşünce ve neşe aleminin musikisi halinde doyurucu ve kanatlandıncıdır. Onun, Şevkiz ki dem-i bülbül-i şeydada nihanız Hünuz ki dil-i gonca-i hamrada nihanız Bu cism-i nizar üzre döküp jale-i eşki Çün rişte-i can gevher-i ma’nada nihanız Olsak n’ola bi-nam ü nişan şöhret-i alem Biz dil gibi bir turfa mu’ammada nihanız Mahrem yine her halimize bad-ı sabadır Da’im şiken-i zülf-i dil-arada nihanız İtdik o kadar rej-i ta’ayyün ki Neşati Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız şeklinde söylediği tasavvufi gazelleri Türk tasavvuf felsefesinin şiire aksetmiş en kuvvetli söyleyişleri arasında ve yalnız şiirin değil, Türkçe’nin de zaferlerindendir. Gerek kendi zamanında ve gerekse sonraki asırlarda birçok büyük şair tarafından şiirlerine nazireler yazılan Neşati , özellikle Nazim, Naili, Fehim gibi çağdaşlarını, Nedim, Şeyh Galib, yakın devirde Yahya Kemal gibi kendisinden sonra gelen şairleri etkilemiştir. Duyuşlarındaki zerafet, sıcaklık ve samimiyetle onda coşkun ve taşkın bir şair ruhundan ziyade olgun ve asil bir üstad tavrı vardır. Bilhassa kasidelerinde zaman zaman Nefi tesiri göze çarpan Neşati, bir bakıma Nefi ile Nedim arasındaki edebi gelişmenin temsilcilerinden biri olarak dikkatleri celbeder. Neşati ‘yi şöhrete ulaştıran en önemli eseri, içinde kasideler, gazeller, tarihler, rubailer bulunan Divan’ıdır. Neşati’nin Divan ‘ından başka , H ilye-i Enbiya adlı 187 beyitlik küçük bir mesnevisi vardır. Bu mesnevi, Hakani’nin Hz. Muhammed hakkında ve Cevri’nin Hulefa-yı Raşidin hakkındaki eserlerine özenilerek meydana getirilmiştir. Hz. Adem ‘den Hz. İsa’ya kadar 14 meşhur peygamberin portrelerini çizmektedir. Neşati’nin ayrıca 144 beyitlik bir Edime Şehrengizi ile Kavaid-i Dersiyye ve Şerh-i Kasaid-i Örfi veya Şerh-i Müşkilat-ı Ôrfi adıyla bilinen eserleri vardır Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Recep Enis Dede
edirne – muradiye camii Asıl adı “Receb” olan Enis Dede , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Babası, Derviş Halil Efendi adında, Gülşeni tarikatına mensup bir sipahidir. Enis Receb, çocukluk yıllarında İbrahim Efendi adında bir cilt ustasının yanında bir süre çıraklık yapmıştır. Sonraları öğrenime heves ederek İstanbul’a gelmiş, bir süre tahsil gördükten sonra tekrar Edirne’ye dönmüş ve burada meşhur Mevlevi şeyhi Edirneli şair Neşati Dede (ö. 1085/ 1674)’ye intisab etmiştir. Ondan çok şeyler öğrenmiştir. Sonraki yıllarda Enis Receb ‘in ikinci defa İstanbul’a gelerek, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Kari Ahmed Dede (ö. 1078/ 1667)’ye intisab etmiştir. Bir süre Kari Ahmed Dede’nin Mesnevi derslerini takip ettikten sonra, bulunduğu Yenikapı Mevlevihanesi’ne mesnevihan olmuştur. Şeyhi Ahmed Dede ‘nin vefatı üzerine de Kasımpaşa Mevlevihanesi’ne şeyh olarak tayin edilmiştir (1085/ 1674). Bir süre bu görevde kalan Enis Receb Dede , 1085/ 1674 yılında Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhi Neşati Dede’nin vefatından sonra bu dergahın şeyhliğine getirilen Seyyid Muhammed Arif Dede’nin de irtihali üzerine 1095/ 1683 tarihinde Mevlevihane şeyhliğine atanmıştır. Enis Receb Dede, altmış yıl gibi uzun bir süre bu dergahta şeyhlik yapmıştır. Yaşadığı süre zarfında sayısız müridi olduğu gibi, bunlar arasında saltanat yıllarına göre IV. Mehmed (1648-1687), II. Süleyman (1687-1691), II. Ahmed (1691-1695), II. Mustafa (1695-1703), III. Ahmed (1703-1730) gibi beş Osmanlı padişahı ve Sadrazam Koca Ragıp Paşa (ö.1763) ile Şeyhülislam Çelebizade İsmail Asım Efendi (ö. 1760) gibi devlet büyükleri ve alimler de bulunmaktaydı. 1147/1734 senesi Receb ayında Edirne’de vefat eden Enis Receb Dede, aynı Mevlevihane’nin bahçesine defnedilmiştir. Edirne üzerine yapmış olduğu çalışma ve araştırmalarıyla tanınan Ratip Kazancıgil, şairin kabri ile ilgili olarak şunları nakletmektedir: “Semahaneye bakan türbede Enis Receb Dede , Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede gömülü idiler. Bu türbe de Trakya Genel Müfettişi General Kazım Dirik’in emriyle ortadan kaldırılmış, taşlan Muradiye kabristanına konmuştur. Bu yurtta imar adı altında yapılan tahribata çok güzel bir örnektir. Edirne’de nice ecdad yadigarı ve sanat eseri yapılar aynı zihniyetle hem de vakıflar idaresi tarafından yıktırılıp enkazı ya haraç mezat satılmış veya kaldırım olarak yollara döşenmiştir. Bunların arasında babalarımızın, dedelerimizin mezar taşlan da vardır. Kazancıgil’in bu düşüncelerine katılmamak mümkün değildir. Çünkü incelediğimiz kaynakların Edime’de defnedildiğini bildirdiği, üstelik yerini belirterek söylediği onlarca şair olmasına karşılık, yapmış olduğumuz araştırmalarda Neşati Dede’nin kabrinden başkasına rastlamadık. Öyle ki bunlar içerisinde devrinde ünü üç kıtaya yayılmış meşhur şairler de vardır. Uzun kaldırım’da yatan meşhur Vardarlı Hayali Bey bunu en güzel örneğidir. Bugün bu insanların mezarlarının kaybolmuş bulunması ile Edirne’nin neler kaybettiği acaba hiç düşünülmüş müdür? Bugün bizi ata, dede yadigarı bu kültür mirasından mahrum bırakılan gelecek nesiller herhalde hayırla hatırlamayacaktır. Şairin irtihal tarihi bazı kaynaklarda 1145/ 1732 olarak gösterilmektedir. Galatalı Hafız, şairin ölümü üzerine, “Kürsi-i Cennet’de Mevlana Enis ola celis” tarih mısrasını söylerken, şair Feyzi de şu tarih manzumesini kaleme almıştır: Kutb-ı devran mürşid-i alem aziz ü muhterem Geşti-i ma’nada bahr-i mesnevi içre reis Güş idüb fevtin didiler Feyziya tarihini Gülşen-i lahüta göçdi ah Mevlana Enis Gülşeni şairlerden Nazir İbrahim Efendi ise Divan’ında onun 1146/ 1733 tarihinde vefat ettiğini kaydederek şu tarihi düşmüştür: Semiy-yi şehr-i şehrullah Enis-i Mevlevi hayfa Bu ca-yı pür-neşat içre vücüdın eyledi ifna Nazıra hatıra geldi bi-tevfik-i Hüda tarih Enfsü’l-‘aşıkfn-bada Enfs-i rüh-ı Mevlana 1146/ 1733 Enis Receb Dede , yaşadığı süre içinde, başta Mevlevi çevreleri olmak üzere herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştır. Nitekim vefat ettiği zaman bütün Edirne halkının kendisi için ağladığını kaynaklar yazmaktadır. Kültürlü, iyi huylu, güzel ahlak sahibi bir süfi ve şair olan Enis Receb Dede , tezkire yazan Salim’in de belirttiği gibi salihler zümresinin yüz suyu, Mevlevilerin taze gülüydü. İlmi mükemmel, temiz yaratılışlı bir zattı. Şeyhliği yanında hatta ondan da fazla şairliği ile tanınmış olan Enis Receb Dede, duygulu olduğu kadar tasavvufi ve hakimane ne şiirler de söylemiştir. Kaside ve gazellerinde ilahi aşk, zevk ve şevki hakimdir. Şiirlerinde özellikle Fuzüli, Nefi, Fehim, Naili ve Vecdi’nin etkilerini görmek mümkündür. Bu manzümelerde dikkati çeken en önemli özellik, ifadelerin kudretli ve duyguların samimi olmasıdır. Enis Receb Dede ‘nin türbesi yıkılmış olup, gunumüze ulaşmamıştır. Türbenin varlığını kaynaklardan öğrenmekteyiz. Kaynaklara göre, Enis Receb Dede’nin türbesi Edirne Mevlevihanesi yanındaydı. Aynı zamanda semahaneye bakan türbede, Enis Receb Dede’ den başka, Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede de medfundur. Türbe, 1939 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik tarafından, bakımsızlıktan harabeye dönen, Muradiye İmareti ve Mevlevihanesi yıktırılırken, aynı emirle ortadan kaldırılmıştır. Türbenin taşları Muradiye Mezarlığına nakledilmiştir. Türbenin bulunduğu yerde, günümüze hiçbir kalıntı ulaşmamıştır. Şadan oluruz şevk ile yarin siteminden Nalan oluruz derd ile gayrın kereminden Peymane-i çeşmiyle gören bade-i hüsnü Geçdi feleğin gerdiş ile cam-ı Ceminden Almam dil-i pür-suzuna bir lahza hayalin Havf eylerim ol çeşm-i latifin eleminden Bir kerre kulum dese efendim kereminden Sultan-ı selatini geçer rütbe-i cahım Sanmanız kim ab-rüy-ı hüsnü pinhan itdi hat Ca-nişin-i Hızra anı sebze-i can etti hat Tar-ı zülfiyle fütade dillere imdad için Muydan bir halka-i çah-ı zenahdan etti hat Yukarıdaki beyitlerden de çok iyi anlaşılacağı gibi Enis Receb Dede, şeyhlik derecesine kadar yükselmiş mutasavvıf bir şair olmakla birlikte, divan şiirimizin mazmun geleneğini başarıyla sürdürmüştür. Tabii olarak da bu mazmunların zaman zaman tasavvufi anlamlar yüklendiği görülür. Tezkirelerde Enis Receb Dede ile ilgili olarak onun bazı kerametlerinden sık sık söz edilmektedir. Bilhassa Sultan III. Mustafa’nın gördüğü rüya ve daha sonra Enis Receb Dede ‘yi bulması ilginçtir. Kaynaklarda anlatılan bu hadise şöyle cereyan eder: 1126/ 1714 yılında Sultan III. Mustafa, Mora’nın fethine hazırlanırken rüyasında kendisini ney çalarken görür, gider, Enis Receb Dede ‘yi bulur ve kendisinden bu rüyasını tabir etmesini ister. Bu büyük zat zarifçe ve şairce bir cevapla, “Şahımız mansur olacaktır” der. Bilindiği gibi “şah” ve “mansur” ney çeşitlerinden olup, bu ifade aynı zamanda “Padişahımız zafer kazanacaktır” anlamını taşımaktadır. Gülşeni şeyhlerinden şair Hasan Sezayi Efendi de Enis Receb Dede ‘nin sohbetlerini hiç kaçırmazdı. Bir gece Şeyh Hasan Sezayi ile dostları bir mecliste sohbet ediyorlardı. Sezayi Efendi, kerametleri ile o meclise Enis Receb Dede ‘nin de gelmekte olduğunu işaret buyurup Muhyiddin İbnü’l Arabi ‘nin, “İzci cae’r-receb türa’l-aceb” yani “Receb ayı gelince acayip şeyler görülür” sözünü söyler. Orada bulunanlar bu söz üzerine birbirlerine bakışırlarken Enis Receb Dede içeri girer ve “Aferin İbni Arab sad aferin İbni Arab” diyerek yerine oturur. Mecliste bulunanlar her iki zatın üstün halleri ve kerametleri karşısında hayretler içinde kalıp onlara olan sevgileri artar. Fakat Hasan Sezayi’nin, “Enis’in matlabı daim Celaleddin-i Rumi’den/ Nigah-ı lutf ile bir dem sualin ya Resulallah” diyen Receb Dede ile dostlukları ve sohbetleri ömür boyu devam etmiştir. Enis Receb Dede ‘nin mürettep bir Divan’ı ve Hz. Mevlana’nın Bazı Gazelleri’nin Şerhi olmak üzere iki eseri vardır. Yaklaşık bin altı yüz beyti ihtiva eden Divan ‘ın birçok kütüphanede yazma nüshaları bulunmaktadır. Divan, Veli Dede Dergahı şeyhi şair Şuayb Şerafeddin Gülşeni Efendi tarafından toplanmış ve Edirne Valisi Hacı Ahmed İzzet Paşa tarafından 1308/ 1890 yılında Edirne’de bastırılmıştır. Ayrıca Adem Ceyhan ve Halil Güntan tarafından şairin Divan ‘ı üzerinde tenkidli metin çalışmaları da yapılmıştır. Enis Receb Dede ‘nin müridlerinden olan Munis Dede (ö. 1145/ 1741) gönül ehli ve derviş bir zattır. “Tarik-i Mevlevi’de mazhar-ı esrar-ı üns oldum/Enisim sırr-ı Mevlana’dır ey Munis bi-hamdillah” diyerek gönüllere taht kuran Munis Dede, herkes tarafından sevilen bir sufi şairdir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Ramazan Halife
Edirne velîlerinden. İsmi Ramazan Halîfe ‘dir. Edirne’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1520 (H.926) târihinde Edirne’de vefât etti. Ramazan Halîfe , tasavvuf yoluna girip, bir müddet riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve mücâhede, nefse zor gelen ve onun istemediği şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Sonra Anadolu’da yetişmiş evliyânın büyüklerinden Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin yolu olan Bayramiyye yoluna girip ona bağlandı. Bu tarîkatte tasavvuf yolunda ilerledi. Yüksek mânevî hallere, makamlara ve ilâhî feyzlere kavuştu. Pekçok kimseyi yüksek mânevî makamlara çıkardı. Çok takvâ sâhibi ve temiz, hoş bir kimseydi. Günlerini ibâdet ve Resûlullah efendimize uymakla geçirirdi. Kanâat sâhibi olup, az bir dünyâlıkla idâre ederdi. Çok sabırlı ve vakar sâhibiydi. Çok güzel ve tesirli konuşurdu. Sohbetlerinde çok kimse bulunur, istifâde ederlerdi. Duâsı kabûl olunan mübârek bir zât olup, Edirne’de ikâmet etti. Ramazan Halîfe ‘nin çok kerâmetleri görüldü. Sultan İkinci Bâyezîd Han zamânında, bir keresinde Edirne’de çok fazla kuraklık oldu. Meyveler, sebzeler, otlar, susuzluktan kuruyup kavruldu. Topraklar susuzluktan çatladı. Sıkıntıya düşen halk, birkaç defâ yağmur duâsına çıktı. Allah rızâsı için kurbanlar kesildi, fakirler ve yetimler sevindirildi. Sadakalar dağıtıldı ve yağmur yağması için Allahü teâlâya çok yalvarıldı. Fakat hiçbirisinde yağmur yağmadı. Bunun üzerine haram ve şüphelilerden çok sakınan Ramazan Halîfe ‘yi aralarına alarak tekrar yağmur duâsına çıkmak istediler. Ramazan Halîfe’nin mübârek bir kimse olduğunu biliyorlardı. Çoluk-çocuk, büyük-küçük, uzak ve yakında olanlar toplanıp, hep beraber etrâfı çevrili bir yer olan Cumâ ve bayram namazlarının kılındığı musallâya çıktılar. Ramazan Halîfe mimbere çıktı. Boyun bükerek Allahü teâlâya duâ eyledi. Daha mimberden inmeden bulutlar toplanıp, rahmet-i ilâhî yağmaya başladı. Susuzluktan yarılan toprak suya kandı.Her taraf yeşile büründü. Bu hâdiseden sonra, Ramazan Halîfe ‘nin büyüklüğünü daha iyi anladılar. Aralarında böyle bir zât bulunduğu için Allahü teâlâya şükrettiler. Yağmur Duası Edirne’de yaşamış, büyük evliyâdandı, Duâsı makbûl olan, bir mübârek insandı. İkinci Bâyezîd Han, zamanında bir ara, Şiddetli bir kuraklık, gelmişti buralara. Kurudu susuzluktan, sebze meyve ve otlar, Çatladı kuraklıktan, taşlar ile topraklar. Bu kuraklık derdine, bulmak için bir devâ, Yağmur duâlarına, çıktı halk, bir kaç defa. Allahü teâlâya, yalvardılar yürekten, Fakat hiç birisinde, yağmur yağmadı gökten. Dediler: (Bundan sonra, duâya giderken biz, Ramazan Halîfe’yi dahî götürmeliyiz.) Nihâyet onu dahî, alarak yanlarına, Bir de öyle çıktılar, yağmur duâlarına. Çünkü onun mübârek, bir kimse olduğunu, Bilirlerdi, bu yüzden, alıp gittiler onu. Yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük, kim ki var, Toplanıp hep birlikte, musallâya çıktılar. O yerde, namaz için bir alan çevrilirdi. Köylerde bu yerlere musallâ denilirdi. Cumâ namazlarıyla, iki bayram namazı, Musallâ mahallinde, kılınıyordu bâzı. Bu velî zât, mimbere, çıkmıştı ki ilk daha, Boyun büküp sessizce duâ etti Allah’a. Duâyı bitirip de, inmeden o mimberden, Birdenbire o yere, yağmurlar indi gökten. Susuzluktan yarılmış, topraklar suya kandı, Her taraf baştan başa, bol su ile yıkandı. Sularla doldu taştı, çeşme ile kanallı Bir bolluğa ulaştı insan ile hayvanlar. Ramazan Halîfe’nin, büyük zât olduğunda, Yakîne kavuştular, bu hâdise sonunda. Aralarında böyle, bir zât bulunduğundan, Allahü teâlâya, şükrettiler o zaman. KAYNAKLAR 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.375 2) Sicillî Osmânî; c.2, s.418 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.301

Muslihiddin bin Alaüddin Cerrahzade
Edirne – Merkez – Şeyh Şücaeddin Dergahı Osmanlı âlimlerinden ve meşhur velîlerden. İsmi, Muslihiddîn bin Alâüddîn dir. Cerrahzâde diye meşhur olmuştur. 1495 (H.901)’de Edirne’de doğdu. 1575 (H.983) senesinde Edirne’de vefât etti. Kabri, Edirne’de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir. Edirne’de büyüyüp, zamânİnİn âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tahsilini tamamladİktan sonra bir müddet Câmi’ul-Atik Medresesi müderrisi olan Molla Lütfullah’tan ilim tahsîl edip Kitab-ül-Miftâh adlİ eseri ondan okudu. Daha sonra Allahü teâlânİn lütuf ve hidâyetiyle tasavvufa yöneldi. Babasİ tasavvuf ehli kâmil bir zât idi. Oğlunun tasavvuf yolunda olgunlaşıp yetişmesini çok arzu etmekte idi. İlk önce kabûl etmedi. Fakat, sonra babasının huzûrunda zikir ve mücâhedeyle uğraştı. Kalbinin temizlenip, nefsinin ıslahına çalışıp, bu yolda olgunlaştı. Sonra, kerâmetler hazînesi Hâcı Çelebi diye meşhûr olan büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin sohbetine kavuşup ondan feyz aldı. 12 sene müddetle hizmetinde kalıp, kemâle geldi. Sonra talebe yetiştirmek, Allahü teâlânın yüce dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla, babasının yerine Edirne’deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Çevresindeki insanlara feyz verip aydınlattı. Sonra İstanbul’da bulunan Şeyh Muhyiddîn Dergâhında, yedi sene müddetle talebe yetiştirmek, insanlara vâz ve nasîhat edip güzel ahlâkı anlatmakla meşgûl oldu. Muhyiddîn Ali bin Bâlî, ondan feyz alıp yükselen zâtlardandır. Sonra tekrar Edirne’ye dönüp irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesini yürütürken, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cerrâhzâde’nin talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Manzûm isimli eserinde, hocasİnın tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: “Hocam Cerrâhzâde’ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyurdu ki: “İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat zamanla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı geceler arkadaşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplantıda bulunanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli sesler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üzerine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürültüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Rahatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat korkum ve heyecanım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâkinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldırıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim.” dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı: “Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul’da, bâzan Bursa’da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra anladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber birçok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe getirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının aynısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi emretti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye baktık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekindik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden geldiğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; “O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişilerden olacağına delâlet eder.” dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum. İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, âciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Daha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, izin belgesi diploma verdi.” Hocasının huzûrunda meydana gelen hâllerini de şöyle anlattı: “Hocamın hizmetinde halvette iken, zikre ve Kelime-i tevhîd söylemeye devâm ediyordum. Heybetli bir zât gelip, elleriyle, göğsümü yarıp, öyle bıraktı. Sonra göğsüm eski hâline döndü. Tekrar gelip, iki taraftan da vücûdumu yardı. Bu iş saatlerce sürdü. Bundan dolayı çok şiddetli acı ve ızdırap hissettim. Sonra, bende tasavvufta fenâ denilen hâl hâsıl oldu. Sâkinleşince, bu hâlimi hocama arz ettim. Çok sevindi, bana matlûba, sevgiliye kavuştuğumu müjdeledi. Bundan sonra bana talebe yetiştirme husûsunda icâzet verip, babama gönderdi.” Cerrâhzâde , âlim, fazîlet sâhibi, asrının bir tânesi ve zamânının iftihârı idi. Talebelerinin kalbine hitâb ve tesir etmede büyük bir tasarruf sâhibi idi. Sohbetinde bulunanlar kısa zamanda yükselirdi. Devamlı olarak insanlara hayrı tavsiye eder, vâz ve nasîhatte bulunurdu. Çok ibâdet ederdi. Birçok kerâmetleri vardı. Bu kerâmetlerinden bâzıları: Talebelerinden Ali bin Bâlî anlatır: “Onun sohbetinden sonra îtikâfda bulunurdum. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, mescidde zikirle meşgûl iken, hocam Cerrâhzâde de mescidin bir kenarında kıbleye yönelmiş vaziyette murâkabeye varmıştı. Onun, bir ân için bana iltifât edip baktığını düşündüm. Bu anda beni kuvvetli bir cezbe hâli kapladı. Benim üzerimde garîb hâller zuhûr etti. Neredeyse kalbim duracaktı. Sonra bu hâlimin, onun tasarrufuyla olduğunun farkına vardım. Allahü teâlânın lütuflarına kavuştum.” Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: “Bir gece mum yaktım ve odama getirip, direğin üzerine koydum. İşime başladım. Uyuya kalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim. Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde’nin sohbet meclisinde idim; beni azarladı ve; “Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut.” buyurdu.” Yine Molla Muhyiddîn Ahîzâde anlatır: “Edirne’de Atik Medresesinde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. “Sana bir müjdem var. Ancak âilem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim.” dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: “Sen, büyük vezîr Rüstem Paşanın Hayrabolu’da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek.” dedi. Onun vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. “Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin sevenlerindenim. Âile fertlerimin çok ve fakir olduğumu, borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: “Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana MollaMuhyiddîn’in Atik Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesine naklolacağını haber verdi.” buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bâzı sıkıntılarınızı giderir.” buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksadla size geldim.” dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım. Ona bir şeyler verdim. “Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bâzı zarûrî ihtiyaçlarını gidermeyi söz veriyorum.” dedim. Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüd içinde iken, onun müjdelediği husus, bildirdiği zamanda bana haber verildi.” Keramet ve Menkıbeleri Cerrahzade’nin Selamı Var Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: “Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkıntılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hayvandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşıladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. “Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin selâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azıksız yola çıkmayınız buyuruyor.” dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; “Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin köyündenim. Bana; “Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin” buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim.” dedi.” Kaynaklar 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.263 2) Ikd-ül-Manzûm (Vefeyât Kenarında); c.2, s.312 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.367

Pamuk Kadı – Abdüllatif Efendi
edirne – merkez – kasımpaşa camii Anadolu’da yetişen İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerden. İsmi, Abdüllatîf olup, “ Pamuk Kâdı ” diye tanınmıştır. Kastamonu vilâyetinden olup doğum tarihi bilinmemektedir. 1532 (H. 939) senesi Ramazân-ı şerîf ayında, Kadir gecesi Edirne’de vefât etti. Abdüllatîf Efendi , zamânındaki âlimlerden okuyup ilk tahsîlini tamamladıktan sonra, Mevlânâ Muslihuddîn Yârhisârî ve Anadolu kadıaskeri olan İmâm Şeyh Mahmûd’un sohbet ve hizmetlerine girdi. İlim öğrenmekteki gayret ve istidâdının çokluğu sebebiyle, kısa zamanda yetişerek kemâle geldi ve medreselerde ders verecek, talebe yetiştirecek seviyeye ulaştı. Evvelâ Dimetoka Medresesinde müderris oldu. Bundan sonra; Edirne’de Ali Bey, İstanbul’da Eski İbrâhim Paşa, Kalenderhâne, Ebû Eyyûb-i Ensârî ve Mahmûd Paşa, Edirne’de Üçşerefeli, Manisa’da Manisa medreselerinde müderrislik yaptı. Bu medreselerde tam bir muvaffakiyet ile vazîfe yaptıktan sonra, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) ünvânıyla tanınan Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderris oldu. Bundan sonra, Edirne’de Sultan Bâyezîd Hân Medresesine müderris oldu. Burada da bir müddet vazîfe yaptıktan sonra, kâdılık yapması uygun bulunup, yine Edirne kadısı oldu. Bu vazîfesi sırasında Pamuk Kâdı nâmıyla meşhur olan Abdüllatîf Efendi , haram ve şüphelilerden çok sakınan, zühd ve takvâ sâhibi, çok ibâdet eden, duâsı makbûl bir zât idi. Temizliğe çok riâyet ederdi. Allahü tealâya olan muhabbeti ve bu muhabbetin elden çıkmak endişesinden meydana gelen korkusu pek fazla idi. Bu muhabbet ve korku ile, tam bir tevâzu ve gönül kırıklığı içerisinde ibâdet ederdi. Gâyet yumuşak huylu, hoş tabiatlı, pek latîf, hoş ve her yönden temiz, ince rûhlu bir kimse idi. Zamanının zâhirî ve bâtınî ilimlerinde ihtisas yapmış, söz sahibi olmuştu. Ayrıca “ilm-i ledün” denilen, hikmet ve muhabbet-i ilâhiyeye âit yüksek ilimde de çok ileriydi. Zamânının tamâmını ilim ve ibâdete ayırmıştı. Vaktinin hiçbir ânını zâyi etmez, evinde bulunduğu müddetçe zikir ve tâat ile meşgûl olur, kitap mütâlaa ederdi. Beş vakit namazda câmiye gider, bâzı zamanlarda da câmide îtikâf hâlinde bulunurdu. Yâni ibâdet niyetiyle câmide bir müddet kalırdı. Allahü teâlâya ve O’nun dostlarına karşı muhabbet kaynağı olan güzel meclisinde, âsî ve aşağı kimselerle, itâatkâr ve yüksek derece sâhibi olanları hep hayır ile yâd eder, insanların, beğenilen, uygun olan iyi taraflarını söylerdi. Eğlenceye, alaya sebeb olacak boş ve lüzumsuz sözleri söylemekten nefret eder, böyle yapmanın çirkinliğini anlatırdı. Hep dünyâ ile meşgûl ve dünyâya düşkün olanlar ile hiç alâkadâr olmaz, onlara rağbet etmezdi. Onlarla yakınlık ve berâberlik hâlinde olmanın, onların bitmeyen işleriyle, tükenmeyen sıkıntı ve gamlarıyla gamlanmak olacağını bildirirdi. Faydası, menfaati az olan dünyâ malının hevesiyle, sâf, pâk, arı ve temiz kalbini doldurmazdı. Âhirete yarar işleri yapmakta gâyet titizlik ve hassâsiyet gösterir, bu hususta hiçbir zaman gevşek davranmazdı. Dünyâ ile âhiretin birbirine zıt olduğunu bilir, birini memnûn etmeye çalışılınca, diğerinin güceneceğini bildirirdi. Dünyâya düşkün olanların âhıretlerini harâb ettiklerini, âhiretini düzeltmeye gayret edenlere ise Allahü teâlânın dünyâyı hizmetçi kılacağını söylerdi. Rivâyet edilir ki, evliyâlık meclisinin parlak kandili, kerâmet âleminin bağı ve gülşeni olan İbrâhim Gülşenî hazretleri, Mısır’ın Kâhire şehrinden İstanbul’a geldiği zaman, Mevlânâ Abdüllatîf Efendi ile karşılaştı. İlm-i ledün sâhibi ve Hak âşığı olan bu iki zât, birbirlerine çok muhabbet ettiler. İbrâhim Gülşenî hazretleri, kerâmet olarak Abdüllatîf Efendiye vefât edeceği seneyi işâret edip, bu çok gizli sırdan haber vermişti. Aradan zaman geçip, Abdüllatîf Efend i Edirne’deki vazîfesinden ayrılarak ikinci defâ Sultan Bâyezîd Han Medresesine müderris oldu. Vefât ettiği senenin Ramazân-ı şerîf ayının ortasında, o aya aid olan ücreti kendisine verildiğinde; “İnşâallah biz, bu Kadir gecesi vefât etsek gerektir. Vakfın hakkı üzerimizde kalmasın.” diyerek, üç günlük ücreti geri verdi. Bunu duyanlar, hayret ve üzüntüye kapıldılar. Pamuk Kâdı, bildirdiği şekilde, Kadir gecesinde vefât edip, Kasım Paşa Câmiinin avlusunda defnedildi. Kaynaklar 1) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.233 2) Sicilli Osmânî; c.3, s.359 3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.459 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.183

Fan Fan Hasan Efendi ve Kardeşi
edirne – merkez – Fan Fan Çeşme Sokak ………… Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Gazi Turhan Bey Türbesi
Edirne – Uzunköprü – Kırkavak köyü Gazi Turhan bey, tüm Osmanlı ve Bizans kayıtlarında Paşayiğit Beyin oğlu Turhan Bey olarak geçer. Ömerbey köyünde doğmuştur. Babasının yanında yetişmiştir. Dünyaca Mora fatihi olarak tanınır. Türk soyuna büyük hizmetleri olmuştur. Babası Paşayiğit Bey Fatih Sultan Mehmet’in damadıdır. Rumeli’nin kademe kademe fethinde en büyük rolü oynayan serhat beylerinin Türk akıncı kumandanıdır. Gazi Turhan Bey’in ilk görevi Karadeniz sahilindeki Bizans şehirlerini zapt etmek olarak belirlenmiştir. Teselya, Mora ve Varna savaşlarında da büyük başarılar göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi sırasında Bizans İmparatorluğu’na askeri yardım almasını engelleyerek, fethe büyük katkıda bulunmuştur. Türbesi İlçemiz Kırkavak Köyündedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Mestçi Ali Rumi Efendi
Edirne’de dünyaya gelen Mestçi Ali Efendi , Hocazade Ahmed Hilmi’nin mezkur eserinde verdiği bilgiye göre, zahiri ilimleri tahsil ettikten sonra Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/1616)’ye intisab ederek onun vasıtasıyla batıni ilimlerde kemal derecesine ulaşmıştır. Mürşidinden hilafet aldıktan sonra, tarikatı yaymaya başlamış ve kendisinden pekçok kimse feyze nail olmuştur. 1030/1620 yılında beka yurduna irtihal etmişti. İbrahim Necib Efendi İbrahim Necib Efendi , Edime’li olup, Mestçizade Ali Rumi Efendi ‘nin mahdümu ve Muhammed Buhüri Efendi (ö. 1039/1630)’nin şeyhidir. Hocazade Ahmed Hilmi’nin verdiği bilgiye göre, İbrahim Efendi, zahir ve batını ma’mür ve yüce kerametleriyle meşhür vasfı övülmüş bir zat olup, devrin ilimlerini tahsil ettikten sonra, babası Şeyh Mestçi Ali Efendi’ye intisab ederek, epey müddet hizmetinde bulunmuş ve sülükunu tamamlayarak talipleri irşad etmekle görevlendirilmiştir. 1036/ 1626 yılında beka yurduna göç etmiştir Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Hacı Mustafa Boluvi
Edirne – Merkez – Süle Çelebi Camii Şa’baniliğin Karabaşiyye kolu şeyhleri büyüklerinden olan Hacı Mustafa Boluvi , Edirne Süle Çelebi Mahallesi’nde olan Şah Kadın Tekkesi şeyhidir. Aslen Bolulu olan Mustafa Efendi , Şeyh Abdüllatif Halebi’nin şeyhi Karabaş-ı Veli’nin de halifesidir. Tam adı, Mustafa b. Ali el-Boluvi , el Doğani el-Mısri el-Edirnevi’dir. “Mısri Şeyh Hacı Baba” diye meşhur olmuştur. Mısır’da bulunduğu gibi İstanbul’a gelip Doğancılar Ocağı’nda görev yapmış, merhum Musahip Paşa’ya Doğancıbaşı olarak Üsküdar’da iken 1083/1672-73 ile 1084/1673-74 seneleri arasında Karabaş-ı Veli’ye intisab ile 1087/1676’da Şam’da Kol Kethüdası olarak 1094/1683 senesine kadar kalmıştır. 1096/ 1685’de Karabaş-ı Veli ile Harameyn’e giderek hizmetlerinde bulunmuş, 1097/ 1686 senesi Muharrem ayının ilk günlerinde Ravza-i Mutahhara’da, ravza ile minber arasında bir yerde, kendisinden halifelik icazetini almıştır. Karabaş-ı Veli’nin dört yüz seksen beşinci halifesidir. Mustafa Boluvi , şeyhi Karabaşi’nin vefatından sonra Kahire’ye gitmiş, burada Karameydan denilen mahalde büyük bir hankah yapıp, tarikatı yaymıştır. Bizim tahminimize göre onun buradaki irşad faaliyetleri 1097/ 1686’dan sonradır. Senai şeyhin burada dokuz seneden fazla kaldığını 1110/1699’da da Edirne’ye geldiğini belirtir. Daha sonra ise İstanbul’a dönen Boluvi’nin on iki halifesi olup, bir kısmını Kudüs’e, bir kısmını da Şam’a göndermiştir. 1124/ 1712 yılında Edime’de olan Boluvi’nin, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’teki halifelerinden mektuplar gelmiştir. Mısır halkı kendisine ram olmuştur. Dokuz sene Mısır’da, on sene Edirne’de bulunmuştur. Boluvi Edirne’ye geldiğinde, onu, Uşşaki şeyhlerinden Osman Sıdki Efendi (ö. 1114/ 1702) karşılamıştır. Burada iki sene kadar Sultan Selim Medresesi’nde bir odada kalmıştır. Merhüm İbrahim Paşa’nın eşi kendisine Uzun Kaldırım diye bilinen yerde bir tekke inşa ettirmiş ve 1129 / 1717531 senesine kadar burada vazife yapmıştır. Senai, onunla ilgili bir hatırasını şöyle nakleder: “Bu fakir, merhum Hacı Baba ile Edime’de 1124-25/ 1713 senesinde sohbet ederken, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’ten halifelerinin mektuplan geldikçe kemal-i safasından hamd ve şükredip ağlardı. Öyle nakledilir ki, Mısır’da iken Mısır halkını kendisine bağlamıştır ki, bunların içinde bir çok şeyh de bulunmaktadır. Hacı Baba Mısır’da dokuz sene kadar irşad kutbu olmuştur”. Boluvi Şeyh Mustafa Efendi, Karabaş-ı Veli’nin Hasan ve Hüseyin adındaki oğullarını İstanbul’a göndermiştir. Bu zatın da, on iki halifesinin olduğu Senai’nin rivayetleri arasındadır. Boluvi’nin silsilesi, Karabaş-ı Veli, Şeyh İsmail Çorumi, Şeyh Ômer Fuadi ve Şeyh Muhyiddin vasıtasıyla Hacı Şa’ba.n-ı Veli’ye ulaşır. 1129/1717 tarihinde Edirne’de irtihal edip, Tarlakapı’da tekkesi yakınında olan Süle Çelebi Camii sahasına defnedilmiştir. Kabirlerinin üzerinde türbe yoktur. Yalnız taş vardır. Şabani tacı tersim olunmuştur. Mezar taşının üzerine Şeyh Cemaleddin Uşşaki’nin söylediği şu tarih yazılıdır: Hazret-i Şeyh Mustafa pir-i tarik-i Halveti Nice sal olmuş idi rahına anın rehnüma Sığmadı anın kemali çün cihan-ı faniye Anın içün koyup anı eyledi ‘azm-i beka Rabb-i ‘İzzet kabrini pür-nur ide ta haşre dek Ruhunu takdis ide hem lutf-ı fazlıyla Hüda Çıktı ikilik rüsumdan dedim tarihini Bu fenadan gitdi ‘alem kutbu Hacı Mustafa (1129/ 1717) Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Aşık Musa Efendi
edirne – merkez – hasan sezai tekkesi Aşık Musa Efendi , Gülşeniyye tarikatının piri Şeyh İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1534)’nin halifelerinden olup, aslen Edirne’nin Ada nahiyesine bağlı Ahur karyesindendir. Asıl adı, Atayi ve Evliya Çelebiye göre “Muhammed”, Hulvi’ye göre “Musa”dır. Edirne hacılarının ricası üzerine burada halife olarak Gülşeniliği neşre memur buyurulmuştur. Alim, fazıl, mürşid-i kamil zattır. Yavuz Sultan Selim ile Mısır’ın fethine katılanlardandır. Bu durumdan da anlaşılıyor ki, Mısır’ın fethinden sonra Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olmuştur. Ona intisabından sonra uzun süre cezbe halinde yaşamıştır. 971 / 1563-64277 tarihinde Edirne’de Hacı Dergahı’na defnedilmiştir. Bu dergah sonra Sezaiyye dergahına çevrilmiştir. Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre, Aşık Musa Efendi, Mısır’ın fethinden sonra orada bulunan Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olup, İbrahim Efendi, Aşık Dede’nin kulağına “hu” diye bir nara vurunca, Aşık Dede ilahi aşka düşüp hemen o an nesi varsa ondan geçip, baş ayak yalın, sine üryan Kahire sokaklarında gezer olmuştur. Sultan Selim’le birkaç kez karşılaştıklan halde onu tanımazlıktan gelip yürümüştür. Sultan Selim, “Aşık Dedemi bu halden kurtarsın” diye İbrahim Gülşeni’ye haber göndermiş, o da “aşk-ı hakiki-i ilahiye müstağrak olan aşık-ı hakikiye dokunmasın. Onun belirli vakti var. geldiginde icabına bakarız” demiştir. Yedi yıldan sonra Şeyh Saib adında bir zat, Aşık Dede’ye Kahire sokaklannda rastlamış, durumu anlayarak hemen İbrahim Gülşeni huzuruna gelip rica etmiş, bunun üzerine Aşık Dede’yi Gülşeni huzuruna getirmişler, bir kez daha nara ile “hü” deyince, cenab-ı Hakk’ın emriyle Aşık Dede ayılıp gönül aynası ilahi nur ile ışıyıp dolmuştur. O sırada İbrahim Gülşeni Aşık Dede’ye bir hırka, seccade ve alem verip Edime’ye göndermiş ve “diyar-ı Rum aşıklarına pişva ol” demiştir. O da Mısır’dan ayrılıp Sultan Süleyman huzuruna geldiğinde ilgi bulup, ikramlar ederek Edirne’ye yolcu etmiştir. Küçükpazar yakınında şah Melek Zaviyeside post sahibi olup, yirmi sene dervişlere Giüşeni yolunda rehber olmuştur. Vefat edince bu zaviye bahçesine defnedilmiştir. İbrahim Gülşeni tarafından Edirne’de irşada memur buyurulunca, bütün camileri gezmiş, tevhide başlamak ıçın uygun bir mahal araştırmakta iken, nehir kenarında olan yıkılmaya yüz tutmuş ve vaktiyle gelen misafirlere tahsis edilmiş olan Küçük Pazar yakınındaki Şah Melek Zaviyesi’ni intihab ile, burada ikamet etmiştir. Aşık Musa Efendi’den sonra Şeyh Mehmed Efendi, Seyyid Ali Efendi, Şeyh Mehmed Sırri, Muhammed La’li Gülşeni ve Hasan Sezayi postnişin olmuşlardır. Son zamanlarda ise torunlarından Mehmed Vahid Efendi postnişin olmuştur. Kabri, Sezayi Türbesi’ne bitişik olup, sandukasının önündeki levhada şunlar yazılıdır: Hazret-i ‘Aşık Efendi ol seniyy-i Hayderi Kıl ziyaret al buy-ı vird-i Ahmedi Sırr-ı pakine teveccüh eyle her dem ey Vefa Bulmak istersen hakikat feyz-i pak-i Gülşeni Bu beyitlerin nazımının Sezayi’nin torunu olan Şeyh Vefa’nın olması muhtemeldir. Aşık Musa’nın manzum veya mensur müstakil bir eserine rastlanmamıştır. Bilinen tek şiiri, Pir İbrahim Gülşeni ile karşılaştıklarında cezbeye kapılıp söylediği şu beyittir: Ser-i küyuna sehv ile n’ola bassa kadem ‘Aşık Ser u pa fikrin itmez neylesün hem mest hem ‘aşık Aşık Musa Efendi’nin Halifeleri Himmet Dede Himmet Dede (ö. ?), Şeyh Aşık Masa Efendi ‘nin halifelerinden olup, Fındık Fakih Mahallesi’nde Gülşeni Dergahı sokağında bulunan adına ait Himmet Dede Tekkesi’nin banisidir. Hayatı hakkında bilinenler sınırlıdır. Türbesi, mezkur tekkenin haziresindedir Abdülkerim Efendi Şeyh Abdülkerim Efendi, Edirne’de dünyaya gelmiş olup, Şeyh Aşık Musa Efendi’nin manevi terbiyesi altında yetişmiş ve ondan hilafet almıştır. Şeyhi Aşık Musa’nın vefatından sonra yerine Şah Melek Zaviyesi’nde postnişin olmuştur. Arif bir zat olan Abdülkerim Efendi, uzun zaman kabiliyet sahiplerini irşad ile meşgul olmuş, 992/ 1584 tarihinde Edirne’de vefat etmiştir. Mezkur zaviyede Aşık Efendi yakınında medfündur. İrtihaline şu mısra tarih düşülmüştür: Oldı Kerim Efendi’ye daru’l-cinan makam Sandukası üzerinde Veli Dede Tekkesi şeyhi Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Şeyh-i sani hazret-i Abdülkerim Menba’-ı feyz idi ol kalb-i selim Gel Vefa dergahına yüz sür anın Ta olasın mazhar-ı lutf-ı Rahim Abdülkerim Efendi’nin oğlu Şeyh Sadık Efendi (ö. ?) de babası yanında medfun olup, sandukası üzerinde yine Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Hazret-i ‘Abdülkerim-zadesi Şeyh Sadık oldı vaktin zübdesi Türbesin eyle ziyaret ey Vefa Diler isen gide kalbin gussası Abdülkerim Efendi’den sonra yerine halifesi Mehmed Sırri Efendi postnişin olup, ondan sonra Seyyid Kutub Efendi, ondan sonra oğlu Seyyid Ali Efendi, ondan sonra Mehmed Sırri Efendi’nin halifesi La’li Muhammed Fenayi şeyh olmuşlardır. Abdülkerim Efendi’nin 963 / 1555 tarihinde Hazarat-ı Hams tertibi üzere kaleme aldığı bir Mevlid’i vardır. Şu beyitler onundur: İlahi ma’rifet nurun delil et Sirac-ı ‘akla kudretten fetil et Kulubun kalıbını rüşen eyle Ma’ani sırrı ile gülşen eyle Şeyh Larendeli Şani İbrahim Efendi, Abdülkerim Efendi’nin halifesi olup, Gülşen-i Efkar ve Mir’atu’s-Safa adlı eserleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Kaplan Baba
Edirne – Mumcular sokakta ( Tam yerini bulmadık ) Kaplan Baba olarak biline tekke; Çavuş Bey Mahallesi Mumcular Sokak’ta yer almaktaydı. Kadiri tarikatına bağlı tekkeden günümüze Kaplan Baba ‘nın yatır özelliğinde mezarı ulaşmıştır. Bu mezar, Mumcular Sokağı köşesinde bir berber dükkanı önünde yer almaktadır. Edirne Müzesi Arşivinden elde edilen tarihsiz bir fotoğrafa göre Kaplan Baba Kaplan Baba Mezarı mezarının yönünün değiştirildiği anlaşılmaktadır. Çimentodan dikdörtgen formlu mezar, yeşil boyalıdır. Üzerinde baş ve ayak taşı olabileceği düşünülen tahrip olmuş mezar taşları bulunmaktadır. Ancak herhangi bir kitabe izine rastlanmamıştır. 30 Aralık 1929 tarihinde 168 numaralı kararla satılığa çıkarılan tekke enkazının, 20 Ocak 1930 da 185 numaralı kararla 272 liraya Mişon adlı bir kişiye satıldığı bilinmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi
kastamonu – tosya – Hacı Hafız Recep Ese , 1934 yılı Temmuz ayında Kastamonu’nun dostlar şehri Tosya’da dünyaya gelir. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi Emine’dir. Babası Semerci Sarı Hüseyin lakaplı Hüseyin Ese’dir. Anne ve baba tarafından soyları Hz. Hüseyin (radıyallahu anh) Efendimiz’e uzanmakta olup seyyiddir. İlköğrenimini 1941-1946 yılları arasında İnönü İlköğretim mektebinde tamamlar. İlköğrenimini tamamladıktan sonra hafızlığa çalışmaya başlar. Bunun için zamanının meşhur hafızlarından olan Kurra Hafızı Çaybaşılı Mustafa Efendi ve Hafız Rahmi Çatıkkaş Efendi’den, Yeni Cami adıyla bilinen Mer’aş-i Abdurrahman Paşa Cami’nde Kur’an-ı Kerim dersleri görür. Hafızlık öğrenimini iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlar ve 1950’de yapılan bir merasimle icazetini alır. Hafızlık eğitiminin bitince İstanbul Vefa Lisesi’nin ortaokul kısmında okumaya başlar. Ancak iki yıl sonra okulu bırakır. “Ne yapayım diye düşünmek, niye yaptım diye pişman olmaktan iyidir.” düşüncesiyle hareket eden Hacı Hafız Recep Efendi’nin öğrenimini yarıda bırakması onu etkilemez, aksine ilme ilgisini artırır. Arapça öğrenmeye çok meraklıdır ve yaşamında en üst seviyeye çıkar. Yaşamı boyunca kendini din ilimlerini öğrenmeye adar. Önceleri Tosya’ya müftü olarak atanan Ahmet Serdaroğlu Hoca Efendi’den, ondan sonra da Lütfi Şentürk Hoca Efendi’den dersler alır. 1955-1957 tarihleri arasında askerliğini Siirt ve Malatya’da yapar. 1957 yılında askerden dönen Recep Efendi, baba mesleği olan semerciliğe başlar. Bu dönemlerde sabah namazlarından önce Pazar Cami ve Yeni Cami’de mukabele okumaya devam eder. Askerlik görevini tamamlamasının ardından öğrenim ve çalışma hayatını kaldığı yerden sürdürür. 1959 yılında Tevhide Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Abdullah (1960) ve Said (1962) adlarında iki çocukları dünyaya gelir. 1960 yılında Lütfi Şentürk Hoca Efendi başka bir yere tayin edilir. Bu sırada Ilgazlı Hacı Hafız Ahmet Efendi ’nin kendini okutmak istediği talebini aileye iletir. Aynı yıl Ilgaz-Kaleköyü’nde köy imamlığı ile görevlendirilir. Ilgaz’da kaldığı süre boyunca ilim tahsili için her sabah 6 km yürüyerek Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’den sarf, nahiv, fıkıh, tefsir, kelam, hadis, ahlak ve tasavvuf gibi zahiri ve batini dersler alır ve öğlen namazından önce tekrar köye döner. Bu şekilde yaklaşık 16 yıl devam eder. 8 Aralık 1975’te Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’nin irtihalinden sonra hilafet görevini alır. Hacı Hafız Recep Efendi 30 Mayıs 1976’ya kadar Kaleköy’deki imam hatiplik görevine devam eder. Sonra görevinden istifa ederek Tosya’ya yerleşir. 3 Ocak 2008’de ise vefat etmiş olup kabri Tosya’dadır. Kendisi Mevlana Halidi Bağdadi’nin Halidiyye risalesini “Tasavvufta Edep, Erkan ve Yol Alma Hususları” adıyla terceme etmiştir., Veda Vasiyetnamesi Şu vasiyetname; Hak Teâlâ’nın varlığına ve birliğine cümle noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna ve Muhammed Aleyhisselâm’ ın Hak Peygamber olup canib-i manevisinden haber verdiği şeylerin cümlesine kalp ile inanıp dil ile ikrar eden Hüseyin Oğlu Recep ESE ‘ nindir. Ey kardeşlerim! Bu fani dünyaya aldanmayın. Zira her doğan ölecektir, her gelen gidecektir. Bu yolculuk bize de vardır. Fırsat elde, vücut sıhhatte iken tövbe istiğfar edip, Hakkullah’ı ve Hakkı İbadiyi ( kul hakkını ) üzerinizden giderin. Benim gibi gafil olmayın. “ Ölüm zamanında Allahu Teâlâ’ya hüsnü zan ederek can veriniz. “ diyen peygamberimizdir. İnsan, hayatında korkusu ümidinden; ölüm zamanında ise ümidi korkusundan çok olmalıdır. Allahu Teâlâ’nın af ve mağfireti sonsuzdur. Rahmetin deryası andan çok büyüktür, gam yemem diye ümidvâr olmaya çalışmalı. Hadis-Şerifte geldi ki “ Bir mü’minin vasiyetsiz iki gece geçirmesi helâl değildir “. İslama uygun vasiyet edip saadet-i ebediyeye, Muhammed Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizin şefaatine kavuşmak cümlemize nasip eylesin. Evlâdıma, ahbâb-ı yâranıma vasiyetim odur ki; Kelime-i Tevhidi telkin etsinler , “ Söyle” diye ısrar edip zorlamasınlar. Zekarât-ı mevt ( ölüm acısı ) , bin kılıç darbesinden acıdır. Bir mü’min can verirken “ Lâ ilâhe illâllah “ derse canı rahat bulur. Yüzü nurlu olup ve can verme acısı duymaz. Yanımda bulunan dost ve ahbaplarım bana hayır dua edip, saadet ve imanla gitmem için duada bulunsunlar. Tövbe etmeyi hatırlatsınlar. Bedenimi temizleyip tırnak, koltuk, kasık ve traş olmayı ve diğer sünnet olan şeyleri hatırlatmayı ihmal etmesinler. Mümkünse gusül, değilse abdest aldırsınlar. “ Can alıcı melek kendisine geldiği zaman abdestli bulunan kimse şehitlik mertebesine kavuşur.” Buyruldu. Kıbleye döndürülüp sağ yanıma yatırsınlar. Güzel kokulu buhur yakıp, kötü kokuları gidersinler. Yasin-i Şerif suresini okumayı ihmal etmesinler. Ölürken yanıma kadın ve çocuk koymasınlar. Salih din kardeşlerim yanımda bulunup, silsile-yi şerifi okusunlar. Ruhum kabzolunca, gözlerimi kapayıp, çenemi ve ayaklarımı bağlasınlar. Eğer bulunursa arkadaşlarım yıkayıp, ağzıma su kaçırmasınlar. Bütün bedenime kâfuri ile hazırlanmış suyu döksünler. Kefenimin içinde bulunan tefârik gül esansı ile zemzemi karıştırıp yüzüme ve azalarıma koysunlar. Arkamdan feryad – ı figan edip ağlamasınlar. En kısa zamanda devir muamelesini yapmayı ihmal etmesinler. Sala verilmesin. Sonra zamanında namazımı kılıp defnetmeye çalışsınlar. Cenazemi mezarlığa götürürken, arkamdan tekbir, tehlil getirmesinler. Bıraktığım meblağı alıp beyan olunduğu üzere sarf eyleyin. Devre oturanlar fakir ve salih kimselerden olsun. Zira o verilen paralar o fakirin kendi malı olur. Defnetmeden önce, devir muamelesini yerine getiriniz. Kabrimin derinliği boyumca olsun. Eni, yarısı kadar olsun. Tamamı kazıldıktan sonra kıble tarafına bedenim girecek kadar geniş ve derin kazsınlar, buna Lâhit derler. Mümkün ise yapınız. “ Lâhit, bizim içindir; yarık, bizden olmayanlar içindir. “ buyruldu. Ancak, toprak yumuşak ve gevşek ise müstesnadır. Yedinci günü, kırkıncı ve elli ikinci günü diye bir şey yoktur. Yapmak mekruhtur. Böyle bir şey yapılmaz. Yalnız, gün saymadan kolayına giden her gün bir sadaka vermesi yerinde olur. Nefislerimin kötülüğünden, amellerimizdeki günahlardan ve kabirde korkmaktan Allahu Teâlâ’ya sığınırız. Hadis-i Şerifte geldi ki ; “ Herkesin gökte iki kapısı vardır : Birinden rızkı iner, diğerinden iyi ameli yukarı çıkar. Ölünce o kapılar kapanır. Bir mü’min ölünce namaz kıldığı yerler bir birine seslenip “ filan mü’min vefat etmiş” deyip ağlarlar. Gök ve yer de ağlayıp, secde ettiği yer, bulunduğu mekânda matem tutarlar ve bu yerler kıyamet günü hüsn-ü haline şahitlik yaparlar. “ İmam-ı Tırmizî, Şerh-i Sudur’unda, Huzeyfe Hazretlerinden bildirdi buyurdu ki ; “ Kabirde ve ahrette hesap vardır. Kabirde hesap olunan kurtulur, kıyamette hesap olan azap görür. “ Kabir azabından ve cehennem azabından Rabbime sığınırız. Muhammed Sallallahü aleyhi vessellem’in ümmeti olup, şefaat-i uzmaya nâil ve Liva-ül Hamd sancağı altında cümlemizi haşr ü cem eylemesini Allahu Teâlâ’dan niyaz ederim. Mezarımın üstünü mermer gibi ziynetli şeylerle tezyin etmeyiniz. Gül ve sedir ağacı dikmek münasip olur. Cümle akraba ve dostlarım haklarını helâl etsinler. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Evlatlarıma vasiyetim odur ki; 1. Siyasetle uzaktan yakından ilişkiniz olmasın. Çünkü siyaset, bulaşıcı hastalık gibidir. Telâfisi mümkün olmaz. Karşı taraftaki melek gibi adamı şeytan gibi, kendi safındaki şeytan gibi adamı melek göstermeye çalışmak ve bundan hâsıl olan vebali herkesin taşıması mümkün değildir. 2. Dünürlük işine karışmayın. Annesi-babası evlâdını en iyi bilendir. Israr etmeye lüzum yoktur. Herkesi kendi haline bırakmak lazımdır. 3. Orduya ve hükümet başkanına kötü söylemeyin. Beddua etmek millete zarardır. Milletin aynası hükümettir. O halde fertler kendini düzeltmeli, iyi olmaya çalışmalıdır. Suçu hep başkasında ararız. Hâlbuki kendimizde arayıp tövbekâr olmak lazımdır. İnsan güneş gibi olup herkesin üzerine doğmalıdır. Su gibi lâtif, toprak gibi mütevazı olursak dünyada rahat ve huzur, ahrette ise saadete nail oluruz. 4. Gizli aşikâre Allah’tan kork. İstikamet üzere ol. Kimseyi hor-hakir görme. Allah’ı taksimine razı olan kimse kaybettiği şeyden dolayı üzülmez. Nefsinin arzu ve isteklerini terk eden hür olur. Hasedi bırakanı insanlar sever. Kişinin kendini beğenmesi, aklının zayıf olduğuna alâmettir. Bir işi ‘’ Ne yapayım’ diye düşünmek; ‘’Niye yaptım’’ diye pişman olmaktan daha iyidir. Yorulmadan rahatlık olmaz. 5. Çocuklarına iyi muamele et. Eve gelince çocuk gibi ol. Saadet ve huzurda daim ve kâim ol. ÇOCUKLARIMA VASİYETİMDİR; Dünya malı için birbirinize darılmayın. Şimdiye kadar o mal ile mi geçindiniz. Aldatırsan da kardeşini aldatırsın, aldansan da kardeşine aldanırsın, başkasına değil. Bunlar hayal ürünüdür. Hoşgörü ile davranın. Dünya malı küllükte bulunan bir kemik parçasına benzer. ‘’ Sen alacaksın, ben alacağım’’ diyerekten vakit geçirirler; nihayet onlara da yaramaz. Şayet o bölsün öbürü alsın, öbürü bölsün sen al. Kadın kocasının zulmünden değil, aldırışsızlığından üzülür. Kıymetini iyi bilin. Daha şimdi anlayamazsınız. Her şeyi müşavere yolu ile halletmeye çalışın. Hani bir zamanlar babanız ne oldu? İnşaallah Cennette beraber oluruz. Cenab-ı Hâk cümlemize iman nasip eylesin. Dünyanın geçici varlığına aldanıp, fâni hayatta gaflete dalmak, kâr-ı akıl değildir. Sofranıza oturan doysun. Herkese hoş davranın. Ailenize sert muameleden çekinin. Bu yolculuk bugün bana ise yarın sizedir. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Birgivî’ yi okumaktan geri kalmayın. Ehl-i Sünnet itikadını tahsil edip, ona göre yaşayınız. Şiârınız Ehl-i Sünnet olsun. Şiârınız Mürşidinizdir. Başka bir şey aramanıza gerek yoktur. Dualarımız; iki cihanda yüzünüz ak olsun. Cümlenize hakkımı helal ettim, siz de ediniz. Ihvân-ı yârana selam ve dua da bulunuruz. Onlara da hakkımı helal ettim. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Recep ESE 08.01.2007 Pazartesi 13.45 1. Bu iş burada bitmiştir. Bundan sonra herkes İmam-ı Azam mezhebine tâbi olarak yaşasın. 2. Kardeşler arasında ufak tefek şeyler için nizak fezak yapmayın. Kardeşçe iyi geçinin. 3. Namazınızı geciktirmeden kılınız. Dünya ve ahret Allah’a kul olalım. (olun) Bu dünya fanidir. Hepsi senin olsa ne olacak. Baki Hüda’ya emanet olunuz. Babanız Recep ESE Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.) 33- Hz. Yapraklalı Hacı Mustafa Okutan (ks.) 34- Hz. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi (ks.) 35- Hz. Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi (ks.)
Bayraklı Dede – Kastamonu
kastamonu – kastamonu kalesi Kale burcunun dibinde ve batı tarafında medfundur. Adı Mağripli Yunus Efendi’dir. Yunus Mürebbi diye bilinir. 927/1520 yılında Mağrip’ten Kastamonu’ya geldi. Görünüşte kendi halinde fakir ve miskin bir kimse idi. Şehrin dışındaki tatlı sulardan su getirip satarak geçimini temin eder, aynı zamanda Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını görürdü. Lakin aslında manevi irşad ordusunun yaman bir eri idi. “Aba altında nice erler yatar” misali Cenab-ı Hakkın nuru ile bakar, özünden sözüne inciler dizilirdi. Sıradan insanların pek değer vermemesine rağmen kıymetini takdir edebi lenler onun sayesinde tasavvufun muhabbet denizine dalarak nasiplenmişlerdir. Peygamberimizin ruhaniyetine rüya vasıtasıyla ulaşabilecek derecede makam sahibi idi. Nitekim Kastamonu’yu teşrifleri de bu vesile ile mümkün olmuştur. Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını temin ile görevli olarak buraya gelmişlerdir. Bu sebeple kendisine, terbiye eden koruyan anlamında mürebbi lakabı verilmiştir. Peygamberimiz (sav), bu hizmeti karşılığında kendisine asrında ve asrından sonra yaşayan bin kişiye şefaat edecek bir kudsi kuvvete ulaşması gibi bir makamı taahhüt etmişlerdir. Böylece Kastamonu’da onüç yıl yaşamış ve Ali Asgar Efendi’den 15 gün sonra 940/1533 yılında vefat etmiştir. Kalenin batı tarafındaki burcun dibine defne dilmiştir. Halkın bilmesi için medfeninin bulunduğu yere bir bayrak dikilmiş ol duğundan “BayraklıDede” olarak bilinir. Kabri ziyaretgah olup günümüzde yine ayyıldızlı bayrağımız başında halen dalgalanmaktadır. Allah (cc) şefaatini nasip etsin. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

İbn Neccar Türbesi
kastamonu – merkez – ibn neccar camii İbn-i Neccar Mahallesi Atlambaç mevkiinde ve kalenin hemen dibindeki İbn-i Neccar (Kubbeli) mescidinin doğu bitişiğindedir. Mescidin bahçesini çevreleyen taş duvarın içinde etrafı açık, sadece üzeri mescit saçağının sundurma biçimindeki uzantısı ile örtülmüştür. Yerden bir metre kadar yükseklikte bir sehpa üzerinde bulunan ağaç sandukanın kime ait olduğuna dair belge yoktur. Ancak halk tarafından bu zatın, İbn-i Neccar Camii ile Kubbeli Mescid’in banisi olan Murad oğlu Hacı Nusret Efendi olduğu söylenmektedir. İbn-i Neccar (Marangozoğlu), lakabıyla meşhur olan bu zatın, kendi adıyla anılan camiin yapılış tarihi 754/1353 olduğuna göre Candaroğulları dönemin de yaşamış bir hayır sahibi olduğu kesindir. Vefat tarihi bilinmiyor. Rahmetulla hi Aleyh. Türbe, ziyaretgah olup çevre düzenlemesine ihtiyaç vardır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Maden Dede
kastamonu – merkez – atabey camii karşısındadır. Atabey Camii kapısının karşısındadır. Önden görünüşü itibarıyla kıble duvarı büyük bir kemerden ibarettir. Kemer, kesme taştan geniş ve sivri biçimde yapılmıştır. Çevresi çok yıpranmış olmasına rağmen güzeldir. Kitabe taşları kırılmış ve muhtemelen tamirler esnasında ayrı ayrı yerlere konulmuştur. Okunabildiği kadarıyla sağ üst köşede, “Emera bi imareti…” , sol köşede ise, “… isna… semane mie …” yazıları vardır. 800/1400 Küsur yıllarına ait bu kitabe kalıntılarının bu türbeye mi yoksa başka bir binaya mı ait olduğu belli değildir. 85 Cm. duvar kalınlığı olan türbe, moloz taşından yapılmış, üzeri tekne tonozla örtülmüştür. Çatısı ahşap üzeri kiremitlidir. İkisi cami tarafında ve dikdörtgen biçiminde, biri de doğu tarafında ve kemerli olmak üzere üç pencereden ışık almaktadır. Kuzey tarafındaki duvarın inşa tekniği ve iptal edilmiş kapı, türbenin dışında bulunan tek mezarın da önceden türbeye dahil olduğu intibamı vermektedir. “Atabey Cami-i şerifinin kebir kapısı karşısında medfun Maden Dede Türbe-i şerifinin mürur-u zamanla köhneleşmiş kubbesinin hedm olunmasından (yıkılmasından) dolayı yeniden inşaası için icap eden bir kıt’a keşif defteridir” başlıklı 5 Mart 1327 tarihli keşif özetine göre bina bu tarihte yenilenmiştir. Bahsi geçen restorasyonda kireç, kum ve ketenden yapılan harçla taş ve tuğla karışık olarak örülen duvar üzerine pişkin tuğla ve örencik taşıyla kubbe inşa edilmiştir. Kubbe nin altı kireç, kum ve ketenli harçtan yapılan beyaz sıva ile sıvanmıştır. 6.5×8 Metre ebadındaki türbenin içinde üç mezar vardır. Sandukalar lahitlerin hemen üzerine konulmuştur. Ortada bulunan lahid, bütün taştan çıkarılmış olup şahidelerdeki yazılar okunamayacak derecede yıpranmıştır. Bu yüzden kime ait olduğu belli değildir. Mezarlardan birisinin Maden Dede ‘ye ait olduğu kesindir. Bir diğerinin de halifesi olan Veli Dede ‘ye ait olduğu söylenmektedir. Maden Dede olarak bilinen zatın adı Ebu Salih el-Münci’dir. Nakşibendi şeyhi Hemedan’lı Yusuf Efendi’nin halifelerinden olup Maveraünnehir ulemasındandır. XII. asrın ikinci yarısında hayatta olduğu ve Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin (vefatı: 561/ 1165-66) kendisini ziyaret ettiği söylenir. Yaşadığı dönemde şiilerin faaliyetleri artmış olduğundan, şeyhi tarafından Anadolu’ya gönderilen halifelerden birisidir. Yani şiilerin bozuk akidelerine karşı Müslümanları aydınlatmak amacıyla buraya gönderilmiştir. Madenler hakkında uzman olan Ebu Salih, burada çeşitli madenler de keşfederek, harp halinde bulunan zamanın hükümdarı Hüsameddin Çoban Bey’e müzahir olmuştur. Bu yüzden kendisine “ Maden Dede ” denilmiştir. Fetihten sonra Atabey Gazi, Maden Dede ‘ye camiin imamet ve irşad hizmetlerini tevdi etmiştir. Nakşibendi tarikatı üzerine irşad görevini üstlenen Maden Dede , vefatına kadar bu hizmetlere devam etmiştir. Kendisinden sonra yerine Veli Dede ve İsa Dede gibi zevat irşad seccadesine oturup görevi devam ettirmişlerdir. Üçüncü lahdin kime ait olduğu meçhuldür. Bunun, İsa Dede ‘ye ait olduğu söylenmekte ve hatta türbenin kapısına İsa Dede’nin biyografisi levha halinde yazılmışsa da bu bilgi yanlıştır. Zira Şeyh Şa’ban-ı Veli Menakıbnamesi’nin 32. sayfasındaki derkenarda bu zatın, Harmancık Kabristanı’nda medfun olduğu yazılıdır. Aynı eserdeki bilgilere göre İsa Dede , Ankara’da medfün Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin halifesidir. Zahiri ilimlerde asrının ileri gelenlerinden olduğu gibi tasavvufta da mümtaz bir mevkie sahiptir. Bayrami tarikatında yeni usuller geliştirmiştir. Daha sonraları bu usuller, “Usul-i iseviyye” olarak adlandırılmıştır. İsa Dede , Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin Kastamonu’yu şereflendirdiği 937/1530 tarihinde hayatta olup kendisini karşılamak üzere iki dervişini şehir dışına göndermiş ancak dervişler, Şa’ban Efendi kendisini tanıtmadığı için onu fark edememişlerdir. İsa Dede’nin vefat tarihi tesbit edilememiştir. Kendisinden sonra Şeyh Ali Dede , Müftü Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Mehmet Efendi, Münzevi Şemseddin Efendi gibi halifeler posta oturmuşlar. Türbe ile kuzeyindeki şahsa ait evin arasında bulunan tek mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Mahalle sakinlerinin anlattığına göre bundan 40-50 yıl önce bu evin sahibi olan şahıs, mezarın bulunduğu yeri bahçesine dahil etmek üzere kazmaya başlar. Olağandışı bazı engellere aldırmayıp kazıya devam eder. Tam mezarın bulunduğu yere geldiği anda aniden iki gözü birden kör olur. Daha sonra bu şahıs evini başkasına satarak burayı terk etmiştir. Bu gün mezar, hafriyat yapılan bu kısımdan iki metre kadar yüksekte bulunmaktadır. Hadisenin bir benzeri 1 Mart 1998 tarihinde tekrar vaki olmuştur. Madendede Türbesi ile aynı çatı altına alınarak üzerinin kapatılması mümkündür. Allah (c.c.) derecelerini daima yüceltsin. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Benli Sultan ( Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi )
kastamonu – ılgaz – ahlat köyü Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle birlikte hakkında anlatılan menkıbelerden hareketle XVI. asrın başlarında yaşamış olduğu kabul edilen Benli Sultan ’ın adı etrafında oluşturulan etki halesi oldukça geniştir. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in yazısından öğrendiğimize göre, külliyesi Kastamonu’ya 27 km uzaklıkta Ilgaz Dağı’nın eteklerindeki Ahlat Köyü’nün Benli Sultan mahallesindedir. Cami, mutfak, misafirhane ve türbeden müteşekkil yapılar topluluğunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde ve muhtemelen onun emriyle inşa edilmiş olduğu kabul edilir. Külliyenin bir yangın geçirdiğini, önce Şeyh Şani Efendi , daha sonra da Şeyh Nureddin Efendi tarafından tamir gördüğünü ve 1994’te de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş olduğunu öğreniyoruz. Türbesinde sekiz ve ön tarafta üç olmak üzere on bir sanduka vardır. Kıble tarafında en başta bulunan sanduka Nakşibendi şeyhi Mehmet Muhyiddin Efendi ‘ye aittir. Yanağında büyükçe bir ben bulunduğu için Benli Sultan lakabıyla meşhur olan Mehmet Muhyiddin Efendi’nin Tosya’dan, Sivas’tan veya aynı köyden ya da bir başka köyden gelip buraya yerleştiğine inanılır. 1500 yılları başında buraya gelerek II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim dönemleri ile Kanuni’nin saltanat yılları başına kadar yaşadığı söylenmektedir. Hz. Pir Şeyh Şa’ban-ı Veli (1500-1570) döneminde yaşamış ve menkıbelere göre onunla yakın münasebet içinde olmuştur. Halkın dini ve tasavvufi açıdan eğitilmesine çok büyük katkıları olur ve hatta Kanuni döneminin meşhur vaizlerinden Kastamonulu Şeyh Muharrem Efendi’nin onun müritlerinden biri olduğu ileri sürülür. Necati Kertiş, çalışmasında şunları kaydeder. ‚ Şakaik-i Numaniye’de bu zattan bahsedilirken ‘Namus-u Ekber ve tâvus-u ahdar gibi mele-i alada (büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı yer) mekan bulur idi. Erbab-ı kulub ve ashab-ı mükâşefeden idi. Sırlara, hafızalara ve gözlere vâkıf idi.’ diye öv(ül)mektedir.‛ Ballıkzade Mahir Efendi, türbeyi ziyaretleri esnasında Benli Sultan hakkında şu şiiri söyler: “Bu dergah-ı muallâ Kabe-i erbab-ı irfandır “Asa suyu ferevandır(fer u an) ona yok gerçi söz amma Olanlar bende elbet mazhar-ı altaf-ı sûbhandır ” Anı icra eden bu kutb-i alem Benli Sultandır” “Bu ali zirve-i İlgaz o Sultan-ı keremkân “Sakın etme tereddüt feyz-i imdadında ey zâir Uluvv-i kadimi temsil eder gaye ki bir handır” Büyük küçük âna halk-ı vilayet cümle kurbandır” Birkaç nesil boyunca Benli Sultan Külliyesinde hizmet yapmış bulunan Karagöz ailesinden Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu kitapçıktan edindiğimiz bilgilere göre, yayla köyü özelliği gösteren köydeki aile sayısı yazları 20 civarında olmaktadır. Benli Sultan ’ın Şeyh Şaban-ı Veli’den beş altı yıl önce vefat etmiş olduğu kabul edilir. Külliyeyi oluşturan yapılardan aşevi 1990’larda yapılmış olup Hasip Yılanlıoğlu Aşevi adını almaktadır. Menkıbeleri Ilgaz Dağındaki Hacıbakiler köyünden birisi, Hac görevini yerine getirmek üzere Hicaz’a gider. Fakat orada her nasılsa kervanını kaçırır. Şaşkın ve üzgün şekilde dolaşırken bir adam niçin böyle dertli olduğunu sorar. -Ben Kastamonu’dan Hacc için geldim. Kervanımı kaçırdım, burada kaldım. Memleketimde çoluk çocuk beni beklerler, ne yapacağımı şaşırdım, der. Adam ona, ‚sen falanca mescide git. Oraya yüzünde büyükçe beni olan bir kimse gelecektir. Ona durumunu anlat ve seni memleketine götürmesini rica et. Her ne kadar reddederse de ısrar edip elini bırakma‛, der. Tarif edilen mescide giden hacı, yüzü benli kimseyi beklemeye koyulur. Sonunda o zat gelip namazını kılar. Ilgazlı hacı da yaklaşarak durumunu anlatır ve ‚beni memleketime kavuşturmanın çaresi sizdeymiş‛, der. Yüzü benli zat, ‚Yanlış gelmişsin. Bizde öyle bir hal ve durum yoktur‛, der. Ilgazlı hacı yine kederli şekilde oralarda vakit geçirirken daha önce hatırını soran kimseyle tekrar karşılaşır. -Sen gitmedin mi hala, ne dolaşıyorsun buralarda, diye sorar. -O dediğiniz yüzü benli zatı buldum. Halimi anlattım. Sen yanlış adama gelmişsin diye karşılık verdi, der Ilgazlı. -Sen yine ona git, der adam.Benim çarem sizdeymiş de. O ne derse desin, elini tut ve bırakma. Yoksa o da memleketine giderse, ondan da mahrum kalırsın. Ilgazlı hacı bu defa denileni yapar ve Benli zatın elini bırakmaz. Israrla, ‚beni köyüme ulaştır‛, diye yalvarır. Sonunda benli kişi: -Peki, gözünü yum, ben seslenmeden de açma, der. Gözünü yumup biraz sonra açtığında hacı kendisini Ilgaz Dağının doruğunda Hacettepe denilen yerde bulur. Benli zat, ‚burası neresi‛ diye sorar. -Burası benim memleketim. Ilgaz Dağının doruğu, Hacettepesi, der hacı sevinçle. -Peki köyün nerede? Adam eliyle Hacıbakiler köyünü işaret ederek, ‚işte burası. Artık sizi bırakmam. Ben bulacağımı buldum‛, der. -Peki öyleyse burada kalalım, diyerek bu günkü Benli Sultan denilen yere yerleşirler. Ilgazlı hacının Demirci Mehmet Efendi olduğu söylenir. Günün birinde Mehmet Efendi Benli Sultan’da bir inşaat olduğunu duyar ve çalışmak için vardığında kendisini Hacc’dan getiren Benli Sultan’ı karşısında görür. Orada çalışmaya başlayarak bütün arazilerini dergaha vakfeder. Bir başka menkıbe de şöyledir . Benli Sultan, döneminde yaşayan iki veli arkadaşı ile Hacettepesi olarak bilinen yere çıkarlar. Aralarında anlaşırlar, üçü de ellerine birer taş alıp onu atacaktır. Attıkları taş nereye düşerse oraya yerleşecek, orada irşad görevi yürüteceklerdir. Benli Sultan eline aldığı taşı fırlatır ve taş 15-20 km. mesafede bugün Benli Sultan köyü olarak anılan yere düşer. Bu durum Benli Sultan ilahisinde de geçer: Hacet‟ten taşını attı Yerine türbesin yaptı Şeyh Şani mamur etti, Yaa Allah der Şeyh Şani Hemen Hu der dervişleri Benli Sultan’ın yerleşmek için seçtiği yerin kervan yolu üzerinde olduğu anlatılır ve denilir ki, külliyesini kurduktan sonra kervanlarla gelen yolcuları burada ücretsiz misafir eder, bu arada irşad hizmetlerini yürütürmüş. Bir menkıbe de külliyenin inşaı sırasında ustalarla ilgilidir. Benli Sultan pek varlıklı biri değildir. Çalışan ustalar nasıl ücret alacaklarını merak ederler. Yaptıkları takip sonucunda Benli Sultan’ın bir taşın altından aldığı altınlardan kendilerine verdiğini anlarlar. Bu durum karşısında bir plan yaparlar. Neden bu parayı almayalım diye düşünerek, Benli Sultan’ın olmadığı bir zamanda, taşı kaldırırlar fakat gördükleri karşısında şoka uğrarlar. Taşın altında yılanlardan başka bir şey yoktur. Bu menkıbede taşın yerini bazen eşik tahtası alır. Ziyaretçilerle ilgili anlatılan bir menkıbe de şöyledir . Birisi; ‚Benli Sultan , Benli Sultan ım diyorsun, göster kendini‛. O kişi böyle söyledikten sonra kapıdan girememiş, yanındaki kişi rahatlıkla kapıdan geçmiş. 1980’li yıllarda kendisinin derviş olduğunu söyleyen yaşlı biri gelerek burada iki yıl kalır. Caminin bir bölümünde ikamet eder. Türbe için aldığı fenerlerde, o sıralarda elektrik olmadığı için mum yakar. Yangına sebep olacağı için ikaz edildiği halde derviş yine bildiği gibi hareket eder. Sonunda bir gece yangın çıkar ve kendiliğinden söner. Ama durum oldukça şaşırtıcıdır. Benli Sultan’ın sandukası üzerindeki ayetler yazılı kumaşın kenarları yandığı halde, yazı olan kısım yanmamıştır. Vakıf kayıtlarına göre, zaviyenin mal varlığının bir kısmı olan Eceoğlu köyündeki on bir parça tarla ile bir değirmen arsasının toplam geliri 1952 yılı hesap cetvelinde 90 lira olarak tespit edilir. Tosya’da ikamet eden Ġmambeşe zade Salih Paşa kızı Fatma Hanım da 1301 tarihli vakfiye ile Kuzyaka Seremettin köyündeki beş gözlü değirmen ile bir adet bahçesini vakfeder. Ayrıca Benli Sultan ve Hamal köylerinde de vakıf arazileri mevcuttur. 1317 tarihli vakıf tahrir defterinden anlaşıldığına göre dergahın aydınlatılmasında kullanılan zeytinyağı ve mum, Ġstanbul Hamidiye ambarından gönderilmektedir. Bu tarihten sonra ise senelik 20 okka zeytinyağı ile beş okka mumun bedeli olan yüz otuz dört kuruşun mahalline gönderilmesine karar verilmiş ve malzeme Kastamonu’dan alınmıştır. Benli Sultan Dergahı Şeyhleri Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu Benli Sultan Külliyesi adlı kitapçıkta Şeyh Şanı Efendi ’nin 19. Yüzyılda yaşamış olduğundan bahisle külliyeye büyük hizmeti geçtiğinden söz edilir. Onun 1842 ile 1882 tarihleri arasında zaviyede şeyhlik yapmış olduğundan, bu süre içersinde zaviyeyi mamur hale getirdiğinden başka ziyaretçileri ağırlaması ve ruh hastalarını tedavi etmesiyle de şöhret sahibi olduğu anlatılır. Vefatıyla birlikte 1888 yılında büyük oğlu Hafız Mehmed Şadi Efendi dergaha şeyh olur ve 22 yıl sonra yerini 1910 yılında oğlu Hafız Mehmed Nuri Efendi’ye bırakır. Ahmet Yaşar Zengin ‘Kastamonu Evliyaları’ adlı kitabında ise Şeyh Şanı Efendi’den söz ederken, onun Kastamonulu olup ilk tahsilini Kastamonu’da yaptığını anlatır. Benli Sultan Dergahı’nın şeyhliğini deruhte etmek üzere Kastamonu’da Halidiyye şeyhi Ahmet Ziyaeddin Efendi’den (Ahmed Siyahi Hazretleri) icazet alarak Nakşi tarikatı üzerine toplantılar düzenlediği ifade edilir. Eline geçen bütün serveti külliyenin tamir ve bakımına sarfettiği ilave edilir. Bayrami şeyhi Ahmed Ziyaeddin Efendi (1864-1946) de Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun ‘Kastamonu’da Bayramilik ve Şemsizade Ailesi’ adlı kitabında belirttiği üzere, Mehmed Nureddin Efendi’ye icazet vermiştir. Nasrullah Camiinin baş imam hatibi Hacı Nureddin Karasu (1885-1953) Benli Sultan Dergahının son Halidi şeyhi olarak icazeti Ahmed Ziyaeddin Efendiden aldığında henüz 25 yaşındadır. Kastamonu’da Ferhad Paşa Camii haziresinde medfun olan babası Şeyh Şadi Efendinin yerini oğluna bıraktığı tarih 1910 senesidir. Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun Altınoluk dergisine yazmış olduğu ‘Hâtıralarımdaki Hocaefendiler’ başlıklı yazısında Benli Sultan Dergahının Halidi şeyhi Hacı Nureddin Karasu ’dan şöyle bahseder. ‚Çocukluğumda bu camide iki imam vardı. İkisi de aynı zamanda şeyh idiler. Başimam Hacı Nureddin Efendi, ya da Benli Sultan Şeyhi’ne Büyük Şeyh; ikinci imam Abdülhadi Efendi’ye Küçük Şeyh denirdi. Cuma ve bayram namazlarını başimam kıldırırdı. Fizikî olarak da Hacı Nureddin Efendi mülehham, oldukça iri yarı; Abdülhadi Efendi ise ufak yapılı idi. Belki de büyük küçük ayırımında bu fizikî görünümün de tesiri vardı. Nureddin Efendi’nin aile künyeleri Karabeyoğlu iken soyisim kanunu uygulanması esnasında Karasu olarak değiştirilmiştir. Benli Sultan Türbesi’ne girerken soldaki lahidin sahibi Şeyh Şânî Efendinin torunudur. Babası ise 1856 yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi’dir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhad Paşa Camii avlusunda medfûndur. Nureddin Efendi’nin tahsil hayatı hakkında detaylı bilgimiz bulunmamakla birlikte, gözünü açtığı ve şeyhliğe kadar yükseldiği bu irfan yuvasında çok iyi bir seviyeye gelebilmiş olmalı ki, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Kastamonu’nun en büyük merkezî camii olan Nasrullah Camii imamlığına tayin edilmiştir. 1942 yılında bir süre İstanbul/Üsküdar’da Nuhkuyusu Camii de denen Cevri Usta Camii imamlığında da bulunup II. Cihan harbinin başlamasıyla Kastamonu’ya dönmüş ve tekrar Nasrullah Camii’nde görevine başlamış; 1951 yılına kadar da bu görevini sürdürmüştür. İsteği ile, eskiden Beyoğlu, halen Beşiktaş Müftülüğü’ne bağlı Küçük Mecidiye Camii imam-hatipliğine görevini nakleden Nureddin Efendi 5 Kasım 1953 günü ikindi vakti camide rûhunu teslim etmiş; 6 Kasım 1953 günü defnedilmiştir. Bu vesile ile merhumun iki vasiyetinden söz etmek icap edecektir. Vasıyyeti üzerine cenazesini dönemin Beyoğlu Müftü Muavini (eski ifadesiyle müsevvidi) kimyager Fuat Çamdibi Hocaefendi yıkamış, Beşiktaş Sinan Paşa Camiinden kaldırılmış; keza vasıyyeti üzerine Karaca Ahmed Kabristanı 8. Adada medfun bulunan (caminin olduğu ada, sol arkası), Trikopisi esir alan Dadaylı Kurmay Albay Halid Akmansü merhûmun yanına defnedilmiş; daha sonra buranın kaldırılacağı söylentileri üzerine, 10. Adadaki (türbenin bulunduğu ada, türbenin 20 metre kadar arkasında) nakl-i kubûr yapılmıştır. Halid Akmansü merhûmun nâşı da Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiştir. Kırk sene sonra Halid Bey’in mezarının nakledilmesi, yıllar öncesinde yapılan işteki isabeti göstermektedir. Hacı Nureddin Efendi âlim, fâzıl bir zât idi. O günün şartlarında hemen herkes hâfız olduğundan, ayrıca onun hâfızlığından söz etmeye lüzum kalmıyor. Hoş bir sîması vardı, insana güven verirdi. Şeyh Efendi’nin Kastamonu’daki evi, Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun da evlerinin önünden geçen cadde üzerinde, tahminen 200 metre kadar yukarıdadır. Halen yerinde beton yığını bulunan bu evin altında fırın vardır ve sıcak ekmek çıktığında güzelim kokusu etrafa yayılmaktadır. Şeyh Efendi günde en az iki, hatta üç defa buradan gelip geçer, cami-ev arasında gidip gelirdi. İşte bu geçişlerde burnuna taze ekmek kokusu ulaştığında durur ve bütün gücüyle kokuyu içine çeker, akabinde el-Hamdüli’llah derdi. Denirdi ki, “Hocaefendi rahatsızlığı sebebiyle ekmek yemiyor, kokusunu hissedebildiği için de Allah’a hamd ediyor..” Torunu Turhan Karasu Bey de bu söylenenleri doğrular mahiyette tamamlayıcı bilgiler veriyor ve “…Eskiden beri midesinden rahatsız idi. 1953 yılında liseyi bitirince Ġstanbul’a yanına gittim. Küçük Mecidiye Camii avlusu içindeki meşrûtasında kalıyordu. Mide kanaması geçirdi, iyileşir gibi oldu. Daha sonra tekrarladı. Muhtemelen mide kanseri idi. Bir keresinde kırk senedir pastırma vesaire yemiyorum, buna rağmen neden böyle oluyor, anlamıyorum demişti”, diyor. 1943/1944 yıllarında merkez üssü Tosya ve il merkezi Kastamonu olan, Tosya’yı nerede ise tamamen yıkan deprem esnasında halk çadırlara taşınmıştır. Artçı depremler sık aralıklarla olmaktadır. Bir öğle namazında cami ağzına kadar doludur. Hacı Nureddin Efendi nöbetçi imamdır. Farza durulur. Daha birinci rek’atta iken sallanmaya başlar ve kısa aralıklarla arka arkaya sallanır. Cemaat panik içinde camiyi terkeder. Hocaefendi depremi duymamıştır. Cemaat kendisini merak etmektedir. Dışarıda, camiin pencerelerin dibine dizilmişler, içeriye bakmaktadırlar. Hocaefendi, hiç bir değişiklik ve telaş göstermeden ve her zamanki gibi huşû içinde farzı bitirir, selâm verir; son sünneti de kılar. Tesbîhat ve duâsını yaptıktan sonra mihraptan doğrulur, vekar içinde, ağır adımlarla camiden çıkarak cemaatin arasına katılır. Muhtemelen depremi ve cemaatin telaşla dışarıya çıkmalarını hissetmemiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreği biterken Benli Sultan Külliyesinin bakımını Karagöz ailesi üstlenir. Bazıları kadrolu bazıları fahri olmak üzere hizmeti geçenler arasında Ahmet Efendi, Şaban Karagöz, Hüseyin Karagöz, Muzaffer Karagöz ve Muammer Karagöz sayılabilir. Kitapçıkta anlatılan menkıbelerden bazıları da şöyledir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Seyyid Ali Danışmend
Kastamonu – Pınarbaşı – Mirahor Seyyid Ali Danişmend’in türbesi Pınarbaşı ilçesinin Mirahor köyündedir. Buhara’dan gelerek buraya yerleşen zatın ne zaman geldiği bilinmiyor. Bursa’da medfun Emir Sultan Hazretleri’nin kardeşi olduğunun kabul edilmesi sebebiyle 14. veya 15. yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Dağın üzerindeki açık türbede medfun olan zatın kırk yıl kadar hayvanlarla konuştuğu ve Padişah Kötürüm Bayezid’in kızının ağzında olan hastalığı tedavi ettiği anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Taşköprü Türbeleri
1871 tarihli Şeriyye Sicili’nden öğrendiğimize göre, Taşköprü’de büyük velilerden Seyyid Hüsameddin, Hızır Baba, Şeyh Abdullah, Fikri Baba, Kara Seydi, Dede Müezzin, Şeyh Sadullah, Gayguncu (Gaygonca) Emrullah Sultan, Yavaşça Sultan, Şeyh Musa, Salih Fakih, Şeyh Abdal Hasan ve Yavlak Arslan Hazretleri medfun bulunmakta olup bunların ekserisinin türbeleri mevcud ve mamurdur. Bunlardan başka üç tekke, bir zaviye, bir kütüphane, iki medrese, bir rüşdiye, ikisi zikura biri inasa ait olmak üzere üç ibtidai, dört sıbyan mektebi, on beş çeşme Taşköprü’nün o yıllardaki durumu hakkında bir fikir vermektedir. ….. Kastamonu iline 62 km, Taşköprü ilçesine 20 km uzaklıktaki köyün adı takriben 60’lı yıllarda Çambaşı şeklinde değiştirilmiş olup önceki adı, Meye olarak geçmektedir. Köyün en önemli etkinliklerinden biri senede bir defa yapılan yağmur duasıdır. Köyün alt tarafında çay kenarında bulunan yatır’da dua yapılır. Gelen misafirlere yöresel yemeklerden ikramda bulunulur. ….. Şeyh Hüsameddin Taşköprü ilçe merkezinde Şeyh Hüsameddin Camii veya Tekke Camii adıyla anılan caminin haziresinde yatan zatın hakkında anlatılanlara göre, kendisi Alaeddin Keykubad’ın komutanlarından Muzaffereddin Yavlak Arslan Bey’in babasıdır. Alaaddin Keykubat, Kastamonu çevresini fetih için onu gönderir. Oğlu ile buralara gelen bu mübarek şeyh de, buraya bir tekke kurar. Kadiri tarikatı üzerine hareket ettiği ve seyyid olduğu kabul edilen Şeyh Hüsameddin, vefatı üzerine buraya defnedilir. ….. Gazi Dede Taşköprü’nün yedi evliyasından biri olarak kabul edilen Gazi Dede ’ye ait olduğuna inanılan kabir, ilçe merkezinde yolun tam ortasında bulunmakta ve her iki yanından arabalar rahatlıkla geçmektedir. Gazi Dede Camii din görevlileri ve konuyla ilgili araştırma yapan Bayram Özsoy, ‚ Gazi Dede Türbesi ’nin diğer il ve ilçelerden de ziyaretçileri olduğunu, mahalle büyüklerden edindikleri bilgiye göre ise, asıl isminin Hüseyin Gazi olarak bilindiğini ve Malazgirt Fatihi Alparslan’ın komutanlarından biri olarak Anadolu’yu Türkleştirme yolunda büyük katkılar sağladığını‛ anlatmaktadır. Özsoy, Hüseyin Gazi’nin Taşköprü’ye yerleştikten sonra kendini ilme verdiğini ve ilçe halkına ilmi yönden çok büyük hizmetleri olduğunu da belirtir. Taşköprü insanına göstermiş olduğu sevgi, saygı ve hoşgörüsü nedeniyle insanların gönlünde taht kuran Hüseyin Gazi daha sonra Gazi Dede ünvanıyla anılır. Mahalle sakinleri ise mezarın yol çalışmaları sebebiyle buradan kaldırılmak istendiğini, fakat bir türlü Gazi Dede’ye ait mezarın yerinden kaldırılamadığını anlatırlar. 1986 yılında yol çalışmalarına katılan ve makineyle bu mezarı kaldırmaya çalışan Ahmet Alay da o dönemde yaptıkları yol genişletme çalışmaları çerçevesinde buradaki mezarı da kendisinin kaldırmaya çalıştığını, fakat araçla mezara yaptığı her teşebbüste ya aracın hareket etmediğini ya da bir yerinin kırıldığını ve daha sonra bundan ürpererek bu işten vazgeçtiğini anlatmaktadır. Daha sonraki yıllarda ise Üstadlar Mahallesi Emerce Sokak’ta yolun tam ortasında bulunan Gazi Dede Türbesi’nin yapım ve onarımı Taşköprü Belediyesi tarafından gerçekleştirilir. ….. Nevruz Sultan Türbesi Taşköprü İlçesi’nin Obrucak köyünde bulunan Nevruz Sultan türbesi , Sevgenler Mahallesi’nin batısında bir buçuk kilometre kadar mesafede bölgeye hakim bir tepenin üzerindedir. Banisi belli olmayan türbede ikisi kadın olmak üzere medfun bulunanlara ait dört adet yerden bir metre kadar yükseltilmiş tahta sanduka bulunmaktadır. Türbenin muhafaza altına alındığı binanın üzeri kiremit kaplanmıştır. Türbenin onarım ve bakımı Obrucak köylüleri tarafından yapılmakta olup, isminin nereden geldiği hakkında bir bilgi yoktur. Yörede Nevruz Sultan ’ın, aslen Ilgaz’dan gelme, birisi Ilgaz’da, birisi Taşköprü civarında olan arkadaş veya kardeş üç velîden birisi olduğuna inanılmaktadır. Nevruz Sultan türbesi Taşköprü mıntıkasının yağmur duası için çıktığı önemli yerlerden birisidir. Taşköprü ve çevre köylerden gelenler tarafından topluca ziyaret edilerek türbenin bulunduğu yerde yağmur duası yapılır. Bu dönemlerde yaklaşık iki bin kişinin ziyaret ettiği türbe civarında dokuz büyük kazan kurularak yemekler pişirilir. Türbede medfun bulunanların himmetinden yararlanmak için yapılan münferit ziyaretlerin dışında ayrıca her yıl Kasım ayında adak kurbanı olanların, kurban kesmek için ziyaret ettikleri yerlerden birisi konumundadır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Ümitçe Sultan
kastamonu – ortaboğaz köyü Kastamonu Merkez’e bağlı Ortaboğaz Köyünün mezarlığında üzerine bakımlı ve korunaklı güzel bir bina yapılmış olan evliyanın ismi Ümitçe Sultan’dır. Hakkında anlatılan kerametlerden bazıları şunlardır. Kurtuluş Savaşı’nda önceden ahşap olan binanın kapısını kilitleyip gittiği ve savaşın sonunda geldiği, bu süre zarfında kimsenin o kapıyı açamadığı, köylülerin zaman zaman aşağıdaki Asa Suyu denilen çeşmeden abdest almak için elinde ibrikle birinin su aldığını ve yukarı türbeye çıktığını gördükleri, türbesinin civarında hiçbir hayvanın afetlerden telef olmadığı, kötü niyetle gelen kişilerin ise başlarına muhakkak bir felaket geldiği anlatılır. Hatta köy muhtarı, türbenin önceki yapısının ahşap olduğunu, betonarme bina yapılırken de kendisinin işi biraz gevşek tuttuğunu, bunun üzerine bu muhterem zatın, babasının rüyasına girerek,‚Oğluna söyle bir önce inşaatı bitirsin‛, dediğini söyler. Türbe binasının hemen girişinde epey eski olan bir mezar daha vardır. Belli hastalığı olan bebekler aşağıdaki Asa Suyu’nda yıkanıp buradaki mezara getirilir ve mezarın içine yatırılır. Eğer bebek ağlarsa iyileşecek demektir. Ağlamazsa bebek iyileşmeyecek ölecektir. Ayrıca, duvarın dibinde delikli bir taş vardır ki rivayete göre evliyanın bineği oymuş ve onunla gideceği yerlere gidermiş. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Muhammed İhsan Oğuz
Abdurrahman Memiş İslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Nakşibendi-Halidi şeyhi Muhammet İhsan Oğuz hakkında detaylı bilgiler verir. Buradan 1887’de Kastamonu’da doğan Oğuz’un Hattatlar diye bilinen bir aileye mensup olduğu için ‚Hattatzade‛ lakabıyla tanındığını öğreniriz. İlk tahsilini Deveci Sultan ve Yarabcı Hoca mahalle mekteplerinde gördükten sonra Kastamonu İdadisini ve Askeri Rüşdiyesini, ardından Ziyaiyye Medresesini bitiren İhsan Oğuz, bu medresenin müderrislerinden eniştesi Ahmed Ziyaeddin Efendi’den özel dersler alır. Onun genç yaşta vefatı üzerine çalışmalarını tek başına sürdürerek çeşitli alanlarda derinleşir. Daha sonra Posta ve Telgraf İdaresinde memuriyet hayatına başlayan İhsan Oğuz, bir ara Galatasaray Mekteb-i Sultanisinde katiplik, askeri rüşdiyede hüsn-i hat ve Türkçe öğretmenliği yapar. Askeri rüşdiyenin kapatılmasından sonra tekrar Posta ve Telgraf İdaresine geçer. Burada muhabere memurluğundan başmüdürlüğe kadar çeşitli kademelerde görev yapar. 1938’de emekliye ayrılan Muhammet İhsan Oğuz bu andan itibaren elli yılı aşkın verimli bir hayattan sonra 3 Ağustos 1991’de vefat eder ve Kastamonu’da defnedilir. İhsan Oğuz Efendi , tasavvufi eğitim sürecini ve şeyhlerini ‘Arifler Silsilesi’ ile ’Tasavvuf yolunda manevi cihad’ isimli eserlerinde ayrıntılı biçimde kaleme alır. Henüz on iki yaşında iken Nakşibendiyye şeyhi Hace Muhammed Evliya’ya (Muhammed Hulusi Efendi) intisap eden Oğuz, babasının da şeyhi olan bu zatın hac için gittiği Mekke’de 1902’deki vefatına kadar üç yıl hizmetinde bulunur. Daha sonra Bursa Orhan Gazi’de oturan Nakşibendi şeyhi Şerefeddin Efendi’ye mürid olur. Bu zatın da vefatı üzerine Nakşibendi olduğu söylenen bir başka şeyhe bağlanır. Birkaç yıl sonra ise bu zatın şeyhliğe ehil olmadığını anlayarak ondan ayrılır. Ganizade diye bilinen Tosyalı Nakşibendiyye şeyhi Mehmed Sadık Efendi’ye intisap eder. Ancak bu zat da altı ay sonra vefat eder. 1917 yılının mevlid kandilinde rüyasında kendisine Seyyid Ahmed Kürdi yazılı bir levha gösterildiğini ve onun kutbü’l aktab olduğunun belirtildiğini söyleyen Muhammed İhsan Efendi, araştırmaları neticesinde bu zatın aslen Bağdatlı olan Halid el Bağdadi’nin halifelerinden Ali es-Sebti’nin yanında yetiştiğini, Çapakçur’da (Bingöl) doğduğu için ‘Çapakçuri’ ve ‘Kürdi’, Hz. Hüseyin neslinden geldiği için ‘Hüseyni’ lakabıyla anıldığını ve Harput’ta yaşadığını öğrendiğini, 1918’de rüyasını da kaydedip gönderdiği mektubuna bir yıl sonra cevap geldiğini, bu tarihten vefat ettiği 1921 yılına kadar yazdığı mektuplara şeyhinin dokuz adet mektupla cevap verdiğini, bunlarda kaydedilen zikir tarifleri vasıtasıyla yüz yüze hiç görüşmeden seyrü sülükü tamamladığını söyler. Muhammet İhsan, Seyyid Ahmed Kürdi’nin vefatının ardından kutbü’l gavs olarak tanımladığı Seyyid Muhammet Mestur el-Üveysi’nin sohbetlerine katılarak kısa zamanda ondan da hilafet aldığını, İmam-ı Rabbani’nin neslinden Muhammed Ma’sum Müceddidi’den istifade edip onun bütün manevi birikimini tevarüs ettiğini, son olarak da ‚yedinci. mürşidim‛ dediği Hz. Peygamberin ruhaniyeti vasıtasıyla 1941 yılından itibaren eğitildiğini ve bu tarihten sonra diğer bütün şeyhlerle irtibatının kesildiğini kaydeder. İhsan Oğuz’un intisap ettiği şeyhlerden Şerefeddin Efendi ile icazet aldığı Seyyid Ahmed Kürdi’nin tarikat silsileleri Nakşibendiyye-Halidiyye’nin kurucusu Halid el-Bağdadi’nin yer almadığı farklı silsilelerle Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin kurucusu İmam-ı Rabbani’ye ulaşmaktadır. Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Müceddidiyye-i Ahseniyye (Tarikat-ı Ahseniyye) adını verdiği tarikatın kurucusu olduğunu söyleyen Oğuz, 1972 yılında kaleme aldığı Mufassal Mezheb-i Selef ve Mülahhas Mezheb-i Selef isimli eserlerinde Selefiyye Mezhebiyle ilgili kaydettiği esasların aynı zamanda Ahseniyye tarikatının da temelini oluşturduğunu belirtir. Oğuz ayrıca 1983’te Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin evrad ve ezkarında bazı değişiklikler yapmış ve bunu tarikatının evradı olarak belirlemiştir. Selefiyye’yi ‚sahabenin, tabiinin ve ilk üç asırda yetişen müctehid imamların yoluna girenler‛, diye tarif eden Oğuz, Maturidiyye mezhebini Eşariyye’ye göre Selefiyye’ye daha yakın bulur ve Selefiyye mezhebini en üstün yol olarak benimsemekle birlikte İbn Teymiyye ile İbn Kayyim el-Cevziyye’yi mutaassıp diye nitelendirip iyi niyetten yoksun olduklarını ileri sürer. ‘İnsandaki Cüz’i İrade’ adlı eserini onların bazı yanlış inanç ve tutumlarına işaret etmek amacıyla yazmış olduğunu belirtir. Muhammet İhsan Oğuz’un belli başlı eserleri şunlardır. 1. Arifler Silsilesi 2. Muhammed İhsan Oğuz’dan Mektuplar. 3. Tasavvufun Öncüleri 12 büyük Veli. 4. İslam Düşüncesinde 7 önemli Konu. 5. İslamda kaza ve kader. 6. Şeriat-Tarikat Kavramları Zikir ve Tasavvuf Yolları. 7. Saadet Anahtarı. 8. Dünya ve Ahiret Hayatı. 9. İslam’da mübarek günler ve geceler. 10. Mufassal Mezheb-i Selef; Selefiyye Mezhebi ilk Müslümanları Örnek Alma Yolu Muhammed İhsan Oğuz Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 31. Hz. Şeyh Ali Septi (ks.) 32. Hz. Şeyh Ahmed El-Kürdi (ks.) 33. Muhammed İhsan Oğuz Efendi Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Abdalhasan Türbesi
Kastamonu – taşköprü – abdalhasan köyü Abdal Hasan ’ın yaşadığı dönem kesin olarak bilinmemekle birlikte, hakkında anlatılan menkıbeden yola çıkılarak, XV. asrın sonlarıyla XVI. asrın başlarında yaşamış olabileceği tahmin edilmektedir. Esra Yıldız’ın ‘Taşköprü Abdalhasan Köyü ve Türk Devri Mimari Eserleri’ adlı çalışmasından edindiğimiz bilgiye göre, Abdal Hasan ’ın, 16. yy. evliyalarından biri olarak kabul etmenin dışında, Kalenderiler zümresine mensup olduğu bilinmektedir. Evliyanın adıyla anılan köyün, muhtemelen yapılan zaviye etrafında gelişerek oluştuğu kabul edilmektedir. Zekiye Çağımlar çalışmasında, Abdal Hasan hakkında Ahmet Yaşar Zengin’den atıfla şu menkıbeyi nakleder. ‚Zamanında Sultan Beyazıt’ın bir kız çocuğu olur ve bu kız 20 yaşına kadar hiç konuşmaz. Kızının derdine deva bulamayan sultan, çevresindekilerin tavsiyesi üzerine kızını adamlarına teslim ederek Kastamonu’daki Abdal Hasan ’a gönderir. Daha kafile köye gelmeden, Abdal Hasan olaylar kendine malum olduğu için, kafileyi köyün girişinde karşılar. ‚Kızım konuş‛ , der. Kız ise ‚Selametü’l-insan, fi hıfzı’l-lisan‛ (İnsanın selameti dilini tutmasındadır) der. O günden sonra konuşmaya başlayan sultanın kızı köyden ayrılmayarak oraya yerleşir. DİA’da Şerafettin Turan’ın kaleme almış olduğu maddede, İbn Kemal’in kaydına göre çocuklarının ve torunlarının sayısı 300’ü aşmış olan Bayezid II’nin (1448-1512) sekiz oğlu ile onbir kızının olduğu, Esra Yıldız’ın çalışmasında M. Çağatay Uluçay’ın, ‘Padişahların Kadınları ve Kızları’, adlı eserinden nakille, “ Aynışah Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Gevherimülûk Sultan, Hatice Sultan, Hundi Sultan, Hüma Sultan, İlaldı Sultan, Kamer Sultan, Selçuk Sultan, Şah Sultan ve Sultanzade Sultan” olmak üzere toplam on iki kızı olduğu görülmekte ve bunlar arasında Dilsiz Sultan ismine rastlanmamaktadır. Menkıbe açısından ‘Dilsiz Sultan’ adı muhtemelen bir yakıştırma olmalıdır. Abdal Hasan’ ın hakkında anlatılan bir menkıbe de, tevbe kapısını açan hırsızlarla ilgilidir. Köyün halkı oldukça fakirdir. Bir gece hırsızlar gelerek, sadece tek kuzusu olan bir adamın hayvanını çalarlar. Sonra da çaldıkları bu kuzuyu kesip, köye yakın bir mağarada pişirip yemeye başlarlar. O sırada mağaraya üstü başı perişan bir adam gelir, kendisinin de sofraya katılıp katılamayacağını sorar. Hırsızlar onu da aralarına alıp kızarmış kuzudan verirler. Yemeğe başlamadan önce, bu sonradan gelen kişi yemek bitince şükür duası etmek istediğini, bunun için de yemek yenirken kuzunun kemiklerini atmamalarını, bir kenarda toplamalarını söyler. Yemeğin bitiminde, kuzunun sadece bir tarafta toplanmış kemikleri kalmıştır. Mağaraya sonradan gelip yemeğe katılan bu kişi, şükür duası eder ve, ‚Allahım biz eksilttik sen yerine koy‛, der. Birden kemikler canlanıp yeniden kuzu olur ve derhal mağaradan çıkarak doğruca köye gider. Bütün bunları şaşkınlık ve korkuyla seyreden hırsızlar, bu kişinin yörede adı çok bilinen ermiş Abdal Hasan olduğunu anlarlar. Bunun üzerine hırsızlık yapmamaya tövbe eder ve, Abdal Hasan’ın elini öperek iyi insan olmaya söz verirler. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in türbe ziyaretinde dikkati çeken hususlar, çevrede bulunan Bizans döneminden kalma mermer sütun başlıkları ile Bizans döneminden kalma bir kilisenin camiye dönüştürülmesi ile ilgili bir rivayettir. Esra Yıldız’ın çalışmasından ise, caminin muhtelif zamanlarda tamir görmüş olduğunu anlıyoruz. Vaktiyle kubbeli olan imaret kısmının günümüzde düz ahşap tavanlı kırma çatıyla örtülü olduğu fotoğraflarından görülüyor. Avlu ortasında yer alan şadırvanda XVI. yüzyıl süslemelerinden burmalı lüleler göze çarpıyor. İlgi çekici bir süsleme de, doğudaki eyvanların arasında benzeri Niksar’daki Çöreğibüyük Camii’nde karşımıza çıkan geyik figürüdür. Bu figürün bir tarikat simgesi olduğu kabul edilir. Yapının giriş kapısı da grift düzeniyle ahşap işçiliğin enfes örneklerinden biri olarak göze çarpar. Tarihlendirme konusunda VGM eski eser fişlerinde 1582 yılına ait bir kayıt ile 1530 yılına ait Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri’nde Abdal Hasan Köyü zaviyesinin ve adının geçmesi ışık tutucu olmaktadır. Muhtelif zamanlarda tamir görmüş olan türbede biri Dilsiz Sultan’a, diğeri Abdal Hasan’a ait olduğu kabul edilen iki ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbe çevresindeki hazirede bulunan mezar taşlarından tarihi tespit edilebilenler 1834-1900 yılları arasında yer alır. Türbe ve diğer yapılarda yer alan devşirme malzemenin bolluğu, burada Roma-Bizans varlığının işaretidir. Çalışmasının sonunda Esra Yıldız’ın varmış olduğu sonuç itibarıyle, eski adı Tutaş olan köy bir Kalenderi dervişi olan Abdal Hasan tarafından kurulmuş, ve buraya devlet tarafından bir külliye inşa ettirilmiştir. İmaret, mescit, hamam ve medreseden oluşan bu yapılar topluluğundan mescit ile medresenin günümüze ulaşamamış olduğu anlaşılıyor. Türbenin biraz yukarısında ‚Asa Suyu‛ adıyla anılan ve şifalı olduğuna inanılan bir su vardır. Bu isim, Şeyh Şaban-ı Veli’nin Türbesindeki ve Benli Sultan Türbesinin bahçesindeki su için de kullanılmaktadır. Abdal Hasan’ın türbesindeki suyun, cilt hastalıklarına iyi geldiğine ve çeşitli rahatsızlıkları olan kişilerin bu suyla yıkandıktan sonra, rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılmaktadır. Ayrıca cinli olduğuna inanılan, saralı olan, hamileyken çocuğunu düşüren ya da çocuğu olmayan kadınlar da bu türbeye gelerek dua etmekte ve kısa zamanda dileklerinin gerçekleştiği düşünülmektedir. Ve yine, konuşamayan çocuklara Asa Suyu’Suyu’ndan içirerek onların kısa zamanda konuşacağı kabul edilmektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Bahşızade Sultan
Çanakkale – Gelibolu aramanlar Hançerli sokak girişinde yıkılmış dergahının bahçesinde bir kaç mezarla beraber kendi mezarı bulunan Bahşızade, dergahı olan Allah Dostlarındandır. Dergahı tamamen yok edilmiş sadece bahçedeki mezarlık kalmıştır. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.