Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Kutbul Aktab Ahmet Efendi
Karaman -Başyayla ‘da Kirazlı Yayla camii arkasındadır. Kutup Ahmet Efendi, şu anda Konya Konevi Cami-i kabristanlığında yatan İmam Muhammed Bağevi’nin oğlu, Ali’nin oğlu olduğu belirtilmektedir. İmam Muhammed Bağevi, Buhara’dan Bağdat’a, Bağdat’tan da Konya’ya gelmiştir. Konya’da kendisine “Form” diye bilinen semtte bir tekke verilmiştir. İmam Bağevi, orada ilimle ömrünü geçirmiştir. 1960’lı yıllarda “Forum” semtinde yol genişletme çalışmalarından dolayı mezarı kaldırılmış ve Konevi Camii avlusuna taşınmıştır. İmam Muhammed Bağevi’nin oğlu Ali Efendi 1500’lü yıllarda Navağı (Başyayla–Sarıveliler) yöresinde vergi memuru olarak görevlendirtmiştir. Ali Efendi, bölgeyi beğenmesinden dolayı babasının izni ile Kirazlıyayla (Lafsa)’ya yerleşmiştir. Ali Efendi, Yukarı Çağlar (İzvit) köyünden evlenmiş ve oğlu Ahmet (Kutup Ahmet Efendi) dünyaya gelmiştir. Kutup Ahmet Efendi’nin annesi Yukarı Çağlarlı olup, mezarının köy mezarlığı, büyük karamığın içinde olduğu belirtilmektedir. Ali Efendi, hac dönüşü devrin padişahını (1600)’lü yıllarda ziyareti esnasında İstanbul’da ölmüştür. Mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Ali Efendi’nin evinin şu anda Kirazlıyayla Caminin yanında bulunan abdest alma avlusunun yeri olduğu belirtilmektedir. Kutup Ahmet Efendi 1101 Hicri 1690 Miladi tarihinde Lavsa’da ölmüştür. Kendisi tarafından yaptırılan Kirazlıyayla (Lafsa) Caminin kuzeyinde bulunan Türbe caddesi üzerindeki, Belediye lojmanın güneybatı köşesinde yıkılmış durumda bulunan çeşmenin kitabesinde “Kutup Ahmet Efendi’nin İmam Muhammed Bağevi oğlu Ali’nin oğludur” der. Çeşmenin hicri 1062 Miladi 1652 yılında yaptırılmış olduğu belirlenmiştir. Kirazlıyayla (Lafsa) Mahallesi üzerinde bulunan Türbe caddesi üzeri batı kısımda bulunan Kutup Ahmet Efendinin türbesi kabristanlığında gömülü bulunan önemli mezar taşlarında okuna bilen yazılar şöyledir: “Türbe içinde gömülü bulunan Kut bul Arifin şeyh (şıh) Ahmet efendi 1101 Hicri 1690 Miladi yılında ölmüştür.” Kitabesi türbenin üst sol köşesindedir. Kutup Ahmet Efendi iyi bir din eğitim almış devrin sayılı din bilginlerinden ve tarikat büyüklerindendir. Kutup Ahmet Efendi’nin tek oğlu olduğu ve adının Davut olduğu bilinmektedir. Kabri Türbe Caddesi üzerinde bulunan incir ağacının sol tarafında oldu tespit edilmiştir. Kabir taşında Esseyit-Eş Seyh Davut bin Ahmet’in evladı Muhammet Bağavi yazmaktadır. Hicri 1188 miladi 1774 yılında öldüğü belirlenmiştir. Kutup Ahmet Efendi oğlu Şıh Davut oğlu, Şıh Ahmet Efendi ölüm tarih 1192 hicri 1778 miladidir. Yine Kutup Ahmet oğlu, Davut oğlu, Ahmet oğlu, Abdülhalim’in ise ölüm tarihi bilinmemektedir.

Hacı Kemal Dede Türbesi
Uşak – Merkez’de Kurtuluş İlköğretim Okulu’nun arkasında bulunmaktadır. Türbenin Germiyanoğulları zamanında Uçbeylerinden Hacı Kemal’e ait olduğu söylenmektedir. Bir başka söylentiye göre ise Hacı Kemal Sultan Yıldırım Beyazıt’ın karısı Devlet Hatun’un kız kardeşi Cemile Hatun ile evli idi. Ancak bu söylentilere açıklık getirecek bir belgeye rastlanmamıştır. Türbe içerisinde iki lahit bulunmaktadır. Şeyh Hacı Kemal’in mezarı üzerinde H.1311 (1892) tarihli kitabe bulunmaktadır. Kitabe: “İade-i şeref eyledi Hacı Kemal Sultan himmeti kutsiyyesi yerini buldu. Mamur sağ olsun alemde din vatan hayhuhan kıldılar bu eseri necate sebebi magfur 1311.” Şeyh Hacı Kemal’in Germiyanoğulları zamanında Uçbeyi olduğu söylense de mezar taşındaki tarih ile arada büyük bir fark bulunmaktadır. Türbe kesme taştan dikdörtgen planlı olup üzeri yüksek kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin kuzey cephesinde dikdörtgen şeklinde bir kapıdan içerisine girilmektedir. Bu kapının iki yanına birer pencere yerleştirilmiştir. Kapı ve pencerelerin üzerleri tuğladan yassı kemerli nişlerle şekillendirilmiştir. Ayrıca doğu yönündeki cepheye de sivri kemerli bir pencere daha açılmıştır. Türbe içerisinde herhangi bir bezeme elemanına rastlanmamaktadır. Sağlık, bilhassa sıtmadan kurtarma konusunda çok ünlüydü. Türbe parmaklıklarına çaput bağlanırdı. Kaynak ; Evliyalar Şehri Uşak , Abdulhalim Durma

Molla Abdullah El – Bingoli (Dalar )
Molla Abdullah Dalar 1923 Yılında Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Sarısaman köyünde dünyaya geldi. Babasının Mahmut dedesinin adı Muhammed’dir. Ticaretle uğraşan babası Genç ilçesinin zenginlerinden idi. Molla Abdullah medrese tahsiline kadar ailesiyle birlikte kalmış, kardeşlerin büyüğü olması hasebiyle babasına yardımcı olmuştur. Askerlik vazifesini yerine getirdikten sonra ilim tahsili için gurbet yolculuklarına başlamıştır. Evlendikten sonra ailesini de yanına alarak Muş’un farklı köylerinde ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Seyda Molla Abdullahi Muş’ta medrese eğitimine devam ederken hocası Seyda Molla Mahfuz’la birlikte Oxin’e gidip bazı zaman dilimlerinde orada kalıp dersler okuyordu. Oxin’de Hâlidî geleneği halifelerinden Muhammed Diyauddin’in (Hazret) halifesi Şeyh Alauddin’in yanında Nakşibendî tarikatına intisap etti. Şeyh Alauddin’in vefatından sonra başka kimseye intisap etmedi. İlim tahsilini bitirdikten sonra Muş’un Sürügüden (Xırbe) köyünde bir yandan irşad faaliyetlerinde bulunuyor diğer yandan medresede öğrenci yetiştiriyordu. Bu yıllarda tasavvuf eğitiminden uzak kalmasından kaynaklanan manevi bir boşluk hissetti ve bu boşluğu doldurmak için bazı arayışlar içerisinde oldu. 1966 yıllarında bir mürşit bulmak için önce Hicaz’a gitti. Üç ay orada kaldıktan sonra Suriye’nin başkenti Şam’a geçti. Burada da aradığını bulamayan Molla Abdullah, Hazne’de Şeyh Ahmet’i Haznevî’nin oğlu Şeyh Alauddîn Haznevi’nin yanına giderek orada tasavvuf eğitimine başladı. Yaklaşık üç yıl amel eden bu eğitimden sonra Şeyh Alauddîn tarafından kendisine Halifelik verildi. Şeyh Alauddin’in vefatından sonra oradan ayrılarak Türkiye’ye geri döndü. Geri döndüğünde tarikat faaliyetinden ziyade medreseler kurarak eğitim hizmetinde bulunmayı, ilim adamı yetiştirmeyi ve topluma dinin zarurilerini anlatmak suretiyle irşat etmeyi tercih etti. Molla Abdullah Bingöli ( Dayar ) Silsile-i Şerifi Doğu ve Güneydoğu’nun farklı yerlerinde bir müddet fahri, daha sonra resmi olarak hizmet yapmıştır. Emekli olduktan sonra Gaziantep’e yerleşmiş orada medrese eğitimi vermeye başlamış günümüzde halen faal olan bir medrese inşa etmiştir. Gaziantep’te ilmi faaliyetler yapmakla birlikte daha önce görev yaptığı Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde bir büyük bir medrese inşa etmiş, ömrünü geri kalan kısmını bu iki şehir arasında geçirmiştir. Günümüzde oğlu Molla Muhammed Dalar idaresinde Gaziantep’te iki, Kırıkhan’da bir medrese olmak üzere ilmi faaliyetler devam etmekte olup bu medreselerde her yıl onlarca öğrenci ilmi icazet almaktadır. Zamanını hep ilim ve irşat yolunda hizmet etmekle geçiren molla Abdullah hayatının son dönemlerinde kalp rahatsızlığına yakalandı. Belli aralıklarla tedavi görüyordu. En son gittiği Ankara’da tedavi görürken 22 Temmuz 2002 tarihinde rahmeti rahmana kavuştu. Molla Abdullah, “Dünyada beni en çok sevindiren şeylerden birisi de dünya malını miras olarak bırakmamamdır” diyordu. O, dünya malını miras olarak bırakmadı fakat geride Müslümanlara İslami değerleri aktarmaya çalışan yüzlerce öğrenci ve onu tanıyan binlerce kişinin hafızala-rındaki İslami öğütleri miras olarak bırakmıştır. Kaynak; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bir Halidi Müderris: Molla Abdullah El – Bingöli ve İlmi Faaliyetleri , Abdullah Bedeva

Kiğılı Şeyh Selim Efendi
Kığılı Şeyh Selim Efendi, takriben hicrî 1228 (m. 1813) tarihinde Bingöl’ün Kiğı ilçesine bağlı Aznafer (Doğankaya) köyünde dünyaya gelmiş. Babasının adı İsmail Ağa, Dedesinin adı Bekir ağadır. İlk eğitimini babasının yanında yaptı. Daha küçük yaşlarda iken önce Kur’an-ı Kerimi öğrendi, ardından da dinî ilimleri tahsil etti. Daha sonra ailesi ile birlikte Kiğı ilçesinin Haraba (Ayvadüzü) köyüne yerleşti. Şeyh Selim Efendi ilk tahsilini babasının yanında yaptı. Daha sonra babası İsmail ağa onu İstanbul’a Şeyh Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî’nin medresesine gönderdi. Gümüşhanevî tekkesinde belli bir süre ilim ve tasavvuf eğitimi aldı. Ardından İstanbul’dan ayrıldı ve Palu’ya gelerek eğitiminin kalan kısmını Şeyh Ali Sebti Efendinin yanında tamamladı. Şeyh Ali Sebti’den Nakşibendiyye tarikatı hilafeti alan Şeyh Selim Efendi, bir ara Çan Köyünde Şeyh Ahmed el-Çanî’nin de yanında kaldı. Şeyh Ahmed Efendi’nin en iyi dostlarından biriydi. Şeyh Ahmed Efendi cenazesini Şeyh Selim Efendi’nin kaldırmasını ve namazını da onun kıldırmasını vasiyet etmişti. Vefat ettiğinde, vasiyetine uygun olarak cenazesinin tekfin ve teçhiz işlerini yapıp cenaze namazını kıldırdı. Şeyh Selim Efendi de diğer Nakşî şeyhleri gibi ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuş bu amaçla özellikle Erzurum bölgesine birçok seyahatler yapmıştır. Şeyh Selim Efendi, başta Bingöl’ün Kiğı, Adaklı ve Yedisu İlçeleri olmak üzere Erzurum’un Çat, Tekman ve Karayazı bölgelerinde uzun bir süre irşad faaliyetlerine devam etmiştir. Bu amaçla kendisi daha hayattayken çocuklarının bir kısmı bu bölgeye hicret etmiş ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere bu bölgelere yerleşmişlerdir. Şeyh Selim Efendi’nin sekiz tane çocuğu olmuştur. Bunlardan Şeyh Muhammed Efendi, Şeyh Mahmud Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Mustafa Efendi ile Şeyh Hüseyin efendi ve onların çocukları Erzurum bölgesinde görev yapmışlar, Şeyh Arif Efendi, Şeyh Ali Efendi ve Şeyh Ahmed Efendi ise daha çok Bingöl ve çevresinde görev yapmışlardır. Doğu memleketinde adet olduğu üzere hemen hemen her aile bir aşirete mensuptur. Şeyh Selim Efendi ailesi de Karbaşan aşiretine mensuptur. Bu aşiretin üyeleri genelde Bingöl’ün Kiğı ve Adaklı, Erzurum’un Çat ve Tekman ile Diyarbakır’ın Ergani İlçelerinde meskûndurlar. Şeyh Selim Efendi’nin özellikle Bingöl ve çevresi ile Erzurum ve çevresindeki ilim ve irşad faaliyetleri muhtemelen biraz da bundan kaynaklanmış olabilir. Şeyh Selim Efendi böyle davranmakla aslında neredeyse unutulmuş Kur’anî bir prensibi de hayata geçirerek, ilim ve irşad faaliyetlerine “Önce en yakın akrabanı uyar” ayetinin sırrınca, yakın çevresinden başlamak sureti ile bu görevi yerine getirmeye ça- lışmıştır. Bu şekilde bir hareket tarzı hem davasına hizmeti kolaylaştırmış, hem de kendisine karşı oluşan hüsnü teveccühü İslam davasına hizmette kullanmak suretiyle bölgenin dinî ve tasavvufî hayatına katkı sağlamıştır. Şeyh Selim Efendi Çapakçur bölgesinde âlim, müttaki ve abid bir zat olarak tanındı. Kendisi aynı zamanda şair bir zat olup yayınlanmış bir divanı vardır. Hayatını ilim ve irşad faaliyetleri ile geçirdi. Rivayet edilir ki Şeyh Selim Efendi irşad görevinde bulunmak üzere yanında müritleri ile beraber Bingöl’den Erzurum’un Tekman İlçesine doğru yola çıkar. O zamanlar şimdiki gibi vasıta araçları olmadığı için yolculuklar genelde at sırtında yapılır. Şeyh Selim Efendi Bingöl ile Erzurum’un Çat İlçesi arasında bulunan Yedisu mevkiine geldiği zaman, dağdan bir ayı inerek Şeyh efendinin üzengideki ayağını ağzına koyar. Etrafındakiler panik içerisinde durumu seyrederken, Şeyh Efendi tavrını hiç bozmadan elindeki sopa le hayvanın sırtına dokunur ve hayvan gider. Bir sene sonra irşad için müritleri ile yine aynı yolu kullandıkları bir sırada aynı ayı yanında iki yavrusu ile dağdan inip Şeyh Selim Efendinin üzengideki ayağını ağzına alır, Şeyh Efendi hayvana dua ettikten sonra hayvan uzaklaşıp gider. Yanındakiler bu olayın nedenini sorunca, Şeyh efendi onlara şöyle cevap verir: O hayvanın yavruları olmadığı için, benden dua istemişti. Ben de o hayvanın yavru sahibi olması için Allah’a dua ettim, Allah’ın izni ve müsaadesi ile bu sene yavruları oldu. Yine rivayet edilir ki Şeyh Selim Efendinin vefatından sonra kabrinin üzerine bir türbe yaptırılır. Türbeyi, Ermeni bir taş ustası yapmaktadır. O esnada yöre halkı zaman zaman Şeyh Efendinin kerametlerinden bahsederler. Ermeni usta, halkın anlattıklarının doğru olup olmadığını denemek ister ve çekicini türbenin temeline koyar. Türbenin inşaatı bitince yakınlarına, çekicimi türbenin temelinde unuttum, bu yüzden türbeyi yıkıp, çekicimi çıkarmak istiyorum der. Bunun üzerine Şeyh Selim efendinin çocukları ertesi güne kadar beklemesini söylerler. Ermeni usta o gece rüyasında çekicin türbenin dışına atıldığını görür ve sabah uyanır uyanmaz rüyasında gördüğü yere gider ve büyük bir şaşkınlık içerisinde çekicinin türbenin yanında olduğunu görür ve bu olay üzerine Müslüman olur. Vefatı Şeyh Selim Efendi, 1893 yılında Kiğı’nın Ayvadüzü (Haraban) köyünde vefat etmiş, vasiyeti üzerine köye hakim bir tepenin üzerine defnedilmiştir. Daha sonraki tarihlerde kabrinin üzerine bir kubbe yapılmış olup mezarı yöre halkı tarafından hala ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Halid Halifani
Şeyh Hasan Halifani’nin büyük oğludur. 1874 tarihinde Halifan’da doğmuştur. Medrese tahsiline çok küçük yaşlarda dedesi Şeyh Ahmed Halifanî’nin yanında başlamış, daha sonra babasından dinî ilimlerle ilgili dersler almış, bilahare Erzurum’da zamanın meşhur âlimlerinden Memiş Hoca Efendiden eğitim almış, eğitiminin kalan kısmını amcası Şeyh Muhammed Emin Efendi’nin yanında tamamlamıştır. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra gözlerinden rahatsızlanmış babası ve kardeşi tarafından tedavi edilmek üzere Halifan’dan önce atlarla Trabzon’a oradan da gemiyle İstanbul’a doktora götürülmüş, zamanın en iyi hekimlerine muayene ettirilmiş fakat tedavisi bulunamadığından çok genç yaşta âmâ olmuştur. Muhammed Emin Efendi’den icazetnamesini aldıktan sonra dedesi ve babasının mıntıkasında irşat faaliyetlerine başlamış, bu faaliyetler, vefatına kadar devam etmiştir. Şeyh Hâlid Efendi 1939 yılında 65 yaşında vefat etmiş, kabri, dedesi Şeyh Ahmed Halifanî’nin türbesinin yanındadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Şeyh Hâlid Efendi’ye aynı zamanda amcası olan Şeyh Muhammed Emin Efendi tarafından Hicri 1345 (m. 1926) yılında tarikat icazetnamesi verilmiştir. Bu icazetname, 2015 yılında İstanbul Süleymaniye Külliyesinde aslına uygun bir şekilde restore ettirilmiştir. İcazetname, Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Dr. Ramazan Korkut tarafından tercüme edilmiştir. İcazetnamenin el yazması hali Sayın Faruk Yolcu’nun yanında muhafaza edilmektedir. İcazetname şöyle başlar: Şeyh Ahmed Efendinin oğlu hakir ve fakir ŞeyhMuhammed Emin, bu icazetnameyi 1345 (m. 1926) senesinde bir Cuma gününde Halifanlı Şeyh Hasan Efendinin oğlu Şeyh Hâlid için yazmıştır. Şeyh-i tarikat, Şeyh Muhammed Emin Halifanî, İmza ve Mühür. İcazet, hamdele ve salvele ile başlar, daha sonra Şeyh Muhammed Emin Efen- diye kadar Nakşibendiyye tarikatı silsilesi zikredilir. Ardından, Şeyh Hâlid’in bu icazetnabeyi hak ettiği ile ilgili şer’i deliller zikredilir, ardından Şeyh Mu- hammed Emin’in, Şeyh Hâlid’e nasihatleri ile biter. İcazetnamenin son kısmı şöyle devam eder: “Bu icazetname, Allah müminleri onun feyiz ve bereketiyle kuşatsın Şeyh Hâlid’in, Tarikat-ı Aliye-Nakşibendiyye’de zikir ve irşad telkininde bulunması için, onun te’sirini defalarca tecrübe ettikten sonra verilmiştir. Ona bu icazeti, Nakşibendiyye silsilesinin büyükleri ve bir de şeriat ve tarikat sahipleriyle istişare ettikten sonra verdim. Ona intisap eden ve onunla arkadaşlık yapan herkesin evliyaya intisap etmiş olacağına, akıllılarının ihata edemeyeceği sırlara mazhar olacağına güvence veriyorum. Ona kitaba ve sünnete sıkı bir şekilde bağlanmasını, fırka-i naciye olan ehl-i sünnet’e tabi olarak, keşf ve vicdan ışığında insanların inanç ve itikatlarını düzeltmesini, Kur’an ehline, fakihlere ve fakirlere karşı cömert olmasını, vakarlı bir şekilde davranmasını, hoşgörülü ve güler yüzlü olmasını, eza ve eziyet vermekten uzak durmasını, kardeşlerinin hata ve kusurlarına karşı müsamahalı olmasını, küçük ve büyük ayırt etmeksizin herkesle sohbet ve arkadaşlık yapmasını, husumetten, düşmanlıktan ve tamahkârlıktan uzak durmasını, salih amellerle Allah’a yaklaşmasını ve Rabbini razı etmesini tavsiye ediyorum. Şüp- hesiz Allah, kendisine tevekkül edenleri ve kendisine yönelenleri zayi etmez. Kurtuluş ancak doğrulukta ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e tabi olmaktadır. Bunun dışında Allah Teâlâ’ya ulaşmak için başka hiçbir yol bulunmamaktadır.” İcazetnamede ayrıca Şeyh Hâlid’in, kimseden üstün olduğu zannına kapılmamasını, nefsini terbiye etmesini, kendisine karşı söz getirip götüren, onu itham altında bırakan ve ona haset ile yaklaşan kimseleri Allah Teâlâ’ya bırakmasını ve bu konuda hiçbir zorluk altına girmemesini tavsiye ediyorum. Çünkü bu tarikatın şeyhleri arasında öyleleri vardır ki, Allah Teâlâ takdir ederse, Allah Teâlâ’nın kudreti ve onların himmetiyle dağlar yerinden oynar ve yine onlar dilerse Allah Teâlâ’nın kudretiyle dağlar, en kısa zamanda yerinden sökülür fesat ve bozgunculuk yaşanmaz. Allah’a, Resulüne ehl-i beytine ve arkadaşlarına selam olsun Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

Şeyh Abdullah Melekani (k.s.)
Melekan, günümüzde Solhan ilçesinin sınırları içerisinde yer alan bir köydür. Aile, “Male Kal” isimli bir âlimin neslinden gelmektedir. Male Kal’ın esas adı Molla Mustafa’dır. Kal, mahalli lehçede ermiş ve seçkin kişi anlamına gelmekte olup, tıpkı Türkçe ’deki “Dede” unvanı gibi ilim ve irfan sahibi zatlara denir. Male Kal ailesi, Nakşibendiyye tarikatı ile tanışmadan önce de bölgede ilmî faaliyetleri olan, hayatlarını ibadet, zühd ve takva çerçevesinde yaşayan bir ailedir. Aile, ilim ve ahlak bakımından da çevrelerinde örnek kimseler olarak yaşamışlardır. Şeyh Abdullah Efendi , Male Kal’ın altıncı kuşaktan torunlarındandır. O da diğer kardeşleri gibi medrese tahsili görmüş, bölgede bilinen şekli ile molla olarak hayatını devam ettirip el emeği ile geçinen bir kimsedir. Kendisi aynı zamanda toplumda mütevazı ve takva sahibi bir zat olarak tanınmıştır. O güne kadar çevrelerinde ilmî faaliyetleri ile tanınan ve bilinen aile, Şeyh Abdullah Efendi’nin Şeyh Ali Sebti ile tanışması sonrasında yeni bir sürece girmiştir. Aile, yeni süreçte artık Şeyh Ali Sebti ile beraber bölgede Hâlidî-Nakşî geleneğin temsilcisi olarak ilmî tedrisat ile tasavvuf ve tarikat hizmeti de yapmaya başlamıştır Şeyh Ali Sebti ile Tanışması Şeyh Ali Efendi, tarikatını yaymaya başladığı dönemde zaman zaman Solhan ilçesinin Meneşkut yöresine ziyarete gider. O sırada bölgenin ileri gelen beyleri Ali Efendi için sıradan bir derviştir diye iltifat etmeyerek o zatın bu yörede dolaşmasını istemezler. Şeyh Ali Sebti, bu ziyaretlerinin bir tanesinde Melekan köyünde Molla Muhammed ismindeki bir zata misafir olur. Ev sahibi ile misafir konuşurlarken o arada içeriye biri girer. Şeyh Efendi içeri giren zatın kim olduğunu sorar. Molla Muhammed de kardeşim Molla Abdullah’tır işten geliyor diye cevap verir. Şeyh Ali Efendi kalkar ve kendisi ile kucaklaşıp, Molla Abdullah biz seninle en son nerede buluşmuştuk der. Molla Abdullah da Genç ilçesinin Sivan bölgesindeki Kelahsi köyünün camisinde diye cevap verir. Bunun üzerine ev sahibi Molla Muhammed “Bizim Abdullah bu güne kadar komşu olduğumuz Hazarşah komunu bile geçmemiştir diyerek hayretini ortaya koyar. Şeyh Ali Efendi ile Molla Abdullah bir süre sohbet ederler. Kendilerini dinleyen Molla Muhammed, konunun Nakşibendiyye tarikatı etrafında ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunma meselesi olduğunu anlayınca o da bu tarikata sempati duyar ve kendilerine yardımcı olmaya karar verir. Aslında Şeyh Ali Efendi ile Melekanlı Molla Abdullah Efendinin buluşması, bölgede Nakşibendiyye tarikatının yayılması için bir dönüm noktası teşkil eder. Melekanlı Molla Abdullah Efendi’nin yetişkin ve ermiş olması, Nakşibendiyye tarikatına layık bir mürşid olabilme kabiliyetine sahip olması, ayrıca çevresinde bilinen saygın bir aileye mensub olması Şeyh Ali Sebti’yi çok sevindirmiştir. Zira Abdullah Efendi’nin, kendisine intisab etmesi ile tarikatın bu memlekete yayılması artık daha kolay bir duruma gelmiştir. Şeyh Abdullah Efendi’yi tarikat icazeti ile onurlandıran Şeyh Ali Efendi, artık müridi ve halifesi ile beraber irşad hizmetlerine başlar. Tanınmış bir aileye mensub olan Şeyh Abdullah Efendi’nin desteği ile Meneşkut ve civar yörelerdeki halk itiraz etmeden Nakşibendiyye tarikatına intisab etmeye başlarlar. Daha sonra bu iki mürşid, Boğlan köyü kenarında bulunan ziyaret havuzu mıntıkasında çadırlarını kurarak burayı irşad merkezi haline getirirler. Civar köylerde bulunan halk da buraya gelerek tarikata intisab etmeye başlar ve kısa bir süre içerisinde Meneşkut ve civarı Nakşibendiyye tarikatının nüfuzu altına girer. Bu iki mürşid zat sadece bu yöre ile yetinmez, zaman içerisinde Muş mıntıkası başta olmak üzere Bulanık, Malazgirt, Ağrı ve Erzurum mıntıkasının büyük bir kısmını defalarca dolaşarak irşad hizmetinde bulunurlar. Postnişin Olması Şeyh Ali Sebti’nin vefatından sonra yerine oğlu Şeyh Muhammed Masum geçti. Ancak kısa bir süre sonra o da vefat etti. Bunun üzerine gerek Şeyh Ali Efendi’nin ailesi, gerekse kendisine mensub halifeleri Şeyh Ali Efendi’nin postnişini olarak Şeyh Abdullah Efendi’yi kabul ettiler. Ancak Şeyh Abdullah Efendi, Palu’ya gitmek yerine irşad hizmetlerini Melekan köyünden devam ettirmiş, şeyhinin vefatından sonra irşad için kendisi ile beraber uğradıkları yerlerdeki bütün mürid ve mensublarını ziyaret etmiş ve onlara sahip çıkmıştır. Şeyh Abdullah Efendi, büyük bir ilim sahibi ve aynı zamanda da müridi olan Seyda Şeyh Ömer Efendi ile beraber bölgedeki ilim ve irşad faaliyetlerine devam etmiş ve pek çok halife yetiştirmiş. Bilinen Halifeleri 1- Şeyh Mahmud Efendi (Şeyh Abdullah’ın ağabeyi Molla Muhammed’in oğlu) 2. Seyda Şeyh Ömer (Mala Kal ailesinden) 3. Seyda Şeyh Hasan ( Seyda Şeyh Ömer’in kardeşi) 4. Seyda Mola Evliya (Haciyan köyünden). 5. Seyda Molla Feyzullah (Haciyan köyünden) 6. Şeyh Ahmed (Halifan köyünde) 7. Halife Efendi (Kurtuzi mıntıkası Geylan Köyünden) 8. Seyda Molla Musa (Kurtuzi mıntıkası Geylan Köyünden) 9. Seyda Molla Yusuf (Varto Rındaliyan Köyünde) 10. Şeyh Ahmed (Muş Ğaziyan Köyünden) 11. Şeyh Hüseyin (Muş Göl köyünden) 12. Şeyh Hacı Haydar (Varto Kers köyünden) 13. Şeyh Mahmud Efendi (Şeyh Ali Sebti’nin oğlu, Hınıs Kolhisar tekkesinin kurucusudur.) Şeyh Abdullah Efendi, yaşadığı bölgede, gerek Müslümanların kendi arala- rında, gerekse de Müslümanlar ile Ermeniler arasında, sulh, sükûnet ve adaleti yerleştirerek herhangi bir olumsuzluğa meydan vermeden müdahale eder ve olayları yatıştırırdı. Özellikle bölgedeki aşiretler arasında meydana gelen kavga ve cinayet olaylarına müdahale ederek olayları yatıştırır, insanların arasında çıkabilecek olumsuz durumların meydana gelmemesi için çaba sarf ederdi. Vefatı Şeyh Abdullah Efendi, vefatından kısa bir süre önce yerine daha önce Rus harbine katılmış yeğeni Şeyh Mahmut Efendi’yi postnişin olarak tayin etmiş ve geride hiçbir mal mülk ve servet bırakmadan Miladî 1877 yılında yaklaşık doksan yaşında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Bayburtlu İrşadı Baba
İrşâdî Baba Buhâra ve Horasan erenlerinden Seyyid Emîr Külâlî Hz’nin soyundan Selim Baba’nın oğludur. Sadrettin Konevî devrinde Buhâra’dan gelip Konya’ya yerleşmişlerdir. Zamanla alîmler ve mutasavvıflar yatağı Konya’da ulemânın çoğalması ve aralarındaki ihtilâfların zuhuru neticesinde Selim ailesi Konya’dan Erzincân’a gelmiş, burada zamanın Gavs-ul a’zamı Vehbi Hayyatî (Terzi Baba) Hz.’nden Tarîk-ı Âliye intisâb etmişlerdir. Erzincân’dan gelerek kendi adlarını verdikleri Seyyid Ya’kup yaylasını kurar ve Selim Baba’nın ölümüne dek burada kalırlar. Bugün aynı yerde Seyyid Ya’kup Hazretleri’nin ziyâreti bulunmaktadır. Selim Baba’nın ölümünden sonra çeşitli nedenlerden dolayı İrşâdî Baba, Zargidi (Gümüşdamla) köyünden ayrılarak Sıptoros (Oruçbeyli) köyüne yerleşir. İrşadı Baba , Fakîr bir ailenin çocuğu olan 1806 yılında doğar. Her müslümân çocuğu gibi çocukluğunu kışın medreselerde Kur’an okumakla, yazın ise ailesine çiftçilik işlerinde yardım ederek geçirir. Ahlâklı ve çalışkan olan İrşâdî, kısa zamanda hocaların takdirini kazanır. Molla olabilmek için Sünür ve Bayburt-Yakutiye medreselerinde tahsilini tamâmlayarak icâzet alır. Büyük İrşâdî Baba bir yandan tasavvufî derinliğe erişmek için çalışırken, bir yandan da Ahmediyye ve Mevlid gibi eserler meydâna getirir. İrşâdî Baba’nın başlayıp da bitiremediği “KISAS-ÜL ENBİY” kitabı torunu Ağlar Baba tarafından manzûm olarak tamâmlanır. El yazması Dîvân’ını ise seferberlikte kaybeder. İrşadî Baba, şiirlerinde çok yalın bir dil kullanmış, şiirlerini lirik ve didaktik olarak hece ölçüsü ile yazmıştır. Bazı ediplerimiz İrşâdî Baba’yı literatürde incelerken ona halk şâiri demişlerdir. Gerçekte İrşâdî Baba bir halk şâiri değil büyük bir mutasavvıf ve Hak âşığıdır. Sembolik olarak her şâirin gerek beşerî, gerekse mânevî bir sevgilisi vardır. İrşâdî derûnî aşkı tatmış, Allah sevgisini kalbinde sindirmiştir. Bu sevgi onu öyle dalgınlaştırır ki, bir gün bitkin bir hâlde köyün altından akan derenin durgun ve derin bir yerine (göle) geldiğini dahi fark etmez ve göle düşer. Bu hâl kendisini utandıracak şekilde köy halkının dikkatini çeker. İşte İrşâdî’nin hayatındaki, önemli değişikliğin başlangıcı bu olay ve onu tâkip eden gecedir. Kalbi ilâhî aşkla dolan İrşâdî kendine geldiğinde, aşkının Allah’a teveccüh ettiğini ve suya düştüğü o gölden meleğin kendisine aşk rüzgârı estirdiğini i’tirâf eder ve şu şiiri söyler: ‘ ‘Bir gece hubda verildi dîl-i umrânlık bana Gussadan hiç âzâd olmam gelse sultanlık bana Kûşe-i Vahdete girdim bu cihân fâni imiş Ettiğim cürm ü hatalar geldi pişmanlık bana Çarh-ı gerden yüz cevâhir eser bir gün bâdımız Hoyrat girer bağımıza kurutur yaprağımız Tenimiz hâke kavuşur unutulur adımız Yeşil atlas giymedense yeğdir uryanlık bana Şol kişi derde bahâdır dâim yıkar hasmını Dünyâya mağrûr olanın Allah bozar resmini Zikredeli ol Cenâb-ı Kibriyâ’nın ismini Bu yalancı fâni dünyâ geldi zindânlık bana Dokuz türlü alet ister taşı hakkâk delmeğe Mürşidimiz ta’rif eyler doğru yola gitmeğe Bu İrşâdî arzu çeker Hakk-ı pâyân gelmeye Gerçi nasîp eyler ise Hazret-i Mevlâm ban a ” İrşâdî Baba ile zamanın büyük alîmi Balahor (Aksar) köyünden Hacı Oslu arasında görüş ayrılığı varmış. Alîm Hacı Oslu; İrşâdî Baba’nın sigarasının Germişo ağacından kesilen çubuğa takıp içmesine çok kızıyormuş. İrşâdî Baba’nın ölümünden sonra kıymetini anlamış ve takdir etmiştir. Fakat bu sırrı sonunda duymuş ve İrşâdî’ye şöyle anlatmıştır. İrşâdî Baba mânevî âlemde, Hacı Hoca Oslu’ya o gün öleceğini bildirir. Cenâzesinin onun tarafından yıkanıp kaldırılmasını ister. Aynı gün İrşâdî Baba hastalanır. Yakınlarına günün tamâm olduğunu söyler. Cenâzesinin Hacı Hoca Oslu çağrılarak yıkanmasını ister. Ölümünü müteâkip iki kişi Siptoros köyünden kalkıp, Hacı Oslu’nun köyüne vardıklarında bakarlar ki Hacı Oslu’da hazırlanmış köye gelmek üzere… Durumu Hoca’ya arz ederler. Hoca: “Zaten İrşâdî bu vazîfeyi bize verdi. Bende îfâ-yı vazîfe için biraz sonra gelecektim” der. Nihâyet Hacı Oslu gelir. Cenâzeyi yıkarken çok ilginç bir olayla karşılaşır. İrşâdî’yi sağa çevirmek ister, sola çevrilir. Oslu Hoca da “hey koca İrşâdî bir çubuğun arkasına gizlendin de seni kimse tanıyamadı.” diyerek İrşâdî Baba’nın büyüklüğünü i’tirâf eder. İrşâdî Baba’nın halk arasında birbirinden ilginç menkıbeleri anlatılmaktadır. 1877 yılında vefat eden İrşâdî Baba’nın Kabr-i Şerîfi Oruçbeyli köyü mezarlığındadır. İrşâdî Baba, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekaya göç ederken ismini unutturmayacak bir çok eserler bırakmıştır. Cenâb-ı Mevlâ ondan ve bütün müslümânlardan râzı olsun
Başçiftlikli Hacı Hasan Efendi
Başçiftlikli Hacı Hasan Efendi’nin Silsile-i Şerifi İnceimamzade diye de anılan bu zat, kesin olmamakla beraber 1850 yılında dünyaya gelmiştir. Ordu’ya bağlı, o zaman bir nahiye olan Aybastı’nın bir köyünde Tokat-Başçiftlik’e göç eden bir ailenin çocuğudur. Babasının dindar birisi olduğu (Ahmet Efendi) bilinmektedir. Tokat’ta gördüğü medrese eğitiminden sonra, Çorum’a Mustafa Rumi Hazretlerinin medresesine gitmiş, burada Niksarlı Hacı Ahmet Efendi ile birlikte maddi ve manevi eğitimini tamamladıktan sonra irşad için Tokat’ın Reşadiye ilçesine gönderilmiştir. Ancak burada fazla kalmadığını öğrendiğimiz Hasan Efendi’nin, kendi memleketine gelerek burada irşada başladığı anlaşılmaktadır. Yaşadığı dönemin diğer mutasavvıfları gibi oda çeşitli şikayetlere ve takibatlara maruz kalmış, o yüzden irşad görevini gereği gibi yerine getirememiştir. 1932 yılında vefat etmiştir. Bir çok el yazması eserden oluşan özel kütüphanesi, ilmiye sınıfına ait giysileri bugün de torunları tarafından muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Kaynak ; Tasavvuf’ta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi Yayıncılık
Şah Veliyullah Ed- Dihlevi (k.s.)
Hindistan’da yetişmiş önemli İslam alimlerinden biri olan Şah Veliyyullah (ö. 1176/1762) hem ıslahatçı fikirleri hem de tasavvufî yönüyle dikkat çekici bir şahsiyettir. Nakşibendiyye’nin yanı sıra Çiştiyye’den de icazetli olan Şah Veliyyullah, Hicaz’da kalbine doğan ilham ve keşiflerini Füyuzü’l-Haremeyn isimli eserinde toplamış, ayrıca întiba fi selasili evliyaillah, el Kavlü’l-cemîl, et-Tefhîmatü’l-ilahiyye, Eltafü’l-kuds fi ma’rifeti letaifi’n nefs, Lemehat gibi tasavvufî eserler kaleme almıştır. En meşhur eseri ise Hüccetullahi’l-baliga’dır. Müritlerinden Muhammed Aşık Phulti onun tasavvufi söz ve menkıbelerini el-Kavlü’l-celî fî zikri asaril-Velî adlı Farsça eserinde toplamıştır. Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları
Mevlana Hüsameddin Parsa-i Belhi
Hace Alaeddin Attar hazretlerinin halifelerindendir. Başlangıçta Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabulü ve sohbetiyle müşerref oldu. Daha sonra Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri, terbiye işini Hace Alaeddin hazretlerine havale buyurdu. Onun yanında mürşitlik derecesine erişti. Vera ve takvası tam, dinin adabına uyma konusunda çok titiz ve hallerini muhafaza hususunda son derece hassastı. Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Mevlana Yakub-i Çerhi’nin sohbetine erişmek niyetiyle Heri’den yola koyulduğum zaman Belh’te Mevlana Hüsameddin ile karşılaştım. Hacegan yoluna girmemi ve kendisine bağlanmamı çok arzu etti. Ben Mevlana Yakub-i Çerhî’nin hizmetine girmek maksadıyla yola çıktığım için onun bu talebini kabul etmedim. Çok ısrar etti, ama içim ısınmadı. Sonunda bana, ‘Hiç olmazsa size faydalı olacak bir metodu anlatmama müsaade buyurun! Şayet bir zaman gelir, gönlünüz bazı kimseleri bu usulle terbiye etmeyi arzu ederse ya da talipler sizden bu yolla irşad olmak dilerlerse işinize yarar!’ diyerek bahsettiği metodu tarif etti ve sonra dedi ki: ‘insanların çoğunun kabiliyeti bunu uygulamaya müsaittir. Bu yolla elde ettikleri cem’iyyeti (gönül huzurunu) sair yollarla uzun zamanda kazanamazlar, işte bunun için bu yolu bilmeniz sizin için çok önemlidir!’ Bir gün Taşkent’e gitmiştik. Bir grup dost yanımıza gelerek bizden bu özel yolu açıklamamızı rica ettiler. O zaman Mevlana Hüsameddin hazretlerinin bu has yolu öğretmek için çok ısrar etmelerinin bundan dolayı olduğunu anladım. Yine Hace Ubeydullah Taşkendî hazretleri anlattı: “Mevlana Hüsameddin’in vakitleri değerlendirmesi Şeyh Bahaeddin Ömer hatta Şeyh Zeynüddin Hafî’den daha düzenliydi. Söz konusu iki şeyhin evrad ve ezkarı çoktu. Mevlana Hüsameddin vakte hakimiyet ve halini muhafaza için son derece gayret gösterirdi. Sabahtan ikindi namazına kadar kaylule vaktinin dışında halkın dertlerini dinler, onlarla meşgul olurdu. İkindiden sonra sabah namazına kadar asla huzur-ı şeriflerinde kimse olmazdı. Kıymetli vakitlerini gayet iyi değerlendirirdi. Teheccüd, işrak, duha ve sair sünnet namazlanna çok önem verir, bunları gönül huzuruyla kılardı. Adap konusuna da çok dikkat ederek gönülden riayet ederdi.”
Mevlana Arif Dikgerani
Seyyid Emir Külal hazretlerinin dört halifesinden ikincisidir. Hezara kasabasına bağlı Dikgeran köyünde doğdu ve orada vefat etti. Dikgeran, Buhara’ya 9 fersah uzaklıktadır. Mübarek kabirleri Dikgeran köyünün dışında Hezara yolu üstündedir. Emîr Külal şöyle buyurmuş: “Benim arkadaşlarım içinde iki kimse gibisi yoktur. Onlar akranlarını geçmişlerdir. Bu iki kişi Hace Bahaeddin ve Mevlana Ariftir. ” Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri, pirleri Emîr Külal’in, “Şimdiden sonra nerede senin burnuna bir er kokusu erişse talep eyle… Türk, Arap deme… Köylü-şehirli ayrımı yapma… Talepkarlıkta himmetıni üst düzeyde tut ve kusur eyleme!” şeklindeki nasihatleri gereğince, yedi yıl boyunca, Mevlana Arifin sohbetine katılmıştır. Bu süre zarfında onunla ilişkilerinde son derece saygılı davranmıştır. O derece bir saygı ki Mevlana Arif, bir su kenarında abdest alsa, o, onun yukarısında almazmış.Yanlarında bir yere gitse adımlarını ondan ileri atmazmış. Birliktelikleri esnasında tam bağlılık üzere olurmuş. Zira Mevlana Arif, Emîr Külal’in hizmetine ondan önce girmiş, uzun yıllar terbiye açısından onun önüne geçmiştir. Hace Bahaeddin Nakşibend, onunla ilgili şöyle buyurmuş: “Gizli zikirle uğraşırken Hakk’a yakınlık oluştu. Ondan sonra bu usulün talibi olduk. Otuz yıl boyunca Mevlana Arif ile arkadaşlık ettik. İki kere Hicaz seferi yaptık. Her nerede bir Hak dostu var dedilerse dergah ve zaviyeler koymadık dolaştık. Eğer Mevlana Arif gibi veya onun mazhar olduğu sırlardan bir habbe miktarı sırra erişen kimse bulsaydık bu tarafa hiç gelmezdik.” Mevlana Arife ait sözlerden iki hikmet damlası: “Kendi tedbirini öne çıkaran kimse bilfiil cehennemdedir. Hak Teala’nın takdiri çerçevesinde gayret eden kimse ise bilfiil cennettedir.” Mevlana Arif, süfilerine, “İnsan yemek yediği zaman her organ bir işle meşgul olur. O anda kalp ne yapar?” diye sorar. Süfîler “Hak Teala’yı zikreder” diye cevap verirler. Bunun üzerine Mevlana Arif şu açıklamayı yapar: “Buradaki zikir, sadece Allah veya La İlahe illallah demekten ziyade sebepten müsebbibe giderek nimetin Allah’tan oldugunun farkında olma düşüncesini canlı tutmak tarzında olmalıdır.” Mevlana Arifin süfîlerinin ululanndan Emîr Eşreften nakledilmiştir: “Bir kimse Mevlana Arif’e hediye getirdi. O bunu kabul etmedi ve şöyle dedi; Hediye kabul etmek o kimseye yakışır ki onun himmeti sayesinde hediye sahibi gönlünün muradına ersin. Bizde o himmet ne gezer!” Mevlana Arifin bir dervişi anlatmıştır: Mevlana Arifin, Emir Hurd Vabkenî hazretlerinden feyiz almış, Derviş Edirsekknî adında bir rakibi vardı. Bu derviş açık zikir yapardı. Mevlana Arif onun yanına varıp bunu yapmamasını söyledi. O, bu uyarıya kulak asmadı. Bunun üzerine Mevlana Arif şu sözleriyle onu tekrar ikaz etti: “Eğer sözümü tutmazsan çift sürdüğün öküzlerin telef olur!” Adam buna da aldırış etmedi. O gün öküzlerden biri öldü, ama derviş yine inadından vazgeçmedi. Evliyanın ervahından istimdad edip Vabkenî hazretlerinin dergahına gitti. Geri geldiğinde bir de ne görsun…’ ikinci öküz de telef olmuş! Bu iki alameti gördükten sonra ikna olan derviş, Mevlana Arif’in yanına geldi. Mevlana Arif, dervişe, “Şu beyti hep hatınnda tut” diye nasihat etti: Şüphesiz nadan u ebleh karıdır zikirde beyhude feryad eylemek, Nahnü akrabü sırrını fehm itmeyüb hazırı gaib gibi yad eylemek. (Cahil ve ahmağın işidir zikirde boş yere bağırıp çağırmak / biz daha yakınız sırrından habersiz, hazırı gaip anmak Bir dervişten nakledilmiştir: “Bir gün Ab-ı Küh deresinden Dikgeran köyüne çok büyük bir sel geldi. Köylüler bu felaket sebebiyle telef olacakları korkusuyla feryadü figan etmeye başladılar. Mevlana Arif hemen dergahtan dışarı çıkarak kendisini selin en şiddetli yerine bıraktı ve şöyle dedi: (Eğer beni alip gidebilirsen al, git!’ Bu söz üzerine sel derhal kesildi ve dere durgun akmaya başladı.” Anlatıldığına göre, Hace Bahaeddin hazretleri ilk haccını eda ettikten sonra dönüşte bir süre Merv’de kalmış. Bunu duyan sufiler Maveraünnehir’den Merv’e gelmişler. Orada çok hoş sohbetler olmuş. Bu sohbetlerden birinde, bir haberci gelerek, Hace Bahaeddin’e, Mevlana Arif tarafından gönderildiğini söyledikten sonra onun, “Aceleyle gel yetişesiniz, bizim ahirete İntikalimiz yakındır, size vasiyetlerim olacak. Sözlerini iletmiş. Hace Bahaeddin, Sufilerini orada bırakarak hemen hareket etmiş ve süratle Buhara’ya gitmiş. Dikgeran köyüne geçerek Mevlana Arif’in huzuruna çıkmış. Mevlana Arif hazretleri oradakilere, “Bizim. Hace Bahaeddin ile bir sırrımız var? O sırrı konuşmak için ikimiz kalkıp başka bir haneye mi gidelim, yoksa sizler mi gitmek istersiniz?” demiş. Mecliste bulunanlar. “Sizler rahatsızsınız, biz gidelim” demişler. Mevlana Arif, Şah-ı Nakşibend ile odada baş başa kalmış ve ona şöyle vasiyet etmiş: “Biliyorsunuz ki sizinle aramızdaki birlik ve beraberlik çok kuvvetliydi. Şimdi de aynı şekilde devam ediyor. Birlikte çok muhabbet dolu günler geçirdik. Artık vakit dolmak üzere! Kendi arkadaşlarıma ve sizin dostlarınıza nazar ettim. Bu tarikat kabiliyetini ve fena makamını ancak Hace Muhammed Parsa’da gördüm. Bu yolda mazhar olduğum bütün ilahî nazar ve hediyeleri ve çalışarak elde ettiğim tüm kemal derecelerini şu anda ona aktardım. Süfîlerime ona bağlanmayı emrettim. Siz de ona karşı kusur etmeyesiniz! Bahusus Hace Muhammed Parsa sizin süfîlerinizdendir. İki veya üç gün ancak kalmistir. Su kablarını bizzat siz ellerinizle temizleyip hazırlayınız. iki diziniz üzerinde oturarak ateşi yakıp suyumu ısıtınız. Benim için gerekli diğer mühim işleri yerine getiriniz. Vefatımın ardından üçüncü gün tekrar mekanınıza dönersiniz.’ Hace Bahaeddin tam bir teslimiyet ve ihtimamla bu vasiyeti yerine getirmiş ve Mevlana Arifin defninin üzerinden üç gün geçtikten sonra yeniden Merv’e dönmüş. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Garib
Hace Evliya-ı Kebir’in oğlu ve dördüncü halifesidir. Hace Sükümani’den sonra irşad işine başlayıp halkı Hakk-a davetle meşgul olmuştur. Şeyhü’l-ulema Seyfeddin el-Baharzî ve Şeyh Necmeddin-i Kübra ile muasır ve arkadaştır. Buhara’ya bağlı Fethabad’da ikamet eden şeyh Seyfeddin el-Baharzi ile çok sohbet etmiştir. Meczub-i Mahbübü’l-Kulüb Şeyh Hasan-ı Bulgarî, Rusya ve Bulgaristan tarafından Buhara’ya geldiği zaman Hace Garib doksan dokuz yaşında imiş. Şeyh Bulgari ona tam olarak teslim olmuş. Şeyh Seyfeddin Şeyh Hasan ile yaptığı bir sohbette ona, “Hace Garib nasıl buldunuz?” diye sormuş. O da, “Kamil bir Allah dostudur. sülükleri cezbeyledir” demiş. Şeyh Hasan-ı Bulgari Buhara’da kaldığı üç yıl boyunca Hace Garib’le sürekli birlikte olmuştur. Zamanının ulularından Hüdavend Taceddin Şetahi, Şeyh Hasan-ı Bulgarî’nin şöyle dediğini nakleder: ”Ben hayatım boyunca çok veliler ve kalp erbabı na hizmet ettim, ama Hace Garib gibisini görmedim!” Makamat-ı Bulgari’de kendisinden şu söz naklediimiştir: “Yaşadığım sürede yirmi sekiz veliye hizmet eyledim. Onların evveli Şeyh Sa’deddin Hamuli sonuncusu ise Hace Garib’dir.” Hace Garib’in dört halifesi vardır. Bunların hepsi doğru yolun yolcusu ve irşad ve davet sahibiydiler. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Mansur Ata
Baba Arslan’ın oğlu olan Mansur Ata, Hace Ahmed Yesevi’nin ilk halifesidir. Zahir ve batın ilimlerine vakıf idi. ilk zamanlar muhterem babasının terbiyesi ile yetişti. Babasının vefatından sonra aldığı vasiyet gereği Hace Ahmed Yesevi’nin hizmetinde bulundu. Onun koruyucu gölgesi ve güzel terbiyesi sayesinde velayet ehlinin yüce derecelerine erişti. Kaynaklar ; Reşahat , Semerkand yayınları
Topkapı Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Üsküdar Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Eyüp Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ali Septi Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Muhammed Kudsi Bozkıri Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İsmailağa Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İskenderpaşa Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İhlas Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Silsile-i Haznevi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Altunoluk Silsile-i Şerifi harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Özbekistan Evliyaları
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Aşık Doğan Dede

Musa Dede – Pelit Evliyası
Musa Dede Türbesi ; Antalya – Alanya Su gözü mah. Türbe sokak ta Su gözü Öğrenci yurdu bahçesi içerisinde Pelit Evliyası , ilçenin Sugözü Mahallesi’nde bulunmaktadır133. Evliyanın mezarının içinde bulunduğu yapının kapısı üzerinde “ Musa Dede ” yazmaktadır. Bunarağmen, yöre halkınca “Pelit Evliyası” olarak bilinmekte ve anılmaktadır. Bu adın veriliş sebebi de, Evliyanınhemen yanında bulunan yaşlı bir pelit ağacının bir gece ters dönerek dip kısmının yukarıya, uç kısmının da yere çakılması ve Evliya’ya hiç zarar vermemiş olmasındandır. Yöre halkı, bu pelitlerin Evliya’yı koruduğuna inanmaktadır. Musa Dede’nin mezarı, iki odadan meydana gelen ve mimari özellik taşımayan bir yapının içerisindedir. Yapının ilk odası ibadet yapmak için düzenlenmiş olup burada adak adayıp da dileği kabul olan insanların getirdikleri eşyalar bulunmaktadır. Evliyanın sandukası ikinci odadadır. Sandukanın baş kısmında küçük bir çocuk sandukası yer almaktadır. Evliyanın mezarının içinde bulunduğu yapının kapısıdaima kilitli bulunmaktadır. Kilidin anahtarı ise Allah rızası için buranın bakımını üstlenen türbedardadır. Musa Dede’nin Horasan’dan gelen yedi kardeşten birisi ve onların en büyüğü olduğu söylenir. Onun Allah dostu ve ermiş olduğuna inanılır. Musa Dede’den her türlü rahatsızlık ve ihtiyaç için yardım istenmektedir. Çoğunlukla Çarşamba günleri ziyaret edilmekle birlikte haftanın diğer günlerinde de ziyaretler yapılmaktadır. Bu makamı ziyaret edenler arasında fıtık rahatsızlığı olanlar çoğunluktadır. Bu rahatsızlıktan gelenlerden erkek olanlar horoz, bayan olanlar ise tavuk getirerek orada kesmektedirler. Bundan başka adak olarak koyun, davar gibi hayvanlar da kesilmektedir. Ziyarete gelenler adak adamışlarsa onu yerine getirdikten sonra içeriye girip namaz kılmakta, Kur’an okuyarak dua etmektedirler. Bazıziyaretçiler ise makamın dışında bir yere mum yakmaktadırlar, ancak mum yakma alışkanlığı diğer makamlara oranla burada daha azdır. Kaynaklar Kaynak: Antalya Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun)
Hace Emir Hord Vabkeni (k.s.)
Adı Hüseyin olup, Hace Mahmud Encirfağnevi (k.s.) hazretlerinin birinci halifesidir. [cspm_main_map id=”21275″]

Beşir Efendi (ks.)
Beşir Efendi’nin kabri Şerifi ; Amasya – Taşova’da İdris torun mahallesindeki Kabristanda. Beşir Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Beşir Efendi, 1905 yılında Dağıstan’da doğmuştur. 12 yaşına kadar Dağıstan bölgesinde yaşamını sürdürmüştür. Dağıstan’dan Türkiye’ye gelmek için yola çıktığında henüz 12 yaşındadır. Beşir Efendi 1930-1935 yılları arasında beş yıl “Karakuş” dağlarında kalmış, bu bölgedeki insanları doğruya ve güzelliğe çağırmıştır. Bu beş yılın sonunda Ali Osman Efendinin yanına dönmüş, 1935-1940 yılları arasında ticaretle meşgul olmuştur. 1940 yılında da Erbaa’nın Ravak (Cevresu) köyüne yerleşmiştir. Ravak (Cevresu) köyüne yerleştiğinde Şeyhi Ali Osman Efendi’nin kızı Pembe Hatun’la evlenmiştir. 1958 yılına kadar Ravak (Cevresu) köyünde hayatını sürdürmüştür. Aynı yıl yani 1958 yılında Taşova’ya gelerek Taşova’nın Yemişen mahallesine yerleşmiştir. Beşir Efendi’nin bağlı olduğu tasavvuf okulu, Nakşibendi Tarikatı’nın Halidiyye koludur. Mevlanâ Halid-i Bağdadi’ye kadar ulaşan Halidi silsilesi şu zatlardan oluşmaktadır. – Mevlana Halid-i Bağdadi – Abdullah-ı Mekki – Yanyalı Hacı Mustafa İsmet Efendi – Behrullah Efendi – Ali Osman Efendi – Beşir Efendi. Beşir Efendi’nin Türkiye’ye geliş Öyküsü Beşir Efendi’nin Türkiye’ye geliş öyküsü şu şekildedir: Beşir Efendi’nin ailesinin Dağıstan’da çok geniş arazileri ve koyun sürüleri vardı. Bir gün çobanlarla koyun sürülerinin bulunduğu yere giden Beşir Efendi, biraz gezdikten sonra ırmak kıyısında bir kulübecıkte uyuya kalır. 0 arada şiddetli bir yağmur başlar ve ırmak taşar. Bunun sonucunda Beşir Efendi sele kapılır. Suyun içinde sürüklenirken ırmak kenarında yaşlı, ak sakallı, nurani yüzlü bir dede kendisine seslenir; -Oğlum, elini uzat bana der. Beşir Efendi sese doğru bakınır, aralarında on metre kadar mesafe vardır. -Dede, nasıl uzatayım elimi? Der. Yaşlı dedenin elini uzatması için ısrarı üzerine, öylesine elini uzatır. Peşinden selden kurtulduğunu ve ırmağın kenarında olduğunu görürve şaşkınlık içerisinde: -Dedeseni nasılbulabilirim? Dede cevap verir: -Evladım Beşir, Türkiye’nin Tokat ili, Erbaa ilçesi Eksel köyünde [Koçak Kasabası) Şeyh Behrullah Efendi diye ararsan bizi bulursun. Bu.kısacık tanıma, tanışma ve adres öğrenme faslından sonra Behrullah Efendi gözden kaybolur. Fakat bu olay, Beşir Efendi’nin kalbinde ilahi aşkın canlanmasına vesile olur. 0 anda ilahi aşk, “Eksel Şeyhi” diye tanınan Şeyh Behrullah Efendi’den Beşir Efendi’ye intikal eder. Bu hadiseden sonra Beşir Efendi artık Dağıstanda duramaz. Ailesi çok zengin ve itibarlı kimseler olmasına rağmen onlara haber vermeden yoculuk hazırlıklarına başlar ve yanına aldığı bir kese altınla Türkiye’ye doğru yola çıkar. İçinde bulunduğu ilahi aşkın etkisiyle sınırdaki askerlere fark ettirmeden Türkiye’ye geçer. Aşk atına binerek aştığı yollar onu sonuçta Tokat, Erbaa’ya ve oradan da Eksel’e ulaştırır. Eksel köyü sakinlerine sora sora Behrullah Efendi’nin dergahını bulur. Dergahı bulur bulmasına ama kısa bir müddet önce Şeyh Behrullah Efendi fani dünyadan göçmüş Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Behrullah efendi Beşir Efendi’nin ilk mürşididir. Vefat etmeden önce en yakın talebesi ve halefi olan Holaylı (Ballıbağ köyü) Ali Osman Efendi’ye şöyle nasihat ve tembihte bulunmuştur. -“Ali Osman Efendi, kuzum; Dağıstan’dan buraya bir molla gelecek bana yetişemeyecek. Ona sahip çık. O’nun adı Beşir’dir. Sözüde peşindir. Maddi terbiyesi sana, manevi terbiyesi de bana aittir.” Behrullah efendi gibi çok değerli bir irşad edicinin mürşidi olmanın vakarlılığı içerisinde tam yedi yıl onun dergahında kendisine tevdi edilen bütün görevleri yapar. Dergaha odun taşır, çift sürer, orak biçer, harman sürer. Kendisine verilen görevlerin hiçbirisini reddetmez. Hatta Dağıstan’dan gelirken getirmiş olduğu bir kese altını da dergahın ihtiyaçlarına harcar. Kendisine bir şey sorulduğu zaman kısa, öz ve tek bir cevap verirdi. En çok söylediği söz “Sükutul- lisan, selametül insan” idi. Yine sohbetlerinde “Bilen söylemez, söyleyen bilmez” gibi daha bir çok hikmetli sözler söylerdi. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) http://tasova.gen.tr/besir-efendi-turbesi/ Kaynak: Taşabad Erenleri Mustafa Unsal shf. 17-18 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Ahmed Fevzi Efendi (Baysoy)

Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi (ks.)
Sivas – Ulu camii avlusunda Şeyhi İhramcızade hazretlerinin yanında Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi 1901 yılında Sivas’ın Ulu Atak mahâllesinde doğdu. Babası Feyzullah efendidir, dedesi İsmail Hakkı Efendi Sivas’a gelip yerleşmiş. Ataları Şam’dan Ürgüp’e daha sonra Zara’ya ve oradan da Sivas’a göç etmişler. Baba tarafından şecere silsilesi Hazreti Hüseyin’e kadar ulaşır. Annesi Hatice hanımın soyu da Horasanda Anadolu’ya İslâm’ın yayılması için gönderilmiş büyük mücahitlerden Şeyh Mahmut Merzubani Hazretleri Zara’nın Tekke köyünde Türbesinde medfundur. Çok az insanlara nasip olacak olayları hayatında yaşayan ve şahsında bütünleştiren bir güzel insanın ana ve baba soyunun Hazreti Peygambere kadar ulaşması tamamıyla Cenabı Allah’ın bir lutfudur. Annesiyle babasının evliliği kendisinden şöyle nakil edilir: “-Annemi evvelce birine nişanlamışlar lâkin nişanı erkek tarafı geri bırakmış. Tekrar başka birine nişanlamışlar fakat bir müddet sonra bu nişan da bozulmuş. Bu defa dayılarım annemi babamla evlendirmişler. Babam Seyyid, annem Şerif’tir. Eğer önceki o iki nişandan biri evliliğe dönüşseydi, elmas çamura düşmüş olurdu”. Merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri ilk tahsiline medresede başlamıştır. Öğrenciliği sırasında bir kız iki erkek kardeşini kaybetmiş, babası Rus Harbine katılmış ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır. İki sene sonra annesini kaybederek yetim ve yalnız kalmıştır..Bu zor şartlarda medrese tahsilini sürdürememiş fakat hafızlığını tamamlamıştır. Bundan sonra Hafız Hakkı ismi ile tanınır olmuştur. Askerliğini Sivas’ta yapmış, burada Nakşibendî Tarikatı Şeyhi İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretler ile tanışmış ve uzun yıllar yakın dostlukları ve samimi muhabbetleri devam etmiştir. Yedi yaşında namaza başlamış ve kazaya namazı kalmamış. Şakadan da olsa yalan konuşmamıştır. Resmen emekli olduğu 1977 yılına kadar ilk defa Hoca İmam Camii sonra Vişneli Camii, Meydan Camii ve Osman Paşa Camilerinde olmak üzere 52 yıl imamlık yapmıştır. Bir teneke buğdayın 14 lira olduğu yıllarda 12 lira 55 kuruş maaş alıyordu yani bir aylık maaşı ile karşılığında bir teneke buğday alamıyordu. Fakat Camiler boş kalmasın bilhassa bu ihvana hizmet ve Şeyhine yardım emeliyle bu görevi sürdürüyordu. Son derece mütevazı, kendini ön plana çıkarmayan, devamlı tefekkür hâlinde olmayı tercih eden merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri, İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’’nin, mürşidi Mustafa Tâki Hazretlerinin tekkesine gittiğinde onun dikkatini celp ediyor ve tekkesinde imamlık yapmasını istiyor. Terbiyesi, ahlâkının güzelliği kendisini Tâki Efendi Hazretlerine sevdiriyor ve Tarikata intisab ediyor. Mustafa Tâki Hazretlerinin vefatından sonra Şeyh olan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, Hafız Hakkı Efendiyi genel Halifelikle görevlendiriyor. İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri yaşadığı müddetçe müridlerinin hizmet ve terbiye görevini Hafız Hakkı Efendi’ye vermiş, vefatından sonra Şeyhlik makamında aynı hizmeti sürdürmüştür. Bu hizmeti döneminde çok güzel bir topluluk oluşturmuş, Resulullah (S.A.V) Efendimizin hayatını şahsında ve Müridlerinde gündeme getirip canlı birer örnek olmuşlardır. Bu güzel insan güzel yaşadı, güzel bir günde (Beraat gecesi), güzel bir şekilde Rabbine teslim oldu.(18 Şubat 1992.)Yaşamında olduğu gibi ölümünden sonra da sevdiği insan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri ’nin Ulu Camii bahçesindeki kabrinin yanı başına âdeta kucağına defin edilmiştir. Mevlâ güzel insanlarla ahiret de birlikte olmayı sevenleri ile nasip etsin. Peygamberimizin ve güzel insanların şefaatlerinden mahrum etmesin! Ne mutlu güzel yaşayıp güzel ölenlere! [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İhramizade İsmail Hakkı Efendi (ks.)
Sivas – Sivas Ulu camii avlusunda İhramcızade İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi İhramizade İsmail Hakkı Efendi, 1880 tarihinde Sivas’ın Örtülüpınar Mahallesi’nde dünyaya gelir. Babası Hüseyin Hüsnü Bey, Sivas’ta kolağasıdır. Halk arasında Nilli Hatun diye maruf olan annesi Ayşe Hanım, zamanın Nakşibendi büyüklerinden Seyyid Mustafa Haki Efendi’ye intisaplı Medineli bir seyyidedir. Sivas Çifte Minare’deki ilk tahsilinden sonra rüştiyeyi bitirmiş, ardından medrese tahsilini aynı yerde bulunan Şifaiyye Medresesi’nde yapmış olan İsmail Hakkı Efendi Arapça ve Farsça’ya vakıf olup, kendisini bilhassa dini ilimlerde yetiştirir. Tahsilinin ardından askerlik görevini Kurtuluş savaşı yıllarında maiyetindekilerle birlikte Suşehri’ne cephane taşımak suretiyle yerine getirir. İsmail Hakkı Toprak Efendi Tokat’ta Müskirat memurluğu, Sivas’ta Düyun-i Umumiye Memurluğu ve Cedid Tuzlasında Müdürlük yapar. 1931 yılında emekli olduktan sonra Çitil Han’da bir süre komisyonculuk yaparak elde ettiği geliri de insanların hizmeti ve ihtiyaçları için sarf eder. İsmail Hakkı Efendi, soyadı kanunundan sonra Toprak soyadını almış olmakla birlikte, gerek eserlerinde, gerekse çeşitli vesilelerle İsmail İhrami, Hakkı, Garibu’llah, Garibu’llah-ı Sivasi, Karibu’llah, Refi’u’llah ve Vakinu’llah adlarını kullanır. İhramcızâde, Sivas’ta bulunan Rifâi tarikatı büyüklerinden Seyyid Abdullah Haşim Efendi’ye intisap ederek, bir rivayete göre 5 yıl hizmet eder. İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretlerinin ilk mürşidi olan Abdullah Haşim’in “Evlâdım, senin nasibin bizden değil!”, diyerek bir nevi izin vermesi ve validelerinin, Mustafa Hâki Efendiye oğlunun durumunu anlatması ile mânevi bağın temelleri atılmış olur. Tokatlı Mustafa Haki Efendi’ye olan muhabbetinden dolayı bir müddet Tokat’ta çalışan İhramcızâde, üstadının 1908 yılında Tokat Mebusu olarak İstanbul’a gitmesi üzerine Sivas’a döner. 1919 yılında Haki Efendi’nin vefatı üzerine, 23 Nisan 1920’de T.B.M.M’ye Sivas Mebusu olarak katılan Mustafa Taki Efendi’(Doğruyol) ye intisap eder. Onun da 1925 yılında ahirete irtihali ile misyonu üstlenir. İsmail Hakkı Efendinin bazı veciz sözleri şöyledir. -İnsan ne ararsa zannında bulur. -Muhabbeti olan hata görmez, görse de göz yumar. -Şeriatı gözetiniz, şeriatı olmayanın tarikatı olmaz. -Öl ama söz verme. Eğer vermiş isen o sözden de asla dönme. -İdare ilmini öğrenin, insan kızınca şeytanın malı olur. -Oğlum, Allah’ın rızasına kazan, gönlünü yap, işini O’na gördür. -Neyi seversen onunla kalırsın, ne ile meşgul isen, o olursun! İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin yapım ve tamirine vesile olduğu eserlerden bazıları şunlardır; Sivas Ulu Camii’nin onarımı, Hoca İmam Camii Minaresi. Sivas İmam-Hatip Lisesi, Hayırseverler Camii, Sofu Yusuf Camii, Serçeli Camii, Dikimevi Camii, Zara-Cencin Köyü İçme Suyu, Zara-Cencin Köyü köprüsü, Tozanlı Köprüsü, Sivas ve çevresinde muhtelif sebil çeşmeleri. İsmail Hakkı Toprak Efendi’nin meşlahı, kasketi, gözlüğü, saati ve diğer şahsi eşyaları Darende’de Hulusi Efendi Şeyhzadeoğlu (1914-1990) Özel Kütüphanesinde bulunmaktadır. İhramcızade’nin menkıbelerle dolu hayatından birkaç kesit şöyledir; …..İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, bir kaç ihvanıyla beraber bir köye giderler. Akşam o köyde kalmaları mecburiyeti hâsıl olur. Kalacakları köy odası tek oda olduğundan, Efendi Hazretleri ve ihvanın bir odada yatmaları icap eder. İhvanlar arasında ve tarikata yeni intisap etmiş Osmaniyeli Hüseyin adında biri, “Canım şeyhim de bizim gibi yiyor, içiyor, oturuyor, kalkıyor. İşte şimdi bizim gibi yatıyor. Dur bakalım ne yapacak, şöyle yorganın altından gözetleyeyim”, diye düşünürken uyuyup kalır. Bu arada suratına gelen bir şamarla uyanır, bakar ki, Efendi Hazretleri namaz kılıyor. Namazın bitimine kadar bekler. Namazdan sonra gidip şeyhinin ayaklarına kapanır. Efendi Hazretleri buyurur ki, “Gardaşım! Hüseyin, insan dışarıda halk ile içerde Hakk ile olmalıdır.” …..Nurettin Doğan, Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonra o kadar üzülüp ağlar ki, artık bitkin bir hale düşer. Bir gün Efendi Hazretleri manen zuhur ederek buyururlar ki, “Gardaşım! Biz öldük mü ki, ağlıyorsun, üzülme.” …..Suriye’den kaçak eşya getirip bu suretle ticaret yapmakta olan birisi tarîkata intisabından sonra bu işi bırakır ise de, çoluk çocuğunun rızkının temininde zorluk çektiği için yine bu işe başlamaya karar verip, Efendi Hazretlerine gelir ve yaptığı ticaretten bahsederek izin ister ve izin alır. Suriye’ye varıp gerekli malları alarak atlara yükleyip Türkiye’ye doğru yola çıkar. Sınıra geldiğinde karşıda devriyeleri görür ama kaçacak zaman da bulamaz. Bu sırada çok süslü bir tilki ortaya çıkar. Bunu gören devriyeler, tilkiyi tutmak için peşine düşerler. Oradan bir hayli ayrılırlar. Bunu fırsat bilen adam atlarını alıp hududu rahatça geçer. Mallarını sattıktan bir zaman sonra yine gitmeyi düşünerek izin almak için geldiğinde, Efendi Hazretleri buyururlar ki, “Yok gardaşım! Bir daha tilki olmaya niyetimiz yok.” …..Efendi Hazretleri şöyle bir kıssa anlatmıştır. “Tokat’tan bir kadın hastalanıp, kocasıyla bizi ziyarete geldi, bana dua okur musunuz? dedi. Biz de ‘Ben de okumaya bir ağız yok, Şeyhimin ağzı ile okuyayım’ dedim. On beş günde bir bu kadın okumaya kocasıyla gelip gittiler. Kadının derecesi şeyhlik derecesine yükseldi, kocasının bir şeyden haberi olmadı.” …..İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır. “Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, Cuma namazından sonra eve gittik. Evdekiler de hamama gitmişlerdi. Efendi Hazretleri, “Gardaşım! Semaveri yak da, bir çay içelim”, diye buyurmaları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koydum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan anladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken ben de boşalan bardağımızı dolduruyordum. (Bir ara) Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak, “Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık” dedikten sonra buyurdular ki, “Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.” Alkan, muhayyilesindeki Efendi Hazretleri’nin tasvirini Altıncı Şehir’de şu sözlerle dile getirir. “Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle görebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarlarında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, meyvesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanların çehresinde ve “efendi hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tabahhur ederek atmosfere yayılan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siyasî memurları” son derece efendi ve hürmetkar davranmağa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “efendi hazretleriydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıradan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu kimya ile ihya ediyordu; insanları güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve herşeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum ama anlıyordum.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Sivas Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hacı Ahmed Efendi
Konya – Çumra – Alibeyhüyüğü kabristanında Muhamed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Antalya Akseki-Yarpuz köyünde dünyaya geldi. Hüseyin Efendi’nin oğludur. Tasavvufi icazetini Memiş Efendi’den aldı. 1842’den sonra Çumra Alibeyhüyüğü kasabasına yerleşti. Belediye karşısına halkın yardımlarıyla 28 0dalı ve 2 derslikli bir medrese yaptırdı. Dört oğlu vardı. Oğulları Mehmet ve Hüseyin efendiler müderristi. Diğer oğulları Abdulgafur ve Nuri efendilerdir. Hacı Ahmed Efendi 1884’de Alibeyhüyüğü’nde vefat etti. Kabri Alibeyhüyüğü mezarlığındadır. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ülemay-ı kiramdan Alibeyhüyüğü dersiamı hanedan-ı kadimden Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Halidiyye hülefasından el-Hac Ahmed Efendi. 1302” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Seyyid Mehmed Nuri Edirnevi Efendi
İstanbul – Eyüp Sultan Kabristanı. Küçük Hüseyin efendi’nin yanında Mevlana Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yetişmiş, büyük velilerdendir. Edirne’lidir ve Peygamber Efendimiz Hazretlerinin nesl-i pakinden gelen bir aileye mensup olmakla, seyyiddir. Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, çocukluk ve gençlik yıllarını çok değerli alimlerin ve velilerin sohbet ve ilim meclislerinde bulunarak geçirmiş, dini ve tasavvufi ilimlerde kendisini yetiştirmiştir. İstanbul’da tanınan bir insan haline gelen Seyyid Mehmed Nuri Efendi, İstanbulluların sevgi ve saygılarına mazhar olmuştur. Kendilerine “Hafız” olmaları nedeniyle, Mustafa Haki Efendi Efendi ile birlikte “Melek Hafız”, “Melek Efendi” isimleri verilmiştir. Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Nakşibendiyye Tarikatının “Halidiyye” kolunun önemli şeyhlerindendir. Sirkeci, Salkım Söğüt’te bulunan Hacı Beşir Ağa Dergâhı Şerifinde irşad işi ile meşgul olmuş ve bu dergâhı canlandırarak, bir “Halidî” merkezi olmasını sağlamıştır. Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin İstanbul’daki görev yerlerinden birisi de Nuh Efendi Medresesi’dir. Kendilerinden sonra Hasan Visali Efendi ve Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri de burada vazife yapmışlardır. Melek Efendi Hazretleri, Şeyhi Seyyid Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’nin 1876 yılında ahirete irtihalleri üzerine “Fatih Halıcılar Tekkesi” ve “Feyzullah Efendi Dergâhı” olarak meşhur olan tekkenin postnişini olmuş ve vefatlarına kadar da bu görevde bulunup irşad vazifesi yapmışlardır. Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, bir Nakşibendî-Halidî ve Mevlevî şeyhi olarak birçok kişiye manevi rehberlik yapmiş, kemalatlarının tamamlamalarına vesile olmuştur. Bu dergâhta yetişerek mürşidlik makamına erişen bazı şeyhler şunlardır: Şeyh Hasan Visali Efendi Şeyh Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Vidinli Şeyh Hacı Sadık Efendi (Hacı Feyzullah Efendi’nin oğlu) Çorumlu Şeyh Ömer Lütfi Efendi Manastırlı Şeyh Hacı Talha Efendi Edirnekapılı Şeyh Abdurrahman Efendi İstanbullu Şeyh Rüstem Efendi Kocamustafapaşalı Hoca İbrahim Efendi Kalenderhane Mektebi muallimi Şeyh Osman Efendi Emin Baba Tekkesi şeyhi Seyyid Halilürrahman Efendi Şeyh Necip Efendi Şeyh Ahmed Efendi Şeyh Hafız Sadettin Efendi Şeyh Hafız Muhammed Efendi Şeyh Hafız Nususi Efendi Şeyh Hafız Kuddusi Efendi Şeyh Hace Mesud Efendi Şeyh İbrahim Şaban Efendi Şeyh Yafalı Ahmed Efendi Şeyh Mehmed Rıdvan Efendi Şeyh Emin Edhem Efendi Şeyh Debbağ Ahmed Efendi Şeyh Hüseyin Efendi Şeyh Mehmed Faik Efendi Şeyh Uşşaki Osman Efendi Şeyh Salih Fevzi Efendi Şeyh Kadırgalı Osman Efendi Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra manevi kardeşleri ve halifesi Şeyh Hasan Visali Efendi dergâhın şeyhi olmuş ve 1902 yılına kadar bu görevi yerine getirmiştir. Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretlerinin vefatları üzerine de dergâhın şeyhi Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Hazretleri olmuştur. Küçük Hüseyin Efendi, Muhammed Nuri Efendi’nin 8 sene hizmetinde bulunmuştur. Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin hocası Mehmed Nuri Efendi’ye bağlanması şöyle anlatılır: Küçük Hüseyin Efendi, Hocasının ilk defa huzurlarına çıktığında, Seyyid Muhammed Nuri Efendi sormuş: — Maksadın nedir? Sonra devam etmiş: — Eğer dünyalık ise, Biga’dan emin birini istiyorlar; oraya gönderelim. Dünyalık değilse, hücreye koyalım. Bundan sonra beş kuruş harçlık verir, hamama yollar. Ardından şöyle emreder: — Ölü yıkanışı ile yıkan, dünya işlerine dair bir söz etmeden de gel. Küçük Hüseyin Efendi, verilen emri yerine getirdikten sonra gelir. Gelir gelmez de, Mehmed Nuri Efendi kendisini erbaine sokar; birbiri ardına üç erbain çıkarır. Bu erbain çıkarma işinde Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, o kadar zorlanır ki, dizlerinin derileri soyulacak hale gelir. Her gittiği yere kendisini de götüren şeyhini çok seven Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, şeyhi hakkında duygularını şöyle dile getirmiştir:“Vücudum toprak olsa dahi, onun yaptığı iyiliğin karşılığını veremem.” Yine bir gün birlikte bulundukları bir sırada Mehmed Nuri Efendi’nin gözlerinden, şıpır şıpır yaşlar damlar.. Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri bu durumu görünce kendilerine sorar:“Bu şekilde ağlamanıza sebep nedir?.”Şu cevabı alır:“Küçük Hüseyin, Plevne’ye o kadar teveccüh ediyorum da; içeride teveccühü kabul edecek bir ihvan göremiyorum.. Bu yüzden teveccühler geri geliyor…” Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, hocası Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri ve ondan sonraki hocası olan Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretleri hakkında şöyle söylemiştir: “Mehmed Nuri Efendi ile Hasan Visali Efendi çiftlerdi; biz onların her ikisine yardımcı olarak geldik.” Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, bir başka zaman da şöyle demiştir:“Erbaindeydim. Harem-i Şerif’in kapısını açarken şu sözle karşılaştım:“Nöbet senindir; fakat önünde iki kişi vardır.” Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri ilahi klasikleri arasında yerini almış olan “Yâ Hüseyn-i Nakşibend” redifli bir manzûmesinde manevi nisbetini şiir diliyle şöyle ifade etmiştir: “Şüphe yok kim Şâh Feyzullah’dan aldın nisbeti Şeyh Muhammed Nûri de ikmal edince halveti Şeyh Visâlî oldu elhak pîr-i hırka sohbeti Zübde-i her üç imamsın yâ Hüseyn-i Nakşibend” “Çerkez Şeyhi” olarak bilinen Çorumlu Mevlana Şeyh Ömer Lütfi Hazretleri de hocası Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleriyle ilgili unutamadıkları bir hatırasını şöyle anlatmıştır: “ Daha 7 yaşlarinda iken sık sık rüyalarımda bir zat görüyordum ve bana devamlı, “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel!” diyordu.. Bu arada akrabamız olan Kundukzade Musa Paşa (İlk Hariciye Vekili Bekir Sami Bey’in babası), tahsilimi tamamlamam için beni İstanbul’a getirdi. Bu dönemlerde, bir yandan medreseye devam ederken bir yandan da rüyamda gördüğüm o zatı bulmak için her cuma namazını başka bir camide kılıyordum. Bir cuma günü, rüyalarımda gördüğüm o zatla karşılaştım. Bu zat-ı şerif, hocam Edirneli Şeyh Seyyid Muhammed Nûrî Efendi Hazretleri idi.. Hocam beni görünce, diğer müridlerine,“gariptir, kollayın”buyurmuşlar.. Bu vakitten itibaren tam 16 yıl yanlarında ve hizmetlerinde bulunup feyz ve himmetlerine kavuştum.. 1884 yılında manevi eğitimimin tamamlandığını bildirerek icazetimi verdiler ve emirleri üzerine irşad için Sivas’ın Aziziye Kazasına bağlı olan Kazancı Köyü’ne gidip yerleştim. Bu sebeple, talebelerimizden olan Sultan Abdülhamid Han’ın Hanımının ve bizzat Sultanın İstanbul’da kalın ve istediğiniz yerde tekke açın tekliflerini kabul etmemiz mümkün olmadı… Kendileri duamızı aldılar, maddi ve manevi olarak hizmetimizde bulundular..” Seyyid Mehmed Nuri el-Edirnevi Hazretleri, 1884 yılında İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Eyüp Mezarlığında Kaşgari Dergâhı’na yakın bir yerde defnedilmiştir. Zamanla, aile efradı, talebeleri ve dostları ile birlikte medfun bulundukları yer Nakşi – Halidi yolu kabristanı haline gelmiştir. Mezar taşında şöyle yazılıdır: “Tarikat-ı Âliyye-i Nakşibendiyye meşayih-i izamından es-Seyyid el-Hâc Mehmed Nuri el-Edirnevi (ksa) Efendi Hz.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) https://seyyidmehmednuriedirnevi.wordpress.com[/toggle]

İbrahim İpek Efendi Hz.

Şeyh Muhammed Maşuk Norşini (ks.)
Mekke ‘de Cennetül Mualla’da Hazreti Hatice Validemizin ayak ucunda Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri 1325 (1906) yılında Nurşin de dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Masum, annesi Fatıma Hanım’dır.Şeyh Muhammed Diyauddin hazretlerinin kardeşinin oğlu olan Şeyh Masum, ilmi olgunluğa sahip, muhabbetullah sahibi bir kişi idi.Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi hizmete çok düşkün olmalarıydı.Şeyh Masum (k.s.) kimseden korkmaz ve çalışıp hizmet etmekten asla usanmaz bir zattı.Öyle olurdu ki bazen onu tarlada çalışırken,bazen koyunları güderken,bazen medresede talebe okuturken, bazen de insanlara hizmet ederken görebilirdiniz.O yörede bulunan aşiret ağalarını toplar ve köylülere zulüm etmemeleri,adaletli ve merhametli olmaları konusunda sert bir dille uyarırdı.Emri bil maruf ve nehy-i anil münker konusunda çok titizdi.Tabiatları Hz Ömer (r.a.)’i andırırdı. Hazret’in (k.s.) zamanın da onun yanından bir an ayrılmadı. Medresenin işlerinde Hazret’e (k.s.) yardımcı oldu. Hazret’in (k.s.) vefatından sonra medreseyi ayakta tutmaya ve insanlara nasihat etmeye devam etti. Şeyh Masum(k.s.) aşiretler arasındaki kan davalarını hallediyor, dargın insanları barıştırıyor, yüce ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışıyordu. Öyle yerler vardı ki Şeyh Masum(k.s) oralara nasihat etmeden önce o bölge halkı namaz, abdest, helal, haram nedir bilmez bir haldeydiler. Birbirleriyle düşman bir şekilde yaşıyorlardı. Mardin yöresinde bir köy vardı ki ahalisi cehaletlerinden dolayı hem namazdan uzaklaşmış ve hem de öyle bir gaflete düşmüşlerdi ki camiyi ahır yapmış, içinde et pişirip, yiyorlardı. Cami pislikten içine girilmez olmuş, cam ve duvarları içinde yakılan ateşin isinden dolayı kapkara kesilmişti Şeyh Masum’un (k.s) nasihatleri ve O’nun edepleri ile İslam’ı güzel şekilde yaşamaya başladılar. Cami yeniden düzenlendi ve eskisinden daha güzel bir şekilde restore edildi. Kalplerdeki korkunç perdeler kalktı. Bu onlar için yeni bir doğuş oldu. Sanki üzerlerine atılan ölü toprağından silkinerek kurtuldular ve yıllar süren derin bir uykudan uyandılar. Bu güzel vasıflara sahip babanın oğlu olan Şeyh Maşuk Hazretleri 7 yaşında Hazret’in(k.s) yanında okumaya başladı. Çok zeki bir talebeydi. Çocukluğunda tasavvuf kabiliyeti çok ileri bir seviyedeydi.Diğer çocuklar çelik çomak oynarken o bir köşede onları seyrederdi.Bir gün Hazret (k.s) onun oyun oynamadığını görünce “ Gel çelik-çomak oynayalım” diye çağırdı.Çelik çomak oynarken Hazret (k.s) ağaç dalını attığında Seyda Şeyh Maşuk(k.s) dal ile tekrar oynamak yerine Hazret’e (k.s) geri getiriyor ve önüne bırakırdı. Niye böyle yapıyorsun da oynamıyorsun diye sorulunca “Hazret neşelensin” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Hazret (k.s) halifelerini toplayıp ‘Bu çocuğun kabiliyeti çok fazla, buna iyi bir insan olması için dua edeceksiniz.’ dedi. Seyda-i Taği(k.s) bir sohbetinde Hazret’in (k.s) bulunduğu bir sohbette “Molla Diyauddin sınırın öbür tarafından bir genç gelecek. Sen ona iyi bak. O Nurşin’deki nisbeti alıp sınırın öbür tarafına götürecek. Nurşin’in kurdu nisbeti oradan alıp geri getirecek.” diye belirtmişti. Uzun seneler önce söylenen bu sözün manası ilerleyen zamanlarda ortaya çıkacaktı. Seyda Şeyh Maşuk (k.s) çocukken Şeyh Ahmed-ül Haznevi (k.s) , Hazret’in(k.s) yanında amel ediyordu. Hazret (k.s) ona “Sen burada hizmet ediyorsun. Buradan büyük bir Nisbet elde edeceksin. Nurşin’in kurdu gelip senden nisbeti alacak. Tekrar Nurşin’e geri getirecek.”dedi herkes bunun kim olduğunu merak etti. Şeyh Abdurrahman-ı Tagi hazretleri, Seyda Şeyh Maşuk’un(k.s) büyüklüğüne önceden işaret etmiştir. ‘Nurşin den Nisbet gidecek ama bir (kurt) onu geri getirecek’ demiştir. Şeyh Abdurrahman-ı Tagi hazretleri ve Hazret’in(k.s) böyle demesi ile (kurt)lakabının kim için söylendiği bir olay neticesinde ortaya çıkacaktı.. İnsanlar cenazeye devir okumak için camide bir gün toplandılar. Seyda Şeyh Maşuk(k.s) caminin önündeki ayakkabıları bunlar cennetlikler ve bunlar cehennemlikler diye ikiye ayırır. Hazret(k.s) dışarı çıkıp ayakkabıların üstüne atlayıp birbirine karıştırır. “Kurt kurt git başka yerlerde oyna.” der. Küçük yaşlardan keşfi açık olan Seyda Şeyh Maşuk’un bu kerametlerinin kapanıp, manevi eğitiminden sonra açılması için hazret namaz kılmayan terki salat bir kadının ekmeğini getirip ona yedirmelerini söyler. Uzak köylerden birinden namaz kılmayan bir kadının ekmeğini getirir ve yedirirler. Hazretin yanında 7 yaşında okumaya başlar. Daha sonra eğitimine Mutkan’da devam eder. Çok zeki bir talebe olan Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) ilerleyen yıllarda medresede talebe yetiştirmeye başlar ve birçok kimseye ilim icazeti verir. Şeyh Ahmed-el Haznevi’den (k.s) hilafet alması İlk olarak Molla Müezine (hazretin halifesi olup hazretle beraber Seyda-i Taği’de amel etmiş) intisab etti. Herkes Şeyh Ahmed-el Haznevi’den (k.s) hilafet almasını beklerken Molla Müezine bağlanmasına şaşırdılar. Fakat kısa bir süre sonra Molla Müezzin (k.s) vefat etti. Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) bir müddet yalnız kaldı. Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) ,Şeyh Ahmed’in (k.s) yanına Suriye’ye gitmek istedi. Babasından Suriye’ye gitmek için izin istemeye utandığından hacca gitmek için izin ister. Şeyh Masum elindeki çomakla yere çizgiler çizer. Üzgün olduğu her halinden bellidir. Ona bir cevap veremez. Eve geldiklerinde Seyda Şeyh Maşuk’a “babam bana cevap vermedi diye düşünüyorsun. Bütün ailenin geçimini temin ettiğim için senin yol masrafını nasıl karşılayacağımı düşünüyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyda Şeyh Maşuk (k.s) “Ben yol için gerekli ihtiyaçlarımı hazırladım.” diyince. Sevinerek ‘hayırlısı ile git gel, bana sormana gerek yok.’ der. Seyda Şeyh Maşuk, Şeyh Abdulhalim(k.s) ve Molla Nimetullah (k.s) birlikte hacca gitmek üzere yola çıkarlar. Suriye’den geçerken Hazne’ye uğrayıp Şeyh Ahmed’i (k.s) ziyaret ederler. Şeyh Ahmed(k.s) onları görünce çok memnun olur ve sevincinden ağlar. Hazret’in (k.s) çocukları çayı çok sever diyerek çay hazırlamak için içeri gider. Geri döndüğünde üstündeki kıyafetini değiştirmiştir. Seyda Şeyh Maşuk bunu görünce çok canı sıkılır ve biz buraya zenginlik görmek için gelmedik, diye aklından geçirir. Çay içip oturup biraz sohbet ettikten sonra Şeyh Ahmed (k.s) onu alıp dışarıda uzak bir yere götürdü. Kumların üzerine oturttu. ‘Maşuk bu yerler kumdur, bundan ötesi de hep çöldür. Siz geldiğiniz için ben o kadar çok sevindim ki çay çabuk olsun diye gaz ocağının pompasını çok doldurdum. Oda üzerime fışkırdı. Bunun için elbisemi değiştirmek zorunda kaldım.’ Böylece Seyda Şeyh Maşuk’un (k.s) kalbindeki sıkıntı gitti. O gece orada misafir oldular. Sabahleyin Seyda Şeyh Maşuk (k.s) intisap etmek için Seyda Şeyh Ahmed’in (k.s) onu çağırmasını içinden geçiriyordu. Ertesi sabah Seyda Şeyh Maşuk (k.s) , Şeyh Abdulhalim ve Molla Nimetullah (k.s) otururlarken üçünün arasından Şeyh Ahmet (k.s) , Seyda Şeyh Maşuk’u(k.s) yanına çağırdı. Bu gece rüyamda sadat-ı kiramı bizim eve gelirken gördüm. Çok sevindiklerini söylediler. Senin buraya gelmenden çok memnun oldular. Dedi ve onu tekrar kumların oraya götürerek ona tarikat verdi. Geriye döndüklerinde arkadaşları “sende değişik bir hal gördük.”dediler Seyda Şeyh Maşuk (k.s) “bu hal iyi midir, kötü müdür?” diye sorar. Arkadaşları “seni çok iyi gördük.” derler. O da “çok güzel bir iş yaptım, şeyh Ahmed’in tarikatina girdim.” der. Arkadaşları çok memnun olup birbirlerine sarılır ve çok güzel bir iş yaptın derler. Seyda Şeyh Ahmed “selametle haccınıza gidin, dönüş yine bu kapıdan olsun.” der ve onları uğurlar. Seyda Şeyh Maşuk Suriye’den ayrılıp hacca gider. Hacdan dönüşünde tekrar Suriye’de tekrar Şeyh Ahmed’in yanına uğrar. Seyda Şeyh Maşuk “Şeyh Ahmed Nurşin’e geldiğinde babamın yanında nasıl davranacağım, ayağa nasıl kalkacağım, edebimi nasıl muhafaza edeceğim?”diye içinden geçirir. Şeyh Ahmed onu yanına çağırarak “Nurşin’e geldiğimizde bizim müridimiz olduğunu kimse bilmeyecek. Ben divana geldiğimde Şeyh Masum’un (k.s) yanında ayağa kalkmayacaksın. Tarikata girdiğini kimseye söylemeyeceksin.”der ve Nurşin’e geri dönerler. Nurşin ile Hazne arasında bir gidiş geliş başlamış olur. Uzun ve sıkıntılı yolculuklar sırf Allah-u Teala’nın rızasını tahsil için yapılmaktadır. molla Muhyeddin hazretleri ve Şeyh Maşuk hazretleri birlikte arabanın uçağın olmadığı o günlerde ayakların da bir çarık uzun yolları yürüyerek gider, gelirler.hazneye gittiklerinde ayakkabılarının altları çıkmış,ayakları yara içindedir. Fakat onlar gönül saraylarını mamur etmeye uğraşmaktadırlar. Seyda Şeyh Maşuk (k.s) , Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s)’in halifesi Suriye-Hizna’daki Şeyh Ahmed ül-Haznevi (k.s)’nin yanında tarikat terbiyesi almış ve işaret edildiği üzere Şeyh Ahmed ül-Haznevi (k.s)’nin halifesi olmuştur ve Nurşin’e nisbeti geri getirmiştir. Molla Sıddık, Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerini şöyle anlatır. O, çok halim bir insandı. Altı gün hizmetinde bulundum. Her hali ve davranışı Allah (c.c) hatırlatırdı. İnsanlarla münasebetinde hiç riyası yoktu. Müridleri yanında rabıtayı gözü açık yaparlardı. Molla Sıddık talebeyken Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri Seyrantepe köyüne geldi. Molla Sıddık yanına ziyarete gitti. Çok büyük kalabalık vardı. Büyük bir sofra misafirler için kuruldu. Şeyh Maşuk’ a ayrı küçük bir sofra kurulmuştu. Molla Sıddık’ı yanına davet edip oturtu. Şeyh maşuk “burada yemek yemeyelim. Başka köye gidiceğiz orada yeriz.” dedi. Molla Sıddık orda sadece 3–4 lokma yemek yedi. Yediği o lokmaların acısı 3–4 gün karın ağrısı çektikten sonra geçer ve Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri’nin yanına geri döner. Hâlbuki sözünü dinleseydim O’nunla üç günü beraber geçirecektim.”diye anlatır. Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri dünyevi işlerde talebelerine karşı çok müsamahakârdı. Allah-u Teâlâ’nın emirleri konusunda çok titizdi. Namazını cemaatle kılmayanlara, Allah-u Teâlâ’nın emirlerine uymayanlara çok kızardı. Bir sohbetinde “Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ismi anıldığında gözünden yaş, ağzından içindeki yangının kokusu gelmeyenin muhabbeti zayıftır.” buyurmuştur. Dünyevi işlerle ilgilenmezdi. Ticari işlerle uğraşmayı sevmezdi. Harama ve helale çok dikkat ederdi. Ailenin maddi geliri ile talebelere gelen yardımları ayrı tutardı. Oğlunun anlattığı şu hadise çok dikkat çekicidir. “Nurşin’de açılan yeni bir lokantada yemek yemeği çok isterdik. Paramız olmadığından lokantaya gidemezdik. Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerinin maddi işlerine bakan bir salikine bize biraz para ver dedik. “Ailenin parasını size veremeyiz.” dedi. Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerine baktım, bize parayı vermek istemişti. Ama ailenin parası olduğu için izin vermedi ve yarın köylülere sattığım keçilerin parası gelecek. Yemek parasını o paradan “yarın veririm.” dedi. Aileye çok önem verirdi. Şeyh nasır(k.s.) ve şeyh takiyeddin’i(k.s.) çok severdi. Hep birlikte gezerlerdi. Birbirlerini çok sayarlar ve birbirlerini çok severlerdi. Şeyh Takiyeddin’e (k.s.) Şeyh Nasır’ı(k.s.) sorduklarında, onu o kadar övdü o kadar övdü ki soran şahıs “gidip mürüdi olasım” geldi dedi. Vefatı Vefatından önce defaatle vefat edeceğine dair işaretler vermiştir. Demirci köyüne gittiklerinde “bir daha bu yaylaları göremeyeceğim, bu son gelişim.”dedi. Nurşin’e döndükten sonra hacca gitmek için hazırlıklara başladı. Oğluna “sende benimle gelmek istemezmisin?”dediğinde “ağbim var o hazırlıklarını tamamladı.”diye cevap veren Şeyh Veysi’ye “gelmek istersen sende gel. Yalnız işleri çabuk bitir. Diyarbakır’a git ve tarlaları ek, oyalanmadan geri dön.”dedi . Şeyh Maşuk Hazretlerine astım rahatsızlığının ilerlemesinden dolayı hacca gitmemesi gerektiğini söyleyenlere “bana hastasın hacca gitme diyorlar, ben merkate gittim üç kere bana “uğurlar olsun.” dediler. Şeyh Maşuk Hazretleri hanımını yanına çağırdı “hakkını helal et seninle uzun zaman sıkıntıları birlikte paylaştık ben gidiyorum geri gelmeyeceğim.”diyerek helalleşti. Fakat bu vedalaşmaları herkes hasta olduğundan dolayı söylediğini düşünerek “böyle söylemeyin efendim.” dediler. Diyarbakır’a tarlaları ekmeye giden şeyh Veysi’nin yanında çalışan adamı rüyasında “şeyh Veysi çabuk hazırlansın pasaportlar hazır yola çıkılıcak”denilir.sabah Nurşin den bir haberci gelir rüyayı gören kişi şeyh Veysi’yi mi acele çağırıyor dediğinde çok şaşırırlar. Sen nerden biliyorsun? diye sorunca “akşam rüyamda gördüm” der. Rüyayı gören zat da onlarla hacca gitmek ister, bir günde pasaporta müracaat eder ve pasaportu çıkar. Herkes hayretler içindedir. O zamanın şartlarında bir günde pasaport çıkması mümkün değildir. Araştırıldığında nüfus bilgilerinin sorulduğu tüm bilgilerin kendileri tarafından hazırlandığı cevapların çabuk geldiği hayretle görülmüştür. Muhabbet ve saadatın duasının zorlukları kolaylaştırdığı bu hadiseyle bir kez daha görülür. Şeyh Maşuk Hazretleri ile hacca gidecek kafilede halifeleri, âlimlerden birçok kimse vardı. Molla Hüseyin, Molla Muhyeddin onla birlikte yolculuk yaptılar. Seyda molla Muhyeddin hazretleri onun hem amel arkadaşı hemde halifesidir. Molla Muhyeddîn hazretleri, Baykan-Havilli olup, medrese tahsilini, Ohin ve Norşin’de tamamlamıştır. Tarikat icâzeti Şeyh Muhammed Maşuk hazretlerindendir. Bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetva sahibi idi. 1988 yılında Havil’de vefat etmiş olup, çeşitli ilimlerde 100’e yakın basılmamış Arapça eseri mevcuttur. Seyda molla Muhyeddin hazretleri Şeyh Maşuk Hazretlerinin halifesi olmasına rağmen sen âlimsin der her şeyi ona sorardı. Medine’ye geldiklerinde “molla Muhyeddin Mekke’de mi ölmek Medine’de mi ölmek daha iyidir? Diye sordu. Molla Muhyeddin hazretleri ona “Mekke’de kılınan bir vakit namaza100 000vakit namaz sevabı, Medine’de kılınan 1 vakit namaza 1000 vakit namaz sevabı vardır. Ölüm de böyledir.” Diye cevap verir. Nurşin’den ayrılıp Medine’ye doğru yola çıkarlar. Şama uğrarlar. Seyda Şeyh Maşuk orda bulunan insanların hatırları kırılmasın diye insanların meselelerini çabuk halletmesi için oğluna talimat verir. Şöyle der, “ziyaretler bitmez! Vazifelerimiz bitti! Mekke’ye çabuk gitmeliyiz. Mekke’ye gittiğimizde beni Hz. Hatice’nin (r.a.) ayakucuna defnedin. Ana kucağının şefkati daha iyidir. Etrafındakiler “neden böyle söylüyorsunuz?” dediğinde, “ ben geri dönmeyeceğim!” der. Mekke’ye ulaşıp hac vazifelerini yerine getirirler. Yanında bulunanların bir kısmı Medine’ye gitmek üzere yola çıkarlar. Seyda molla Muhyeddin hazretleri birkaç arkadaşı ile beraber Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin yanına geldiklerinde “siz ne zaman Medine’ye geleceksiniz?” diye sorduğunda. “tüm hacılar Mekke’den ayrılınca geleceğim” cevabını alır. Bunun üzerine Seyda molla Muhyeddin hazretlerinin gözlerinden süzülen yaşları arkadaşları fark ederler ve sorarlar “Ne oldu? Niçin ağlıyorsun?” Seyda molla Muhyeddin onlara “ Mekke’de hacılar kıyamete kadar bitmez. Bunun manası Seyda’nın vefat edeceğidir.” der. Seyda Şeyh Maşuk’la vedalaşır ve Medine’ye yola çıkar. Seyda Şeyh Maşuk hazretleri bir akşam rahatsızlanır oğlunu hareme göndermez ve şöyle söyler. Haremde namaz kıymetlidir. Ama babaya bakmak daha kıymetlidir. Sen babana bak! Dedi. Oğlunu cennet-ül muallâ’ya gönderdi ve “Hz. Hatice’nin(r.a.) etrafı sahabelerle doludur. Hz. Hatice’nin(r.a.) ayakucuna beni defnedin. Nurşin’e dönerken molla Hüseyni yanınıza alın” dedi. Hulefalarından bazıları geldiler. “Seni çok iyi gördük.” Dediler. Seyda Şeyh Maşuk hazretleri “ölmeden önce düzelme iyidir.” dedi. Onlarla sohbet etti. “ben biraz rahatsızım” dedi ve Seyda Şeyh Maşuk sağ yanı üzerine yattı. Rahatsızlığı artınca bir doktor çağırdılar. Şeyh asım ve yanındakiler Yasin ve hatim okumaya başladılar. Doktor gelene kadar Seyda Şeyh Maşuk hazretleri mubarek ruhunu teslim etmişti. Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin mubarek bedeni yıkanıp kefenlendi ve sabah namazına kadar harem-i şerifte başında kuranlar okunarak dualar edildi. Sabah namazı sonrası binlerce kişi tarafından cenaze namazı kılındı. Vasiyeti üzerine Hz. Hatice (r.a.) validemizin ayakucuna defedilmek için cenneti muallâya götürüldü. Cennet-ül muallâdaki görevliler buraya sahabelerden başka kimsenin gömülemeyeceğini söylediler. Yanındakiler ise “Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin Şam’dan beri defaatle “Beni Hz. Hatice (r.a.) validemizin ayakucuna defnedin!” diye vasiyet etti” dediler. Bunun üzerine görevliler ayakucunda boş bir yer olduğunu yerini belli etmemek ve başına taş koymamak koşuluyla defnetmek için izin verdiler. Bir ömür Allah rızasına uygun olarak yaşanmış ve en mukaddes topraklarda tüm müminlerin annesinin ayakucunda noktalanmıştır. Arkasında on altı halife ve gözü yaşlı binlerce seven bırakarak 1975’in 28 aralığında dar-ül bekaya göç etmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Tepecikli Şeyh Mehmet Baba
Elazığ – Palu’da ilçeye 23 km mesafede bulunan Baltaşı köyünde yüksekçe bir tepede Nakşî ve Kadiri meşayıhından Ömer Hüdayi Baba’nın halifelerinden Kadiri tarikatına mensup Dereboğazlı Hamza Baba’nın halifesidir e Tepecikli Şeyh Mehmet Baba, Maden’in Tepecik köyünden göçerek eski ismi Nacaran olan Baltaşı köyüne yerleşir. Mehmet Baba Kadiri şeyhi olup Güntaşı (Kövenk) köyünde medfun bulunan Nakşî ve Kadiri meşayıhından Ömer Hüdayi Baba’nın halifelerinden Kadiri tarikatına mensup Dereboğazlı Hamza Baba’nın halifesidir. Anlatıldığına göre, Mehmet Baba ölüm döşeğinde iken, “Öldüğüm vakit bir köseği getirip baş ucuma dikin. Şayet köseği göverirse gelir beni ziyaret edersiniz. Eğer köseği gövermezse beni sakın ziyaret etmeyin” diye vasiyet eder. Mehmet Baba vefat ettiği vakit yaptığı vasiyet yerine getirilir. Baş ucuna diktikleri köseği bir süre sonra göverir. Ondan sonra da mezarını ziyaret etmeye başlarlar. Bir başka rivayete göre de, Tepecikli Mehmet Baba, bir gün dergâhında otururken bir köyü eşkıyaların bastığını kalp gözü ile görür. Hemen müritlerinden birisi ile bir mendilin arasında biraz yiyecek gönderir. Mürit mendili götürür ve eşkıyaların liderinin önüne koyar. Mendili açan eşkıya başının gözlerine mendilin içinde değişik çeşitte yemeklerin sıcak sıcak buharlaştığını görünce şaşırır ve hemen yola düşer. Tepecikli Mehmet Baba’ya gelerek mürid olur ve tövbe ederek eşkıyalıktan vazgeçer. Tepecikli Mehmet Baba’nın türbesi ilçeye 23 km. mesafede bulunan Baltaşı Köyü’nün güneyinde yüksekçe bir tepede yer alır. Türbede makam bölümü ile beraber iki bölüm daha bulunmaktadır. Bir bölümde oğlu Mahmut Efendi’nin kabri yer alıp diğer bölüm mescit ve misafirhane olarak kullanılmaktadır. Türbe alanında elektrik ve su bulunmaktadır. Mehmet Baba’nın türbesi her türlü hastalıktan şifa bulmak amacıyla ziyaret edildiği gibi daha çok psikolojik, akıl ve ruh hastaları tarafından ziyaret edilmektedir. Ziyarete gelen hastaların bir kısmı şifa bulmak amacıyla burada bir süre bekletilir veya bir gün yatıya bırakılır. Bunun yanında çocuğu olmayan kadınlar, kısmeti kapalı olan gençler, işsiz olan kişiler gibi çeşitli amaç ve maksatlar doğrultusunda buraya rağbet edilmektedir. Ziyaret sonucunda çocuğu olan kişiler çocukları şayet erkek olursa adını “Muhammed” koymaktadırlar. Amaç ve maksatlarına ulaşanlar eğer adak dilemişlerse adağını buraya getirip kesmekte etli pilav yaparak ikram etmektedirler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Hadi Kavmani (ks.)
Elazığ – Karakoçan ‘da ilçeye 18 km. mesafede bulunan Yücekonak (Kovman) köyündeki aile mezarlığındadır. Babası Şeyh Mustafa Sisi’nin yanında. Şeyh-i Kavumani. Nakşibendi Şeyhi “Hayatımda Hafizu’l Kur’an olan çok kişiyi gördüm fakat Hafızu’l İlm (İlim Hafızı) Şeyh Muhammed Hadi dışında ne gördüm, ne işittim”, Şeyh Masum Şeyh Muhammed Hadi Kavmani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Muhammed Hadi Efendi, Nakşibendî tarikatına mensup olup Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Sisi (Yolçatı) köyünde doğmuştur. Şeyh-i Kavuman lakabıyla meşhurdur. Şeyh Muhammed Hadi Hazretleri, henüz altı yaşında iken geçirdiği bir hastalık sonucu gözlerini kaybeder. Bu durum Şeyh Muhammed’i hiçbir şekilde sarsmaz. Bilakis ondaki ilim öğrenme azim ve gayretini daha da arttırır. Çok küçük yaşlardan itibaren ilim tahsiline başlar. Henüz yedi yaşında iken Kur’an talimini babasının yanında yapmış ve takriben Kur’an’ın yarısını hıfz etmiştir. Mevlid-i Şerif, Akidetu’l İman, İbn-i Kasım ve Münebbehat-ı Askalani gibi temel ve önemli ilim kitaplarını okumuş ve birçoğunu da ezberlemiştir. Aldığı bu derslerden sonra ilmi seviyesini yükseltmek için babasının Kovman’daki medresesinde yirmi yıl ilim tahsil eder. Kovman tekkesinin önemli özelliği Kur’an ve Sünnet kaynaklı ilim esasları üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Eğitiminin büyük bir kısmını burada tamamladıktan sonra diğer bir bölümünü ise Diyarbakır Ulu Camii Medresesi hocalarından alır. Zamanın ilim merkezi olarak bilinen Bitlis Güroymak Medresesi’nin başında bulunan Şeyh Masum onun için, “Hayatımda Hafizu’l Kur’an olan çok kişiyi gördüm fakat Hafızu’l İlm (İlim Hafızı) Şeyh Muhammed Hadi dışında ne gördüm, ne işittim”, ifadelerini kullanır. Bundan sonra da kendilerine Hafızu’l İlm unvanı verilir ve hep öyle anılır. Şeyh Muhammed Hadi tasavvuf derslerini muhtemelen babasından alır ve onun manevi terbiyesi altında büyür. İlim ve tasavvuf derslerini tamamladıktan sonra hilafet makamına erişir ve genç yaşta (takriben 27–28 yaşlarında) irşâd için icazetnâmesi alır. Rivayete göre, günün birinde Şeyh Mustafa çocuklarını yanına alıp onları bir imtihandan geçirir. Elindeki asayı birer birer çocuklarına verir, var güçleriyle yere saplamalarını söyler. Ancak çocukları asasını yere saplarlar. Yerden topraktan başka hiçbir şey çıkmaz. Yine de o, çocukları için iltifatta bulunup, onlara dua eder. Sıra Şeyh Muhammed Hadi’ye gelince O, asayı yere batırır batırmaz yerden su fışkırır. Bunun üzerine Şeyh Mustafa Sisi, “İşte benden sonra irşad görevimi ve ilim hizmetimi tam olarak yürütecek kişi budur, ben bundan dolayı kendisine özel bir ilgi göstermekteyim.”, der. Babası Şeyh Mustafa Sisi vefat edince Kavuman tekkesine bağlı müridler ona intisap ederler. O, genç yaşta aldığı bu vazife-i tasavvufiye-yi ve ilmiye-yi en güzel şekilde ifa eder. Babasının bıraktığı yerden irşad sınırlarını genişletmek ve çevre illere İslam dininin hakikatlerini ve güzel ahlakını doğru bir şekilde aktarmak için irşatlarda bulunur. Şeyh Muhammed Hadi’nin ilmi seviyesi yüksek olmakla birlikte abidlik, zahitlik ve takva sahibi olması da onun belirgin özellikleri arasındadır. Bir mürşid-i kâmilde aranan bütün vasıflara sahiptir. Bir başka önemli özelliği ise edip ve şair olmasıdır. Üstün fesahat ve belağat ile yazdığı kasideleri vardır. Onun pek çok hikmet ve keramete sahip olduğu da söylenir. Günümüzde yöre halkı ve çevre illerden gelen ziyaretçiler Şeyh Mustafa Sisi ve oğlu Şeyh Muhammed Hadi’nin kabirlerini haftanın her günü ziyaret etmektedirler. Ziyaretçiler tarafından Kur’an-ı Kerim okunmakta ve dualar edilmektedir. Ziyarete her türlü hastalıklardan muzdarip olan insanlar gelmektedir. Ziyarete gelen kişiler dua ederek Allah’tan şifa dilemektedirler. Bu hastalıklardan ziyarete özellikle psikolojik rahatsızlıkları bulunan kişiler gelmektedirler. Rahatsızlığından kurtulan kişiler daha sonra şükür amacıyla kurban kesmekte ve tasadduk etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Miyadunlu Mehmet Efendi
Evliya Dede Türbesi
Elazığ – Merkeze bağlı eski adı Hozetek olan İkitepe köyünde Ziyaret Tepesi adı verilen yüksek bir mevkide yer alır Evliya Dede türbesi, eski adı Hozetek olan İkitepe köyünde Ziyaret Tepesi adı verilen yüksek bir mevkide yer alır. Yapı, üstü çatılı ve sadece türbegah bölümünden oluşmakta olup herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Fatih Ahmet Baba’nın kumandanlarından biri olduğu rivayet edilen Evliya Dede’nin iki kardeş olduğu ve kardeşlerden birinin de Şahsuvar köyü civarında medfun bulunduğu söylenir. Anlatıldığına göre, Ruslar Bingöl’ü işgal ettiğinde Evliya Dede buradan top atışı yapmış ve düşman ordusunu geri püskürtmüştür. Yine bu zatın Harput’ta medfun bulunan Fatih Ahmet Baba’yla manen görüştükleri köy halkı tarafından inanılıp ifade edilmektedir. Hattâ köy halkı tarafından bazen bu türbeden bir top ışığın Fatih Ahmet Baba türbesine gidip geldiği şeklinde menkıbeler de anlatılır. İklim şartlarının sert ve türbenin bulunduğu tepenin de çok yüksek olması yüzünden, ziyaret için özellikle yaz mevsimi tercih edilir. Ziyarete çeşitli rahatsızlıklar için gelinir. Burayı özellikle çocuğu olmayanlar ziyaret eder. Bu ziyaretçiler maksatlarına ulaşmak için yaptıkları oyuncak beşikleri türbenin penceresine bırakırlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Demirci Mustafa Baba

Ankuzu Baba
Elazığ – Harput’un 7-8 kilometre kuzey-doğusunda, Buzluk kayalıkları ilerisindeki tepede bulunmaktadır.. Ankuzu Baba, Harput’a beş km. mesafede kendi ismiyle anılan Ankuzu Tepesi’nin üzerinde medfundur. Türbe duvarları taş ve beton malzeme ile inşa edilmiş, tavanı ise eğimli bir beton tabiye ile kapatılmıştır. Oldukça küçük olan Ankuzu Baba türbesi tek mekandan ibaret olup, elektriği ve suyu yoktur. Ayrıca türbeye herhangi bir şekilde taşıt yolu da yapılmamıştır. 16. yüzyılda türbenin hemen yanıbaşında bir zaviye olduğu çeşitli kayıtlarda geçer. Bugün bu zaviyeden hiç bir eser kalmamıştır. Evliya Çelebi’nin, “Ankuzu Baba Tekkesi mihmanhane-i fukaradır.” diye bahsettiği bu tekke ve mescid daha sonra yıkılarak harab olur. Burası Osmanlı Dönemine ait çeşitli kayıtlarda değişik isimlerle anılır. Başvekalet Arşivi tapu defterinde “Ey Kuzu” denildiği gibi 1704 tarihli bir başka vesikada da “Aynül Kuzat” olarak geçer. Harput’un fethi sırasında şehid düşmüş ve uzun yıllar bir mağara içinde bozulmadan kalmış olan naaşı, bugün aynı bölgede medfun bulunan velilerden Beyzade Efendi (1810-1904) tarafından yaptırılan tekke ve mescid yanına defnedilir. Bazı rivayetlere göre Ankuzu Baba, 8. ve 9. yüzyıllarda Arap-Bizans savaşları esnasında Arap ordularında yer alan bir askerdir ve burada şehit düşmüştür. Kuzu Baba Dağı’nın yamacında bulunan bir kaya üzerindeki at nalına benzeyen çukurluğun, Ankuzu Baba’nın atının izi ve taşlar üzerinde bulunan kırmızı lekelerin de, Ankuzu Baba’nın yaralarından damlayan kan izleri olduğu anlatılır. Bir diğer söylentiye göre ise Ankuzu Baba, civarda yaşayan insanlardan biridir. Yeniçerilerin zulmüne uğrayarak kaçar ve kayalıklara sığınır. Ancak yeniçeriler tarafından yakalanıp öldürülür ve orada gömülür. İshak Sunguroğlu’nun ‘Harput Yollarında’ isimli eserinde burasının çok eski yıllarda daha çok ziyaret edildiği, burada halkın piknik yapıp, kurbanlar kestiği anlatılır. Vaktiyle Yetimoğulları ailesinden Ahmet namında meczup bir kişi, kayalıkların zirvesinde bulunan Ankuzu Baba türbesinin yıllarca türbedarlığını yapar . Ölümünden sonra da Ankuzu Baba neslinden geldiğini iddia eden kızı Hamide Hatun, bu vazifeyi üzerine alır. Hamide Hatun, yaz kış demeden uzun zaman bu bahçede oturarak babasının izinde sebat eder. Ziyaretgaha araba yolunun olmaması ve ziyaret çevresinde içme suyunun bulunmamasının, ziyaretçi sayısını oldukça düşürmüş olduğu nakledilir. Son yıllarda bir türbe yaptırılarak kabrin kaybolması önlenmiştir. Kışın kar sebebiyle ulaşılamadığından, ancak yaz günlerinde ziyaret edilebilmektedir. Türbe Elazığ Kültür Envanterinde kayıtlıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hacı Hulusi Yahyagil
Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında. İmam Efendi türbesinin 10 metre kuzeyinde Ramazan ayının ilk gecesi Elazığ merkeze bağlı Kesrik köyünde dünyaya gelir Babası Yahyazâdelerden Mehmet Efendi, alaylı bir zabittir. İlk tahsilini Elazığ Camii İmamı Sarı Hâfız’dan alır. Elazığ ve Erzincan’da başladığı askerî eğitimine Kuleli Askerî Okulunda devam eder. Daha sonra Harbiye Mektebine geçer. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla eğitimini yarıda bırakır. Bir süre talim ve terbiye gördükten sonra 1915′de Çanakkale’deki 3. Kolorduda görev alır. 1925′de öğrenimini tamamlamak üzere tekrar okula başlar ve Harbiye’den mezun olur. 1944 yılında Albaylığa terfi eder ve 1950′de Denizli Askerlik Dairesi’nden emekli olur. Hulûsi Yahyagil 1925 yıllarında Bediüzzaman Said Nursî’yi ilk duyduğunda, onu bir şeyh zanneder ve gidip kendisine intisap etmeyi düşünür. 1929′da bir kaç arkadaşıyla birlikte Barla’ya giderek Üstad Bediüzzaman’ı ziyaret eder. Daha sonraki ziyaretlerinden birisinde, Bediüzzaman ona, “Uzaklığın alâmeti olan mektuplaşmak âdetim değildir. Fakat sen yaz” der. Hulûsi Bey, 1930′daki görüşmelerinin üstünden yirmi yıl geçtikten sonra, Bediüzzaman’ı 1950′de Emirdağ’da ziyaret eder. Bu görüşmeleri yirmi dakika sürer. Aynı yıl hac farizasını yerine getirir. Üstadı en son 1957′de Emirdağ’da ziyaret eder. Hulûsi Yahyagil ömrünün büyük kısmını, doğduğu yer olan Elazığ’da geçirir. Hayatını Risale-i Nur hizmetine adar. Hizmetle dolu uzun bir ömür geçirir ve 26 Temmuz 1986 tarihinde bir ders sonrası rahatsızlanarak vefat eder. Harput’taki aile mezarlığına defnedilir. Abdullah Aymaz bir yazısında İhsan Atasoy’un kaleme almış olduğu “Nurun Birinci Talebesi Hulusi Yahyagil” isimli kitaba atfen, Çanakkale Savaşı ile ilgili bölümden bazı yerleri aktarır. “..26 Temmuz 1915’te “Melhame-i Kübra” denilen Osmanlı’nın ölüm-kalım savaşı Çanakkale Savaşı’na katılır. Conk Bayırı Muharebesi’nde, atların çektiği ağır toplardan birisi bataklığa saplanır. Atlar ne kadar hamle yapsalar da onu kurtaramazlar. Hulusi Bey, birliğinde bulunan “Destan” isimli atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insanla konuşur gibi atın boynuna sarılarak; “Destan, haydi yavrum! Bu din işi, iman işi, vatan işi, göreyim seni!” der. Atlar son bir defa dehlenir, kırbaçlanır. Büyük bir hamle sonunda top kurtarılır ama Destan cansız “..yere serilir. Zira takatının üstünde gösterdiği gücün sonunda hayvancağız çatlayarak ölmüştür. Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktır, su bulamayanlar da teyemmüm edecektir. 8 Ağustos 1915 gecesi Kadir Gecesi’dir, karadan ve denizden düşmanın top mermileri gelmektedir. Hulusi Bey’in önünde bir top mermisi patlar. İki el ateş eder. Düşman cephesinden gelen kurşun sol yanağına isabet eder. Bir kurşun köprücük kemiğini ikiye bölerek kalbine doğru iki buçuk santimetre kadar ilerler. Sol koluna da kurşun isabet eder. Artık şuuru işlemez olur. Cephede doktorlar genelde ağır yaralılarla uğraşıp vakit zayi etmek istemezler. Onun için Hulusi Bey’i de hayata döndürülmesi zor diyerek ölmek üzere olan ağır yaralılar arasına bırakırlar. Hulusi Bey seneler sonra, Haluk Tangülü’ne Çanakkale’de ölüler arasından nasıl kurtulduğunu şöyle anlatır: “Baygın halde yatıyordum. Birden kulağıma gaipten bir ses geldi. Bu gaybi ses, ‘İmamuha, kitabüha, yazaruha!.’ diye çınlıyordu. Beni bu ses uyandırdı. Üzerimden pardösümü çıkardılar, her yerimden kan damlıyordu!” Hulusi Bey, kendine gelir gelmez, karşısında duran Fransız doktora, Fransızca “Allah’ın izniyle ben ölmeyeceğim!.” diye bağırır. Bunun üzerine ölüler arasından alınıp önce Biga’da, daha sonra İstanbul’da tedavi altına alınır. Beş ay tedaviden sonra tekrar cephedeki birliğine döner. Korkusuz, pervasız biriydi. Subaylar ondan çok korkarlar, erler ise kendisini çok severlerdi. Komutan olduğu yerlerde, askere okunacak hutbeyi kendisi yazar verirdi. (…) Zekâsı çok kuvvetliydi. Dünya malına kıymet vermezdi. Dünya ile maddî bir bağlantısı yoktu. Hayatında bir tek hediye kabul etmemişti. Dünyada bir tek çöp almadığı gibi, ben küçükken dedemden kalan evi de sattı. Öldüğünde üzerlerindekilerden başka bir eşyası, malı yoktu. Maddî hiçbir miras bırakmadı bize. İşi gücü ibadetti. Uyku nedir bilmezdi… Emekli olduktan sonra Elazığ’a geldiğinde evde aynı odada kaldık. Gece yarıları uyanışımda, onu ya namaz kılarken veya Risale yazarken bulurdum. Delâil-i Hayrat ve Kur’an-ı Kerim’den başka kitap yoktu. Abdestsiz gezmezdi katiyen… [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Zahiri Baba Türbesi
Elazığ – Harput’da Saruhatun camiinden Kale ye doğru çıkarken yol üzerinde Zahiriye mahallesinde yer alan Zahiri baba türbesi İçinde iki sanduka bulunur. Türbe, kare planlı, son derece küçük ve basit bir yapıdır. Muhtemelen Selçuklu çağında inşa edilmiştir. Zahiri Baba türbesinde medfun olan zatın, medresenin kurucusuna mı, yoksa sonraki devirlerde medresede hizmet veren bir zata mı ait olduğu bilinmemektedir. 1523 tarihli icmal defterindeki “Evkaf-ı Medrese-i Melik- i Zahiriye” kaydına bakılırsa ve Melik Zahir’in, bir mahalleye isim olması da göz önünde tutulursa, Harput’taki medrese ile bir ilgisi olması muhtemel gözüküyor. Türbe, Sarahatun Camii’nin yakınında, kaleye giden yolun solundadır. Mimari özelliği olmayan türbe kare planlı ve tek bölümden oluşur. Türbe kapısının üstündeki levhada sadece ‘M. Zahri Baba’ ismi ve mimarı olarak ‘Rıza oğlu Fırıncı İbrahim Aslan’ ismi yazılıdır. Halk arasında anlatıldığına göre bu türbe eskiden yokmuş. Buraya yakındaki bir çeşmenin pis suları akmaktaymış. Yıllar önce burada yaşayan Fırıncı İbrahim adında bir zat, rüyasında Mehmet Zahiri Efendi’nin kendisine, “beni bu sudan kurtarın”, dediğini görmüş. Aynı rüyayı üç gün üst üste gören Fırıncı İbrahim, bu yeri dozerle düzeltip bu türbeyi yaptırmıştır. M. Zahiri Efendi’nin kabri ile birlikte, yanında Seyyid Ahmet Efendi’nin de kabrini bulmuşlar ve ikisini de aynı türbe içine koymuşlar. Beton yapı olan türbe çatı örtülü olup demirden küçük bir kapısı ve önünde de bir dut ağacı bulunmaktadır. Harput’ta yaşayan bazı kişilerin bu türbede bazı gecelerde ışık yandığına şahit oldukları anlatılır. Sandukaların üzerinde çokça yeşil örtü ve kenarda seccadeler bulunur. Türbe, çeşitli dilek sahipleri ve hastalıklardan kurtulmak isteyenler tarafından ziyaret edilir. Bu ziyaretgaha Malatya, Mersin, Adana gibi çeşitli illerden de ziyaretçiler gelir. Ziyaretçiler arasında her kesimden kişiler bulunur. Bazı dilek sahipleri de türbenin çatısına ufak tefek taşlar atarlar. Şayet atılan taşlar çatıda kalırsa dileklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Ayrıca bu türbede mum yakılır. Dilekleri gerçekleşen ve şifa bulanlar adaklarını yerine getirir. Bu adaklar, Kur’an-ı Kerim, seccade, levha, yeşil örtü gibi şeylerden oluşur. Bazı ziyaretçiler de buradaki yeşil örtüleri alıp muska yapmak için kullanırken, bazıları da evlerine ve arabalarına asmak için götürürler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle]

Hamza Baba Türbesi
Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Horasanlı bir ermiş olup, beraberindeki Türk oymaklarıyla 1215 yılında Tosya’ya gelerek burayı İsfendiyar Beyliğine katmış olduğu anlatılan Hamza Baba’nın Tosya İbn-i Selim Mahallesinin Hıdırlık mevkiinde yer alan türbesi, halk arasında ‚Yeşil Örtülü‛ diye bilinir. 1968’de yapılan ve aynı adı taşıyan caminin üst tarafına düşe türbe, biraz yüksekçe bir yerdedir. Eski binası yandığı için yeniden yapılmıştır. Hamza Baba türbesi iki katlı bir binadır. Etrafı mezarlıktır. Binaya önden merdivenle çıkılmakta, küçük bir kapı ile içeri girilmektedir. Odanın sağında yeşil örtülü bir sanduka vardır. Hamza Baba, Horasanlı bir ermiş olup beraberindeki Türk oymaklarıyla gelerek burayı İsfendiyar Beyliğine katmıştır. Büyük bir ihtimalle Horasan’ın Tus şehrinden gelmiş oldukları için ve Tosya’dan yetişen bazı bilgin ve şairlerin Tusi lakabını kullanmış olmaları yüzünden buraya önce Tus denilmiş, bu isim sonraları Tusya ve Tosya şeklini almıştır, denilir.. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Şeyh Seyyid Abdürrezzak El Halela (k.s.)
Mardin – Kızıltepe’de Şeyh Abdürrezzak El Halela hazretlerinin Silsile-i Şerifi Mardin ili Mazı dağı ilçesine bağlı Halîlan (Duraklı) köyünde 18-8-1895/h.1316 yılında dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Muhterem babalarının ismi Seyyid Mustafa, dedesi Seyyid Ömerdin olup Dumilan aşiretinin Kahya kolundandır. Kendileri Dört kardeşin en küçüğüdür. Seyda hazretlerinin ilk eşi Dalin köyünden Şeyh Abdullatif isminde muhterem bir zâtın kızı Ferha hanımdı. Üstad hazretlerinin bütün çocukları kendileri seyyide olan Ferha annemizdendir. Bunlardan erkeklerin isimleri: Molla Mustafa, Şeyh Selahaddin ve Molla Ma’sum. Kızların isimleri: Atiyya, Rukiye, Fatime, Ümmü Gülsüm ve Zeynep’tir. Seyda hazretleri annemiz Ferha hanımın isteği üzerine Suriye’de bulunan dul bir hanım olan Hulva annemizle evlenmişlerdir. Fakat evlendiği bu hanımının önceki eşinden oğulları vardı bu yüzden Hulva annemiz çoğu zaman Suriye’de çocuklarının yanında kalıyor bazen gelip Seyda hazretlerinin yanında üç-dört ay kalıp geri gidiyordu. Nitekim kendileri Suriye’de vefat etmişlerdir. Doğu’da yetişen Şeyh Seyyid Abdürrezzak Hazretleri, meşhur İslam âlimi, büyük bir veli, ariflerin ışığı, velîlerin önderi, İslam’ın bekçisi, Müslümanların baş tacı, İslam alimlerinin gözbebeğidir. İnsanların, itikâd, ibâdet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan insanları Allahü tealanın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Ebu ilm” de denilen büyük mürşid, alimlerin incisi velilerin otuz yedincisi, üstün bir mutasavvıf ve mütefekkir bir zâttır. Esrarı Rabbani’de denilen kendisine ilim ve hikmet verilmiş ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından kâmil olan âlim, hicri XIV. ve XV. yy’ın aydınlatıcısı, sünnetin müdafisidir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in soyundan, Halîlî köyünden, evliyanın büyüklerinden, insanları Hakka davet eden onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Âliyye” denilen büyük âlim, Halîlî mahlaslı, Zahiri ve batini ilimlerde kâmil, tasavvuf hallerinde kemal derecesinde büyük bir alim ve mürşid-i Kamil idi. İlim Tahsili Küçük yaşta iken ilme fazlaca heves sarmış böylece ilk tahsiline normal hocalarda başlamıştır. Gençliğinde hatta on beş yaşında insanlara ilmi yaymak ve onlara hizmet etmek, doğru yolu göstermek için seyahat ettiği sıralarda Irak’a gitmiş ve o civarda bulunan takva sahibi alimlerden ders almışlardır. Talebelik yıllarında iken anne ve babasını kaybetmiş olmasına rağmen büyük abisi ve aynı zamanda ilk hocası Seyyid Molla İbrahim’in himayesinde okumaya başlamıştır. Halîlan medresesinde müderris Molla Muhammed Zûkiden ders almış, daha sonra Mazı dağına bağlı Savaş köyüne gitmiş, orada Seyda Molla Abdulhamid Buğtiden ders okumuştur. Ondan sonra sırası ile Molla Halid Bûti, Molla Muhammed Servî, Şeyh Ahmedî, Hasan Keyfî (Şonşikli) Molla İbrahim, Seyda Şeyh Muhammed Hafid Arvâsî, Seyda-i Molla Hüseyin Küçük, Şeyh Kemal-i Hamidî, Şeyh Yahya-i Şahî, Suriye de bulunan Seyda-i Ubeydullahi Amûdî, Molla Abdullah Kuğî ve son olarak Irak’ta bulunan Mevlana Halid-i Bağdadî Hz. lerinin dergahında bulunan Seyda-i Molla Muhammed Emin ve Seyda-i Molla Abdullah’tan ders almıştır. İlminin çoğunu Irak’ta tahsil etmiştir. Zamanının meşhur alimlerinden Iraklı Şeyh Kemal’den dört sene ders almış, ancak hocasının vefatından sonra Suriye’ye geçerek Şah-ı Hazneye intisap etmiş kısa bir sürede Şeyh Ahmedü’l Haznevî’den hilafet aldığı gibi teberruken de ilim icazeti almışlardır. Hazne ve Hilafeti alışı ; Seyda Hazretleri, Hazne’ye gelmeden önce Irak’ta ilmini tamamlamış, orada müderrislik yapmıştır. Irak’ta dört sene kaldıktan sonra, Suriye’nin Kamuşluya bağlı Harab Kart köyünde dört sene Mollalık yapmıştır. Hocası Şeyh Kemal’in vefatından sonra Hazne de bulunan Şeyh Ahmed el- Haznevi’ nin yanına gitti. Teberruken bir-iki satır ondan ders okudu ve icazeti Şeyh Ahmed el- Haznevî Hazretlerinden almışlardır. İcazeti aldıktan sonra Nusaybin’e bağlı Buzgür köyüne geldi. Burada üç sene talebe yetiştirip müderrislik yaptı. Buradan Suriye’ye bağlı Gırbaviye köyüne geldi ve burada imamlık ve müderrislik yaptı. Gırbaviyedeyken zahirî ve batınî üstadı Şeyh Ahmedü’l Haznevîden kısa bir süre zarfında hilafet aldığı gibi teberrüken de ilim icazeti almışlardır. Seyda Hazretleri yüksek kabiliyeti ve bütün varlığı ile çalışıp, hocasının da lütfu ve himmeti ile kimsede görülmeyen hâllere, kemâlata ve üstünlüklere kavuştu. İfade ettiğimiz gibi Iraklı Şeyh Kemal’den dört sene ders aldıktan sonra hocasının vefatıyla Suriye’ye geçerek Şah-ı Hazneye intisap etmiş ve ondan halifelik almıştır. Seyda Hz. Halifelik aldığı anı şöyle anlatmaktadır: “Ben halifeliği aldığım zaman, abim Seyyid Molla İbrahim, oğlu –yeğenim- Seyyid Molla Abbas, Seyyid Yusuf, Haznevî’nin oğlu Şeyh Masum da hazır idi. Şeyh Ahmed-i Haznevî’nin oğlu Masum abasının içinden bir kırmızı cübbe çıkardı ve abim Molla İbrahim’e verdi. O vakit ben ağladım. Biliyordum, halifelik izniydi. Ben Şeyh Ahmed’e “Üstadım, ben bu yükü kaldıramam bu yük çok ağırdır” dedim. Bana cevaben “Molla Abdürrezzak, bir köpeğin boynuna bir ekmek taksan, bütün köpekler onun etrafında toplanır. O köpek demesin benim için toplandılar. Yalnız o ekmek için toplanırlar” dedikten sonra bizi uğurladılar. Molla Abbas anlatıyor; Seyda Hz. kısa bir müddet içinde halifeliği almış olduğundan Şeyh Ahmed el-Haznavî’nin yanında amel yapan bazı Mollalar kendi aralarında bu yabancı alim kimdir ki Şeyh Ahmed el-Haznavî ona kısa zaman da halifelik verdi, deyip ufak bir çekememezlik oldu. Bu olaydan sonra Şeyh Ahmed Haznevî(k.s) bir sohbeti sırasında o Mollalara dönerek “bu bizim Molla Abdurrezağımızdır yabancı değildir. Üstelik de çok büyük bir alimdir. Bizim onun yanında okumamız gerekirdi. Fakat ne yazık ki zaman buna müsait değildir. Allah-u Teala onun lambasını önceden doldurmuştu. Bize ise sadece tutuşturmak kaldı. Biz ise tutuşturduk” dedi. Şeyh Ahmed Haznevî’ nin yanına bazı talebeler okumak amacıyla yanına gelmişlerdi. Şeyh Ahmed onlara “sizler gidin Molla Abdurrezak’ın yanında talebe olunuz. Çünkü onun yanında bir senelik ilim okursanız yedi sene okumuş gibi faydalanırsınız” deyip onları Seyda’nın yanına gönderdi. Seyda hazretleri Dalif köyündeyken köylüler Şeyh Ahmed’e gidip tövbe alıyorlardı. Şeyh Ahmed onlara şöyle dedi. “Biz size bizden birini yolladık siz hala kendinizi yoruyorsunuz hala buraya geliyorsunuz. Molla Abdurrezak bizimdir onun yanına giderseniz bize gelmiş gibi olursunuz.” Şeyh Selahaddin (k.s) Şeyh Ahmed Haznevi (k.s)’nin Seyda hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Benim on üç halifem vardır. Manevî bakımdan en büyükleri Molla Abdürrezzak’tır”. Zira üstadda hem zâhiri-bâtınî ilim ve nûrlar öylesine neşvü nema’ bulmuştu ki Seyda Hz. memleketine gelince zâhiri ve bâtınî ilim ve nûrlarını dünyâya yaymaya, tâlibleri yetiştirmeye ve onları yükseltmeye başladı. Kısa zamanda şöhreti mıntıkaya yayılmaya başladı. Âşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Seyda Hz. Halifelikten önce ve sonra ilim tahsili ile meşgul olmuş, ömrünün sonuna kadar tedrisat yapmıştır. Bu uğur da varını yoğunu sarf etmiştir. Şeyh Ahmed vefat ettikten sonra Halid köyünde bir sene daha kalıp Türkiye’ye kendi köyü olan Halilan’a ziyaret için gelmiştir. Köylülerin büyük ısrarı üzerine köyde kalmayı kabul edmiştir. İki sene kaldıktan sonra fitne sebebiyle Suriye’ye gitmek maksadıyla ailesi ve talebesi ile yola çıkarlar. Sınır köylerinden Hışhışok’a gelir. Burada altı ay misafir olarak kaldıktan sonra Pirmir köyüne yerleşir. Burada yaklaşık on yedi sene kalır. Bu süre içerisinde talebeler yetiştirip icazetler vermiştir. Ayrıca çeşitli yerlere irşad için gitmiş, insanları Allah’a davet etmiştir. 1969-1970’de Kızıltepe’ye gelmişler ve ömürlerinin sonuna kadarda burada ikâmet etmişlerdir. Halifeleri ve İcazet Verdikleri HALİFELERİ 1) Şeyh Seyyid Selahaddin el-Halîlî (Kızıltepe) 2) Şeyh Mezher Nurşin (Bitlis) 3) Şeyh Seyyid Cemaleddin Arvasî (Van) 4) Seyda-i Molla Necmeddin el-Haznevi (Suriye) 5) Seyda-i Molla İbrahim Bellî (Kızıltepe) 6) Seyda-i Molla Bedirhan Kanisipî (Kızıltepe) 7) Seyda-i Molla Muhammed el-Bingoli (Bingol) KENDİSİNDEN İCAZET ALANLAR Suriye’de: Gırbaviye Köyünde 1) M. A. Mecit Topus 2) M. Muhammed Türk Halid Köyünde 1) M. Abdullah Buzgurî 2) M. Halil Buzgurî 3) M. Ahmed Buzgurî 4) M. Muhammed 5) M. Necmeddin Haciyî 6) M. Hüseyin Hıreçkî 7) M. Salih Piranî 8) M. Ahmed Piparî 9) M. Sıddık Herbî 10) M. Süleyman Herbî 11) M. Reşit Sorkî 12) M. Hüseyin Girdivane 13) M. Ahmed Herbî 14) M. İbrahim Delikî 15) M.Ahmed Hüseyin Mencî Türkiye’de: Halîlî Köyünde 1) M. Süleyman Peyparî 2) M. Zübeyr Arnasî 3) M. Muhammed Gırherin 4) M. Asım Hunduslî 5) M. Abbas Arnasî 6) M. Muhammed Emin Haydarî 7) M. Said Arnasî Pirmir Köyünde: 1) M. Veysi Sürgücî 2) M. Abdullah Lice 3) M. Feyat Kulpî 4) M. A. Vahid Derikî 5) M. A. Selam Bismil 6) M. A. Rahman Bismil 7) M. Ali Bingölî 8) M. Hakkı Hezroyî 9) M. Ali Arnasî 10) M. A. Rezzak Dedaşî 11) M. Muhammed Hıdır Hışhışok Köyünde: 1) M. İbrahim Bellî 2) M. Muhammed Abbasî 3) M. Muhammed Nuri Hamidî 4) M. Abdülhamit Halîlî 5) M. Vezir Silvanî Kızıltepe’de: 1) Şeyh Seyyid Selahaddin Halîlî 2) Seyda-i M. Mustafa Halîlî 3) M. M. Sait Dalinî 4) Şeyh Helef 5) Şeyh Seyfeddin El-Haznevi 6) M. Abdüllatif Rüşvanî 7) M. A. Latif Tufahî 8) M. Fadıl Halîlî 9) M. Ömer Halîlî 10) M. Ahmed Amrudî 11) M. Bedreddin Dalinî 12) M. A. Kuddüs Cemili Seyda 13) M. Yusuf Şeyh Nureddin 14) M. Hadi Küçük 15) M. Muhammed Selim Yılmaz 16) M.Mehdi Küçük 17) M.Halit Lice 18) M.Bedirhan Kanisipî 19) M.Hüseyin Arnasî 20) M.Ahmet Alkan 21) Müftü Molla Behçet 22) M.Ahmet Tuhubî 23) M.Abdurrahman-ı Derizbin 24) M. Mehmed Bağcağî 25) M. Ahmet Kanisipî 26) M. İbrahim Bağcağî Viranşehir’de: 1) Gıyasettin Bingölî 2) M.Ahmet Vaiz 3) M.Yusuf Gırherin Bingöl’de: 1) M. Halim Guldarî 2) M.Ali Rıza Müşekî [/toggle] Daha sonra Seyda hazretleri yüksek bir mutasavvıf ve kıymetli yüksek ilimlerle bezenmiş ilmiyle âmil bir zât olarak Suriye’ye geri dönmek niyetiyle Mardin Mazı Dağı Halîlî (Duraklı) köyüne gelmiştir. Fakat insanların onun ilmine ve yüksek şahsiyetlerine olan ihtiyaçlarından dolayı Suriye’ye gitmekten vazgeçmiştir. 1950’lerde Derik kazasına bağlı Tilvissim köyüne gitmiş, 1953’te eski adı ile Pirmirî -yeni adıyla Yaşar- köyüne gelmiştir. 1963’e kadar burada durduktan sonra bir yıl da Viranşehir’de bulunmuş, daha sonra tekrar Pirmir’e, 1969-1970’te Kızıltepe’ye gelmişler ve ömürlerinin sonuna kadarda burada ikâmet etmişlerdir. Vefatı 1970 yılında Kızıltepe’ye yerleşmiştir. Ömrünün geri kalan kısmını burada geçirmiş Molla Bedirhan (Seyda’nın halifesi)’in dediğine göre Seyda hazretleri vefat etmeden önce kendisini ziyarete gelen herkese bundan sonra ancak Kevser havuzu üzerinde kavuşmamız olacaktır, dediği rivayet olunmuştur. Hakikaten herkesle vedalaştıktan sonra 18-08-1980 yılı Ağustosunun Pazartesi günü saat 4-00’da hakkın rahmetine kavuşmuştur. Vefatı kendilerine adeta Cenab-ı Allah tarafından ilham olunmuştu. Vefat haberi, talebelerini ve sevenlerini çok üzüp ağlatttı. Duyulduğu her yerde gözyaşları döküldü. Hüzün ve keder sevenlerinin yüreğine bir zehirli hançer gibi saplandı. Vefatı İslam aleminde büyük bir acı uyandırdı. İlim ve irfan ehli ile halk onu kaybettiklerine günlerce yanıp ağladılar. Molla Muhammed (Şeyh Selahaddin’ in Halifesi ): Şeyh Selahaddin hazretleri (k.s) bana şöyle anlattı: Bir gün Seyda hazretleri, şu merkatın bulunduğu yerde etrafı çiçeklerle süslü olan mekanda oturuyordu. Şeyh Abdurrahman Aktepe hazretlerinin mealen şu beytini söyledi: O merkatta bilmiyorum Ne yapacağımı bilmiyorum. Elimde Allah’ın rahmetinden başka hiçbir şey kalmamıştır. Şeyh Abdurrahman o kabirde demişken, bizim üstad ise şu anda bizzât bulunduğu yere vurarak bu kabirde diyordu. Demek oluyor ki, kendisinin defin edileceği yer orası olacaktır. Yine Molla Bedirhan (Seyda’nın halifesi) anlattığına göre Merhum Seyda hazretleri Ramazan ayından önce çok sevdiği bir hocanın yanına davet edilmişti. Yemekler yenildikten sonra köy sahiplerinden birisi şöyle dedi. Üstadım bize ne zaman teşrif buyuracaksınız. Seyda hazretleri şöyle buyurdular: “Bundan sonra artık hiçbir yere gitmeyeceğim.” Hakikaten ondan sonra hiçbir yere gitmeden vefat etti. Seyda Hz.leri vefatına kısa bir zaman kaldığında şöyle bir mesele anlattı: Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî 84 yaşına bastığı zaman bir talebesine “çarşıya git 84 yaşında bir köle bul, onu satın al ve sonrada onu azad et” dedi. Talebe çarşıya gidip 84 yaşında köle aramaya başladı. Fakat bu yaşta bir köle bulamadan döndü. Talebesi Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî’ye “efendim 84 yaşında bir köle bulamadım. Zira köleler 60 yaşında kendiliğinden azad edilirmiş” dedi. Bunun üzerine Şeyh Ebel Kasım: “Ya Rabbi! Köleler dahi 60 yaşında kendiliğinden azad ediliyor. Oysa sen bizi affetmiş misin acaba” der. Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî geceleyin uykuya daldığı bir sırada rüyasında ona şöyle bir ses gelir: “Ya Şeyh Ebel Kasım seni affettik.” Bu hadise üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî vefat etti. Seyda Hz.leri bu olayı anlatmakla kendi yaşını ve vefatının yakın olduğunu söylemek istiyordu. Ve gerçektende Seyda Hz.leri 84 yaşında vefat ederek Hakkın rahmetine kavuşmuşlardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Feqiye Teyran Türbesi
Van – Bahçesaray’da Feqîyê Teyran veya Fakî-yi Tayran (1590 – 1660), asıl adı Muhamed olan Osmanlı Kürt şair, masal ve destan yazarı. En önemli eseri Hespê Reş’tir (Kara At). Bu eser 1965’te Moskova’da Kürtçe-Rusça olarak yayınlandı. Döneminde Van Eyaleti’ne bağlı Müküs’de (şimdilerde Van’a bağlı Bahçesaray ilçesi) doğdu. Medrese eğitimi alan Teyran’a Feqîyê ismi, ilimden/talebe kelimesinden; Teyr/kuş ise (Mantık et-Tayr) adlı eserden gelir. Bu, Ferîdüddîn-i Attâr’ın çokça bilinen eseridir. Anlamı; “Kuşların konuşması”dır. En çok bilinen ismi Feqiyê Teyra(n) olmakla beraber şiirlerinde; Feqê Têra, Feqîyê Gerok, Meksî, Xoce, Mîr Mihê, Mîm û Hê gibi isimler kullandığı saptanmıştır. “… kelime manası olarak kuşların hocası, üstadı manasına gelen bu kelime, evvel zaman kürt şairlerinden, dengbejlerinden birininn mahlasıdır aynı zamanda.. yaşar kemal in karıncanın su içtiği isimli romanın sekizinci bölümünde masalsı bir şekilde anllattıgı öyküden aktarabilecegim kadarıyla; feqiye teyran aslında bir kürt emirinin oğludur.. nufuz sahibi olmayı, emirlik yapmayı bir kenara iterek hayatını efsanevi bir kuşu görmeye adamıstır.. yıllarca mezopotamya da ayak basmadık yer bırakmaz.. ziyaret etmediği köy, kuşu bulmak için sorulmadık denbej bırakmaz yörede.. herkes bu anka kuşu hakkında bildiklerini söyler; birçok insan bu kuşu bulmak adına yola çıkmış, harap olmuş, kayıplara karışmıştır.. herkes en iyi dileklerini feqiye sunarak azık verir, giyit verir, yatacak yer verir, ardından iyi dilek ederler.. feqi yıllarca bu kuşu bulmak adına gezinir, görülmedik kuş bırakmaz mezopotamya’da.. günlerden bir gün mavi bir kuş görür.. her yer maviye kesilir.. sonra apak bir kuş daha görür.. bu kuş başının etrafında üç kez dolaşır.. halka çizer, gözden kaybolur.. ışıl ışıl parlayan, gözleri kör eden kuşları bulur, heybesine alır.. bu kuşlar feqiyi kör etmezler, feqi nin içini ışıkla doldururlar.. mutluluk olur taşar feqi nin yüreği.. insanüstü sabrı sayesinde kuşların akına vakıf olur.. onları anlar, hisseder ve arkadaş olur kuşlarla.. sonunda anka kuşunun sesini duyar.. öyle bir sestir ki, taş kesilir feqi.. yüreği dolar.. hayatında böyle ses duymamıştır.. ancak güneş doğarken duyulabilen kuşun sesini duymaya vakıf olur.. bu ermişlik mertebesi sonrasında dengbej olur, kaval ve saz aranır.. bagdat da aradıgını bulur.. gösterişsiz bir kaval kendisine layık bulunur.. bu sıralarda unü,şöhreti tüm mezopotamya da duyulmuştur.. her gittiği yerde dengbej feqiye teyran diye bilinir.. kaval ile anka kuşunun sesinin etkisiyle dolan yüreği duyulmamış besteler çalar.. dinleyenler put kesilir, kımıldayamaz adeta büyülenirler.. yıllar sonra babasının konağına döner feqiye teyran.. mezopotaya da adını duyan herkes kendisini dinlemeye gelir.. yıllarca feqiye teyran ın stranları söylenir, çalınır bu yörede.. bu sırada kendisi hırka giymiş, kemale ermiş, sakal uzatmış, nurlanmıştır.. ve sonunda ölüm vakti gelmiştir feqiye teyran için de.. yeryuzunde ne kadar kuş varsa toplanır feqiye teyran olmeden önce.. sonunda kimsenin bakamadığı, ışıldamaktan bembetaz kesmiş bir kuş feqinin yanına gelir.. üç kez başının etrafında döner ve halka yapar.. feqi teyran sonunda hakkın rahmetine kavuşur.. derler ki şu kürre-i arzda kuşların diline vakıf olmuş bir hz süleyman vardır bir de faqiye teyran. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Halil Becirmani (k.s.)
Mardin – Dargeçit – Deywan köyü (Sümer) Seyda Halil Becirmani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Halil Becirmani hazretleri’nin oğlu Şeyh M. Beşir Aksoy’un anlatımı ile Şeyh Halil Becirmani hazretlerinin hayatı ; Babam Şeyh Halil, Batman’a bağlı olan Bilaxşe Köyünde dünyaya geldi. Biz aslen Bêcirman’lıyız. Bu köy seyyidlerin yaşadığı en meşhur köylerdendir. Bu köye ilk gelen dedemiz Seyyid Bilal’dır. Seyyid Bilal, Moğollar tarafından Abbasî Halifeliğinin yıkıldığı dönemde, takriben Miladi 1258 tarihinde İslam âlemindeki çalkantıdan dolayı Bağdat’tan hicret edip Bêcirman Köyüne yerleşmiştir. Cizre, Mardin, Siirt ve civarındaki birçok seyyidin soyu Seyyid Bilal vasıtasıyla Hz. Resulullah’a dayanır. Bunun dışında Arnas Seyyidleri gibi birkaç seyyid ailesi daha vardır. Fakat bunlar içerisinde Seyyid Bilal’ın soyundan gelen Bêcirman (Kürtçe “vergisiz” anlamına gelmektedir. Cumhuriyetten sonra köyün adı “vergili” olarak değiştirilmiştir.) seyyidleri bölgede daha yaygındırlar. Seydayê Şeyh Halil, 1916 yılında Gerçüş’ün Bilaxşe Köyünde doğmuş, ilk olarak babası Şeyh İbrahim’in yanında ilim tahsiline başlamıştır. Dedem Şeyh İbrahim bölgenin tanınan bir âlimiydi. Fıkıh ve astronomi alanındaki ilmi çok meşhurdu. Bunun yanında diğer ilimlere de ciddi vukufiyeti vardı. Şeyh Ahmed Haznevi, Şeyh İbrahim’in yanında uzun bir müddet ilim tahsil etmişti. Rahmetli babam Şeyh Halil, “Kavli Ahmed” isimli kitaba kadar dedemin yanında okumuştur. 18 yaşlarındayken dedem vefat etmiş, bu sıralar Serdêf Köyünde imamlık yapmaya başlamış, Cizreli Şeyh Seyda, bu köyü ziyaret ederken babamla tanışmış, babamın Şeyh İbrahim’in oğlu olduğunu öğrenip onun kişiliğini beğenmiş ve Cizre’ye gelip ilim tahsilini tamamlamasını istemiştir. O sıralar evli ve çocuk sahibi olan babam Şeyh Halil, Cizre’ye gitmiş ve burada ilim tahsilini tamamlamıştır. Oradayken Şeyh Seyda, Molla Abdullah, Molla Süleyman ve Cizre müftüsü Molla Mahmud gibi âlimlerden dersler almış ve Şeyh Seyda’dan icazetini almıştır. Şeyh Seyda, Şeyh Halil’e ilim icazeti verdikten bir sene sonra 1953 yılında ona tasavvuf icazetini de vermiştir. Şeyh Halil burada ilmini ikmal ettikten sonra tekrar Serdêf Köyüne dönmüş, kısa bir müddet sonra da Dargeçit’e bağlı Dêyvan (şimdiki adıyla Sümer beldesi) Köyüne yerleşmiştir. Şeyh Halil Dêyvan Köyüne yerleştikten sonra bir cami, yanına da medrese inşa ettirmiş, bir yandan camide halka vaaz ve nasihat vermekle meşgul olurken diğer yandan medresede talebe yetiştirmiştir. İslami ilimlere vukufiyeti ve Şeyh Seyda’nın halifesi olması hasebiyle kısa zamanda etrafı insanlarla dolmuş, medresesi ilim talebelerinin rağbet ettiği mekân haline gelmiştir. Bölgedeki insanların bir sıkıntısı olduğunda Şeyh Halil’e müracaat ederler, Şeyh Halil onların sıkıntıları ile ilgilenir, çözüm bulmaya çalışırdı. Aşiretler arası yaptığı sulhlar çok meşhurdu. Birçok kere iki kabile arasında bir öldürme vakası olduğunda daha ölünün cenazesi defnedilmeden Şeyh Halil iki kabileyi barıştırmıştı. Şeyh Halil’in güzel bir ikna kabiliyeti ve hoş sohbeti vardı. Dolayısıyla halkı çabuk etkilerdi. Onun yaptığı bu sulhlar daha sonra bölgenin her tarafına yayılmış, Ğarzan, Botan, Serhad bölgelerinden aşiretler sulh için babamın yanına gelmeye başlamıştı. Şeyh Halil’in cömertliği de meşhur idi. “Tor” diye isimlendirilen o bölgede Şeyh Halil’in evinde yemek yemeyen insan hemen hemen yok idi. Hatta Batman, Cizre, Siirt, Bitlis gibi yerlerden ilimle uğraşan müderrisler, tasavvuf şeyhleri, köy ve şehirlerde yaşayan insanlar sık sık babamın ziyaretine gelirler, onun yemeğini yerler, sohbetinde bulunurlardı. Divanı her zaman insanlarla doluydu. “Şeyh Halil’in hem sohbeti hoş, hem de yemekleri hoştur.” sözü halkın dilinde dolaşırdı. Şeyh Halil’in yaşadığı bölge, toplumsal sorunların çok yaşandığı bir yer idi. Seyda, sohbetlerinde, sulh yapmak için gittiği köylerde halkı sükûnete davet ediyor, onlara İslami yaşantının güzelliğini anlatıyor, çalışmalarının etkisi, toplumda herkes tarafından hissediliyordu. Onun yaptığı bu faaliyetler Midyat’taki kilise papazları tarafından dahi çoğu zaman takdir edilmişti. Çünkü onlar da halk arasındaki bu sorunlardan zarar görüyorlardı. Hatta Seyda vefat ettiğinde taziyesine çevredeki Süryaniler ve Papazlar da gelmişlerdi. Seyda, halkın sorunları ile ilgilenip irşad çalışmalarında bulunmaktan dolayı çok istediği halde kitap telifi yapamamıştı. Medresesindeki ilim tahsiliyle de son zamanlar ilgilenememiş bütün zamanını halkın sorunlarıyla ilgilenip, irşad faaliyetlerine ayırmış, İslam davetçisi olarak hayatı sürdürmüştü. Ağrılı Şeyh Muhammed, Şeyh Reşidê Mivêlê, Molla Muhammedê Bêcirmanî (Molla Mizgin) gibi birçok âlim Şeyh Halil’in yanında yetişmişti. Şeyh Halil ve onun zamanındaki diğer âlimler hem ilimlerinin hem de tasavvufun hakkını verirlerdi. Bundan 30–40 yıl önceki bölge âlimleri, İslami ilimlerde şimdiki mollalardan çok daha ileri seviyelerdeydiler. Yine tasavvuf şeyhlerinin zahidane yaşantıları vardı. Hilafet vermek istediklerinde ilmi ve takvası yerinde olan kimselere hilafet verirlerdi. Daha sonra bazı şeyhler vefat ettiklerinde hilafet almadıkları halde oğulları onların yerine geçtiler. Yine eski âlimlerin maddi yönden ciddi varlıkları yoktu. Mesela babam o kadar meşhur olmasına rağmen bir arabası dahi yoktu. Tasavvufun aslı budur. Eski âlimler tasavvuf ile nefislerini terbiye eder, dünya malından uzaklaşırlar, Allah’a ibadet etmeye yönelip divanlarında halkın sorunları ile ilgilenirlerdi. Ama daha sonra bu tasavvufi yaşantı da bir şekilde değişime uğradı. Şeyh Seyda, Üstad Bediüzzaman’ın Urfa’ya geldiğini öğrenince yaşlılığına rağmen Üstad’ı ziyaret etmek için halife, talebe ve müridlerinden oluşan kalabalık bir kafileyle Urfa’ya doğru yola çıkar. Midyat’a ulaştıklarında Üstad’ın vefat haberini alırlar. Bunun üzerine Şeyh Seyda burada gıyabi cenaze namazı kıldırır. Ve Şeyh Halil’in evine misafir olur. Cuma namazını ise Şeyh Seyda çok yaşlı olduğu için kıldıramaz, Şeyh Halil o kalabalığa Cuma namazını kıldırır. Babam Üstad’ı çok sever, kütüphanesinde risaleleri bulundurur, zaman zaman onları mütalaa ederdi. Seyda’nın tasavvufi yaşantısı birebir Kur’an ve Hadis ile örtüşüyordu. O, İzz Bin Abdusselam, İmam-ı Suyuti, İbni Hacer-i Askalani gibi âlimlerin yaşadığı tasavvufu benimsiyor ve tasavvufi yaşantının Kur’an, Sünnet ve bu âlimlerin görüşlerine uygun olmasını istiyordu. Seyda vefatından önce birtakım âlimlere tasavvuf hilafeti de vermiştir. 2002 yılının Şubat ayında Seyda, Camide Cuma namazını kıldırmış, kısa bir süre sonra da vefat etmişti. Seyda’nın cenaze namazı on binlerce insanın katılımıyla kılınmış, naaşı Dêyvan Köyüne defnedilmişti. Seyda vefat ettiğinde Dargeçit, Midyat, Batman ve çevre ilçelerdeki birçok dükkân kapatılmış, yurtdışından ve yurtiçinden binlerce kişi cenaze namazına iştirak etmişti. Cenaze namazına katılanlar şimdiye kadar öyle bir kalabalığı hiç görmediklerini söylemekteydi. Allah rahmetini esirgemesin. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Seyda Seyyid Ali Fındıki (k.s.)
Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında.Şeyh Seyda Muhammed Said Hazretlerinin yanında Seyda Seyyid Ali Fındıki hazretlerinin Silsile-i Şerifi Seyda Seyyid Ali Fındıki h. 1309/m. 1892 senesinde Siirt’e bağlı Eruh İlçesi’nin eskiden nahiye olan şimdi ise köy statüsünde bulunan Fındık’ta dünyaya gelmiştir. Günümüzde bu yer Şırnak’ın Güçlükonak İlçesi’nin bir köyüdür. Babası, Seyyid Süleyman (ö. 1374/1955), annesi Mirârî Hanım’dır. Fındıkî beş çocuğu olan bu ailenin ikinci oğludur. Ali Fındıkî’nin ismi Ali’dir. Fındık Köyü’nde dünyaya geldiği için Fındıki lakabıyla da meşhur olmuştur. Nesebî Hz. Hasan vasıtasıyla Peygamber Efendimize ulaştığı için Seyyid lakabını almıştır. Medrese eğitimini bitirdikten sonra medrese usulü ile talebe yetiştirdiği için kendisine Seyda denmiştir. Seyyid Ali Fındıkî’nin Seyyidlik şeceresi şöyledir: Seyyid Ali Fındıkî (ö. 1308/1891), Seyyid Süleyman (ö. 1374/1955), Seyyid İbrahim, Siirt’li Seyyid Ömer, Seyyid Mele Hasan el- Hatip, Erzenli Seyyid İbrahim, Seyyid Ömer, Seyyid Ali, Seyyid Ahmed, Cunili Seyyid Hasan, Şeyh Muhammed, Şeyh Kemalüddîn, Şeyh Hasan, Şeyh Ahmet, Şeyh Muhammed, Şeyh Elemüddîn, Şeyh İzüddîn, Şeyh Siracüddîn, Şeyh Necmüddîn, Şeyh Şemsüddîn, Şeyh Nasrüddîn, Şeyh Şahabbuddin, Şeyh Salih Zeynelabidîn, Şeyh Ferecullah, Şeyh Nasrullah, Şeyh Abdullah, Şeyh Tacüddîn Ali, Şeyh İmamüddîn Hasan, Şeyh İshak, Fadıl ve Kâmil Şeyh İbrahim, Şeyh Abdulkâdir Geylânî (ö. 470/1077), Ebu Salih Seyyid Musa Cengi Dust, Musa, Ceylili Seyyid Abdullah, Zâhid Seyyid Yahya, Muhammed, Davud, İkinci Musa, İkinci Abdullah, Cunli Musa, Abdullah el-Mehd, İkinci Hasan, Hz. Hasan (ö. 49/669), Hz. Ali (ö. 40/661) Seyyid Ali Fındiki meşhur bir âlim ve babası tarafından akrabası olan Şeyh Hasan’ın yanında bir süre ders okumuş, ondan ilmi icâzet almıştır. Daha sonra da hocasının kızı Rahime Hanım ile evlenerek hocasına damat olmuştur. Ali ve Rahime Hanım’ın evliliğinden üç erkek ve iki kız dünyaya gelmiştir. Oğullarından Abdurrahman Cizre Müftüsü olmuş, oğlu Mehmet Baba ise imamlık yapmıştır. İkisi de ilmî icâzetlerini babalarından almıştır. Masum adındaki ortanca oğlu, babası Cınıbr (Yeşilyurt) Köyü’nde iken vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Fatma adındaki büyük kızı Şırnak’ın Kasrik Köyü’nde yaşayan Şeyh Abdullah ile evlenmiştir. Zeynep adındaki küçük kızı ise Şeyh Emin ile hayatını birleştirmiştir. Seyyid Ali Fındıki ; İlk eğitimini babasının yanında yaptı. Daha sonra Haruna Aşireti mensuplarının köylerinde bulunan âlimlerin yanına giderek Nahiv ve Sarf‘a dair eserler okudu. Arkasından “Bafi” denilen köye gidip orada bulunan Molla İsmail adında bir zâta talebe olmuştur. Oradan da Batman’ın Gercüş ilçesinde bulunan Molla Necmeddin’in yanına daha sonra da Beşiri ilçesine bağlı Kurik köyü imamı İbrahim Hoca’nın yanına ders almak için gitti. Molla İbrahim’in yanında belirli bir süre kaldıktan sonra Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’ne h. 1333/m. 1914 yılında gitmiş, orada bulunan Behlül Medresesi’nde yedi yıl ilim tahsil etmiş ve medrese usulüyle mezun olmak için okuması gereken bütün ilimleri bu medresede bitirmiştir. H. 1340/m. 1921 senesinde amcası ve hocası olan Silvan Müftüsü Seyyid Abdurrahman’dan ilk icâzetini almıştır. Ayrıca burada bölgede meşhur olan Mele Hüseyinê Kıçık, Mele Yakup gibi hocalardan ilim tahsil etmiştir. Farsça öğrenmek için Seyda Hacı Fettah’a talebe olmuş, Hacı Fettah da Feraiz (miras hukuku) dersini Fındıkî’den alarak öğrencisine talebe olmuştur. Silvan’da ilk ilmî icâzetini aldıktan sonra köyüne dönen Seyyid Ali, okuduğu ilim dallarında kendisini geliştirmek maksadıyla bölgenin değerli âlimlerinden babasının amcası olan Şeyh Hasan’a talebe olmuş ondan ikinci ilmî icâzetini almıştır. Bu icâzeti hangi tarihte aldığı kesin olarak bilinmemektedir. Üçüncü ilmî icâzetini ise h.1359/m. 1940 yılında Şeyh Muhammed Said Seyda’dan almıştır. İlmî icâzetler o zamanın hükümeti tarafından büyük tahsil belgesi olarak kabul edildiği için Fındıkî askerlik yapmaktan muaf tutulmuştur. Seyyid Ali Fındıkî tahsilini bitirdikten sonra Eruh İlçesi’nde katıldığı imamlık imtihanını kazanarak Fındık’ta resmî olarak göreve başlamıştır. Bir süre sonra Fındık Köyü’ne yakın Guvinan (Çetinkaya) Köyü’nde kendisi gibi âlim olan abisi Mecid ile birlikte imamlık yapmıştır. Belirli bir süre burada kaldıktan sonra Şeyh Muhammed Nûri’nin oğlu Şeyh Abdullah’a ve çocuklarına ders vermek için Cizre’ye bağlı Senati Köyü’ne gitmiştir. Bir müddet sonra Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî’nin tekkesinde müderrislik yapmak üzere Serdehl (Bağlarbaşı) Köyü’ne gidip yerleşmiştir. Şeyhi tarikatın merkezi dergâhını Cizre’ye taşıdıktan sonra Fındıkî şeyhiyle birlikte gelip Cizre’de yaşamaya başlamıştır. Şeyhi Şeyh Seyda O’nu Cınıbr (Yeşilyurt) köyüne halifesi olarak görevlendirmiştir. Bundan sonra Fındıkî intisap ettiği tarikatın kural ve kaidelerine bağlı kalmış, aynı zamanda da irşâd vazifesini hakkıyla yerine getirmeye gayret etmiştir. Tarikatının dinî hususlardaki düsturlarını evvela kendisi yerine getirip yaşadığı için çevresindeki insanlara tesir etmiş, bunun neticesinde de çok sayıda müridi olmuştur. Din hususunda hassas olan Fındıkî, İslam’ın emir ve nehiylerini uygulamaya çalışmış, Peygamber Efendimiz’in sünnetlerini elinden geldiği kadar yaşamaya gayret etmiştir. Peygamber Efendimiz’in yolundan gitmeyi kendisine şiar edinmiş, ibadet yaşantısında ifrat ve tefritten uzak durmuş, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerden dolayı sürekli şükretmiştir. Dünya malına düşkün değildi. Bunun en büyük göstergesi maddi olarak daha fazla rahat edeceği yerler olmasına rağmen şeyhinin tavsiyesi üzerine gidip yerleştiği yerdir. Hayatının sonuna kadar sabırla kaldığı yerleşim birimi küçük ve fakir bir köydü. Maddî imkânsızlıklara rağmen müstağnî davranırdı. Köylülerden maddî bir beklenti içerisinde değildi. Ancak yörede ilim ehline hediye vermek ve köy işlerinde onlara yardım etmek âdet olduğundan bazen köylünün kendisine getirdiği şeyleri ve gelenek olan imece usulü destekleri kabul etmiştir. Yeme, içme ve giyim hususlarında aşırıya gitmeyen sade bir hayata sahipti. İsraf etmeyi sevmezdi, çoğu zaman yamalı ama aynı zamanda temiz olan elbiseler giyerdi. Temizlik hususunda çok dikkatli davranırdı. Dünyayı Allah Teâlâ tarafından lanetlenmiş, İblis’in kızına benzeten Fındıkî, dünya tutkusunu içinden atmış, ibâdet ve kulluk şuurunu canlandırmaya vesile olan takvâ sahibi ve tasavvuf erbabına yakışan zühd ve zahidâne bir hayat sürmüştür. Ömrünü adeta ilme ve talebe yetiştirmeye adayan Fındıkî, yaşadığı ve sıhhatinin el verdiği müddetçe talebelere ders vermiş ve çok sayıda talebenin yetişmesine vesile olmuştur. Bunlardan ilk akla gelenler İslam Dünyasında “Fıkhu’s-Siyer” adlı eseriyle nam bulmuş, Prof. Dr. Muhammed Said Ramazan el-Bûtî’nin babası, Ramazan el-Bûtî, Cizre Müftülüğü yapmış oğlu Abdurrahman Erzen, “Dünden Bugüne Erzen Ailesi” adlı eserin yazarı M. Said Erzen, Cizre camilerinin süslemelerinde hattatlık yapan Molla Mehmet Emin, Adıyaman’da medrese açıp talebe yetiştiren Molla Muhyettin Ürper gibi zatlardır. Ali Fındıkî ömrünün sonlarına doğru felç geçirmiştir. Bu sebeple yaklaşık 14 ay felçli olarak yaşamıştır. Geçirmiş olduğu hastalığın tedavisi için Cizre ve Diyarbakır’da tedavi görmüş, yapılan bütün müdahalelere rağmen iyileşmemiştir. 01 Mart 1968 yılında Cuma günü Cizre’de vefat etmiştir. Dostu, mürşidi ve şeyhi olan Şeyh Seyda ile aynı yıl vefat etmişlerdir. Kendisinden 55 gün önce vefat eden şeyhinin defnedildiği yere defnedilmiştir. Cizre’nin Kale Mahallesi’nde bulunan türbe halk tarafından ziyaret edilmektedir. Bilhassa yoğun olarak Perşembe ve Cuma günleri ziyaretçi sayısı artmaktadır. Dışarıdan gelen ziyaretçilere rehberlik etmek amacıyla türbede Şeyhi Şeyh Muhammed Said Seyda’nın müridlerinden birisi türbedârlık vazifesini yürütmektedir. Ali Fındıkî’nin mezar taşında Arap alfabesinden uyarlanmış Kürtçe alfabeyle şu meşhur beyit yazılıdır. Dünyaya kim gelirse, ister fakir, ister şeyh, ister ağa olsa Onlar doğuda da batıda olsalar, yine ölümden kurtulamazlar. Eserleri 1- Divân, 2- Defü’ş-şübühat fî nazmi’t-terehât, 3- Havâşî alâ Tefsiri’l-Kadî Beyzavî, 4- Risâletün fî Necâti ebeveyni’n-Nebî, 5- Zülfikâr-ı Ali fî rakabeti münkiri’l-istimdâd mine’n- Nebî evi’l-velî, 6- Risâletül-lema’ fî iâdeti’l-Cuma, 7- el-İnsâf fî cevâzî’z-zekâti ile’l-eşrâf, 8- Havâşî alâ Divânî Cezerî [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Seyda Seyyid Ali Fındıki’nin Hayatı ve Tasavvufi kişiliği , Serdar Sabuncu , e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Nisan 2016[/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Seyda Muhammed Nurullah Cezeri (k.s.)
Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında.Şeyh Seyda Muhammed Said Hazretlerinin yanında Seyda Muhammed Nurullah El-Cezeri hazretlerinin Silsile-i Şerifi Muhammed Nurullah Seyda el-Cezerî, 1949/1368 yılında Sefer ayında Cizre’de dünyaya gelmiştir. 1985’te de Cizre’de vefat etmiştir. Şeceresi Hz.Ebubekir’e dayanmaktadır. Küçük yaşından itibaren zekâ, akıl, edep ve irfanın sembolü olmuştur. İlk eğitimini babasından alan el-Cezerî, onaltı yaşına gelince büyük bir ilme sahip olmuş kendini birçok alanda geliştirmiş Arapça, Farsça kısmen İngilizceyi de öğrenmiştir. Evlenmiş yedi erkek ve üç kız evladı dünyaya gelmiştir. 12 Mayıs 1985 tarihinde geçirdiği bir trafik kazasın sonucu vefat etmiş ve Cizre’de babasının mezarı yanında defnedilmiştir. Kısa ömrünün içine fıkıhtan, tefsire, hadisten kelama ve tasavvufa dair 13 eser sığdıran el-Cezerî, özellikle bir yandan medrese eğitimi ve diğer yandan tasavvuf eğitimi alanlarında pek çok talebe yetiştirmiş, onları başta Doğu, Güneydoğu Anadolu bölgesi olmak üzere Suriye ve Irak bölgelerinde de ilim irfan ve maneviyat dünyasına kazandırmıştır. Küçüklüğünü ve ilk ilmi öğrenimini ailesinden almıştır. Daha küçüklüğünden itibaren babası onu gözden ırak tutmamıştır. Bazen kendisi bazen de bölgesinin değişik yerlerindeki mümtaz hocaları nezaretinde eğitim ve terbiyesine son derece önem vermiştir. Onun hocalarından birisi de Mela Abdurrahman Erzeni’dir. Hocası Nurullah Seyda el-Cezerî’nin yetişmesi için gayret ve ihtimamı göstermekte geri durmamıştır. Kendisi oldukça zeki ve kabiliyetli olduğundan kısa bir zaman içerisinde kendisini yetiştirdi. Nurullah Seyda el-Cezerî’nin şahsiyetine bakıldığında onun oturuşu, kalkışı, yürüyüşü hep kontrollüydü. İnsanlarla konuşması, görüşmesi, onlara karşı ilgisi, tepkisi, latifesi ölçülüydü. Bir konuyu izah ederken insanları sıkmazdı, konuya girer ve kısa sürede mevzuda hâkim olur, sınırlarını belirler az ve öz şekilde anlatırdı. Sadece dini konularda değil, tarihi, iktisadi, beşeri münasebetler ve diğer sosyal hususlarda da tatminkâr ve doyurucu izahlar yapardı. İlhamını, uhdesinde bütün güzellikleri barından asil kaynağından almıştı. Çünkü arazinin güzel ürün vermesi tohumun iyiliğine bağlıdır. Kader yavaş yavaş bu edip şahsiyeti aslının adabını öğrenmeye müsait hale getirmiştir. Akranlarının bir mesafe kat ettiği konularda o birkaç merhaleyi kat edecek yetenekte idi. Kısa sürede ilmi yeteneklerini ispatlayıp ilmi icazetini babasının halifesi olan Batman’lı Şeyh Fahreddin’den aldı. Tarikat hilafetini ise babasından aldı. Babasının vefatından sonra henüz yaşı 19–20 olmasına rağmen irşad tahtına geçmiştir. Şeyh Seyda: “Benden sonra şeyhiniz Nurullah’tır. Çünkü onu hem zahiri ve hem de batında imtihan ettim. İmtihanı başarıyla kazandı.” İfadesiyle de işaret buyurdukları Şeyh Muhammed Nurullah Seyda hazretleri irşad tahtına oturmuş ve bu mukaddes vazifeyi ifa etmeye başlamıştır. Yaşının henüz genç olması bazı ihtilaflara yol açtıysa da daha sonra ondaki ilmi kudret ve edebi güzellik müntesipleri arasında onu her geçen gün yüceltti. O iyi bir nasihatçi, kötü ve çirkin bid’atleri kaldırıcı, münazaralarda barıştırıcı, sulük ve riyazette irşad edici, vakitlerini ilimle değerlendirici olarak seyrine devam etti. Davranışları, meziyetleri babasını aratmayacak güzellikteydi. Onun yanında birçok canlı birer kaynak olan âlim yetişmiştir. İslâm’a hizmet ve sünneti ihya bakımından merhum babasının yolunu takip etti. İlmi icazet verdiği pek çok şahsiyetlerden bazıları şunlardır: Silopi’li Mela Abdulhamit, İdil’li Seyyid Ahmet, Midyat’lı Mela Hacı gibiler. Tasavvufi icazet verdikleri ise: Batman’lı Mela İsmet, İdil’li Şeyh Muhammed, Suruç’lu Şeyh Mustafa gibi zatlar onun yanında okuyup yetişen kıymetli şahsiyetlerden bazılarıdır. Şeyh Muhammed Nurullah Seyda hazretlerinin ilimde icazet verdikleri Pederi Şeyh Seydâ-i Cezerî’nin halîfesi Şeyh Fahruddin-i Arnâsî-i Batmanî’den ilim icâzet aldıktan bir gün sonra kendisi başkalarına ilim icâzetleri vermeye başlar, vefâtına kadar çok sayıda medrese ilim icâzeti verir. Şeyh Muhammed Nurullah Seydâ (k.s) Hz.lerinin rahle-i tedrîsinde tahsil görerek, az-çok ondan ders okuyup sadece ilim icâzeti alan bazı şahısların isimleri, memleketleri ve icâzet tarihleri: 1- İkinci Molla Abdülhakîm (ATAÇ), Pederinin halîfesi ve kendisinin hocalarından Şeyh Beşîr-i Halilî (Kılavuz) yê Baseyî’nin oğlu, 2- Molla Abdulaziz (TANRIVERDİ), İdil/Bafê (Sulaklı)’li Molla Necimin oğlu, Şeyh Muhammed Nurullah (k.s) Hz.leri ilim icâzeti aldıktan bir gün sonra bu ilk ikisine kendisi ilim icâzetlerini vermişlerdir. 3- Molla Hikmetullah (ATAN), Pederinin halîfelerinden Şeyh Musa el-‘Umerî’nin oğlu, Kızıltepe/Mardin, h. 10 Muharrem 1388/m. 8 Nisan 1968 Pazartesi, Bu zâta daha sonra 7. postnişîn Şeyh Ömer Faruk (k.s) Hz.leri tarafından tarîkat hilâfeti verilmiştir. 4- Molla Muhyiddin-i Cezerî (ÜLPER), Bu zâta daha sonra 7. postnişîn Şeyh Ömer Faruk (k.s) Hz.leri tarafından tarîkat hilâfeti verilmiştir. 5- Molla Abdulhamit Cezerî/Şahî (Çağlayan Şah Köyü) (rh. a), 6- Molla Muhammed (YÜKSEL), pederinin halîfelerinden Şeyh Fahruddin-i Diyarbekirî-yi Hıdırilaysî’nin oğlu, 7- Seyyid Molla Muhammed Şefik (AKSOY), Pederinin halîfelerinden Şeyh Seyyid Halil Serdêfî yi Bêcirmanî’nin oğlu, 8- Molla Bahauddin (AYYILDIZ), pederinin has talebesi ve hizmetçisi Diyarbakır/Eğil Beylerinden. Bu zâta daha sonra 7. postnişîn Şeyh Ömer Faruk (k.s) Hz.leri tarafından tarîkat hilâfeti verilmiştir. 9- Molla Masum (BAYAR), Molla Süleyman-i Hoserî’nin oğlu, 10- Molla Fâdıl (AŞAN/BEDİRHANOĞLU), Bedirhan Paşa (rh.a.)’nın yeğeninin torunlarından Lütfi Beyin oğlu Cizre’nin Çağlayan Şah Köyünden, 11- Molla Beşîr (MALKAÇ), pederinin fedakâr hizmetçisi ve komşusu Hacı Muhammed-i Bozê’nin oğlu, 30 Nisan 1973 m./28 Rabiulevvel 1393 h. Pazartesi, 12- Molla Beşîr, Molla Hüseyin-i Davrikî’nin oğlu, m. 30 Nisan 1973/h. 28 Rabiulevvel 1393 Pazartesi, 13- Molla Abdurrahaman-i Koçer, (İNAN) m. 30 Nisan 1973/h. 28 Rabiulevvel 1393 Pazartesi, 14- Molla Haci-yi İvanî, (ÇELİK) Dargeçit, 15- Mola Ahmed-i Koçer-i Dudêrî yê Davudî (ASLAN) (Ağben), 16- Seyyid Molla Yusuf (DÜZGÜN) İdil, 17- Molla Tahir-i Kiveğî, Botân, 18 Aralık 1972, 18- Molla Seyyid Muhammed Can-i Basurk (Kayabal)’î Batmanî, (İBİN) 19- Molla Abdussamed-i Kerhî, 20- Molla Tahir-i Halilî (BAPUR) (Kılavuz Köyü), 21- Molla Osman (ÜNAL), Hors (Bulmuşlar) Köyü-Botan/Cizre, 1975, 22- Molla Abdulhamid-i Sanuhî/Pervari, 23- Molla Sirac-i Zercelî, (Danalı Köyü-Beşiri/Batman) (BOZYİĞİT) Molla Ali-i Zercelî’nin oğlu, 24- Molla Hanefi Bingolî, (BALLI) 25- Molla Seyyid Muhammed Kartminî, (DENİZ) 26- Molla Sâlih-i Heskal (KISA) (Kaşıkçı Köyü/İdil)’î h. 8 Zilhicce 1389, 27- Molla İbrahim Hoser (BAVLİ) (Düzova Köyü)’î, Cizre, 13 Nisan 1975, 28- Molla Muhammed Naim (BİLİR) Navyan (Güneyçam/Şırnak)’î, 1970, 29- Molla Seyyid Ramazan-i Torî yê Bazgur (ÜZÜMCÜ) (Kentli/İdil)’î, h. 27 Muharrem 1391/m. 24 Mart 1971, 30- Molla İbrahim-i Danêr (Duru Köyü/İdil)’î, h. 27 Muharrem 1391/ m. 24 Mart 1971, 31- Molla Muhammed-i Reyhanik (TAY) (Bostancı Köyü/Silopi)’î, Tillolu Şeyh Mustafa’nın oğlu, 32- Molla Seyyid Necmuddin-i Kartminî (DENİZ) Midyat, 33- Molla İzzet, Diyarbakır, 34- Molla Seyyid Muhammed (ERZEN), Fındık’lı Seyyid Necmuddin’in oğlu, h. Cemadulevvel 1393/m.1973, 35- Molla Beşîr, Molla Hüseyin-i Davrikî’nin oğlu, m. 1 haziran1973/ h. 28 Rabiulevvel 1393 Pazartesi, 36- Molla Muhammed-i Dudırî, (GERÇİN) İdil, 1976, 37- Molla İsmail Delavêkasrî (OĞRAK) (Aliyan Köyü/İdil), 38- Molla İbrahim-i Meranî Dargeçit/Mardin, 39- Molla Muhammed Kasım (ELARSLAN), Fındıklı Hacı Adıl’ın oğlu, h. 7 Zilhicce 1389/m. 13 Şubat 1970. 40- Seyyid Sabri Yıldız. (Batmanlı Seyyid Şeyh Faruddin Yıldız Hz.lerinin ortanca mahdumları) H. Rebiulahir 1398/m. Nisan 1978 Şeyh Muhammed Nurullah Seydâ el-Cezerî (k.s) Hz.leri tarîkat icâzetini yani halîfeliği sadece dokuz kişiye vermiştir. Bunlar: 1- Şeyh Ömer Faruk Seydâ el-Cezerî (k.s), kardeşi, ilimde mücâzı ve ondan sonraki postnişîni, m.1972, 2- Seyyid Şeyh Ma’rûf (rh.a), Suriye, 3- Seyyid Şeyh Muhammed (DÜZGÜN) (rh.a), pederinin halîfesi Seyyid Şeyh Muhammed Beşîr-i Alakamişî’nin büyük mahdumu, İdil, 4- Şeyh İsmetullah Batmanî Bışêrî, ilimde de mücâzı, 5- Şeyh Muhammed Ali (ASLAN), ilimde de mücâzı, 6- Şeyh Ali (BİRTANE), Gevaş/Van, 7- Şeyh Hatip (YÜKSEL), pederinin halîfesi Diyarbakırlı Şeyh Fahruddin-i Hıdırilyasi’nin mahdumu, 8- Şeyh Recep Efendi (rh.a), ilimde de mücâzı Nizip/Gaziantep, h. 1 Rabiulevvel 1390/m. 6 Mayıs 1970, 9- Şeyh Mustafa (ÇETİNKAYA) (rh.a), Suruç/Şanlıurfa. Nurullah Seyda hazretleri , ilmi, edebi ve tasavvufi calışmalarıyla temayüz ederek risaleler şeklinde ön dört eser kaleme almıştır. Seyda’nın Cem’u’l-Cevâmi’ adlı eserini kaleme aldığında henüz on yedi yaşında olduğu bildirilmektedir. Yine Seyda, yirmi yaşlarında iken tasavvuf alanında kaleme aldığı Esrâru’t-Tasavvuf isimli eseri ile de öne çıkmıştır. Bu calışmalar Seyda’nın daha erken yaşlarda dikkat çeken önemli bir alim olduğunu gostermektedir. Seyda’nın yazdığı eserleri, onun bir tarikat büyüğü olarak irşad faaliyetlerini yürütürken İslami ilimleri okutmayı ve bu alanlarla meşgul olmayı ihmal etmediğini de göstermektedir. Seyda’nın kaleme aldığı çalışmalardan anlaşılmaktadır; ki onun gibi medrese hocaları, İslam dunyasındaki ilmi inkişaf ve yönelişlerden uzak kalmamış, medreselerdeki eğitim sistemini bu yönelişler ışığında gözden geçirmeye çalışmışlardır. Başta Cizre olmak üzere bölgede birçok ailenin cocuklarına “Muhammed Nurullah”, “Mehmet Nurullah” veya sadece “Nurullah” şeklinde isim vermiş olmaları Seyda’nın toplumun değişik kesimleriyle kurduğu güçlü diyaloğu göstermektedir. Vefatı Şeyh Muhammed Nurullah 1985 Mayıs ayında Nusaybin Kızıltepe yolu üzerinde geçirdiği trafik kazası sonucu 36 yaşında hakkın rahmetine kavuşmuş, on binlerce seveninin katılımıyla kılınan cenaze namazının ardından naaşı babası Şeyh Seyda’nın yanına defnedilmiştir Vefatına sebep olan bu olayın kaza süsü verilmiş suikast olup Şeyh’in hizmetlerini hazmedemeyen güçler tarafından gerçekleştirildiği de düşünülmektedir Şeyh, vefat etmeden önce bir yakınına taziye için yazdığı mektupta ölüme şöyle yaklaşmaktaydı “Allah’a ve O’nun takdirine iman eden, manevi âleme, yepyeni ve ebedi bir hayata gidiş sırasını bekleyen gönülden sizlere selam olsun Beklenilen o manevi belde öyle bir yerdir ki; bu üzgün kalbin en sevdiği, en değer verdiği kişiler, dedeleri, hocaları, üstadları ve dostları hep oraya gittiler Eğer önümüzde o manevi âlem olmasaydı, yemin ederim ki bu zavallı kalbim özlem ve iniltiler içinde helak olurdu” Allah onu rahmetine ğarketsin (Âmin) Seyda Muhammed Nurullah Hazretlerinin eserleri Seyda’nın eserleri şunlardır: 1- Hizbu’l-Hakâikı’l-İrşâdiyye: Dua ve zikir konularından bahseder. 2- es-Sâihu’l-Mutefekkir: Akaid ile meselelere değinir. 3- Cem’u’l-Cevâmi’: Fıkıh Usulu, Tefsir Usulu ve Hadis Usulu risalelerini icerir. Bu esere de üçüncü sahife ismini vermiştir. Risale, Sahîfetul-İrşâdi’s-Sâlise fi’l-Usûli’s- Selâse adıyla 1389/1969’da Kamışlı’da bulunan Rafideyn Matbaasında basılmıştır. Ayrıca bu risale Türkçe’ye de kazandırılmıştır. 4- Hulâsatu’t-Telhîs: Kalemu’l-Me‘anî ve Kalemu’l-Bedî‘ risalelerinden oluşan Hulâsatu’t-telhîs, Hatîb el-Kazvînî’nin (o. 739/1338) Telhîsu’l-Miftâh adlı kitabı ile karşılaştırıldığında Telhîs’ın me‘ani ve bedi‘ ilimlerinin özetini teşkil ettiği görülecektir.İfade etmek gerekir ki el-Kazvînî de, Ebu Yakub Yusuf es-Sekkaki’nin (o. 626/1229) kaleme aldığı Miftâhu’l-Ulûm’un belağatla ilgili kısmını Telhîsu’l-Miftâh adıyla ihtisar etmiştir. Dördüncü sahife olarak adlandırılan Hulâsatu’t-Telhîs risalesi, Sahîfetul İrşâdi’s-Sâlise fi’l-Usûli’s-Selâse adıyla 1389/1969’da Kamışlı’daki Rafideyn Matbaasında basılmıştır. 5- Sahîfetu’l-İctihâd: Fıkhi meselelerden içtihad konusunu ele alan bir çalışmadır. Beşinci sahife ismini almıştır. Sadece ismi zikredilen bu calışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 6- Esrâru’t-Tasavvuf: Tasavvuf, bey’at, murşid-i kamilin ozellikleri, müridin kendi nefsine karşı görevleri, tevbe, zuhd, şeriat-tarikat-hakikat-marifet kavramları üzerinde durmuştur. Bu kitaba da altıncı sahife adını vermiştir. Fatih Yayınevi Matbaası tarafından 1979’da İstanbul’da basılmıştır. Tasavvufun Sırları adıyla Elvan Ajans tarafından da basılmıştır. 7- el-Akâid: İnanç mevzularını ele almakta olup kainatı yaratanın varlığına delalet eden kat’i delilleri serdeder. Bu risale, yedinci sahife olarak isimlendirilmiştir. Sadece ismi zikredilen bu çalışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 8- el-Berâhîn Alâ haşri’l-İnsan ve Vücûdi Âlemîn Âhar: İnsanların tekrar dirileceğine ve başka bir alemin varlığına dair delilleri ele alır. Bu çalışmaya da sekizinci sahife demiştir. Sadece ismi zikredilen bu çalışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 9- ed-Delâilu’l-Kâtı’a alâ Risâleti Seyyidinâ Muhammed ve İ’câzi’l-Kur’ân: Hz. Muhammed’in (sas) peygamberliğine ve Kur’an’ın i’cazına delalet eden kat’i delilleri ihtiva etmektedir. Bu da dokuzuncu sahifesidir. Sadece ismi zikredilen bu çalışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 10- Sahîfetu’l-Ma’rife: Marifetle alakalıdır. Seyda’nın Esrâru’t-Tasavvuf adlı risalesini tercüme eden Özturk, bu risalenin basıldığını ifade etmesine rağmen her hangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 11- Tanînu’t-Tabîa: Seyda, bu eserinde tabiatı esas alarak Allah’ın sıfatları, Allah’ın varlığının ispatı, din-şeriat-bilim ilişkisi konularını işlemiştir. Seyda, gaye ve nizam delilinden hareketle Allah’ın varlığı ve sıfatları konusunu ele almış, bilme ve anlama sürecinde akıl ve kalp birlikteliğini zorunlu görmüştür. Seyda, kullandığı yöntem açısından tasavvuf ve kelam arasında durmaktadır. Bu risale, Abdurrahman Erzen tarafından 1983 yılında Tabiat Çınlıyor adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Emekli Muftu Celal Yıldız, bu risaleye yazdığı takrizde risalenin hasta kalplere şifa mahiyetinde bulunduğunu zikretmiş ve insanlık için tavsiyeler içerdiğini ifade etmiştir. 12- Dîvân: Arapca ve Kürtçe şiirlerden oluşmaktadır. Matbu değildir. 13- Büzûr ve Hakâik: İnsanın manevi yapısını felsefi ve mantıki perspektifle ele alan bir calışmadır. Kitap, 54 sayfadan oluşmakta olup Fatih Yayınevi Matbaası tarafından 1979’da İstanbul’da basılmıştır. Bu risale, Abdullah Yucel tarafından Çekirdekler ve Gerçekler adıyla Turkceye kazandırılmıştır. 14- el-Evrâk: Medreselerde okutulan meşhur Hallu’l-Meâkıd adlı eserin mukaddimesini beyan, belağat, meani, sarf ve nahiv ilimleri acısından değerlendiren kısa bir haşiyesidir. Hallu’l-Meâkıd, Ebu’s-Sena Ahmed b. Muhammed’in, İbn Hişam’in (o. 762/1361) el-İ’râb an kavâidi’l-İ’râb adlı risalesine yazmış olduğu şerhtir. Bu şerh medreselerde Sadini’den sonra okunan sıra kitabıdır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Kaynaklar ; 1- ”Hadis Usulu Konularına Dair Bir Risale; Muhammed Nurullah Seyda’nın es-Sahifetü’s-Salise Fi Usuli’l – hadis ” , Nurullah Agitoğlu , Şırnak Üniversitesi , İlahiyat Fakültesi Dergisi 2016/2 . 2- Şark Medreselerinin İhya Teşebbüslerinde Muhammed Nurullah Seyda El Cezeri ve ” Usulu’t-tefsir” adlı risalesi , Yrd.Doç. Dr. Mehmet Nurullah Aktaş 3- Güneydoğuda Bir İrfan Merkezi : Serdahl Tekkesi ve Külliyesi , İbrahim Baz , Şırnak Üniversitesi İlahiyat fakültesi Dergisi 2011/2 yıl :2 cilt:II sayı :2 4- İbrahim Halil ER – http://www.ibrahimhaliler.com/2016/04/22/tanidigim-bir-allah-dostu/ [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Fethullah Hamidi (k.s.)
Batman – Kayapınar (Aynkaf köyü ) Fethullah Hamidi 1873 yılında Batman ilinin Gercüş ilçesinin Kayapınar (Ayınkaf) Belde’sinde doğmuştur. Fethullah Hamidi’nin dedesi olan Hamid Mardini, 1802’de Siirt’te doğmuştur. Önce Hasankeyf’te bulunmuş, Mardin yöresinin saygın aileleri özellikle Çelebi ailesinin davetiyle Hasankeyf’ten ayrılmış ve 1844 yılında Savur’a yerleşmiştir. 1882 yılında Mardin’de vefat etmiştir. Fethullah Hamidi’nin babası İbrahim Hamidi, 1822’de Siirt’te doğmuş, 1843 yılında Mardin’in Dara Köyüne yerleşmiştir. Bir yıl sonra, Kayapınar’a (Aynkaf) geçmiş ve orada ikamet etmeye başlamıştır. 1895 yılında aynı yerde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Şeyh Fethullah Hamidi, derin hoşgörüsü ve problemleri çözmesiyle tanınmaktadır. Eğitim ve öğretime büyük bir önem vermiştir. Bulunduğu yerleşim yeri çevresinde özellikle yetim ve öksüz çocukların eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. 1940’lı yıllarda Aynkaf medresesinde eğitim gören ve kendisine sığınan öğrencilerden bir tas çorba, bir parça ekmeğini esirgememiş ve medreseyi açık tutmak için elinden geleni yapmıştır. O dönem ülke olarak her ne kadar II. Dünya Savaşına girmemiş olsak dahi savaşın etkileri ve doğal kuraklık bu bölge insanını derinden etkilemiş, yokluğu had safhada yaşatmıştır.1947 yılının Nisan ayında Batman ilinin Beşiri ilçesinin Sulan Köyü’nde vefat etmiştir. Fethullah Hamidi’nin kabristanı Aynkaf (Kayapınar) Beldesindedir. İslam Peygamberi Hz Muhammed’ in torunu Hüseyin’in soyundan geldiğinden dolayı sülalesi bu bölgede “seyyid” olarak adlandırılmaktadır. Fethullah Hamidi’nin herkes tarafından bilinen en önemli yönü, bölgede Süryani– Hıristiyan ve Müslümanlar arasında meydana gelmesi muhtemel çatışmaları önlemesi olmuştur. Midyat ve çevresindeki Süryaniler, bu olayı her ortamda dile getirmekte ve bu kişiye karşı büyük bir saygı duymaktaydı. 1915’li yıllarda, Midyat ve çevresinde bulunan bazı yerleşim yerleri, bazı eşkıya ve mutaassıp aşiretlerin baskısına maruz kalmış ve hatta bazı yerlerde çatışmalar yaşanmıştır. Bu sırada Şeyh Fethullah Hamidi devreye girmiş ve barış ortamının sağlanmasına büyük katkı sağlamıştır. Fethullah Hamidi’nin benzer şekilde birçok yerleşim yerinde arabuluculuk yaptığı, onu tanıyan kişilerce dile getirilmektedir. Fethullah Hamidi, Midyat Gülgöze’de (Aynvert) toplanan binlerce Süryani’yi “gayrimüslimlerin malları, canları ve ırzları size haramdır, kim bu hududu aşarsa günah işler” demek suretiyle Müslümanlarla barıştırmıştır. 1915’te, yani 1. Dünya Savaşı sürerken Ruslarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Ermeniler bölgeden göç ettirilirken Mardin’deki Süryaniler de sürgünle karşı karşıya kalmış, Savur Şeyhi Fethullah Efendi’nin gayret ve fedakârlığı ile kurtulmuşlardır. 1914’lü yıllarda gerçekleşen Ermeni tehciri sırasında yörede bulunan Müslüman din adamlarından bir kısmı Hıristiyanların öldürülebileceği yönünde fetva verirken, Fethullah Hamidi ise bu duruma karşı çıkan din önderlerinden biri olmuştur. Fethullah Hamidi yayınladığı fetvada, bölgede farklı dinden olanları (özellikle Süryanileri) öldürmenin, dinen uygun olmadığını ve barış içinde yaşamanın gerekli olduğunu ifade etmiştir. 1915 yılında, bugünkü adıyla Gülgöze Köyü ve çevresinde karşılıklı bir muharebe yaşanmış, Süryanilerin toplandığı bu köy ve çevresi savaş meydanına dönmüş, bu durum üç ay sürmüştür. Süryaniler, Gülgöze’ye sıkışıp kalırken onların imdadına bölgenin önemli Müslüman din adamı sayılan Aynkef Şeyhi Fethullah Efendi yetişmiştir. Fethullah Hamidi, Süryanilerle Müslümanlar arasında arabuluculuk yaparken“savaş dursun, düşmanlık bitsin” demiştir. Görüşme ve pazarlıklar sırasında kapana sıkışmış halde bekleyen Süryani cemaatinin yanında yer almış, fetvalar yayınlamıştır. Ayrıca Şeyh Fethullah Efendi, anlaşma sağlanıncaya kadar, arada güven bağı oluşsun diye, oğlunu Süryanilere rehin bırakmıştır. Bu tavır, Gülgöze Köyü ve karşı taraf için mühim bir uyarı olmuştur. Neticede düşmanlık, korku ve güvensizlik kuyusundan bir barış çıkmıştır. Fethullah Hamidi oğlunu Süryanilere rehin olarak bırakırken, sözler tutulmadığı takdirde, oğlunu öldürebileceklerini kendilerine ifade etmiştir. Daha sonra hemen Diyarbakır’a geçerek yetkililerden olayın sonuçlanmasını sağlayacak belgeyi almış ve olaylar böylece sona ermiştir. Bölgede anlatılanlara göre, Müslümanların katledilmesine karışmayan Ermeniler de bu fetvadan yararlanmış ve genel anlamda bir zarar görmemişlerdir. O dönemlerde Hıristiyan ve Müslümanlar, yaşadıkları en küçük bir anlaşmazlıkta bile Fethullah Hamidi’ye başvurmuşlardır. Bu kişi, dinsel açıdan önder olduğu gibi adli olaylarda, eğitim konusunda, toplumsal felaketlerde de her zaman başvurulan bir kişi konumunda olmuştur. Savur Şeyhi Fethullah olarak bilinen Fethullah Hamidi’nin fotoğrafı, Süryanilerin bu bölgedeki en önemli yapıtı olarak bilinen Deyruzzafaran’da, Hıristiyan din adamlarıyla birlikte asılı durmaktadır. Bu fotoğrafın bir vefa borcu olarak asıldığı, Süryani cemaati yetkilileri tarafından dile getirilmektedir. Bu ufku açık ve fedakâr Hoca Efendi için Süryani kaynaklar “beyaz esvaplar içinde nur yüzlü bir aziz, kurşunların içinden geçip gelen bir aziz kurtarıcı” ifadelerini kullanıyor. Yüz sene sonra Fethullah Efendi’nin mührünü mabetlerinin duvarına asan Süryaniler, kendi azizlerinin arasına resmini ilave etmişlerdir. Fethullah Hamidi’nin, bölge insanı ve yönetim nezdinde önemli bir yer işgal ettiğinin en önemli göstergesi, kendisine her konuda başvuruda bulunulduğunu gösteren yüzlerce (700) mektubun bulunmasıdır. Fethullah Hamidi, ileri görüşlülüğü, hoşgörüsü, müsamahakârlığı ile ön plana çıkmış ve bu yönleriyle tanınmıştır. Eğitim-öğretim faaliyetlerine de büyük önem vermiş, birçok yetim ve öksüz çocuğun öğrenim görmesine yardım etmiş ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Süryaniler, Fethullah Hamidi’nin torunlarından biri olan Ahmet Hamidi’nin öğrenim masraflarını karşılayarak ve yurt dışında bazı imkânlar sağlayarak Fethullah Hamidi’ye olan vefa borçlarını az da olsa karşılama yoluna gitmişlerdir. Ahmet Hamidi, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, Avusturya’nın Başkenti Viyana’da dâhiliye alanında uzmanlık ve doktora yapmış ve profesörlük unvanına yükselmiştir.

Şeyh Halid-i Zebari (k.s.)
Şırnak – cizre – Basret Köyü (inceler) camii haziresinde ( Köy 1992 yılında boşlatıldı.) Anadolu velîlerinden. 1826 (H.1242) senesinde doğdu. Babası Şeyh Hüseyin Efendi, Diyarbakır’da medfundur. 1863 (H.1280) senesinde Şırnak’ın Basret köyünde vefat etti. Türbesi, bu köydeki caminin yanındadır. İlim tahsiline başlayınca, önce Kur’ân-ı kerimi, kıraat ilmini öğrendi. Sonra diğer ilimlerden bir mikdar babasından okudu. Tahsilini devam ettirmek için çeşitli yerlere gitti. Tanze Medresesinde tahsil gördü. Bu medresede iken Minhac üzerine bir şerh olan Şerh-i Remli kitabından eliyle bir nüsha yazdı sonra Siirt’e gidip, bölgenin kıymetli ve meşhur alimi Molla Halil Siridî’nin medresesinde talebe oldu. Burada tahsilini tamamlayıp Molla Mustafa’dan bütün ilimlerde icazet aldı. Raşine köyündeki amcası Şeyh Abdüsselam’ın yanına döndü. Orada Şeyh Muhammed Ayni’nin keramet sahibi kızı Fatıma-ı Saliha ile evlendi. Kayın babasından tasavvuf yolunda feyz alıp, kemale erdi. Bu hocasının emri ile ona vekil olarak insanları irşâd için Basret köyüne gitti. Ders ve sohbetlerinde pekçok talebe toplanırdı. Pekçok âlim ve sâlih insan yetiştirmiştir. Talebelerinin meşhurlarından ve halîfesi Şeyh Ömer Zerkanî şöyle anlatmıştır: “Hocam Şeyh Hâlid Zibârî hazretlerinden çeşitli ilimleri öğrenmekte olduğum sıralarda bir gün huzûrunda ders alıyordum. Başımı elimdeki kitaba eğerek, dersle meşgul olduğum sırada, başımı kaldırdım. Fakat hocamı göremedim.Sağa sola baktım. Ortalıkta görünmüyordu. Fakat ders odasından dışarı çıkmamıştı. Az önce karşımda oturuyordu. Şaşırdım, elindeki kitab da oturduğu yerdeydi. Beni bir titreme, korku ve dehşet kapladı. Ne yapacağımı bilemiyordum. O sırada pencerenin demiri üzerine beyaz bir kuş kondu. Sonra da uçup gitti. Ben bu kuşa bakıp başımı çevirdiğimde hocamı karşımda oturur gördüm. Derse başlayıp bitirdikten sonra bana, kerâmetini gördüğüm için; “Bunu mümkün mertebe hiçbir yerde anlatma!” buyurdu. Bir defâsında insanları Allahü teâlânın emirlerine uymaları, dünyâya düşkün olmamaları husûsunda irşâd için köyleri dolaştı. Meşhur âlim Molla Muhammed Barşinî’nin köyü Barşa’ya da gitti. Sabah namazından sonra insanlara nasîhat etmek için yüksek bir yere oturdu. Huzûrunda binden fazla insan toplandı. Aralarında pekçok âlim vardı. Bu insanlara gâyet güzel vâz etti. Haramlardan sakınmaları husûsunda uyardı. Fakat insanlar bu güzel ele geçmez nasîhatlerden de etkilenmediler. Bu hâli görünce; “Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer şu ağaca vâzetseydim, Allahü teâlânın azametinden dolayı yanar, yıkılırdı.” diyerek karşısındaki dut ağacını gösterdi ve ağaca baktı. O sırada ağaç büyük bir gürültüyle kökünden sökülüp yere yıkıldı. Etrafa fırtına sesi gibi şiddetli bir ses yayıldı. Orada bulunan insanlar, bu hâli görünce, hayret içinde ağlaşmaya başladılar. Kalpleri uyanıp, hepsi Şeyh Hâlid Zibârî hazretlerinin huzûrunda tövbe ettiler. Ömrünün sonuna kadar insanları irşâd ile meşgûl oldu. Son olarak insanlara nasîhat için Cizre’ye gittiği sırada hastalandı. Oradan Basret köyüne getirildi. Bir iki gün sonra kırk iki yaşında vefât etti.Şeyh Hüseyin ve Şeyh Muhammed Hâlid onun halîfelerindendir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) 1) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyy [/toggle] Şeyh Halid-i Zebari Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Taşkesenli Şeyh Abdurrahman Efendi (k.s.)
Erzurum – Asri Kabristanında babası Muhammed Sırrı Efendi’nin yanında. Şeyh Abdurrahman Efendi, Şeyh Muhammet Sırrı Efendi’nin yedi oğlunun en büyüğüdür. Ailenin Toparlak Köyü’nde ikametleri döneminde, komşu köy olan Çeperli Köyü’nde bir düğün törenine Muhammet Sırrı Efendi davet edilir. Aynı köyde 1914 tarihinde dünyaya teşrif ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı, iç karışıklıkların, zorlukların devam ettiği dönemlerdir. Tahsil çağı geldiğinde babasının talim ve terbiyesi altındadır. 1925 yılındaki mektep ve medreselerin kaldırılması, şapka isyanı gibi durumlar hüküm sürerken Şeyh İbrahim Efendi sürgün edilmiştir. Şeyh Muhammet Sırrı Efendi gözetim altında tutulur. O zor şartlar altında bile hanesinde, çevresine ders okutmaya devam etmiştir. Abdurrahman Efendi, babasından Kuran, tecvit, Arapça, tefsir, hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf derslerini okuyarak icazetini (diploma) alıyor. Babasının vefatından sonra, talebe okutma ve halifelik görevini Abdurrahman Efendi yürütüyor. İmametliği yanında Nakşibendî- Halidiye kolu halifesi olarak irşat işlerini ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Pasinler civarında sohbetleri aranan, fıkıh konularında danışılan bir şahsiyettir. 1947 yılında babası tarafından Güllü Köyü’ne imam olarak görevlendiriliyor. Köylünün isteği üzerine bu köye yerleşiyor. Otuz yıl hizmet eder. Bu hizmet süresince çevre büyükleri ile muhabbetleri devam ediyor. Hacı Abdurrahim Kılıç, Abdurrahman Efendi hakkında duyduğu hadiseyi şöyle anlatır: ”Merkeze bağlı Sığırlı köyünden Dursun Ağa, Alvarlı Muhammet Lütfü Efendi’yi nasihat etmesi için evine davet eder. Efe, eve teşrif ettiğinde kalabalık bir cemaatle karşılaşır. Dursun Ağaya ”Oğul, siz Abdurrahman Efendi’yi davet etmediniz mi?” deyince, daha önce tanımadıkları Abdurrahman Efendi’yi getirmek için bir atlı gönderirler. Onların Abdurrahman Efendi’yi tammadıklarını anlayan Alvarlı Efe anlatır; “Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin torunu. Hacı Sırrı Efendi’nin büyük oğludur.” der. Abdurrahman Efendi geldiğinde herkes Alvaril Efe’nin sohbet etmesini beklerken o, Abdurrahman Efendi’ye bu insanların kendilerinden sohbet etmelerini beklediklerini söyler. Abdurrahman Efendi’yi ilk defa tanıyan topluluk gece geç saatlere kadar süren sohbetini adeta nefes almadan dinlerler. Bu durum karşısında Alvarlı Efe: Siz size en yakın alimleri tanımazsınız. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de kıymetini bilmediniz. Taaa Tillo’lara kadar gitti. Demek ki size boşuna Kor Galalılar dememişler. Naziresin! yapar.” Abdurrahman Efendi’nin talebi Mevla’dandı. İcabınca dünyaya muhabbeti yok idi. Kimseden bir şey kabul etmez, çevresine istetmezdi. Bekaya meyli ziyade idi. Bir taraftan imametliği ile meşgul iken, diğer vakitleri tesbihat ve devamlı Ayet el-kürsi okumakla geçerdi. Yatsı namazı sonrası yatmaya hazırlanırken, yanında bulundurduğu beyaz kefenine bürünür her gün tefekkür ü meft yapar, ondan sonra yatağına girermiş. Halim, selim, mütevazı ve kemal derecesinde mahviyet perver, kendi haline kimsenin muttali olduğunu istemez. şöhretten uzak durur. Fukaraya muhabbet eder. Kapısı daima misafire açık bir zattı. Bulunduğu bölgede farklı bir yeri vardı, çok sevilirdi. Son dönemlerinde; yazı Güllü köyünde, kış aylarını Erzurum’da geçirirdi. 4-11-1980 tarihinde altmış altı yaşında Rahmeti, Rahmana kavuştu. Kabri asri mezarlıkta, aile kabristanında, babasının kabir komşusudur. Taşkesenli Şeyh Abdurrahman Efendi(k.s.)’nin Silsile-i Şerifi Mezar şahidesinde (Ayak taşı, Latin harfleri ile) El Merhumul Mağfur ilarahmeti Rabbihil Gagfur Taşkesenlizade Şeyh Ahmet Efendinin torunu Şeyh Sırrı Efendinin büyük Oğlu Hoca Abdurrahman Efendinin Ruhuna Fatiha D: 1330 (1914), Ö: 4-11-1980 Baş taşında: Huvvel Hallakul baki El merhumul gafur ila Rahmetihil gafur Hoca Abdurrahmani Daşkesani M. Sırrı Efendi Mahdumu Ruhi içun Fatiha H.12-26-1400 [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Ziyaeddin Efendi (k.s.)

Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (k.s.)
Erzurum – Taşkesenli camii avlusundaki Aile kabristanında. Taşkesenli Şeyhleri’nin ilki Erzurum havalisinde ilim ve irfanı ile tanınan Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (1848-1909) babası Molla Mahmut Efendi’nin yerleştiği Hacılar Köyü’nde dünyaya gelir. Alim ve fazıl bir aile silsilesinden gelen dedesi Molla Abdurrahman ve ulu dedesi Molla Musa, yaşadığı dönemlerde çevresinde çok sevilen ve takdir edilen zatlardandır. Küçük yaşlarda iken ilme yönelen Şeyh Ahmet Efendi, muhtelif medreselerde tahsil görüp mezun olduktan sonra, bulunduğu yerin en büyük alimlerinden olan Molla Ahmet Kuki Hazretlerinden fıkıh, kelam, hadis, tefsir ve mantık üzerine ilk icazetini alır. Kendisi de bir kaç tane mucaz (icazetli) yetiştirdikten sonra Bitlis’ten Bağdat’a kadar herkesin baş eğdiği ve sevip saydığı Şeyh Halit-i Evreki’yi ziyaret ederek yanında bir süre kalır ve bu süre içerisinde bu zattan fen bilimleri (astronomi, jeoloji, cebir ve hendese) okuyarak ikinci icazetini alır. Şeyh Ahmet Efendi, Şeyh Halit-i Evreki Hazretlerinin yanında ders alırken ününü çok duyduğu Seyyid Abdulkadiri Geylani Hz.’nin torunu olan Seyyid Sıbğetullahi Arvasi Hazretlerini (v.1870) Bitlis Hizan’da ziyaret ederek, manevi yönden yetişmek üzere bu zata teslim olmuştur. Bu zattan irşad dersleri alan Şeyh Ahmet Efendi, Seyyid Sıbğetullahi Arvasi Hazretlerinin vefatından sonra halifesi olan Şeyh Abdurrahmani Taği’ye (1831-1886) teslim olur. İrşadını bu zatın yanında tamamlayarak halifelik görevini alan Şeyh Ahmet Efendi, mürşidi tarafından irşadda bulunması için Erzurum’a görevlendirilir. Babası ve dedeleri gibi o da irşad görevi için mekan değiştirme usulüne uymuş ve Erzurum’un Sultanmelik Mahallesi Üç Kümbetler mevkiinde manevi dostları tarafından yaptırılan eve yerleşerek, bu evde talebe yetiştirmeye başlamıştır. Şeyh Ahmet Efendi, yaz aylarında Erzurum’a yaklaşık 45 km. uzaklıkta olan Taşkesen Köyü’nde ikamet edip talebelerini burada okutmaya devam eder. Amcası oğlu ve halifesi olan Şeyh İbrahim Efendi’yi Taşkesen’de ikamet ettirir ve böylece Erzurumlular tarafından Taşkesenli şöhretiyle meşhur olarak Taşkesen’den yükselecek olan altın silsilenin temellerini atar. Erzurum’da yürüttüğü irşad faaliyetleri sonucunda 78 mezun hoca ve dört büyük halife yetiştiren Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi hayatı boyunca kendisini tasavvufa vermiş ve halk tarafından bu yönü ile tanınmıştır. Şöhretin her türlüsünden hayatının her döneminde şiddetle kaçınır. Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin Sultan Abdülhamit’le hiç görüşmedikleri halde Abdülhamit Han tarafından tanındığı şu olay ile nakledilir. Erzurum’un Pasinler ilçesi Tuylar Köyü’nden bir zat, Sultan Abdülhamit Han’ın ikamet ettiği Yıldız Sarayı’nda diğer bir arkadaşıyla nöbet tutarken, Abdülhamit Han bir ara balkona çıkar ve bunları yanına çağırır. Balkonun yanına gittiklerinde Sultan diğer nöbetçiyi hiç konuşturmadan bir miktar para atar ve hamama gitmesini söyler. (Bilahare anlaşılır ki bu asker gusül etme imkanı bulamadan nöbete gelmiştir.) Erzurumluya dönerek “Siz tarikat ehlisiniz, mürşidiniz kimdir ?” diye sorar. Erzurumlu “Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi” diye cevap verince, Abdülhamit Han, “Evet o zatla tanışıyoruz”, der ve içeri girer. Biraz sonra elinde bir Kur’an-ı Kerim’le gelerek Erzurumluya “Ben bu Kur’an-ı Kerim’i sana hediye ediyorum. Sen de götürür şeyhin olan kardeşime verirsen memnun olurum.”, der. Erzurumlu bir müddet sonra memleketine döndüğünde şeyhinin huzuruna varır; Şeyh Ahmet Efendi onu görünce, “Emaneti getirdin mi ?” diye sorar. Erzurumlu da hediye edilen Kur’an-ı Kerim’i Şeyh Ahmet Efendi’ye teslim eder. Günümüze kadar büyük bir titizlikle korunan bu Kur’an-ı Kerim, hala aile kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Erzurum’da çok sayıda talebe yetiştiren Şeyh Ahmet Efendi 61 yaşında iken 24 Mart 1909 yılında Erzurum’da vefat eder. Şeyh Ahmet Efendi’nin vefatından birkaç dakika önce gözlerini açarak, “Yazık oldu Sultan Abdülhamit’e, yazık oldu” demiş olduğu nakledilir. Halen Erzurum Merkezdeki Taşkesenli Camii bahçesinde bulunan türbesi halk tarafından ziyaret edilmektedir. Şeyh Ahmet Efendi’nin yetiştirdiği halife ve mezun hocalardan bazıları şunlardır. Şeyh Ziyaettin Efendi, Şeyh İbrahim Efendi, Erzurum Serçeme köyünden Tabur İmamı Muhammed Nuri Efendi, Diyarbakır Liceli Molla Ömer Efendi ve Kağızmanlı Molla Hasan Efendi. Şeyh Ahmef Efendi ile Abdurrahman Gazi hazretleri Şeyh Ahmet Efendi bir gün müritleriyle beraber Abdurrahman Gaziyi ziyarete gider, selamını verir ayakucunda mukabele okumaya başlar kısa bir süre sonra kabrin göğüs istikametine geçer, daha sonra başucuna yaklaşır ve mukabelesini bitirir. Şehre dönerler. Bu durum müritlerinin dikkatinden kaçmaz, merakla dayanamayıp nedenini sorarlar. Almış oldukları cevap “ Gittiğimizde Abdurrahman Gazi merkadinde yoktu daha sonra geldi ve beni yukarı çağırdı, göğüs istikametine vardığımda daha yaklaş dedi bende başucuna yaklaştım. Mukabele bittikten sonra Erzurumlulardan manen dert yandı ki hep bana teveccüh ediyorlar hâlbuki benden daha uluları var. Şu deveboynu şehitliğindeki şühedamız ihmal ediliyor. Oradaki şühedalara bolca hediyelerini göndermeliler dedi.” Bu durumdan sonra Şeyh Ahmet Efendi Erzurum’dan Toparlağa her gittiğinde Deveboynunda dinlenme verir şehitliğe mukabele okuduktan sonra yoluna devam edermiş… Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mezar şahidesinde : Huvel Hayy’ul Baki Allahumme nevir mergade hazer Ragidis-Semedeni Vel kutbul muhakkik-ir Rebbani Mevlana eş-şeyh Ahmedun Nakşî bendi-yi Daşkeseniyi bi nuri Kerimehıs-Sebul mesam El Fatiha sene H.1327 (M.1909) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Şeyh İsmail Siraceddin Şirvani (k.s.)

Şeyh Muhammed Masum El Haznevi (k.s.)
Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde 1913 yılında Hazne’de doğdu. Devrin büyük alimlerinden babası ve mürşidi olan ’’Şahı Hazne’’ lakabı ile meşhur, büyük mürşid Şeyh Ahmed El-Haznevi (k.s) ve zamanın alimlerinden sarf,nahiv,siyer balağat v.s çeşitli ilimleri tahsil etti ve icazet aldı. Şeyh Masum (k.s) Şeyh Ahmed El-Haznevi hazretlerinin en büyük oğlu idi, medresenin, tekkenin çoğu işleri ve hizmetleri ile o ve diğer iki kardeşi Şeyh Alaaddin (k.s) Şeyh İzzeddin (k.s) ilgileniyordu. Şeyh Masum (k.s) 24 yaşında iken babası ve mürşidi Şeyh Ahmed Haznevi hazretleri tarafından hilafet almıştır. Ve babasının vefatından sonrada mutlak halife olarak irşad vazifesine devam etmiştir. Şeyh Masum (k.s) gayet cesur ve islam için gereken hiçbir hizmetten çekinmezdi. Yaşlı, fakir, dul ve kimsesizlerin sığınağı idi. Hizmet hususuna çok düşkün idi, irşad vazifesi döneminde bile medrese hizmetleri ile bizzat ilgilenirdi. 8 yıllık mürşid olarak devam ettirdiği irşad hayatı boyunca çok alimler, veliler ve salikler yetiştirdi. Yanında çok insan manevi aşklara, makamlara ve cezbeye ulaştılar. Kendisine seyyid es-sufiyyeh Sofilerin seyyidi deniliyordu. Cübbesi açık gezer ve zahiren nisbet dağıttığı havaslar tarafından çok sefer müşahade edilmişti. Şeyh Masum´da babaları gibi ilmi bir olgunluğa sahip, muhabbetullah sahibi bir mürşid-i kamil idiler.Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi hizmete çok düşkün olmalarıydı.Şeyh Masum(k.s.) kimseden korkmaz ve çalışıp hizmet etmekten asla usanmaz bir zattı. Öyle olurdu ki bazen onu tarlada çalışırken,bazen koyunları güderken, bazen medresede talebe okuturken, bazen de insanları irşad ederken görebilirdiniz . O yörede bulunan aşiret ağalarını toplar ve köylülere zulüm etmemeleri,adaletli ve merhametli olmaları konusunda sert bir dille uyarırlardı. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker konusunda çok titizdiler. Tabiatları Hz Ömer(r.a.)´i andırıyordu. Şeyh Masum(k.s.) aşiretler arasındaki kan davalarını hallediyor, dargın insanları barıştırıyor, yüce ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışıyordu. Değişik yerlere gönderdikleri alimlerle o yörelerin halkını ıslah ediyorlardı. Öyle yerler vardı ki Şeyh Masum (k.s) oraları irşad etmeden önce o bölge halkı namaz,abdest,helal,haram nedir bilmez bir haldeydiler. Birbirleriyle düşman bir şekilde yaşıyorlardı. Hele Mardin yöresinde bir köy vardı ki ahalisi cehaletlerinden dolayı hem namazdan niyazdan uzaklaşmış ve hem de öyle bir gaflete düşmüşlerdi ki camiyi ahır yapmış, içinde et pişirip,yiyorlardı. Cami pislikten içine girilmez olmuş, cam ve duvarları içinde yakılan ateşin isinden dolayı kapkara kesilmişti. Yerler hayvan pislikleri ve kemik artıklarından dolayı berbat bir haldeydi.Bu himmeti yüce şahsın bereketi ile onlar tevbe ettiler. Hane hane bu yüce tarikata girdiler. Şeyh Masum (k.s) Hazretlerinin teveccühüne mazhar oldular, bu tevvühün bereketi ve Onun edepleri ile İslam´ı en güzel bir şekilde yaşamaya başladılar. Cami yeniden düzenlendi ve eskisinden daha güzel bir şekilde restore edildi. Kalplerdeki korkunç perdeler kalkmıştı.Bu onlar için yeni bir doğuş idi.Sanki üzerlerine atılan ölü toprağından silkinerek kurtulmuş ve yıllar süren derin bir uykudan uyanmışlardı. Şeyh Masum(k.s.) zamanında bu tarikat biraz daha büyüdü ve insanlar arasında daha fazla tanınmaya başladı. İnsanlar tıpkı babasındaki gibi, kendilerinede kalabalıklar halinde oluk oluk gelip günahlarından tevbe edip, tek tek onun önünde tarikata bey’at ederlerdi. Şeyh Masum (k.s) esmer olup nurani bir simaya ve heybetli bir duruşa sahipti. 1958 senesinde 11 Ocak gününde, 45 yaş gibi genç bir dönemde Telmaruf’ta vefat etti. Babası ve Mürşidi Şahı Hazne (k.s) yanına Merkad-i Şerife defin edildi. Vefatından sonra bu değerli ve muhim vazifeyi, muhterem kardeşleri ve Halifesi Şeyh Alaaddin El-Haznevi (k.s) devam ettirdi. Şeyh Masum (k.s) vefatından sonra, altı halife, alimler, hak yolunun talipleri olan salikler, vefa ve aşk ehli müridler bıraktı. Halifeleri; Şeyh Alaaddin El-Haznevi (k.s) molla Ahmed Molla Ramazan El-Urfi Seyyid Abdulcelil b. Molla Abdulmecid Seyyid Muhammed Arapkendi Molla Muhammed Hasan En-Nakşebendi Molla Yusuf-i Seyti Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hz. Cafer-i Sadık (r.a.)
Cafer-i Sadık (r.a.) hazretlerinin kabri şerifi ; Medine’de Cennetül Baki Kabristanında Eshâb-ı kirâmı görmekle şereflenen Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânın büyüklerindendir. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah’dır. Tâhir, Fâdıl gibi lakabları vardır. En meşhûr lakabı, “Sâdık”tır. Babası Muhammed Bâkır, Annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekr’in kızı Esmâ’dır. 702 (H.83) senesinin Rebîul-evvel ayının on yedisinde Pazartesi günü Medîne-i münevverede doğdu. 765 (H.148) senesi Recep ayının on beşinde Pazartesi günü Mekke’de vefât etti. Kabri, Cennet-ül-Bâkî’de olup, babası ve dedesi yanındadır. İmâmlığı, yâni tasavvufta, Kur’ân-ı kerîmin mânevî hükümlerini kalblere yerleştirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüştür. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçıyordu. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir çehresi vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. On evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Mûsâ Kâzım, İshak, Muhammed, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Evlâtlarının hepsi zamânının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, oniki imâmın yedincisidir. İmâm-ı Câfer, ilmi, oniki imâmdan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır’dan öğrendi. İlim ve fazîlette zamânının bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamânının bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. İmâm-ı Câfer’in en meşhûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan İmâm-ı A’zâm Ebû Hanife Nu’man bin Sâbit’tir. İmâm-ı A’zâm, Câfer-i Sâdık’ın derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm ederek, o gizli ve âşikâr mârifet kaynağından ilim ve evliyâlık yolunda çok istifâde etti. İmâm-ı A’zâm, onun huzûrunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için; “O iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu.” buyurmuştur. İmâm-ı A’zâm bu sözü ile hocası Câfer-i Sâdık hazretlerinin büyüklüğünü, kıymetini, kavuştuğu yüksek dereceleri anlatmak istemiştir. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın ilimde, mârifette, zühd, takvâ, kanâat ve bütün güzel ahlâktaki üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. Büyükler gibi çocuklar arasında da meşhûr olmuştur. Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bâzı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Tasavvuf ilimlerinde yüksek mârifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik yapan Câfer-i Sâdık, kelâm, tefsîr, hadîs ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisinin olduğu bildirilen eserler, risâleler sonradan yazılmıştır. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmadı. Kelâm ilminde, sapık îtikâd, inanç sâhibi olan Ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika güvenilir bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi büyükler hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Buhârî’nin dışında kalan Kütüb-i Sitte’nin hepsinde yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; “Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.” buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, İmâm-ı Câfer’in; “Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız.” buyurduğunu haber verdi. Her ilimde üstâd, her mârifette mâhirdi. Doğruluğu ve sadâkatı o kadar çoktur ki, bundan dolayı kendisine “Sâdık” lakabı verildi. [toggle title=”Menkıbeleri ve Sözleri” load=”hide”]Üstün hallerinden ve menkıbelerinden bir kısmı şöyledir: İmâm-ı Câfer hazretleri bir müddet halvet, yalnızlık hâlinde kalmış, evinden insanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip: “Ey Resûlullah’ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?” deyince, buyurdu ki: “Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakîkatı meydana çıktı.” ve şu iki beyti okudu: Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da, İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde. Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte. Zamânın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: “Hemen git, İmâm-ı Câfer’i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum.” Vezir: “Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgûl olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!” dedi. Hükümdârı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ edemedi. Mecbûren çağırmaya gitti. Vezir çağırmaya gidince, hükümdâr cellâtlara emir verdi. “İmâm-ı Câfer içeri girince, ben başımdan külâhımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!” Bir müddet sonra, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdâr bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hükümdar, Câfer-i Sâdık’a: “Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım.” dedi. Câfer-i Sâdık hazretleri; “Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem.” buyurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: “Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz?” Hükümdar; “O içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana; “Onu incitirsen seni parça parça ederim.” diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.” dedi. Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdık’ın evine gitti. Câfer-i Sâdık: “Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânın hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git!” Süfyân-ı Sevrî; “Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim.” dedi. Câfer-i Sâdık; “Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivâyetle Resûlullah’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım.” dedi. Bu üç şey şudur: Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen;”Nîmetlerimin kİymetini bilir, emretti?im gibi kullanİrsanİz, onlarİ arttİrİrİm. Kİymetini bilmez, bunlarİ be?enmezseniz, elinizden alİr, Şiddetli azâb ederim.” buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya u?rarsa; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.” desin! Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: “Hepsi, bu üçü müdür?” Câfer-i Sâdık; “Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun.” buyurdu. Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: “Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kılmıştır?” Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu.” İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; “Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder.” buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; “Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin.” dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi. Bir şahıs, İmâm-ı Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. O da; “Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!” diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti. Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; “Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?” dedi. Câfer-i Sâdık’ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: “Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin.” Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a îtirâzda bulunmadı. İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır. Buyurdular ki: “Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.” “Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.” “Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.” “Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfâr edin, hatâda ısrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfâra devam etsin.” “Mihnete şükretmeyen, nîmete şükretmez.” “Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Resûlullah’a okunan salevâtı yazarlar.” Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: “Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!” “Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz: 1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak, 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.” “Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, “Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yâni, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur) desin!” “Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!” “Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir.” “Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.” “Sadaka vererek rİzkİnİzİ ço?altİnİz. Zekât vererek mallarİnİzİ koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaŞamak, geçimin yarİsİdİr. İnsanlarla iyi geçinmek, aklİn yarİsİdİr.” “Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet mikdârınca indirir.” “Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.” “İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek. 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek. 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.” “Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrûr olmak, kibirli olmaktır.” “Uzun emel sâhibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.” “Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebeb olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim… gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.” “Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.” “Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenâttırlar. Oğlanlar ise, nîmettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nîmetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur.” “Bir kimse, kusûr, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur.” “Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek. 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.” İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.” “İlim, hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere.” Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî’de: “Lâ ilâhe illallah kal’amdİr. Bunu okuyan, kal’aya girmiŞ olur. Kal’ama giren de, azâbİmdan kurtulur.” buyruldu. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned’inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; “Lâ ilâhe illallah hİsnî, men kâlehâ, dehale hİsnî ve men dehale hİsnî, emine min azâbî” Şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur. KERÂMET VE MENKÎBELERİ NİÇİN HAKKIYLA YAPMADIN? Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: “Ey Peygamber efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: “Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyâcın var?” “Ey Resûlullah’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur.” “Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmın elimden yakalayıp; “Niçin bana hakkıyla uymadın?” demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep, soy işi değil, ibâdet ve amel işidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: “Yâ Rabbî! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtıma) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!” AHMAKLAR ARASINDA BULUNAN Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhatı pek meşhûrdur. Oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür. “Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.” “Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişâre eder danışır, fikrini alır.” “Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sâhibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.” “Ey oğlum, Allahü teâlânın kitâbını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.” Kaynaklar 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.3, s.192 2) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.166 3) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.820 4) Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187 5) Vefeyât-ül-A’yân; c.1, s.327 6) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.220 7) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.3, s.145 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.145 9) Miftâh-us-Seâde; c.1, s.343, c.2, s.39, 202, 538, 549, c.3, s.94, 138, 140, 154, 300 10) El-A’lâm; c.2, s.126 11) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; (48. Baskı) s.1046 12) Fâideli Bilgiler; (3. Baskı) s.42, 72, 156 13) Eshâb-ı Kirâm; (7. Baskı) s.111, 114, 319 14) Şevâhid-un-Nübüvve, cüz 7, s.11 15) Tabakât-ı Şa’rânî; c.1, s.111 16) Sıfat-üs-Safve; c.2, s.114, 117 17) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.25 18) Nûr-ul-Ebsâr; s.145 19) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.3, s.139 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hace Kadı Muhammed Zahid (k.s.)
Kadı Muhammed Zahid hazretlerinin kabri şerifi ; Özbekistanın Surhanderya Eyaletinde, Altınsay İlçesinin Vahşuvar köyündedir. Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin ondokuzuncusudur. Semerkandlı olup, doğum târihi bilinmemektedir. 936 (m. 1529) senesinde Semerkand’a bağlı Hisâr’ın Vahş köyünde vefât etti. Kabr-i şerîfi oradadır. Kâdı Muhammed Zâhid Semerkandî, silsile-i âliyye büyüklerinden olan Ya’kûb-ı Çerhî hazretlerinin kızının oğlu olup, torunudur. Hocası, her ilimde söz sahibi Ubeydüllah-i Ahrâr’dır. Bu hocasının sohbetine kavuşmadan önce, çok gayretler sarfedip, nefs mücâhedesi yaptı. Nefsini ıslâh etmek için uğraştı. Bu hâli yıllarca sürdü. Daha sonra Ubeydüllah-i Ahrâr’a 883 (m. 1429) senesinde talebe oldu. Oniki sene sohbetinde ve hizmetinde bulundu. Ondan feyz alarak kemâle erdi. Vefâtından sonra da yerine irşâd makamına geçip, insanlara feyz vermek üzere halîfesi oldu. Kâdı Muhammed Zâhid, “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserinde, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Hocama talebe oluşum şöyle vukû’ bulmuştu: Şeyh Ni’metullah adında bir ilim talebesi ile Semerkand’dan Hirat’a ilim öğrenmek için yola çıkmıştık. Şâdmân köyüne varınca, havanın çok sıcak olması sebebiyle, günlerce o köyde kaldık. Biz burada iken, Ubeydüllah-i Ahrâr bu köye teşrîf etti. Bir ikindi vakti ziyâretine gittik. Bana; “Sen neredensin?” dedi. “Semerkand’danım” dedim. Sonra sohbete başladı. Çok güzel konuşuyordu. Konuşması sırasında benim kalbimden ve hatırımdan geçen şeyleri bir bir saydı. Hirat’a gitmek için yola çıkmamın sebebini de söyledi. Bunun üzerine kalbim ona tamamen tutuldu. Sonra bana dedi ki: “Eğer maksadın ilim öğrenmekse, o iş burada kolaydır.” iyice anladım ve kanâat getirdim ki, benim hatırımdan geçen şeyleri biliyordu. Buna rağmen kalbimden Hirat’a gitme arzusu çıkmadı. Bu düşüncemi de keşfedip anladı. Sonra kalkıp bana doğru yaklaştı ve; “Hirat’a gitmekten maksadın nedir? Söyle bana, ilim mi öğrenmek, yoksa tasavvufda mı yetişmek istiyorsun?” dedi. Heybetinden dehşete kapıldım ve sustum. Yanımdaki yol arkadaşım cevap verip; “Onun asıl maksadı Hirat’a gidip tasavvuf yoluna girmektir, ilim öğrenmeye gidiyorum demesi, bu maksadını gizlemek içindir” dedi. O da tebessüm etti. Bunun üzerine; “Eğer böyle ise, çok iyi ve güzeldir” dedi. Sonra beni alıp, bahçesine doğru götürdü, insanların gözünden kayboluncaya kadar yürüdük. Sonra durdu, elimi tuttu. Elimi tutar tutmaz, ben kendimden geçmeye başladım. Ben kendimi kaybedinceye ve kendimden geçinceye kadar tuttu. Ayıldığım zaman bana dedi ki: “Herhalde sen benim yazımı okuyabilirsin.” Sonra cebinden bir kâğıt çıkarıp okuduktan sonra katladı ve bana verdi. “Bunu muhafaza et. Bunda ibâdetin hakîkati, itaat, huşû’ ve Allahü teâlânın azameti karşısında insanın acizliği yazılıdır. Bu saadet, Allahü teâlânın muhabbetiyle ve O’nun Resûlü Seyyid-ül-evvelîn vel-âhırîne ( aleyhisselâm ) tâbi olmakla ele geçer. Bunun için, din ilimlerine vâris olan âlimlerin sohbetinde bulun. Onlardan fâideli ilim öğren. Tâ ki Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmak sûretiyle ma’rifet-i ilâhiyyeye kavuşasın. Ulemâ-i sû’dan (kötü din adamlarından) uzak dur. Çünkü onlar, dîni dünyâ malı toplamak için ve makama, mevkîye kavuşmak için âlet ederler. Helâl, haram ayırmadan bulduğunu yiyen ve dîne uygun olmayan işler yapan sapık tarikatçılardan uzak dur. Yine Ehl-i sünnet i’tikâdına uymayan sapık kimselerden de uzak dur!” Sonra Fâtiha-i şerîfe okudu ve bana Hirat’a gitmem için izin verdi. Bundan sonra emri üzerine yola çıktım. Mevlânâ Sa’düddîn Kaşgârî’ye götürmem için bir mektûp verdi. Mektûba, bana yardımcı olup, korumasını yazmıştı. Bunu görünce, kalbimi tamamen bir muhabbet, ihlâs sardı. Fakat Hirat’a gitme azmim kırılmadı, vazgeçmedim. Mektûbu alıp yola çıktım. Yolda ilerledikçe, bindiğim hayvan yavaşladı, gücü kalmadı. Yol almaktan âciz kaldım. Buhârâ’ya altı fersah (36 km. kadar) mesafe kalmıştı ki, yolun bu kısmında şiddetli bir göz ağrısına tutuldum. Günlerce orada kaldım, iyileşince yola çıktım. Bu sefer humma hastalığına tutuldum. O zaman anladım ki, eğer yola devam edersem helak olacağım! Gitmekten vazgeçip, Ubeydüllah-i Ahrâr’ın yanına dönüp, onun sohbetinde ve hizmetinde bulunmaya karar verdim ve geri döndüm. Taşkend’e vardığım zaman, kitaplarımı, eşyamı ve binek hayvanımı bir arkadaşıma emânet olarak bıraktım. Bu sırada Ubeydüllah-i Ahrâr’ın talebelerinden biriyle karşılaştım. Ona; “Gel, beraberce Ubeydüllah-i Ahrâr’ı ziyârete gidelim” dedim. Bana; “Binek hayvanın ve kitapların nerede?” dedi. “Bir arkadaşıma emânet olarak bıraktım” dedim. “Git onları benim eve getirip, bırak. Sonra beraberce ziyârete gideriz” dedi. Ben onları almak üzere giderken, bir de baktım ki, birisi bana; “Hayvanın ve eşyâların kayboldu!” dedi. Hayret ettim, oturup düşünmeye başladım ve kalbimden; “Herhalde gelir gelmez ilk önce ziyâretine gitmediğim için Ubeydüllah-i Ahrâr bana kırıldı. Bu sebeple bineğim ve eşyâlarım kayboldu” düşüncesi geçti. Herşeyden önce onu ziyârete gitmeye karar verdim. Tam bu sırada birisi gelip; “Binek hayvanın ve eşyaların bulundu” dedi. Emânet bıraktığım kimsenin yanına gittim. Bana dedi ki: “Ey Muhammed! Senin binek hayvanını emânet aldığımda, onu bir yere bağladım. Biraz sonra gözden kayboldu. Aramaya başladım, bulamadım. Üzgün üzgün geri döndüm. Dönerken bir de gördüm ki, senin binek hayvanın sokak ortasında, insanlar arasında üzerindeki eşya ile beraber aynen duruyordu. Hayret ettim, bu kadar kalabalık arasında ona kimse dokunmamıştı.” Sonra binek hayvanımı ve eşyâlarımı alıp Semerkand’a Ubeydüllah-i Ahrâr’ın yanına gittim. Huzûruna varınca, bana bakıp tebessüm ederek; “Hoş geldin” dedi. Bundan sonra sohbetine ve hizmetine devam edip, yanından ayrılmadım.” Ubeydullah Ahrar ile Muhammed Zahid hazretleri’nin beraberliği kısa sürdü. Tekrar doğum yeri olan Vahş’a döndü. Müridleriyle beraber Nakşi geleneğini yaydı. Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri, asrının âlimlerinin en büyüklerinden olup, tasavvuf ilminde ve hâllerinde mütehassıs ve ilâhî sırların gizliliklerine vâkıf idi. Kendinden sonra, kız kardeşinin oğlu Derviş Muhammed, yetiştirdiği velîler arasında en büyüğüdür. Kadı Muhammed Zahid hazretleri doğduğu yer olan Vahş’ta 936 Rebiul-evvelinde (1529) vefat etti ve orada defnedildi. Kabri , Özbekistan’ın Surhanderya eyaletinde, Altınsay ilçesinin Vahşuvar köyündedir. [toggle title=”Kadı Muhammed Zahid hazretlerinin Eserlerinden seçmeler” load=”hide”]Muhammed Zâhid’in (kuddise sirruh) “Mesmûât-ı Mevlânâ Kâdı Muhammed Zâhid” ve “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserleri meşhûrdur. “Mesmûât” adlı eserinde, hocası Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri’nin sohbetlerinde dinlediklerini toplamıştır. Fârisî lisânda yazdığı bu eseri 155 varak olup, Süleymâniye Kütüphânesi’nde vardır. Bu eserinden ba’zı bölümler: “İnsanın yaratılmasından maksad, kulluk yapmasıdır. Kulluğun aslı ve özü ise, her halükârda Allahü teâlâyı unutmamak, gâfil olmamak, tazarru (yalvarma) ve huşû’ (korku) içinde bulunmaktır.” “İbâdet ile ubudiyet (kulluk) arasındaki fark; ibâdet, dinin emrettiği vazîfeleri yapmak; ubudiyet ise, kalbin gafletten uzak ve dâima Rabbini ta’zim eder hâlde olmasıdır.” “Temkin makamına kavuşmak için, zarûretsiz söz söylememek lâzımdır. Çok gülmek ve çok konuşmak kalbi öldürür. Temkin makamı, huzûr ve agâh! (gafletten uzak) olmaktan ibârettir ki, bu hâl, gözdeki görme, kulaktaki işitme vasfı gibi hiç kaybolmamalıdır. Kendisini Allahü teâlânın her ân gördüğünü bilmelidir. Böyle bir hâle gelen kimsenin konuşması gerekir. Bu hâle kavuştuktan sonra, (insanları irşâd için) konuşmaması gaflettir. Gaflet ise, kalbin ölmesi demektir. Kalbin gafletten uzak olması, huzûr ve agâh! olmasıyladır. Bu nisbetin sahibi çok çalışmalı, ihtimâm göstermeli ve bu nisbet zamanını iyi muhafaza etmelidir.” Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri buyurdu ki: “Emr-i ma’rûfu ve nehyi münkeri öyle yapmalı ki, ondan netice alınsın. Bunu yaparken, insanların anlıyacağı şekilde yapmak lâzımdır. Hadîs-i şerîfte; “İnsanlara, akılları derecesinde konuş” buyuruldu.” Bir defasında Moğol Hanlarından biri Ubeydüllah-i Ahrâr’ın huzûruna gelmişti. Müslüman olmayan bu Hân, domuz eti yerdi. Ona domuz eti yemek İslâmiyette haramdır dese, yemekten vazgeçmeyecekti. Ona dedi ki; “Domuz etini yemek birçok haysiyyeti kaybettirir. Çünkü hayvanlardan sâdece domuz, dişisini kıskanmaz. Onun etini yemek, insanda gayret ve hamiyyeti yok eder” dedi ve gayretin üstünlüğünü anlattı. O Hân bunu çok ma’kûl bulup, kendisi yemekten vazgeçtiği gibi, askerlerinin de domuz eti yemelerini yasakladı.” “Gençlik zamanı fırsat ve ganîmettir. Bu kıymetli zamanı ve nefesleri saadet vesilesi yapmayana yazıklar olsun. Se’âdet arayan kimse, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ahlâkı ile ahlâklanmalıdır. Hilm (yumuşaklık), kerem, cömertlik, tevâzu, Îsâr ve diğer ahlâk-ı hamide olan şeylerle ahlâklanmalıdır. Husûsen kalbde Allahtan başka hiçbir şeye bağlılık kalmamasına (mâsivânın terkine) çok çalışmak lâzımdır. Büyükler, “Kalbi mâsivâdan korumak lâzımdır” buyurdular. Bunun için de “Kalb bir ayna gibidir. Karşısına gelen herşeyi gösterir. Kalbden mâsivâ silinip atıldığı zaman, kalbde Allah sevgisinden başka hiçbir şey kalmaz” buyurmuşlardır.” “Nefsinin isteklerinden, hevâsından uzak dur. Başkasının (nefsinin) emri altına girme ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuşasın.” “Akıllı kimse, bir işi bir haftada veya bir ayda bitiren, dünyâya âit fâideleri kısa zamanda elde eden kimse değildir. Akıllı o kimse ki, bütün çalışmasını ve gayretini dinin emirlerine uymaya sarfeden, işlerini âhırette fâide verecek şekilde yapandır. Bundan daha akıllı kimse ise, bütün gayretini sarfederek, Allahü teâlâdan başka herşeyden yüz çeviren, onları kalbinden çıkarandır. Böyle yapan kimse, Allahü teâlânın rızâsına kavuşur.” “Himmet, bütün düşünceyi bir iş üzerinde toplamaktır. Büyükler buyurdular ki: “Bir işin hâsıl olması veya bir belânın kalkması için tamamen Allahü teâlâya yönelip istenirse, maksada kavuşulur.” Meselâ hasta olan veya hastası olan kimse; “Yâ Şâfî” diyerek Allahü teâlâya yalvarır, himmetini şifâ hâsıl olması için sarfederse, şifâ bulur. Fakir düşüp çaresiz kalınca, Allahü teâlânın isimlerinden olan “Ganî” ismini, “Yâ Ganî” diyerek söyleyip yalvarırsa, fakirlikten kurtulur. Allahü teâlânın isimlerini söyleyerek O’na yönelmek, kurtuluşa erdirir. Himmetin te’sîri çok büyüktür. Eğer bir kimse yükselmek ve hakîkî saadete kavuşmak için himmet sarfetse, buna kavuşur. Fakat himmetini dünyâ lezzetleri için sarfederse, yolunu şaşırır. Büyükler buyurmuşlardır ki: “Kur’ân-ı kerîme ve himmete karşı durmak mümkün değildir, durulamaz!” Eğer bir kâfir bile düşüncesini, himmetini bir işin hâsıl olması için toplayıp devamlı o işin hâsıl olmasını istese, taleb ettiği şeye gösterdiği himmet sebebiyle kavuşur. Himmeti, te’sîrini gösterir. Peygamberler (aleyhimüsselâm), bütün varlıkları ile Allahü teâlâya yönelerek himmetlerini sarfedip, savaşlarda düşmanlarını perişan etmişlerdir, İbrâhim aleyhisselâmın ateşe atılırken gösterdiği tam himmet üzerine, Allahü teâlâ ateşe; “Ey ateş, İbrâhim’e serin ve selâmet ol!” (Enbiyâ-69) buyurdu ve ateş onu yakmadı.” “Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, mâsivâdan, ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyden çevirmektir.” “Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhıret adamlarıyla oturmak, beraber bulunmak, çok te’sîrli ve fâidelidir. Önce te’sîri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun hergün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.” “(Herki yek câ heme câ, her ki heme câ hîç câ) Bir yerde bulunan (bir yere bağlanan), her yerde bulunur. Her yerde bulunan (her yere bağlanan), hiçbir yerde bulunamaz.” “İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ), “Hâlbuki sen (Ey Resûlüm) onların içinde iken Allah onlara azâb verecek değildi, istiğfar ettikleri hâlde de Allah onlara azâb edecek değil” (Enfâl-33) meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken şöyle buyurmuştur: “İslâmiyetin mevcûd olması, Resûlullahın mevcûd olması mesabesindedir. Nasıl ki Resûlullah hayatta iken azap kaldırılmış, insanlara azap gelmemişse, İslâmiyetin bir yerde mevcûd olması ile de (İslâmiyete uymak sebebi ile de) azap kalkar, istiğfar etmek sebebi ile de azap inmez, istiğfar, azâbın gelmesine mâni olur. Bir yandan Allahü teâlânın emirlerine uymayıp, bir yandan da “Estağfirullah, Estağfirullah” demek, istiğfar değildir, istiğfarın ma’nâsı; Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. Allahü teâlânın rahmetine ve mağfiretine yol açacak sebeplere yapışmak lâzımdır. Zulüm ve isyan olan işleri yapmaktan sakınmalıdır.” Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerinin “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserinden de ba’zı bölümler şöyledir: Evliyânın büyüklerinin hâlleri: Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Tasavvuf yolunda, cenâb-ı Hakkın dostlarından, sevgili kullarından ba’zıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allahü teâlânın muhabbetinden, azamet ve celâli ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle o hâle gelirler ki, can verirler.” Şeyh Abdülvâhid bin Zeyd (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Bir defasında gazâya gitmeye niyet ettim. Bütün talebelerimi topladım. Mecliste bir şahıs meâlen; “Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını Allah Cennet karşılığında satın aldı” (Tövbe-111) buyurulan âyet-i kerîmeyi okudu. Bunun üzerine onbeş yaşında bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefât etmiş, kendisine pekçok mal mîrâs kalmıştı. Âyet-i kerîmeyi okuyan zâta dedi ki: “Ey Şeyh! Allahü teâlâ mü’minlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın aldı mı? Allah yolunda canını ve malını feda edene Cennet verilecek mi?” dedi. O zât da; “Evet. Allahü teâlânın kelâmı doğru ve va’di haktır” dedi. Genç; “Şâhid ol ki, ben nefsimi ve malımı Allahü teâlâya sattım” dedi. O zât; “Vallahi bu büyük bir iştir. Sen küçüksün. Korkarım ki sabredemezsin ve çaresiz kalırsın” dedi. Bunun üzerine o genç; “Ey Şeyh! Bir kimse cenâb-ı Hakla ahitleşsin ve çaresiz kalsın! Hâşâ ve kellâ. Hiç böyle şey olur mu? Şâhid ol hakîkaten ben nefsimi ve malımı Allah için feda ettim, Allah yoluna adadım ve pişman olmayacağım” dedi. Sonra bütün malını sadaka olarak dağıttı. Bizimle birlikte cihâd için sefere çıktı. Bize ve hayvanlarımıza hizmet etmeye başladı. Biz uyurken o nöbet tutardı. Gündüz oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Hepimiz onun bu hâline hayran kalırdık. Tâ ki, Rum diyarına vardık. Biz harp hazırlıklarını yaparken, o genç kendinden geçmiş ve hayran bir vaziyette; “Aynâ-yı merdıyye’ye müştakım, ona kavuşmak istiyorum” der dururdu. O hâle gelmişti ki, arkadaşlarımız onun aklının gittiğini zannediyorlardı. Birgün onu çağırdım ve; “Bu söylediğin sözün ma’nâsı nedir?” diye sordum. Dedi ki: “Bir gün uyumuştum. Rü’yâmda gördüm ki, birisi bana; “Aynâ-yı merdıyye’ye git!” diyordu. Sonra birdenbire bir bahçe karşıma çıktı. Bu bahçenin içinde suyu berrak ve saf akan bir ırmak vardı. Irmağın kenarında hûrîler duruyordu. Hepsi de öyle süslenmişler ve öyle güzel idiler ki, dilim onu anlatmaktan âcizdir. Beni görünce birbirlerine; “Müjde! İşte Aynâ-yı merdıyye’nin zevci” dediler. Onlara selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Bizim aramızda değil, biz onun hizmetçileriyiz, daha ileri git” dediler, ilerledim. Bir başka bahçe gördüm, içinde her türlü güzellikler vardı. Hâlis sütten bir nehir gördüm. Nehir kenarında, benzerini o âna kadar görmediğim güzellikte hûrîler vardı. Onların güzelliğine hayran oldum. Beni görünce birbirlerine baktılar ve; “Müjde olsun ki, bu, Aynâ-yı merdıyye’nin zevcidir.” dediler. Onlara da selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mıdır?” diye sordum. “Hayır biz onun hizmetçisiyiz” dediler, ilerledim. Bir Cennet ırmağına rastladım. Etrâfında hûrîler vardı. O kadar güzeldiler ki, bunları görünce önceki gördüğüm hûrîlerin güzelliğini unuttum. Onlara da selâm verdim. “Sana da selâm olsun ey Allahü teâlânın veli kulu” dediler. “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Hayır, biz onun hizmetçileriyiz, ileriye git” dediler, ilerledim. Saf bal akan bir ırmağa vardım. Bu ırmağın da etrâfında hûrîler vardı. Bu hûrîler güzellikte öncekilerden daha üstün idi. Öyle ki, öncekilerin hepsini unuttum. Selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mı?” diye sordum. “Hayır, bu gördüklerinin hepsi onun hizmetçisidir, ileri git” dediler, ilerledim. Tek bir inciden yapılmış, ipleri nûrdan bir çadır gördüm. Kapısında ay yüzlü bir hizmetçi bekliyordu. Bu hizmetçi öyle güzeldi ki, göz hayrette kalıyordu. Beni görünce; “Ey Aynâ-yı merdıyye! işte sana eş olacak kimse geldi” dedi. Çadıra yaklaşıp içeri girdim. Aynâ-yı merdıyye (huri) inci ve yakut kaplı altın bir taht üzerinde oturuyordu. Onu görür görmez meftun oldum. Bana; “Hoş geldin ey Allahın evliyâ kulu” dedi. Yaklaştım. Boynuna sarılmak istedim. “Sabret, sen dünyâdasın, henüz vakit var. Yarın gece bizim yanımızda olacaksın” dedi. Bu rü’yâdan sonra birden bire uyandım. “Ey Şeyh! O güzelliğe kavuşmak için sabırsızlanıyorum. Hiç sabrım kalmadı” dedi. Sonra savaş başladı. Genç de savaşıp kahramanlıklar gösterdi. Büyük bir yara alıp yere düşmüştü. Onu kaldırıp baktıklarında gülüyordu. Gülerek rûhunu teslim edip, şehîd oldu.” Abdullah bin Zeyd ( radıyallahü anh ) şöyle anlatmıştır: “Bir gemiyle yolculuğa çıkmıştık. Gemi rüzgâra kapılıp bir adaya doğru sürüklendi. Adaya yaklaşınca, yanaşıp indik. Adada puta tapan bir adam gördüm. “Neden bu puta tapıyorsun? Bu put, ne fayda sağlar, ne de zarar” dedim. “Siz kime taparsınız?” dedi. “Herşeyi yaratan, her şeye mâlik olan ve her şeye gücü yeten Allahü teâlâya ibâdet ederiz” dedim. “Bunu size kim bildirdi?” dedi. “Allahü teâlâ bize kerîm bir peygamber gönderdi. Onun vasıtasıyla bize bildirdi” dedim. “O peygamber nerededir?” dedi. “Bize Allahü teâlânın gönderdiği dîni bildirip tebliğ vazîfesini tamamladıktan sonra vefât etti. Allahü teâlâya kavuştu.” deyince; “Ondan size hiçbir alâmet kaldı mı?” dedi. “Evet, O, Allahü teâlâdan bir kitab getirdi. Şimdi o Kitâb (Kur’ân-ı kerîm) bizim yanımızdadır” dedim. “Bana gösterin” dedi. Kur’ân-ı kerîmi ona gösterdim. “Ben bunu okumasını bilmiyorum” dedi. Kur’ân-ı kerîmi açıp ona bir sûre okudum. Ben okudum, o ağladı. Sûreyi okuyup bitirince; “Lâyık olan odur ki, kimse bu kelâmın sahibine âsî olmasın” dedi ve hemen müslüman oldu. Kur’ân-ı kerîmden birkaç sûreyi okumayı ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğrendi. O gece yatsı namazını kıldıktan sonra yatma zamanı geldi. O yatmayıp sabaha kadar ibâdet etti. Talebelerime dedim ki: “Bu yeni müslüman oldu. Buna aramızda biraz para toplayıp verelim ki, sıkıntı çekmesin. Parayı toplayıp götürdüğümüzde; “Bu nedir?” dedi. “Bunu al, kendine nafaka yap ki sıkıntı çekmeyesin” dedim. “La ilahe illallah. Ben daha önce bu adada iken puta tapardım. Allahü teâlâyı bilmezdim, fakat O beni zayi etmedi, korudu. Şimdi ise O’nu tanıyorum. Beni hiç zayi eder mi?” dedi. Üç gün sonra bir haber aldım ki, o yeni müslüman olan kimse hastalanıp yatağa düşmüş. Hemen yanına koştum. Bir isteğin bir hacetin var mıdır?” dedim. “Benim ihtiyâcımı, her ihtiyâcı gideren Allahü teâlâ karşıladı” dedi. Bundan bir gün sonra da vefât etti. O gece onu rü’yâmda gördüm. Bir bahçe içinde duruyor. Bahçenin üzerinde yüksek bir kubbe, kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş. Yanına da bir hûrî oturmuş. Meâlen; “… Melekler de her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyeceklerdir: Sabrettiğiniz için size selâm olsun! Âhıret saadeti ne güzeldir!” (Ra’d:23-24) buyurulan âyet-i kerîmeyi okuyordu.” [/toggle] [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak 1) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1047 2) Behcet-üs-seniyye sh. 11 3) Hadâik-ül-verdiyye sh. 174 4) Umdet-ül-makâmât sh. 82 5) Mesmûât, Süleymâniye Kütübhânesi Es’ad Efendi bölümü No: 1715 Varak: 5a, 13a, 18a, 24a, 25a, 29b, 55b, 56b. 6) Silsilet-ül-ârifîn, Süleymâniye Kütübhânesi Hacı Mahmud bölümü. No: 2830 Varak 188a, 190a-b, 191a-b. 7) Hadikat-ül-evliyâ sh. 86 8) İrgâm-ül-merîd sh. 68 9) Reşehât zeyli sh. 5 10) Rehber Ansiklopedisi cild-12, sh. 300 [/toggle]

Koyunlu Köyü Türbesi
Niğde Merkeze 14 km uzaklıktaki Koyunlu kasabasında. Aşağı mahalle Alicik sokak’ta. Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılını bilinmemektedir . Kaynaklara göre Koyunlu Kasabası’nda yerleşim, Niğde’ye 1366-1470 yılları arasında hakim olan Karamanoğullan Beyliği döneminde olmuştur. Bu bilgilerle beraber yapının mimari özelliğini de dikkate alırsak türbenin, XV. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Günümüze bazı onarımlarla gelen yapı, orijinal özelliğini önemli ölçüde korumaktadır. Yakın zamanlarda cephe duvarları sıvanarak, iç mekanla beraber badana edilmiştir. Türbedeki kabrin kime ait oludğu ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlayamadık. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Çomak Dede – Niğde
Niğde – Elmalı Kasabasında Mezarlığın içinde Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılı belli değildir. Türbe, yörede sevilen ve sayılan Çomak Dede adına XVIII. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Yapı, kasabadaki mezarlığın içinde bulunmaktadır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Yapı en son 1993 yılında tamir edilmiştir. Bu onarım sırasında aşınan taşlar yenilenmiş, cephe duvarındaki derzler sıvanmış, iç duvarlar ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş, kesme taş kubbe dıştan betonla kaplanmıştır. Türbe sade bir şekilde inşa edilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Sır Ali Türbesi
Niğde – Sırali Mahallesi, Çeşmeli Sokak , Sırali camiinde Türbenin inşa kitabesi yoktur. Fakat Sır Ali Camii ile beraber 1712 yılı civarında inşa edildiğini sanmaktayız. Yapı, Sır Ali tarafından vefat etmeden önce cami ile beraber inşa ettirilmiş olabilir. Türbenin mimarım ise bilemiyomz. Ayrıca, Niğdeli Hakî adındaki şair 1143 H./1730-31 M. yılında yazdığı bir şiirinde, Niğde’de türbesi olan önemli şahıslardan bahsederken, SırAli’yi de bu kişiler arasinda zikretmiştir. Buna göre Sır Ali’nin 1730-31 M. tarihinden önce vefat ettiği anlaşılmaktadır. Türbe, Sır Ali Camii’nin kuzeybatı köşesine yerleştirilmiş ve cami ile organik bir bütünlük oluşturmaktadır. Türbeye harimin kuzey duvarının batı tarafında yer alan ahşap lentolu basit kapıdan girilir (Resim l), îç mekan çarpık planlı olup yaklaşık 2.50 x 4.00 m. boyutlarmdadır. Türbe, alttan ahşap kirişlemeli düz toprak dam ile üstten de kiremit çatıyla kapatılmıştır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Envanteri – Niğde , Türk Tarih Kurumu Evliyalar Şehri Manisa , Abdulhalim Durma , 2013 . [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Seyyid Nuri Efendi
İstanbul – Üsküdar’da Kurban Nasuh camii avlusunda Türbe, Kurban Nasuh Camii avlusunun sağ tarafında, Büyük Selim Paşa Caddesi üzerindedir. Kare planlı olan türbenin çatısı son tamirde kurşun ile kaplanmıştır. Caddeye bakan büyük hâcet penceresinden başka, cami avlusuna bakan iki penceresi daha vardır. Hiçbir yerinde kitâbesi bulunmayan yapının kapısı arka tarafta olup, sağ tarafında ve set üzerinde Recep 1308 (şubat 1891) tarihinde vefat eden Hacı Mehmet Hulusi Efendi’nin ve Şevval 1323 (Kasım 1905) tarihinde vefat eden İbrahim Edhem Surûrî Efendi’nin kabirleri vardır. Avluya bakan pencerelerin önünde ise, 995 (1587) tarihinde vefat eden Kurban Nasuh’un, yine set üzerinde kabri bulunmaktadır. Türbe içinde üç sanduka vardır. Biri, 29 Muharrem 1273 (1 Eylül 1856) yılında vefat eden Şeyh Mehmet Nuri Efendi’ye; ikincisi 12 Muharrem 1317 (23 Mayıs 1899) tarihinde vefat eden Şeyh Tevfik Efendi’ye; üçüncüsü ise, Hidayetullah ismiyle de anılan Şeyh Nuri Efendi’nin kızı Hediye Sultan Hanım’a aittir. Türbe, Şeyh Nuri Efendi’nin vefatından sonra, 1856 yılı sonlarında yapılmıştır. Şeyh Nuri Efendi’nin sandukası üzerindeki levhada, güzel bir hat ile şu yazı yazılmıştır: “ Yâ Hazreti Şeyh Mevlâna Seyyid Nuri’ er-Rıfai el-Hüseynî el-Üsküdarî. Tarih-i vefatları, 29 Muharrem 1273 Yevm-i Salı ” İkinci sanduka üzerinde: “ Es-seyyid ŞeyhTevfik Efendi Hazretleri. Vefatı, 1317. Es-Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin mahdumu ve cami-i şerifin son imam-hatibi ve Şeyhi. Es-Seyyid Mehmed Hayrullah Taceddin Yalım’ın pederidir. ” Üçüncü sanduka üzerinde ise: Hediye Sultan Hanımefendi Hazretleri. -Şeyh Nuri Efendi nin kerimesidir,diye yazılıdır. Vefat tarihi yoktur. Türbe kapısı yanındaki sofada yanyana iki kabir vardır. Etrafı demir parmaklıklıdır. Bu parmaklık üzerindeki mermer levhada şunlar yazılıdır: ”Kudvetü’l-ârifîn eş-şeyh es-seyyid Mehmed Nuri er-Rıfaî Kuddise / Sirruhu’l-Hâdi Hazretleri’nin hâfidi eş-şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Hulûsî Efendi’nin rûh-i şerifi çün el-Fatiha Fî 7 Şevval 1323 (5-Aralık -1905)” Bunun yanındaki diğer bir levha üzerinde ise şunlar yazılıdır: Ser-tâcü’l-ârifîn eş-şeyh Mehmed Nûri er-Rıfaî k.s. el-celî Hazretlerinin bendesi Bahriye Nezaret-i celilesi / Muhasebecisi ecille-i ricâl-i saltanat-ı Seniyyeden / Es-seyyid İbrahim Edhem Sürûrî Efendi merhûmun rûh-ı şerifleriçün El-Fatiha. Fî l9 fiubat 1307. fî. 13 Recebü’l-ferd 1308 Her ikisinde de şâhide yoktur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

Seyyid Haşim Baba
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında – Karacaahmet sultan dergahından inadiye ‘ye giderken . Celvetiye tarikatının Hâşimiyye kolunun kurucusu. Üsküdar’da doğdu (1718). Bazı kaynaklarda adı Mehmed Hâşim olarak verilse de doğrusu Mustafa Hâşim’dir. Babası, daha sonra Bandırma- lızâde (Bandırmalı) Tekkesi diye bilinen Üsküdar İnadiye’deki evini tekke yaparak irşad faaliyetlerinde bulunan Celvetiyye şeyhlerinden Yusuf Nizâmeddin Efendi’dir. Kendisi de babasının yerine daha sonra şeyh olmuştur. Ancak daha sonraki yıllarda Hâşim Baba’nın Celvetî şeyhleri tarafından dışlanması sebebiyle mensupları kendisine Haşimiyye adlı bir tarikat nispet etmişlerdir. Bu tarikatın silsilesi Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdayi’den (ö. 1628) iki ayrı yolla gelmektedir. Celvetîlikle Bektaşîliğin birleştirilmesinden meydana gelen bu kolun fazla yayılmadığı belirtilmektedir. Haşim Baba’nın, Celveti şeyhliğinin yanında Melamiliğe de meylettiği ve bazı Melamilerce kutup olarak nitelendirildiği söylense de bu doğru değildir. O aynı zamanda Kahire’de Baba Kaygusuz Tekkesi’nde Kasrü’l-Ayn şeyhi Hasan Baba’dan (ö. 1756) el alarak Bektaşi de olmuştur. Hatta bir ara Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi’ne gitmiş ve orada da dört yıl kadar dede-babalık yapmıştır. Ayrı bir erkânnâme yazarak Bektaşîlik âyinini tadile çalıştığı ve bu suretle Bektaşîlik’ten bir kol ayırmak istediği de ileri sürülmüştür. Sefînetü’l-evliyâ müellifi Hüseyin Vassâf, Hâşim Baba’nın önce babasının yerine şeyh, sonra Bektaşi, daha sonra Melâmetle neşvedâr olup son olarak babasının mesleğini takip ettiğini bildirmektedir. Vefat ettiği zaman cenaze namazı kılınmak için Hüdâyî Âsitanesi’ne götürülmüşse de pîr makamı şeyhi Büyük Ruşen Efendi (ö. 1794), dergâhın hiçbir kapısını açtırmamış, cenazeyi içeriye kabul etmemiştir. Bunun üzerine cenaze namazı, dergahın alt tarafındaki türbe önünde yolda bulunan musalla üzerinde kılınmış, Bandırmalızâde Tekkesi’nin türbesine defnedilmiştir. Burası bir süre Haşimiyye’nin âsitanesi olarak faailiyet göstermiş, bugün tekkenin yıkılmasından sonra kabri yol genişletilmesi sırasında kaldırılarak yerine parmaklıklı bir kabir yapılmış yeni harflerle “Üsküdarlı Haşim Baba” levhası asılmıştır. Hâşim Baba’nın müretteb bir divanı, gelecekte vuku bulacak olayları değişik metodlarla öğrettiğine inanılan cefr (cifr) ilmiyle ilgili Ankā-yı Meşrık ve kaynaklarda Vâridât veya Makālât adlarıyla geçen mensur bir eseri daha vardır. Besmele’nin esrarı, leyle-i Kadr, ilâhî aşk, Melâmîlik meşrebi, sûfîlik yolu, rüya, Hz. Mûsâ’nın âsâsı, hazarât-ı hams, havâss-ı hamse-i bâtıniyye ve havâss-ı hamse-i zâhiriyye, Ehl-i beyt sevgisi, çeşitli âyet ve hadislerin tasavvufî izahları bu mensur eserin başlıca konularıdır. Divanında yaklaşık iki yüzün üzerinde şiir bulunmaktadır. Özellikle Ehl-i beyt sevgisi başta olmak üzere, on iki İmam, tarîkat silsilesi, kutsal günler ve devr nazariyesi gibi konuların dile getirildiği kasideleri önemli bir yekûn tutar. Hâşim Baba’nın, Niyazi-i Mısrî’nin Devriyye-i Arşiyye’sine zeyil olarak yazdığı Devriyye-i Ferşiyye’si de bu türün önemli eserlerinden biri sidir. Kaside ve makalelerinden bazıları müstakil olarak bazı kütüphanelerde bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

İmam Hasan Askeri – Samerra
Irak – Samerra – Babası İmam Ali Naki El Hadi hazretlerinin yanında 232 yılının Rebîülevvel veya Rebîülâhir ayında (Kasım – Aralık 846) Medine’de dünyaya geldi. Sâmerrâ’da doğduğunu belirten rivayetler zayıf sayılmaktadır. Babası onuncu imam Ali el-Hâdî’dir. İki üç yaşlarında iken babası ile beraber, İmâmîler’in faaliyetlerini daha yakından takip etmek isteyen Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah tarafından yeni hilâfet merkezi Sâmerrâ’ya götürüldü. Sâmerrâ’da ikamete mecbur edilen ve hayatı boyunca buradan ayrılmasına izin verilmeyen Hasan b. Ali bu sebeple Askerî nisbesiyle anılmıştır. Kendisine ayrıca Sâmit, Zekî, Naki, Refîk, Hâdî ve Hâlis gibi lakaplar verilmiştir. Büyük kardeşi Ebû Ca’fer Muhammed babasından önce vefat ettiği için İmam Ali el-Hâdî ölümünden (254/868) dört ay önce Hasan el-Askerî’yi kendine halef tayin etti . Ali el-Hâdî’-nin ölümünden sonra Hasan el-Askerî’- nin diğer kardeşi Ca’fer kendi imâmetini iddia ettiyse de pek ilgi görmedi. Abbâsi yönetimince çok sıkı bir kontrol altında tutulan Hasan Askeri Hazretleri hayatı boyunca taraftarları ile pek temas imkânı bulamamış, ancak babasına da hizmet eden Ebû Amr Osman b. Saîd el-Ömerî, “humus” gibi imama verilmesi gereken vergileri onun adına İmâmîler’den toplayıp kendisine ulaştırmıştır. Hasan Askeri Hazretleri 260 yılı Rebiülevvel ayının başında (874 Aralık sonu) hastalandı. Bir hafta süren bu hastalık sonunda 8 Rebîülevvel 260 (1 Ocak 874) tarihinde vefat etti. Bazı İmâmî rivayetlere göre Halife Mu’temid-Alellah’ın evine gönderdiği tabipler tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Halifeyi temsilen Ebû îsâ b. Mütevekkil tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra oturduğu evde bulunan babasının mezarının yanına defnedildi. Büveyhî Hükümdarı Muizzüddevle’nin 335’te (946) yaptırdığı, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru İran Hükümdarı Nâsırüddin Şah tarafından geniş çapta tamir ettirilen bu iki türbe bugünkü Sâmerrâ’nın en mühim âbidesidir. Kendinden sonra imâmeti devam ettirecek erkek evlât bırakmadan öldüğü ileri sürülen Hasan el-Askerî’nin vefatı İmâmîler arasında büyük bir buhran yaratmış ve onların on dört veya on beş fırkaya ayrılmasına sebep olmuştur. Bu fırkalardan biri Hasan el-Askerî’nin ölmediğini, geçici bir süre için gaybet’e girdiğini ve mehdî olarak tekrar zuhur edeceğini, bir başka fırka ise onun ölümünü kabul etmekle beraber mehdî olarak tekrar hayata döndürüleceğini ileri sürmüştür. Fakat zamanla, Hasan el-Askerî’nin ölümünden bir süre önce Rum veya zenci asıllı Nercis adlı bircâriyeden doğan Muhammed el-Mehdî adında bir oğlunun olduğu inancı İmâmîler arasında yaygınlaştı ve diğer inançları savunan fırkalar tamamen ortadan kalktı. Doğumunda Askerî’nin teyzesi Hakime bint Cevâd’ın hazır bulunduğu, mensuplarından dört kişi ve birkaç hizmetçisinin gördüğü rivayet edilen Muhammed el-Mehdî el-Muntazar da kısa bir süre sonra ölmüştür. İmâmî Şiiler’e göre ise ölmeyip gaybete girmiştir ve zuhuru halen beklenmektedir. Eseleri Hasan el-Askerî’ye nisbet edilen eserlerden günümüze intikal edenler şunlardır: 1. Tefsîrü’l-İmâm el-Hasan el-Askeri . Şeyh Sadûk’un Muhammed b. Kasım el-Esterâbâdî, Ebû Ya’küb Yûsuf b. Muhammed b. Ziyâd ve Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Seyyâr tarikiyle rivayet ettiği bu tefsirin Hasan el-Askerî’ye nisbeti hakkında Şîa âlimleri arasında ihtilâf vardır. Şeyh Sadûk, İbn Şehrâşûb ve Hür el-Âmilî eserin nisbetinin sahih olduğunu ve imlâsının imama ait bulunduğunu belirtirken Muhammed Cevâd Belâgî, Âyetullah Hûyî ve Muhakkik Şüşterî gibi son devir âlimleri eserin imama ait olmadığını söylemektedirler Tefsirin ilk taş baskısı 1268 yılında Tahran’da yapılmış, diğer iki taşbaskı 131 S’te Tebriz’de gerçekleştirilmiştir. Eser, yazma nüshaları ve ilk baskıları dikkate alınarak Müessese-i İmâm Mehdî tarafından yayımlanmıştır 2. Kitâbühû (‘aleyhi’s-selâm) ilâ İshâk b. İsmâ’îl en-Nîsâbûrî . Hasan Askeri Hazretleri İshak en-Nîsâbûrî’ye yazdığı çeşitli tavsiye ve uyarılarını ihtiva eden bir mektuptur. 3. Mâruviye ‘anhü mine’l-mevâ’izi’lkışar , Hasan el-Askerî’nin öğütleri ve hikmetli sözlerinden ibarettir (a.g.e., s. 516- 4. Risâletü’l-menkabe . Askerî’nin helâl ve haramlarla ilgili sözlerini ihtiva eden bu risâle, İbn Şehrâşûb’un Menâkıbü Âli Ebi Tâlib adlı eseri içinde yer almaktadır Menkıbeleri ; Behlül adında bir kimse anlatır: ”Bir yere gidiyordum. Çocukların oynadıklarını gördüm. Küçük Hasan Askeri de yolun kenannda oturmuş ağlıyordu. Onun diğer çocukların elindeki oyuncaklar için üzülüp ağladığını zannettim. Yanına yaklaştım ve, - Sana da bir oyuncak alayım mı, dedim. Hasan Askeri hazretleri ; - Ey akılsız kimse! Biz oyun oynamak için yaratılmadık, dedi. Behlül, - Ya ne için yaratıldık, diye sordu. Hasan Askeri Hazretleri ; - Biz ilim ve ibadet için yaratıldık, dedi. Behlül, - Bunu nereden öğrendin, diye sordu. Hasan Askeri Hazretleri - Allah Teala Kur’an-ı Kerîm’de, “Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattık sanıyorsunuz. Bize dönmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz” (Mü’minün 23/115)ayetinden öğrendim, dedi. Behlül, bu küçük çocuğun sözlerine ve hareketlerine hayret etti. Ondan, kendisine nasihat etmesini istedi. Hasan Askeri Hazretleri , bazı beyitler okuyarak nasihatte bulundu. Fakat o sırada aniden fenalaştı ve düşüp bayıldı. Bir müddet sonra ayılıp. Kendine geldi. Behlül ona, - Sana ne oldu. Sen küçük ve günahsızsın, dedi. Hasan Askeri hazretleri , - Ey Behlül Annemi ateş yakarken gördüm. Büyük odunları tutuşturmak için küçük odunları yakıyordu. Ben de cehennemin küçük odunlanndan olmaktan korkuyorum, diye cevap verdi. Hasan Askeri hazretlerinin, bazı hasetçi kimselerin kışkırtmaları sebebiyle, zamanın devlet adamlarıyla arası açıldı. Bu sebeple hapse atıldı. Hapishanede bulunduğu sırada birçok kerameti görüldü. İsa b. Feth anlatır: Biz hapishanedeyken Hasan Askeri hazretleri yanımıza girdi. Bana, - Ey Isa! Senin ömrün altmış beş yaşını bir ay iki gün geçti, dedi. Hakikaten doğum tarihimin yazılı olduğu kağıda baktığım zaman onun dediği gibi olduğunu gördüm. Bana, - Senin çocuğun oldu mu, diye sordu. Ben de, - Hayır, olmadı, dedim. Ellerini açtı ve, - Allahım! Buna, kendisine kuvvet verecek hayırlı bir evlat ihsan eyle. Çocuk ne güzeldir, diye dua etti. Ben, - Ey efendiml Senin evladın var mı, diye sordum. Şöyle dedi: - Allah Teala’ya yemin ederim ki benim bir oğlum olacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Fakat şu anda yoktur. Daha sonra onun Muhammed Mehdi isminde alim ve faziletli bir oğlu oldu. Talebelerinden biri şöyle nakletti: Zindana düşmüştüm. Zindan çok dar ve ayağımdaki zincirler de çok ağırdı. Askeri hazretlerine mektup yazarak sıkıntımı anlattım. Mektuba geçim sıkıntımın da olduğunu yazacaktım. fakat utandığı için yazamadım. İmam hazretleri, mektuba verdikleri cevapta, - Bu mektubu aldığın gün, öğle namazını evde kılacaksın, diye yazmıştı. Hakikaten o gün öğle üzeri beni zindandan çıkarıp serbest bıraktılar. Sevinç içinde evime geldim, namazımı kıldım. Kapım çalındı, kapıyı açtığımda Hasan Askerî hazretlerinin hizmetçisi ile karşılaştım. Bana 100 altın ile bir mektup bıraktı. Mektubu açtığımda şunların yazılı olduğunu gördüm. - Ne zaman bir ihtiyacın olursa iste! İstediğin şeye, Allah Teala’nın izniyle kavuşursun. İmamı sevenlerden biri, basından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: Hasan Askeri hazretlerine bir mektup yazarak bazı şeyler sordum. Bahar hummasından da soracaktım. Fakat unutmuştum. Daha sonra suallerimin cevabı geldi. Suallerin cevabından sonra şöyle yazmıştı: - Bu sorularla beraber bahar hummasını da soracaktın, fakat unuttun. Onun cevabını da verelim. (Enbiya 21/69) ayet-i kerimesi yazılıp, hummalı hastanın boynuna asılırsa şifa bulur, buyurdu. Dedikleri gibi yaptım, hasta şifa buldu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 16 , sy 289 , Hazırlayan ; Hamdi Algar Ehli Beyt İmamları , Siraceddin Önlüer , Semerkand Yayınları , sy 72-75 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Kazım Bin İmam Kazım

Hasan Basri (k.s.)

İmam Muhammed Taki (k.s.)
Irak – Bağdat – Kazimiyye bölgesinde İmam Musa Kazım camiinde [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Fotoğraflar için Şehit Mehmet Cambaz Bey’e teşekkür ederiz. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Sadr Ata (Sadreddin Muhammed)
Muhammed Alim Sıddiki’nin ”Lemehat min nefehati’l-kuds” isimli eserinde Sadr Atanın mezarının Taşkent’ten 2 fersah uzakhktaki Orta Sarayda olduğu geçmektedir. 737 yılında tasnif edilmiş ”Tuhfet’ül-ensab el-Alaviye” isimli eserin müellifi Hoca Abdurrahim Hisari, Sadr Ata mezanrının Köhek’te olduğunu, 1697 yılında yazılan ”Huccet’uz-Zakirin” isimli eserin müellifi Muhammed Şerif b. Muhammed’in ise bu mezarın Taşkent’ten 2 fersah uzaktaki Evser'(?) de bulunduğunu söyler. Sadr Ata, Kuzey Türkistan’daki Sarayçık’a giderek Altınorda hükumdarı Özbek Han’ı İslam’a davet ederek Özbek Han ile birlikte 70 bin Türkü Müslüman yapmıştır.
Şeref Ata
Türkmenistan – Köhneürgenç şehrindeki Harezm şahı Tekeş’in türbesinin doğu tarafında. Hakim Atanın evlat edinerek özel bir ilgiyle yetiştirildiği kişi olarak bilinmektedir. Kaynaklarda ismi Şeyh Şerafüddin el-Hasi veya Şeyhül-İslam Şerafüddin el-Harezmi el-Hasi olarak geçmekte olup Harezm Hanlığın merkezi olan Ürgenç’te yaşamıştır. 13. yüzyılın sonları ile 1314 yılının başında “Muinu’l-Mürid” isimli kitabını tamamlamıştır. Kabri bugün yaşamakta olan torunları tarafindan da teyid edildiği üzere, Türkmenistanın Köhneürgenç şehrindeki Harezm Şahı Tekeş’in türbesinin doğu tarafındadır.

Mehmet Feyzi Efendi
Hayatı boyunca insanlara ilim irfan, hikmet ve güzel ahlakın yüceliğini en güzel bir tarzda yaşayarak anlatan merhum Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhü), 28 Mart 1912de Kastamonu’da doğdu. Babası İzzet Efendi, annesi Hafize Aişe hanımdır. 1935 1937 yılları arasında İstanbul Yıldız’da muvazzaf askerliği, daha sonra da Beykoz da7 ay ihtiyat askerliğini yaptı. 1957 yılında muallim İbrahim Efendi’nin kızı Melek hanımla evlendi. Nuriye, Aişe,Münibe, Mevlibe ve Mehmet Münip diye isimlendirdiği dört kızı bir oğlu oldu. 1966,1970 ve 1976 yıllarında üç defa hacca gitti. Soyu neseben Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e ulaşan nurani Seyyidler silsilesindendir ki sohbetlerinde Seyyid olmayanın seyyid im demesi nasıl çirkin bir yalansa, seyyid olanında değilim demesi ceddini inkar olacağını şecere şart değil, aile içi bilgilendirme (tevatür nakü) ile bilinmesi o kimsenin seyyidliğine kafidir buyurarak bu kutsi emaneti çocuklarına biz hem anne, hem de baba tarafından seyidiz. Müjdesiyle vermiştir. Tahsil Hayatı Bilinen ilk muallimesi Çerkez Hoca Hanımdır. O günkü eğitim koşullarina göre 7 yaşında başladığı Yarabcı Mektebinde ilk tahsilini tamamladı. Sinanbey Cami’inde imamlık, Nasrullah Camiinde Hatiplik yapan daha sonra İstanbul Fatih Camii başimamı ve diyanet işleri başkanlığına ait Mushafları inceleme kurulu başkanlığı görevinde bulunan Kurra Hafız Ömer Aköz hoca efendiden hafızlığını tamamladı ve Kuran talimi aldı. Yine aynı hocaefendiden “Mukaddeme-i Cezeriyye”, “Tecvid-i Edaiye” ve “İlm-i irtifa” okudu. Hafız Abdurrahman Efendiden Arapça, Fıkıhtan Halebi Hafız Tevfik Efendiden ”Kıraat-ı Sab-a” Reisü’l- Kurra Hoca Kamil Efendiden “Mülteka”, ”Şiriatü’l İslam” ve ”Fıkh-ı Ekber” tahsil etti. İstanbul’da iken Nevşehirli Hacı Hayrullah Efendiden “Tefsir-i Alusi” Hoca Hüsrev Efendiden Buhari-i Şerif okudu Abdulhakim Arvasi Hazretleri’nin “Tefsir-i Kebir” den verdiği derslere katıldı. Asker dönüşü daha önce Kastamonu’ya gelmis olan Bediüzzzaman Said Nursi Hazretleri’nden Kelam, İslam Felsefesi ve mantık dersleri aldı. Hizmetteki yakınlığından dolayı Sır Kitabı unvanıyla taltif edildi. Bu ünvan altında mazhar olduğu “İlm-i Ledün” den hikmetleri ise sohbetleriyle insanlara sundu. Aynı zamanda zahir anlamda kendisine müracaat edenlere Arapça Tefsir ve Hadis dersleri vermenin yanında önceleri hafızlara sonra İmam Hatip lisesi talebelerine Kur’an-ı Kerim talimi okuttu. Hayata Bakışı Merhum Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhu) yıllarca ilim, iman, hikmet ve feyz dolu sohbetlerinde Kuran-ı Kerim ve Hadis-i Şerif okuma, bunların hakikatlerini keşfetme, manası ile ahlaklanıp yaşamanın önemini yaşayarak anlatmıştır. Kur’an’ın tealluk, tehalluk, tahakkuk mertebelerinin olduğunu belirterek ittibadaki istikameti göstermiştir. Çağımız ilim asrı olduğundan, ne akıl namına kerameti reddetmiş, ne de keramet namına aklı iptal etmiştir. Bu nedenle kerrer sohbetlerinde farzdan evvel farz ilmidir, ihlas sevgi huşu ve samimiyetten uzak ilminde ölü ceset gibi olacağından hareketle farz içinde farz da ihsastır. Buyurarak ilim ile İhlasın varoluştaki önemini veciz bir ifade ile belirtmiştir. Sohbetlerinde fiziki kerametten ziyade ilmi keramet göstererek akıldan geçen soruları sormadan anlatmıştır. Bununla beraber sohbetlerinin bir başka özelliği de muhatapların dillerindeki sorudan ziyade kalplerindeki manevi hastalığı giderecek nitelikte olmasıdır. Sosyal olaylarla ilgili olarak bir yandan “Sadakat-i Vataniye (vatanseverlik), Mefahir-i Milliye (milliyetçilik) ve hamiyet-i Diniye (dindarlık) birdir, bunları ayırmaya çalışıyorlar. Vatan olmazsa millet olmaz, millet olmazsa kim Islamiyeti yaşayacak?” diğer yönüyle de sultan zalim bile olsa beddua edilmez. O zaman terör ve anarşi olur, hukuk olmaz. Buyurarak vatan millet din, devlet, hukuk kavramlarının ayrılmaz bir bütün olduğunu izah ederek tefrika çıkarmak isteyenlere meydan vermemiştir. İslamiyet ruh Türklük cesettir. Sözleriyle de bin asırlık tarihimizi özetlemiştir. Din ve millet ilişkisinin kuramını belirleyip müspet milliyetçiliğin en güzel tanımını yapmıştır. Yine yeis (ümitsizlik), fert ve toplumlar için kötü sonuç vereceğinden, bir “Fecr-i Sadık”ın doğacağını müjdelerken öbür yönden “Alim vaktini bilmek” mecburiyetindedir. Fecr-i Kazipte (yalancı fecir) sabah namazı kılınmaz buyurarak ”din garib başladı ileride yine garib olacak…” hadisindeki GARİB kelimesini vatanından ayrı kalana denir diyen fıkıhçılar gibi tarif etmemizi çünkü bu hadisin varud (söyleniş) sebebinin fıkhi bir hüküm çıkarma olmayıp, bir hakikatin bir doğuşun anlatıldığını İslam başlangıçta nasıl çok kısa zamanda hakikati ile bir güneş gibi diğer dinler arasında parladı ise sonunda da böyle olacağının müjdesi var. Ehl-i Hakikat, GARİBİ güneşle tarif ediyor. Yani benzersiz, adim-i binazir, biz de böyle düşünelim. Buyurmuştur. Bu hadis yorumunu Fetih Süresindeki; “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hidayet ve hak din île gönderen O’dur..” (Fetih 48/28} Ayetiyle birleştirerek ahir zamanda da yine öyle olacağının müjdesini vermiştir. Ancak pencere kışta iken açılmaz, baharda açılır. Buyurarak müspet düşüncenin, müspet konuşmanın, müspet hareket etmenin önemini de ayrıca belirtmiştir. Vefatı Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhü), hayatının her safhasında hatta her anında, sakalından-tırnağına, yemesinden içmesine, sevincinden, kızmasına, sözlerinden sözlerini yaşamasına kadar Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve sellem) sünnetine ittibada (uymada) öylesine dikkat etti ki, bunun mükafatı olarak, bin bir sır ve hikmetleri içeren Cenab-ı Hakk’m Habibi’ni (Sallallahu Aleyhi ve sellem) dünyada iken ilahi huzuru davet mucizesi Miraç gecesine rastlayan 4 mart 1989’da vefat ederek ilahi huzura kavuşması, Kuranı Kerimin mucize bir tarzda verdiği, ahir zamanda süneti ve sünnete ittibayı hafife alacak bir takım insanlara karşı ; “(Resulüm) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah ta sizi şevsin…” (Ali îmran 3/31) Ayetinin surrına nail olurken öbür yandan mezarının bile annesinin ayakucunda oluşuyla cennet , anaların ayaklarının altındadır. Hadis-i Şerifinde ittibanın güzel bir örneği olmuştur. Vasiyeti üzerine kabir taşına yazılan; HÜVE-L-HAYYÜ’L-BAKÎ, Burada yatan ADEM Bir zaman HUBBİ idi Bir zaman CUBBİ idi Bir zaman SUKÜTİ idi Şimdi de TURABİ oldu

Şeyh Lütfullah Efendi
Balıkesir şehr merkezindeki Cumhuriyet meydanının hemen yanında yer alan Şeyh Lütfullah camii avlusunda …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seri es-Sakati (k.s.)

Şeyh Maruf Kerhi (k.s.)
Irak – Bağdat’ta Şünuziyye kabristanı yanında Bağdat’ın Kerh mahallesinde doğdu. Samerra yakınındaki Kerh-i Bacedda veya Şehrizor civarındaki Kerh-i Cüddan’dan olduğu da kaydedilmektedir. Bir rivayete göre Vâsıtlı Sâbiî bir ailenin oğlu olan Ma’rûf Kerhi hazretleri’nin çocukluğunda ailesi tarafından hıristiyan bir hocaya teslimedildiği, teslis inancına karşı çıktığı için hocası kendisini dövünce ailesini terkedip kaçtığı, yıllar süren bu ayrılığı sırasında sekizinci İmam Ali Rıza ile karşılaştığı, onun vasıtasıyla müslüman olduğu, eve döndüğünde evlat hasretiyle yanan anne ve babasının da ona uyup müslüman oldukları bütün kaynaklarda belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda babasının adının Ali olarak geçmesi onun İslâmiyet’i kabul ettikten sonra bu adı almış olabileceğini akla getirmektedir. Marûf Kerhi hazretleri’nin zühd hayatına yönelmesi, Davud et-Taî’nin müridi Ebü’l-Abbas İbnü’s-Semmâk vasıtasıyla olmuştur. Kûfe’de vaazını dinlediği İbnü’s-Semmâk’ın Allah’tan yüz çeviren kimseden Allah’ın da yüz çevireceğini, Allah’a bütün kalbiyle yönelen kimseye O’nun rahmetiyle yöneleceğini ve bütün mahlûkatı ona yönelteceğini ifade eden sözlerinden çok etkilendiğini, Allah’a yönelip efendisi İmam Ali er-Rızâ’nın hizmeti dışında bütün meşguliyetini ve malını terkettiğini söylemesi Ma’rûf Kerhi hazretleri’nin İmam Ali er-Rızâ ile münasebetinin sürekli olduğunu göstermektedir. Nitekim Ali er-Rızâ’nın kapıcısı olduğu, Şiî bir grup onu ziyaret ederken meydana gelen izdiham sırasında kemiklerinin kırılıp bir süre sonra öldüğü kaydedilmektedir . Ma’rûf-i Kerhî’nin 200 (815-16) veya 201 (816-17) yılında Bağdat’ta vefat ettiği belirtilmekle birlikte 204 (819-20) tarihini verenler de vardır. Zâviyesinin bulunduğu yere defnedilen Ma’rûf-i Kerhî’nin kabrinin çevresinde kendi adıyla anılan bir kabristan oluşmuş ve mezarının üzerine bir cami inşa edilmiştir. Ma’rûf-i Kerhî’nin mânevî tasarrufunun ölümünden sonra devam ettiğine inanıldığından kısa bir süre içinde kabri ziyaretgâh haline gelmiştir. İlk kaynaklardan itibaren nakledilen, “Ma’rûf un kabri tecrübe edilmiş bir ilâçtır” sözü yaygındır. Tasavvufta veli kabirlerini ziyaret edip şifa bulma geleneği muhtemelen Ma’rûf Kerhi hazretleri’nin kabrinin gördüğü bu ilgiden sonra başlamıştır. XVII. Yüzyılda Bağdat’ı ziyaret eden Evliya Çelebi türbe etrafında oluşan kültürden bahsetmektedir. Tasavvuf tarihinin en büyük şahsiyetlerinden olan Mar’ûf-i Kerhî’nin önemi daha çok Kâdiriyye, Halvetiyye, Nakşibendiyye, Rifâiyye, Desukıyye, Mevleviyye, Safeviyye, Ni’metullâhiyye, Nurbahşiyye, Bektaşiyye gibi birçok tarikatın silsilesinin kendisiyle devam etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu silsilelerin ilki Ali er-Rızâ, Mûsâ el-Kâzım, Ca’fer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır, Ali Zeynelâbidîn ve Hüseyin b. Ali vasıtasıyla Hz. Ali’yeulaşır. On iki imamdan yedisinin yer aldığı “silsiletü’z-zeheb” denilen bu silsileyi sadece Nakşibendîler ; Ca’fer es-Sâdık’tan sonra Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir ve Selmân-ı Fârisî vasıtasıyla Hz. Ebû Bekir’e de ulaştırırlar. Diğer silsile Dâvûd et-Tâî, Habîb el- Acemî ve Hasan-ı Basrî vasıtasıyla yine Hz. Ali’ye varır. Üçüncü bir silsile de Ferkad es-Sebahî, Hasan-ı Basrî, Enes b. Mâlik vasıtasıyla Hz. Ali’ye ulaşır. Ma’rûf-i Kerhî’nin talebelerinden en önde geleni, birçok silsilenin kendisiyle devam ettiği Cüneyd-i Bağdâdî’nin şeyhi Serî es-Sakatî’dir. Ayrıca Ma’rûf’tan sonra müridleri Şehâbeddin Ahmed Tebrîzî, İsrâfil el-Mağribî, Ebû Hamza Muhammed el-Bağdâdî ile de farklı silsileler oluşmuştur. Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere Yahyâ b. Maîn, Bişr el-Hâfî gibi dönemin önemli simalarının Ma’rûf-i Kerhî’yi ziyaret edip kendisiyle bazı konuları istişare ettikleri, Ma’rûf’un ilimde yetersiz olduğunu söyleyen birine Ahmed b. Hanbel’in, “İlimle elde edilmek istenen şey Ma’rûf’un ulaştığı mertebedir” cevabını verdiği, onun duası makbul sayılan abdal zümresinden olduğunu söylediği kaydedilmektedir. Süfyân b. Uyeyne ve Abdülvehhâb el-Verrâk’ın da Ma’rûf Kerhi hazretleri’nin büyüklüğü ve kerâmetleriyle ilgili sözleri vardır. Gazzâlî İhyû’ü Sılûmi’d-dlride Ma’rûf un çeşitli sözlerini nakletmiş, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Mesnevî’de onun büyüklüğünün İmam Ali er-Rızâ gibi bir zata hizmet etmesinden kaynaklandığına işaret ederek, “Ma’rûf, Hz. Peygamber’in haremine bekçi oldu da aşk halifesi kesildi, nefesleri Tanrı nefesi oldu” demiştir. Ma’rûf Kerhi hazretleri zâhidliğiyle tanınmış, duası kabul edildiğine inanıldığı için daha sağlığında zâviyesi herkesin rağbet ettiği bir yer haline gelmiştir. Müridi Serî es- Sakatî’ye, “Allah’tan bir şey dilersen Marûf’un hürmetine diyerek iste” şeklindeki nasihati, tasavvuf tarihinde şeyhlerden istimdad ve tevessül geleneğini başlatan ilk örnek olması bakımından önemlidir. Onun Ali er-Rızâ’dan huruf ilmini öğrendiği nakledilir. Sülemî ve Hücvirî, Marûf’u fütüvvet ehli sûfîler arasında saymıştır. Fütüvvet ehlinin alâmetlerini vefalı olmak, karşılık beklemeden övmek ve istenmeden vermek şeklinde ifade eden Ma’rûf-i Kerhî tasavvufu, “Hakikatleri elde etmek ve halkın elindekilerden ümidi kesmektir” şeklinde tarif etmiştir. Ayrıca onun ilâhî aşktan ilk söz edenlerden olduğu nakledilir. Aşkın ancak Allah’ın lutfu olduğunu, kazanılan bir şey olmadığını söylemesi tasavvuf düşüncesi üzerinde ciddi etki yapmıştır. Ma’rûf-i Kerhî hadis rivayetinde de bulunmuştur. Bekir b. Huneys, Rebî’ b. Sabîh, Abdullah b. Mûsâ ve İbnü’s Semmâk’tan hadis almış, kendisinden Halef b. Hişâm, Serî es-Sakatî, Zekeriyyâ b. Yahyâ el-Mervezî, Yahyâ b. Ebû Tâlib rivayette bulunmuştur. İbnü’l-Cevzî onun rivayet ettiği yedi hadisin tahrîcini yapmıştır. İbnü’l-Cevzî, Menâkıbü Macrûf el- Kerhî ve ahbâruh adıyla yirmi yedi bölümden oluşan bir eser kaleme almıştır. Ma’rûf-i Kerhî’nin eser telif ettiğine dair kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Ona nisbet edilen Fütûh-i Erbain isimli risâle İbrâhim Edhem Giridî tarafından tercüme edilip neşredilmiştir (İstanbul 1312).Kırk bölümden oluşan risâlede ilâhî aşk konusu ele alınmaktadır. Maruf Kerhi Hazretlerinin Türbesi ; Bağdat’ta aynı adla anılan mahallede Eski Halife Mezarlığı içinde bulunmaktadır. Ma’rûf-i Kerhî 200 (815-16) yılında ölünce bugünkü türbesinin bulunduğu yere gömülmüş, daha sonra uzun bir zaman içinde etrafında külliye gelişmiştir. Kaynaklarda IX. yüzyılda çok sayıda ziyaretçisi olduğu belirtilen türbenin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. 459’da (1067) tamir edildiği, 612′- de (1215) Halife Nâsır-Lidînillâh tarafından yenilenip yanına bir cami eklendiği kaydedilir. 1086’da (1675) Osmanlılar’ın Bağdat valisi Abdurrahman Paşa, 1101′- de (1690) Ömer Paşa, 1310’da (1892-93) Hasan Paşa ve 1312’de (1894) II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilmiş ve birtakım ilâveler yapılmıştır. 1954’te külliyenin zâviye, han ve misafirhane bölümleri yıkılarak yerleri mezarlık haline getirilmiştir. Külliye, 1967 ve 1974 yıllarında Irak Vakıflar Bakanlığı’nca yapılan restorasyon sırasında bugünkü şekliyle yeniden düzenlenmiş, cami-türbe kompleksi dışında özgün yapı özelliğini kaybetmiştir. Günümüzde mezarlığın ortasında kalan külliyeye 500 metreyi aşan bir yolla ulaşılmaktadır. Külliyenin ilk bölümünü yeni yapılan iki katlı, dikdörtgen planlı tekke hücreleriyle temizlik ve mutfak birimleri oluşturmaktadır. Alt katta iki taraflı sekiler üzerinde mezar sandukaları yer almaktadır. Bu bölümün devamındaki cami-türbe kompleksinin etrafı kalın duvarlarla çevrilmiştir. Cami ve türbeye kuzeyden yüksek sivri kemerli bir taçkapıyla girilmektedir. En dıştaki çinili âyet kitâbesi 1974’te yenilenmiştir. Kemerin üstünde betondan bir saçak uzanmaktadır. İki kanatlı ahşap kapıyla kemer arasında bulunan altı satırlık kartuşlu çini kitâbede 1312 (1894) tarihiyle Sultan Abdülhamid’in adı ve tuğrası yer almaktadır. Kemeri çeviren silme tuğladan örülmüş, üçgen boşluklara kıvrık dallar ve aralarına yazılar serpiştirilmiştir. Ma’rûf-i Kerhî Camii kıbleye göre dik düzenlenmiş dikdörtgen planlı bir yapıdır. Giriş bölümünün iki yanında minareye ve mahfile çıkılan merdivenler yer almaktadır. Harim mekânı yarım duvar ve kemerle iki sahna ayrılmıştır. Daha geniş olan batı bölümü ortada kubbe, kuzeyde eyvan biçiminde bir sivri kemer, mihrap önünde ise beşik tonozla örtülüdür. Doğudaki beşik tonozlu dar bölüm, kuzeyde Ma’rûf-i Kerhî’nin mezar odasına ulaşan dehlizin merdiven boşluğuna, güneyden türbe gövdesine açılmaktadır. Türbe sebebiyle harimin mekân bütünlüğü bozulmuş, mihrap ana eksen üzerinde olmasına rağmen kıble cephesi düzensiz bir görünüm kazanmıştır. Tuğla örgülü mihrap nişi geometrik motiflerle süslenmiş bir kavsarayla sonuçlanmaktadır. Etrafı âyet yazılı geniş bir kitâbe kuşağı ile çevrilmiştir. Sanat özelliği olmayan ahşap minber son onarımda konulmuştur. Cami, batı duvarındaki zeminden kubbeye kadar yükselen kemer içinde, doğu duvarında giriş kapısı üzerinde ve kubbe kasnağında açılan pencerelerle aydınlatılmaktadır. Orta mekânı örten ve pandantiflerle geçişi sağlanan kubbe duvar ve yarım pâyelere yaslanan kemerler üzerine oturtulmuştur. Kasnakta çinili, kubbe merkezinde kalem işi âyet kitabeleriyle 1312 (1894) tarihi mevcuttur. Kubbe dıştan miğfer biçiminde şekillendirilmiş, üzeri yeşil renkli desensiz çinilerle kaplanmıştır. Caminin güneydoğu köşesinde yer alan Ma’rûf-i Kerhî Türbesi alttaki cenazelikle birlikte iki katlı olarak düzenlenmiştir. Küçük ölçekteki kare planlı türbe gövdesi tromplara yaslanan yüksek kasnaklı bir kubbeyle örtülmüştür. Bu kubbe de içten ve dıştan bitki süslemeli çinilerle kaplanmıştır. Kuşakta geniş bir âyet kitâbesi yer almaktadır. Türbenin kıble duvarında bir mihrap nişi, batıda cami harimine açılan bir hâcet penceresi bulunmaktadır. Mekânın ortasına yerleştirilen Ma’rûf-i Kerhî’nin sandukası ahşaptan yapılmıştır ve üstünde metal bir şebeke mevcuttur. Cami-türbe kompleksinin mimarisin de taş ve tuğla malzeme kullanılmış, dolgu duvar tekniğinde örülen alt yapı ile örtü sistemi içten ve dıştan harçla sıvanmıştır. Yapıda az sayıda pencere olmasına rağmen aydınlık ve ferah bir mekân etkisi vardır. Caminin kuzeybatı köşesindeki tuğla minare Bağdat’ın en eski minareleri arasında yer almaktadır. Sekizgen kaide üzerinde yükselen silindirik gövdesi ve tipik şerefesiyle Selçuklu üslûbunu yansıtmaktadır. İki silme kuşak dışında gövde süslemesiz bırakılmıştır. Şerefenin altı, eşit aralıklarla dizilmiş iki değişik boyuttaki mukarnas dizisiyle donatılmıştır. Mukarnas dizisinin altında, hücrelerin genişliği oranında şekillendirilmiş rûmî ve palmetlerden oluşan ince işlemeli bitki kompozisyonları mevcuttur. Geniş panolardan biri 612 (1215) tarihini taşıyan kitâbelik şeklinde düzenlenmiştir. Düz tuğla örgülü petek ve şerefe korkuluğundaki çinili süsleme kuşakları ile dilimli ve yeşil çinili külâh minarenin uzaktan dikkati çeken unsurlarıdır. Eski fotoğraflarda Osmanlı döneminde külâhın çiçek motifli çinilerle kaplı olduğu görülmektedir. Ma’rûf-i Kerhî Külliyesi’nin tamamı günümüze kadar gelmemiş olsa da Selçuklu döneminden kalan minaresi, Osmanlı mimarisinin üslûp ve belgelerini üzerinde taşıyan cami ve tûrbesiyle Bağdat’taki Türk mimari eserlerinin önemli bir örneğini teşkil etmektedir. Kubbelerdeki çini kaplamalar mahallî geleneğin bir yansımasıdır. Tarihî kaynaklarda caminin türbeye sonradan eklendiği kaydedilirse de plan ve mimari özellikleri günümüze ulaşabilen bu iki yapının aynı anda tasarlandığını göstermektedir [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 28 , sy 67-68 , Hazırlayan ; Reşat Öngören Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 28 , sy 68-69 , Hazırlayan ; Abdulselam Uluçam [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Seyyid Nur Muhammed Bedayuni (k.s.)
Hindistan – Serhend’de İmam Rabbani hazretlerinin 200 metre güneyinde İmam-ı Rabbani Hazretleri nin torunu ve eI-Urvetü’l-Vüska Muhammed Masum el Faruki Hazretleri’nin altıncı oğludur, ismi Muhammed Seyfüddîn, nisbesi Farükî’dir. Muhyi’s-sünne (sünneti ihya eden) lakabıyla meşhur olmuştur. 1055 (1645) senesinde Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. 1684 (H. 1095) senesinde aynı yerde vefat etti. Kabri, babası Muhammed Masum el-Faruki Hazretleri’nin türbesinin yakınındaki türbededir. Seyfüddin-i Farükî (Kuddise Sirruhü) küçük yaşından itibaren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Sonra amcası Muhammed Sa’id’den akli ve nakli ilimleri tahsil edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının marifet deryası olan babası Muhammed Ma’sum-i Faruki Hazretleri’nin teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usul ve adabı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde manevi mertebeleri kat etti, birçok hallerin ve kerametlerin sahibi oldu. Manevî derecelere kavuşup, arifler semasının ayı ve alimlerin baştacı oldu. Kendisine, ilahî hazinelerin kapıları aralanıp, birçok ihsanlara kavuştu. Zahiren ve batinen olgunlaştıktan sonra babasının emriyle insanlara, Allah-u Te’ala’nın dinin, Rasullulah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in güzel ahlakını anlatmak ve vaktin sultanı Evrengzib AIemgir Han’ın dini terbiyesi için vazifelendirilip Delhi’ye gitti. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan’da yayılmış birçok bidat ve sapıklık, Sultan Alemgir Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, valiler ve devlet adamları da Seyfüddin-i Faruki Hazretleri’nin sohbetleriyle şereflenip hidayete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzurunda ayakta dururlardı. Muhammed Seyfüddin-i Faruki Hazretleri’nin himmet ve bereketiyle, Hindistan’ın her tarafında İslamiyet yayılıp Müslümanlar kuvvetlendi. Bidat sahipleri ve kafirler perişan olup, hiçbir yerde kabul görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti. Muhammed Seyfüddin-i Faruki Hazretleri, Delhi’deki bu gelişmeleri ve Sultan Alemgir Han’ın sevindirici halini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip dua etti. Delhi’de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kafirler, facirler, fasıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzuruyla şereflenince, hidayete kavuşup eski günahlarına tevbe edip, istiğfar ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidayete ve kemale kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergahına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı. Delhi’de kurduğu tekkeden pekçok halifeler yetişti. Burada yetişen halifeler aracılığıyla, Nakşibendiyye’nin Müceddidiye kolu, Afganistan, Türkistan, Irak ve Şam bölgelerine yayıldı. Ömrünü islamiyet’in emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyada ve ahirette saadete, kurtuluşa ermeleri için sarf eden Muhammedi Seyfüddin Hazretleri bin dört yüz veli yetiştirdi. Birçok velî ve mürşid-i kamil yetiştirip, insanların hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Seyyid Nur Muhammed Bedayuni (Kuddise Sirruhü) yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kamilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzurunda kemale geldi. Beşi henüz küçüktü. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed Azam, Şeyh Muhammed Hüseyin ve Şeyh Muhammed Şu’ayb’dır. Diğer oğulları Muhammed İsa, Muhammed Musa, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve Abdurrahman’dır. Altı kızı vardı. Bunların isimleri de Cennet, Habibe, Saire, Şehrî, Refiunnisa ve Zehra’dır. (Rahmetullahi Aleyhim ve Aleyhinne Ecma’în) ”Mektubat-ı Seyfiyye” adlı bir eseri olup, için de yüz doksan mektup vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed Azam (Rahimehullah) toplayıp kitap haline getirmiş, Hindistan’ın Haydarabad şehrinde basılmıştır. Kaynaklar ; Lalegül dergisi – Cübbeli Ahmet Hoca Efendi (Muhammed Fazlullah es-Serhendi, ‘Umdetü’l-makamat, sh:392; Yusuf en-Nebhanî, Cami’u keramati’l-evliya, 1/204; Muhammed Zahid el-Kevserî, İrgamü’l-merîd, sh:75; ‘Abdülmecid el-Ham, el-Kevkebü’d-dürriyye ‘ale’l-Hadaiki’l-verdıyye fi ecillai’s-sadati’n-Nakşibendiyye, sh:593-595; Ahmed Hilmî, Hadîkatü ‘1-evliya, sh:112; İslam Alimleri Ansiklopedisi, 16/173)
Yusuf Has Hacib

Hz. Havva
Suudi Arabistan – Cidde

İbrahim Hayrani
İstanbul – Üsküdar – Küçük Selimiye camii

İnadiye Baba
İstanbul – Fındıkzade – Günaydın sokakta.

Emir Ahmed Buhari
İstanbul – Fatih Hayatı Buharada tahminen 1443 yılında doğan Emir Ahmed Buhari hazretleri, Peygamber Efendimizin soyandan gelmesi sebebiyle Emir ve Seyyid sıfatlarıyla anıldığı gibi Buharalı oluşu nedeniyle Buhari nisbesiyle de tanınmaktadır, ilköğrenimini babası Muhammed’in yanında tamamladıktan sonra ilim tahsilinde ilerlemek amacıyla başta Semerkant olmak üzere bölgenin tanınmış ilim merkezlerine seyahatlerde bulundu. Nakşibendiyye silsilesinin on ikinci sırasında yer alan Mahmud Encirfağnevînin neslinden oluşu dikkate alındığında tasavvuf kültürüne aşina bir aileden geldiği görülmektedir. Tasavvufa Yönelişi Gençlik döneminde tasavvufa ilgisi artınca Semerkanta giderek dönemin meşhur Nakşi şeyhi Ubeydullah Ahrar’a (ö. 1490) intisap etti. Bir taraftan tasavvufi terbiyesini tamamlıyor, diğer taraftan farklı coğrafyalardan dergaha gelen derviş ve şeyhlerle tanışma imkanı buluyordu. O dönemde Anadoludan Semerkanta gelerek şeyhine bağlanan Molla Abdullah İlahî ile tanıştı. Emir Buharî, şeyhinin kendisine, gerek peygamberimizin soyundan gelmesi gerekse Encîrfağnevî’nin torunu olması hasebiyle göstermiş olduğu ikram ve saygıdan mahcup oluyor ve manevi terbiyesinde bunu bir perde olarak görüyordu. Bir gün dayanamayarak sebebini sorduğunda şeyhi “Size nasıl teveccüh ve ikramda bulunmayalım ki, sizi her gördüğümde iki ulu şahsın yüceliğini müşahede etmekteyim. Birincisi Hz. Peygamberin neslinden oluşunuz, diğeri ise Hace Mahmud’un dedeniz oluşudur” diye cevap verdi. Anadolu’ya Gelişi Molla Abdullah ilahi bir yıl sonra tasavvufi terbiyesini tamamlayıp hilafet aldığında Emir Ahmed, hem ilmî yeterliliğinden hem de manevi yapısından etkilendiği bu zatla birlikte Anadolu ya gitmek için şeyhinden izin istedi. Ubeydullah Ahrar’ın izin vermesi üzerine bütün malını ailesine bırakarak Abdullah İlahî ile birlikte Kütahyaya gitti. Şeyh İlahi, memleketi olan Simava yerleşince ona intisap etti ve yanında seyr ü sülükunu tamamlamaya çalıştı. Emir Ahmed Buharî, Nakşibendi tarikatına bağlılığını şu sözlerle dile getirmiştir: Tarîk-i Hakk’ın alası tarîk-i Nakşibendîdir Tarîk-i Nakşibendînin reisi Mir Efendi’dir Müsellem cümle illerde onun yolu ve halidir Kalan tesiri dillerde onun nush u pendidir Şu denli zahir ü batın olubdur Hocanın nakdi Görenler bir nazar onu diyeler kim o kendidir Aceb ahü-yı vahşidir gönül kimseye sayd olmaz Şikar eden hemen onu senin cezbin kemendidir Demidir şimdiden geri nazar kılsan Buhari’ye Ki ol biçare olgandan tapunun derdmendidir Hac Yolculuğu Emir Ahmed, Hac mevsimi yaklaştığında şeyhinden Hicaz bölgesine gitmek için izin istedi. Şeyhi kendisine on akçe yol harçlığı verdi ve ahırda bulunan bineklerden istediğini almasını söyledi. Akşam namazını şeyhiyle kıldıktan sonra dervişlerin sofrasından bir ekmek alarak koynuna koydu. Beraberinde bir Mushaf, bir Mesnevî ve şeyhinin verdikleriyle yola çıktı. Yolcuğu esnasında Mushafı çaldırmış, Mesnevîyi de bir kişinin ısrarı üzerine 200 akçeye hediye etmişti. Kudüse uğrayarak burada bir müddet kalan Emir Ahmed, ikamet amacıyla Mescid-i Aksanın yanındaki odalardan birine yerleşti. Bu süre zarfında vakıf imkanlarından faydalanmayı kabul etmedi ve kimseden sadaka almadan geçimini kitap istinsahı ile sağlamayı tercih etti. Maddi imkanlarının tükendiği bir sırada Cenab-ı Hakkın kendisine nasıl yardım ettiğini şu sözlerle anlatmaktadır: “Kudüs’te bulunduğum zamanlarda mescidin imamı bizi sevdiği için Kudüs medreselerinden bir oda verdi, orada kaldım. “Medrese görevlisi bize iki ekmek getirir ve odanın tayini olduğunu söylerdi. Ben vakıf ekmeği yemeyi kabul etmedim ve ihtiyacının olmadığını söyledim. Bunun üzerine “Al da başkasına ver, çünkü zengindir diye seni bu odadan atarlar” deyince ekmeleri alıp yine ona verirdim. Daha sonra hatırımdan, yazı yazma gibi bir işim olsa da ondan günde bir akçe alıp geçimimi temin etsem düşüncesi geçti. Bu esnada bir Arap odadan içeri girerek her kağıdına bir akçe karşılığında bir kitabı yazmamı istedi, kabul ettim. Kalem, divit ve kağıt getirdi. Orada olduğum müddetçe günde bir kâğıt yazıp aldığım bir akçeyi nafaka edinerek kimseden sadaka almadan zenginler gibi geçindim. Kudüs’teki ikametinin ardından Mekkeye giden Emir Ahmed, burada kaldığı dönemde çetin bir riyazet ve mücahede yolunu benimsedi. Mekke’de iken her gün yedi kere tavaf ve yedi kere say yapmaya kendi kendine söz verdi. Böylece haftada kırk dokuz tavaf ve bir o kadar say etmiş oldu. Geceleri Harem-i şerife karşı gah ayakta durduğunu gah oturarak ibadet ettiğini ve bir an bile yatıp uyumadığını söyler. Simav’a Dönüş Bir yıl sonra Abdullah İlahi hacca giden tüccarlarla haber göndererek Emir Buhari’yi Simav’a çağırdı. Şeyhinin davetini alır almaz Anadolu ya döndü ve uzun bir müddet Simav da kaldı. Bu dönemde tekkedeki işlerin yanı sıra imamlık görevini de üstlenen Emir Buharî, o günlerde yaşadıklarını şöyle dile getirmektedir: “Hz. Şeyh ile Simav’da olduğumuz zamanlar beş vakit namazda bize imamlık görevini vermişlerdi. Şeyhin bir merkep ve katırı vardı. Güneş doğduktan sonra her gün onları sürüp öğle vaktine değin dağdan odun getirirdim. Öğle namazını kıldıktan sonra sürülecek varsa çift sürer, orak vaktinde orak biçerdim. Diğer zamanlarda da sırtımda çalı-çırpı götürür, şeyhin bağ ve bahçesinin duvarına bend ederdim. İkindi namazını kıldıktan sonra ise hazretin huzuruna varırdım. Geceleri uyumadığımdan odun kesmek için dağa gittiğim zaman kuşluk vaktinde davarları otlamaları için bir müddet salıverir ve o sırada bir ağaca yaslanır uyurdum” Yaklaşık altı yıl boyunca bu görevini canla başla sürdürmüş ve şeyhinin ifadesiyle, bu süre zarfında geceleri hiç uyumayarak yatsı namazı için aldığı abdest ile sabah namazını kıldırmıştır. Bu sırada Fatih Sultan Mehmet, Abdullah İlahi’nin adını duymuş ve onu İstanbul’a davet etmişti. Ancak İstanbul’a gitmekte tereddüt gösteren Şeyh ilahi, müridi Ahmed Buharî’nin Anadolu’daki diğer şeyhleri ziyaret etme isteğini öğrenince, İstanbul’dan gelen davetleri göz önünde bulundurarak gitmesine izin verdi. Ayrıca ondan İstanbul’un dini ve tasavvufi durumunu kendisine bildirmesini de istedi. İstanbul Yolunda İstanbula ulaşan Emir Ahmed, ilk olarak daha önce adını duymuş olduğu Zeyniyye meşayıhından Şeyh Vefanın (ö. 1491) tekkesine misafir oldu: “İstanbul’a gittim, gurbet eli. Ne ben kimseyi tanıyorum ne de kimse beni. Şeyh Vefa hazretlerinin makamını sordum ve camilerine vardım. Bir köşede ikindi namazının sünnetini kıldım. Şeyh Vefa, mihrap içindeki kapıyı açarak geldi ve imamlık yaptı. Namazdan sonra dervişlerle meşgul oldu. Ben de bir yere oturup uzaktan şeyhe bakıyordum. Başımı kaldırıp şeyhin tarafına her baktığımda şeyh de başlarını kaldırıp bana bakardı. Evrad tamam olunca musafaha yapmak niyetiyle yerimden kalktım. Şeyh de yerlerinden kalkıp bana doğru geldi ve beni bağrına bastı. Bir müddet hiç konuşmadan sessizce oturdum. Dervişlere, “Kendileri misafirimizdir, ona iyi bakınız” deyip gitti. Üç gün orada kaldıktan sonra şeyhten izin alıp ayrıldım.” İstanbul’daki ziyaretlerinin sonucunda şeyhine, şehirdeki sosyal karmaşayı ima eden bir mektup yazarak, Burada gönlü rahat olan o kimsedir ki Yarin eteğine yapışmış ve bir köşeye çekilmiştir anlamındaki şiiriyle Simav’da kalmasını tavsiye etti. Sonrasında Abdullah ilahînin İstanbul’a gelmesi üzerine Emir Buharî, şeyhi ile birlikte irşad görevini sürdürdü. Ancak İstanbul’un karmaşasından sıkılan Şeyh İlahî, Vardar Yenicesine giderken yerine Emir Buhar’yi halife olarak bıraktı. Kurduğu Tekkeler Bir Nakşi şeyhi olarak önceleri Fatih Camii civarındaki evinde müritlerinin tasavvufi terbiyesi ile ilgilenen Emir Buharî, zamanla burasi yeterli olmayınca Sultan II. Bayezid’in desteği ile aynı semtte bir mescid ve tekke inşa etti. Bunu 1512 de Ayvansaray da kurulan ikinci bir tekke izledi. Bu açıdan bakıldığında Emir Ahmed Buharî, Nakşibendiliğin İstanbul da yayılmasını sağlayan sufî olarak tasavvuf tarihi kayıtlarına girmiştir. Vefatı Temmuz 1516 yılında, yetmiş üç yaşında, kuşluk vaktinden evvel vefat eden Emir Buharînin cenaze namazı, Zenbilli Ali Efendi tarafından kalabalık bir cemaat eşliğinde kıldırıldı ve Fatih’teki tekkesinin bahçesine defnolundu. Vefatından önce bütün müritleri ve sevenleriyle helalleşerek veda eden Emir Buharî, onları zühd ve takva üzere yaşamaları ve istikametten ayrılmamaları konusunda uyardı. Halifelerinden Mahmud, şeyhinin vefatı ile ilgili şu olayı kaydetmektedir: “Efendi hazretleri vefat edince mübarek bedenlerini bir çadır içinde yıkamıştık. Bir derviş su döküyordu, bir derviş de mendille devamlı benim terimi siliyordu. Hayadan tere boğulmuştum. O esnada yaşayan bir kişi gibi üç defa gözlerini açıp baktılar. Kabre indirip toprağa koyduğum zaman hemen kendileri kıbleden yana sağ taraflarına döndüler. Olaya şahid olan hafızlar gayr-ı ihtiyari salavat getirmeye başladılar.” Yine Mahmud Çelebi anlatıyor: “Mübarek mezarlarının yanında bir defne ağacı vardı, ağacın kesilmemesini, mana aleminde dört defa vasiyet etmişlerdi. Bu vasiyete bakıp galiba kabrinin üzeri örtülmesin demek istiyor diye düşündüm. Zamanla dostlar, kabrinin üzerini örtmek ve türbe yapmak istediklerinde ağacın kesilmesi gerekti. Bana danıştılar, zahiren izin vermedim ama ben gittikten sonra bildiginiz gibi yapın dedim. Gittikten sonra o ağacı kesmişler, etrafını duvar yapıp üzerini örtmüşler. Mübarek kabirleri rıhtım üzerinde ve taştan idi. Defne ağacı yeniden çıkıp büyümüştü. Taptaze ve yemyeşil uzayıp gidiyordu” Emir Ahmed Buharînin diğer tarikat şeyhleri tarafından da sevildiği ve itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim o dönemde yaygın tarikatlardan biri olan Halvetiyye’nin önemli şeyhlerinden ve aynı zamanda ulemadan olan Kasım Çelebi (ö. 1518), şeyhin vefat ettiği gece ay tutulanca “Hay Emir Buharî hazretleri vefat etti” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. Emir Buharînin vefatına binaen, müritlerinden Bursa Kaplıca Medresesi müderrisi Hızır Bey Çelebi, aşağıdaki manzumeyi söylemiştir: Müşkil imiş firkati şeyhin be-gayet ah şeyh Kande gitti bilmezin ol mazharullah şeyh Bu firak ve hasrete, bu hicre ve bu hakte Gönlüme dedim ki de tarih, dedi vah şeyh Halifelerinden Lamiî Çelebi de Emir Buharînin vefatı üzerine bir manzume söylemiş ve bu manzumenin tarih içeren şu son beyti, aynı zamanda türbenin de kitabesi olarak hakkedilmiştir: Can dimağın çünkü bu sevda buharı kapladı Dil dedi tarih Ey Seyyid Buhahî ah vah HALİFELERİ Nakşibendîlik, Emir Ahmed Buharî’nin sohbet ve irşat halkasında yetişen birçok halifesi sayesinde başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yayılma imkanı bulmuştur. Halifeleri arasında özellikle Mahmud Çelebi, Hekim Çelebi, Piri Halife Hamidi ve Lamiî Çelebi ön plana çıkmıştır. 1. Mahmut Celebi Aslen Amasyalı olan Mahmut Çelebi, zahirî ilimleri tamamlamasının ardından tasavvufa yöneldi ve bir müddet Abdullah ilahînin sohbetlerinden istifade ettiyse de şeyhinin vefatının ardından Emir Buharîye intisap ederek tasavvufî terbiyesini onun yanında tamamladı. Aynı zamanda şeyhin kızı Fatma Hanımla evlenerek damadı oldu. Emir Ahmed Buharî’nin vefatından sonra da baş halife olarak Fatih’teki tekkede yerine geçti ve burada yaklaşık on altı yıl irşad vazifesini sürdürdü. Öte yandan Edirnekapıda yaptırdığı tekkenin de meşihatini üstlendi. Tekkesinde Mesnevi okuttuğu ve anlaşılmayan yerlerin tasavvufi izahlarını yaptığı nakledilir. Mahmud Çelebi, 1532 yılındaki vefatı üzerine Şeyhülislam İbn Kemal tarafından Fatih Camii’nde kıldırılan cenaze namazının ardından Edirnekapı’daki dergaha defnolunmuştur. Ulema çevresinden yetiştirdiği alimler arasında Gelibolulu Muslihuddin Mustafa Sururî ve Bursada kurduğu tekke ile Nakşîliği yaymaya çalışan Müşemmilzade Mehmet Efendi bulunmaktadır. 2. Hekim Çelebi Emir Ahmed Buhari’nin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden biri de Hekim Çelebi diye bilinen Şeyh Mehmet b. Seyyid Ahmed’tir. Bir süre medrese tahsili gördükten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emir Ahmed Buharî’ye intisap ederek onun gözetiminde seyr ü sülükunu tamamladı, İzmitli olan Şeyh Mehmet Efendiye tıp ilmindeki maharetinden dolayı “Hekim Çelebi”, hikmet ilmine vukufiyeti sebebiyle de “Hakim Çelebi” denildiği belirtilir. Şeyhinin vefatından sonra ilk zamanlarda tekke kurmayarak bazen İstanbul, bazen de Bursa da zahidane bir şekilde hayatını sürdürdü ve bu dönem zarfında birkaç defa hacca gitti. Müritlerinden Damat Rüstem Paşanın ısrarı üzerine Koska semtinde kendi adına kurulan tekkede 1567 yılındaki vefatına kadar irşat görevine devam etti. 3. Piri Halife Hamidi Emir Ahmed Buharînin Nakşibendîliği yaymak için Anadolu’ya gönderdiği halifelerindendir. Şeyhinden hilafet aldıktan sonra Ispartaya yerleşerek vaktinin çoğunu halkı irşat etmek için harcadı. Keramet sahibi zat olarak tanınan Pîrî Halife’nin akıl hastalarını da tedavi ettiği bilinmektedir. Halkın yanı sıra devlet adamlarının da uğrak yeri olan tekkesi, bölgede şöhret buldu. Damat Rüstem Paşa Kanunînin gazabına uğradığında Isparta’ya giderek şeyhin himmetine sığınmış ve kendisine akıl vermesini istemiştir. Piri Halife, halkın istifadesi için yaptırdığı çeşmelerden başka evine yakın bir yerde bir mescitle bir de mektep inşa etmiştir. 4. Lamiî Celebi 16. yüzyılın önemli mutasavvıf ve güçlü ediplerindendir. Bursalı olan Lamii Çelebinin asıl adı Mahmud’dur. Babasi II. Bayezid’in defterdarlarından Osman Çelebi, dedesi Nakkaşlığın Anadolu’da yayılmasında emeği geçen ve Yeşil Türbenin nakışlarını yapan Nakkaş Ali b. Ilyas Alidir. Gençliğinde zahirî ilimleri tamamlayan Lamiî Çelebi, Emir Ahmed Buharînin gözetiminde tasavvufî terbiyesini tamamladı, icazet aldıktan sonra da Bursa’ya gelerek dedesinin bina ettiği Nakkaş Ali zaviyesine yerleşti. Adı geçen tekkede irşad faaliyetlerini sürdürürken ayrıca Gülşeni şeyhi İlhamî Efendi vasıtasıyla Gülşeniyye Tarikatı’na intisap ettiği kaydedilmektedir. Nazım ve nesir olarak telif ve tercüme ettiği sayısı otuza ulaşan eserleri sayesinde başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında da haklı ve kalıcı bir yer edinen Lamii Çelebi ye asıl şöhret kazandıran, hiç şüphe yok ki Caminin Nefehatul-üns isimli eserini Türkçeye tercüme etmesidir. Bu sebeple Anadolu’nun Camîsi (Camî-i Rum) lakabıyla meşhur oldu. 938/1531 yılında vefat etmiş ve hizmet ettiği tekkenin hazîresine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbulda Buharalı Bir Derviş – Emir Ahmed Buhari , Prof. Dr. Abdurrezzak Tek , Diyanet İşleri Bakanlığı

Hüseyin Sadık Efendi
İstanbul – Fatih – Balat – Tahtaminare camii yanı ………….

Şeyh Ahmed El Cezeri
adres

Ebceloğlu Türbesi
adres

Şeyh Abdullah Efendi – Sakarya
adres

Veysel Dede
adres

Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi Türbesi
Akdağmadeni Muşalikalesi Köyü Akdağmadeni/YOZGAT …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

I. İzettin Keykavus
adres

Emir Kemarettin Türbesi
adres

Hıdır Abdal Türbesi
adres
Hasan Basri Türbesi – Malatya

Bayraktar Dede
adres

Emir Ali Pişrev Türbesi
adres

Döner Kümbet
adres
Musa Dede Paşa Bayburti

Melik Gazi – Erzincan
Erzincan – Kemah’ın Kuzeybatısındaki kayalıklar üzerindedir. …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Çandarlı İbrahim Paşa
Bursa – İznik’de Çandarlı Meydanında …….

Attar Hoca Türbesi
Manisa – Merkez’de Attar Hoca camii içerisinde Attar Hoca’nın kabri, karaköy semtinde bulunan ve 1480’de yaptırılmış olan Attar Hoca Camii’nin son cemaat mahallinde, minarenin yanındadır Eyne Gazi Mahallesinde daha sonraları Attar Ece (Hoca) tarafından bir cami yaptırılmasıyla mahalleye Attar Ece adı verilir. Attar Hoca’nın Saruhanoğulları devrinde yaşamış olan Revak Sultan’ın kardeşi olduğu ileri sürülür Kaynaklardan Attar Hoca’nın testicilik yaptığı ve dükkânının da şimdiki Karaköy Kur’ân Kursu’nun bulunduğu yerde olduğunu öğreniyoruz. Attar Hoca’ya ait şöyle bir menkıbe anlatılmaktadır: “Adamın biri bir gün Attar Ece’nin bir testisini kırar. Sonraki bir gün yine gelir ve bir testisini daha kırar. Üçüncü de yine kasten testisini kırmaya geldiğinde Attar Ece bu şahsı yakalar ve, “senin Hızır olduğunu herkese söylerim”, der. Hızır (a.s.), “Ne olur söyleme” der. Attar Ece de, “ o zaman günde bir vakit namazı bu camide kılar isen söylemem” der. O günden beri Hızır (a.s.)’ın bu camide hergün bir vakit namaza geldiğine inanılmaktadır. Cami yapılacağı zaman, vakıfın cami alanının geniş tutulmasını istemiş olduğu, bunun sebebini soranlara da, “gün gelecek burada çocuklar oynayacak” diyerek, ileride bir gün burada bir Kur’ân kursunun yapılacağına işaret etmiş olduğu anlatılır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Kemah Dede
Manisa – demirci – Yeşildere Köyünde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Sarı Hoca Abdullah Efendi

Sultanlar Türbesi
Manisa – Merkez’de Konuk caddesi üzerinde …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Bilal Dede – Aydın
Aydın – Koçarlı İlçesi – Dedeköy’de … Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.