Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 10 / 29 · 2.869 kayıt
Ballı Baba

Ballı Baba

Kırıkkale – Balı Şeyh İlçesinde

📍 Kırıkkale
Yanar Fırına Giren Hacı Gazali Başer

Yanar Fırına Giren Hacı Gazali Başer

Aksaray – Ervah Kabristanında ( Somuncu Baba Türbesi yakınında) Hacı Gazali Başer Hazretleri’nin türbesi Ervah Mezarlığında Şeyh Hamza Baba türbesinin yanındadır. Mezarında yazdığına göre Hacı İsmail Oğlu Yanan Fırına Giren Hacı Gazali’dir. Rufai tarikatındandır. Türbenin üstü açıktır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Aksaray
Cabbar Dede

Cabbar Dede

Bosna Hersek – Saraybosna ‘da Trebeviç Tepesinde …….

Sarı Saltuk – Bosna Hersek

Sarı Saltuk – Bosna Hersek

Bosna Hersek – Mostar’da Blagay Tekkesinde Kaynaklara göre 1210 – 1293 yılları arasında yaşayan San Saltuk, Çepni Türkmen Aşireti’nin dini lideri konumunda olan Türkmen babasıdır. Sarı Saltuk aynı zamanda çağdaşı olan Hacı Bektaş-ı Velî gibi Kalenderi Tarîkatı’nın Haydarîye koluna mensup bir şeyhtir. Türk folklorunda “Saltuk Baba” motifli destan, efsane ve menkibe çok yaygın olup, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafî sahaya yayıldığı görülür. San Saltuk’a ait geniş bilgiyi çeşitli kaynakların yanında özellikle Cem Sultan tarafından maiyetindeki Ebü’l-Hayr-ı Rumî’ye yazdırılan ve 1480 yılında tamamlanan “Saltukname” de bulmaktayız. Bu eser San Saltuk’un ölümünden çok sonra yazılmıştır . Menkîbelere göre Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’tan sonra “Sarı Saltuk” lakabı ile tanınan müridi Muhammed Buhari’ye meşhur tahta kılıcını beline kuşatarak Horasan erenleriyle beraber Anadolu’ya göndermiştir. Sarı Saltuk, Anadolu ve Balkanlar’ın fethi sırasında gazalara savaşlara katılan kahramanlığı ve velayeti ile daha yaşarken efsanevi bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır. Aslen Buharalı olan San Saltuk’un asıl adının Saltukname’de “Şerif Hızır” olduğu belirtilirken, Evliya Çelebi de “Muhammed Buhari” şeklinde zikretmektedir. Türk geleneklerine uygun olarak 14 yaşında gösterdiği kahramanlıktan dolayı, “Saltuk” adım almıştır. San Saltuk, Anadolu Selçuklu Sultanı II. tzzeddin Keykavus’un teşvikiyle 1263 yılında bugün Romanya’nın sınırları dahilinde olan Dobruca’ya Çebni boyuna mensup aşiretiyle beraber göç etmiştir. San Saltuk, burada bir zaviye kurarak Balkanlar’ın Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük katkıları olan Türk kahramanı ve İslam büyüğüdür. Kaynaklara göre San Saltuk 1293 yılında vefat etmiş ve Dobruca’daki Babadağı Türbesi’ne defnedİlmiştir. Saltukname’de, San Saltuk’un 12 mezarı olduğu belirtilmektedir. San Saltuk, kralların ve beylerin mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek, her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder. Çünkü ölümünden sonra 12 yerde makamının olacağını müritlerine söylemiştir. Saltuknameye göre. San Saltuk’un tabutunu alarak ülkesine götüren krallar ve beyler şunlardır : Tatar Ham, Eflak, Bogran, Rus, Üngürüs (Macar}, Leh (Polonya). Çeh (Çek), Bosin (Bosna), Beravatı (Hırvat ?), Kamaîa (?). Bunların yanında Baba’ya (Babadağı-Romanya) ve Eski Baba’ya (Babaeski-Kırklareli) gömülen tabutlarla mezar sayisi on ikiye ulaşmaktadır. Bazı kaynaklarda ise Sarı Saltuk’un vefatından önce 7 tabut hazırlattırdığı ve uzaklarda bulunan 7 kafir memleketine defnedilmesini vasiyet eniği belirtilmektedir. Böylece kabrimi ziyaret edecek Müslümanların hakiki mezarını bilemeyeceklerini ve 7 kafir memleketin her birine gitmek mecburiyetinde kalacaklarını ve dolayısıyla bu ülkelerin İslam devletine ilhak edileceğini düşünmüştür. Bektaşiler, her türlü mahallî inançları kolayca bünyesine mal edebilen bir inanç yapışma sahip olmuşlardır. Bunun tipik bir örneğini Sarı Saltuk Zaviyeleri teşkil eder. Bu zaviyeler Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’da bulundukları yerlerde mahallî aziz kültlerini kendilerine mal ederek İslamileştirmişler ve böylece yerli Hristiyanları zahmetsizce ihtida etmişlerdir. Sarı Saltuk hala Anadolu ve Balkan Türklerinin gönlünde ve hafızasında yaşamaktadır. Günümüzde Balkanlar’dan Anadolu’ya uzanan geniş coğrafyada, Sarı Saltuk’a atfedilen birçok türbe ve mezar bulunmaktadır. Tespit edilen türbe ve mezarların bulunduğu yerler şunlardır: Kaliakra (Varna-Bulgaristan), Babadağı (Romanya), Ohri (Makedonya), Djakovica (Arnaviftluk), Kruja (Arnavutluk), Kosava, îpek (Kosava), Blagay (Bosna-Hersek), Korfu Adasi (Yunanistan), Bor (Niğde), Babaeski (Kırklareli), Hozat (Tunceli), Diyarbakır, îznik (Bursa), Rumeli Feneri (îstanbul) ve Kütahya Sarı Saltuk’un türbe ve mezarları genellikle tepelik yerlerde, akarsuların ve büyük ağaçların yanlarında bulunmaktadır. Bilindiği gibi bunlar, İslamiyet öncesi Türk inancı içerisinde kutsallık atfedilen yerlerdir. Yine bu türbe ve makamların normal mezarlıkların içerisinde bulunmaması da yurdumuzda diğer makamlarda görülen özelliklerdir . Yukarıda belirttiğimiz gibi San Saltuk ve Hacı Bektaş-ı Velî aynı dönemde Anadolu’da yaşamışlar ve her ikisi de Kalenderi Tarîkatı’nın Haydarîye koluna mensuptular. XVI. yüzyıl başlannda Balım Sultan tarafindan kurulan Bektaşi Tarikatı, Hacı Bektaş gibi San Saltuk’u da Kalenderi Tarikatı’na mensup oldukları için büyük mürşitleri olarak tanımışlardır. Bundan dolayı günümüzde de Sarı Saltuk kültü hem Bektaşiler’de hem de Alevîler arasında güçlü bir şekilde yaşamaktadır. Böylece Bektaşi Tarîkatı’nın yayıldığı her bölge, San Saltuk’un mezarının da kendi bölgesinde bir mekana yerleştirmiştir. Aynı şekilde Niğde-Bor’u 1649 yılında ziyaret eden Evliya Çelebi yapıdan; “Eski Mezarlıkla yer alan Sarı Saltuk Tekkesi de Bektaşiler Tekkesi’dir” şeklinde bahsederek, türbenin yanında “Bektaşi Tekkesi” olduğunu belirtmektedir. Sarı Saltuk Türbesi’ne bitişik olan tekke, 1950’li yillara kadar mevcuttu. Yukarıda belirttiğimiz gibi Sarı Saltuk’un, 1293 yılında Dobruca’da (Romanya) vefat ettiği ve “Dobruca Babadağı Türbesi” ne defnedildiği kabul edilmektedir. Balkanlar’dan Anadolu’ya yayılan diğer türbe ve mezarların ise San Saltuk adına inşa edilen “makam türbeleri” olduğu anlaşılmaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Nalçacı Halil Efendi

Nalçacı Halil Efendi

İstanbul -Üsküdar’da Karacaahmet Kabristanının arkasında yer alan Nalçacı Halil camii haziresinde ……

📍 İstanbul
Bediüzzaman Ahmed Hamedani

Bediüzzaman Ahmed Hamedani

Şanlıurfa – Merkez’de yer alan Bediüzzaman kabristanında. Kabristanda 1 nolu kapı tarafından 11 Nisan Fuar caddesi üzerinden Hilton a doğru çıkarken soldaki ilk merdivenlerden çıkınca hemen karşımızda …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Bediüzzaman Said-i Nursi makamı

Bediüzzaman Said-i Nursi makamı

Şanlıurfa – Balıklı gölün hemen yanında bulunan Mevlana Halid dergahı camiinin avlusunda Said Nursî, nufusa göre Said Okur, 1878’de Bitlis’te doğmuştur. İslam alimi ve müfessirdir. Risale-i Nur külliyatı’nın yazarıdır. Yaşadığı dönemin İslam uleması tarafından 15 yaşındayken verilen ”Bediüzzaman” zamanın en iyisi lakabı, zamanla ismiyle birlikte anılmıştır. Said Nursi, 31 Mart isyanı sonrasında tutukiandı, yargılandı ve suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine Ankara’ya giderek kendisiyle görüştü ve bir süre Ankara’da ikamet etti. Daha sonra Van’a yerleşti. Şeyh Said isyanı ile herhangi bir ilişkisi olmamasına rağmen takibe alınarak, Isparta’nın Eğridir ilçesine bağlı Barla’ya sürgün edildi. Daha sonra da Burdur, Isparta, Kastamonu ve Emirdağ’a yazdığı bazı kitaplar sebebiyle sürgün edildi. Kitaplarından dolayı yargılandığı dönemlerde aylarca Eskişehir, Denizli, Afyon hapishanelerinde tutuklu kaldı ancak beraat etti. 23 Mart 1960’da Şanlıurfa’da vefat etti. Urfa’daki Halil-ur Rahman Dergahı’na defnedildi. Ancak 12 Temmuz 1960’da 27 Mayıs Darbesi hükümetinin emriyle mezarı yıktırıldı ve açıklanmayan bir yere (muhtemelen Ispartaya) nakledildi. Kaynak: Kültür ve İnançlar diyarı Şanlıurfa – Şanlıurfa Valiliği Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Şemseddin Abid Çelebi

Şemseddin Abid Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana Müzesinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Fatma Hatun Türbesi

Fatma Hatun Türbesi

adres

📍 Kırşehir
İshak Paşa Türbesi

İshak Paşa Türbesi

Bursa – İnegöl – İshak paşa camii yanında …..

📍 Bursa
Gömeç Hatun

Gömeç Hatun

Gömeç Hatun Türbesi ; Konya – Musalla Kabristanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Cemel Ali Dede

Cemel Ali Dede

Cemel Ali Dede Türbesi ; Konya – Cemel Ali Dede Camii yanında Burası eski bir Mevlevi Zaviyesi olup, değişik yapılardan oluşuyordu. Günümüze Semahane (Mescid) ve Türbe gelmiştir. Her iki yapı da 13. yüzyıla tarihlenmektedir. Cemel Ali Dede, Mevlana’nın yakınlarından ve Lalası olup Mevlana’yı sırtında taşıdığı için Cemel “deve” lakabını almıştır. Meram’daki bu zaviye Mevlevi kaynaklarında bağlar arasında asude bir yer olarak zikredilir. Vakıf kayıtları, kaynaklar araştırıldığında zaviyede günümüze gelen mescid (semahane) ve türbe ilişkisinden başka bir konak bir mektep daha bulunuyordu. Zaviyenin kuruluşu 13.yüzyıla kadar inmektedir. Türbe, mescidin batı bitişiğindedir. Cenazelik katı olan kuzeye yönelik tipik bir eyvan türbe olduğu anlaşılmaktadır. Türbe daha sonra yapılan mescidle irtibatlıydı. Zaviyeye gelen Mevleviler bu mescidi semahane olarak da kullanmış olabilirler. Türbenin eyvan cephesi 1961 yılındaki onarımda sivri kemer içerisine yerleştirilen bir pencere ile kapatılmış ve süslemeleri bozulmuştur. Bu onarım sırasında, mescidle olan irtibatı kesilmis, batı duvarı yenilenerek bir payanda ile desteklenmiştir Aynı onarım sırasında, türbeye girebilmek için güney taraftan bir kapı açılarak bu cepheye bir oda konulmuştur. Türbe içerisinde sekiz sanduka bulunmaktadır ve bunlardan dördüncüsü Cemel Ali Dede’ye atfedilmektedir. Konya ve çevresinde 13. yüzyıla tarihleye bileceğimiz bu türbe planında birçok yapı bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Gömeç Hatun, Şekerfuruş, Bedreddin Gevhertaş, Eflaki Dede ve Akşehir Reis bucağındaki Emir Yavtaş türbesidir. Sandukalar ve eyvan kemer üzerindeki çiniler önemlidir. Sonradan yapıldığı anlaşılan mescid, bir giriş kısmı ve kübik bir harimden meydana gelmektedir. Tuğla kubbeye tromplarla geçilmektedir. Türbe gibi mescidin de üzeri kurşun kaplıdır, içerisinde orijinal süsleme yoktur. Tanrıkorur, eskiden perde motifli mihrapta aynı uygulamaya yer verildiğini belirtir. Tekkeler kapatıldıktan sonra konak yıkılmış, mektep bir ara jandarmaya verilmişse de daha sonra yıkılmıştır. Kaynak ; Türk Kültür varlıkları envanteri – Konya, Türk Tarik Kurumu, Prof Dr. Haşim Karpuz Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya

Ateşbaz Veli

Ateşbaz Veli Türbesi ; Konya – Meram’da Ateşbaz sokakta yer alan Ateşbaz-ı Veli Tekkesinde Ateşbaz Veli’nin esas adı Şemseddin bin İzzeddin Yusuf’tur. Mevlana ailesi ile Konya’ya gelmiş ve Mevlana’nın aşçılığını yapmıştır Bu sebeple burası mevlevilerce sık ziyaret edilen bir zaviye haline almıştır. H.1305/M.1897 tarihinde Abdül Vahit Çelebi bu türbe ve zaviyeyi onartmıştır. O dönemden kalan “Ya Hazreti Üstaz-ı Veli, Ya Hazreti Mevlana” yazıları türbenin içinde görülür. Ateşbaz’ın sandukasının başında mevlevi sikkesi bulunur. Son onarımlarda türbenin külahı kurşunla kaplanmiştır. Kitabe: Haze’l Kabri Es-seîd eş-şehîd el-merhum Şems El-mille ve ‘d-dîn Yusuf bin İzzü’d-dîn Ateşbaz ila rahmetillahi teala fi mutasifi şehri receb Sene erbaa ve semanîn ve sitte mie gafferallah Tercüme ; Bu kabir 684 yılı Recep ayı ortalarında ölen Şemsü’l milleti ve’d-din, Said, şehid, merhum Ateşbaz İzü’d-din oğlu Yusuf’tur. Yüce Allah Rahmet etsin. Allah affedicidir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Abdullah Bosnevi

Abdullah Bosnevi

Abdullah Bosnevi’nin kabri şerifi ; Konya – Şeyh Sadreddin Konevi camiinin hemen karşısında yol üzerindeki bir binanın önünde. Bursalı Hasan Kabadûz’dan seyr ü sülûkunu tamamlayan Abdullah b. Muhammed, Hilafet merkezinde “Bosnevî”, “Şârihu’l-Fusûs”, “Abdî Efendi” , memleketi Rumelide “Gâibî” lakaplarıyla meşhûr olmuştur. 17. yüzyıl Osmanlı dünyasının önemli mutasavvıf ve şâirlerinden biri olan Bosnevî, H. 992 yılında Bosna’da doğmuştur. Ailesi ve sosyal durumuyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olamadığımız Bosnevî, ilk tahsilini muhtemelen dönemin geleneksel müfredâtına uygun olarak memleketi Bosna’da tamamlamış, daha sonra ilim ve kültür merkezi İstanbul’a gelmiştir. Bosnevî’nin istanbul’a ne zaman geldiğini ve nasıl bir tahsil gördüğünü bilmiyoruz. Ancak ortaya koyduğu derin birikim ve geniş perspektiften hareket ederek bu dönemde felsefe, kelâm ve tasavvufî düşünce disiplinlerini hakkıyle tahsîl etmiş olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Bosnevî tahsilini tamamladıktan sonra Bursa’ya giderek devrin Bayrâmî Melâmîlerinin büyüklerinden Hasan Kabadûz’a intisâb eder. Bu zât hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak melâmîliğin rûhuna uygun olarak terzilikle uğraştığı için “Kabadûz” lakabıyla iştihâr ettiğini biliyoruz. Doğum tarihini bilemediğimiz Hasan Kabadûz’un eserleri de yoktur. Ancak Süleymaniye- Halet Efendi’de 800 numaralı mecmuada iki mektubu bulunmaktadır. Bu mektuplarındaki ifadelerine ve Abdullah Bosnevî ile Hüseyin Lâmekânî gibi zâhirî ve bâtınî ilimlerde ma’mûr iki mürîdinin eserlerine ve hayatlarıyla ilgili bilgilere baktığımızda temkin sahibi bir zât olduğunu müşâhade ederiz. Bosnevî ile tanışmalarını ve ona uyguladığı eğitim usûllerini bilemediğimiz Şeyh Hasan Kabadûz 1010/1601 yılında Bursa’da vefât etmiştir. Şeyhi 1010 yılında vefât ettiğine göre Bosnevî’nin Bursa’ya bu tarihten bir kaç yıl önce gelmiş olması gerekmektedir. Öte yandan İstanbul’da tahsil gören Bosnevî’nin döneminin güçlü ve yaygın tarikatlarına ilgi göstermeyip Bursa’da meskûn bir şeyhi neden ve nasıl tercîh ettiği meçhûl olmakla birlikte onun tasavvufî ve ilmî kişiliğinden hareket ederek birtakım gerekçeler ileri sürülebilir. Bu çerçevede akla ilk gelen ihtimâl, Bosnevî’nin İbnü’l-Arabî düşüncesine fıtrî yatkınlığının olması ve bu düşüncenin o dönemde daha çok Bayrâmî melâmiliği ile temsil edilmiş olmasıdır. Bosnevî’nin melâmî kimliğini öne çıkarması ulemâ ve tarikatler canibinden tenkitler almasına sebep olmuş olabilir. Zira zaman zaman bu kesime karşı çeşitli eleştiriler yapılmıştır. Ama bu tenkitler Bosnevî’nin hem sûfîler hem de devlet ricâli arasında saygı duyulagelen bir zât olmasına engel olamamıştır. Melâmîliğin Arap bölgelerinde yayılmasına hizmet eden Bosnevî, 1046 yılında hem hac amacıyla hem de çeşitli kültürel ilişkilerde bulunmak üzere seyahate çıkar. Önce Mısır’a giden Bosnevî, burada çeşitli çalışmalarda bulunduktan sonra Hicaz’a geçer. Hicaz’da hac vazifesini yerine getirmenin yanında üst düzey muhtelif siyasi ve ilmî muhitlerle ilişkiler kurar. Hac dönüşü Şam’a uğrayan Bosnevî, burada hayatını eserlerini şerhetmeye ve fikirlerini yaymaya vakfettiği tasavvufî düşüncenin otorite ismi İbnü’l-Arabî’nin kabrini ziyaret eder ve uzun bir dönem kabrin civarında halvete girerek Şeyh-i Ekber’in manevî dünyasından feyz alır. Şam’dan sonra Îbnü’l-Arabî düşüncesinin ikinci önemli ismi ve üstadı olarak gördüğü Sadreddîn Konevî’nin kabrini ziyaret eder. Konya’da bulunduğu esnada hastalanır ve 1054/1644 yılında vefat eder. Vasiyeti üzerine üstadı Konevî’nin yanına defnedilir. Verdiği eserler açısından velûd bir yazar olarak kabul edebileceğimiz Bosnevî, bu eserlerindeki entellektüel birikim ve derinliğini Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinin yardımıyla İslam âlemine sunmuştur. Farklı hacimlerde ve zengin yelpazede verdiği takriben 60’ın üzerinde olan eserlerinin, hemen hepsinin tasavvuf üst başlığına bağlı kalarak değerlendirilmesi mümkündür. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

📍 Konya
Ese Dede

Ese Dede

Ese Dede Türbesi ; Kocaeli – Merkezde Orhan Mahallesi Aydınlık sokakda yer alan Ese Dede Parkında. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Gebze, Kocaeli

Şeyh Osman Afif Sivrihisari

📍 Mahmudiye, Eskişehir
Cununi Ahmet Dede

Cununi Ahmet Dede

Bursa – Pınarbaşı Kabristanının giriş kapısının karşısında Mesnevi’nin sırlarına vakıf olup Konya Karaman ‘ ın Larende kasabasında Süleyman veyahut Sinan nam zatın oğludur. Şeyh Ahmed Mevlevi olarak bilinir. Kendisi bir mevlevi oğlu olarak dünyaya geldi, yetişkinlik çağına kadar tahsiline Larende’de devam etti. Mevlevilik tarikatına fiilen girmesiyle çilesini bitirdikten sonra uzun müddet Bağdat Mevlevihanesi’nde Mesnevihan olmuş (mesnevi okutmuş) ve etrafını manevi feyze gark etmiştir. Burada bulunduğu sırada alem-i ma ‘nada kendisine taze bir gül verilmiş, gülün şekli ve rengi pek latif olduğu halde kokusu olmadığından: “Ah, ne olaydı, bunun bir de kokusu olaydı.” demiş, kendisine; “Bunun kokusunu Bursa’da duyarsın” denilmiştir. Cünuni Dede yaşlılık yıllarında büyük bir sıla özlemine kapılarak tekrar doğduğu yere döndüğü vakit , o tarihte Hz. Pir’in (Mevlana Celaledin-i Rumi’nin) eşiğinde seccadenişin olan Çelebi Ebubekir Efendi Hazretleri bulunuyordu : “Bursa şehri İslam şehirleri içinde bir «Burcu Evliya» olarak şöhret bulmuş olduğu halde burada bizim yolumuz yüce mevlevilik tarikatının bir tekkesi henüz yoktur. Böyle bir tekkeyi kurup yeniden canlandırmayı sizden rica ediyorum. ” diyerek bu büyük görevi kendisine verdi. Cünuni Dede , ilk önce çok yaşlı olduğunu ileri sürerek bu iş için özür diledi. Ancak birkaç gün sonra Larende ‘ye gitmek için sefer hazırlığı yaparak izin istemek ve vedalaşmak üzere Çelebi Efendi Hazretleri’nin huzurlarına geldi. Çelebi Ebubekir Efendi mecliste bulunanların huzurunda: “Biz Mevlana ‘yı Bursa ‘ya göndermek arzusunda idik. Halbuki bu sözümüzü kabul etmediler, reddettiler.” buyurunca o sırada Bağdat’ta gördüğü rüyayı hatırladı; o anda rü’yada gördüğü gül tecessüm ederek önüne gelmişti. Bunun üzerine hayret edip azizin sözünü kabul ile Larende’ ye gitmekten vazgeçti, kendisine verilen emir ve vazifeyi yerine getirmek üzere Bursa ‘ya hareket etti . Görev için Bursa’ya geldiğinde tanınmış şeyhlerden Şeyh Ya’kub Efendi ‘nin Setbaşı yakınlarında Karaağaç Mahallesi’ nde bulunan tekkesine birkaç günlüğüne misafir olmak üzere indi. Yakub Efendi ise o sırada İstanbul’da Eyüp civarında bir eve yerleşmiş olduğundan dergah boş idi. Cününi Ahmed Dede kısa zamanda gelip giden mevlevileri burada bir araya toplamış, düzenlediği ayinlerle etrafına feyz saçmıştır. Aradan çok geçmeden muhibbanından Mehmed adında bir dervişe : “Erenler, bu makamın bizim karargahımız olmadığını siz de bilirsiniz. Bakalım bir istihare edin de ne zuhur eder, görelim.” buyurur. Derviş Mehmed o gece istihare eder. Rüyasında sağ tarafından Karapınar denilen mevkiden iki alem (sancak) zuhur eder. Arkasından birçok mevlevi dervişleri gelerek sancağın birisini ikamet ettikleri zaviye tarafına götürdükleri halde tekrar dönerek Pınarbaşı civarında bilahare Mevlevi Zaviyesinin kurulduğu kayanın üzerine dikerler. Derviş Mehmed uyanır, gördüğü rüyayı arz eder. Cünuni Ahmed Efendi memnun olur, tahsin eyler. Pınarbaşı üzerindeki küçük, dar ve karanlık bir kümbette yerleşir ve hemen burayı imara başlarlar. Sultan I. Ahmed ‘de 18.7.1611 ‘ de Bursa Mukaatası malından yüz bin akçe verilip bir mevlevihane yaptırılması ve mevcut fukaraların vazifelerinin hesap edilip bildirilmesini Bursa kadısına emreder. O sırada hayırsever bir kadın Tefsirhan mahallesi’nden Ali Bey’ in karısı Fatma Hatun , 1023/1614 eylülünde Yadigar- ı Şemsi’de evini, Bursa Kütüğü ‘ nde , Bursa Şeriyye Sicillerine göre; yirmi bin dirhem akçe ile satın aldığı hanı , Mesnevi-i şerif okunmak şartıyla dervişlere vakfeder. Şerbeti Mehmed Efendi ve bunlardan başka birçok hayırsever dervişan , mal ve mülk bakımından pek çok yardımlarda bulunur kısa zamanda burayı örneği görülmemiş büyük ve güzel bir Asitane haline getirmeye muvaffak olurlar. XVII. yüzyılda Bursa’ya gelen Evliya Çelebi, bu dergahı Bursa’da bulunan diğer dergahlardan daha büyük, 70-80 odalı ve geniş bir semahaneden müteşekkil olduğunu yazmaktadır. Mehmed Fahreddin Efendi’ye göre Azmizade Mustafa ve Mehmed Şemseddin’e göre Mevlana Urfizade Mustafa Efendi’nin Bursa kadısı olduğu sırada Bab mahkemesi katipliğinde bulunan Baldırzade Mehmed Selisinin kendi hattıyla bu dergahın vakfiyesini yazdığını ve Mustafa Efendi’nin imzaladığını belirtmektedir. Şair Hayali, Güldeste’nin beyanına göre tekkenin yapılışına sekiz beyitlik manzum bir tarih düşürmüştür. Son beyit şöyledir: Mevlevi-haneyi Cününi Dede Eyledi Hu diye diye ihya 1024 Cünuni Dede , bu yeni yapılmış büyük tekkede ayinler düzenler ve Mesnevi’ dersleri verirken 1030/1621 senesinde fanilik tekkesini terk eyleyip baki kalan cennet-i alaya gitmiştir. Kabri tekkede Mevlevihane kapısının sağ tarafındadır. Şair Beyanı Çelebi üç beyitlik şiirinde: Nakline tarih Beyanı idi “Kıldı Cününf Dede teslim-i ruh ” 1030 beytindeki mısraı ile ölümüne tarih düşürmüştür. Cünuni Dede , meczub, küçük büyük herkesin güven ve saygısını kazanmış, kuvvetli bir nefes gücüne sahib , bilinmeyen gizli halleri keşfetmekle ünlü keşf ü keramet sahibi bir zat idi. Mevlevi şairlerinin ariflerindendi. Cünuni Ahmed Dede ‘nin hayatı hakkında bilgi veren kaynaklarda Türkçe ve Farsça şiirler yazdığı belirtilmekteyse de hiçbir eseri günümüze ulaşmadığı gibi kaleme aldığı şiirlerden pek azı ele geçmiştir.

📍 Bursa
Güranlı Türbesi

Güranlı Türbesi

Bursa – Molla Gürani mahallesindeki Güranlı Camii yanında Halk arasında Güranlı türbesi olarak bilenen yapıda Seyyid Hüseyin Erzincani bin Seyyid Abdurrahim Efendi ile beraber 2 kabir daha vardır. Hz. Peygamber’in soyundan gelen Seyyid Hüseyin Efendi , aslen Erzincanlı olup , Erzincan da ticaretle uğraşırken , Kanuni Sultan süleyman zamanında ailesiyle beraber Bursa’ya gelip yerleşmiştir. Hayatının geri kalanını Bursa’da yaşamış ve yaptığı vakıflarla Bursa’nın gelişimine katkı da bulunmuştur. 1595’te vefat eden Seyyid Hüseyin Efendi , Yeşil Türbe adıyla da bilinen ve kendisinin inşa ettirdiği mescidin yanında yer alan türbesine gömülmüştür. Mescidin üzeri kırma çatı ile örtülü olup, minaresi ve son cemaat yeri bulunmamaktadır.

📍 Bursa

İmam Gazali Türbesi – Gaziantep

Evliya Çelebi Gaziantep ziyaretinde İmam Gazali Türbesinden şöyle bahseder .”” Kale kapısı mabeyninde İmam Gazali ki, tabiindendir. Şafii mezhebinde ulu sultandır. Mutaflık ile geçinirdi. Kazzazlar (ipekçiler), pirlerinin İmam-ı Gazzalî olduğuna inanırlar, ama galattır.(yanlıştır) Cümle Antep halkının güzel zanlarının neticesi, İmam Muhammed Gazzali ve biraderi Ahmed Gazzali Antep kalesinde medftındur; tevatür ile meşhurdur. ” Evliya Çelebi’nin de belirttiği gibi burada medfun zat bildiğimiz Tus’da kabri Şerifi bulunan meşhur alim İmam Gazali hazretleri değildir. Peki kimdir ?

📍 Gaziantep
Şeyh Fethullah Efendi

Şeyh Fethullah Efendi

Şeyh Fethullah Efendi Türbesi ; Gaziantep – Merkez’de Şeyh Fethullah Efendi camii avlusunda Şeyh Fethullah Efendi ; Gaziantep Evliyaları içerisinde kerametleri en çok anlatılan velilerdendir. Doğum tarihi belli değildir , babasının adı Abdullatif Efendidir. Şeyh Fethullah Efendi ; Hz. Ebubekir Efendimizin soyundandır. Hatta Şeyh Fethullah Efendi ve yakın zamana kadar soyundan gelen torunlarının ökçeleri deliklidir. ( Hz. Muhammed (s.a.v.) , Hz. Ebu Bekir ile Hicret ederken , Kureyşlilere gözükmemek için bir mağaraya gizlenirler. Efendimiz burada uyumakta iken duvarlardan böcekler çıkmaması için , Hz. Ebubekir bu delikleri elbiseleriyle tıkar. Deliklerden birini de ökçesiyle kapatır. Bu arada Ama yılanlardan birini ökçesini ısırır. Bundan dolayı Hz. Ebubekir’in ökçesinde delik vardır.) Şeyh Fethullah Efendi ‘nin karısı bir gün bir hamama gider. Burada İyi muamele görmez, kurnaların başına sokulmaz. Kadın, yapık suyu denilen killi ve sabunlu kirli sularla yıkanarak üzgün bir halde evine döner. Olup bitenleri kocasına anlatır. Fakirliği yüzünden uğradığı bu muuameleden ötürü yakınır. O zaman Şeyh Fethullah Efendi kuyudan bir kuva su çekmesini söyler. Kadın kocasının dediğini yapar.Kovanın altınla dolu olduğunu görür. Şeyhin emri ile bunu kuyuya boşaltır, ikinci bir kova daha çeker. Bunun da içerisinin yılan akrep çiyanla dolu olduğunu müşahade eder. Şeyh Fethullah Efendi ; Eğer dünya malı olan altına rağbet etseydin bu haşarat senin içindi der. Kadın bu kovayı da boşaltır, üçüncü kovadan çıkan su ile yıkanır. Şeyh Fethullah karısının uğradığı muameleden çok üzülür. Bir hamam yaptırmağa ve adet olduğu üzere yanı başına bir de camii inşa ettirmeğe karar verir, işe girişir Bir yandan temel kazılırken öbür yandan da taşlar getirilip yontulmağa başlanır. Bu sırada yonuculardan birisi ona bu yapılara çok masraf olur, sen fakir bir dervişsin bu kadar parayı nerden bulacaksın diye sorar. Şeyh Fethullah Efendi püf deyince taşlardan biri altın olur.Şeyh Fethullah her akşam işçi ve usta yevmiyelerini üzerine oturmakta olduğu postun altından çıkarıp verir. Bu durumu gören işçilerden biri şeyhin bulunmadığı bir zamanda postun altındaki parayı aşırmak üzere kaldırınca çöreklenmiş kara bir yılanın kendine doğru uzanan korkunç başı ile karşılaşır. Biraz sonra iş yerine gelen Şeyh bu işçiye hitaben: ”Her deliğe elim sokma, kiminden yılan kiminden çıyan çıkar” der. Onu uyarır. Cami yapılıp bittikten sonra ustabaşı: Mekke yolunda karataştan yapılmış bir sütun var. Elimize geçse idi buraya dikseydik iyi olurdu diye konuşur. ertesi günü ustabaşı sözünü ettiği sütunu münasip gördüğü yerde dikili olarak görür. Bu sütun halen camiinin doğu kısmındaki bölümdedir. Şeyh Fethullah Efendi , hamamı yaptırdıktan sonra bir mumla yedi sene hamamın suyunu ısıtır. Hamamın külhanı yanında diğer hamamlarda yakılmakta olan gübre ve odun görülmemesi, külhan kapısının hep kapalı olması dikkati çeker. Bir gün duruma yakından bakan ahali koca hamamın mumla ısındığını görünce hayrete düşer, mumda söner. Bir gün hamam kazanını değiştirmek için yeni kazan getirildi. Vaktin geç olması sebebiyle değiştirme işi bir gün sonraya bırakıldı. Gecenin geç saatlerinde kapı önünde bırakılan yeni kazanı bir hırsız çalmak istedi. Elini attığı sırada karşısında Fethullah Efendiyi gördü. Hoca Efendi kazanı hırsızın üzerine kapattı. Ertesi gün kazan kaldırıldığında, altından hırsız çıktı. Olup bitenleri oradakilere anlattı ve Fethullah Efendiye gidip af diledi. Şeyh Fethullah ’ın türbesi caminin güney yanındaki hazirede olup üstü açık mezardır. Türbenin bulunduğu hazireye (şıh ocağı) denir. Şeyh Fethullah’ın himmeti ve Allah’ın yardımıyla cami ve hamamda her türlü derdin devası bulunduğuna inanılır. Hatta Şeyh Fethullah Efendi ermenilerce de kutlu bit kişidir. ermeniler Şeyh Fethullah Efendi’ye Sürpağya derler. Yazın belli bir gününde iki üç gün için gruplar halinde Şeyh Hamamına gidilip yıkanılır, ondan sonra türbe ziyaret edilir. Getirdikleri yeşil örtüleri türbeye bırakır ve kurban keserler. O gün gelemeyenler içinde Hamamın suyundan götürülürdü. Antep savunmasında şehit düşen “Karayılan” lakaplı Molla Mehmet’in mezarı da bu caminin avlusundadır. Kaynaklar Kaynak Cemil Cahit Güzelbey , Gaziantep Evliyaları , Abdulhalim Durma , Gaziantep Evliyaları , Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Gaziantep
Sofu Dede

Sofu Dede

Sofu Dede Türbesi ; Adana – Karaisalı . Kaledağı köyünden Etekli köyüne giderken yol üzerinde 1297 / 1881 Tarihli Adana Sancağı Salnamesinde Karaisalı yöresinde medfun bulunan evliyalar arasında zikredilen Sofu Dede ; Horasan’dan Hicret edip Anadolu’ya gelen, sofilerden olup Anadolu’nun manevi mimarlarındadır. Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin neslinden gelen Horasan erlerindedir. Seyfüddin Arif döneminde yetişen Nakşi Tarikatının erenlerinden olan Sofu Dede , Çoban Dede , Cabbar Dede , Bulamaç Dede , Bulut Dede , Erkeç Dede , Arpacı Dede adında 7 sofi Osmanlı 4. Mehmet döneminde ( Miladi 1648 – 1687) Erzurum Horasan bölgesinden oradan Malatya üzerinden Çukurova’ya kadar gelirler. Sofi Dede bu Beldede kalan Manevi bekçilerden olup, kendini ziyaret eden ruh hastaları şifa bulmaktadır. Vefatı Miladi 1661 dir ( H. 1071) Çukurova Evliyaları kitabında Abdülkadir Kaçar Sofu Dede’yi şöyle anlatır ; Çobandede ve Koyun dede’nin en büyük kardeşi olduğu varsayılan Sofu dede Karaisalı’nın Kaledağı köyündeki eşsiz güzellikteki türbesinden izliyor dünyayı. Türkiye’nin her yerinden şifa bulamayanlarının, doktorların tedavi edemedikleri hastaların gelip çare aradıkları, çoğu zamanda buldukları bir ziyaretgah Sofudede. Bu köyde yaşayan Mustafa Yenikan (YENiOĞLAN) ‘ın anlattıkları da çok ilginç. – Ashap’tan birisi, Sofu dede buradayken hastalıklarınız için neden doktor arıyorsunuz? dediği dilden dile dolaşıyor ,yüzyılların öncesinden geliyor. Bu güzel evliyamızda, çevreden ve ülkemizin her yerinden hastalar gelip, yüce Allaha dua edip yalvarıyorlar Sofudede’nin yüzü suyu hürmetine yardım jstiyorlar , tabiki buluyorlar. İki üç yıl önce ekonomik durumları iyi olan köylüler ve kente göç eden yörenin insanları tarafından türbesi yaptırılan Sofu dede gönüllere huzur vermeye devam ediyor. Çevresinde yüzlerce müslüman ile ebedi uykusunu uyuyan Sofudede’nin 1974 ‘teki Kıbrıs Barış Harekatı sırasında askerlerimizle birlikte savaştığına inanılıyor. Düşman askerlerini esir alıp, Türk askerlerine teslim ettikten sonra, Yunan ve Rum Askerleri, – Bizi esir alan o yeşil cübbeli askerler kimdi? diye sordukları dilden dile dolaşıp duruyor. Sofudede’nin kim olduğu, nereden gelip buraya yerleştiği, yada Kuledağı köyünde vefaat ettiği kesinlikle bilinmiyor. Ama bilinen şey, onun Müslümanlığı yaymak için Çukurova’ya gelip savaştığı, orada şehit düştüğüdür. Ayrıca, Adana Merkeze bağlı Sofulu Köyününde bu dedemizin soyundan geldiğine inanılıyor. Kaynak ; Çukurova Evliyaları , Abdülkadir Kaçar . Kaynaklar ; Çukurova’nın Manevi Sultanları ,Kazım Temir, Türkiye Gazetesi

📍 Karaisalı, Adana
Şeyh Ahmet Efendi – Kastamonu

Şeyh Ahmet Efendi – Kastamonu

Şeyh Ahmet Efendi kabri ; Kastamonu’da Şeyh Şaban Veli Türbesinde Şaban-ı Veli tekkesinin Şeyhi İbrahim Efendinin vefatı üzere 10. Şeyh olan Şeyh Ahmet Efendi , Çorumlu Şeyh İsmail Efendi nin torunu ve Şeyh Mustafa Efendinin oğludur. Zahiri ilmi tahsil ettikten sonra manevi ilim öğrenmek ve hak yolunda çalışmak üzere Karabaş Veli’nin icazetli şeyhlerinden Aliyül Rayiye intisab etmiştir. Dedesi ve babası gibi ahlaki faziletleri nefsinde toplamış olan Ahmet Efendi, 10 sene Hak yolu aşıklarına doğru yolu göstermiş ve bir çoklarının irşada muvaffak olmuştur. 1133 (1721 M.) tarihinde ahirete intikal etmiş ve Şaban-ı Veli türbesine defnolunmuştur. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010

📍 Kastamonu
Şeyh Mustafa Çelebi Efendi

Şeyh Mustafa Çelebi Efendi

Şeyh Mustafa Çelebi Efendi ‘nin kabri şerifi ; Kastamonu – Şeyh Şaban-ı Veli türbesi içerisinde. Şeyh Mustafa Çelebi , İsmail Kutsi Hazretlerinin oğludur. Bütün zahiri ve manevi tahsilini babası İsmail Kutsi Efendi’den yapmış ve 16 sene halkı irşat ve tenvirle meşgul olduğu gibi kamil ve mükemmel şeyhler yetiştirmiş, babasının bihakkın varisi olarak ilmi kemalatı ile her tarafta büyük bir şöhret kazanmıştır Yetişdirdiği şeyhlerden büyük bir şöhret sahibi olan Şeyh Aliyül Atval (Karabaşi Veli) olup kamil ve mükemmel iki yüz şeyhe icazet verdiği gibi, Husus şerhi ve Miyarüt tarika gibi bir çok güzide eserleri vardır. Şeyh Mustafa Çelebi ilminin kerametinden olarak, ruhi hasta olup da tedavi edilemeyenleri irşat nazarı ile ve dua etmek sureti ile bir çok hastaları tedavi ettiği ve oturduğu yerin bir doktorun muayenehanesi gibi işlediği söylenmektedir. Şeyh Mustafa Çelebi 1070 (1660 M.) tarihinde vefat etmiş ve Şaban-ı Veli’nin türbesi içersine defnolunmuştur.

📍 Kastamonu

Kastamonu Evliyaları ve Türbeleri

KASTAMONU – MERKEZ 1- Şeyh Şaban-ı Veli Şaban-ı Veli hz nin türbesinde 2- Kaysül Hamedani Asgar ( sahabe olabilir) Hepkebirler camii 3- Benli Sultan Kastamonu’ya 27 km uzaklıktaki ahlat köyünün Benli sultan mahallesind 4- Abdulfettah Veli Yılanlı camiinde 5- Aşıklı Sultan Kümbet sokak 10 numaralı binanın önünde 6- Ahmed Hicabi Ahmed dede camii karşısındaki Seydiefendi sokağı ile kuyulu sokağı köşesinde 7- Ahmed Siyahi Ahmed dede camii karşısındaki Seydiefendi sokağı ile kuyulu sokağı köşesinde 8- Şeyh Ömer Fuadi Şaban-ı Veli hz nin türbesinde 9- İsa Dede Atabey camii / Harmancık kabrstanı 10- Maden Dede Atabey camii karşısında 11- Deveci Sultan ( Yusuf El Horasani) Deveciler mah. Deveciler camii yanında 12- Mehmet Feyzi Efendi Gümüşlüce Kabristanında 13- Müfessir Alaeddin Efendi Kale kapısı yanında 14- Ahi Şorve Beyçelebi mah Canlı sokakta 15- Hacı Dede Beyçelebi mah Canlı sokakta 16- Seyyid Ahmed Sünneti Şaban-ı Veli camiinin kıble duvarının önündeki hazirede 17- Şeyh Zileli Abdurrahman Şaban-ı Veli tekkesinde 18- Muhyiddin Kastamoni Şaban ı veli tekkesinde 19- Şeyh Osman Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin kuzey tarafında 20- Şeyh Hayrettin Efendi Şaban-ı veli tekkesinde 21- Şeyh Mustafa Çelebi Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 22- Şeyh İbrahim Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 23- Şeyh Ahmet Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 24- Şeyh Mehmet Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 25- Şeyh Hafız Mustafa Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 26- Şeyh Sait Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 27- İbrahim Şevki Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbeniin arka kapısı yanına defnolunmuş. 28- Şeyh Abdurahman Efendi Şaban-ı Veli tekkesinde türbenin içinde 29- Ahmet dede Ahmet Dede Kabristanında 30- Abdulcebbar Türbesi Abdülcebbar camii – Abdülcebbar mahallesinde 31- Abdurrezzak Efendi Aburrezzak efendi camii yanında 32- Abid Çelebi Kefe Kasabası 33- Açıkbaş Sultan Gökdere caddesi açıkbaş sokakta 34- Adilbey Türbesi Terzi köyünde 35- Ahmet Mahir Efendi Kuzyaha nahiyesi – Şeyh Köyünde kabristanda 36- Ali Asgar Efendi Kastamonu kalesinde Kırkkızlar Türbesinde 37- Atabeygazi Türbesi Atabey camii 38- Bayraklı Sultan Kastamonu Kalesinde 39- Bedreddin Gazi Gökçekent ( Gulam ) Köyü – caminin yanındaki hazirede 40- Candaroğlu Süleyman Paşa Tabaklar Deresi , Kaybılar mevkiinde Yıkılmış olan mevlevihanenin yerinde türbesi var. 41- Cebrail Efendi Valilik binası bodrum katında beton sanduka ile örtülmüş kabri var 42- Cemaleddin Efendi Gümüşlüce caddesi Kargaşık sokakta 43- Çevgani Türbesi Çevkanicamii batı tarafındaki kabristanda – Çankır sokak Dai Sultan Honsalar mah Hızıroğlu sokağında Dede Sultan Tabaklar Deresi , Kaybılar mevkiinde Yıkılmış olan mevlevihanenin yerinde türbesi var. Deli Eşref – Hacı Eşref İnebolu Yolu üzerindeki Hacortu köyünde Ebul Leys Türbesi Reşitesen sokakta Yenihamam (Kara Mustafa Paşa) Hamamı’nın doğu bitişiğinde Ferraş Sultan Saraçlar camii haziresinde Geyikli Türbesi Akkaya – Geyikli köyünde caminin yanında Göbelekzadeler Türbesi Saray ( Muharrem Efendi ) camii’nin güneydoğu köşesinde Gümüşlü Hoca Hisarardı mah. Hisarardı caddesinde ( Gümüşlüce caddesi batı ucunda Hacı Hamza Kerpiçlik sokakda Hacı Murad Veli – kastamonu Akkaya – Sipahi köyünde Halife Sultan Saçaklı Çeşme sokak Halife Sultan camii Halimi Çelebi Küpçeğiz mah.Çifte Hamam’ın yanında Harmankaşı Türbesi İsmail Bey mah. İnebolu caddesi batısında Arslanlı çeşmeden Harmankaşı mevkiine çıkılan sokakta. Hatun Sultan Selçuk sokağında Şeyh Mustafa camii önünde Hayran Efendi Hacı Kürük camii yanında – Gökdere caddesi İbn Neccar Kale nin hemen yanındaki İbn Neccar ( Kubbeli ) mescidinin bitişiğinde İbrahim Nureddin İsmail Bey camii avlusunda İmidce Sultan Halife köyü Kalender Dede Tabaklar Deresi , Kaybılar mevkiinde Yıkılmış olan mevlevihanenin yerinde türbesi var. Karabaş sultan Musa Fakih mah Yıkılan cemaleddin ağa mescidinin yanında Karabaş Veli Aycılar (hacıabdullah) camii güneydoğu köşesinde Karanlık Evliya İbn Neccar mah. Karanlık evliya sokakta. Kargaş Sultan Gümüşlüce caddesi Kargaşık sokakta Kesikbaş Türbesi Budaktepesi sokağı köşesinde Mehmet Zühtü Efendi Nasrullah Kadı camii yanındaki türbede Molla Said Mollasaid camii içerisinde ( Satı Kahya sokağı ) Muhammed İhsan Oğuz Gümüşlüce Kabristanın karşısındaki kabristanda Musa Fakih – Kastamonu Musa Fakih camii Muzaffereddin Gazi Saraçlar mah Sanatokulu caddesi üzerinde yıkılmış Muzaffereddin cami batı bitişiğindeki hazirede ama kabri hazire de nerede belli değil Nasrullah Kadı Nasrullah Kadı camii yanındaki türbede Nevruz Sultan Akkaya – Yunus Köyünde Sacayaklı Sultan – Hasan Efendi Hasan Efendi (Karanlık ) camii bitişiğinde – Karanlık camii sokakta Saçlı Sultan Göl nahiyesi – Ortam Bayramca köyü (Ortaköy – Hacı Şaban köyü) Samur Dede Hepkebirler camii Seyfi Dede Kain Ferhatpaşa camii haziresinde – uzun Sokakta Seyyid Ali Acemi İsmail bey camii türbesinde Sırtlı Hoca – Senai Ali Efendi Kale kapısı yanında Müfessir Alaeddin efendi türbesi içinde Sükuti Sultan Karamukmolla köyü – Tekke Mahallesi Şeyh Ahmed Gölköy Şeyh Ahmed cami Şeyh Ata Gümüşlüce Kabristanında Şeyh Karaca Ahmet Sada Köyü – Ovacık Mah Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu Şeyh Köyü akçasu mahallesi caminin yanında Şeyh Mehmet Efendi – Resulzade Kırkçeşme mah Selçuk sokağı başında Şeyh Muslihiddin – Kastamonu Göl nahiyesi – Çerçi köyünde Şeyh Mustafa Efendi – Dividizade Selçuk Sokağı başında Şeyh Mustafa Efendi – Peşkircizade Atabey camii haziresinde annesinin yanında Şeyh Rasul Göl nahiyesi – açuş köyünde Taraklı Sultan Hasan Çelebi camii içerisinde – tenekeci sokakda Topçuoğlu Türbesi Topçuoğlu camii kuzeybatı köşesinde Toygar Murad İnceğiz köyü Valide-i Toygar Murad Subaşı köyünde kabristanda parmaklıklarla çevrili Vehbi Gazi Saraçlar mah Sanatokulu caddesi üzerinde yıkılmış Muzaffereddin cami kuzey batı bitişiğindeki hazirede mezarının yeri belliyarım metre yüksekliğinde taş duvarlarla çevrili Veli Dede Atabey camii karşısında SEYDİLER Şeyh Emre Şeyh Emre Köyü Seyyid Zülfikar Seyyid Zülfikar camii TAŞKÖPRÜ Abdal Hasan Taşköprünün 15 km güneyindeki Abdal Hasan Köyünde Çobanoğlu Hüsameddin Bey ? TOSYA Arap Efendi Ahmedoğlu camii Abdulgafur Efendi Kargı mahallesi Havuzaltı sokak no :29 Abdulmecid b. Şeyh Nasuh Mecid Efendi türbesi yakınında Akkuş Efendi Aktaş camii Cününi Baba Çatalkaya’dan Kalekayası bağlarına inen yolun sağında Hacı Şaban Hasanağa camiinde Hamza Baba İbn selim mah Tekke önü yada hıdırlık mevkiinde bir yamaç üzerinde Hatun Sultan Hacı Pir mah , Hacı Dede sokak Hoca Fakih Hoca Fakih camii Karabaş Şeyh Pınarbaşı mah Karabaş sokağı yakınında Kerim Efendi Aktaş camii Kesikbaş – Kastamonu Hacı Dede camii karşısında bir duvar üzerinde Kız Evliya Harsat mah. Dilaver sokağının çıktığı tepenin dibinde Mecid Efendi Şeyh Mah. Küçük Çay ile Mecid Efendi caddesi birleştiği yerde Menfi Hoca Sarıkız Mezarlığında büyük bir çitlembik ağacının altında. Şit Baba Şehir dışında yol üzerinde KÜRE Hayreddin Halil Bin Kasım Hızır Efendi camii avlusunda Areczade Ahmed Efendi ARAÇ Emir Gazi Gümüştekin Yenice yolu üzerinde İHSANGAZİ Haraçoğlu Haracoğlu camii PINARBAŞI Seyyid Ali Danişmend Mirahor Köyü YERİNİ ÖĞREN Ahmed Hasib Yılancıoğlu ? TÜRBE YIKILMIŞ Mehmet Bey Türbesi Türbe yıkılmış lahitleri kastamonu müzesine kaldırılmış Selçuk Hatun Türbe yıkılmış lahitleri kastamonu müzesine kaldırılmış Süleyman Bey Türbesi Türbe yıkılmış lahitleri kastamonu müzesine kaldırılmış Şeyh Mustafa Efendi – Kara Şeyh Hırhasan köyü ya da başka bir köye nakledilmiş Ahi Ali Baba Mezar yaşı müzede türbesi yıkılmış kabri Hıra hasan köyü veya başka bir yere nakledilmiştir

📍 Kastamonu

Şeyh Mustafa Efendi – Seyit Serçeoğlu Türbesi

📍 Kastamonu
Seyyid Ahmed Hicabi

Seyyid Ahmed Hicabi

Seyyid Ahmed Hicabi hazretlerinin türbesi ; Kastamonu – Merkez’de Çuhadar sokak ile Kuyulu sokak kesişimindeki Şeyh Ahmed Siyahi hazretlerinin dergahında Şeyh Ahmed Siyâhî hazretlerinin oğlu olarak 1826 senesinde dünyaya gelir. Altı aylık iken beşiğine aks eden parıltıyı kapmak için mâsumâne bir gayret sarfetmesi, sanki Allah ü teâlânın lütf ve ihsânıyla ileride büyük bir zât olacağını belli etmektedir. Üç dört yaşlarında iken babasının hatme-i hacegan meclislerine katılmaya başlar. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinin dergâhına giden yolda kışın zaman zaman Serçeoğlu yokuşunda kızağa binen çocukları seyre gider. Yine böyle bir günde yolun kuzeyinde bulunan Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin büyük halîfelerinden Hacı Mustafa Efendi Hazretlerinin medfûn bulunduğu türbeden çıkan bâzı kimseler kendisini türbe içine alır ve pek çok nîmetlerle gönlünü hoş ederler. Bu olay pek çok kere tekrarlanır. Hattâ bâzan her türlü nîmetin mevcûd bulunduğu o mübârek zâtların yanından ayrılmak istemez, uzunca bir süre içeride kalır. Bir defasında uzun aramalardan sonra anne ve babası kendisini adı geçen türbeden çıkarken görüp çok şaşırırlar. Tahsil yaşına geldiğinde önce meşhur kırâat âlimlerinden Hüseyin Hüsnü Efendi’den Kur’ân-ı azîmüşşânı hatmeder. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinden sarf, nahiv, fıkıh, hadîs ve kelâm tahsilinden sonra Keskinzâde Ahmed Erîb Efendi hazretlerinin sohbetlerine devamla, tasavvuf dersleri alır. Kara Kâdızâde Mustafa Efendi ’den ilm-i ferâiz ve Mesûdî Efendiden de ilm-i hadîs dersleri aldıktan sonra babası Ahmed Siyâhî hazretleri kendisine icâzet verir. Ahmed Hicâbî Efendi, 1851′ de İstanbul’a gelir. Burada da tahsîline devamla meşhur âlimlerden Müneccimbaşı Tâhir Efendi’den hikmet, astronomi, Amasya’daki Halidi şeyhi İsmail Siraceddin’in (1782-1848) oğlu eski sadrâzam Mehmed Rüşdî Paşa’dan (1829-1876) mantık, edebiyat ve Hâzım Efendi’den usûl-i fıkıh dersleri alır. Bu tahsilleri sırasında Hocapaşa semtindeki Safvetî Paşa Dergâhında ikâmet ve talebeleri yetiştirme işi ile meşgul olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin daha sağken yerine tâyin ederek kendi yerine irşâd makâmına geçirdiği Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerinin sohbetlerine koşar ve dört sene hizmetinde bulunur. Bu esnâda tasavvuf mertebelerinde ilerler. Ahmed Hicâbî Efendinin çalışmasından, gayretinden ve ihlâsından çok hoşnud olan Abdülfettâh Efendi, onun kavuştuğu ilim ve irfâna bakarak, babası Ahmed Siyâhî hazretlerinin verdiği icâzetnâme üzerine kendisi de bir icâzetnâme yazar. 1857 yılında Kastamonu’ya dönerek bir müddet babalarının yanında talebelerin terbiyesi ve yetiştirilmesi işi ile meşgul olur. Abdülazîz Efendi hayatta olduğu halde irşâd işinin başına Ahmed Hicâbî hazretleri geçer. Din ilimlerinde emsâli az bulunan ve fen ilimlerinde bölgede bulunanların hepsinin üstünde yer alan Ahmed Hicâbî hazretleri, 1874 yılından vefât târihi olan 1889 yılına kadar bir taraftan talebelerin yetiştirilmesi ile meşgul olurken diğer taraftan husûsî sohbetlerinde zikir yoluyla sevenlerini tasavvuf yolunda ilerletir. Kastamonu ve çevre illerden pek çok talebe onun derslerine koşar. Bütün davranışları, huyları, hareketleri hep Peygamber efendimizin güzel ahlâkını andırmaktadır. Her zaman hep Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyar, insanlara İslâm ahlâk ve yaşayışının nasıl gerçekleştirildiğini gösterir. Ahmed Hicâbî hazretleri 1878 senesinde babasının türbesinin bahçesi içerisinde bir kütüphâne ile ona bitişik bir dershâne yaptırır. O târihten îtibâren Temmuz, Ağustos ve Eylülden başka aylarda Cumâ günleri Şifâ-i Şerîf kitabını okutmaya başlar. O sohbet ve derslerin bereketiyle kalpler şifâ bulur, hep iyi düşünce ve niyetlerle dolar, ibâdetlerde ihlâs hâsıl olurdu. Ahmed Hicâbî hazretlerinin, yaz ve kış Nasrullah Câmii şerîfinde sabah namazını edâ eyledikten sonra civarda bulunan medreselerde din ve fen ilimleri ile meşgûl olmaları âdetleri idi. Cumâ günleri dergâhta bulunup talebelerin yetiştirilmesi ve Kur’ân-ı kerîm kırâati ile meşgul olurdu. Ramazân-ı şerîfte haftada bir gün Nasrullah Câmiinde ikindi namazından sonra ve Cumâ günleri namazdan sonra Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin dergâh-ı şerîflerinde vaaz ve nasihat ederdi. Bu vaaz ve nasihatlar müslümanlara uzun bir süre çölde susuz kalmış kimselere su vermek gibi idi. Kalpleri Allahü teâlânın aşkı ile dolardı. Nefisler aradan kalkar, herkes yaptığı her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. Onun kalpleri ve gönülleri feyz ve nurlarla dolduran bu sohbetlerinden istifâde edebilmek için vaazlarına aşırı hücum olurdu. Bu sırada diğer câmilerde ders veren hocaların derslerine kimse gitmezdi. Ahmed Hicâbî hazretleri bu durum üzerine Nasrullah Câmiindeki vaazlarını terk eder. Ramazanın dört Cumasında ise şeyhi dinleyebilmek için oraya can atarcasına acele giden birkaç bin ahâli özlerinden istifâde etmeye gayret ederdi. Seyyid Ahmed Hicâbî hazretleri 1889 senesinde hastalığının artması üzerine daha ziyâde inzivâyı, köşesine çekilip Allahü teâlâyı zikretmeyi arzu eder oldu. Geceleri uyumaz, namaz ve zikir ile meşgul olurdu. Kendilerinde yirmi senedir bulunan kalp hastalığına müptelâ oldukları halde, aslâ ve katiyyen hastalıklarından bahsetmez ve soranlara; “Rabbimizin keremine şükrolsun, âfiyetteyim.” cevâbıyla mukâbele ederlerdi. Vücutlarında görülen aşırı halsizlik sebebiyle Ramazân-ı şerîfte oruç tutmasının hastalığı arttıracağı tabibler tarafından ihtar olunduğu halde; “Böyle bir mübârek aya ulaştık. Şimden sonra bizim için nasip, kısmet mukadder değildir. Borçlu gitmeyelim.” cevâbını vererek orucunu tutmaya başladı ve Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile tamamladı. Bir yere gitmek için kendisinden izin istemeye gelen dostlarına; “Geri dönersiniz. Amma beni bulamazsınız. Hakkınızı helal edin.” derdi. Seyyid Hicâbî hazretleri bir müddet sonra Tosya’da bulunan ulemâdan Mâhir Efendinin gelmesi için haber gönderir. Haberi alan Mâhir Efendi on iki saatlik mesâfeyi sekiz saatte alarak huzur-ı saâdetlerine ulaşır. Seyyid hazretleri ona bakarak, “Molla Mâhir görüyorsun. Biz pazarlığı ilerlettik. Cenâb-ı Hakk’ın emrini bekliyorum. Vasiyetlerimin yerine getirilmesine dergâh ve medresenin memuriyetine ve talebelerin yetiştirilmesine gayret ve himmet et. Benim için müteessir olma. Aradığım bu gün idi. Hemen ölüm hâlimizin güzel ve kolay olması için duâ edin.”, diye buyurur. Sonra dâmâdı Keskinzâde’ye kütüphânedeki emânetler içerisinde bulunan ve muhterem pederlerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri tarafından ihsân edilen yeşil tâcın tabutları üzerine konulmasını, kabirlerinin pederlerinin kabrinden küçük yapılıp süslü olmamasını ve dergâha hizmeti terk etmemesini vasiyet eder. Cumâ günü öğleden sonra yanlarına girmekte olan hanımlarına, kızlarına ve hizmetçilerine hitâben, “Bizim etrafımız artık mukaddes ruhlar ile doldu. Çok dikkatli hareket edin ve çok seyrek olarak girip çıkın.”, diye buyurur. Ġkindiye yakın abdest alarak ağızlarına bundan böyle dünyâ nîmetlerinden bir şey almayacaklarını ve Rabbi teâlâ ile meşgûl bulunacaklarını beyân buyurur. O gece beş-altı senedir dergâhın imâmlık vazîfesini gören Hâfız Emin Efendi ile Hâfız Sûzî Efendi iki taraftan nöbetle sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okurlar. Ahmed Hicâbî hazretleri seher vakti âhirete irtihâl eyler. Vasiyeti gereğince mezarı babasının mezarından daha küçük yapılmıştır. Baş şahidesinin kavuğu üzerinde, asılmış bir tesbih motifi; kitabesinde ise şu yazı vardır; “ Hoca Şeyh Ahmet Siyahi hazretlerinin ferzend-î hüsnü’l meabı ve kaimmakam-ı irşad ve intisabı ve nüsha-i ilm ü irfanın ümmil kitap faslü’l hitabı Mevlana Hoca es-seyyid Şeyh Ahmet Hicabî hazretlerinin ruhuna fatiha. ” Ayak şahidesinde ise şeyhin on beş yıl irşat makamında bulunduğu ve 1306/1888 yılında altmış altı yaşında vefat ettiği belirtildikten sonra Ahmet Mahir Efendi tarafından kaleme alınan şu manzume yazılıdır: “ Hoca Seyyid ki anın Ahmet Hicabı namıdır, Salikan-ı rah-ı hakka oldu bunda kıblegah. Etmiş idi hak anı insan-ı kamil bil vücuh, Himmeti asandır, işte anın bu hankah. Öyle bir hurşid-i evc-i ilim ve ilham idi kim, Keşf oturdu halka-i feyzinde her bir iştibah. Mürşid-i irfan-ı meab ve fazıl ü ali cenap, Varis-i ilm-i nebi ve arif-i sırr-ı ilahî; Düştü bir necm-i şeref cevher gibi Mahir yere Ma’kad-ı sıdk-ı hüdayı etti Seyyid nazgah ” Şeyh Ahmet Hicabi hazretlerinin kabrinin bulunduğu hazire etrafı demir parmaklıklı ihata duvarı ile çevrilmiş olan bahçenin içindedir. Güney köşesinde bir de kütüphane bulunan bahçeye doğu tarafındaki demir kapıdan girilmektedir. Mezarların şekli ve ait olduğu zevat hakkındaki şunlardır; 1- Bakana göre sağdan birinci mezar Ahmet Siyahî Efendi’ye aittir. Baş şahidesinin kavuk ve kitabe kısmı siyahtır. Mermerden yuvarlak biçimdeki şahide üzerinde bu zatın, Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin hulefasından olduğu anlatılıp fatiha dileği ile yazı sona ermektedir. Yine mermer olan ayak şahidesinin üst kısmında şeyh efendinin 100 yıl yasadığı, 50 yıl irşadda bulunduğu ve 1291/1874 yilinda vefat ettiği belirtildikten sonra, “Kutb-i devran-ı cihan Ahmet Siyahı şanı kim ../’ beytiyle başlayan on beyitlik bir manzume yazılıdır. 2- İkinci Mezar Seyyid Ahmed Hicabi hazretlerine aittir. 3- Ahmed Hicabi hazretlerinin kendisinden önce vefat eden oğlu Mehmed Necmeddin efendi 4- Kastamonu eşrafından ve salihinden Keskinzade Ahmed Rıza Efendi 5- Kesme taştan yapılmış ve üzeri açık olan bu mezarın şahidesi yoktur ve kime ait olduğu belli değildir. Şeyh Ahmed Siyahi hazretlerinin vefatından sonra dergahda şeyhlik yapan Şeyh efendiler ; Şeyh Ahmed Siyahi hazretleri Şeyh Seyyid Ahmed Hicabi hazretleri Şeyh Müderris Arif Efendi ( Ahmed Hicabi hazretlerinin kardeşi Abdulaziz Efendi’nin oğlu) Şeyh Mehmed Sadeddin Efendi (Müderris Arif Efendi postnişin olmuş fakat bir süre sonra amcası Mehmet Sadeddin Efendinin Şeyhülislamlık makamına vaki itirazı haklı bulunarak 12 şevval 1310 tarih ve 409 no’lu kararla şehylik makamına bu zat atanmıştır. ) Şeyh Müderris Arif Efendi ( 1314 de tekrar Şeyh Olmuştur.) Şeyh Mehmed Nureddin Efendi

📍 Kastamonu
Ali Senai Efendi

Ali Senai Efendi

Ali Senai Efendi ‘nin Türbesi ;Kastamonu – Merkez’de Türbe yolu sokakta yer alan Müfessir Alaeddin Efendi Türbesindedir. Ali Senai Efendi Araç kazasının Sırt (iğdir) nahiyesine tabi Ribati köyünde 1230 hicri yılında doğdu. İlk öğrenimine komşu Uğru köyünde başladı ise de babasının işlerine yardım gerekçesiyle izin vermemesi yüzünden tahsiline ara vermek zorunda kaldı. Babasi Bekir Ağanın kısa bir süre sonra vefatı üzerine ilk tahsilini tamamlayıp Kastamonu’ya gelerek Mahmudiye Medresesine kaydoldu. Zile’li Abdurrahman Hoca, Deli Emin Efendi, Abdullah Efendi ve Keskin Efendi isimli hocalardan ders aldı. Safranbolu’ya giderek Kürt Hoca lakaplı müderristen fen ilimleri tahsil eden Senai Efendi tekrar Kastamonu’ya dönerek Karakadızade’den tefsir, Trablusgarp’ın Hoca Mahcub’dan hadis tahsil ederek icazetnameler aldı. Bu sırada Kastamonu’da bulunan Horasan’lı Şeyh Abdülvahid Efendi’den Nakşibendî usulü üzere tasavvuf eğitimi tahsil edip hilafet aldı. Bilahare bir çok zat bu tarikat usulünce kendisinden irfan tahsil etmiştir. Dört zata icazet vermiş olan Senai Efendi’nin ikmale muvaffak olamadan vefat etmesi üzerine kabir azabı bahsinde kalan akaid kitabı daha sonra Ahmet Hicabî Efendi tarafından tamamlanmıştır. Görev yaptığı Semhiye Medresesinde son dönemlerinde kırktan fazla talebesi vardı. Hoca Ali Senai Efendi 1287 hicri yılında elli yedi yaşinda vefat etti ve Müfessir Alaeddin Efendi Türbesinde sırlandı. Hoca merhum 1272 senesinde inşa ettiği medresesine bir de kargir kütüphane ilave etmiş ve bütün kitaplarını oraya vakfetmiştir. Kendi yazdığı “Buhari-i şerif” ve “Dürer” isimli eserler de bunlar arasındadır. Ali Senai Efendi sabrı ve vatanperverliği ile de meşhurdur. At ve silah meraklısı olduğundan tatil günleri talebelerine şehrin Okmeydanında nişan talimi yaptırırmış. Rusya’nın Sinop’u bombardımanı esnasında çoğu talebesi olmak üzere yüz kişilik gönüllü süvari birliği ile oraya gitmiştir. Hoca Efendi cömertliği ile de maruftur. Hanesi her zaman fakir ve zengine açık bulundururdu. Hacı Mehmet ve Abdurrahman adında iki oğlu olup Hacı Mehmet Efendi babasından icazetli olarak 1321 senesinde vef atına kadar babasının medresesinde ilim neşriyle meşgul olmuştur. Torunu Darü’I hilafet-i aliye sabık müderrislerinden Zühdü Efendi de dedesinin inşa ettiği Semhiye Medresesinde müderrislik görevinde bulunmuştur. Zühdü Efendi İstiklal Savaşı esnasında halka yaptığı müessir telkinlerle öne çıkan alimler arasındadır. Bazılarının elinde fotokopisi bulunan tarihsiz bir icazetnamede bu zat ve diğer bazı ulema hakkında aydınlatıcı bilgiler mevcuttur. Bu belgeye göre. Ali Senaî Efendi , aralarında İmam-ı Gazalî, Fahreddin Razî… gibi müfessirlerin de bulunduğu, peygamberimize kadar ulaşan bir silsilenin halkalarından birisidir. Aynı kaynaktan Ali Senaî Efendi’nin Sırtlı Ebubekir Efendi’nin oğlu ve Kastamonu Semhiyye Medresesi müderrislerinden olduğu anlaşılmaktadır. Belgenin düzenlendiği tarihte hayatta olmadığı anlaşılan Senaî Efendi’nin tefsir, usul-i hadis, usul-i fıkıh, hikmet, kelam, meanî ve mantık gibi ilim dallarında üstat olduğu ve Nebe Suresine kadar Kuran-ı Kerim tefsir ettiği belirtilmektedir. Said lakabıyle meşhur olan Kelkit’li Mehmet Efendi’den icazetli olan Ali Senaî Efendi ‘nin hususiyetleri sayılırken kullanılan, “tahrir-i kamil (güzel yazı ve beyan sahibi), Allame-i zemani hi (devrinin en büyük alimi), Sahibül-kuvvet-i kudsiye (manevî kuvvet sahibi) ve Ebu’n-nür (nur sahibi)…” gibi ifadeler onun İlmî kariyeri hususunda fikir vermektedir. Ali Senai Efendi’nin kabrinin bulunduğu Müfessir Alaaddin Efendi’nin Türbe binası, harçla moloz taşından yapılmış, çatışı ahşap ve kiremitle örtülü; iç ebadı 5.5×10 metre olan dikdörtgen bir binadır. İlk yaptıranın kim olduğu ve yapılış tarihi net olarak belli değildir. Fakat bu türbeden alınarak Kastamonu Müzesine kaldırılmış olan bir kitabede: “Emera biimareti hazihi’l makbereti el-Abdurraci rahmete rabbihi Yaman bin Mehmet fî sene semanün semanine ve sitte mie.” 688/1289 yazısı vardır. Bu yazılı taşın, bir mezarın başından alınmış olmasına rağmen şahide türbe kitabesi olduğu görülmektedir. Kitabede adı geçen Yaman bin Mehmet, kuvvetle muhtemeldir ki Candaroğulları Beyligi’nin kurucusu olan Şemseddin Yaman Candar’dan başkası değildir. Müfessir Alaeddin Efendi kendisi veya bir başkası için yaptırılmış olan bu türbede medfundur ve halkın rağbetine binaen türbe onun adıyla anılmaktadır. Kuzey köşesindeki kapıdan girilen türbenin içi boydan boya ahşap şebeke île bölünmüştür. Doğu tarafı salon olarak bırakılmış olan türbede yedi adet ahşap sanduka vardır. Sandukalar kabirlerin baş ve ayak şahideleri arasına gelecek şekilde konulmuştur. Kesin olmamakla beraber sağdan sola doğru sandukalar şöyledir ; I. Sanduka ; Müfesssir Alaeddin Efendi II. Sanduka ; Şahidesi silik olduğu için kime ait olduğu belli değildir. III.Sanduka ; Vefat tarihi 1374 kim olduğu belli değil. IV. Sanduka ; Merhum Sırtlı hoca Ali Senai Efendi V. Sanduka ; Şahidesinde ” Külli şey’in halikün illa vechehü” yazısı okunmakta ama kime ait olduğu belli değil. VI. Sanduka ; Vefat tarihi ve kim olduğu belli değil. VII.Sanduka ; İzbelizade Mehmet Efendi‘ye aittir. Türbede kesin olarak kime ait olduğu belli olan sadece bu mezardır. Mehmet Efendi’nin Celvetî tarikatına mensup olduğu ve 1228/1813 tarihinde veba hastalığından vefat ettiği hususu şahidesindeki yazılardan anlaşılmaktadır. Mehmet Efendi Kırkçeşme’deki Şeyh Mustafa Efendi dergahında şeyhlik görevi îfa etmiş bir Celvetî şeyhidir. Rabbim şefaatlerine nail eylesin. Amin

📍 Kastamonu
Kastamonu’da Işık Saçan Türbe ve Müfessir Alaeddin efendi

Kastamonu’da Işık Saçan Türbe ve Müfessir Alaeddin efendi

Çoban Dede – Ödemiş

Çoban Dede – Ödemiş

İzmir’in Ödemiş ilçesinin eski adıyla Tekke, yeni adıyla Cumhuriyet mahallesinde, üzeri piramit şeklinde büyükçe kubbeli türbe ve türbe içinde de mezarı bulunmaktadır. Mezarın başucunda yuvarlak bir mezar taşı ve onun ucunda da yeşil serpuşla dolanılmış sarık mevcuttur. Ayrıca mezarın üzeri yeşil çuha seccade île örtülüdür. Çoban Dede’nin gerçek kimliğini bilgi yoktur. Ancak hakkında şöyle bir menkıbe yaygındır: Ödemiş’te oturan bir Ağa’nın çobanıymış ve Ağa bunu çok severmiş. Bir gün koyunları otlatırken, koyunlardan biri, sürüden ayrılıp Birgi’ye doğru kaçmış. Çoban bunu yakalamak için arkasından gitmiş ve nihayet koyun yorulduğu için Birgi’de yakalamış (Ödemiş-Birgi 8 km.dir). Hiddetlenip koyunu dövmek yerine: “Mübarek koyun ben yoruldum ama sen benden daha çok yoruldun…” diyerek koyunu kucağına almış ve Ödemiş’e getirmiş. Odemiş’in kuruluş tarihi 300 kusur sene kadar bir zaman olduğuna göre, Çoban Dede’nin yaşadığı tarih yaklaşık olarak 1700’ler denilebilir. Çoban Dede’nin ermişliği ile ilgili bir başka menkıbe de şöyledir : ” Yanında çalıştığı Ağa, Hac faizesini yerine getirmeye gitmiş. Bir gün Ağa’nın hanımı evde çörek yapmış ve sofraya getirmiş. Çöreklerden yerlerken Hanım: “ Ah gidi, Ağa bu çörekleri çok severdi şimdi olsa da yese… ” diye söylenince Çoban: Yarın biraz daha yap da ben Ağa’ya götürüp geleyim …” demiş. Hanım Çoban’ın bu sözüne gülmüş ama yine de tekrar çörek yapmiş. Ağa, Hac’dan dönünce: ‘Eline sağlık hanımcığım, gönderdiğin çörekler o kadar güzel olmuştu ki…’ diye duygusunu belirtince Çoban’ın sıradan bir kişi olmadığı gerçeği ortaya çıkmış.” Çoban Dede ile ilgili yaşanmış bir olay da şudur: “Çoluk çocuğu olmayan bir akrabam var. Mahalle komşulanmızdan biri: ‘Çoban Dede’ye gidersen çocuğun olur…’ demiş. Biz de on kadar hanım toplandık ve Dede’ye gittik. Giderken kurabiye de yanımızda götürmüştük. Önce aşır sonra mevlid okuduk. Kurabiyeleri bulunanlara dağıtmak için paketi açmaya yeltendiğim de, kubbeden tıkır tıkır kurabiye dökülmeye başladı. Bu olay karşısında korktuk ve kurabiyeleri Dede’nin başucuna bıraktık ve evimize döndük. Daha sonra Dede rüyama girdi ve dedi ki: ‘Neden kurabiyelerden yemediniz, şayet kurabiyelerden yeseydiniz, dilek sahibi de yiyecekti ve mutlaka çocuğu olacaktı… On sene öncesine kadar, mevsim kurak gittiği zaman, çevre halkı toplanıp yağmur duası için Çoban dedenin huzuruna varır, dualar eder danalar keserlermiş. Şimdi bu yağmur duası cuma günleri camilerde yapılmaktadır. Yağmur duası ile ilgili anısını Reşat Ocal şöyle nakletti: “Bundan onbeş sene önce, mevsim çok kurak geçmişti. Toplanan paralarla birkaç dana aldık ve Çoban Dede’nin kabri başina vardık. Dualarımız ettik, kurbanlanmızı kestik ve yemeklerimizi yedik. Hava günlük güneşlik iken birden karardı ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı…” Önceleri Yatır’ın bulunduğu yer mesire yeri olarak da kullanılmış. Ozellikle Cuma günleri burada hem eğlenir hem de adaklarda bulunulurmuş. Şimdi, yalnız adakta bulunmaya gıdiliyor. Adak sahipleri, türbede iki rek’at namaz kıldıktan sonra dua ediyorlar ve ayrılırken türbenin pencerelerine bez bağlama, türban, havlu bırakma gibi adaklarda bulunuyorlar. Ziyaretler Cuma günü yapılmakta, ziya’retçi sayışı 20-30 kişi arasinda değişmektedir. Kaynak Kaynak ; Türk Kültüründe Tire , Yatır inancı ve ödemiş-tire yöresindeki yatırlar , Dr. Hasan Köksal

📍 Ödemiş, İzmir
Leblebici Dede

Leblebici Dede

Leblebici Dede Türbesi ; İzmir – Menemen ilçesi, Kâzım Paşa Mahallesi, Paspan sokaktadır. Halkın Leblebici Dede veya, Yeşil Türbe adını verdiği yol kenarında tek mezar yerinden ibaret bu yatır da Hıdır Dede gibi rağbet görmektedir. Ancak burada Hıdır Dede’den farklı olarak adaklar adandıktan ve dualar edildikten sonra leblebi dağıtıldığı söylenir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menemen, İzmir
Yasin Dede

Yasin Dede

İzmir – Merkez’de İki çeşmelik – Dibekbaşı semtinde Piyaleoğlu camisinin arka bahçe duvarında İki çeşmelik – Dibekbaşı semtinde Piyaleoğlu camisinin arka bahçe duvarında bulunan Yasın Dede hakkında somut bilgimiz yoktur. Kabir bahçe duvarınına açılan bir pencere vasıtasıyla görülmektedir.Yerden oldukça yüksektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Merkez, İzmir
Ecik Dede

Ecik Dede

Ecik Dede türbesi , Bergama ilçesinin ,Göçbeyli’ye bağlı Alibeyli Köyü yakınlarındadır. Türbenin yönü kıbleye dönük olmadığından bir Hristiyan aziz mezarı olabileceği de ileri sürülür. Bununla birlikte halk sahiplenmiş ve dede mertebesinde görmüştür. Yanındaki sıcak su kaynayan ve iri balıkları olan havuz kurumuştur. Balıkların dedenin kahraman askerleri olduğu inancı vardı. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Demirtaş Dede

Demirtaş Dede

Demirtaş Dede Türbesi ; İzmir – Bergama ilçesine bağlı Mahmudiye köyünde. İzmir’in Bergama ilçesine bağlı Mahmudiye köyünde, köy çıkışındaki yüksek bir tepe üzerindedir.Kırma kiremit kaplı bir çatıdan meydana gelmiş küçük bir türbede iki kişi yatmaktadır. Kişiler hakkında ve Demirtaş Dede hakkında somut bilgi yoktur. Türbe etrafındaki yüksek ve asırlık ağaçların çokluğu dikkat çekmektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Memiş Efendi – Muhammed Kudsi Bozkıri (k.s.)

Memiş Efendi – Muhammed Kudsi Bozkıri (k.s.)

Maşallah Valide-i Sultan Aliyyetu-s Şan KethüdasI UtıfetLu Hacı Said Beg Hazretleri Tarafindan inşa Olunmuştur Tekabbellahu Azze ve Celle Sene 1314 (Miladi 1896) Memiş Efendi hazretlerinin türbesi ; Konya – Seydişehir’de çavuş köyünde ”Bir Türk geldi ve bizde ne varsa aldı gitti.” Mevlana Halid-i Bağdadi Memiş Efendi Hacı Memiş Efendi yalnız Konya’nın değil, bütün Anadolu’nun ilminden ve feyzinden istifade ettiği büyük bir Alim ve ünlü bir Veli’dir. Hacı Memiş (Muhammed Kudsi) Efendi 1784 yilinda Konya ili, Bozkır ilçesi, Ali Çerçi köyünde dünyaya geldi. Babasinin adı Mustafa Efendi, annesinin adı Halime Hanım’dır. Soyu Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)’e dayanır. Çocukluğu Bozkır’ın Karacahisar köyünde geçti. Kendi akrabalanndan aynı zamanda Ebu Said Hadimi Hazretleri’nin de talebesi olan İbrahim Efendi’nin terbiyesi altında yetişti. Daha sonra Karacahisar’da İbrahim Efendi’nin oğlu Müderris Yeğen Muhammed Efendi’den de ders alarak ilmini genişletti. Alanya, Hadim, Kayseri ve İstanbul’da tahsiline devam ederek eşi bulunmaz bir alim oldu. Meviana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin halifesi olan Ödemişli Şeyh Hasan Kudsi Efendi’den Nakşî Halidi Tarikatı İcazeti aldı. . . . Şam’da bulunan Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlennı görme arzusu kendisinde dayanılmaz bir hal alınca Şam’a gitti Kırk gün Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin yanında bulunarak O’ndan da İcazet aldı. Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri , Hacı Memiş Efendi ile ilgili şöyle buyurmuştur ” Bir Türk geldi ve bizde ne varsa aldı gitti.” Bir müddet Kudüs’te kaldı. Oradan Mekke-i Mükerreme’ye giderek Hacı oldu. Sonra, dönerek medresesini kurdu. Öğrenci yetiştirmeye başladı. Daha sonra, Bozkır Hocaköy (Üçpınar)’e yerleşti. Hocaköy(Uçpınar)’de yine medresesini kurarak öğrenci yetiştirmeye devam etti. Orada 17 yıl kaldı. Hocaköy (Üçpınar)’de kendisini çekemeyenlerin çoğalması üzerine Seydişehir’e göç etti. Seydişehir’de talebesi Hacı Abdullah Efendi’nin yaninda 5 ay kaldıktan sonra aynıilçenin Çavuş köyüne gitti. Çavuş’ta da medresesini kurarak talebe okutmaya devam etti. İlim ve tasavvufu birlikte yürüten Memiş Efendi (rh.a) Miladi 28 “Ekim’1852 / Hicri 14 Muharrem 1269 yilinda Perşembe günü 71 yasinda iken Çavuş köyünde Hakk’ın Rahmetine kavuşmuştur. Talebelerinden ve Halifelerinden Hacı AbdullahEfendi, Hacı Memiş Efendi’yi yıkayıp kefenlemiş, Hocakoy’den gelenlerin hazır olduğu kalabalık bıi cemaatle cenaze namzını kıldırmıştır. Çavuş köyündeki medresenin yanındaki yere defnolunmuştur. Hacı Memiş Efendi’nin külahla örtülü olan türbesi, Hacı Abdullah Efendi’nin öncülüğünde 1866 yılında yaptırılmıştır. Hacı Memiş Efendi vefat ettiği zaman geride: bir post, bir hasır, bir çarık ve birde asa’dan başka bir şey bırakmamıştır. Hayatta iken; “Vücudunu çürüten er olmaz” buyururlardı. Vefatından 13 yıl sonra türbesi inşa edilirken kabri açıldığı zaman kefeni ve vücutları, hayatta olduğu gibi hiç bozulmadığı görülmüştür. Hacı Memiş Efendi’nin türbesi Konya-Seydişehiryolu üzerinde, Konya”dan itibaren 70. km’deki Çavuş Kasabası’ndadır. Hacı Memiş Efendi ,Baki aleme göç ettikleri zaman 4 hanımından 7 oğlu ve 4 kızı bulunmakta idi. Torunlarından Zeynel Abidin Efenedi , Rıfat Efenedi ve Ziya Efendi 1909’da Konya’da Islahı Medaris’i açtılar. Onların yetiştirdikleri talebeler Memleketimize pek çok hizmetlerde bulundular. Bunlardan bazıları: Fahri Kulu, Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu, Saatçi Osman Efendi, İbrahim Hakkı Konyalı ve Abdullah Tannkulu (rahmetullahi aleyhim ecmain). Ayrıca, sayılan elliye yaklaşan Halifeleri ile de Nakşibendî Tarikatının Halidiye kolunun Anadolu’da yayılmasına vesile olmuştur. Halifelerinde Bazıları ; 1- Şeyh Muhammed Bahaeddin Efendi (v. 1906) ; Hacı Memeiş efendi ‘nin en büyük oğlu , Konya’da irşad faaliyetini yürütmüş ve Hacı Fettah Kabristanına sırlanmıştır. 2- Şeyh Hacı Abdullah Efendi (v. 1903) ; Seydişehir’de irşad etmiştir. Kabri şerifi Seyyid Harun Veli hazretlerinin hemen karşısındadır. 3- Topbaşzade Hacı Ahmed Kudsi Efendi (v.1889) ; Kadınhan’ın da irşad etmiş , kabri şerifi Mevlana Türbesi bahçesindedir. 4- Muhammed Zahreddin Efendi (v. 1859) ; Bozkır – avdan köyü 5- Şeyh Hacı Feyzullah Efendi (v.1876) – İstanbul Hacı Memiş Efendi ‘nin Şemaili ve Ahlakı Hacı Memiş Efendi ; orta boylu, esmere yakın tenli olup alın ve kaşlarının arası açık idi. Kaştan ince ve uzun, gözleri orta ve siyah idi. Burnunun ucu yüksek, ağzı büyük ve genişti. Sakalı gür ve büyükçeydi. Vefat ettiği zaman beyazı siyahından daha çoktu. Kemikleri iri ve kuvvetli idi. Alnında velilik nuru parlamakta olup heybetli bir görünüşe sahipti. Kendisini aniden gören kimse korku ile dolardı. Hacı Memiş Efendi gayet vakur ve sekinet sahibiydi. Asla kahkaha ile gülmezdi. Ara sıra tebessüm ederdi.Çok sıcak kanlı idi. Kendisi ile sohbet eden kimse ondan asla ayrılmak istemezdi.Dili tatlı, yüzü gayet sevimliydi. Daima hakikatlerden bahseder, marifetleri açıklardı. Hiçbir zaman gereksiz konuşmaz, daima hayırla nasihat buyururlardı. Sözlerini işiten kimseye asla usanma gelmezdi. Keramet eseri olarak, kim dünya sıkıntı ve darlıkları yönünden şikayetçi oiarak onun yanına gelse, hemen ferahlığa kavuşur, büyük bir rahatlık hissederdi. Eğer kendisinde dünya sevgisi varsa, hemen yok olur, geçim sıkıntısı ve dertlerinden kurtulurdu. Netice olarak İlahi dergaha yönelen melek yüzlü bir kimse oluverirlerdi. Gariplere, yetimlere, yoksullara çok yardlm ederdi. Cömertlikte ve eli bollukta zamanın bir tanesiydi. Dünyaya ve içindekilere iltifat gostermezdi. Sayılmayacak derecede evinde misafirleri olurdu. İmkanları kıt bir köyde oturmasına rağmen hepsini yediri, içirirdi. Herkesi dünya sevgisinden meneder, Allah’ın sevgisine yöneltirdi. ” Rızık için üzülüp ızdırap çeken kimse insan defteri dışındadır.” buyururdu. Hacı Memiş Efendi’nin Kızları ve Oğulları ; Oğulları ; 1- Muhammed Bahaeddin Efendi Hacı Memiş Efendi’nin 2. hanımı Gümüş Kadın’dan en büyük oğludur. 1834’de Bozkır Karacahisar’da doğmuştur. Hasan Kudsi Efendi’nin kızı Emine Hanımla evlenmiştir. 1862’de Konya Bekir Sami Paşa Medresesi’ne Müderris oldu 44 yıl bu medresede eğitim öğretim faaliyetleri yaninda Nakşı Halidi Tarikatı üzerine Babasinin Halifesi olarak irşat görevini yürüttü. Orayı bir ilim merkezi haline getirdi 1906’da Konyatda vefat etmiştir. Şeyh ve müderris idi. türbesi Konya , Hacı Fettah Mezarlığı’ndadır. Zeynelabidin Efendi (1869-1940) ve Muhammed Rifat Efendi (1871-1920) ve Ahmet Ziya Efendi (1875-1923) isimlerinde üç çocuğu vardır. 2- Mustafa Asım Efendi ( Koca Müftü) Bozkır Müftüsü idi. M.1906’da Hocaköy’de etmiştir. Orada metfundur.Annesi Gümüş Kadın’dır. 3- Ubeydullah Efendi M.1881’de Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Kabri Kurşunlu Camii bahçesindedir.Annesi Gümuş kadındır. 4- Halid Efendi (1841 – 1909) Karaman’da vefat etmiştir. Kabri Karaman Ketane Camii bahçesindedir.Annesi Emiş Kadın’dır. 5- Zeynelabidin Efendi 18 yasinda Bozkır Karacahisar köyünde vefat etmiştir. Kabri oradadır. Kur’an-ı Kerim Hafızı idi. Annesi Emiş Kadın’dır. 6- Sıddık Efendi (1851 – 1921)Bozkır Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Orada metfundur.Annesi Emiş Kadın’dır. 7- Hasan Kudsi Efendi (1847 – 1921) Konya’da vefat etmiştir, Kabri Hacı Fettah Mezarlığındadır. Annesi Emine Hanım’dır. Kız Çoçukları 1- Havva Hanım Annesi Havva Hanım’dır. Bozkır Karacahisar’da doğmuştur. Softa Hoca Mehmet Efendi ile evlenmiştir. Kabri Bozkır Hocaköy’dedir. 2- Fatma Hanım Annesi Gümüş Kadın’dır. Bozkır Kadısı Abdullah Efendi ile evlenmiştir.M.1863’de Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Kabri oradadır. 3- Ayşe Hanım Annesi Gümüş Kadın’dır. Avdan’lı Şeyh Muhammed Zahreddin Efendi ile evlenmiştir. Kabri Bozkır Avdan köyündedir. 4- Hatice Kübra Hanım Annesi Emiş Kadın’dır. Hocaköy’lü Mehmet Efendi ile evlenmiştir. M.1926yılındaBozkır Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Kabri Hocaköy’dedir. HACI MEMİŞ EFENDİ’DEN MENKÎBELER 1- Hacı Memiş Efendi , her zaman Allah’ın emirlerinİ ve yasaklannı insanlara bildirmeye çalışırdı. Dini uğrunda canını feda etmekten çekinmezdi. Islamın emirlerine uymada çok titizlik gösterir. “Bir kişinin şeriatta ne kadar eksikliği varsa bir o kadar da tarikatta noksanı olur!” derdi. Tarikatla şeriatı bir bilirdi. Herhangi bir konuda, “Şeriatte böyle amma hakikatte veya tarikatte bu böyle değil” diyenlere çok kızar ve; “Bunlar Şeytana uyarak temiz şeriatı işlemez hale getirirler ve böylece sapıklardan olurlar” buyururdu. Memiş Efendi’nin temsil ettiği ilim ve tasavvuf hareketi Ebu Said el Hadimi’nin ilmi geleneğine ve Mevlana Halidî Bağdadî’nin tasavvuf anlayışına dayanır. 2- Hacı Memiş Efendi , İslam’ın yaşanması için çalışır ve didinirdi. Şeriatle hakikati bir bildiği için. “Şeriat hakikatin ta kendisidir. Bazıları kabuk ve iç ile bir benzetme yapmışlarsa da biz buna razı değiliz. Çünkü kabuk ile iç arasinda nevi bakımdan ayrılık vardır” buyururdu. 3- Hacı Memiş Efendi ‘nin aim bir müridi vardı.25 sene fakirlik çektiğinden dolayı, ücretli olarak köylere Ramazan imamlığına (cerr)’e giderdi. Ona:”Cerre çıkma! Yaninda olanla kanaat et! Allahü’Zülcelal’e tevekkül ol’ Eğer geçmiş senenin gelirlerinden az olursa, eksiğini ben tamamlayacağım”. Buyurdu. O alim murid cerre çıkmakdan vazgeçerek eldeki ile kanaat etti. O zat sonradan ; ”Senelerce sefillik çektim. Geçim darlığım vardı. Bir mal sahibi de olamadım. Şimdi ise , Allah’a hamdolsun hem sefaletten kurtuldum, hem de mal sahibi olarak zengin oldum” diyerek devamlı şükrederdi. 4- Hacı Memiş Efendi (rh.a) Keramet göstermekten çok çekinirdi. Eğer keramet bir müridin kurtuluşuna sebeb olacaksa çaresiz olarak açığa vururlardı. Nitekim alimlerden çok yavaş kabiliyete sahip bir müride, bir gün üç saatlik bir uzak’lıktaki bir köyde bir kalb daralması geldi. İçinden şöyle geçiyordu: “Alemde şeyh endişesini neden çekeyim, Tarikat için neden bir sürü zahmete katlanayım? Bu meslekten bir şey anlayamadım. Bundan sonra ben de diğer insanlar gibi kendi işlerimle meşgul olacağım” diyerek tasavvufu inkara yöneldi. Bu düşüncelerini hiç bir kimseye açmadan Hacı Memiş Efendi’nin huzuruna gelince, Hacı Memiş Efendi ona: “Kimin şeyhi yoksa onun şeyhi şeytandır!.. değil mi? Hak yoldan çıkmaya hangi akıllı cesaret edebilir?” buyurarak o müridinin yanlış düşüncesin! gönlünden çıkardı. 5- Hacı Memiş Efendi ‘nin öğrencilerinden biri, rüyasında kendisini Yazıcızade Muhammed Efendi’nin ‘Muhammediyye’ adlı kitabını cild ve kağıdı ile beraber yediğini gördü.Uyandıktan sonra: “İnşaallah bundan sonra Hacı Bayram Veli ve Yazıcızade Muhammed Efendi hazretlerini ziyaret edip oraya intisap edeyim. Bizim feyzimiz oralardan görünüyor”diye rüyayı yorumladı.Namaz vakti yaklaşınca namaz kılmak için camiye çıkınca Hacı Memiş Efendi o zata yöneldi ve aniden: “Bir kimse önündeki hazır olan bayramı bırakıp da niçin başka yere Bayram aramağa gitsin? Bazan kişiye şeyhinden olan feyzi diğer bir şeyhtenmîş gibi görünür. Bu Allah’ın bir hikmetidir. Sen amellerinde samimi ol! diyerek ogrencisine güzel bir ders verdi. 6- Hacı Memiş Efendi’nin blr müridi tasavvufi eğitimini tamamlamadan memleketine gitmek istedi. Hacı Memiş Efendi ona, “Gitme! Eğitiminı tamamla! dedi. Buna rağmen o kişi memleketine gitti. Sonra çok ağır bir hastalığa tutuldu.Hasta ve ümidsiz bir halde yatarken, bir gece rüyasında Hacı Memiş Efendi’nin yanında olduğunu gördü. Hacı Memiş Efendi elinde bir kazma ile karnındaki hastalığa sebeb olan şeyin üzerine birkaç defa vurup oradan bir şey çıkardı. Öğrencisi uyandığında hiçbir hastalığının kalmadığını görünce Allah’a hamd ederek tekrar hocasının yanına döndü. 7- Hacı Memiş Efendi yetenekli öğrencilerine ilgi alaka gösterirdi. Böyle bir öğrencisine; “Sen denizin ötesine bile gitsen benim elimden kurtulamazsın” buyurdu. Bir süre sonra, o öğrenci ilim tahsili için Mısır’a gitti. Bir gün dersini anlamadığı için üzüntülü olarak uyuyakaldı. Gece rüyasında dersi tamamiyle öğrenmişti. Senelerden sonra Hacı Memiş Efendi’yi ziyarete geldiğinde Hacı Memiş Efendi ona tebessüm ederek; “Sana ben denizin ötesinde bile olsan elimden kurtulamazsın demedim mi?” diye buyurdu. Bu sözlerinden sonra o mürid o geceleyin öğrenmiş olduğu dersin Hazretin öğrettiğine dair kerametlerini hissettiğini sonradan anlatmıştır. 8- Hacı Memiş Efendi’nin türbesine bitişik olan camı, zaman içinde harap olup, ihtiyacı karşılamayınca yıkıarak yerine biraz daha geniş olarak yeniden yapılmıştı. Cami inşaatl devam ederken Beyşehirli bir kimse gelip kapı ve pencereleri kendisinin yaptıracağını bildirmiş. Beklemedikleri bu yardım karşısında: “Rüyanda babanı mı gördün?” diye takıldıkları o kişi şunları söylemiş: ” Ben 6 yaşıma kadar felçli idim ve yürüyemiyordum. Annemle babam beni alarak Hacı Memiş Efendi’nin türbesi gelip, sandukanın yanına yatırdılar. Kendileri de namaza durunca sandukadan bir el uzanarak beni ayağa kaldırdı “Ben de yürüyerek aşağıya inmeye başlayınca, namazlannı bozarak arkamdan yetişen annemle babama durumu anlattım. Bu yüzden merhuma minnet borcum vardı, onu ödemek istedim” dedi. 9- Şeyh Mustafa Efendi, Hacı Memiş Efendi ‘nin halifelerindendi. Hacı Memiş Efendi ‘nin vefatından sonra kabirlerini tamir hususunda çok gayret sarf eder. Tamir esnasinda kabir, ayak tarafından açılır. Mustafa Efendi elini açılan yerden kabre sokunca mübarek ayaklarının vefatı uzun seneler geçmesine rağmen hala sıcak, soğumamış olduğunu görür. Kabirde yatan Efendimiz Hazretleri; “Daha sıcak değil mi?” diye buyurmuşlar. Bu sözleri işiten halife hazretleri bağırarak düşüp bayılmıştır. Bu halde bir müddet yatmışlardır. 10- Bir adam Hacı Memiş Efendi için; Ben bir yemek hazırladım. Eğer kamil (haluk, gerçek) bir veli, evliya ise bu hazırladığım ve meşru olmayan” yemeği yemez dedi ve Hacı Memiş Efendiyi evine yemeğe davet etti. Hacı Memiş Efendi müritlerinden birini alarak davete icabet etti. Eve vardılar yemeği yemek için,sofraya oturarlar; Mürit oruçlu olduğu için başka bir odaya gitti. Ev sahlibi Memiş Efendiye; ”Efendim müridinizde sofraya çağırsanız” dedi. Hacı Memiş Efendi adamın niyetini anladığından; ” O bir şahindir. Değme leşe kanmaz!” buyurdu. Adam bu sözden bir şey anlamadı. Bu sefer müridin yanına gidip, ” Hacı Efendi seni sofraya bekliyor” dedi. Mürid’de; “Efendimiz Hacı Memiş Efendi koskoca bir okyanustur. Herhangi bir leş onu asla bulandıramaz” dedi. Bu sözlerden sonra yaptığı işten utanan adam yaptıklarından dolayı tövbe istiğfar edip Hacı Memiş Efendinin samimi talebelerinden oldu. 11- Devlet tarafından Konya yöresine gönderilen ve büyük alimlerden olan bir müfettiş Bozkır’a gelir. Burada Halidiye tarikatına ve Hacı MemişEfendiye intisap edenlere zulüm ve işkence edermiş. Bu müfettiş sonunda Hacı Memiş Efendi’yle de karşılaşmış. Hacı Memiş Efendi’ye; ” Allah, Kur’anı Kerim (Zümer suresi 54. Ayetinde) “Rabbinize inabe edin(bağla-nın)”buyuruluyor. Inabe şeyh olmaz, Hakka olur ”der. Hacı Memiş Efendi; Sen alim birisin, ayette geçen “Rabbinize” (ila rabbiküm) kelimesinde geçen “ila” niçin? Konulmuştur diye sorar. Müfettiş; “ila” kelimesi Arap dili kurallarina göre bir şeyi sonlandırmak için kullanılır deyince Hacı Memiş Efendi: “Efendi Allah hakkında bir son olur mu? Başlangıcı yok ki sonu olsun. Hakkın varlığına başlangıç ve son düşünmek caiz değildir. Böyle bir şey asla mümkün de değildir. Fakat Allah yolunda fani olan ve Hakka ulaşan Şeyhe bağlanmak Hakka bağlanmaktır” buyurur. Bu cevaptan sonra alim olan bu müfettiş yanlış düşüncelerden vazgeçer ve Hacı Memiş Efendinin iyi bir öğrencisi olur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak www.memisefendi.net [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Seydişehir, Konya
Kafiyeci Mehmet Muhittin Efendi

Kafiyeci Mehmet Muhittin Efendi

Kafiyeci Mehmet Muhyiddin Efendi ‘nin Kabri ; Mısır – Kahire’de Eşrefiye Medresesi yanındaki Eşrefiye türbesinde. Bergama’daki mezar ise sanıyoruz ki; Bergama doğumlu olması sebebiyle makamı olsa gerektir. Kafiyeci Mehmet Muhittin Efendi Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin Süleymân bin Sa’d bin Mes’ûd er-Rûmî’dir. Künyesi Ebû Abdullah olup, lakabı Muhyiddîn’dir. Nahiv ilmine dâir “ Kâfiye ” adlı eser ile çok meşgûl olduğundan dolayı, Kâfiyecî diye meşhûr olmuştur. İzmir’e bağlı Bergama’da, 788 (m. 1386) senesinde doğdu. Mısır’ın Kâhire şehrinde, 879 (m. 1474) senesinde vefât etti. Kâhire’deki Eşrefiyye Medresesi yakınında, kendisi için ölmeden önce yaptırdığı türbeye defnedildi. Memleketinde büyüyen Kâfiyecî, ilim tahsili için birçok yerlere gitti. Molla Fenârî, Burhânüddîn Emîr Haydar el-Hâfi, Şeyh Vâcid, İbn-i Ferişteh, Hâfızüddîn Bezzâzî, Abdülvâhid el-Kutâî gibi büyük zâtlardan, aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Sonra Şam’a gidip, orada ilim okutmakla meşgûl oldu. Hicaz’a gidip, hac vazîfesini yerine getirdikten sonra, Kudüs’e döndü. Daha sonra Melik Eşref Barsbay zamanında Kâhire’ye geldi. İnsanlardan uzak olarak Berkûkiyye’de senelerce kaldı. Orada Bisâtî, İbn-i Hacer el-Askalânî ve başka zâtlarla karşılaşıp ilmî sohbetlerde bulundu. Bir müddet Muhibbüddîn el-Eşkâr’ın yanında kaldı. İbn-i Esed, Bedrüddîn Ebü’s-Se’âdet, el-Bülkînî gibi âlim zâtlarla birlikte, Melik Zâhir Çakmak da gelip, onun sohbetlerinden istifâde etti. Kâfiyecî, 842 (m. 1438) senesinde Hasen el-Acemî’nin ayrılmasıyla boşalan Eşref Şa’bân dergâhında müderris olarak vazîfe yaptı. Daha sonra Âlâüddîn Rûmî’nin yerine, onun dergâhında ders okutmakla meşgûl oldu. İbn-i Hümâm’dan sonra Şeyhûniyye Medresesi başmüderrisliğine getirildi. Mısır’da Hanefî kadısı olarak görevlendirildi. Ders okutmak, fetvâ vermek ve eser yazmak husûslarında çok yükseldi. Onun üstünlüğünü herkes kabûl ediyor ve ilmî üstünlüğü karşısında boyun eğiyordu. Bu sebeple, şöhreti her tarafta duyuldu. Onun eserleri, talebeleri ve fetvâları her tarafa yayıldı. Ondan çok kimseler ilim tahsil edip yetiştiler. Talebeleri daha onun sağlığında iken yükseldiler, zamanlarının ve çevrelerinin ileri gelenleri oldular. Takıyyüddîn el-Hasenî ondan ilim tahsil eden zâtlardandır. Âlim, fâzıl, ilmiyle âmil olan Kâfiyecî; iffet sahibi, temiz kalbli, düşmanlarına karşı dahî yumuşak huylu ve merhametli idi. Elinde bulunanları bekletmeyip, hemen sadaka olarak verirdi. Çok cömert ve ikram sahibi idi. Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman âyet-i kerîmelerin ma’nâsını düşünür ve çok ağlardı. Komşu ve arkadaşlarıyla çok iyi geçinir, onlara hüsn-i muâmelede bulunurdu. İlmî yönden asrının allâmesi ve zamanının bir tanesi idi. Aklî ve naklî ilimlerin hepsinde yüksek idi. Hadîs ve tefsîr usûliyle; tefsîr, kelâm, nahv, sarf, me’ânî, beyân, mantık, felsefe, heyet (astronomi), hendese (geometri), hikmet, cedel ve münâzara ilimlerinde benzeri yoktu. Fıkıh, tıb ve edebî ilimlerde özel ihtisas sahibi idi. Ona, zamanında yaşadığı devlet adamları ve Osmanlı sultanları iltifât ve ihsânlarda bulunurlardı. Kâfiyecî hakkında İmâm-ı Süyûtî şöyle der: “Onun yanına ilk gittiğimde, “Zeydün Kâimün” terkibinin i’râbını yapmamı söyledi. Ben de; “Derse ilk başlamış çocuk yerine koyup soru soruyorsun” dedim. “Bu terkibde senin bilmediğin yüzonüç mes’ele vardır. Onun için soruyorum” dedi ve anlatmaya başladı. Ben, bu konu hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Bunun üzerine, ilim öğrenmek için ondört sene yanında kaldım. Her gidişimde, yeni bir mes’ele öğrendim. Hayâtını ilim okumak ve okutmakla geçiren Kâfiyecî’nin, çeşitli ilimlere dâir yüzden fazla eseri vardır. Bu eserlerinin en önemlileri şunlardır: 1- Şerhu Kavâid-ül-kübrâ li İbn-i Hişâm, 2-Envâr-üs-se’âde şerh-u Kelimet-iş-şehâde vel-Esmâ-ül-Husnâ, 3-Muhtasar-ül-Müfîd fî ilm-it-Târih, 4-Hâşiyetü alâ şerh-ıl-Hidâye, 5-Telhîs-ül-Câmi’ul-kebîr, 6-Risâletün fîl-İstisnâ, 7-Şerhu Tehzîb-ül-mantık vel-kelâm, 8-Temhîd fî şerh-it-Tahmîd, 9-Muhtasar fî ilm-il-irşâd, 10-Et-Teysîr fî ilm-it-tefsîr, 11-Telhîs alâ Tefsîr-il-Beydâvî, 12-Telhîsu Şerhu Mevâkıf, 13- Muhtasar fî ilm-il-Eser, 14- Hall-ül-Eşkâl fî mebâhis-il-eşkâl fil-Hendese, 15-Menâzil-ül-ervâh. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak İslam Alimleri Ansiklopedisi , Türkiye Gazetesi http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Şeyh Mahmut Sadık Dede

Şeyh Mahmut Sadık Dede

Şeyh Mahmut Sadık Dede ; İzmir – Tire’de İlçe merkezine 5 km mesafedeki Kaplan köyünün batı yakasında dere kenarında Bugün türbe tamamen yıkılmış olup sadece temel kalıntıları görülmektedir. Türbe, belgelerde çatılı olarak verilmektedir. Türbe alanı içinde, Girit fatihi vezir kaptan-ı derya Kaplan Ahmet Paşa ile Üsküdar Mevlevi şeyhi Mahmut Sadık Dede’nin mezarları bulunmaktadır. Yola yakın bölümdeki mezarda Kaplan Ahmet Paşa yatmaktadır. Mezar taşında ; ” Hü Dost kutbül arifin sultan el kilici eşşeyhü Kaplan Baba ruhu için el fatiha”, ifadeleri kullanılmıştır. Kitabede tarih yoktur. Ancak, Kaplan Ahmet Paşa’nın 17.yüzyılın ikinci yarısında vefat ettiği bilinmektedir. Evliya Çelebi, Girit’in fethine gidilirken kadırgaya onun bindirdiğini yazmaktadır. KAPLAN AHMET PAŞA sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın eniştesi olup Tire’ye sürüldükten sonra Arpacılar (Kaplan) köyünde oturmaya zorlanır. Bu ünlü daha sonra, hem köye adını verecek hem de Tire’ye inen su yolları ve çeşmeleriyle gözde bir ad olacaktır. Özellikle Tire’nin Ertuğrul, Dumlupınar, Ketenci, Turan ve Cumhuriyet Mahallelerinin su şebekeleri önemli ölçüde Kaplan Ahmet Paşa tarafından sağlanmıştır. Ve bu su hizmetlerinin yerine getirilebilmesi için de önemli vakıflar bırakmıştır. Yaşamını daha sonra kendi adı verilecek olan Arpacılar’da sürdürmüş ve burada ölmüştür. Diğer kitabe Mahmut Sadık Dede’ye aittir ve kitabede tarih vardır. Kitabesinde : “Sabıkan Galata Mevlevihanesinde şeyh olan Yeğen Ali Paşazade eş-Şeyh Numan Bey’in halifesi merhum ve Mağfur eş-Şeyh Muhammed Sadık Dede. 1207” yazılıdır. Sadık Dede Üsküdar Mevlevihanesinde kendisine verilen görev gereği Mevlevihanenin vakfiyesinde bulunan Mahmutlar Çiftliğinin bulunduğu esnada vefat eder ve Kaplan Dede namıyla anılan kabrin yanına defnedilir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Kaplan Paşa Türbesi

Kaplan Paşa Türbesi

Kaplan Paşa Türbesi ; İzmir – Tire’de İlçe merkezine 5 km mesafedeki Kaplan köyünün batı yakasında dere kenarında Bugün türbe tamamen yıkılmış olup sadece temel kalıntıları görülmektedir. Türbe, belgelerde çatılı olarak verilmektedir. Türbe alanı içinde, Girit fatihi vezir kaptan-ı derya Kaplan Ahmet Paşa ile Üsküdar Mevlevi şeyhi Mahmut Sadık Dede’nin mezarları bulunmaktadır. Yola yakın bölümdeki mezarda Kaplan Ahmet Paşa yatmaktadır. Mezar taşında ; ” Hü Dost kutbül arifin sultan el kilici eşşeyhü Kaplan Baba ruhu için el fatiha”, ifadeleri kullanılmıştır. Kitabede tarih yoktur. Ancak, Kaplan Ahmet Paşa’nın 17.yüzyılın ikinci yarısında vefat ettiği bilinmektedir. Evliya Çelebi, Girit’in fethine gidilirken kadırgaya onun bindirdiğini yazmaktadır. KAPLAN AHMET PAŞA sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın eniştesi olup Tire’ye sürüldükten sonra Arpacılar (Kaplan) köyünde oturmaya zorlanır. Bu ünlü daha sonra, hem köye adını verecek hem de Tire’ye inen su yolları ve çeşmeleriyle gözde bir ad olacaktır. Özellikle Tire’nin Ertuğrul, Dumlupınar, Ketenci, Turan ve Cumhuriyet Mahallelerinin su şebekeleri önemli ölçüde Kaplan Ahmet Paşa tarafından sağlanmıştır. Ve bu su hizmetlerinin yerine getirilebilmesi için de önemli vakıflar bırakmıştır. Yaşamını daha sonra kendi adı verilecek olan Arpacılar’da sürdürmüş ve burada ölmüştür. Diğer kitabe Mahmut Sadık Dede’ye aittir ve kitabede tarih vardır. Kitabesinde : “Sabıkan Galata Mevlevihanesinde şeyh olan Yeğen Ali Paşazade eş-Şeyh Numan Bey’in halifesi merhum ve Mağfur eş-Şeyh Muhammed Sadık Dede. 1207” yazılıdır. Sadık Dede Üsküdar Mevlevihanesinde kendisine verilen görev gereği Mevlevihanenin vakfiyesinde bulunan Mahmutlar Çiftliğinin bulunduğu esnada vefat eder ve Kaplan Dede namıyla anılan kabrin yanına defnedilir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Emir Sasa Bey – Kesikbaş Türbesi

Emir Sasa Bey – Kesikbaş Türbesi

Kesikbaş Türbesi ; İzmir – Tire ‘de , ilçenin Selçuk girişinde yol üzerinde Tire’nin güney batı ucunda, ilçeye Selçuk yönü girişinin yakınındaki mezarın bir kitabesi bulunmamaktadır. Türbede; kara selvi ağaçlarının altında, dört taraf alçak duvarla çevrili gösterişsiz bir mezar bulunur. Bazı tarihi kaynaklarda ve rivayetlere dayandırılarak bu mezar , Tire’nin ilk fatihi Sasa Bey’e ait olduğu kabul edilmektedir. Tire’nin ve Batı Anadolu’nun Türkler tarafından fethi sürecinde çok önemli bir yer tutan Sasa Bey; 1308 yılında Menteşeoğulları’nın önderi olarak kendisine bağlı aşiretlerle birlikte Büyük ve Küçük Menderes Havzalarını Bizans’ın elinden alarak bir türk toprağı haline getirmiştir. Bölgenin Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük rol oynayan Türk Tarihi’ndeki önemli kahraman kumandanlar arasında yerini almıştır. Menteşe Bey’in damadı olduğu bilinen Emir Sasa Bey’in , fetihleri esnasında 30’lu yaşlarda olduğu bilinmektedir. Bu dönemde Sasa Bey ile kendi eşiti olan Aydınoğlu Beyliğinin kurucusu Aydınoğlu Mehmet Bey bölgede hakimiyet mücadelesine girmiş ve araları açılmıştır. Sasa Bey; 1309’da Aydınoğlu Mehmet Bey’in başkenti Birgiyi yağmalamış bu nedenle iki beylik arasında 1310 yılında Tire’de bir savaş olmuştur. Sasa Bey, bu savaşta esir düşmüş ve başı kesilerek idam edilmiştir. Bu nedenle türbeye ” Kesikbaş Türbesi” denilmiştir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Ali Baba – Tire – İzmir

Ali Baba – Tire – İzmir

Ali Baba Türbesi ; İzmir – Tire İlçesi ,ilçeye 5,5 km mesafede bulunan Boynuyoğun köyünde. Ali Baba ve Hasan Baba türbelerinin bugün de Anadolu ́nun sayılı Bektaşi Dergahlarından biri olduğu kaydedilir. XIV. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Ali Baba’nın türbesinin kitabesi yoktur. Ali Baba türbesi Tire ́nin doğusunda, ilçeye 5,5 km. mesafede bulunan Boynuyoğun köyü hudutları içerisinde, Ali Baba türbesi diye anılan yerdedir. Ön tarafta giriş kısmıyla iki bölümden oluşan türbe sekizgen gövdenin yüksek kasnağa oturan bir kubbe ile örtülmesinden ibaret sıvalı (sıvalar onarım sırasında yapılmıştır) bir yapıdır. Düzenli bir bahçe içinde ve türbe binasının dışında yer alan çeşitli mekanlarla birlikte bir külliye şeklindedir. Türbe içinde çeşitli Bektaşi babalarının mezarları bulunmaktadır. Yaklaşık 15.000 metre karelik bir arazi üzerinde yer alır. Su pınarı, kuyusu, ağaçları ve havuzu ile Batı Anadolu ́daki önemli bir dergah merkezi durumundadır. Hacı Bektaş Velayetnamesinde de adına rastladığımız Ali Baba Horasanilerden olup, Hacı Bektaş Veli’nin en yakın arkadaşlarından Bahaeddin Sultan’ın oğludur. 1531 yılındaki belgede, “Vakfı zaviye-i Ahi Baba der nefsi Tire” kaydıyla yer alırken, zaviyenin Aydınoğlu Umur Bey ve Sultan Murat Han nişanlarına sahip olduğu görülmektedir. “Defter-i Atik” de, zaviyenin Fota’dan (Gökçen) bugünkü yerine taşındığı kaydı vardır. 1531 yılındaki Defter-i Hakani’de ise, zaviyenin bu dönem şeyhlerinden Dorum Dede’nin “Sultan Şüca Zaviyesine, ‘Sultan Şüca ruhu için’, 400 koyun, 90 adet ördek, 29 sığır, 3 at, 2 eşek, 3 tay ve değirmen”, vakfettiği görülür. Ayrıca, kayıtta; “Vakfı Derviş-i Dorum Dede şeyhi zaviye-i Ali Baba” başlığıyla ele alınan vakıfların “Ayende ve revende” ye sarfı şart koşulur. Dorum Dede bu vakıfların denetimini sağlığında kendisi, ölümünden sonra oğluna bırakmaktadır. Ali Baba Zaviyesi mükemmel konumu ile dikkati çekmektedir. Türbe ve zaviye üniteleri ayaktadır. Bahçesi oldukça büyüktür. Meyva ağaçları ve doğal bitki örtüsüyle günümüzde gözde mesire yerlerindedir. Ali Baba’nın ayrıca, Tire’nin Yeğenli köyü ile, Manisa’nın Marmara, Alaşehir’in Zeytinlik ve Tahtacı köylerinde de birer zaviyesi bulunmaktadır. Evliya Çelebi, Ali Baba ve Molla Arap’dan sitayişle söz eder. 1924 yılı sonrası Hacı Bektâş ilçesindeki Pirevi kapatılmış ve Bektâşî Dergâhlarının tüm vakıflarına el konmuş olsa da, sadece Tire’deki Horasanlı Ali Baba Dergahı, özel bir yasayla açık tutulur190. Tire Dergahı postnişini Hasan Balım Baba önce Yakova Dergahı Postnişini Kazım Bakali Babadan Halifelik alsa da, bu hatasından çabuk döner ve “Tecdid-i Vüzû” yaparak Noyan Dedebaba’dan yeniden Halifelik icazeti alır. Ali Haydar Ercan Dedebaba 1965 yılında Tire Ali Baba Dergahında Hulisi Kıvrık Baba’dan nasip alır. 1975 yılında da aynı Ali Baba Dergahında Halife Hasan Balım Baba’dan dervişlik hırkası giyer. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Molla Mehmet Çelebi

Molla Mehmet Çelebi

Molla Mehmet Çelebi Türbesi İzmir – Tire’de Paşa Mahallesi, Ziya Yokuşu Sokağında Türbenin kitabesi günümüze gelememiştir. Tire üzerinde araştırmaları olan Faik Topluoğlunun bu türbeye ait olduğunu belirttiği bir mezar taşı Tire Müzesindedir. Buna dayanılarak türbenin yanındaki cami ile birlikte Şeyh Mehmet Çelebi tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Moloz taş ve tuğladan kare planlı olarak yapılan türbenin üzeri sekizgen kasnaklı, kiremitli bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin altında dört basamakla inilen mumyalık kısmı bulunmaktadır. Mumyalık kısmı 1.45×4.65 m. ölçüsünde uzun bir dehliz şeklindedir. Sultan II. Selimin hocalarından olduğu rivayet edilen Ahmet Tavil Hocaya ait olan kabir, Caminin kıble duvarının hemen önünde bulunmaktadır. Caminin yanında Caminin banisi Molla Çelebiye ait iki katlı türbe bulunmaktadır. Caminin bahçesinde bulunan, Roma döneminden kalma bir sütun kaidesinden, içi oyularak yapılmış bir dibek taşı dikkatleri çekmektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Kara Kadı Mecdeddin

Kara Kadı Mecdeddin

Kara Kadı Türbesi ; İzmir – Tire’de İpekçiler mahallesi İpekçiler camii’nin doğusunda bulunmaktadır. İlk Rumeli Beylerbeyi ünvanına sahip Karakadı Mecdeddin aynı zamanda hattat olarak da ünlüdür. Kadı Mecdeddin’in inşa etttirdiği yapılar kendi adıyla anılan “Karagazi” semtinde yer almaktadır. Burası, Evliya Çelebi’ye göre, “ camisi, hanı, imareti, mescidi, medresesi, çarşısı ve pazarı bulunan bir kasabadır. Evleri üç bin civarında kiremit örtülü cennet bahçesi gibi bahçelerle çevrili evlerdir. ” Kara Kadı ise, “ İlmin kutbu haline gelmiş oldukça zengin ve malını ilim yolunda ve insanlara hizmet için harcayan, birçok telif eseri bulunan hayır sahibi bir insandır. Birçok cami, hayrat yaptırmıştır. ” Medresesi, 14 odadan oluşmaktadır. Burası, 1928 yılına kadar çalışmış, daha sonra depo, ardından da kimsesizler barınağı olarak kullanılmıştır. 1968 yılında da restore edilir. Hamamın sadece üç hücresi ayaktadır. Erkekler hamamının girişi doğudan, kadınlar hamamınınki ise batıdandır. Belgelerde “İki Kapılı Han” olarak da yer alan hanın güney ve batıdan iki kapısı vardır. Üstte 30, altta 16 odası bulunan hanın, pek az kısmı ayaktadır. Kuzey yönündeki dış cephe dükkanları kısmen korunmuştur. Hanın bu cephede sebil ve çeşmesinin izleri vardır. Karakadı Camiinin arka kısmında yer alan türbesi ise iki katlıdır. Alt kata merdivenlerle inilmektedir. Beşgen planlı türbenin, kapısı yalancı duvar örgüsüyle gösterişli bir şekle sokulmuştur. Halk arasında Kara Kadı Mecmeddin türbesi olarak anılmaktadır. Türbe kesme taş ve tuğladan beş köşeli, düzgün olmayan bir planda yapılmıştır. Anadolu’da beşgen türü türbe planlarına çok ender rastlanmaktadır. Bu bakımdan bu türbe Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı döneminde yapılmış olan türbelerden ayrılmaktadır. Türbenin üzeri elips şeklinde tromplu kubbe ile örtülüdür. İki katlı olan yapının alt katında mumyalık kısmı bulunmaktadır. İki yönlü merdivenle çıkılan, düz atkılı giriş kapısı ince uzun mukarnaslı bir niş içerisindedir. Tuğla örgüler dışında bu nişte süsleme elemanı görülmemektedir. Giriş kapısının yanında ince, uzun tuğla çerçeveli birer niş bulunmaktadır. Türbenin içerisi duvarlardaki dikdörtgen söveli tuğla sağır atkılı pencerelerle aydınlatılmıştır. Türbenin mumyalık kısmına merdiven sahanlığının altındaki küçük bir kapıdan girilmektedir. Burası da beşgen şekilde olup, beşik tonozla örtülüdür. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Memidedeoğlu Ali Baba

Memidedeoğlu Ali Baba

İzmir ili, Urla ilçesi, Musalla Mescid mahallesinde bulunan Musalla Mescidin hemen girişindedir İzmir ili, Urla ilçesi, Musalla Mescid mahallesinde bulunan Musalla Mescidin hemen girişindedir. Urla da en eski mescidin,Musalla mescidi olduğu söylenir. Cuma ve bayram namazları açıkta,namazgahta kılınırdı.Daha sonra mescid yapılmış. Kitabe olmadığından yapım tarihi ve yapan kişi hakkında bilgilere ulaşamadık. Mescid girişi eskiden mezarlık olduğu görülmektedir. Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Urla, İzmir
Uzun Ali Dede

Uzun Ali Dede

İzmir – Urla’da Üçdeğirmenler mevkiinde , eski süt pınarının hemen yanında bir duvar dibindedir. İzmir’in Urla ilçesinde Üçdeğirmenler mevkiinde , eski süt pınarının hemen yanında bir duvar dibindedir. Uzunali Dede kimliği hakkında bilgi yoktur. Bazı insanların Süt dede diye de andığı dedenin dilekleri yerine getirdiği inancıyla kabir başına mum dikip, adak adadığı görülmektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Urla, İzmir
Pamukçu Dede

Pamukçu Dede

Pamukçu Dede Türbesi ;İzmir ilinin Urla ilçesinde , Cam-i atik Mahallesinde Algan sokakta bulunan Fatih İbrahim Bey Camisinin arka bahçesinde bulunmaktadır. Pamukçu Dede Türbesi ;İzmir ilinin Urla ilçesinde , Cam-i atik Mahallesinde Algan sokakta bulunan Fatih İbrahim Bey Camisinin arka bahçesinde bulunmaktadır. Pamukçu dede hakkında bilgiler yok denecek kadar azdır.Pamukla ilgili iş yaptığından böyle anılmaktadır. Camiden önce türbenin var olduğu söylenmektedir. 14.yy.da cami inşaatı başlandığına göre bu tarihlerde öldüğü varsayılıyor. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Urla, İzmir
Akıncılar Çiftliği Türbesi

Akıncılar Çiftliği Türbesi

İzmir – Selçuk’da Atatürk Mahallesi Akıncılar çiftliğinin içindedir. İzmir ilinin Selçuk ilçesinde Atatürk Mahallesi Akıncılar çiftliğinin içindedir. Çiftlik Cami olarak da bilinen kare planlı yapının dış duvarları Efes’ten gelen çeşitli mermer parçalarıyla yapılmıştır. Giriş zeminden başlayan bir sıra tuğla bir sıra mermerden oluşan sivri kemerli büyük bir niş içinde yer alan kapıyla sağlanmıştır. Kare planlı yapıdan kubbeye geçiş köşelerde trompla sağlanmıştır. Kubbe kasnaksızdır. Yapının yan duvarlarında çıkmalar bulunmaktadır. Kuzey yanlarda geçiş kapısı oldukça büyük ve sivri kemerlidir . Kemer mermerle örülmüştür. Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Selçuk, İzmir
Ece Sultan – İzmir

Ece Sultan – İzmir

Ece Sultan Türbesi ; İzmir – Selçuk’a 12 km uzaklıkta bulunan Sultaniye köyünde Eğimli ve yüksek bir arazide bulunan mezarlığın içinde kare planlı düz çatılı kesme taştan yapılı türbedir. Ece sultanın Bektaşi erenlerden olduğu söylenmektedir. Yanında yatan kişinin bir bayan olduğu fakat Ece Sultanın hanımı olup olmadığı bilinmediği köyde yaşayanlar tarafından söylenmiştir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Selçuk, İzmir
İplikçi Yunus

İplikçi Yunus

İzmir – Bergama’da harputlu mescidi haziresinde Bergama ilçe merkezinde bulunan İplikçi Yunus mezarı, mahalleye de adını veren ulu bir kişidir. Harputlu Mescit bahçesindeki hazirede medfun bulunmaktadır. İnkılap Mahallesi Harputlu Sokağında yer alan ve İplikçi Yunus Mescidi olarak da anılan yapının, enine dikdörtgen planlı, ahşap çatılı bir harimi ile son cemaat yeri vardır. Harime giriş kapısının sağında bulunan kitabesinden mescidin Murtazaoğlu Harputluzade Mustafa Ağa tarafından 1809 yılında inşa ettirildiği anlaşılmaktadır. Anlatıldığına göre ismiyle anılan mahallenin ilk yerleşenidir. Pamuktan iplik eğirir ve satarmış. Zamanla onu sevenler kısa zamanda bulunduğu yeri bir mahalleye dönüştürmüşler. Fakat etraf insan dolunca dedenin rahatsız olduğu ve bir süre sonra kaybolduğu fark edilmiş. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Hıdır İlyas Dede

Hıdır İlyas Dede

İzmir ili, Menemen ilçesi Kazımpaşa Mahallesi Yıldız Tepe mevkii batısında yol üzerinde bulunan Hıdır Dede Türbesi Kubilay anıtı giriş kapısı ilerisindedir. Şehre hakim Hıdır Tepe mevkiinde halk arasında Hıdır Dede olarak bilinen yatırın bulunduğu yerde, iki ayrı mezar bulunmaktadır. Anlatılır ki, İzmir-Manisa-Menemen üzerinden kervanlarla iki günde kat edildiğinden iki günlük yolculuğun yarısı Menemen’e denk gelmektedir. Bu sebeble Saruhan Beyi bir günlük yolculuğun gece molası için konaklama yeri olarak Menemen’i uygun görür. Bir bedesten ile han inşa edilmesi için Kamil Dedeyi görevlendirir. Han ve bedesten inşaatını halen mezarları Hıdırlık Tepesinde bulunan iki usta yapar. Bu arada Kamil Dede Taşhan’ın yanındaki türbeyi kendisi için yaptırır. Nitekim ölümünden sonra bu türbeye gömülür. Taşhan, Bedesten ve Kamil Baba Türbesinin inşaatı için gereken su, ilginç bir yöntemle Hıdırlık Tepesindeki kuyudan sağlanır. Kuyunun suyu diğer kuyulardaki gibi alttan veya yanlardan gelmemektedir. Su üst taraflardan gelmekte olduğundan, iki usta tarafından V seklinde oyularak kuyuya daha çok su gelmesi sağlanılmıştır. Kuyunun tabanında toplanan sular borularla, az aşağıda, bugünkü çeşmenin bulunduğu yere akıtılır. Suyun bir bölümü künk borularla Taşhan yakınına getirilir. Buldukları suyun kesintisiz aktığını gören ustalar, inşa ettikleri çeşmenin yanı başına da öldüklerinde gömülmeleri için bir yer ayırırlar. Nitekim öldüklerinde vasiyetleri üzerine çeşmenin yanına gömülürler. Halen Hıdır Tepede bulunan iki mezar bu ustalara ait mezarlardır. Halk arasında yaygın adı ise Hıdır Dede Yatırı’dır. Ustaların adları ise bilinmemektedir. Halk burada dertlerine çare bulmak maksadıyla mum yakmakta, yakınlardaki ağaçlara bez bağlamakta, bir kısmı da çeşitli adaklar adamaktadır. Türbe İlyas isminden dolayı hıdrellez zamanı olan 5-6 mayıs da aşırı kalabalık olmaktadır. İnançlara göre iyileri mükafatlandırıp, kötüleri cezalandıran, zorluklarda yardımcı olan ve bolluğa kavuşturan Hızır’ın İlyas Peygamberle buluştuğu 5-6 Mayıs Dilek Bayramı olarak kutlanıyor.Halk arasında kabul edilen bu inanca göre o gece Hıdrellez Ateşi yakılacak. Ateş üzerinden atlayan vatandaşlar dilek tutacak. Yıldız Tepe mevkiinde yol kenarında bulunan Hıdır Dede Türbesi Hıdırellez Bayramı dolayısıyla Menemen ve çevre ilçelerden gelen vatandaşların akınına uğramaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menemen, İzmir
Hayıt Dede

Hayıt Dede

İzmir – Bornova Doğanlar Semtinde Hadım Dede diye de anılan Hayıt Dede’nin yatırı İzmir Bornova Doğanlar semtindedir. Bu mezarın yine yol yapımında kaldırılmak istenmesine rağmen kaldırılamadığı ve yolun kenarında kaldığı söylenmektedir. Mezar taşını da yan evin sahibi gördüğü rüya üzerine yaptırmıştır, denilir. Bornova\’daki yedi kardeş evliyadan birisi olduğuna inanılır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bornova, İzmir
Gölbaşlı Baba

Gölbaşlı Baba

İzmir’in Bayındır ilçesi Yakapınar köyü, köy mezarlığında Gölbaşlı Baba hakkında detaylı bilgi yoktur.İlginç olan bir köy mezarlığı olarak Yakapınar köy mezarlığı çok büyük, oldukça düzenli ve bakımlı olması şaşırtıcıdır. Gölbaşlı baba Bayındır’a ilk gelen Horosan erenlerden olduğu söylenmektedir.Türbe açık mezar şeklinde olup, türbede bulunan ikinci kişi hakkında da bilgi yoktur. Geleneksel olan türbelerde bez bağlamak dilek tutmak bu türbede ziyadesiyle görülmektedir. Kaynak; http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bayındır, İzmir
Tezveren Şeyh Kamil

Tezveren Şeyh Kamil

İzmir – Menemen ilçesinde Taşhan’ın arkasında Şeyh Kâmil’in Menemen’in fethi sırasında şehit olan ve orduya bayraktarlık yapan veli bir kişi olduğu rivayet edilir. Türbenin giriş kapısının üstünde bulunan kitabede 1620 tarihi bulunmaktadır. Merkadın gören fe ni’mel melhadündür bu dedi Ravzay-ı bağ-ı cenândaıı bir nişandır bu dedi Emr idüb Pir Aziz merbubunâ tarihini Dedi Derviş ana tarihi “Şeyh Kâmil Hû” dedi. İki basamaklı basit bir merdivenden inilerek girilen türbe içinde tek sanduka bulunmaktadır. Batı ve kuzeybatı duvarlarına açılmış iki büyük pencereden ışık alan türbenin güney ve kuzeydoğu kenarlarının doğu uç kısımlarında birer dolap nişi yer almaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menemen, İzmir
Cinli Mescit Türbesi

Cinli Mescit Türbesi

İzmir – Bayındır , Kalburcu mahallesi Mescit Sokak üzerinde yer alan Hacı İsmail Ağa Mesciti yanında Halk arasında cinli mescit türbesi olarak da anılmaktadır. Mescit, ve türbe Bayındır vakıfları içinde 464 ağaca sahip en büyük vakıftır. Hacı İsmail Ağa mescidi (cinli mescit ) Bayındırın ilk süreç yapılarındandır.Tarih olarak da Hacı Sinan Cami ile aynı dönem eseridir. (1530-1540 ) Cinli mescidin haziresine 3 adet büyük, 3 adet küçük çocuk mezarları bulunmaktadır.Özellikle bahçesinde yer alan çocuk mezarları, baninin kutsiyetini ifade etmektedir. Ölen çocuklar Hacı İsmail in koruyuculuğuna teslim edilmektedir. Hacı İsmail Tire de de Hisar Camisinin (Tahtakale Camisi ) de banisidir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bayındır, İzmir
Kütahya Mevlevihanesi

Kütahya Mevlevihanesi

Kütahya – Merkez’de Dönenler camii Kütahya il merkezinde, Börekçiler Mahallesinde, Dönenler Meydanının güneybatısında yer alan mevlevîhane, Konya ve Afyonkarahisar mevlevîhalerinden sonra üçüncü önemli dergahtır. Şecerelere yapının banîsi ve ilk postnişîni olarak geçmiş olan Celaleddin Ergun Çelebi’nin ismi ile Erguniyye Dergahı, ErgunÇelebi Zaviyesi ve Zaviye-i Erguniyye adlanyla anılmaktadır. Öncelikle Mevlevîliğin Kütahya’daki izleri Sultan Veled dönemine dayanır. Sultan Velede intisab etmiş olan, halkın “Kütahya Fatihi” diye adlandırdığı Emir İmmeddin Hezar Dînarî, şeyhinin arzusu üzerine şu anda Ergun Çelebi’nin bulunduğu yerde bir mevlevîhane inşa ettirmiştir. Sultan Veled, 14. yüzyıl başlarında, I. Yakub Çelebi zamaninda Konya’dan çıkıp Beyşehir, Eğirdir ve Denizli üzerinden buraya gelmiş ve Kütahya şehrinin güzelliği karsisinda hayran kalmistir. Şehrin güzelliği karşısında dîvanında da yer alan aşağıdaki manalara gelen mısraları kaleme almıştır: “ Kütahya şehri gibi bir şehir olamaz. Ne mutlu orada bir ay oturan kimseye. Saadeti yaver olup da iki ay oturacak olan kimse oradan hadsiz, hesapsız istifade eder, lezzet alır. Bu şehrin güneş gibi her tarafı vecihdir ki, onun arkası, karanlığı yoktur. Letafette cennete benzer Ya Rabbi ona hiçbir cevr ü kahır gönderme. Hiç tatlı bir güzele, bir kusur olmadığı halde, bir kimse zehirli şerbet içirir mi? onun her bir köşesi bağ bahçdîr. Onun her tarafından bir pınar, nehir akmaktadır. Onda duvar içinde ve muhafaza altına alınmış mevzun, endamlı bir kale vardır ki, benzerini kimse görmemiştir. Öyle bir şehre, Herat , Merv , Ehri gibi şehirler feda olsun. Veled’e onun güzelliği beli olunca Kütahya’nın senasını herkesin yanında açıkça söyledi. “ Kütahya Dergahı’nın faaliyetleri Germiyanoğulları zamanında belirgin bir artış göstermiştir. Gerek şeriyye sicillerinden gerekse vakıf kayıtlarından anlaşılıyor ki, 1329 yılında bugünkü mevlevîhanenin bulunduğu yerde yeniden inşa edilen bina, şehrin köylerine varıncaya kadar sosya-kültürel hayatinda büyük çaplı etkiler meydana getirmiştir. Sultan Veled’den sonra, yerine geçen oğlu Ulu Arif Çelebi de Kütahya şehrine ayrı bir önem vermiştir. Mevlevîliğin yayılması açısından jeopolitik bir önemli bulunan Kütahya’yı sık sık ziyaret etmiş ve Germiyanoğullan ile yakın ilişkiler içerisine girmiştir. Mevlevî kaynaklarda zikredildiğine göre Süleyman Şah, Sultan Veled’in kızı Mutahhara Hatun ile evlenmiş ve bu izdivaçtan doğan Devlet Hatun, Yıldırım Bayezid’in hanımı olmuştur. Böylece Kütahya şehri, 1381 yılında Devlet Hatun’un “cihazı” olarak Osmanlıların eline geçmiş ve Yıldırım Bayezid buraya vali tayin edilmiştir. İşte Osmanlı sultanlarının Mevlevîler akraba olarak kabul etmeleri ve tahta yeni geçen sultanların Edirne kapısı dışında düzenlenen büyük bir merasimle Mevlevî şeyhi tarafından kılıç kuşatılması geleneği bu tarihi bağa dayanmaktadır. XVI. yüzyılda Anadolu’da özellikle Batı ve İç Anadolu’da halkın tamamının Mevlevi olduğu yöreler göze çarpmakta, Kütahya’da bu beldelerden biri olma özelliğine sahip olmaktadır. Kütahya’nın birçok köyünde köy halkının tamamının Mevlevî olduğunu tarihi kayıtlardan öğrenmekteyiz. Bununla birlikte Kütahya Mevlevîhanesi’nin de birçok mevlevîhane gibi zengin gelirli vakıfları bulunmaktadır. Ancak diğer tarihi vakılar gibi Ergun Çelebi Evkafı olarak sicillere kayıtlı olan bu vakfiye de zamanla sahipsiz kalmış ve özel ellere intikal etmiştir. Kaynaklardan edinilen bilgiye göre Kütahya Mevlevîhanesi’ne şeyh zevatın isimleri şöyledir: Ergun Çelebi Celaleddin Çelebi Burhaneddin Ilyas Çelebi Zeyneddin Çelebi Kütahyalı îbrahim Dede Mehmed Dede Kamile Hanım Hüseyin Çelebi Hace Fatma Hanım Sakıb Dede Halis Ahmed Dede Abdurrahim Ata Çelebi Mehmed Saib Çelebi El-Hac Abdulkadir Çelebi İsmail Hakkı Çelebi İdris Hamdi Çelebi Bu meşayıh listesi dışınde Kütahya Dergahı’na hizmetleri geçmiş Pesendi Hacı Ali Dede, Seyyid Ebü Bekir Çelebi, Seyyid Ahmed Salih Dede, Talat Paşa, Fatma Hatun, Ahmed Remzi Dede (Akyürek) gibi önemli isimleri de zikretmek gereklidir. Mevlevihane 1812 yılında yeniden yapılırcasına onarılmış, arkasından 1814,1838-39, 1841-42, 1848, 1887-89 yıllarında çeşitli tamiratlar geçirmiştir. Zamanla bu yapılar da harap olmuş, semahane Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1964 ve 1972 yıllarında onarılmış, yapılan ilavelerle Dönenler Camii ismi altında ibadete açılmıştır. Başbakanlık arşivindeki 1838 tarihli krokilere göre yapının kuzey yönünde giriş kapısı, güneyinde de eski giriş kapısı bulunmaktaydı. İki katlı, kare planlı olan mevlevîhanenin semahanesinin üzeri on sekiz sütunun taşıdığı bağdadi bir kubbe lie örtülmüştür. Yapının yan ve ön cephelerinde iki sıra halinde dikdörtgen pencereler, ortasında iki kat yüksekliğindeki yuvarlak sema meydanı bulunmaktadır. Semahanenin mescidi kare planlı, iki katlı üç taraftan iki sıralı pencerelerle aydınlatılmıştır. Cephenin ortasındaki semahaneye giriş kapısı üzerinde iki çini levha bulunmaktadır. Bunlardan alttaki büyük çinide kobalt renkli zemine beyaz ta’lik yazı ile “ Ya Hazret-i Ergun ” hattat Halil Mahir tarafindan yazılmıştır. Büyük olasılıkla bu çini mevlevîhanenin 1887-1889 onanmında buraya konulmuştur. Alttaki küçük çinide ise, lacivert üzerine mavi ve kiremit renkli ta’lik yazı ile “ Ya Hazret-i Mevlana ” yazılıdır. İçeride türbeye açılan kemerin sağında ise ”Adli” mahlası ile Sultan II. Mahmud’un tuğrası bulunmaktadır. Son onarım tarihi 1959 olan mevlevîhanenin taş temel üzerine kargir duvarları, çatısının ortasında bir kasnak üzerine yükselen taşkı ve üzeri kiremit örtülü kubbesiyle, Kütahya yapıları arasinda görüldüğü anda dikkat celbetmektedir. Tekkenin gülneybatı tarafında bulunan bitişiğindeki türbede ise, başta Ergun Çelebi olmak üzere ünlü meşayih medfundur.

📍 Kütahya
Seyyid Bahaeddin Ali Baba

Seyyid Bahaeddin Ali Baba

Kütahya Merkez’de Adnan Menderes Bulvarı üzerinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Mehmet Dumlu Kütahyevi

Mehmet Dumlu Kütahyevi

Kütahya Merkez’de Musalla Kabristanındaki Sunullah Gaybi hazretlerinin hemen yanında dır. Aziz Mehmet Dumlu Hazretleri Kütahya’da doğmuştur. Baba tarafından soyu Buhara’ya uzanmaktadır. Dedesi Eşref Efendi Nakşibendi şeyhidir. Dedesinin dedesi Hurşit Efendi Buhara’da tahsilini tamamlamış bir Nakşibendi şeyhidir. Soyunda anne tarafından gelen bir manevi çizgi de mevcuttur. Anneanneleri Gülsüm hanımın Eskişehirli Sadık Efendi Aziz Hazretlerinden biatlı bir Şabani dervişi olduğu bilinmektedir. Mehmet Dumlu Hazretleri ilk eğitimini Kütahya’da yaptı. Daha sonra hafızlık eğitimine başladı. Sekiz ayda Kuranı kerim hafızı oldu. Askerlik görevini İzmir Gaziemir’de tamamladı. Askerlik dönüşü kısa bir süre memurluk yaptı. Memurluktan ayrılıp Kütahya Şehitler Camii imamlığına tayin edildi. Müftülük kadrosunda Kuran Kursu öğretmenliği yapt 1953 yılında Kütahya’da Ayşe hanımla evlendi. Evliliğinden iki oğlu bir kızı oldu. Oğulları Kamuran bey ve Sacit bey Kütahya’da ticaretle uğraşmaktadırlar. Kızı Asuman hanım da evlidir ve Kütahya’da yaşamaktadır. Mehmet Dumlu Hazretleri, eşi ile 47 yıllık bir evlilik hayatı sürdü. Eşi Ayşe hanımefendi, özenli, namazlarını kazaya bırakmamış bir hanımefendiydi. 2000 yılında Ayşe hanım vefat etmişlerdir. Bu tarihten sonra Mehmet Dumlu hazretleri büyük oğlu Kamuran beyle birlikte oturmuştur. Aziz Mehmet Dumlu Hazretleri tasavvufa ilk olarak Mevlevi Şeyhi Kütahya’lı Akif Dede’ye intisab ederek girmiştir. O sırada Nakşibendi halifelerinden Altıntaş’lı Hacı Mehmet Efendi’nin sohbetlerine de devam etmektedir. İzmir Gaziemir’de askerlik görevini yaptığı sırada Kadiri şeyhi Sezai Efendi ile tanışır ve onun sohbetlerine katılır. Askerden terhis olduktan sonra Kütahya’ya dönen Mehmet Dumlu Hazretleri, Altıntaşlı Hacı Mehmet Efendinin vefat ettiğini öğrenir. Bunun üzerine kendisinde bir kamil mürşid arayışı başlar. Kütahya eşrafından Elifzade Nuri Efendi vasıtasiyle Uşak’ta bulunan Halveti Şabani Şeyhi Hoca Mustafa Efendi Aziz Hazretlerine biat ederek Halveti Şabani yolunda tasavvuf eğitimine başlar. Dervişliği çok coşkulu olan Mehmet Dumlu Hazretleri, kısa sürede şeyhinin takdir ve teveccühüne mazhar olmuştur. Tasavvuf eğitimi yanında müzik eğitimine de devam eden Aziz Mehmet Dumlu Hazretleri, usul ve makam konularında kendisini yetiştirmiştir. Çok sayıda ilahiyi makam ve usulu ile ezberinde bulundurduğu için ilahiler konusunda araştırma yapan müzisyenlere yol göstermiştir. Dervişliği sırasında, hizmette ve gayrette önde yer alan Mehmet Dumlu Hazretleri şeyhinin vefatından önce irşad ile görevlendirildi. 1973 yılında vefat eden Uşaklı Mustafa Efendi Aziz Hazretleri’nin Halveti Şabani çizgisini aslına uygun olarak devam ettirmiştir. Kütahya, İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Konya, Kastamonu ve Erzurum vilayetlerinde sohbetleriyle; irfan yolunda istekli olanlara tasavvuf eğitimi vererek hizmeti sürdürmüştür. İrfan yolunda yüzlerce öğrenciyi, nefisleriyle mücadelede gerekli yol ve yöntemleri göstererek, irşad ve ıslah etmiştir. Aziz Mehmet Dumlu Hazretleri, 27 Ağustos 2011 tarihinde Kütahya’da Cemal Alemine yürümüştür. Naaşı, Kütahya’da, Sunullah Gaybi Hazretlerinin Türbesi yanında, toprağa verilmiştir. Kaynak ; Halveti.net Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Ömer Bari

Ömer Bari

Kütahya – Merkez’de Barbaros İ.Ö. okulu karşısında . Haliliye medresesinde müderrislik yapmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Şeyh Murat Çelebi

Şeyh Murat Çelebi

Postnişin Odası Semazen Odası Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Afyon mevlevihanesinde Şeyh Ahmet Çelebi’nin oğlu, Şehid Ali Efendi’nin de kardeşidir. Sicil kayıtlarında Murat Çelebi’nin şeyhlik yaptığına dair bir kayda rastlanmaz. Ancak, Mevlevîhâne’nin türbe bölümünde ona atfedilen kabir üzerinde bir sandukanın olması, Şemseddin Çelebi’nin, şeyh Ali Efendi’den önce Mevlevîhâne’nin şeyhi olduğunu, onun vefatından sonra Ali Efendi’nin şeyhlik makamına geçmiş olduğunu bildirmesi gibi bilgiler, onun 1837 yılında kısa bir süre, (belki birkaç ay) şeyhlik yapmış olduğu fikrini vermektedir. Bu durumda Murat Efendi’nin Yahya Efendi’den sonra, Ali Efendi’den de önce şeyh olması gerekir. Murat Efendi, Ahmet Çelebi’nin büyük oğlu olmalıdır. Zira Mevlevî geleneğinde de şeyhlik sırası öncelikle ailenin büyük erkek çocuğuna verilmiştir. Babası ve kardeşine ait bilgilerden yola çıkarak 1750-1850 yıllarında yaşadığını söyleyebiliriz. Kaynaklar ;Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969

📍 Afyonkarahisar
Kasımpaşa

Kasımpaşa

Afyon Merkez’de Mısri camii’nin hemen yanında. Kasımpaşa Fatih Sultan Mehmed zamanında yaşıyan kumandanlardan olup Sofu Kasım, Molla Kasım adıyla anılmaktadır. Edirnede bir sofihane Afyonda bir cami ve hamam yaptırmıştır. Fatih Sultan Mehmet Abdurrahim Mısrî’yi Afyona sürgün olarak gönderdi. Halkın Abdurrahime karsı gösterdiği sevgi ve saygı aynı zamanda etrafında binlerce müridin toplanması , Osmanlı padişahını şüphelendirmiştir. Fatih Sultan Mehmet Abdürrahim Mısrîyi kontrol altında bulundurmak için güvendiği vezîrlerinden bazılarını Afyona mutasarrıf veya askeri komutan olarak tayin etti işte bu mutasavvıflardan biriside Kasım paşadır. Kasımpaşa ; ilim meraklısı , alimleri seven bir kimse idi. Afyona gelince ilim adamlarıyla sohbet etmeğe ilmi eserleri okumaya başladı. Kasımpaşa ilk defa Abdurrahim Mısrîyle şöyle karşılaşmış ; Kasımpaşa ilk defa Konya yolu üzerinde Akçeşme önünde çadır kurmuş, gece teheccüd namazını kılmaya kalkmış Mısrî Hazretlerinin bulunduğu tarafta Nuranî bir sütun görmüş onu aramış bulmuştur. Kasımpaşa Abdurrahim Mısrî’nin takdirkarı ve hayranı olarak yanında kalmış. Onun tarikatına girip mürid olmak istemiş. Abdurrahim Mısri hazretleride devlet işiyle dervişliğin birleşmesinin doğru olmadığını anlatmış. Kasımpaşa kendisine mürid olmak ısrar etmiş Abdurrahim Mısri hazretleri de onu müridliğe kabul etmeden önce hak yolu alaninda Kasımpaşanın izzeti nefsini yere serdirmenin imtihanını yaptırmış. Kasımpaşaya şöyle teklifte bulunmuş: « Bu sırmalı paşa elbisesiyle çarşılarda ciğer satarsan ben seni müridliğe kabul ederim » Kasım paşa « Hay hay sultanım » demiş hemen çarşıya varıp bir omuzuna ciğerleri bir omuzuna işkembeleri yüklemiş sırmalı ve süslü elbiselerinin kîrleneceği aklina bile gelmeden sokaklarda « ciğer alın, işkembe alın » diye bağırarak satmış sonra Abdurrahim Mısrî’nin huzuruna gelmiş « Sultanım emrinizi yerine getirdim » demiş. Bundan sonra Abdürrahim ikinci bir imtihan daha yapmak istemiş, ”Git çarşıda Demîryalayan adinda bir yoğurtçu var,yoğurt pazarlık et al sonra bir bahane ile yoğurtu çanağıyla basina geçir bakalım ne der? demiş. Kasım paşa gider yoğurdun fiatını sorar, çok pahalı, insafsız herif! diye çanağı yoğurduyla basina geçirir .Yoğurtçu Kemal-ı sükunetle edeple affedersiniz efendim hiddetlendirerek sizi zahmete koştuk , Diye özür dilemis Kasım paşa vakayı gelip hayretle mürşidine anlatımış. Abdürrahinı Mısrî de işte demiş devrişlikte tahammül ve sabır lazımdır , cevabını vermis. Kasımpaşa , Abdurrahim Mısrî Hazretlerini kontrol için vazifelendirildiği halde , paşalıktan istifa edip Abdurrahim Mısri hazretlerinin yanında mürid olmuş. Malının hepsini Mısrî sultanın uğrunda feda etmiş ve her malını dağıtmıştır. Nihayet Mısrî Sultan ile Kasımpaşa arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı akrabalığa bağlanmış Kasımpaşanın kızı ile Mısrî Sultanın oğlu evlenmiş böylece dünur olmuşlar. Bu durumdan haberdar olan Fatih Sultan Mehmet , Kasımpaşayı millete hizmet etsin diye yanına çağırıyor. Mısrı Sultan « Napühte » Pişmemiş diye göndermemiş. Bir kutuda pamuk içinde ateş koyup Fatih Sultan Mehmede göndermiş bunun üzerine Padişah sükut edip fikrinden vazgeçmiş. Kasımpaşanın, Afyonda yaptırıp kendisine hediye hamamı Mısrî Sultan Hazretleri bir mum ile ısıtırmış. Kasımpaşa, Mısrı Sultanın katipliğini de yapmıştır. Mısrı Sultan dinlenmek için Geçek hamamına gelir banyo yaptıktıktan sonra Akarçay kenarında oturup tasavvufi şiirler söyler Kasımpaşa da yazarmış. Böylece Tasavvufi şiirler bakimindan ikinci Yunus Emre sayılan Mısri Sultanın şiirlerini (Vahdetname) isimli kitabında toplamıştır. Kasımpaşa « Ben öldüğümde beni Şeyhimin ayak ucuna defnediniz » diye vasiyet etmiştir. Dışarda bırakın mahşerde ayak ucundan kalkıp arkasından gideyim , demiş . Kasımpaşa şeyhinden önce ölmüştür. Kabri Mısrî Camisinin yanındadır. Kaynaklar ; Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969

📍 Afyonkarahisar
Kadıncık Ana Türbesi

Kadıncık Ana Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi İlçesindeki Seyitgazi Külliyesinde , Külliyenin avlusunda çeşmenin hemen yanında. Ayni Ana olarak da tanınan Kadıncık Ana , Ümmühan Hatun ‘un hizmetkarıdır. Kitabesi olmayan türbenin inşa tarihi kesin olarak bilinememektedir. Kapısının üzerinde Arapça: “Ayni Ana” yazılıdır. Kadıncık Ana ‘nın Ümmühan Hatun un hizmetkarı olduğu dikkate alındığında türbe için seçilen yer anlam kazanmaktadır. Konumu türbenin, Ümmühan Hatun Medrese ve Türbesi ‘nden daha geç tarihli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle türbe, 1205- 11 yıllarından sonraya, 13.yüzyılın ilk çeyreği ile son çeyreği arasına tarihlenebilir. Ümmühan Hatun Medresesi’nin kuzey cephesinin doğu bölümüyle Ümmühan Hatun Türbesi’nin doğu cephesi arasındaki alanda, güney cephesi medreseye, batı cephesi Ümmühan Hatun Türbesi’ne bitişik olarak inşa edilmiştir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı tek katlıdır. Doğu cephe ekseninden biraz kuzeyde dıştan içe doğru birer kaval, iç bükey ve düz silme grubunun üç yandan çerçevelediği basık kemerli kapı bulunur. Kuzey cephede batı köşeye yakın dikdörtgen biçimli parmaklıklı bir pencere yer almaktadır. Alçak cephe duvarlarını üstte, kademeli üç silme dolanır. İçte batı duvarına açılan sivri kemerli pencere. Ümmühan Hatun Türbesi’yle bağlantıyı sağlar. Mekanın ortasında dogu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş taş sanduka yer alır. Yapı dıştan kesme taş kaplı az eğimli kırma çatı, içten sivri kemer profilli tonoz örtülüdür. Cephelerde kesme taş kaplama kullanılmıştır. İç duvarlar sıvalıdır. Dökülen sıvaların altından, moloz ve kesme taş malzemeli duvar örgüsü görülür. Yapıda herhangi bir süsleme bulunmamaktadır.

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Furuni Mehmet Dede

Furuni Mehmet Dede

Postnişin Odası Semazen Odası Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Afyon Merkez’de Mevlevi camii içerisinde Sultan Divani hazretlerinin Çiltenan olarak adlandırılan 40 mürdindendir. Divan-ı Kebir getirmek için Sultan Divani ile beraber İran’a setahat etmiştir. Uzun süren yolculuk esnasında Acemistan topraklarında giderken dervişlerin yanındaki yiyecek bitip açlık tehlikesiyle karşılaştılar. Sultan Divani hazretleri Mehmet Furuni Dedeye hitaben ” Ey Dervişi Tennur Mehmet Furuni Dede bu dervişlere kayıp cebinden ekmek bahşet ” diye emretti . Hak aşıkı Mehmet Dede ellerini Semaya kaldırıp dua etti. Hep birlikte el kaldırıp, Cenab-ı Hakka yalvardılar. Dua bittikten sonra Mehmed Dede kolunun altından sıcak pide çıkartarak derviş arkadaşlarına dağıttı. Bu hadiseden sonra Mehmed dedeye Furuni ismi verildi. Hicri 936 yılında vefat etmiştir. Kabri Mevlevihane camiinde Sultan divanı hazretlerinin yanındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar

Alaeddin Ali Esved (k.s.)

📍 Bursa
Okcu Baba

Okcu Baba

Bursa – Cemal Nadir caddesi üzerindeki Balıbey Han sosyal tesisleri yanında Okçu Baba’nın kim olduğu ile ilgili iki ayrı rivayet vardır ; Bunlardan birincisine göre , Okcu baba’nın asıl adı Nasreddin Bey yada Nusret Paşa dır. Asker olduğu bilinen Nusret paşa 16. yy’da yaşamıştır ve Karacabey’de camii , han ve çeşme’den oluşan bir külliyesi vardır. Ayrıca Okçu Baba türbesinin karşısında bulunan Balıbey hanı ve ayrıca bir kaç handa yine Nusret Paşa vakfına aittir. Bir diğer rivayete göre de ; Okçu Baba, bursa’nın fethine katkıda bulunmuş olan Alperenlerdendir. Bursa’nın kuşatılası sırasında aşılamayan bir sur duvarını ok atarak yıkması ve bu yıkılan duvardan giren Alperenlerin Bursa’nın fethinin müjdecileri olduğu anlatılır. Bir efsaneye göre , Okçu baba Uludağ’a çıkar ve yayını gerer, fırlatacağı okun düştüğü yere gömülmek istediğini söyler. Okçu Baba’nın fırlattığı ok bugün türbesinin bulundğu yerin yakınına düşer ve vefatından sonra da Okçu baba buraya defnedilir. 1860 senesinde Bursa Depremi yüzünden Okçu Baba Türbesi eski yerinden biraz daha uzakta şimdiki yerine tekrar inşa edilir. Anlatıldığına göre, her Cuma günü türbeye gidip içerisini süpüren ve buradaki testilerin suyunu dolduran ve bunu alışkanlık haline getiren bir kadın, yine bu işlerle uğraşırken bir uğultu işitmiş, doğrulup baktığında türbenin kapısında sarıklı adamların taşıdıkları tabutu türbeye getirdiklerini görmüş, çok korkup titremeye başlamış ve bir daha da oraya gitmemiştir. Bununla beraber, türbe içindeki testilerin suyundan çeşitli hastalıklara şifa niyetiyle alanlar vardır. Ayrıca orada adakta bulunanların isteklerinin kısa sürede gerçekleştiğine inanılmaktadır. Bazı ziyaretçiler de, çukurda bulunan türbesinden ayrılırken –düşme pahasına- merdivenleri geri geri çıkmaktadırlar.

📍 Bursa
Yunus Emre – makam – Bursa

Yunus Emre – makam – Bursa

Merkad-ı Yunus Emre Merkad-ı Aşık Yunus Merkad-ı Abdürrezzak Bursa – Yıldırım’daki Karamazak sokak’da marketin hemen yanında Aşık Yunus türbesindeki 1. kabir Aşıkların tercümanı Yunus Emre hazretlerinin bursa’daki makamı…

📍 Bursa
Şeyh Ahi Mahmud Efendi

Şeyh Ahi Mahmud Efendi

Bursa – Osmangazi’de Daya Hatun camii haziresinde. Açıkbaş Mahmud Efendi’nin hemen yanında Açıkbaş Mahmud Efendi ‘nin kardeşi Kasım oğlu olan Ahi Mahmud Efendi, Van’da doğmuştur. İlk tahsilini burada tamamladıktan sonra Bursa’ya, amcası Açıkbaş Mahmud Efendi’nin yanına gelmiştir. Tasavvuf eğitimini burada, amcasından alan Ahi Mahmud, onun vefatından sonra dergaha şeyh olmuş ve irşad hizmetlerini devam ettirmiştir. 1679 tarihinde Rebiülevvel aynının 15. cuma gecesi vefat edince amcasının yanına, daye Hatun camii haziresine defnedilmiştir. Ahi Mahmud Efendi, güzel ahlak sahibi, şakacı, neşeli bir şahıs imiş. Vefatının ardından sevenlerinden birisi şu tarihi söylemiştir ; Kanı Seyyid Ahi Mahmud manend Güruh-ı Nakş-bend içre ma’dud Bir eksikli didi fevtine tarih Uruc itdi makam-ı ünse Mahmud Şair Talli ise şu beyiti söylemiştir. ; İşidüp Tabli-i dil-haste fevtin didi tarihin Cinanın ola Ahi Mahmuda menzil-ü meva Ahi Mahmud efendi’nin Kabir taşı Cenab-ı Hazret Seyyid ahi mahmud efendi kim Tarik-i Nakşibendinin serfirazı idi hakka Koyub işbu fenayı eyledi seyr-i beka billah Rıza-yı Hak idi ihsaniyle rahmet eyleye Mevla Anın Kalb-i şerifinde yoğ idi hased ü kibr asla Huda şad eyleye ruh-ı revan-ı pakini her dem Recamız budurur şam ü seher ol Hazrete hala İşidüp Tabli dil haste fevtin didi tarihin Cennat ola Ahi Mahmud’a menzili me’va Ahi Mahmud Efendi’nin Ayak taşı Diriğa bu cihanın yok bekası Döner idama imkaniyle mevcud Kanı Seyyid Ahi Mahmud Efendi Güruh-ı Nakşibendi içre mahud İdüb tac ü kaba terkin hemandem irişdi Hacegana eyledi sud Ola ruhuna rahmet-i bi-nahiye İhata eyleye ğufran-ı ma’bud Bir eksikli didi fevtine tarih Uruc itdi makam-ı ünse Mahmud fi sene 1090 Şeyh Ahi Mahmud Efendi’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebu Kasım Kürrekani (k.s.) 9. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 10. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 11. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 12. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 13. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 14. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 15. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 16. Hz. Emir Külâl (ks.) 17. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 18. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 19. Hz. Mevlana Nizameddin Hamuş (ks.) 19. Hz. Mevlana Saadeddin Kaşgari (ks.) 20. Hz. Mevlana Alaeddin Mektepdar (ks.) 21. Hz. Mevlana Sunullah Kuzekunani (ks.) 22. Hz. Derviş Ahi Hüsrevşahi (ks.) 23. Hz. Mevlana İlyas (İlyas Badamyari) (ks.) 24. Hz. Seyyid Muhammed (ks.) 25. Hz. Şeyh Ahmed ( Koç Baba) (ks.) 26. Hz. Şeyh Açıkbaş Mahmud Efendi (ks.) 27. Hz. Şeyh Ahi Mahmud Efendi (ks.) Nakşibendi Atik dergahı Bulunduğu Yerde başka bir Nakşibendi zaviyesi olduğu için Atik (eski) adıyla anılmaktadır. Ancak Açıkbaş Mahmud efendi tarafından kurulmuş olan dergah’a , Açıkbaş Mahmud Efendi dergahı da denilmektedir. Dergah, Bursa da Hisar’da, darphane mahallesindedir. Dergah’da Postnişin olanlar sırasıyla ; 1- Açıkbaş Mahmud Efendi (v. 1666) 2- Şeyh Ahi Mahmud Efendi (v. 1679) 3- Şeyh Mustafa Efendi (v. 1698) 4- Şeyh Abdülkerim Efendi (v. 1725) 5- Şeyh Abdullah Efendi (v. 1746) 6- Şeyh Mehmed Efendi (v. 1762) 7- Şeyh Mehmed Efendi (v. 1778) 8- Şeyh Abdullah Efendi (v. 1802) 9- Şeyh Abdülkerim Efendi (v. 1831) 10-Şeyh Abdülhadi Efendi (v. 1875) 11-Şeyh Eşref Efendi (v. 1878) 12-Şeyh Şerif Efendi (v. 1926) Kaynaklar Hasan Basri Öcalan , Bursa’da Tasavvuf Kültürü , Gaye Kitabevi , 2000 Mustafa Kara , Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Bursa Kültür A. Ş. yayınlar Tarihi Bursa Mezar taşları I – Bursa Hazireleri , Hasan Basri Öcalan , Bursa Kültür a.ş. , 2011

📍 Bursa
Samsa Çavuş

Samsa Çavuş

Bilecik – Söğüt’de Ertuğrul Gazi türbesinde Osmanlı devletinin kuruluşuna çokça hizmeti bulunan ve Ertuğrul Gazi ile Osmna Gazi’nin gazalardaki arkadaşıdır. Çavuş Ünvanını ilk kullanan gazidir. Kardeşi Sülemiş ile birlikte maiyetindeki insanlarla beraber önce Bursa – İnegöl civarına sonra da Mudurnu’ya yerleşti. Samsa Çavuş birçok gazada yararlılık göstermiştir. Aşıkpaşaoğlu’na göre 1304’lü yıllarda Osman Gazi kendisine Lefke’nin (osmaneli) yanında yenişehir suyu civarında bir kaleyi tımar olarak vermiştir. Bu köyün ismi halen çavuşlardır. Orhan Gazi zamanında Kara Tegin kalesinin muhafızlığına getirilmiştir. Bu kalenin İznik’e yakınlığından dolayı , Samsa Çavuş sık sık İznik ve civarına akınlar düzenlemiş ve bu bölgenin fethinde önemli bir rol oynamıştır. Bolu2nun Günbegüz köyünde bizzat kendisinin yaptırdığı bir cami , hamam ve çesmesi bulunan Samsa Çavuş’un kabrinin Hacı Musallar köyünde olduğu söylenir. Söğütteki kabrinin ise makam olduğu düşünülmektedir. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Mehmed Hakan Alşan , Horasan Erenleri , Kurtuba Yayınları , 2012 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Saltuk Alp

Saltuk Alp

Bilecik – Söğüt’de Ertuğrul gazi türbesinde Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşlarındandır. Osman Gazi’nin de beyliği döneminde özelikle kendisine güvendiği bilinmektedir. Aşıkpaşaoğlu eserinde Osman Gazni’nin; Saltuk Alp’i , Orhan Gazi’nin ilk seferlerinde yanında refakatçi olarak gönderdiğini yazmaktadır. Mezarının tam olarak nerede olduğu bilinmemekle beraber söğüt deki kabri makam olsa gerektir. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Mehmed Hakan Alşan , Horasan Erenleri , Kurtuba Yayınları , 2012 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Konur Alp

Konur Alp

Bilecik – Söğüt Ertuğrul Gazi Türbesinde Ertuğrul Gazi zamanında seferlere katılmaya başlamıştır . Osman Gazi ve Orhan Gazi zamanında da askeri hizmetlerde bulunmuştur. Beyliğin genişlemeye başlaması ile ile birlikte uçlarda fetih ve iskan hareketlerinin önderliğini yapmıştır. Kara Çepiş Kalesi alındıktan sonra bir süre bu kaleyi mesken edinmiş ve Akyazı’ya kadar olan bölgelere sürekli akınlar düzenlemiştir. Akyazı , Bolu, Mudurnu ve Samandıra kalelerinin fethedilmesinde büyük hizmetleri olmuştur. Orhan Gazi’nin hükümdar olduğu yıllarda 1337 tarihinde vefat ettiği söylenmektedir. Kabrinin Düzce yakınlarındaki ” Konuralp ili” denilen bölgede olduğu sanılmaktadır. Söğütteki kabri ise makamı olduğu düşünülmektedir. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Mehmed Hakan Alşan , Horasan Erenleri , Kurtuba Yayınları , 2012 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Habib Fakı Türbesi

Habib Fakı Türbesi

Vezirköprü İlçesinin 26 km Batısındaki Habibfakı Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Habibfakı Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Kabir mezarlık içerisinde beton zemin üzerinde mermer kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Habibfakı Türbesi hakkında pek çok rivayetanlatılmaktadır. Genellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilmekte Habibfakı hatırına Allah’tan (c.c)kendilerine hayırlı evlatlar vermesi istenmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun
Şehit Türbesi

Şehit Türbesi

Terme İlçesinin 17 km Güney Batısındaki Mescitli Köyü mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Şehit Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Türbe 2010 yılındayeniden inşa edilmiş olup Kubatoğlu Cüneyt Beyin Askerleri olduğu söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; yarı kâgir şekilde yeniden inşa edilmiş.Çatısı beton ile kaplanmış, iç ve dışı ile sıvalıdır. Türbeye ait iki adet sanduka ahşaptan olup, zemin halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Şehit türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Kazım Karabekir Paşa Türbesi

Terme’nin 25 kilometre güneyinde köy mezarlık içinde Kazım Karabekir Paşa köyünde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Köy Tekkesi” şeklinde anılan türbe, yapılara ait bir inşa kitabesi bulunmamaktadır. MİMARİ ÖZELLİĞİ: Türbe; orijinali ahşap çatışı kiremit olarak inşa edilmiş içerisinde ahşap sandukası bulunmaktadır RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Köy Tekkesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre türbede metfun bulunan zat, köydeki dokuz yaşındaki çocuğun rüyasına girer. Çocuğa üstünü örtmesini söyler. Sabah uyandığında çocuk rüyasını büyüklere söyler ama büyüklerçocuğu dikkate almazlar. Çocuğun rüyasına tekrar giren zat yine üstünün örtülmesini söyler. Çocuğu büyükler yine dikkate almazlar. Çocuk üçüncü kez rüyasında zatı gördükten sonra ağlayarak uyanır. Çocuğun ağlaması üzerineyanına gelen anne ve babası çocuğun yüzünde 5 parmak izini görürler. Bu olayın ardından türbe ahşap ile kapatılır.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Gani Dede

Terme İlçesinin 20 km güney doğusundaki Evci Beldesinin Yahyalı Mahallesi’ndeki tepe üstünde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Gani Dede Tekkesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Kubaoğlu Cüneyt’in komutanlarından olduğu söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; açık alanda beton zemin üzerinde kabirmermer kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Tekke olarak nitelendirilen ve korunan Gani Dede Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Köylülerin anlattığına göre köyde bir kadın ölür ve bu zatın yanına gömülür. Ertesi gün mezarlığa gelince kadının mezarlığının darmadağın olduğu görülür. Yöre halkı mevtayı oradan alıp köy mezarlığına gömer veburayı da türbe şekline getirmişler. Genellikle Türbe hasta olan hayvanlarının şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Hüseyinoğlu Türbesi

Terme’ye 16 kilometre güneyinde bulunan Bazlamaç Beldesinin Hoylan Mahallesi Yavuz sokakta Genişbir ağaçlık alan eski mezarlık içindeki yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Hüseyinoğlu Türbesi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. Geniş sayılabilecek bir alanda; aynı zamanda hayatını kaybeden,kimlikleri bilinmediğinden mezar taşlarına adları yazılmayan definlerin kimlere ait olabileceği ve bölgede hangi olayların cereyan ettiğine dair net bir bilgi olmamakta birlikte durum aynı bölgede yer alan Cüneyt Bey (Cüneyd-i Bağdat) Türbesiyle birlikte değerlendirilebilir. Zira 14.yy.da Beylikler arası Mücadelelerle, Osmanlı-Mahâlli Beylikler arası hâkimiyet mücadelelerinin bölgede yaşandığı bilinmektedir. Hüseyinoğlu olarak anılan Türbede medfun kişinin kim olduğu bilinmemekle birlikte Hacı Emiroğullarında ve bu Beyliğin hüküm sürdüğü alanlarda Hüseyin adıylaanılan bir çok köy ve mevkii adı bulunmaktadır. Bu nedenle Kubatoğulları , Hacıemiroğulları, Tacettinoğulları ve Osmanlı Devleti arasında el değiştirip, en son Osmanlı Devletinin sert müdahalesiyle Osmanlı Topraklarına katılan bölge Beylikler ve Erken Osmanlı devirlerinin sosyal ve askeri olaylarının günümüze ulaşan belgeleri olması itibariyle önemlidir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Geniş bir ağaçlık alanın içindeki Türbe tamamen bölge Ahşap Camilerinin kuruluş tekniğinde inşa edilmiştir. Derinlemesine dikdörtgen plan sergileyen Türbenin zemini iri taşlar üzerine oldukça büyük boyutlu kütüklerin belli aralıklarla dizilip yerleştirilerek yerden 80 santimetre yükseltilerek nemden etkilenme oranının en aza indirgenmesi sağlanmıştır. Bu kütükler üzerine iri kirişlerin atılıp döşemenin tahta ile kaplanması,kestane cinsi kalın kütüklerin yontularak ve üst üste yerleştirilerek birbirilerine giydirilmesi, köşelerde ise geçmetekniğiyle bağlanması sonucu beden duvarları oluşturulmuştur. Tavan ve çatıda beden duvarlarına nazaran daha ince kalaslar kullanılmıştır. Alaturka kiremitle kaplı kırma çatının saçakları dışa taşkın olup yapıya basık, ağır vekütlesel bir hava verir. Türbede zaman zaman tadilat yapıldığı ahşap malzemedeki değişim ile alaturka kiremitlerle değiştirilen Marsilya kiremitlerden ve boya ile yazılmış 1999 yılında tamirat gördüğü ibaresinden anlaşılmaktadır.Kuzey-güney doğrultusunda boyuna düzenlemeli, dikdörtgen plan sergileyen türbe Mescit olarak da kullanılan giriş bölümü ile defin bölümden oluşmaktadır. Türbeye giriş doğudaki son derece basit tek kanatlı bir kapıyla sağlanırKaradeniz’e özgü ahşap yapı tarzında. Çatısı kiremit ile kaplanmıştır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Hüseyinoğlu Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Şeyh Abdullah – Terme

Terme’ye 16 kilometre güney batısında bulunan Akçagün Köyü’ne ait Hacı Hasan mezarlığı içerisindebulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Abdullah Türbesi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken 2002 yılında betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşapsanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Şeyh Abdullah Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlariçinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Ahmet Dede – Salıpazarı – Samsun

Salıpazarı ilçesine 6 kilometre güney doğusundaki Yeşil Köyü’nün Kayadibi Mahallesindebulunmaktadır. TARİHÇE : Halk arasında “Ahmet Dede” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı şeklinde inşaa edilmiştir. Türbenin çatısı kiremit ile kaplı olup, içerisinde ahşaptan sanduka bulunmaktadır. RİVAYET : Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Ahmet dede Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Salıpazarı, Samsun

Yumurta Evliya Türbesi

Salıpazarı ilçesine 4 kilometre kuzey doğusunda Kalfa Köyü’nde köy yolu üzerinde bulunmaktadır.. TARİHÇE : Halk arasında “Yumurta Evliya Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken 1982 yılında Çarşambalı Mehmet SEZGİN tarafından betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Çatısı betonarme olan yapının iç ve dışı ahşaptandır. Türbeye ait kabir betonarma ile çevrilmiş üzerinde ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Yumurta Evliya Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Dikilitaş Türbesi – Samsun

Türbe; Lâdik’in merkez mahallelerinden Şehre küstü Mahallesinde Seyit Ahmed-i Kebir Türbesinin hemen aşağı tarafında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Dikili Taş” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; kare planlı olup, içten basık bir kubbe ile örtülüdür. Kubbe dıştan kırma dört omuz çatı ile kapatılıp kiremit kaplamalıdır. Yapının etrafını çevreleyen U şeklinde bir avlusu olup avluya batı tarafta yer alan kemerli bir düzenlemeye sahip kapıdan girilmekte ve kapı aksında bir adet çeşme yer almaktadır. Ayrıca, türbenin güneyinde avlu içerisinde yapıya ismini veren yekpare mermerden oluşan bir dikili taş yer almaktadır. Yapı düzgün kesme taştan yapılmış olup, oldukça sağlam bir vaziyettedir. Batı duvarda yer alan iki adet yuvarlak kemerli pencere ile aydınlatılan türbenin içerisinde iki adet sanduka yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Dikili Taş Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Dikilitaş türbesi ile ilgili rivayetlere göre “74 Barış Harekâtı sırasında Dikilitaş Türbesi ve Seyyid Ahmed-i Kebir Türbeleri kapılarını ziyaretçilere kapatmışlar. Harp başladığı sıralarda Lâdik üzerinden büyük bir ışık demeti gürültülü bir şekilde Kıbrıs’a doğru uçup gitmiş. Halk bu mübarek kişilerin savaşa, askerlere siper olmaya gittiklerini söyler. Harp sırasında iki Rum askeri arasında şöyle bir konuşma geçtiği söylenmektedir: ‘Biz Türkordusunu önlerindeki aksakallılar yüzünden yenemiyoruz.” Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Cehrilik Türbesi

Kavak’a 3 kilometre güneyinde bulunan Yukarı Çirişli Köyü’nün girişinde yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Cehrilik” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ : Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dikdörtgen yarı açık şeklinde doğal taşlardan inşaa edilmiştir. Türbenin içindeki mezarın içi ve çevresi ısırganlar ve ağaçlarla kaplanmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Cehrilik hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle baş ağrısı çekenler türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Şeyh Resul – Samsun

Kavak’a 25 kilometre doğusunda yer alan Şeyh Resul Köyü’ne ait su deposunun arka tarafındabulunmaktadır. Burada yatan Şeyh Resul adıyla bilinen zatın ismine binaen bulunduğu köye aynı ad verilmiştir TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Resul” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dikdörtgen yarı açık şeklinde mermerden inşa edilmiştir. Dışı ağaçlık olan türbenin çevresi demir kazık ve dikenli teller ile çevrilidir. İçindeki mezar ise doğaltaşlarla kaplanmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Resul hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Şeyh Resul’ün yaşadığı dönem ve kimliği konusunda bir belgeye rastlanmamakta ve medresesinin varlığından başka bir şey bilinmemektedir. Ancak Şeyh Resul’ün öğretisinin temelini Horasan da aramak yanlışolmayacaktır. Şeyh Resul’ün Hoca Ahmet Yesevî Felsefesinin Anadolu’ da ki uygulayıcılarından bir Eren olduğu,bölgedeki Medrese merkezli külliyesinde hizmet verdiği muhakkaktır. Mahallinden edinilen bilgilere göre ŞeyhResul, altı öğrencisi ile birlikte bölgeyi düşmanlara karşı savunurken şehit olmuştur. Kendisi ve öğrencilerininmezarları köyü çevreleyen yedi tepe üzerinde olup her birinin mezarı çevrilerek ziyaretgâhlar haline getirilmiştir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Evliya Türbesi – Samsun

Kavak’a 25 kilometre doğusunda yer alan Şeyh Resul Köyü’nün girişinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Evliya” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dikdörtgen yarı açık şeklinde betonarme olarak inşa edilmiştir. Türbenin içindeki mezar doğal taşlar ile kaplanmıştır. Türbe içerisinde irili ufaklı ağaçlar bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Evliya Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Rivayete göre Türbe; köye adını veren Şeyh Resul’ün talebelerinden olan İslam Âlimine aittir. Türbehalk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde şifa bulmak umuduyla ziyaretedilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastaları türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Hacı Hatun – Samsun

Samsun’un İlkadım İlçesi Kale Mahallesi’nde Saathane Meydanının 100 Metre kadargüneyinde yer almaktadır. TARİHÇE: Yapımın inşa kitabesi yoktur. Kayıtlı bir vakfiyesi de bulunmayan caminin kapısı üzerinde bulunan Latin harfli yeni bir yazıtta 1113 tarihi geçmektedir. Miladi 1701-02 yılına denk gelen bu tarih, bir araştırmada 1697 olarakyazılmış ve yöreyle ilgili birçok yayında, yapının inşa tarihi olarak kaydedilmiştir. 459 Hiçbir belgeye dayanmayan ve muhtemelen 1976 yılı civarındaki tamirde konulan bu yazıta temkinli bakılmaktadır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan H. 1280 / M. 1863-64 tarihli bir belgeden 460 yapının tamir ve inşasının gerektiği görülmektedir. H. 18 Cemaziye’l-ahir 1276 / M. 1859-60 tarihli bir başka belgede “Çarşamba kasabasından Hazinedârzâde müteveffa Osman Paşa’nın halilesi Hace Hatun” şeklinde geçen şahsın, yapının banisi olması muhtemeldir. HazinedârzâdeOsman Paşa’nın 1841’de vefat ettiğine bakarak, eşi Hacı Hatun’un camiyi 19. yüzyılın ilk yarısında yaptırmışolabileceği düşünülebilir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan tarihsiz bir belgede camiye ait vakıflargörülmektedir. Cami, 1976-77 yılı eklemeleriyle orijinal görünümünden bir hayli uzaklaşarak modern bir görünüm almıştır. Tek kubbeli yapının önünde, vaktiyle bir son cemaat yerinin olduğu, bilinmeyen bir tarihte yıktırıldığı anlaşılmaktadır. Yakın zamanlarda elden geçirilen cami, aynı fonksiyonunu sürdürmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Kuzeyde sokağa açılan, diğer yönlerde bitişiğindeki binalarla sarılan cami, hem iç hem de dışta, orijinal görünümünden neredeyse hiçbir şey kalmaksızın günümüze ulaşmıştır. Yapı tek kubbeli olup, ayrıtlı tromplarla geçilen sekizgen kasnaklı bir kubbeyle örtülüdür. Kare şeklindeki harimin kuzeybatı köşesinde bugün bir minare bulunur. Bir araştırmada duvarların “kesme taş ve tuğla hatıllı” olduğu belirtilmektedir. Yapı dışına yansıyan tromplar ve sekizgen kasnak duvarlardan hafifçe çekilmiştir. 1985’e kadar kiremitle kaplı olduğu anlaşılan kubbe şimdi kurşunla kaplıdır. Kubbe kasnağı duvarlara oranla biraz yüksek tutulmuştur. Bir hayli küçük tutulan, mahallemescidi görünümündeki yapının kuzeybatı köşesinde yer alan minare, kare şeklinde bir kaide üzerindeyükselmektedir. Minare yolu ve basamaklarında ilk on beş kadar basamağın orijinal, bunun yukarısındaki otuzcivarındaki basamağın yeni olduğunu tespit edilmiştir. Bu durum, minarenin muhtemelen 1943 depreminde yıkıldığıbu tarihten sonra yenilendiğine işaret sayılabilir. Duvarların üzerinde, kasnağın yukarısına kadar yükselen kaideninüzerindeki kalın bir silmeyle, kısa tutulan papuçluğa geçilmektedir. Silindirik gövdenin alt kesimindeki kalın silmeninyukarısındaki kesimler betonarme olup yenidir. Duvarlarda toplam altı pencere açılmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İlkadım, Samsun

Açıkbaş Ömer Efendi

Samsun İlkadım İlçesi Kökçüoğlu Mahallesi’nde, 100 Yıl Bulvarı üstündeki Kökçüoğlu (Seyyid Kutbeddin)Mezarlığı içerisinde, Çifte Hamam Caddesi tarafında bulunmaktadır TARİHÇE: İnşa kitabesi bulunmayan türbede Nakşibendi Şeyhlerinden Ömer Şevki ALTUNİÇ’in(Acık Baş Ömer Efendi)medfun olduğu bilinmektedir. Hakkında yeterli bilgi sahibi olunamamakla birlikte Açık Baş Ömer Efendi’nin 1877yılında doğduğu 1950 yılında vefat ettiği mezarının başucundaki mermerde yazılı bulunmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ : Kökçüoğlu (Seyyid Kutbeddin) Mezarlığı içerisinde bulunan türbe kareye yakın dikdörtgen şeklinde yarı açık betonarmedir. Türbe duvarlarının üstü mozaik olup demir parmaklıklarla çevrilidir. Türbeye ai tmermerden iki başlık bulunmaktadır. HİKÂYESİ: Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ileşifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İlkadım, Samsun

Kılıç Dede – Samsun

Samsun’un İlkadım İlçesi merkez mahallelerinden Kılıçdede Mahallesi’nde Kılıç Dede Camisi içerisindebulunmakla birlikte, mahalle ve Cami ismini türbede metfun bulunan kişiden almıştır. TARİHÇE: Türbenin, Camiinin inşaatından çok önce mevcut olduğu ve şimdiki türbenin Samsun Belediyesi tarafındanrestore ettirildiği bilinmektedir. Kılıçdede Hazretlerinin 1078 – 1116 tarihleri arasında 1071 Malazgirt Zaferi sonrasıAnadolu’nun Türkleştirilmesi döneminde yaşadığı tahmin edilmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Kılıçdede Camii Şerifinin yeri hicri 1298 (Miladi 1881) yılında Sahibül Hayrat Rumeli BeyleriMuhacirlerinden Hatice Ulviye Hanımın 1.000 kuruşluk “nukut” (nakit para) vakfı ile satın alınmıştır. Camiinin inşaatıise Hicri Rebiülahır 1300 (miladi 1883) yılında Tatar Muhacirlerinden Abdülhakim Efendi Oğlu Atufetli Rıza Efenditarafından yapılmıştır.Caminin çatısı kiremit ile örtülü iken sonradan söktürülüp dernek tarafından beton kubbeyaptırılmıştır. İç büyük kısımda 1 adet büyük kubbe ile 4 adet küçük kubbe, üst mahfilde ise 6 adet küçük kubbebulunmaktadır. 1939 yılındaki depremde Camiinin Minaresi yıkılmış, yerine Akalioğlu Hacı Aziz Efendi tarafındanyenisi yaptırılmıştır. Kısa olan bu minare de 1980 yılında dernek tarafından yıktırılarak yerine Rifat ve Mehmetustalara 54 metre yüksekliğinde ve çift şerefeli olarak şimdiki minare inşa ettirilmiştir.Camiinin kapalı alanı toplam 2.475 metrekare olup aynı anda 1.500 kişi namaz kılabilmektedir. Ayrıca bahçekısmında 600 kişinin daha namaz kılabilme imkânı vardır. 1963 – 1964 yıllarında Cumhuriyet Caddesi tarafına 93metrekare ilave yapılmıştır. Sonraki yıllarda hayırseverler tarafından yapılan bağışlarla Camiinin Kubbesi kurşunplaka ile kaplanmış, dış cephesi BTB olarak yeniden düzenlenmiş ve ayrıca iç mekâna yeni halılar döşenmiştir. Ağaçoymacılığının en güzel işçiliği le Mihrap, Minber, Kürsü ve Müezzinlik yerleri yenilenmiştir. Türbe caminin mihraptarafındaki bahçede yer almaktadır. Türbe ağaçlar arasında sekizgen kubbeli betonarme şeklinde yapı içerisindedir.Yapının dışı mozaik olup içerisindeki kabir ve duvarlar mermer kaplıdır. Kılıçdede Hazretlerinin kabrinin beştaşında”Fatiha; Kılıçdede Hazretleri burada medfundur.” ibaresi yazmaktadır. RİVAYET : Kılıçdede Hazretlerinin 1078 – 1116 tarihleri arasında 1071 Malazgirt Zaferi sonrası Anadolu’nunTürkleştirilmesi döneminde yaşadığı vuku bulan Selçuklu Savaşlarında Şehit düştüğü ve buraya defnedildiği rivayet edilir. Kılıçdede ismini o zamanlar savaşlarda kılıç kullanılmasından ötürü aldığı sanılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İlkadım, Samsun
Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.)

Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.)

Yalova – Güneyköy kabristanında Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, Hicrî 1292 – Miladî 1875 yılı, Zilka­de ayının üçüncü Pazartesi gecesi Dağıstan’ın Temirhan-şura vilayeti, Gunip kazasının Kikuni köyünde, dünyaya geldi. Babası Abdurraşid Efendi, annesi Emine Sara Hatundur. Anne ve babasının her ikisinin de kabirleri, Yalova Güneyköy’deki kabristandadır. Yalova ilinin Reşadiye (bugünkü Güneyköy ) köyünde Hicrî 1355 – Miladî 1936 yılı Cemaziyel evvel ayının yirmiyedinci pazar günü, köyünde (hicri takvime göre) altmış üç yaşında iken vefat etmiştir. Son yüzyılın en seçkin tasavvuf büyüklerinden olan Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, “Ebu’l-Fukara” lakabı ile de anılır. Hayatından Kesitler: Atayurdu olan Dağıstan, tamamıyle Rus işgali altında olduğundan doğduğu günler, dinin yasaklamalarla engellendiği ve maneviyatın neredeyse yok edildiği çok zor bir zamandı. Bir çok velinin menakıbında olduğu gibi Şeyh Şerâfeddin’in de doğumundan itibaren çeşitli kerametler gösterdiği çocukluğundan itibaren mahlukatın kendilerine has zikirlerini işitebildiği rivayet edilmiştir.. Bu rivayetlerin dışında kesin olarak gerçek olan husus, altı-yedi yaşlarında iken Dağıstan’ın o dönem Nakşbendiyye yolunun önderi Ebu Ahmed es-Suğuri’nin manevi eğitimine girdiği ve zikir meclislerine katılmağa başlamış olduğudur. Çok zeki bir çocuk olduğundan Ebu Ahmed es-Suğuri’nin ilahi sırlara ışık tutan sûfî öğretilerini hemen kavrama yeteneğine sahipti. Dağıstan’daki gençlik yıllarında, elinden biat alarak Nakşbendi tarikatına intisab ettiği Şeyh Ebu Ahmed es-Suğuri’nin gözetiminde seyr ü sülukunu tamamlamıştı. Ebu Ahmed es-Suğuri’nin, İmam Şamîl ile birlikte Ruslara karşı savaştığı için Rus’lar tarafından vatanı Dağıstan’dan ayırılıp sürgün edildiği bilinmektedir. Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.) Silsile-i Şerifi Şeyh Şerâfeddin Zeynel Abidin, orta boylu bir insandı, hitab ettiği her insanı derinden etkileyen sesi berrak ve tok idi. Nurani, buğday renkli bir cildi vardı ve yüzü berrak; ışıltılı bir sima arz ederdi. İlk irşad yıllarındaki siyah sakalı yaşı ilerlediğinde pamuk gibi bembeyaz bir hal almıştı. alimdi. Gözleri koyu gri-lacivert renkte idi. Belki de en önemlisi her atışında ilahi rahmete dalıp çıkan bir kalb ve kendisine başvuran kişinin ruhani haline de nazar edebilen gözler ile dünyaya gelmişti. Zaman içinde hem kalbi, hem de gözleri nitelik olarak çok daha hassas bir nitelik kazandı. Şeyh Şerâfeddin Zeynel Abidin, ilk medrese tahsiline de Dağıstan’da başlamış ve ancak savaş şartları yüzünden ikmal edememişti.; eğitimini Türkiye’ye daha önce hicret etmiş olan ve biatını tazeleyeceği amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni’de tamamlayacaktı. Böylece Türkiye’de Ebu Ahmed es-Suğuri’nin halifesi olan Muhammed-ül Medenî’nin terbiyesi altına girdi. Şeyh Ebu Muhammed el-Medeni , Şeyh Şerâfeddin’in öz amcası idi ve daha sonra kızı ile evlendirip kayınpederi de olacaktır. Türkiye’ye Göçleri ve Yalova’da Yerleşim: İmam Şamîl’in destani direnişinin kırılmasından sonra Kafkasya’ya ve Dağıstan’a olanca gücüyle yüklenen Rusların zulmünden kurtulmak için, köylerinin neredeyse tüm halkından oluşan kalabalık bir cemaat halinde, Dağıstan’ı terk ederek Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldılar. Köyleri sürekli olarak Rus askerlerinin baskınlarına uğruyor ve bütün ahalisi hakaretlere maruz kalıyordu. Bir kış mevsiminin ortasında 5 ay boyunca sürecek, karadan zorlu bir yaya yolculuğuna çıktılar. Kendi ailesi ve kızkardeşinin ailesi ile birlikte hicret ettikleri Türkiye’ye yöneldikleri, zahmetli ve tehlikeli yolculukları boyunca gündüzleri saklanıp geceleri yürüyorlardı. Kafilede çocuk, kadın ve yaşlıların da bulunduğu düşünülürse hangi zor şartlarda gerçekleştirildiği biraz tahmin edilebilir. Türkiye’ye vasıl olunca Osmanlı devletinin organizasyonu ile önce Bursa’ya geldiler; bir süre Bursa’da misafir edildikten sonra , Marmara denizinin güney kıyılarındaki Yalova’ya giderek devrin sultanının özel fermanıyle denize oldukça yakın, dağlık bir yörede yerleştiler. Yerleşmek için bu mahalli seçmelerinde Osmanlı Devleti’nin iskan politikası yanında bölgenin Kafkasya iklimine kısmen uygun, dağlık bir arazi olması da etkili olmuştur. Yerleştikleri beldeye önceleri Elma-Alan veya Elmalı adı verilmiş; daha sonra köye Sultan Reşad tarafından yapılan yardım ve imar çalışmalarının nişanesi olarak Reşadiye ve nihayet Cumhuriyet sonrasında Güneyköy adı verilmiştir. Şeyh Şerâfeddin Hz, bölgeye yıllarca önce yerleşmiş olan amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni ile birlikte büyük bir azimle imar ettikleri Reşadiye köyünü ailesi ve akrabaları ile beraber, elbirliği ile yurt haline getirdiler. Küçük köy sürekli devam eden göçmenlerin ve özellikle Dağıstanlıların katılımıyla günden güne kalabalıklaştı; yeni evler inşa edildi; hatta o hale geldi ki arazi gelen göçmenlere yetmez hale geldi. Köyde ilk kurulan binalar arasında bir medrese ve köyün ilk mescidi ile ilk dergahının da bulunduğu külliye yer alıyordu. Böylece amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni ile birlikte Nakşbendi Tarikatı’nın sağlam bir kolunu Dağıstan’dan Türkiye’ye taşımış oldular. Amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni’nin şefkat kucağını açtığı Rus istilacıların acımasız ve sömürücü zorbalığından kaçan bütün Kafkas göçmenlerine ilave olarak Türkiye’nin hemen her yerinden pek çok talebe Reşadiye medresesine tahsil maksadıyla geliyordu. Bu şekilde birkaç yıl önce balta girmemiş bir ormanın eteklerinde kurulan birkaç evden ibaret olan Reşadiye köyü, rivayetlere göre 1000 öğrencinin ders gördüğü bir ilim ve irfan ocağına dönüştü. Şeyh Şerâfeddin Hz ’nin, sonradan kayınpederi olan mürşidi Muhammed Medenî, o zamanda, Dağıstanlılar tarafından çok takdir edilen; hali, ilmi, kemal ve kerametleri gayet açık olan, maneviyat ikliminin zirvesinde olan büyük bir zat idi. Yalova’nın Reşadiye köyünde, ikinci mürşidi olan Muhammed el-Medeni tarafından tasavvufi alanda daha ileri düzeyde eğitildi. Ebu Ahmed es-Suğuri’nin Dağıstan’daki dergahında maneviyatın ilk soluklarını soluyan Şeyh Şerâfeddin’i zahirde ve batında evladlığa kabul edip yetiştiren, Muhammed Medenî olmuştur. Tasavvuftaki Eğitimi ve Manevi Kemali: Özellikle amcası Şeyh Muhammed el-Medeni’nin kızı ile evlendikten sonra genç Şerâfeddin, Reşadiye köyünde büyük bir saygının odağı oldu. Reşadiye köyünde kurulan ve kısa sürede Bursa’dan, İstanbul’dan öğrencileri dahi cezbeden medreselerine gelip ders vermeğe başlayan alimlerden İslam’ın tüm zahiri bilimlerini de okuyup icazet aldı. Ancak O’na zahiri ilimin çok ötelerine uzanan “İlm-i Ledün” bilgileri verilmiş; Allah tarafından, “ilm-i ledünnî” vadilerinde , “sır bilgileri” alanında büyük bir derecelere garkolmuştu. Nakşbendi öğretisinin gereği olarak her an Rabb’inin huzurunda toplum içinde halvet, kalabalık ile inziva halinde idi. Hızla ilerlediği maneviyat yolunda mertebeleri bir-bir aşarak Nakşbendiyye tarikatına ilaveten , amcası Ebu Muhammed Medeni’nin yetkin olduğu ve irşada izin yetkisi bulunan diğer beş İslam sûfî yolunun [ Kadiriyye, Rufa`iyye, Şazeliyye, Çiştiyye ve Halvetiyye ] daha irşad yetkisini aldı. Bütün bu altı tasavvuf yolunda yetkin olduğuna işaret eden icazetini aldığında henüz 27 yaşındaydı Şeyh Şerâfeddin Zeynel Abidin, Muhammed Medenî’nin terbiyesi altında, seyr-i sülükunu tamamlarken, altı ay kadar bir cezbe devresinden geçmiştir. Bu devrede, ilahi varlık aşkı ile, vücudunu ateş içinde hissederdi, vücudunun yükselen hararetini azaltmak için kış günlerinde bile evinden çıkıp elbiselerini çıkararak köy yakınındaki derenin buzlu sularına girdiğine halen de bazıları çok yaşlı olarak hayatta olan kişi tanık olmuştur. Bu cezbe devresinin sonunda, 25 yıl süre ile hizmet edeceği kutb-ül irşad makamı ile taltif edilerek görevlendirilmiştir. Tasavvuf yolunda şahsi ibadetler kadar nefs terbiyesi ve Allah’ın kullarına da hizmetin önemini sürekli vurgulamış ve kendisi de buna uygun olarak yaşamıştır. “Gün boyu kendi nefsini terbiye ile riyazete alıştırmaya çaba sarfetmeyen ve her gece tesbihat vazifesini yapmak için uyanmayan ve kardeşlerine hizmet etmeyen hiçbir talib bu yolda hiçbir dereceye erişemez.” sözlerinin bizzat uygulayıcısı olarak örnek olmuştur. Dağıstan göçmenlerinin yerleştiği ve günden güne yeni göçlerle kalabalıklaşan köyün ihtiyaçlarının karşılanmasında öncülük rolünü üstlenmiş; o zamanın fiziki şartlarının zorluklarına aldırmadan köy yollarının genişletilmesi, su kanalları ile köye temiz içme suyu getirilmesi çalışmalarına fiilen katıldı. Tarikatın hilafetini ve köyün liderliğini üstlendikten sonra daha çok göçmenin yerleşebilmesi için köyün yerleşim alanını büyütmeye çalıştı; hatta bir rivayete göre köyün yakınlarında bulunan şahıs mülkiyetindeki iki çiftliği de satın alarak göçmenlerin iskanına tahsis etmiştir. Kafkasya ve Dağıstan’dan gelen tüm göçmenlere karşı gayet candan davranır; beslenme ve barınma konularındaki her türlü ihtiyaçla ilgilenirdi ve böylece rehabilitasyonlarını kolaylaştırır, ortaya çıkabilecek geri dönüş arzularını da izale ederdi. Bunun sonucunda Dağıstanlı göçmenler Kafkasya’da bıraktıkları yurtlarına karşılık yeni bir vatan bulmuş oldular ve Kurtuluş savaşı öncesindeki acılı işgal günlerine kadar sürecek bir barış , mutluluk ve refah ortamına kavuştular. Yalova’dan başlayarak Balıkesir’den Kastamonu’ya Sakarya’dan Konya’ya tüm bölgedeki halk arasında dalga dalga “manevi güçlere sahib bir zat” olarak tanındı ve kerametlerine ilişkin rivayetler bütün Türkiye’ye yayılmağa başladı. Ayrıca Güneyköy’de öncülük ettiği imar faaliyetleri, din dışı alanlardaki uzak görüşlülüğü geniş ile de ünlendi. Şeyh Şerâfeddin hakkında bugüne ulaşan ve yakın tarihimizin siyasi ve dini gerçeklerinin anlaşılmasına katkısı olan pek çok rivayet en eski bağlılarından olan Ali Usta tarafından aktarılarak kayda alınmış ve kitab haline de getirilerek günümüze kadar ulaşabilmiştir. ( Ali Usta’nın hatıratını sitemizin Tasavvufi Literatür alt sayfalarından okuyabilirsiniz) Şeyh Şerâfeddin’in , bu duruma sağlığında işaret ederek Ali Usta’ya “Benden sonra sen çok yaşayacaksın. Maneviyat yolunda başından geçmiş olan canlı olayları anlatacaksın” diyerek kendisi hakkındaki bilgileri gizlememesi yolunda bir nevi talimat verdiği de bilinmektedir. Ali Usta 1304 rumi yılında Kafkasya’nın Hocamakili köyünde dünyaya gelmiş , diğer Dağıstanlı göçmenler ile birlikte 15 yaşında iken Türkiye’ye hicret etmiştir. Önce Güneyköy’de daha sonra da Bursa’ya yerleşmiş, ve Bursa’da uzun yıllar ayakkabı tamirciliği yaparak elinin emeği ile geçinmiştir. Ali Usta (Seskır) 1980 yılında Bursa’nın Hıdırlık semtindeki evinde vefat edince, vasiyeti üzerine mürşidinin medfun bulunduğu Yalova’nın Güney köyündeki Cebel-i Hafakan adı ile bilinen tepecikteki kabristanda, mürşidinin yolu üzerinde defnedilmiştir. Şeyh Şerâfeddin’in ününün yayılması kendisine yönelik kıskançlık ve hased duygularının da körüklenmesine yol açıyordu. Reşadiye’deki medrese eğitimini yürüten zahiri ilimlerdeki bazı alimler, Şeyh Şerâfeddin’i dinin kurallarını ihlal etmekle, şeriata aykırı sözler söylemekle itham etmeğe başladılar. Bu durum tarih boyunca tasavvuf alimleri ile zahir alimleri arasında görülmüş bir durumdur. Hallac-ı Mansur’dan Mevlâna Celâleddin’e, Ahmed Yesevî’den Necmeddin Kübra’ya, Bayezid-i Bistami’den İbn Arabi’ye tasavvufun tüm zirve isimleri kendilerini Kur’an’a aykırı sözler söylemek, şeriata aykırı işler işlemek suçlamalarından kurtaramamışlardır. (En iyi bilinen örneği olarak Hallac-ı Mansur, bu suçlamalar sonucu darağacında feci bir şekilde can verirken, bütün batın ehlinin “Şeyhü’l Ekber” olarak tazim ettiği Muhyiddin Arabi’ye muarızları tarafından “Şeyhü’l Ekfer”adı verilerek küfür ile itham edilmiştir.) Güneyköy’de tesis edilen medresede eğitim veren zahir uleması ile Şeyh Şerâfeddin arasında irşad ile görevlendirilmesinin ilk zamanlarında bazı ihtilaflar ortaya çıkmış ve ancak kısa sürede zahir ehlinin tüm itirazları izale edilerek Şeyh Şerâfeddin’in zahiri ve batıni kemali tüm ulema tarafından teslim edilmiştir. Şeyh Şerâfeddin ile medrese uleması arasında yaşanan soğukluğu gösteren ve bizzat şahidi olduğu bir örneği Ali Usta anılarında şöyle dile getirmektedir: “Bir gün Reşadiye köyündeki büyük camide Şeyh Şerâfeddin, tasavvuf sohbeti yapıp tarikatı anlatıyordu. Köydeki medrese alimleri bu sohbetlere katılmadıkları gibi dışarıda aleyhinde konuşuyorlardı. Benim de mürşidime intisabım yok daha; gencim, evli değilim… Birgün muarızı olan kişilerin de bulunduğu bir sırada namazdan sonra Şeyh Şerâfeddin Efendi: “Camiin kapılarını kapayın. Kimse dışarı çıkmasın.” dedi. Sonra kendisi aleyhinde gıybet yapan hocalara dönerek: “-Bana bakın hocalar, orada-burada benim için “Bu adam, şeriatın hilafındadır. Yaptığı işlerin hepsi yanlıştır.” diye konuşuyorsunuz. Hazreti İmam-ı Ali (K.V.) “Bana bir harf öğretene köle olurum” demiştir. Ben iddia ettiğiniz gibiysem, yanlış yoldaysam ve beni yanlıştan çevirecek adam içinizde varsa, ben onun kölesiyim. Şimdi benim yanlış yaptığım ne ise o şeyi söyleyin…” dedi. Kimsede ses yok. Şeyh Şerâfeddin ikinci sefer: “Bana bakın! Ya bu sarıkları çözün atın; ‘biz hoca değiliz’ deyin ya da beni burada ikaz edin; bana cevap verin…” diye tekrarladı. Yine ses çıkmayınca bu defa ben ayağa kalktım, dedim ki: “- Bana bakın. Bu konuda kadınlar gibi orada-burada söyleninceye kadar çıkın karşısına… Biz de öğrenelim hak nerede, batıl nerede !..” dedim. Fakat kimse ortaya çıkmadı.” Bu hesaplaşma sonrasında Şeyh Şerâfeddin aleyhindeki alimlerin sesleri giderek azalır ve bir süre sonra da muhaliflerinin neredeyse tamamı, O’nun manevi derecesini kabul ederek kendisine intisab ederler. Bütün bunlar neticesinde, Yalova’nın küçük bir köyü olan Reşadiye, halktan her düzeyden kişiler yanında pek çok alim ve aydın için de bir cazibe merkezi haline geldi. Özellikle kandil, bayram gibi belirli gün ve gecelerde o kadar büyük bir topluluk köye geliyordu ki, bir süre sonra bu kalabalık ziyaretçi topluluğunun ihtiyaçlarına cevap verilebilmesi için Şerâfeddin Efendi’nin evinin bulunduğu mekanın avlusunda misafirhane, yemekhane, kurban kesim mahalli gibi bölümler tesis edildi. (Bugün de aynı mekan günümüzde sayıları azalmış olsa da ziyaretçileri için aynı şekilde muhafaza edilmekte ve özellikle Şeyh Şerâfeddin’in tasavvufi edeb ile terbiye edilmiş olan yaşlı gelini tarafından kapı açık tutulmaktadır.) Özellikle Şeyh Şerâfeddin’in hatm-i hacegan yaptırdığı ve hemen hemen aynen korunmuş olan kısım bugün de ziyaretçiler tarafından teberrüken ziyaret edilegelmektedir. Dağıstanlı göçmenler, özellikle yüzyıllar önce Orta Asya’da kök saldığı gibi Dağıstan’da da güçlenerek gelişen tasavvufun Nakşbendiyye yolunu taşımakta olan, manevi doruklarda yaşayan bir şeyhin himayesinde, O’nun himmet nazarları altında olmaktan dolayı çok mutluydular. Bu kutlu insanı kuşatan ilahi bereketten nasibdar olarak adeta kutsanmış olan köylerinde, Rus istilacıların zulmü altında nesillerdir yitirmiş oldukları güven , huzur ve sevgiye kavuşmuşlardı. Şeyh Şerâfeddin Zeynel Abidin’in hayatı boyunca yapmış olduğu sohbetlerin, sohbette bulunan “katibler” tarafından not alınarak kaydedilmiş el yazması örnekleri, önceleri elyazısı ile Latin alfabesine çevrilerek çoğaltılmış ve daha sonra Hasan Burkay’ın himmeti ile “Menakıb-ı Şerefiyye” adı altında, ayet ve hadislerin kaynağı gösterilerek aslına tamamen sadık kalınarak kitablar halinde basılmıştır. “Bizim yolumuz sohbet yoludur” buyuran önderi Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahâeddin Buhari’nin usulünce sohbete çok önem vermiş ve bağlılarının eğitiminde en etkin vasıta olarak kullanmıştır. Bu himmeti halen de matbu hale getirilmiş olan sohbetlerinin okunduğu meclisler vasıtasıyla gerek Güneyköy’de gerekse bağlılarının dağıldığı Türkiye’nin her köşesinde sürdürülmekte ve menbaı olduğu feyz ve bereketten istifade etmek ölümünden sonra da mümkün olmaktadır. Şeyh Şerâfeddin, kendisi asla boş konuşmadığı gibi zikir meclisleri dışında bulunduğu ortamlarda da boş-malayani konuşmalara izin vermez, hatta o kadar ki bulundukları meclisde ileri-geri konuşanları oradan uzaklaştırırdı. Her ne vakit, beraberinde oturulsa Şeyh Şerâfeddin’in sohbetine katılanların kalblerinden dünya sevgisinin kalktığı bildirilmiştir. Asla, en azından üç ayet de Kur’an-ı Hakîm tilavet edilmeden ve on kelime-i tevhid ile on salavat-ı şerifeden ibaret olsa bile zikr edilmeksizin oturulmasını istemezdi. Bir sohbetinde sohbet adabı hakkında kuralları bizzat, ince-ince sıralamıştır : “Sohbet için mutlaka dokuz şart lazımdır: 1. Bir yerde toplantı ve sohbet için davet olunulduğunda o mecliste asla şeriata aykırı bir şey olmamalıdır. Her ne kadar davete icabet sünnet ise de, eğer bir toplantıda yemek-içmekten başka bir maksat yok ise o meclisten hiçbir fayda hasıl olmayacağından o davete icabet etmemelidir 2. Yemek sırasında adâba ve sünnet-i seniyyeye riayet edilmelidir. 3. Bir mecliste konuşuluyorsa münkirattan, inkardan ve malâyâniden , boş sözlerden içtinab etmek , kaçınmak lazımdır. Eğer bir yerde yalan, gıybet vs. var ise, imanı olanları bun­dan men etmeli, uyarmak için nasihatte bulunulmalıdır. 4. Sohbetin bir yöneticisi olmalıdır. Sohbet yerinde kargaşa olmamalı, herkes sakin şekilde oturmalı, bir nizam ve intizam üzere olunmalıdır. 5. Sohbet meclisine sirayet edecek derecede gam ve kasavet sahibi olan bir kimse mecliste oturmamalıdır. Kalbinde bir dert ve sıkıntısı olanlar, sohbete git­memelidir. 6. Manevi sohbet meclisinde dünya işleri ve geçimle ilgili şeylerden bahsedilmemelidir. Zira bunun yeri, tasavvuf sohbeti değildir. 7. Davet sahibinin o davetten muradı ne ise, onu iyi anlayıp mükemmel surette ihtimama ve muradına cevap vermeye gayret sarf etmelidir. Ancak yine davet sahibinin arzusundan ziyade diğer kimselerin arzusuna bakılmamalıdır. 8. Sohbet meclisini üç ya da beş saatten ziyade uzatmamalıdır. Zira, ziyade olursa söze malayani ve takvaya muhalif unsurlar karışır. 9. Sohbet sonunda, o mecliste sâdır olan ahkâma aykırı söz ve davranışlar için, yirmi beş kez is­tiğfar edilmelidir. Sohbetten sonra birkaç ayet okunmalı ve bağışlanmalıdır. Eğer bir sohbet meclisinde bu dokuz şarta riayet edilirse, tarikatın önderi Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahâeddin Buhari’nin sırrına mazhar olunurken , aksi halinde bir hidayet ve fazilet hasıl olmaz.” Günümüzdeki sohbet ortamları dikkate alınırsa bu kuralların -özellikle birkaçının- ne kadar önemli olduğu hemen görülecektir. Bu konudaki tavsiyelerinden birisi olan rızk ve maişet düşüncesi, kaygısı olan kimselerle oturulmaması ve onlarla sohbet etmenin tasavvuf yolcusuna zararlı olacağı konusundaki uyarısı, geçim kaygısının herkesi sardığı günümüz için dikkat çekicidir. Ayrıca, sohbette maddi kazanç, kâr-zarar işlerinin konuşulmaması uyarısı, sohbetin bir yöneticisinin olmasına dikkat edilmesi kuralları günümüzün neredeyse her kafadan bir ses çıkan sohbet ve toplantılarının neden feyz ve bereketten yoksun olduğu sorusunun cevaplarını içermektedir. Günümüzde binbir kaygı içinde bunalan ve stres denilen “kabz hali”ndeki kişilerin sohbet meclisinden uzak durması uyarısı “hallerin sirayet edici” olduğuna işaret etmesi yönünden üzerinde çok düşünülmesi gereken bir husustur. Daha Dağıstan’da iken en uzunu 3 yıl sürmek üzere birkaç kez halvete girmişti. Reşadiye (bugünkü Güneyköy ) yakınındaki bir yamaçta bulunan bir mağarada Şeyh Muhammed Medeni’nin emri ile altı ay sürecek bir halvete daha girdi. Aslında kalabalık arasında da daimi bir halvet halini yaşıyordu (=halvet der encümen). Halveti sırasında , İlahi aşkın pek çok makamı O’nda zahir oldu. Halvetten çıkar çıkmaz Şeyh’i halka nasihat etmek ve yol göstermek üzere kendisine yetki verdi ve halkın yönlendirilmesi ve irşadındaki tüm sorumluluk Şeyh Şerâfeddin’e verildi. Bu dönemden itibaren tasavvuf tarihinde pek nadir olarak görülen bir şekilde, müridinin ulaştığı derecenin kendi derecesinin fevkınde olduğunu anlayan mürşidi Muhammed Medenî, irşad vazifesini, evladına devrederek, bütün müntesipleri ile birlikte kendisi de, ona biat ederek tabî olmuştur. Şeyh Ebu Muhammed O’nu bir müridi ve damadı olarak yetiştirmişti; şimdi mürşid, tarikatın bir müridi oluyordu. Şeyh’inin birlikte bulunduklarında daha yüksekçe bir yerde oturması şeklindeki ısrarına itaat etmek zorunda kaldı. Şeyh Şerâfeddin, Nakşbendiye silsilesinin tasavvufi öğretisini yaymakta mürşidinin mevcudiyetinde dahi yetkili kılındı. Bundan sonra Muhammed Medeni, her konuda Şeyh Şerâfeddin’in görüşlerini onayladığını ilan etmiş ve kendisine intisab etmek isteyen talibleri yeğenine yönlendirmeğe başlamıştır. Şeyh Şerâfeddin manevi olarak Cemalüddin Gazikumuki ve Dağıstan’daki şeyhi Ebu Ahmed es-Suğuri‘nin himmeti ile desteklendi. Allah aşkında Fenafillah mertebesine erdi. Şeyh Şerâfeddin, Rasûlullah (s.a.v)’in manevi mirasçılarındandır. Bu manevi ilişki vasıtasıyla insan-ı kamil –mükemmellik- makamına erdi. Rasûlullah (s.a.v)’in en önde gelen sahabelerinden olan ve Peygamber (S.a.v.) Medine-i Münevvere’den ayrılırken yerine vekil olarak tayin ettiği Mikdat ibn el-Esved’in soyundan gelen birisiydi. Şeyh Şerâfeddin sırtında Rasûlullah (s.a.v)’in elinin işaretini taşırdı. Bu doğum lekesini uzak atası Mikdat ibn el-Esved’den miras olarak almıştı. Rasûlullah (s.a.v) elini Mikdat ibn el-Esved’in sırtına koymuş ve O’na soyundan geleceklere dua etmişti. İslami bilimlerin her alanında olduğu gibi fıkhın en zor ve derin meselelerinin çözümlerinde de müçtehid düzeyinde bir otorite idi. Zamanının fetva vermeğe yetkin alimlerinin en önde geleniydi. Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in hıfzı ve yazımında yetenekli bir hafız ve hattattı. Rasûlullah (s.a.v)’in siretini ayrıntıları ile bilirdi ve hadis ilimlerinde, rivayet senedleri konusunda deha derecesinde yetkin bir alimdi. Bütün bunlar O’nun zahiri-batıni ilim dolu sohbetlerine yüzlerce bilgin ve ilim talibinin neden hassasiyetle devam ettiğini izah etmektedir. Şeyh Şerâfeddin, Osmanlı sarayının İslami konularda danıştığı kişilerden birisi olarak da kaydedilmiştir. Bu konuda değişik rivayetler de özellikle yakın tarihte vefat eden yakın bağlılarından Ali Usta’nın hatıratında nakledilerek günümüze ulaşmıştır. Bugün Şeyh Şerâfeddin’in torunları nezdinde saklanan bir emanet olarak hâlâ “ziyaret edilen“ Rasûlullah’ın sakal-ı şerif köye getirilmesi konusunda Ali Usta’nın anlattıkları Osmanlı Sultanı ile Şeyh Şerâfeddin arasındaki ilişkinin de somut kanıtlarını içermektedir. Ali Usta halen Reşadiye köyünde Şeyh Şerâfeddin’in hanesinde mevcut olan sakal-ı şerif ile anısını şöyle dile getirmektedir: “-Şeyh Efendi, -bizzat davet edilmek suretiyle- Ossmanlı sarayına Sultan Reşad’a çok giderdi. Sultan Reşad dini konularda bir çok sualler sorar; Şeyh Efendi de cevaplandırırdı. Mesela, bir keresinde Sultan, “Hızır (a.s.) halen hayatta mıdır?” diye sormuş ve Şeyh Şerafedin’den ‘Evet’ cevabını almış. Bir gün de Sultan Reşad, Şeyh Efendi’ye kendisinden bir isteği olup olmadığını sorunca Şeyh Efendi de “Hırka-i Şerif’deki, Rasûlullah Efendimizin Sakal-ı Şerifinden bir tane –teberrüken- isterim”, demiş. Emir vermiş Sultan Reşad; bir sakal-ı şerif teli getirmişler; Şeyh Efendi, “Bu sahte” demiş; bir ikincisini getirmişler: “Bu da hakiki değil” demiş Şeyh Efendi. Üçüncü gelince, “Es-Salatü vesselamu aleyke ya Resulallah” diye selamlamış ve Rasûlullah’ın emanetiyle Güneyköy’e dönmüştü. „ Köyün isminin Osmanlı Sultanı’ndan ilhamla Reşadiye olarak verilmesi de Osmanlı sarayı ile Şeyh Şerâfeddin arasındaki ilişki konusunda zaten bir nebze ipucu vermektedir. Küçük bir köy sayılması gereken Güneyköy’deki medresede bin kadar talebenin eğitim gördüğü ve bu talebenin masrafının Osmanlı Sultanı tarafından vakfedilen vakfiyelerin gelirlerinden karşılandığı rivayeti, o devirde bir köydeki ilim muhitinin etkinliği hakkında oldukça önemli bir fikir kaynağıdır. Köydeki iki camiden birisi olan ve medresenin de bulunduğu külliyenin klasik bir Osmanlı eseri oluşu, köy meydanında Osmanlı Sultanı Sultan Reşad’ın tuğrasını taşıyan görkemli çeşme ve hâlâ işletilmekte olan ve talebenin ihtiyaçları için vakfedildiği bildirilen “Reşad Menba Suyu“ işletmesi, bu vakfiyenin bir mirası ve köye verilen önemin somut kanıtı olarak hâlâ ayaktadır. Osmanlı Sarayı’na bu doğal kaynak suyundan gönderildiği rivayetleri de dikkat çekicidir. Bu kanıt ve bilgiler Osmanlı Sarayı-Reşadiye (Güneyköy) ilişkisi konusunda ciddi bir araştırma yapılması gereğine işaret etmektedir. İlişkide olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi makamları nezdinde saygın bir alim düzeyinde ayrıcalıklı bir muamele görmüştür. Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, Hicrî 1292 – Miladî 1875 yılı, Zilka­de ayının üçüncü Pazartesi gecesi Dağıstan’ın Temirhan-şura vilayeti, Gunip kazasının Kikuni köyünde, dünyaya geldi. Babası Abdurraşid Efendi, annesi Emine Sara Hatundur. Anne ve babasının her ikisinin de kabirleri, Yalova Güneyköy’deki kabristandadır. Yalova ilinin Reşadiye (bugünkü Güneyköy ) köyünde Hicrî 1355 – Miladî 1936 yılı Cemaziyel evvel ayının yirmiyedinci pazar günü, köyünde (hicri takvime göre) altmış üç yaşında iken vefat etmiştir. Son yüzyılın en seçkin tasavvuf büyüklerinden olan Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, “Ebu’l-Fukara” lakabı ile de anılır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Yalova
Molla Hattab Karahisari (k.s.)

Molla Hattab Karahisari (k.s.)

Bilecik – Orhangazi camii yanındaki Şeyh Edebali türbesi içerisinde Sultan Osman Gazi döneminin alimlerinden olup tam adı Hattab b. Ebu’l- Kasım El- Karahisari’dir. Doğduğu beldede devrin alimlerinden ilim tahsil ettikten sonra Şam diyarına giderek oranın bilginlerinden ders almıştır. Fıkıh , Tefsir ve Hadis ilimlerini tahsil ettikten sonra kendi beldesine dönmüş ve Bilecik de vefat etmiştir. Şeyh Ömer Nesefi’nin Hilaf ilmiyle ilgili bir şerh yazmış ve bu çalışmasını H. 717 yılında yayınlamıştır. Kaynak ;Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bilecik

Sarılık Türbesi

Havza’ya 19 kilometre kuzeyindeki Tekke Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sarılık Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe’nin çevresi doğal taşlarla çevrilmiştir.Türbe Karadeniz’e özgü ahşap yapıdan oluşmaktadır. Türbenin çatısı kiremit ile kaplıdır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sarılık Türbesi hakkında çeşitli rivayetleranlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastaları türbeyi ziyaret etmektedir. Yöre halkı sarılıkhastalığına yakalananların buradaki su ile banyo yaptıktan sonra iki rekât namaz kılmaları halinde hastalıktankurtulacaklarına inanmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Sultan Taceddin Altınbaş

Havza’ya 5 kilometre batısında Şeyh Safi Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. Anadolu’daki son Selçuklu sultanı olan Mesud’un şehzadesi ve halefi, “Gazi Çelebi” diye meşhur olan Sultan Taceddin Altunbaş’a ait olduğu belirtilen türbenin kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesinbilgi edinilememektedir. Ancak son Selçuklu sultanı olan Mesud’un oğlu olması ve 1344 yılında tanzim edilen vakfiyeden anlaşıldığına göre türbe 1300’lü yılların ikinci yarısına yakın bir zamanda inşaa edilmiştir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbeye ait mezar, Selçuklu dönemine ait eski kesme taşlarla kaplanmıştır. Kesme taşılarişlemeli olup, mezar taşı başlıklıdır. RİVAYET: Kayıtlara göre, Sultan Taceddin “Küçük, Sultan Gazi” diye meşhurdur. Kayıtlar, Gazi Çelebinin 1344 yılında tanzim etmiş olduğu vakfiyesinde yer almaktadır. Bu vakfiyeden anlaşıldığına göre, Sultan Mes’ud oğlu olan Sultan Taceddin Altınbaş, Kur’an cüzlerinin okunması için, köyler vakfetmiştir. Şeyh Safinin Selçuklular döneminde Selçuklu Sultanlarının da önem verdikleri bir şahsiyet olması ve Selçukluların Anadolu’daki hâkimiyetleri sona erdiğinde, çoküzülüp hastalanan Tacettin Altınbaş’ın Şeyh Safinin yanına gelmek, hatta öldüğünde buraya gömülmek istediğibilinmektedir. Nitekim kayıtlarda Sultan Taceddin’in türbesi için şöyle yazılıdır: “Türbe-i Gazi Çelebi şehzade-i SultanMes’ud derkarye-i Umurbey, Nam-ı diğer Şeyh Savcı der- Simre-i Havza Tabi’i Amasya” (Sultan Mes’ud’un şehzadesi Gazi Çelebi’nin Amasya’ya tabi Havza Simre’sine bağlı Umurbey, diğer adıyla Şeyh Safi köyündeki türbesi.) Türbehalk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak amacıyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Emir Gazi – Samsun

Havza’ya 6 km kuzey batısındaki İmircik Köyü’ne 1 kilometre mesafedeki Emir Gazi Mevkiinde tepe üzerinde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Emir Gazi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik doğal taşlardan yapılma duvar ile çevrilidir. Türbenin içindeki mezarın çevresi de doğal taşlarla örülmüştür. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Emir Gazi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Rivayete göre Kurtuluş Savaşı yıllarında Pontuslu Rum çeteleri bölgedeki köylere baskınlar düzenlerken, Emir Gazi Türbesi nedeniyle İmircik Köyü’ne girememişlerdir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Garip Dede – Samsun

Havza’ya 30 km kuzeyindeki Gidirli Köyü’ne 4 kilometre mesafede yol kenarında TARİHÇE: Halk arasında “Garip Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken bakımsızlıktan harap olmuş, ardından dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içindeki mezarın çevresi de doğal taşlarla örülmüştür. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Garip Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbenin olduğu bölgeden kimsenin odun toplaması hoş karşılanmaz. Türbe halk tarafından Rıza-iİlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaretedilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Koyun Baba – Samsun

Havza’ya 12 km batısındaki Esenbey Köyü’ne 1 kilometre mesafede yol kıyısında TARİHÇE: Halk arasında “Koyun Baba” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik duvar ile çevrilidir. Yarı açık Türbenin içinde mozaikle kaplanan mezar ve çevresinde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Koyun Baba hakkında çeşitli rivayetleranlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastaları türbeyi ziyaret etmekte veAllah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kurak geçen yıllarda yağmur duasına çıkan yöre halkı dua öncesi ‘Koyun Baba’türbesini de ziyaret etmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Şehit Veli Efendi Türbesi

Havza’ya 12 kilometre doğusundaki Bekdiğin Beldesi’nde TARİHÇE: Halk arasında “Şehit Veli Efendi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yenideninşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 2 adet ahşapsanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şehit Veli Efendi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Şehit Veli Efendi’nin Anadolu’da İslamiyet’i yaymak için şehit düşen Selçuklu kumandanı ve İslam Âlimi olduğu yönünde rivayet bulunmakla birlikte kesin olarak kim olduğu yönünde herhangi bir bulgu veya belgeye ulaşılamamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Şeyh Safi Türbesi

Havza’ya 5 km batısındaki Şeyh Safi Köyü’nde köy camisinin yanında TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Savcı Türbesi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi ve kime ait olduğu kesin olarak bilinmemektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe çeşitli zamanlarda tadilat geçirmiş olup, Havza’nın tanınmış simalarından Çonoğluzade Mahmut Efendi tarafından 20. yüzyıl başlarında onarılmıştır. Türbe yeşil renkte taştan sekizgen planlı olup, üzeri içten kubbe dıştan konik bir külah ile örtülmüştür. Türbede dikkati çeken bir bezeme bulunmamaktadır. Türbe içinde betonarme üstü tahta sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Bazı iddialara göre Türbe Selçuklu Sultanlarından II. Mesut’un şehzadesi Taceddin Altunbaş’a aittir ve 1355 yılında inşa edilmiştir. Fakat bu iddianın tutarlılığı yoktur. Çünkü köyün mezarlığında Taceddin Altunbaş’a ait olduğu bilinen bir mezarda bulunmaktadır. 1355 yılında Tacettin Altunbaş’ın hayatta olduğunu tarihi belgeler kanıtlamaktadır. Bu durumda, türbenin Şeyh Savcı isminde evliya olduğu düşünülen bir zata veya Sultan Taceddin’inoğlu Kılıçarslan Bey’e ait olduğu varsayımları ağırlık kazanmaktadır. Fakat burada yatan kişinin Kılıçaslan Beyden çok Şeyh Safı olduğu yöre halkı tarafından da desteklemektedir. Şöyle ki, Şeyh Safî ve türbesi ile ilgili çeşitli efsaneleranlatılmakta ve buradaki kişinin önemli bir İslam âlimi olduğunu ispatlar deliller ortaya koyulmaktadır. Kendisinin ünlü Türk Bilgini ve İslam âlimi olan Ahmet Yesevi’nin müritlerinden bir olduğu ve 1071’de Anadolu’ya giren Türklerin bu kişileri Anadolu’nun İslamlaştırılmasında kullandıkları ihtimalleri güçlenmektedir.Şeyh Safinin kimlerden olduğu ve nereden geldiği bilinmemektedir. Kendisine ait herhangi bir sülale ve ya boyismine rastlanmamıştır. Ama Türk Kültüründe Savcı isminin kullanılmış olması ve Anadolu’da 1071’den sonra ortaya çıkmış olması kendisinin Türk olduğu ve Anadolu’nun Türleştirilmesi ve İslamlaştırılmasında kullanıldığının kanıtı olabilir.Şeyh Safinin Selçuklular döneminde Selçuklu Sultanlarının da önem verdikleri bir şahsiyet olduğu Sadettin Altınbaşsın bu kişinin yanına gelmek istemesinden de anlaşılmaktadır. Selçukluların Anadolu’daki hâkimiyetleri sonaerdiğinde, Sadettin Altınbaş’ın buna çok üzülüp hastalandığı ve hastalığı nedeni ile Şeyh Safinin yanına gelerek onunmaneviyatından faydalanmak istediği anlaşılmaktadır. Hatta öldüğünde buraya gömülmek istediği ve bu isteğinin de gerçekleştiği açık delillerle ortadadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak amacıyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ahmet Talibi İrşadi Baba (k.s.)

Ahmet Talibi İrşadi Baba (k.s.)

Çanakkale – Kilitbahir’de Talib-i İrşadi hazretleri , 1819’da Tire-Bayındır’da dünyaya gelmiş olup, Derebeyizade Helvacıoğlu Ahmed Efendi namıyla da hatırlanır. 1839 yılında medresede ilim tahsiliyle meşgul iken Uşşakiyye’den Ömer Hulusi ve Hüseyin Hakki efendilerle karşılaşmıştır. Ömer Efendi, “Talib benim irşad senin” diye Hüseyin Hakki Efendi ’ye teslim etmiş, Hakki Efendi de bu göreve “Efendim can senin canan senin” diye mukabelede bulunmuştur. On beş sene mücahede ile meşgul olup, “Talib-i İrşadi” namıyla meşhur olmuştur. Hüseyin Vassaf’ın naklettiğine göre, 1854’te zuhur eden bir hal ile yedi sene dağlarda, sahralarda inziva hayatı yaşamış, saçını sakalını uzatmış, bilahare bu hal zail olmuştur. Bu süre içerisinde haram yememiş, haram içmemiş, haram işlememiş sadece saç ve sakalını uzatmış, bir hasır parçasına bürünmüş olarak şeyhi Hakki Efendi’nin huzuruna gelmiştir. 1860’da Hakki Efendi’den müstahlef olmuş, Uşşakiyye’nin İrşadiyye kolunu kurmuştur. Uzunçarşılı, Karesi Meşahiri adlı eserinde, “Beni dur eyleme ya Rab visal-ı zat-ı pakinden/Mekandan la-mekan zatın görünür dilde hal içre” gibi beyitleri olan İrşadi’nin bir divanı tutacak kadar ilahisi olduğunu, mensuplarının pirlerinin yolundan giderek saç ve sakalını uzattığını haber vermektedir. Yirmi bir sene Çanakkale, Biga, Balıkesir, Karabiga, Çardak, Lapseki, Bayramiç, Kumkale, Edremit ve Gelibolu taraflarını dolaşmıştır. S. Nüzhet Ergun, Bektaşi Şairleri’nde, onun aslında Bektaşi olduğunu, zarardan korunmak için kendisini Uşşaki olarak tanıttığını, takiyye yaptığını, “Nazenin-i Uşşaki” denilen tarikatın Bektaşilik’ten başka bir şey olmadığını, gerçek Uşşakilerin İrşadileri kendilerinden saymadıklarını kaydetmektedir. Devamla Hulusi Baba’nın müridi olan İrşadi’nin daha sonra “Kasabalı” ve “Hakki-i Mürebbi”den icazet aldığını dolayısıyla ilk ve son şeyhinin Uşşaki kisvesine bürünmüş Bektaşilerden başkası olmadığını ifade etmektedir. Talibi-i İrşadi hazretleri , 1881 senesinde Kilitbahir’de vefat ederek, oraya defnedilir. İrşadi Baba , Balıkesir’de Azibler Tekkesi adında bir dergah da inşa etmiş, meşihatına vefatından sonra Şeyh Kudsi Ahmed Baba geçmiştir. Talib-i İrşadi’nin diğer halifeleri şunlardır: Baş halifesi Hüseyin Hüsnü Baba , Çardak’ta görevli Şeyh Safi Baba, Gelibolu’da Şeyh Hüseyin Necib Efendi ve Şeyh Ahmed Şucaeddin (Şucai) Baba , Bayramiç’te Şeyh Hasan Niyazi Baba. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Eceabat, Çanakkale
Ahmed Dede – Çorlu

Ahmed Dede – Çorlu

Tekirdağ – Çorlu’da …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorlu, Tekirdağ
Şeyh Ebu Bekr Kaffal Eş – Şaşi (k.s.)

Şeyh Ebu Bekr Kaffal Eş – Şaşi (k.s.)

Özbekistan – Taşkent Fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin Hüseyn bin Ömer’dir. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı Fahr-ül-islâm’dır. Pekçok âlim yetişmiş olan Mâverâünnehr’e bağlı Şaş beldesinden olduğundan, buraya nisbetle “Şâşî” denilmiştir. 429 (m. 1037) senesinde Meyâfarkîn’de (Silvan’da) doğdu. 507 (m. 1113)’de vefât etti. Hocası Ebû İshâk’ın kabri yanına defn edildi. Ebû Bekr Kaffâl eş-Şâşî, Şafiî mezhebi fıkıh âlimi olarak yetişmiştir. Doğduğu yerde Ebû Abdullah bin Bennân el-Kazrûnî’den, Kâdı Ebû Mensûr Tûsî’den fıkıh ilmini öğrendi. Sonra ilim öğrenmek için Tus’a ve Irak’a gitti. Bağdad’ta Şeyh Ebû İshâk Şîrâzî’den ilim öğrendi. Bağdad’a gittiği sırada Bağdad hilâfet ve ilim merkezi idi. Her taraftan çok sayıda talebe ilim öğrenmek için, âlimler ise ilmi mütâlâalar yapmak ve kütüphânelerden istifâde etmek için Bağdad’a geliyordu. Bağdad’da bulunduğu sırada Ebû İshâk Şîrâzî’den, Ebû Nasr bin Sebbag’dan fıkıh ilmini öğrendi. Ebû Nasr Şîrâzî’nin “Eş-Şâmil” adlı fıkıh ilmine dâir eserini okudu. Daha sonra okuduğu bu kitaba 20 cildlik bir şerh yazdı. Yazdığı bu şerhe “Şâfî” ismini verdi. İlim öğrenme husûsunda son derece gayretli olup, hadîs ilminde de şu zâtlardan rivâyette bulundu: Meyâfarkîn’de; Muhammed bin Bennân el-Kazrûnî, Bağdad’da; Ebû İshâk Şîrâzî, Ebû Ca’fer bin Muhammed bin Ahmed bin Mesleme, Ebû Bekr el-Hatîb, Ebü’l-Ganâim bin Me’mûn, Ebû Ya’la bin Ferrâ ve diğerleri, Mekke’de; Heyâc bin Muhammed Hatînî’dir. İlimde iyi yetişmiş olup, fıkıh âlimlerinin ihtilâflarını bilirdi. Yazdığı “Hilye” kitabını Halîfe Mustazharbillah’a takdim ettiği için, “Sahibi Hilye” lakabıyla tanındı, önce kendi yaptırdığı medresede bir müddet ders verdi. Tâc-ül-mülk’ün yaptırdığı Nizamiye Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi Ta’yin edildiği bu meşhûr medresede, daha önce Ebû İshâk Şîrâzî ve İmâm-ı Gazâlî gibi âlimler ders vermişti. Medresede ilk dersini vereceği sırada, mendilini gözlerine tutup çok ağladı ve müderrislerin âdeti üzerine kürsîye çıkınca, ağlayarak şu ma’nâda bir beyt söyledi. “Memleketlerde âlim kalmadığı için, biz âlim sayılıyoruz. Yoksa ilimde yüksek mertebelere ulaşmak kolay bir iş değildir…” Kendinden önce gelen kıymetli âlimlere olan hürmeti ve sevgisi sebebiyle söylediği bu beyti, zaman zaman söyler ve ağlardı. Ebû Kâsım Zencânî şöyle demiştir: “Ebu Bekr Şâşî ile birlikte fıkıh ilmi öğreniyorduk. O, ilimde, vera’da ve zühddeki hâlinden dolayı Cüneyd-i Bağdadî diye isimlendirilmişti.” Ebû Bekr Şâşî’den ilim alıp rivâyette bulunan âlimler şu zâtlardır: Ebû Ma’mer el-Ezcî, Ebû Bekr bin en-Nekûr, Ebû Tâhir Ahmed bin Ahmed, Ebû Tâhir Acemî ve diğerleri. Eserleri: Fıkıh ilminde çok kitap yazmıştır. Tesbit edilen eserleri şunlardır: 1-Müstezhari, bu eserini halîfe Mustezhirbillah için yazmıştır. Eserin asıl ismi “Hilyet-ül-ulemâ”dır. 2- El-Mu’temed, bu eseri Hilyet-ül-ulemâ adlı eserinin bir nev’î şerhidir. 3-. Et-Tergîb fil-mezheb, 4- Eş-Şâfiî fî şerhi muhtasâr-ül-Müzenî, 5- El-Umdet, meşhûr bir muhtasardır. 6- Eş-Şâfi şerh-iş-Şâmil li Ebî Nasr bin Sebbag. Hilyet-ül-ulemâ adlı eserinde, fıkhî mes’eleleri dört mezhebe göre ayrı ayrı muhtasar olarak (kısaca) anlatmıştır. Bu eser, mezhebleri tanımak husûsunda benzeri az bulunan bir eserdir. Fıkıh âlimi olan Muhammed bin Abdullah-i Kurtubî şöyle anlatmıştır: “Ebû Bekr-i Şâşî hazretlerinin yanına gittim, ölüm hastalığında idi. Öyle hasta idi ki, kendinden geçmiş idi. Ne zaman ki kendine geldi. Ona içmesi için bir miktar su getirdiler. “Benim hiç suya ihtiyâcım yoktur. Melekler bana şimdi bir yudum içirdiler ve ben yemekten ve içmekten kesildim” dedi. Sonra vefât etti.” Vâ’iz Ebü’l-İzz de şöyle demiştir: “Ebû Bekr Şâşî hazretlerinin cenâzesinin yıkanması ile şereflendim. Bana yardım edenlerden birisi onun cenâzesine su döktüğü zaman, su onun üzerindeki örtüyü kaldırdı ve avret yeri açılırken baktım ki, elini avret yerinin üzerine koyup kapattı.” Bir şiirinin tercümesi şöyledir: “Ey Genç, sen taze bir fidan, çamurun yumuşak, tabiatın elverişli iken ilim öğren, ilim öğrendikten sonra, senin anlatıp başkalarının dinlemesi, şeref ve övünç olarak sana yeter.” Türbenin ilerisinde ” 904-979 yılları arasında yaşadı. Allame hukukşinas, muhaddis, dilşinas, şair, Ebu Bekir Muhammed Ebu İsmail Al Kaffal Şaşi ” yazısı okunur. Türbe kapısındaki levhada ise 16. yüzyılda inşa edildiği yazılırken , barthold 10. yüzyılda tarihler. Bu durumda, 979 civarında yapılan türbenin zamanla, çeşitli nedenlerle harap olduğu, 16. yüzyılda yenilendiği veya tair edildiği ortaya çıkmaktadır. Ön cephe, ana kütleden daha büyük bir taçkapı biçiminde düzenlenmiştir. Yüksek kasnaklı, sivri kubbeyle örtülen türbede, yan cephelerindeki basamaklı görünüşe, bölgedeki diğer yapılarda rastlanmaz. 1996 yılında görülmeyen bezeme unsurları , 2000’lerde yapılan onarımla tamamlanmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şah-ı Nakşibend Muhammed Buhari (k.s.)

Şah-ı Nakşibend Muhammed Buhari (k.s.)

Özbekistan – Buhara’da Kasri arifan kasabasında Evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerden Seyyid olup İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin onbeşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin ve Emîr Külâl’in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed’dir. Bahâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, “Nakşibend” denilmiştir. Seyyid olup, soyu şöyledir: Babası Seyyid Muhammed Buhârî, onun babası Seyyid Muhammed Celâl Burhâneddîn, onun babası Seyyid Abdullah, onun babası Zeynel’âbidîn, onun babası, Seyyid Kâsım, onun babası Seyyid Şa’bân, onun babası Seyyid Burhâneddîn, onun babası Seyyid Tâkî, onun babası İmâm-ı Mûsâ Kâzım, onun babası İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretleridir. Behâüddîn Şâh-ı Nakşîbend hazretleri, 718 (m. 1318) senesinde Buhârâ’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı ârifân’da doğdu. 791 (m. 1389)’de Kasr-ı ârifân’da Rebî’ul-evvel ayının üçüncü günü olan Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır, İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufda en yüksek derecelere ulaşmıştır. Hem zamanında, hem de kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pekçok insan hidâyete kavuşmuştur. Şah-ı Nakşibend Hazretleri üç günlük bebek iken o sırada doğduğu köyde bulunan dedesinin mürşidi Baba Muhammed Semmâsî tarafından mânevî evlât olarak kabul edildi. Semmâsî, beraberinde bulunan müridi Emîr Külâl’i Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin tasavvuf terbiyesi için görevlendirdi. Onun Semmâsî ve Emîr Külâl ile ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Muhtemelen evlenme çağına geldiğinde dedesinin kendisi için seçtiği gelin adayı ile evlenmesi hususunda görüşünü alması için huzuruna gönderdiği zamana kadar Semmâsî’yi görmemiştir (Câmî, s. 381). Bahâeddin Nakşibend uzun yıllar Emîr Külâl’in yanında kaldı. Henüz kemale ulaşmadığı halde halinden memnun görünmesi üzerine mürşidi onu tekkeye abdest suyu taşımakla görevlendirdi (Mevlânâ Şehâbeddin, vr. 40a-b, 49a). Tarikat âdâb ve erkânını öğrendiği bu dönemde gördüğü bir rüya üzerine, kendisinin doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/1220) vefat etmiş olan Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin ruhaniyetine intisap etti ve Üveysî lakabını aldı. Onun ayrıca uzun yıllar Hakîm et-Tirmizî’nin (ö. 320/932) ruhaniyetinden faydalanması da Üveysîliği ile ilgilidir. Bir gün Buhara’da mezarları dolaşırken yakın zamanda vefat eden Semmâsî’den Gucdüvânî’ye kadar ulaşan sûfîleri mâna âleminde müşahede etti. Bu sırada Gucdüvânî kendisine dinin emir ve yasaklarına uymasını, ruhsatlara ilgi göstermemesini, azîmetlere sadık kalmasını, Hz. Peygamber ve ashabının yolundan gitmesini tavsiye etmiştir. Bu olay Bahâeddin’in ruhî hayatında büyük bir değişiklik yaparak cehrî zikirden hafî zikre yönelmesine yol açtı. Bahâeddin’in bu olaydan sonra Emîr Külâl’in mürid halkasından ayrılarak kendisini yalnız hafî zikre vermeye başlaması dervişler arasında tartışmalara ve memnuniyetsizliklere sebep oldu. Fakat şeyhi Emîr Külâl’e gösterdiği saygıda bir değişiklik olmadı ve onun gittikçe artan iltifatını kazandı. Emîr Külâl de müridlerine Bahâeddin’e karşı olan bu tutumlarının yanlış olduğunu söyleyerek onu savundu. Emîr Külâl, doğduğu Suhâri köyünde yapılan bir camiye tuğla taşımakta olan Bahâeddin’i çağırarak sülûkünü tamamladığını, artık Türk ve Tacik bütün şeyhlerden faydalanabileceğini söyledi. Bundan sonra Hâce Bahâeddin şeyhinin bir diğer müridi Mevlânâ Ârif Dikgerânî’nin sohbetlerine katıldı. Daha sonra Yûsuf el-Hemedânî’nin neslinden Yeseviyye tarikatı mensubu iki Türk şeyh ile ilgi kurdu. Bunlardan Küsem Şeyh ile ilişkisi kısa sürdü; Halil Ata’nın yanında ise on iki yıl kaldı. İlgili kaynaklarda görülen bütün karışıklıklara rağmen Halil Ata’nın, 748 (1347) yılına kadar Çağatay Hanlığı’nda hüküm süren Kazan (Gazan) Han ile aynı kişi olabileceği ileri sürülmektedir (Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 63). Menâkıb-ı Emîr Külâl’e göre Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bu zalim hükümdar bir isyanla devrilinceye kadar onun yanında bulunmuştur. Bu ilişki tarikat ehlinin yöneticileri ikaz etmesi şeklinde yorumlanmış ise de (Togan, “Gazan-Han Halil ve Hoca Bahâeddin Nakşbend”, Necati Lugal Armağanı, s. 775-784) söz konusu dönemi onun mânevî hayatı açısından bir duraklama devri olarak değerlendirmek daha doğru olur. Uzun süren çok yönlü müridlik devresini tamamladıktan sonra doğum yeri Kasrıhindûvân’a dönerek müridlerini yetiştirmeye başlayan Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin daha sonra ikisi hac için olmak üzere üç defa Buhara’yı terketti. İkinci hac yolculuğunda üç gün kaldığı Herat’ta Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin el-Hâfî’yi ziyaret etti. Bir müddet sonra Hükümdar Muizzüddin Hüseyin’in davetlisi olarak yine Herat’a bir defa daha giderek bu ziyaret esnasında tasavvuf anlayışını ve tarikatının esaslarını hükümdara anlattı (Câmî, s. 386). 3 Rebîülevvel 791 (2 Mart 1389) tarihinde doğduğu köyde vefat eden cenaze merasiminde şu beytin okunmasını istemişti: “Büyük müflisleriz köyünde ey şâh / Cemâlinden kılarız şey’en lillâh”. Kasrıârifân daha sonraki yıllarda Bahâeddin (Buharalılar’ın telaffuzuna göre Baveddin) adını almış, Nakşibendiyye tarikatı kuruluşunu tamamlayıp yayıldıkça mezarın etrafında geniş bir külliye oluşmuştur. XIX. yüzyılın sonlarında bu külliyenin aylık kira gelirleri binlerce ruble tutuyordu (K. Bendrikov, s. 29). Buhara ile Bahâeddin Nakşibend arasında kurulan mânevî bağ o kadar kuvvetli olmuştur ki Buharalılar onu “Hâce-i belâ-gerdân” (belayı defeden hâce) diye anmışlar (Câmî, s. 385) ve şehrin mânevî koruyucusu saymışlardır. Bahâeddin’in mânevî varlığı Buhara’nın bütün Orta Asya müslümanları için bir ilim ve kutsiyet merkezi haline gelmesinde önemli bir faktör olmuştur. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin kurduğu tarikatın mensuplarınca özellikle Türkiye’de Şâh-ı Nakşibend unvanıyla tanınır. Nakşibend unvanının taşıdığı mâna ve bu unvanın ona ne zaman ve nasıl verildiği konusunda ilk Nakşibendî kaynaklarında bilgi yoktur. Sonraları bu unvanın devamlı yapılan hafî zikrin kalpte bıraktığı “nakş”a (iz) bir işaret olduğu söylenmiş ve bu yorum genel kabul görmüştür (el-Hânî, s. 9). Bahâeddin Nakşibend’in tasavvufî görüşlerini ihtiva eden herhangi bir eseri bugüne ulaşmadığı için bu konuda ancak kendisi hakkında telif edilen eserlerde nakledilen menkıbelerden hareketle bazı sonuçlara ulaşmak mümkün olmaktadır. Semâ ve halveti mânevî gelişme yolları olarak kabul etmemesi, onun tasavvuf terbiyesinde hafî zikre verdiği önemle yakından ilgilidir (Câmî, s. 386). Bir tarikat silsilesine bağlanmanın kendi başına bir şey ifade etmeyeceğini söyleyen Bahâeddin Nakşibend kerametlerin de fazla bir değer taşımadığı kanaatindedir. Müridleri için belli bir giyim tarzından kaçınması, tekkede oturmayı sevmemesi, kısaca geleneksel sûfîliğin birçok yönünü kabul etmemesi, IV. (X.) yüzyılda Nîşâbur’da doğan Melâmetiyye hareketini hatırlatmaktadır. Nitekim Muhammed Pârsâ’ya göre Melâmetîler’i anlamak, Nakşibendîler’i anlamak için önemli bir adımdır (Tevhide Giriş, s. 597). Bu da Bahâeddin’in sadece silsilesinde adı geçen şeyhlerin değil aynı zamanda Melâmetîler’in de vârisi olarak kabul edilmesini mümkün kılar. Döneminin sûfîleri yanında müderrisler de kendisine saygı duymuş, o da devrinin âlimlerine hürmet etmiştir. Nitekim Mevlânâ Hamîdüddin’e tasavvufî görüşlerini arzederek yanlışı varsa düzeltilmesini istemişti. Çünkü Bahâeddin’e göre, “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz” (el-Enbiyâ 21/7) âyeti ilim adamlarına danışmayı emretmektedir (Câmî, s. 426). Bahâeddin’e atfedilen birçok şiir ve risâlenin ona ait olması imkânsız gibidir. Ancak eski Nakşibendî metinlerinde geçmeyip okunması da Nakşibendî âdâbının bir parçası olmamakla birlikte onun adını taşıyan el-Evrâdü’l-Bahâiyye kendisi tarafından telif edilmiş olabilir. Bahâeddin’in sözleri başkalarının telif ettiği eserler yoluyla günümüze intikal etmiştir. Bunların başlıcaları Fahreddin Ali Sâfî’nin Reşehât’ı, Abdurrahman-ı Câmî’nin Nefehât’ı, Selâhaddîn-i Buhârî’nin Enîsü’t-tâlibîn’i ve en önemlisi Hâce Muhammed Pârsâ’nın Risâle-i Kudsiyye’sidir. Pârsâ (ö. 822/1419) Buhara’nın önemli âlimlerinden biri olup Bahâeddin’in önde gelen halifelerindendir. Bahâeddin Nakşibend’in bir hac esnasında onu başhalife olarak tayin ettiği sanılmaktadır. Bazı rivayetlere göre Bahâeddin bu tayini ölüm yatağında iken de tekrarlamış, ancak damadı Hâce Alâeddin Attâr başhalife olarak ortaya çıkmıştır. Nakşibendî silsilesinin sürdürülmesini sağlaması bakımından en önemli halifesi Mevlânâ Yâkub Çerhî’dir (ö. 851/1448). Çerhî’nin yetiştirdiği Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490), Nakşibendî tarikatının Orta Asya’da en önemli tarikat olmasını ve bütün İslâm dünyasına yayılmasını sağlamıştır. Bahâeddin’in, mensup olduğu silsilenin herhangi bir parçası olarak görülmeyip merkez halka sayılmasının sebebini tesbit etmek zordur. Nakşibendî silsilesinin Bahâeddin’den önceki devirleri hakkında bilgi veren kaynaklara göre tarikat, Yûsuf el-Hemedânî zamanından Bahâeddin zamanına kadar, Hemedânî ve ardından gelenlerin taşıdığı “hâce” lakabına işaret olarak “tarîk-i hâcegân” diye anılmakta iken Bahâeddin’den itibaren “tarîk-i Nakşibendî” adıyla tanınmıştır (bk. Bağdâdî, s. 22). Öte yandan Bahâeddin’in ölümünden bir asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra Abdurrahman-ı Câmî tarikatın usullerini anlatan risâlesine Ser-rişte-i Tarîk-i Hâcegân (Kâbil 1343 hş.) adını vermiştir. Nakşibendiyye tarikatının başlangıcı, tarikatın prensiplerini “kelimât-ı kudsiyye” olarak bilinen Farsça sekiz terimle (bk. HÂCEGÂN) özetleyen ve kendisinden hâcegân silsilesinin ilk halkası olarak bahsedilen Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’ye kadar götürülebilir. Nitekim Bahâeddin’in Gucdüvânî’nin ruhaniyetine intisabı onun silsiledeki önemini ortaya koymaktadır. Bahâeddin’in, silsilenin daha önceki mensuplarınca zaman zaman uygulanan hafî zikir üzerindeki ısrarı onun adını taşıyan tarikatın hüviyetini tayin edici bir rol oynamıştır. Daha sonra gelen İmâm-ı Rabbânî (ö. 1034/1624) ve Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) gibi Nakşibendî müceddidleri yeni ve müstakil tarikat kurucuları değil Nakşibendiyye tarikatının muhtelif kollarının kurucuları olarak görülürler. Bahâeddin’in mânevî gelişmesinde Yeseviyye vasıtasıyla Türk tesirinin de göz ardı edilmemesi lâzımdır. Nakşibendîlik Bahâeddin’in ölümünden üç nesil sonra Orta Asya Türk kavimleri arasında yayılmaya ve giderek evrensel bir çekicilik kazanmaya başlamıştır. Bahâeddin’e nisbet edilen bazı şiirlerle Silkü’l-envâr, Hediyyetü’s-sâlikîn ve tuhfetü’t-tâlibîn (Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 173; Keşfü’z-zunûn, II, 2042), Hayâtnâme, Delîlü’l-ʿâşıkın (Hüseyin Vassâf, II, 8-18) gibi risâleler büyük bir ihtimalle ona ait değildir. Menkıbeleri En başta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: “Hâce Behâeddîn Nakşibend hazretleri o derece fakir idi ki, evlerinde kış günleri namaz kılmak için yere serecek birşey bulunmadığından, eski bir kilim serip, onun üzerinde namaz kılarlardı. Maişetlerine bir çekirdek bile haram karıştırmazlardı. Kendilerinin ve aile efradının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi birşeyden uzak dururlardı, “İbâdet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır. Diğer kısmı sâlih ameller ve ibâdetlerdir” buyurulan hadîs-i şerîfi bildirirlerdi. Fakir olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse, mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıymetinde bir hediye verirlerdi. Tanıdığı veya tanımadığı bir kimse evlerine ziyârete gelse, güleryüzle karşılar, nezâketle yol gösterir, evde ne bulunursa ikram ederlerdi. Misâfirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Eğer ev soğuk olursa, kendi giyeceğini ve yatağını misâfire verirdi. Misâfirin hayvanı varsa, hayvanın yemîni ve suyunu verirdi. Nafakasını çalışarak te’min ederdi. Bunun için eker, biçerdi. Bir miktar arpa, biraz da hayvan yemi eker kaldırır, bununla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi çalışır, bütün işlerini görürdü. Zamanında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip, hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa yemek husûsunda Peygamberimize ( aleyhisselâm ) uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; “Sofra başında kendinizi Allahü teâlânın huzûrunda biliniz. O’nun verdiği ni’meti yediğimizi unutmayınız” buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; “Önündeki yemeği, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahü teâlâyı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahü teâlâ, sana senden yakındır. O’nu düşün” buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi. Rivâyet edilir ki, bir zaman Şâh-ı Nakşibend hazretleri Gazyut denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurdu ki: “Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi. Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur. Belki de şeytan yemek yaparken hep onunla bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz?” Nakledilir ki, Behâeddîn Buhârî hazretleri Herat’a gittiğinde, Melik Hüseyn büyük bir ziyâfet hazırlamış ve Behâeddîn Buhârî’yi, meşhûr âlimleri ve zamanın ileri gelenlerini da’vet etmişti. Sofrayı kurup; “Bu yemeklerden yiyiniz. Bunların hepsi helâldir. Babamdan kalan mîrâs para ile bunları hazırlattım” dedi. Herkes yemeğe başladı. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretleri yemeklerden hiç yemiyordu. Zamanın meşhûr âlimi Şeyh-ül-İslâm Kutbüddîn; “Niçin yemiyorsunuz?” diye sordu. Bunun üzerine buyurdu ki: “Benim bir hâkimim var, bana der ki: Sana bu husûsda iki yol vardır. Eğer yiyince senden hesap sorulmazsa ye, hesap sorulacaksa yeme! Sen olsan hangisini tercih edersin?” Bu söz, Şeyh-ül-İslâm Kutbüddîn’e çok te’sîr etti. Bu te’sîrle acâip hâllere girdi ve yemek yemeyi bıraktı. Melik’e, hâlini hoş görmesini söyledi. Bunu, Behâeddîn Buhârî hazretlerine sormasını istedi. Durum Behâeddîn Buhârî’ye ( radıyallahü anh ) sorulunca, buyurdu ki: Melikin yemekleri helâlden idiler. Şüphe bile yok idi. Fakat Herat’ta öyle fakirler vardır ki, tek bir lokmaya muhtaçtırlar. Bu yemekler bir lokmaya muhtaç olanlara verilmeliydi. Orada bulunanlar bu sözleri çok beğenip takdîr ettiler. Buyurdu ki: “Yenilecek bir gıda, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veya kerahatle hazırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan karışmışdır. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü teâlâyı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyâtsızlıktandır. Herne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû’ ve hudû’ hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyı hâtırlıyarak yemeği pişirmek ve yemeği Allahü teâlânın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûdu haram lokma ile hallolmuş olan bir kimse, namazdan tad duymaz.” Tasavvufdaki hâllerinin kaybolduğunu söyleyen bir talebesine; “Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını araştır” buyurmuştur. Talebesi araştırdığında, yemeğini pişirirken ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yakmış olduğunu tesbit ederek tövbe etmiştir. Namazda hûdû’ ve huşû’ nasıl elde edilir? diye sorulunca, buyurdu ki: “Huzûrlu bir hâlde helâl lokma yiyeceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitah tekbirini, kimin huzûruna durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz.” Behâeddîn Buhârî hazretleri, kendisine karşı edebsizlik yapan birine kızmayıp, tebessümle karşıladı. Fakat edebsizlik yapan kimse büyük bir derde düşüp, helak olacak hâle geldi. Hatâsını anlayıp tövbe etti. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir ara o adamın evinin önünden geçerken, içeri girip hâlini sordu. “Allahü teâlâ şifâ vericidir, korkma iyileşirsin” dedi. O kimse bu söz üzerine kalkıp; “Efendim, size karşı edebsizlik ettim, hatırınızı incittim, beni affediniz” dedi. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Kalbimiz o zaman incindi. Fakat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşidlerin kılıcı kınından çıkmış yalın bir kılıçtır. Ama mürşid merhamet sahibidir. Kimseye kılıç vurmaz, insanlar (belâsını arayanlar) gelip kendilerini o kılıca vururlar.” Buyurdu ki: “Nefsinizi dâima töhmet altında tutunuz (ona uymayınız). Her kim bu işde muvaffak olursa, Allahü teâlâ ona bu işinin mükâfatını, karşılığını verir, sâlih amel işlemeye muvaffak olur, buna tahammül ve güç bulur. Bu sebeple kurbet ve saadete nail olur. Bütün işler de niyeti düzeltmek çok mühimdir.” Buyurdu ki: “Namaz mü’minin mi’râcıdır” buyurulan hadîs-i şerîfte, hakîkî namazın derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitah tekbîrini söylerken, Allahü teâlânın azametini, yüceliğini düşünerek, hudû’ ve huşû’ hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istiğrak, kendinden geçme hâline eriştirmelidir. Bu sıfatın kemâl derecesi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemde vardı. Rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) namazda iken, mübârek göğsünden öyle bir ses gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin dışından işitilirdi. Namazda kalb huzûru nasıl elde edilir? diye sorulunca da; “Helâl lokma yemek ve yerken gaflet içinde olmamak, abdest alırken, iftitah tekbirini söylerken, tam bir agâhlık (gafletten uzak olma) içinde bulunmakla kalb huzûru elde edilir” buyurdu. Buyurdu ki: “Oruç bana mahsûstur. Onun karşılığını ben veririm” buyurulan kudsî hadîs-i şerîfte, hakîkî oruca işâret vardır. Bu ise, Allahü teâlâdan başka herşeyi (Mâsivâyı) terketmektir.” Yine buyurdu ki: “Allahü tealânın doksandokuz ismi vardır. Kim anları sayarsa, Cennete girer” buyurulan bu hadîs-i şerîfteki “Ahsa” kelimesinin bir ma’nâsı saymaktır. Diğer bir ma’nâsı ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip, bilmektir. Bir ma’nâsı da, bu esmâ-i şerîfin mucibince amel etmektir. Meselâ “Rezzak” ismini söylediği zaman, rızkı için asla endişe etmemeli. “Mütekebbîr” ismini söyleyince, Allahü teâlânın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir.” Behâeddîn Buhârî hazretlerine bu dereceye nasıl ulaştınız? diye suâl olununca; “Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla ulaştım” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Bizim yolumuz sohbettir. Halvette (yalnızlıkta) şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kimsenin arkadaşında fânî olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, ba’zılarının kalblerindeki muhabbet tohumu başka şeylere bağlılığı sebebiyle gelişmez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan ba’zılarının da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz.” “İnsanlara rehber olan, onları irşâd eden âlim zâtlar, usta bir avcıya benzerler. Usta avcılar, ince maharetlerle vahşî bir canavarı tuzağa düşürüp yakalarlar, sonra da avladıkları o vahşî hayvanı terbiye edip, ehlileştirirler. Bunun gibi, Allahü teâlânın evliyâsı olan zâtlar da hikmet ehli olup, güzel tedbirler ile, huylarına göre tâliblere öyle muâmele ederler ki, teslimiyyet makamına ulaştırırlar. Sonra sünnet-i seniyyeye tâbi olmalarını sağlayarak, maksada ulaştırırlar.” Yine buyurdu ki: “İnsanlara rehber olan zâtlar, herkesin kabiliyetine ve istidâdına göre muâmele ederler. Eğer tâlib yeni ise, onun yükünü çekip, ona hizmet ederler. Dâvûd aleyhisselâma; “Ey Dâvûdî Beni taleb eden birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol!” buyurulduğu gibi, çok hizmet ve himmet göstermek gerekir ki, tâlib de bu yola girme kabiliyeti peyda olsun. Bizim yolumuzda olan kimse, bu yola tam uyup, bunun aksine bir iş yapmamalıdır ki, işin neticesi meydana çıksın. Sünnet-i seniyyeye uymaktan ibâret olan yolumuza uyarak, işlerde ve amellerde dikkatli davranmalıdır ki, kendinde ehlullahın tam bir ma’rifetine kavuşma saadeti nail olsun.” Buyurdu ki: “Bizim yolumuzda olan kimselerin şu üç edebi gözetmesi gerekir: Birincisi; Allahü teâlâya karşı edebdir. Ya’nî, zâhirî ve batınî ile tamamen kulluk içinde olmalı. Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınması ve Allahü teâlâdan başka herşeyi, mâsivâyı terketmesidir. İkincisi; Resûlullaha ( aleyhisselâm ) karşı edeb: Bu da iş ve hâllerde O’na uymaktır. Üçüncüsü; hocasına karşı edeb: Çünkü kendisinin Resûlullaha ( aleyhisselâm ) uymasına, hocası vâsıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman unutmamalıdır.” Yine buyurdu ki: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ), benim ümmetim buyurduğu ümmet, İbrâhim aleyhisselâmın Nemrud’un ateşinden kurtulduğu gibi Cehennem ateşinden kurtulurlar. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Benim ümmetim, dalâlet üzerinde birleşmez” buyurdu. Buradaki ümmetten maksad, hakîkî ümmettir. Ya’nî Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olan ümmettir. Bunun için Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Benim ümmetim üç kısımdır. Birincisi da’vet ümmeti (müslüman olmayanlar), ikincisi icabet ümmeti (müslüman olanlar), üçüncüsü de müteâbât (tam uyanlar) ümmetidir.” Buyurdu ki: “Bir kimse nefsine muhalefet etmeye muvaffak olursa, ameli az da olsa, nefsine muhalefet etmeye (nefsinin isteklerine boyun eğmemeye) muvaffak olduğu için şükretmesi lâzımdır. Ebdâllerin makamını isteyen kimsenin, hâlini değiştirmesi, ya’nî nefsine muhalefet etmesi lâzımdır buyurulmuştur.” Buyurdu ki: “Bizim yolumuz, Allahü teâlânın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshâb-ı Kirâma tâbi olmaktır, işte bu sebeple, bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek, sabır ve tahammül ister. Biz, bizim yolumuza girenleri, istersek cezbe ile, dilersek bir başka usûlle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim bir tabibe benzer. Hastanın hastalığını, derdini tesbit eder ve ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Sohbetin de şartları vardır. İki kişi sohbet etmek isterse, birbirinden emîn olmaları gerekir. Böyle olmazsa, sohbetten fâide hâsıl olmaz. Bizim sohbetimize girenlerin kalblerinde, muhabbet tohumu yer almıştır. Kısaca bu yola, Ehl-i sünnet ve cemâat yolu denir. Bizim sohbetimize dâhil olanların kalbine muhabbet tohumu atılmıştır. Fakat Allahü teâlâdan başka herşeyden alâkasını kesmemiş olabilir. Bu durumda sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, Allahü teâlânın sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu kalbinden temizleriz. Kalbinde bize karşı meyli ve muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece-gündüz onu terbiye etmemiz bizim vazîfemizdir. Muhabbet için uzakta olmak farketmez.” Behâeddîn Buhârî hazretlerine siz nasıl bir yolda bulunuyorsunuz? diye suâl sorulunca, buyurdu ki: “Ancak ârif olanların istifâde edebileceği bir yolda bulunuyoruz. Bu yol da üç şeyden ibârettir. Bunlar; murâkabe, müşâhede ve muhâsebedir. Murâkabe: Bu yola giren kimsenin, herşeyi bırakıp Allahü teâlâya dönmesidir. Murâkabe ehli pek azdır. Olanlar da gizlidir. Biz şu neticeye vardık ki, murâkabeyi elde etmenin yolu, nefse muhalefet etmektir. Müşâhede: Gayb âleminden gelir ve kalb üzerine işlenen bir tecellîdir. Celâli veya cemâli olmak üzere ikiye ayrılmışdır. Muhâsebe: Bizim yolumuzda olan kimse, düşünüp araştırır. Kendini hesaba çekip bakar. Geçmiş olan zamanı gaflet ile mi, huzûr ile mi geçti? Eğer huzûr ile geçmişse, o kimsenin vakti değerlendirilmiştir. Allahü teâlâya hamd etsin. Eğer geçen zamanı gaflet ile geçmişse, o kimse vaktini zayi etmiştir. Yapacağı iş, geleceği için tedbirli olup, tövbe etmektir. Ârif olanlar, bu üç husûsa riâyet ettikleri için pekçok fayda elde ederler. Ârif olmadan istifâde edemezler. Bizler, maksada ulaşmakta vâsıtayız. Allahü teâlânın inâyeti olmadan ve rehber olmadan maksada erişmek mümkün olmaz. Şu hâlde bu yolda ilerleyen kimse, kıyâmete kadar yaşasa, kendisine rehber olan zâtın terbiye ni’metinin, lütuf ve himmetinin şükrünü yerine getiremez.” Behâeddîn Buhârî, Allahü teâlânın kullarına şefkat ve acımalarının çokluğundan, oniki gün başını secdeye koyup, Allahü teâlâdan, tasavvufta kolay ilerlenen, kolay ele geçen ve elbette kavuşturucu olan bir yol istedi. Duâsı kabûl edildi. Bu yol; yeme, içme, giyimde, oturmada ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi çeşitli düşüncelerden korumaktır. Her ân güzel ahlâkla ahlâklanmaktır. Kendisinden kerâmet isteyenlere buyurdu ki: “Bizim kerâmetimiz açıktır. Bu kadar çok günah ile yeryüzünde yürümemizden büyük kerâmet olur mu?” Bir defasında da buyurdu ki: “Biz Allahü teâlânın fadlına, ihsânına kavuştuk. Bizi murâdlardan, çekip götürülenlerden eyledi.” Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yolunun esaslarından olan; “Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik” buyurması, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin daha ilk sohbetinde bulunan bir kimsenin kalbine hikmet ve feyz akmasına ve bir sohbetle nihâyete kavuşmasına benzetilmiştir. Buyurdu ki: “Yolun esâsı, kalbe teveccühdür. Kalb ile de, Allahü teâlâya teveccühtür. Kalb ile çok zikretmektir. Farz ve sünnetleri eda etmektir. Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan âlimin sohbetini ganîmet bilmektir. Hocasının huzûrunda iken ve yanında yok iken edebe uymaktır. Bu yoldan maksad ve ele geçen şey; Allahü teâlânın devamlı huzûrunda olmaktır. Eshâb-ı Kirâm zamanında buna İhsân ismi verilmişti. (Ya’nî her ân Allahü teâlânın gördüğünü bilmek ve Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmek hâline ihsân denilmiştir,) Bu yolda ilerleme esnasında; nefsin arzularını yok etmek, nûrlara ve hâllere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer.” Buyurdu ki: “La ilahe illallah kelimesini söylemenin hakîkati, Allahü teâlâdan başka ne varsa hepsini yok bilmektir.” Yine buyurdu ki: “İslâm dîninin hükümlerini yapmak, ya’nî emirleri yapıp yasaklardan sakınmak, haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların fazlasını terketmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret miktârınca kullanmak, tamamen nûr ve safadır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Vilâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa cenâb-ı Hakkın feyzi her ân gelmektedir.” Bir kimse sizin yolunuzun esâsı ne üzere kurulmuştur? deyince; “Zâhirde halk ile, bâtında Hak ile olmak üzere kurulmuştur” buyurdu ve şu beyti okudu: “İçerden âşinâ ol, dışdan yabancı, Az bulunur cihanda böyle yürüyüş.” Behâeddîn Buhârî hazretleri, bir defasında Şeyh Seyfeddîn adlı bir zâtın ırmak kenarında bulunan kabri karşısında kalabalık bir cemâatle sohbet ediyordu. O cemâatte bulunanlardan bir kısmı Behâeddîn Buhârî hazretlerinin tasavvufdaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz evliyâ zâtların hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada, evliyânın meşhûrlarından olan Şeyh Seyfeddîn ile Şeyh Hasen Bulgari arasında geçen kerâmetler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: “Eskiden velilerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acaba bu zamanda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır? “Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Bu zamanda öyle zâtlar vardır ki, şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar.” Bu sözler Behâeddîn Buhârî hazretlerinin mübârek ağzından çıkar çıkmaz, önlerinde akmakta olan ırmak ters akmaya başladı. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri; “Ey su! Ben sana yukarı ak demedim” buyurdu. Irmak tekrar eski yöne akmaya başladı. Bu kerâmetini o kadar çok kimse gördü ki, bu sebeple çokları Behâeddîn Buhârî hazretlerinin büyüklüğünü anlayıp, tam bir teslimiyetle ona bağlandılar ve saadete kavuştular. Bir defasında Nesef de büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, muhsûller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur beklediler. Fakat bir damla yağmur düşmedi. Nesef halkı, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin duâsını almak için aralarından birini huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzûn ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Üzülmesinler, Allahü teâlâ onlara yağmur gönderecek.” Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, Nesef’e yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devam etti. Kuraklık kalkıp bolluk oldu Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı ârifân’a gelip, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusur ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedava özür kabûl edilmez” buyurdu. Gelen zât; “Bir öküzüm vardır. Onu size vereyim” dedi. “Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir” buyurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî altınları sayıp, içinden bir tanesini ayırdı. Diğerlerini zâta geri verdi. “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlânın kullarına dağıt” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın haramdır” buyurdu. Daha sonra o zâta; “Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?” dediler. Behâeddîn Buhârî hazretlerini tanıyıp, ona talebe olmadan Önce bir kumarda kazanmıştım dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebelerinden birini, bir işi için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle, dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, ağacın gölgesinde uyudu. Uyur uyumaz rü’yâsında hocası Behâeddîn Buhârî’yi gördü. Elinde bir asa ile yanına yaklaşıp; “Uyan, kalk, burası uyuyacak yer değildir” dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Birde gördü ki, iki kurt, kendisine doğru yaklaşmış, hücum etmek üzeredirler. Hemen oradan uzaklaşıp yoluna devam etti. Kasr-ı ârifân’a varınca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yola çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirahat edilir mi?” buyurdu. Behâeddîn Buhârî hazretleri birgün bir yere gitmekte iken, yolları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan talebelerinden Emîr Hüseyn’e; “Kendini bu suya at” buyurdu. Daha böyle derdemez, Emîr Hüseyn hiç tereddüt etmeden kendini akan suya attı ve suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçti. “Ey Emîr Hüseyn, çık gel!” buyurdu. Emîr Hüseyn derhâl sudan dışarı çıktı. Elbisesinden en ufak bir yer bile ıslanmamıştı. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona; “Ey Emîr Hüseyn, kendini suya atınca ne gördün?” diye sordu. Emîr Hüseyn dedi ki; “Emriniz üzerine kendimi size feda ederek suya atınca, bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, kendimi birden bire gayet güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç kapısı yoktu. Kapı aradım, orada zât-ı âlinizi gördüm. Bana bir kapı gösterdiniz, İşte bu kapıdan çık buyurdunuz. Eliniz ile kapıyı açtınız, ben de kapıdan çıktım. İşte huzûrunuza geldim” dedi. Behâeddîn Buhârî hazretlerine birgün hediye olarak bir miktar balık getirilmişti. Balığın getirildiği sırada, o mecliste hazır bulunan talebeleri ile beraber balığı yemek arzu ettiler. Bunun üzerine balık hazırlanıp, sofra kuruldu. Talebeler, Behâeddîn Buhârî ile birlikte sofraya oturdular. İçlerinden biri, gelip sofraya oturmadı. Behâeddîn Buhârî ona; “Niçin gelip oturmuyorsun?” dedi. O da oruçluyum diyerek, nafile oruç tutmakta olduğunu bildirdi. Ona; “Gel bize uy!” dedi. Fakat gelmedi. Tekrar; “Gel bize uy! Sana Ramazan günlerinden bir günde tutulan oruç sevâbı kadar hediye edeyim” dedi. Fakat o kimse söz tutmayıp, inadında ısrar etti. Bunun üzerine talebelerine; “Bu adam, Allahü teâlâdan uzaktır. Siz onu terkediniz” buyurdu. O oruçlu kimse, son derece zâhid bir kimse idi. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sözüne peki demeyip, muhalefet göstermesi sebebiyle, zâhidliğini kaybetti, ne namaz, ne niyaz kaldı. Tamamen dünyâya tapmağa başladı ve felâkete düştü. Behâeddîn Buhârî hazretleri, bir defasında Buhârâ’da Gülâbâd mahallesinde bir dostunun evinde, talebeleri ile sohbet ediyordu. Talebelerinden Molla Necmeddîn’e dönüp; “Sana ne söylersem, sözümü tutup söylediğimi yapar mısın?” dedi. Molla Necmeddîn, “Elbette yaparım efendim” dedi. “Eğer bir günah işlemeni söylesem yapar mısın? Meselâ hırsızlık yap desem yapar mısın?” dedi. Bunun üzerine Molla Necmeddîn; “Ma’zur görünüz efendim, hırsızlık yapamam” dedi. “Madem ki bu husûsdaki isteğimizi kabûl etmiyorsun, meclisimizi terket” buyurdu. Molla Necmeddîn bunu duyunca, dehşet içinde kalıp, olduğu yere düştü ve bayıldı. Orada bulunanlar Behâeddîn Buhârî hazretlerine yalvarıp, onun affedilmesini istediler. Kabûl edip affetti. Molla Necmeddîn de kendine gelip kalktı. Bundan sonra hep beraber o evden dışarı çıktılar. Dervâzeyi Semerkand denilen tarafa doğru gittiler. Behâeddîn Buhârî hazretleri yolda giderlerken, bir ev duvarı gösterip talebelerine dedi ki: “Bu duvarı delin, evin içinde falan yerde bir çuval kumaş vardır. Onu alıp getirin.” Talebeleri bu emre uyup, duvarı yardılar. Kumaş dolu çuvalı buldular ve çıkarıp getirdiler. Sonra bir köşeye çekilip bir müddet oturdular. Bu sırada bir köpek sesi işitildi. Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebesi Molla Necmeddîn’e dedi ki: “Bir arkadaşınla gidip evin etrâfına bakın ne vardır?” Gidip baktılar ki, eve hırsızlar gelmiş, başka bir duvarı yarıp evde ne varsa almışlar Gidip bu durumu Behâeddîn Buhârî hazretlerine haber verdiler. Talebeler bu hâle şaştılar. Sonra tekrar talebeleri ile birlikte önceki misâfir oldukları eve döndüler. Sabahleyin, gece o evden aldırdığı kumaş dolu çuvalı sahibine gönderdi. Talebelerine, “Gece buradan geçerken, bu malınızı alarak hırsızların çalmasına mâni olduk, bu malınızı hırsızlardan kurtardık” demelerini tehbih etti. Onlar da götürüp sahibine teslim ederek durumu anlattılar. Behâeddîn Buhârî, bundan sonra talebesi Molla Necmeddîn’e dönüp; “Eğer sen emrimize uyup da bu hizmeti yapsaydın, sana çok sırlar açılacak ve çok şey kazanacakdın. Neyleyelim ki, nasîbin yokmuş” dedi. Molla Necmeddîn ise, yaptığına çok pişman olup, yanıp yakındı. Behâeddîn Buhârî hazretleri, Buhârâ köylerinden bir köye gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu. O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine da’vet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri, ev sahibi Şeyh Hüsrev’e; “Git kapıya bak kim var?” buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından Yûsuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş kapıda bekliyordu, içeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki armut dolu kabı Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî; “Bu armutları nereden aldın?” dedi, o da aldığı yeri söyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir müddet susup, sonra ev sahibine; “Bu armutları büyük bir kaba boşalt gel” dedi. Ev sahibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Behâeddîn Buhârî, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtılmasını emretti. Dağıtıldıktan sonra; “Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin” buyurdu. Sonra armutları getiren Yûsuf adlı köylüye dönüp; “Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin?” dedi. Getiren kimse; “Efendim, bana köyümüze keşf ve kerâmet sahibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm” dedi. “Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret koyduğun armut mu?” buyurdu. “Evet efendim. O armuttur” dedi. Bundan sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlânın evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işâretlediğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği yolda bulunan kimseyi imtihana hacet yoktur.” Armutları getiren kimse, yaptığı işten dolayı çok pişman olup, Behâeddîn Buhârî hazretlerinden af ve özür diledi. Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Ben Semerkand’da oturuyordum. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin keşf ve kerâmet sahibi büyük bir zât olduğunu duyunca, ona karşı muhabbetim iyice arttı. Sabrım kalmadı ve sohbetine kavuşmak için Buhârâ’ya gitmeye karar verdim. Yola çıkarken annem hırkamın bir yerine harçlık olarak dört tane altın dikti. Buhârâ’ya varınca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sohbetine katıldım. Sohbeti sırasında beni öyle bir hâl kapladı ki, sabrım kalmadı. Orada bulunanlardan birine, Behâeddîn Buhârî hazretlerine beni talebeliğe kabûl etmesini söylemesi için rica ettim. O da durumumu arz etti. Bunun üzerine bana çok iltifât edip, kabûl ederiz. Fakat senden altın alırız buyurdu. “Ben fakirim, altınım yoktur” dedim. Talebelerine dönüp; “Bunun hırkası içinde dört altını var, yok diyor” dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bunu söyleyince, hayretler içinde kaldım. Hemen hırkamı söküp, içindeki dört altını çıkarıp önlerine koydum. O mecliste bir çocuk vardı. Talebelerinden birine; “Al şu altınları bu çocuğa ver” buyurdu. O talebe alıp çocuğa verdi. Fakat çocuk asla almadı. Ne kadar zorladılarsa da çocuk almayınca, tekrar bana verdiler. Çok utanıp mahcub oldum. Bu hâdiseden sonra, Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebeleri ile birlikte başka bir köye gitmek üzere yola çıktı. Ben de onlara katıldım. O köyde büyük bir sohbet meclisi kuruldu. Bir ara talebeleri, beni de talebeliğe kabûl etmesini arzettiler. Bu sefer yanımdaki altınları, o mecliste bulunan başka bir çocuğa vermemi söylediler. Verdim fakat, o çocuk da almadı. O kadar mahcub oldum ki, utancımdan sanki ölecektim. Talebeleri, beni talebeliğe kabûl buyurmaları için bir daha arz ettiler. O zaman buyurdu ki: “Hasislik, cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç bir sıfattır. Bilhassa Hak yolunda ilerlemek isteyen bir kimsenin hasislik etmesi çok kötü bir iştir.” Bundan sonra beni de talebeliğe kabûl etti. Beni irşâd ederek, dünyâ sevgisini kalbimden çıkardı. Hamdolsun tevekkül sıfata böylece kalbime yerleşti.” Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden biri, bir yere gitmek istediği zaman kerâmetiyle havada uçarak gider, gideceği yere hemen varırdı. Diğer talebeleri onu bir iş için Kasr-ı âri-fân’dan Buhârâ’ya gönderdiler. Bu talebe havada uçarak giderken, Behâeddîn Buhârî hazretleri onun üzerinden tasarrufunu çekti. Talebe uçamaz oldu. Bu hâdise üzerine Behâeddîn Buhârî Hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlâ bana talebelerimin gizli açık bütün hâllerini bilmek ve onlar üzerinde tasarruf etme kudreti verdi. Arzu edersem, Allahü teâlânın izniyle talebelerime çeşitli hâller veririm ve yine ellerinden hâllerini alırım. Onları kabiliyetlerine göre terbiye ederim. Çünkü yetiştirici ve terbiye edici, yetiştirmek istediği kimseye yarayan ve en çok faydası olan şeyi yapar.” Yine bir talebesi, Emîr Hüseyn şöyle anlatmıştır: Birgün hocam beni bir iş için Kasr-ı ârifân’dan Buhârâ’ya göndermişti. Bu gece Buhârâ’da kal, sabaha doğru geri dönersin dedi. Ben hemen yola çıktım. Yolda nefsimle mücâdele edip, “Ey nefsim! Acaba sen birgün ıslâh olacak mısın ve ben senin elinden kurtulur muyum?” diyordum. Ben nefsimi böyle azarlarken, karşıma nûr yüzlü bir zât çıktı. Bana dedi ki: “Sen bu yolda ne mihnet, ne meşakkat çektin ki, nefsini ayıplıyorsun? Bu yolda gelip geçen büyükler öyle mihnet ve meşakkat çekmişlerdir ki, senin bir zerresini bile çekmeğe tahammülün yoktur.” Sonra vefât etmiş olan büyüklerin isimlerini ve çektikleri meşakkatleri bir bir anlatıp, ta’rîf etti. Ben kusurlarımı kabûl edip, özür diledim. Bundan sonra karşı çıkan o zât, bana dağarcığından bir miktar hamur çıkarıp verdi. “Bu hamuru Buhârâ’da pişirip, yersin” dedi. Hamuru alıp yoluma devam ettim. Buhârâ’ya varınca, hamuru fırıncıya verdim. Fırıncı hamuru görünce hayret edip, “Şimdiye kadar böyle hamur görmedim” dedi. Bana kim olduğumu ve hamuru kimin verdiğini sordu. Ben de Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebesi olduğumu söyledim. Fırıncı hürmetle hamuru pişirip bana verdi. Bir parça koparıp ona verdim. Sonra hocamın emir buyurduğu işi bitirip, o gece Buhârâ’nın Gülâbâd mahallesindeki mescidde akşam ve yatsı namazını kıldıktan sonra, kıbleye karşı oturdum. Bu sırada canım elma istedi. O anda mescidin penceresinden birkaç elma attılar. Elmaları alıp ekmekle yedim. Gece yarısına kadar o mescidde kaldım. Sonra kalkıp yola çıktım. Sabaha doğru Kasr-ı ârifân’a vardım. Sabah namazını hocam Behâeddîn Buhârî ile kıldım. Hocam bana; “Sana hamuru veren kimdi bildin mi?” diye sordu. Bilemediğimi arz ettim. “O, Hızır (aleyhisselâm) idi” buyurdu. Sonra mescidin penceresinden bana atılan, elmalardan bahsetti. “O fırıncıya ne büyük saadet ki, senin verdiğin hamuru pişirdi ve ondan yemek nasîb oldu” buyurdu. Kaynaklar 1) Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 2) Evliyalar Ansiklopedisi [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hace Arif Rivegeri (k.s.)

Hace Arif Rivegeri (k.s.)

Özbekistan – Buhara’da Sofirkan bölgesinde Peygamber efendimizden sonra insanlara doğru yolu gösteren âlimler silsilesinin onuncusu. Buhârâ’ya 30 km uzaklıkta bulunan Rivger köyünde dünyâya geldi. Doğum târihi 1067 (H.560) olarak rivâyet edilmekte ise de kesin bilinmemektedir. 1315 (H.715) târihinde vefât etti. Küçük yaşta medrese tahsîline başladı. Zekâ ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile ilmî mertebeleri hızla geçti. Bu esnâda ilim ve hikmet sâhibi, ibâdet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamânın kutbu Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyâsı değişti. Daha ilk günde ebedî saâdet tâcının başına konduğunu hissetti. Derhâl kendisine bağlandı, vefâtına kadar hiç ayrılmadı. Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: “Hak yolcusu bir sâlik, talebe, vaktinin, zamânının değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler bir bir geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şâyet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu şükür gerektiren bir hâl bilmeli. “Allah’ıma şükürler olsun.” demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telâfî etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsânî mâzeretini bildirip ondan bağışlanmasını dilemelidir…” Ârif-i Rivegerî, Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin hayatlarında yüksek hizmet ve huzûruna devâm ile meşhûr olup pekçok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefâtından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inâyet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarfeyledi. Pekçoğunun hidâyete ve evliyâlık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesîle oldu. Zamânının bir tânesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı.Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, rûhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hattâ harama düşmek korkusu ile mübahların fazlasını terkederdi. Geceleri vaktini hep ibâdetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirir, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir mikdâr kaylûle yapardı, yâni biraz uyurdu. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesini çok iyi bilir, onun unutulmaması için nasîhatlerinde üzerinde durur, târif ederdi. Sünnet-i şerîflerin yaşanması için çok gayret gösterirdi. Her sohbetine; “Cenâb-ı Hak bizleri, hepimizi dünyâ ve âhiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resûlullah efendimize tâbi olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü cenâb-ı Hak, O’na tâbi olmayı, O’na uymayı çok sever. O’na uymanın ufak bir zerresi bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhiret nîmetlerinden daha üstündür. Hakîkî üstünlük, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır. Ârif-i Rivegerî hazretlerinin bu gayretlerine karşılık cenâb-ı Hak, büyük makamlar ihsân etti. Uzun bir ömür yaşadı. 1315 (H.715) senesinde Rivger’de vefât etti. Kabri oradadır. Ziyâret edenler, onun feyz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesîle ederek Allahü teâlâya yapılan duâlar kabûl olmaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Seyyid Emir Külal (k.s.)

Seyyid Emir Külal (k.s.)

Özbekistan – Buhara’da Seyit Emir Külal Hazretlerinin kabri şerifi ; Özbekistan – Buhara’da Büyük velîlerden. İnsanları Hakk’a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on dördüncüsüdür. Hazret-i Hüseyin’in soyundan olup, seyyiddir. Evliyânın meşhûrlarından olan Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin talebesi ve Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için “Külâl” ismiyle meşhûr olmuştur. Buhârâ’nın Sûhârî kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1370 (H. 772) sensinde Sûhârî’de vefât etti. Kabri oradadır. Büyük bir âlim ve mürşid-i kâmil olup, her ânını İslâmiyete uygun olarak geçirdi. Pekçok kimse onun sohbet ve derslerinde kemâle gelmiştir. Onun üstün hâllerini gösteren çok menkıbesi vardır. Annesi şöyle anlatmıştır: “Emîr Külâl’e hâmile iken, şüpheli bir lokma yesem, krın ağrısına tutulurdum. O lokmayı mîdemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hâl başımdan üç defa geçti. Sonra çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hâmile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helâlden olmasına çok dikkat edip, ihtiyatlı davrandım.” Sâlih bir zât olan babası Seyyid Hamza, Medîne’den gelip, Buhârâ’nın Efşene köyüne yerleşmişti. Bir defâsında, devrinin en meşhûr velîsi Seyyid Atâ beraberinde zamânın en meşhûr zâtlarıyla, büyük bir cemâat hâlinde, Emîr Külâl hazretlerinin babası Seyyid Hamza’nın bulunduğu köyden geçiyordu. Bu yolculuğu sırasında tanışıp dost oldular. Bundan sonra Seyyid Atâ’nın her ne zaman oraya yolu düşse, evvelâ dosdoğru Seyyid Hamza’nın evine gider, başkalarıyla daha sonra görşürdü. Yine bir defâsında Efşene köyüne uğramış ve Seyyid Hamza’nın yanına gelmişti. Bu gelişinde ona bir müjde verip; “Ey kardeşim! Allahü teâlâ sana şânı pek yüce olacak bir evlât verecek. Cihân, baştan başa onun hizmetine girecektir. Bu çocuk doğduğu zaman, ismini Emîr Külâl koy!” dedi. Aradan yıllar geçti. Seyyid Hamza’nın bir oğlu oldu. Seyyid Atânın işâreti üzerine, ismini “Emîr Külâl” koydu. Emîr Külâl, on beş yaşlarında iken güreşmeye heves etmiş ve bu işle meşgûl olmaya başlamıştı. Bir gün güreş meydanına çıkıp dönerken, seyircilerden birinin kalbine şöyle gelir: “Bu seyyid çocuk, güreş ile meşgûl oluyor, hâlbuki böyle hâlde bulunmak, kendisinin yüksek değerine v eseyyidlik şerefine uygun değildir. Kalbine bu düşüncenin gelmesiyle, oturduğu yerde uyur; rüyâda kıyâmetin koptuğnu ve göğsüne kadar bir bataklığa battığını görür. Çıkmaya gücü de yoktur. O sırada Emîr Külâl hazretleri gelip, elleriyle onu pazusundan ttup, bataklıktan çıkarır. Uykudan uyanınca, güreşin sona erdiğini görür. O zaman Seyyid Emîr Külâl hazretleri, ona dönüp; “Senin rüyânda gördüğün gün için pehlivanlık ediyorum; senin gibi çamura ve bataklığa batmış olanları kuvvet ve himmetle kurtarırım.” buyurmuştur. O zât, Emîr Külâl’in ellerine kapanıp, tövbe ve istigfâr etmiştir. Yine gençlik yıllarında bir gün, er meydanında güreş tutmakta ve büyük bir kalabalık da onu seyretmekte idi. Zamânın büyük âlimi ve mürşid-i kâmili olan Muhammed Bâbâ Semmâsî, o güreşirken tam oradan geçmekte idi. Orada durup, uzun müddet ayakta onu seyretti. Yanında bulunan talebeleri bu hâle şaşıp, kendi kendilerine; acaba bu işle meş”ul olanları seyretmesinin sebebi nedir? diye düşündüler. Muhammed Bâbâ Semmâsî, yanında bulunan talebelerinin kalblerinden geçeni anlayıp buyurdu ki: “Bu meydanda öyle bir mert vardır ki, pekçok kimse onun sohbetinin bereketiyle evliyâlık konaklarının üstün mertebelerine kavuşacaktır. Onu, bulunduğumuz yola bağlamak istiyorum.” Onlar böyle konuşurken, Emîr Külâl’in gözleri Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye takıldı. Onu görür görmez, birdenbire kalbi ona tutulup değişiverdi. Hemen koşup yanına yaklaştı. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin ellerine kapandı. O güne kadar yaptığı bütün hatâ ve günahlardan tövbe etti ve Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye sâdık bir talebe oldu. Bundan sonra, hayâtında yeni ve bambaşka bir safha başlamıştı. Hocasının sohbet ve hizmetinden hiç ayrılmadı. Yirmi sene sohbetine ve derslerine devâm etti. Her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri, Sûhârî’den beş fersah (30 km kadar) uzakta bulunan ve hocasının ikâmet ettiği Semmas’a gider gelirdi. Hocasına olan bağlılığı, temizliği, gayreti, ilme olan arzu ve isteği, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Hocasının ders ve sohbetlerinde kemâle ulaştı. İnsanlara doğru yolu gösteren kıymetli bir rehber oldu. Hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine geçip, irşâd vazifesi yaptı. İnsanların İslâm ahlâkı ile ahlâklanmasını, kalbin ve rûhun kötü huylardan kurtulmasını, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlayan ve bu iş için lâzım olan bilgileri öğreten tasavvuf ilminde çok talebe yetiştirdi. Emîr Külâl, hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin yanında, Semmâs’ta bulunduğu sırada, orada oturan bir grup insanla, başka bir köyden bir cemâat arasında anlaşmazlık çıkmıştı. İş kavgaya dökülüp, birinin dişi kırılmıştı. Dişi kırılan kimse ve tarafdârları, kırılan dişin diyetini almak için hâkime mürâcaat etmey karar verdiler. Fakat önce Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye danışalım, kendi başımıza iş yapmayalım, ne buyurursa öyle yapalım dediler. Doğruca Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna gidip, durumu arzettiler. “Kırılan dişi verin.” buyurdu. Dişi alıp, o sırada henüz yanında talebe olan Emîr Külâl’e kırık dişi verip; “Evlâdım, şu işi hallet de, aralarındaki anlaşmazlık bitsin.” buyurdu. Emîr Külâl, evliyânın rûhâniyetini vesîle kılıp, Allahü teâlâya duâ ederek, kırık dişi yerine koydu. O anda, duâsı bereketiyle diş, eskisi gibi sağlam bir hâle geldi. Dişi kırılan kimse, bu hâdise karşısında hayret edip, dişini kıranları şikâyet etmekten vazgeçti. Yanında bulunanlarla birlikte, yaptıklarına pişmân olup, tövbe ettiler ve doğru yol üzere yürüyen sâlih kimselerden oldular. Bir gün Emîr Külâl sohbet ederken, kendisini bir hâl kapladı. Bu sırada hac yapanların hâllerin, nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek, anlatmaya başladı. Meclisinde bulunanlardan biri; “Kâbe’yi nasıl görüp de anlatıyor? Kâbe buraya çok uzaktır.” diye düşündü. Biraz sonra Emîr Külâl, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp, elinden tuttu ve; “Gözlerini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin.” buyurdu. O da söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Emîr Külâl’i de tavaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalıp, Emîr Külâl’in ellerine kapandı, yanlış düşüncelerinden dolayı af diledi. Bundan sonra Seyyid Emîr Külâl; “Ey câhil kişi, bir kimse, kendisinde bir şeş olmazsa, başkasında da yok zanneder. Gönül aynası açılmadıkça da, hiçbir şeyi görmez, idrâk edemez.” dedi. O kmise tövbe edip, sâlih ve makbûl kimselerden oldu. Seyyid Emîr Külâl bir defâsında, talebeleriyle birlikte evliyânın meşhûrlarından Hayrûn Atâ’nın kabrini ziyarete gitmek için yola çıkmıştı. Yolun bir kısmını yürümüşlerdi ki, yolun ilerisinden bir heybetli arslan ortaya çıkıp, yolda durdu. Arslanı gören talebeler endişelenip, huzursuz olmaya başladılar. Emîr Külâl hiç aldırmadı. Arslanın yanına yaklaşınca, yelesinden tutarak çekip yoldan çıkardı ve kenara bıraktı. Talebeleri geçtiler. Arslan da, Emîr Külâl’e yaklaşıp, başını yere koyarak, saygı gösterir gibi hareketler yaptı. Sonra oradan uzaklaştılar. Bu hâli gören talebeleri; “Efendim, bu nasıl bir iştir.” dye suâl ettiler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey dostlarım, şunu biliniz ve dikkat ediniz ki, her kim gerçekten Allahü teâlâdan korkarsa, her şey ondan korkar, zarar vermez. Allah’tan korkmayan kimse, her şeyden korkar. Bir kimse, dâimâ Allahü teâlâdan korkar bir rhâlde olursa, Allahü teâlâ ona korkutucu bir şeyi, musallat etmez. Hattâ o kul, Allah’tan korktuğu için her şey ondan korkup, çekinir.” Nakledilir ki, bir köyde sâlih zâtlardan biri vefât edecegi sırada, cenâze namazını Emîr külâl hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Emîr Külâl, uzak bir yerde bulunuyordu. O zât vefât edince, o beldenin âlimleri, velîleri toplandı. Emîr Külâl’in çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfî; “Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allahü teâlânın izni ile mâlûm olur ve burya gelir.” dedi. Bu arada iki kişi gidip, haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, Emîr Külâl hazretleri âniden karşıdan gözüktü. Halk onu görünce, karşıalamaya koştular ve bu kerâmeti karşısında onu daha çok sevip, bağlandılar. Bundan sonra Emîr Külâl, vefât eden zâtın cenâze namazını kıldırdı ve toplananlarla birlikte kabre götürüp, defnettiler. Cenâze defnedildikten sonra, kalabalakı bir cemâat câmide toplandİ. Oradaki âlimler, bu iŞ için kendisine bir iŞâret ulaŞİp, ulaŞmadİ?İnİ ve nasİl mâlûm oldu?unu sordular. Bunun üzerine Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: “Ey kardeşlerim, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kalb, kalbe karşıdır.” Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Mümin, müminin aynasıdır.” “Her kaptan içindeki sızar.” Emîr Külâl bunlarİ söyledikten sonra, halk onun mârifet sahibi büyük bir velî oldu?unu anlayİp, kendi kendilerine; “Biz bu zâtın büyüklüğünü bilmiyormuşuz.” dediler. Bu sırada cemâat içinde bulunan âlimlerden Mevlânâ Tâceddîn, Emîr Külâl hazretlerine, kendisini talebeliğe ve hizmetkârlığa kabûl etmesini söyledi. “O bizim vazifemiz değildir.” buyurarak; “Bari seni mânevî evlâtlığa kabûl edeyim.” deyip, onu mânevî evlâtlığa kabûl etti. Öyle bir teveccühte bulundu ki, Mevlânâ Tâceddîn, o ânda mârifet ilmine kavuşup, maksadına ulaştı. Nakledilir ki, Kemş şehrinde Mevlânâ Celâleddîn Kebşî, bir cemâatla oturmuş sohbet ediyorlardı. Tasavvuf ehlinden ve evliyânın kerâmetinden söz açılmıştı. Mevlânâ Celâleddîn, “Şimdi bizim zamânımızda böyle kerâmet ehli, dîn-i İslâmın emirlerine tam uyup, Resûlullah efendimizin yolunda olan büyük bir velî yok gibidir.” dedi. Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, bu cemâat arasında idi. Bu zât, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî’ye; “Bu zamanda sayılan sıfatlara ve üstünlüklere sâhib bir zât vardır. Tasavvufta o kadar yükselmiştir ki, bir göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyâyı dolaşacak bir hâl sahibidir.” dedi. Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; “Ah şimdi böyle zât nerede bulunur?” deyince, o talebe; “Evet şimdi böyle bir zât vardır. O da benim hocam Seyyid Emîr Külâl’dir.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; “bizi sohbetine kavuştur da, onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım.” dedi. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur.” dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî teveccüh edip, Allahü teâlâya hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemât birdenbire ayağa kalktı. Çünkü Emîr Külâl hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, içeri giriverdi. Bu hâle çok şaştılar. Sonra da oturup sohbete başladılar. Mevlânâ Celâleddîn, Emîr Külâl’e; “Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey nedir? Burayı bir ânda teşrifiniz nasıl oldu?” diye sordu. Bunun üzerine Emîr Külâl, sohbete başlayıp buyurdu ki: “Bizi, sizin samîmî arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allahü teâlâya ihlâs ile yalvarır, tam samîmiyetle bir şey ister ve duâ ederse, Allahü teâlâ onu maksadına kavuşturur. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; “Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum.” dedi. Emîr Külâl hazretleri ona; “Biz seni evlâtlığa kabûl ettik.” buyurdu. Sonra ona teveccüh nazarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuşturdu. Orada bulunanlar bu hâli görüp; “Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tükettin, fakat şimdi maksadına kavuştun.” dediler. Onların böyle söylemeleri üzerine, Emîr Külâl; “Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sâdece bizim bir işâretimize, teveccühümüze ihtiyâcı kalmıştı.” buyurdu. Türkistan’dan Buhârâ’ya bir grup insan, Emîr Külâl’i ziyârete geldi. Buhârâ’dakiler, gelenlere; “Emîr Külâl sizin diyârınıza gitmemiştir, siz onu nerden tanıyorsunuz?” dediler. Gelenler; “Emîr Külâl, bizim memleketimizde o kadar tanımış ve sevilmiştir ki, anlatmakla bitmez. Biz, onun talebeleriyiz. O çok defa bir anda bizim memleketi teşrif eder, biz de sohbetinde bulunurduk. Bu hâdise çok vukû buldu. Biz böyle âniden teşrîf edip, bizimle sohbet eden zâta kim olduğunu sorduğumuz zaman, Emîr Külâl olduğunu söylerdi. İşte biz de, böylece onun talebelerinden olduk. Buhârâ’dakiler, anlatılan bu hâdiseye hayret edip, Emîr Külâl hazretlerini daha çok sevdiler. Bağlılıkları kat kat arttı. Emîr Külâl hazretelri buyurdu ki: “Allahü teâlâ, sevdiği kullarına öyle ihsânlarda bulunmuştur ki, bir ânda doğudan batıya gidip gelirler. Başkalarının bundan haberi olmaz.” Bir defâsında, Emîr Külâl, Buhârâ’da Cumâ namazını kılıp, talebeleri ile birlikte ikâmet ettiği yere dönüyordu. Yolculukları sırasında, Gülâbâd ile Fetihâbâd arasında, yeşillik bir yerde oturan bir cemâate rastladılar. Sohbet ediyorlar ve sohbetlerinde; evliyâlıktan, kerâmetten bahsediyorlardı. Bu cemâat arasında, Timûr Hân da bulnuyordu. Emîr Külâl, talebeleriyle birlikte oradan geçerken, Timûr Hân onları görüp; “Bunlar kimdir?” diye sordu. “Emîr Külâl ve talebeleridir.” dediler. Timûr Hân bu sözü duyar duymaz, kalkıp süratle yanlarına koştu. Huzûruna varıp, fevkalâde bir edeble önünde durdu. Sonra şöyle dedi: “Ey, dînin büyük âlimi! Ey doğru yolun ve yakîn yolunun kılavuzu! Burada biraz durup sohbet ediniz ve bize nasâhitta bulununuz da, dervişler istifâde edip, bereketlensinler.” dedi. Bunun üzerine Emîr Külâl; “Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazifemiz değildir. Büyüklerin rûhâniyetinedn bir işâret almadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve gâfil olma. Görüyorum ki, senin başına mühim bir iş çıkacak ve bunda muvaffak olacaksın.” buyurdu. Sonra yola devâm ettiler. Evine varınca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemâatle birlikte yatzı namazı kıldı. Namazdan sonra bir müddet oturup, büyüklerin rûhâniyetine teveccüh etti. Sonra hemen, Şeyh Mansûr adında bir talebesini yanına çağırdı. Talebe huzûruna gelince, ona; “Hiç durma süratle Emîr Timûr’a git; derhâl Harezm tarafına harekete geçmesini söyle. Eğer oturuyorsa, hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü velîlerin rûhâniyetleri, onun ve oğlunun bütün memlekete baştan başa hâkim olacağını bildirdi. Harezm’i alınca, Semerkand’a hareket etsin.” Haberi götüren Şeyh Mansûr, süratle Timûr Hânın bulunduğu yere gitti. Timûr Hânı ayakta bekler hâlde buldu. Haberi aynen iletti. Timûr Hân, bu haberi alır almaz, hemen ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip, gideceği yolun yarısına vardığı sırada, düşmanları Timûr Hânın çadırına hücûm ettiler. Fakat o, çoktan yola çıkmıştı. Timûr Hân, Harezm’e yürüyüp, orayı aldı. Sonra Semerkand’a yürüdü, orayı da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulaşıp, hep muzaffer oldu ve işleri dâimâ iyi gitti. Bir gün Emîr Külâl hazretleri, talebeleriyle bir talebesinin evine gitmişti. Evine gittiği talebesi ise, ava gittiğinden evde yoktu. Bu sebeple, evine Emîr Külâl hazretlerinin teşrif ettiğini haber vermek üzere, bir haberci gönderildi. Hiçbir av bulamamıştı. Hemen evine dönmek üzere hareket etti. Bir av bulamadığı için üzülmüştü. Dönerken, birden karşısına iki kuş çıktı. Kuşlara atıp, vurdu ve yanına alıp sevinerek evine döndü. Emîr Külâl hazretlerinin teşrifine çok sevinip, avladığı iki kuşu pişirip ikrâm etti. Kuşlar pişirilip sofraya konduğu sırada, Emîr Külâl hazretleri talebesine; “Eğer bu iki kuş da karşına çıkıp avlamasaydın, hiç av getiremezdin, o zaman ne yapardın?” deyip, talebelerine şöyle buyurdu: “Ey dostlarım şunu biliniz ve rahat olunuz ki, bizim maksadımız, Alahü teâlânın rızâsını kazanmaktır. Allahü teâlâ sizi, hem dünyâda, hem de âhirette utandırmaz, mahrum bırakmaz. İnşâallah fadl ve keremine kavuşturur.” Emîr Külâl hazretleri, bir gün Şeyh İbrâhim adında bir zâtın bulunduğu Kıraman denilen yere gitmişti. Şeyh İbrâhim Kıramanî’ye; “Bize helâl et bul.” dedi. Şeyh İbrâhim; “Bu iş oldukça zor, helâl et az bulunur.” dedi. Emîr Külâl ona; “sen silâhını al, ava çık. Kuşları kendine çağır, geldiklerinde birkaç tâne avla.” dedi. Bunun üzerine Şeyh İbrâhim, silâhını alıp, ava çıktı. Kuşları çağırdı, yanına pekçok kuş toplandı. Birkaç kuş avlayıp, Emîr Külâl’e götürdü. Bu hâdiseden sonra, Şeyh İbrâhim şöyle demiştir: “Her ne zaman ava çıkıp kuşları çağırsam, Emîr Külâl hazretlerinin bereketiyle yanıma toplanırlar, ben de avlardım.” Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, Kermine şehrine gitmişti. Bu şehirde bulunduğu sırada, bir grup kimse ile sohbet ediyordu. Sohbette bulunanlardan her biri, kendi hocasından ve hocasının üstünlüklerinden bahsediyordu. Emîr Külâl’in talebesi de söze karışıp, benim hocam, hepinizin hocasından üstündür. Çünkü o, hem seyyid hem mürşid-i kâmildir dedi. Bu sırada, orada toplanıp konuşmakta olanların üzerinden bir kuş sürüsü geçiyordu. Bâzıları Emîr Külâl’in talebesine dediler ki: “Eğer dediğin gibi hocan büyük bir velî ise, haydi duâ et de onun hürmetine şu kuşlardan biri önümüze düşsün!” Onların bu isteği üzerine, Emîr Külâl’in talebesi Allahü teâlâya duâ edip, hocasının hürmetine bu işin gerçekleşmesini istedi. O talebe duâ eder etmez, kuşlardan biri cemâatin üzerine düşüverdi. Orada bulunanlar hayretten şaşıp, Emîr Külâl hazretlerinin gerçekten büyük bir velî ve tasarrufu kuvvetli bir mürşid-i kâmil olduğunu anladılar. Emîr Külâl bir defâsında, Buhârâ’da Cumâ namazı kılmak için talebeleriyle Buhârâ’ya gidiyordu. Buhârâ’ya vardıklarında, Emîr Külâl dedi ki: “Ey dostlarım, Şeyh Muhammed Agâî Bâzergân, şu anda Belh şehrinde vefât etti.” bu söze şaşanlar oldu. Çünkü kendisi Buhârâ şehrinde olduğu hâlde, Belh şehrindeki b hâdiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu ki: “Biliniz ki, Allahü teâlâ, resûlü Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olan kullarına öyle dereceler ihsân eder ki, her zaman doğuda ve batıda ne vukû bulursa, gözlerinin önünde görüp bilirler. Belh şehrinin uzaklığı nedir ki!” Bunun üzerine talebleri, o günün târihini yazdılar. Daha sonra gördüler ki, Emîr Külâl hazretlerinin işâret ettiği gün, o zât vefât etmişti. Emîr Külâl hazretlerinin yaşadığı diyârda bulunan Kermîne şehrinden bir adam ava çıkmıştı. Bu Emîr külâl’i tanıyıp çok severdi. Ava çıkarken; “Eğer avlamak istediğim kazlardan avlayabilirsem, ikisini Emîr Külâl’e götürüp hediye edeceğim.” diye niyet etti. Nihâyet bir mikdâr kaz avladı. İki tânesini Emîr Külâl’e vermek için ayırdı. Evine, şehrin ileri gelenlerinden biri geldi. O iki kazı görüp, gözü onlarda kaldı. Kazlar, kuzu gibi iri ve semiz idi. Gelen kimse, ev sahibine; “Bu kazları pişir de yiyelim.” dedi. Ev sâhibi; “Onları, Emîr Külâl hazretlerine vermek için ayırdım. Onları yememiz uygun olmaz, ben buna cesâret edemem.” dedi. Gelen adam ısrâr edip; “Ne olursa olsun bunları yiyeyim, ben oğlu vâsıtasıyla ondan özür dilerim.” diyerek, ev sâhibini iknâ etti. Ev sâhibi kazları pişirtip, o şehrin meşhûrlarından olan o kimsenin önüne koydu. Tam yiyeceği sırada, yüzne kazlardan öyle bir buhar ve sıcaklık yükseldi ki, gözlerine tesir edip, gözleri görmez oldu. Kazları yiyemedi ve yaptığı işe pişmân oldu, tövbe etti. Hemen Emîr Külâl hazretlerine bir at hediye etmeye niyet etti. Birkaç gün sonra gözleri iyileşip eski hâline döndü. Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, bir gece kendinde bambaşka bir hâl hissedip; “Hocamın yanına gideyim, bakalım benim hakkımda ne emreder ve ne buyurur?” diye düşündü. Sonra, Emîr Külâl’in yanına gitti. bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Gece vakti, varıp hocamın odasına girdiğimde, kalabalık bir cemât vardı. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmediğim ve tanımadığım kimselerdi. Kalbalıktan oturacak yer kalmamıştı. Herkes başını eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere oturarak başımı yere eğip beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra başımı kaldırıp baktım ki, odada hocam Emîr Külâl’den başka hiç kimse görünmüyordu. Hocam bana bakıp; “Sana müjdeler olsun, şimdi sen artık maksada kavuştun, ama bunu gizli tut.” buyurdu. Bundan sonra hocama; “Burada gördüğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar kimlerdi?” diye sordum. Buyurdu ki: “Bunlar ricâl-ül-gayb denilen velîlerdi. Aralarında Hâce Gülân ve Abdülhâlik Goncdüvânî de vardı. Bunlar öyle zâtlardır ki, vefâtlarından önce ve sonra, Allahü teâlânın dînine hizmet ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın.” Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin talebelerinden bir kısmı, Emîr Külâl hazretlerine, evliyânın kerâmetinden sordular. Buyurdu ki: “Evliyânın kerâmeti haktır. Aklen ve naklen câizdir. Bu hususta evliyâdan çok nakiller vardır. Mâlûm ve meşhûr olup, hiç şüphe yoktur. Kalbi îmân nûruyla aydınlanmış olan herkes, evliyânın kerâmetine inanır ve bu hususta hiç şüphe etmez. Buna misâl çoktur. Süleymân aleyhisselâmın vezîri Âsaf’ın, Saba melîkesi Belkîs’in tahtını bir ânda Sana’dan Kudüs’e getirmesi gibi. Bir başka misâl, hazret-i Ömer, bir defâsında Medîne-i münevvered mescidde, Peygamber efendimizin mimberi üzerinde hutbe okuyordu. Bu sırada çok uzaklarda düşmanla cihâda çıkmış olan İslâm ordusunun tehlikeli bir durumda olduğunu görüp, ordu kumandanına; “Yâ Sâriye, dağa dağa!” buyurdu. Uzakta olan kumandan Sârye ve ordunun erleri, bu sesi duyup dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücumundan korundu. Bu, apaçık bir kerâmettir. Eğer bir kimse, bu kerâmet, mûcizeden aşağı değil derse, bu yanlıştır. Çünkü, hiç bir velî, Peygamber derecesinde olamaz. Evliyâ-i kirâm buyurmuşlardır ki: “Evliyâdan meydana gelen kerâmet, Peygamber efendimizin mûcizesinden dolayıdır ve peygamberin peygamberliğini tasdîk eder. Ona tâbi olmayı gösterir. Eğer peygamberler doğru sözlü olmasaydı, evliyânın kerâmeti de hâsıl olmazdı. Çünkü evliyâ, Nebî’ye tâbi olmuştur.” Emîr Külâl hazretleri, marâz-ı mevtinde (ölüm hastalığında) bulunduğu sırada, talebelerine şöyle vasiyet etti: “Ey kıymetli talebelerim! İlim öğrenmekten ve Muhammed aleyhisselâmın yoluna tabî olmaktan aslâ ayrİlmayİnİz. Bu, mümin için bütün saâdetlerin ve nîmetlerin vâsİtasİdİr. Bunun için Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem buyurdu ki: “İlim öğrenmek, her müslüman erkek ve kadına farzdır.” Yâni her müslüman ereğin ve kadının, kenidne lâzım olan din bilgilerini öğrenemsi farzdır. Bunlar, sırasıyla şu bilgilerdir: 1- Îmân ve îtikâd bilgileri. 2- Namazla ilgili bilgiler. 3- Oruçla ilgili bilgiler. 4- Zengin ise, zekât ile ilgili bilgiler. 5- Eğer zengin ise hac ile bilgiler. 6- Ana-baba hakkını öğrenmek. Allahü teâlânın kendisinden râzı olmasını isteyen, annesinin ve babasının rızâsını kazanır. Resûlullah efendimiz; “Allahü teâlânın rızâsı, ana-babanın rızâsını kazanmakla elde edilir.” buyurdu. Bu bakımdan, ana-babanın hakını gözetmek mühimdir. 7- Sıla-i rahm (akrabâyı ziyâyeret). 8- KomŞu hakkİnİ gözetmek. 9- Lâzİm olan alİŞ-veriŞ bilgilerini ö?renmek. 10-Helâli ve haramları öğrenmek lâzımdır. Çünkü insanların çoğu, bilmediğinden ve bildiği ile amel etmediğinden helâk olmuştur. Şiir: “Dünyâ tâlibleri, hep hırs ile mest oldular, Para için, dâim kendilerini bozdular. Hüdâya yaptıkları ahidleri bozdular, Hepsi Mûsâ’ya düşman, Fir’avn’a dost oldular.” İyi biliniz ki, dünyâyı ve dünyâya düşkün olanları sevmek, sizin, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda yürümenize mâni olan büyük bir engeldir. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayıp, O’nu zikrediniz. Böylece dîninizi dünyâya değişmemiş olursunuz. Dâimâ Allahü teâlâdan korkunuz! Hiçbir ibâdet, Allah korkusundan daha tesirli değildir. Allahü teâlâdan korkan kimseden çekininiz. Allahü teâlâdan korkmayan kimseden ise, korkmayınız. Ey dostlarım, dâmiâ Allahü teâlâyı zikrediniz. Allahü teâlâdan başka herşeyi bırakınız. “Lâ ilâhe illallah” Kelime-i tevhîdini söylerken “Lâ” derken nefyediniz, Allahü teâlâdan başka hiçbir ma’bûd olmadığını biliniz. “İlallah” derken, Allahü teâlânın noksan sıfatlarından münezzeh olduğunu biliniz. Biliniz ki, elbiseyi temiz su temizler. Dili, Allahü teâlâyı zikretmek temizler. Bedeninizi namaz kılmak, malınızı zekât vermek temizler. Yolunuzu, insanların sizden hoşnut, memnun olması temizler. İhlâs sâhibi oluncaya kadar ihlâsı, kurtuluşa erinceye kadar da kurtluşu arayınız. Kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helâl lokma yemeye bağlıdır. Bunu, iyi biliniz. Helâl lokma yiyen insanın mîdesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu havuzdan etrâfa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifâde edilir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Bir kimse, hiç haram karıştırmadan kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine nahirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini kalbinden giderir.” Töbe ediniz. Tövbekâr ve edebli olmak lazımdır. Töbe ediniz ki, tövbe, bütün tâatların başıdır. Tövbe, sadece dil ile olmaz! Tövbe, işlenen günahlara kalbden pişmanlık ve bir daha günâhı işlememektir. allahü teâlâdan dâimâ korkunuz. Kendi günahlarınıza bakıp, tövbe ediniz. Başkaları sizden hoşnûd olsun. Günahlarınıza pişmân olup, o kadar ğlayıp tövbe ediniz de, gerçektensize tövbekâr densin. Dünyâda iken günahlara pişmân olup, kuluk vazifesini yaparak âhireti kazanmak lâzımdır. İşte, bütün işin aslı budur. Sevgi ve muhabbet; allahü teâlânın rızâsını aramak ve kötü işleri terketmek, ahde vefâ göstermek, emânete ihânet etmemek, kendi kusûrlarını görüp, amelleri ile övünmemek, amellerini görmemek, dâimâ Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl olaktır. Hiçbir işe, Allahü teâlânın ismini söylemeden (besmelesiz) başlamayınız ki, âhirette yaptığınız o işten dolayı utanmayasınız. Bu bakımdan, bir şeye başlarken, önce Besmele çekiniz, sonra işe başlayınız. Allahü teâlânın emirlerine itâat ediniz. Nerede olursanız olun, ilim öğrenmekten ve amel etmekten uzak kalmayınız. Her ne olursa olsun karşınıza her ne güçlük çıkarsa çıksın, ilmi ve ameli aslâ terketmeyiniz. Emr-i mârûf ve nehy-i münker, iyilikleri emredip, kötülüklerden sakındırmak vazifesini yerine getiriniz. Dînin yasak ettiği şeylerden, dîne uygun olmayan işlerden ve bid’atlerden sakİnİnİz. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: “Ey îmân edenler! Kendinizi ve evlerinizde ve emrinizde olanları ateşten (Cehhennem’den) koruyunuz ki, onun yakacağı, insanlar ve taşlardır…” (Tarim sûresi:6). Âhirette bunlardan olmamak için çok korkup, sakİnİnİz! Rivâyet edilir ki, Fudayl bin Iyâd şöyle anlatmıştır: Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdülallâm’ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen, alnından buram buram ter damlıyordu. Bunun üzerine; “Bu soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir?” dedim. Cevâbında “Bir gün burada bir günah işleniyordu. Ben buna mâni olmak istedim. Fakat mâni olamadım. Bunun ızdırabından dolayı ve kıyâmet günü bunun günâhından nasıl kurtulurum diye düşünmekten böyle terliyorum.” dedi. Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i mârûfu kaçırıyorsunuz, hâlinize bir bakınız! İşlerinizi, dînimizin emirlerine uygun yapınız. Bir iş yapacağınız zaman, bakınız, dînin emirlerine uygun ise, onu kabûl edip yapınız. Uymuyorsa, vazgeçiniz. Bütün işlerin başı, dînin emirlerine yapışmaktır ve allahü teâlânın koyduğu hudutları aşmamaktır. Akıllı kimse, kendi hâlini düşünür. İnsanlar ile kendi arasındaki hudûda, hakka riâyet eder. Bunu gözetmeyenler için verilecek cezâyı bildiren nice âyet-i kerîmeler nâzil olmuştur. Her zaman ve her yerde, bakarken, konuşurken, dinlerken, gelirken, yerken ve içerken, allahü teâlâya ve insanlara karşı uyulması gereken bir hudut vardır. Fırsatı ganîmet biliniz, yaptığınız işleri kurtuluşunuza vesîle olacak şekilde yapınız. Helâl rızık kazanmak için çalışınız. Kâfi miktârda kazanİp, isrâf ve cimrilik etmeyiniz. Nafakanİzda dînimizin emrine uygun olarak davranİnİz. Resûlullah efendimiz; “İşlerin hayırlısı, vasat olanıdır.” buyurdu. Helâlinden ve kendi kazancınızdan yiyiniz. Eğer uykunuz gelirse, biraz uyuyunuz ki, ibâdet ve tât yapmak için dinlenmiş olasınız. Fakat, Allahü teâlâyı zikretmeden uyumayınız. Resûlullah efendimiz;”Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır.” buyurdu. Ey talebelerim! İnsanların maksada, saâdete kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi; âhiret yolunu bırakıp, yalancı dünyâya sarılmalarıdır. Âhiret saâdetini isteyen kimse, doğru îtikâda sâhib olup, bid’at ve dalâlet olan şeylerden uzak durarak ve yaptıı her işten hesâba çekileceğini bilerek, ona göre hareket etmelidir. Ey dostlarım! Gidişâtınızdan habersiz olmak kadar kötü birr şey yoktur. Bu hâl, gaflet içinde olmanın delîlidir. Başkalarının habersiz olduğu şeyler, bu yolun büyüklerine açılmıştır. Onların maksadı, Allahü teâlânın rızâsını aramaktır. Onlar, buna kavuşmuşlardır. Alahü teâlâ, her asırda sevip seçtiği kullarından bir büyük zât yaratır. Böylece herkesi belâlardan, felâketlerden korur. Ey talebelerim! Böyle olan zâta talebe olunuz. Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşursunuz. Ümmet-i Muhammed’in aydİnlatİcİlarİ olan âlimlere yakİn olunuz. Resûlullah efendimiz; “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” buyurdu. Sakın, ilmi ve âlimleri sevmekten uzak kalmayınız. Bu, kurtuluş vesîlesidir. Resûlullah efendimiz; “Kim âlimi ve ilmi severse, hatâ işlemez.” buyurdu. Câhiller ile görüşmek, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Sima’ yapıyoruz diyerek hoplayıp, zıplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz. Onlarla oturmayınız. Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için bu yolun büyükleri, bu işten uzak durmuşlardır. Gerçekten sima’ hâlinde olan kimsenin hâli öyledir ki, o anda bıçak çalsan haberi olmaz. Eğer böyle olursa, o kimse sima’ hâlinde olduğunu gösterir. Ruhsatlardan uzak durup, azîmet ile amel ediniz. Ruhsatlar ile amel etmek zayıf kimselern işidir. Eğer bundan daha çok nasîhat isterseniz, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin nasîhat ve yazılarına bakınız. Bu kadar kifâyet eder. Akıllı olana bir işâret yetişir.” Emîr Külâl hazretleri vasiyetini yaptığı sırada, oğulları; Emîr Burhân, Emîr Şâh, Emîr Hamza, Emîr Ömer ve talebelerinin çoğu huzûrunda bulunuyordu. Bu oğullarından Emîr Burhân’ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halîfesi Behâeddîn-i Buhârî’ye havâle etti. Diğer oğlu Emîr Şâh’ı, Şeyh Yâdigâr’a, Emîr Hamzâ’yı Mevlânâ Ârif Dehdigerânî’ye, Emîr Ömer’i de, Mevlânâ Cemâleddîn Dehkesânî’ye yetiştirilmeleri için havâle etmişti. Oğullarına; “Hanginiz, Allahü teâlânın kullarına hizmet etmek için benim vekîlim olur?” buyurdu. Oğulları; “Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna nasıl güç yetirebiliriz? Fakat kim bu işi kabûl ederse, biz onun hizmetine girelim.” dediler. Oğulları böyle deyince, Emîr Külâl hazretleri başını eğip, murâkabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı. “Büyüklerin rûhâniyeti, Emîr Hamza’nın bu işi kabûl etmesini işâret buyurdular.” dedi. Emîr Hamza, kabûllenemeyeceğini arzetti ise de; “Bunu kabûl etmekten başka çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin, bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun.” buyurdu. Bundan sonra Emîr Külâl talebelerinden ayrılıp, husûsî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki: “Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünoyurdum. Gaybden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: “Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.” Allahü teâlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti” dedi. Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefât etti. Nakledilir ki, bir defâsında Mekke-i mükerremeden ve Medîne-i münevvereden tasavvuf ehli olan kimseler, bir cemâat hâlinde Buhârâ’ya geldiler. Buhârâ’da Sûhârî köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; “Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?” dediler. Onlar da Mekke ve Medîne’den geldiklerini, Sûhârî köyünü sormalarından maksadlarının, orada ikâmet etmekte olan Emîr Külâl hazretlerini ziy”aret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler. Buhârâ’da görüştükleri kimseler onlara; “Mâlesef, Emîr Külâl hazretleri vefât etti.” dediler. Bu maksadla Sûhârî köyüne gittiler. Emîr Külâl hazretlerinin oğulları, onlarla görşüp sohbet ettiler. Onlara; “Babamız Mekke ve Medîne’ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz?” dediler. Gelenler; “Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emîr Külâl hazretlerini Kâbe’de gördük. İki-üç seneden beri hac mevsiminde bizimle berâber Kâbe’yi tavaf ederdi. Mekke ve Medîne’de pekçok kimse ona bîat edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kâbe’ye gelmedi. Merak edip, ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasîb olmadı.” dediler. Böylece, Emîr Külâl hazretlerinin, kerâmetle, her sene hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kâbe’ye gittiği anlaşıldı. Gelen ziyâretçiler, daha sonra Emîr Külâl hazretlerinin kabrini ziyaret edip, duâ ettiler. Sonra da oğullarından müsâade alarak Sûhârî köyünden ayrıldılar. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hace Mahmud İnciri Fağnevi (k.s.)

Hace Mahmud İnciri Fağnevi (k.s.)

İmamzade İbrahim

İmamzade İbrahim

İran – Nişabur’da Ehlibeyt’ten olan İmamzade İbrahim hazretleri. On iki İmam’ın sekizincisi İmam Rıza hazretlerinin üvey kardeşidir ve Nişabur’da şehit edilmiştir. Nişabur’da Ömer Hayyam anıt mezarının hemen yanında bulunan türbesi 10 yy. da yapılmıştır. Türbenin mozaik çini kitabesi oyma sandukası ve muhteşem giriş kapısı Şah I. Tahmaz tarafından yapılmıştır. Türbesinin içerisinde ; İmam Musa Kazım hazretlerinin torunu İmamzade Mahruk hazretlerinin de kabri vardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ömer Hayyam

Ömer Hayyam

İran – Nişabur’da Astronomi ve matematik âlimi, şâir. İsmi, Ömer bin İbrâhim’dir. Künyesi Ebü’l-Feth olup, lakabı Gıyâsüddîn’dir. Şiirlerinde Hayyam (çadırcı) mahlasını kullandığı için, bu mahlas ile meşhûr oldu. 1044-1132 (H. 436-517) seneleri arasında yaşadı. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Önce Nasîrüddîn Şeyh Muhammed Mansûr’dan, daha sonra meşhûr âlim ve hekim Muvaffaküddîn Abdüllatîf ibni Lubad ile matematikçi Hâce Ali’den ilim öğrendi. Hayyam, Nizâm-ül-mülk ve Hasen Sabbâh’ın aynı hocadan ders aldığı da rivayet edilmektedir (Bkz. Nizâm-ül-mülk, Hasen Sabbâh). Ömer Hayyam, Selçuklu sultânı Melikşâh’ın ve Karahanlı sultânı Şemsül-Mülûk’un iltifatına kavuştu. Çalışmalarında Nihavendi, Mahanî, Mervezî, Sabit bin Kurra, Ebü’l-Kâmil Suca’, Bettânî, Neyrîzî, Ebü’l-Vefâ, İbn-i Yûnus, İbn-i Heysem, Bîrûnî ve İbn-i Sînâ gibi İslâm âleminde yetişmiş fen âlimlerinin eserlerinden faydalandı. Uzun bir ömür süren Ömer Hayyam, 1132 senesinde Nişâbûr’da öldü. Kabri bu şehrin Hira mezarlığındadır. Ömer Hayyam, matematik alanında yaptığı çalışmalar ile meşhûr oldu. Cebirde ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümleriyle, üçüncü dereceden denklemlerin geniş bir tasnifini yapmıştır. Bu tasnif, o zamana kadar yapılmamıştı. Üç kökü pozitif olan bir üçüncü derece denkleminin üç kökünü tâyin etmiştir. Bugünkü cebir ile matematik analizde seri ve dizi konusunda yeni bir uygulama alanı olan; formülünü ortaya koymuştur. Bu formül, zamanımız cebir kitaplarında Binom formülü veya Nevvton formülü otarak bildirilmektedir. Bu formülün terimlerin açılımlarının katsayılarını pratik olarak veren; (a + b)° 1 (a + b)1 1 1 (a + b)2 1 2 1 (a + b)3 1331 (a + b)4 14641 (a + b)5 15101051 (a + b)6 16 15 20 15 61 (a + b)7 1 7 21 35 35 21 7 1 bu tablo bugün aritmetik üçgen veya Paskal Üçgeni adını almaktadır. Bu tablo da Hayyam’a ait bir keşiftir. Binom formülü ve aritmetik üçgeni, matematik târihinde ilk defa Ömer Hayyam tarafından ortaya konduysa da, ondan asırlar sonra yaşamış batılı ilim adamları bunlara sâhib çıkarak kendi buluşlarıymış gibi ilim dünyâsına açıklamışlardır. Ömer Hayyam, denklemler üzerinde çok önemli çalışmalar yapmıştır. Birçok cebir denklemlerinin çözümünü, geometrik olarak açıklamıştır. Kübik denklemlerin kısmî çözüm şekillerini sistematik bir şekilde tarif ve tasnif etmiştir. Hayyam, Fransız Matematikçi Descardes’dan ortalama altı asır önce, analitik geometrinin Harezmî’den sonra ikinci önderidir. Bu denklemleri; x3 + b2x = b2c denklemini, x = by ve y2 = x(c-x) koniklerinin kesiştirilmesiyle; x3 + ax2 + bx2 = b2c denklemini de, x2 = (x + a). (c-x) ve x (b+x) = bc eğrilerinin kestirilmesiyle çözmüştür. Bugün matematikte önemli bir yer tutan, on yedinci asır Fransız matematikçisi Pierre Fermat’ın adına atfen, Fermat Teoremi’nin özel bir durumu olan x3+y3 = 23 denkleminin tam sayılarla çözülemiyeceğini, büyük bir ustalıkla Fermat’tan beş buçuk asır önce göstermiştir. Bu konudaki çalışmaları kendinden sonra gelen matematikçiler tarafından temel kural olarak kabul edilmiştir. Ömer Hayyam’ın geometrideki çalışması, Oklid elemanları üzerine yaptığı araştırmayı ihtiva etmektedir. Oklid’in yaptığı çalışmaları geliştirmiş, genişletmiş ve mükemmel bir hâle getirmiştir. Bugünkü cebirsel geometriye ilk adımı atanlardan birisidir. Ömer Hayyam’ın matematikdeki şöhreti, özellikle üçüncü dereceden denklemleri mükemmel bir surette tasnif etmesinden ve bunları sistematik olarak çözmüş olmasından ileri gelmektedir. Her ne kadar onun çözüm metodları Harezmî’ninki gibi geometrik görüşlere dayanıyorsa da, Hayyam’ın cebirinde her şeyden önce, şu yön kayda şayandır. Hayyam kullandığı denklemlerin hepsinde, nümerik veya cebirsel çözümleri geometrik metodlara bağlamakla bu işi kânunlaştırdı. Üçüncü dereceden denklem tipleriyle dördüncü dereceden bâzı denklemlerin özellikle Ebü’l-Vefâ tarafından çözümüne başlanılmış olan x4 + ax3 = b tipindeki denklemi çözmeye muvaffak oldu. Ömer Hayyam, matematiğin yanında astronomi ilmi ile de meşgul olmuştur. Nizâm-ül-mülk’ün yardımı ile Nişâbûr” da eski bir astrolojik rasad kulesinde rasadlar yapmıştır. Daha sonra 1074 senesinde Bağdâd Dâr-ür-Rasad’ına müdür tâyin edilerek Zîc-i Melikşâh’ı hazırlamakla görevlendirildi. Bir süre sonra tekrar Nişâbûr’a dönen Hayyam, Sultan Melikşâh tarafından Fars takviminin ıslâhına me’mûr edildi. Hayyam, bunun üzerine Melikşâhî veya Celâlî takvimi adı ile anılan güneş takvimini hazırladı. Bu takvimde hatâ, 5000 senede takriben bir gündür. Zîyc-i Melikşâh’ı Batlemyüs’ün astronomik tablolarını esas alarak hazırlamıştır. Bu cetveller adlarıyla birlikte yüz yıldızın enlem ve boylamını ihtiva eder. Doğu dünyâsında Ömer Hayyam, ilmî cephesinden daha çok rubâîleri ile meşhûr olmuştur. Kolay anlaşılır, akıcı ve açık bir üslûbla bu türün en güzel örneklerini vermiştir. Rubâîlerindeki bütün mısra’lar, kelimeler ve kâfiyeler ölçülü, çok kuvvetlidir. Dünyâ ve insan hayâtını konu alan yaklaşık iki yüze yakın rubaisinde; geçici ve fâni olan (ölüm bulunan) dünyâdan azamî seviyede zevk almak gerekir görüşünü ileri sürmektedir. Ahıret hayâtından habersizmiş gibi görünerek eğlence, aşk ve şarap konularına ağırlık vermekte, kendisini bunlarla teselli etmeğe çalışmaktadır. Ömer Hayyam için gerçek olan, yaşanan ve ele geçendir. Alamut kalesini işgal ederek bir eşkıya devleti kurmuş olan Hasan Sabbah’ın etkisinde kalmış ve onun yoluna girmiştir. Bu dünyânın ötesinde ikinci bir dünyâ olduğuna ve öldükten sonra dirilmeye inanmaz. En mühim ölçünün bütün felsefeciler gibi akıl olduğuna inanır. Gerçeğe ancak akıl yoluyla varılabileceğini zanneder. Bu yüzden şuarâ tezkirelerinde rubailerinin değeri takdir edilmekle beraber, insanların îmânî esaslarını bozan düşünceleri sebebiyle makbul olmadığından bahsedilmektedir. Ömer Hayyam, astronomi, cebir ve geometri ile ilgili bir çok eser yazmıştır. Bunlardan en önemlisi Fil-berâhin âlâ mesâil-il-Cebr vel-Mukâbele’dir. Aslı elli iki sahîfeden ibaret olan eser muhtevası bakımından beş ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm; önsöz, cebirin esas rasyonlarının tarifleri ve denklemlerinden ibarettir. İkinci bölüm; birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümünü ihtiva eder. Üçüncü bölüm, kübik denklemlerin teşkilinden bahseder. Dördüncü bölüm, paydalarında bilinmiyenin kuvvetleri bulunan kesirli terimli denklemlerin münâkaşasını ihtiva eder. Beşinci bölüm ise, Cebire dâir bâzı ek ilâveler hakkındadır. Eser, 1851 senesinde F.Woepcke tarafından Fransızcaya tercüme edilmiştir. Eserin Leiden, Paris ve india Office kütüphanelerinde yazma nüshaları mevcuttur. Yazmış olduğu diğer eserlerden bâzıları şunlardır: 1-Risale fi şerhi mâ-eşkele min müsâdereti Kitabı Oklides, 2-Muhtasar fit-tab’iyyat, 3-Risale fî Külliyât-il-vücûd, 4-Risâlet-ül-kevn vet-teklîf, 5-Müşkilât-ül-hisâb, 6-Mîzân-ül-hikme, 7-Levâzım-ül-emkine, 8-Kitâb-üş-şifâ, 9-Risale fi ha el-ihtiyâl li-mârifeti mikdâr-iz-zeheb vel-fîddati fî cismin mürekkebin, 10-Nevruznâme 11-Ravdat-ül-kulûb, 12-Risâle-i vücûdiyye. Eserlerinin ve rubailerinin hepsi bütün dünyâ dillerine tercüme edilmiştir. Yahya Kemâl de dâhil olmak üzere bir çok şâir ve yazar tarafından rubâîleri nesir ve nazım şeklinde Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Ömer Hayyam’ın geometrideki mantıkî ve derin araştırmaları, cebirdeki kendisinden önce bu ilimlerde büyük gayret gösterenlerin çalışmaları üzerine kaydettiği ilerleme, asırlarca bu ilimlerdeki değişmeyen program olarak kalmıştır. Kaynak ; Türkiye Gazetesi , İslam Tarihi ansiklopedisi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.