Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Oruç Baba – Gelibolu
Çanakkale – Gelibolu Karamanlar Mahallesinde çeşmesi, hamamı ve mezarı birbirine yakındır. Hamamı yok olmak üzere bakımsız bir haldedir. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Veli Baba
çanakkale – gelibolu Veli Baba mezarı Cami Kebir mahallesinde Altıyol Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Mezarın bir taşında Veli Ağa H.1064 M.1643 diğer bir taşında ise Kelime-i Şahadet yazmaktadır. Mezar bir evin bahçesinde, bakımsız bir şekilde bulunmaktadır Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Ece Bey Türbesi
Çanakkale – Gelibolu – Karainebeyli köyünde Gazi Süleyman Paşa ile birlikte Rumeli yakasına geçişte ve Gelibolu Yarımadası’nın fethinde çok önemli görevler üstlenmiştir. Neşri, tarihinde; Ondan Ece Bey ve Yakup Ece adlarıyla bahseder. Ece Bey , Gazi Fazıl Bey, Evronos Bey, Hacı il Bey ve Kara Timurtaş Bey gibi Rumeli fütühatının il komutanlarındandır. Ece Bey , Çimpe kalesinin fethi ve Rumeliye geçişin planlanmasında bir kurmay gibi çalışmış ve hazırlanan planı başarıyla uygulamıştır. Çimpe kalesinin alınmasından sonra Bolayır yakınlarındaki Akça Limanına baskın yaparak gemileri yok etti. Daha sonra da AKSAMİN kalesini aldı. Bolayır’ın fethinden sonra Gelibolu Kalesinin fethine girişti. Orhan Gazi bu başarılarından dolayı Yarımada’nın yukarı bölümü Ece Bey ‘e Gelibolu Kalesini Hacı il Bey’e daha yukarılarıda Gazi Fazıl Bey’e vermişti. Ece Bey , ele geçirdiği bu yerleri imar ve gelişmesine özen gösterdiği için Eceabat ilçesine, Ece Bey ‘in mamur ettiği yer anlamına gelen ECEABAT adı verilmiştir. Bu yiğit kahraman Gazi Alperen, Gelibolu’nun Karainebeyli köyünde dik bir tepenin üzerinde Alperen Kumandanlarından Kara Nebi ile yanyana yatmaktadır. Mezarı 1991 yılında yeniden restore edilmiştir. Her yıl mezarı başında çevre köylerin son senelerde ise resmi zevatın da katılımıyla anma törenleri ve yemekli mevlütleri okutulmaktadır. Allah ruhlarını şad etsin Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Çiçekli Dede – Mustafa Münip Türbesi ve Biga Türbeleri
Latif Baba – Ayvacık

Şah Dede Sultan – Çanakkale
Çanakkale – Ezine – Akköy Şah Dede Sultan mezarlığı, Akköy’ün kuzeydoğusunda bulunmaktadır. Halen köy mezarlığı olarak gömü yapılmaktadır. Tamamen çalılıklarla kaplı olan mezarlığın içinde mermer mezar taşlı osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezarlar mevcuttur. Mezarlığın orta kısımlarında bir de türbe bulunmaktadır. Mezarlık, 14. yy başlarında kurulmuş olan Akköy’ün tarihi açısından oldukça önemlidir. Mazarlığın içindeki en eski mezarlar türbenin bulunduğu alandadır. Türbe mezarlığın orta kısmında özel ayrılmış bir bölümde yeralmaktadır. Kırma kiremit çatılı moloz taşlardan yapılmış kare planlı bir yapının içinde bir ve dışında iki mermerden yapılmış mezar bulunmaktadır. Halk tarafından türbe, “Şah Dede Sultan” türbesi olarak bilinmektedir. Türbe binası muhtemelen son dönemlerde yapılmış olmalıdır. Türbenin hemen yanında 7 kasım 1871 tarihli İsak Efendi’ye ait mezar bulunmaktadır. Muhtemelen türbe içindeki mezar sahibi ile, her ikisi de Şah Dede Sultan olarak anılmaktadır. Mezarlardan birinin üzerinde “Saime” adlı bir kadın ismi ve 1620 tarihi okunmaktadır. Yine bu mezarın tam karşısında mermerleri dağılmış durumda olan ikinci bir mezar bulunur. Aynı uslüba sahip olan bu mezarlar süsleme özelliği itibariyle 17. yy özelliği taşımaktadır. Bu özellikleri itibariyle bu iki mezarın aynı tarihlerde ölmüş ya da öldürülmüş, aynı aileden iki kişiye ait olduğunu düşünebiliriz. Bu mezarın şahide taşı üzerinde bir vazo içinden çıkan gül, nergiz ve lale yanında hançer motifinin bulunması, mezarın şehzade veya asker gibi üst düzey bir yöneticiye ait olduğunu göstermektedir. Bu hançer süslemesi nedeni ile mezar bir erkeğe ait olabileceğinin kanıtıdır. Muhtemelen de İstanbul’dan kaçarak gelen bir şehzade ve ailesi oldukları burada öldürüldükleri söylenmektedir. (Osmanlı tarihinde bu zamanda tahtta II. Osman bulunmaktadır.) Mezarlığın iç kısmında özellikle eski mezarlarda mezar taşı olarak kullanılmış çok sayıda mimari parçalar bulunur. Bu mimari parçalar yakında bulunan antik kentlerden getirilmiştir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

Bahşi Baba Türbesi
çanakkale – eceabat – kumköy Eceabat ilçesi, Kumköy köyünün 3 km güney batısında Kavakaltı deresinin batısındaki ağaçlık alan içinde kalmaktadır. Uzun bir zamandır kullanılmayan mezarlık, ağaçlarla ve çalılıklarla kaplıdır. Mezarlık oldukça geniş bir alana yayılmış durumdadır. Mezarlık içinde iki tür mezar taşları kullanılmıştır. Gelibolu yarımadasında bulunan ve 14. yy Mezarlıkta, 14. yy özelliği gösteren dikili taşların (balbal) bazılarının yüksekliği 3 m’yi bulmaktadır. Bu tür mezar taşlarının çoğu yıkık durumdadır. Boncukkıran mezarları ile benzerlikler göstermektedir. Türkler’in gömü geleneğine ışık tutması açısından önemlidir. Ayrıca mezarlıkta yakındaki antik kentlerden getirilmiş devşirme mimari parçalar da mezar taşı olarakta kullanılmıştır. Mezarlığın tam ortasında moloz taşlardan yapılmış bir mezar bulunur. Köy halkı bu mezarın, mezarlığa ve köye ismi ni veren ermiş kişi “Bahşi Baba” mezarı olduğuna inanır ve saygı gösterir. Yıl içindeki kutsal günlerde mezar ziyaret edilerek dualar edilir ve hayırlar yapılır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği
Yahyalı Türbeleri
Kanlı Ardıç Türbesi Yahyalı’nın Aladağ yaylalarına giden yolun kenarında beş tane büyük ardıç ağacı vardır. Yaylaya gidenlerin mola verdikleri bu muhite Kanlı ardıç denilmektedir. Burası ayrıca bir dilek ve ziyaret yeri olarak da şöhret bulmuştur. Kanlı ardıçtaki mezarların kime ait olduğu tam olarak bilinmemektedir. Buraya Süme’nin Makamı da denilir. Rivayete göre burada şehit edilen şahsın adı Süme ya da Süleyman’mış. Bu şahıs, iki kaçağı elleri bağlı olarak Yahyalı’ya getiriyormuş. Yolda kaçaklar, kendilerinin kaçmasına fırsat vermeyen bu adamı şehit etmiş ve ardıçların olduğu yere gömmüşler. Sonraları yaylalarda ölen kimselerin de buraya gömülmesi adet haline gelmiştir. Ayrıca Kanlı ardıç mevkiinin cinlerle meskun olduğuna inananların sayısı da çoktur. Bununla ilgili olarak aşağıdaki olay anlatılmaktadır: Bir adam Kanlı ardıca odun temin etmek için gitmiş, kestiği odunları eşeğe yükleyip çadırına getirmiş. Ancak sabah kalktığında bir de ne görsün odunlar yok. Tekrar Kanlı ardıcın yanına gittiğinde o unları orada görmüş. Odunları tekrar yükleyip çadıra geri getirmiş, sabah kalkınca odunların yine olmadığını farketmiş. Bu durum üç gün böyle devam etmiş. Sonunda bu olay karşısında korkuya kapatılan adam bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmez ve başından geçenleri konu komşuya anlatır. O gün bu gündür hiç kimse Kanlı ardıçtan bir dal bile almaya cesaret edemez. Daha sonraları önemli bir ziyaret yeri haline gelen Kanlı ardıçı, insanlar dermanı bulunmayan dert ve sıkıntılara deva bulmak, çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, düşman sahipleri ise düşmanlarının şerlerinden emin olabilmek için ziyaret ederler. Dilek sahipleri dileklerinin kabul olması için orada bulunan ardıç ağaçlarına dert ve maksatlarını göz önüne getirerek bir çaput bağlarlar, yahut iki rekat namaz kılar ve dua ederler. Dede Sultan Yahyalı’nın Yular köyünde bulunmakta olan, Yerköy köyündeki Akça Koca’nın kardeşi olduğu söylenen bu zatın mezarı dağın tepesinde olup bugün ise harap bir haldedir. Köylüler herhangi bir dilek için ziyaret etmiş olduktan bu mezara ziyaret sırasında para ve metal cinsinden bir şey bırakırlar. Bu durum zamanla mezarın define arayıcılar tarafından birkaç kez kazılmasına sebep olur. Ancak burayı kazan kişilerin feci bir şekilde kaza yaparak ölmeleri, o mezarın köylüler arasında önemini artırmış ve bir daha mezarı kazma eylemine cesaret edilememiştir. Dede Pınarı Yahyalı’nın güneyinde, Aladağlar Aksu mevkiinde bir pınarın yanında bir mezar vardır. Buraya Dede Pınarı denilmekte, mezarın da Dede Efendi diye bilinen bir zata ait olduğuna inanılmaktadır. Pınarın yanında bodur ağaçlar bulunmakta olup, hastalar. çocuğu olmayanlar veya başka bir dileği olanlar buraya gelerek oradaki ağaçlara çaput bağlayıp dilekte bulunurlar. Ziyaretlik Türbesi Yahyalı’nın güneyindeki Yeşilköy’de Ziyaretlik diye bir ye mevcut olup burada büyük bir kayanın ortasından şelale şeklinde bir su akmaktadır. Suyun döküldüğü yerin yanında mezar vardır. Daha önceleri buranın gayr-i müslim mezarı olduğu ve onlar tarafından ziyaret edildiği kabul edilmektedir. Ancak aşağıda anlatılan olağanüstü olaylardan sonra halk buranın bir müslüman mezarı olduğuna inanmaya başlamış ve müslümanlar tarafından ziyaret yeri haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre buraya bir su değirmeni kurulmak istenilince şelalenin suyu kurumuş, bu teşebbüsten vazgeçilince su yeniden akmaya başlamış. Ayrıca boyabdesti almak için bir şahıs suya girmiş, yine su hemen kurumuş. Adam sudan çıkar çıkmaz su akmaya başlamış. Bu suyun şifalı olduğuna inanılmakta ve hamile kadınlar çocuklarıyla ilgili dilekte bulunmak maksadıyla buraya gelerek suyundan içip, suyun içine de para, demir parçası vb. şeyler atmaktadtrlar. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Tomarza Türbeleri
Gül Baba Türbesi Gülveren köyü girişinde bulunan Mezarlığın yanında bulunan bu türbe, son zamanlarda yapılmıştır. Halk o zatın cesedinin çürümediğine inanmaktadır. Günümüzde yağmur duası burada yapılmaktadır. Halil Dede Türbesi İncili köyündeki türbe Halil Dede1ye aittir. İran Horasan1ından bu köye gelmiş olan Halil Dede’nin kardeşleridir, diye anlatılmaktadır. Halen bu köyde Halil Dede’nin soyundan geldiğine inanılan· insanlar mevcuttur. Bu türbeye İncili Çavuş’un anma gününde de topluca gidilir ve ziyaret edilir. Aynca burada yağmur duası da yapılır, Sözkonusu türbe başka zamanlarda ziyaret edilmez. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Hacı Torun Efendi
kayseri – hunat hatun camii Kayseri hanedanından Çukurluzade Ahmed Ağanın oğlu olan Hacı Torun Efendi ‘nin asıl adı Muhammed (Mehmed) Salih olup 1214/1799 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Baba ve dedeleri, Sivas Şehri yakınlarında bulunan Kesik Köprü Vakfı ‘nın mütevellısi olup, 610/1213 tarihli bu vakfiyeye göre sülaleleri Selçuklu Vezirlerinden Ebü’l-Leys Arslan b. Sinbat’a dayanmaktadır. Bu vakfiyeye göre ecdadının Horasan tarafından gelerek Sivas’a yerleşmiş oldukları tahmin edilmektedir. Kendisi daha çocukken babası Ahmed Ağa’nın ölümü sebebiyle annesinin babası ulemadan Hacılarlı Musa Efendi ‘nin yanında erginlik çağına kadar kalmış, akranlarından ayırt edilmesi için Musa Efendi tarafından kendisine ”Torun” takabı verilmiştir. Bu suretle adı bundan sonra halk arasında Torun Efendi diye meşhur olmuştur. İlk tahsilini Hacılar’da dedesi Musa Efendi’nin yanında yapan Torun Efendi , keskin zekasıyla Musa Efendi’nin hayır dualarına mazhar olmuştur. Musa Efendi Kayseri’de Sivas Kapısı yanında bulunan Çiğdeli Camii’nde vaaz ederken arkasına aldığı bu küçük torununu halka göstererek samimi dualarda bulunmuştur. Gençlik yıllarının ilk devresinde iken dedesi Musa Efendi’nin de ölmesi ile kimsesiz kalan Torun Efendi , Kayseri’de halasının kocası Kıranardlızade Hacı Seyyid Ağa ‘nın evinde kalmağa başlamış ve bu arada geçimini temin için dokumacılık sanatına başlıyarak yirmiyaşına kadar bu sanatla meşgul olmuştur. Manevi bir işaret olmak üzere bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kendisine bir Kur’an-ı Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Torun Efendi ‘nin içinde bir ilim sevgisi, tahsil aşkı meydana gelmiş ve o günden itibaren dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci lsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiş ve Yanıkoğlu Camii imamı Hacı Derviş Efendi’den İlm-i kıraat öğrenmiştir. Aynı zamanda o asırda ilmi etrafa yayılmış olan Göncüzade Kasım Efendi ‘nin derslerine devam ederek icazetname almıştır. Bir aralık Ankaravi Sarı Abdullah Efendizade Mehmed Efendi’ nin de derslerine devam etmiş ve Raşid Efendi Kütüphanesi’nin Hafız-ı Kütüplerinden Hacı (M.) Salih Vahdeti’den Telhis ve Mutavvel okumuştur. O asırda medreselerin verimsiz hale gelmesiyle tedris hayatı camilere kaymış olduğundan Kayseri’de Cami-i Kebir ders-i ammı Hocazade Mehmed Efendi ‘nin ölümünden sonra Cami-i Kebir’de müderrislik vazıfesini üzerine alan Hacı Torun Efendi , otuz seneye yakın bu camide yüzlerce talebe yetiştirmiş, vaaz ve irşadda bulunmuştur. Talebeleri içinde en meşhurları, damadı Divrikli Emin Efendi , Küçük Hacı Hafız Efendi , Müftü Nail Efendi , Müftü Mesud Efendi , Müftü Hacı Enver Efendi gibileri olmak üzere üçyüzü aşkın talebeye icazetname (diploma) vermiştir. Bir aralık Hacc’a da giden Hacı Torun Efendi gidiş gelişlerinde Mekke, Medine ve Şam gibi Osmanlı Vilayetleri’ndeki alimlerle karşılaşmış ve ilmi sohbetlerde bulunarak kudretini onlara da tasdik ettirmiştir. Hacdan dönüşlerinde Karaman Müftüsü Hadimizade Abdullah Hasib Efendi’ ye uğramış ve Hadimi Hz.lerinin kendi el yazması mecmuasını ve diğer eserlerini görmüş ve bir kısmını istinsah (kopya) eylemiştir. Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi’ne de pek çok devam eden Hacı Torun Efendi , kendi el yazısı ile bazı kitaplar istinsah eylemiştir. Kendisi Nakşibendi Tarikatı’na mensup olduğundan Hadimi Hz.lerinin “Risale-i Nakşibendiyye” sini de istinsah etmiş ve Şeyh Hadimi merhumun ruhani himmetiyle adı geçen tarikatta tezyid-i feyz ve kemal eylemiştir. Hacdan döndükten sonra da yine Cami-i Kebir’deki tedris hayatına devam eden Hacı Torun Efendi, ders-i anımdan olması sebebiyle Tefsir, Hadis, Fıkıh Usulü, Maani, Beyan, Bedi, Sarf, Nahiv, Mantık, Adab, Kelam, Hikmet ve Hey’et gibi ilimlerden ders okutmuştur. 1254/1838 tarihinde telif ettiği “İşaratü’l-Kur’an” isimli eserini Sultan Abdülmecid Han’a 1258/1842 de takdim ettiğinde padişah tarafından mükafat olmak üzere Hacı Torun Efendi’ ye hazineden 250 kuruş maaş bağlanmıştır. 1273/1856 yılında Cami-i Kebir’in tamiratı sırasında bir hayli emeği geçmiştir. Bu sıralarda telif hayatına da başlıyan Hacı Torun Efendi , isimlerini aşağıda vereceğimiz eserlerle bazı Haşiye ve Ta’likatlar meydana getirmiştir. Muhakkık, Müdakkik, zeki ve vakar sahibi, halk ve ulema arasında zamanın İmam-ı A’zam ‘ı gibi hürmete layık bir kimse idi. Zamanındaki alimler ve şeyhler ziyaretine gelerek hayır duasını almağa çalışırlardı. Yaşları yetmişe vardıktan sonra Beyzavi Tefsiri ile Buhari derslerinden başka ders okutmamışlar, ibadetle vakit geçirmişlerdir. Son zamanlarında bazı müzmin hastalıklara yakalanmış olup, iyileşmesi mümkün olmayan bir hale geldiği halde hiç bir zaman şuurunu kaybetmemiş ve bu halde iken bile Cenab-ı Hakk’a hamdetmeğe devam etmiş ve hiç bir zaman hastalığından şikayet etmemiş, tahammülsüzlüğe delalet edecek bir kelime bile söylememiştir. İlahı emanetin teslimi zamanı yaklaştığı sırada üç gün üç gece yanlarında Hatm-i Hace tertibini emredip kendileri dahi o hasta halinde Hatm-i Hace’ye devam ederken 22 Zilhicce 1302/1884 Cuma günü, Cuma Namazı’ndan ewel vefat etmiş, Hunat Camii’nin batı kapısından girerken görünen Hunat Hatun türbesi yanına defnedilmiştir. O tarihlerde Kayseri Naibi bulunan Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi, ölümüne şu tarihi düşürmüştür: “Lafzıle tarih-i fevtin zabt idüb FEVZi dedi” “Üçyüz iki sali içre kıldı Aden’e irtihal” Menkıbeleri 1- Gençliginde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş, Peygamber Efendimiz kendisine bir Kur’anı-Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Hacı Torun Efendi , çalışmakta olduğu dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci İsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiştir. 2- Abdullah Develioğlu Hocamız merhum anlatıyor: 1909 senesinde Edirne’de bulundum, Saathane Medresesi Müderrisi İsmail Hakkı Efendi -o zamanlar 80 yaşlarında olduğu zannediliyordu- şöyle dedi: – “Bir zamanlar İstanbul’da idim, Hacı Torun Efendi ile Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’yi gördüm. Hacı Torun Efendi’ye Kur’an-ı Kerim ‘in bazı sureleri başlarındaki huruf-ı mukattaa’nın manasını sordum, şöyle dedi: – “Habib ile mahbub arasında bir sır ve şifredir. Onlardan başkası bunun hakikatini bilemez.” 3- Mezar taşına şu beyit yazılmıştır: İza kale’l-Müezzinü fi’l-hamsi eşhedü Ve nahnü nücibu fi’I-Kuburi ve neşhedü Açıklaması: Müezzin beş vakit ezanda: “Eşhedü -Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine ve Hz. Peygamber’in O’nun rasulü olduğuna şehadet ederim- dediğinde, biz de mezarda olduğumuz halde cevap verir ve şehadet ederiz.” 4- Bir gün Hacı Torun Efendi ziyaretçilerine: – “Allah daha iyi bilir, Maraşlı bir öğretmen bana bir mektup getiriyor” der. Biraz sonra içeriye ince yazma sarıklı, kısa cepkenli, Maraş yemenili birisi selamla girerek, Hoca Efendi’ye bir mektup uzatır. Adam gittikten sonra Hoca Efendi ziyaretçilerine: – “Herhalde kerametime hükmettiniz. Pencereden bakarken bu adam birisine bir şey sordu, adam da bizim evi gösterdi. Kıyafetinden Maraşlı olduğu anlaşılıyordu. Maraş Müftüsü’nden bir mektup bekliyordum. Gelen kimsenin öğretmen olduğunu da, oynayan çocuklara dikkatli bakışlarından çıkardım” dedi. Eserleri 1- İşaratü’l-Kuran 2- Miftahu’l-Hayat 3- Risaletü’l-İndiraciyye 4- Tenbihü’l-Ağbiya 5- Hissü’l-Hakk ve Zaher 6- Risale fi Ta’rifatil-Ahkami’ş-Şer’iyye Hocaları 1- Mürekkepci İsmail Efendi 2- Hacı Derviş Efendi 3- Göncü-zade Kasım Efendi 4- Sarı Abdullah Efendi-zade Mehmed Efendi 5- Hacı Mehmed Salih Vahdeti Hoca Efendi Talebeleri 1- Divrikli Damad Emin Efendi (Ölümü: 1327/1909) Divrikli Hafız Mustafa Efendi’nin oğludur. Hafız Mustafa Efendi Kayseri’de müderris iken, Emin Efendi 1237/1821 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini Kayseri’de yapmış ve küçük yaşta iken Kur’an-ı Kerim-i ezberlemiştir. Sonra kardeşi İsmail Efendi ile beraber memleketi olan Divrik’e gitmiş ve orada sarf ile nahvi, daha sonra Tokat’a giderek mantık okumuştur. 1265/1848 tarihinde tekrar Kayseri’yegelen Emin Efendi, zamanın büyük alimi Hacı Torun Efendi ‘den sekiz sene kadar okuyarak icazet-name almış ve hocası Hacı Torun Efendi ‘nin kızı ile evlenmiştir. Bu evlilikten dolayı “Damad” adı ile şöhret bulmuştur. Kayseri’de kırk sene kadar tedrisatta bulunarak ders okutmuş ve 300’den fazla talebeye icazetname vermiştir. Nihayet-seksen sekiz yaşında olduğu halde-1327/1909 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve cenazesi Hunat Cami-i Şerifi’nin batı girişindeki türbenin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, “Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlm” adlı eserinde şöyle bir kıssa anlatmaktadır: “Ben, Anadolu vilayetlerinden büyük bir vilayet olan Kayseri’de talebe iken, işittiğime göre Hocam Divrikli Mehmed Emin Efendi ki Kayseri’li Hacı Torun Efendi ‘nin damadı diye meşhurdur -Allah her ikisine de rahmet etsin-, Şeyh Damad Halil Efendi adında meşhur ilim adamlarından biri kalabalık ilmi bir cemaat içinde ”O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” ayetinde çalgı aletleri ayetin manası içine nasıl girebilirler?” diye bir soru sormuştur. Damad Emin Efendi’nin mantıkta büyük bilgisi vardı, şöyle cevap vermiştir: – “Ayetteki kazıyye (önerme) umumidir. Her varlık ki var oluşu sebebiyle Allah’ı tesbih eder ve böylece bu ayetin hükmüne lehiv aletleri de girer. Zira bunlar da mevcut varlık olmaları sebebiyle Allah’ı tesbih ederler. Lehiv aletlerinin insanları Allah’ı zikirden alıkoymaları ve şer’in onu yasaklaması sebebiyle asıl maddelerinin Allah’ı zikirden yoksun olmaları lazım gelmez. Mantık bilgisi sebebiyle hüküm çıkaran bu hikayeyi Mısır’da kalabalık ilmi bir topluluk içinde anlattım. Gereken ilgi ve alaka gösterilmedi. İhtimal ki bu ilgisizlik mantık ilminin Mısır’da gerektiği gibi takdir edilmeyişinden ve gaflette olanların bu ilim aleyhinde bulunmasındandır. 2- Küçük Hacı Hafız Efendi (Ölümü: 1307/1890) 1238/1822 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini mahalle mektebinde yaptıktan sonra medrese tahsilini de Hunat Hatun ve Melik Gazi medreselerinde yapmış ve Hacı Torun Efendi’den icazetname almışlardır. Daha sonra Hunat Medresesi ‘ne müderris olmuşlardır. Nihayet -Yetmişüç yaşında olduğu halde- 28 Ramazan 1307/ 1890 tarihinde Kayseri ‘de vefat etmiş ve Hunat Camii Türbesi ‘nin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. 3- Müftü Nail Efendi: Hayatına dair hiç bir bilgi elde edemedik. 4- Müftü Mes’ud Efendi (Ölümü: 1310/1892-93) Kayseri ‘nin Ağırnas Köyü ‘nde doğmuştur. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra medrese tahsilini Kayseri’de Hacı Torun Efendi’de yapmış ve bu zattan icazetname almıştır. İslam Hukuku Mütehassıslarından olan Mes’ud Efendi, Kayseri Müftüsü olmuştur. Daha sonra İstanbul’a giderek hademe-i şahane ve musıkı-i hümayun arabi muallimliğine tayin olunmuştur. Kayseri’nin sayılı ve değerli alimlerinden biridir. “Mir’at-ı Mecelle” adlı eserinde mecelle maddelerinin, otuz kadar hanefi fıkıh kitaplarından çıkarılmış kaynaklarını, asıllarını arapça olarak vermiştir. Mecelle’nin maddeleri aynen alınmış, her maddenin altına yukarıda adı geçen kaynaklardan alınan ifadeler yerleştirilmiştir. Ayrıca mehazın adı ve babı da zikredilmiştir. Mecelle cemiyetinin takdirlerini de kazanmış olan bu eser, 1302 yılında İstanbul’da bir cilt halinde 750 sayfa olarak basılmıştır. Müftü Mes’ud Efendi nihayet-1310/1892- İstanbul’da vefat ederek Yahya Efendi Dergahı avlusuna defnedilmiştir. 5- Müftü Hacı Enver Efendi: (Ölümü: 1326/1908) 1251/1835 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Babası Mehmed Salih Efendi’dir. İlk tahsilini mahalle mektebinde şeker-zade’den yaptıktan sonra medrese tahsilini de Kayseri’de Hacı Torun Efendi’den yaparak icazet-name almıştır. Kayseri’de Hatuniye Medresesi’ne müderris olan Hacı Enver Efendi, daha sonra Kayseri’ye müftü olmuştur. 36 sene kadar müftülük yaptıktan sonra nihayet yetmiş üç yaşında olduğu halde 1326/1908 tarihinde Kayseri’de vefat etmiştir Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Şeyh Taceddin Türbesi
kayseri – merkez – Şeyh Taceddin veli türbesi Şeyh Taceddin Türbesi , Osmanlı döneminde (1513) yapılan eserin yakın zamanda aslına uygun olarak onarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Türbe, kare planlı, üzeri kubbe ile örtülü, batı yönde girişi olan, doğu ve kuzey cephe ortalarında birer penceresi bulunan Osmanlı dönemine ait, kesme taştan inşa edilmiş bir yapıdır. Türbede, zeminden yaklaşık 50 cm. yüksekliğe kadar dört yönden onarıma yönelik müdahale yapıldığı (çepeçevre kaplama yapıldığı) fakat daha sonra yapılan kaplamanın söküldüğü görülmektedir. Türbenin batı köşesine yaklaşık 3 m. mesafede yeni inşa edilmiş olan caminin güneydoğu köşesi denk gelmektedir

Yahyalı Hacı Hasan Efendi
kayseri – yahyalı – kalender cami ……… Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Seher Dede
Kayseri – Hacılar – Dört Kuyular mevkiinde Seher Dede, Hacılar – Dört kuyular mevkindedir. Yol kenarında bulunduğundan yanından gelip geçenler dua okurlar.. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Epçe Sultan Türbesi
kayseri – develi – epçe köyü Develi’nin 15 km. güneydoğusunda yer alan Ebce köyünde türbe ve mescidi ile bir bütün teşkil eden yapının köyün kurucusu olan Ebce Sultan’a ait olduğu belirtilmekte, ”Dün Horasan’dan ettik firar; Epçe’de kıldık karar,” dediği anlatılmaktadır. Yıkılan türbenin yeniden inşası köy sakinlerinden Ağcalar’ın Hacı Yusuf Efendi isimli şahsın rüyasında gördüğü manevi işaretle gerçekleşmiştir. Anlatıldığına göre adı geçen şahıs, bir gece türbenin şimdiki yerinde yatarken rüyasında gaipten gelen bir adam, yan tarafında bulunan sağ elini alıp kalbinin üzerine koyar. Hacı Yusuf Efendi o anda uyanır ve burada büyük bir zatın yattığını anlar. Bu zatın daha sonra Tekke adı verilen bu türbede kazan kaynatarak Toros dağları üzerinden gelen yolcuların iaşe ve ibatesini sağladığı rivayet edilmektedir. Anlatılan bir menkıbeye göre, Horasan’dan geldikleri söylenen Ebce Sultan ile Havadan köyündeki zat kardeşmiş. Birgün. Havadan’daki kardeş bir koçun üzerine binerek kardeşini ziyarete gelir. Böylece kardeşine kendi manevi gücünü göstermek ister. Bunun üzerine Ebce Sultan da adeta ona bir ders verircesine bir taşa gem vurarak onunla Havada.n’a gider ve iade-i ziyarette bulunur. Bu hadiseden sonra Ebce Sultan ‘ın büyüklüğünü anlayan kardeşi, bağışlanmasını isteyerek onun derecesini takdir eder. Köylülerin ifadesine göre, Ebce Sultan ‘ın bindiği taş türbeye 400 metre uzaklıktaki bir yerde durmakta olan taştır. Ebce Sultan ‘a izafe edilen kerametlerden bir diğeri de halk arasında şöyle anlatılmaktadır: Define arayıcılar burada hazine olabileceğini düşünerek türbenin içine girdiklerinde kapı kendiliğinden üzerlerine kapanır, pencereler yükselir. Bunun üzerine, buranın kutsallığını anlayan defineciler yaptıklarına pişman olarak Allah’a tevbe ederler, bu sırada kapıda tekrar kendiliğinden açılır ve defineciler oradan uzaklaşırlar. Türbe özellikle yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmekte, bunun yanı sıra adağı olan kimseler tarafından da ziyaret edilmektedir. Adağı olan kimse buraya gelir ve türbeye bitişik olan mescitte ilci rekat namaz kılarak ziyaretine başlar. Namazdan sonra türbeye girer, dua eder daha sonra da kurban keser. Ayrıca türbedeki sandukanın başında kuvvet taşı denilen bir taş mevcuttur. Ziyaret edenler bu taşı ağrıyan yerlerine sürerek bununla şifa sağlamaya çalışırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hızır İlyas Türbesi – Kayseri
kayseri – develi Develi’nin yaklaşık 4 km güneyindeki yukarı Develi’ye hâkim bir tepenin üzerinde yer alan türbe, Şevval ayının on beşi çarşamba günü vefat eden harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin Muhammed ’e aittir. Tamamen kesme taştan inşa edilmiş olan türbe, kare bir gövde üzerine kasnaksız bir kubbeden oluşmaktadır. Mihrabın çevresindeki üst kısımda Allah’ın güzel isimlerinden on iki tanesi yazılıdır. Türbenin içerisinde bulunan mihrap nişi ise Selçuklu döneminin şah eserlerindendir. Türbe giriş kapısının sağ ve sol taraflarında yer alan kitabelerde Zariyat süresinin 56. Ayeti yazılıdır. Salnamelerde veli olarak gösterilen Seyyid İmameddin Harzemli ‘nin mezar taşı türbe içerisinde yer almaktadır. Ayak ucu kitabesinde Harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin’in Seyyid soyundan bir din alimi olduğu ve kendisinden kırk dört yıl sonra vefat eden Seyyid Şerif’in hocası olduğu anlaşılmaktadır. Hızır ve İlyas ’ın buluşma günü olarak da bilinen ve halk tabiriyle Hıdırellez olarak isimlendirilen nevruz, Develi’de de Develi Belediyesi’nin 6 Mayıs’ta gelenek haline getirdiği organizasyonuyla Seyyid İmadettin Muhammed türbesi çevresinde kutlanmaya devam etmektedir. Hıdırellez kutlamalarına ev sahipliği yapmasından dolayı Hıdırellez türbesi olarak bilinen Seyyid İmadettin Muhammed türbesi, tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca tarihi eserlerden sadece bir tanesi. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi
kayseri – bünyan – burhaniye köyü Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi , 1912 yılında Kayseri – Bünyan ilçesi Karakaya köyünde dünyaya gelmiştir. Babası kadiri Şeyhlerinden Osman Efendi annesi Mevlüde Hanımdır. Babası Kadiri Şeyhi Osman Efendi Yahya Efendi neseb itibariyle Peygamber Efendimize dayandığını kendi beytinde şöyle ifade eder. Ceddim Muhammed Mustafa İnanmayan ummasın vefa Burhaniye köyüm Bünyan emelim Kayseri Gültepe nakli semerim Babam yurdu Karakaya bilmektir. Emir Yakup oğulları diye tanınan dedeleri sırası ile şöyledir: Seyyid İshak-Molla Osman-İshak Çelebi-Kara Ahmet-Merdan Ali-Deli Seyyid-Merdan Ali Dedesi Seyyid İshak ve Oğlu Molla Osman Belhten Kayseriye gelip oradanda Karakaya köyüne gelmişlerdir. 1912 yılında Karakayada dünyaya gelen Yahya Efendi önce Burhaniye Köyüne daha sonra 1952 yılında Kayseriye göç ederek Gültepe mahallesine yerleşmiştir. Hayatının son dönemine kadar burada yaşamıştır. Yahya Efendi tasavvuf alanın da Erzurum’da son dönem meşhur Nakşi Şeyhlerinden olan Alvar İmamı diye Maruf Muhammed Lütfi Efe ve kardeşi Vehbi Efe Hazretlerine intisab ederek manevi sahadaki seyr-ü suluküne başlamıştır. Yahya Efendi Hazretleri sohbetlerinde en çok Vehbi Efendi Hazretlerinden feyz alıp onun teveccühüne mazhar oldugunu ifade etmişlerdir.Onunla ilgili Divanında şunları söylemiştir: Vehbinin ateşi canımı yakar Vehbisiz cihana gözümü bakar Vehbiden ayrılan canını yakar Hergünüm bizardır kimseler bilmez Doldu şu gözüme şu kanlı yaşlar Bahar mevsiminde yeşillendi ağaçlar Vehbimde canıma ateş bağışlar Bu derdi zarimden kimseler bilmez Ağlamaktır halim görenler bilmez Yanıyor ciğerim yanmayan bilmez Hayali perdede duranlar bilmez Vehbiyi görmeyen gözler ne bilir Bu RIZA gözü gönlü yarinde Bir gül gibi açmış Vehbi ilinde Her ne söyler ise Vehbi ilinde Vehbisiz bağların bülbülü bilinmez Tasavvuf geleneğinde Yunus Emre ve Niyaz-i Mısri gibi Hakk aşıklarının yolundan giden Şeyh Yahya Efendi Hazretleri Vecd ve ilahi aşk halinin çok erken yaşlarda başladığını yine kendi sohbetlerinde ifade ederlerdi. Ömrünü yüce dinin anlatılmasına ve yayılmasına adayan Yahya Efendi hazretleri ALLAH’a vuslatı dervişlikte bulduğu için onlarla beraber oturur sohbet eder ve sohbetide kendi yolu olarak nitelendirirdi. Bu sebepledir ki müridleri sohbetlerini imkan nisbetin de kaydetmeye çalışmış ve bunları Sohbetler adı altında kitap haline getirmişlerdir. Merhum Yahya Efendi Hazretlerinin en önemli eseri ilahi aşk halindeyken söylenip sadece kaydedilebilenlerden bize intikal eden DİVAN ıdır.Sohbetlerinde olduğu gibi Divanında da şeriatın ve hakikatın esaslarını bütün esrarıyla ortaya koymuşlardır. Tasavvuf meşrebinin temsilcilerinden olan Yahya Efendi Hazretleride tasavvufun yaşanış şekli olan tarikatı şöyle tarif eder: ” Şeriat,Tarikat,hakikat,Marifetullah….. Herkim hakikatı bulursa marifete yolu geçer.Evvela şeriatın yolunda doğru olacaksın şeriata muhalif bir halin varsa onu düzelteceksin şeriat ve tarikat birbirinden ayrı şeyler değildir.Şeriat ALLAH-ü Zülcelalin Kuranın ahkamıdır.Tarikat ise ALLAH-ü Zülcelale giden bir yol demektir. ” Yahya Efendi hazretleri sohbetlerinde arkadaşlarının maddi ve manevi yönden gelişmelerini sağlayacak birçok konuda tavsiye ve öğütlerde bulunmuştur.Allah ü Zülcelal e kulluk onun yolunda dost doğru yürümek efendimiz (s.a.v) e hakkıyla ümmet olmak kısacası iyi bir Müslüman olmanın temel ilkelerini arkadaşlarına ve tüm müminlere hayatı boyunca anlatmıştır. Bu nasihatlerden bazıları şunlardır. “Ey müminler Allah’a itaat etmekten başka güzel bir iş yoktur. Allah’a muti olmaktan ve ona ibadet etmeten başka bir doğru yol yoktur. Allah’ı sevenleri seversen Allah’ı ananlar ile sende anar isen Allah’ı razı edenlerle sende beraber olur isen ve Allah’ın takdirine rıza gösterirsen bundan bir sevgi elde eder ve kamil bir insan olursun. Allah’ın nehyettiği şeylere dalarsan münkir ve kafirlerle beraber olursan dinin emretmediği doğrultuda hareket edersen Hz. Muhammed (s.a.v.) ın sünnetinin dışında yürürsen o zaman Allah’ın lanetine mazhar olmuş olursun.” Dünyaya mağrur olmamak….. “Ey müminler bir düşünün …. Bu dünya hayatı çok vefasızdır.Nice insanlar bu dünya hayatına mağrur olup asıl hedefi ve maksadı unutmuş sonrada dünyada sahip oldugu her şey elinden çıkıp gitmiştir.” İlmin değeri….. “Ey müminler kara cahillerden olmayınız.Sadece ilimde yeterli değildir.İnsana amelde lazımdır.Bundan dolayı daima bilmediğiniz şeyleri öğreniniz.Hakikatın yolunu öğrenip hakikatı tanıyınız.” “İnsan ölünce dünyaya geri gelmesi muhaldir.Dünya bir misafirhanedir.Biz insanlığın hilkatini elde etmemiz cennet ve cehennem yollarını bulmamız için dünyaya geldik.Herkes hürdür cebriyet yoktur.Amma her şeyde bir cebriyet vardır.Kuran-ı Kerim in emirleri insanı cebriyete koymuştur.Tam hür değiliz.Emirleri tutmayanlara büyük cezalar vardır.İnsanlar günah ve küfürleri sebebi ile cehenneme giderler.” “Kuranı ve onun emir ve nehiylerini tatbik etmek ilimle olur.İnsanları kemale getiren ilimdir. Allah-ü Teala kıyamet gününde benim zikrimden kuranımdan yüz çeviren kimseleri hesaba çekip cezalandıracağım onları ama olarak haşredeceğim geçimlerini daraltacağım diye Kuranında beyan etmektedir.Onun için sizler Kuranın emirlerini yerine getirmede azami gayret göstereceksiniz.Kuransız iman olmaz.” Namazın önemi…. “Namaz kılan kimseler namaz daki okunan sureler ayetler Kurandır.İşte namaz kılan kimseler bu sureleri okumakla Kuranı okumuş olurlar.Namazı kılmayan kimseler Kurana uymamış olurlar.Namaz huzuru ilahidir.Şükürlerin en büyüğü namaz dır.Bir insanın Allah’ın nimetlerini yiyip de “Yarabbi şükür “demesi şükür değildir.Kim ki namazı kılar ibadetlerini yaparsa şükrü eda etmiş olur.” Kulluğun önemi (O’na kul olmak) “En büyük kemal derece kulluktaki ibadetin kemalidir.Peygamberler veliler alimler abidler Salihler kullukta hizmet ederek daima derece ve kemaller elde etmişlerdir.Yaratılmışın küllîsi Allah’a muhtaçtır.Allah Teala ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Kul Hakkın rızasına ibadet ve taat ile ulaşır.” “Allah dinine sahip çıkan Müslümanları sever. Allah tealada onlara sahip çıkar, onları korur ve muhafaza eder ve onlara yardım eder.” Doğru ve dürüst olmak…. “Ey müminler Bir lokma haram yiyenin kırk gün ibadeti kabul olmaz.Sakalda saçta kılıkta iş yok.İş dorulukta ve güzel ahlakta.yaştada iş yok.Bir kadınla zina eden o kadından daha kötüdür.İsterse temiz adam olsun.İstikametlerinizi Allah tealaya düz olarak yönelterek insanları aldatmayacaksınız.Ölçü ve tartınıza çok dikkat edin.Evvelki ümmetlerin helaklarının bir kısmı ölçü ve tartılarında eksik ve hile yaptıklarıdan olmuştur.Haramdan çok olacağına helalden az olan daha hayırlıdır.Bir kimse gece namaz kılmaya kalksa çocuklarından ayrı odada çok namaz kılmaktansa çocuklarının bulundugu odada az namaz kılması daha hayırlıdır.” Hayatı boyunca binlerce insanı irşad eden merhum Seyyid Yahya Efendi hazretleri 31 temmuz 2001 yılında Maşukuna kavuşmuştur. Merhuma Allah’tan rahmet diliyor ve şefaatını umuyoruz. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Efendi
UŞAK ŞEHİR MERKEZİNDEKİ ŞEHİTLER KABRİSTANINDA. KABRİSTANININ ÜST KAPISINDAN GİRDİĞİMİZDE 50 METRE AŞAĞI YÜRÜYORUZ . SOL TARAFTA 20 METRE İLERİDE. Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza efendi Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Hazretlerinin (ö. 2. 12. 1939, Uşak) irşadı faaliyetleriyle Şabaniyye silsilesi Uşak’ta neşv ü nema bulur. Babası’nın yüzünde ben olduğu için “Yamalı” lakabıyla tanınan aile, soyadı kanununda Yamalıoğlu soyismini almıştır. “ Yamalı Baba ” lakabıyla şöhret bulan Şeyh Ali Rıza Efendi , Eskişehirli Mehmed Sadık Aziz tarafından yetiştirilmiş ümmi bir zattır. Mizacen şok sert olan Sadık Aziz ‘le ilgili bir hatırası şöyledir: Mehmed Sadık Azız, Yamalızade Efendi’yi bir grup dervişle birlikte Odunpazarı’ndaki tekkede Halvete koyar. Bir gün, üç gün, beş gün, yedi gün derken otuz dokuz gün geçer. Malumdur ki Halvetiyye tarikinin usulüne göre halvetçi dervişlerin hal ve zuhuratları ikindi namazından sonra mürşid tarafından alınır, derviş tekrar hücresine çekilir. Sadık Aziz diğer dervişan huzura gelirken bir şey demez, Yamalızade gelirken: – Gel bakalım eşek herif, anlat bakalım eşek herif diye çok sert davranırmış. Yamalızade nükteyi anlayamaz: – Yahu ben eşek olsam burada işim ne? Aziz’im bana neden böyle diyor diye gücenir, kendi kendine: – Şu halvet bir tamamlansın, Pir huzuruna gidip azizi şikayet edeceğim, diye söylenirmiş. Bu hal üzere halveti kırmadan devam etmiş. Otuz dokuzuncu gün huzura tekrar geldiğinde Sadık Aziz: Yine aynı sert hitapla karşıladıktan sonra: – Yaa oğlum,senin pir dediğin adam benim işime ne karışır? diye zirveden, biraz da şatahat kabilinden sözler söylemiş. Yamalızade zuhuratını anlattıktan sonra destur deyip tekrar hücreye döndüğünde bir de bakmış ki seccade üzerine oturmuş zikr-i daimi halinde Hu Hu Hu diye zikrediyor… İçi dışarıda, dışı içeride… Meseleyi anlamış tabii. Etesi sabah saadethaneye getirildiğinde Sadık Baba kendisine: – Gel Ali Rıza Efendi oğlum, gel! diye taltif etmiş, alnından öperek “aradığını buldun Hakk’a hamd ü sena kıldın!” diyerek kendisine tekbirlerle velayet ve hilafet sırrını vermiş. Yamalı Baba irşadını Uşak’ın merkezinde bulunan saadethanesinde yapmıştır. Az ve öz derviş kabul etmiş halkı başına toplamamıştır. Kendisinden sonra posta geçen Yakupzade de aynı tavra sahip olup seçici davranmıştır. Yamalızade de, onun müntesibi olan başta dönemin büyük alimlerinden Uşaklı Yusuf Ziya Bey , Yakupzade Hafız Mustafa Özyürek , Kütahyalı Elifzade Nuri Efendi gibi zevatın da saygın kişiler olduğu görülecektir. Nitekim Yamalı Baba, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşı ve çok güvendiği için de Kuva-yı Milliye’nin bölgedeki mali işlerinin başına getirdiği büyük alim Yusuf Ziya Bey’in de şeyhidir. Dervişlerine tasavvufun tekke, takke ve merasim işi olmadığını ısrarla telkin eden Yamalızade, “şeriat hakikatten doğmuştur, ilm-i ledün önde gider!” yahut “Sanii gör, günde yüz bin san’at gösterir/ Kendini göstermek içindir o san’atdan garaz” diyerek bilginin kaynağının Hak ve hakikat olduğuna işaret etmiş ve onları sevgi ve bilgi yoluyla Hakk’a davet etmiştir. Tekaya’nın seddinden sonra günlük kıyafet olarak yol tacını ve merasimlerde irşad tacı-ı şerifini, hırkayı ve diğer irşad çihazlarını çıkarıp modern kisveye bürünen ve bunun ulu’l-emr kabul ederek uygulayan ilk mürşid bu zattır.1939 senesin de vuslat eden Yamalızade Hazretleri, radyonun yavaş yavaş alınıp satıldığı ve yaygınlık kazandığı dönemlerde memleketi Uşak’ta radyo satın alan ve dinleyen ilk kişidir. Bu sebeple kendisine “ Radyolu Şeyh ” de denmiştir. Başına gelen ve haksız yere yargılanıp da son duruşmada berat eden Elifzade Nuri Efendi’ye adliyeye giderken söylediği muhteşem kelam, onun tasavvuftaki tasarrufunun delilidir: “Dünyada alemin de bin bir hakimim mana aleminde ben bir hakimim!” Yamalı Baba ‘nın kabri Uşak’ta nakl-i kubur yoluyla eski mezarlıktan Şehitler Mezarlığı’na getirilmiştir. Şahide kitabesi kendinden sonraki postnişin Yakupzade Hazretleri tarafından yazılmış olup şöyledir: Hazine-i esrar-ı Huda Dürr-i ekber-i Hazret-i Meula İmamü’l-uşşak ve’l-urefa Bende-i Şaban-ı Veli eş-Şeyh Ali Rıza
Şirvani Şeyh Hacı Ahmed-i Gıyasi Efendi
Denizli – Merkez – İlbadı kabristanı Es-seyyid Şeyh Hacı Ahmed Gıyasi Şirvani Hazretleri, Şirvan Hanlığı’nın (Azerbaycan) Karasubasar Mahalli’nin Zerdab Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Şeyh Şirvani Hazretleri, Miladi 1826-1827 yıllarında Denizli’nin o zamanki beyi olan Tavaslıoğlu Osman Ağa’ nın daveti üzerine bu topraklara gelmiştir. Tavaslıoğlu Osman Ağa, Şirvani Hazretleri’nin isteği üzerine Musa Mahallesi’nde dergâh ve medrese inşa ettirmiştir. (Bu medrese 1920 yılında çıkan bir yangın sonucu harap olmuştur.) Bu topraklarda irşad faaliyetlerinde bulunan Nakşibendi tarikat şeyhlerinden olan Şirvani Hazretleri, miladi 1853 yılında vefat etmiştir. İnanç Bey kapısından girdiğinizde dümdüz patikayı takip edin. Patikanın ileride ayrılan sağ toprak yolun sonundaki türbede Şeyh Şirvani Hazretleri medfundur.

Elveren Türbesi
eskişehir – seyitgazi – üçsaray köyü Kitabesi bulunmayan türbe, mimari özellikleri dikkate alınarak 16.yüzyılın ilk yansına tarihlenmektedir. Beşsaray Köyünün 2 km kuzeybatısından, Üçsaray Köyü’nün 1.5 km doğusundan kuzeydoğu istikametine sapan toprak bir yolla ulaşılan türbe, Üçsaray Köyü’ne yaklaşık 5 km. mesafede geniş ve boş bir arazide yer alır. Yapının çevresinde, bu alanda bir takım yapıların bulunduğunu gösteren, işlenmiş taşlara rastlanmaktadır. Kuzeydoğu ve doğusundaki mezar kalıntıları, çevresinin mezarlık olarak kullanıldığını düşündürmektedir. Türbe duvarları, içten ve dıştan sıvanmak, kubbe, zemin ve sanduka yüzeyi ise beton kaplanmak suretiyle özensiz bir şekilde onarılmıştır. Tek katlı, sekizgen planlıdır. İç duvarları sıvanarak yuvarlatılmıştır. Kubbe doğrudan duvarlara oturur. Doğu cephe ekseninde dikdörtgen biçimli kapı yer alır. Kapının üzerinde dikdörtgen biçimli boş bir kitabelik, güney ve kuzey cephe eksenlerinde küçük birer mazgal pencere bulunur. Cephelerinin üst seviyesinde dikdörtgen biçimli küçük birer iskele oyuğu yer alır. İç mekanda doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı bir sanduka vardır. Duvarlarında değişik yüksekliklerde dört küçük niş yer alır. Bunlardan biri kapının kuzeyinde ikisi kapının güneyinde, dördüncüsü güney duvardaki pencerenin batısında bulunur. İç duvarlarının üst seviyelerinde farklı yüksekliklerde iskele oyukları bulunmaktadır. Cephelerin dökülen sıva altlarından moloz taş örgülü olduğu anlaşılmaktadır. Kubbe moloz taş örgülüdür. Türbenin herhangi bir süslenmesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

Yunus Emre – Eskişehir
Eskişehir – Yunus Emre ……….. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

Orta Tekke Türbesi – Eskişehir
Eskişehir – Merkez – Uludere Köyü Yapı plan, destek sistemi, örtü ve malzeınesine göre 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Giriş kapısı üzerinde yer alan onarım kitabesine göre, 1966 yılında tüm cepheleri ve üst örtüsü yenilenen türbe, bu onarımda özgünlüğünü kaybetmiştir. Eskişehir caddesinde, köy meydanının güneyinde, etrafı duvarlarla çevrili bir avlu içerisinde yer almaktadır. Tek katlı, dikdörtgen planlı türbe, içten beşik kemer profilli tonoz, dıştan iki yana eğimli beşik çatı ile örtülüdür. Kuzey cephe ekseninde basık kemerli bir giriş kapısı yer alır. Doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güney cephe ekseninde dikdörtgen biçimli bir pencere bulunmaktadır. Yapının tonoz örtüsü doğu ve batı duvarlarının yaklaşık ortasına denk gelen kısımda doğu batı doğrultusunda atılmış hafifçe sivri bir takviye kemeriyle desteklenmiştir. Cephelerin kapı ve pencere biçimleri aynen içeriye yansımaktadır. Mekanın güney duvar ekseninde dörtgen kesitli bir niş bulunmaktadır. Farklı büyüklüklerde kaideleri bulunan, doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma biçimli beş sanduka, kuzeyden güneye doğru ard arda sıralanmaktadır. Duvar ve sandukalarda düzeniz örgü tekniğinde moloz taş , tonozda düz istifle tuğla duvarların iç ve dış yüzeyleriyle sandukalarda sıva kap, kasa ve kanadında ahşap kullanılmıştır. Yapıda süsleme yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

Mehmet Efendi – Atalan Türbesi
eskişehir – merkez – atalan tekke köyü Türbe, plan, destek sistemi malzeme ve teknik özelliklerine dayanılarak 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Köyün kuzeyinde, Tekke meydanı denilen yerde, kuzeybatısına bitişik olarak sonradan yapılmış bir sundurma ile birlikte yer alan sekizgen planlı, tek katlı yapı, kubbe ile örtülüdür. Günümüzde, dıştan kiremit kaplı sekiz yüzeyli kırma çatı içerisine alınmış bulunan kubbesinin sekizgen cepheli kasnağı, beden duvarlarından içeride yer almaktadır. Tüm cepheler dışa taşkın düz bir silme ile sonlanmaktadır. Türbenin kuzey cephesine sonradan bitiştirilerek inşa edilmiş bir yapının içerisinde kalan kuzey duvarında, eksenden doğuya kaymış basık kemerli bir giriş kapısı yer alır. Kapının üzerinde dikdörtgen biçiminde bir niş bulunmaktadır. Yapının doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güneydoğu ve güneybatı cephe eksenlerinde dikdörtgen biçimli parmaklıklı birer pencere bulunur. Güney, güneydoğu ve güneybatı cephelerinin saçak altlarına kare biçimli ikişer yuva açılmıştır. Bu yuvaların, sonradan yapılmış ahşap bir sundurmaya ait olduğu düşünülebilir. Yapının kubbesi doğrudan duvarlara otunnaktadır. Dış cephe düzenlemesi, kapı ve pencere biçimleri içe yansımaktadır. Gün y duvarında sivri kemerli yarım yuvarlak bir mihrap nişi vardır. Diğer duvarlarda eksenlerde dikdörtgen biçiminde birer niş yer almaktadır. Mekanın ortasında, sonradan yerleştirilmiş doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma gövdeli bir sanduka bulunur. Türbenin tüm duvarlarında düzenli örgü ile moloz taş, kubbe kasnağında düz istifle tuğla, tüm iç ve dış duvarlarda sıva, pencere kasalarında ahşap kapı kasa ve kanadıyla pencere parmaklıklarında demir malzeme kullanılmıştır. Yapının kapısının basık kemeri üzerindeki duvarda yer alan, ortasında daire olan altı kollu yıldız şeklinde Mühr-ü Süleyman ‘ı anımsatan kabartma madalyonun dışında herhangi bir süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

Abdullah Çetin Faruki El Müceddidi (k.s.)
Ankara – altındağ – solfasol kabristanı “Miskin Şah”, “Hadimü’l–Fukara”, “Pir”, “Sultan”, “Evlad–ı Kiram” gibi isimlerle de anılan Abdullah Çetin Faruki , 1936 yılında, Siirt ilinin Kasımlı (Verganis) köyünde dünyaya geldi. Babası Muhammed Hamdi Efendi ‘dir. Hz. Ömer (r.a)’in soyundan gelen bir aileye mensup olan Muhammed Hamdi Efendi, Şeyh Varkanısi diye bilinen ve Bitlis şehir merkezinde metfun olan Fethullah Varkanisi (k.s.)’nin akrabalarındandır. Annesi Nazire Suzan Hanım’dır. İlköğrenimini Siirt’ten göçettikleri Bitlis’te tamamlamıştır. 1954 yılında Bitlis’ten Muş’a göç ederler. Bu dönemde yani 1954-1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna seyr ü sülük ederek İslam’a hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir… Hoca Efendi 1957 yılında askerliğini İzmir’de yaptıktan sonra, 1962 yılında ailece Muş’tan Malatya’ya hicret etmişlerdir. Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk hanımı vefat edince ikinci bir evlilik daha yapmış ve bu evliliğinden de iki evlâdı dünyaya gelmiştir. . İlk tasavvuf eğitimini, Siirtli Allame Şeyh Muhammed Hazinin oğlu Arifi billah Şah Alaaddin Fersafi ‘den alan Abdullah Faruki Efendi , uzun zaman Siirt’te bulunan mürşidinin yanına gidip gelmiş; 1982 yılında Ankara’ya, Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol semtine yerleşmiştir. Tasavvuf anlayışı, zengin fakir demeden bütün halk tarafından kabul görmüş ve ehl-i sünnet çizgisinde, Hanefi fıkhına göre sürmüştür. Eğitime büyük önem vermiş, halka dinini öğretirken sünnete tabi olmak gerektiğini sık sık vurgulamış; “Allah Rasul’ünde sizin için çok güzel örnekler vardır” ayetini, bizzat kendisi yaşayarak hayata ·geçirmek için gayret etmiştir. Hayattayken bir çok insan onun sohbetleriyle irşad olmuş ve tasawufun ilahi zevklerini tadmıştır. İrşad faaliyetlerini sohbetlerinin yanında, hazırladığı ilmi eserlerlede sürdürmüş ve “Zahiri ve Batıni Edepler”, “Evrad-ı Şerife-i Farukiyye”, “İslam’da Zikir ve Rabıta”, “Fıkhı Risaleler”, “Salavat-ı Şerife-i Farukiyye”, “Ehl..i Beyt ve On İki imamlar” isim li kitapları yayınlamıştır. “İmam-ı Rabbani’yiAnlamak”, “Mevlid-i Nebevi ve Muhammed Ümmeti”, “Maarif-i Nefs/Nefsi Bilmek ve Terbiyesi”, “Tevhid ve Tasavvuf”, “Sünnet-i Seniyye ve Ras0le İttiba”, “Nefs Terbiyesi ve Sigara”, “Tasavvufi Açıdan imanın Çeşitleri”, “İnsanları Allah’a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı”, “Yurtlarından Çıkarılanlar, Katledilenler ve Hicret”, “Aşura Günü ve Hazret-i Hüseyin (r.a.)”, “Sevgi ve Barış Haritasının Merkezinde Hünkar Hacı Bektaş Veli el-Horasani (k.s.)”, “İlm-i Ledün, Batını ve Zahiri ilimler”, “Tasavvuf Tarihinde Ömeri-Müceddidi Kolu” konulu makaleleri dergilerde yayınlanmıştır. Edebli olmayı, Hakk’ın hoşnutluğunu gaye bilmeyi, sözüne sadık olmayı, ahde vefa göstermeyi, hizmet ehli olmayı, cömert davranmayı, muhtaçlara yardım etmeyi, emaneti korumayı, insanlar ile olan ilişkilerde hakka riayet etmeyi, öfkelenmemeyi, cedelleşme ve tartışmalardan uzak kalmayı, başkalarının ayıp ve kusurlarını araştırmamayı, feraset sahibi, zeki ve ayık olmayı devamlı olarak sohbetlerinde tavsiye ederdi. Abdullah Çetin Faruki hazretleri, diğer gönül sultanları gibi sevenlerinin gönlünde yaşamak üzere 63 yaşında, 11 Kasım 1999 yılında ebedi yolculuğa çıkmış ve kabirleri Solfasol Köyündedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hacı Hasan Burkay (k.s.)
Ankara – Gölbaşı – Hacı Hasan Zamanın büyük Mutasavvıflarından olan Hasaneynil Hüdaverdi (k.s.) hazretleri Bursa’nın Orhangazi ilçesinin Sölez Köyünde Hicri 1350, miladi 1 Ocak 1930 yılında dünyaya teşrif etmişlerdir. İsim ve Mahlası Hasan Burkay ’ın üstâdı olan Şeyh Şerafeddin Hz’leri tarafından Hasan adına ek olarak “Hüdâverdi” adı mahlas olarak eklenmiştir. Hasan Burkay da o günden sonra şiirlerinde ve yazılarında adının yanında “Hüdaverdi” lakabını da kullanmıştır. Kendisi mahlasının nereden geldiğini şöyle ifade etmiştir: “1955 Nisan’ının bir cuma gecesi sabaha karşı üstâdım Şeyh Şerafettin Hz’lerini, bütün ricalullah ile toplanmış bir halde gördüm, beni çağırdılar ve ismimi sordular. Ben de “Sizin verdiğiniz isim “Hüdaverdi” bizim ismimiz “Hasan” dedim. Sonra beni tebrik ettiler ve gittiler.” Babası Hafız Mehmet Hulusi Efendi Hasan Burkay ’ın babası, Hacı İbrahim ağanın oğlu, Hafız Mehmed Hulusi Efendi ’dir. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Hafız Mehmed Hulusi Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarını Selânik’in Karacaova ilçesine bağlı Fuştan bölgesinde geçirmiştir. Mehmed Hulusi Efendinin ilk hocası babası Hacı İbrahim Ağadır. Oğlunu hafız olarak yetiştirmiş, oğlunun dinî eğitimi ve terbiyesiyle bizzat kendisi ilgilenmiştir. Yaşı ilerleyince ticarete başlayan Mehmed Hulusi Efendi bu arada evlenmiş ve bu evlilikten adını Abdullah koyduğu bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ancak bu evliliği uzun sürmemiş ve geçimsizlik nedeniyle evlilik ayrılıkla sonuçlanmıştır. O dönemlerde Mehmed Hulusi Efendi, ikinci defa adı “Hasene” olan bir hanımla evlenmiştir. Bu evliliğinden Fatma adını verdiği bir kız evladı dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim Ağa, torunu Fatma’nın doğumundan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Osmanlı imparatorluğuna isyana kalkışan Yunanlılara karşı, birkaç arkadaşıyla silahlanıp mücadele vermiş, bölge halkına yapılan zulüm karşısında Yunan askerlerini öldürmüştür. Yunan askerlerinin öldürülmesi ve silahlarına el konulmasına karşı, Mehmed Hulusi Efendi , Yunan makamlarınca ismi arananlar listesine geçmiş ve idamla yargılanmıştır. İsmi arananlar listesine geçince bulunduğu bölgeyi terk etme kararı alan Mehmed Hulusi Efendi , Selanik’ten İstanbul’a, oradan da Bursa’ya göç etmiştir. Ailesini de yanına almak istemiş lâkin eşi Hasene Hanım o günlerde Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Mehmed Hulusi Efendi, Bursa’nın Maksem Mahallesinden ev satın almış ve ardından sabunculuğa başlamıştır. Sonrasın da polisliğe akabinde komiserliğe terfi etmiştir. O dönem Bursa ulemasının sıkça uğradığı, kavafiye dükkânı sahibi, İslâm ve sohbet ehli olan Tevfik Efendi’nin Ayşe adında kızı olduğunu duymuş ve bizzat kendisi gidip Allah’ın emri ile Ayşe Hanım’a talip olmuştur. Bu şekilde Mehmet Hulusi Efendi üçüncü evliliğini yapmıştır. Mehmed Hulusi Efendinin evlerine yakın bir yerde tasavvuf büyüklerinden Ahıskalı Ali Haydar (k.s) Efendi ’nin talebesi, Hacı Hafız Sadık Efendi oturmaktadır. Zamanla bu zât ile arasında muhabbet teessüs etmiş ve Mehmed Efendi, belli bir süre sonra Hacı Hafız Sadık vasıtasıyla Ahıskalı Ali Haydar Efendi ’den ders alarak tasavvufa adımını atmıştır. Mehmed Hulusi Efendi , Hocası Ali Haydar (k.s) Efendi’den ders aldıktan kısa bir süre sonra tanışmış ve yaşlı olmasına rağmen hocasıyla birlikte Hacca gitmiş ve orada hocasının bütün hizmetlerini severek yapmıştır. Günlerden bir gün sohbet esnasında şehirlerin bozulmakta olduğundan şikâyet eden Ali Haydar Efendi; “Şehirlerden hicret etmek üzerimize farz oldu” cümlesini sarf etmiş, bu sözün üzerine Mehmed Hulusi Efendi, hocasının bu niyetini emir telakki etmiştir. Akabinde ailesiyle yaşamını sürdüreceği Bursa’nın Uludağ ilçesine bağlı Baraklı köyüne yerleşmeye karar vermiştir. Annesi Ayşe hanım; Son derece dindar, eşine itaatte kusur etmeyen, zamanının neredeyse çoğunu çocuklarının mânevî eğitimine harcayan birisidir. Çocukluğu ve Tarikata İntisabı Hasan Burkay ’ın, annesi ve babasının İslamla hemhâl olup tasavvufi hayat sürmeleri neticesinde, Allah aşkıyla oluşturdukları yuvalarında küçük yaşlardan itibaren o havayı teneffüs ederek büyümesi, ailesinin, Hasan Efendi ve kardeşleri üzerindeki manevi etkilerini ortaya koymaktadır. O kadar ki babasının şeyhi Ali Haydar Efendi tarafından henüz altı yaşındayken kendisine ders verilmesi ailesinin tasavvufla iç içe olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Sonrasında, birkaç yıl geçtikten sonra, Ali Haydar Efendi , dersini yapan Hasan Burkay Efendi ’ye kendi verdiği dersi bırakmasını söylemiş ve şöyle demiştir: “Onun mânevi nasibi bir başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında, nasibi onu arayıp bulacaktır.” Ayşe Hanım bu özellikle Hasan Burkay ’a itinâ göstermiş, oğluna ilahiler ve Türkçe dualar öğretmiştir. Burkay konuşmaya başladığı ilk andan itibaren annesi ona dini telkinlerde bulunarak, “Tevhidi” evladının minik yüreğine ivme ivme işlemiş, oğluna dini hikâyeler anlatarak evladının manevi olarak şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Annesinden çok feyz alan küçük Hasan, bazı zamanlar evde imamlık yapmaya özeniyor ve annesi de hemen arkasına geçip Hasan’ın “cemaatini” oluşturuyordu. Ayrıca küçük Hasan babasıyla birlikte dost sohbetlerine gitmekten de geri kalmıyordu. Tahsili Hasan Burkay, ilkokula Muradiye semtindeki On bir Eylül İlkokul’unda başladı. İlk üç sınıfı burada okuduktan sonra aynı semtte bulunan Onuncu Okula geçti ve oradan da mezun oldu. Ablası Hasene ve annesi sayesinde Kur’an öğrendi. Henüz ilkokul çağında bir çocukken dini bilgiler öğrenmek için gayret sarf etti. İlkokuldan mezun olduktan sonra dükkânda babasına yardımcı oldu. Ancak okumaya ve yazmaya çok meraklı olduğu için küçük yaşlarda hatıra tutmaya, şiirler yazmaya başladı.Hasan Burkay, Bursa Altıparmak Camii imam hatibi Kavalalı Hacı Hafız Emin Efendi’den Kur’an tâlimi ve kırâat dersi almıştır. Sonrasında İnegöl İlçesi, Hoca Köyü imam hatibi Hacı Ahmed Efendi’nin babası, Murat Hocadan da bir süre dini tahsil görmüştür. Burkay, babasının üstâzı Ali Haydar Ahıskalı (1870/1960) vasıtasıyla tasavvuf âlemine adım atmıştır. Bursa Muradiye medresesi müderrislerinden Muhammed Necati Simâvî Hazretlerinin (1859/1957) manevi terbiyesiyle pişerek, Şeyh Şerafeddin Zeynel Âbidin (1876/1936) ve Küçük Hüseyin Efendi ’den (1828/1930) aldıkları feyizle, kemâle ermiştir. Burkay , ilme duyduğu aşkla önce İstanbul’a gitmiş, bir süre sonra Çarşamba Medresesi’nde, bir sürede de Eftalızâde Medresesi’nde farklı hocalardan şerî ilimler, fıkıh vb. dersleri almıştır Her ne kadar Burkay, belli bir süre farklı hocalardan eğitim alsa bile, arapça, tefsir, hadis gibi ilimlerde kesbî diyeceğimiz bir medrese eğitiminden geçmemiştir. Burkay, kendisine intisab edenlerin ifadesiyle ve şeyhlerinin işaretiyle vehbî olarak irşad vazifesine devam etmiştir. Ankara’ya Gelişi ve Hacı Hasan Köyüne Yerleşmesi Askerlik yaptıktan sonra Bursa Ulu Cami civarında billuriye mağazası işleterek kazancını sağlayan Hasan Burkay ’a 1962’den itibaren Ankara yolu gözükmüştür. Kendisi olayı şu şekilde anlatmıştır: “Bir an mana âleminin tezahürleri neticesi, Bursa’dan Ankara’ya gitme arzusu doğdu. Zaten uzun bir zamandır Ankara’ya davet ediliyordum. Böylece 1962 yılında, üstadımın doğum gününe tesadüf eden Zilkadenin üçünde, bir pazartesi gecesi Ankara’ya ayakbastım.” Hasan Burkay, beş yıl kadar Bursa–Ankara arası sık sık gidip gelmiş ve nihayetinde 1967 yılında, Cebeci semtinden bir ev alarak Ankara’ya yerleşmiştir. 10 yıl Cebeci’de ikamet ettikten sonra 1977 yılında şehir hayatından uzaklaşmak için, Ankara’nın Gölbaşı ilçesine 7 km uzaklıkta olan, 120 dönümlük arazinin alınmasına öncülük etmiştir. Bu arazi üzerine evler kurulmuş, yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Hasan Burkay da 1977 yılında adının verildiği köye yerleşmiştir. Tasavvufi Yönü Hasan Burkay hazretleri ;henüz altı yaşındayken babası Hulusi Efendinin hocası Ali Haydar Efendi’den ders almıştır.121 Ancak Hasan Burkay dokuz yaşına geldiğinde hocası Ali Haydar Efendi ona haber yollamış ve dersini bırakmasını isteyerek şöyle demiştir: “O’nun mânevî nasibi başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında nasibi onu arayıp bulacaktır.” Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, bu emirden sonra Hasan Burkay dersini bırakmış ve nasibini beklemeye başlamıştır. Burkay ’ın gerçek anlamda tasavvufla alâkası askerde bir rüyayla başlamıştır. Burkay rüyasında Heybeliada’da iken olan Mehmet Necati Simavi Hz’lerini görmüştür. Kendisi Bursa’ya teşrif etmiş Altıparmak semtinde bir evde kalmaktaymış. Hasan Burkay da rüyasında bu zâtı, kendi evine davet etmek üzere oraya gitmiş, kalabalığın arasından geçmeye çalışırken, kısaya yakın orta boylu, başı büyücek ve sarıklı, üzerinde cübbesi olan bir zât ona eli ile merdivenleri işaret etmiştir. Hasan Burkay kendisine gösterilen merdivenleri çıkmış bir odaya girmiştir. Mehmet Necati Hazretleri seccade üzerinde kıbleye karşı dizleri üzerine oturmuş Kur’an-ı Kerim okumaktaymış. Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’i fakirhanesine davet için geldiğini söylemiş. O da: “Peki, bayram sabahı geleceğim.” demiş. Hasan Hoca odadan çıkarken tereddüt geçirmiş. Bayram amma, hangi bayram? Dönüp tekrar odaya girmiş. Bu defasında Mehmet Necati Simâvî (k.s) Delail-i Hayrat okumaktaymış. Hasan Burkay ona: “Efendim hangi bayram”diye sormuş. O da: “Yarın, yarın.” diye cevap vermiştir. Rüyadan sonra Hasan Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’ye iletmek üzere bir mektup yazmıştır. Mektubu Bursa’da ikamet eden çok sevdiği bir arkadaşına göndermiş ve kendisinden, “Mümkünse mektubu Hazrete kendi elinle teslim etmeni istiyorum” diyerek ricada bulunmuştur. Mektup Hazretin eline geçmiş ve mektubu okuyan kişiye şöyle demiştir: “Bu rüya değil, hakikati görmüştür. O sarıklı, cübbeli zat; Küçük Hüseyin Efendi’dir. Bundan otuz yıl kadar önce bu âlemden göçmüştür. Şimdi bize yardımcıdır. Ona da yardım edecektir. Gidip kendisini ziyaret etsin.” buyurmuştur. Bunun üzerine Hazretin emrine uyan Burkay , ziyareti gerçekleştirmek üzere Eyüp’e gitmiştir. Kabrin yerini nasıl bulacağım diye içinden geçirirken o anda birden rüyadaki Küçük Hüseyin Efendi’ yi karşısında bulmuştur. Küçük Hüseyin (k.s) Efendi bizzat “Buyurun.” diyerek Burkay’ın önünden yürüyerek kendisine yol göstermiş ve türbeye gelince de gözden kaybolmuştur. Burkay, askerliğini bitirdikten sonra Bursa’ya geri dönmüştür. Kendisi 21 yaşına eriştiğinde “Nasibi onu arar bulur.” müjdesi gerçekleşmiştir. Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Efendi’yi dükkânında ziyaret etmiş, birlikte öğlen namazını kılmak üzere Bursa Ulu Camiine gitmişlerdir. Mehmet Necati Simâvî (k.s) ile Hasan Burkay arasındaki bu buluşma maddi âlemdeki ilk buluşmadır.Mehmet Necati Simâvî (k.s) bu ziyaretten sonra Bursa’dan ayrılmış fakat birkaç gün sonra tekrar Bursa’ya dönerek Hasan Burkay’a: “Senin için geldim yavrum” demiştir. Hasan Burkay’da onu ve eşi Safiye Hanımı evinde misafir etmiş, sabah olunca Muradiye Camiinde sabah namazı kılınmış, ardından eve dönülüp kahvaltı yapıldıktan sonra Mehmet Necati Simâvî (k.s) geri dönmüştür. Hasan Burkay’ın ders alması böylece vuku bulmuştur. Şeyh Oluşu Hasan Burkay hazretlerinin henüz 27 yaşında şeyh oluşunun nedenleri arasında kendisinin üveysî şeyhi Şerafeddin Zeynel Âbidin Hazretleri tarafından manevi irşadıyla, vehbî şekilde yetişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Zamanı gelince kendisini emanet ettiği Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Burkay ’ı üç noktada imtihana tabi tutmuştur. Bundan sonrasını Hasan Burkay şöyle anlatmıştır “Muvaffak olduğum anlaşıldı ki, ertesi günü Yıldırım’da bir eve gittik, hocam orada bana “Bugünden sonra ben yokum, sen varsın.” deyip, ders talim etti. Mehmet Necati Simâvî (k.s) dersten sonra şöyle buyurmuştur: “Bundan sonra ben yokum, siz varsınız. Arkanızdaki cemaat bir hayli kalabalık, çünkü bütün sahipsiz yollar, sizde birleşecek.” Hasan Burkay Hazretleri ise hocasına şöyle cevap vermiştir: “Allah razı olsun Hazret, vazifem güzel, ancak bu görevler daha sağlıklı bir kişiye tevdi edilse. Benim mazeretlerim var. Sağlığım yerinde değil. Görevimi gereği gibiyapamamaktan korkarım.” demiştir. Zira Burkay askerdeyken verem hastalığına yakalanmış, henüz sağlığına tam anlamıyla kavuşamamıştır. O an Mehmed Necati Simâvî (k.s)’nin yüzü aydınlanmış, tebessüm etmiş ve yumuşak bir ses tonuyla: “Yavrum, bu vazifeleri veren ben değilim ki geri alabileyim. Vazife size verilmiştir, takdir O’nundur. Siz endişe etmeyin, büyükler yardımcınızdır. Arkanızdan pek çok kişi gelecektir. Şimdiden sizi ve onları tebrik ederim.” diyerek vazifeyi geri alamayacağını açıklamıştır. Şeyhinin bu sözü üzerine Hasan Burkay “O gün bugün hizmette kusur etmemeye çalışıyoruz. Rabbim kusurlarımızla, küsurlarımızla kabul buyursun.” demiştir. Bursa’nın Yenişehir ilçesinde, yaklaşık yetmiş kişinin bulunduğu bir ortamda, hilafetin Hasan Burkay’a verildiğini rahmetli Hafız İsmail Boncuk Efendi şahit olmuş ve bu olayı anlatmıştır. Prof. Dr. Yakup Basmacı Hasan Burkay ’dan şöyle bir olayı nakletmiştir: “ Şeyh Şerafeddin Hazretleri mana âleminde geliyor. Göğüs göğüse uzun süre beraber kaldık. Bende çok değişiklik hâsıl oldu.” diyerek, Burkay’ın manevi bir değişim geçirdiğini ifade etmektedir.Bir başka kaynakta ise 1957 yılında, Mehmed Necati Simâvî (k.s), vefat etmeden önce Hasan Burkay’ı Terziler köyüne çağırmış ve orada özel bir görüşme yapmışlar. Takriben otuz yıl Hasan Burkay’ın hizmetinde bulunan ve Hacı Hasan Köyü’nün o zamanki muhtarı rahmetli Aydın Mendi’nin ifadelerine göre; 1957 yılında Mehmet Necati Simâvî (k.s) vefat edince, cemaat içerisinde bir dalgalanma olmuştur. Kişiler kime intisap edeceklerine şaşırmışlar. Bu arada birkaç yıl geçmiş ve bu süre zarfında Hasan Burkay sessizliğini korumuş, ne zamanki Burkay, rüyasında Mehmed Necati Hazretlerini görmüş ve “hâlâ ne bekliyorsun?” diye uyarılmış. Bu rüya sonrası Hasan Burkay kendisini açıklamıştır. Hasan Burkay , Şeyh Şerafeddin Âbidin Hazretlerinin , Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ve 1958 yılında vefat eden Ahmed Hamdullah Efendi’nin müritlerini de etrafında toplayarak irşad vazifesine devam etmiştir. Çünkü şeyhleri kendi müritlerini Burkay’a teslim etmişlerdir. Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ifade ettiği gibi tüm sahipsiz yollar Hasan Burkay’da birleşmiştir. 1958 yılında aldığı emaneti vefat ettiği 2005 yılına kadar 47 yıl sürdürmüştür. Eserleri Hasan Burkay ’ın basılmış elli tane kitabı vardır. Bu 50 kitabın içinde “Evrad-ı Bahaiyye” ve “El Ediyyet’il Varide” olmak üzere iki arapça eseri mevcuttur. Hasan Burkay’ın eserlerinde içerik olarak daha çok tasavvuf konusu yer almaktadır. Güncel meselelere de fazlaca yer veren Burkay, Allah dostlarının kısa biyografileri ve menakıplarına yer verdiği eserleri de mevcuttur. Hastalığı ve Vefatı Hasan Burkay, uzun yıllar nefes darlığı rahatsızlığıyla mücadele etmiş, Temmuz 2005 de yine nefes darlığına bağlı organ yetmezliği nedeniyle dünya evinden ahiret yurduna hicreti gerçekleşmiştir. Hasan Burkay’ın yerine kimi bıraktığına dair ihtilaflı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre Burkay, yerine şeyh makamında kimseyi bırakmamıştır. Diğer görüşe göre de Burkay, sohbetinde ifade ettiği üzere: “Biz Yakup Bey’i çok severiz. Ben öldükten sonra inşallah yolumuzu o devam ettirecektir” diyerek görevi kime verdiğini açıklamıştır. Lakin bu görevin şeyh makamında mı vekillik makamında mı olduğu konusunda ihtilaf mevcuttur. Kabri kurucusu olduğu Ankara’nın Gölbaşı ilçesi Hacı Hasan Köyünde bulunmaktadır. Kaynak ; Hasan Burkay’ın hayatı, eserleri ve tasavvuf anlayışı , Derya Kasap , Ankara üniversitesi Sosyal bilimler enstitüsü Temel islâm bilimleri anabilim dalı Tasavvuf bilim dalı Yüksek lisans tezi

Kasım Dede – Güdül
Ankara – güdül – türbe tepe Türbesi, Güdül İlçesinin Türbe Tepe denilen yerde bulunan Kasım Baba veya Kasım Dede ile ilgili rivayetlerin dışında, hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Söz konusu rivayetler ise şöyledir: Bu rivayetlerden birincisi “ Kasım Dede ‘nin Genç Osman’ın Bağdat’ı fethi zamanında yaşadığı, Genç Osman Bağdat fethin de iken, Kasım Dede bulunduğu bu yerde (Güdül’de), savaşın çereyanını sezerek, elindeki sopayı yere vurarak “O tarafa, bu tarafa” diye söylendiği” şeklindedir. İkinci rivayet ise “Dede o yoldan geçen askerlere bazlama sunuyor, elindeki birkaç bazlamayı binlerce askere sunduğu halde bu bazlamalar tükenmeksizin devam ediyor.” Onun bu kerametleri halk arasında dilden dile dolaşarak günümüze kadar ulaşıyor. Keramet ehli bir zat olan Kasım Baba ‘nın türbesi, ziya- retgah yeri haline geldiği söyleniyor Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Tiridzade Hüseyin Efendi
Ankara – Samanpazarı – aslanhane camii yanı 1779(1192) Yılında Ankara’da doğdu.1863(1279) yılında vefat etti. İrşad vazifesi yaptığı ve medfun bulunduğu Tekke ve Türbe; Ankara, Saman pazarı, Aslanhane Camii yanı, Aslanhane Mahallesi, Filiz Sokak, 77 Pafta, 141 Ada’dadır. Sağlığında Ankara Şer’iye Mahkemesi sicilinde, 123. sıradaki vakfiyesini 2 Zilkade 1258 senesinde tescil ettirerek, tekke ve türbesini vakıf haline getirmiştir. 28 Haziran 1988 yılında Resmi Gazete 19856 sayı, 48. sayfasında Kültür Bakanlığı Eski Eserler Yüksek Kurulunca koruma altına alınmıştır. Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi Hz’i, Halveti Yolu, Şabaniye Kolu, Altun Silsilesinde Çerkeşli Mustafa Efendi’den sonraki kırksekizinci halkayı tamamlamaktadır. İslami İlimler ve Tasavvuf İlminde birçok alim, halife ve dervişan yetiştirmiştir. Vazifeyi, yetiştirdiği talebelerden Yozgatlı Aziz Ahmet Hakkı Efendi’ ye bırakmıştır. Tiridzade, ismi ile meşhur olması ise, zamanındaki Osmanlı Paşası İzeddin Paşa’nın kırk kişi ile kendisini ziyarete gelmesi üzerine, evinde et suyundan başka bir şey bulunmamakla Cenabı Hakkın ihsanıyla o et suyunun içine ekmek doğrayarak tirit yapıp, Paşa ve mahiyetini doyurması ve hatta erenlerin himmetiyle yemeğin bir kısmının artması olarak rivayet edilmiştir. Bu hadise ile İzeddin Paşa’nın “Tiridzade Hüseyin” demesi ile bu isimle anılır olmuşlardır. Kendisine delileri iyileştirme ve ruhi bozuklukları teskin etme ruhsatı verilmiştir. 1925’te tekke ve türbeler kapatılırken; Türbesi içerisinde bulunan sancağı şerif, el yazma eserler, zikir tesbihleri, virdi şerifler, eski Kuranı Kerimler, âsâlar, tarihi şecere ve silsileler toplatıldı. Etnoğrafya Müzesinde olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde de Tiridzade Türbesi; feyizli ve bereketli bir ziyaret makamıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Hüseyin Nakşibendi
Ankara Günümüzde Samanpazarı’nda Altındağ Belediye Sarayı’nın bulunduğu yerde, Nakşibendi Türbesi bulunuyormuş ve kaynaklara göre bu türbede de, Seyyid Hüseyin Nakşibendi isminde bir gönül erinin kabri varmış. Ankara tarihinde “Nakşibendi Medresesi”, “Nakşibendi Tekkesi” ve “Nakşibendi ilkokulu”ndan oldukça fazla bahsedilir. Özellikle istiklal Savaşı yıllarında Nakşibendi Dergahı Şeyhi Topcu Efendi , oldukça faal bir vatanperverdir. İlk defa, Ankara’da bulunan İngiliz ve Fransız askerlerine karşı, Nakşibendi Medresesi müderrisi ve Nakşi Şeyhi Sadullah Seyhan Efendi isyan başlatmıştır. Belgelerde, Nakşibendi dergahına ve medresesine yapılan vakıflar oldukça fazladır. 1925 yılından sonra bu dergah yıkılmış ve daha sonra yerine Altındağ Belediye Sarayı yapılmıştır. Yol çalışmaları yapılırken, Es-Seyyid eş-Şeyh Hüseyin Nakşibendi hazretlerinin kabrinin nereye taşındığı hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Ahf Şerafeddin Türbesi içinde Nakşibendi şeyhlerinden Buharalı Pirzade Hacı Seyyid Ahmet Efendi’nin kabri vardır. Mezar taşında: Fenadan bekaya eyledi rıhlet ide Hak kabrini ravza-i cennet Tarikatı aliyye-i Nakşibendiyye Salihini izamından Buharalı . , . Pir zade el -hac es-Seyyid Ahmed Efendı nın ruhuna el-Fatiha. Sene 1307 ( 1890) Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Enbiya Dede
Ankara – şereflikoçhisar Fatih dönemi mutasavvıflarındandır. Kabri Şereflikoçhisar ilçe merkezindedir. Enbiya Dede’nin kimliği hakkında İ. Hakkı Konyalı Şereflikoçhisar ilçesinde bulunan ve bir mahalleye de ismi verilen Enbiya Dede’nin Fatih Sultan Mehmed Han’la çağdaş ve türbesinde bulunan diğer mezarında Derviş Noktalı’ya ait olduğunu, Vakıflar Arşivi’nde 254 numarada kayıtlı, Fatih adına 1476 M. yılında tespit edilen Karaman ili evkaf defterlerinde, Enbiya Dede’nin adının geçtiğini zikrederek, Enbiya Dede ve Derviş Noktalı zaviyelerinin bulunduğunu kaydeder. Fatih, Koçhisar vakıflarını yazdırırken, zaviyenin Enbiya Dede ve Derviş Noktalı’nı hayatta olduklarını, Koçhisar’a bağlı Enbiya Dede Köyü ile yine buraya bağlı Buzağulu mezraasının bu zaviyenin vakfı olduğunu da ilave eder. Zaviye binası yıkılmıştır. Yukarıdaki bilgi dışında hayatı hakkında ulaşabildiğimiz yazılı kaynaklarda bir bilgi yoktur. Günümüzde türbe tekrar restore edilmiştir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hüsameddin Ankaravi (k.s.)
Ankara – Ankaralı Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi (k.s.) aslen Ankaralıdır. Melami kaynaklarına göre Hacı Bayram-ı Veli’ni halifelerinden Bıçakcı Ömer Dede ‘den Bünyamin Ayaşi (v.1520), ondan Pir Ali Aksarayi (v. 1527), ondan oğlu İsmail-i Maşuki (v. 1529) ve ondan Ahmed-i Sarban (v. 1545) ve ondan da Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hilafet almıştır. Ahmed Sarban hz’i, doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1470’li yıllarda Tekirdağ ili Hayrabolu ilçesinde doğdu. Ahmed genç yaşında Hayrabolu’dan ayrılarak İstanbul’a gelir ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak Seferi’ne “Sarbanbaşı” (Devecibaşı) olarak katılır. Bu mesleğinden dolayı “Sarban” olarak anılır. Irak seferine giden ordu Aksaray’a uğrar ve burada Pir Ali Aksarayi ile tanışır. Ahmed-i Sarban , 1545 yılında Hayrabolu’ da beka alemine göçer. İlçe merkezinde bulunan kutlu türbeleri halkın ziyaretgahıdır. Sarban Ahmed, divanında kaside, gazel, mesnevi gibi klasik nazım biçimlerini kullanmış, şiirlerinin tamamı ilahi aşkla alakalı olup, tekke edebiyatının en sadık şairlerindendir. Sarı Abdullah Efendi, “Semeratü’l-Fuad”isimli eserindeki bilgilere göre Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi, doğduğu ve yaşamakta olduğu Ankara’ya bağlı Haymana’daki Kutluhan Köyü’nde, cuma ve bayram namazları için bir cami yaptırmaya teşebbüs eder. Cami inşaatında çalışmaları için müridlerini davet eder ve bu davete bölgedeki sipahiler de katılır, inşaatta gönüllü olarak çalışmaya başlarlar. Dönemin Ankara Haslar Voyvodası da, uzun zamandan beri göz koyduğu ve şeyhin oğluna ait güzel Arap atını ister. Şeyhin bu isteği reddetmesi üzerine voyvoda, Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’yi İstanbul’a şikayet eder. Şikayetinde de şeyhin bütün müridlerini ve bazı askerleri başına topladığını, muhtemelen bir isyana hazırlandığını bildirir. Bunun üzerine merkezi yönetim, şeyhin derhal tutuklanıp hapsedilmesini ve hadisenin araştırılmasını ister. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi , hemen tutuklanır ve Ankara Kalesi’ne habsedilir. Ne var ki, ömrü vefa etmemiş ve rivayete göre bir sabah cesedi bulunmuştur. Evliya Çelebi ise “Seyahatname”de ‘ Ankara’da yatmakta olan büyük evliyaların nur dolu mezarları ziyaretlerini bildirirken Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hakkında şu bilgiyi verir: Şeyh Hüsameddin: Ahmed Sarbani halifesidir. Ankara Kalesi’nde hapis iken “Sabah bizi defn edin”buyururlar. Sabahleyin hapishanede kesinlikle insan ve cinden kimse yok iken bir sarı hurma lifi kefenine sarılmış yıkanmış ve kokulanmış olarak bulunur. Bütün Ankara halkı hayretler içinde kalırlar. Hala zaviyesi haziresinde gömülüdür. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve Türbesi: Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve türbesi, günümüzde Haymana ilçesi Kutluhan Köyü yolu üzerindedir. Kutluhan Köyü, Ankara şehir merkezine yakla şık 94 km, Haymana ilçe merkezine ise 48 km uzaklıktadır. Kutluhan ve Altıpınar köy yolu yakınında, düz ve arkeolojik bir alanda bulunan cami, günümüzde yerleşim yeri dışında kalmış ve günümüzde restore edilerek yeniden inşa ediliyor. Caminin batısında ise Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’nin mezarının bulunduğu türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Abalı Baba – Hasan Veli

Seyyit Ali Türbesi ( Şeyh Ebu İshak Kazeruni zaviyesi Türbesi )
Ankara – altındağ – mermerli sokak Ankara şehir merkezinde, Ulucanlar Caddesi’ne dikine merdivenle bağlanan Mermerli Sokak’ta “Şeyh Ebu ishak Zaviyesi” bulunmaktadır. Bu zaviye binasından günümüze sadece bir türbe ulaşmıştır. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri’nde ‘Vakfı Zaviye-i Ebu İshak der-nefs-i Ankara; dekakin der-Koyun Pazarı, … 5, fi sene 50.” Kayıtta belirtildiği üzere zaviyenin Koyunpazarı’da vakıf dükkanı vardır ve yıllık geliri 50 akçedir. Diğer zaviyelere göre geliri düşüktür. 1571 yılında zaviye vakfına Seydi Mehmed ve Mahmud mutasarrıf olup, yıllık geliri 50 akçedir. Ebu İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni, 352/963 yılında Şiraz vilayetine bağlı Kazerun civarında doğmuş, 426/1034 yılında Kazenin’da vefat etmiş ve zaviyesine defnedilmiştir. Ebu İshak Kazeruni, İran’da İslam’ın tebliği için büyük gayret göstermiş, “Şeyh-i Gazi” unvanını almış ünlü bir mutasavvıftır. Kurduğu zaviyede fakir ve zenginleri aynı sofrada toplayarak, yardımlaşma duygusunu ön plana çıkarmış, cihad amaçlı özel birlikler kurmuş, gazalara katılan ve gazi dervişlerden müteşekkil bu birlikle rin özel bayrakları ve askeri mızıkaları bulunur. Dervişleri, delişmen tabiatlı, garip tavırlı ve savaşçı kimselerdir. Ebu İshak, halka hizmeti düstur edinmiş, bekar olarak yaşamış, 24.000 Yahudi ve Mecusi’nin İslam’a girmesine vesile olacak kadar din gayreti içerisinde bulunmuş büyük bir zattır. Vefatından sonra dervişleri gaza ruhunu canlı tutmuş, Kazerin halkı her sene şeyhin alem ve tablını alarak gazalara giderler. İshakiye dergahları genellikle hudut boylarında ve serhatlarda bulunmakta, “Kazeruniyye’; “İshakiyye” ve “Mürşidiyye” isimleriyle de anılmaktadır. Haçlılara ve Bizanslılara karşı önemli birer savaş alanı olan Mısır, Filistin ve Anadolu’da, Hind putperestlerine karşı mücadele eden İslam ordularında sürekli Kazeruni dervişlerine rastlanıldığı kaynaklarda zikredilir. Ebu İshak Kazerunı’nin mezarından alınan bir avuç toprağın, kudurmuş denize atılmasıyla denizin sakinleştiğine dair anlatılan menkıbeye inanıldığı için Şeyh’in kabrinden getirilen bir miktar toprağı yanlarında taşıdıkları rivayet edilir. Onüçüncü yüzyıldan itibaren Anadolu’nun fütuhatında ve imarında görev alan Ebu İshak dervişleri, zamanın sultanları tarafından desteklenir. Yıldırım Bayezid Han tarafından Bursa’da bir zaviye yaptırılır. Ayrıca Erzurum, Konya ve Ankara’da da Ebu İshak zaviyeleri kurulur. Zaman içinde İshakiler, başta Nakşibendilik olmak üzere diğer tarikatlere intisap ederek, tasavvufi hayatlarını sürdürürler. Ankara’da bulunan Ebu İshak Zaviyesi’nin hangi yıl yapıldığına dair kayda ulaşamadık. Ancak Vakıflar Meclisi’nin 20 Haziran 1936 gün 346 sayılı kararında, zaviyenin ”Alemdar” adı ile yad edilen Seyid Ahmed oğlu Seyid Ali tarafından kurulduğu yazılıdır. Halveti dergahı olarak kullanılan Ebu İshak Zaviyesi, zaman içinde yıkılmış, sadece beş mezarın bulunduğu ve sonradan oda içine alınan bir yapı iken; hayırsever, ecdadına ve tarihine saygılı kişilerin girişimleriyle, geleneksel mimariye uygun, kesme taş kullanılarak, kubbeli, girişte mescid kısmı ve geçisinde harim bulunan, zarif ve sanatkarane bir türbe yapılmıştır. Türbenin yapımında emeği geçen her kişiden Allah razı olsun. Anadolu tabiriyle “darısı diğerlerine, Amin.” Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Şah Kalender Veli
Ankara – Çubuk – Sele Horasan’dan Anadolu’ya geldiği rivayet edilen mutasavvıflardandır. Erken Osmanlı dönemi kaynaklarında hayatı hakkında bilgi yoktur. 1307 ve 1320 hicri yılı Ankara Vilayeti Salnamelerinde, Çubuk kazası Sele köyünde, Hazreti İmam Bakır (r.a)’ın sülalesinden Siyam Fakıh ve oğlu Kalender Veli Türbesi olduğu kaydedilmektedir. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtlar Arşivi’nde, Ankara ili, Çubukabad (Çubuk)’a bağlı Sele köyünde ”Kalender Veli Zaviyesi Vakfı” kaydı vardır. Haydar Teberoğlu’nun Kalender Veli hakkında söylenen menkıbelerden yola çıkarak yayınladığı “Kalender Veli Velayetnamesi”nde özetle şu bilgileri verir: Hz. İmam Bakır (r.a.) sülalesinden olup, babasının adı Seyyid Siyami Fakih, annesinin ki ise Gül Zeynep Hatun’dur. 1248 yılında Sele köyünde doğmuş, 1344 yılında ve 93 yaşında vefat etmiştir. Türbesi, 1362-1364 yıllan arasında yapılmıştır. II. Murad Han tarafından bu türbeye, türbedar görevlendirilmiştir. Halk arasında ; Şah Kalender Veli, Kalender Sultan, Kalender Baba, Kalender Veli, Kalender Dede gibi isimlerle anılan bu ermiş kişinin tarihi kayıtlarda zikredilmemesi, onun hayatı ve kişiliğini tamamen menkıbevi anlatımlara bırakmıştır. İlhan Akçay; Kalender Veli üzerine yaptığı araştırmasında, II. Mahmud döneminde düzenlenmiş bir beratın mevcudiyetinden bahsedip, 30 Eylül 1820 tarihli bu beratta, Kalender Veli Türbesi türbedarlığının Kalender Dede evladından olmayan kişilere geçtiğini, bu göreve Kalender Dede evlatlarından olanların atanması husundaki hükme havi olduğunu zikreder. Seyyid Kalender Veli, Hz. Muhammed (s.a.v)’in 5. nesilden torunu olan İmam Muhammed Bakır’ın neslinden gelmektedir. Babası Seyyid Siyamı Faki, Horasan pirlerindendir. Türkistan piri Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin işaretiyle köselelerini atıp Anadolu’ya göç etmişlerdir. Ahmet Yesevi, Anadolu’da Çepni Türkleri’ne yapılan baskılara razı olmadığı için oğlu Kutbettin Haydar komutasında 5 bin kişilik bir ordu gönderir. Bu ordunun içinde Seyyid Siyamı Faki de vardır. Ordu bölgeyi iyi bilmediği için Keskin Tekfuru’na yenilir ve sonunda Seyyid Siyamı , Çubuk’un bugünkü adıyla Sele köyü ne gelerek yerleşir. Seyyid Kalender Veli , Beypazarı ilçesinin Karaşar Beldesi yakınında konar-göçer hayat süren Yağdanı Sultan ‘ın kızı Melek Kız’la evlenir. Rivayete göre Melek Kız’la Kalender Veli’nin nikahlarını rüyalannda Hz. Muhammed (s.a.v) kıymıştır. Bunun üzerine gençler, gerçek hayattaki nikahları Suluca Karahöyük’de Hacı Bektaş Veli tarafından kıyılarak evlenirler. Kalender Veli, erik yiyen babasının boğazında bir eriğin kalması üzerine köy çayına koşar ve suyu elindeki selesine katarak dökmeden getirir ve kerametini gösterir. Köyün eski adı Çevlik Ağzı iken bu olaydan sonra zamanla Sele olarak değişmiştir. Yine rivayete göre Kalender Veli, zaman ve mekanı aşarak Mekke’ye gidip orada cuma namazını kıldırmıştır. Gerek Çavundur ve gerekse Kargın aşiretlerinin imamı olarak kendisini kabul ettirmiş, onlan görüp gözetlemiş, sorunlarını akıl ve mantık çerçevesinde çözmüştür. Aynca Kalender Veli, Doğu Anadolu’daki Terekeme Türkleri’nin de piridir. Zamanla Kalender Veli evlatları tarafından görülüp gözetilmedikleri için bu bağ kopmuştur. Günümüzde Terekeme Türkleri’nin oynadıkları Kalender Barı, vaktiyle pirleri Kalender Veli’yi karşılamak için oynadıkları oyundan kalmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Kalender Veli’nin büyük katkısı olmuştur. Bu yardımlarından dolayı 4. Kılıçarslan, (günümüz de Cücük Çiftliği olarak bilinen) Cücük ve Taşpınar köyleri civarını fermanla ona vermiştir. Kalender Veli ‘nin oğlu Hamdi Sultan , Seyyid Hacı Ali Türabı’nin torunu ile evlenir ve Cücük Çiftliği’ne ev yaparak yerleşir ve zamanla koyun ve sığır sürülerine sahip olur. Günlerden bir gün Kalender Veli ile birlikte Hacı Bektaş Veli, Hamdi Sultan’a “yurdun kutlu olsun” demeye Cücük Çiftliği’ne gelirler. Hamdi Sultan, Hünkar Hacı Bektaş Veli için 300-400 kuzu kurban eder. Hacı Bektaş Veli, bunun üzerine “Hamdi amma da Kuzu kıranmışsın. Bu kadar kuzu kesmene ne gerek var. Bir kuzuyu yememiz için eşin hazırlasın, ben dua edeyim, siz amin deyin ve diğer kuzular dirilsin” der ve sonuçta kuzulardan biri hariç diğerleri dirilir ve ayağa kalkarak yürürler. O tarihten sonra Hamdi Sultan’ın diğer adı Kuzukıran olmuştur. Nitekim Hamdi Sultan’ın soyundan gelen Kargın köyündeki evlatlarının soyadları Kuzu kıran, Büyükkuzukıran ve Özkuzukıran’dır. Kalender Veli’nin çürümemiş bedeni yakın zamana kadar rahatlıkla görülebiliyordu. II. Murad Hüdavendigar zamanın da şimdi Yıldız soyadlı olan aile, Kalender Veli Türbesi ‘ne türbedar olarak görevlendirilmiştir. Gerek Seyyid Siyami ve gerekse Kalender Veli , yaşadıkları dönemde akıl hastalıklarını tedavi ederek bu konudaki kerametlerini göstermişlerdir. Onların ölümlerinden sonra günümüzde de akıl hastaları bu türbeye getirilmekte ve burada tedavi edildiklerine inanılmaktadır. Tedaviden sonra ise hastalar buraya gelerek kurban kesmektedirler. Günümüzde Çubuk ilçesi Sele Köyü’nde bulunan Kalender Veli Türbesi , oldukça bakımlı bir durumdadır. Türbe yapı özelliği itibariyle mimari bir değere sahiptir. Onarımlarda konulan iki ayrı parça kitabe vardır. Kitabede “Binari b. Mustafa…” okunmaktadır. Binari Bey, Osmanlının ilk yıllarında bölgede hakim beylerden olup, Ulu Bejin oğlu, İskender Beyin babasıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri 1. cilt , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Soğukkuyu Türbesi
Ankara – nallıhan – soğukkuyu köyü Soğukkuyu, günümüzdeki idari bölünmeye göre Ankara ili, Nallıhan ilçesine bağlı bir köy yerleşimidir. Türbe, köyün güneybatısında meyilli bir araziye yerleştirilmiştir. Eğimli arazi üzerine kare planda inşa edilmiş olan kubbeli yapının beden duvarları yığma moloz taş olup dıştan kaba yontu ile kaplanmıştır. Moloz aralarına akustiği sağlamak amacıyla bol miktarda testi yerleştirilmiştir. Kubbe kırmızı harman tuğla ile örülmüştür ve üzerindeki sıva dökük vaziyettedir. Türbe yapısının girişi batıdandır. Yuvarlak kemerli ve kesme taş söveli ahşap kapısı bugün yerinde yoktur. Kapı portalı 1 m dışa çıkıntılıdır. Türbe içinde her cephede oldukça büyük kemerli birer nişi vardır. Nişlerin kemerli kısımları kesme taştır. Kemerlerin hemen üstünden kubbe başlamaktadır. Harman tuğla ile örülmüş kubbenin etek kısmında, kemerlerin üzerinde aydınlatmayı sağlayan dikdörtgen biçiminde 4 adet küçük pencere açılımı vardır. Pencerelerin altında sıvaların sağlam kalan yerlerinde geometrik ve bitkisel motifli kalem işleri göze çarpar. Kemer araları üçgen geçişlidir. Her üçgenin üst kısmında kemerli küçük bir niş vardır. Üçgenler beden duvarlarının dış kısmından dikdörtgen prizma şeklinde çıkıntı teşkil eder. Güneybatı köşedeki üçgen üzerinde boya ile yazılmış Arapça kitabe görülür. Güney duvarındaki büyük kemerli niş içerisinde yarım silindirik formlu basit mihrap yer alır. Mihrabın üst kısmındaki kemer kesme taştır. Türbe içi kısmen kaçak kazılara maruz kalmış olup yığma toprağı taşıyan köşeli ahşap hatıllar ortaya çıkmıştır. Batı kısmında, kapı eşiğinin hemen önünde 2,5 m derinliğinde çukur açılmıştır. Kaçak kazı ve rutubet tehlikesi bulunan yapının Selçuklu veya Osmanlı‟nın ilk dönemlerine ait bir eser olduğu düşünülmektedir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi

Cafer Sadık Türbesi – Nallıhan
Ankara – Nallıhan – nallı kozlu yaylasında Tapduk Emre’nin müridi olan Cafer Sadık türbesi Nallıkozlu köyünde iken köy Gökçekaya Baraj Gölü suları altında kalmadan önce aynı köyün yaylasına nakledilmiştir. Şeyh Cafer Sadık sağlığında çok sert bir mizaca sahiptir. Bir düğünde davul çalınmasından rahatsız olmuş ve davulu kaptığı gibi Sakarya’nın öteki yakasına atmış. O gün bugündür Nallıkozlu, Ömerşeyhler ve Emremsultan köylerinde düğünlerde davul çalınmaz. Türbe çevresinden çalı çırpı alınmaz, odun kesilmez.

Bacım Sultan
Ankara – NALLIHAN – TEKKE KÖY Bacım Sultan, Tabduk Emre’nin kızıdır. Halk arasında ve bazı yayınlarda Sincan ilçesi Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ile Bacım Sultan karıştırılır. Fatıma Bacı , Tabduk Emre ‘nin kızı olarak gösterilir. Fatıma Bacı, Mahmud Seydi ‘nin kızı ve Hacı Tuğrul Baba’nın torunudur. Rivayetlere göre bir Türkmen atası olan Hamza Sultan, Nallıhan ilçesine bağlı Tekke Köyü’ne yerleşir. Hamza Sultan’ın oğlu Hulbiye, evlilik çağına gelince Hamza Sultan, oğluna eş olarak Tabduk Emre’nin kızı Bacım Sultan’ı uygun görür ve dünürlük yapar. İki tarafın da uygun görüşü üzerine iki gencin evliliğine karar verilir. Düğün haftası kurulur ve düğün alayı Tabduk Emre ‘nin dergahına varır. Tabduk Emre’den “destur” alınarak, Bacım Sultan gelin alayı eşliğinde Tekke Köyü’nün Erenler mevkiine gelir. Öğle namazı vaktinin daralması üzerine gelin alayı mola verir. Öğle namazı kıldıktan sonra bakarlar ki gelin Bacım Sultan yoktur. Alayın ileri gelenleri telaşa düşerler ve Hamza Sultan’a acele bir haberci gönderirler. Haberci Bacım Sultan’ın köye gelmediğini öğrenir ve gelin alayına geri döner. Bunun üzerine Tabduk Emre’nin huzuruna bir elçi gönderirler. Haberci durumu Tabduk Emre’ye anlatır. Tabduk Emre ise hiç telaşa düşmeden, sanki haberdarmış gibi şu cevabı verir: “Gelin (Bacım Sultan) yerini buldu. Orada arayın.” Bu söz üzerine haberci gelin alayına gelir ve Tabduk Emre’nin buyruğunu söyler. Bu buyruk üzerine gelin alayındakiler köye gelir. Çevreyi araştırırlar ve görürlerki Bacım Sultan, köyün yakınında bulunan tepedeki bir ardıç ağacının altında oturuyor. Davetliler ve köy ahalisi Bacım Sultan ı görünce sevinir. Yanına giderek Bacım Sultan’ı, Hamza Sultan’ın evine götürmek isterler. Bacım Sultan: – “Ben buraya kadar geldim. Oğlunuz da buraya gelsin” diye cevap verir. Bacım Sultan’ın bu isteğini damad Hulbiye’ye bildirirler. Bu istek üzerine Hulbiye Sultan, Bacım Sultan’ın yanına gelir ve evine getirir. Bacım Sultan daha sonra köyde odalar açarak, gelen gidenlere yemekler ikram eder; misafirlerine daima ikramda bulunur. Bu sebeple de bu köye “Tekke” adı verilir. Bu türbe Tekke Köyü içerisindedir. Tekke Köyü‟nün ilçe merkezine uzaklığı 14 km olup köylerin dizilişine göre Ermem sultan Köyü ortada, Yunus‟un mezarının bulunduğu Sarıköy sağda ve Bacım Sultan‟ın yattığı Tekke Köyü solda yer alır. Rivayete göre Bacım Sultan‟ın evinin odaları açık ve gelene gidene baktığı için bu adı almıştır. İçerisinde Bacım Sultan‟ın, eşinin, iki çocuğunun ve hizmetkarının sandukaları vardır. Üstü çatı olan türbenin 200 metre kadar aşağısında bir kuyu bulunmaktadır. Kuyunun suyu tuzludur. Bazı rivayetlere göre düğünden belli bir süre sonra Tapduk Emre ve yakınları hem dünürleri ziyaret etmeye hem de kızlarını görmeye giderler. Çevrede buna kız ardına gitme denir. Babasının geldiği haber verildiğinde Bacım Sultan hamur yoğurmaktadır. Haberi alınca elleri hamurlu babasını karşılamaya koşar. Yolda ellerinin hamurlu olduğunu fark edince ellerini yolunun üstündeki otlara sürer ve elini sürdüğü yerlerden su çıkar. Bacım Sultan ellerini bu suda yıkayarak babasını karşılamaya gider. Bugün yörede yaşayanlar suyun bulunduğu yere Hamurlu Su Kuyusu demektedir. Türbeye gelen ziyaretçiler ve hastalar bu suyla yıkanmakta veya içmektedirler. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Nallıhan’nın Kırsal Turizm Stratejisi ,

Ulubatlı Alemdar Hasan Baba
İstanbul – Fatih – Kırma Tulumba sokak İstanbul kuşatmasında katılan mutlu komutanlardan biridir.

Topçu Hasan Ağa
İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) Ali baba türbesinin olduğu yerde. Topçu Hasan Ağa hakkında kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Kendisinin İstanbul kuşatmasına katıldığı, bu esnada Osmanlı ordusunda Topçubaşı olarak bulunduğu, dolayısıyla Ni’melceyş olduğu bilinmektedir. Fetih gazilerindendir. İstanbul .alındıktan sonra bir müddet daha yaşamıştır. Hacca gitmiş, bugünkü Cankurtaran civarında bir de mescit inşa ettirmiştir. İki katlı ve ahşap olan bu mescit, XX. yüzyıl başlarına kadar ayaktaydı. Zamanla mescidin etrafında bir mahalle teşekkül etmiş ve mescidin adından dolayı mahalleye Seyyid Hasan Ağa Mahallesi adı verilmiştir. Bu mahallenin ve mescidin varlığını Osmanlı arşiv kayıtlarından da öğrenmekteyiz. Mescidin ve Hasan Ağa ‘nın kabrinin olduğu yerden tren yolu geçmesi sebebiyle mescit ve türbe ayakta değildir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri vaktiyle, Cankurtaran tren istasyonunun olduğu geçidin altında, yol kenarında bulunan Fatih’in gulamından (özel hizmetçi) bir Ni’melceyş olan Ali Baba ‘nın kabrinin yanında bulunmaktaydı. Ancak tren yolunun yapımı sırasında Ali Baba’nın kabri muhafaza edildiği halde Topçu Hasan Ağa’nın kabri ve mescidi ortadan kalkmıştır. Topçu Hasa Ağa ‘nın adını taşıyan mahallenin adı değişerek Cankurtaran olmuştur. Süheyl Ünver, bu civarda 40 kadar fetih şehidi kabri bulunmasına rağmen 50’li yıllarda kendisinin tespit edebildiği kabirlerin sayısının 12 olduğunu belirtmektedir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri yerinde olmamakla birlikte yanında bulunan Ali Baba ve civardaki şehitler ziyaret edilebilir. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Tayyip Zühdü Şahin Efendi
Trabzon – Çaykara – Akdoğan köyünde medresesinin yanında Müderris ve alim Tayyib Zühdü Efendi , Trabzon’un Çaykara ilçesi Akdoğan köyünden (Hopşera-i Ulya Köyü) Hacı Ali oğlu Hacı Hasan oğlu Hacı Mustafa oğlu Hacı Ömer oğlu Hacı Osman Hilmi Efendi’nin oğludur. 1867 yılında Akdoğan köyünde dünyaya gelmiştir. Bu köyde müderris olan babası Hacı Osman Hilmi Efendi’den okuyup icazet almıştır. Babasından sonra Hopşera-i Ulya müderrisliğine tayin edilmiş ve ömrünün büyük bir bölümünü kendi köyündeki medresede görev yaparak geçirmiştir. Bir ara Of merkez müderrisliği ve Of bölge müfettişliği görevlerinde de bulunmuştur. Babası ve hocası olan merhum Osman Hilmi Efendi, kendisi gibi, bölgede çok sayıda alimin yetişmesine vesile olmuş çok kıymetli bir müderris, mürşid ve alim bir kişi idi. Kucunga (Akdoğan Köyü) medresesini ilk defa o inşa etmiş ve bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmıştır. Çok sayıda ilim erbabı yetiştirmiştir. Babasından sonra oğlu Tayyib Efendi bu medreseyi yenileyerek bugünkü duruma getirmiş ve kendisi de bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmış, büyük alimler yetiştirmiştir. Son zamanlarda eskiyen medrese köylüler ve bu köyden olup Erzurum’da tüccar olan Hafız Nazım Okur tarafından restore edilerek yenilenmiştir. Tayyib Zühdü Efendi ‘nin babası Hacı Osman Hilmi Efendi, muttaki, tasavvufi halvete de girmiş, fakat bu yönünü kimseye açıklamamıştır. İlim sahibi, mert ve cesur bir kişi idi. Torunlarının anlattığına göre, oğlu Tayyib Zühdü Efendi’yi Koçiyos Mahallesi sakinlerinden Müftüzadelerin kızı Amine Hanım’la nişanlamıştı. Müftüzadelerin Kondu köyünden Cansızoğlulları ile hısımlıkları varmış. O yıllarda eşkiyalık yaygın olarak da kol geziyordu. Hacı Osman Efendi bir gün Of’tan yaya olarak Çaykara’ya giderken, Kondu nahiyesinde yola yakın olan Cansızoğulları konağına yaklaşınca, konağa mensup birkaç eşkiya, Hacı Osman Efendi’nin yolunu kesmiş ve kendisinden, oğlu Tayyib’in, nişanlısı Amine Hanım’ın nişanını bozmasını, onu kendilerinin gelin yapmak istediklerini ifade etmiş ve bunu yapmadığı takdirde kendisini öldürecekleri tehdidinde bulunmuşlardı. Soğukkanlılıkla onları dinleyen Hacı Osman Efendi, onlara demiş ki:”Bana biraz izin verin, şöyle bir kenara çekileyim, sonra size cevap vereceğim:’ Onlar da “pekiyi olur” demişler ve izin vermişler. Hacı Osman Efendi kenarda müsait bir yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra, eşkiyanın yanına dönerek şöyle demiş. “Hayatta üç şeyde hevesim vardı; Biri alim olmak, diğeri hacı olmak. Üçüncüsü şehid olmak. ilim sahibi olmayı Allah Teala bana nasip etti. Hacı da oldum. Üçüncü isteğimin gerçekleşmesi için buyurun” dedikten sonra kollarını iki yana doğru açarak onlara meydan okumuştu. Fakat onun bu cesareti karşısında büyülenen eşkiya kendisine dokunmayıp serbest bırakmışlar. Ancak, ne gariptir ki, bir zaman sonra devlet hakimiyeti yeniden kurulunca, eşkiyanın temizlenmesi emri çıkmış ve jandarmalar anılan kişilerin evi önünde pusu kurarak, kurnazlıkla o evden beş eşkiyayı tek tek kapıya çıkarmayı başararak hepsini aynı yerde öldürmüşlerdi. Bu olay, bir ilim adamına yapılan zulmün akıbetini göstermesi bakımından son derece enteresandır. Düşündürücü ve ibret vericidir. Hacı Osman Efendi ve oğlu Tayyib Zühdü Efendi, bir Cuma günü yayladan köye inerken öğle vakti Görnek mevkiine gelince Hacı Osman Efendi: “Burada Cuma namazını kılalım” demiş, bunun üzerine oğlu Tayyib Zühdü Efendi, Cuma namazını kılmanın şartları gerçekleşmediğini, şartlardan birinin cami, diğerinin cemaat bulunması, dolayısıyla şartlar gerçekleşmediği için Cuma namazını kılmaları gerekmediğini söyleyince, Hacı Osman Efendi, şu cevabı vermiş: “Evet farz olmadığı için Cuma namazı kılmayabiliriz. Fakat kılarsak Allah Teala, bize ‘niçin kıldınız’ diye sormaz. Ama ‘niçin kılmadınız’ diye sorabilir:’ Tayyib Zühdü Efendi, akıllı, hoşgörülü ve dirayetli bir zattı. Uzun boylu, aksakallı, çok temiz giyinen, bakımlı, titiz bir insandı. Her şeyi özeldi. Eşyasını kimseye elletmezdi. Tuvaletinin mandalı bile ayrı idi. Çaykara Merkez Camii’nde bir gün vaaz ederken, vaazında, ziraatla uğraşıp Ramazan orucunu tutmakta zorlanan çiftçilerin oruç tutmayabileceklerini söylemişti. Bu fetvası büyük bir tepki görmüş ve şikayet konusu olmuştu. Bu vesile ile Samsun Şer’iye Mahkemesi’ne şikayet edilmiş ve şikayet üzerine, ifade vermek için mahkeme kendisini Samsun’a çağırmıştı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra anılan mahkemeye giderek ifade vermiştir. Mahkemede verdiği ifadede haklı bulunarak ilmi kudreti, mahkeme heyeti tarafından takdir edilmiş ve Of-Çaykara medreselerinin müfettişliğine tayin edilmiştir. Tayyib Zühdü Efendi yörede Hopşera-i Ulya, yukarı Hopşera müderrisi olarak tanınmaktaydı. Daha sonra bölgedeki medreselere müfettiş tayin edilmiştir. Bir ara Of merkez vaizi olarak da görev yapmıştı . Tayyib Zühdü Efendi, devrinin en büyük alimlerindendi. Defalarca icazet vermiş ve Türkiye çapında değerli , ehliyetli ve muktedir din adamları, müderrisler yetiştirmiştir. Uzun yıllar babasının medresesinde müderrislik yapmıştır. Babası gibi çok sayıda icazetler vermiş ve büyük alimler yetiştirmiştr. Vefatı Merhum Tayyib Zühdü Efendi hazretleri, 1940 yılında yakalandığı amansız bir mide rahatsızlığından (muhtemelen mide kanserinden) kurtulamayarak 73 yaşında iken , bir Ramazan ayı Kadir gecesinde vefat etmiştir. Yeri cennet, makamı ali olsun! Amin . Kabri, babası Hacı Osman Efendi’nin kabrinin yanında , ders okuttukları medresenin arka kısmındadır. Şefaatlerini dileriz. Amin , amin , amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Tahirü’l Mevlevi ( Olgun )
Seyyid Yahya Sezai Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000

Sekbanbaşı Hacı Ferhad Ağa
istanbul – fatih – hacı ferhad ağa camii Fetih ordusuna mensup Sekbanbaşılardan biridir. gazilerden ve Zeyrek’teki Sekbanbaşı budur. Fakat mescid, yıkılmıştır. Mescidini yaptıran zat zamanla harap olup Ferhat Ağa’nın kabri de yıkılmış ama sonra yeniden yapılmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sadrazam Mahmut Paşa-ı Veli
İstanbul – Fatih – Nuruosmaniye camii karşısındaki Mahmud paşa camii avlusu Çandarlı Halil Paşadan (v. 1453) sonra onun yerine göreve gelen Osmanlı sadrazamıdır. Aynı zamanda ”Adni” mahlası ile şiirler yazan bir şairdir. Kökeni ve Osmanlı’ya hangi yolla geldiği hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak devşirme olduğu kesindir. Aslına dair Hırvat, Rum, Sırp, Bulgar olduğu gibi rivayetler varsa da ailesinin Sırp Despotlarından Angelilere mensup bulunduğu görüşü daha çok kabul görmüştür. Babasının kasap, kendisinin ise önceleri rahip olduğu görüşünden de söz edilir. 1427 yılı dolaylarında annesi ile birlikte Semendire’ye giderken Osmanlı beylerinden Mehmed Ağa tarafından esir alınır. Bir müddet Mehmed Ağanın himayesinde eğitim gördükten sonra keskin zekası sebebi ile saraya sunulur. Edirne Sarayı’nda aldığı eğitimden sonra 1451’de Ocak Ağalığı’na getirilir. Bu sebeple İstanbul kuşatması esnasında Fatih’in yanında yer almış bir Ni’melceyş’tir. Kuşatma sırasında surların Edirnekapı bölgesinden Yedikule’ye uzanan kesiminde görev aldı. Fakat görevinin mahiyeti tam olarak bilinmemektedir. Kendisi başarılı bir devlet adamı, diplomat, şair, Osmanlının ilk devşirme sadrazamı ve halk tarafından sevilen, hatta velayetine hükmedilen biridir. Aslında onu diğer Mahmud Paşalardan ayırmak için kullanılan lakabı da budur: Mahmud Paşa-yı Veli . O kadar ki kaynaklara göre hiçbir Osmanlı vezirinde bulunmayan özelliklere sahiptir. İstanbul’da bir semte adını verebilmesi (Mahmutpaşa) ve bu semt adının günümüze kadar devam edebilmesi, bir ceza sonucunda katledilmesine rağmen kendisine duyulan sevgi ve hürmetin büyüklüğünü göstermektedir. Nitekim mezar taşında yazan “Sadıku’s-Sultan, mazlumen, merhumen, şehıden, saıden” gibi ifadeler bu kabildendir. Yaptırdığı Mahmutpaşa Camii (1463), İstanbul’un fetihten sonraki ilk eserlerindendir. Mahmud Paşa aynı zamanda hamam, mahkeme, mekteb, medrese, imaret, kütüphane, çeşme, Kürkçü Hanı, tekke ve 265 dükkandan ibaret bir çarşı.inşa ettirmiştir. Sadece İstanbul değil, Ankara, Bursa, Edirne, Hasköy ve Sofya gibi şehirlerde de eserleri vardır. Eşrefoğlu Rumi’nin müntesibidir. Derviş-meşreptir. Şiirlerinde darb-ı mesellere ve örf adetlere ağırlıklı olarak yer vermiş, büyük İran şairlerine nazireler yazmıştır. Can u başa kalmasun tilemde canan isteyen Mübtela olsun gönülden derde derman isteyen Talib-i cennet olan etsün ser-i kuyın makam Zülfinün küfrini din edinsün iman isteyen Lale-veş sahn-ı çemende komasun elden ayağ Gülistan’da kendüyi gül gibi handan isteyen Mahmud Paşa Türbesi ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Onsekiz Sekbanlar Şehitliği
İstanbul – fatih – Şehzade camii karşısında Bu kelime Farsçadır: Köpeğe bakan demektir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin maiyetinde gelip fetihte şehid. düşen 18 Sekban’dır. Orduda rütbe alarak asker olmuşlardır. 18 Sekbanların kabirleri, yerleri yangınlar sonucu belirsiz olmuş, sonradan tamir ve ihya edilmiştir. Sekbanlar kethudası Hızır-oğlu Hamza’nın kabir taşında şu kitabe vardır; diğer sekbanlarda kitabe yoktur: Hüvel Hallakul baki Kethüdayı, şühedayı sekban Hamza bin Hızır Hazretlerinin ruhuna Fatiha. Sene: 857. Fetih günü surdan Sekbanbaşı Hamza’nın kumandasında Şehzadebaşı’nda Belediye Nikah Dairesi’nin Önünde şehid düşen 18 Sekbanların hepsi adına şöyle bir kitabe yazılmıştır: ‘’Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleriyle maan teşrif buyurup bu mahalde şehiden vefat eden on sekiz nefer Sekban AIeyhirrahmeti vel gufrari Hazreterinin ruhu pür fütuhlarına el fatiha’’ Peygamber Efendimizin Ni’me’l-Ceyş medh ü senasına mazhar olan bu mutlu askerlere başı sıkılanlar ve bir işin olması için ihlas ile kabirlerin! ziyaret edip, hürmet ediliyor. 18 Sekbanlar’ın içinde Fatih devrinde yaşamış, Bukağılı Dede’nin kabri de bulunmaktadır. Kabri 1953 yılı İstanbul fethinin 500. fetih yılı münasebetiyle İstanbul Belediyesi tarafından tamir ettirilmiş ve başucuna şu kitabe yazılmıştır: Fatih Devrinden Bukağılı Dede (1953) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Muhammed Cemaleddin Halveti ( Çelebi Halife )
Suriye – Şam yakınlarındaki tebük koruluğunda – Hacıların geçtiği yol üzerinde Çelebi Halîfe diye meşhur olan Cemâl-i Halvetî ’nin tam adı Ebü’l-Füyûzât Muhammed b. Hamîdüddin b. Mahmûd b. Muhammed b. Cemâleddin el-Aksarâyî’dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Tomar-ı Turuk-ı Aliyye ve Osmanlı Müellifleri’nde Amasya’da doğduğu kayıtlı ise de diğer kaynaklar onun Aksaray’da doğduğunda birleşirler. İlk tahsilini doğduğu yerde yaptıktan sonra İstanbul’a gitti. Medrese ilimleriyle meşgul olurken tasavvufî hayata meyletti. Sefîne’ye göre (III, 230) Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden olup Hacı Halîfe diye tanınan Seyyid Abdullah el-Kastamonî’ye intisap etti. Sülûkünü tamamladıktan sonra icâzet aldı. Bir müddet sonra içinde duyduğu tatminsizliği gidermek için yollar aramaya başladı. Önce Karaman’da olduğunu duyduğu Alâeddin Halvetî’nin müridi Abdullah Karamanî’ye, onun vefatından sonra da Tokat’a giderek Ümmî Şeyh Tâhirzâde’ye intisap etti. Nefeḥâtü’l-üns ve eş-Şeḳāʾiḳ’ta Tokat’ta yaşadığı çetin riyâzet hayatı ile ilgili dikkat çekici bilgiler vardır. Daha sonra Bakü’de bulunan Halvetiyye’nin ikinci pîri Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî’den istifade etmek üzere yola çıktı. Onun vefat haberi üzerine Molla Pîrî diye bilinen halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincânî’ye intisap etti. İcâzetnâmesini aldıktan sonra bir süre Amasya’da hizmet veren Cemâl-i Halvetî, II. Bayezid ve Koca Mustafa Paşa’nın daveti üzerine İstanbul’a geldi. Önce Ayvansaray’da Gül Camii’nin yanında, daha sonra da Kocamustafapaşa’daki dergâhta postnişin olarak irşad vazifesinde bulundu. Padişah tarafından veba hastalığına yakalananlara dua etmesi için kırk dervişiyle beraber hacca gönderilen Çelebi Halîfe, yerine Sünbül Sinan’ı vekil bırakarak yola çıktı. Yolda Tebük yakınlarında vefat etti. Vefatına, “kad mâte şâh-ı evliyâ” (899) cümlesi tarih olarak düşürülmüştür. Cemâl-i Halvetî’nin tasavvuf tarihi ve Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce açısından en önemli özelliği, Halvetiyye tarikatının İstanbul’daki ilk büyük temsilcisi olmasıdır. Hüseyin Vassâf’a göre İstanbul’da ilk Halvetî âyinini Cemâl-i Halvetî icra etmiştir (Sefîne, III, 229). Tasavvuftan başka tefsir ve hadisle de meşgul olan ve aynı zamanda şair olan Çelebi Halîfe kısa zamanda İstanbul’un meşhur şeyhlerinden biri olmuştur. II. Bayezid’in Amasya valisi iken onunla tanışması, valinin kapıcıbaşısı Mustafa Ağa’nın (Koca Mustafa Paşa) şeyhe mürid olması, onun İstanbul’daki durumunu hazırlayan sebeplerin başında sayılmalıdır. “Mefhar-ı aktâb-ı devrân” diye anılan Cemâl-i Halvetî, Envârü’l-ḳulûb adlı risâlesinin ilk satırlarında İsrâ sûresinin 70-72. âyetlerini naklettikten ve bu âyetlere işârî izahlar getirdikten sonra tasavvufî hayattaki yedi mertebeyi bunlara dayandırmıştır. Bu mertebeler şunlardır: Sadr, kalb, ruh, sır, fenâfillâh, hayret, fenâ fi’l-fenâ. Ona göre bu mertebeler sırayla şu seyir çeşitleri ile ilgilidir: Seyr ilellah, seyr lillâh, seyr alellah, seyr billâh, seyr maallah, seyr fillâh, seyr anillâh (Harîrîzâde, I, vr. 247b-254b). Aynı risâlede Mü’minûn sûresinin ilk on bir âyetinden hareketle atvâr-ı seb‘a diye meşhur olan yedi tavrı açıklamıştır. Bu tavırlar şunlardır: Sadr, kalb, ruh, sır, tevhid-sırrü’s-sır, hayret, fenâü’l-fenâ – cem‘u’l-cem‘. Bu tavırlar açıklanırken başka âyet ve hadisler de delil olarak gösterilmiştir. Mü’minûn sûresinin, “İşte onlar, temelli kalacakları firdevs cennetine vâris olanlardır” meâlindeki 11. âyetini açıklarken dört çeşit cennetten bahsetmiştir. 1. Cennetü’l-ef‘âl. Cennetü’n-nefs diye de adlandırılan bu cennet amel-i sâlihlere karşılık maddî arzuları tatmin eden bir cennettir. 2. Cennetü’l-vârise. Cennetü’l-ahlâk adını da alan bu cennet Hz. Peygamber’e samimi olarak tâbi olmakla kazanılır. 3. Cennetü’s-sıfât. Cennetü’l-kabz diye de adlandırılan bu cennet ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden meydana gelir. 4. Cennetü’z-zât. Cennetü’r-rûh diye de adlandırılır. İlâhî cemâlin müşâhedesiyle iç içe olan bu cennet ancak tezkiye, tasfiye ve tecliye ile gerçekleşebilir. Halifeleri Cemâl-i Halvetî’nin Sünbül Efendi’den başka meşhur halifeleri şunlardır: İdris Efendi, Cemal Efendi, Kasım Efendi, Alâeddîn-i Uşşâkī, Hayreddin Tokadî, Üveys Dede, Cemşâh-ı Karamânî, Sinân-ı Erdebîlî, Muslihuddin Efendi, Selâhaddin Efendi, Bayezid Halîfe, Ali Dede, Dâvud Dede (Hüseyin Vassâf, III, 233). Cemâl-i Halvetî’nin kurucusu olduğu Cemâliyye tarikatı Halvetiyye tarikatının dört ana şubesinden biridir. Cemâliyye’den Sünbüliyye, Şâbâniyye, Assâliyye ve Bahşiyye adlı dört tâli kol doğmuş, bunlardan Şâbâniyye birçok alt kola ayrılmıştır. Eserleri Cemâl-i Halvetî Osmanlı döneminde en çok eser yazan sûfîlerden biridir. Bundan dolayı onu sadece Halvetiyye’nin değil genelde tasavvuf ve tarikat kültürünün tanınması ve yaygınlaşmasında eserleriyle katkıda bulunan sûfîlerden biri olarak görmek gerekir. Eserlerinin hemen hepsini Arapça olarak kaleme alan Cemâl-i Halvetî’nin risâlelerinin çoğu bazı sûre ve âyetlerin tasavvufî tefsir ve yorumlarıyla ilgilidir. 1. Tefsîrü’l-Fâtiḥa ve’ḍ-Ḍuḥâ. 2. Risâletü hüviyyeti’l-muṭlaḳa. 3. Teʾvîlü “ḥubbü’d-dünyâ reʾsü külli ḫaṭîʾetin” (bu üç eser Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1352’de kayıtlı mecmua içindedir). 4. Kitâbü’n-Nûriyye. Âyetü’l-kürsî’nin tefsiridir (bu eser ve bundan sonraki on bir eser Süleymaniye Ktp., Lala İsmâil, nr. 686’daki mecmua içindedir). 5. Risâletü’l-kevs̱eriyye. Haşr sûresinin son âyetlerinin atvâr-ı seb‘a açısından tefsiridir. 6. Envârü’l-ilâhiyye. 7. Risâletü’l-İslâmiyye. Ferîdüddin Attâr’a ait bazı beyitlerin şerhidir. 8. Sirâcü’s-sâlikîn ve minhâcü’ṭ-ṭâlibîn. Müellif eseri önce Türkçe yazmış, daha sonra Arapça’ya çevirmiştir. 9. Envârü’l-ḳulûb li-ṭalebi rüʾyeti’l-maḥbûb. İsrâ sûresinin 70-73. âyetlerinin tefsiridir. 10. Esrârü’l-vuḍûʾ. Yedi fasılda abdestin sırları anlatılır. 11. Risâletü’r-raḥîmiyye. Eûzü besmelenin izahına dairdir. 12. Maḳāle tevs̱îḳıyye ve risâle tevḥîdiyye. Molla Câmî’nin kelime-i tevhidle ilgili bir beytinin şerhidir. 13. Ḥabbetü’l-maḥabbe. 14. Şerḥu erbaʿîne ḥadîs̱en ḳudsiyyen. Kırk hadîs-i kudsînin şerhini ihtiva eder. 15. Teʾvîlâtü erbaʿîne ḥadîs̱en. Zühd ve takvâya dair kırk hadisin tefsir ve izahıdır. 16. Tefsîru “ḫaleḳallāhü Âdeme ʿalâ ṣûretih” (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1084). 17. Sirâcü’l-ḳulûb. Kırk bir bab içinde bazı tasavvufî terimler incelenmiştir (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1084). 18. Dîvançe (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2709). 19. Faṣl fî âdâbi’ẕ-ẕikr (Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 805). 20. Risâle fî ismeyni’l-aʿẓameyn: Allāh ve Raḥmân (Süleymaniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 142). Kaynak ; Diyanet İslam Ansiklopedisi

Mehmed Murad Nakşibendi
İstanbul – Fatih Çarşamba da Mesnevihane camii girişinde 1788 yılında, Çarşamba semtinde Murad Molla tekkesi Şeyhi Ahıskalı Abdülhalim Efendi ‘nin oğlu olarak dünyaya gelen Mehmed Murad Efendi , küçük yaşta Farsça öğrenmiş ve Mesnevi okumuştur. Üsküdar Selimiye Tekkesi Şeyhi Nimetullah Nakşibendi’ye intisap etmiş ve seyr-i sülukünü tamamlamıştır. 1815 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine Murad Molla Tekkesi’nde posta oturmuştur. Mehmed Murad Efendi’nin adı, Murad Molla tekkesinin kurucusu olan “Murad Molla” lakaplı dedesi Rumeli Kazaskeri Damadzade Mehmed Murad Efendi’den gelmektedir. Murad Molla Tekkesi, 18. yüzyılda bir tekke ve kütüphane olarak inşa edilmiştir. Mehmed Murad Efendi buranın üçüncü şeyhidir. Sultanahmet Camii vaizliğinin yanında çok önemli bir Mesnevihan olan Mehmed Murad Efendi, Nakşibendilik ile Mevleviliği birleştiren bir anlayışa sahip olması açısından İstanbul’un tasavvufi yaşantısında özel bir yere sahip olmuştur. Tekkesinin yanında, 1845 yılında yaptırdığı Darülmesnevi’nin açılış törenine Sultan Abdülmecid de katılmıştır. Bu bina Mesnevihane Tekkesi adıyla da bilinmektedir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin yasaklanmasına kadar burada Mesnevi dersleri devam etmiştir. Mehmed Murad Efendi’nin büyük ilgi gören Mesnevi dersleri nedeniyle tekkesi, Sütlüce Hasırcılar Sadi Dergahı ile benzer bir nitelik kazanmıştır. Murad Molla Tekkesi’nde ki derslere devam edenler arasında Osmanlı’nın önde gelen alimlerinden Ahmed Cevded Paşa da vardır. 1848 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Murad Nakşibendi’nin türb si, Mesnevihane tekkesinin güneybatı köşesin dedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi
trabzon – of – gürpınar beldesi – gürpınar camii. Mürşid, gönül sultanı, alim. Asıl adı Ahmed Fehmi olan Hacı Ahmed Öztürk Efendi , 1860’ta Trabzon’un Of ilçesinin Gürpınar beldesinde (eski adıyla Mapsino köyünde) doğdu. Babasının adı Ali Efendi. Annesinin adı ise Ayşe Hanım’dır. Babası marangozluk yaptığından “Ali Usta” olarak şöhret yapmıştır. Aile olarak Mollaalioğluları’ndandır. Doğduğu yıllarda, Sultan II. Abdülhamid tahtta idi. Kendi beyanına göre daha beş yaşında iken doğduğu köydeki medresede ilim tahsiline başladı. Anne ve babasının ihtiyarlık dönemlerinde sahip oldukları tek erkek evlad olması dolayısıyla kendisine özen gösteriyorlardı. Annesi sıcak yaz günlerinde köy yolundan gelip geçenlere ayran ikram eder ve tek erkek oğlunun okuyup alimlerden olması için dua etmelerini yalvararak isterdi. Tahsili Ahmed Efendi, zamanın büyük alimlerinden hadis ve tefsir okumuştur. Kur’an-ı, Kerim’i eliyle yazan ve “Zilik” ( Çaykaralı Zilik Numan Efendi) namıyla meşhur olan kurradan talim ve tecvid dersleri almıştır. Tasavvuf alanında ise Dernekpazarı’na bağlı Kondu köyünden meşhur Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi’ den ders almıştır. Daha sonra, 1880’de İstanbul’a giderek Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerine intisap etti. Onun Ramuzü’/Ehadis derslerine devam etti. Tasavvuf ilmini de ondan aldı. 20 yıl kadar İstanbul’da kalan Ahmed Efendi, ders okumaya devam ederken babasından bir mektup almıştı. Mektupta, kendisini çok özlediklerini ve memlekete gelmesini istiyordu. Babasından aldığı mektubu Gümüşhanevi hazretlerine göstererek ne yapması gerektiğini sormuştu. Hocası bu çok sevdiği öğrencisine, ana-babasının isteğine uyması gerektiğini, onları ziyaret etmek üzere kendisine izin verdiğini söyledikten sonra, geri kalan derslerini ikmal etmek üzere, Rize’nin Varda köyünde ders okutmakta olan Hacı Osman Efendi’nin yanında ta mamlamasını istedi. Bunun üzerine, Hacı Ahmed Efendi, İstanbul’dan ayrılarak memleketine geri döndü.Ve hocasının tavsiyesi üzerine Rize’nin Varda köyüne gitti. Orada, Hacı Osman Efendi’nin medresesinde üç yıl daha okuyup eksik kalan derslerini tamamlayarak hocasının halifesi olan, müderris Vardalı Şeyh Hacı Osman Efendi’den icazet ve hilafet aldı. Görev Yerleri 1906’da Of ilçesinin Haksa köyünde imamlık görevi yaparken hacca gitti. Hac dönüşü Mısır’a uğradı. Burada Camiü’I-Ezher Üniversitesi’nde eksik kalan hadis derslerini tamamladı. Haksa köyünde üç yıl imamlık yaptıktan sonra, Hayrat nahiyesine bağlı Hafsa köyünde de beş yıl imamlık vazifesi gördü. Bu köylerde görev yaptığı zaman içinde birçok öğrenci yetiştirmiş ve çok sayıda icazetler vermiştir. Daha sonra, kendi köyü olan Mapsino’ya dönen Hacı Ahmed Fehmi Efendi, uzun yıllar burada ders okuttu. Birçok kere icazet verdi; birçok hoca, mürşid ve molla yetiştirdi. Bu köydeki imamlığı esnasında, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin dergahına ikinci bir defa gidip ona intisap etti. Bu intisap sonucunda Gümüşhanevi’den üç ayrı icazetname aldı. Bu icazetnameler: 1. Delailü’l-Hayrat, 2. Hizbü’l-Azam, 3. Kaside-i Bürde, icazetnameleri idi. Hocası, şeyhi Gümüşhanevi hazretleri, Hacı Ahmed Fehmi Efendi’yi muktedir ve ehil gördüğü için Ramazan münasebetiyle onu irşad görevinde bulunmak üzere Selanik’e gönderdi. Gümüşhanevi hazretlerinin himmetiyle Hacı Ahmed Efendi, Selanik’te, o Ramazan’da tasavvuf ehli birçok zat ve alimlerle görüşüp tanıştı: Bu tanışmaların da bereketiyle zahiri ilmini, batıni ilimle takviye etti. Döndükten sonra Gümüşhanevi dergahında halvete girme zamanını beklerken, babasından gelen mektup üzerine köyüne dönmek zorunda kaldı. Dergah’tan ayrılırken şeyhi ona bir Menasik-i Hac kitabı hediye ederek uğurladı. Dergah’taki Vekilharç Şeyh Efendi’nin, Ahmed Efendi’ye hediye ettiği kitabı görünce: “Şeyh Efendi seni hacca gönderdi:’ dedi. Ahmed Efendi ise: “Bana hac uzak:’ dedi ise de, çok sürmeden, zamanı gelince hacca gitmek nasip oldu. Ahmed Fehmi Efendi, köyüne dönünce tekrar ders okutmaya başladı. Bir ara şeyhi Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin işaretiyle, kendi halifelerinden olan Rize Varda Şeyhi Osman Niyazi Efendi hazretlerinin halvetine girip, birinci derecede halife olma hakkını elde etmişti. 1 Nisan 1909’da vefat eden Vardalı Şeyh Hacı Osman Niyazi Efendi hazretlerinin hilafet verdiği dört seçkin Of aliminden birisi de Mapsinolu Hacı Ahmed Fehmi Efendi’ dlr. Diğerleri ise şunlardır: Of Hundez (Güneşalan) köyü müderrisi Hacı İlyas Efendi (ö.1951). Bu zat da Varda medresesinde müderrislik yapmıştır. Of Çaykara Holaysa (Yeşilalan) köyü müderrisi Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal) (ö.1929). Bu zat da Varda Medresesinde müderrislik yapmıştır. Varda Şeyhi Hacı Osman Niyazi hazretlerinin vefatında, M. Ferşard Efendi Varda medresesinde müderristi. Şeyh Efendi’nin techiz ve tekfınini yapmış ve cenaze namazını o kıldırmıştır. Varda şeyhinden hilafet alan Of alimlerinin dördüncüsü ise, Of Zisino (Bölümlü) köyünden, Meşhur Karadere müderrisi Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi hazretleridir (ö.1933). Mapsino’da eskiden beri medrese taşkilatı vardı. Bu medresede Arapça dersleri okutulurdu. Hacı Ahmed Fehmi Efendi, bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmış ve birçok icazetler vermiştir. Of’ un büyük alimlerinden Bakkaloğlu İsmail Efendi ve daha birçok alimler bu medresede ders okutmuştur. Of’a ilmi getiren iki alimden biri olan Çaykara-Şerahlı Kakoşim Efendi de bu medresede hocalık yapmıştır. Hacı Ahmed Efendi, astronomi ilmini bu zattan okumuştur. Of’ a ilmi getiren ikinci alim ise Holalı Hasan Efendi’ dir. Bu iki zat Kürdistan’da tahsil görmüş, ilim sahibi olmuş ve Of’a ilmi neşretmişlerdi. Mapsino medresesinin, 300 yıldan fazla bir geçmişi vardır. Bugün bu tarihi medrese yıkılmış olup yerine Gürpınar Camii’nin müştemilatı yapılmıştır. Hacı Ahmed Fehmi Efendi tam membaından feyz almış, hem zahiri, hem de batını ilimlere vakıf, zülcenaheyn unvanını kazanmış, yani hem büyük bir müderris hem de büyük bir mürşid, büyük bir veli idi. Çok sade bir hayatı vardı. Şöhret düşüncesinden uzaktı. Kendisini gizleyerek yaşardı. Sabır ve kanaat ehli, hal sahibi ve Hak aşığı bir veli idi. Hal ve kalp ehli olanlar onu arayıp bulurlardı. Tahmin edilmeyen yerlerden insanlar gelir ona intisap eder, geri dönerlerdi. Çok çok müridleri vardı. Çevre il ve ilçelerden gelip ondan feyz almak isteyen insanlar hiç eksik olmazdı. Of’a bağlı Zisino köyünden, Resul oğullarından Şemseddin Efendi adında bir zat, Mısır El Ezher Üniversitesi’nde dersiam olarak çalışırken, köyde bulunan kardeşi hacca gitmişti. Hac’dan dönerken Mısır’a gidip ağabeyi ile görüştü. Ve ona şöyle dedi: “Ağabey! Burası ulema ve meşayih yeri. Bana bir mürşid göster de ona intisap edip feyz alayım:’ Ağabeyisi müderris Şemseddin Efendi kardeşine şu cevabı verdi: “Şu zamanda burada yüzde yüz inanılır bir mürşid tavsiye edemem. Sen Of’a gidip Mapsinolu Hacı Ahmed Eferdi’ye intisap et. Bu devirde yüzde yüz inanılır mürşid olarak ben onu görüyorum. Zira, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretleriden feyz alanlardan hayatta kalan tek kişi olarak onu biliyorum. Hacı Ahmed Efendi’nin Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi ile aralarında geçen en canlı ve önemli hadise, Gümüşhanevi hazretlerinin Hacı Ahmed Efendi’yi özel olarak evine yemeğe çağırmasıdır. Hacı Ahmed Efendi anlatır ve derdi ki:”Hayatım boyunca o ana kadar bu derece duygulandığım ve manevi olarak haz duyduğum bir an olmamıştır:’ Öyle anlaşılıyor ki, o anda Ahmed Ziyaüddin Efendi hazretleri, Hacı Ahmed Efendi’ye tasavvufta ve maneviyatta himmet edip büyük bir himmet vermiştir. Hacı Ahmed Efendi, zahiri ilimlerde deniz gibi engindi. Her ilimde mükemmel olduğu gibi Kur’an ilminde de mükemmeldi. Of’un, hatta Türkiye’nin ünlü kıraat alimlerinden biri olan Cıfaruksalı Hacı Mehmed Rüştü Aşıkkutlu hocamız, Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi için şöyle derdi: “Hacı Ahmed Efendi’den başka üstün derecede Kur’an okuyan biri yoktur:’ Şahsiyeti Hacı Ahmed Efendi, sabırlı, alçak gönüllü ve son derece cömert bir insandı . Kendisine bir yumurta hediye edene, O, bir tavuk ikram ederdi. İlim yolunda çektiği çileler, İmam-ı Azam, hazretlerinin koyduğu ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiş ve bu sayede büyük bir ilme ve fazilete nail olmuştu. Birçok tevazu: sabır, güzel ahlak ve fazilet örnekleri vardır. Kendisini Nakşibendiye tarikatına mensuptu. Aynı zamanda Nakşi halifelerinin büyüklerindendi. Komşu köyden olan Çıfarırksalı meşhur Çalekoğlu Şeyh Abdülmecid Efendi ona “Ebu Bekir” diye hitap ederdi. Malum olduğu gibi, Nakşibendiler’in piri Hazreti Ebu Bekir’dir. Hazreti Ebu Bekir’in de Hacı Ahmed Efendi’nin de ölüm zamanlarında ayaklarında yara vardı. Bu yönden de aralarında bir benzerlik vardır. Hacı Ahmed Efendi’nin ölüm hastalığı esnasında ayağı şişmiş ve kararmıştı. Trabzon’daki küçük oğlu Ali Riza Efendi’nin evinde yatarken doktor eve gelip bakmış ki, ayak kangren olmuş ve kesilmesi gerekiyor. Fakat O, ayağının kesilmesine razı olmuyordu. Üç gün sonra da rahmet-i rahmana’a kavuştu. İşte Abdülmecid Efendi’nin kerametiyle Efendi hazretlerinin manevi durumunu görüyor ve son tezahürü haber veriyordu. Hacı Ahmed Efendi, çok siyasetçi idi. Hemen hemen bütün siyasi görüşlerinde isabet ederdi. Bir zamanlar tasavvufçuları ve tarikat erbabını sıkı bir şekilde izlemeye, gözetim altına almaya başlamışlardı. Bir Menemen olayı çıkartılmış ve bu perde altında, o zamanlar ilmiyle amil birçok alim ve meşayihi idam etmişlerdi. O zamanlar, Hacı Ahmed Efendi defalarca takip edildiyse de Cenab-ı Hakk’ın himayesiyle ve Allah Teala’nın kendisine ilham ettiği isabetli siyasetiyle kurtulmuştu. Tasavvufçulara ve şeyhlere hunharca muamele yapılırken bile, Efendi hazretleri irşad görevine normal olarak devam ediyordu. Cenab-ı Hak, onu mahkemelerden ve hapishanelerden lütfüyle korumuştu . Hacı Ahmed Fehmi Efendi’ye, Cenab-ı, Hakk’ın belli başlı lütuflarından biri de bu zamana kadar, oğullarından, torunlarından, hatta torunlarının torunlarından, İslami çizginin dışına çıkan veya lakayt kalan kimsenin hiç görülmemesidir. Bunların içinde, fakirlik ve zaruret içinde kalanlar da yoktur. Ayrıca kendi yakınlarından, akrabalarından yüksek tahsil görmüş, ilme ve dinimize hizmet verenler, diğerlerine nispetle daha fazladır. Tasavvuf kitaplarında şöyle bir kayıt geçer: “Ölen evliyanın kerameti, sağ olan evliyadan daha kuvvetlidir:’ Hazretin, ebediyete intikalinden sonra öyle harikulade kerametler görülmüştür ki, hayatta olan velilerden böylesi ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Hacı Ahmed Fehmi Efendi , bir gece abdest tazelemek için evden dışarı çıkar. Fakat uzun zaman eve dönmeyince eşi, Ahmed Efendi’yi merak ederek dışarı çıkar. Etrafa bakınır, gördüğü manzara onu şaşkına çevirir. Çünkü köyün ortasında bulunan cami, pırıl pırıl donatılarak aydınlamıştı. Gecenin bu vaktinde, henüz köye elektrik gelmemişken bu aydınlık neyin nesidir, düşüncesiyle camiye doğru koşar ve içeriye bir göz atar. İçerde, kalabalık bir insan topluluğu olduğunu görür. Ama bu insanlar, cübbeli, sarıklı, aksakallı ve nOr yüzlü, halka halka olmuş insanlar. Tanımadığı bu insanları ve olağanüstü bu durumu gören hanımefendi, heyecanla hemen evine kaçar. Aradan geçen bir zaman sonra da Hacı Ahmed Efendi eve gelir. Ve eşine kızarak: “Ey kadın, vah sana! Beni bunca evliyanın içinde mahcup ettin. Ne işin vardı da camiye geldin:’der. Yaptığı kabahati ve durumun önemini anlayan eşi ise:”Efendi hazretleri! Sizi merak etmiştim. Bilmeyerek bir hata ettim ise affola” der. Hacı Ahmed Efendi ise önemle vurgulayarak: “Sakın bu gece gördüklerini kimseye anlatma. Sırrımı gizle. Eğer af bekliyorsan dilini tut ve gözlerini kapa!” der. Vefatı Son demlerinde, Hazreti Ebu Bekir gibi ayağından rahatsızdı. Trabzon’da oğlunun yanında kalıyordu. Hastalığı ile ölümü arasında geçen günlerin sayısı yirmi gün kadardı. 19 Ocak 1958’de Trabzon’da gözlerini fani dünyaya yumdu. O gün akşam köyündeki evine götürüldü. 20 Ocak günü, atmış altı yıl ders okuttuğu ve hizmet verdiği dershanesinin önüne getirildi. Orada techiz ve tekfin işleri yerine getirildi. Daha sonra, şimdiki adıyla Gürpınar Beldesi’nin tarihi camisinin haziresine, kıble tarafında kendisine ayrılan yere tevdi edildi. Bölgenin her tarafından, seçkin insanlar cenaze merasiminde hazır bulundular. Yaklaşık iki bin mü’min, cenaze namazına iştirak etmişti. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin.. . Hacı Ahmed Fehmi Efendi’nin mezar taşındaki kitabesinde şöyle yazmaktadır: Hüve’l Baki Gönül o dur ki saatin geçirmez gafil Allah’tan. Kemali bulayım dersen Gönül çek Masivaullah’tan. Bu cismin fanidir, ruhun daimdir, Baki Allah’tan. Rıza-yı Hakk’ı istersen Gönül çek Masivaullah’tan . Bir asrı ikmal eden meşayih-i Nakşibendiye’den müderris Molla Ali oğlu el-Hac Ahmed Efendi ruhuna Fatiha. 1958 Mezar taşının kitabesi, teyzesinin kızının oğlu olan merhum ve meşhur Reisü’l-Kurra Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Asıl adı Ahmed Fehmi olmasına rağmen mezar taşında sadece Ahmed adı kullanılmıştır. Yazdığı yazılarda sadece Fehmi ismini kullanırdı. Fakat halk arasında Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi diye anılır ve bilinirdi. Soyadı kanunun çıktıktan sonra “Öztürk” soyadım almıştır. Tekrar tekrar şefaatlerini diliyoruz. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

M. Rifat Börekçi
ankara – cebeci asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Diyanet işleri Başkanı. 29 Kasım 1860’da Ankara’nın Boyacı Ali mahallesinde doğmuştur. Asıl ada Muhammed Rifat’tır. Babası Ankara ulemasından Müderris Börekçizade Ali Kazım Efendi, annesi ise Habibe Hanım’dır. İlk ve orta tahsilini Ankara’da bitirdikten sonra yüksek tahsil için istanbul’a gitti. Tahsili İstanbul’da Bayezid Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin ders halkasına katıldı. Ondan gerekli ilimleri okuyarak icazet aldı. Daha sonra Ankara’ya döndü. Açılan bir imtihanı kazanarak 17 Şubat 1890’da Fazliye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Bulunduğu Görevler: 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine tayin edildi. 1904’te üyeliği sona eren Rifat Efendi, aynı yılın 21 Temmuz’unda yeniden aynı göreve seçildi. Ve 18 Mart 1907’ye kadar bu vazifede kaldı. 7 Aralık 1907’de Ankara müftülüğüne tayin edildi. Bütün bu görevleri esnasında kendisine sırasıyla müsile-i sahn ve müsile-i Süleymaniye Bursa müderrislikleri, İzmir paye-i mücerredi ve ilmi rütbesi mahreç payeleri verildi. Son olarak bir de nişan-ı Osmani aldı. 1911’de bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekaleten yürüttü. Bu arada memuriyetinin yanı sıra, eğitim ve öğretim ile olan ilgisini devam ettirdi. Börekçi, Sivas Kongresiyle birlikte, Milli Mücadele’nin ilk yıllarında, 29 Ekim 1919’da, Ankara Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ni kurdu ve bu cemiyetin başkanı oldu. Bu cemiyetin, Milli Mücadele’ye önemli katkıları oldu. Vilayet dahilinde teşkilatlanmaya önem verdiği, milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında her türlü destek ve yardımlarda bulunduğu görülmüştür . 23 Nisan 1920’de Menteşe’den (Muğla) mebusu seçilerek ilk açılan meclise katıldı. Bu arada Şeyhülislam Dürrizade’nin İngilizlerin baskısıyla, Milli Mücadele aleyhinde verdiği fetvayı reddeden bir fetva verdi. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde neşredilerek yurdun her tarafına dağıtılan bu fetva, halkın MilliMücadele etrafında toplanmasına son derece etkili oldu. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti tarafından 25 Nisan 1920’de müftülük görevinden azledildi. Ayrıca I. örfi İdare Divan-ı Harbi tarafından, Milli Mücadele’ye destek olduğu gerekçesiyle Börekçi’nin idam edilmesine ve mallarının da müsadere edilmesine karar verildi. Ancak Ankara hükümeti, Rifat Efendi’yi derhal müftülük görevine iade etti. Altı ay Manisa mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çalışan Rifat Efendi, müftülük görevini tercih ederek 27 Ekim 1920’de mebusluktan ayrıldı. 16 Aralık 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti Hey’et-i lftaiye azalığına getirildi. Bu vekaletin kaldırılıp Diyanet işleri Reisliği’nin kurulması üzerine 31 Mart 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet işleri Başkanı oldu. Memuriyet için 65 yaş sınırını aşmasına rağmen yetenek ve uzmanlığından bir süre daha yararlanmak üzere Bakanlar Kurulu’nun 22 Ekim 1930 Tarih ve 10112 sayılı kararnamesiyle görevine devamı kabul edildi. Böylece ölümüne kadar Başkanlık görevini sürdürdü. Vefatı Mehmet Rifat Börekçi, vefat tarihi olan 5 Mart 1941’e kadar Reislik görevinde kalmıştır. Kabri Ankara’da Cebeci Asri mezarlığındadır. Rahmetler diler, şefaatler niyaz ederiz. Evli olup 5 çocuk babasıydı. Oğulları Raşit Börekçi, 7. ve 8. dönem, Fuad Börekçi ise: 11. ve 12. dönem Ankara Milletvekili olarak TBMM’de görev yapmışlardır. Eserleri 1. Harem. 2. Haremden Mektuplar. 3. Kızılbaş Müslümanlık. 4. Küba Tarihi: Bir Halkın Biyografisi. 5. İki Devirde Bir Din adamı. 6. Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Türkler. 7. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi. 8. Kudüs Tarihinin Kalbi: Bir Gazetecinin Filistin Hatıraları. 9. Padişah Anaları ve 600 Yıl Bizi Yöneten Dervişler. 10. Mülakatlara Türk Dış Politikası. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

Kasapbaşı Türbesi
istanbul – fatih – Kasap demirhan camii avlusunda İstanbul fethine Kasab Başı olarak iştirak etmiş, mutlu askerlerdendir. İsmi Demir Han dır. Unkapanı, Kasap Camii Sokak, Soğukkuyu Camii avlusunda medfundur. Selvi ağacının gölgesinde yola penceresi vardır. Kitabesinde: Merhum ve mağfur ve rahmeten Ebu’l-feth Gazi Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kasap Başısı olan Timur Han Veli Gazi ve Şehid ruhu içün rızaen lilIah eI-Fatiha (857) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Kapani Mehmed Sefer Dede
istanbul – fatih – yavuz er sinan camii avlusunda Melamîler Sultanı diye ün yapmıştır. Konya’da Erlizade Hazretlerine mürid olmuş, sonra ilahî cezbeye kapılarak harabat erenlerine karışmıştır. Başı açık, ayağı çıplak, kış günleri sırtına kaba bir İmroz abası giyer ve elinde bir balta ile: «La cübbetün vela sivallah» diyerek dolaşır gezerdi. Unkapanı semtinde uzun müddet oturmuştur. Bundan dolayı Kapani mahlası ile şöhret bulmuştur. Evliya Çelebi doğduğu zaman sağ kulağına Ezan-ı Muhammedî’yi Mehmed Kapanî Hazretleri okumuştur. Bir gün Unkapanında kuyumcu dükkanından birinde «Ve ketebna aleyhim fîha ennennefse binnefsi…» ayetini okurken Mehmed Kapanî Efendi gelip dinledi ve: ‘’Allah Allah’’ dedi. O sırada berber dükkanından gümüşçüler tekkesi şeyhi Ali Hallali peyda olup, Mehmed Kapanî Hazretlerini görünce bir nara atarak: «Ey dost! Şahımız Şah Ali’dir. Yoluna can ve basımız kurban olsun! Kerbela meydanıdır meydanımız» deyip Mehmed Kapanî Efendinin elini öptü. Kapanı Efendi de: «Deryiş Ali! İnşaallah bu anda isteğine kavuşup Kerbela şehidlerinin sevabına nail olursun» diyerek elindeki sudan Derviş Ali’ye bir kaç yudum içirir. Derviş Ali nara atarak yine berber dükkanına girince Mehmed Kapanî Efendi: İşte “Ve ketebna aleyhim…” ayetinin yeri geldi. Tekrar oku!» deyince bir yiğit derviş Ali’yi göğsü üzerinden vurarak şehid eder. Hemen Kapanî Efendi Derviş Ali’nin kulağına «Şimdi Kerbela şehadetini buldun mu? (Ennen nefse binnefsi…) ayetine mazhar oldun mu?» der… Kabirleri Unkapam Camii yaninda ziyaretgahdır. Dua edenlerin duasi kabul olunur, boş çevirilmez Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Kanuni Sultan Süleyman
istanbul – eminönü – süleymaniye camii haziresi Türbe Fatih Süleymaniye Külliyesi içinde, camiinin kıble yönündeki haziresinde yer almaktadır. Türbe, cami ile Hürrem Sultan Türbesi arasındadır. Türbe, Kanuni Sultan Süleyman’ ın 1566 yılında vefatından sonra, II. Selim’in emriyle yapılmaya başlanmıştır. Bitiş tarihi 1568’dir. Mimar Sinan’ın kalfalık dönemine denk gelen Süleymaniye Külliyesi’ne inşa edilen türbede Sinan farklı bir üslup denemiştir. İnşaat kitabesi yoktur. Türbeye ilk önce Kanuni Sultan Süleyman, daha sonrasında kızı Mihrimah Sultan, Sultan II. Süleyman, eşi Rabia Sultan ve annesi Dilaruba Sultan sonra da Sultan II. Ahmed ile kızı Asiye Sultan defnedilmiştir. Sekiz kenarlı plan üzerine kurulu türbenin içi de aynı plana göre yapılmıştır. Mermerle kaplı türbenin çekirdek kubbesi, başlık ve kaideleri beden duvarlarına bağlı sekiz sütunlu bir çardağa oturtulmuştur. Türbenin zemini taşla kaplanmış olup duvarlarına İznik çinileri işlenmiştir. Türbe girişinin tam üstündeki siyah taş rivayetlere göre hacer-ül esved’den bir parçadır. Kapı kanatlarından birinde “La ilahe İllallah” diğerinde “Muhammed Resulallah” yazmaktadır. Türbenin içinde besmele ve Bakara Suresi’nin 255. ve 256. ayetleri (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O daima diridir [hayydır}, bütün varlığın idaresini yürüten {kayyum}dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefa at edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka il minden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tağutu inkar edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiç bir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir) kubbe kuşağında ise Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Os man, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin isimleri görülür. Türbede farklı tarihlere ait altı adet pirinç şamdan, dokuz adet büyük şamdan yer alır. Türbede ayrıca kubbeden zincirlerle sarkan cam kandiller ve renkli deve kuşu yumurtaları bulunur. Türbenin bezeme ve çinileri tamamen İstanbul üslubunda hazırlanmıştır. 2011 yılında restorasyonuna başlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Horoz Mehmed dede
istanbul – fatih İstanbul fethine katılan mutlu gazilerdendir. Adi Mehmed Efendi’dir. Sofilerden olup Ahmed Yesevi Hazretlerinin muridlerindendir. Haci Bektaş-ı Veli ile birlikte Horasan’dan gelip fetih ordusu ile İstanbul’a girmiş ve Unkapanı Ayakapısı içinde koşede şehid duşmuş, oraya defnolunmuştur. Ordu ile Istanbul’a gelirken her namaz vakti horoz gibi öter ve «niçin boyle ötüyorsun?» diye soranlara: ‘’Uyanın Ey gafiller…’’ dermiş. Bundan dolayi ismi Horoz Baba diye şöhret bulmuştur. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Helvacı Ana Türbesi
İstanbul – beyoğlu – hacı ahmet mah yeni bostan sokak Hazret-i Pîr Hüsameddin Uşşakî’nin Mustafa, Abdülaziz ve Abdurrahman isminde üç oğlu ve Ferah Sultan isminde bir kerimeleri dünyaya gelmiştir. Esma Hatun ile Matlube takma adını kullanan Helvacı Bacı isimlerinde iki de eşleri vardır. Hazret-i Hüsameddin Uşşaki zamanında halvette bulunan bir dervişe bir türlü fetih (kalb gözü açılmak) vaki olmazmış. Sebebi ise canı helva istermiş. Kalbinin huzuruna mani olacak derecede iştahı artarmış. Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinin hanımına bu hal keşfen malum olur. Bir miktar helva pişirip ona ikram eder. «İnşaallah fetih vaki olur» derler. Hakikaten Ani fetih meydana gelirdi. Hatta bir rivayete göre yalnız bu dervişte değil, tam ondokuz dervişte de aynı gece fetih vaki olmuştur. Seyyid Hüsameddin Hazretleri hanımının bu hareketini hoş karşılamışlardır. Bu olaydan sonra muhterem refikaları «Helvacı Bacı» namıyla şöhret kazanmışlardır. Türbeleri Kasımpaşa’da Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinden biraz ilerdedir. Kabirlerinin giriş kapısı üzerinde Helvacı Bacı’nın şu kasidesi vardır: Aşk ile derviş olmuşam, derdime derman bulmuşam Ummanı seyran etmişem, gevher alan gelsün berü. Dünya varından geçmişem, dostlarımdan ayrılmışam Can içinde can bulmuşam, haber alan gelsün berü. Gözüm didarını gözler, canım habibini özler Halis muhlis mü’min kullar, dosta giden gelsün berü. Kaal ile kilden geçenler, hikmet kitabın seçenler. Kudret dehanın açanlar, pazar eden gelsün berü. Uşşakîyem, «matlube»yem, aşıkların müştakıyem Talihlerin sarrafıyem, rü’ya gören gelsün berü. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Hacı Ferşad Efendi ( İbrahim Hakkı Uysal )
trabzon – çaykara – yeşilalan köyü – medresesi yanında Alim-mürşid. Son devir Osmanlı müderris ve şeyhlerinden İbrahim Hakkı Efendi , Trabzon Çayraka ilçesine bağlı Yeşilalan (Holaysa) köyündendir. 1866’da doğdu. (Doğum tarihi ile ilgili değişik rivayetler var ise de, 1929’da 63 yaşında vefat ettiğine göre, doğumunun 1866 yılı olması ağırlık kazanır.) Babasının adı Hasan Efendi, annesinin adı ise Zeynep Hanımdı. 1866’da babası Erzurum ili İspir İlçesi, Nurgah kasabasının Çiftepınar köyünde imamlık yaparken İbrahim Hakkı dünyaya gelmiştir. Altı aylık iken babası vefat etti. Yetim kalan İbrahim’i annesi alıp kendi köyleri olan Çayraka Yeşilalan köyüne gelir. Baba Hasan Efendi vefat ettiği ve imamı bulunduğu köyde defnedilir. Ferşad lakabı aileden intikal eden bir isim olarak küçük İbrahim’e verilir. Daha sonraları tanınmış büyük bir alim ve şeyh olunca “ Ferşad Efendi ” diye anılamaya başlandı. Soyadı Kanunu çıkınca aile “Ulusal” soyadını almıştır. Fakat halk arasında, Trabzon çevresinde ve Türkiye çapında İbrahim Hakkı Ulusal olarak değil, sağlığında da vefatından sonra da halen de “ Hacı Ferşad Efendi ” diye anılır, bilinir ve tanınır. Tahsili Ferşad Efendi, altı aylık iken yetim kaldığı için çok sıkıntılar, yoksulluklar çekmiştir. Geçimini sağlamak için bir taraftan çobanlık yaparken, bir taraftan da kendi köyünde okumaya çalışıyordu. 13 yaşına kadar böyle devam ettikten sonra, İslami ilimlerin okutulduğu, o devrin en saygın medreselerinden biri olan Huşo medresesinin müderrisi meşhur Numan Efendi’nin yanına gitti. Onun medresesinde askere gidinceye kadar dokuz yıl boyunca ondan okuyarak icazet aldı. Tahsili esnasında, yaşının küçük olmasına rağmen, her yıl Ramazan ayında çevre illere giderek vaazlar veriyor, heyecanlı konuşmalarıyla kalabalık cemaatlerin ilgisini çekiyordu. Tahsiline devam ederken Trabzon ve çevresindeki bazı illerde kısa süreli imamlık görevinde de bulundu. Medrese tahsilini bitirip icazet aldıktan sonra, ilmini daha da ilerletmek üzere İstanbul’a gitti. Ramazan ayanda İstanbul’da Ayasofya Camii’nde vaazlar verdi. İstanbul’a giderken yolda tanıştığı Kondulu Hacı Yusuf Şevki ile istanbul’a gittikten sonra onunla buluşarak Süleymaniye Dergahı şeyhlerinden Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi’yi beraberce ziyaret ettiler. Tekkeye girerken tasavvufa intisap etme niyeti olmamasına rağmen, orada Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’in halifelerinden Kondulu Yusuf Şevki Efendi’ den tarikat dersi almaya başladı. Ona intisap etti. Kısa zamanda şeyhinin takdirini kazanır ve daha sonra şeyhinin kızı ile evlenir. Ve böylece aralarındaki irtibat daha da kuvvetlenmiş oldu. Görev Yerleri İstanbul dönüşü Trabzon, Rize, Erzurum, Bayburt, Samsun, Ankara ve Konya’nın merkez ve ilçelerinde imamlık ve müderrislik ile irşad görevlerinde bulunmuştur. Arkasından Of müftülüğü yapmış ve Samsun İdadisinde de öğretmenlik görevinde bulunmuştur. Hacı Ferşad Efendi Osmanlı Döneminde Doğu Karadeniz Bölgesi Kütüphaneler mütevelliliği görevini de yapmıştı. Rus işgali sırasında Bayburt kütüphanesinden alınıp şimdiki Gürcistan’ın başkenti olan Tıflis’e götürülen kitapların iadesi için Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya bir mektup yazarak, devlet kanalıyla bu kitapların iadesini istemişti. Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektuptan anlaşıldığına göre Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi adına Of,Rize ve Bayburt’ta kurulan vakıf kütüphanelerin mütevelliliği ve müfettişliği görevini de yürütüyordu. Of bölgesinde askere alma heyetinin de başkanlığını yürütmekteydi. 1916’da Of’a giren Rus işgal kuvvetlerine karşı bütün öğrencileriyle birlikte silaha sarılarak 29 gün ve gece hiç durmadan savaşmış ve böylece gazi rütbesini de elde etmişti. Bu hizmetlerle birlikte Bölge Medreseler Birliği başkanlığı görevini de yürütüyordu. İstanbul dönüşünden sonra kendi köyünde bir medrese kurdu. Bu medresede Kur’an-, Kerim, sarf, nahiv, meanı, beyan, bedi, mantık, fıkıh, tefsir, hadis usul-i fıkıh, siyer, Osmanlıca, hüsn-ü hat derslerini okutmaktaydı. Bu medrese, o çevrenin aynı zamanda bir üniversitesi demekti. Hacı Ferşad Efendi ömrünün sonuna kadar 40 yıl bu medresede müderrislik yapmıştır. Bu medreseden çok değerli ilim ve irşad alimleri yetişmiştir. Bir taraftan müderrislik yaparken diğer taraftan da tasavvula meşgul olmuştur. İstanbul’a giderek Gümüşhanevi Tekkesi’nde postnişin olan İsmail Necati Efendi ‘nin yanında h lvete girdi ve hilafet mertebesini elde etti. Daha sonra hacca gitti. Hac dönüşü vefat eden İsmail Necati Efendi’nin yerine Gümüşhanevi Tekkesi’nin postişliğine tayin edildi ise de, O şöhret afettir diyerek bu görevi kabul etmedi. Köyüne dönerek medresesindeki müderrisliğe ve irşad faaliyetlerine devam etti.Karadeniz bölgesinde büyük bir şöhrete sahip olan Vardalı şeyh Osman Niyazi Efendi ‘ye intisap ederek, Rize Güneyce’deki Tekkesi’nde 1908 yılı üç aylarında 86 arkadaşıyla birlikte halvete girdi. Vardalı şeyh Osman Efendi’nin vefatı üzerine, şeyhinin techiz ve tekinini yapar, cenazesini kıldırır ve onun yerine Varda Merkez Camii’nde imamlık ve üç dönem de medresede müderrislik yapar. Her yıl halvete girer. Medresesinde üç yüzden fazla öğrenciye icazet vermiş, alim yetiştirmiş, tasavvuf dersleri vererek halkı irşad etmiştir. O, devrinin en büyük şeyhi ve en büyük müderrisi, alimi idi her iki yönden de zirveye ulaşmıştı. Çaykara’da müderris Hacı Hasan Rami Yavuz, yine Çaykara’da Hopşeralı müderris Poyrazzade Hacı Dursun Parlak , aynı köyden Hacı Salih Bilgin , Of da Çalekli müderris Hacı Dursun Nuri Fevzi Güven , yine Of’ta ünlü kıraat alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu, Amasya Suluova’da (aslen Dernekpazarı ilçesinin Kondu köyünden) Ferşad Efendi’nin kayınbiraderi Kondulu Hacı Ali Yücel , Samsun’da Açıkbaş diye tanınan Hacı Ömer Efendi, Hacı Ferşad Efendi’ye mensup olan önemli kişiler arasında yer alır. Şahsiyeti 1.65 boyunda, orta yapılı, 40-45 kg. ağırlığında, açık alınlı, güler yüzlü, alçak gönüllü, alim, mürşid, ihlas ve takva sahibi, etkili ve heyecanlı bir hitabet kabiliyetine sahip, büyük bir müderris idi. En önemli, en belirgin vasıflarından biri, inandığı şeyleri taviz vermeden kendi nefsinde uygulaması ve bunu cesaretle herkese telkin eden bir büyük alim olmasıydı. İlmi şahsiyetinden tasavvufun önemli bir yeri vardı. Büyük bir alim, güçlü bir müderris olduğu kadar, ehl-i hal, keşfi ve tasarrufu açık, keramet ehli büyük bir şeyh. Karadeniz bölgesinde halkın dini hayatı üzerinde unutulmaz büyük tesirler bırakmıştır. Sağladığı tesirler ölümünden sonra da devam etmiş ve ölümü üzerinden 90 küsur yıl geçmesine rağmen halen de devam etmektedir. Sadece Karadeniz bölgesinde değil, Türkiye çapında şöhreti yaygındır. Hacı Ferşad Efendi denince akan sular dururdu. Şimdilerde de öyle. Günde bir bardak sütle veya sadece kahvaltı ile yetinirdi. Ömrünün sonlarına doğru 35 kiloya kadar düşmüştü. Son dönemlerinde yürüyemeyecek hale gelmesine rağmen irşad hizmetlerinden geri kalmazdı. Müridlerinden, Hacı Hasan Rami Efendi ‘nin kayınpederi olan Hopşeralı Poyrazzade müderris Hacı Dursan Efendi, şeyhini sırtında taşıyarak yakın köylerde yapılan icazet merasimlerine götürürdü. Gençlik dönemlerinde, çevre illerde verdiği tesirli ve heyecanlı vaazlar, oralarda destan haline gelmişti. Cemaatle namaz kılmaya son derece müdavimdi. Ağır hasta iken bile kendisini sırtta taşıyarak cemaatle namaz kılmaya götürüyorlardı. Cemaatle namaz kılmaktan geri kalmamaya çok özen gösteriyordu. Kendisine defalarca müftülük teklif edilmiş, fakat o bu teklifleri kabul etmemişti. Hayatında birçok kerametin görüldüğü Hacı Ferşad Efendi’nin kerametlerinden birkaç örnek: Aynı köyden, köy komşularından komiser Yusuf Hikmet Kumkumoğlu şöyle anlatır: Babam, Ferşad Efendi’yi sık sık eve davet edip onunla sohbet ederdi. Annem, kendi kendine Hacı Ferşad Efendi’ye bir çift çorap örmeyi düşünmüş. Çorapları örmüş. Fakat çoraplar tamamlandıktan sonra çorapların çok güzel olduğunu görünce, kıyamamış, ‘nasıl olsa Efendi’nin haberi yok’ düşüncesiyle, çorapları Efendi’ye vermekten vaz geçmiş. Babam yine bir gün Hacı Ferşad Efendi’yi evimize davet etmişti. Annem de onlara hizmet ediyordu. O sırada babamın kalbinden:”Bu zat ne de olsa namahrem dir. Keşke hanıma hizmet ettirmeseydim de hizmeti ben yapsaydım.” diye· bir düşünce geçirmiş. Biraz sonra Ferşad Efendi kalkıp giderken babama dönerek: ”Kalbine hakim ol.” dedikten sonra anneme dönerek: “Sen de ayaklarımın hediyesini vermedin.” demişti. Babam çok utandı, mahcup oldu. Annem ise Efendi’den özür dileyerek, koşa koşa gitti. Çorapları getirip Ferşad Efendi’ye verdi.” Hacı Ferşad Efendi’nin iki oğlu medresede kendisinden okurken çok istekli davranmıyor ve Hoca Efendi’yi yoruyorlardı. Bunlardan Hasan isimli olan oğlu medreseye devamı aksatıyor. Bir geliyor, iki gelmiyor. O zamanlar medreseye devam eden öğrenciler askere alınmıyordu. Merhum Ferşad Efendi oğlunu bir uyardı. İki uyardı… Uyarılar fayda vermedi. Bunun üzerine, vicdanı sorumluluğunu yerine getirmek için, Askere Alma Komisyonunun Başkanı sıfatıyla Of Kaymakamlığına bir yazı yazarak, durumu bildirmiş ve oğlunun medreseden kaydının silindiğini ifade etmişti. Bunun üzerine oğlunu askere alıp Yemen’e göndermişler. Buna kızan oğlu Hasan Yemen’den babasına çok ağır ifadeler içeren mektuplar yazıyor. Terhis olmasına yakın yazdığı son mektubunda: “Talebelik kaydımı sildirerek Yemen gibi uzak bir ülkede askere gönderilmeme sebep oldun. Zannettin ki bu askerlik bitmeyecek. Ben şimdi askerliğimi bitirdim, geliyorum. Senin icabına bakacağım. Bakalım seni benim elimden kim kurtaracak?” Hacı Ferşad Efendi, o zaman kendisinden ders okumakta olan kayın biraderi Ali Galip Yücel’in yanında mektubu okuduktan sonra Hacı Ferşad Efendi: ” Geluuuursun, geluuuursun” sözlerini sarf etmişti. Askerlik sonrasında Hasan’ın istanbul’a kadar geldiği haberi alınmış, fakat ondan sonra kendisinin akıbeti hakkında hiçbir haber ve bilgi alınamamıştır. Bu olay da Hacı Ferşad Efendi’nin yüksek tasarruf ve keramet sahibi bir alim olduğunu göstermektedir. Ferşad Efendi’nin Çaykara Yeşilalan köyündeki caminin yanında bulunan mezarlıktan özellikle gece vakti zaman zaman garip ve tuhaf sesler duyulur. Cemaat, durumu Ferşad Efendi’ye bildirir. Ferşad Efendi Mezarlığa giderek sesleri dinler. Daha sonra pelit ağacından bir kazık yaptırıp mezarlığın bir yerine çaktırır. Ondan sonra mezarlıktan bir daha ses gelmez. Ferşad Efendi’nin eşi Hanife Hanım’ın beyanına göre, Ferşad Efendi’nin vefatından sonra, onun çalışma odasından zaman zaman kocasının tespih ve zikir seslerini duyar. Ferşad Efendi’nin damadı Sırım Muhammed Baltacı (sonraları o da büyük bir alim olmuştu) anlatıyor: “Bir Cuma sabahı vaaz etmek için Efendi hazretleriyle beraber Of’a gidecektik. Yola çıkmaya geç kalmıştık. Sabah ezanları okunmaya başlamıştı. Evden çıktık. Caminin yanından aşağıya doğru indiğimi biliyorum. Bir de baktım ezan okunuyor. Şaşırdım. Meğer Of’a gelmişiz, farkında değilim. Of ile Çaykara arası yaklaşık olarak 30 kilometredir.” Eserleri Hacı Ferşad Efendi ‘nin en önemli eserleri, onun memleket çapında yetiştirmiş olduğu büyük ilim ve mana alimleridir. Bunların her biri başlı başına birer ilim, fazilet ve tasavvuf deryasıdır. Birer otoritedir. Dinimize, millet ve memleketimize büyük büyük hizmetler vermişlerdir. Bunların yerleri doldurulamaz!…Hacı Ferşad Efendi’nin ilim, fazilet, irşad ve manevi eserleri bir asırdan beri devam etmektedir. Yazılı eserlerine gelince: Kendi köyünde, Yeşilalan’daki medresesinde bulunan kütüphanesi bütünüyle kaybolduğundan eser yazıp yazmadığı bilinmemekte ve dolayısıyla görüşlerini belirleme imkanı bulunmamaktadır. 40 yıl medresesinde yetiştirdiği yüzlerce, binlerce alimler onun canlı eserleridir. Köyündeki medresesi günümüzde yenilenerek dört katlı bir Kur’an Kursu binası ile yakınındaki mezarı üzerine türbe inşa edilmiştir. Vefatı Yukarıdan beri sayageldiğimiz bu güzel hizmetleri, elli yıla yakın kısa bir zamana sığdırdıktan sonra 63 yaşlarında iken, kendi köyünde, 03 Eylül 1929’da rahmetlik oldu. Yeşilalan’daki medresesinin yanına defnedildi. Sonradan kabir üzerine yapılan türbenin içinde baş tarafta kendi kabri, ayakucunda kendi mensuplarından ve Nakşi şeyhlerinden Karahasanzade Hacı Mehmet Efendi ‘nin kabri, onun da ayak uçunda Hacı Ferşad Efendi’nin oğlu Hacı Yusuf Ulusal Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

Gülzar Baba
İstanbul – Edirnekapı Mihrimah SUltan camii avlusunda Keramet ehlinden olan Gülzar Baba’nın kabri Edimekapı, Mihrimah Sultan Camii avlusundadır. Kitabesinde : Hüvel-Bakî Eyyam-ı keramet irtisamıı Cenab-ı Şehinşahîde İşbu Cami-i Şerifin bazı tamirine mübaşeret ve işbu mahal’hafr olundukta bir cesed-i pak alameti zuhura gelip ve o gece alem-i menamda eşhas-ı müteaddiyeye nehci vahid üzre izhar-ı kerametle görünen Gülzar Baba ruhuna el-fatiha. Fî sene: 1236- (1820) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Çifte Emirler
istanbul -eminönü – arpacılar camii İstanbul fethine iştirak eden iki mutlu kumandandan biri Şeyh Mehmed Geylani, diğeri de kardeşi Ali Geylani’dir. Fetih ordusunda kumandan olarak bulunmuşlardır. Eminönü Bahçekapı Arpacılar Camii’nin girişinde medfundurlar. Türbeleri çok temiz ve bakımlı olup caddeye bakan bir penceresi vardır. Fetih sabahı kanlı savaşlarda burada şehid olmuşlar ve birlikte gömülmüşlerdir. Her ikisi de Kadiri şeyhidir. Bahçekapısına vaktiyle «Çıfıt» ve Şehidler Kapısı da denmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han kendisine ‘’Şah-ı Şühüd’’ demiştir. Cami kapısının üzerinde Yesarîzade Mustafa îzzet Efendi hattı ile 1246- (1830) tarihli kitabede: İşte bu medfun iki zat Şeyheyni kerru bî sıfat Fatihle etmişler sebat Tutup bu mevzide mekan Bir mabed etmişler bina Vakt ile gelmiş inhina. Kabirlerinde şu kitabe de vardır : «Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bahçekapı kumandanlarından büyük veli Mehmed Geylanî ve Ali Geylanî Hazretleri medfun bulunmaktadır. Aziz ruhlan için el-Fatiha.» 857- (1453) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Can Feda Hazretleri
istanbul – fındıklı can feda çıkmazında Kıyamazsan baş u cana Irak dur girme meydana Bu meydanda nice başlar Kesilir hiç soran olmaz.» Seyyid Seyfullah Hazretleri’nin bu dörtlüğünden de anlaşıldığı üzere, vermeden alınamıyor, terketmeden bulunamıyor, yardan ve ferden geçmeden, «CAN FEDA» kılmadan canan elde edilemiyor, kul olmadan hür, köle olmadan azad olunamıyor, toprağa düşmeden, kendinden geçmeden filizlenme ve sünbüllenme olmuyor, olamıyor. Velhasıl kazandığın maddeni mana ile, zahir ilmini tevhid ilmi ile, bilgini aşkla, aklım ruhla tamamlamadan insan olunmuyor. Bu da ancak ve ancak insan-ı kamil ile olur. O seni tamamlayabilir ve illa olmaz, ticarete yaramaz meyveden farkın olmaz, ham kalırsın ham… Can Feda Hazretleri’nin kabri Fındıklı ana cadde üzerinde Can Feda çıkmazındadır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Çalekli Hacı Dursun Efendi ( Dursun Nuri Feyzi Güven )
Trabzon – of – çalek köyü Son devir Osmanlı alimi. Van’dan göç edip Trabzon’un Of ilçesine bağlı Büyükköy’e yerleşen ve “Güveli” lakabı ile anılan Abdülaziz Efendi’nin torunlarından Yakup Efendi’nin oğludur. Anasının adı Hanife Hanım’dır. Of merkez ilçeye bağlı Çalek (Sıraağaç) köyünde 1883’te dünyaya geldi. Doğduğu köye nispet edilerek çevrede “ Çalekli Hacı Dursun Efendi “diye bilinir ve anılır. Soyad kanunu çıktıktan sonra “Güven” soyadını almıştır. Küçük yaşta, 7 yaşında iken babasını kaybetmiş ve üç kız kardeşi ile birlikte yetim kalmıştı. Tahsili Yedi yaşında iken Hemşinli Ahmed Efendi’den hafızlık yapmaya başladı ve dokuz yaşında iken hafızlığını bitirdi. Arkasından Karakaş Ahmed Efendi’den Arapça ve İslami ilimleri tahsil etmeye başlamıştı. Bu arada hocasının 1903’te vefat etmesi üzerine, Çayraka Akdoğan köyüne giderek meşhur müderris merhum Tayyib Zühdü Efendi ‘nin medresesine kaydolarak onun öğrencisi oldu. Arkasından annesi vefat ettiğinden tahsiline bir süre ara verdi. Bir müddet sonra hocası Tayyib Zühdü Efendi, Çalek köyüne imam ve müderris olarak gelince, eski hocasından, kendi köyünde tahsiline devam etti. Fakat tahsilini bitirmeden, birkaç yıl sonra hocası Tayyib Zühdü Efendi’nin, Çaykara’ya kendi medresesine dönmesi üzerin, geride kalan tahsilini bitirmek için istanbul’a gitti. Burada kısa bir süre bazı medreselere devam ettikten sonra memleketine, eski hocasının yanına dönerek, yarım kalan medrese tahsilini Tayyib Zühdü Efendi’den tamamlayarak icazetini aldı. Daha sonra hocasının kardeşi olan, Of Eskipazar’ın meşhur imamı, Velizade Hacı Hasan Hilmi Efendi’den Feraiz ilmini okuyup icazet almıştır. Kendi memleketinden en üst seviyede eğitim veren medreseden icazet, diploma aldıktan sonra istanbul’a giden dursun Efendi, Darü’l-Hial feti’l-Aliyye Medresesi’ne girerek Sahn Medresesi’nden mezun oldu. O dönemlerde dünyanın iki büyük ihtisas merkezlerinden biri olan İstanbul Süleymaniye Medresesinin Kelam ve Hikmet Şubesi’nden 12 Nisan 1922’de mezun olarak dersiam unvanını kazanmış oldu. Daha sonra Medresetü’l-Kudat’tan da mezun oldu. Mezun olduğu bölümleri yüksek puanlarla bitirmiştir. Süleymaniye ihtisas bölümünden yüz üzerinden doksan üç notla mezun olmuştur. Arapça, Farsça ve Almanca bilmekteydi. Görev Yerleri Dursun Nuri Feyzi Efendi , yüksek tahsilini ve ihtisasını da bitirdikten sonra bir süre İstanbul’da Meşıhat Dairesinde çalıştı. Daha sonra İstiklal Savaşı’na asker olarak katıldı Önce olarak bölük imamlığına, altı ay sonra da albaylığa terfi ettirilerek Alay Müftülügüne tayın edildi. Albay olarak askerliğini bitirip terhis oldu. Askerlikten sonra Karadeniz bölgesindeki medreselerin müfettişliğine tayin edildi. Medreselerin kapatılmasından sonra 1925’te Of’ta açılan imam-Hatip Mektebi’ne müdür tayin edildi. İki yıl sonra bu görevden ayrıldı. Bu arada ittihat ve Terakkicilerin aleyhinde, devrin Cumhuriyet, Efkarı Umumi ve Vatan gazetelerinde hicivname, makale ve yazıları neşredildi. Sebilü’r-reşad mecmuasının c. 23, sayı: 547, sayfa. 28’de, 8 Kasım 1923 tarihli sayısında yayınlanan, 17 imzalı ve 25 Ekim 1923 tarihli yazısında, ‘Cumhuriyet’in, Türk Milleti’nin dini değerlerinden uzaklaştırılması düşüncesiyle ilan edilmesinin kabul edilemez’ olduğunu belirtti. Bunun üzerine istiklal Mahkemeleri tarafından yakalanıp tutuklanmasına ve gıyabı olarak verilen idam cezası ile cezalandırılmasına karar verildi. Cumhuriyeti’n ilk yılarında idamına karar verilen 160 alimden biri de Dursun Efendi idi. 1927’de bu durumu haber alan Dursun Efendi , izini gizlemesi ve yakalanmaması için Samsun ilinin Havza ilçesine kaçtı. Merkez ilçeye 40 km. uzaklıkta bulunan bir dağ köyüne yerleşti. On yıl bu köyde imamlık yaptı ve irşadda bulundu. Şehre hiç inmiyordu. Hükümet tarafından hatırı sayılan ağaların yardım ve himayesiyle burada kaldı. 1935’te siyasi af çıkarılınca siyasi gerginlik de azaldı. Bunun üzerine Dursun Efendi, Karadeniz bölgesini, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun illerini dolaşarak vaazlar verdi. On yıl sonra 1938’de kendi köyüne döndü. Tedris Hayatı 1938’de doğum yeri olan Çalek köyüne döndükten sonra bir yıl dinlendi. Hiçbir görev yapmadı. O sene babam, Çalek köyüne bitişik olan Kaveler köyünde imamdı. Ben de babamın yanında hafızlık yapıyordum. Bazen babam onun yanına gider, bazen o babamın yanına gelir sohbet ederlerdi. Babamdan üç yaş küçük olmasına rağmen, babam ona, ilmine saygı gösterir, hürmet ederdi. O da aynen mukabele ederdi. Dursun Efendi İstanbul’da okumuş, güzel konuşan, temiz giyinen, çevre alimleri arasında saygın bir yeri olan mürşid ve alim bir zat idi. Perşembe günleri Of ilçesinin pazarıdır. Köy halkı ile birlikte köy imamları da pazara giderler. Perşembe günleri babamla birlikte Of’a giderken bazen Dursun Efendi ile karşılaşırdık. Onun atı vardı. Ata biner giderdi. Fakat babamı gördüğü zaman atından iner babamı atına bindirmek isterdi. Babam ise onun ilmine hürmet ettigi için ata binmez, O ise babam topal olduğu için, onun yanında atına binmezdi. Böylece iki alim de yaya yürüyerek, ben de arkalarından giderek Of’a inerdik. (Mehmet Yahya Kutoğlu Hocamızın – Yolumuz aydınlatanlar kitabından alınmıştır. ) Bir yıl sonra 1939’da, Of’a bağlı Hundez (Güneşli) köyünde bulunan, Çaykara Ogene köyünden Tahir Efendi’ye ait olan medresede İslami ilimleri okutmaya başladı. Buradaki medrese tahsili kesintisiz olarak ölümüne kadar, yaklaşık 40 sene devam etmiştir. Çok değerli ilim ve mana adamları yetiştirmiştir. İlk mezun ettiği öğrenciler için 1944’te çok görkemli bir icazet merasimi yapılmıştı. Daha sonraki yıllarda da icazet merasimleri devam etmiştir. Bu medresede devam eden tedrisat daha sonraki yıllarda, kendi köyüne, köy ağalarının ısrarı üzerine, nakledilmiş ve Çalek (Sıraağaç) köyü medresesinde tedrisat devam etmiştir. Vefatına kadar sürdürdüğü tedrisat faaliyetinde yüzlerce alim yetiştirdi. Son devir meşhur kıraat alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu , kayınbiraderi İstanbul Nakşi şeyhlerinden meşhur Hacı Mahmud Efendi (Ustaosmanoğlu), eski Of müftüsü Celal Şişman, Yozgat Müftüsü Hüseyin Hatipoğlu , Tarsus ve lskenderun Müftüsü Remzi Yavuz , Diyanet işleri Baş Müfettişlerinden Osman Atay, Edremit ve Merzifon Müftüsü Hamit Bir, lstanbul il Müftü Vekili Ahmet Vanlıoğlu , İstanbul Merkez Vaizi Abdullah Vanlıoğlu , İlyas Vanlıoğlu , Hüsnü Lostar, Kamil Küçük, İstanbul Bayrampaşa Yeşil Camii imamı ve Kur’an Kursu Öğretmeni Abdullah Ustaosmanoğlu ve kardeşi merhum Mehmed Ustaosmanoğlu belli başlı öğrencileri arasında yer alır. Çaykaralı müderris Hacı Hasan Efendi de kendisinden feyz alan, istifade eden alimlerdendir. Şahsiyeti Hacı Dursun Nuri Feyzi Efendi , Çaykara’da medrese tahsili görürken, Nakşi tarikatının yöredeki meşhur şeyhlerinden Hacı Ferşad Efendi ‘ye, daha sonra da Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi ‘nin halifelerinden “Vizena” lakaplı Ahmed Efendi’ye intisap ederek her ikisinden de hilafet almıştı . Of çevresinde birçok kimselere tarikat dersi veren, irşadlarda bulunan Hacı Dursun Efendi 1957’de İstanbul’a giderek Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye de intisap etti ve onun da halifesi oldu. Kırk yıl boyunca sürdürdüğü tedris ve irşad faaliyetleriyle, Karadeniz bölgesinde ve özellikle Of civarında dini hayatın kesintiye uğramadan devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Oğullarından Süleyman Sami Güven, Sıraağaç köyünde Kur’an Kursu öğreticiliği görevi yanında bir de medrese eğitimine bağlı olarak öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir. Hacı Dursun Efendi son derece gayretli, takva sahibi, yüksek manevi değerlere sahip ve kendisini ilme adamış az bulunan zatlardan biri idi. O devirlerde dini eğitim yapmak yasak olduğu için gerek hafızlık icazetleri, gerek İslami ilimleri okuyup bitirenlerin icazetleri kasabalarda yapılamıyordu. Mecburen köylerde oluyordu. İcazetlere katılan kalabalık cemaati, köylerde alabilecek cami olmadığı için de icazet merasimleri açık alanlarda düzenlenirdi. İcazetlerde, çevrede bulunan alim, mürşid ve kıraat alimleri mutlaka davet edilirdi. Eserleri Hacı Dursun Efendi bazı risaleler yazmış ve bunların bir kısmını Hac yolculuğu esnasında kaybetmiş, geride kalanlar da bir yangında kütüphanesiyle birlikte yanmıştı. Onun asıl eserleri yetiştirdiği canlı eserlerdir. Bu eserlerle o çok yaşayacaktır. Kaybolan eserlerinin dışında, hayatta iken yayınlanan eserleri şunlardır: 1. Tevhid ve İşrak (İstanbul, 1920). 2. Munkuzu’l-Felasife ve Muzhira’l-Hakika (Mekke, 1949). 3. Ahlak ve inanç Öğütleri (Giresun, 1956). 4. Muhtarü’I-Ahadis Tercümesi, 3 cilt. (İstanbul, 1965). 5. Ahiret Hakikatleri ve Dirilmek Hikmetleri, manzum, (Trabzon, 1970). Son Günleri ve Vefatı 1977’nin Ocak ayı sonlarında rahatsızlandı.Yaş 95’leri bulmuştu. Oğlu Süleyman Sami devamlı yanında idi. 23 Şubat 1977 Çarşamba günü saat ikiye çeyrek kala gözlerini yumarak büyük tefekkür alemine daldı. Oğlu Süleyman, hocanın kucağında, başını göğsüne yaslamıştı. Bir ara gözlerini açarak oğluna: “Evladım ölüyorum, ben Rabbim’e kavuşuyorum:’ dedi. Birkaç dakika sonra, üç defa “Allah, Allah, Allah” deyip Süleyman’ın kucağında sağ tarafa yönelerek ruhunu sevgilisine teslim etti. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amiin, amin, amin!.. Hacı Dursun Efendi ‘nin cenazesi, bir gün bekletildikten sonra Cuma günü kendi köy camisinde; naaşı öğrencisi, mürşid, Nakşi şeyhi Hacı Mahmud Ustaosmanoğlu tarafında yıkandı. Cenaze namazını, büyük Kıraat alimi Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Efendi kıldırdı. Köydeki aile kabristanına defnedildi. Telkinini çayraka müderrisi Hacı Hasan Efendi hazretleri vermişti. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Bali Süleyman Ağa
istanbul – silivrikapı – bali süleyman ağa camii Süleyman Ağa hem Osmanlı ordusunda ser-topçiyan (topçubaşı) dır hem de “bölükat-ı erbaa’dan ( Osmanlı ordusundaki dört büyük bölükten ) birine ağa (kumandan)dır. Muhasarada kendi topu ile dövdüğü surların iç tarafına ( Silivrikapısı dahiline) daha sonraları bir mescit yaptırmıştır. Şehre oradan girdiği için bu bölge, fetihten sonra Fatih tarafından kendisine ganimet payı olarak verilmişti. Vefatından sonra bu mescidin hemen yanıbaşına defnedildi. 1461’de camii, türbe ve kuyusu için bir de vakıf tahsis edildi. 1453 ile 1457 arasında yapılan bu şirin ve mütevazi mescit ne yazık ki günümüze ulaşamadan harap oldu. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876), Osmanlı sarayının harem bölümünde çalışan Sazkar Kalfa, mescidi daha büyük ve kubbeli olarak yeniden inşa ettirip mescidin yeni banisi oldu. 1894’teki büyük depremde mescit yıkıldı. Bu kez II. Mahmud’un (v. 1839) kızı Adile Sultan (v. 1899), camiyi yeniden yaptırdı ancak kendi adını vermedi. Bu mescidin bulunduğu yer, burayı ihya eden Adile Sultan ve yakınlarının arzusu ile “Bala’ diye anılmıştır. İstanbul’un ilk taht kadısı Molla Hızır Bey Çelebi, eski adı Sigma olan bu bölgeyi, hazırladığı resmi evraklara halk arasında kullanılan adıyla “Bali Kapısı” olarak kaydetmiştir.Zamanla cami ve türbenin etrafında bir tekke kurulmuştur. Yanına tevhidhane, muvakkithane, dergah hücreleri, hazire, sebil, çeşme, şadırvan, harem dairesi eklenmiştir. Bu gün Bali Süleyman Ağa’nın türbesinin içinde kabir arkadaşı olarak muhterem eşi, Bala Tekkesi’nin ilk postnişini Şumnulu Şeyh el-Hac Ali Efendi ve eşi Sıdıka Hanım, II. Postnişin Şeyh Muhammed Sadeddin Efendi ve Mekke şeyhlerinden Muhammed Sa’id Can efendiler bulunmaktadır. Sandukası önündeki kitabede: Bir zaman dîn-i mübîne eyledi hizmet tamam Hazret-i Sultan Fatih ile etti çok gaza beyti vardır. Eyüb, Eskiyeni Caddesi Balî Baba Camii’nin içinde başka bir Bali Baba daha vardır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Alasonyalı Hacı Cemal Efendi
Halk arasında Alasonyalı Hacı Cemal olarak bilinen ve tanınan, son devir din alimlerineden vaiz Cemal Öğüt , Mora Yenişehir’e bağlı Alasonya Kasabası’nın Zeynel mahallesinde, 1887’de doğdu. Babası muallim Ahmed Lütfı Efendi’dir. İlk,orta ve lise tahsilini memleketinde yaptıktan sonra, 1903’te İstanbul’a geldi. Memleketinde iken hafızlığını müderris ve müftü Ömer Hulüsi Efendi’den yapmış, ondan biraz da Arapça okumuştu. Tahsili İstanbul’da Darülfünun Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, ayrıca Medresetü’l-Mütehassisin’den de mezun olmuştur. Bu arada ders vekili Hacı Ali Zeynelabidin Efendi, Müftü Ömer Hulusi Abdülfettah Efendi ve Abdurrahman Efendi’ den ders okudu. Fatih dersiamlarından İzmirli Hafız Halil Efendi ve Düzceli Zahid Kevseriden okuyarak icazet aldı (1912). 1910’da girdiği ruus imtihanında kürsü vaizliğini kazandı. 1915’de Aksaray Valide Sultan Camii kürsü vaizliğine resmen tayin edilerek göreve başladı. Daha sonraları İstanbul merkez vaizliğine tayin edilen Öğüt, ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür. Toplum psikolojisini iyi bilen Hacı Cemal, toplumun her kesimiyle iyi ilişkiler kurmuş ve halkın dinini öğrenmesinde önemli hizmetler vermiştir. Dinleyicilerine göre hitap etmesini bilen, güzel konuşan, cemaat üzerinde tesir icra eden, kalabalık kitleleri toplayabilen değerli bir irşadçı idi. İstanbul imam-Hatip Okulu’nda iken fırsat buldukça, Fatih Camii’ndeki derslerine, vaazlarına koşardık. Çok sevilen, sayılan, aranan, beğenilen ve takip edilen bir vaiz idi. Ona “ Büyük Hacı Cemal ” derlerdi. Bir de o zamanlar “Küçük Hacı Cemal” vardı. Cemal ôzan. 1926 yıllarından sonra Hacı Cemal, Beşiktaş’ta Akaretler’de bulunan ortaokul ve liselerde din ve ahlak dersleri öğretmenliği yapmış ve bazı ilmi kongre ve komisyonlarda da üyelik yapmıştır. İşgal yıllarının ilk günlerinde İstanbul’da kurulan Müdafaa-i Milliye Teşkilatı’nda görev almış ve daha sonra Milli Müdafaa Grubu’nun çalışmalarına katılarak Beşiktaş’taki evini bu teşkilatın merkezi haline getirmişti. Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye’ye silah temini konusunda önemli hizmetleri olmuştu. İşgal kuvvetlerinin elinde buluna Maçka’daki silah deposundan düzmece bir cenaze töreniyle kaçırdığı silahları Anadolu’ya göndermişti. İstiklal Savaşı’nın kazanılmasından sonra teşkilattaki arkadaşları çeşitli görevlere getirilirken kendisine yapılan İstanbul Milletvekilliği teklifini kabul etmemişti. Birçok meslektaşı gibi, dönemin dini faaliyetleri yasaklayan baskıcı uygulamalarına ma’ruz kalmış ve çeşitli bahanelerle evi üç defa basılıp aranmıştı.. Kütüphanesi mühürlenmiş ve hilafetçilik ithamiyle sorgulanmıştı. Fakat gerekli delil bulunamadığı için cezalandırılamadı. Bu arada Öğüt, Hacc’a da gitmişti. Bütün bunlara rağmen Hacı Cemal, İslami ilimlere hizmetten, halkı aydınlatmaktan ve talebe yetiştirmekten geri kalmadı. Dini eğitimin ve öğretim kurumlarının kapalı olduğu devirlerde evini mektep haline getirmişti. Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde meydana gelen olaylarda teskin edici rol oynamıştır. Kore şehitleri için Süleymaniye Camii’nde okutulan ve radyodan yayımlanan ilk mevlid programında konuşma yapmıştır (1O Aralık 1950). 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra Diyanet İşleri Başkanı olması yolundaki ısrarlı talepleri kabul etmedi. O kendisini tamamen irşad hizmetlerine ve eserlerine vermişti. 29 Mart 1966’da İstanbul’da vefat etmiştir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Altı bin ciltlik kütüphanesi, vasiyeti üzerine, kızı Hikmet Oğüt tarafından İstanbul Yüksel İslam Enstitüsü’ne (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) bağışlandı. Yine vasiyeti üzerine kızı tarafından İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nün ilk mezuniyetinde enstitü birincisi olana (BekirTopaloğlu’na) değerli bir saat ödül olarak verilmiştir. Şimdi emekli olan Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, 1959’da İstanbul imam-Hatip Okulu’ndan birinci olarak mezun olduğu için o zamanın İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay tarafından kendisine yine birincilik ödülü olarak değerli bir saat verilmişti. (O zamanlar vali, aynı zamanda belediye başkanı idi.). Eserleri 1. Ana ve Baba Hakları (İstanbul 1928, 1965, 1977) 2. İçtimâî ve Ahlâkî Temizlik (İstanbul 1936; I-II, Ankara 1962; İstanbul 1996) 3. Gül’ün Gül’ü Fâtımatüzzehra (İstanbul 1940, 1970, 1974) 4. İslâm Tarihinin Maruf Simalarından Hz. Muhammed’in Dadısı Ümmü Eymen (İstanbul 1941) 5. Tekbîr-i Teşrik (İstanbul 1947) 6. Kadın İlmihali (İstanbul 1947, 1968) 7. Çocuklarda Ana ve Baba Saygısı (İstanbul 1948, 1955) 8. Ümmü Hâni (İstanbul 1950) 9. Bereket ve Rahmet-i İlâhiyye Bürhanlarına Dâir Kırk Hadîs-i Şerîf (İstanbul 1951) 10. Meşhûr Eyyûb Sultan (İstanbul 1955, 1957, 1998) 11. Cedvel ( Peygamberimizin Kısaca Hayatı ve Fevkalade Haller) (İstanbul 1960) 12. Kur’ân-ı Azîmüşşan’a Göre Maddî ve Mânevî Fezâ Âlemleri (bu eserin aslı kaybolmuş, bir özeti 1964 yılında İstanbul’da basılmıştır) 13. Kurrâ-i Muhammedi (İstanbul 1965) 14. (Nur ve Edeb : Mısır Şeyhülkurrâsı Ali Muhammed Dabbâ’ın Fethu’l-kerîmi’l-mennân fî âdâbi hameleti’l-Ķurân adlı eserinin tercümesi (İstanbul 1941) 15. Defter-i Mev‘ıza : Bu çalışması yazma halindedir (MÜİF Ktp., Cemal Öğüt, nr. 516). Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Ağazade Muhammed Hakiki Dede
Çanakkale – Gelibolu – Gelibolu Mevlevihanesi Yeniçeri Ağası Kara Hasan Ağa’nın oğlu olarak, Gelibolu’da doğan Muhammed Hakiki Dede, I. Bostan Çelebi zamanında malını kardeşine bağışlamış ve Konya Mevlana Dergahı’na intisap etmiştir. Konya’daki Mevleviliğin pir dergahında çilesini tamamlayıp Dede unvanı alan Muhammed Hakiki Dede , Gelibolu’ya dönmüş ve buradaki Ahi Devle Zaviyesinde Mesnevihanlık görevini yürütmeye başlamıştır. Zaman için de Mevleviliğe ilginin artmasıyla Muhammed Hakiki Dede Gelibolu’da bir Mevlevihane de kurmuştur. Yeniçeri ağası olan babasının ünvanı nedeniyle ”Ağazade” diye anılan ve şair olan Muhammed Hakiki Dede ‘nin İstanbul’un tasavvufi hayatındaki önemi, Beşiktaş Mevlevihanesi ‘nin ilk şeyhi olmasından kaynaklanmaktadır. Beşiktaş Mevlevihanesi, İstanbul’da kurulan üçüncü Mevlevi dergahıdır. Mevlevihaneyi, Ağazade Muhammed Hakiki Dede ‘nin Gelibolu’dan dostu olan Ohrili Hüseyin Paşa inşa ettirmiştir. Ohrili Hüseyin Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda sadrazamlığa kadar yükselmiş, ancak Genç Osman’a karşı gerçekleştirilen Yeniçeri ayaklanmasında katledilmiştir. Paşa’nın ölümü üzerine Muhammed Hakiki Dede, Gelibolu’ya dönmüş, 1653 yılına kadar şeyhlik görevine burada devam etmiş, Hakk’a yürüdükten sonra da aynı tekkede sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı
İstanbul – Fatih – Sakızağacı Kabristanı Son devir din alimlerinden, vaiz ve İstanbul müftüsü. 6 Mayıs 1904’te Selanik, Serez’in Petriç kasabasında doğmuştur. Babası Petriç müderrisi Hafız İbrahim Ethem Efendi. Dedesi de oranın müderrislerinden Hacı Ali Efendi idi. Annesi müderris v hattat Hacı Ali Siyamı Efendi’nin kızı latife Hanım’dır. Dört yaşında iken babasını, dokuz yaşında iken annesini kaybeden Abdurrahman Şeref , Balkan Savaşı’ndan dolayı ağabeyi Abdullah Hulusi ile birlikte Tekirdağ’ın Saray kasabasına göç etti. İlköğrenimini Petriç’te ve Saray’da yaptı. Daha sonra İstanbul’a gelerek Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi’ni (1924), arkasından Darülfünun İlahiyat Fakültesi’ni (1927) bitirdi. Bu arada Süleymaniye Kütüphanesi’nde açılan kütüphanecilik kursuna da katıldı. Memuriyeti Abdurrahman Şeref memuriyet hayatına 1927’de Fatih Millet Kütüphanesi’nde başladı. Daha sonra Murad Molla ve Süleymaniye Kütüphanelerinde de çalıştı. Uzun zaman Vefa Lisesi’nde ve bazı ortaokullarda Türkçe, edebiyat ve din bilgisi öğretmenliği yapmıştır. İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde tefsir, usul-i fıkıh, hadis ve usul-i hadis dersleri de okutmuştur. En son Çapa Öğretmen Okulu’nda din bilgisi öğretmeliği yapmıştır. 1950’de İstanbul il Müftülüğü murakıplığına tayin edilen Güzelyazıcı; Şehzade, Aksaray Valide, Bayezid ve Fatih Camilerinde vaizlik, 1963-1968 yılları arasında Fatih Camii’nde fahri hatiplik görevlerinde bulundu. 1972’de İstanbul il Müftülüğü’ne tayin edildi. Vefat edinceye kadar, altı yıla yakın bir zaman bu görevi sürdürdü. Geniş bir kültür birikimine sahip, iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı’nın çok yönlü yetişmesinde, son devir Osmanlı alim ve meşayihini, edip ve şairlerini yakından tanımasının önemli rolü vardı. Edibane ve şairane olarak çok güzel konuşan Şeref, medrese ve tekke kültürünü sanat ve edebiyatla birleştirip zenginleştirdiğinden vaazlarında son derece doyurucu oluyordu. Eserleri 1. Eylül Yaprakları (şiir) (lstanbul, 1938). 2. Gönül Yolcuları (şiir) (İstanbul, 1944). 3. Ehli Sünnet inanışının Değişmez Metinleri (lstanbul, 1947) 4. Din Dersleri (İstanbul, 1956). 5. Fatih Minberinden Mü’minlere Hutbeler, iki cilt. (İstanbul, 1966, 1970). olmak üzere 5 tane basılmış eseri ve bir o kadar da basılmamış eseri vardır. Geniş bir kültür birikimine sahip iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı, özellikle Pazar günleri ikindi namazından sonra Bayezid Camii’nde verdiği vaazlarda, kültür seviyesi yüksek bir cemaate hitap ederken esas amacı üniversite gençliğini aydınlatmaktı. Güzelyazıcı’nın, Nur Suresi’nin (39-40) ayetlerini esas alan ve yıllarca devam eden vaazları, küfrün psikolojisini veciz bir üslupla sergilediği ve ateizmin çıkmazlarını ortaya koyduğu için yüksek tahsil gençliği üzerine çok etkili olmuştur. Vefatı: Güzelyazıcı, ölümünden birkaç ay önce Vakıf Gureba Hastahanesi’ne yatırılmıştı. Ben de zatüriye olmuş, orada yatıyordum. Bölümlerimiz ayrı ayrı yerlerde idi. 20 gün koluma taktıkları serumdan kurtulup biraz iyileşince hocamı ziyarete gitmiştim. Eski neş’esi ve tatlı tatlı konuşmaları hızını kaybetmişti. Elini öptüm ve dua talebinde bulundum, şifalar diledim. ikinci ziyaretimde son günlerde yazdığı bir şiirini bana verdi. Bu son görüşümdü. Şiire sevindim, teşekkür ettim ve hayırlı şifalar diledim. Ben birkaç gün sonra taburcu oldum. Hocam ise son ziyaretimden 25 gün sonra,15 Mayıs 1978’de hastanede rahmetlik oldu. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliği’nde bulunan mürşidi, Nakşibendi şeyhi Serezli Hacı Hasib Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Güzelyazıcı altı çocuk babası idi. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Ali Çavuş ( Nimel Çeyş )
İstanbul – Eyüp – Sofu karaali çavuş camii mihrabında İstanbul fethine iştirak eden mutlu kumandanlardandır. Eyüp Eskiyeni mescidini yaptıran Kasım Çavuş’un kardeşidir. Eyüp, Sofular mescidini yaptırmış ve caminin mihrabı önünde defnolunmuştur. Kabir taşı yenidir, yazısı sülüsdür: Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Çavuşlarından sahibü’l-hayrat Sofi Kara Ali Çavuş Efendi ruhu için Fatiha. (Sene: 1200) kitabesi yazılıdır. Sofular Kara Ali Mescidi, Zekâi Dede Sokağı üzerinde ve Eski Sofalar Caddesinin tam karşısında olup sol tarafında büyük bir bostan vardır. Zekâi Dede Sokağı yeni açılan Eyüp Edirnekapı Bulvarı tarafından ikiye bölünmüş ve ufak bir kısmı, Kurukavak tarafında kalmıştır. Hadika’da şu bilgi vardır: “Banisi Çavuş Ali Ağa’dır. Zamanla vakfı yok olmuş ve Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendi Servi Mescidi vakfından vazife göstermiştir. Minberini Arpacı Hayreddin Mescidi İmamı Şeyh Abdullah Efendi koşmuştur ki, bu kitabın yazarı Hafız Hüseyin Efendinin asr-ı ricalindendir. Mescidin mahallesi vardır.” Mabet, Sofu Ali Çavuş Mescidi adı ile de anılır. Arazinin meylinden dolayı avluya 9-10 basamakla inilir. Duvarları kargir çatısı ahşaptır. Mihrabı dışa taşmalıdır. Son cemaat yeri tamamen yıkılmış iken 1975’de yeniden yapılmış ve mabet de bu sırada onarılmıştır. 1977’de yeniden yapılmış ve mabet de bu sırada onarılmıştır. 1977 senesi başında ibadete açılmıştır. Son cemaat yerinde bir mihrab ve 9 ahşap sütunun taşıdığı bir revak vardır. Çatısı ahşaptır. Kapısı ortada olmayıp yandadır. Kitabesi yoktur. Pencere kapakları bozulmadan günümüze intikal etmiştir. Zincirleri bile üstünde durmaktadır. Topuzlu parmaklıkları da zamanındandır. Minare kaidesi, iki sıra tuğla ve bir sıra kesme taştandır. Kaynak: (Gezi Notu) (Hadika 1/269) (Ayverdi, Fatih Devri 111/498) (T. Öz. İst Ca. 1/123) (Osm. Arş. Evkaf Def. III. No: 25004) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Zeyd b. Ali b. Ebu Talib
Cemaleddin Mahmud Hulvi
istanbul – fatih – Şehremini deki hulvi ( şirvani) dergahında İstanbul’da yetişen meşhur velîlerden. Asıl ismi Cemaleddîn Mahmud’dur. Lakabı “Cemaleddîn”, mahlası “Hulvî”dir. 1574 (H. 982) senesinde İstanbul’da Şehremini civarında doğdu. Saray helvacıbaşılarından Ahmed Ağa’nın oğludur. Sünbüliyye ve Gülşeniyye tarîkatlarında yetişmiş ve rehberlik yapmış, talebe yetiştirmiştir. On dört yaşında babasının şeyhi Necmeddîn Hasan Efendi ile birlikte hacca gitti. Hac dönüşü helvacılığa başladı. Daha sonra sipahiliğe heves ederek devlet hizmetine girdi ve Divan-ı Hümayun Çavuşu oldu. Devlet hizmetinde iken tekkeleri dolaştı. Dervişlerle birlikte bulundu. Onların halleri ile hallendi. Hac dönüşünü Koca Mustafa Paşa Dergahı şeyhi Hasan Zarîfî Efendi ile birlikte yolculuk yaptı. Yolda onun sohbetlerinden istifade etti. Böylece tasavvufta ilk sohbetleri dinleyip bu yolun kıymetini anlayıp, lezzetini tattı. Dünya mevkii ve nîmetlerinde hevesi olmadığından, Allahü Teala’nın rızasına kavuşmak için uğraşıyor, kendisine yol gösterecek bir rehber arıyordu. Babasının vefatı üzerine (1602) devlet hizmetinden ayrıldı ve Mısır’a gitti. Burada Şeyh Haşhaşi ve Sersem Mehmed Dede gibi büyük zatlarla sohbet etme imkanı buldu. Bir süre sonra, Halvetiyye yolunun, Sünbüliyye koluna mensub olan Koca Mustafa Paşa Dergahı şeyhi Zarîfî Hasan Çelebi’nin sohbetlerine devam etti. Mahmud Hulvî hazretleri, tasavvuf yoluna girişini şöyle anlatır: ” Bir gün bir yeniçeri katibinin yaptırdığı Yenikapı Mevlevîhanesi’nde dervişlerin Mesnevî okuduklarını görünce, tasavvuf yoluna karşı kalbim meyil etti. Bu sırada sıtma hastalığından muzdarip idim. Yolda giderken sıtma nöbeti tuttu ve biraz dinlenmek için Merkez Efendi Dergahı’na girdim, istirahat için uzandığım zaman uyuyakalmışım. Rüyamda Merkez Efendi hazretleri bana: ” Oğul bize gel!” dedi. Heyecanla uyandım. Sıhhate kavuştuğumu hissettim. O hafta Salı günü vaaz vermek üzere Merkez Efendi Dergahı’na gelen daha önce beraber hacca gittiğimiz Zarîfî Hasan Çelebi’den, gördüğüm rüyayı tabir etmesini istedim. O zaman bana: ” Sana şeyhlik hibe etmişler” dedi. Gerçekten o hafta hocama biat ederek tam manasıyla teslim oldum. Hocam: ” Siz bizim hac yolunda yol arkadaşınız ve dostunuz olmuştunuz. Şimdi biz size tasavvufta yol arkadaşı olamaz mıyız?” dedi”. Mahmud Hulvî hazretleri, Şeyh Zarîfî’nin sohbetlerine devam edip tasavvufta yetişti. 1619 senesinde ikinci defa hacca gitti. Bu hac seferinde hocası Hasan Zarîfî’nin emriyle Kahire’ye uğrayıp orada bulunan Gülşenî tarîkatı şeyhi Necmeddîn Hasan Efendj’nin sohbetlerinde bulunup, ondan istifade etti. Gülşenî yolunda îcazet alıp Istanbul’a döndü. Hocası Hasan Zarîfî Efendi de ona tasavvufta talebeleri yetiştirmek için icazet verdi. Önceleri bir müddet Dayudpaşa Camii’nde Cuma günleri, haftanın diğer günleri de Sultanahmet, Şehzade ve Fatih Camii’nde vaizlik vazîfesi yaparak halkı irşad edip doğru yolu gösterdi. Sonra da hocasının emri üzerine şeyhlik, rehberlik yaptı. Kendi adı ile anılan Şehremini’ndeki Şirvanî Tekkesi’nde diğer meşhur ismiyle Hulviyye Tekkesi’nde insanlara rehberlik yaptı, tasavvufda talebe yetiştirdi. Bu dergahta talebelerin yiyeçeklerini kendisi karşılardı. Ayrıca herbir talebeye beş-on akçe harçlık verirdi. Bu kadar masrafı karşılamak için lazım olan parayı nereden temin ettiğini kimse bilemezdi. Ancak onun bir bereketi ve kerameti olduğunu farkedenler de vardı. Devrin meşhur Halvetî şeyhlerinden Nureddinzade’nin kızıyla evlenen Hulvî hazretleri babasından kendisine intikal eden Şehremin’deki evini 1626 senesinde tekke haline getirerek zengin gelirler vakfetti. Cemaleddîn Hulvî hazretleri şiirde “Hulvî” mahlasını kullanırdı bu hususda şu menkıbe anlatılır: ” Bir gün Mevlana Celaleddîn-i Rumî hazretlerinin dîvanını hocası Hasan Zarîfî Efendi’ye hediye etti. Hocası: ” Gel Helvacızade, sana Mevlana hazretlerinden bir mahlas rica edelim” diyerek üç İhlas bir Fatiha okuyup Dîvan’ı açınca, yüksekliklere mensub olan tatlı olur” manasında şu rubaî çıkar: ” Menkane ulviyyen gad cae hulviyyen” Bu rubaî işaret sayılarak Mahmud Efendi, bundan sonra “Hulvî” mahlasını kullandı. Cemaleddîn Hulvî hazretleri tarikatta Sünbülî ve Gülşeni kolunun irşadıyla selahiyetli idi. Büyük bir gayretle hizmette ve irşadda bulundu. CEMALEDDÎN HULVÎ HAZRETLERİNİN BAZI SÖZLERİ Evliyanın meşhurlarından naklederek buyurdu ki: ” Dünyada oruç tut. Ölüm geldiğinde bayram sevinci içinde ol. Dilini tut, koru. Lüzumsuz şeylerden sakın. Dünyaya meyletme. Ahirete götüreceğin şeyler ölçüsünde dünya ile ilgilen”. ” Her işin başı ilimdir. İlmin başı ise Allahü Teala’nın inayetidir”. ” Allahü Teala’ya, dünya mertebesi ve halkın îtibar ve sevgisini kazanmak için ibadet edenler, Allahü Teala’nın gazabına uğrayan kişilerdir”. ” Allahü Teala bir kuluna iyilik murad ederse, ona hayırlı amel kapısı açar, söz kapısını kapar. Kötülük murad ettiğinde bunların aksini yapar. Kişinin yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır”. ” İhlas, her şeyin Allahü Teala’nın rızası için yapılması, amelin kabulüne vesîle olan güzel düşünce (niyet) dir”. CEMALEDDÎN MAHMUD HULVÎ HAZRETLERİNİN ESERLERİ Cemaleddin Mahmud Hulvî hazretleri dinî ve edebî ilimlerde olduğu gibi tasavvufî ilimlerde de ileri derecede alim idi. Eserlerinden bazıları şunlardır: 1- Lemezat-ı Hulviyye El-Lemehat-ı Ulviyye: Bu eseri, 1609 senesinde yazmaya başlayıp, 1621 senesinde tamamladı. Eser bir mukaddime ve yirmi iki kısımdan meydana gelmiştir. Mukaddimede ilk dört halife, dört mezhebin imamları ve onikî imam sonra Halvetîlik yolundaki büyük velilerin hayatı ve menkıbeleri anlatılmaktadır. 140 zatın hal tercümesi anlatılan bu esere, hatime, son kisminda ise ayrıca, bizzat kendisinin görüştüğü 52 velînin hayatını ilave etmiştir. Mahmud Hulvî hazretleri, tasavvufu ve evliyanın hal tercümesini anlatan elliye yakın muteber kitabı tarayarak bu eseri meydana getirdiğini kaydedip faydalandığı eserlerin isimlerini bildirmektedir. Bu eser Mehmet Serhan Tayşi tarafından yayınlanmıştır. Istanbul 1993. 2- Divan: Sade bir dille kaleme alınmış olan bu eser ilahîlerden müretteptir. 3- Cam-ı Dil-Nüvaz: Şebüsterî’nin Gülşen-i Raz eserinin şerhinin tercümesidir. 4- Taşlıcalı Yahya Beyin “Hamse”sine bir nazire. CEMALEDDÎN MAHMUD HULVÎ HAZRETLERİNİN VEFATI Cemaleddîn Hulvî hazretleri, 1654 (H. 1064) de vefat etti. Kabri, İstanbul’da Şehremini semtinde Hulvî adıyla anılan Şirvani Dergahı’nın bahçesindedir. Vefatına İstanbul’lu Nisarî Hüseyin Çelebi: ” Can-ı Hulvî eyledi ikbal şehd-i cennete”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle İstanbul ve Anadolu Evliyaları , Mehmed emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık
Şeyh Hacı Ahmet Efendi – Emir Sultan Dergahı Şeyhi
Bursa – Emir Sultan Kabristanında hayatı….. Ya Hu Kutb-i daire-i vefayet ve nokta-i merkez-i keramet Hazret-i Sultan Emir kuddise sırrüh hazretlerinin bende-i ma’nevileri dergah-ı alilerinde seccade nişi-i irşad mazhar-ı sırr-ı hakikat merhum cennet-mekan eş-şeyh el hac Ahmed Efendi Hazretlerinin ruh-i pur futuhiyçün el fatihafi 10 N sene 1262 Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hamza Dede – Bursa

Gazi Mestan ( Bayraktarlar ) Türbesi
kosova – priştine ye 5 km uzaklıkta mitrovica ya giden yol üzerinde, sırpların kahramanı miloş obiliç ın anıtı yakınında. Türbe, 1999’daki Kosova Savaşı’nda Sırp ve Arnavut askerleri tarafından sığınak olarak kullanılmıştır. Türbenin, 1389 Kosova Muharebesi’nde şehit olan, isimleri meçhul iki bayraktara ait olduğu tahmin edilmektedir, içinde yatan kişilerin kimlikleri tam olarak aydınlanmış değildir. Evliya Çelebi, Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi etrafında, on bin kadar şehidin yattığını söyledikten sonra, bunlardan Alemdar Baba, Şehid Şeyh İlyas Dede, Timur Paşazade Yasavul’un isimlerini verir. Osmanlının ilk devirlerinde, bir takım önemli kişilerle ilgili bilgiler, çok azdır. Bu nedenle, türbenin bu kişilerle ilgisi olup olmadığı ne yazık ki tespit edilememektedir. Türbe halk arasında “Bayraktar” türbeleri olarak anılmaktadır. Türbenin önceleri bir tekke yapısının da olduğu söylenmektedir. Bugün, türbe etrafında bina enkazına rastlanmadığına göre, bu tekke de birçok benzerleri gibi ahşaptan inşa edilmiş olmalıdır. Türbenin etrafında binlerce şehidimiz yatmaktadır. Eskiden bu hazirede çok sayıda mezar taşı olmakla birlikte; günümüzde bunların sayısı ne yazık ki, çok azdır. Sekizgen planlı türbe, kubbe ile örtülüdür. Bir cephede giriş kapısı, diğerlerinde birer adet pencere yer almaktadır. Pencerelerin etrafları, kaba taş sövelerle çevrelenmiştir. Sekiz köşeli kasnağın üzeri, kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. Kasnağın köşelerinde görülen paye şeklinde hafifçe taşkın çıkıntılar, türbenin değilse de, dışının 19.y.y/da bir onarım geçirdiğini göstermektedir. Yapının içinde, sadece iki sanduka bulunmaktadır. Kapısı açık durumda olan türbenin içi, incelememiz esnasında gayet perişan bir haldeydi. Harap durumdaki türbenin acilen onarıma ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. . Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh Hacı Musa Tekkesi – Türbesi
kosova cakova – Şehir merkezi nana tereza cad no :98 Tekkenin ilk kurucusu Hacı Şeyh Musa’dır. Hacı Şeyh Musa, 1855-1875 yılları arasında İstanbul’da medrese eğitimini tamamlamıştır. Rifaîi tarikatına ait olan tekke, geniş bir avlu içinde bulunmaktadır. Avlunun dört tarafını farklı tekke yapıları sarmıştır. Caddeye bakan tarafta, asıl tekke yapıları yer almaktadır. Tekke, büyük bir asitanedir. Yapının yola bakan yüzünde ve bahçe yüzünde dörder direğe oturan birer çıkmaşsı vardır. Tekke kırma bir çatıyla örtülüdür. Tekkenin, alt kısımları kerpiçten, üst kısımları ahşap karkastan yapılmıştır. Ana girişteki eyvanın solundaki mekanın kubbesi bağdadî ve kalem işli olup çatlamalar olmuştur. Tekkenin hemen girişinde, kapının solunda semahane, onun ilerisinde uzun bir türbe bulunmaktadır. Tekke avlusu içinde derviş odaları olarak kullanılan ikinci bir yapı inşa edilmiştir . Semahanenin dört tarafı maksurelerle çevrili olup, ortasında bulunan ”devran” yenidir. Mihrap duvarının her iki yanında mahfil bulunmaktadır. Semahane duvarlarında alem, teber, topuz, şiş, bendir, kudüm v.b. asılıdır. Üst örtüsü, oniki köşeli ahşap kubbedir. Kubbesi içinde kalemişi süslemeler bulunmaktadır. Kubbe göbeğinde sekiz kollu yıldız (mühr-ü Süleyman) vardır. Semahanenin mahfil katı ahşaptır. Mahfîl kattan geçilen odalarda ahşap döşeme, çıtalı ve göbekli tavan, niş, dolap ve pencereler genelde sağlam olup, iç ve dış sıvaların ise tamiri yapılmaktaydı. Tekkenin son şeyhi Danyal Efendi’nin ölümüyle oğlu Şeyh Lütfü ve bunun da ölümüyle iki oğlandan en küçük olanı şeyhliğe hazırlanmaktaydı. Tekkede her Cuma günü ve Muharrem aylarında zikir ve devran yapılmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Karacasulu Necib Efendi
İstanbul – Fatih camii haziresinde Hâlidi yolu şeyhlerinden. Karacasu’lu olup asıl adı Ahmed’dir. İyi bir tahsilden sonra Rumeli Kazaskerliğine kadar yükselmiş ve bir müddet de Hâlidî Dergâhı şeyhliğini yürütmüştür. 1901 yılında vefât etmiş olup Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki kabristanda medfundur. Hüve’l-gafur Makam-ı celîl-i meşîhat-penahî müsteşar-ı esbakı ve rüme kadıaskerligi payelülerinden tarîkat-ı aliyye- Nakş-bendî Halidiyye hulefasından Karacasuyî el-Hac Hafız Ahmed Necîb Efendi’nin ruhu içün el-Fatiha. FÎ 19 Ramazan sene 1318 O, (Allah) affedicidir. Diyanet işleri eski müsteşarı ve rumeli kadıaskerlisi rütbelilerinden Nakşibendi-Halidi halifelerinden Karacasulu Hafız Ahmed Necib Efendi’nin ruhu için Fatiha. 10 Ocak 1901 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Manastırlı Ismail Hakkı Efendi
istanbul – Fatih camii haziresi Manastır’da doğdu. Aslen Konyalı bir aileye mensuptur. Dedesi Abdülvehhâb Zâimî, Vak‘a-i Hayriyye esnasında kaçarak Manastır’a gitti ve oraya yerleşti, ailesi Sancakdarzâde diye tanındı. İsmâil Hakkı, ilk öğrenimini Manastır’da gördükten sonra İstanbul’a gidip tahsiline devam etti. Mustafa Şevket Efendi’den Arapça okudu. Huzur dersleri hocalarından Tikveşli Yûsuf Ziyâeddin Efendi’den İslâmî ilimleri tahsil edip icâzet aldı; ardından Ayasofya Camii kürsü şeyhliği dahil çeşitli pâyeler elde etti. Fâtih Camii kürsü müderrisliği yaptı. Dolmabahçe Vâlide Sultan, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve Ayasofya camilerinde vaaz verdi. Ayasofya Camii’ndeki vaazlarında büyük bir dinleyici kitlesi topladı. Öte yandan Eyüp Askerî Rüşdiyesi’nde Arapça, Mekteb-i Hukuk’ta fıkıh, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun ile Askerî Tıbbiye’de akaid muallimliği, Mekteb-i Mülkiyye’de tefsir, hadis ve kelâm müderrisliği görevlerinde bulundu. 1899’da İstanbul Dârülfünunu’nda usûl-i fıkıh ve tefsir müderrisliği yaptı. Yirmi dört yıl süren müderrislik görevinde gösterdiği başarıdan dolayı dördüncü rütbeden Osmanlı nişanı ile taltif edildi. 16 Aralık 1908’de Meclis-i A‘yân üyeliğine seçildi ve bu görevi yürütürken Sultan Reşad’la birlikte Rumeli seyahatine çıktı. 5 Aralık 1912’de Anadoluhisarı’ndaki evinde vefat etti, cenazesi Fâtih Camii hazîresine defnedildi. Arapça, Farsça ve Bulgarca bilen İsmâil Hakkı zengin bir kültüre sahip olup belli bir ilmî seviyeye ulaşmıştı. Ölümü üzerine Sebîlürreşâd, Tercümân-ı Hakîkat, Tasvîr-i Efkâr, Teşrih, İkdam gibi dergi ve gazetelerde hakkında yazılar yazılmıştır. Oğlu Âsım Arar, Mustafa Kemal Atatürk’ün özel doktorluğunu yapmış, torunu İsmail Hakkı Arar da Devlet, Adalet ve Millî Eğitim bakanlıkları görevlerinde bulunmuştur. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bir dönemde yaşayan İsmâil Hakkı, İslâm diniyle ilgili olarak Batılı yazarlarca ileri sürülen itirazları cevaplandırmaya çalışmış, bu arada nikâh, talâk, tesettür konularını, ayrıca kısas ve had cezaları gibi amelî hükümleri savunmuştur. Kelâm konularını genellikle klasik çerçevede ele almış ve Mâtürîdiyye’ye bağlı olduğunu açıklamıştır. Eserleri İsmail Hakkı İzmirli ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi âlimlere kısmen örnek teşkil etmiştir. Hüve’l-hayyü La-yemüt A’yandan ve Fatih / müciz ders-i ammlarından / Darü’l-fünun-ı Osmanî / Tefsîr-i şerîf muallimi / Manastırlı el-Hac / İsmail Hakkı / Efendi’nin kabridir. / Cenab-ı Hak rahmet-i ebediyyesine mazhar eylesin. / El-Fatiha Tarîh-i vefatı: Sene 1330 ve Veladeti: Sene 1264 O, ölümsüz olan diridir. Ayandan ve Fatih Camii Ders-i ammlanndan ve üniversite tefsir hocası Manastırlı Hacı Ismail Hakkı Efendi’nin kabridir. Allah ebedî rahmetine kavuştursun. Fatiha Vefat tarihi: 1911 Dosumu: 1847 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Efendi
İstanbul – Fatih camii haziresinde Özellikle usûl-i fıkıhtaki ihtisası ile bilinen Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, Ribalzâde el-Hâc Hüseyin Efendi’nin oğlu olup Selanik Vilayeti’nin Tikveş kazasında 1830 yılında dünyaya gelmiştir. Ecdadı aslen Adana’nın İçel sancağından olup hicret ederek Tikveş’e iskân olunmuştur.İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra 1853 yılında İstanbul’a gelerek Serezli Hâfız Seyyid Efendi’nin derslerine devam etti. Daha sonra meşhur Giritli Ali Fikri Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Ayrıca hocasının üstadı Şeyh Muhammed Ali et Temimî (ölümü 1871) – ki meşhur müfessir Alusî’nin talebesidir .M erhumdan iki sene kadar Mutavvel okudu. Diğer taraftan zamanın üstad ı küllü reisü’l kurra büyük âlim Muhammed Gâlib Efendi’nin dersine devam ederek Telvih ve Mutavvel okudu. Ayrıca ulemadan Yakovalı Ali Efendi’den icazet aldı. 27 Şubat 1860’da uhdesine İbtida Hâric İstanbul müderrisliği tevcih olunarak Fatih Camii’nde derse çıktı. Celâl ve Mir’ât okutarak 1910 yılına kadar iki kez icazet verdi. Yusuf Ziyaeddin Efendi ’nin icazet verdiği talebeler arasında Hâlis Efendi, Serezli Hacı Mustafa Nuri Efendi, Taşköprülü Abdullah Rüşdî Efendi, meşhur vaizlerden Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Manisalı Hoca Emin Efendi, doktor ve feylesof Ödemişli Mustafa Fehmi Efendi gibi birçok büyük âlim vardır ve hepsi Tikveşli’nin önünde diz kırıp ilim öğrenmiştir. 1909 yılına kadar Harbiye Nezareti’nde Şifa i Şerif kârîliği yaptı. Reîsü’l ulemâ ünvanını alan Tikveşli, Huzur Dersleri’ne 1866 – 1873 yıllar arasında muhatab, 1874 Eylül 1908 yılları arasında da mukarrir olarak katıldı. Uhdesindeki müderrislik rütbesi 1871 yılında Hâmise Süleymaniye’ye, 1876’da ise Süleymaniye’ye terfi olunmuş, 1900’de ise Rumeli Kazaskerliği tevcih olunmuştur. Birinci rütbeden Nişan Osmanî’ye sahiptir. Yus uf Ziyaeddin Efendi, zaman zaman kritik görevler üstlenmekten geri durmamıştır. Rumeli vilayetindeki uygulamalara karşı çıkanların meydana getirdikleri karışıklıkları önlemek için 31 Mart 1903’te gönderilen heyet nâsıhanın reisliğini deruhde etmesi ve bölgeye giderek vazifesini icra etmesi bu cümledendir. Yusuf Ziyaeddin Efendi aynı zamanda ilk Osmanlı Meclis i Mebusân’ına İstanbul mebusu olarak girmiştir. 80 Müslüman ve 50 gayrimüslim milletvekilinden oluşan ilk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877 tarihinde padişahın huzurunda ilk oturumunu yaptığında payitahtı temsil eden 10 mebusdan biri Yusuf Ziyaedin Efendi idi. Reisü’l Ulemâ Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, 12 Kasım 1920’de İstanbul’da vefat etti. Fatih Cami- i şerifi haziresine defnedildi. Ölümü özellikle medrese çevrelerinde derin üzüntüye sebep olan Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi hakkında Üsküplü Hocazade bir yazı yazmıştır. Kabri şerif Kitabesi Hüve’-bakî Fatih cami’-i şerîfi mücîz ders-i ammlarından Reîsü’l-ulema Tikveşli EI-Hac Hafız Yusuf Ziyaeddîn Efendi ve kaffe-i mü’minîn ervahına EI-Fatiha. Tarih-i vefatı: 22 Safers ene 1339 Tarih-i tevellüdü: 15 Şban sene 1245 Ketebehu Azîz. O ebedîdir. Fatih camii icazet (diploma) vermeye yetkili ders-i azamlarından ve ilim adamlarının reisi Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Ziyaeddin Efendi ve bütün mü’minlerin ruhlarına Fatiha. Vefat tarihi: 5 Kasım 1920 Dosum tarihi: 4 Nisan 1830 (Hattat) Aziz yazdı Kaynak ; 1- Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları 2- Osmed dergisi , Vol. 4 Issu 6 , Kasım hızlı

Fatih Camii Haziresi
Fatih semti İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bizans ve daha öncesinde de bu bölgenin önemli bir yerleşim yeri olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Semte adını veren Fatih Camii; Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından fetihten sonra Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üzerine inşa edilen ilk selatin camiidir. 1766 İstanbul depreminde büyük hasar gören cami, Sultan III. Mustafa tarafından yeniden yaptırılmıştır. “İstanbul’daki selatin camiilerinden, Fatih, Bayezid ve Süleymaniye camilerinin gerçek birer mezarlığı vardır.” 19. yüzyıla gelinceye kadar bu camilerin hazirelerine sivil defin yapılmıyordu. Osmanlı toplumu için 19. yüzyıl birçok açıdan değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Mezarlık kültürü de bu değişimden kendine düşen payı almıştır. En köklü değişim ise, üst tabakadan olanların hazirelere gömülmesiyle yaşanmıştır. Daha önceleri şehrin muhtelif yerlerinde türbe ve küçük hazirelere rastlanırken 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu anlayış değişmiş, II. Mahmud Türbesi Haziresi, Abide-i Hürriyet çevresinde Jön Türk liderlerinin mezarlıkları oluşmuştur. Bu tarihten itibaren cami hazîrelerine daha çok defin yapılmaya başlanmıştır. Fatih Camii’nin kıble tarafında; Çorba kapısı ve Türbe kapısı arasında kalan, Nakşidil Sultan Türbesi’ni ve küçük külliyesini de içine alan hazirenin teşekkülü, bu sahaya 1194/1780’den sonra yapılan definlerle başlamıştır. Bu saha duvarlarla çevrilerek kapalı bir alana dönüştürülmüştür. Duvarların arasındaki lokma demirli pencereler, insanların hazireyi görmesini sağlar. Burası akşamları aydınlatıldığı için gece vakti civardan geçenlere çok güzel ışık oyunları sergiler. Hazire, Münire Sultan Türbesi’nin hemen yanından başlayan ve Nakşıdil Sultan Türbesi’nin girişinin sol tarafında kalan binaların arkasındaki duvarla ikiye bölünmüştür. Nakşıdil Sultan Türbesi’nin ön kısmına; saraya mensup erkek, kadın ve çocukların defnedilmesi, hazireye en eski definlerinin burada başladığını gösterir. Sahanın hazireye dönüşmesi, definlerin az sayıda olması sebebiyle zaman içerisinde olmuştur. Oluşumu hızlandıran en önemli sebep saray mensupları dışındakilerin de hazireye definleri olmuştur. Hazireye defin için saraydan yani padişahtan izin almak gerekiyordu. Fatih haziresi, Konstantaniyye fatihinin mübarek naaşlarının sırlandığı mahal olarak son dönem Osmanlı ilim, siyaset, sanatkar ve idarecilerinin gömülmeyi arzu ettikleri bir yer olmuştur. Kapıkuleli Mühendis Seyyid Hasan tarafından hazırlanmış 1815 tarihli “Su Yolu” haritasında caminin sağında ve solunda külliye binaları yer almaktadır. Kıble tarafının ağaçlık bir alan olduğu ve bu alanda herhangi bir yapı ve mezarlığı hatırlatan bir şey olmadığı görülmektedir. Sultan II. Abdülhamid Han’ın Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’nda yer alan 1873-1890 tarihleri arasında çekilmiş olduğu kayıtlı bir fotoğraf elimizdeki en önemli belselerdendir. Münire Sultan Türbesi’nin ön tarafindan çekilmiş olan foto§rafta hazirenin orta kısmında şebekeli bir mezar göze çarpar. Fotoğraf çok dikkatli incelendiği zaman ağaçlann arkasında camiye yakın kısımda üstüvanî mezar taşı ile Fatih’in Türbesi’nin hizasında bir iki mezar taşı dikkatimizi çeker. Kapıkuleli Mühendis Seyyid Hasan’ın haritasında görülen agaçların bu ağaçlar olması kuvvetle muhtemeldir. Ağaçlar meyve ağaçlarına benzemektedir. Hazire bu tarihlerde daha çok meyve bahçesini andırmaktadır. Mezarlık simgesi olarak bilinen serviler dikilmemiştir bile. Yalnız hazire dışında Fatih’in türbesi ile cami arasında büyük bir servi dikkati çekmektedir. Hazirenin içinde yer alan ve Mimar Kemaleddin tarafından inşa edilen Gazi Osman Paşa Türbesi de fotoğafta yer almıyor. Osman Paşa’nın Türbesi 1900’de inşa edildisine göre, türbenin bulunmaması da fotoğrafın bu tarihten önce çekildiğini gösterir. Bu fotoğraf hazireye definlerin 1870’lerden sonra yapıldığı hakkındaki kanaatimizi desteklemektedir. Ayrıca hazirede yer alan taçlar üzerindeki vefat tarihleri de bu fikri güçlendirmektedir. 1875 tarihli taş baskısı haritalardan faydalanılarak 1964’te İstanbul Belediyesi tarafından hazırlanan haritada Nakşidil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan kısımda bir grup mezarın olduğu görülmektedir. Bu haritadan hareketle Fatih’in Türbesi’nin önünde yer alan kısma henüz defin yapılmadığı kanısına varabiliriz. Yapılıyorsa bile çok az sayıda olmalıdır. Kısaca bu tarihlere kadar, meydana gelmiş bir hazireden bahsedemeyiz. Fransız topoğraf Jacques Pervititch tarfından 1922 ve 1945 yılları arasında yangın sigortaları için hazırlanan haritalar, eski semtleri, mahalleleri ve caddeleri çok detaylı bir şekilde gösteren haritalardır. Pervititch tarafndan hazırlanmış olan 1933 tarihli ayrıntılı sigorta haritasında, hazire olarak bilinen alanın üzerine yazılmış olan “mezarlık” ibaresinden hazirenin artık teşekkül etmiş olduğu çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Sultan II. Mahmud’un annesi Nakşıdil Valide Sultan için 1233/1818’de inşa edilen türbe, sebil ve sıbyan mektebinden oluşan küçük bir külliyedir. Bu yapılar, Fatih Külliyesi’nin bir parçasi olan Darüşşifa’nın yerine yapılmıştır. Nakşıdil Sultan tarafından yaptırılan binalar hazirenin teşekkül etmesinde önemli rol oynamıştır. Nakşıdil Sultan’ın içinde medfun bulunduğu türbeyi ve diğer yapıları vefatından önce yaptırmış olduğu kaynaklarda yazılıdır. Çalışmamızda mezar taşları numaralanırken Fatih Türbesi’nin önündeki mezarlar ile Nakşıdil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan mezarlar arka arkaya sıralanmıştır. Numaralanan 425 mezar kronolojik olarak dizildisinde -tarihsiz ve okunamayanlar ayrıldıktan sonra- şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır: Hazirede 3 farklı mezar grubu dikkati çekiyor. Bunlardan biri Nakşıdil’in önünde yer alan mezarlar, ikindsi Gülbahar Hatun Türbesi’nin arkasında ve bekçi kulübesinin yanında yer alan mezarlar ile Fatih’in Türbesi’nin önünde yer alan bölümdeki mezarlar. Nakşıdil Sultan’ın önündeki hazirede 89 mezar vardır. En eski tarihli olan 1194/1780 en yakın tarihli olan ise 1963’tür. Üst taraftaki hazîrede 322 mezar mevcuttur. Burada en eski tarih 884/1479 olarak görülür. Son defnin tarihi 1983’tür. Yaptığımız araştırmada bu bölüme yakın tarihlerde defin yapıldığı rivayetleriyle karşılaştık. Ancak bunu belgeyen bir taşa rastlamadık. Fatih Camii haziresinde Fatih devrine ait ve döneminin özelliklerini gösteren mezar taşı bulunmamaktadır. Gülbahar Hatun Türbesi’nin sol tarafında türbeyle duvar arasındaki mezar taşları arasındaki 884 / 1479 tarihli taş, haziredeki en eski tarihli taştır. Gülbahar Hatun Türbesi içinde medfun Fatih Sultan Mehmed Han’ın kızı Şehzade Gevher Han’ın hizmetindeki Nuri Çelebi’ye ait taşın üzerindeki yazı incelendiginde çok sonraları (19. yy) gelişecek olan Nesta’lîk yazıyla yazılmış oldusu görülecektir. Bu taşın nereden geldiği ve ne zaman yazıldığı hususunda bir bilgimiz yoktur. Fakat taşın, üzerindeki tarihe ait özellikler taşımadığı rahatça anlaşılmaktadır. Muhtemelen sonraki yıllarda yenilenmiş olmalıdır. Hazirenin Nakşıdil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan bölümündeki taşların daha eski tarihli oldukları dikkati çeker. Hazîrede ilk definler buraya yapılmıştır. Fatih Türbesi önündeki kısma yapılan ilk defin ise Şeyhülislam Mehmed Refik Efendi’dir. Tarikat, tekkeler ve mezar, taşlarıyla ilgili araştırmalarıyla bilinen Cemaleddin Server Revnakoglu, ilk defin konusunda şunları söyler: “Fatih Camii’nin tarihi haziresi; gül ve karanfil bahçelisinden çıkarılıp, kabristan haline getirildikten sonra buraya ilk defa gömülen insan Şeyhülislam Bosnalı Mehmed Refik Efendi olmuştu. Bu zat bir muharrem ayının sonunda toprağa verilirken kabrinin başında bulunan Cevdet Paşa teessüründen kendisini tutamayarak ağlamış ve şöyle demişti: “Bugün buraya bir fıkıh hazinesi gömüyoruz. Tıpkı bunun gibi, aynı kıymetteki bir kaybın acısını duyarak, ve tahriri hatıralarını ciğerimizde yaşatarak zamanımızın en eski ve kuvvetli bir fıkıhçısını, bir islam hukukçusunu yine böyle ahirete yolcu etmiş bulunuyoruz.” 1288 / 1871 tarihinde yapılan bu defin, saray mensupları dışında hazireye yapılan ilk sivil defindir. Hazireye son olarak 17.10.1983’te İ.Hakkı Müftüoğlu’nun defni yapılmıştır. Fatih Camii Haziresi; servileri, meyve asaçları, kaplumbağaları, kuşları, böcekleri ve gülleriyle huzurlu bir ortama sahiptir. Hazire, etrafını çevreleyen duvarların içinde nadide ve sanatı mezar taşlarıyla ve her geçen gün artan ziyaretçileriyle bir sanat galerisi gibidir. Fatih Sultan Mehmed’in bu tabloda görülmeyen, ama herkesçe hissedilen ruhaniyetinin ve manevî havasının önemi ve değeri malumdur. HAZİREDE MEDFUN ÖNEMLİ ŞAHSİYETLER Fatih Camii haziresinde yatmakta olan zevat, mesleklerine göre 4 ana grupta değerlendirilmiştir. Bu gruplar, Osmanlı devlet teşkilat ve teşrifatını meydana getiren; ilmiye (ulema), tarikat mensupları, seyfiye (askerî zümreler) ve kalemiye (bürokratlar) sınıflarıyla bu sınıfın dışında kalan sanatkarlardan oluşmaktadır. A . İlmiye Sınıfı Mensupları İlmiye sınıfı; eğitim, yargı, fetva ve din teşkilatında görev yapan şeyhülislam, nakîbüleşraf, kadıasker, kadı, müderris gibi medrese kökenli kişilerden oluşmaktadır. Daha geniş anlamda Osmanlı ilmiye sınıfı, klasik ve yerleşmiş İslami eğitim kurumu olan medresede usülüne uygun tahsilden sonra icazetle mezun olup eğitim, hukuk, fetva, başlıca dini hizmetler ve nihayet merkezi bürokrasinin kendi alanlarıyla ilgili önemli bazı makamlarini dolduran Müslüman ve çoğunlukla da Türklerden oluşan bir meslek grubudur. Bu sınıf modernleşme döneminde güç ve etki alanlarını nisbeten kaybetmekle birlikte Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hatta Cumhuriyet’in ilk dönemine kadar geleneğini devam ettirebilmiştir. Hazîrede ilmiye sınıfından önemli şahsiyetler medfundur: Mehmed Refîk Efendi (şeyhülislam), Kara Halil Efendi (şeyhülislam), Hafız Mustafa Efendi (mevalî-i izamdan), Mustafa Fehmi Efendi (kadıasker), Mahmud Kamil Efendi (kadıasker), Abdullah Sakir Efendi (kadıasker), Ibrahim Edhem Efendi (kadıasker), Hafız Ahmed Necib Efendi (kadıasker), Mehmed Muhiddin Efendi (reisülulema), ulemadan Gürcü Mehmed Şerif Efendi, Hafız Nasuh Efendi, Yusuf Sıdkî Mardinî, Oflu Mehmed Emin Efendi, Dramalı İsmail Hakkı Efendi, Sinobî Ahmed Nazif Efendi, Hasan Hilmî Efendi, Hoca Ishak Efendi, Cemaleddin Efendi (müderris), Mahmud Cemaleddin Efendi (müderris, fakih), Mehmed Said Efendi (medrese hocası), Mehmed Sıdkı Efendi (medrese hocası), Mehmed Hulusi Efendi (mukarrir), Abbas Şükrü Efendi (mukarrir), Osman Efendi (müderris/ dersiam), Manastırlı İsmail Hakkı Efendi (dersiam), Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi (dersiam), Mahmud Sabrı Efendi (dersiam), Batumlu Hasan Efendi (dersiam), Priştineli İlyas Efendi (dersiam), Ahmed Şakir Efendi (dersiam), İbrahim Hakkı Efendi (dersiam), Mehmed Şevkî Efendi (dersiam), Derviş Efendi (dersiam), Ömer Efendi (dersiam), Mahmud Es’ad Efendi (dersiam, mebus), Ebubekir Sıdkı Efendi (dersiam), Mahmud Hilmî Efendi (dersiam), Gürcü Ismail Efendi (dersiam), Mehmed Said Efendi (dersiam), Mehmed Salim Efendi (dersiam), Osman Safiyüddin Efendi (dersiam), Dağıstanlı Zekeriya Efendi (dersiam), Mehmed Hamdi Bey (dersiam), Mehmed Hilmi Efendi (dersiam, mukarrir), Halis Efendi (ders vekili), Ahmed Asım Efendi (ders vekili), Hacı Ali Efendi (ders vekili), Ahmed Hamdi Efendi (büyük hoca), Mehmed Nureddin Efendi (müftü), Hasan Efendi (müftü), İsmail Zühdî Efendi (müftü), Hacı Hasan Efendi (şeyhülkurra), Ahmed Şetvan Efendi (muhaddis), Mustafa Efendi (baş imam), Hacı Nazif Efendi (müftü), Mahmud İsameddin Onan Efendi (müftü), Seyyid Fethullah Efendi (müftü), Derviş Efendi (kürsi şeyhi), Mustafa Abdülmalik Efendi (hoca), Abdüssamed İsmet Bey (kadı), Osman Nuri Efendi (kadı), Mahmud Beyefendi (kadı), Kasım Tevfiki Efendi (naib), Hacı Nureddin Efendi (naib), Mehmed Haşim Efendi (naib), ibrahim Burhaneddin Efendi (naib), Osman Nuri Efendi (Mekteb-i nüvvab müdürü). Bu isimler ilim hayatımızın kıymetli simalarıdır. Osmanlının son dönemin önemli şahsiyetleri ve İstanbul’un en önemli vaizleri hakkında Mahir iz hatıralarında şöyle diyor: “İstanbul’da ulema-yı sitte dedikleri altı büyük alim vardır ki, bunlar şöyle sıralanır: Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Tikveşli Yusuf Efendi, Tokadî Şakir Efendi, Ders Vekili Halis Efendi, Mecelle Sarihi Atıf Bey, Ders Vekili Muğlalı Ali Rıza Efendi.” İz’in zikrettiği bu isimlerden Manastırlı Ismail Hakkı Efendi ile Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi Fatih Camii Hazîresi’nde medfundur. Fatih Haziresi’nde medreseli olmayan Salih Zeki Bey (müderris), Ahmed Salahaddin Bey (müderris/ mebus), Ahmed Mldhat Efendi (yazar, gazeteci, na§ir), Ali Emirî Efendi (müellif, şair), Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi Bey (edib, müverrih), Emrullah Efendi (maarif nazırı), Faika Onan (felsefe ösretmcn’O gibi son devir hoca ve fikir adamlarinin mezarları da bulunmaktadır. B. Tarikat Mensupları Hazîrede, meşayih ve tarikat mensubu kimseler de yatmaktadır. Ahmed Amiş Efendi (tarikat şeyhi, türbedar), Tokadi Mustafa Haki Efendi (tarikat şeyhi), Ispartalı Mehmed Efendi (tarikat şeyhi), Sandıklı Şeyhi Mehmed Efendi (tarikat şeyhi), Ahmed Tahir Memiş Efendi (tarikat şeyhi), Cevad Efendi (tarikat şeyhi), Ali Talib Efendi (tarikat şeyhi), Abdülkerîm Efendi (tarikat şeyhi), Esseyyid Abdülvehhab Efendi (ser türbedar), Hacı Mehmed Efendi (ser türbedar). C. Kalemiye Sınıfı Mensupları Kalemiye, Osmanlı bürokrasi sistemini oluşturan çeşitli dairelerde görevlilerini ifade eden bir sınıftır. Kalemiye, bir teşkilat terimi olmasi yanında aynı zamanda bir sosyal statü ve kültür terimidir. 18. yüzyıldan itibaren kalemiye, yönetici sınıfın önemli bir kısmını oluşturmuştur. Başlangıçta ağırlıklı olarak medrese eğitimi sormuş kimseler bu meslekte çoğunlugu teşkil ederken, sonraları kalemlere ve kişilere intisap usulüyle yetişip yükselme esası kabul edilmiştir. Böylece merkezde ve taşrada belirli seviyede eğitim görmüş yetenekli gençler İstanbul’da vezir, aga/ paşa ve bazı ilmiye ricaline intisap ederek onların kalem hizmetlerini, tezkireciliğini ve divan katipliğini yapar, orada kendilerinden kıdemli kalem erbabının şakirdi olarak temayüz ederlerdi. Tarihçilerin/ vak’anüvîslerin, Osmanlı devlet idaresi ve ıslahatına dair eser yazanların, gazeteci ve aydınların bir çoğu kalemiye erbabıdır. Askerî zümre mensupları arasında Osmanlı ordu teşkilatında görev almış zevat yanında modern dönem askeri okullarında yetişmiş ve askeriyede vazife yapmış kişiler de vardır. Paşa lakaplı zevatın bir kısmı sivil paşadır. Hazîrede kalemiye sınıfı mensupları şunlardır: Mehmed izzet Paşa (serasker), Mehmed izzet Paşa (müşir) Mehmed Nafiz Paşa (müşir), Mahmud Mesud Paşa (müşir), Mehmed Sakir Paşa (müşir), Gazi Ahmed Muhtar Paşa (müşir), Sadeddin Paşa (müşir), Ismail Hakkı Paşa (ferik), Yanyalı Mustafa Nuri Paşa (ferik), Edib Paşa (ferik), Ömer Vehbi Paşa (ferik), Abdülkerim Paşa (ferik), Yusuf Zıya Paşa (ferik), Çerkeş Süleyman Paşa (ferik), Ali Rıza Paşa (ferik), Mehmed Rıfat Paşa (ferik),Hüseyin Rıfkı Paşa (ferik), Esseyyid Hamdullah Paşa (kaptanıderya), Çürüksulu Ali Paşa (asker), Mehmed Münir Paşa (redif fırkası kumandanı), Erzincanlı Ibrahim Paşa (jandarma kumandanı), Süleyman Faik Paşa (jandarma kumandanı), Hasan Tahsin Paşa (mirliva), Ibrahim Edhem Paşa (mirliva), Hacı Raşid Paşa (mirliva), Mehmed Selim Paşa (mirliva), Mahmud Aziz Paşa (mirliva), Şahin Lütfi Paşa (mirliva), Mehmed Zekeriya Paşa (mirliva), Kadri Bey (miralay), Fehmi Bey (miralay), Mehmed Tevfik Bey (miralay), Nuri Bey (miralay), Haluk Yusuf Şehsuvaroslu (deniz albayı), Davud Bey (binbaşı), Şehsuvarzade Atıf Bey (binbaşı), Hafız Adem Paşa (kumandan), Sami Bey (mülazım), Ali Hamza Bey (kurmay yüzbaşı), Mustafa Kamil Efendi (yüzbaşı), Nasır Paşa (asker), Pertev Demirhan (korseneral), Necib Paşa (vezir), Mehmed Şevket Paşa (şeyhülharem veziri), Abdurrahman Nureddin Paşa (sadrazam, nazır, mutasarrıf), Ahmet Cevdet Paşa (alim/ devlet adamı, tarihçi), Abidin Paşa (hariciye nazırı,), Ahmed Nazif Paşa (maliye nazın), Memduh Bey (adliye nazırı), Mehmed Raşid Paşa (hariciye nazırı), Sadeddin Paşa (askerî mesarifat nazın, adliye nazırı), Sadeddin Paşa (nazır, mutasarrıf), Hafız hlalil Efendi (rüsumat nazırı), izzet Bey (dahiliye sümrügü nazırı), Süleyman Sermed Bey (zahîre gümrüğü nazırı), Ibrahim Paşa (teşrifat nazırı), Ali Nevzad Bey (rüsumat nazırı), Mehmed Akif Paşa (nazır ve vali), Abdülkerim Paşa (vali, ferik), Mehmed Hamdi Paşa (vali), Mehmed Rıza Paşa (vali), Osman Nuri Paşa (vali), Mustafa Nailî Paşa (vali), Mehmed Fuad Bey (vali), Ömer Ali Efendi (vali), Mehmed Abdürrefi’ Efendi (mutasarrıf), Mustafa Nailî Efendi (mutasarrıf), Hasan Rıza Paşa (mutasarrıf), Mahmud Talat Efendi (mutasarrıf), Veysel Rıza Bey (vali, milletvekili), Kazım Bey Mahmud Esad (milletvekili), Mehmed Esad Atuner (buyukelci, sefir), Veliyüddîn Paşa (vali, büyükelçi), Ali Rıza Bey (mutasarrıf), Mehmed Raif Paşa (a’yan), Rıza Bey (Şüra-yı Devlet azası), Abdullah Mahir (mebus), Selim Bey (kaymakam), Fehim Bey (kaymakam), Ali Nusret Bey (askeri kaymakam), Mustafa Lebîb Efendi (baş müddeî-i umumî), Ahmed Tahir Bey (mahkeme muavini), Hasan Tahsin Efendi (temyiz mahkemesi azası), Bekir Sıdkı Efendi (mesarifat idaresi müdürü),Osman ismet Efendi (maliye muhasebecisi), Mehmed Safvet Bey j’stişare odasi muavini), Ahmed Avnî Bey (istinaf ticaret mahkemesi azası), Mehmed Ata Bey (hazine evrak müdürü), Hüseyin Rüşdî Efendi (temyiz mahkemesi azası), Yahya Dede Paşa (idare meclisi azası), Mustafa Muhiddin Paşa (temyiz mahkemesi azası), Yahya Hayati Paşa (idare meclisi azası), Said Unsî Efendi (Meclis-i Maarif azası), Raşid Efendi (müfettiş), Ali Haki Bey (mümeyyiz), Haydar Bey (nafıa müdürü), Mehmed Şefik Bey (temyiz mahkemesi azası), Mehmed Celalcddin Bey (meclis-i maliye azası), Mehmed Raif Bey (dîvan-ı muhasebat azası), Cemal Bey (merkez aktarma kalemi müdürü), Veysel Paşa (kapıcı başı), Mehmed Bahaeddin Bey (ceza kalemi müdürü), Yusuf Haluk Şehsuvaroslu (deniz müzesi müdürü), Resmî Bey (Sefaret-i seniyye müsteşarı), Salahaddin Efendi (müddeî-i umumî), Mustafa Bey (nafıa nazın muhasebecisi), Mehmed Cemal Bey (müdür muavini), Mustafa Şükrü (maliye memuru), Abdurrahnnan Efendi (askerî müteahhit), Halis Köseoslu (tüccar), Ali Bey (sümüşçü), Mehmed Efendi (kahveci başı), Yusuf Bey (hazineli mızıkacı), Ali Haydar Bey (katip), Seyyid Mehmed Ağa (oda lalası), Ibrahim Husulî (hademeler kethüdası), Hüseyin ihsan Paşa (doktor), Hafız İbrahim Bey (tabîb). Buraya kadar adı geçenlerin dışında, saray mensubu ve haremde görev yapan erkek ve kadın hizmetliler grubu (10 kalfa, 7 hazinedar, 5 cariye, 5 çırak, 1 çeşnisîr, 1 cameşuylu (çamaşırcı), 1 dadı, 1 kabile (ebe)/ 1 has çerağ) bulunmaktadır. D. Sanatkarlar: Fatih Hazîresi’nde üç önemli hattatın, bir müsikî-şinas, bir de şairin kabri bulunmaktadır. Hattatlar, Mehmed Estad Yesarî, Yesarîzade Mustafa izzet ve Sami Efendi’dir. Müsikî-şinas, “Bolahenk” namıyla bilinen Mustafa Nuri Efendi, şair ise Yöşar Sadi Bey’dir. Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Hacı Evliyazade Hacı Ali Rıza Efendi
Manisa – merkez’de – Nişancı Paşa camii haziresindeki aile kabristanında Hacı Evliyazade Hacı Ali Rıza Efendi 1801’de Manisa’da dünyaya gelir. Önce Hicaz’da vefat eden pederi Hacı Evliyazade Hacı İbrahim Efendiden ilim tahsil eder. Sonra Dersaadet alimlerinden Yahya Efendiden ders görür. Manisa’da tedris ve ifta ile uğraşır. Pek çok defa ita’yı icazeye muvaffak olan alimlerdendir. Çok sayıda ulema ve fuzela yetiştirir. Meşhur Kıbrıslı Hace Efendi onun rahlesinde geçen kişilerdendir. 1885’te Manisa’da vefat ederek Nişancı Paşa Camii haziresine ve ailesine mahsus kabristana defnolunur. Manisa onun zamanında feyz ve maarif beldesidir. Melceü’l Müftiyin ismindeki dört ciltlik büyük eserin bir takımı Manisa fetvahanesinde bulunmakta idi. Ayrıca İmtihan risalesiyle Mirat Ta’likatı da vardır. Feraize dair bir eseri olduğu da nakledilir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
harita yeni
Altınkaya Kasabası Türbeleri
Çapan Dede türbesi, Aksaray’a bağlı Altınkaya kasabası yakınlarında bir tepededir. Erkek çocuğu olmayan kadınlar, belli kurallar dahilinde türbeyi ziyaret ettikleri takdirde, Allah’ın izniyle, kendilerine bir erkek çocuk verileceğine inanırlar. Türbe merkezli ad verme geleneği, geçmiş yıllara göre zayıflamakla birlikte halen devam etmektedir. Altınkaya kasabasında Çapan’dan başka Çal/Çalı Dede, Gül Dede, Kaş/Kaşlı Dede, Ömer/Omar Dede’ye ait mezarlar da vardır. Bu mezarlar etrafında da bir ad verme geleneği oluşmuşsa da bu, Çapan Dede’deki gelenek kadar güçlü değildir. Türbe, Aksaray-Ankara Karayolunun 37. kilometresindeki Altınkaya (Çardak) kasabasının batısındadır. Türbenin Altınkaya kasabasına uzaklığı 18 km.dir. Altınkaya kasabasından Ortaköy ilçesine giden tali yolun 16. kilometresinde arabalar park edilerek yaklaşık 2 km.lik bir yürüyüşe geçilmekte ve yolu olmayan türbeye ekin tarlalarının içerisinden yürünen 2 km. sonunda ulaşılmaktadır. Türbe, güneyindeki uçsuz bucaksız ovaya ve güneybatısındaki Tuz Gölü’ne bakan bir tepenin üzerindedir. Dikdörtgen şeklindeki basit bir taş yapıdan ibaret olan türbenin düz çatısı içeriden ağaçlarla kapatılmış, üzerine ise beton dökülmüştür. Türbenin doğu tarafındaki küçük kapısından içeri girildiğinde yaklaşık 330 cm. uzunluğunda bir mezar ile karşılaşılmaktadır. Mezarın birkaç kez defineciler tarafından tahrip edildiği anlatılır. Türbenin bulunduğu tepe, kuzeyden güneye doğru bir uzantı şeklinde olup tepenin güney, batı ve doğu tarafları uçurumdur. Türbenin çevre kasaba, köy ve yaylalar için dini önemi büyüktür. Birkaç yıl öncesine kadar yağmur duası merasimlerinin tartışılmaz mekanı olan türbe, bu merasimlerde çevreden yüzlerce köylüyü ağırlamış ve bu ağırlama sırasında onlarca koyunun kesildiği, kazanlarla pilavların döküldüğü yemekler verilmiştir. Türbede kesilen adak ya ilk görülen kişiye ya da köydeki fakirlere verilmekte, erkek çocuk doğduktan sonra ise ara vermeden yedi yıl boyunca birer kurban kesilmekte ve ilk altı kurban köydeki fakirlere dağıtılmakta, yedinci kurbanın eti ile de yemek verilmektedir. Kasabaya beş km. mesafede Halvay Yaylası ile Asma Yaylası arasındaki Asma Boğazı adlı yerde Çal/Çalı Dede isimli bir kişinin mezarı vardır. Mezarın üzeri betonarme bir bina ile kapatılmıştır. Kaşlı Dede’nin bakımsız mezarı ise Karkın Yaylası ile Oymaağaç köyü civarındaki bir tepededir. Kasabanın hemen bitişiğindeki mezarlığın içerisinde yer alan Omar/Ömer Dede mezarının üzeri basit bir yapı ile örtülmüştür. Viran yapının içerisine girildiğinde önceden yapılan ziyaretlere ait kalıntılar göze çarpmaktadır. Gül Dede ’nin Altınkaya Kasabasına yakın konumda bir tepe üzerinde türbesi vardır. Bu türbeyi özellikle erkek çocuğu olmayan kadınlar ziyaret etmektedir. Erkek çocuğu olanlar ismini Gül Dede olarak koymaktadırlar. Çocuğu olanlar yedi yıl boyunca türbede kurban keserler.
Ortaköy Türbeleri
Durhasanlı Türbesi Sarıkaraman Beldesi Durhasanlı Köyündeki Durhasanlı kümbeti kare planlı, dört kemer üzerine kubbeli, duvarlardan kubbeye geçiş pandantifli olup kuzey girişlidir. Kümbetin dışı kesme taşla yapılmış olup iç duvarları moloz taşla yapılmıştır. İçteki köşe taşları da düzgün kesme taşla, kubbe bindirme tekniği ile moloz taşla inşa edilmiştir. Kümbetin içindeki mezar tahrip edilmiş, daha sonraları ise mezarın üzeri çevredeki taşlarla tekrar yapılmıştır. Kubbede dört tarafta birer tane pencere bulunmaktadır. Kümbetin girişi basık kemerli ve kesme taştan yapılmadır. Yapı statik olarak tehlike arz etmektedir. Yer yer yapılan kaçak kazılar sonucu oldukça tahrip edilmiştir. İshak Dede Türbesi İshak Dede’nin Hıdırlık köyü ile Yıldırımlar köyü arasında türbesi vardır. İshak Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe yerel taşlardan inşa edilmiştir. Dede Türbesi İlçenin Namlıkışla köyü yakınında bulunan Kartuluk Dağının en yüksek yerinde Dede olarak anılan bir ziyaret yeri vardır. Kartuluk Dağında kimin medfun bulunduğu bilinmemektedir. Bu yatır Türklerin dağ inancı kültüne göre ziyaret edilmektedir. Türbenin üzeri açıktır. Halk tarafından çocuğunun yaşamasını isteyenler ve malının çoğalmasını isteyenler tarafından ziyaret edilmektedir. Ziyarete gidenler türbe başında üç Fatiha okur, dileklerini dilerler ve yanında götürdükleri hediyeleri türbede bırakırlar. Pir Koca Türbesi Pir Koca’nın Pirli köyü mezarlığında türbesi vardır. Hacı Bektaş-ı Veli müritlerinden biri olan Pir Koca dinlenmek için bu köyde mola verir ve köyü beğenerek buraya yerleşir. Pirli köyü halkı Bektaşi tarikatındandır. Pir Koca’nın Cem Sultan ve II. Beyazıt’ın taht mücadelesinde Cem Sultan tarafında yer aldığı söylenmektedir. Türbenin üzeri açıktır. Halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, Pir Koca’nın mezarında sürekli olarak bir mum yanarmış. Köye gelen bir Rum’un ardından bir daha mum yanmamış

Aksaray Türbeleri
Turhasan Türbesi Taşpınar’daki Turhasan Türbesi kısmen ayakta kalmıştır. Duvarlarının bir kısmı ve kubbesinin çok az bir kısmı ayaktadır. Duvarlar helik taşlarından oluşmuş ve kesme taş kullanılmıştır. Zaviyeli cami ile birlikte inşa edilmiştir. Cami ortadaki ana mekanın iki yanına yerleştirilmiş girişleri son cemaat yerinden sağlanan iki tabhane odası ile güney-batı yönüne yerleştirilen türbeden ibaret plan şemasına sahiptir. Son cemaat yerini dört yığma sütun üzerinde yükselen üç yuvarlak kubbe örter. Ortadaki kubbe derindir. Son cemaat yerinin sağını ve solunu eşine rastlanmayan birer yarım kubbe örter. Penceresi beş adet olup alt sıradaki üç pencere ışıklandırmayı sağlamaktadır. Mihrap süslemeleri alçıdan yapılmış olup XIV. ve XV. yüzyıllara tarihlenmektedir. Yakınında pınar bulunmakta ve yöre halkı burayı mesire yeri olarak kullanırken bir takım kültürel faaliyetler de yine burada gerçekleşmektedir. Durhasan olarak da bilinen veli Hasan Dağına ismini veren zattır. Türbe Vakıflar Genel Müdürlüğünün mülkiyetine aittir ve restorasyonunu beklemektedir. Halk tarafından değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Özellikle Hıdrellez zamanında çevre köylülerin yoğun katılımıyla türbe etrafında dualar okunmakta ve yemekler yenmektedir. Geleneksel olarak her yıl kutlanan Hıdırellez Kültür ve Bahar Bayramı, Sümrü Yaylası Turhasan Tekkesi bölgesinde düzenlenen şenliklerle kutlanmaktadır. Hasandağı andağı eteklerinde yapılan kutlamalarda Turhasan Türbesi’ne otolarla, kamyonlarla ve traktörlerle gelen kasaba ve köylüler türbe etrafında dua ettikten sonra yemeklerini hazırlayarak bahar bayramını kutlamaktadırlar. Kutlamalara Kutlu, Hamidiye, Armutlu, İncesu, Taşpınar, Akçakent, Yuva, Helvadere, Karğın, Sağlık, Senirtol, Akhisar, Karaören, Bağlı, Karataş, Aşağı Dikmen, Yukarı Dikmen köylerinden binlerce vatandaş katılır. Seyit Battal Gazi Türbesi Seyit Battal Gazi türbesi il merkezine 35 km. mesafedeki Kalebalta köyü sınırları içinde bulunan kalenin batısındaki eski mezarlığın içinde, mezarlığın batı kısmında bulunmaktadır. Türbe kare planlı olarak düzgün olmayan kesme taştan yapılmış üstü ahşap örtü ile kapatılmış tek katlı ve düz damlıdır. Türbenin doğu kısmında ise türbe ile bağlantılı yapı öğelerinin temel izleri vardır. Türbe içine giriş kuzeydendir. Güneyinde mihrap yer almaktadır. Ortada düzgün kesme taşla çevrelenmiş dikdörtgen planlı mezar bölümünde doğu ve batı istikametinde dizilmiş üzerlerinde Arapça yazı bulunan doğuda ve batıda dört adet olmak üzere sekiz adet mezar taşı vardır. Bu mezar taşlarının büyük bir kısmı kırık durumdadır. İ. H. Konyalı kitabında türbenin kayalara oyulmuş olarak yapıldığını, İslami döneme ait olduğunu, türbenin mihrabının olduğunu ve tamir gördüğünü ve burada yatan şahsın bir kale dizdarı (muhafız komutanı) olduğunu tahmin ettiğini, mezar taşlarının birinde H.790 tarihi okuduğunu belirtmektedir. Burası halk tarafından değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir Celal Baba Celal Baba’nın türbesi Şirket Sokağında idi. Belediye buraya dükkanlar yapınca Celal Baba’nın kabri dükkanların arasında kalır. Kitabesi olmayan türbe için halk “Kutbü’l Arifin Celal Baba” der. Aksaray’da Celal Baba’nın bir mescidi ve bir mahallesi bulunmaktadır. Konyalı eserinde Üçler Kabristanında 1482 tarihli mezartaşıyla Şeyh Evhadüddin oğlu Baba Ekmelüddin isimli zata ait bir türbeden söz eder. Kara Abdal Türbesi Kara Abdal Türbesi-I Pamucak Mahallesinde Kadıoğullarının bahçesindedir. Teninin renginden dolayı Kara Abdal olarak anılmaktadır. Türbenin üzeri açıktır ve herhangi bir kitabesi yoktur. Uzun Dede Türbesi Cavlaki Mahallesinde yolun sağ tarafında adi sandukalı kabrin Uzun Dede ismiyle anılan zata ait olduğu nakledilir. Başındaki taşta kitabe yoktur. Ali Dede, Gül Ali Dede isimleriyle de anılır. Günümüzde bu isimde bir sokak bulunmaktadır. Genç Osman Türbesi Genç Osman Türbesi Aksaray’a 10 km. mesafede bulunan Gençosman köyünün merkezindedir. Bağdat Fatihi namıyla anılmaktadır ve 17 yaşında IV. Murat’ın Bağdat Seferinde şehit olmuştur. 1621 yılında Dorikini köyünde doğmuştur. 1638 yılında Aksaray’a gelen IV. Murat sefer için asker toplar ve yiğit Osman yaşı tutmadığı için alınmaz ama o hiç düşünmeden arkadan gizlice gelip orduya katılır. Bağdat Kalesi düşerken en önde çarpışmış ve sancağı göndere dikmiştir. Sancağı dikerken aldığı yaralarla orada şehit düşmüştür. Türbe yapılan düzenlemelerle özgünlüğünü kaybetmiştir. Üzeri betonarme çatıyla kapalıdır. Baş ve ayak taşı yoktur. Bu türbeyi yöre halkı özellikle hayır duası için ziyaret etmektedir. Anlatılır ki, IV. Murat orduyu teftiş ederken Osman’ı görür ve senin yaşın tutmuyor, nasıl geldin buraya diyerek sual eder. Genç Osman sesini çıkarmaz. IV. Murat , “Daha bıyığın bile terlememiş, biz bıyığında tarak durmayanı orduya almayız” der. “Sen git ananın koynuna” diyince, Genç Osman padişahtan tarağı alıp üst dudağına şiddetlice bastırır ve tarağı kanlar içinde dudağına batırır. Sonra padişahına seslenir: “Şimdi benim bıyığımda da tarak duruyor, orduya katılabilir miyim?” der. IV. Murat bu durumdan çok hislenir ve onu öncü gazilere serdar yapar. Şeyh Gazi Baba Türbesi Şeyh Gazi Baba Türbesi Taşpazar Mahallesi Gazi Sokaktadır. Türbenin kitabesi yoktur ve üzeri açıktır. Konyalı Şeyh Gazi’nin kimliğinin bilinmediğini kaydeder. Terme Baba Türbesi Terme Baba Türbesi Sofular Mahallesinde Aksaray Lisesinin altında Çukurbahçe denilen yerdedir. Anlatılır ki, Terme Baba yaraları olan hastalara terme tedavisi uygularmış. Adı buradan gelmektedir. Yaralara okuyup üfleyerek tedavi yaparmış. Türbe günümüze gelememiştir. Eskiden üstü açık bir türbe olduğu ve halkın türbe toprağından alıp yaralı bölgelerine sürdükleri nakledilir. Şeyh Gaznevi Türbesi Şeyh Gaznevi Türbesi Zafer Mahallesindedir. Türbe bir apartmanın altındadır ve sade bir mezardır. Kitabesi yoktur. Evliya Çelebi eserinde ismini sayar. Konyalı türbenin eski Protestan kilisesinin arkasında, arsa haline gelmiş bir harabe içinde olduğunu kaydeder. Fatih Sultan Mehmed adına Aksaray vakıflarını tespit eden bir defterde Gaznevi adına Seyyid Hüseyin tasarrufunda bir vakfiyenin yer aldığı yazılıdır. Tapu kayıtlarında şehirde Şeyh Gaznevi Mahallesi bulunduğu görülmektedir. Zaviyenin türbenin yanında olduğu kaydedilir. Sam Oğulları Türbesi Sam Oğulları Türbesi Kalealtı Mahallesi Ulu Cami arkasındaki 40 metrelik yol üzerindedir. Türbenin kitabesi yoktur ve üzeri açıktır. Konyalı bir Aksaray müftüsünün yazmış olduğu manzumeye dayanarak Ulu Cami hakkındaki makalesinde şunları kaydeder. “Hazret-i Nuh’un oğlu Sam’ın evladından Nehbad’ın Aksarayı kurduğu ve adına Sonya denildiği hakkında ciddi hiçbir kaynakta herhangi bir işarete rastlanmaz.” Sinoplu Baba Türbesi Sinoplu Baba Türbesi Sofular Mahallesindedir. Kınalı Parmak olarak da anılan Sinoplu Baba Sinop’tan Aksaray’a ziyarete gelmiş ve burada ölünceye kadar kalmıştır. Rufai tarikatındandır. Parmakları kınalı olduğundan Kınalı Parmak olarak anılmaktadır. Türbenin üzeri açıktır. 1995 yılında türbenin etrafı bir duvarla çevrilmiştir. Konyalı eserinde Kınalı Parmak’a ayırmış olduğu bölümde onun Sinopluluğundan ve Rufailiğinden söz etmeden Kınalı Parmağın bir kadın olduğu üzerinde durur. Sancılı Baba Türbesi Sancılı Baba Türbesi Taşpazar Mahallesi Paşacık Caddesinde bulunan Sancılı Baba Camisinin önünde, yol üzerindedir. Türbenin üzeri açıktır. Nakledilir ki, yollar genişletilirken Sancılı Baba türbesi Ervah Mezarlığına kaldırılmak istenmiş, türbeyi kaldırmaya çalışan amelelerin karnına sancılar girmiş, bunun üzerine yetkililer türbeyi yerinde bırakarak, yolu biraz ilerisinden geçirmişler. Halk tarafından özellikle ağrısı ve sancısı olanlar türbeyi ziyaret eder. Türbe başında ovalanarak şifa ararlar. Merkepli Baba Türbesi Merkepli Baba Türbesinin Küçük Kergi Mahallesinde bulunan Karatay Camisinin arkasında olduğu söylenir. Bugün şehirde Küçük Kergi Caddesi vardır. Mahallenin ismi zamanla değişmiş olmalıdır. Konyalı yanında eskiden bir zaviyesinin bulunduğunu yaşlıların anlattığını, Merkepli Baba’nın kemiklerinin Ali Gürün’ün Belediye Başkanlığı döneminde Ervah Kabristanına nakledilmiş olduğunu kaydeder ve zaviyeye ait 1820 tarihli bir berattan söz eder. Burhanlı Çarkçı Baba Burhanlı Çarkçı Baba Türbesi Ervah Mezarlığında Somuncu Baba Mescidinin ilerisindedir. Çarkçı Baba’nın gerçek adı Abdurrahim’dir. Seferberlik sırasında Aksaray’a geldiği ve 1944 yılında vefat etmiş olduğu nakledilir. Türbenin üstü açıktır ve etrafı taş duvarla çevrilidir. Yanında Hacı Nesip Efendi medfundur. Hafız Mehmet Türbesi Hafız Mehmet Türbesi Belediye Yağ Pazarı yol kenarındadır. Türbenin üstü açıktır. Yanında hanımı olan Sultan Hatun ile beraber medfundur. Hasas Baba Türbesi Hasas Baba Türbesi Hasas Mahallesi, Kabristan Sokakta Hasas Baba Camisinin karşındadır. Has Baba olarak da anılmaktadır. Demircilik yaparmış. Türbenin 1982 yılında hayırsever bir vatandaş tarafından düzenlenmeden önce tuğlasından istifade edilmek üzere yıkılmış olduğunu Konyalı eserinde kaydeder. Mevcut sanduka semboliktir. Asıl mezar türbenin altındadır ve merdivenle bu bölüme inilir. Burada itikafhane bulunmaktadır. Türbenin inşa tarzına göre Selçuklular veya Karamanoğulları döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Halk tarafından hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Hallaççı Baba Türbesi Hallaççı Baba Türbesi Çerdiğin Mahallesindedir. Hallac-ı Mansur (858-922) olarak da isimlendirilen Hallaççı Baba’nın kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe bahçe içersindedir ve üstü açık, sade bir mezardır. Türbe etrafındaki yıkıntıların tekke veya zaviye kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Ulucami’de asılı bulunan Aksaray velileri ve erginlerini gösteren manzûmede burasının Hallac-ı Mansur’un zaviyesi olduğu yazılıdır. İsmail Baba Türbesi İsmail Baba Türbesi Ervah Mezarlığında Şeyh Hamid-i Veli hazretlerinin mescidinin ilerisindedir. Kadiriye tarikatındandır. Ayak Taşı Kırılan Hacı İsmail Efendi olarak da anılmaktadır. Türbenin üstü açıktır ve etrafı kesme taştan duvarla çevrilidir. Türbede El Hac Abdurrahman Efendi’nin mezarı da bulunmaktadır. Anlatılır ki, Ervah Mezarlığı bekçisi buraya gelen bir zatın türbe ziyaretinde ayak taşına eline koyup dua ettiğini ve taşın çatladığını gözleriyle görmüştür. Feriştah Hatun Türbesi Feriştah Hatun türbesi Şifahane Mahallesindedir. Aynı isimli camiye girerken sol tarafta taş yapılı ve kubbeli bir yapıdır. Türbe kare planlı olup Aksaray taşından yapılmıştır. Kurşun plakalarla kaplı kubbe çokgen kasnak üzerine oturtulmuştur. Konyalı Ferişteh Hatun ismiyle anılan kadının, caminin banisi olup 1358 tarihinde vefat etmiş olan Fatma Hatun adını taşıdığını kaydeder. Günümüzdeki caminin orijinal yapı ile alakası yoktur. Ferişteh Hatun’un dedesi Ahi Yunus, babası Ahi Mehmet’tir (v.1348). Hüsnü Baba Türbesi Hüsnü Baba Türbesi Zafer Mahallesinde eski hastanenin köprü dönüşünde yol kenarındadır. Türbenin üstü açıktır ve mezarın kitabesi yoktur. Kemal Baba Türbesi Kemal Baba türbesi Sebil Mahallesindedir. Dikdörtgen planlı olup kesme taştan inşa edilmiştir. Beton sıvalı kubbesi kasnaksız olarak yapının üzerine giydirilmiştir. Yapının ön cephe duvarı köşelidir. Giriş kapısı yapıdan dışarı doğru taşırılmış olup demirdendir. İçinde iki mezar bulunmaktadır. Eskiden yerinde minareli cami bulunduğu nakledilir. Konyalı eserinde şu anekdota yer verir. Vaktin hükümdarı Aksaray’a gelmiş, Kemal Baba’yı ziyaret etmek istemişti. Hükümdar geldiği zaman Kemal Baba tarlada sarımsak dikiyormuş, Padişah da tarlaya bir şeyler sokmaya başlamış. Kemal Baba tarlaya sokulanın altun olduğunu anlayınca, “Hükümdarım demiş, benim altına ihtiyacım yoktur.” Rivayete göre hala bu tarlada belin ve küreğin ağzına takılarak altın çıkarmış. Üçler Tekkesi türbesi Üçler Tekkesi Kılıçaslan Mahallesindedir. Kare planlı olup kesme taştan inşa edilmiştir. Girişi batı cephesindeki dikdörtgen kapıdandır. Üç pencerelidir. Tek mihraplı mescit halindedir. Türbede üç tane paşa kızı medfundur. İsimleri Bahtişad Hatun, Mağfure Hatun ve Bint-i Abdüsselam’dır. Türbenin girişinde bir mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarın türbedara ait olduğu söylenmektedir. Türbedarın ismi İsa bin Musa’dır. Türbe 1965 yılına kadar kerpiçtenmiş, yıkılıp taştan yeniden inşa edilmiştir. Türbe 1994 yılında restore edilerek son halini almıştır. Halk tarafından hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Horoz Baba Horoz Baba Camii ve türbesi Çerdiğin Mahallesindedir. Tek katlı kiremit çatılı yapı Aksaray taşıyla yapılmıştır. Kavak ağaçları üzerine hasır örtülerek hazırlanan damına çatı yapılmıştır. Türbe Horoz Baba Camisinin içindedir. Cumhuriyet döneminde satışa çıkarılan camiler arasında yer alır. Hayırsever bir Aksaraylı olan Sadi Güvenç Horoz Baba Mescidini satın alır ve tamir ettirerek tekrar ibadete açar. Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2003 yılında yapılan onarım kapsamında tahrip olmuş üst örtüsü tamamen kaldırılarak, üç adet ahşap direk üzerine oturan kirişlemeli bir örtü ve bunun üzerine de ahşap kırma çatı yapılmış ve kiremit kaplanmıştır. Çatlama ve ayrılmalar sebebiyle caminin ibadete kapatılmasına sebep olan duvarlar onarılmış, sökülen dış sıvanın yerine derz yapılmış, içerisi yeniden horasan harcı ile sıvanmış, gevşeyen zemin sıkıştırılarak beton dökülmüş, kapı ve pencere doğramaları ile taban tahtası yenilenmiş, yatırın olduğu bölüm taş bordür ile ayrılarak buraya yeni bir sanduka konulmuş, elektrik tesisatı yenilenmiş, bahçe kotu düşürülerek rutubete karşı önlem alınmış ve tretuvar yapılmıştır. Bahçe duvarı moloz taş ile yapılmış ve cami ibadete açılmak üzere teslim edilmiştir. Çavdar Baba Küçük Bölcek Mahallesindeki Çavdar Baba Türbesi ve Camii mahalli taştan inşa edilmiştir. Ağaç direkler üzerine hasır atılarak yapılan damının üstü sonra kiremitle örtülmüştür. Dam iki direkle duvarların üzerine oturtulmuş ön tarafı bel verdiği için üçüncü bir direk payanda olarak ilave edilmiştir. Camie altı pencere ışık vermektedir. Ektiği çavdarları ihtiyaç sahibi insanlara dağıtmasından dolayı kendisine Çavdar Baba denildiği nakledilir. Türbe camiye bitişiktir ve üstü kapalıdır. Herhangi bir mimari özelliği yoktur. Kerimüddin Mahmud’un oğlu Mehmet’in türbesi Aksaraylı tarihçi Kerimüddin Mahmud’un oğlu Mehmet’in türbesi, Coğlakı Sebil mahallesinde, Şaban Cevizci’nin 611 numaralı ikamet yerinde bulunmakta olup, okunan mezar taşı kitabesinde 1323 yılında yaşadığı anlaşılmaktadır125. Konyalı eserinde, Gerges Mektebi Hocası Ahmed Efendinin mezarının yanındaki mezar taşı kitabesinin Kerimüddin Mahmud’a ait olduğunu kaydeder. Ayrıca Oral da makalesinde bu mezar taşından söz etmektedir. Ana Sultan Türbesi Ana Sultan Zaviyesi ve Türbesi, il merkezine 30 km. mesafede bulunan Gözlükuyu köyünün dört km. doğusundaki tepededir. Türbe harap bir görünümdedir. Son zamanlarda ortaya çıkan mezar soyguncuları mezarı, sandukayı, mezar taşlarının hepsini tahrip etmişlerdir. Türbenin solunda kiliseden çevrilmiş cami bulunmaktadır. Muntazam kesme taş ile yapılan ve içindeki resimleri yer yer tahrip edilen kilisenin ne vakit camiye çevrildiğini belirtir kitabeye rastlanmamıştır. Konyalı eserinde, türbe ve zaviye sahibinden şöyle söz eder. Ana Sultan volkanik kırmızı, sivri bir tepe üzerindeki zaviyesini sağlığında yaptırmıştır. Zaviyenin mescidi bir kiliseden çevrilmiştir. Türbesi de orada bir kovuktadır. Kaya Paşa ile kendisinden evvel ölen Ana Hatun, Selçuklular devrinde yaşamıştır. Kaya Paşa Vakfiyesi 1306 tarihlidir. Kaya Paşa’nın zaviye şeyhi olduğuna göre, devrin okur yazarlarından ve belki de bilginlerinden olduğu kabul edilebilir. Kaya Paşa’nın babası Oğulca’dır. Ana Sultan Zaviyesi şeklinde meşhur olan zaviyenin tevliyeti, meşihatı, nezareti evvela evlada, nesil münkarız olursa zamanın hakiminin reyine bırakılmıştır. Zaviye cami çevresinde taamhane, zikir odası, konuk yerleri yapılmak suretiyle hazırlanmıştır. Zaviyenin bulunduğu sivri tepenin önündeki Obruk köyü günümüzde dağılmış, yok olmuştur. Anlatılır ki, köylüler müsait mevsimlerin bayram namazlarını burada kılarak bayramlaşırlarmış. Bayram Baba Türbesi Bayram Baba Türbesi, Kızılca (Zafer) Mahallesi, Bayram Tepesi önündedir. Önünden Mamasın Barajı kanalı geçmektedir. Türbenin ön tarafındaki hazirede birçok mezar bulunmakta iken, kanal açılışı esnasında bunlar yıkılmıştır. Türbe iri muntazam taşlarla yapılmıştır. Eskiden kubbeli olan yapının kubbesi çöktüğü için üstü betonla yenilenmiştir. Türbenin solunda 20 m. uzunluğunda türbedar odası vardır. Eskiden, türbeden buraya açılan bir kapı mevcut idi. Bu kapı kapatılarak buraya mezarlık alanından çıkan kemikler doldurulmuştur. Türbenin önünde üçgen bir mezar taşı serpuşu vardır. Burada vaktiyle bir de zaviye bulunduğu nakledilir. Türbe 1989 yılında restore edilmiştir. Tek odalı, betonarmeden yapılmış olup içinde Bayram Baba’nın sandukası vardır. Halk tarafından hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir Anlatılır ki, DSİ Bedri Muhtar Mahallesinde su kanalı çalışmaları yaparken türbeyi kaldırmak istemiş. Bayram Baba bu duruma itirazını göstermek için Bayram Tepesini ikiye ayırmış. Bunu gören DSİ yetkilileri su kanalını türbenin etrafından dolaştırarak geçirmişlerdir. Bedir Muhtar Veli Dağ eteğinin hafif meyili üzerine yapılan Bedir Muhtar Veli türbesinin kubbesi yıkılmıştır. Kıble tarafındaki tuğla kemerleri kalmıştır. Diğer duvarları ise sonradan kerpiçle tamir edilmiştir. Türbenin içinde üç yatır mevcut olup hiç birinde kitabeli mezar taşı bulunmamaktadır. Türbenin kemeri üzerinde yapanı, yaptıranı ve yatırların adlarını gösteren kitabe mevcut değildir. Burada yatanı halk Şeyh Bedir Muhtar olarak bilir. Türbenin az ilerisinde dağın eteğinden çıkan ve halkın zemzem suyu olarak andığı bir kaynak vardır. Evliya Çelebi, Bedrettin Sultan Veli der. Taşpazar Mahallesindeki Bedriye Medresesini yaptıranın o olduğu ileri sürülür. Bedriye Medresesi 1998’de restore ettirilir. Bedir Muhtar kabristanında XI. Yüzyıla tarihlenen mezarlar bulunmaktadır. Mezarlığa Bedir Muhtar Külliyesi ismiyle bir külliye yapılması planlanmaktadır. Çaput Baba Türbesi Çaput Baba Türbesi, Şifahane Mahallesindedir. Halk arasında Çaput Baba veya Çaput Sultan denilmekte ve hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Cenazelik, mumyalık denilen bodrum kısmı iri kesme taştan yapılmış olup, mahruti tuğladan yapılan kubbesi yıkılmıştır. Eskiden burada mumya olduğu söylenen türbe, Selçuklu eseridir. Bugün mevcut olmayan türbenin üst kısmı XX. Yüzyılın başlarında dönemin belediye başkanı tarafından tuğlalarından faydalanılmak için yıktırılmıştır. Bu tarihlerde türbenin dikdörtgen planlı, üzeri beşik tonoz örtülü mumyalık kısmının görüldüğü belirtilir. Kitabesi ve vakfiyesi günümüze kadar gelmeyen yapının iki katlı olmasından hareketle Selçuklu döneminde yapılmış olabileceği belirtilir. Kabakbaş Veli-Emirşeyh Türbesi Kabakbaş Veli-Emirşeyh Türbesi, Meydan Mahallesinde Şeyhzade Vahap Kabakbaş Bey’in evinin bahçesindeki küçük kabristanın içerisindedir. Hazire yan yana dizilmiş altı mezardan oluşur. Mezarlarda birer mermerden yapılmış kitabe bulunuyor. Konyalı’ya göre: “Şeyhzade Vehhab Bey’in evinin bahçesinde kabristan var idi. Kabirler yok edilmiş bahçe haline sokulmuş. Taşları dört parçadan teşekkül eden bir sandukanın ayak, baş ve pehle taşlarından sofa biçiminde bir yer yapılarak mezar taşları buraya sıralanmıştır”. Yine Konyalı, bu mezar taşlarından birinin 1356’da ölen Hasan oğlu Emir Şeyh’e ait olduğundan söz eder. 1863 yılındaki sel felaketinde Şeyh Hasan Kabakbaş Veli dergahı ve türbesi, türbe ve odalar tamamen yıkılır. Hamza Bey Türbesi Hamza Bey Türbesi ve Mektebi, Bimarhane (Şifahane) Mahallesinde olup ana yol üzerindedir. Mektep son yıllarda yıkılmıştır. Kitabesinde Gazali soyundan Sinan Bey oğlu Hamza Bey tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Konyalı, Selime Sultan (Ali Paşa) Türbesi’nin yanında gömülü olan Derviş Bey’in, baninin kardeşi olduğunu iddia etmektedir. Beylere mahsus bir kavuğun bulunduğu mezarı vardır. Baninin, 1529-30 tarihli erkek evlada şart koşulmuş vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunmaktadır. Türbenin, vakfiyesinden bir sene sonra yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Hamza Bey Güzelyurt Selime kasabasında ismiyle de anılan bir cami yaptırmıştır. Hırkalı Sultan Türbesi Hırkalı Sultan Türbesi, Coğlakı Mahallesinin sonunda, Ervah kabristanlığı yol ayrımının karşısındadır. Kubbesi tuğla ile örtülmüştür. Kemer araları taşla yapılmıştır. Kare alan üzerinde kurulan türbeye kıble tarafındaki mescidden girilir. Üstü çökmüş, sadece mihrabı kalmıştır. Kubbenin kemerleri taştan yığma ayaklar üzerine oturmuştur. Danişmendli eseri olduğu tahmin edilmektedir. Kitabesi mevcut olmayıp, eşiğinde üç kabir bulunmaktadır. Halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Hırkalı Sultan (Esen Hatun) Türbesi’ni, Konyalı, Danişmendli Beyliği’ne tarihlendirse de yapının mimari özelliklerine dayanılarak XIV. Yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı kabul edilmektedir. Kınalı Parmak Türbesi Kınalı Parmak Türbesi, Sofular Mahallesindedir. Yerden biraz yüksekçedir. Sandukası adi taştan yapılmıştır. Baş taşında erkek serpuşu bulunmaktadır. Sancı Baba Türbesi Sancı Baba Türbesi, Paşacık Mahallesi yolu ortasında bulunmaktadır. Sancı Babanın bir veteriner olduğu sanılmaktadır. Yöre sakinlerinin hastalanan ve sancılanan hayvanlarını şifaya kavuşturan bir zat olduğu için kendisine Sancı Baba denmiştir. Sebil Baba Türbesi Seb(f)il Baba Türbesi, Cavlaki Mahallesindedir. Kitabesi olmayan açık bir türbedir. Halk buraya Coğlakı (Cavlaki) Baba türbesi de demektedir. Kimliğini ve ölüm yılını gösterir bir belge ele geçmemiştir. Selime Sultan Türbesi Selime Sultan Türbesi, Selime köyündedir. Yapı gerek mimari, gerekse dekoratif yönünden erken devir özelliği gösteren ve Anadolu’da seyrek görülen eserlerden biridir. Sekizgen kaideli ve külahlıdır. Türbede taş ve tuğla işçiliği iç içedir. Kuzeyde baskı kemerli kapının bulunduğu yüz, tuğlanın dekoratifli kullanıldığı ve taç kapı özelliği verildiği girişin bulunduğu yerdir. Kapı zikzak altıgen zincir, giyoş ve geometrik motiflerle tezyin edilmiştir. Mimari stili ve malzemeleri yönünden XIII. Yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Türbe 1976’da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Şeyh Gazi Türbesi Şeyh Gazi Türbesi, Taşpazar Mahallesinde, Gazi Sokağında bulunmaktadır. Açık bir türbe olup kitabesi yoktur. Halk buradaki yatırı Şeyh Gazi diye anmaktadır. Şeyh Hamza Türbesi Evliya Çelebi’nin eserinde söz ettiği Bayrami tarikatının halifesi Şeyh Hamza’nın türbesi, Şeyh Hamidüddin’in türbesine yakın, tepenin eteğindedir. Kubbeleri tuğla ile örülmüş, harçla sıvanmıştır. Türbenin yanında cüz okumak için bir mekan mevcuttur. Kemerlerle süslenmiş üç kubbesi olup, eski devirlere ait bir süsleme işçiliği göze çarpmaktadır. Şeyh Mustafa Türbesi – Titiz Baba Şeyh Mustafa Kadiri Şeyhlerinden olup türbesi, Kaymakam sokağında bulunmaktadır. Kabir üzerinde adi sıvalı bir sanduka bulunmaktadır. Mustafa Efendi’nin halk arasındaki ismi Titiz Baba olup Nakkaş Mahallesindeki türbesi düzgün kesme taştan yapılmıştır. Şeyh Mustafa Baba’nın kabrini dikdörtgen duvar çevrelemektedir. Temre Baba türbesi Temre Baba türbesi, Lise binasının güney tarafında bulunmaktadır. Yatırın bulunduğu yere Çukurbahçe adı verilmektedir. Türbe açıktır. Halk türbeden toprak alarak yara olan yerlerine sürer ve şifa bulduklarına inanırlar. Bugün türbe yok olmuş durumdadır. Koçpınar Türbesi Aksaray iline bağlı Koçpınar Köyü Yassıviran mevkiinde bulunan tarihi mezarlığın içinde Koçpınar türbesi vardır. Mezarlığın içinde bulunan türbede iki mezar bulunmaktadır. Bu türbede kimlerin medfun olduğu bilinmemektedir. Türbe yöresel taşlardan inşa edilmiştir. Üstü kapalıdır. Türbede iki kişinin mezarı vardır. Halk tarafından hayır duası için ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh Abdullah Küfrevi (k.s.)

Taşkın Baba Türbesi
Ağrı – patnos – taşkın köyünde İlçeye 27 km. mesafede bulunan Taşkın köyünün isim babası olan Taşkın Baba’nın türbesi kare planlı, betonla sıvanmış, kubbeli bir türbedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, İran Seferi için bölgede konaklayan IV. Murat Süphan Dağının yabani hayatına hayran kalır ve yöre halkına geyik yoğurdu istediğini söyler. Bu durumu Taşkın Baba’ya söylerler. Taşkın Baba hemen dağa çıkıp buradaki geyiklerden süt sağıp, yoğurt yapar. Bu işi kimsenin yapamayacağına kanaat getiren IV. Murat ordusunu Murat Nehrinin karşısına geçirir ve köprüleri söker. Taşkın Baba verdiği sözü yerine getirmek için suyu yararak padişahın yanına gelir. IV. Murat azgın Murat Suyunu sanki bir dere imiş gibi geçen Taşkın Baba’ya Taşkın Köyünü verir. Karakul Türbesi Taşkın köyündeki Taşkın Baba türbesinin yanındadır. Karakul ismiyle anılan zat, Taşkın Baba’nın mürididir. Taşkın Baba’nın vasiyeti üzerine ziyaretçiler önce Karakul Türbesini, daha sonra Taşkın Baba türbesini ziyaret ederler. Değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, Taşkın Baba’nın evinde helva pişirilir ve ihtiyacı olan fakir halka dağıtılırmış. Taşkın Baba Hacc vazifesini yerine getirirken, hanımı helva yapmış ve bir tabakta Karakul’a vermiş. Karakul helvayı yemiş ve “Hanımım istersen bir tabak daha hazırla, şeyhime götüreyim” demiş. Taşkın Baba’nın Hacc’da olduğunu bilen hanımı, “herhalde Karakul helvayı beğendi bir tabak istiyor”, diye ona bir tabak daha helva vermiş. Karakul kaşla göz arasında helvayı Hacc’da şeyhine ikram edip gelmiş. Bu keramet Taşkın Baba’nın Hacc dönüşü olayı anlatmasıyla ortaya çıkmış. Süphan Dağı eteklerinde bulunan Taşkın köyü Camii haziresi geniş bir alanı kaplamakta olup buradaki mezarların büyük bölümü tahrip olmuş, mezar taşlarının bir kısmının gövdeleri de toprak altında kalmıştır. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Şeyh Bekir Zor (k.s.)
Ağrı – merkez – uzunveli köyünde Anadolu’da yetişen büyük âlim ve velîlerden. Seyyiddir, hazret-i Hüseyin’in evlâdındandır. İsmi, Bekir , babasının ismi Ömer (emer)dir. Doğum ve ölüm târihi bilinmemektedir. Şeyh Bekır Sor’a, “uçan kaya” anlamında, kendisine Arap ellerinde, “Raqüb ül hacer”; İran ellerinde, “Süvari seng ; kürt ellerinde Siyari gevır lakaplarla da tanınıp bilinmektedir. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Açık hâlleri ve kerâmetleri vardır. Zühd, takvâ ve verâ sâhibi bir zât idi.Temiz ve asîl âilesi Anadolu’nun doğu vilâyetlerinin ilim, irfân ve güzel ahlâk vasıflarının timsâli (sembolü) idi. İlim, amel ve ahlâkta, nefsiyle mücâdele etmekte şaşılacak hâl ve üstünlük sâhibiydi. Zamanlarının âlimi, fazîlet örneği olan. İnsanları Hakk’a dâvet eden onlara doğru yol doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerindi. çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. İlmi ve yüksek ahlakıyla tanındığı kadar, mert, cömert ve cesur olmasıyla da meşhur olmuştur. Duâsı kabûl olan zâtlardandı. O derece cesur ve kuvvetli kalbe sâhipti. Şeyh Bekir zor Hazretleri’nin birçok kerameti anlatılmaktadır. Bunlar içerisinde, kamçı yılan kerameti meşhurdur. Buna benzer pek çok kerâmetleri vardır. bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatıla gelmiştir. Ömrü boyunca İslâm dîninin emirlerini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan şeyh Bekir zor hazretleri kabri konusunda belirsizlik mevcut olup, Doğubâyezîd’de vefât ettiği rivayetlere göre Kabri Doğu Bâyezîd’de uzun veli köyün kabristanındadır. Kabri, Ağrı, Doğubeyazıd’da, halen ziyaret edilmektedir. Bir diğer deyişle durumunun kerametin anlaşılması üzerine; “Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı.” diyerek, ortadan kaybolduğu rivayet edilmektedir. Bir gün başka bir diyardan gelen, kerâmet sahibi bir din adamı ziyarete geliyormuş. Kerâmetinin göstergesi de üzerine bindiği ve ehlileştirdiği ayıimiş. Bunu duyan Şeyh Bekır,uzun ve düz bir kaya parçasının üzerine çıkmış, yılanı eline kamçı yapıp, havada uçan halı gibi, gidip din adamını karşılamış. Yabancı ulema, bakmış ki, kendisinden daha fazla keramet sahibi olanlar var, saygıyla Şeyh Bekır Sor’un elini öpmüş. O günden sonra ünü tüm bölgeye yayılan Şeyh Bekır Sor’a, “uçan kaya” anlamında, kendisine Arap ellerinde,“Raqüb ül hacer”; İran ellerinde, “Süvari seng”; Kürt ellerinde de “Siyari ge-vır” adını takmışlar.

Halife Abdülkerim Türbesi
Ağrı – Hamur – Kaçmaz köyü İlçeye 28 km. mesafede bulunan ve eski ismi Geluta[n] olan Kaçmaz köyünde medfun Halife Abdülkerim Hazretleri molla ve müderris ünvanlarıyla Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerindendir Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Molla Halit
Ağrı – Eleşkirt – Sinek köyü ( yaylası ) Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla Halit’in kabri Sinek köyünde bulunmaktadır. ( Günümüzde bu isimle anılan köy olmamakla beraber muhtemelen Sinek Yaylası olarak bilinen bölgedeki yerleşim yerlerinden biri olmalıdır) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Seyyid Şeyh İbrahim Abri (k.s.)
Ağrı – Eleşkirt – Oklavalı köyünde Şeyh Abri’nin ilçeye 14 km. mesafede bulunan ve eski ismi Karshan bilahare Garishan olan Oklavalı köyünde türbesi vardır. Şeyh Abri’nin tam adı Es-Seyyid Eş-Şeyh İbrahim olup, Muş ilinin Bulanık ilçesi Abri (Esenlik) köyünde bulunan Abri Ocağına mensuptur. Seyyiddir. Nakşibendidir. Babası Es-Seyyid Eş-Şeyh Tahir el Abri’dir. Kendisi Norşinli Şeyh Muhammed Diayüddin Hazretlerinin halifesidir. Anlatılır ki, Şeyh Abri Oklavalı köyü yakınında etrafındakiler ile birlikte tipiye yakalanır. Yanındakiler vefat eder. Şeyh Abri köylüler tarafından kurtarılmasına rağmen bir kaç gün sonra kendisi de vefat eder. Muş’tan gelen akrabaları cenazeyi almak ister, ama Oklavalı köylüleri böyle mübarek bir zatı vermek istemezler ve köyde defnedilir. Türbe değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh Muhammed Celali Efendi
Siirt – Şirvan’da Muhammed Celali, Said-i Nursi’nin doğuda ders okuduğu üç hocadan biridir. Aslen Arvaslıydı. Uzun müddet Celâlî kabilesi arasında kaldığı için kendisine “Celâlî” denilmekteydi. l85l yılında dünyaya gelmişti. On biri erkek, dokuzu kız olmak üzere yirmi evlâdı vardı. Birinci Cihan Harbinin başlarında, yani l9l4’te Siirt’in Şirvan kazasındayken vefat etmişti. Mehmed Celali Hazretlerinin oğlu Nizameddin Arvasî, Üstad Bediüzzaman ve babası Şeyh Muhammed Celâlî ile alâkalı olarak şu bilgileri aktarır. “Bediüzzaman doğuda birçok medrese ve ulemânın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, l887’lerde on dört yaşındayken babamın medresesine gelmiş. Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler. Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş. Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münazaralarda bulunmuş. Babamın doksan civarında talebesi varmış. Talebelerin en küçüğü Bediüzzaman’mış. Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş. Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebeler tarafından çok hürmet görürmüş. Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, tek başına yalnız Bediüzzaman babamdan ders alırmış. Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlarmış. Bediüzzaman babama, ‘Bu kitaplar okuyup öğrenmekle baş olmaz, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir,’ diyerek her ilimden sadece birer ders almış. İlimde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş. Gündüzleri babamdan ders alırken, Perşembe geceleri de Ahmed Hanî’nin türbesine gidermiş. Şüphelenen babam, küçük Said’in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerif’i takipçi koymuş, Türbeye varan takipçiler, küçük Said’i göremezler, fakat içeriden; ‘Belî Seydâ, belî Seydâ (evet hocam, tamam hocam)’ diye sesler duymuşlar. Durumu gelip babama bildirmişler. Babam talebelerine, “Bundan sonra Said’e kesinlikle kimse karışmayacak”, diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerif’i de Bediüzzaman’ın hizmetine vermiş. Molla Şerif’in anlattığına göre, ders esnasında bazan babam, bazan da Bediüzzaman sinirlenirmiş. Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman’ın medreseyi terk ettiğini söyleyince, babam, “Bırakın Said’i, bırakın Said’i, ona sizler karışmayın, o biraz sonra yine gelir”, diyerek cevap verirmiş. Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca tekrar medreseye dönermiş. “Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said’e “Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek birşeyimiz kalmadı”, diyerek icazetini vermiş. Üstad babamın elini öperek medreseden ayrılmış. Daha sonraları, Birinci Cihan Harbine kadar, her yıl evimize gelerek, babamı ziyaret edermiş. Bazı yıllar, Van’da açtığı medresedeki talebelerini de yanına alır, öyle gelirmiş, Babam Bediüzzaman’a, ‘Yetiştirdiğim talebelerin hepsinin de üstadı sensin’ dermiş. Üstad bir defasında babama hediye olarak bir çift yün çorap getirmiş. Babam sadece talebelerden Halife Yusuf’la Üstad Bediüzzaman’ın bize gelmelerine müsaade edermiş Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Seyyid Abdurrahim (Arvasi)
Ağrı – Doğu Beyazıd’da Arvasi Kabristanında Ahmed- Hani mescidi yanında Arvasilerin Doğubayezid kolu Seyyid Abdurrahim ile başlar. Seyyid Abdurrahim, Seyyid Abdullah’ın büyük oğludur. Arvas’da babasının medresesinde ve sohbetinde yetişir. İlim ve hal bakımından akranını geçip meşhur olur. Civar şehirlere yayılan şöhretini duyan İshak Paşa, Seyyid Abdurrahim’i tedris ve irşad için Bayezid Sancağı’na ister. Babasının izni ile Bayezid’e gider ve derhal medresesini kurar. Bir yandan tedris, bir yandan irşadla meşgul olur. Daha önce, meşhur ediplerden şair Ahmed-i Hani de İshak Paşa’nın davetiyle Bayezid’e gelmiştir. Böylece Seyyid Abdurrahim, İshak Paşa’nın muallim ve mürşidi, Ahmed-i Hani de Paşanın şair ve katipliği görevini yürütmüşlerdi. Seyyid Abdurrahim 1786 yılında vefat edip, kabri Yukarı (Eski) Doğu Bayezid’de, Arvasi kabristanında Ahmed-i Hani Mescidi’nin yanındadır. Kabir türbe girişinin sağında yer alır. Türbe özellikle sırt ağrıları için ziyaret edilmektedir. Sırt ağrılarından şikayet edenlerin türbeye gelip sırtlarını mezar taşına sürterek şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Anlatılır ki, Arvasi Hazretleri bir sohbet meclisinde Mevlana’nın Mesnevi’sinden beyitler okumaktadır. Sohbette bulunan ve İran’dan gelen mollalar Mesnevi’yi küçüksemek için bildikleri halde, “Ne okuyorsun?”, diye Arvasi’ye sorarlar. Arvasi “Mesnevi okuyorum” der. Bunun üzerine mollalar, “Meşnevi okumaya değmez” derler. Bunun üzerine sinirlenen Arvasi Mesnevi’den rastgele bir bölüm açar ve “oku” der mollaya. İranlı molla şu beyti okur: Mesnevi ra meşnevi mehan Ey sek-i gürgin bed kerdei Bu beytin anlamı şöyledir: Mesneviyi meşnevi okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın… Mollalar utanmışlardır. Arvasi’nin kerametine inanırlar. Sonra defalarca okumalarına rağmen Mesnevi’de böyle bir beyite rast gelemezler Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Molla İsmail – Molla Abdülmecid – Terzi Tahir Efendi
Ağrı – merkez’de İl merkezinde Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla İsmail, Molla Abdülmecid, ve terzi Tahir Efendinin kabirleri bulunmaktadır. Vahyeddin Küfrevi sohbetlerinde Tahir Efendi ile ilgili şunları nakleder. “Ağrılı bir tanıdığım, merhumla alakalı şöyle bir hatırasını anlatmıştı.. Dedi ki, “gel benimle, beraber Küfrevi vekillerinden terzi Tahir’i bulalım. Kendisine Küfrevi hazretlerinden getirdiğim emri tebliğ edeceğim.” Ben de fazla bir şey bilmiyorum. Beraber yürüdük. Terzi Tahir’in dükkânına geldik. Pazar olduğu halde gelmiş, dükkânını açmış, sobayı yakmış, sanki birilerini bekliyordu. İçeri girdik. Selam verdik. Selamımızı aldı, bize çay ısmarladı, içtik. . Tahir Bey, Molla Hüseyin’e döndü; “Buyrun” dedi. Hüseyin Hoca; “Ben Pir Küfrevi’nin emir ve nasihatlerini sana tebliğe geldim. Bu gece Küfrevi hazretleri üç sefer rüyama geldi. Bana diyordu; “Molla Hüseyin! Kalk git, Tahir’e söyle, o fasık, o münafık, o cahil adamı gönderdiği yerden alsın. O münafık tarikat-ı Küfrevi’yi ayaklar altına almış, çok kimseleri hakiki yoldan çıkarmış ve gayr-i meşru şeyler yapıyor. Bir an evvel adamlarını göndersin. O münafığı eski yerine getirsin. Eğer emre itaatsizlik yaparsa, büyük bir bela ve musibete duçar olacak.” Emri budur, tebliğ ettim ve dönüyorum”, dedi. Bu sözler karşısında donduk, kaldık. Çünkü hiçbir şey bilmiyorduk. Kimdir, nereye gitmiş, ne yapmış, Tahir bize bir şey anlatmamıştı. Kendisinden sorduk. Meseleyi şöyle anlattı; Neşat adında bir ayakkabı boyacısı Tahir’in yanına gidiyormuş. Kendine göre bazı tahminlerde bulunuyor ve bazı tahminleri de tutuyormuş. Tahir Efendi de bu adamı kendine vekil tayin etmiş. Adam köylere gidip, Tahir’in ismiyle Küfrevi tarikatını anlatıyormuş. Bir gün bu adam Aladağ köylerinden Geluta [Kaçmaz] köyüne gidiyor. O zaman elma portakal çok az olmakla beraber, kışın şarkta pek ender bulunan meyvelerdi. Geluta köyüne gitmeden evvel, nerden bulmuşsa iki kilo elmayı köyün bir tarafında ot yığınları içinde saklıyor… Köye gidiyor. Köy hocasına misafir oluyor. “Ben Şeyh Muhammed Küfrevi’nin vekiliyim. Tarikat vermeye geldim” diyor. Hocaefendinin babası da Muhammed Küfrevi’nin hakiki bir halifesi imiş. Kendisi de Küfrevilere çok bağlıydı. Buna binaen Neşat’a çok izzet ikram ediyor. Neşat efendi namaz içinde bazı hareketler yapıyor. Hoca bunun cezbeden geldiğini söylüyor. Adam o gece orada kalıyor. Sabah kalkıyor. Hocaya, “haydi seninle beraber köyün etrafında biraz gezelim”, diyor. Köyün bir tarafında yığılmış otlara doğru gidiyorlar. Neşat, o ot yığınlarının etrafında dönüyor, bazı yerlere bakıyor. Kendi kendine “mutlaka doğrudur, bulmam lazım”, diyor. Bir iki ot yığını köşesine bakıyor ve elmaları buluyor. Hocaya diyor ki, “Bu gece melekler bana geldiler. Burada elmalar olduğunu söylediler. “Bu elmaları al, Hocaefendiye teslim et. Onun hakkıdır. Halis ve muhlis cennet ehli olacak. Zaten bunlar da cennet elmalarıdır. Kim yerse 100 seneden aşağı yaşamaz. Çocuğu olmayan hanımlara verilirse, çocuğu olur.” Buna benzer çok şeyler söylüyor. Hocayı inandırıyor. Hoca ona kul köle oluyor. Böylece bu sahtekar bir ay Geluta’da kalıyor. Geceleri kadın erkek beraber zikre oturuyor. Kadın erkek birbirlerinin elinde güya cezbede imiş gibi oynuyorlar ve nice rezaletler yapıyor. Herkesi kullanıyor. İstediği gayr-i meşru şeyleri meşruymuş gibi yapıyor. Terzi Tahir, Küfrevi hazretlerinin emrini alınca Geluta’ya gidiyor. Tam bir rezalet ve zillet içinde Şeyh Neşet’i (!) görüyor. Evvela Hocaefendi’yi, sonra köylüleri ikaz ediyor ve o sapık adamın kulağından tutup Ağrı’ya getiriyor…” . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Bolvadinli Yörükzade Ahmet Fevzi Efendi

Cafer Dede Türbesi – Bolvadin
Afyon – Bolvadin’de Hacı Halife mah. Lokman sokak’da Hacı Halife mahallesindeki Cafer Dede Türbesi, evlerin arasında kalmıştır. Ön kısmı ise bahçe duvarı ve kapı ile tamamlanmıştır. Hemen önünde sonradan yapılmış bir çeşme bulunmaktadır. Mevlevi olduğu rivayet edilen bu zatın türbe ziyaretine özellikle çocuğu olmayan kadınlar gelmektedir.. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

Aşık Mehmet Efendi
Aşık Mehmed Efendi küçük yaşta ilim talebi yolunda, ana ocağı Afyonkarahisar’ı terk ederek İstanbul’a gelir ve bir müddet burada ilim tahsil eder. Daha sonra, asrın müceddidi Mevlâna Halid Hazretlerini (1780-1827) ziyaret etmek ve onun irfan meclisinde diz çökerek feyz almak hayaline kapılır. Zahiri ilimleri kafi miktarda tahsil ettikten sonra ruhundaki bu iştiyakla Mehmed’in Mısıra giden bir gemiye binerek yolu tutması kaçınılmazdır. Gemi Beyrut’a gelince Şam yolcuları inip kara yoluyla Şam’a geçerler. Yol arkadaşları Şam’ın Ümmiye Camiinde namazdan sonra, “Mevlâna Halid’i ziyarete varalım”, derler. Küçük Mehmed’e ise, “Delikanlı, biz ehl-i tarikatız, sen okumak için kendine bir medrese bul”, deseler de, Mehmed, bütün zahiri ilimleri okuduğunu, kendisinin de maksadının Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek olduğunu söyler. Onların, “Daha sen çok küçüksün, Şeyh Halid Hazretleri seni kabul etmez!”, demelerine rağmen, Küçük Mehmed kararından vazgeçmez ve mollalarla münakaşa eder. Sonunda tekkeye varırlar. Mevlâna Halid Hazretleri bir keramet eseri olarak Küçük Mehmed’in geleceğini bilmektedir. Hizmetkârlarından birisi, kapıda İstanbul’dan bir grup ziyaretçi olduğunu söyler. Sonra bu ziyaretçiler Mevlâna Halid Hazretlerinin dergâhına girerler. Şeyhin elini öperken, sıra Küçük Mehmed’e gelir. Şeyh, “Gel bakalım, benim küçük Mehmed’im, sen hoş geldin” diyerek, hiç tanımadığı halde, Afyonkarahisar’ın ve Anadolu’nun bu Küçük Aşık’ını bağrına basar. Mevlâna Halid, Küçük Âşık Mehmed’i yanına, hizmetine alır. Küçük Âşık yıllarca Mevlâna Halid Hazretlerine hizmet eder. Zaman zaman Mevlâna Halid, “Oğlum, Mehmed’im, senin memleketinde kimin var? Seni hiç arayan, soran yok, mektubun da gelmiyor” deyince, Küçük Âşık boynunu bükerek, “Allah’tan gayrı kimsem yok”, diye cevap verir ve gözleri yaşarır. Bir gün Küçük Âşık’ın annesiyle babası diyar diyar dolaşarak evlâtlarını aramaya başlarlar. İstanbul, Mısır ve nihayet Bağdat, Şam yollarına kadar düşerler. Mevlâna Halid Hazretleri bir öğle vakti abdest almak ister. Küçük Âşık hemen leğen ve ibriği getirir. Mevlâna Halid eskiden sorduğu gibi yine sorar: “Yavrum Mehmed’im, senin memleketinde kimin var?” Küçük Âşık’ın yine gözleri dolarak, “Allah’tan başka kimsem yok”, diye cevap verir. İşte o zaman Mevlâna Halid Hazretleri avucunun içini açıp, Küçük Âşık Mehmed’in yüzüne karşı ayna gibi tutarak, “Bak bakalım, dikkat et, ne göreceksin?”, der. Küçük Âşık Mehmed, Mevlâna Halid Hazretlerinin avucunda annesiyle babasının resimlerini görür. Kıpkırmızı olarak, hiç sesi çıkmayan Küçük Âşık Mehmed’e, Mevlâna Halid, “Ey Mehmed, sen buraya annen ve babandan izinsiz ve habersiz geldin” diyerek, anne ve babasının yakınlara geldiklerini haber verir. Küçük Âşık yaşlı gözlerle, “Annem ve babam buraya gelip, beni şeyhimden ayırıp götürürler, sizin hasretinize dayanamam diye böyle yaptım”, der. Onlar böyle konuşurken kapı çalınır. Küçük Âşık’ın annesiyle babası içeri girer. Küçük Âşık Mevlâna Halid Hazretlerinin yanından ayrılıp da Afyonkarahisar’a gitmek istemez. Annesiyle babası Şeyhten izin alarak, evlâtlarını alıp götürmek istemektedir. Küçük Âşık ise bir türlü şeyhinden ayrılmak istemez, şeyhinin hasretine dayanamayacağını söyler. Bunun üzerine, Mevlâna Halid Hazretleri sırtından hırkasını çıkararak, Küçük Âşık Mehmed Efendiye giydirir ve, “Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, benim cübbemi götürüyorsun. Artık Afyonkarahisar’a gideceksin, fakat buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git!”, der. Küçük Âşık Mehmed, hocasının hasretini gidermek için cübbesini giyip, ellerini öperek, hayır dualarını aldıktan sonra, anne babasıyla birlikte Hicaz’a gider ve sonra da Afyonkarahisar’a döner. O artık Afyonkarahisar’da bugün kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Mescidinde dersler okutur ve bu arada Yunus Hoca ve Sandıklı Şeyhi Hasan Efendi gibi meşhur kimseleri yetiştirir. İlk defa dolapla kuyulardan su çekme usulünü getirir. Debbağ esnafını zaman zaman bir araya toplayarak Cehri denilen bitkiyle derinin daha iyi boyandığını onlara öğretir. 1848 yılında vefat eden Küçük Âşık Mehmed Efendi’nin kabrinin bulunduğu mezarlık, diğerleri gibi 1925-35 yılları arasında kaldırıldığı zaman, Hacı Âşık Mehmed Efendinin sadece mezar taşı getirilip, bugün adıyla anılan caminin yanına dikilir. 1940’larda yazıldığı tahmin edilen bir mektubunda Üstad Bediüzzaman şunları ifade etmektedir: “Eski zamanda, on dört yaşında iken, icazet almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı… “O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip, veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâyı azimeden dört-beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğine bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum. (Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım…)” 1885 yılında Afyonkarahisar’da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu’nun babası Küçük Âşık’ın torunu olan Mehmed Bahaeddin Efendi, annesi ise Zakire hanımdır. Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerine yıllarca titrer. İstiklâl Savaşı sıralarında, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmaz. Sandıklı, Isparta ve Akşehir’e gittiklerinde zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşır. Asiye Hanımın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu’ya gelip yerleşir. İşte bu günlerde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de orada asıl sahibini bulmuş olur. Babası Bahaeddin Efendiyle birlikte Bediüzzaman’a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid’in emaneti olan bu asırlık yadigârı sahibine teslim eder. Cübbenin sahibi, “Asiye’nin duası kabul oldu”, diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmiştir. Asiye Hanım’ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur’un lâhikalarında yer yer zikredilir. Mevlâna Halid Hazretlerinin bu cübbesi Bediüzzaman’ın yanında kalmıştır. Yıllar sonra; 1950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ’da ziyarete geldiği zaman, Üstad bu mübarek cübbeyle birlikte bazı eşyalarını, Urfa’ya götürmesi için verir. Mevlâna Halid’in cübbesi bugün Urfa’da Abdülkadir Badilli tarafından muhafaza edilmektedir. Kâhil Mahallesi’nde bulunan Hacı Aşık Mehmet Mescidi’nin ne zaman ve kimin tarafından inşa ettirildiği bilinmiyor. Fikri Yazıcıoğlu, Hacı Aşık Mehmet Efendi’nin, Nakşibendi Tarikati şeyhi Halid Efendi’den icazet aldıktan sonra Afyonkarahisar’a gelerek, “kendi ismiyle anılan Hacı Aşık Camisi’nde ders okutmaya başladığını”, nakletmektedir. Binanın tekke, medrese ve mescit olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır.

Hacı Yusuf Efendi Türbesi
Adıyaman – Kahta – İlçeye 22 km uzaklıktaki Bozmiş köyünde. Hacı Yusuf Efendi’nin Türbesinin yapılış tarihi ve Hacı Yusuf’un yaşadığı dönemle ilgili verilen bilgiler çelişkilidir. Bir yandan 13. yüzyıla kadar inilirken, diğer taraftan 250-300 yıl öncesi ileri sürülür. Muhtemelen doğrusu yakın zamanlara ait olan olmalıdır. Betonarme bir yapı olan türbe, kubbeli, dört yanı kemerli, 5X5 m. ölçülerinde kare planlıdır. Türbenin içinde üç sanduka bulunmaktadır. Türbe kapısının girişinde sağ taraftan birinci sıradaki sanduka Şeyh Hacı Yusuf Efendi’ye aittir . Ortada bulunan sandukanın Hacı Yusuf Efendi’nin oğluna, sol taraftakinin de torununa ait olduğu söylenmektedir. Türbenin bitişiğinde, gecelemek için gelen ziyaretçilerin kalması için bir misafirhane bulunmaktadır. Ayrıca, bu odanın ön tarafında, ziyaretçilerin yemek yapması için ocak ve mutfak malzemeleri vardır. Türbenin misafirhanesinin duvarları, gelen ziyaretçilerin dilek ve dualarını yazdığı yazılarla doludur. Hacı Yusuf’un küçük yaşlardan itibaren, dine eğilimli olduğu, daha o yaşlarda bir takım kerametler gösterdiği anlatılır. Bunlardan biri şöyledir. Hacı Yusuf’un kardeşleri, kendi aralarında iş bölümü yaparlar. Hacı Yusuf’a da toprak olan evin damını düzeltme işini verirler. Ancak, babası Hacı Yusuf küçük olduğu için, ona, bu işi vermek istemez. Hacı Yusuf ise ısrarla evin damını düzeltme işini kendi yapmak ister. İşini yapmak üzere dama çıktığında, damın üzerini düzeltmek için kullanılan kilolarca ağırlığındaki silindir şeklindeki taş, kendi kendine gider gelir. Hacı Yusuf’la ilgili başka bir rivayet ise şöyledir. Hacı Yusuf’un eşi, bir gün uyandığında yanında bulunan eşinin üzerinde kan lekeleri görüp, bunun sebebini sorduğunda, Hacı Yusuf, savaşa gittiğini söyler ancak, bundan kimseye bahsetmemesini, bahsetmesi durumunda kısa sürede öleceğini söyler. Cinlerin bilgisine sahip olduğu söylenen Hacı Yusuf’un türbesine daha çok akli dengesi bozuk ve psikolojik problemleri olanlar, getirilir. Türbeyi ziyarete farklı illerden çok sayıda insan gelmektedir. Ziyaretçiler, cuma gecesi gelip burada kalır. Bu şekilde, hastaların iyileşeceğine inanılır. Şifa verdiğine inanıldığı için de, buradan toprak alıp götürürler. Felç olan, vücudunun herhangi bir yerinde ağrısı, sızısı bulunan bu topraktan vücuduna sürer veya evine serper. Böylelikle dertlere derman olduğuna inanılır. Bir başka rivayete göre, Hacı Yusuf zamanında mercimek ekmiş. Bu mercimeğin toplama işini cinler yapmış. Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra yine mercimek ekilmiş, ancak iyice kuruduktan sonra toplanınca ellerinin acıdığını hisseden cinler, bu defa mercimekler tam kurumadan toplamışlar. Bu zâtın üstünün iki defa ağaçla kapatıldığı, ancak ikisinde de üstünü açtığı, üstünün kapatılmasını kabul etmediği, 1987’de üstü kubbe şeklinde yapılınca buna itiraz etmediği rivayet edilir. Hacı Yusuf Hazretleri vefat etmeden önce şu vasiyeti yapmış: “Kınık mezrasında su olmadığı için beni ziyarete gelenler burada perişan olur. Bozmiş köyünün yolu, bol suyu ve güzel bahçeleri var. Beni Bozmiş köyüne gömün. Gelen ziyaretçiler rahat etsin”. Rivayete göre ölmeden önce oğlu Molla Muhammed’e şöyle der. “Oğlum beni gömdükten 40 yıl sonra türbemi açınız. Eğer vücudumda en küçük bir çürüme varsa, üzerimi kapatın, kimseye de bir şey demeyin. Eğer vücudum bu günkü gibi sağlam duruyorsa da kapatmadan önce çevredeki çocuklar dahil herkesi çağırın, beni görsünler. Ondan sonra üzerime bir türbe yapın. Hasta olanlar buraya gelsin. Perşembeyi cumaya bağlayan gece türbede yatsın. İnşallah şifa bulurlar”. O günden bu güne kadar özellikle psikolojik rahatsızlığı olanlar ve felçliler bu türbeye şifa bulmaya gelirler. Türbe 2010 yılında çok sayıda kişinin rahatlıkla ağırlanabileceği bir duruma getirildi. Ziyaret yerinin inşaatı ile ilgilenenler, yapılan düzenlemeler ile ilgili şu bilgileri vermektedir. “Eski türbe inşaatının üzeri ağaçlarla örtüldüğünden yıkılmak üzereydi. Burayı yıkıp Şanlıurfa’dan pirnahit denilen tarihi eser taşlarından getirterek burayı adeta yeniden inşa ettik. Yeni bina üç katlıdır. Birinci katta yemekhane ve dışarıdan gelenlerin konaklayacağı yatakhane ve istirahat yeri var. İkinci katta türbe bulunuyor. Türbe ziyareti için erkek yeri ayrı bayan. yeri ayrı yapıldı. Üçüncü katta ise cami yapıldı. Her katın alanı yaklaşık 400 metrekaredir”. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

Arap Hasan Baba
Adıyaman – Musalla Mahallesindeki Hacı Abuzer Baba Türbesinde. Arap Hasan Baba’nın türbesi, Musalla Mahallesi’nde eski Marangozlar Çarşısının güneyinde yer almaktadır. Hacı Abuzer Baba ile beraber aynı türbededir. Hacı Abuzer Baba’nın mürşididir. Zamanında birçok mürşidin yetişmesinde öncü olmuştur. Anlatıldığına göre, günlerden bir gün Adıyaman’da bir yangın çıkar. Evler ahşap olduğundan söndürme umudu yoktur. İnsanlar düşünür, taşınırlar. Nihayet Baba Efendi’ye durumu acilen bildirirler. Arap Hasan Baba kıbleye dönerek elini açar ve yalvarır. Yangın anında durur. Arap Hasan Baba, bir kış günü kirvesine haber göndererek, bir kadın cenazesi için ne gerekiyorsa tedarik edip getirin, der. Kirvesi neler olduğunu merak edince, Arap Şeyh, “bekle ve gör. Yakın bir gelecekte bir kadın vefat edecek”, der. Kirvesi malzemeleri alıp getirir. Arap Şeyh getirilen malzemeleri saklar. Aradan 3-4 gün geçtikten sonra Arap Şeyh’in eşi aniden vefat eder. Kirvesi bu olayı gördükten sonra Arap Şeyh’in büyüklüğünü anlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

Mansur Bin Cavena Türbesi
Adıyaman – Merkez – Yenipınar mah Keleş sokak no :10. Mansur b. Cavena’nın türbesi, şehir merkezinde olup, Yeni Pınar Mahallesi, Keleş Sokak, No: 11’de yer alan, hususi bir evin avlusunda, tek odalı betonarme bir yapıdır. Türbe harap halde iken hayır sevenlerin yardımı ile 2020 yılında 4 aylık bir çalışma ile yeniden yapılmıştır. Burada yatan zatın Emevilerin Adıyaman’ı fethettikten sonra, buraya gönderdikleri, Mansur b. Cavena adlı komutan olduğu söylenmektedir. Anlatılır ki, bu zat Adıyaman’a geldiğinde şehri harabe halde bulur. Adıyaman’ın kalesini tamir ettirdikten sonra, şehrin her tarafını bahçelerle süsler, daha sonra onun ismine izafeten şehre “Hısn-ı Mansur” ismi verilir. 670 yılında Kays kabilesine mensup Emevi komutanlarından Mansur Bin Cavena Adıyaman’ı ele geçirir. Bu komutanın Adıyaman şehrinin ilk yerleşim alanı içinde kalan bugünkü Adıyaman Kalesini yaptırdığı rivayet olunur. Kronolojik zorlama ile birlikte, 750 yılında Emevi iktidarına son veren Abbasiler, bir süre sonra da Adıyaman bölgesini –buranın idarecisi ve bir rivayete göre ismini veren- Mansur ibni Cavena’yı öldürerek Abbasi hakimiyetine katmışlardır (758). Türbe, kadınlar tarafından sıkça ziyaret edilir. Çok ağlayan çocuklar, çarşamba ve cuma günleri bu türbeye getirilir. Bu çocukların atletleri, bir çarşamba iki cuma ya da iki çarşamba bir cuma olmak üzere türbeye bırakılır, oradan da bir atlet alınır. Bundan sonra çocuk, eskisi gibi sürekli ağlamazsa, türbeye on bir tane atlet götürülüp bırakılır. Ayrıca buraya yemek getirip dağıtanlar da bulunmaktadır. Yeni Pınar Mahallesi’nde sokak arasında bir yerdedir. Oldukça bakımsız bir halde olup, kendi haline bırakılmıştır. Eski sahiplerinden bu mülkiyeti devralan yeni sahiplerinin, türbeyi ziyaret olarak kullanılmaktan çıkarıp depoya dönüştürmüş oldukları nakledilir. Muhtemelen Mansur b. Cavena isimli tarihi şahsiyet zaman içerisinde unutulur39. Mansur ismi Mustafa olarak, Cavena ismiyse Ceho olarak değişime uğrar. Ve bugün sadece ‘Ceho’nun oğlu Mustafa Baba’ olarak kalır. Söylentiye göre, Mansur bin Cavena’nın cuma günleri abdest alıp cuma namazına gittiğini görenler olmuş. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011
Adıyamanlı Sarı Şeyh Mustafa Efendi
Adıyaman – Hacı Ömer mah Hasan Mekki sokakta. Adıyaman’ın Kadiri tarikatı büyüklerinden Sarı Şeyh lakaplı Hacı Mustafa Efendi (1839-1920), Halisiyye silsilesinden Urfalı Osman Dede’nin halifesidir. Hoca Ömer Mahallesi, Hasan Mekki Sokak’ta yer alan Hasan Mekki türbesinde medfundur31. Anlatıldığına göre, Sarı Şeyh’in ailesi 400 yıl önce Adıyaman’a gelmiş olup, Adıyaman’ın en eski mutasavvıflarındandırlar. Kadiri Tekkesini açmışlar ve bu tekkenin devamını sağlamışlardır. Bu tarikatın son temsilcileri geniş bir aile olan Sarıgül Ailesi’dir. En son piri ise Sarı Şeyh Mustafa Efendi’dir. Sarı Şeyh Mustafa Efendi’nin piri Dede Osman Avni Efendi’dir. Sarı Şeyh Mustafa Efendi’nin Hasan-ı Mekki’nin yanına gömülmesi konusunda şu rivayet anlatılır. Sarı Şeyh, vefatına yakın bir zamanda, rüyasında Hasan-ı Mekki kendisine, “Sarı Şeyhi başımdan uzak, ayağımdan aşağı gömün”, der. Bunun üzerine Sarı Şeyh Mustafa Efendi vefat ettiğinde oraya gömülmek ister. Oğlu Ömer Mazhar Efendi (1877-1923) Adıyamanlı şairler arasında yer alır. 1904 yılına ait Şeriyye sicilinde iki belgede Hoca Ömer Mahallesi imamı olarak Sarı Şeyh’in oğlu Şeyh Mustafa’nın ismi geçer. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011
Rıfat Baba Türbesi
Adıyaman – Merkez – Varlık mahallesi 407.sokakta Rıfat Baba türbesi, il merkezinin güneyinde olup, Varlık Mahallesi 407. sokakta, Hacı Abuzer Baba türbesi karşısında, Şeyh Muhyiddin-i Arabi Camiinin bitişiğinde yer almaktadır20. Tek odadan oluşan türbe, betonarme bir yapıya sahiptir. Kapısı yeşil renkte olan türbenin küçük bir kubbesi bulunmaktadır. Kapıdan girişte hemen karşıda yer alan sanduka, yeşil bir örtü ile örtülüdür. Sandukanın başında Türk bayrağı, iki yanında büyük tespihler bulunmaktadır. Türbenin içinde ayrıca Rıfat Baba’nın torunu olan Hacı İbrahim Halil Kök’ün (1305– 1942) mezarı bulunmaktadır. Türbenin duvarında türbeyi yaptıranın Ramazan Kırmızı adlı şahıs olduğu yazılıdır. Rıfat Baba 1798–1864 yılları arasında yaşamıştır. Rıfat Baba Adıyaman’da doğmuş bir şair olmakla beraber uzun süre başta İstanbul olmak üzere birçok yerde ikamet etmiştir21. Çocukları İstanbul’a yerleşen Rıfat Baba’nın halen torunlarının İstanbul’da ikamet ettikleri söylenir. Hayatı boyunca geçim sıkıntısı çekmekle birlikte, çilekeş ve sabırlı olduğu bilinir. Tahsilsiz olmasına rağmen Rıfat Baba kuvvetli bir şiir tekniğine sahiptir. Şairin gazellerinden bir beyti şöyledir. “Nazeninler çok, veli mislin bulunmaz sevdiğim Berakallar hüsn-ü etvarın senin gibi özge şey” Onun Adıyaman sevgisi şu mısralarında kendini gösterir. “Dilberlerin misli İstanbul’da bulunmaz Rif’at bu sebepten seviyor Adıyaman’ı” Rıfat Baba’nın hangi tarikata bağlı olduğu tam olarak bilinmemekle beraber Melami olduğu tahmin edilmektedir. Şair özelliği ile bilinen Rıfat Baba’nın şiirlerinden büyük bir Ehl-i Beyt sevgisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. “Bir gece nagah göründü çeşmime bir el Sual ettim ism-i şerifin nedir? Söyledi: Haydar Sualinden muradın ben isem Rıfat’a benem Ol fetaheddin siri huda damadı peygamber” Yine Rıfat Baba’ya ait ve birçok gazel okuyucusu tarafından seslendirilen bir beyit şöyledir: “Sanırım derdimi Lokman’a söyledim dedi eyvah Bu derdin def’ine çare hakiki bir ilah kaldı.” Halk arasında padişahtan gösterdiği keramet karşılığında Abuzer Gaffari Türbesinin beratını alan ve Mıraz (Muraz) Dede diye de anılan Rıfat Baba’nın türbesi her gün ziyarete açıktır. Bununla beraber genelde cuma günleri ziyaret edilse de, yakın olması münasebetiyle de Hacı Abuzer Baba’nın türbesini ziyaret edenler daha sonra burayı ziyaret etmektedirler. Burası çoğunlukla kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Türbenin ziyaret sebepleri arasında şunlar gelmektedir: Her türlü hastalığa şifa bulmak, çocuk sahibi olmak, evlenebilmek, sınav kazanmak ve her türlü arzunun gerçekleşmesi. Dilekleri kabul olanlar, pekmezli taplama, çiğ köfte, tavuklu pilav veyahut ne adamışlarsa onu getirip orada bulunan insanlara dağıtırlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

Şeyh Müslüm Hafız
Şanlıurfa – Merkez – Harrankapı Kabristanında Urfa’da dünyaya geldi. Babası Abdullah Şeddadi Aşireti’nden annesi Hediye Hanım Şeyhanlı Aşireti’ndendir. Genç yaşta Abdurrahman dede köyünden Rahime adlı bir hanımla evlenir ve bu evlilikten bir oğlu (Hacı Bahaeddin Abacı) ve üç kızı (Saliha, Emine ve Zeyneb) dünyaya gelir. Zamanın kurra hafızlarından Hacı Muhammed Berhoş Hafız Efendi’den ders alarak hafızlığını tamamlar. Daha sonra Rızvaniye Medresesi’ndeki eğitimine önce Kürt Hacı Ali Efendi’nin yanında başlar. Daha sonra eğitimini Miftahi Hasan Efendi’den tamamlar ve büyük bir başarı göstererek diplomasını alır. İlimdeki üstün başarısından dolayı askerlikten muaf sayılır. Eğitimini tamamladıktan sonra, Hasan Padişah Camii’nde fahri olarak vaaz verir ve mukabele okur. Henüz genç yaşında, Urfa’da imamlık yapan ve irşad faaliyetlerinde bulunan Nakşibendi Şeyhi ve mürşid-i kamili Kerküklü Şeyh Abdurrahman Efendi’ye intisab eder. Şeyh Abdurrahman Efendi’den hilafet alarak Nakşibendi tarikatının Halidi şubesinin 5. göbek halifesi olur. Kendisi sağlığında halife ve vekil bırakmamıştır. Hacı Müslüm Hafız Efendi, Urfa’da camilerin tamir ve onarımı işlerini ilk olarak kendisi başlatmıştır. Kendisinden sonra bu işlerle müridi merhum Hacı Rafi Görgün Hafız Efendi uğraşmıştır. 1951’de Mevlid-i Halil Camii’ni, 1954’de Maşuk Köyü Camii’ni, 1956’da Çarhoğlu Camii’ni, 1957’de Sefalı Camii’ni ve 1958’de de Abamor Ziyalı Camii’ni yeniden inşa ettirmiştir. Bu camiler inşa edilirken maddi destek hayırsever Urfalılardan gelmiş olup, camilerin mimarlığını ve mühendisliğini ise Hacı Müslüm Hafız Efendinin yapmış olduğu anlatılır. Bu camilerin dışında Arabi Camii ve Gölpınar Köyü Camii’lerinin de tamirlerini gerçekleştirmiştir. Hacı Müslüm Hafız (k.s.) Efendi, vefatından bir yıl önce prostat kanserine yakalanır. Birkaç kez ameliyat da olur ancak hastalık düzelmez. Bu hastalıktan dolayı son 11 ayını yatakta geçirir ve nihayet 28 Haziran 1958 yılı Kurban Bayramının 1. günü sabah saatlerinde vefat eder. Türbesi Harran Kapı Kabristanındadır. Menkıbeleri Urfa’da 1930’la 1950 yılları arasında satılmış olan camilerin alı- narak tekrar cami yapılmasını ve tamirlerini Şeyh Müslüm Hafız başlattı. Kendisinin müridi olan Rafi Görgün Hafız, camilerin ya.pımında Şeyh Müslüm hafızın sağ kolu idi. Anlattığına göre Sefalı camiini yaptırırken derneğin parası kalmamıştı. Şeyh Müslüm Ha- fıza gelerek para istediler. Biliyorlardı ki onun da parası yoktu. Şeyh Müslüm Hafız o sırada rahatsızdı ve bir mindere uzanmıştı. Ondan para istediklerinde, elini başı üzerindeki küçük pencereye uzattı ve oradan üç tane binlik alarak Rafi Hafıza verdi. Oysa parayı aldığı yerde, para olmadığını biliyorlardı. Orada bulunanlar bu işe hayrette kalmışlardı. *** Yine Sefalı Camii yapılırken şehirde su kıtlığı vardı. Dolayısıyla cami inşaatında çalışanlar susuzluk çekiyorlardı. Şeyh Müslüm Hafız, bir işçiye bir yeri kazmasını söyledi. O da gösterilen yeri kazınca, birçok musafat denilen taşlar ve ayrıca yan yana uzatılmış iki uzun taş çıkmıştı. Taşları kaldırdıklarında altında eskiden kazılmış hazır bir kuyu meydana çıktı. Böylece hem o çıkan taşları cami yapımında kullandılar hem de kuyunun suyunu çekerek su ihtiyaçlarını karşıladılar. *** 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi Mevlid-i Halil Camii- nin tamiratını ve bahçe düzenlemesini yaptı. Cami avlusunun etrafına revaklar yaptırıp, üç köşesine de birer küçük minare diktirdi. Avlunun ortasından geçen suyun akışına güzel bir şekil verdirdi. Camii avlusunun kuzey tarafına da iki türbe yaptırdı. Bu türbeleri, —Sizin için mi, başkaları için mi yaptırdınız? diye soranlara da; —Hayır, benim değil, sahibi yakında gelecek demişti. Yakında gelecek dediği sahibi Bediüzaman Said Nursi idi. Nihayet, 1960 senesinde Urfa’da vefat eden Bediüzzaman Said Nursi’yi Mevlidihalil camiinin avlusunda Şeyh Müslim Hafızın yaptırdığı bu türbeye defnettiler. Onun da buraya defnedilmesi, öğrenci- leri ve sevenleri tarafından ziyaret edilmesi de bu mekâna ayrı bir maneviyat zenginliği ve değişik bir manzara katmıştır.Şeyh Müslüm Hafızın Torunlarından Aziz Bütün’ün anlattığına göre Mevlidihalil camiinin tamir ve düzenlemesini yaptığı sırada paraları kalmadı. Para bulmak için düşünürlerken, adamın biri geldi ve Şeyh Müslüm Hafızı sordu. Kendisine onu gösterdiler, adam yanına gitti ve bir torba dolusu para çıkararak: —Bunu size filan adam gönderdi, dedi. Böylece o para sıkıntılarını gidermiş oldu. *** Müritlerinden Halil Öztürk anlatıyor: Müslüm Hafız Efendi bazı müritleriyle Maşık köyünde Hacı Yusufun bağında cami için bir kuyu kazıyorlardı. Bir gün kuyunun içine iki kişi girmiş kuyunun etrafına bilezik denilen taş döşüyorlardı. Bir kişi de kuyunun ağ- zında onlara halata bağladığı taşı sallıyordu. Bir defasında nasıl olduysa halat taştan çözüldü ve kocaman taş kuyunun dar ağzından aşağıdakilerin üzerine doğru hızla düşmeye başladı. O sırada Şeyh Müslüm Hafız abdest almak için musluğun önünde oturmuştu. Yanında da bir müridi onu bekliyordu. Birden Şeyh Müslüm Hafız “Allah” diye bir sayha çekti ve ayağını biraz ileriye uzattı. O anda ayağı hafifçe kanamıştı. Bu arada da kuyu başında bulunana: —Oğlum biraz dikkat et diye seslendi. Diğer taraftan taşı kuyu- ya sarkıtan adam, taşın kuyuya düştüğünü görünce korkudan ren- gi bembeyaz olmuştu. Şiddetli bir gümbürtü duyuldu. Kuyunun içindekiler yukarıya seslenerek bu gürültünün ne olduğunu soruyorlardı. Taş kuyunun dar olan ağzından altta çalışanlara deyme- den geçmiş ve suyun içine düşmüştü. Kendilerine taşın düştüğünü söylediklerinde: —Biz böyle bir şey görmedik demişlerdi. *** Ahmet Döğücü anlatıyor. O da menkibeyi bizzat olayı yaşayan Hacı Haydar Camkesen’den dinlemiştir. Hacı Haydar Camkesen de Şeyh Müslüm Hafızın müridi idi. Her gün hatme yapıldığında kendisi de hazır bulunurdu. Bir gün hastalandı, doktorlara gitti, tedavi gördü. Fakat bir türlü hastalığı iyileşmediği bibi günden güne de ağırlaşıyordu. Artık zikre katılamıyordu. Bir gün Şeyh Müslüm Hafız, hatme sırasında Hacı Haydar’ı göremeyince, gel- meyişinin sebebini sordu. Ağır hasta olduğunu söyledir. O zaman Şeyh Müslüm Hafız: —O buraya gelemiyorsa, kalkın biz oraya gidelim dedi ve hep birlikte Hacı Haydar’ın evine gittiler. Orada hatmeye başladılar. Hacı Haydar da yanlarında yatakta uzanmıştı. Hatme sırasında Hacı Haydar Efendinin gözüne birden Şeyh Müslüm Hafız ile birlikte şeyhi Kerküklü Abdurrahman Efendi ve onun şeyhi Ahmed Şemseddin Efendi göründüler. Her üçü de karşısına geçtiler ve kendisini hemen orada ameliyat yaptılar. Göğsünü yardılar içinden ciğerlerine bir şeyler yaptılar sonra tekrar göğsünü diktiler. Bu hadiseden sonra Hacı Haydar Efendi kendine geldi, hiçbir ağrısının kalmadığını gördü. Ertesi gün doktora gittiğinde kendini muayene eden doktor hayrette kalmış ve —Sen yeni bir ciğer mi takmışsın, diye latife ile birlikte şaşkınlı- ğını göstermişti. Bu olaydan sonra Hacı Haydar Efendi daha onbeş sene yaşamıştır.Kendisine Haydar Çavuş dedikleri Haydar Altınsoy şunları an- latıyor: “Şeyh Müslüm hafız Efendiye yeni intisab etmiştim. O sı- rada Yakubiye mahallesindeki Sefalı Camiini yaptırıyordu. Bir günSefalı Camiine Şeyh Müslüm Hafızla birlikte gittik. Camiin yapılışı hakkında oradaki ustalara ve eski müritlerine bazı sorular soru- yordu. Onlar konuşurken birden benim de aklımdan: —Ben yeni olduğum için benim fikrimi hiç sormuyor, bana de- ğer vermiyor, deye geçti. O sırada hemen Şeyh bana dönerek: —Hele sen de camii gez dolaş, bak bakalım beğenecek misin? diye söyledi. Sanki kalbimden geçeni duymuş gibiydi. Kaynaklar ; 1- Evliyalar Şehri Şanlıurfa , Abdulhalim Durma 2- Urfa’da Tasavvuf İzleri , Mahmut Karakaş , Şurkav

Ümmet Baba ( Himmet Baba) Türbesi
Kahramanmaraş – Elbistan – Ceyhan mah Hacı Yakup sokak Ümmet Baba, Alâüddevle Bey zamanında yaşamış bir din âlimi ve hatip olup, kendi adına Elbistan’da inşâ ettirilen cami, zâviye ve medresesinde görev yaptığı, yaşadığı dönemde çok sevilen ve sayılan kişi olduğu anlaşılmaktadır. Elbistan, Maraş, Antep ve Adıyaman çevresinde Ümmet Baba adına mescid ve zâviyeler kurulmuş ve bunlara vakıf gelirleri tahsis edilmiş ve vefat edince türbesine defnedilmiştir. Arşiv kayıtlarında, XVI. yüzyılda külliyenin etrafında teşekkül eden mahalleye Ümmet Baba isminin verildiği görülmektedir. Bugün yapıların bulunduğu Ceyhan Mahallesi; Elbistan’ın 1525 yılındaki ilk tahririnde “Ümmet Baba Zâviyesi Mahallesi”, 1527’deki ikinci tahrir kayıtlarında “Ümmet Baba Camii Mahallesi” ve 1563 yılında yapılan üçüncü tahrirde ise “Ümmet Baba Zâviyesi Mahallesi” ve “Hatip Mahallesi” isimleriyle geçmektedir. Yapı, caminin güney cephesine bitişik olarak yapılmış ve türbeye mescidin içinden geçilmektedir. Bazı onarımlar görerek günümüze gelen yapı, orijinal özelliğini büyük ölçüde korumaktadır. Türbenin de cami ile beraber 1307 H./ 1889-90 M., 1938 ve 1991 yıllarında tamir edildiği anlaşılmaktadır. Bu onarımlar esnasında; cephe duvarlarında aşınan taşlar yeni- lenmiş, iç mekânın duvarları ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş, kubbe üstten sac ile kaplanmıştır. Yapı, tek katlı ve sekizgen plânlı türbeler grubuna girer. 1.30 m. kalınlığındaki beden duvarları kırmızımtrak ve sarımtrak renklerdeki ince yonu taşlarla yatay kuşaklar halinde atlamalı olarak örülmüştür (Resim: 8-9). Türbenin inşâsında itinalı bir işçilik görülür. Üstten kubbeyle kapatılan türbe, sekiz kenarlı bir kaide üzerinde, sekizgen gövde olarak yükselmektedir. Profilli silmeli kornişlerle nihayetlenen kaide 1.80 m., gövde ise 5.30 m. yüksekliğindedir. Türbenin dıştan her bir kenarının uzunluğu 2.82 m. dir. Yapı, tek katlı inşâ edilmiş olmasına rağmen, gövdenin oturduğu kaide yüksek tutularak dıştan iki katlı bir görünüş verilmeye çalışıl- mış; böylece iki katlı Selçuklu türbelerinin geleneği sürdürülmüştür . Caminin güney cephesine bitişik olarak yapılan türbenin müstakil bir kapı- sı olmayıp, caminin içinden geçilmektedir. Harimin kıble duvarının ortasına yerleştirilen mihraba, kapı fonksiyonu da verilerek türbe ile bağlantı sağlanmıştır . Mihrap nişinin güney duvarına, 0.69 x 1.30 m. ölçülerinde söveli ve basık kemerli kapı açıklığı yerleştirilmiştir. Bu eleman namaz vakitlerinde mihrap, diğer zamanlarda ise türbeye geçişi sağlayan kapı açıklığı olarak kullanılmaktadır. Türbe dıştan olduğu gibi, içten de sekizgen plânlı yapılarak 4.10 m. çapın- da ve 8.60 m. yüksekliğinde yarım küre kubbeyle kapatılmıştır . Kubbe kasnaksız olup, doğrudan duvarların üzerine oturmaktadır. İç mekânda her bir kenarın uzunluğu 1.70 m. dir. Kıble duvarında beş kenarlı nişe sahip mukarnas kavsaralı 0.30 x 0.55 x 1.20 m. ölçülerinde bir mihrabiye yer alır. İç mekânın aydınlığı; alt sırada doğu ve batı duvarlarında birer; üst sırada doğu, batı ve güney duvarlarında birer adet olmak üzere toplam beş adet mazgal pencereyle sağlanmıştır . Alt pencereler içten 0.90 x 2.00 m., dıştan 0.34 x 0.72 m. ölçülerindedir. Pencereler söveli ve üç dilimli kemerli yapılmıştır. İç mekânın döşemesi ahşap olup, ortasında ahşaptan yapılan 0.93 x 1.45 x 1.93 m. boyutlarında ahşap sanduka bulunmaktadır. Üzerinde yazı olmayan sandukanın Ümmet (Himmet) Baba’ya ait olduğu belirtilmektedir . Türbede önemli bir süsleme görülmez. Yapının monotonluğu, cephe duvar- larında yatay kuşaklar halinde atlamalı olarak kullanılan iki renkli ince yonu taşlarla giderilmeye çalışılmıştır

Ali Rıza Emin Sarmuk Türbesi
KAHRAMANMARAŞ – MERKEZ İLÇE – DİVANLI MAH. KATİP ÇELEBİ SOKAK. İnşa kitabesine göre türbe, 1264 H./1848 M. yılında yapılmıştır. Bugün evler arasına sıkışan türbe dıştan belli olmamaktadır. Yapı, 1970’li yıllarda yıkılarak basit tarzda betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Türbe yanındaki evin mülkiyetinde olup türbeye evin içinden geçilmekte ve yapının damı evin terası olarak kullanılmaktadır. Orijinali de yapının duvarlarında kaba yönü ve moloz taş malzemenin kullanıldığı ve üzerinin ahşap kirişlemeli toprak dam ile kapatıldığı ifade edilmektedir. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen ve içten yaklaşık 4.00 x 6.00 m. boyutlannda olan türbeye, batı duvanmn güney tarafinda açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. îç mekanın aydınlığı, doğu duvanmn üst kisminda caddeye açılan küçük pencereden sağlanmıştır. Türbede basit tarzda yapılmış iki sanduka bulunmaktadır. İnşa kitabesine göre sandukalardan biri Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk’a aittir; diğerinin ise oğluna ait olduğu belirtilmektedir. Ali Rıza Emin Sarmuk’un hayatı hakkında bir bilgi olmamakla beraber, çevrede saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Türbe sade olarak inşa edilmiştir. İnşa kitabesi türbenin doğu cephesine yerleştirilmiştir. Kitabe, 0.30 x 0.40 m. ölçülerinde taş levha üzerine nesih hat İle üç satır olarak yazılmıştır. 1. Eş-şahir fi’l-merkadi eş-şerîf 2. Ali Rıza Emin Sarmuk (?) Mer ‘aşi 3. Sene 1264. [Bu mübarek türbede Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk (yatmaktadır). Sene 1264 (1848)].
Uluören Köyü Türbesi

Şıh Beril İbrik Türbesi
Mersin – Tarsus

Uzun Şıh
Konya – Taşkent Pirlonda kuzan Sarılar mahallesi tarafında kurulmuş bir köydür. Pirlonda’nın ilim hocası Eminlerden olan Uzun Şıh büyük alimlerden olup zamanın fıkhı ve ilmi konularda bilgi kaynağıdır. Yavuz Sultan Selim döneminde yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca zamanın en güzide beldesi Bağdat’ı almak istiyor bu arada Doğuda Şah İsmail tehlikesi var. Bunu ortadan kaldırılması gerekli bunun içinde zamanın alimlerine danışıp onların fikirlerini almak isteyen Yavuz Alimleri hocaları çağırmak için haberciler salar. Bu arada Pirlonda’da meşhur bir medrese vardır hocası da Uzun Şıh dır. Haberi Pirlonda ya gelir. Uzun Şıh haberciyle beraber kalkar İstanbul’a gelir. Yavuz Sultan Selim bu hocaların ve ulema kişilerin ilmi seviyelerini anlamak için sarayın giriş kapı eşiğinin altına bir Kur’an-ı Kerim yerleştirir. Gelen hocalar içeri direk girerler. Fakat uzun Şıh gelince içeri girmez buyur ederler yine girmez eşikteki emaneti kaldırın öyle gireyim der. Padişah bu duruma çok sevinir. Hemen aradığım alimi buldum der Kur’an-ı eşikten kaldırır. Diğer hocalar geriye gönderilir. Uzun Şıh’ı huzuruna alır, padişah kendisinin bir sefere çıkacağını bu konu hakkında düşüncesini sorar. Osmanlıda alimlerden fetva alınarak sefere çıkılırdı. Yavuzda Uzun Şıh dan fetva ister Uzun Şıh’ta padişahım akşamki işini sabaha bırakma der. Padişah hemen ordusuna emir verir. Derhal hazırlıkları başlar ve ordu sefere çıkar. 1514 yılında Çaldıran denilen mevkide çetin bir savaş olur bu savaşta Şah İsmail ağır bir yenilgi alır. İran zapt edilir. Irak üzerine yürüyen ordu gecelemek için istirahata çekilir. Yorgun olan Yavuz çadırında uyumuştur. Uyku anında bir tekme yediğini hisseder ve uzun Şıh’ı görür karşısında hemen irkilir uykusundan fırlar. Ordusuna emir verir. Ani baskınla Bağdat alınır. 1517 de Ridaniye savaşıyla mısır ve Arabistan yarımadasını da teslim alan Yavuz kutsal emanetleri halifelikle beraber alır. Ordu büyük bir coşkuyla İstanbul’a döner artık Osmanlıda İslam hilafeti devleti olur. ilk Osmanlı halifesi de yavuzdur. Yavuz İstanbul’da Uzun Şıh’ı yanına çağırtır. Hocam Senin ilmin ve fetvanla İslam beldelerini bir baştan bir başa tek hilafet çatısı altında topladık Allah senden razı olsun bizden bir isteğin var mı der. Uzun Şıh’ta köyüne bir cami yapılmasını ister. Yavuz hemen emir verir. Cami yapımı içinde yer tercihi hocaya bırakılır. Hocada bugünkü büyük caminin yerini gösterir ve caminin buraya yapılmasını ister o dönemde bu yer köyün çok kenarındadır. Çünkü köy Sarılar Mahallesi Mevkiinde kurulmuş köy harici diğer yerler ormanıdır. Uzun Şıh. Bu yer bugün köyün dışında kalıyor zaman gelecek burası köyün ortası olacak diyerek camiin yapımını başlatır. Bugünkü büyük cami yapılır. resmi kayıtlarda caminin ismi Uzun Şıh Camisidir. Osmanlı mimarisini inceliğini hala muhafaza eden bu cami köyümüzün en önemli Osmanlı eserlerinden olup aynı zamanda Taşkent’in en büyük camisidir. Uzun Şıh. Bugünkü imam hatip lisesinin yerinde bulunan medresede birçok alim yetiştirmiş olup bu alimlerde Osmanlıya fikren ve zikren büyük hizmetler vermişlerdir. Kaynak ; Şevki BAŞÇI , Taşkent’in Doğuşu, 1974
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.