Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
Hacı Tevfik Rıfkı Efendi
Hacı Tevfik Rıfkı Efendi Hacı Tevfik Rıfkı Efendi Harput'un büyük velîlerinden. 1863 (H.1280) senesinde Harput'ta doğdu. BabasıEminhafızgiller adı ile tanınan sülâleden Ahmed Fehmi Efendidir. Tevfik Rıfkı Efendi, ilk tahsîlini Harput'ta yaptı. Sonra, yaşı küçük olmasına rağmen, hemen medrese tahsîline başladı. Zamânın büyük âlimlerinden Beyzâde Hacı Ali Rızâ Efendiden ders aldı. Hacı AliRızâ Efendi yetişmesi için büyük îtinâ ve gayret gösterdi. Kısa zamanda birçok ilimde yetişerek söz sâhibi oldu. Hacı Tevfik Efendi, tasavvuf yolunda da ilerlemek için Mahmûd-ı Sâminî'nin sohbetlerine devâm etti. Bu sohbetlerin birinde Mahmûd-ı Sâminî'ye; "Gün olur, serin su içmek sünnettir, dersiniz ve serin su içersiniz. Lâkin gün olur serin su yerine sıcak su içersiniz. Bunun hikmeti nedir?" diye suâl edince, o mübârek zât biraz düşündükten sonra; "Gün olmuş içim Allahü teâlânın aşkı ile alev alev yanmış. Biraz serinlemek ve nefes almak için içmişimdir. Gün olmuş içim buz gibi olmuştur. O zaman da yakmak için sıcak su içmişimdir. Her şeyi akıl ve mantıkla çözmeye kalkma. Her gördüğün manzarayı da açıklamaya kalkışma. Aksi halde yanılırsın. Ama akılsız ve mantıksız da edemiyoruz. Bâzı işler vardır ki, ne akılla olur, ne de akılsız." buyurdu.Hocasından aldığı bu cevap üzerine henüz ham olduğunu anlayan Tevfik Efendi, büyük bir istekle hocasının hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Kısa zamanda tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu. Hocası Beyzâde Efendi sık sık ona; "Sen sanma ki ilim sâdece yazılandır. En büyük ilim daha yazılmamış olandır. Biri yazılı ilimse, diğeri de sözlü ilimdir. Yeter ki hak ve doğru ola. O vakit ikisi de mûteberdir. Çok şeyler yazılmış; fende, cebirde, ama şu dağlar, şu nehirler ve taşlar ve güneş bile bir ilimdir. Onları yazmakla aslını anlatamazsın." buyururdu. Bir süre sonra hocası Beyzâde Efendi vefât etti. Kendisini öksüz hisseden Hacı Tevfik Efendi, Osman Bedreddîn Efendiye talebe oldu. "Çok şeyler öğrendim ama, sanki hiçbir şey öğrenmedim." düstûruyla hakkı ve hakîkatı öğrenmeye doymayan, öğrendikçe büyük bir aşkla kendisini ilme veren Tevfik Efendi, Osman Bedreddîn Efendiden çeşitli ilimleri öğrendi. Tasavvuf ve diğer ilimlerde kemâle gelen Hacı Tevfik Efendi, öğretmen oldu ve Ma'murât-ül-Aziz Mülkiye İdâdîsi Mektebinde din, Arabî ve mantık dersleri verdi. Halktan bâzıları Hacı Tevfik Efendiye; "Bu kadar ilim öğrendin, ama sonunda bir mektebe hoca oldun." dediklerinde; "Siz benden ne bekliyordunuz? Bir köşede oturup, ciltler dolusu kitap yazmamı mı? Yoksa kulluk borcunu dahi yerine getirmekten âciz olan insanlar gibi meydanlara çıkıp; "İslâmiyeti kuralım." diyerek nârâ atıp dolaşmamı mı? Yine cevâbını vereyim. Eser yazmaya gelince, bize öğretenler bile buna cüret göstermedi ki, biz onlardan öğrendik. Yüce mukaddes kitabı okuyup, bunu tefsîr etmemi bekliyorsanız bu câhilliktir ve aptallıktır. Çünkü buna şu Tevfik'in gücü yetmez. Kafasına göre tefsîr eden ve o ufacık beyni ile anladıklarını yorumlayan, anlatan ve kendinden bir şeyler katan ise îmânsız olur. Onun için derim ki, bu dünyâda en büyük hüner, insan yetiştirmektir. Yok eğer meydanlarda, din elden gidiyor, diye nutuk atmamı istiyorsanız, işte bu en büyük aptallıktır. İslâmiyeti kurtarmayı bırakalım, İslâmiyetle kurtulmaya bakalım. Siz ve biz kimiz ki? O yüce dînin koruyucusu ve gözeticisi yüce Mevlâ'dır. O, bu dîni insanların kurtuluşu için göndermiştir. Ama bu yolda cihâd ayrı bir husustur. Mücâdeleyi elden bırakmak anlamına yormayınız. Çalışınız, öğreniniz, yaşayınız ve çalıştırınız, öğretiniz ve yaşatınız. Bunları yapabiliyorsak, bizler çok bahtiyar ve mesuduz." buyurdu. Hacı Tevfik Efendi, uzun boylu, zayıf bir bünyeye sâhipti. Yüzündeki tebessümü hiç eksik etmezdi. En sıkıntılı ve en kederli anlarında bile; "Ben kederli isem elâleme ne?" diyerek kendi dert ve elemi ile başkalarını huzursuz etmez ve üzmezdi. O sıkıntılı hâli ile başkalarına sert muâmele etmekten dâimâ kaçardı. Şefkatli nazarları ile karşısındakileri kendisine çeken mânevî bir kuvvete sâhipti. O, bilgisi ve ilmi az olan kimselerle konuştuğu zaman onların seviyesine inerek, anlayacakları dilde nasîhat ederdi. Bu durum karşısında ahâliden bâzıları; "Efendi siz âlim birisiniz. Bu câhillerle neden oturuyorsunuz? Siz bunları adam edemezsiniz." demeleri üzerine çok üzülen Tevfik Efendi; "İnanan ve îmânı olan kimselere câhil denilemez. Hakka ve hakîkate inanmayan en büyük câhildir. Öğrenmeyen olmasaydı öğretene ne iş düşerdi." buyurdu. Hacı Tevfik Efendi, ömrünün son zamanlarında Elazığ'a göç etti. Doksan yaşında olmasına rağmen haftanın bâzı günlerinde Hacı İzzet PaşaCâmiinde, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. 1951 (H.1371) senesinde Elazığ'da vefât etti. CenâzesiHarput'a götürülerek hocası Beyzâde Efendinin mezarının yakınındaki âile kabristânına defnedildi. AF ALLAH'A MERHAMET KULA MAHSUSTUR Bir gün Hacı Tevfik Efendi câmiye giderken bir fırının önünden geçiyordu. Birden fırının önünde durdu ve içeri girerek hamur yoğuran işçiyi yanına çağırdı. Ona; "Oğlum! Bu parayı al ve hemen hamama git. Gusül abdesti alarak temizlen ve pislikten kurtul. Bir daha da burada bu vaziyette çalışma." dedi. Hacı Tevfik Rıfkı Efendinin bu sözleri karşısında utanan ve sıkılan fırın işçisi, hemen ellerine kapanarak af diledi. O ellerini gencin omuzuna koyup; "Af, Allahü teâlâya, merhâmet ise kula mahsustur. Maksad, hatâyı anlayıp ve bildikten sonra tekrarlamamaktır. Tekrarlamadığın müddetçe, Allahü teâlâ affeder." buyurdu. Tevfik Efendinin bu sözlerini gözleri yaşlı bir halde dinleyen fırın işçisi, hemen hamama giderek gusül abdesti aldı. Bir daha da abdestsiz dolaşmadı. 1) Harput Yollarında; c.2, s.239
Hacım Sultan
Hacım Sultan Hacım Sultan Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden. İsmi Recep'tir. Soyu Peygamber efendimize dayandığı rivâyet edilir. Doğum ve vefât târihi belli değildir. On dördüncü asırda yaşamıştır. Hacı Bektâş-ı Velî'nin yakınlarındandı. Hacım Sultan, Bektaş-ı Velî ile Anadolu'ya, insanlara doğru yolu anlatmak için gönderildi. Hacı Bektaş-ı Velî ile Hacım Sultan, Kâbe'ye doğru yola çıktılar. Günlerce süren yolculuktan sonra Kâbe-i muazzamaya geldiler. Tavâftan sonra kırk gün Arafat Dağında riyâzet çekip, Allahü teâlâdan vazîfelerini yerine getirebilmek için yardım istediler. Sonra Medîne'ye giderek Peygamber efendimizi ziyâret ettiler. Daha sonra Anadolu'ya gittiler. Anadolu'ya geldiklerinde Hacı Bektaş-ı Velî, Hacım Sultan'ı Germiyan iline gönderdi. Hacım Sultan, Afyonkarahisar civârında bir köyde konakladı. O köyde bulunan Bağlu Baba isimli sâlih ve velî bir zâtla görüştü. Bu sırada köylüler gelip Hacım Sultan'a; "Ey garip! Bizim sığırlarımızı, hayvanlarımızı güt." dediler. Hacım Sultan bu isteklerini kabûl etmedi ise de, ısrarlara dayanamayıp; "Mâdem çok istiyorsunuz, sığırlarınızı getirin." dedi. Köylü, sığırlarını toplayıp Hacım Sultan'ın yanına getirdi. Sığırlar içerisinde bir büyük kara boğa vardı. Hacım Sultan o boğaya; "Ey kara boğa! Allahü teâlâ için sen bu sığırları akşama kadar güt!" dedi. Kara boğa bu sözleri işitince gelip, Hacım Sultan'ın ayağına yüz sürdü. Sonra kalkıp, sığırları süse süse önüne katıp götürdü. Akşama kadar güttü. Akşam olunca sığırları evine getirdi. Kara boğa sığırları bu şekilde güderken, Hacım Sultan ibâdetle meşgûl oluyordu.Kara boğa, sığırları öyle güdüyordu ki, sığırlar hiç kimsenin ekinine zarar vermiyordu. Köyde yaşlı bir kadının tek ineği vardı. Götürüp sığırların yanına güdülmesi için bıraktı. Bunu fark eden Hacım Sultan kadıncağıza; "Vâlide! Allahü teâlânın emri ile bu ineği kurt yer. Sığıra salma." dedi. Kadın onun sözlerine kulak asmayıp, ineğini sığırların yanında otlamaya gönderdi. Sığırlar otlarken kadının ineği sığırlardan ayrıldı ve başka bir yere gitti. O sırada bir kurt ineğe rastlayıp ineği yedi. Akşam olunca bütün sığırlar evlerine geldiği halde, kadının ineği geri dönmedi. Çocukları bir müddet aradılar ve ineği bulamadılar, sonunda; "O divâne bu ineği satmıştır. Yoksa bu kadar aramadan sonra bulurduk." dediler. Hacım Sultan; "Sizin ineğinizi falan yerde kurt yedi." deyince, kadının çocukları; "Kâdıya gidelim." dediler. Hep birlikte kâdının huzûruna vardılar. İnekleri kaybolan çocuklar kâdıya: "Efendim! Bu divâne bizim sığırlarımızı güder. Fakat kendisi gitmez. Büyük bir kara boğa sürüyü güder. Bu ise bir eve çekilip orada ibâdet ve riyâzetle meşgûl olur. Kendisine sorun ineğimizi ne yaptı?" dediler. Kâdı; "Ey divâne! Bunların ineğini ne yaptın." diye sordu.Hacım Sultan; "Biz, bu ineği salma diye işin başında analarına söyledik, îkâz ettik. Allahü teâlânın emri ile bu ineği kurt yer, dedik. Sözümüze kulak asmayıp otlamaya gönderdi. Bu yüzden ineklerini kurt yedi." dedi. Kâdı; "İneği kurt yediğini nereden bilelim. Eğer gören varsa getir, şâhitlik etsinler." deyince, Hacım Sultan; "Evet şâhitler vardır. Gidip getireyim." dedi ve getirmek için dışarı çıktı. İneğin kurt tarafından parçalandığı yerde kayalar vardı. Bir miktarını parçalayıp onlara; "Gelin ineği kurt yediğine şâhitlik edin." dedi. Taş parçaları Allahü teâlânın emri ile Hacım Sultan ile birlikte kâdı huzûruna geldiler. Kâdı durumu görünce hayretler içinde kaldı. Taşlar Allahü teâlânın izni ile konuşup; "İneği bizim yanımızda kurt yedi. Bu hususta şâhitlik ederiz. Eğer inanmazsanız adam gönderin, ineğin başını ve derisini getirsinler. Sizler de görün." dediler. Birkaç kişi, denilen yerden ineğin başını ve derisini getirdi. İnsanlar durumu görüp hayrette kaldılar. Kâdı, Hacım Sultan'ın mübârek bir zât olduğunu anlayıp, özür diledi. Hacım Sultan orada bulunanlara hayır duâ etti. "Bizim vazîfemiz vardır. Siz Allahü teâlâya emânet olun." diyerek o köyden ayrıldı. Bu sırada köy halkı; "Efendim bu kadar zamandır bizim sığırlarımız ile ilgilendiniz. Size hakkınızı verelim." dediler. Hacım Sultan; "Benim hakkım beni bulur." dedi. Hacım Sultan yola çıkınca, kara boğa arkasına takıldı. Köy halkı kara boğanın önüne geçip gitmemesi için ne kadar uğraştılarsa da karşı çıkamadılar. Hacım Sultan Afyonkarahisar'a varınca, bir süre burada kaldı. O sırada Karahisar Beyi Tokuz isimli bir şahıstı. Karahisar halkı beyin yanına gidip; "Falan kayanın yanında bir derviş kırk gündür yemez içmez. Devamlı Allahü teâlâya ibâdet eder. Yanında da kara bir boğa var." diye anlattılar. Bey; "Gelin yanına birlikte gidelim." dedi. Huzûruna varınca, Hacım Sultan onlarla bir müddet konuşmadı. Sıcak bir gündü. Herkes çok susadı. Bey, "Eğer bu mübârek bir zât ise, bize su verir. Biz de içeriz." diye içinden geçirdi. Beyin bu düşüncesi Allahü teâlânın izni ile Hacım Sultan'a mâlum oldu. "Yâ Allah!" deyip kalktı ve elini kayaya vurduğu gibi, kayadan berrak bir su çıktı. Bunun üzerine Tokuz Bey, af dileyip; "Efendim, bizi bağışla. Duâ ve himmet eyle. Bizim şeyhimiz rehberimiz ol. Sana bir dergâh yapayım. Bâzı köyleri vakfedeyim. Dört-beş hizmetçi vereyim." deyince, Hacım Sultan; "Ey Bey! Allahü teâlânın emriyle hocam bana; "Senin makâmın Germiyan'da Susuz denilen yerdir. Git orada otur." buyurdu. Biz oraya gideriz. Bu pınarcık bizim yâdigârımız olsun. Şimdi siz kendi yerinize gidin." dedi. Hacım Sultan daha sonra o pınardan abdest alıp, namaz kıldıktan sonra Sandıklı'ya doğru yola çıktı. O zamanlar Sandıklı'da Hacı isimli sâlih bir zât vardı. Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz ona; "Ey Hacı! Bizim evlâdımızdan bir kişi vardır. İsmine Hacım derler. Var onunla yâren ol." buyurdu. Derviş Hacı uyanıp, sabah namazını kıldıktan sonra Hacım Sultan'ı aramaya başladı. Yolda giderken kendi kendine; "Aceb o zâtı nasıl bulurum?" diye düşünürken, bir zâtın zikretmekle meşgûl olduğunu gördü. Yanında kara bir boğa vardı. Yanına gidip selâm verdi. Hacım Sultan selâmı alıp; "Hoş geldin benim vefâlı yârenim Derviş Hacı." dedi. Derviş Hacı; "Ey Efendim! Size kim derler?" diye sordu. Hacım Sultan; "Hacı Derviş, anamızın verdiği isim Recep'tir. Fakat hocalarım bize Hacım ismini verdiler." dedi. Derviş Hacı bunları duyunca, hemen Hacım Sultan'ın ellerine kapandı ve yârenliğe kabûl etmesi için yalvardı. Hacım Sultan bir müddet de Sandıklı'da kaldı. Bir gün Hacım Sultan'ı o beldeden kovalamak isteyenler toplanıp; "Ona söz fayda vermez. Onu dövelim. Evlerimizin yakınında onu yatırmıyalım. Birkaç adamı gönderip, onu oradan kovsun." dediler. Onların bu plânı Allahü teâlânın izni ile Hacım Sultan'a mâlum oldu. "Kader böyle imiş. Bize burada râhat olmaz." dedi. Akşam yakındı. Hacım Sultan kalkıp abdest aldı. Akşam namazını kıldı. Sonra Yâsîn-i şerîf, Vâkıa, Enbiyâ, İhlâs, Fâtiha ve Bekara sûrelerini okuyup, Peygamber efendimizin mübârek rûh-ı şerîfine, âline, eshâbına evliyânın rûhuna sevâbını bağışladı. Sonra yüz kere salevât, bin kere istiğfâr getirdi. Niyet eyledi: "Burada kalmak uygun mudur?" dedi. Bir mikdâr uyudu. RüyâsındaPeygamber efendimizi gördü ve mübârek elini öptü. Bu esnâda Peygamber efendimiz; "Ey ciğerpârem Hacım! Senin yerin burası değil. Senin yerinSusuz denilen yerdir. Allahü teâlânın emri ile var, orada yerleş. Hem bu kavim sizi sevmedi. Sana kasdederler. Benim evlâdıma kasdedenler, kötülük düşünenler yarın kıyâmet gününde yüzleri kara olup, benim şefâatimden mahrum olurlar." buyurdu. Hacım Sultan uyanınca, yanında bulunan Derviş Hacı'ya; "Rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm."Senin yerin Susuz denilen yerdir." buyurdular. Yalnız senin yerin burasıdır. Sen burada kal. Ben oraya gideceğim." dedi. Derviş Hacı; "Aman Sultanım! Ben senden nasıl ayrılırım?" deyince, Hacım Sultan; "Hayır bu, böyle olacak. Allahü teâlâya emânet ol." diyerek yola çıktı. Hacım Sultan aleyhine çalışan topluluk, onu öldürmek için geldiğinde, Hacım Sultan'ı yerinde bulamadı. Elleri boş döndüler. Sonra bunlar, Allahü teâlânın gazâbına uğrayarak bir hastalığa yakalandı ve birçoğu öldü. Hacım Sultan Susuz'a vardıktan bir müddet sonra rüyâsındaPeygamber efendimizi gördü. Hacım SultanPeygamber efendimizin elini öptü. Peygamber efendimiz ona; "Ey ciğerpârem Hacım! Senin makâmın burasıdır. Burada karar eyle. Senin ömrün burada geçer. Allahü teâlâdan râzı ol. O'na tevekkül eyle." buyurdu ve bâzı nasîhatlarda bulundu. Hacım Sultan uykudan uyanınca, Allahü teâlâya şükretti. Hacım Sultan'ın ikâmet ettiği yerde yörükler topluluğundan bozuk îtikâd sâhibi bir grup vardı. Bir gün Hacım Sultan'ın yanına gelerek; "Sen kimsin? Nereden geldin?" diye sordular. Hacım Sultan; "Hicaz'dan gelirim." deyince; "Öyleyse buradan git. Bizim yerimizde ne ararsın?" dediler. Hacım Sultan; "Buraya Allahü teâlânın izni, Peygamber efendimizin işâreti,AhmedYesevî ve Hacı Bektâş-ı Velî'nin duâsı ile geldim. Burası bizim makâmımız, yerimiz oldu." buyurdu. Onlar ısrarla gitmesini, yoksa zarar vereceklerini söylediler. Hacım Sultan oradan ayrılmayınca, zarar vermek istediler. Allahü teâlânın izni ile zarar veremediler. Hacım Sultan, Allahü teâlâya; "Bunların şerrini benim üzerimden def eyle." diye duâ etti. Allahü teâlâ bu kabîleye bir hastalık verdi ve pek çok kimse öldü. Bunun üzerine kabîlenin ileri gelenleri Hacım Sultan'dan af dilediler. Hacım Sultan da; "Allahü teâlâ üzerinizdeki belâ ve musîbeti def eylesin." diye duâ edince, kabîle hastalıktan kurtuldu. Kısa zamanda Hacım Sultan'ın ismi her tarafa yayıldı. İnsanlar akın akın onun ziyâretine koştular. Sevenleri bir araya gelip adına bir câmi yaptırdılar. Hacım Sultan, burada ibâdetle meşgûl olur, gelenlere nasîhat ederdi. Horasan'da Burhan isminde zahid bir derviş vardı. Peygamber efendimizin soyundan olanları çok severdi. Dâimâ; "Yâ Rabbî! Bana bir evlâd-ı Resûlün eteğine yapışmamı nasîb eyle." diye duâ ederdi. Bir gece ibâdetlerini yapıp uyuduktan sonra şöyle bir rüyâ gördü: Rum diyârına gitmişti. Diyâr-ı Rum erenleri bir yerde toplanmışlar, ibâdet ve sohbet ediyorlardı. O sırada bir derviş geldi. Nurlu bir zât olup, görenin kalbine Allah sevgisi gelirdi. Bu zât Hacım Sultandı ve Derviş Burhan'a; "Hoş geldin benim yârenim Derviş Burhan. İstiyorsan, Rum diyârında Germiyan iline gelip bizi bulasın." dedi. Derviş Burhan uykudan uyanınca, kalbini sevgisinin doldurduğu zâtı aramak için yola çıktı. Germiyan iline geldiğinde, acaba o mübarek zatı nasıl bulurum, diye düşünürken kendi kendine; "Beni tâ Horasan'dan buraya çeken zât ayağına getirmez mi?" dedi. Allahü teâlânın izni ile dolaşırken yolu Hacım Sultan'ın bulunduğu yere düştü. Bir tepenin üzerinde Hacım Sultan'ı gördü. Rüyâsında gördüğü zât olduğunu anladı ve hemen yanına gitti. Selâmını alan Hacım Sultan; "Hoş geldin Derviş Burhan!" dedi.Derviş Burhan, Hacım Sultan'ın elini öperek talebeliğe kabûl etmesini ricâ etti. Talebeliğe kabûl edilen Derviş Burhan, uzun yıllar Hacım Sultan'a hizmet etti. Hacım Sultan vefâtı yaklaşınca, yerine Burhan Efendiyi halîfe bıraktı. Susuz'da vefât eden Hacım Sultan, burada defnedildi. Kabri Afyon'un Sandıklı ilçesinde Susuz diye anılan yerdedir. Vefât târihi belli değildir. EFENDİM BENİ AFFEYLE Bir gün bâzı kimseler Hacım Sultan'ın yanına, oradan gitmesini, eğer gitmezse zarar vereceklerini söylemek için birisini gönderdiler. O şahıs geldiğinde, Hacım Sultan namaz kılıyordu. Namazı kıldıktan sonra, o şahıs Hacım Sultan'ın yanına yaklaşınca, titremeye başladı. Kalbinde bu hal ile bir yumuşama meydana geldi. Yanına varıp selâm verdi. Hacım Sultan selâmını alıp; "Ey yiğit! Söyle bakalım, seni gönderenler ne dediler, dinleyelim." buyurdu. Bunun üzerine o yiğit ayağa kalkıp, Hacım Sultan'ın ellerine sarıldı; "Efendim! affeyle. Bana bedduâ etme." dedi. Hacım Sultan; "Allahü teâlâ seni buraya gönderenlere de insâf versin. Ey yiğit! Evlâd-ı Resûl'e tâbi ol, uy. Onları sevenlerden ol. Kimseyi gıybet etme. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; Birbirinizi gıybet etmeyiniz! (Hucurât sûresi: 12) buyurmaktadır. Şimdi git zikr ve Allahü teâlâyı anmakla meşgûl ol." buyurdu. O şahıs, geri dönünce, kendisini gönderen kimselerin arasına karışmadı. Vakitlerini ibâdet ve zikirle geçirdi. 1) Veleyatnâme-i Hacım Sultan (Ali Emîri, Millet Kütüphânesi, No: 943)
Hakîm Senâî
Hakim Senai Hakim Senai Meşhûr velîlerden. İsmi Mecdûd bin Âdem, künyesi Ebü'l-Mecd Hakîm Senâî'dir. 1071 (H.464) senesi Gazne'de doğdu. Başka târihlerde doğduğunu söyleyenler de vardır. 1140 (H.535) senesi Gazne'de vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir. Hakîm Senâî, memleketi olan Gazne'de, iyi bir tahsil gördü. Zamânının âlimlerinden okuyup üstün bir dereceye yükseldi. Şâirlik kâbiliyeti sebebiyle çeşitli dillerde şiirler söyledi. Bir ara sultanın hizmetinde bulundu. Şöhreti kısa zamanda her yere yayıldı. Birçok yerler dolaştı. Neticede Gazne'den Horasan'a geldiğinde evliyânın büyüklerinden Yûsuf-ı Hemedânî hazretlerinin sohbetlerine katılıp talebesi olmakla şereflendi. Mânevî olgunluklara ve velîlik makamlarına kavuştu. Hakîm Senâî'nin sultanları medhetmeye ve onların yanına gidip gelmemeye yemin etmesinin sebebi şu hâdise oldu: Sultan Mahmûd Sebüktekin (Gazneli Mahmûd), Hindistan taraflarını fethetmek için sefere hazırlanıyor ve asker topluyordu.Hakîm Senâî de Sultan Mahmûd'a yazdığı bir kasîdeyi götürüyordu. Yolda bir meyhânenin kapısı önünden geçerken içerden bir takım konuşmalar işitti. Lay-Har adlı bir dîvâne kendisine şarap dolduran birine; "Bir kadeh daha doldur. SultanMahmûd'un körlüğü için içeyim!" dedi. Sâkî; "Bu sözü doğru söylemedin. Yiğit ve büyük pâdişâh için neden böyle söylüyorsun?" diye cevap verdi. O zaman dîvâne adam; "Çünkü o, Allah'ın verdiklerine şükretmiyor. Bunca devlete sâhipken, bir memleket daha istiyor!" dedi. Dîvâne tekrar bir kadeh daha istedi ve; "Bir kadeh de Hakîm Senâî'nin körlüğü için doldur!" dedi. Sâkî müdâhale etti ve; "Hakîm Senâî iyi huylu, bilgili, fazîletli tanınmış bir şâirdir. Neden böyle dersin?" diye karşılık verdi. O zaman dîvâne adam; "Eğer o, bilgili, yiğit bir kişi olsaydı, dünyâda ve âhirette faydası olan bir işle uğraşırdı. O hergün bir şeyler alırım ümidiyle Sultanın yanına gidiyor. Saçma sapan sözler toplamış, ona şiir adını vermiş. Bir aptalın yanına gidip yaltaklık ediyor. O, işe yaramaz bir takım kâğıtlar doldurup ömrünü ziyân ediyor. Akıllı ve bilgili olan ömrünü ziyân eder mi? Belki neden yaratıldığını düşünürdü. Eğer kıyâmet gününde ondan; "Ey Senâî! Bizim huzûrumuza ne getirdin?" diye sorsalar acaba ne mâzeret beyân edecek." dedi. Hakîm Senâî bu sözleri işittiğinde kendinden geçti ve gönlü dünyâdan soğudu. Sultanların medhi için yazdığı kasîdeleri toplayan Dîvân'ı suya attı. Hak yoluna girip, ibâdetle meşgûl oldu. Dünyâ ve dünyâlıkla ilgili şeylerden uzak durdu. Mubahları da zarûret miktarı kullandı ve böyle bir hayat sürdü. Bu husustaki duygu ve düşüncelerini şiirlerle ifâde etti. Öyle bir hâle ulaştı ki, Gazne'de yalınayak dolaşırdı. Dostları akrabâları onun bu hâlini görünce üzülür ve kendisi için ağlarlardı. Senâî akrabâsına; "Benim bu hâlime üzülmeyin. Bilâkis sevinin." derdi. Bir gün sevdikleri ona bir çift ayakkabı getirdiler ve giymesini ricâ ettiler. O, bunu kabûl etti. Fakat ertesi gün ayakkabıyı dostlarının yanına götürdü ve; "Ey dostlarım! Ben bugün sizin dünkü gördüğünüz Senâî değilim. Bu ayakkabı benim gittiğim yolu kapatıyor." dedi ve şu beyti okudu: "Her şeyi terk edenlerin, eğer ayakkabıları yoksa, onlar yollarından geri kalmış olmazlar. Topuklarının her çatlağında saâdet kapıları vardır." Senâî hazretleri ömrünün sonuna kadar riyâzetle uğraştı. Nefsinin isteklerini yapmadı. Dünyâ ve içindekilere gönül bağlamadı. Sultan Behrâm Şâh-ı Gaznevî kendi kız kardeşini ona nikahlamak istemişti. Senâî buna râzı olmadı. Hacca gitti. Sonra Horasan'a döndüğünde Sultan Behram Şaha; "Ben altın, kadın ve mevki isteyen bir kişi değilim. Yemin ederim ki bunları ne isterim, ne de ele geçirmeye gayret ederim. Bana ihsân olarak bir taç veriyorsun. Lâkin ben istemiyorum." diye şiirle cevap verdi. Senâî bu olgunluk ve fazîlete ulaştığında, gâyet nefis şiirlerine yer verdiği pekçok tasavvuf ehlinin istifâde ve iktibâs ettiği Hadîkat-ül-Hakîka kitâbını yazdı. Bunun üzerine bir takım kimseler îtirâzda ve aleyhinde bulundular. Senâî eserini Bağdât âlimlerine gönderip incelemelerini istedi. Bağdât'taki âlimler ve evliyâ eseri inceledikten sonra, içinde bildirilenlerin Ehl-i sünnet îtikâdına, İslâmiyete uygun olduğunu söylediler. Senâî Merv'de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin sohbetlerinde olgunlaştıktan sonra, Gazne'ye döndü. Bundan sonra tevhîd, ilâhî bilgiler ve hakîkatlerle ilgili şiirler söyledi. Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa'dî Şîrâzî ve Hâfız gibi kendisinden sonra gelenler şiirlerinden istifâde edip nazireler yazdılar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri kendini Senâî'nin tâbilerinden saydı ve; "Attâr ruh, Senâî de onun iki gözü idi. Biz Attâr'ın ve Senâî'nin izinde yürüdük." demiştir. Daha başka şâirler de Senâî'nin tesirinde kalmışlardır. Hâkânî, Nizâmî, Emir Hüsrev Dehlevî ve Mevlânâ Câmî hazretleri onun Hadîka ismindeki mesnevîsini okuyup şiirlerine nazîreler yazdılar. Hikmet dolu şiirlerinin birinde; "Ey tavır ve hareketleri güzel olan âşıklar. Durmadan ilâhî hakîkatleri arayın. Kalk! Zulüm ve haksızlıkla yoğrulmuş olan dünyânın toprak yığınından kalkan tozları gözyaşlarımızla bastıralım. Bu dönen künbedin insanların gözlerini aldatan yıldızların (Lâ) süpürgesiyle silip süpürelim. Mülk kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allahü teâlânındır sözü kendiliğinden duyulsun." buyurdu. Senâî'nin eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Dîvân, 2) Kârnâm-i Belh, 3) Seyr-ül İbâd, 4) Hadîkat-ül-Hakîka ve Tarîkat-üş-Şerîa, 5) Tahrîmât, 6- Işknâme, 7- Aklnâme, 8- Senâî Âbâd, 9) Mekâtîb. BENCE FİL BUDUR Senâî, nasihat olarak; körlerin hakikatleri göremeyeceklerine dâir şöyle bir misâl anlatmıştır: Vaktiyle küçük bir şehrin sâkinlerinin ekserisi âmâ olup görmezdi. O belde sultanı büyüklüğünü göstermek için büyük bir fil beslemişti. Günün birinde şehir sâkinlerinin içinde herkesin dillerinde dolaşan bu fili görmek arzusu uyandı. Bu sebeple tanımadıkları bu yaratığı görmek ve kendilerine haber getirmek için bir heyet seçtiler. Her biri âmâ olan heyet, incelemelerini yapmak için filin bulunduğu yere gitti ve filin bir tarafına dokunarak tanımaya çalıştı. Neticede fili tanımış olmanın sevinciyle şehirlerine döndüler. Herkes büyük bir merakla etrafını sarıp onları soru yağmuruna tuttular ve kalbinin nasıl olduğunu sordular. Bunun üzerine üyelerden sadece filin kulağına dokunmuş olan; "Korkunç, halı gibi sert yassı ve geniştir." dedi. Ancak filin hortumunu ellemiş olan ise buna îtirâz etti ve; "Hayır! Hayır! Hiç de değil. Bir su hortumu gibidir. Ben doğruyu söylüyorum. İçi boş, öldürücü ve tahrif edici." dedi. Bir başka üye ise sâdece filin ayaklarını yoklamıştı. O da buna îtirâz etti ve; "Hayır! Ey insanlar! Biliniz ki o öyle değildir. O yukarı doğru genişleyen bir kolon, bir sütun gibidir." dedi. Her birisi filin bir parçasını tanımıştı. Lâkin tamâmen tanımamışlardı. Bu sebepten büyük hatâlara düştüler. 1) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.2637 2) Nefehât-ül-Üns; s.666 3) Devletşah Tezkiresi; s.96 4) Rehnümâ-i Edebiyât-ı Fârisî; s.211 5) Ahvâl-i Âsâr-ı Hakîm Senâî (Halîlullah Halîlî, Kâbil-1315) 6) Hayr-ül-Mecâlis (Hamid Kalender, Aligarh-1959); s.72 7) Mecâlis-ül-Uşşak; s.92 8) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.9, s.113
İbn-i Atâ
İbn-i Ata İbn-i Ata Evliyânın büyüklerinden. İsmi Ahmed bin Muhammed bin Sehl bin Atâ, künyesi Ebü'l-Abbâs'tır. Aslen Bağdatlıdır. İbn-i Atâ, zamânın büyük âlimlerinden ilim öğrenmiş ve hadîs-i şerîf dinlemiştir. Vaktini, ilim öğrenmek ve öğretmekle, ibâdet ve Kur'ân-ı kerîm okumakla geçiren İbn-i Atâ, 923 (H.311) veya 931 (H.319) yılında vefât etti. İbn-i Atâ, Yûsuf bin Mûsâ el-Kattân, Fadl bin Ziyâd, Cüneyd-i Bağdâdî, İbrâhim Mâristânî ve daha birçok âlimden ilim öğrenmiş, hadîs-i şerîf dinlemiştir. Kendisinden ise, Muhammed bin Ali bin Atabiş en-Nâkid, İbn-i Hafîf ve daha birçok âlim ilim öğrenmiş, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. İbn-i Atâ için, Ebû Saîd Harrâz: "Tasavvuf, güzel ahlâktır. Ben bunun ehli olarak, Cüneyd-i Bağdâdî ve İbn-i Atâ'dan başkasını görmedim." Ebü'l-Hüseyin Muhammed bin Îsâ bin Hâkan "O, gece ve gündüz iki saat uyurdu." Abdullah bin Muhammed es-Seczî ise; "Ben evliyâ arasında ondan daha idrâk ve anlayış sâhibi birini görmedim." demiştir. İbn-i Atâ'nın, çok güzel on erkek evlâdı vardı. Bir gün onlarla berâber sefere çıkmıştı. Yolda eşkıyâlar çevirdi. Eşkıyâların reisi, İbn-i Atâ'nın gözü önünde çocuklarını sırayla öldürdü. Çocuklarının her birinin öldürülüşünde, başını semâya kaldırarak, gülümsüyordu. Sıra sonuncu çocuğa geldiğinde, çocuk babasına dönerek: "Sen ne kadar şefkatsiz bir babasın. Dokuz yavrunu öldürdükleri hâlde, hiç sesini çıkarmıyorsun ve gülüyorsun." dedi. İbn-i Atâ oğluna dönerek: "Babasının ciğerpâresi! Bunu yapan zâta bir şey söylenmez ki! Aslında O, biliyor ve görüyor. Dilerse hepsini korumaya da kâdirdir." dedi. Bunun üzerine eşkıyâ reisinde bir hâl hâsıl oldu ve İbn-i Atâ'ya: "Şâyet bu sözlerini önceden söyleseydin, çocuklardan hiçbirini öldürmezdik." dedi ve oğlunu serbest bıraktı. İbn-i Atâ bunun üzerine: "Takdir böyle imiş, söyleseydim bile bir şey değişmezdi." dedi. İbn-i Atâ, çölde yolunu şaşıran bir talebesinin başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: "O çölde yolunu şaşırdı. Dolaşırken kendisini bir su başında buldu. Pınarbaşında çok güzel bir kız gördü. Kızın karşısında durdu. Kız ona; "Benden uzak ol." deyince, "Sen bütün varlığınla benim ol." dedi. Kız; "Şurada, öyle güzel bir kız var ki, ben ona hizmetçi bile olamam." dedi. O talebe dönüp o tarafa baktı. Kimseyi göremedi. Tekrâr kıza dönünce, kız ona: "Doğruluk ne kadar güzel, yalan ne kadar kötü, bütün varlığınla bana bağlı olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki, benim yanımda, bir başkasına bakmak istiyorsun." dedi. Talebe utancından başını önüne eğdi. Başını kaldırdığında, karşısında kimseyi göremedi." İbn-i Atâ'nın vefâtı şöyle anlatılır: Hallâc-ı Mansûr'u öldüren vezir, İbn-i Atâ'ya "Hallâc-ı Mansûr hakkında ne dersin?" diye sordu. İbn-i Atâ bu soru üzerine; "Sen kendi işlerine bak, evliyâ ile uğraşma." dedi. Vezir, Hallâc-ı Mansûr hakkında kötü sözler söylemeye başlayınca, İbn-i Atâ ona, "Sâkin ol! Doğru konuş!" dedi. Buna sinirlenen vezir, İbn-i Atâ'nın dişlerinin sökülmesini ve bunların, başına çakılması için emir verdi. İbn-i Atâ, bu eziyetin tesiriyle vefât etti. İbn-i Atâ hazretleri buyurdu ki: "Tövbe, ilmin kötülediği her şeyden, ilmin methettiğine dönmektir." "Kullara ve yaratılmış olan şeylere bakıldığında, Allahü teâlânın varlığı bilinir." "Kim nefsine sünnetleri uygularsa, Allahü teâlâ onun kalbini mârifetle nurlandırır." "Her velînin üç alâmeti vardır. Bunlar: Allahü teâlâ ile arasındaki sırrı saklamak, halkla arasında geçen muâmelelerde, duygularını hatâdan korumak, herkese aklı ve anlayışı ölçüsünde söylemektir." "Kim amel ederek tövbesini düzeltirse, tövbesi kabûl olunur." "Tâatın en fazîletlisi, her an murâkabe üzere olmaktır. Allahü teâlânın her an her şeyi gördüğünü unutmamaktır." "Edep nedir?" denilince, "Râzı olunan, beğenilen şeyleri yapmandır." buyurdu. "Bir kimsenin kalbinde, kendisini nefsin isteklerinden, kötülüklerden koruyacak kadar âhiret düşüncesi yoksa, bunları terk etmeye güç bulamaz." "Tövbe inâbe ve icâbe tövbesi olmak üzere iki kısımdır. İnâbe tövbesi cezâ korkusu ile yapılan tövbedir. İcâbe tövbesi ise sırf Allah sevgisi ile yapılan tövbedir." "Tevâzu, kim söylerse söylesin hakkı kabûl etmektir." "Nefis, yaratılışı îcâbı edepsizdir, halbuki kul sürekli olarak edebe riâyet etmekle memurdur. Nefsin tabiatı îcâbı muhâlefet meydanında at oynatır, kul gayreti ile nefsin kötü arzularına ulaşmasını engeller. Nefsini dolu dizgin salıveren, şer ve kötü işlerde onun ortağı olur." "En büyük ilim heybet ve hayâdır. Bir kimsenin kalbinden heybet ve hayâ duygusu gitti mi artık onda hayır kalmaz." "Halka ayrılık acısının tattırılmasındaki hikmet, Allahü teâlâdan başkasına güvenmelerini önlemektir." "Edepten mahrum bırakılan bir kimse, bütün hayırlardan mahrum bırakılmış olur." "Tevekkül; yüce Allah'a en iyi şekilde sığınıp, samîmî bir şekilde O'na muhtaç olmaktır." "Sabır, musîbetler içindeyken bile edebe riâyet etmektir." "Ahlâk iyi olmadıktan sonra, kılınan namazın, tutulan orucun çok olmasının önemi yoktur. Hattâ sadaka ve mücâhede (nefsini yenmeye çalışma) bile hiçtir. Bu yolda yükselenler, ne namazla, ne de oruçla yükseldiler. Ne sadaka ile, ne de mücâhede ile üstün dereceler buldular. Yükselen, ancak iyi huyla yükseldi. Çünkü Resûl-i ekrem efendimiz; "Kıyâmet günü, bana en yakın olanınız, huy ve ahlâk bakımından en güzel olanınızdır." buyurdu." "Dünyânın geçici lezzetlerine dalan, hakîkatleri bulamaz. Bu lezzetlere dalması, onun kuvvetini azaltır." "İtâatların en fazîletlisi, devamlı olarak Allahü teâlâyı düşünmektir." "Nefsini tanımayan, âriflerin meclisinde bulunsun. Hikmet nûru ile aydınlanmak isteyen ise, ilim ve hikmet sâhiplerinin meclisinde bulunsun." "En büyük ilim olan mârifetullahın neticesi, heybet ve hayâdır. Bir kimsenin kalbinden hayâ ve heybet duygusu gittiği zaman, artık onda hayır kalmaz." "Allahü teâlâ için en sevimli şey, kulun dünyâdan yüz çevirmesi, O'na ulaşılacak en iyi vesile ise, kulun nefsinden vazgeçmesidir." "En iyi iş yapılmış, en iyi ilim söylenmiştir. Bu sebeple, şimdiye kadar yapılmamış bir işi yapma, söylenmedik sözü söyleme." GÜZEL AHLÂK İbn-i Atâ bir gün dostlarına; "Yükselenler ne sebeple yükselirler?" diye suâl etti. Orada bulunanlardan bir kısmı; "Çok oruç tutmakla." dedi. Bir kısmı; "Nefse istemediği şeyleri zorla yaptırmaya çok devâm etmekle." dedi. Diğer bir kısmı da; "Kendinin muhâsebesini yapmakla, nefsi hesâba çekerek doğruya yönelmekle." dedi. Bir kısmı ise; "Cömertlik yapmakla." dedi. Bunun üzerine İbn-i Atâ; "Yüksek derecelere üstünlüklere kavuşanlar, ancak güzel ahlâk ile kavuştular. Allahü teâlâya mahlûkât içinde en yakın olan, Muhammed aleyhisselâmdır. O'nun yolunda olanlar, güzel ahlâk sâhibi olanlardır." buyurdu. 1) Târih-i Bağdât; c.5, s.26 2) Tabakât-ı Sûfiyye; s.265 3) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.302 4) Sıfât-üs-Safve; c.2, s.287 5) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.57 6) Risâle-i Kuşeyrî; s.135 7) Nefehât-ül-Üns; s.191 8) Tabakât-ül-Evliyâ; s.59 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.158
Molla Hayâlî
Molla Hayali Molla Hayali Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde yetişen Hanefî mezhebi âlim ve velîlerinden. İsmi Ahmed bin Mûsâ er-Rûmî, lakabı Şemseddîn'dir. İznikli olup 1448 (H.852) senesinde doğduğu tahmin edilmektedir. "Molla Hayâlî" mahlası ile meşhurdur. 1481 (H.886) senesinde vefât etti. Kabri Bursa'dadır. İlk tahsîlini kâdı olan babasında yaptı. Sonra, Bursa Sultâniyyesinde müderris Hızır Beye talebe oldu. Ayrıca derslerinde onun muâvini, yardımcısı idi. Aklî ilimlerdeki anlayışının yüksekliğinden, akranları arasında, parmakla gösterilirdi. Zekâsı çok keskin olup, en ince meseleleri hemen kavrardı. Hızır Beyin kızı ile evlendi. Bâzı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra, günde 30 akçe ile Filibe Medresesine tâyin edildi. İznik Medresesi müderrisi MollaTâceddîn vefât ettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed çok üzülmüştü.Mahmûd Paşaya; "Yerine, onun gibi yüksek bir âlim bulunup tâyin edilsin." emrini verdi. O mecliste, Mahmûd Paşanın hatırınaMolla Hayâlî geldi. Durumu pâdişâha arz edip, onun hakkında bilgi verdi. Sultan Fâtih de; "MollaHayâlî, o kimse değil midir ki, Şerh-i Akâid'e yazdığı hâşiyesiyle, ismini duyurmuştur?" diye sorduğunda, vezir; "Evet pâdişâhım, o kimsedir." cevâbını verdi. Bunun üzerine Pâdişâhın; "O kimse, bu medreseye lâyıktır." demesi üzerine, 130 akçe maaş ile, bu medresedeki müderrislik vazîfesini MollaHayâlî'ye vermeyi kararlaştırdılar. Bunun üzerine, Filibe'den İstanbul'a gelen Molla Hayâlî, Pâdişâh ile konuştu. İznikMedresesine tâyin edildiği kendisine bildirilince; "Ben hacca niyet ettim. İnşâallah geldiğimde kabûl ederim." dedi. Vezir Mahmûd Paşa; "Şimdi, önce varıp medresede bir müddet ders okutunuz, sonraSultanın izni ile gidersiniz." diye teklif ettiğinde,MollaHayâlî; "Eğer vezir-i âzamlık makâmını verseniz hacdan yine vazgeçmem" dedi. Mahmûd Paşa durumu Pâdişâha arzettiğinde; "Niçin sıkıştırmadın?" deyince; Vezir; "Sıkıştırdım. Fakat, vezirlik de versen, hacdan vazgeçmem dedi." diye cevap verdi. Değer bilen padişâh, "Hac yolculuğundan dönünceye kadar, muidi ve yardımcısı olan molla, vekili olsun, müderrislik vazîfesi resmen MollaHayâlî üzerinde kalsın." emrini verdi. Molla Hayâlî, hacca gidip dönünce, adı geçen medreseye müderris oldu.Talebe yetiştirmek ve eser vermek işi ile meşgûl olduğu sırada 1481 yılında vefât etti. Bu esnâda yaşı daha 33 idi. Onun böyle genç yaşta ölümü ilim adamları ve talebeleri arasında büyük teessüre sebeb oldu. Pekçok şâir mısra ve beyitleriyle duydukları üzüntüleri dile getirdiler. Nitekim Kandî, "Sözü dilde, hayâli gözde kaldı." mısraı ile bir tarih düşürdü. Hayâlî hazretleri ilimlerin inceliklerini kavramada asrının âlimlerinin en büyükleri arasında yer aldı. Çok ders okur, az yemek yerdi. Hep ilim ve ibâdetle meşgûl olup, bir an bu hallerinden ayrılmazdı.Günde bir defâ yemek yerdi. En az ile iktifâ ederdi. Son derece zayıf olduğundan, baş ve işâret parmakları ile pazusunu kavrardı. "Gece gündüz ibâdetten kalmazdı geri Günde bir öğün idi saydıysan yediği" beyti onun hakkında söylenmiştir. Huzûrunda iki sene kalıp, ondan istifâde eden Mevlânâ Gıyâseddîn diyor ki: İznik'te, iki sene onun yanında kaldım. Dâimâ hüzünlü ve sükût eder bir vaziyette, ibâdetle ve ilimden ince meseleleri mütâlaa ile meşgûl olur halde görürdüm. Ancak ilimden bahsedildiği zaman konuşur ve gülerdi. Devrinin meşhûr âlimlerinden Hocazâde ile bir câmide buluşmuş, onunla ilmî bir konuda uzun bir sohbete başlamış ve ona gâlip gelmişti. Ömründe hiçbir ilmî münâzarada mağlup olmamış bulunan Hocazâde, onun vefâtından sonra; "Hayâlî vefât edinceye kadar, münâzara ilmindeki üstünlüğünden, onunla hiçbir yerde karşı karşıya gelmeye cesâretim kalmamıştı. Yatağımda, hayâlimde hep onu görürdüm." demiştir. Zeyniyye koluna bağlı olan Hayâlî, tasavvuf mârifetlerine, hocası Şeyh Abdürrahîm Merzifonî vâsıtası ile kavuştu. Bu zât, ona Edirne'de Yeni Câmide (Câmi-i Cedîd'de) Kelime-i tevhîdi söylemek vazîfesini vermişti. Şeyh Abdürrahîm, Zeyneddîn Hâfî hazretlerinin yoluna mensuptu. "Zeyniyye" adı verilen onun bu yolu, Zeyneddîn hazretlerinin baş halîfesi Abdüllatîf Kudsî'nin Bursa'ya gelip, talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmesinden sonra yayıldı. Bursa'da yetişen büyük âlimlerin çoğu bu yolu seçmişlerdi. Bu yolun mensuplarının hepsinin kabirleri, belirli bir geometrik şekli andırır biçimdedir. Molla Fenârî ile Hayâlî hazretlerinin mezar taşlarının da bu biçimde olması, onların da Zeyniyye yolunda olduklarını göstermektedir. Hayâlî'nin kabrini bugünkü mamur şekliyle yaptıran, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın yakınlarından Hacı Ali Efendidir. Demir parmaklıkla çevrili lahdin alt yan taşlarında, tamirle ilgili bilgi verilmektedir. Zeynîler kabristanının bitişiğinde, Zeynîler Câmii de vardır. Hayâlî'nin eserlerinin başlıcaları şunlardır: 1) Şerh-i Akâid Hâşiyesi: Akâid-i Nesefiyye'nin şerhine yaptığı kıymetli bir hâşiyedir. Molla Hayâlî'yi meşhûr eden bu hâşiyesidir. Bu zamânın âlimleri, şerh ve hâşiyeleri ile kendilerini tanıtırlardı. O, bu eserini gâyet veciz bir şekilde yazmıştır. Bu hâşiye, yalnız talebe arasında değil, havâs yâni yüksek âlimler arasında da pek makbûl ve mûteberdi. Bu eseri mütâlaa edenler, medh ve şerhe ihtiyaç duyulmaksızın bunun kıymetini takdir ederlerdi. 2) Hâşiye-i Tecrîd Hâşiyesi: Şerh-i Tecrîd-i Kelâm hâşiyesinin baş kısımlarına yazılan hâşiyedir. 3) Şerh-i Kasîde-i Nûniyye: İstanbul'un ilk kâdısı ve âlimlerin büyüklerinden Hızır Bey Çelebi'nin akâid ilmine dâir yazdığı Kasîde-i Nûniyye'sine şerh olarak yazmıştır. 4) Şerh-i Adûd Hâşiyesi: Kelâm ilmine dâir manzûm olan Akâid-i Adûdiyye adındaki eserin şerhine yazdığı hâşiyesidir. 5) Şerh-i Mekâsıd için olan ta'likası. 6) Vikâye Hâşiyesi: Şerh-i Vikâyet-ir-Rivâye fî Mesâil-il-Hidâye adındaki esere yazdığı hâşiyedir. 7) Sadr-uş-Şerî'a Hâşiyesi. Hayâlî'nin bizzat kendisinin yazdığı eserler de vardır. Bunlardan Telvîh adlı eserin kenarına yazdığı ilâveler ile, Hayâlî'nin kendi hattı ile yazdığı Beydâvî Tefsîri böyledir. Ayrıca Hayâlî, Arapça Farsça ve Türkçe olmak üzere üç dilde şiir söylemiştir. Bu durum, onun bu dillere tam vâkıf olduğunu göstermektedir. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.2, s.187 2) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.343, 344 3) El-Fevâid-ül-Behiyye (Lüknevî); s.43 4) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi; s.158 5) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı) s.1086 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.69 7) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.65 8) Tâcü't-Tevârih; c.5, s.121
Ömer Muhdâr
Ömer Muhdar Bin Abdurrahman Ömer Muhdar Bin Abdurrahman Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ömer el-Muhdâr bin Abdurrahmân es-Sekkâf’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1429 (H.833) senesinde Terîm denilen yerde, öğle namazının secdesinde iken vefât etti. Zenbil Kabristanına defnedildi. Fevkalade hâller sâhibi olup, çok kerâmetleri görüldü. Tarla ve bahçesindeki mahsûlü korumak için bir bekçi bulundurmazdı. Kendisinden izinsiz olarak kim bir şey aldı ise, hayvan olsun, insan olsun, derhâl başına bir belâ gelirdi. Bir karga gelip, ona âid olan hurma ağacına konup, hurmalardan yedi. Sonra da uçtu gitti. Çok geçmeden geri döndü ve orada öldü. Ömer Muhdâr, talebelerinden birine, içinde para olan bir küp verdi. O talebe, âilesi için kendilerine yetecek kadarını alıp, ihtiyaçlarına sarfetti. Bu durum, aylarca devâm etti. Bir gün hanımı merakla, içinde olan parayı saymaya kalktı. Birkaç gün sonra talebe gidip, küpte para kalmadığını arzettiğinde, Ömer Muhdâr buyurdu ki: “İçindeki altınlar sayılmasaydı, daha nice seneler size yeterdi.” Ömer Muhdâr sevdiklerinden birisine, canının arzu ettiği şeyi sordu. O da tâze hurma istediğini söyledi. Mevsim kış olup, hurma zamânı değildi. Ömer Muhdâr, o kimse ile kabristana gidip, ziyârette bulundu. O esnâda yanına birisi geldi ve bir müddet onunla görüştü. O kişi; “Bu, arkadaşının yiyeceğidir” diyerek birşey verdi. Ömer Muhdâr onu aldı ve sevdiği kişiye dönüp; “Bunu alınız” diyerek, canının arzu ettiği tâze hurmaları verdi. Sevdiği kişi çok şaşırdı. Hocasının kabristanda görüştüğü kişiden ve tâze hurmalardan bir şey soramadı. Ömer Muhdâr, kırk gün süren hac yolculuğunda bir şey yiyip içmedi. Yürümekden hiç yorulmadı ve kuvvetinden hiçbir şey kaybetmedi. Ömer Muhdâr, tek bir nefesde, Allahü teâlânın el-Latîf ism-i şerîfini bin defâ, el-Hafîz ism-i şerîfini de aynen bin defâ okudular. Birisi Ömer Muhdâr’a bir eziyet ve sıkıntı verdiğinde, mutlaka üç gün sonrasında başına bir musîbet gelir, cezâsını görürdü. Ancak, tövbe ettiğinde bu musîbetten kurtulurdu. Ömer Muhdâr’ın duâsı müstecâb olup, kabûl olurdu. Nice kimseler gelip duâ istediler ve maksadlarına kavuştular. Hasta birisi gelip duâ istedi. Çok geçmeden hastalıktan kurtulduğu görüldü. Bir kadıncağız, şiddetli bir baş ağrısına tutuldu ve hiçbir ilâç fayda vermedi. Ona haber gönderip duâ istedi. Âfiyetle duâ ettiğinde, kadıncağız derhâl iyileşti, ağrıdan eser kalmadı. Birisi gelip para kesesini kaybettiğini ve kazancının gittiğini söyleyip duâ istedi. “Onu alanı görüyorum. Falan yerde sana verecek” buyurdu. Dediği gibi oldu. Talebesi anlatır: “Amcamın bir kızı vardı. Bâzı kimseler gelip onu istediler. Fakat o, kimseyle evlenmeyi kabûl etmedi. Bu durumu gidip hocam Ömer Muhdâr’a anlattım. Buyurdu ki: “Doğrudur. O, kimseyle evlenmeyecek. Ancak, seninle evlenecek ve bir oğlunuz dünyâya gelecek.” Ben fakir bir kimse olduğum için, hocamın buyurduğu evlilik işine ihtimâl vermeyip, uzak gördüm. Aradan çok geçmeden kız benimle evlenmek istedi, onunla evlendim. Bir oğlumuz dünyâya geldi.” Birisi gelip, hanımının zînetlerinin çalındığını Ömer Muhdâr’a bildirdi. O da; “Kim çaldı ise üç güne kadar getirsin. Yoksa ölecek” diye nidâ etmesini söyledi ve ayrıca; “Bu üç gün içinde zînetler getirilmezse, ölenin elbisesinde hanımının zînetlerini bulacaksın” buyurdu. O kişi, denileni yaptı. Üç gün sonra birisi öldü. Cebine baktıklarında zînetleri buldular. Ömer bin Ali isminde birisi, Şahar vâlisi Abdullah bin Ahmed el-Hebî’nin zulmettiğini Ömer Muhdâr’a söyleyip, şikâyette bulundu. O da; “İbn-ül-Hebî, Şahar’dan sırtında bir gömlekle çıkacak. Bütün malı zorla elinden alınacak, yerine Yemen’den bir başkası geçecek” buyurdu. Çok geçmeden azledildi. Bir gömlekle şehirden çıkarılıp, Aden’e sürüldü. SEMİZLENMİŞ KESİLİR Çöldeki köylülerden bir grup, Ömer Muhdâr’a âit bir deveyi çalıp, üzerindeki yiyeceği gasbettiler. Ömer Muhdâr, onların reisine haber gönderip, deveyi üzerindeki eşyâ ile birlikte göndermesini söyledi. Reis deveyi gönderdi, fakat eşyâ ve yiyecekleri göndermedi. Bunun üzerine Ömer Muhdâr buyurdu ki: “Yiyecekleri zorla alan o kimseyi iyi tâkib ediniz. Biz zayıf olanları değil, iyice semizleşmiş olanları keseriz. Yâni kötülüklere bulaşıp, başkalarına zararı çok olan ve artık cezâyı hak etmiş olanlara cezâ veririz. O kişi yatsı vakti öldürülür.” Aynen buyurduğu gibi oldu. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.222 2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.371
Sâbit Bin Eslem El-Benânî
Sabit Bin Eslem El-Benani Sabit Bin Eslem El-Benani Tâbiînin, zâhid (dünyâya önem vermeyen), âbid (çok ibâdet eden) ve müttekilerinden (haramlardan sakınanlarından) ve velî. Künyesi Ebû Muhammed'dir. 737 (H.120) senesinde vefât etti. Hadîs ilminde sika, emîn, güvenilir ve îtimâd edilir bir âlimdir. Basra'nın en büyük âlim ve râvilerindendir. Sâbit el-Benânî, bir çok Sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Enes bin Mâlik, İbn-i Ömer, İbn-i Zübeyr, Şeddâd (r.anhüm) bunlardandır. En çok, Enes bin Mâlik'den rivâyet etmiştir. Atâ bin Ebî Rebâh, Katâde, Eyyûb, Yûnus bin Ubeyd, Süleyman Teymî, Humeyd, Dâvûd bin Ebî Hind, Ali bin Zeyd bin Ced'ân, A'meş ve başkaları da ondan hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. HadîsleriKütüb-i Sitte diye meşhûr olan altı hadîs kitabının hepsinde vardır. Enes bin Mâlik'in Basra'da bulunduğu zamanlardaki sohbetlerinde çok bulunmuştur. Hakkında söylenenler: Enes bin Mâlik onun için der ki: "Her şeyin bir anahtarı vardır. Hayrın anahtarı da Sâbit'tir." Bekr bin Abdullah: "Zamânının en âbid olanına bakmak isteyen Sâbit el-Benânî'ye baksın." Şu'be; "Sâbit el-Benânî, Kur'ân-ı kerîmi bir gün ve gecede okuyup bitirir, çok oruç tutardı." İbn-i Şevzep: "Berâber yola çıkardık. Bir mescide rastlayınca, orada mutlaka namaz kılardı." Humeyd; "Biz, yanımızda Sâbit el-Benânî de olduğu halde, Enes bin Mâlik'e giderdik. Fakat Sâbit, rastladığı bir mescitte namaz kılarken geride kalırdı.Biz hazret-i Enes'in yanına vardığımızda onu göremeyince, "Sâbit nerede, Sâbit nerede? Çünkü ben onu çok seviyorum" buyururdu. Ahmed bin Hanbel; "Enes bin Mâlik, Sâbit el-Benânî'ye, senin gözlerin, Resûlullah'ın gözlerine ne kadar da çok benziyor, der ve Resûlullah'ı hatırlayarak ağlamaya başlar, gözlerinden yaşlar akardı." Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ kitabının sâhibi "Sâbit el-Benânî hazretleri için şöyle der: "Vefât ettiği zaman kabrini kerpiçle ördüler. Kerpiçlerden birisi kaydı. Kabrin içinde onu namaz kılarken gördüler. Kabrinin civarından geçenler, içerden Kur'ân-ı kerîm sesi duyardı." Sâbit bin Eslem buyurdu ki: "Yirmi yıl çok sıkı bir şekilde namaza kalktım. Bütün bu yirmi yıl boyunca, onun nîmetini topladım." "Allahü teâlânın anıldığı yere dağlar kadar günah ile girseler, çıktıkları zaman üzerlerinde zerre kadar bir günah kalmaz (kul hakkı dışında)." Elli yıl, bütün gecelerimi ibâdetle geçirdim.Her seher vakti şu duâyı yapardım: "Allah'ım, kullarından birine, kabrinde namaz kılmağı nasîb edeceksen, o kulun ben olayım." "Kendisinde şu iki haslet bulunmayan kimse, diğer bütün hasletleri toplasa da, gerçek mânâda âbid (ibâdet eden) bir kul olamaz. Bu iki özellik, namaz ve oruçtur. Bunlar, o kulun et ve kanı mesâbesindedir." Hastalığında,Sâbit bin Eslem hazretlerinin ziyâretine gittiler. Yanındakilere bir şeyler anlatıyordu. Ziyâretçiler, huzûruna girip oturunca; "Sevgili kardeşlerim! Önceki gibi, namazlarımı kılamıyor, oruçlarımı tutamıyor, Allahü teâlâyı zikredemiyor, sizlerin yanına inemiyorum" dedi ve şöyle duâ etti: "Allah'ım! Bu üç şeyi istediğim gibi yapamadığım zaman, beni bu dünyâda bir saat bile bırakma!" Sâbit bin Eslem hazretleri gözlerinden rahatsızdı. Bunun için tabibe gitti. Tabib; "Bir husûsa dikkat edersen, gözlerin iyi olur" dedi. Sâbit; "O nedir?" diye sorunca tabib; "Ağlama!" dedi. Bunun üzerine Sâbit; "Ağlamayan gözde hayır yoktur." buyurdu. "Sizden birisi, günün bir mikdârında Allahü teâlâyı anarsa, o günü kazançlı, demektir." Kendisi anlatıyor: "Sinirli bir gence, annesi sık sık öğüt verir ve; "Ey oğlum, senin için öyle bir gün vardır ki, sen hep o günü hatırla!" derdi. Oğlunun ölümü yaklaşınca, annesi üzerine kapanıp; "Ey Oğlum, seni bugün için ikaz ediyor, uyarıyordum" dedi. Oğlu; "Anneciğim, benim, magfireti, bağışlaması, affı ve ihsânı bol olan Rabbim vardır. Bu gün, o lütuf ve ihsânlarından birinden beni uzak tutmayacağına ümidim, tamdır" diye cevap verdi. Allahü teâlâ, o gence merhamet eyledi. ÇünküAllahü teâlâ hakkında zannını iyi yaptı. Yâni O lütuf ve ihsân sâhibidir. Bağışlayıcıdır, diye kalben inanmıştı." "Mümin, kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda durur. Allahü teâlâ ona: "Ey kulum! Sen, dünyâda bana ibâdet eden kullarımla berâber ibâdet ediyor muydun?" diye sorunca, o mümin; "Evet, onlarla birlikte ben de ibâdet ediyordum yâ Rabbî!" der. Yine Allahü teâlâ; "Ey kulum, dünyâda iken bana duâ edip yalvaran ve beni zikredip ananlarla beraber, sen de yalvarıp beni andın mı?" diye suâl buyurur. O mümin yine; "Evet yâ Rabbî!" diye cevap verir. Bunun üzerine Allahü teâlâ; "İzzetim hakkı için, beni zikredip, andığın her yerde ben de seni andım. Nerede duâ edip yalvardınsa, o duânı kabûl ettim" buyurur." SonraSâbit-i Benânî şu hadîs-i şerîfi bildirdi: "Müminin hiçbir duâsı red edilip, geri çevrilmez. Karşılığı ya dünyâda verilir, ya âhirete tehir edilir, veya günahlarına keffâret olur." Sâbit-i Benânî sâlih zâtlardan birisi için şöyle buyurdu: "Bir gün bu zât, arkadaşlarına; "Rabbimin beni andığı zamanı biliyorum." dedi. Arkadaşları buna hayret ettiler. "Pekâlâ, bu nasıl olur?" dediler. O da; "Ben, Allahü teâlâyı andığım zaman. Çünkü Allahü teâlâ, kul kendisini anınca, O da, kulunu anacağını bildiriyor." dedi. O sâlih zât, tekrar arkadaşlarına; "Ben duâ ettiğim zaman, Allahü teâlânın duâmı kabûl ettiğini bilirim" dedi. Arkadaşları, buna da hayret edip, nasıl bildiğini sordular. Onlara bunu; "Duâ ederken kalbimde bir korku, vücûdumda ürperti, gönlümde bir açılma ve ferahlık olduğu zaman, duâmın kabûl edildiğini anlarım." diye açıkladı. "Mümin, kabre konduğu zaman, dünyâda yapmış olduğu sâlih ameller, onu kuşatırlar." "Bir kimsenin, ölümü çok hatırlaması, amellerinde kendisini gösterir." "Bir saat, bir an, bir miktar ölümü hatırlıyan kimseye ne mutlu." "Yirmi dört saat olan gece ve gündüzde hiçbir an yoktur ki, Azrâil aleyhisselâm her ruh sâhibine uğrıyarak, başında beklemesin. Eğer o kimsenin rûhunu almakla emrolunursa alır, emrolunmazsa gider." "Dâvûd aleyhisselâm Allahü teâlânın azâbını hatırladığı zaman, mafsalları gevşer, tamamen kendisini salıverir, Allahü teâlânın rahmetini hatırlayınca, eski hâline dönerdi." Anlatılır ki: Biri vardı. Babasını bir yerde dövüyordu. Ona babanı niçin dövüyorsun, o senin babandır, ayıp, günah değil mi? dediler. Bunun üzerine babası: Onu bırakın, beni dövsün. Çünkü aynı yerde ben de babamı dövmüştüm. Şimdi de oğlum beni dövüyor, eden buluyor, dedi. "Biz ilme bir şeyi kastederek, niyet sâhibi olarak başlamadık. Fakat Allahü teâlâ bize iyi niyeti ihsân etti. Çünkü faydalı ilim, insanı iyi niyet ve ihlâsa kavuşturur." Sâbit el-Benânî hazretleri gecelerini ibâdetle geçirir ve çoluk çocuğuna; "Kalkın, Allahü teâlâya ibâdet edin. Şunu hiç unutmayın ki, gece kalkıp ibâdet yapmak, kıyâmetin şiddet ve dehşetinden daha hafiftir." derdi. "Öyle insanlara yetiştim ki, çok namaz kılmaktan başlarını yastığa koyacak vakit bulamazlardı." Bana, Enes bin Mâlik şöyle buyurdu: "Ey Sâbit!Benden alacağını al. Benden daha güvenilir kimse bulamazsın. Ben aldıklarımı, öğrendiklerimi Resûlullah efendimizden aldım. Resûlullah Cebrâil aleyhisselâmdan aldı. Cebrâil deAllahü teâlâdan aldı." GÜNÂHLARI BAĞIŞLAYAN Sâbit bin Eslem buyurdu ki: "Mus'ab bin Zübeyr'in duvarının yanında, hayvanların geçmediği bir yerde idim. Mü'minûn sûresinden; "Hâ mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Alîm olan Allah'dandır. O, günah bağışlayan, tövbe kabûl eden, azâbı şiddetli olan, ihsân sâhibi olan Allah'tandır ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş, ancak O'nadır." meâlindeki âyetlerinin olduğu sahifeyi açtım. O anda, yanımda bir kişi peydâ olup göründü. Bana, âyetin "Gâfiri-z-zenbi (günahları bağışlayan)" kısmını okuyunca;"Ey günahları bağışlayan Allah'ım! Günahlarımı bağışla""Kâbilet-tevbe (tövbeyi kabûl eden)" kısmını okuyunca, "Ey tövbeyi kabûl eden Allahım! Tövbemi kabûl et" "Şedîd-ül-ikâb (azâbı şiddetli olan)" kısmını okuyunca; "Ey azâbı şiddetli olan Allah'ım! Beni azâbından muhâfaza eyle!" de, diye söyledi. Sonra yanımdan kayboldu.Sağıma, soluma baktım göremedim." 1) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.36 2) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.2, s.3 3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.376 4) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.318 5) Kıyâmet ve Âhiret; s.127, 128 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.354
Seyfeddîn-i Fârûkî
Seyfeddin-i Faruki Seyfeddin-i Faruki Hindistan'ın büyük velîlerinden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyâda ve âhirette, saâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesîle olan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen âlim ve velîlerin yirmi beşincisidir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve Urvetü'l-Vüskâ Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî hazretlerinin beşinci oğludur. İsmi, Muhammed Seyfeddîn, nisbesi Fârûkî'dir. Muhyissünne lakabıyla meşhûr olmuştur. 1639 (H.1049) senesinde Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu. l684 (H.1096) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri, babası Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin türbesinin yakınındaki türbededir. Muhammed Seyfeddîn-iFârûkî hazretlerinin doğumundan îtibâren büyük bir zât ve insanlara hidâyet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamânında bir melek görünüp; "Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah'ın selâmı üzerine olsun" meâlindeki, Meryem sûresi on beşinci âyet-i kerîmeyi okuyarak müjde vermişti. Seyfeddîn-i Fârûkî küçük yaşından îtibâren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra amcası Muhammed Saîd'den aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamânının bir tanesi ve mârifet deryâsı olan babası Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdâbı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye'ye kavuştu. Birçok hâller ve kerâmetler sâhibi oldu. Önce ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlükleri ile güzel ahlâkını üzerinde topladı. Mânevî derecelere kavuşup, ârifler semâsının ayı ve âlimlerin baştâcı oldu.Kendisine, İlâhî hazînelerin kapıları aralanıp, birçok ihsânlara kavuştu. Zâhiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allahü teâlânın dînini, sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin sultânı Evrengzîb Âlemgîr Hanın dînî terbiyesi için vazifelendirilip Delhi'ye gitti. Ömrünün her saatini,Emr-i bil-mârûf ve Nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi'ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirince şehre girdi. Sultan Âlemgîr Han, kendi isteğiyle ve samîmî olarak Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan'da yayılmış birçok bid'at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı. Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan'ın her tarafında İslâmiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid'at sâhipleri ve kâfirler perişân olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti. Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi'deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Hanın sevindirici hâlini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti. Sultan Âlemgîr Hân, bir gün MuhammedSeyfeddîn Fârûkî'yi husûsî bahçesine dâvet etti. Bu bahçenin ortasında gâyet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmastan, bedeni altından yapılmış balık şekilleri vardı. Seyfeddîn Fârûkî buraya gelince; "Önce altından yapılmış bu balıkları kırın." buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zekî, kâbiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, Allahü teâlâya şükredip; "Benim saltanatım zamânında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun." diyordu. Delhi'de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istigfâr ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı. Bir gün Şehzâde Muhammed Âzam Şâh, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâh kapısının önü çok kalabalık olduğundan buradan geçip huzura gelmekte güçlük çekti. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn'in feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; "Allahü teâlâya hamd olsun ki, benim zamânımda sultanların bile huzûruna zorlukla çıkabileceği evliyâ kullar yarattı." diye şükr etti. Muhammed Seyfeddîn, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün aynı Şehzâde kendisini dâvet edince, kardeşlerinden, yaşca kendinden büyük olanını da berâberinde götürmüştü. Şehzâde, bu velî kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn hazretleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi.Şehzâde de onun eline su döktü. Dünyâyı sevenler ve dünyâlık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve berâber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, "Allah" ismi celâlini söylese, Muhammed Seyfeddîn (rahmetullahi aleyh) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Elinde olmayarak kendilerinden pekçok hâller ve kerâmetler zuhûr ederdi. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: "Açlık ve mücâhede, hârika ve kerâmeti arttırır. Evliyânın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zîrâ yolumuzun büyükleri, bu yolu kalbde dâimâ Allah sevgisini bulundurmaya devâm ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd (dünyâdan uzaklaşmak) ve şiddetli mücâhedenin (nefsin istemediği şeyleri yapmak) netîcesi, kerâmet ve tasarruftan ibârettir. Biz bunları işden bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devâm, Allahü teâlânın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah efendimizin sünnet-i şerîfine tâbi olmak, bir de çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır." Bir gün Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; "Şeyh çok büyükleniyor." diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddîn'e Allahü teâlânın yardımıyla zâhir olunca, ona; "Benim bu hâlim, Allahü teâlânın kibriyâ sıfatının tecellîsidir." buyurdu. Cüzzâm hastalığına yakalanmış biri, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine gelip şifâ için duâ istedi. O duâ edince hasta iyileşti. Her hâli İslâmiyete ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine uygun olan MuhammedSeyfeddîn-i Fârûkî hazretleri bir sohbeti sırasında buyurdu ki: "Sonsuz nîmetlerin sâhibiAllahü teâlâya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Allahü teâlâ hepimizi dâimâ kendisiyle bulundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun. Beyt: Allah sevgisinden başka ne varsa, Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa. Allahü teâlâ sonsuz ihsânıyla kendi rızâsına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünyâ, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefâsızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allahü teâlâya kulluk ederek, O'nun vâd ettiği sonsuz saâdet yolunu tutar. Beyt: Saâdet topu ortaya kondu, Topu kapan yok, erlere n'oldu? Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada, ahkâm-ı İslâmiyyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda, giyinmede dikkatli olmalıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Âdet hâlini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin aslâ kalbinize gelmemesi için zikre çok devâm ediniz. Bu hâle bu yolun büyükleri "kalbin fâni olması" demişlerdir. Allahü teâlâdan gelen belâ ve musîbetlere sabretmek husûsunda da yazdığı bir tâziye mektûbunda buyurdu ki: "Allahü teâlâ Bekara sûresi 156. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey Resûlüm! Belâya ve musîbete sabredenlere müjdele ki, onlar belâ ve musîbet gelince dediler ki: "Biz hayâtımızda Allahü teâlânın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O'na döneceğiz." buyruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve Allahü teâlânın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emîr Hanın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Bir gün bu haber gelince, bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi bâzı mâniler olmasaydı, bu fakîr bizzat gelerek başsağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lâkin elden ne gelir. Hiç kimse ölümden kurtulamıyacaktır. Enbiyâ (aleyhimüsselâm) ve evliyâ (kaddesallahü esrârehum) bu ölüm köprüsünden geçince başka insanlar ne yapabilir ki? Zümer sûresi 30. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey Resûlüm! Elbette sen öleceksin ve Mekke müşrikleri de ölecektir." buyruldu. Bu âyet-i kerîme sözümüze katî delildir. Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Nâziât sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Kıyâmet günü birinci sûr ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlûkât yok olacak, herkes ölecektir. İkinci sûr ile bütün mahlûkât yeniden hayat bulacaktır." buyruldu. Hazret-i müceddîd-i elf-i sânî rahmetullahi aleyh, İmâm-ı Nevevî'nin rahmetullahi aleyh Hilyet-ül-Ebrâr kitabından naklen buyurmuşlardı ki: "Abdullah ibni Zübeyr radıyallahü anh zamânında insanlar üç gün tâûn hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem hizmet eden Enes'in (radıyallahü anh) seksen üç oğlu ve torunu ve Abdurrahmân ibni Ebî Bekr'in (radıyallahü anh) ise kırk oğlu ve torunu vefât etmiştir." İnsanların en hayırlısı Peygamber efendimize, Eshâb-ı kirâmına (radıyallahü anhüm) öyle muâmele yapılınca, bizim gibi âsîler hangi hesâba dâhil edileceğiz? Yine yüksek dedemiz ve mânevî rehberimiz Müceddîd-i elf-i sânî hazretleri, Muhammed Sâdık (rahmetullahi aleyh) amcamın tâûndan vefâtı esnâsındaMahdûmzâde Kilân'a yazdıkları mektupta buyurmuşlar ki: "En azîz oğlumdan ayrılık, en büyük musîbet ve belâlardandır. Başka bir kimseye bunun gibi bir musîbet isâbet ettiğini bilemiyorum. Ammâ Allahü teâlâ hazretlerinin bu musîbet esnâsında, bu zayıf kalbe ihsân ettiği sabır ve şükürler, O'nun en büyük nîmetlerindendir. Allahü teâlâ hazretlerinden bu belânın mükâfâtını âhirette vermesini dilemeliyiz. Bir hadîs-i kudsîde buyrulmuştur ki: "Ey insanoğlu! Gönderdiğim belâ ve musîbete sabredersen, ben de âhirette senin için Cennet'e girmenden başka bir mükâfâta râzı olmayacağım." vesselâm." Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri insanlara maddî ve mânevî her türlü yardımı yapardı. Yardımlaşmanın önemini belirterek buyurdu ki: "Allahü teâlâya hamd olsun. İki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâma salât ü selâm olsun. Allahü teâlâya vâsıl olanların imâmı, hadîs âlimlerinin önderi; yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Hâfız Abdülazîm Münzirî, Kırk Hadîs-i Şerîf adlı kitâbında, İbn-i Ömer'den (radıyallahü anh) rivâyet ediyor: "Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki: "Kim ki bir mümin kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, mahşer günü ameller tartılırken terâzinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefâat edeceğim." İbn-i Abbâs Peygamber efendimizden şöyle rivâyet etmiştir: "Hayır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun." Enes bin Mâlik'ten (radıyallahü anh) rivâyet olunmuştur; "Bütün mahlûkâtı Allahü teâlâ yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyâcını irâde ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü teâlânın rızâsı için O'nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teâlâ da o kullarını o kadar çok sever." Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder: "Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Allahü teâlâ, insanların ihtiyaçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kıyâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesâba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler." Ali ibni Ebî Tâlib (radıyallahü anh) rivâyet etti.Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Kim ki bir mümin kardeşine yardım ve ihtiyâcını temin etmek için harekete geçip yürürse, Allahü teâlânın yolunda harb eden mücâhidler sevâbı verilir." Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Kim ki bir müslüman kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, Allahü teâlânın yakın dostu ve velî kulu olur. Bir kimse mümin kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teâlâ o mümine mahşerde, sırâtı geçerken iki tâne nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyâsının kudretini yalnız Allahü teâlâ verir." Vesselâm evvelen ve âhiren." Allah adamlarını ve evliyâyı sevmenin önemiyle ilgili olarak da buyurdu ki: "...Bu büyükleri sevme saâdetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, bir kimsenin en üstün vasfı olmalıdır. Bu sebeple sonsuz derecelere yükselmek ümîd edilir. Allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, ifâde edilemez, kitaplara sığdırılamaz. Vesselâm." Seyfeddîn-iFârûkî hazretleri çeşitli zamanlardaki sohbetlerinde buyurdu ki: Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "İslâm ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Muhâfızı olmayan bir şey de zâyi olur." Bekara sûresi 201. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Kimi de; "Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyi hâl ver, âhirette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azâbından koru" der." buyruldu. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki: "Allahü teâlâya duâ edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sâdece dünyâlık elde etmek için duâ ederler. İkinci kısım hem dünyâ, hem de âhiret için duâ ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sâdece âhiret için duâ ederler. Sâdece âhiret için duâ etmenin doğru olup olmadığı husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Âlimlerin ekserîsi, sırf böyle duâ etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtâç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyânın elem ve acılarına, ne de âhiretin sıkıntı ve meşakkatlarına güçleri yetmez. En uygun olanı dünyâ ve âhiretteki kötülüklerden Allahü teâlâya sığınmak, her iki âlemde de iyi hâl üzere bulunmayıO'ndan istemektir." Yine Fahreddîn-i Râzî tefsîrinde, Enes bin Mâlik'in şöyle anlattığını haber veriyor: "Bir defâsında Resûlullah efendimiz bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gâyet zayıf ve hâlsiz düşmüştü. Resûlullah efendimiz o kimseye; "Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?" diye sordu. O da; "Ben; "Allah'ım! Âhirette eziyette olmayayım da dünyâda nasıl olursam olayım. Âhirette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyâda ver." diye duâ ederdim." dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: "Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: "Rabbimiz! Bize dünyâda da âhirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!" Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O'na ibâdet etmekten ve O'nu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhiret saâdetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmesi için, ibâdet ve tâatten ve zikrden geri kalmaması şarttır. Buna göre herkes Allahü teâlânın rahmetine muhtactır. Bu durumda iyi düşünce, dert ve sıkıntıların, aslında birer nîmet ve insanı Allahü teâlâya çeken birer kemend oldukları anlaşılır." Ömrünü, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için sarf eden Muhammed Seyfeddîn hazretleri bin dört yüz velî yetiştirdi. Bir çok velî ve mürşid-i kâmil yetiştirip, insanların hidâyete kavuşmalarına vesîle oldu. Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî, yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kâmilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzûrunda kemâle geldi. Beşi henüz küçüktü. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed A'zam, Şeyh Muhammed Hüseyin ve Şeyh Muhammed Şuayb'dır. Diğer oğulları; Muhammed Îsâ, Muhammed Mûsâ, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve Abdurrahmân'dır. Altı kızı vardı. Bunlar; Cennet, Habîbe, Sâire, Şehrî, Refîunnisâ ve Zehrâ'dır. Mektûbât-ı Seyfiyye adlı bir eseri olup, içinde yüz doksan mektup vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed A'zam toplayıp kitap hâline getirmiş, Hindistan'ın Haydarâbâd şehrinde basılmıştır. İNKÂR MI EDİYORSUN Halktan birisi Seyfeddîn-i Fârûkî'nin büyüklüğünü inkâr ederek kabul göstermemişti. O gece rüyâsında bir grup gece bekçisi gelip onu şiddetli bir şekilde döğmeye başladılar ve; "Allahü teâlânın sevgilisi olduğu hâlde, sen Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin üstünlüğünü inkâr ediyorsun öyle mi?" dediler. Bu korkuyla uyanıp, yaptığına tövbe etti ve onun talebeleri arasına girdi. DUÂ ORDUSU Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Mektûbât'ında yer alan ve zamânın sultânına yazdığı mektupta şöyle buyurdu: "Sûre-i Hacc'ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allahü teâlânın dînine kim yardım ederse, Allahü teâlâ da o kimseye yardım eder." buyrulmaktadır. Peygamber efendimiz buyurdular ki: "İstihâre yapan ümidsizliğe düşmez. İstişâre eden de pişmân olmaz."Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakîr, duâların kabûl olduğu ve fakîrlerin sohbet ettiği zamanlarda, âfâkî ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allahü teâlâya yalvarıyor ve O'ndan yardım diliyorum. Çünkü Hind yarımadasında ve Asya kıtasında İslâmın kuvvetlenmesi ve yayılması, duâ ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve netîcede devletinizin güçlenmesine bağlıdır. Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zâhiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zâhirini teşkil eden sebep, muhârebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın mânevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Mânevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allahü teâlâdır. Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Yardım, yalnız Allahü teâlâdan gelmektedir." buyrulmaktadır." Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderenAllahü teâlâ ile yine O'nun yarattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazâyı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Kazâyı hiç bir şey geri çeviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir." Duâdaki bu tesir bu kudret, silâhlarda aslâ yoktur. Duâ ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim sevgiliPeygamberimiz, Muhâcirînin fakirlerini vesîle ederek, Allahü teâlâya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakîr olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâimâ ümidliyim ve devamlı sizin zaferiniz için duâ ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allahü teâlâ sizlere gâlibiyet ve zaferler nasîb eylesin. Bekara sûresi 127. ayet-i kerîmesinde meâlen; "Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâlarımızı kabûl eyle." buyrulmaktadır. Vesselâm." 1) Umdetü'l-Makâmât; s.392 2) Mektûbât-ı Seyfiyye 3) Reşâhât Zeyli; s.46-49 4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.1, s.204 5) İrgâmü'l-Merîd; s.75 6) Hadâikü'l-Verdiyye; s.199 7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1141 8) Makâmât-ı Ahyâr; s.57 9) Hadîkatü'l-Evliyâ; s.112 10) Âdâb; s.63 11) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.16, s.173
Süveyd Sincârî
Süveyd Sincari Süveyd Sincari Büyük velîlerden. Şarkın büyük evliyâsı adıyla şöhret buldu. İsmi Süveyd Sincârî’dir. Nasrullah diyenler de vardır. Diyarbakır’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Musul’un yetmiş kilometre batısında bir kaza merkezi olan Sincar’da vefât etti. Kabr-i şerîfi orada olup, ziyâret mahallidir Süveyd Sincârî hazretleri, Allahü teâlânın, kulları arasından seçtiği ve dilinde hikmetli sözler söylettiği ve hârikulâde hallere kavuşturduğu velî bir kuluydu. Herkes tarafından sevilip saygı ve hürmet gördü. İlim, amel, ihlâs, zühd sâhibi olup, dünyâ ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmakta emsalsizdi. Ömrünün çoğunu Sincar ve civârında geçirdi. Çok talebe yetiştirdi. Şeyh Hasan Telaiferî, Osman bin Âşûr Sincârî ve başka âlimler ona severek talebe olmuşlar ve sohbeti ile şereflenmişlerdir. Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri de sık sık Süveyd Sincârî’yi anıp, medhederdi. Süveyd Sincârî hazretleri hikmetli sözleriyle güzel hal ve kerâmetleriyle tanınıp meşhur oldu. Ebü’l-Mecd Sâlim anlatır: “Sincarlı bir adam durmadan velî ve âlimleri kötülerdi. Bir ara hastalandı. Ölüm halleri görülmeye başladı. Ona; “Kelime-i şehâdeti söyle!” dediklerinde; “Söyleyemiyorum.” dedi. Hemen Süveyd Sincârî hazretlerine koşup durumunu anlattılar. O da merhamet edip yanına geldi. Bir müddet düşündükten sonra başını kaldırıp; “Şimdi söyle!” buyurdu. Adamın dili çözüldü ve rahatça Kelime-i şehâdeti söyledi. Sonra Sincârî hazretleri; “Bu kişi Allahü teâlânın sevgili kullarına dil uzattığı, onları kötülediği için böyle bir âkıbete mâruz kaldı. Biz de Rabbimize onun hakkında şefâatte bulunduk. Bana ilham edilip; “Evliyâm râzı olursa şefâatini kabûl eder, affederim.” denildi. Bunun üzerine Ma’rûf-i Kerhî, Sırrî-yi Sekâtî, Cüneyd-i Bağdâdî, Şiblî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine onu arz edip bağışlamalarını ricâ ettim. Hepsi affettiler. Ancak, ondan sonra dili çözülüp şehâdet kelimesini söyleyebildi.” buyurdu. Osman Sincârî anlatır: “Hocam Süveyd Sincârî ile Sincar’da bir sokakta giderdik. Hocam bir adamın bir kadına dikkatli bir şekilde baktığını gördü. Adam gözü ve gönlü ile ona yönelmişti. Hocam ona yaklaşıp haram olan bu işi yapmamasını bildirdi. Lâkin adam bundan vazgeçmedi. Hocam o zaman; “Yâ Rabbî! Bunun bakışını al. Tâ ki bir daha nâmahreme, yabancı kadınlara bakmasın.” buyurdu. O sırada adamın gözleri görmez oldu. Aradan bir hafta geçtikten sonra o kişi Süveyd hazretlerinin dergâhına gelip tövbe ve istiğfâr ederek günâh işlediğine pişman olduğunu bildirdi. Gözlerinin açılması için duâ ricâ etti. Süveyd hazretleri ellerini açıp; “Yâ Rabbî! Bunun görür hâle gelmesini nasîb eyle. Zîrâ o, tövbe ve istiğfâr etti. Zâtına karşı özür diledi.” buyurdu. Bunun üzerine o kişinin gözleri görmeye başladı. Sonradan o kişinin gözü harama değse derhal gözleri görmez olur, haramdan uzak dursa görür hâle gelirdi.” Süveyd Sincârî hazretleri bir mescidde ibâdetle meşgûldü. O sırada içeri bir âmâ girdi. Kıbleyi bilemeyip ters yöne namaza durdu. O zaman Sincârî hazretleri; “Yâ Rabbî! Bu kulunun gözünü nûrun ile aydınlat.” buyurdu. Allahü teâlâ bu hâlis duâyı kabûl edip derhal o kişinin gözleri görmeye başladı. O kişi, gözlerinin açıldığını anlayınca çok sevindi ve yirmi sene daha yaşadı. Gözlerine hiç zarar gelmedi. Bir gün Süveyd hazretlerinin yolu bir yerdeki hastaya uğradı. Oradaki bütün doktorlar onun derdine çâre olacak bir ilaç bulamadılar. Bunun üzerine Süveyd hazretleri; “Yâ Rabbî! Sen bu kuluna lutfedip şifâ ihsân eyle.” diye duâ etti. Derhal o mecnûn kişi hastalıktan kurtuldu. Sonra da şifâ nîmetine şükredip hak yola hizmet etti. Abdullah bin Ahmed anlatır: Sultan Sincar’a Şeyh Süveyd hazretlerini gammazlayıp, aleyhinde konuştular. Bunun üzerine Sultan Sincar onun huzûruna getirilmesini emretti. Süveyd hazretlerinin talebeleri bunu duyunca çok korktular. Sultanın ona bir zarar vermesinden çekindiler. Süveyd hazretleri talebelerine; “Korkmayn. O bize zarar veremez.” buyurdu. Doğruca hazırlığını yapıp Sultanın kapısına vardı. O sırada Sultan şiddetli bir kulunca tutuldu. Sultanın bu rahatsızlıktan aklı başından gidecek şekildeydi. Benzi solmuştu. Onun bu hâlini görenler; “Bu belâ değildir. Ancak Süveyd hazretlerinin bedduâsı olsa gerektir.” dediler. Hemen oradakiler Süveyd hazretlerini karşılayıp durumu bildirdiler ve; “Sultanın şifâ bulması için duâ temennî ettiler. Süveyd hazretleri de Allahü teâlâya duâ etti. Ellerini yüzüne sürdüğünde Sultanın, kuluncu bıçak gibi kesilip, ağrıları yok oldu. Sultan Sencer durumu anlayınca, Süveyd hazretleri hakkındaki kötü zandan vazgeçip kendisinden af diledi ve sevenlerinden oldu. İKİ REKAT NAMAZ Ahmed bin Hâmid Sincârî anlatır: Süveyd Sincârî hazretleriyle bir yıl hacca gittik. Çölde giderken su bulamadık. Çok şiddetli susuzlukla karşı karşıya kaldık. Ölmeye az bir şey kalmıştı. Süveyd hazretleri yanımızdan biraz ayrılıp az ileride iki rekat namaz kıldı. Ben de onun gibi yaptım. Namazdan sonra ellerini açıp duâ etti. Sonra yanında bulunan sert bir kaya parçasına ellerini dokundurdu. Hemen ondan bir su fışkırdı. Çok lezzetliydi. Mübârek elleriyle bana su verdi. İçtim, susuzluğum tamâmen geçti. Süveyd hazretleri de içti. Sonra elleriyle yine o taşa mesh edip dokundular. Hemen önceki hâle döndü. Ondan sonra tam yedi gün hiçbir şey yemedik. Aslâ açlık hissi duymadık. 1) Menâkıbü’l-Ârifîn Kerâmât-il-Kâmilîn, Üniversite Kütüphânesi, No: 558, v.189 2) Kalâid-ül-Cevâhir; s.114 3) Tabakât-ül-Kübrâ 4) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ
Şihâbüddîn-i Sühreverdî
Şihabüddin-i Sühreverdi Şihabüddin-i Sühreverdi Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi Ömer, babasınınki Muhammed'dir. KünyesiEbû Abdullah'tır. Ebû Hafs veEbü'l-Kâsım Sûfî de denildi.Nesebi, soyu Ebû Bekr-i Sıddîk'a ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti. Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdât'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde bulundu. Ondan tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti.Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu. Ebû Hafs Sühreverdî, fakih, fâzıl, sûfî, verâ sâhibi, zâhid, ârif, ilm-i hakîkatte zamânın şeyhi idi. Şâfiî mezhebinde idi. Çok ibâdet ederdi. Eline geçen malı mülkü fakir ve muhtaçlara dağıtırdı. Fıkıh ilmini, amcasından ve Ebü'l-Kâsım ibni Fadlân'dan öğrendi. İbn-i Neccâr onun hakkında; "Ebû Hafs Ömer Sühreverdî, ilm-i hakîkatte zamânının şeyhi idi. Riyâzet ve mücâhede yolunu tuttu. Fıkıh, mukâyeseli hukuk ve Arab dili ve edebiyâtını okudu. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Sonra tasavvuf yolunu tuttu. Önceleri zikir ve ibâdetle meşgûl oldu. Sonra insanlara vâz vermeye başladı. Amcasının Dicle kenarındaki medresesinde ders verdi. İslâm beldelerinin her tarafından onun sohbet ve derslerini dinlemeye birçok âlim ve halk gelirdi. Onun sözlerinin bereketi ile günahkârlar derhâl tövbe ederdi. Talebeleri, o zamanda yıldızlar misâli, etrâfa ilim yayarlardı. Onun sultanlar katında sâhib olduğu mevkiye ve hürmete, başka kimse nâil olmadı. Ömrünün sonunda rahatsızlandı. Bununla berâber, zikirleri azalmadı. Allahü teâlâyı zikre devâm etti. Cemâatte yine hazır bulundu. 110 yaşına doğru hacca gitti. Vefât ettiğinde, geride kefen parası bile bırakmamıştı." Ebû Hafs Sühreverdî buyurdu ki: "Evliyâdan, yüksek mertebede bulunan birine, hiçbir kerâmet ve hârika verilmiyebilir. Çünkü kerâmetler, yakîni, inanmayı arttırmak için verilir. Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerâmetler, Zât-ı ilâhînin zikrinden ve kalbin bu zikirle zînetlenmesinden aşağıda kalır." Şihâbüddîn Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Sühreverdî, oğluna yaptığı nasîhatte şöyle buyuruyor: Ey oğul! Sana, Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın veResûlünün, ana-babanın ve evliyânın hakkına riâyet etmeyi tavsiye ederim. Eğer bunu yaparsan, Allahü teâlâ senden râzı olur. Açıktan ve gizli olarakAllahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet et. Gizli ve açık, içten ve dıştan, tefekkürle, hüzünle ve ağlıyarak Kur'ân-ı kerîm okumayı ihmâl etme. İlimden bir adım bile yüz çevirme. İlim öğren. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de dalâlet içerisinde olanlardan, onların avâmından olma.Çünkü onlar, din hırsızları ve müslümanları doğru yoldan saptıranlardır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine iyi sarıl. Dinde sonradan ortaya çıkıp, dinden imiş gibi inanılan, hâlbuki dinde olmayan bid'atlerden sakın. Çünkü her bid'at dalâlettir. Kadınlarla, bid'at sâhibi kimselerle, zenginlerle ve nefslerinin peşinde giden avam ile berâber olma. Çünkü bunlar, senin dînini giderir. Dünyâda az bir şeyle kanâat et. Yalnızlığa iyi sarıl. Hatâ ve günâhların için çok ağla. Helâlinden yemeğe çalış. Çünkü helâl yemek ve haramlardan sakınmak, bütün hayırların ve iyiliklerin anahtarıdır. Harama sakın meyletme. Çünkü harama meyledersen, kıyâmet günü Cehennem'de yanarsın. Helâl olan eşyâları giy. Eğer bunlara riâyet edersen, îmânın ve ibâdetin tadını duyarsın. Allahü teâlâdan devamlı kork. Yarın kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda hâlinin ne olacağını unutma. Geceleyin namaz kılmayı ve gündüz oruç tutmayı çoğalt. İmam ve müezzin olmadığın zaman da cemâatle namaz kılmayı elden bırakma. Başkan olmayı isteme. Çünkü başkan olmayı isteyen ve seven kimse, ebediyyen felâh bulmaz. Hüküm verenlerin ve sultanların meclislerinde bulunma. İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; "Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenirse ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır." buyurdular. Her zaman, iyi kimseye karşı da, kötü kimseye karşı da edebli ol. Küçük-büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme.Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; "Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız." buyurdu. Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümid ile korku arasında yaşa. Ey oğul! Dünyâyı terk et, yâni haramları, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et. Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalblerini kazan, onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdı dışında olanlar hâriç, hiç bir âlimin sözlerini inkâr etme. Eğer böyle bir inkârın olursa, ebediyyen felâh bulamazsın. Ey oğul! Devamlı cömert ol. Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilikten, hasedden, kin ve hîleden sakın. Çünkü, cimri ve hasedci kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhirini süsleme. Çünkü zâhirini süslemek, bâtının harâb olmasındandır. Rızık konusunda Allahü teâlânın vâdlerine güven. Çünkü Allahü teâlâ, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir" buyurdu. (Hûd sûresi: 61) İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyânîyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; "Kişinin mâlâyânîyi, (faydası olmayan şeyleri) terketmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir" buyurdu. Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeği, içmeği, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye. Zarûret olmadan konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakîr, evin mescid, malın ilim, zînetin zühd olsun. Ey oğul! Bu fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Bir kimse dünyâya meylederse helâk olur. Âhiret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez." Ebû Hafs Sühreverdî birçok eserler yazdı. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Akîdetü Erbâb-it-Takî, 2) Behcet-ül-Ebrâr fî Menâkıb-il-Gavs-il-Geylânî, 3) Bugyet-ül-Beyân fî Tefsîr-il-Kur'ân, 4) Avârif-ül-Meârif fî Beyân-ı Tarîk-il-Kavm: Tasavvufa dâir bir eserdir. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.7, s.313 2) Tabakât-üş-Şâfiîyye; c.8, s.338 3) El-Bidâye ven-Nihâye; c.13, s.138 4) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1458 5) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.103 6) Miftâh-üs-Se'âde; c.2, s.355 7) Vefeyât-ül-A'yân; c.3, s.446 8) El-A'lâm; c.5, s.62 9) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.785 10) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.50, 126, 451, 877, 905; c.2, s.1161, 1177, 1697, 1832 11) Avârif-ül-Meârif 12) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1151 13) İslâm Ahlâkı; (13. Baskı) s.12,15 14) Brockelmann; Gal-1; s.440 Sup-1 s.788 15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.295
Yahyâ Bin Muâz-ı Râzî
Yahya Bin Muaz-ı Razi Yahya Bin Muaz-ı Razi Büyük velîlerden. İsmi Yahyâ bin Muâz bin Câfer Râzî, künyesi Ebû Zekeriyyâ, lakabı Vâiz'dir. Rey'de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 872 (H.258) târihinde Nişâbur'da vefât etti. Yahyâ bin Muâz hazretleri Bağdât ve Belh şehirlerine gitti. Tasavvuf ehli büyük âlimlerle görüşüp sohbet etti. İshâk bin Süleymân er-Râzî, Mekkî bin İbrâhim el-Belhî, Ali bin Muhammed ve başka âlimlerle görüşüp, kendilerinden ilim tahsil etti. İlim, amel ve ahlâkta, nefsiyle mücâdele etmekte şaşılacak hâl ve üstünlük sâhibiydi. İbrâhim ve İsmâil adında iki kardeşi olup, onlar da yüksek hâl sâhibi idiler. Kardeşlerinden birisi Mekke’ye gidip oraya yerleşti. Yahyâ hazretlerine bir mektup yazıp; “Üç arzum vardı. Ömrümün sonunu en kıymetli yerde geçirmek, bir hizmetçimin olması ve ölmeden önce sizi bir defa daha görmek. Bunlardan ikisine kavuştum. Şu anda Harem-i şerîfte bulunuyorum ve bir hizmetçim var. Duâ edin de Allahü teâlâ üçüncü arzuma da kavuşmayı nasîb etsin.” dedi. Yahyâ bin Muâz, cevap yazıp; “Sen insanların en iyisi ol da, istediğin yerde yaşa. Yerler, insanlarla değer kazanır, insanlar yerlerle değil. İki cihânın efendisi Resûlullah efendimiz o taraflarda bulunduğu için, oralar çok kıymetli olmuştur. Hizmetçiye sâhib olmak gibi bir arzun keşke bulunmasaydı. Efendilik Allahü teâlânın, hizmetçilik ise kulun sıfatıdır. Birini kendine hizmetçi edip de, o kimsenin Hakk’a kulluk etmesine mâni olmak mürüvvete yakışmaz. Uygun değildir. Beni görmek arzu ettiğini söylüyorsun. Eğer hep Allahü teâlâyı hatırlar, her an O’nunla meşgûl olursan, beni hatırına getirmezsin. Şu anda bulunduğun yer, evlâdı kurbân etmek yeridir. O’nu bulmuş isen, ben senin işine yaramam. Eğer O’nu bulamadınsa, benden sana ne fayda gelir” buyurdu. Sevdiklerinden birine yazdığı mektubda da; “Dünyâ, uyku; âhiret ise uyanıklık yeridir. Rüyâda ağlayan uyanıklıkta güler, sevinir. Sen dünyâ hayatında ağla ki, âhiret uyanıklığında gülesin ve neşeli olasın” buyurdu. Yûsuf bin Hüseyin-i Râzî diyor ki: “Âlim ve velîleri görmek için yüz yirmi şehir gezdim. Yahyâ bin Muâz hazretlerinden daha tesirli ve daha güzel söz söyleyeni görmedim.” Yahyâ bin Muâz-ı Râzî hazretlerinin hikmetli sözlerinden bâzıları şöyledir: “İlmi ile âmil olan âlimler, müslümanlara analarından babalarından daha şefkatli, daha merhametlidirler. Çünkü onlar, insanın âhiretini kurtarıp, Cehennem’e girmemelerini temin ederler. Ana-baba ise, insanı ancak dünyâ ateşinden ve felâketinden koruyabilir.” “Bir kimse, hocasının hareket ve davranışlarından istifâde edemiyorsa, sözlerinden hiç istifâde edemez.” “Açlık nûrdur. Tokluk ateştir. Şehvet odundur. Şehvet ve tokluk bir araya gelince, ateş yanmaya başlar. Sâhibini yakıp bitirir. “Gâfillerden, câhillerden ve yaltakçılardan uzak dur.” “Dünyâya aldanmaktan çok sakınınız. Burası, yolcu konağı gibi geçicidir. Bugün buradayız. Belki yarın, belki daha önce göç edeceğiz. Burada bir an evvel azığımızı tamamlayalım. O kadarçabuk olalım ki, konuşmaya vaktimiz kalmasın. Konuşmayı âhirete bırakalım.” “Kalbinde dünyâ hırsı bulunan bir kimsenin ilmi, Abdullah ibni Abbâs hazretlerinin ilmi kadar olsa, o kimse, insanlar için zararlıdır. Çünkü onun kendisine hayrı yoktur. Başkalarına nasıl olsun?” “Evliyâ, insanları şeytanın elinden kurtaran zâttır.” “Bir şeye ihtiyaç duyulduğu halde, çalışıp onu temin etmemek, çoluk çocuğu perişan bırakmak, câhillik ve tenbelliktir.” “Ölümü bir tabağa koyup çarşıda satsalardı, âhiret ehli, başka bir şeye bakmayıp onu satın alırdı.” “Cehennemliklerin amellerini işleyip, sonra da Cennet'i istemek büyük ahmaklıktır.” “Tövbeden sonraki bir günah, tövbeden önceki yetmiş günahdan daha çirkindir. Kalb ve beden hastalıklarımız için en iyi ilâç, günahı terketmektir.” “İhlâs, ameli kusurlardan temizlemektir.” “Dînî ve ahlâkî bir vazîfeyi îfâ etme fırsatını elden kaçırmak, ölümden daha zordur.” “İbret alınacak hâdiseler pekçok, bunlardan ibret alanlar ise çok azdır.” “Allahü teâlâyı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Allahü teâlâdan korktuğun kadar, herkes senden korkar. Allahü teâlâya kulluk ettiğin mikdârda, herkes sana yardımcı olur.” “Dünyâ sevgisini terk etmek gâyet zordur. Ama Cennet’e kavuşmak için, dünyâyı terketmek lâzımdır.” “Dünyâ ekin yeri, insanlar da sanki ekindir. Ölüm, bu ekinleri biçen oraktır. Azrâil (aleyhisselâm) harman sâhibi, mezar da harman yeridir. Cennet ve Cehennem ise, ekinlerin durumuna göre konulacağı ambar gibidir. İnsanların da bir kısmı Cennet’e ve bir kısmı da Cehennem’e gideceklerdir.” “En çok sevindiğim ve sevdiğim şey, Allahü teâlânın bana ihsân ve ikrâm ettiği îmân nîmetidir. En çok korktuğum şey ise, onun benden gitmesidir.” “Para akrebdir. Panzehirin yoksa, onu eline alma. Çünkü seni sokar ve öldürür. Paranın panzehiri, helâl yoldan kazanıp, meşrû yere sarfetmektir.” “Allahü teâlâya itâat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazinenin anahtarı duâ, anahtarın dişleri de helâl lokmadır.” “Herkesin kalbinde, cömertlere karşı muhabbet, cimrilere karşı nefret vardır.” “İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyâlık için çalıştıkları kadar, Cehennem'den korkup, korunmak için çalışsalardı, mutlaka Cennet’e giderlerdi.” “Dünyâda, Allahü teâlâdan en çok korkan kimse, kıyâmet günü insanların en emîni olur.” “İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyleri aramakta, kişiler için zillet, âhireti aramakta ise izzet vardır. Yok olacak şeylerin peşlerinde koşarak zillete düşmek, ebedî olanı terkedip, kendisini izzete ulaştıracak şeyleri terkedene ne kadar çok şaşılır.” “Allahü teâlânın dînine, O’nun kullarına hizmet etmekten zevk duyan bir kimsenin hizmetinde bulunmaktan, bütün mahlûklar zevk alırlar.” “Kişinin ayağının sürçmesi, bir kusuru sebebiyledir.” “Allah korkusu, kalbde yerleşmiş olan bir ağaç gibidir.” “Allah korkusu, ibâdetin süsüdür.” “Düşünmeden konuşan pişmân olur. Konuşmadan önce düşünen selâmet bulur.” “Kıyâmet günü fakirlik ve zenginlik tartılmayacak, fakirliğe ne ölçüde sabredilmiş ve zenginliğe ne ölçüde şükür edilmiş ise, o hesâb edilecek. Mesele çok fakir veya çok zengin olmak değil, çok sabretmek veya çok şükretmektir.” “Her kimde bulunursa bulunsun, tevâzu güzeldir, ama zenginlerde bulunursa çok daha güzel olur. Her kimde bulunursa bulunsun, kibir çirkindir. Ama, fakirlerde bulunursa çok daha çirkin olur.” “Bir müslümanı medhedemiyorsan, bâri kötüleme. Faydalı olamıyorsan bâri zararlı olma, sevindiremiyorsan hiç olmazsa üzme.” “Allah yolunda yürümek istiyene en zor gelen şey, yabancılarla berâber olmaktır.” “Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak, esas zenginlik ise, Allahü teâlâya güvenmektir.” “Senden meydana gelen bir hatâ sebebiyle seni özür dilemeye mecbur eden, berâber olduğunuzda kendisine müdârâ etmen icâbeden ve kendisine, (Allahü teâlâya duâ ettiğinde beni de hatırla) demeye ihtiyaç duyduğun kimse, hakîkî dost olamaz.” “Yâ Rabbî! Kalbimdeki en tatlı hâl, rahmetinden ümitli olmamdır. Dilimdeki en tatlı hâl, seni tesbih etmemdir. Bana en tatlı gelen zaman da, dîdârını göreceğim zamandır.” 1) Tabakât-us-Sûfiyye; s.107 2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.51 3) Sıfât-us-Safve; c.4, s.71 4) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.94 5) Risâle-i Kuşeyrî; s.132 6) Vefeyât-ül-A’yân; c.6, s.165 7) Târih-i Bağdâd; c.2, s.138 8) Şezerât-üz-Zeheb; c.14, s.208 9) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.266 10) Nefehât-ül-Üns; s.108 11) Keşf-ül-Mahcûb; s.222 12) Fâideli Bilgiler; s.164 13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.327 14) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baskı) s.1161
Yâkût-i Arşî
Yakut-i Arşi Yakut-i Arşi Âriflerin ve evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından. Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerinin talebelerinin büyüğü olup, Habeşistanlıdır. 1307 (H. 707) senesinde Mısır’da İskenderiyye şehrinde vefât etti. Rivâyet edildiğine göre, Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî hazretleri İskenderiyye’de bulunduğu sırada, sıcak bir yaz günü, kış günlerine mahsus olan asîde yemeğini pişirip, talebelerine ve dostlarına ikrâm etmişti. Herkes hayret edip, bu sıcak yaz gününde kış yemeğinin ikrâm edilmesinin sebeplerini merak ederek hikmetini suâl ettiklerinde buyurdu ki: “Bu, Habeşistan’da bugün dünyâya gelen kardeşiniz Yâkût’un doğum yemeğidir. O inşâallah bizim oğlumuz olacaktır.” Dinleyenlerden bir çoğu, bu sözlerden bir şey anlamamakla berâber, hocalarının sözlerinde mutlakâ bir hikmet bulunduğunu bilen talebeler, bu hâdisenin târihini not ettiler. Diğer taraftan Yâkût, Habeşistan’da büyüyüp yetişti. Bir zaman köle oldu. Mısırlı bir tüccâr bunu satın alıp, memleketi olan Mısır’a götürmek üzere yola çıktı. Gemi ile gelirken, denizde bir fırtına çıktı. Gemi batacak hâle geldi. Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerinin büyük bir zât olduğunu duymuş olan tüccâr, Allahü teâlâya duâ edip; “Yâ Rabbî! Eğer sağ sâlim karaya çıkarsak, köle olarak aldığım bu genci (Yâkût’u) Ebü’l-Abbâs hazretlerine hibe edeceğim” diye nezretti (adadı). Allahü teâlânın izni ile fırtına sâkinleşti. Selâmetle karaya çıktılar. İskenderiyye’ye gelen tüccâr, nezrettiği şeyi yerine getirecekti. Fakat, Yâkût ismindeki bu köle de çok kıymetli idi. Kendi kendine; “Ben Ebü’l-Abbâs hazretlerine “Yâkût’u” vermeyi adamıştım. Bu Yâkût ismindeki genç çok kıymetli olduğuna göre, ben, çarşıdan kıymetli bir yâkût taşı alıp, Ebü’l-Abbâs’a hediye ederim. Böylece adağımı yerine getirmiş olurum.” diye düşündü. Dediği gibi yaptı. Çarşıdan kıymetli bir yâkût taşı alarak Ebü’l-Abbâs’ın huzûruna vardı. Bunu kendisine hediye getirdiğini bildirdi. Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî ona; “Bize bu yâkûtu değil, bizim için vâdettiğin asıl Yâkût’u getir! Sözünden dönme!” buyurunca, tüccâr hatâsını anladı ve gidip Yâkût’u getirerek teslim etti. O da bunu talebeliğe kabûl etti. Habeşistan, Mısır’a çok uzak olduğu için, herkes bu yeni arkadaşlarını merak ettiler. İsmini ve memleketini öğrenince, hocalarının yıllarca önce verdiği doğum yemeğini hatırladılar. Tuttukları târihe baktılar. Yeni gelen arkadaşlarının doğum târihi, aynen hocalarının bildirdikleri gündü. Hocalarının senelerce önce gösterdiği bir kerâmetini böylece anlamış olan talebelerin, Ebü’l-Abbâs’a olan muhabbet ve bağlılıkları daha da arttı. Yeni gelen arkadaşlarını da çok sevdiler. Yâkût-i Arşî, Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerinin sohbetlerinde, huzûrunda ve hizmetinde bulundu. İlim öğrenmek arzusu pek fazlaydı. Bunun için gece-gündüz çalışırdı. Kısa zamanda çok yükselip, ilim ve velîlik bakımından çok üstün derecelere kavuşarak, o büyük zâtın en büyük talebesi oldu. Kalbi, dâimâ Allahü teâlânın Arş-ı âlâsında olur, yeryüzünde sâdece cismi bulunurdu ve Hamale-i Arş’ın (Arş-ı a’lâyı taşımakla vazifeli olan meleklerin) okudukları ezanları işitirdi. Bunun için kendi hocası bu zâtı, Yâkût-i Arşî diye isimlendirdi. Yâkût-i Arşî hazretleri bundan sonra Mısır’dan ayrılmadı. Hocasının vefâtından sonra, onun yolunu yaymaya devâm etti. Yâkût-i Arşî, insanlara olduğu gibi, hayvanlara karşı da çok merhamet sâhibiydi. Kuşlar ve diğer hayvanlardan bâzıları gelerek, ona bâzı şeyler sorarlardı. Allahü teâlânın izni ile onların ne söylediklerini anlar ve yardım ederdi. Bir defâsında dostları ile birlikte otururlarken, bir güvercin gelerek Yâkût-i Arşî’nin omuzuna kondu. Bir şeyler söylüyormuş gibi sesler çıkardı. Yâkût hazretleri bu güvercine; “Senin yanına dervişlerden birini katayım mı? Onunla gider misin?” dedi. (Sonradan anlaşıldığına göre) güvercin; “Senden başka kimseyi kabûl etmem” diyerek ısrâr ediyordu. Yâkût hazretleri kalkıp hayvanına bindi. İskenderiyye’den Eski Mısır denilen yere gitti. Oradan Amr bin As Câmiine vardı. Orada bulunanlara; “Bana filân müezzini çağırır mısınız?” dedi. Çağırdılar. O müezzine; “Ey müezzin kardeş! Bu güvercin İskenderiyye’ye kadar gelip bana şikâyette bulundu ki, minârede bu güvercinin bir yuvası varmış. Güvercin yavrulayıp, yavruları biraz büyüyünce, sen bunun yavrularını kesip yermişsin.” dedi. Müezzin bu hâlini îtirâf edip; “Doğrudur. Bu hâl birkaç defâ oldu” dedi. Yâkût hazretleri müezzine, bu hâlin bir daha tekrarlanmamasını tenbih etti. Müezzin tövbe etti. Bir daha yapmamaya söz verdi. Yâkût hazretleri de hayvanına binerek tekrar İskenderiyye’ye döndü. Bir defâsında zamânın sultânı bu zâtı ziyârete gelmişti. Geldiğinde, Yâkût hazretlerini, Habeşli siyâhî bir kimse olarak görüp, kalbinden; “Bu siyah bir köledir. Bu kimse büyük bir zât olabilir mi?” diye geçirdi. Yâkût hazretleri, kerâmet olarak sultânın bu düşüncelerini anlayarak, onun yanına yaklaştı. Başına yedi defâ dokundu; “Ama bu, nîmetlendirilmiş bir köledir.” buyurdu. Sultan hatâsını anlayıp, Allahü teâlânın velî kulları hakkında görünüşe göre hüküm vermenin veyâ görünüşe aldanarak onları aşağı görmenin ne kadar çirkin ve tehlikeli olduğunu anlayıp, önceki düşüncelerine pişmân oldu. Bu hâdiseden sonra sultan, yedi ay daha yaşayıp vefât etti. Böylece, Yâkût hazretlerinin sultânın başına yedi defâ vurmasının hikmeti anlaşılmış oldu. Yâkût-i Arşî’nin kerâmetlerinden biri de şuydu: Kendisine yemesi için bir yemek getirilse ve o yemek şüpheli olsa, o yemeğin üzerinde bir zulmet ve ağırlık olduğunu hissederek, aslâ yemezdi ve terkederdi. YÂKÛT’UN HÜRMETİNE Rivâyet edilir ki, İbn-ül-Lebbân isminde bir kimse, Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerini üzmüştü. Bunun cezâsı olarak, ne kadar ilmi varsa, hepsi hâfızasından silinmişti. Seyyid hazretlerini üzdüğü için bu hâlin başına geldiğini düşündü ve yaptığına çok pişmân oldu. Yâkût-i Arşî hazretlerine sığındı. O da İskenderiyye’den çıkarak, hazret-i Seyyid’in bulunduğu Tanta şehrine geldi. Bu kimse adına ondan özür dileyerek, bu kimsenin pişmân olup, tövbe ettiğini, yaptığı hatâdan büyük üzüntü duyduğunu ve sıkıntıda olduğunu bildirdi. Seyyid Ahmed-i Bedevî, Yâkût hazretlerinin hürmetine o kimsenin özrünü kabûl etti ve kabahatini affetti. Bundan sonra İbn-ül-Lebbân, eski ilminin tekrar hâfızasında bulunduğunu hissetti. Yâkût-i Arşî hazretlerinin yanından ayrılmadı. Onun talebesi oldu. Sonra Yâkût hazretleri bunu, kızı ile evlendirdi. İbn-ül-Lebbân, ilimde ve velîlik yolunda ilerleyip, üstün derece sâhibi oldu. Hocası Yâkût-i Arşî’yi çok severdi. Bu sevgisinin çokluğu sebebiyle, vefâtına yakın, hanımının (Yâkût-i Arşî'nin kerîmesinin) ayak ucuna defnedilmesini vasiyet etti. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.283 2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.2, s.20 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.181
Fethi Abdülkerim Efendi
İstanbul Eyüpsultan İlçesinde Fethi Abdülkerim Efendi Türbesi
Pir Sultan Hz. (Piri Halife Sultan)
Isparta Merkez İlçesinde Pir Sultan Hz. (Piri Halife Sultan) Türbesi
Çağırgan Baba Hz.
Gümüşhane Merkez İlçesinde Çağırgan Baba Hz. Türbesi Evliya Çelebi Seyahatnamesinde geçer
Ali Baba Hz. (Şuaybzade Ali Akif Efendi)
Gaziantep Şahinbey İlçesinde Ali Baba Hz. (Şuaybzade Ali Akif Efendi) Türbesi
Sultan Divani Hz. (Afyonkarahisar Mevlevihanesi)

Şeyh Abdurrahman Erzincani Hz.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde adı geçen Şeyh Abdurrahman Erzincani Hz. Türbesi Adıyaman ili Merkez ilçesi Zey / İndere mahallesinde bulunmaktadır. Büyük babalarının Özbekistan’ın Buhara şehrine bağlı Erzincan olduğu ve Anadolu’nun islamlaştırılması için Orta Asya’dan gelen seyyidlerdendir. Şeyh Abdurrahmani Erzincani aslen Erzincanlı olup daha sonra Adıyaman’a yerleşmiştir. Tahminen 1420 ve 1512 yılları arasında yaşadığı rivayet olunur. Safiyüddin Erdebeli’nin müridi ve halifesi olduğu da rivayet edilmektedir. Somuncu Baba Hz.’nin hocalarından olduğu rivayet edilmektedir.

Koyun Dede Hz.
Adana Ceyhan ilçesinde Koyun Dede Hz. Türbesi, Anadolu’da yaşamış evliyalardan biridir. Koyun Dede hakkında bilgi bulunamamıştır. Türbesi bugün halen Adana’ya bağlı Ceyhan ilçesinde ziyaret edilebilmektedir.

Çoban Dede Hz.
Çoban Dede Hz.’lerinin Türbesi Adana ili Çukurova ilçesi Karslılar mahallesinde bulunmaktadır.

Ezine Topçu (Hacı Baba'nın Validesi)
İstanbul Bakırköy İlçe'sinde Ezine Topçu (Hacı Baba'nın Validesi) Türbesi, Bakırköy Zuhuratbaba Mezarlığı'ndadır. Hacı Babanın validesidir.

Mansur Baba Hz.
Elâzığ Harput İlçesinde Mansur Baba Hz. Türbesi Harput' ta bulunan eski adıyla “Cami-i kebir mahallesindeki bu zaviye bugün halk arasında “Mansur Baba Türbesi” olarak bilinir. 16 YY.’a ait bir vakfiyesi mevcut olup bu tarihlerde yıllık geliri 8980 akçedir.” Rivayete göre Şahende isimli bir kadının gördüğü rüya üzerine Harput’un manevi büyüklerinden Beyzade efendinin huzurunda yapılan kazıda büyük bir lahit meydana çıkmış ve içinde bir erkek, bir kadın ve iki de çocuk mezarının bulunduğu görülmüştür.” Erkeğin mezarı açıldığında çürümemiş bir cesetle karşılaşılmış ve durum telgrafla Meşihat’a (Şeyhülislamlık) bildirilmiş ve gelen cevap üzerine bir türbe yaptırılmış ve “mezar taşına atfen” türbeye Mansur Baba adı verilmiştir. Kimi kaynaklara göre türbedeki mezarların Artuklu hanedanına ait olabileceği ifade edilmektedir. Yeniden onarılan ve ziyarete açılan Mansur Baba türbesi sekizgen planlı olup iç kısmı orijinal şeklini muhafaza etmektedir. Üst örtü sistemi sonradan yapılmıştır. İki katı anıtsal bir yapıdır.

Hayrettin-i Tokadi Hz.
Bolu Hayrettin-i Tokadi Hz. Türbesi Hayreddin Tokâdî Hazretleri, Halvetiyye silsilenamelerinde, Allah Rasulü (s.a.v.)'nden itibaren tarikat zincirinin yirmi sekizinci halkasında yer alır. Bu zat hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur. Ancak mürşidi Çelebi Halife Cemaleddîn-i Halveti Hazretleri'nin Amasya'da doğduğu ve medrese tahsilini tamamladıktan sonra Halvetiyye şeyhlerinden Tâhirzâde Tokâdî Hazretleri'ne intisap ettiği bilinmektedir. Onun vefatıyla Bahâeddin-i Erzincânî Hazretleri'ne yeniden intisap etmiş, sülûkünu tamamlayarak hilafet almıştır. Sırasıyla Tokat, daha sonra Amasya'da irşad hizmetine devam ederken, Amasya'da o sırada vali bulunan II. Beyazıd ile tanışarak dostluk kurmuşlardı. Bu dostluk, II. Beyazıd'in padişah olmasından sonra, Sadrazam Koca Mustafa Paşa aracılığı ile İstanbul'a alınarak orada da devam ettirilmiştir. Hayreddin-i Tokâdî Hazretleri'nin, Çelebi Halife Cemaleddin-i Halvetî Hazretleri'ne Tokat'ta iken intisap ettiği talebeliğini Amasya'da devam ettirdi¬ği, daha sonra da mürşidinin emri üzerine İstanbul'a geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim sonraları halifesi, halefi ve damadı olan Merzifonlu Yusuf Sinan (Sümbül) Efendi Hazretleri de, Amasya'da kendisine intisap eden ve İstan¬bul'a geldikten sonra mürşidinin emriyle oraya gelenlerden biridir.

Tavus Baba Hz.
Konya Meram ilçesinde Tavus Baba Hz. Türbesi Konya’nın Meram Bağları’nda çok mütevazı bir türbe yer alıyor. Halk tarafından Tavusbaba Türbesi olarak adlandırılan mekân, bugün ziyaretçiler tarafından sürekli ziyaret edilmekte. Fakat Tavusbaba türbesi bir kadına mı ait yoksa bir erkeğe mi bilinmiyor. Yüzyıllar boyu bu gizemini koruyan türbe, bazı efsanelerin de çıkış noktası. Derler ki; günün birinde hint diyarından güzel mi güzel bir kadın yerleşmiş buraya. Her gün rebab çalar şarkı söylermiş. Kimsenin yüzünü görmediği bu güzel kadın bir gün rebabını çalmamış. Tepedeki sesin kesildiğini fark eden halk, merak edip tepeye çıkmış. Bakmışlar ki bir rebab ve bir yığın tavus kuşu tüyünden başka bir şey yok. Daha sonra bu buraya türbe yapılır ve tavuskuşu tüyleri türbede saklanır.

Seyyid Burhaneddin bin Muhammed Hz.
Isparta Eğirdir İlçesinde Seyyid Burhaneddin bin Muhammed Hz. Türbesi Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan meşhûr velîlerden. 1494 (H.900) senesinde Tosya'da doğdu. 1562 (H.970)'de Eğridir'de vefât etti. Kabri, Eğridir Yazla'daki câminin yanında bulunan kabristanda dedelerinin kabirleri yanındadır. Baba ve anne tarafından âlim ve fazîlet sâhibi bir âileye mensuptur. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Nesebi baba tarafından evliyânın meşhurlarından Seyyid Hakim Ali Tirmizî'ye ulaşır. Babası, Tokatlı Mehmed Muhyiddîn Efendidir. Annesi evliyânın meşhurlarından Seyyid Muhammed Çelebi Sultan'ın kızı Şehribânû Hâtundur. Annesi; "Oğlum Burhâneddîn doğduğunda kırk gün beşiğinde zikretti." demiştir.

Ahmet Vehbi El Rufai Hz.
Manisa Ahmet Vehbi El Rufai Hz. Türbesi Ahmet Vehbi antaki h.z nisbesinden de anlaşılacağı gibi Antakyalıdır.Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber Manisa ya geldiğinde 1249 hc 1833 mld kırk yaşlarında olduğu bilinmektedir .Ahmed efendi H.Z babası Mehmed Emin efendidir ilk tahsilini antakyada yapmıştır.gençlik yıllarında öğrenim için önce Mısıra oradan da İstanbula giderek tahsiliyapmıştır.Bir süre Fatih medresesinde müderrislik görevi yapmıştır. Bir gün İstanbulun Kartal semtinde Rifai tarikatının marifi kolu kurucusu Şeyh Seyyid Muhammed Fethül Marif H.Z ile tanışır ve ona intisap eder:Uzun süre bu dergahta sülük eder ve tarikatın feyzinden bereketinden faydalanarak irşad vazifesi ile görev alarak Manisaya gelir.Ahmed Efendi Manisada bir sene Hatuniye Medresesinde hocalık yaptıktan sonra İbrahim Çelebi Medresesine tayin edilir ve Bir senede görev orada yapar. Manisa eşrafından Rüstem Efendi ve arkadaşları Ahmed Efendi yi yalnız bırakmazlar. Tekke arsasının alımıda ve inşasında Ahmed Efendiye yardım eder ve maddi destekte bulunurlar.Ahmed Efendi H.Z onsekiz seneye Manisada Rifai tarikatının tahsil ve terbiyesini isteklilere talim etmiştir.

Şeyh Ahmed Kuseyri Hz.
Hatay Şeyh Ahmed Kuseyri Hz. Türbesi Büyük velilerdendir. Adı, Ahmed b.Abdurrahman Kuseyri'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 956 (m.1549) yılında Hatay'da vefat etmiştir. Türbesi, Şenköy'de ziyaret yeridir. Aynı aileden on yedi zatın kabri de bu türbenin içerisindedir. Ahmed Kuseyrî Hazretleri, Suriye Selçuklularından olup, soyu Ashab-ı Kiram'dan Peygamber Efendimizin amcası Hazreti Abbas'a dayanmaktadır. Babası Şeyh Abdurrahman Efendi, 1464 yılında Hatay'a yerleşmiş, Ahmed Kusayrî Hazretleri burada doğmuştur. İlim ehli ve tasavvuf erbabı bir aileye mensuptur. Dedesi Şeyh Süleyman Efendi ile babası Şeyh Abdurrahman Efendi Şafii mezhebinden ve Halvetiyye mensuplarından idiler. Tekkeleri, Yayladağı Lazkiye'ye bağlayan eski kara yolu üzerindeki Hırbe çiftliğinde bulunuyordu. Hanyolu köyünde Şeyh Davud ve Hatay'da Şeyh Ali adında iki amcası vardı. Her ikisi de âlim ve faziletli kimselerdi. 1520 yılında babası Şeyh Abdurrahman Efendi tarafından kendisine hila¬fet verildi. Bu icazet merasiminden beş yıl sonra babası vefat etti. İrşad görevini Ahmed Kuseyrî Hazretleri devam ettirdi. Halep'te Sünnet Ehli'ne karşı olanlarla çetin mücadelelerde bulundu. Hatay yöresinde birçok hayır hizmetlerinde de bulundu. Tarikatını babasından sonra daha da genişletti.

Hace Yusuf Bahri Efendi Hz.
Çorum İli Hace Yusuf Bahri Efendi Hz. Türbesi Anadolu velîlerinden. Vezirköprü’de doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası, Vezirköprü Tâceddîn Paşa Câmii imâmı Mehmed Efendidir. Tahsil hayâtına Samsun Sıbyan Mektebinde başladı. Sonra Amasya’ya giderek, buradaki medresede Şehîd Müftü nâmıyla meşhûr müderristen ilim öğrendi. Ayrıca birçok âlimin sohbetlerinde bulundu. İlim tahsiline devâm etmek için İstanbul’a gitti. Burada Erzincan Müftüsü ismiyle meşhûr hocadan ders aldı. Bir gün ders esnâsında Yûsuf Bahri Efendi bir konuda hocasına îtirâzda bulundu. Dersten çıkınca hocası, Yûsuf Bahri Efendiyi yanına çağırarak; “Benden nasîbini aldın. Bundan sonra Mısır’da Şeyh Murtaza’dan ilim öğrenmeye devâm edeceksin.” buyurdu.

Seyyid Ali Baba Hz.
Şanlıurfa Birecik İlçe'sinde Seyyid Ali Baba Hz. Türbesi,

Şeyh Hasan Baba Hz.
Şanlıurfa Birecik İlçe'sinde Şeyh Hasan Baba Hz. Türbesi,

Süt Baba Hz.
Manisa Yunusemre İlçesinde Süt Baba Hz. Türbesi,

Ali Baba Hz. (Ali Bingazi, Seyyid Battal Gazi Hz.'nin oğlu)
Malatya Battalgazi İlçesinde Ali Baba Hz. Türbesi Battalgazi ilçesindeki surların dışındaki yolun hemen sağında yer almaktadır. Namazgahın içerisinde bulunan mihrap taşının üzerindeki namazgaha ait kitabeye göre; namazgah 1243 yılında yaptırılmış. Aynı kitabede yazılanlara göre; Ali Bana Namazgahını Saceddin Ishak oğlu Kemalettin Kamyar tarafından inşaa ettirilmiş. Saceddin Ishak oğlu Kemalettin Kamyar tarafından yaptırıldığı halde neden Ali Baba isminin verildiği anlaşılmamaktadır. O dönemde genelde bu tür eserleri yaptıranlar ya kendisinin ya da ailesinden birinin ismini vermektedir. Ama bu namazgahın ismi Ali Baba olarak verilmiştir ve namazgahta bulunan kitabede dahil hiç bir yerde neden bu ismin verildiği yazılmamıştır. Ali Baba namazgahı dikdörtgen planlı olarak kesme taş kullanarak yapılmıştır. Yapım aşamasında namazgah yerden biraz yüksekte inşaa edilmiştir. Yani namazgah zemin seviyesinde değil biraz yüksek bir platform üzerinde kurulmuş şekilde yapılmıştır. Ali Bingazi Seyyid Battal Gazi Hz.'nin oğludur.

Halveti Şeyhi Mehmet Talui Hz. ve Müritleri
Bolu Mudurnu İlçe'sinde Halveti Şeyhi Mehmet Talui Hz. ve Müritleri Türbesi,

Aslahaddin Hz. (Muhammed ibn-i Ebubekir)
Bolu İli Aslahaddin Hz. (MUHAMMED İBN-İ EBUBEKİR) Türbesi Aslâhaddin Hz.'nin esas ismi MUHAMMED İBN-İ EBUBEKİR dir. İslam’a hizmetlerinden dolayı ona Aslâhaddin ismi verilmiştir. Bu ismi ona İznik’te mezarı bulunan ve akrabası olan Horasan Şeyhülislâmlarından Hacı Hamza vermiştir. Aslâhaddin’in manevi silsilesi velilerden Bayezid-i Bistami hazretlerine kadar gitmektedir. Aslâhaddin, Horasan ve civarından getirdiği 18 bin asker ile Levke ve İnegöl civarında fetihlerde bulunduktan sonra Bolu'ya gelmiştir. O zaman Bolu'da Zokkum adlı bir kral vardır. Aslâhaddin Hz. şehrin alınması için yapılan savaşta, ikinci kale yakınında (M. 933 yılında) şehit olmuştur.

Revak Sultan Hz.
Manisa İli Revak Sultan Hz. Türbesi Vakfiyede Revak Sultan’ın Barak Baba’nın oğlu olduğunun belirtildiğini kaydeder. 1371 yılında düzenlenen “Revak Sultan Vakfiyesi”nin şahidleri arasında gösterilen “Bektaş-ı Horasani oğlu İbrahim Seydi Dede, Cafer-i Horasani oğlu Yolageldi Baba, İlyas-i Horasani oğlu Haki Baba, İbrahim-i Horasani oğlu Arık Dede, Süleyman-ı Horasani oğlu Karaca Ahmed, Yunus-i Horasani oğlu Oklu Horos Dede, Hüsrev-i Horasani oğlu Sindel Baba gibi şahsiyetler Saruhanoğulları Beyliği’nin kuruluşuna vücud veren, Horasan Erenlerinin oğullarıdır.

Muhammed Bin Abdullah El Buhari Hz.
Ankara Altındağ ilçesinde Muhammed Bin Abdullah El Buhari Hz. Kabrinin bulunduğu yerdir Ehli keşif Zatların tesbitidir.

Manisa Mevlevihane ve Yatırlar
Manisa İli Manisa Mevlevihane ve Yatırlar Saruhan Bey’in torunu İshak Çelebi tarafından Saruhanoğulları’nın başşehri Manisa’nın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Spil dağı eteğinde, Evliya Çelebi’nin kaydettiği, cümle kapısı üzerindeki kitâbeye göre 770’te (1368-69) inşa ettirilmiştir. İshak Çelebi’nin 1366-1379 yılları arasında yaptırdığı Ulucami Külliyesi’ne dahil olmakla birlikte külliyenin uzağında bulunan mevlevîhâne Saruhanoğulları’na ait en eski eserlerden biridir. Eski Manisa Mevlevîhânesi olarak bilinen yapı günümüzde Manisa il merkezinin güneydoğusunda Yukarı Tabakhane mahallesinde tenha bir yamacın sırtında, eskiden Mevlevîhâne bağı denilen mesirenin yanında olup bugün Millî Park içerisinde kalmıştır. Yapı büyük restorasyon hatalarına rağmen orijinalliğini koruyabilen en eski Mevlevî âsitânesidir.

Polat Dede Hz.
Gaziantep Şahinbey ilçesinde Polat Dede Hz. Türbesi,
Muhammed Esad Erbilli Hz.
İzmir Menemen İlçe'sinde Muhammed Esad Erbilli Hz. Türbesi Muhammed Esad Erbilî Hazretleri, 1847-1931 yılları arasında yaşamıştır. Musul’un Erbil kasabasında doğmuştur. Babası Erbil’de bulunan Halidî Tekkesi’nde postnişin Şeyh Muhammed Said’dir. Dedesi, Hâlid-i Bağdâdî’nin halifelerinden Şeyh Hidayetullah’tır. İlk tahsilini Erbil’de tamamlamıştır. Davud Efendi’den özel dersler görmüş, icazet almıştır. Daha sonra Şeyh Tâhâ el-Harîrî’ye intisap etmiştir. Seyr u sülûkünü tamamladıktan sonra 1292/1875 tarihinde şeyhi Tâhâ el-Harîrî’nin de vefatı üzerine irşad vazifesine başlamıştır. Altın Silsilenin (Silsile-i Aliyye) 33. halkasını oluşturan Esad Erbilî Hazretleri, ilmî icazetnamesini Davud Efendi’den, Nakşî icazetnamesini de Tâhâ el-Harîrî’den almıştır. Bunun yanında Kadirî Âsitânesi şeyhi Seyyid Abdulhamîd-i Birifkânî’den de Kadirîlik icazeti almıştır. Hem Nakşî hem de Kadirî tarikatından icazetlidir.

Aşık Paşa Hz.
Kırşehir Aşık Paşa Hz. Türbesi Âşık Paşa olarak bilinen zatın asıl adı Ali'dir. Osmanlı Devleti'nin ku¬ruluş devrinde Kırşehir'de yetişmiş velilerdendir. Cengiz istilası sebebiyle Anadolu'ya göç eden ve Amasya dolaylarına yerleşen Mutasavvıf Baba İlyas Horasani Hazretleri'nin torunu, Osman Gazi'nin gaza yoldaşı alperen Şeyh Muhlis Baba'nın oğludur. Âşık Paşa, Kırşehir'e yerleşmiş ve orada vefat etmiştir. (h.733/m.l333) Paşa lakabı askeri bir rütbe değildir. O zamanki geleneğe göre babasının ilk evladı olduğu için, "Paşa" lakabı verilmiştir. Adı geçen, ariflerin makamla¬rına vakıf bir veliydi. Tasavvuf konularında 12 bin beyitlik "Garipnâme" adlı bir eseri ve 24 bin beyitlik "Maarifnâme" adında bir divanı vardır. Bu ikinci eseri halk arasın¬da "Âşık Paşa Divanı" diye meşhur olmuştur. Manisa-Muradiye Kütüphanesi'nde, "Risale fi Beyâni’s-Semâ" adında bir eseri bulunmaktadır. İlk iki manzum eseri, tasavvuf ve Osmanlı Edebiyatı açısından çok mü¬himdir. Âşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi Hazretleri de arif ve âşık bir şairdir. Kabri, Amasya civarında, kendi adıyla anılan köydedir. Onun da "Etvar-ı Sülük" adlı bir manzumesi vardır.

Seyyid Salih Hz.
Mersin Mut İlçesinde Seyyid Salih Hz. Türbesi,

Ahi Yusuf Hz.
Antalya Muratpaşa ilçesinde Ahi Yusuf Hz. Türbesi Antalya Kaleiçi, Mermerli Banyo Sokak'ta yer alan bu mescit, yazıtına göre 647 H. (1249) tarihinde Ahi Yusuf adına yaptırılmıştır. Caminin cephesinde çift kanatlı bir kapı ile kapının iki tarafında dikdörtgen şekilli pencereler mevcuttur. Cephe çok sadedir. Kapı ve pencere üzerleri sivri kemer alınlıklıdır. İbadet yerine kuzeydeki kesme taştan yapılmış ve üzerinde bir niş olan bir kapıdan girilir. Mescit kare planlı ve tek kubbelidir. İnşaat malzemesi olarak moloz taş kullanılmıştır. Eski resimlerine bakıldığında, önceleri kuzey cephede sütunlu bir son cemaat yeri bulunmaktaydı. Mescidin içi çok sadedir. Yarım silindir şeklindeki mihrabının iki yanında sivri kemerli pencereleri vardır. Bu mescidin kuzeyinde eski kale duvarları kalıntıları arasında Ahi Yusuf a ait bir türbe bulunmaktadır. İki katlı türbenin üst katına açılan blok taşlardan yapılmış bir kemer göze dikkati çeker. Bu kalıntılardan mescidin eskiden bir külliye olduğu izlemi doğmaktadır. Kornişli saçaklı ve piramidal çatı olup alaturka kiremit ile örtülü mescidin dar sokağında, yapıya bitişik yazıtı oldukça tahrip olmuş bir de çeşme bulunmaktadır.

Tapduk Emre Hz.
Ankara Nallıhan İlçesinde Tapduk Emre Hz. Türbesi Tapduk Emre, kesin olmamakla beraber 1200 ile 1300’lü yıllar arasında günümüzde Aksaray olarak adlandırılan İç Anadolu bölgesinde yaşamıştır. Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlâna ile aynı çağda yaşamıştır. Tapduk Emre ile ilgili bilgiler oldukça azdır. Hâlbuki Tapduk Emre, Yunus Emre’nin hocasıdır. Yunus Emre gibi bir Ulu şahsiyeti yetiştirmiştir. Bu manada o, dergâh sahibi bir pir, rehber ve mürşittir. Büyük ihtimalle Yunus Emre kadar gelişen olmasa da, o başka aydınlatıcılar, gönül erenleri yetiştirmiştir. Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli ile aynı çağda yaşamış ve o Ulu Hünkâr ile ilişkiler geliştirmiştir.

Şeyh Safu Safuiddin Hz.
Şanlıurfa Birecik İlçesinde Şeyh Safu Safuiddin Hz. Türbesi Türbesi Urfa Kapısı civarındadır. Kesme taş malzemeden, kare planlı olarak inşa edilmiş olan türbenin üzeri, kubbe ile örtülmüştür. Yapının kuzey tarafta bulunan giriş kapısı üzerindeki kitabede, Şeyh Safiyüddin Horasani Hazretlerinin türbesinin, Cemaziyelevvel 1332/28 Mart-26 Nisan 1914'te, Birecik İkinci Yedek Bölüğü üsteğmenlerinden Fehmi Efendi tarafından onartıldığı belirtilmektedir. Türbenin doğu ve batı yönlerinde iki tane penceresi bulunmaktadır. Üzeri, mermer kaplanmış mezarın taşında, "Şeyh Safi Horasani Merkadi" ibaresi bulunmaktadır. Türbenin batı tarafında kime ait olduğu bilinmeyen bir mezar daha bulunmaktadır.

Şeyh Şemseddin Efendi Hz.
Balıkesir Altıeylül İlçe'sinde Şeyh Şemseddin Efendi Hz. Türbesi Bursa velîlerinden. Emir Sultan hazretlerinin halîfelerinden Hoca Hasan Efendinin talebesidir. Babasının adı Mûsâ'dır. Ârif, âbid, zâhid, verâ sâhibi, ilmiyle amel eden fazîletli bir zâttı. Vâz ve nasîhatla meşgûl olurdu. Bu sûretle kendisinden çok kimse istifâde etti. Şakâyık-ı Nu'mâniyyesâhibi der ki: "Ben onun el yazısıyla yazılmış bir kitap gördüm. O kitapta Kur'ân-ı kerîmin tefsîri, te'vîli ve tasavvuf büyüklerinin sözleriyle ilgili ince mânâlar gördüm. Buradan onun zâhirî ve bâtınî ilimlere sâhip bir âlim olduğu anlaşılıyor. Bursa'da bir mescid yaptırıp 1470 (H. 875) te vefât etti ve yaptırdığı mescidin yanına defnedildi. Bu mescid, Velî Şemseddîn mescidi diye tanınmıştır. Balıkesir'de de ona nisbet edilen bir kabir vardır. Atatürk Parkı'nda yol üstündedir. Burası eskiden mezarlık idi. Eski İlyaslar mezarlığı.

Aşıklı Sultan Hz.
Kastamonu İli Aşıklı Sultan Hz. Türbesi 12. yüzyıl başlarında Kastamonu Kalesi’nin fethi sırasında şehid olan Aşıklı Sultan için yapılan türbedeki çürümemiş beden görenleri şaşkına çeviriyor. Durumu ilginç bulan ziyaretçiler Türkiye’nin dört bir yanından türbeye gelerek ziyaret ediyor. Merkeze bağlı Honsalar Mahallesi, Kale kapısı Mevkiinde, Kümbet Sokağında yer alan türbede Aşıklı Sultan’ın çürümemiş ayaklarıyla ilgili ilim adamları açıklama yapmakta zorlanıyor. Kastamonu Kalesi’nin fethi sırasında zehirli bir okla şehid olan Aşıklı Sultan, Selçuklu töresinde ulu kişilere uygulandığı gibi sandukasıyla defnedildi. Aşıklı Sultan’a halk arasında “Yanık Sultan” da denilen olay menkıbelerde şöyle anlatılmaktadır; Aşıklı Sultan’ın türbesinin yakınında bir yangın çıkar. Bu olay sırasında Aşıklı Sultan Hazretleri o zamanın mülkiye amirinin rüyasına girer, der ki; “Burada yangın çıktı, türbem yanıyor, gelin beni kurtarın.” Devrin mülkiye amiri uyandıktan sonra o mahalleye koşar, bakar ki türbe ve civarı yangından zarar görmüş, ama Aşıklı Sultan’ı ateş yakmamıştır. Böylece Aşıklı Sultan’ın dünyadan ayrıldıktan sonra kerametinin devam ettiği anlaşıldığı ifade ediliyor.

Şeyh Ebu İshak Kazeruni Hz.
Erzurum ili Şeyh Ebu İshak Kazeruni Hz. Türbesi Yakutiye İlçesinde Ebu İshak Kazeruni Hz. Türbesi; Büyük İslam düşünürlerinden Ebu İshak Hazretleri'ne ait türbenin ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. İç kaleyi Çifte Minareli Medrese'ye bağlayan sur duvarı üzerinde bulunan köşeli burçlardan biri, içten kubbe ile örtülerek türbe haline dönüştürülmüştür. Önünde bir de zaviyesi bulunmaktadır. Zatın asıl mezarı Kazerun'da bulunmakta, burasının bir makam olduğu belirtilmektedir. Türbe, 2006 yılında Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve turizme açılmıştır.

Karasi Baba Hz. ( Paşa Sultan)
Balıkesir'in Karasi İlçesinde Karasi Baba Hz. Türbesi Karesi Türbesi, Selçuklu Devleti`nin ünlü kumandanlarından biri ve Karesi Beyliği`nin kurucusu olan Karesi Bey için inşa edilen yapının ilk yapım tarihi bilinmeyip; Türbesi, Çeyrek daire planlı, sivri kemerli ve silmeli haliyle 1922 yılında Belediye Reisi Hayrettin Bey tarafından yaptırılmıştır. İç mekânda Karesi Bey`in kabrinin yanında beş sanduka daha yer alıp, bunların Karesi Bey`in çocukları ya da aile efradına ait olması kuvvetle muhtemeldir.

Sofracı Baba Hz.
Malatya Darende ilçe'sinde Sofracı Baba Hz. Türbesi,

Pir Hayreddin'i Hıdır Çelebi Hz.
Amasya İli Pir Hayreddin'i Hıdır Çelebi Hz. Türbesi Hızır, Arapçadaki imlâsıyla el-Hadır kelimesi, hemen hemen bütün kaynaklarda bir isim değil, lakap olarak değerlendirilmiştir. Bu kelimenin bazı kaynaklarda da el-Hadr, el-Hıdır seklinde kaydedildiği görülürse de doğrusunun el-Hadır olduğu kabul edilmiştir. Bu kelimenin Türklerde Hızır veya nadiren Hıdır, İranlılarda ise Khezr şeklinde kullanıldığı bilinmektedir. El-Hadır kelimesinin yine Arapçadaki el-Ahdar manasına geldiğini belirten Ocak, bu kelimenin de yeşil, yeşilliği çok olan yer manasına geldiğini ifade eder. Pirler Camii içindedir. Pir Hayreddin'i Hıdır Çelebi Hz., Pir Sucaeddin İlyas Hz.'nin torunu, Pir Celaleddin'i Abdurrahman Çelebi Hz.'nin oğludur.

Bedir Muhtar Hz.
Aksaray Bedir Muhtar Hz. Türbesi, Bedir Muhtar Mezarlığındadır. Bedir Baba hacca gitmiş. Burada kalanlar ve Bedir Şah, Bedir Baba orada zemzem içiyor zemzemle abdest alıyor biz burada susuz kalıyoruz demişler. Bunun üzerine Bedir Şah'ın rüyasına giren Bedir Baba bir dua okuduktan sonra rüyada Bedir Şah'a yarın sen de bu duayı oku der. Sabah uyandığında rüyasında gördüklerini yapan Bedir Şah tepeden aşağıya inerken arkasından bir su aktığını fark eder. İnanışa göre, Bedir Şah suya baktığı an suyun akışı durmuş ve o gün bugün su kaynamaya devam etmiştir.

Habib Baba Hz. (Timurtaş Baba)
Erzurum Habib Baba Hz. Türbesi Habib Baba 19. yüzyıl mutasavvıflarındandır. Aslen Hindistanlıdır. Babası ile Bitlis'e gelip Uşşâki Ali Baba'ya talebe olmuştur. Kısa zamanda yetişip kâmil bir velî olmuş ve hocasının emriyle önce Şam'a sonra Erzurum'a gelerek insanlara İslamiyet’i anlatmış, dünyâ ve ahiret saadetine kavuşmaları için çalışmıştır.

Vehhab-i Ümmi Hz.
Antalya Elmalı İlçesinde Vehhab-i Ümmi Hz. Türbesi XVI. yüzyıl mutasavvıf şairlerimizdendir. Halveti tarikatının orta kolunu temsil eden Ahmet Şemsü'd-din Marmaravi'den feyz almıştır. Kendileri de, mutasavvıf şair ve yazarlardan Ramazan Armağani ve Elmalılı Şeyh Eroğlu Yahşi Efendi'yi yetiştirmiştir, ayni zamanda Halveti'liğin çevrede etkin bir dergâh hâline gelmesinde öncü olmuştur. Vahap Ümmi'nin oldukça zengin bir divanı vardır.

Hacı Bektaş-ı Veli Hz.
Nevşehir Hacıbektaş İlçesinde Hacı Bektaş-ı Veli Hz. Türbesi 13. yy.da yaşamış büyük Türk düşünürü Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Anadolu’nun Türkleşmesinde etkisi olmuştur. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile örtüşen insan, evren ve Tanrı sevgisine ve hoşgörüye dayalı öğretileri bugün yalnızca Anadolu’da değil Balkanlar ve Orta Doğu’da da varlığını sürdüren Bektaşilik tarikatının temellerini oluşturmaktadır. Bektaşiler tarafından bu tarikatın öğretilerinin ortaya çıktığı ve tüm Dünyaya yayıldığı merkez olarak kabul gören Hacı Bektaş Veli Türbesi, uluslararası önem taşıyan bu inanç sistemiyle doğrudan ilgili olması ve bu inanç sisteminin ritüel ve sembollerinin türbe mimarisi ve iç tasarımında kullanılması nedeniyle Dünya Miras Listesi’ne aday olarak gösterilmiştir.

Kılıçarslan Hz. Türbesi (Sultan II. Kılıçarslan)
Aksaray Kılıçarslan Hz. Türbesi Sultan II. Kılıçarslan tarafından Arkhelais Şehri’nin harabeleri üzerine kurulan Türk-İslam şehri Aksaray, Selçukluların ikinci payitahtı olmuştur. II. Kılıçarslan, büyük bir askeri komutan, güzel sanatlara düşkün özellikle imar faaliyetlerine önem veren bir sultandı. Kale ile çevirdiği Aksaray’da saray, kervansaray, medrese, hamam vb. gibi eserler yaptırmıştır. Bunun yanında, kale dışında şehrin doğusunda yer alan tepede, Aksaray suyunun aktığı Kulkul Sahrasında bulunan tepeye bir yazlık köşk, dinlenme ve konuk yerleri olan bir de zaviye yaptırmıştı. Köşkün aynı zamanda bir de haremi olup, bu sebeple Kırkkızlar adını bu haremden almış olması muhtemeldir. II. Kılıçarslan’nın vakfiyelerinden çoğu günümüze kadar ulaşmıştır. Sultan II. Kılıçarslan yaptırdığı Aksaray Kalesi önünde savaşırken ölmüş, iç organlarıyla mumyalanmış, yaptırdığı kümbete konulmuştur. Bu türbede, Aksaray’da boğdurularak öldürülen IV. Kılıçarslan’ın iç organları da gömülüdür. Türbe mahruti kubbeli olup, altında cenazelik veya mumyalık olması muhtemeldir. Meydana gelen bir depremde bu yapı ile pek çok tarih yadigarı yıkılmış ya da hasar görmüştür. Bu zelzelede yıkılan Kılıçarslan Türbesi, sonradan aslına uygun olmadan tamir edilerek onarılmıştır. Türbesi Ervah mezarlığı arkasındaki tepededir.

Garip Baba Hz.
Çanakkale Bayramiç İlçe'sinde Garip Baba Hz. Türbesi, Eski mezarlığın köşesinde.

Sıddi Zeynep Hz.(Seyyid Battal Gazi Hz.'nin kerimesi)
Malatya Battalgazi ilçesinde Sıddi Zeynep Hz. Türbesi Battalgazi ilçesinin Karahan Mahallesi’ndedir. Kayseri'de bulunan Miladi 1184 tarihini taşıyan aynı sitildeki kümbetten yola çıkılarak, bu türbenin de Danişmend sultanlarından birine ait olma ihtimali oldukça kuvvetlidir. Kümbet, 1965 yılında halkın yardımlarıyla onarılmıştır. Kümbetin içten ve dıştan sekizgen piramidal bir gövdesi ve külahı vardır. Yapıda tamamen düzgün kesme taş kullanılmıştır. İçerisinde, son zamanlarda betonla yenilenmiş sade bir mezar bulunup, bu mezarın kime ait olduğuna dair herhangi bir kitabesi mevcut değildir.

Zeynel Arap Hz.
Çanakkale Gelibolu İlçesinde Zeynel Arap Hz. Türbesi Yazıcızade Mehmet Efendi’nin hocasıdır. Yazmış olduğu ünlü eseri” Muhammediye” sinin bir bölümünde hocası Zeynel Arap Hazretlerindenn hürmet ve saygıyla bahsederek kendisin eğitimindeki etkisinde bahsetmektedir. Yazıcızade Mahellesindeki türbesindeki kitabesinde ”Kutbul Arifin yazıcızade Mehmet efendinin hocası Zaynel arap hazretlerinin türbesi şeriflerdir” diye H. 1150 M. 1734 yazılıdır.

Baba Sultan Hz.
Kocaeli Gölcük İlçesinde Baba Sultan Hz. Türbesi Kocaeli İli, Gölcük İlçesi Değirmendere Örcün Köyü’nde selvi ağaçlarıyla çevrili tepede yükseltilmiş platform üzerinde yer alan Osmanlı Dönemine ait tek türbe mekandır. İçinde Sultan Baba’ya ait ahşap sanduka ile III.Selim’den kalma H.1203 (M.1787) yıllarına ait berat bulunmaktadır. Halveti Tarikatı’nın Şemsi Kolu’nun bir üyesidir. Türbe girişinin sağında yer alan hazirede 1879 tarihli Osmanlı Mezarı bulunmaktadır.

İbrahim Çelebi Hz.
Manisa İli İbrahim Çelebi Hz. Türbesi, Camii içinde iken sandukası dışarıya kaldırılmıştır. Aynı adla anılan mahallede Karaköy caddesinin üzerinde bulunan cami ile yanındaki medrese ve türbenin bânisi olan İbrâhim Çelebi, Kadı Karamânîzâde Emre Efendi’nin oğludur. Babası gibi değişik yerlerde kadılık yapmış, Kanûnî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mehmed’in Manisa’da sancak beyi olarak bulunduğu yıllarda (1542-1543) yanında Lalalık ve defterdarlık görevinde bulunmuş, şehzadenin 6 Kasım 1543’te vefat etmesi üzerine naaşını İstanbul’a götüren heyet arasında yer almıştır. Daha sonra İzmir, Menemen ve Marmara kadılıklarında bulunan evkaf mütevellisi ve emvâl nâzırı olan İbrâhim Çelebi, Sultan II. Selim’e de hocalık yapmıştır. 967 (1559-60) yılında vefat etmiştir.

Oruç Gazi Hz.
Ankara Kızılcahamam İlçesinde Oruç Gazi Hz. Türbesi Kırmızı Ebe’ nin oğlu olan Oruç Gazi’ nin türbesi Taşlıca Köyü batı ucundaki diğer mezarlığın içinde bulunur. Türbede Oruç Gazi’ den başka onun ailesine ait olduğu sanılan üç mezar daha vardır. Eski ve virane haldeki türbe, 2001 yılında klasik Selçuklu tarzında restore edilmiştir.

Ahmet Şemseddin-i Marmaravi Hz. ( Yiğitbaş Veli)
Manisa İli Ahmet Şemseddin-i Marmaravi Hz. (Yiğitbaş Veli) Türbesi Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî (910/1505) hazretleri, Manisa’nın Saruhan sancağının Akhisar kazâsına bağlı Gölmarmara nâhiyesinde dünyaya gelmiştir. Adı Ahmed, lakabı Şemseddîn’dir. Halk arasında ise Yiğitbaşı Velî olarak bilinir. Câmiu’l-Esrâradlı manzumesinde kendini “Saruhânî İbn-i Îsâ derviş Ahmed ismimiz/ Marmara’da vâki olmuş mevlidimiz cismimiz” şeklinde tanıtmıştır.

Çoban Dede Hz. (Gizlice Baba)
Eskişehir Seyitgazi ilçesinde Çoban Dede Hz. Türbesi,

Baba Sultan Hz. (Latif Baba)
Çanakkale Ayvacık ilçesinde Baba Sultan Hz. Türbesi, Babakale Köyü'ndedir.

Pir Sucaaddin İlyas Hz.
Amasya İli Pir Sucaaddin İlyas Hz. Türbesi Büyük velilerden İsmi Şücâeddîn İlyâs'tır. Gümüşlüzâde diye de bilinir. Amasya'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1433 (H.837) tarihinde Amasya'da vefât etti. Sevâdiye mahallesi mezarlığı başındaki Pirler Parkı içindeki Pîrler Türbesine defnedildi.

Ahmed-i Hani Hz.
Ağrı İli Doğubeyazıt İlçesinde Ahmed-i Hani Hz. 17. yüzyılda yaşamış Kürt edip, şair, tarihçi ve mutasavvıf. Yaşadığı yörede zaman zaman şeyh olarak kabul edilmiş, halk arasında Hani Baba adıyla da anılmıştır. Ayrıca molla (Molla Ahmed) olarak da tanınmaktadır. Hânî aşiretinden olmasından ve Han köyünde doğması ötürü Ahmed Hânî (Ahmed-i Hânî) olarak tanınmaktadır. Doğu Bayazıt medreselerinde müderrislik ve İshak Paşa Sarayında kâtiplik yapmıştır. Dört dil (Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe) bilen Hani, eserlerini, dönemin tercih edilen edebiyat dili olan Farsça yerine Kürtçe yazmıştır. Türbesi Ahmet-i Hane Camii'ndedir.

Helvacı Baba Hz. ve Mukaddes Su
İzmir Bergama ilçe'sinde Helvacı Baba Hz. ve Mukaddes Su Viran Kapı yanındadır.

Deh Sultan Hz.
Şanlıurfa Birecik İlçe'sinde Deh Sultan Hz. Türbesi,

Seyyid Burhaneddin Veli Hz.
Kayseri Melikgazi İlçesinde Seyyid Burhaneddin Veli Hz. Türbesi Miladî 1166 veya 1169 yılında bugünkü Özbekistan sınırları içinde Afganistan sınırına yakın, Amuderya nehri civarında kurulmuş bulunan, Harezmşahlılar devleti sınırı içinde bulunan Tirmiz’de doğdu. Baba, Seyyid Hasan Tirmizî, dede ise Seyyid Kasım Tirmizî’dir. Soy ağacı Hz. Hüseyin’e (r.a) dayandığı için Hüseyni olarak bilinir. Kırk yaşına kadar doğduğu kent, Tirmiz’de ilim tahsil etti… İlimde söz sahibi olacak düzeye gelince başka ilim merkezlerine göç etmek zarureti hâsıl oldu. Bugün Afganistan sınırları içinde olan BELH şehrinde Sultan-ül ulema namıyla şöhret bulan Mevlâna’nın babası Bahauddin-i Veled’e mürid oldu… Kırk günlük beraberlik ve sohbet, mesafeler almasına kâfi geldi. Tekrar Tirmiz’e döndü. Ertesi yıl BELH şehrine geri dönerek üstadı ile bu şehirde üç yıl kaldı. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) soyundan gelen ve Sultan- ül Ulema sıfatını, rüyada bizzat Resullullah (S.A.V) efendimizden alan Behauddîn Veled, Belh ve çevresinde bulunan halkı irşad ederken, kendi çocuğu Celaleddin Muhammed’i, Seyyid Burhaneddîn’e emanet ederek Celaleddin’i yetiştirmesini istedi. İlerleyen yıllarda Hz. Mevlâna olarak çağına ışık tutacak olan küçük Celaleddin Muhammed’e, Seyyid Burhaneddîn dokuz yıl sürecek eğitmenlik görevine başladı.

Mehmet Buhari Hz.
Çanakkale Gelibolu İlçe'sinde Mehmet Buhari Hz. Türbesi, Gelibolu merkezde Gazi Süleyman Paşa Cami Haziresindedir.
Devletli Sultan Hz.
Ankara Polatlı İlçe'sinde Devletli Sultan Hz. Türbesi, Yassıhöyük Köyü eski Gordion Harabeleri'nin oradadır.

Geyikli Baba Hz.
Bursa İnegöl ilçesinde Geyikli Baba Hz. Türbesi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu yansıtan dönemin menkıbevî tarihinin önde gelen simalarından ve bu tarihin kahramanlarından gazi-derviş tipinin en iyi temsilcilerinden biridir. Geyikli Baba, bu tipin en az kendisi kadar önemli, hatta Bektaşîliğin kuruluşunda oynadığı rol bakımından belki daha mühim olan çağdaşı Abdal Mûsâ ile birlikte Osmanlı kaynaklarında en fazla iz bırakmış şahsiyeti olduğu gibi, Türkiye’nin dinî-içtimaî tarihinin erken döneminin de en dikkat çekici simalarından biridir. Geyikli Baba Orhan Bey zamanında Anadolu’ya Hoy’dan (Azerbaycan) gelmiş bir derviş olup müridleriyle beraber İnegöl yakınlarına yerleşmiştir. Menkıbeler onun, tıpkı kendisi gibi geyiklere binmiş müridleri eşliğinde Bursa’nın fethine katıldığını nakleder.

Yavuz Sultan Selim Han Hz.
İstanbul Fatih İlçesinde Yavuz Sultan Selim Han Hz. Türbesi Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadiroğluları Beyliği’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. İyi bir eğitim gördü. Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağına vali olarak tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim bu arada komşu devletlerle de ilgilendi. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis Seferinde Kars, Erzurum ve Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular. 25 Nisan 1512 yılında tahta çıktı.

Ahmed-i Turan Gazi Hz.
Sivas ili Ahmed-i Turan Gazi Hz. Türbesi Asıl adı Ahmer Tarran olan Ahmet Turan Gazi bir Rum asilzadesidir. Battal Gazi’nin gücü karşısında Müslümanlığı kabul etmiş ve Battal Gazi’nin en yakın silah arkadaşlarından biri olmuştur. ,

Sufi İlyas Baba Hz. (Sofu Baba)
Edirne İli Sufi İlyas Baba Hz. Türbesi

Şah Melik Hz.
Edirne ili Şah Melik Hz. Türbesi Şah Melek Cami Haziresi'ndedir. Edirne Türbeleri, Evliyaları, Yatırları

Kız Evliyası Hatice Hz.
Edirne İli Kız Evliyası Hatice Hz. Türbesi,

Gazi Mihal Hz.
Edirne ili Gazi Mihal Hz. Türbesi Kapısı üstünde bulunan üç satır halindeki Arapça kitabeye göre II. Murad döneminde 825 (1422) yılında Emîrü’l-kebîr Mihal b. Azîz tarafından yaptırılmıştır. Kitabede adı geçen Aziz Bey oğlu Mihal’in Köse Mihaloğulları soyundan olduğu kuvvetle tahmin edilmektedir. Bu ailenin bilhassa Balkanlar’da pek çok hayratının varlığı bilinmektedir. Gazi Mihal Hz. Türbesi ayni adı taşıyan Cami Haziresinde bulunmaktadır.

Telli Baba Hz.
İstanbul Sarıyer İlçesinde Telli Baba Hz. Türbesi İstanbul ilinde yer alan gönül sultanlarından biri de Telli Baba hazretleridir. Kadiri tarikatının şeyhlerinden olan Telli Baba hazretlerinin kesin doğum tarihi ve ölüm tarihi bilinmemekle birlikte birçok tarihi kaynaklara göre Osmanlı dönemlerinde yaşamış olduğu yönünde çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Yine birçok tarihi kaynaklardaki bilgilere göre Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı hükümdarlarından olan Fatih Sultan Mehmet Han’ın döneminde Osmanlı ordusunda imamlık görevinde bulunduğu ve orduda imamlık görevi yaptığı dönemlerde hayatını kaybettiği yönünde bilgiler sunulmaktadır.

Cemalettin Uşşaki Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçesinde Cemalettin Uşşaki Hz. Türbesi Büyük tasavvuf önderi, gavsul azam, yaşadığı devre ışık tutmuş, binlerce kişiyi irşad ederek halifeler yetiştirmiş, pîr-i sânî unvanını almış, ehli tasavvufun önder kabul ederek yolundan gittiği, ledün ilminin sultanlarından, Peygamberimiz Resûlullah’ın (s.a.v) torunu, marifetullah sırrına erişmiş, Allah (c.c.) dostu, zâhir ve batın âlimlerinden Pîr Seyyid Cemâleddîn-i Uşşâkî (k.s.a.) Hazretleri Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. İsmi Muhammed olup, künyesi Ebû Nizâmeddîn’dir. Uşşâkî Seyyid Muhammed Efendi diye de bilinir. Halvetiyye tarikatının büyüklerinden olup, Uşşâkîlik tarîkatında pîr-i sânîdir. İslam ve tasavvuf ilminde büyük âlim olan Pîr-i Sânî Cemâleddîn-i Uşşâkî Hazretleri bu ilim deryasını insanlara aktarmak için çalışmış ve Uşşâkî tarikatının yayılmasında önemli vazifeler ifa etmiştir. M.1750 (H.1164) yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri İstanbul, Eğrikapı’daki Savaklar mahallesinde bulunan Hırâmî Ahmed Paşa Dergahı’nın avlusundaki türbede bulunmaktadır.

Nureddin Cerrahi Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Nureddin Cerrahi Hz. Türbesi Gönül ve mana hekimi Nûreddin Cerrâhî Hz. Tam adı, Nûreddîn Muhammed ibn-i Abdullah er-Rûmî el İstanbulî el Cerrahi (d. 1678, İstanbul – ö. 1720/21). Türk mutasavvıf, Halvetiyye-Ramazâniyye tarikatının Cerrâhiyye kolunun kurucusu. İstanbul’da Cerrahpaşa Camii’nin karşısındaki Yağcızâde Konağı’nda dünyaya geldi. Doğum tarihi 1071 (1660-61) veya 1083 (1672) olarak kaydedilmektedir. Babası, IV. Mehmet döneminde sarayda mîrâhurluk görevinde bulunan Abdullah Ağa’dır. Nûreddin Cerrahi öğrenimine Cerrahpaşa Sıbyan Mektebi’nde başladı, ayrıca hocası Yusuf Efendi’den hüsn-i hat dersleri aldı. Süleymaniye Medresesi’ndeki tahsili esnasında daha sonra şeyhülislâm olan Yenişehirli Abdullah Efendi’nin öğrencisi oldu.

Mehmet Emin Tokadi Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Mehmet Emin Tokadi Hz. Türbesi Evliyanın meşhurlarından. İsmi; Mehmet Emin bin Hasen bin Ömer Nakkaş Tokâdî’dir. Azîz Mahmut Ermevî dervişlerinden bir zatın oğludur. Lakabı Cemâleddîn, künyesi Ebu’l-Emâne ve Ebû Mansûr’dur. 1075 (m. 1664) senesinde Tokat’da doğdu. 1158 (m. 1745) senesinde İstanbul’da 83 yaşında vefât etti. Kabri Unkapanı’na inen cadde ile Zeyrek yokuşunun kesiştiği tepe üzerinde, Soğukkuyu Pîri Paşa Medresesi kabristanındadır. İstanbul’da medfûn bulunan evliyanın en büyüklerindendir. Kendisini vesile ederek, kabri başında yapılan duâ müstecâbdır, makbuldür. Tanıyıp sevenler kabrini ziyaret ederek feyz almakta, murâdlarına kavuşmaktadırlar.

Zeynep Hanım ve Kamil Paşa Hz.
İstanbul Üsküdar İlçesinde Zeynep Hanım ve Kâmil Paşa Hz. Türbesi, Zeynep Kâmil Hastanesi bahçesindedir. Zeynep Hanım ile Yusuf Kâmil Paşa’nın hiç çocukları olmaz. Bu nedenle kendilerini, hayır işlerini yapmaya adarlar. 1862 yılında Üsküdar Nuh Kuyusu semtinden bostan tarlası satın alıp, yüz yataklı bir hastane yaptırırlar. Bu hastane günümüzde Üsküdar semtlerinin birine de isim sahipliği yapmış olan Zeynep Kâmil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’dir. Zeynep Hanım ile eşi Yusuf Kâmil Paşa’nın hiç çocukları olmamıştır fakat günümüzde Zeynep Kâmil hastanesinde binlerce çocuk dünyaya gelmektedir. Hastanede, Zeynep Hanım ile eşi Yusuf Kâmil Paşa’nın türbesi bulunmaktadır.

Uyku Dede Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Uyku Dede Hz. Türbesi,

Muhammed Emin-i Tevfiki Hz. (Emin Efendi)
İstanbul Fatih ilçesinde Muhammed Emin-i Tevfiki Hz. (Emin Efendi) Hz. Türbesi, Uşşaki Camii haziresindedir.

Garip Dede Hz.
İstanbul Küçükçekmece ilçesinde Garip Dede Hz. Türbesi İstanbul'un Küçükçekmece ilçesinin Fatih mahallesinde bulunan bir türbedir. Garip Dede Anadolu erenlerinden biridir ve Alevi-Bektaşi inancına göre türbesi Macaristan'da bulunan Gül Baba'nın musahibi olduğu rivayet edilmektedir. Garip Dede'nin öldüğünde gömüldüğü mezar 1995 yılında türbe haline getirilmiştir. Garip Dede ulu bir kişidir. Kimsesi olmadığı için adının Garip Dede olduğu tahmin edilmektedir. 1600 yıllarda yaşadığı ve 102 yaşında vefat ettiği söylenmektedir. Onu tanıyan ve sevenlerin onun için türbe yaptıkları rivayet edilir.

Sarı Saltukzade Hacı Mustafa Efendi
Sarı Saltuk, Türk tarihinin efsane şahsiyetlerinin en enteresanlarındandır. Anadolu'nun ve Rumeli'nin ve hatta halen Avrupa topraklarının birçok yerle¬rinde ona izafe edilen makamlar bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de İznik'te, Abdülvehhab Gazi tepesine giden yolun üzerindedir. Tamiri yapılmış fethin ilk günlerinin huzurunu veren bir yapıdır. Sarı Saltuk, Türkistanlıdır. Hoca Ahmed Yesevî (k.s.) Hazretleri'nin müritlerindendir. İstanbul Sarıyer ilçe'sinde Sarı Saltukzade Hacı Mustafa Efendi Türbesi, Rumeli Feneri içindedir.

Yedi Emirler Hz.
Fatih’te, Malta semtinde, Baş İmam Sokağı’nın üzerinde yer alan ve 1950’li yıllarda onarılan bakımlı hazirede isimlerini Hadikatü’l-Cevami’den öğrendiğimiz diğer bir adı Yedi Buharalılar metfundur. Bazı kaynaklarda Üçler, Yediler, Yedi Azizler, Yedi Buharalılar, Yedi Buhariler, Yedi Emirler, Yedi Kardeşler isimleri ile de anılmışlardır. Bu zatlar İstanbul’un fethine katılmış ve şehit olarak bu mahalle defnolunmuşlardır. Göre Buhara kentinden Konstantiniyye’ye gelen bu yedi zat Nakşibendi’ye Tarikatı dervişanındandır. İsimleri şöyledir; Seyyîd Abdurrahmân, Seyyîd Abdülazîz, Seyyîd Abdülgâfûr, Seyyîd Abdürrahîm, Seyyîd Âkil, Seyyîd Câ’fer ve Seyyîd Hamzâ. İstanbul Fatih ilçe'sinde Yedi Emirler Hz. Türbesi

Kırklar Sultan Hz.
Kırklar sultan Hz. Peygamber efendimizin soyundan gelen seyyid bir zat olup kabri Kanuni Sultan Süleyman zamanında keşfedilmiştir. O dönemim şeyhlerinden Kemal Efendi tarafından keşfedilmiş olup, üstün keramet sahibi bir kimse olduğu rivayet edilmektedir. İnsanların düşüncelerini okuyabildiği ‘Ledun’ ilmine sahip olduğu ve Hızır As’ın talebelerinden olduğu rivayet edilmektedir. İnsanların akıllarında geçen düşünceleri bilmek gibi kerametleri vardır. Kırklar Sultan Hz. Türbesi, İstanbul Beykoz ilçe'sinde dir.

Evlice Baba Hz. (Veliyüddin Efendi)
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Evlice Baba Hz. (Veliyüddin Efendi) Türbesi, Uluca Baba olarak da biliniyor. Veliyüddin Efendi’nin kabri de caminin karşısındaki hazirede bulunuyor. Eyüp, Bülbül Yuvası mevkiinde adını verdiği sokaktadır. Camii Fatih’in yazı ve müzik hocası Veliyüddin Efendi tarafından yaptırılmış. Harap bir vaziyetteyken 1967 yılında tamir edilmiş.

Es-Seyyid Abdulkadir Haki El-Kadiri Hz.
Kadiriyye tarikatına mensup büyük bir evliyadır. Es-Seyyid Abdulkadir Haki El-Kadiri Hz. Türbesi İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde bulunmaktadır.

Murtaza Efendi Hz.
İstanbul'da yaşamış Nakşi büyüklerinden. Küçük yaşta gördüğü kuvvetli tahsilden sonra devlet kademelerinde görev yaptı. 1733’te Tophâne Nâzırı, 1734’te Tersâne Emîni oldu. Murtaza Efendi Hz. Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerine bağlanıp yüksek derecelere kavuştu. 1747'de Rûznâme-i evvel iken vefat etmesi üzerine, Eyüpsultan sırtlarında yaptırdığı Kaşgârî, Murtaza Efendi Dergâhına denize bakan duvar içine defnedildi. Türbesi, Kaşgari Dergahı'ndadır.

Cemaleddin İshak-ı Karamani Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Cemaleddin İshak-ı Karamani Hz. Türbesi, Sütlüce

Ebusuud Efendi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ebusuud Efendi Hz. Türbesi,

Sivasi Abdülmecid Efendi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Sivasi Abdülmecid Efendi Hz. Türbesi,

Murad-ı Münzavi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Murad-ı Münzavi Hz. Türbesi Şeyh Murat Efendi Tekkesindedir

İsmail Ankaravi Rusuhi Dede Hz.
İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde İsmail Ankaravi Rusuhi Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

Beş Kardeşler Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Beş Kardeşler Hz. Türbesi, Karagümrük

Ali Baba Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Ali Baba Hz. Türbesi, Zindan Han

Ali Geylani Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Ali Geylani Hz. Türbesi, Arpacılar Camii girişindedir.
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.