Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Nefise Hatun Kümbeti
adres
Ağaçpınar Ziyareti
Adana – Ceyhan – Ağaçpınar Tesislerinde Ceyhan Ağaçpınar Tesislerinde de etrafı demir korkuluklarla çevrili bu yörede şehit düştüğü bildirilen bir zat bulunmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

Koyun Dede – Karaisalı – Adana
Adana – Karaisalı – Kaledağı köyü Çukurova Evliyaları kitabında Abdülkadir Kaçar Koyun Dede ‘yi şöyle anlatır ; Çobanlık yapıp, gece gündüz doğayla başbaşa yaşayan Koyundede, dağları, ovaları, tüm otları, bitkileri çok iyi tanırmış. Hangi hasta uyuz koyun, hangi otu yedikten sonra iyileştiyse, onu gözlemler,insanların hastalıklarını doğal bitkilerle tedavi edermiş. Koyundede ‘nin otlattığı koyunlar, en kurak mevsimlerde bile memeleri sütle dolar akarmış. Koyundede öyle sıcak, öyle sevecenmiş ki, kapısına yardım istiyerek gelenlerin hiç birisini geriye çevirmezmiş. Köyün varlıklı ağaları, bu fakir çobanın halk tarafından böyle sevilip, baştacı edilmesini bir türlü kabil edemezler hatta kıskanırlarmış. Koyundede bir gün ölmüş ve sevgisi nedeniyle halk onu bu günkü Çatalan Baraj Gölünün Doğusundaki Çiçekli Köyü’nün yüksek bir tepesine gömmüş ve mezarını türbe haline getirmiş. Yaşadığı dönemde de insanlara yardım eden bu ermişe, sağlığında olduğu gibi insanlar yüzyıllardır saygıda, sevgide kusur etmiyorlar. O da mana aleminden insanlara yardımcı olmaya devam ediyor. Kaledağı Köyünden Mustafa Yenikan (YENİOĞLAN) yaşadığı bir kerametini böyle anlattı : · – Bizim köyümüzde bir çiftin çocukları yaşamıyordu, doğup ölüyor, doğup ölüyordu. Böylelikle 4-5 tane doğum yapan kadın ve kocası buna çok üzülüyorlar bir türlü çare bulamıyorlardı. . Benden koyundede’nin türbesine götürmemi rica ettiler. Hep birlikte bu türbeye gittik, bir gece orada kaldık. Kadın, Tırlık (Kıl) ipten küçük bir beşik yapıp beklemeye başladı. Bir süre sonra o beşik sallanınca, dünyalar onun olmuştu. Hep beraber köye geri döndük. Şu anda bu çiftin üç oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Oğlunun birisinin Adı DEDE’ dir . Koyundede’de manevi dünyadan insanlara yardım elini uzatıyor. Rahat uyu Koyundede. Kaynak ; Çukurova Evliyaları , Abdülkadir Kaçar .
Bursa Merkez İlçe Türbeleri
Bursa – Merkez İlçedeki Türbeler ( Yıldırım – Osmangazi – Nilüfer ) Dardar Dede Dardar Dede’nin Pınarbaşı mezarlığında yattığı söylenmektedir. Darda kalanlar, önce üç İhlâs, bir Fâtihâ okuyup bulundukları yerden onun ruhuna hediye etmektedirler. Dileği yerine gelenlerin de evde yeşil mercimekli bulgur pilavı yaptığı, hane halkı arasında yendiği, dışarıya çıkarılmadığı; bazen komşuların da davet edildiği, pilav yenilirken bitinceye kadar kesinlikle kimsenin konuşmadığı ve aynı adağın helva ile de yapıldığı söylenmektedir. Gaib Dede Kaynaklarda belirtildiğine göre, Bursa hisarının güney-batı tarafında, Alacahırka Mahallesi karşısında Bursa Zindanı (hapishane) vardı. Burada biri zindanın içinde, diğeri de merdiven altında iki mezar bulunuyordu. Bu mezarlardan biri Gaib Dede’ye aitti. Burası bilahare hapishane oldu. Daha sonra da yıkıldı. Eski Bursa’da eşyası kaybolanlar, Gaib Dede’ye adak yaparlarsa kaybettikleri eşyalarını bulacaklarına inanırlardı. Günümüzde böyle bir şeye inanılmadığı gibi mezara adak da adanmamaktadır. Kaygulu Dede Kaygulu Dede, Celvetî tarikatından olup aslen Orhaneli-Beyce’dendir. Vefatında Deveciler Mezarlığı yanındaki dergâhına defnedilmiş; 1960-61 yıllarında belediyenin buradan yol açması sebebiyle Zindankapı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Tekkelerin kapatılmasından önce mübarek gecelerde zikirden sonra dervişlerin, sağ omzunda katran lekesi bulunan cübbesini ziyaret ettikleri söylenmektedir. Bu hırka sonradan yanmıştır. En son keramet olarak da bu hırkanın yandığı yere bir nur parçasının indiğini mahalle bekçisi anlatmıştır. Kaygulu Dede’nin, türbesinde geceleri devamlı yanan mum söndüğünde tekkede yatan torununu uyandırıp mumu tekrar yaktırdığı kaydedilmektedir. Şeyh Küşteri Mezarı Şeyh Mehmet Küşteri, İran’ın Küşter şehrinden gelmiş, Karaşeyh Mahallesine yerleşmişti. Halkın sevdiği âlim ve mutasavvıf bir şahsiyetti. Tayyare Sineması karşısında bir evin duvarı içinde sıkışmış mezarına iplikler, paçavralar bağlanırdı. Türk temaşa sanatının en eskisi olan “Karagöz ve Hacivat”ın ortaya koyucusu Küşteri’nin mezarına bazı vatandaşlar adak adayarak mum dikerdi. Mezarı 1962 Temmuzunda Çekirge’deki Karagöz mezarı olarak bilinen yere nakledilmiştir. Yürüyen Dede Asıl adı bilinmeyen Yürüyen Dede’nin Mekke’den geldiğine inanılır. Bursa’ya geldikten sonra sürekli Ulu Cami’de ibadetle meşgul olmuş ve kıble tarafındaki dolaplardan birisinin içinde hayatını geçirmişti. Her gece elli re’kat namaz kıldığı ve kendisinin evliyadan olduğu kabul edilir. XV. asrın başlarına yaşadığı söylenmektedir. Öldüğü zaman Pınarbaşı Mezarlığı’na gömüldü. Rivayete göre, Yürüyen Dede, Mekke’de bulunduğu sırada rüyasında büyük bir cami görmüş, bu caminin havuzundan abdest almış ve minbere çıkıp hırkasını bırakmış. Uyandıktan sonra böyle bir caminin nerede olduğunu soruşturmuş, Bursa’da olduğunu öğrenince de doğru Bursa’ya gelmiş ve hırkasını rüyada koyduğu yerde bulmuş. Başka bir rivayete göre ise, gömüldüğünün ertesi sabahı cesedini camide bulmuşlar, ikinci defa yine götürülüp Pınarbaşı Mezarlığı’na gömmüşler ancak ceset tekrar camide bulunmuş. Bunun üzerine, “Bunda bir hikmet var” düşüncesiyle cami duvarı dibine defnedilmiş. Eski Bursalılar, yürüyemeyen çocuklarını, Cuma günü salâ vakti buraya getirir ve sallarlarsa çocuğun yürümeye başlayacağına inanırlardı. Sıtmaya tutulanlar da şifa bulmak için mezarının üzerinde bulunan defne ağacından üç yaprak alıp tütün gibi içerlerdi. Yol çalışmalarında, türbe yolun ortasında kalınca, vali (A.Vefik Paşa) türbenin başına geçip, “Yürü, ya dede” demiş. Sonra “Elbette yürümüştür. Ayakaltında kalacak değil ya” diyerek türbeyi yıktırmış Zerde Dede Bursalıların evliyadan olduğuna inandıkları Zerde Dede, Pınarbaşı’nda İzzettin Camii mihrabı arkasında idi. bu zata zerde adayıp, isteklerine kavuşanların zerde dökmesi gelenek haline gelmişti. Yürüyemeyen çocukların yürümesi için ve çocukların altını kirletmemesi için mezarına getirilip dua edildiği ve mezar başında zerde yedirilince faydasının görüleceğine inanılırmış. Fığla Baba (Fırla Dede) Fığla Baba’nın kabri Dağyenice Köyü’ne hâkim bir tepe üzerinde bulunmakta olup 14 metre uzunluğunda bir mezarda medfundur. Değerli olduğu söylenen kabir taşı çalınmıştır. Verilen bilgilere göre Timur’un Bursa’yı işgalinde veya Rumlarla yapılan savaşta Demirci Köyü civarında yaralanıp, bağırsakları dışarı fırlamış; bağırsaklarını toplayıp bir ağaca asan Fığla Baba, şimdiki kabrinin bulunduğu tepeye çıkmış ve burada şehit düşmüştür. Köye 6 km. uzaklıktaki bu tepede Fığla Dede etrafında her yıl geleneksel anma günü düzenlenerek, köylüler tarafından piknik yapılmaktadır. Hamit Dede Söylentiye göre Hamitler Köyü’nde (şimdi mahalle) yaşayan ve çocukları olmayan bir aile, dua ederek Allah’tan çocuk istemişler; bunun üzerine, uzun seneler sonra evin hanımı hamile kalmış, fakat doğumda kadın ölmüş, çocuğa da “Hamit” adını vermişler. Daha sonra çocuğu köylüler büyütmüşler. Büyüyen Hamit, köyden ayrılmak üzere giderken yolda ölmüş ve köy mezarlığına gömülmüştür. İnanışa göre Hamit dede geceleri köy içinde dolaşarak yardıma ihtiyacı olanlara yardım yapmış, herhangi bir ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılamış, herkesin her türlü problemlerini hallettikten sonra tekrar mezarlığa dönermiş. Hamit’in mezarının olduğu yere sonradan bir türbe Kavacık Sultan Gümüştepe (Misi) Köyü yakınındadır. Mezar, köyün güneydoğusunda ve Nilüfer deresi yatağına bakan yamaçta koruluk bir arazi parçası üzerinde bulunmaktadır. Çevrede yaşlı ağaç yoktur. Ancak, yakın zamanlara kadar gövdesinde insan kafasına benzer bir çıkıntı olan çok yaşlı bir meşenin bulunduğu ve Kavacık Sultan’ın kâfirlerden kaçarken bu meşenin içine girip saklandığı, fakat üzerine yıldırım düşen ağacın daha sonra çürüdüğü belirtilmektedir. Şu anda orada bir türbe ya da herhangi bir yapı olmadığı gibi mezar da belli değildir. Buna rağmen orada her yıl sonbaharda, Ekim Ayı’nda yemek şöleni yapılmaktadır. Ayrıca orada, elbiseden yırtılan çaput parçalarını çevredeki ardıç ağaçlarına bağlama, yemekten sonra dua okuma, diğer zamanlarda ferdi olarak kurban kesme gibi faaliyetlerde bulunulmaktadır. Kavacık Sultan’ın, ölümünden sonra keramet göstererek kısırları çocuk sahibi yaptığına, hastaları iyileştirdiğine, çevreden ağaç ve yaprak kesenleri cezalandırdığına ve yanındaki meşede bulunan baş şeklindeki çıkıntıya oturanları itip aşağı attığına inanılmaktadır. Sonradan çocuk sahibi olanlar gelip adak kurbanlarını orada kesmektedirler. Ayrıca geceleri dümbelek ve düdük sesiyle, yeşil kırmızı çıralarla k.yün diğer yatırı olan “Gelgel Dede”ye ziyarete gittiğine inanılmaktadır. Kavacık Sultan’ın sıtma hastalığına çare olduğuna da inanılmaktadır. Yukarıda anlatılanlarla bağlantılı olarak, Eski Türk inanışında mezarlıkların sahiplerinin mevtalar olduğuna, oralardan evlere herhangi bir şeyin götürülmemesi gerektiğine, ziyaret yerlerindeki ağaçların kuru yapraklarına dahi icazetsiz dokunulamayacağına inanılmakta olup bütün bunlar Tuluğluğ kapsamında mütalaa edilebilir. Tuluglug, “tutulmuş sahipli yer” anlamına gelmektedir. Güya o yerin, orada yatan kimse tarafından sahiplendiğine inanılmakta ise de, İslâm inancına göre her şeyin gerçek sahibi sadece Allah’tır. Ali Dede Buhârî Mezarı Buharalı olup, Emir Sultan ile gelmiştir. İncirli hamamı yakınına bir yerde kalıp burada vefat etti. Mezarı yol üzerinde Meydancık’tan İncirli’ye giden caddenin sol tarafındaki apartmanların hemen arkasındadır. Yakınındaki birkaç mezarla beraber sadece mezar taşları mevcuttur. Çeşitli hastalıklardan şifa bulmak için, özellikle çocukların her türlü öksürüğünün tedavisinde, mezarından alınan küçük bir taş (veya toprak) su içine konulur ve bu sudan içilirse iyileşirmiş. Bahar Dede Mezarı Namazgah civarında, şimdi nerede olduğu bilinmeyen mezarına sıtmaya tutulan kimseler gelip, mezarına el sürerlerse şifa bulurmuşlarmış. Derviş Dede (Zikir Dede) Mezarı Son zamanlarda adı sıkça duyulan “Derviş Dede”, Emir Sultan mezarlığında bir kabirdir. Bu kabrin kenarında oturmuş bir kadın “bu mezar devamlı sallanıyor, devamlı zikrediyor” diye bir söz yaymış ve meraklı birçok kimse ziyaret etmeye başlamış. İşin aslına gelince; bir mezar taşı gevşeyen zeminden etkilenmiş; özellikle üzerindeki demir parmaklık yerinden oynamış ve meydana gelen boşluktan esen rüzgârın da etkisiyle sallanmaya başlamış. Böylece adı Zikir Dede’ye veya Derviş Dede’ye çıkmış. Mezarın etrafı onarılınca sallanma durmuş, böylelikle ziyaretler de azalmış. Bu mezarın hala ziyaret edildiği söyleniyor. Özellikle Cuma günleri salâ ile ezan arasında ziyaret edilmiyormuş. Dede’nin bu vakitte ziyaret ve ibadet etmek için Medine’ye Mescid-i Nebevî’ye gittiği söyleniyor. Dürt Dede Mezarı Davutkadı Mahallesi’ndedir. Eskiden çeşitli istek ve arzularının gerçekleşmesini isteyen ziyaretçiler, mezarına bir değnek sokar, dürte dürte dileğini söylermiş. İstek yerine gelinceye kadar da değnek mezara saplı olarak durur, değnekler sebebiyle mezar adeta bir kirpi gibi görünürmüş. Bir ara kabri üzerinde ahşap bir ev yapıldı. Bu zamanlar evin içindeki bir odada kalan mezara küçük bir pencereden girilirdi. Dilek için gelenler mezarından aldıkları küçük taşları mezar taşına sürterek yapıştırmak isteler. Bıraktıklarında yapışmaz düşerse ikinci bir taşla denerler yapışmaz ise, üçüncüye denerler, bu da yapışmaz ise dileğin yerine gelmeyeceğine inanılırmış. İki genç kızın çamaşırı mezarı üzerine bırakılıp dua edilir. Daha sonra bu çamaşırlar hasta olan veya kısmeti açılmak istenen kimselere giydirilirmiş. Dileği yerine gelenler horoz keserlermiş. Bazı ziyaretçiler dileklerinin kabulü için bu civarda para dağıtır, mahalle çocukları buradan ayrılmazmış. Mezar üzerinde bulunan ev yıkılıp yerine apartman yapılırken çevrede yaşayanların uyarması üzerine, müteahhit duvarı girintili yaparak kabri açıkta bırakmış. Et Dede Namazgâh Camii’nin doğusunda Et Dede adında bir mezar vardır. Adı Sufî Mehmet Efendi’dir. Et Dede halkın anlatımına göre Emir Sultan Tekkesi’ne et getirirmiş. Buraya adak yapanlar, et adar, mezarına et bırakırlar, kim alırsa, afiyetle yermiş. Daha sonra burada yapılan şimdi terk edilmiş eski ahşap evin yüksek bahçe duvarı ardındaki mezarı belirten “Et Dede” yazılı tabelanın yakın zamana kadar duvarda asılı olduğu söyleniyor. Kemal Dede Vaktiyle Vakıfköy’de Kemal isminde bir fakir yaşamış. Bu zatın kendisi gibi fakir iki kardeşi varmış. Biri Samanlıköy’de diğeri Esebey Köyü’nde yaşıyormuş. Kemal kıt-kanaat geçinir, çoğu zaman da çorbadan başka yiyeceği bulunmaz, yiyeceğini, kendisinden fakir gördüğü köy sakinleri ile paylaşır, çorba dağıtırmış. Bunu sürekli yapan Kemal’in kardeşleri de aynı davranışı kendi köylerinde yapıyorlarmış. Kemal, kardeşlerine: “Ben ölürsem bu geleneği sürdürün” diye vasiyette bulunmuş. Kemal ölünce kardeşleri, kardeşleri ölünce de köy halkı bu geleneği devam ettirmişler. Senede bir gün köy meydanında kazanlar kurulup, çorbalar kaynatılmış. Daha sonra bir kere çorba yerine pilav yapılmış. Tesadüf o gün çok şiddetli yağmur yağınca köy halkı bunu Kemal Dede’nin hoşnut olmadığına yormuşlar. Her sene köy meydanında Kemal Dede’nin hatırasına kazanlarda çorbalar kaynatılıyor. Bu kutlamalar Haziran ayının son haftaları düzenleniyor. Köy kadınları imece usulü çorba için hamur kesiyor, isteyen 3-5 tavuk getiriyor. Çorbalar içildikten sonra kadınlar kendi aralarında eğleniyorlar. Kemal Dede’nin mezarı da tam olarak bilinmiyor. Siğil Dede Irgandı Köprüsü’nün doğu tarafının karşısındaki mezarının içinde büyük bir incir ağacı bulunuyor. Elinde, yüzünde veya vücudunda siğili olanlar dedenin mezarına gelirler. Ruhuna üç İhlâs, bir Fâtiha okuduktan sonra mezar toprağından alarak, biraz su ile karıştırır, siğillerin üzerine sürer veya yapıştırırlar. “Siğil mezarda kalsın” diye arkalarına bakmadan giderler. Uzakta bulunanlar için toprağından götürülür. Ruhuna okunduktan sonra, toprağı siğilin üzerine bir bez ile akşamdan sarar, sabah çıkarırlar. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Abdurrahman Bistami
Bursa – Üftade camii arkasındaki Sadi dergahı haziresinde Hatay’ın Antakya kasabasındandır. Ahmed oğlu Ali oğlu Mehmed’in oğludur. Ulûm-i garibe tahsiline rağbet ederek Mısır ve Şam’a seyahat etmiş, birçok yerleri gezdikten sonra Bursa’ya gelmiş ve Mevlânâ Şemseddin Fenarî Âsitânesi’ne gece ve gündüz devam ederek namlarına bir risale telîf eylemiştir. Hurufatı bir şekl-i acibde yazarak; “Levh-i Mahfuzda böyle gördüm” demiştir. İlm-i tefsir ve hadiste emsalsizdi. Harflerin havassı, cifr ve fıkıh.ilimlerinde de bir tane idi. Dehşetli tarihçi idi. Zamanında ulûm-i külliye ve cüz’iyeyi ve hatta ilm-i evfak ve teksire varıncaya kadar tahsil eylemişti. Ta’lik, sülüs ve nesih hattında birinci sınıf hattat idi. Fevâyihu’l-Miskiyye ve Fevâtihu’l- Mekkiyye, Şemsü’l-Âfâk fî İlmi’l- Hurûfi ve’l-Evfâk, Istılahât-ı Sûfiyye, Ravzâtü’l-Esrâr, Nehcü’s-Sülûk fî Siyâseti’l- Mülûk gibi kıymetli 39 eser yazmıştır. Meşhur Bedreddin Simavî’nin hocasıdır. Kendisine mahsus güzel yazıyla 805/1402’de başladığı ve 844/1440’a kadar yazdığı 145 ilmi hâvî Fevâyih-i Miskiyye adlı eseri itmam etmeden ölmüş ve Bursa’da, Yerkapı’da, Üftade Türbesi’ne giderken Sa’dî Tekkesi’nin karşısındaki Kasapbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Kabri demir parmaklıkla çevrilmiştir. Sa’dî şeyhi Cemil Efendi bu alim zatın kabrini mükemmelen yaptırmıştır. Mısrî şeyhi Şemseddin Ulusoy, Bedreddin Simavî’nin oğlu Ahmed Paşa’nın mezar taşını bunun yanında bulmuş ve Bursa Müzesi’ne naklettirmiştir. Taşköprülüzâde, Abdurrahman Bistâmî’yi Şekâikü’l-nu’maniyye’de dördüncü tabaka, yani Sultan Yıldırım Bâyezîd dönemi âlimlerinden kabul eder. Ancak, tafsilatı bilinmemekle beraber, Sultan Çelebi Mehmed ve Sultan II. Murad dönemlerini de idrak etmiş, hatta bazı eserlerini Sultan II. Murad’a sunmuştur. Zamanında hadis, tefsir ve fıkıh sahalarında âlim, ilmü havâssi’l-hurûf, ilmü’l-vefk, ilmü’l-cifr konularında da ârif olarak bilinmekteydi. Kısaca söylenirse, Abdurrahman Bistâmî hem faaliyetleri hem de eserleriyle Osmanlı dönemi Hermetik-hurûfî düşüncenin arkasındaki âlimdir. Bu çerçevede, eserleriyle hurufî-tasavvufî bir dünya görüşü inşa etme çabası içerisindedir. Bu bağlamda, çalışmalarında, kozmogoni, kozmoloji, insanın yaratılışı, tarih, toplumun oluşumu, siyaset anlayışı, bilgi tasavvuru gibi konuları belirli bir düzen içerisinde verir. Bunlara temel teşkil etmesi için de varlığı hurûfî bir ontolojiyle anlamlandırmaya çalışır. Buna göre, harfler ile sayılar aynıdır. Bütün var olanlar bilfiil harf, bilkuvve sayıdır. Aralarındaki fark; birinin, diğerinin varlığının illeti olmasıdır. Bu çerçevede yazılı olan sözlünün, sözlü olan düşünülenin, düşünülen akledilenin, akledilen de var olanların göstergesidir. Tabiî olan aslî harfler ya düşünceye ya söze yahut da yazıya ilişkindir. Düşünceye ilişkin harfler insan nefsine mürtesem ruhânî suretlerdir. Söze ilişkin harfler, havada akan seslerdir ve kulaklar yoluyla idrâk edilirler. Yazıya ilişkin harflere gelince, muhtelif eşyaların üzerine kalemlerle çizilen nakışlardır. Abdurrahman Bistâmî’nin siyaset teorisi ve bu konu hakkındaki fikirleri de Hermetik-Platonik mirası devam ettirmesi açısından önem taşır. Kaynak ; Bursa Kütüğü , Kamil Kepecioğlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hamit Dede ( Hamitler dede – Mübarek dede )
Bursa – Hamidler mahallesi Baldırzade ‘ nin Ravza-i Evliya’sında bildirdiğine göre Hamidler Mahallesin de bir azizdir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Ravza-i Evliya’da zikredildiği hesaba katılırsa en az dört asırlıktır . Adı Mübarek Dede ‘dir. Kabri ziyaretgah olup bir adak yeridir. Özellikle hastalanan insan ve hayvanların mezarın etrafında dolaştırıldığında sağlığına kavuşacağına inanılır. Yine Ravza-i Evliya ‘nın bildirdiğine göre yanında bulunan karaağaca (şimdi yoktur) çivi çakarlar ateşli hastalık olan humma için bez bağlarlar. Allah ‘ ın izniyle hastalık kalmaz. Bu halk arasında yaygın bir görüştür. Bugün Bursa ‘ nın en büyük mezarlığının kurulmakta olduğu Hamitler Mahallesi 1987’de belediye sınırları dahiline alınmazdan önce Bursa yakınında bir köydü. Mübarek Dede ‘nin mezarı , Bursa Büyükşehir Hamitler Mezarlığına giden yol güzergahında , Hamitler Merkez Camii’ni çevreleyen yuvarlak kavşağın kuzey tarafındaki iki yoldan sağdaki 2. Meram sokağındadır. Kavşağa ve dolayısıyla Merkez Camii ‘ne 150 m. kadar uzaklıkta yolun solunda baş ve ayak ucunda iri gövdeli iki büyük servi bulunan kitabesiz tek mezardır. Yeniden onarılmış olan mezarın üç tarafı mülktür. Halk arasında hakkında pek çok menkıbeler söylenmektedir. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Veled-i Habib Türbesi – Mehmet Emin Efendi
Bursa – Tahtakale semti – İnebey caddesi üzerinde Tahtakale Semti’nde, İnebey Caddesi üzerindedir. Avlu kapısı üzerinde bulunan kitabesine ve dönem kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmed döneminde Habip oğlu Hacı Şüca tarafından yaptırılmıştır. 1801-1802 (Hicri 1216) tarihinde Hoca Mehmet Emin Efendi bir konak ve kütüphane eklemek suretiyle Nakşibendî dergâhı yapmış, mescide ise bir minber ekleterek camiye dönüştürmüştür. Mehmed Emin Efendi’ye ait türbe cami yanındadır. Uzun süre harap durumda kalmış, 1969 yılında onarılarak ibadete açılmıştır. Üç bölümlü son cemaat yerinin yan bölümleri yuvarlak, orta bölümü beşik tonozludur. Kare planlı asıl ibadet mekânının üstü dıştan sekizgen kasnak, içten Türk üçgeni kuşağı üzerine oturmuş bir kubbe ile örtülüdür. Cami karşısında dergâha ait günümüze kadar gelen oldukça güzel konak ve harem kısımları, ilgisizlik ve bakımsızlıktan yok olmak üzeredir. Ancak Mehmed Efendi’nin torunlarından olan Gökçen ailesine ait yapıların yaşatılması ve sosyal bir işlev kazandırılması amacıyla aile tarafından Osmangazi Belediyesinin desteklediği bir çalışma mevcuttur. MEHMED EMİN EFENDİ Mehmed Emin Efendi, Hicri 1140 yılında Kerkük’te dünyaya gelmiştir. Soy olarak Peygamber Efendimiz’e dayandığı belirtilir. Yaşadığı bölgede sık sık İranlıların saldırılarına maruz kalmalarından ötürü ailece göç etmek zorunda kalmışlardır. Babasının vefatı ile Urfa’ya giderek burada ilim tahsiline başlamış, Abdullah Paşa’dan hat ve fen ilmini öğrenmiş, Hamavizade Şeyh Nebi- Abdu’n Nebi’den dersler almış, o sıralarda Urfa’ya gelen ve hem zahiri hem de batıni ilimlere sahip adı belirlenemeyen bir zatın sohbetlerinde bulunarak icazet almıştır. Kendisini her konuda yetiştirmeye çalışan Mehmed Emin Efendi, Abdullah Paşa’nın Halep’e tayini ile onunla birlikte oraya gitmiş, Halep’te bulunan ulema, mutasavvıf şahsiyetler, özellikle Nihali Efendi ile birlikte olarak istişarelerde bulunup onların bilgilerinden yararlanmaya çalışmıştır Bir yıl sonra Diyarbakır’a, oradan da İstanbul’a geçmiştir. İstanbul’da Halep’te tanışıp dostane ilişkiler kurduğu şahısların misafiri olarak evlerinde kalan zat, çok kısa zaman zarfında kendisini çevresine sevdirmiştir. Bir süre sonra Ragıp Paşa tarafından divan kâtipliğine tayin edilmiştir. Bir gün Ayasofya Camii’nde Yasin-i Şerif’in tefsiri ile iştigal ettikleri bir sırada camide bir heyette tanıştığı ve daha önce rüyasında gördüğü kişi tarafından iftara davet edilir. Bu kişinin Şeyh Mehmed Agâh Efendi olduğu rivayet olunur. Bu günden sonra aralarında manevi bir bağ oluşur. Şeyh Mehmed Agâh Efendi 1176 yılında vefat etmiştir. Onun vefatı sonrası kendisini tamamıyla maneviyata adayarak bu yönde çalışmalar yapmaya gayret eden Mehmed Emin Efendi,Hicri 1193 yılında İstanbul’dan Bursa’ya gelerek Şehadet Camii yakınlarındaki Sarı Zade Konağı’na yerleşmiştir. Daha sonra bir davet icabı tekrar İstanbul’a dönmüş, bir süre bu şekilde gidip gelmeler yaşanmıştır. Daha sonra Veled-i Habib Mahallesi’nde mevcut mescide bir minber koydurarak bir de kütüphane ekletmiştir. Bir süre sonra yanında bulunan Abdullah Ağa konağını satın alarak misafirhane ve dervişlerin kalabileceği Nakşibendiyye külliyesi haline getirmiştir. Hicri 1219 yılında tekrar İstanbul’a davet edilen zat, Fındıklı’da Ayaz Paşa konağında kalarak saray erkânı ile yakın ilişkiler kurmuştur. 1222 yılındaki bir olay üzerine tekrar Bursa’ya dönmüştür. Bu tarihten itibaren kendisini tamamen irşat, Kur’an-ı Kerim tefsiri ve hadis ilimlerini öğretmeye yönlendirerek, Manevi-i Manevi gibi eserlerin tetkikini yapmıştır. 1828 yılına kadar geçen zaman içerisinde hiçbir zaman Cemaati terk etmemeye gayret göstererek abdestsiz olmamayı kendisine düstur edinmiştir. Muhtaçlara ve ihtiyaç sahibi kimsesizlere elinden geldiğince yardımını esirgememiştir. İbadet halinde iken vefat eden zat, Ulucami’de kılınan namaz sonrası bu gün meftun bulunduğu yere defnedilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Devlet Hatun Türbesi
Bursa – Meydancık semtinde Meydancık Semti’nde, aynı isim ile anılan caminin güneyinde yer alan türbe; Çelebi Sultan Mehmed’in annesi, Yıldırım Bayezid’in eşi, Germiyan oğlu Yakup Bey’in kızı ve Emir Sultan Hazretleri ’nin kayın validesi Devlet Hatun’a aittir. 1414 yılında vefat ederek bugünkü türbesine defnedilen Devlet Hatun’un anne tarafından Hz. Mevlana‘ya akraba olduğu ifade edilir. Türbe dikdörtgen planlı olup, prizmatik ayaklar üzerine oturtulmuş mermer sütunlarla ayakta tutulan, kurşun kaplı külâh ile örtülmüştür. Sütunların araları 8 adet sivri mermer kemer ile bağlanmıştır. Dış duvarları bulunmayan türbenin iç kısmı kare planlıdır. İçerisinde mevcut olan mermer sandukanın her tarafı yazılar ile kaplıdır. Türbe, 2001 yılı başlarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir onarıma tabi tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Bekir Dede Türbesi
Bursa – Haşim İşcan caddesi’nin güneyinde, Reyhan semtindeki Bekir dede caddesi üzerinde bulunan Zagefranlık mescidi yanında. Haşim İşcan Caddesi’nin güneyinde, Reyhan Semti’ndeki Bekir Dede Caddesi üzerinde bulunan Zagefranlık mescidin yanındaki türbe, Zagefranlık Tekkesi’nin kurucusu Ebu Bekir Efendi’ye aittir. Karaağaç Mahallesi’nde dünyaya gelen Ebu Bekir Efendi’nin babası kumaş ticareti ile uğraşmıştır. Büyük mutasavvıflardan Yakub Efendi ile yakın ilişkiler kuran Ebu Bekir Efendi, Celâli eşkıyalarından dolayı Yakup Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmiştir. Yakub Efendi’nin vefatı ile Bursa’ya gelerek Zagefranlık adı ile anılan mahalledeki mahalle mescidini zaviye olarak kullanmıştır. 70 yaşında vefatına kadar burada görevini sürdürmüş, vefatı sonrası zaviyenin bitişiğine defnedilmiştir. (Ölümü 1666 – Hicri 1077). Kara Zakir adı ile de anılan bu zat, musikiye olan ilgisi ve ilahilere yaptığı besteler sebebi ile halk arasında oldukça tanınmıştır. Türbe 2006 yılında onarılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
İnegöl Türbeleri
Arap Dede – Ahi Yusuf Efendi – İnegöl – Araştırmalara göre tarihi bir kayıttan “ishakpaşa Paşa kethüdası sofu Hacı Sinan mektepleri ve tekkeleri vardır. Ishak Paşa’nın vakfiyesinde kendisinin kethüdası “Sinan Ağa” olara İsmi geçmektedir. Ama rivayetlere göre asıl kabri nin Sinabey ortaokulunun karşı aralığında bahçe içinde olduğu söylenir. Arap dede aslında halveti şeyhi ahi Yusuf efendidir.Hatta kabrinin binaların olduğu yerde ahi yusuf tekkesi kaydı geçmektedir. Üzülerek ifade etmek gerekiyor ki kabrin üzerinde apartman binası bulunmaktadır.ilgilerden ricam kabrin buradan alınarak özel bir türbe yapılmasıdır. Nebi Dede (Hacı Dede ) – İnegöl – Orta Köy Anlatıldığına göre Mustafa Dede varmış. Hoca gitmiş. Annesi evde helva pişiriyormuş; o anda ağlamaya başlamış. Mustafa’nın dede kardeşi: “ Anne niye ağlıyorsun ” demiş. “- Ah! Ah! Demiş ben ağlamıyayım da kim ağlasım ” demiş. “ Oğlum Mustafa’m da olaydı bu helvadan yiyeydi ” Küçük oğlu olan Nebi: “- Anne bir tabağa koy da helvadan ağbeyime götüreyim ” demiş. Annesi: “ Nasıl olur oğlum ağabeyin çok uzaklarda ” “Olsun anne sen bir bohça yap da ötesine karışma” demiş. Hoca gitmiş ağabeyi namaz kılıyormuş. Yanı başına oturmuş ve ağabeyi namazı bitirsin diye beklemiş. Ağabeyi namazı bitirince ” – Ağabey ben geldim.” Demiş. “Annemin boğazından helva geçmedi, do sana getirdim.” Dedikten sonra “Hadi ben gideyim artık, ama annemi nasıl inandıracağız.” Mustafa parmağından yüzüğünü çıkartmış: “Bu yüzüğü anneme götür” damiş. “O zaman inanır, anneme selam söyle kardeşim benden… Sonra ben hacı değilim sen hacısın” demiş. Bu yüzden ona Hacı Nebi demişler. Sonra birden eve gelmiş tabağı annesine vermiş. Annesi de inanmış hacca gittiğine. Söylentilere göre Mustafa Dede caminin avlusundaki çimenlerin altında imiş Halk yılda bir kere anma niyetiyle mezarlıkta toplanır yemek yer. Buna köylüler “Dede pilavı” derler. Bazı kişler Hacı Nebi’nin mezarında altın aramışlar, mezarını açmışlar. Hacı Nebi’nin kemiklerini çıkarmışlar sonra yine koyup kapatmışlar. Bazıları Hacı Nebi’nin durduğu evin camındaki tellere üzerinden kopanları koparıp takarlar ve dilek dilerler. Bazılan da yatırın başındaki şapkayı takıp besmele çekerek etrafında dönerler. Nebi Dedenin mezarı İnegöl’ün Orta köyündedir. Sinan Dede ( Sofu Sinan İshakpaşa Kethüdası ) – İnegöl – Sinan bey mah Terraki sokak Doğumu ve vefatı hakkında bilgi yoktur. Sinan Dede’ nin kabri Sinan Bey Mahallesinde Terakki Sokakta, bahçe gibi çevrili yerdedir. Yaptığımız incelemelerde kabrinin üstünde serbest olarak bulunan yazılı taşın bir parçasından anlaşıldığına göre isminin Ahmet olduğu kayıtlıdır. Ayrıca taşta 1139 hicri Recep 6 kaydı bulunduğuna göre Sinan Bey’den yaklaşık 200 yıl sonraki tarihlere geldiğinden bu kabrinde Sinan Bey’e ait olduğu kesin değildir. Yiğit Baba (Nikdih Baba ) – İnegöl – Yiğit Köyü Yiğit Köyünün bulunduğu yer, Osmanlı Devleti kurulduğu sırada Osman Gazi’nin silah arkadaşları tarafından zapt edilmiştir. O yıllarda Osman Gazi seksen askeri ile mezit boğazı yoluyla şimdiki Kınık k.yünün bulunduğu yere gelir. Maksatı bir baskınla İnegöl’ü ele geçirmektir. Osman Gazi’nin gelişini haber alan İnegöl tekfuru bir tuzak hazırlar. Hazırlanan tuzağı bir düşman askeri gizlice Osman Gazi’ye haber verir. Osman Gazi beklenmedik bir baskın yaparak düşmanı bozguna uğratır. Söylentiye göre kaçan düşmanlan kovalamak ve imha etmek için Osman Gazi’nin küçük kardeşi Yiğit Alp düşmanların arkasından at sürer. Yiğit Alp bugünkü Yiğit köyünün bulunduğu yerde harman kaya tekfurunun askeri tarafından şehit edilir. Arkadan gelen Osman Gazi’nin süvarileri düşmanı yenerler. Yiğit Alp’i şehit olduğu yerde toprağa verirler. Daha sonra buraya insanlar yerleştirilerek yeni bir köy kurulur. Bu köye Yiğit Alp türbesine izafeten Yiğit köyü adı verilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi
erzurum – asri mezarlığı Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi (1834-1916) Erzurum’da dünyaya gelir. Babası Bekir Efendidir. Ailesi keten bezi ticaretiyle uğraştığından, Ketencizade namıyla tanınır. Döneminin kurra hafızlarındandır Erzurum medreselerinde eğitim görür, icazetini alır ve uzun yıllar Ulu Cami İmam Hatipliğini yapar. Nakşibendi şeyhi Mevlana Halit Bağdadi ’nin Erzurum’daki ilk halifelerinden olan Tortumlu Hacı Feyzullah Efendi ’nin mürididir. Şeyhine bağlılık ve hayranlığını aşağıdaki dizelerle dile getirmiştir. Rüştü Veşta ezelden bu şeyhin hayranıyım. Miskinim biçareyim amma kulu kurbanıyım. Kapısında kelbiyim hem bende-i fermanıyım. Ruyuma bassın gelenler hak ile yeksanıyım. Bekreyak dilersen sende Feyzullah’tan Gel talep kıl kutb-i şeyh Feyzullah’tan. Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi Hac için Hicaz’a, oradan da İstanbul’a gider. Erzurum’un Rus işgaline uğradığı günlerde memleketine geri döner. Bilgin, hattat, mutasavvıf, hafız, düşünür ve şair bir şahsiyettir. Mevlidi ve Divanı vardır. Şehirde, birçok tarihi yer ve şahsiyetlerin kitabelerinde el emeği bulunmaktadır. Ketencizade vefatında Yetim Hoca’nın medfun bulunduğu Çürüklük mezarlığına defin edilir. Bilahare şehir düzenlemesi yapılırken Yetim Hoca ile birlikte oradan alınarak Asri mezarlığın girişte sağdan ikinci parseline nakil edilir. Herkese kitabe yazan Ketencizade’nin mezar taşında, günümüz yazım usulüyle sadece, Ketencizade Hacı Hafız Muhammed Rüştü Efendi Ruhuna Fatiha D. 1834 Ö.1916 bilgileri yer almaktadır. Erzurumlu Ketencizade Mehmet Efendi, Hızır Aleyhisselamı çok görmek isterdi. Her daim bu aşk ile yanıp tutuşuyordu, Dua ederek, bir gün görmeyi umuyordu. İçindeki bu arzu, gün geçtikçe büyüyor, Ketenci zade bunu hocasına soruyor. Hocam nasıl görürüm ben Hazreti Hızır’ı? Medet bana ya Hocam ruhum bulsun huzuru. Daha çok gençsin oğlum, mutlak bir gün olacak, Göreceksin Hızır’ı ruhun felah bulacak! Sabah namazlarını, her gün Ulu Camide, Kıl Rabbine dua et; umut kesme yine de. Mutlak cemaatle kıl, kırk gün böyle devam et! El açıp yaratana, isteğini beyan et! İnşallah kırk gün sonra Hızır’ı göreceksin, Allah nasip ederse murada ereceksin! Hocasının cevabı, çok mutlu etti onu, Sevinçten uçuyordu, tuttu evin yolunu. Her sabah namazını cemaatle kılıyor, Kavuşmak arzusuyla yanıyor yakılıyor. Otuz dokuz gün böyle devam etti dikkatli; Geç kaldı kırkıncı gün, geçmekte namaz vakti. Telaş ve pişmanlıkla Ulu Camiye koştu, Cemaat dağılmıştı, Ulu Cami bom boştu. Yüreğindeki acı, sanki yüzüne vurdu, Sabah namazı için öyle kıyama durdu. Bu kaçan bir fırsattı Hızır’ı görmek için, Dost bahçesinde açan güllerden dermek için. Aksakallı ihtiyar yaklaşıp selam verdi, Bakmadı ki yüzüne, önüne perde gerdi. Ketenci zade ile sohbette ısrarlıydı, Onunla konuşmanın bir yolu olmalıydı. Caminin karşısında, kalenin sur dibinde, Türbe var bilir misin kim yatıyor içinde? Fatiha okuyalım o mübarek ruhuna, Ebu İshak Hazrete ve onun ervahına. Asker arkadaşımdır o, mübarek bir kişi, Resulün sancaktarı, İslâm’ı yaymak işi, Hiç bakmadan yüzüne yanındaki faninin, Yürüyerek geçtiler karşısına caminin. Türbenin kapısından içeriye girdiler, Tazim ile eğilip, zata selam verdiler. Ebu İshak Hazretin aziz ve pak ruhuna, Tam kalbi selim ile okuyordu Fatiha. Hem Fatiha okuyor, hem de düşünüyordu, Muhakeme ederek kendi kendine sordu. Ölüm tarihi belli, kaç yüz yılı aşıyor, Asker arkadaşıysa, nasıl hala yaşıyor? Büyük bir heyecanla o zata doğru döndü, Yanında hiç kimsenin olmadığını gördü. Ne yana bakındıysa kimseyi bulamadı, O,Hazreti Hızır’ın farkına varamadı. Pişmanlığı böylece iki kat daha arttı, Bu, ne kadar önemli, bu, ne büyük fırsattı. Bilmeden sohbet etti hazreti Hızır ile, Şimdi o da kabrinde yatıyor huzur ile. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Haşiizade Şeyh Hacı Ali Efendi ( Hacı Haşıl Efendi )
erzurum – dutçu köyü Haşii-zade Şeyh Hacı Ali Efendi (1840-1910), ulemadan Hacı Hüseyin Efendi’nin oğludur. 1840 yılında Erzurum’da dünyaya gelir. Kadiri tekkesi şeyhidir. Genç yaşlarında dervişlik yolunu tutarak nefsiyle mücadeleye koyulmuş bir Hak aşığıdır. Hacı Haşıl Efendi ilk medrese öğrenimini amcası Ahmet Efendinin yanında almış olup daha sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin küçük evladı Şeyh Hacı Muhammed Şakir Efendi nin önce talebesi olur, sonra ona intisap eder ve müridi olur. Daha sonra Hacı Haşıl Efend i, Şeyh Hacı Muhammed Şakir Efendi ’nin vefatıyla Kadiri tekkesinin postuna oturmuş ve sayıları bilinmeyen müritleri ve öğrencileri olmuştur. Nakledilir ki, şeyhine olan sevgi ve bağlılığından adeta onun bir parçası haline gelir. Şeyhi ile oturur, şeyhi ile bakar, şeyhi ile söyler. Onun yolunun aşığıdır. Marifetname’yi yanından ayırmaz, bulunduğu ortamlarda hep onu okutur. Yanına gelenlerin hal ve ahvallerini anlar, onlara yasaklardan korunmaları için kurtuluş yollarını anlatır. Haşii-zade Hacı Ali Efendi edep timsalidir. Şeyhinin türbesi orada olduğu için, ömründe bir defa olsun, ayaklarını Hasankale’ye doğru uzatmaz. Sarhoş, Müslim, gayrimüslim demeden rastladığı herkesi irşat etmeye çalışmış, yerdeki bir karıncanın dahi incinmesine müsaade etmemiştir. Birinci Cihan harbinin zuhur edeceğini yirmi yıl önceden müritlerine haber verdiği söylenir. Vefatıyla Erzincankapı mezarlığına defin edilir. (Bilal veya Maksut Efendi mezarlığı. Bu günkü Kız Meslek Lisesi, askeri lojmanlar, ordu evi ve ordu pazarı mevkii). Bilahare şehir düzenlemesi sebebiyle müritlerince Tuzcu (Dutçu) köyüne nakil edilir. Hacı Haşıl Efendiden sonra posta oturan Haşii Zade Hacı Ebubekir Efendi, amcasının oğludur. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Baba Yatır Türbesi
denizli – uzun kaldırım cad ………….

Aşcı Yahya Baba
Edirne – 2. Beyazıd caddesi Doğum ve vefât târihi belli değildir. Hayâtı hakkında kaynaklarda bir bilgi yoktur. On beşinci asırda yaşamıştır. Tunca kenarında Sultan Külliyesinde aşçı başılık yapardı. Pişirdiği güzel yemekleri yiyip, yüce Allahü teâlâya şükreder; “Devâmı devlet nasîbi Cennet” diye duâ ederdi. Yemekten sonra sohbet ettiği zaman; “Vücudunu gıdâyla besleyen, şeklen pehlivan olur. Rûhunu Allahü teâlânın aşkı ile dolduran, gönülden evliyâ olur. Helâl lokma ibâdet ettirir, haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa, hüner başka açları görmektir.” buyururdu. Aşçı Yahyâ Baba sâdece insanları değil, bütün mahlûkâtı severdi. Her gün yemek dağıtımından sonra artan pilavı Tunca balıklarına dökerdi. Bir süre sonra oranın anbar memuru; “Her gün pilavlar Tunca Nehrine dökülüyor. Demek ki fazla geliyor. Verilen pirinç mikdârını azaltın.” diye emir verdi. Kilerci her gün artan pilav kadar az pirinç vermesine rağmen, her zamanki kadar pilav arttı. Aşçı Yahyâ Baba yine bu pilavı kepçe kepçe Tunca balıklarına serpti. Onlar yedikçe o doyuyordu. Her gün pirinç azaltılmasına rağmen sonuç değişmedi. Öyle oldu ki, durum pâdişâha aks etti. Sultan da denemek istedi. Kararlaştırılan günde bütün misâfirler yemeklerini yediler. Yemek yiyenler her zamanki misâfirden fazla ve pirinç mikdârından az olmasına rağmen pilav yetti ve arttı. Yahyâ Baba balıkların nasîbini nehre dökeceği sırada Sultan Bâyezîd-i Velî’nin; “Yahyâ Baba! Bu yaptığın isrâf değil midir?” demesi üzerine, binlerce balık başını sudan çıkarıp; “Sultânım! Devletin artığını bize çok mu görüyorsun?.. Senin devletinin ikrâmı sâdece insanlara mıdır?” dedi. Aşçı Yahyâ orada secdeye kapanarak rûhunu teslim etti. Onun büyüklüğünü anlayamayanlar, yaptıklarına çok pişmân oldular. Muhteşem bir cenâze merâsimi ile külliyesinin kuzey tarafındaki bahçeye defnedildi. Vücudunu Gıdayla besyelen Şeklen Pehlivan olur Ruhunu Allah-u Teala’nın aşkı ile dolduralım Gönülden evliya olur Helal lokma ibadet ettirir. Haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa Hüner başka açları görmektir Kaynaklar 1) Edirne Evliyâları; s.45 .
Vahdeti Osman Efendi
edirne – merkez – seyyidler mezarlığı Aslen Üsküp’lü olan Osman Vahdeti Efendi, İsmail Hakkı Bursevi’ye Üsküp’te görev yaparken intisap etmiş ve onunla birlikte Köprülü, Ustrumca ve Bursa’ya gitmiştir. Bir müddet İstanbul’da Osman Fazli-i İlahi’nin hizmetinde de bulanan Vahdeti, İsmail Hakkı ile beraber Magosa’ya Fazli’yi ziyarete gitmiş, vefatına kadar orada kalmış, cenazesinin yıkanmasına yardım etmiş ve cenazesini kıldırmıştır. Vahdeti, Fazli’nin oğlu Ali Dede ile birlikte Kıbrıs’tan İstanbul’a dönmüş ve daha sonra şeyhin tavsiyesine uygun olarak tekrar Bursevi’nin yanına gelmiştir. Osman Efendi’nin önemli bir hususiyeti de, İsmail Hakkı’yı·, şeyhi Fazli ile ilgili hatıratını kaydettiği Tamamü’l-Feyz’ı yazmaya teşvik etmiş olmasıdır. Halife olarak Edirne’ye gönderilmesi ve orada uzun süre kalması nedeniyle Edirneli olarak da şöhret bulan Osman Efendi’ye “Vahdeti” mahlası şeyhi İsmail Hakkı tarafından verilmiştir. Edime’de hem Celvetiyye adabı üzere irşadla hem de tedrisle meşgul olan Vahdeti Osman, Ramazan 1110/Mart 1698’de Hasan Sezayi-i Gülşeni ile kısa bir müddet birlikte bulunmuş, bu esnada aralarında büyük bir sevgi ve muhabbet husille gelmiştir. Bu muhabbetin etkisinden olacak ki, Vahdeti’nin başladığı nazmı Sezayi tamamlamış ve Divan’ına almıştır. Söz konusu bu nazın şöyledir: Bana sensiz yemek içmek haram-ender-haram olsun Firakınla geçen günler kıyam-ender-kıyam olsun Perişanlık diler dil kayd-ı zülfünde nice demdir Hevadarın olanlar sevdiğim ko bi-nizam olsun Fena gül-zarın servi durur ber-pa ayağ üzre Hakikat bağı servisin sana herdem hıram olsun Bana güldürme ağyan tecellinle beni güldür Nigah et bana ‘uşşakın içinde ihtiram olsun Dilersen yar ile vahdet koma ağyarı kalbinde Safa-yı Vahdeti tek bul Sezayi ihtimam olsun Vahdeti Osman Efendi, 1136/ 1724’te Edirne’de vefat etmiş ve Uzun Kaldırım’da Ayşe Kadın Hanı (Ekmekçizade Ahmed Paşa Kervansarayı) bitişiğindeki Seyyidler Kabristanı’na defnedilmiştir. İrtihallerine dair oğlu Senai bir manzume inşad etmiştir ki, o da şöyledir: Hükm iderdi dar-ı dehre ol Süleyman-ı zaman Misl ü manend ü naziri yoğidi kadan ka’a Böyle bir zat-ı mükerrem kutb-ı devran idi kim Gelmedi fevkinde bir er anın asrında şeha Salifü’z-zikrin kemalin anladın bildinse ger Cümle irfanında anın dere olundı bi-riya Bu Senai derd-mendi eyledi kaim-makam Gitdi (ler) ahbab u daye eylediler elveda Gülşeni Nazir İbrahim Efendi’nin, onun vefatına söylediği tarih ise şu şekildedir: Pişva-yı fazılan-ı Edrine gitdi hayf Eyleye ya Rabbi mesken lutfun ile cenneti Harf-i cevherdar ile tarihini didi Nazir Hu diyü ‘Osman Efendi içdi cam-ı vahdeti 1136/ 1724 Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Muhammed Buhuri Edirnevi
Şeyh Muhammed Buhuri Rumi-i Edirnevi, Ramazaniyye’nin Buhuriyye kolunun müessisidir. Kaynaklarda hakkında fazla malumat yoktur.Edirneli olduğu, 1039/1630690 tarihinde vefat ettiği Kıyık caddesindeki Bürüncükcü Molla Mustafa Paşazade Camii sahasında mihrab önüne defnolunduğu kaydedilmektedir. Tarikat silsilesi ise şöyledir: Şeyh Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/ 1616), Şeyh Mestçizade Ali Rumi Edirnevi (ö. 1030/ 1620), Şeyh İbrahim Necib Efendi (ö. 1036/ 1626), Şeyh Muhammed Buhuri ((ö. 1039/ 1629). Mezar taşına şu tarih yazılır: Cüneyd-i dehr Muhammed Efendi pir-i tarik Nice zaman olup irşad-ı mesnedinde mukim Meh-i sıyamda ‘azm eyledi bu faniden Cinanda ‘ıyd-ı visal-ı Hüda’dan ola besim Düşünce hake bir ehl-ifena dedim tarih İde Muhammed Efendi şemim-i ‘ıtr-ı ne’im Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Muzaffereddin Gazi
Kastamonu – sanat okulu caddesi üzerindeki hazirede Eski adiyle Muzaffereddin, yeni adiyle Saraçlar Mahallesi’nin Sanatokulu Caddesi üzerindeki yıkılmış Muzaffereddin Camiinin batı bitişiğindeki hazirede bulunmaktadır. Buradaki mezarlar arasında değişik üslupta ve diğerlerine göre farklı bir mezar vardır. Mezarın boyu 3,5 metredir. Baş ve ayak şahideleri bir metre kadar yükseklikte mermerden ve ön yüzleri çok köşelidir. 1244/1828 tarihli şehir haritasında burada cami ile hemen hemen aynı büyüklükte bir türbe binası ile batı bitişiğinde bir çeşmenin mevcut olduğu görülmektedir. Buna göre cami ile beraber türbenin de yıkılmış olduğu bellidir. Adı geçen cami, mahalle ve türbenin aynı isimle anılıyor olması bu mezarın Muzafereddin Yavlak Arslan’a ait olduğu intibanı vermektedir. Bu zat Çobanoğulları Beyliği’nin üçüncü hükümdarıdır. 1291-92 miladi yıllarında Kastamonu’da Moğollarla yapılan bir savaşta şehit olmuştur. Türbe ve camiin tarihi hakkında belge bulunmaması nedeniyle kesin birşey söylemek mümkün değildir. Bu güne kadar bu kahraman büyüğümüzün mezarının nerede olduğu tesbit edilememiştir. Tarihi belgeler vefatının bu bölgede olduğunu ve kabaca tarihini vermekle beraber mezarının yerini bildirmemektedir. Uzun yıllar bölgedeki Türk boy ve beylerinin liderliğini üstlenmiş ve bölgeyi ilim ve kültür açısından tezyin etmiş olan bu Türk büyüğü hiç de unutulacak bir şahsiyet değildir. Yukarıda temas edildiği gibi hem cami, hem mahalle ve hem de türbenin aynı isimle anılmasını tesadüfe bağlamanın anlamı yoktur. Bitişik camiin Muzaffereddin Gazi tarafından yaptırılmış olduğu vakıf kayıtları ile sabit olduğuna göre kendi yaptırmış olduğu camiin yanına defnedilmiş olması son derece tabiidir. Zaten halk yıllardır burasını Muzaffereddin Gazi Türbesi olarak ziyaret etmektedir. Maamafih, konunun uzmanlar tarafından daha ge niş boyutlarda araştırılması kültürümüz açısından faydalı olacaktır. (Rahmetullahi aleyh) Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Kadir Baba – Kilitbahir
çanakkale – eceabat – Kilitbahir Kadir Baba Tekkesi Kilitbahir ile Havuzlar Mesire Yeri arasında, eski Yıldız Tabyalarının denize bakan yüzü tarafındadır84. Boğazın güney ucuna hakim bir tepede bulunan tekkenin çevresinde birkaç yapı kalıntısı, mezarlar ve bir havuz vardır. Yapılış tarihi bilinmeyen yapı kare planlı, sekizgen tavanlı ve piramidal çatılıdır Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

Ece Baba Türbesi
Ankara – eceabat – beşyol köyü Eceabat ilçesi, Beşyol köyü sınırları içinde, Ece limanı mevkiinde yer alır. Köyün yaklaşık 4 km kuzeyinde Köy Deresi azmağının denize ulaştığı yerin hemen doğusunda kıyıda ve yamaçta çatı kiremit parçaları, yerleşim izleri ve seramik parçaları gözlemlenmiştir. Ayrıca mezar tuğlalarıda gözlemlenmiştir. Yerleşim izleri kıyıdan başlamak üzere 300- 400 m geriye yamaçlara kadar uzanmaktadır. Bu alanın batı bölümünde Ece Baba türbesi de bulunmaktadır. Türbe kiremit çanlı moloz taşlardan yapılmış, kare planlıdır. Ece Baba bölgenin fetih edilmesinde büyük yararlılıklar göstermiş Süleyman Paşa’nın komutanlarından mı, yoksa başka bir Ecebey mi bilinmez. Fakat bölge halkı tarafından saygı gören bir zattır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

Yedierenler – Çanakkale
çanakkale – merkez – kemel köyü Merkez Kemel köyü sınırları içinde Dedelik tepesi üzerinde bulunmaktadır. Mevki, köyün hemen üstünde, güney doğusunda bulunan yüksek tepededir. Kemel köylüleri buraya hayır tepesi de demektedir. Tepe Çanakkale boğazına ve çevresine hakim bir konumda bulunmaktadır. Tepe üzerinde betonla onarılmış altı adet mezar ve altıgen taşlarla muntazam bir işcilikle yapılmış bir mezar olmak üzere toplam yedi mezar bulunmakta ve tepe ismini bu mezarlardan almaktadır. Mezarların bir kısmı, bölgede Erken Osmanlı Döneminde sıkça görülen gömü tiplerindendir. Bu dönemde bölgenin saygın ve önemli kişilerinin mezarları, mezarlıklar dışında bölgenin yüksek tepelerine gömülürler, bu mezarlara dede mezarı olarak adlandırılırdı. Bu mezarların bulunduğu yerlerde çevre köylerin halkların hayırlar yaparak dualar ederlerdi. Kemel köyü tarafından bu alanda her yıl 6 Mayıs günü çevre köylerden gelen davetlilere yemeklerin verildiği ve du aların edildiği hayır törenleri yapmaktadır. Ayrıca bu alanda tepenin etrafında bazı duvar kalıntıları görülmektedir. Bu duvarlar olasılıkla antik bir dönemden olmalıdır. Artıca oldukça az sayıda Roma dönemi özelliği gösteren kaba seramik parçaları görülmüştür. Tepenin bölgeye hakim durumda olması antik dönemde de burada bir iskan bulunduğunu güçlendirir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

Develili Celal Baba
kayseri – develi – Ulu cami avlusu Celal Baba , Develi, Tufanbeyli, Kadirli, Kozan yörelerinde menkıbeleşmiş hikayeleri anlatılan ve veli olduğu kabul edilen ” Meczup Velilerden” mukaddes bir zattır. Celal Baba, ona dair bilgilerin çoğunu onunla ilgili anlatılardan edinebildiğimiz gizemli bir insandır. Ümmî bir zat olmasından dolayı yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. İnsanların “celal”inden çekindikleri, hiçbir zaman zavallı ve aciz durumda olmayan, tersine kimseye eyvallah etmeyen, mezar taşında yazdığı gibi “Allah’ın Mecnunu” dur. Bırakın birilerinin yardımına ihtiyaç duymayı, yanında kaldığı kişilere maddi yardımlarda bile bulunduğu belirtilmiştir. İnsanların dualarında adını zikredip “yüzü hürmetine” diye yakardıkları, sıkıntılarında darına yetişeceğine inandıkları bir velidir. Ondan korkmanın ötesinde, muhabbet besleyenlerin gülümseyerek hatırladıkları, kimi zaman bir çocukla atışır gibi gülümseyerek atıştıkları, parayla ve dünyayla ilgisi olmayan keramet ehli bir zattır. Celal Baba , edinilen nüfus kayıtlarına göre 1 Temmuz 1917’de Develi’de doğmuştur. Adı Celal Kındıra’dır. Baba adı Ali, anne adı Fatma’dır. Hiç evlenmemiştir. 11 Temmuz 1994’te Develi’de akrabası olmayan ancak ona ev sahipliği eden ve hizmetini gören Pembe Kapusuz’un (Kadir Özdamar, Sarıkız’ın Seyit olarak belirtir.) yanında hakka yürümüştür. Aynı anneden olma başka kardeşi yoktur ancak babasının ikinci eşi Nazife hanımdan olma 1932 Ankara doğumlu Osman isimli bir erkek kardeşi vardır. Kardeşi de 1997 yılında vefât etmiştir. Elde edilen bilgilere göre Celal Baba ’nın okuma yazması yoktur. Ama cezbe anında çok etkileyici, yarısı Arapça yarısı Türkçe dua ettiği Yrd Doç. Dr. A. Kadir Özdamarlar tarafından yazılan bir köşe yazısında belirtilmiştir. (Özdamarlar 5 Aralık 2017) İtikadi bağlamda Tufanbeyli’de görüşülen kişilerin anlattıklarına göre Hanefî bir mezhebe değil İmam Cafer’i merkez alan bir itikada mensuptur. Ancak Develi’de görüşülen kişiler ise Kadirî Tarikatı’nın Nâdirî kolunun kurucusu olan Muhammed Bilal Nadirî ’ye bağlı olduğunu belirtmektedir. Nitekim anlatılan kerametlerinin birinde; bir bebeğin adının “Bilal” konulmasını talep etmesi, başka bir kerametinde ise Gaziantep’te bir türbeyi ziyaret edeceğini belirtmesi Bilal Nadiri Hazretleri ’nin Gaziantep’in Nurdağı ilçesi Hamidiye köyündeki kabrini ziyarete gitmiş olma ihtimali düşündürmektedir. Celal Baba, adı gibi “celâlli” bir insandır. Genelde sinirli bir tabiatı olmakla birlikte sevdiği insanlara karşı çok müşfiktir. Sokakta yürürken kimi zaman söve saya giden, kimi zaman da evde kendi aralarındaki bir kavgada hanımına vurmaya çalışan kişinin aniden arkasından yumruklayıp “Onun ne suçu var da vuruyorsun!” diyerek kadını koruyan şefkatli bir zattır. Üstüne başına dikkat etmeyen, çoğu zaman toz toprak içinde kalan Celal Baba’nın üstünü başını değiştiren, yenilerini giydiren, hamama götüren pek çok kişinin etrafında bulunduğu belirtilmektedir. O, azametinden çekinilen, duasını almak içinse kendisine hizmet edilmeye çalışılan bir velidir. Celal Baba , ömrünün büyük bölümünü Develi’de geçirmiştir. Develi’de yaşadığı dönemde “Deli Celal”, “Keleş Ali’nin Celal” , Kadirli, Kozan ve Tufanbeyli’de ise “Pehlül Celal” ve “Celal Baba” olarak adlandırılmıştır. Develi’ye geldiği zamanlarda 35 gün, bazen bir hafta kalmış sonra bir ay, iki ay ortadan kaybolmuştur. Ona dair anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla sık sık Develi ilçesine bağlı Bakırdağı köyü tarafındaki Gezbeli Geçidi’nden Adana tarafına geçmiştir. Kadirli ve Kozan’da ”Uçan Celal” olarak anılmıştır. Celal Baba ile anlatılarının en sık karşılaşılan hadisesi Celal Baba’nın bir vasıtanın (otomobil, otobüs vs.) gidebileceği mesafeyi o vesaitten çok daha önce kat etmesi hadisesidir. Anlatıların birinde: Develi’den bir Hac Kafilesi Kabe’ye gitmek üzere iken Celal Baba da onlarla yolculuk etmek ister. Şoför, onu “meczup” olduğu için arabaya bindirmez. Kabe’ye vardıklarında Celal Baba’nın kendilerinin önünde ibadet ettiğini görürler. Bir başka hadisede, Celal Baba bir kadının pişirdiği köfteyi Kozan’dan Ankara’ya köfte soğumadan ulaştırır. Mekânı, olağandışı şekilde değiştirmesi ile ilgili pek çok anlatının bir kısmı da Celal Baba’ya verilen emanetlerin ya da mektupların ilgili şahsa adres belirtilmeden Celal Baba tarafından ulaştırılabilmesi ile ilgilidir. Örneğin Develi’den Gaziantep’e gideceğini söyleyen Celal Baba’ya teslim edilen asker mektubu kışta kıyamette sahibine ulaştırılır. Mektubu verirken Celal Baba’nın elinde onlarca mektup bulunur, o okuma bilmediği halde mektuplara bakmadan o mektubu bulup sahibine teslim eder. Onun verdiği cevabı da tekrar getirir. Kadirli yöresinde “Celal Baba, erenlerin postacısıydı.” denilmekte “Uçan Celal” şeklinde de anılmaktadır. Celal Baba’nın, zaman zaman mendil açıp para topladığı, topladığı paralarıysa sevdiği kişilere verdiği belirtilmektedir. Bu paraları alanlardan bir kısmı harcarken bir kısmı “bereket parası” diye cüzdanında ya da sandığında saklamıştır. “Celal Baba, bu paraları isteyen herkese vermez. Sadece gönlünün ısındığı kişilere verirdi.” denilmektedir. Bu paraları saklayanlarsa evinin bereketinin hiç azalmadığını belirtmektedir. Celal Baba’ya dair “bereket sağlama” anlatılarının biri: “Onu devamlı arabasıyla taşıyan Kozanlı bir şoför, Celal Baba arabaya bindiğinde arabanın yakıtının hiç bitmediğini, borçla aldığı arabanın borcunun nasıl olup da kapandığına anlam veremediğini, bunların da Celal Baba’nın bereketinden kaynaklandığını söyler.” şeklindedir. “Onu döven birinin o günden sonra boynunu tutamayan yarı felçli biri olduğu anlatılmaktadır.” “Bakırdağı’ndan Kadirli tarafına giden bir kamyoneti durdurmak istemiş. Adam durmamış. Daha ileri bir yolda yeniden karşısına çıkmış Celal Baba, yine durdurmak istemiş adam yine durmamış. Kadirli’ye vardığında yine karşısına çıkmış. “Elinin kazandığını, cebin görmesin!”demiş. Adam şimdi kazandığının bereketinin olmadığını bunun da Celal Baba’nın bedduasından kaynaklandığını söylüyor. Celal Baba’nın, Develi’deki yağmur dualarında muhakkak bulunan bir zat olduğu belirtilmektedir. Kendi gelmese bile hocaların: “Onun duası geçer.” düşüncesi ile yağmur dualarına katılmasını istedikleri biridir: “Elbiz’in yan tarafları eskiden harman yeriydi. Oralara duaya çıkılırdı. Celal Baba ceketini çıkarır tersine çevirir ve tekrar giyerdi. Elini kaldırır dua eder, aşağı doğru döndürürdü. Dudakları dua ederdi devamlı. O dualardan yağmursuz döndüğümüzüde pek hatırlamam.” Celal Baba’nın geçmiş ve gelecekten haberdar olmasına dair en ünlü anlatısı kendi mezar yeri ile ilgili olan ve ölümü sonrasına dair söyledikleridir. Kadir Özdamar’ın da bahsettiği bu hadise şöyledir: “Celal, bir gün bana dedi ki ‘Yaşar abi, ben Kadirli’de ölürsem orada mezarım hazır. Develi’de ölürsem de (caminin bahçesinde şu an kabrinin bulunduğu yeri göstererek) beni şuradaki mezara gömeceksiniz tamam mı, dedi. Biz geçiştirmek için “he, hı!”dedik. Çünkü o mezar dolu diye biliyorduk. Burası tarihi bir yer illa birisi vardır ki mezarı var burada diyorduk. Çünkü tamamen bir mezar olarak görünüyordu burası. Celal: “Yok burası boş. Burası benim.” derdi. Celal gidince merak ettik ve mezarı kendi elimizle kazdık. Burası için ‘Bu camiyi yapan usta düşmüş de ölmüş onun mezarıymış.’ denilirdi. Kazdık ama mezardan kemik vesaire çıkmadı. Dediği gibi mezar boş çıktı. Celal Baba, ben ölünce bir meczup olan Cücünlü Bekdeş beni yıkayacak demişti. Celal Baba bu vasiyet olayından kısa bir süre sonra hakka yürüdü. Biz yıkamak için toplandık. Cücünlü Bekdeş aniden geldi. “Çekilin, çekilin!” diye bizi etrafından kovdu. “Ben yıkayacam.” dedi. Güzelce yıkadı omzumuza alıp gelirken önümüzde yürüdü dua ede ede. Mezarının başına oturdu, bıdır bıdır birşeyler söyledi, gömülene kadar.” Celal Baba’nın kabri Develi Ulu Camii’nde minarenin dibindeki küçük kabristandadır. Yazılma tarihlerinin farklı olmasından dolayı olabilecek bir sebeple biri baş ucunda ve diğeri ayak ucunda olmak üzere Celal Baba’nın iki mezar taşı bulunur. Başucundaki taşta “Celal Kındıra, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, D. 1331ö. 11. 7. 1994” yazar, ayak ucundaki mezar taşında ise: “Allah’ın Mecnunu, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, 1918-1994” yazılıdır. Celal Baba, hayatta olduğu dönemde kendine mezar olarak iki yer belirlemiş ve ölümü gerçekleştiğinde bu iki yerden birine defnedilmesini vasiyet etmiştir. Bunlardan biri Kadirli’de bir mezar, diğeri Develi Cami-i Kebir diğer adıyla Ulu Camii bahçesindeki küçük kabristandır. Kadirli’deki mezar yerinin, Celal Baba oraya defnedilmese de kendini sevenlerce mezar ve ziyaretgah kabul edildiği belirtilmektedir. Ayrıca Tufanbeyli’deki Evci köyünde de Celal Baba’nın makamı bulunmakta ve sevenleri tarafından burası da ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Aşık Seyrani Bildirileri I. cilt , Develili Celal Baba üzerine bir araştırma , Emel Şimşek , Kayseri Büyükşehir Belediyesi

Şeyh Seyyid Ahmet Kumari Türbesi
kayseri – incesu – Kızılören köyü ile Omuzu güçlü zaviyesi arasında Moğol katliamından kaçarak 13. asır ortalarına doğru Kızılören Kasabası havalisine yerleşen es-Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin kabilesine mensup olan Şeyh Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri M.1400-1490 (Hicri 800-900) yılları arasında, o gün Kara Kilise bugün ise Boyun Kilise içi denilen yerde (Armutluk mevkisinde) yaşamış ve vefatını müteakip Kızılören’in güneyindeki Gökdağı eteklerinde şeyhliğinde bulunduğu zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin vefatına müteakip kabri üzerine bir türbe inşaa edilmiş ve bu türbeye çeşitli meşrutalar ilave edilmiştir ve yine bugünkü Armutluk ve çevresinde bulunan bazı tarlaların gelirleri de bu tekke ve bu türbenin giderleri için vakfedilmiştir. Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadiri ’nin torunları yörede Karakilise olarak bilinen Romalılardan kalma kiliseyi tekkeye çevirerek insanları irşada başlamış, Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri de zamanla bu tekkeye şeyh olmuştur. Bu Kadiri tekkesinde daima meskûn kimseler bulunmakta idi. Halkın irşâdı için çalışan Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri nin tekkesine ait çeşitli vakıf gelirlerinin olduğu ve arşivlerde kayıtlı olduğu belirtilir. Şeyh Ahmed ve Şeyh Mehmet isimli kimseler M.1440 tarihinde yine bu zaviyede hizmet görmüşler ayrıca bu kimseler ve aileleri padişahın fermanıyla avarız vergisinden muaf tutulmuşlardır. Şeyh Ahmed Kumari’nin vefatından sonra kimlerin tekkenin şeyhliğinde bulunduğu, kesin olarak tespit edilememiş ise de, yine arşiv vesikalarından Şeyh Ahmed’in veya Şeyh Mehmet’in veya Şeyh Budak’ın veya Kızılören’de yaşayan diğer bir Şeyh Ahmed’in tekkenin başında bulunduğunu öğrenmekteyiz. M.1698 (H.1110) tarihinde Şeyh Ahmed Kumari Tekkesinde Hacı Abdi isimli biri ve ondan sonra ise M.1708 (H.1115) senesinde Seyyid Üveys isimli diğer bir kişi tekkenin şeyhliğinde bulunmuştur. Ayrıca Seyyid Hazretlerinin vakfının kayıtlarından Seyyid Ahmed Kumari Hazretlerinin çocuklarının vakfın tevliyetinde bulunduğunu ve buradan hisse aldıklarını öğrenmekteyiz. Zamanla Şeyh Ahmed Kumari Hazretlerinin kabri hariç türbesi, tekkesi, bunların meşrutaları ve vakıf arazileri ortadan kalkmıştır. Hakkında rivayet edilen kerametlerden biri şu şekildedir: Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri, tarlasını sürerken rivayete göre ormandan gelen bir arslanı çifte koşardı. Yaklaşık 500 yıldır yöre halkı darda kaldıklarında, kuraklığa ve salgın hastalıklara müptela olduklarında, ihtiyaçlarının karşılanıp dualarının kabul edilmesi için onun kabrine gidip dua ederler. Hazretin adının halk arasında Kumarı olarak anılmasına karşın aslen Kumalı olduğu düşünülmektedir. Kumalı Hazretlerinin hangi tarihte yaşadığı tam olarak bilinmemesine rağmen, halk arasında anlatılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile olan menkıbeleri gözönüne alındığında 1600’lü yıllarda yaşamış olduğu kanaatine varılmaktadır. Hakkında anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ordusuyla İncesu’ya uğrar ve burada bir cami, kervansaray, han, hamam vesaire dükkânlardan oluşan güzel bir külliye yaptırır. Bir ara ordusu ile şimdi “saz” diye bahsettiğimiz geniş düzlüğe gelir ve burada Kumarı Hazretlerine bir haber salarak “Şeyhim, bu gün ordumun tüm iaşesi sana aittir” der. Zira o zamanlar tüm Karataş nahiyesi Kumarı Hazretlerine dirlik olarak verilmiştir. Kumarı Hazretleri eline bir uruplağa bulgur, bir kaşık yağ, biraz tuz, birazda baharat alarak ordunun yanına gelir. Elindekileri gören Paşa “Sen bizimle alay mı edersin Şeyhim, neye yetecek o elindekiler?” deyince, Şeyh “siz orasına karışmayın, kazanları kurun Paşam” diye cevap verir. Kazanlar kaynamaya başlar Şeyh Hazretleri kazanların başına geçer, elindekileri Yaradan’a dua ederek kazana atar. Onca kazanda sular kaynar, yemekler pişer tüm orduya verilir ancak hazretin getirdiği bir uruplağa bulgur hâlâ tükenmemiştir. Kara Mustafa Paşa artık şeyhdeki sırrı anlamış erenlerden olduğunu sezmiştir. Ona keramet göstermesi için bir dilekte daha bulunur. “Şeyhim, benim atım yalnızca filik arpa yer, bana bu arpadan bulabilir misin?” der. Filik arpa “baharda büyüyen, yeni başak veren arpa” demektir. Mevsim güz olduğu için bu arpayı o esnada Anadolu’da bulmak imkânsızdır. Şeyh hazretleri buna da “peki” der ve “biraz bekleyin getiriyorum paşam” diyerek oradan ayrılır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ise elinde birazcık arpa ile gelir ve atın önüne atar. Bu azıcık arpadan tüm atlar yer ancak yine de arpa tükenmez. Şeyhteki keramete hayran kalan Paşa “Şeyhim arpayı getirdiniz ama çok oyalandınız” diye sırra vâkıf olmak ister. Kumalı Hazretleri ise gülümseyerek “insaf Paşam! Filik arpa bu mevsimde yalnızca Şam’da bulunuyordu, oradan getirdim” diye karşılık verir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Battal Gazi – Kayseri
Kayseri – Battalaltı semti – Battalgazi camii Kayseri’nin Battalaltı semtinde Battal Gazi adına yapılmış, eski bir tarihe sahip olap bir türbe bulunmaktadır. Orada yattığı söylenen Battal Gazi, tarihi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, O daha çok efsanevi ve menkibevi kjşiliği ile şöhret bulmuş ve halk arasında bu yönüyle benimsenip anlatılagelmiştir. Battal Gazi’nin 717-740 yılları arasında İslam ordularının komutanı olarak Bizans üzerine seferler yaptığı ve bunların birinde şehit düştüğü bazı tarihi kaynaklarda zikredilmektedir. Bugün aynı zamanda mescid olarak da kullanılan türbe, çeşitli dilek ve maksatlarla ziyaret edilmektedir. Özellikle asker ana ve babaları, oğullarının askerden sağ şalim dönmesi için buraya gelerek dua etmektedirler. Dilek sahipleri, türbenin arkasındaki mihrap çıkıntısının üzerine üç taş alıp atmakta, bu taşlardan biri düşmediği orada kaldığı takdirde, dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Hz. Ali’nin, Battal Gazi türbesinin bulunduğu semtte, yaslanarak oturduğu ve sırtının iz bıraktığı söylenen bir kaya vardır ki, bu kaya da kutsal olarak bilinip ziyaret edilmektedir. Battal Gazi Camisinin kuzey-doğu cephesine bitişik olan türbenin beşik tonoz örtülü alt katı günümüze gelebilmiştir. Zeminden üç basamaklı merdivenle inilerek batı kenarı ortasına açılmış dikdörtgen kapı açıklığı ile girilmektedir. Alt kat yaklaşık dikdörtgen planlı, üzeri sivri beşik tonozla örtülüdür. Zemini beton ile kaplı bu mekanda sanat ve tarih değeri olmayan sanduka bulunmaktadır. Dışta üst örtünün üzeri çimento ile kaplanmış ve ortasında havalanmayı sağlayan bir delik bulunmaktadır. Üst katının orijinalinde tonozla örtüldüğü ve eyvan tipinde olduğu düşünülmektedir. Yapı kesme taş malzeme ile inşa edilmiştir. Dışta siyah renkli ve büyük ölçekli taşlarla 1.35 m. genişliği bulan duvar yapılmıştır Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Ali Baba – Akkoca Sultan Türbesi
Ankara – Höbek köyünün manevi kurucusu kabul edilen Ali İsevi (Ali İsari – Ali Baba – Akkoca Sultan ) Medine’de uzun süre kadılık görevinde bulunduktan sonra Moğol istilası sonucu önce Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’de bir süre müderrislik yapmış, ömrünün son zamanlarında ise Höbek’e yerleşmiştir. Akkoca Sultan burada bir tekke kurmuş, tekkeyi XVI. yüzyıla kadar köylülerden Höcekoğulları ailesi işletmiş, XVII. yüzyıldan sonra ise tekkenin yönetimi, Tekkenişinoğulları’na geçmiştir. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik 13 Aralık 1925’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren kanunun uygulanmasıyla tekke Ali Yağmur’un (1879-1940) yönetiminde iken kapatılmıştır. Tekke kapatılmadan önce burada ihtiyaç sahipleri için günde üç öğün yemek çıkarılmakta, öğle yemeği vaktinde tarlada, bağda çalışmak zorunda olanlar içinse azık verilmekteydi. Ayrıca, köyde Tekkenişin ailesine ait “Büyük Oda” denilen yerde kış aylarında, genellikle kasım ayından başlanarak köyün erkekleri toplanır, yatsı namazından önce ya da sonra Dudu Kuşu (Tûtî-nâme), Battal-name, Siyer-i Nebi gibi kitaplar okunurdu. Sohbet aralarında kahve ya da şerbetler içilir, bu ortam bahar ayı gelip yeniden köy işleri başlayana kadar devam ederdi. Uzun bir tarihi geçmişe sahip olan köyde nesilden nesile aktarılan sözlü kültürün izlerini hâlâ görmek mümkündür. Efsaneleşmiş olayların, Ali Baba menkıbelerinin yanı sıra ne zaman söylendiği dahi bilinmeyen bazı şiirler günümüze kadar gelmiştir. Ali Baba türbesi Höbek köyü camiinin güneybatısına bitişik bir konumda bulunmaktadır. Mimari herhangi bir özelliği bulunmayan türbenin giriş kapısı caminin içindedir. Rivayete göre, Ali Bab a’nın yedi çocuğu ve üç kardeşi varmış. Ali Baba’ nın kardeşlerinden biri Çukurova’da kalmış, diğer ikisi de Höbek köyüne gelerek burada çiftçilikle uğraşmaya başlamışlardır. Anlatılanlara göre, bir sene çok buğday yetişmiş, üç kardeş çekmekle bitirememişler. Şu anda Mollahacı köyünde medfun olan Ali Baba’nın kardeşi, kendi buğday hissesinden bir kısmını “Nasıl olsa ben bekarım, fazla buğdaya ihtiyacım yok” diyerek gizlice Ali Baba’nın hissesine ilave eder. Ali Baba da kendi payından bir kısmını gizlice kardeşinin hissesine ekler. Bunun üzerine Molla Hacı , “Ben kendi yerimi kendim bulayım” diyerek Höbek’ten ayrılır ve şimdiki Mollahacı köyüne yerleşip burada evlenir. Daha sonra sık sık kardeşini ziyarete giden Ali Baba ‘nın kendinden yaşca büyük olmasına rağmen niçin hep kendisinin kardeşini ziyarete gittiğini soran çocuklarına şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır “Kardeşimin ailesi sert mizaçlıdır, bu sebeple o ziyaretime gelemiyor, o halde ben onu ziyaret etmeliyim”. Bunu duyan çocukları babalarının gururlu ve kibirli biri olmayıp ne derece alçak gönüllü bir kimse olduğunu anlarlar. Ali Baba ‘nın çocuklarından birisi ”Baba, senin gibi olabilmek için ne yapmamız gerekir?” diye sorduğunda, onun şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır: “Şu oturmuş olduğun köyde seni taşlasalar, kafam gözünü yarsalar bile onlara karşılık vermeyip hoşgörü ile davranmalısın”. İşte bu öğüt nesilden nesile intikal ederek etkili olmuştur ki, şimdiye kadar Höbek köyünde herhangi bir cinayet olayına rastlanmamıştır. Ali Baba ile ilgili birçok keramet anlatılmaktadır. Bunlardan bazılarını halkın anlattığı şekilde burada zikretmek yerinde olacaktır. Savaşlardan birinde köyün bütün erkekleri askere alınmıştır. Ali Baba arpa tarlasında çalışırken, askerler onu da alıp harbe götürmek isterler. Ali Baba askerlere ”Komutanınıza selam söyleyin, köyde yaşlı bir kimse olarak sadece ben varım’ ‘ diyerek gelmek istemediğini belirtir. Buna rağmen komutan Ali Baba ‘nın getirilmesini ısrarla ister. Askerler tekrar geldiğinde Baba onlara şöyle der: “Öldürdüğünüz düşman askerlerinin gırtlaklarını kesip bakınız, hepsinin boğazında arpa kılçığı bulacaksınız. Size güle güle” der. Bunun üzerine komutan Ali Baba ‘nın getirilmesi isteğinden vazgeçer. Ancak savaş dönüşünde söylenilenin olduğu gibi çıkması üzerine, komutan Ali Baba ‘nın iyilikle getirilmesini emreder. Askerler köye girerken silahlarını yakın bir yerde bırakırlar. Ali Baba ile geri döndüklerinde silahlarının birer yılana dönüşmüş olduğunu görünce, korku ve hayret duyguları içinde onun büyüklüğünü anlamış olurlar. Höbek köyü camisinin altından kaynayarak çıkan su, Ali Baba’nın kerameti olarak kabul edilmektedir. Bu su ile tuvalete girilmez, gusül abdesti alınamaz. Nitekim, ‘Büyük Hoca’ denilen bir zatın babası bu suyun ayağını, tuvaletin pisliğini alıp götürmesi için kendi tuvaletine bağlamış, ancak gece rüyasında Ali Baba “Benim suyumu tuvalete verme yoksa seni helak ederim” demiş. Bunun üzerine o da suyun ayağını hemen değiştirmiş. Ali Baba’nın diğer bir kerameti de köyde davul çaldırmayışıdır. Ali Baba , Höbek köyünde, hangi sebeple olursa olsun davul çaldırmaz. Bu konuda bir takım denemeler, hem de kasıtlı denemeler olduğundan ve her defasında böyle yapmak isteyenlerin bir felaket ve sıkıntı ile karşılaştıklarından bahsedilmektedir. Özellikle de buna örnek olarak şu olay anlatılmaktadır. Bu köyden Felahiye’ye bir gelin giderken oğlanın babası, davulcuya “Sen çal, ne olacaksa bana olsun” demiş. Davulu çalmaya başlayınca, gelin şiddetli bir şekilde hastalanmış, ayakları tutmaz hale gelmiş ve üstelik davul da ilk vuruşta patlamış. Bunun üzerine davulcu düğün sahibine, “Ben çalamıyorum, davulu al sen çal” demiş. Gelini daha sonra doktorlara götürmüşlerse de artık o, bir daha eski haline dönememiş ve yürüyememiş. Köyde şimdiye kadar hiçbir cinayetin işlenmeyişi de onun önemli kerametlerinden biri olarak anlatılmaktadır. Bu köyde şimdiye kadar adam öldürme hadisesinin olmadığı ve bu olaya Ali Baba ‘nın izin vermediği ve vermiyeceği inancı hakimdir. Nitekim, anlatıldığına göre bir defasında tarla konusunda çıkan bir tartışma sırasında taraflardan birinin sabrı taşmış ve tabancasını çekip hasmını öldürmek istemiş, fakat tabanca bir türlü ateş almamış. Bunun üzerine kendinden daha güçlü olan hasmı, tabancayı elinden alarak oradaki bir horoza sıkmış, silah patlamış ve horoz oracıkta ölüvermiş. Bu olay üzerine iki hasım, bu köyde adam öldürülemeyeceğini anlayarak barışmışlar. Buna benzer olaylardan bir tanesi de şöyle cereyan etmiştir: Bir gün köylülerden birisi komşusunu arkadan habersizce bıçaklamak ister. Bu amaçla birçok kez eline bıçağını alır ve hasmına vurmak ister. Her defasında eli bir karış yukarıda kaldırır ve bir türlü bıçağını hasmına saplayamaz. Adamın haberi olup da “Ne yapıyorsun” deyince, artık adam işi şakaya getirerek, “Seni korkutmak istemiştim” diye cevap verir. Camiden halı çalmak isteyenlere mani oluşu: Höbek köyü camisi gece gündüz açık durur. Zira Ali Baba ‘nın camiyi her türlü tehlikeye karşı koruyacağına inanılmaktadır. Nitekim bununla ilgili olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır; Caminin devamlı açık bulunduğunu öğrenen hırsızlar, buradaki kıymetli halıları çalmaya karar verirler. Bu maksatla camiye girerek halıları toplamaya başlarlar. Bu esnada caminin kapısı üzerlerine kilitlenir. Köyden birilerinin geldiğini zanneden hırsızlar, halıları bırakıp çıkmak isteyince kapı açılır. Halılarla çıkmak istediklerinde kapı tekrar kapanır. Sabah namazı vaktine kadar böylece uğraşan hırsızlar, sonunda bitkin bir şekilde elleri boş olarak oradan uzaklaşırlar. Ali Baba türbesinin üzerini tamamen kapattırmaz. Nitekim türbenin üzerindeki bacayı, kar ve yağmur içeri yağmasın diye kaç kere kapatmışlarsa da her defasında sabah olunca buranın üzerinin açılmış olduğunu görmüşler ve bunun üzerine bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmemişlerdir. Köyde yol yapmak isteyen dozerin arızalanması da Ali Baba’ya izafeten anlatılmaktadır. Köyün yolunu yapmak için gelmiş olan Karayollarına ait bir dozer. Ali Baba türbe-camisinin köşesinden bir taş kopartır. Bunun üzerine dozer arızalanır, bir buçuk ay orada tamir dilemeden kalır. Sonunda yetkililer dozeri öylece alıp götürürler. Ali Baba türbesini Türkiye’nin her yerinden ziyaret etmeye gelirler. Bilhassa çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olabilmek için buraya gelip kurban keserler, dua ederler. 13-15 sene çocuk sahibi olamamış olanlar bile buraya gelirler. Nitekim bu durumdayken bile burayı ziyaretten sonra çocuk sahibi olanlardan bahsedilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Höbek Köyü Yer Adları Üzerine bir inceleme , Ömer Yağmur

Hacı Mehmed Zülali Efendi
Mevlana halid Bağdadi hz nin halifesi eskişehir – odun pazarı kabristanı Hacı Mehmed Zülali Efendi (k.s.), Nakşibendi tarikatına men sub Eskişehir’in gönül sultanlarından biridir. Hayatları hakkında elimizde fazla bilgi bulunmamakla beraber günümüze ulaşan eserleri ve sözlü rivayetler vardır. Kızları Hatice Hanım’ın torunu Bahri Dede’nin hayatta iken sevdiklerine anlattığı sözlü rivayetlere göre; Mehmed Zülali Efendi ‘nin ailesi günümüzde Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarında Belov denilen beldeden Eskişehir’e gelmişler. Mehmed Zülali Efendi ; aşağıda bahsedeceğimiz kendilerinin istinsah (kopya-çoğaltma) ettiği Reşahat’ın son sayfasına yazılan “Zülali Efendi Belovi Mevleviden…” notundan Buhara’ya bağlı Belov beldesinde doğduğu anlaşılıyor. Doğum tarihlerini de bilmiyoruz. Ancak yine Reşahat’ın orjinal metninin 297. sayfa kenarına kendilerinin yazdığı; ”…hizmet intihabıyla meşgul Mehmed Zülali, otuz dokuz tarihinde (1239) Şam-ı Şerif’de, mürşidi’s-sakaleyn, Hazreti Mevlana Şeyh Halid Zülcena heyn , hizmetlerinde iken…’ diye devam eden notdan 1239/1823-24 yıllarında tarikat erkan ve adabını tahsil için Şam’da bulunduğunu öğreniyoruz. Bu yılları en düşük ihtimalle gençlik yılları kabul edersek 15-16 yaşlarında olması gerekir. Buradan hareketle 1807- 1808 yıllarında bu aleme teşrif ettiklerini söyleyebiliriz. Torunları Bahri Dede Efendi’nin anlattıklarından; Mehmed Zülali Efendi ‘nin dedesinin isminin Şıh Abdullah olduğunu ve Buhara’da “Sakinler Medresesi” müderrisliğini ifa ettiğini öğreniyoruz. Hacı Mehmed Zülali Efendi , tarikat erkan ve adabı tahsili için Şam’da Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin daire-i saadetlerin de bulunmuşlar. Bahri Dede: “Dedem Zülali Efendi, Mevlana Halid Hazretleri yanında fazla kalmayıp Nakşibendi-Halidi tariki üzere icazet almış. Böyle kısa sürede icazet alınca, tekkede yıllardır bulunan bazı dervişler şaşırmışlar. Dervişlerin merakı Meulana Halid Hazretlerine malum olunca bir sohbetlerinde ihvanına “Eskişehirli buraya geldiğinde gönül lambasının camı, gazı ve fitili hazırdı. Biz sadece onu uyandırdık” buyurmuş. Mehmed Zülali Efendi , muhtemelen icazet aldıktan sonra Hacca giderek Hac görevini de ifa edip Eskişehir’e dönmüşler. Eskişehir Orta Mahalle Temettuat Defterinde, 1845 yılında Hacı Kayyumoğlu Molla Mehmed ismiyle 16 numaralı hanede ikamet etttiği ve attarlık mesleği ile uğraştığı kayıtlıdır. Reşahat’ın ilk kapak altı sayfasına yazılan: “iş bu kitab-ı müstetab, Eskişehir’de sakin, Attar el-Hac Zülal Efendi rahmetullah’ı aleyh rahmeten vasıa Hazretlerinin Reşahat-ı Şerifi’dir” notu da bu bilgiyi teyid etmektedir. Malum olduğu üzere “attar” güzel koku ve şifalı bitkiler satılan yere ve satanlara deniyor. Mehmed Zülali Efendi hastalara tıbbi bitkilerden ilaç da yapmaktadır. Özel arşivimizde bulunan hazrete ait bu konudaki üç eserden, onun farmakoloji ilmine de aşina olduğunu görüyoruz. Eserlerde; hangi hastalığın hangi ilaçlarla tedavi edileceğine ve bu ilaçların nasıl yapılacağına dair bilgiler bulunmaktadır. Orta Mescid Hacı Mehmed Zülali Efendi, attarlık mesleğinin yanında, Eskişehir ve çevresinde Tarikat-ı Nakşibendiye-i sevdirmeye çalışmışlar. Bu dünya aleminde kaldığı süre içerisinde maddi hastalara maddi ilaçlar, manevi hastalara da manevi ilaçlar sunarak hastaların ve taliblerin derdine derman olmuşlar. Odunpazarı semtinde bulunan Orta Mescid (günümüzde Orta Cami) aynı zamanda Zülali Efendi ‘nin şeyhi olduğu Nakşibendi dergahıdır. Bu konuda günümüze ulaşan sözlü rivayetlerin yanı sıra, Orta Cami minare kitabesini yazan kişi olarak “el-fakır Zülali” imzası bunu doğrulamaktadır. Ayrıca cami zemininde kayma olduğu için “2013 Eskişehir Türk Dünyası Kültür Ajansı Kalıcı Eserler Daire Başkanlığı” tarafından Orta Cami temellerine kadar söküldü. Günbegün biz zat takip ettiğimiz söküm esnasında; caminin kuzey tarafında bulunan girişin sağ ve sol tarafındaki odalarda üzerleri sıva ile kapatılmış ocak, kitaplık ve gömme dolap yerlerinin açığa çıkması söylediklerimizin doğruluğunun en güzel işaretiydi. Fatma Hanımefendi ile izdivac eden Hacı Mehmed Zülali Efendi’ nin Hatice ve Mustafa isminde iki çocuğu vardır. Bereketli bir ömrün ardından 1900’lü yılların başında sevenlerini gözyaşları içinde bırakarak irtihal-i dar-ı beka eyleyen Hacı Mehmed Zülali Efendi ‘nin kabr-i şerifleri Eskişehir Odunpazarı Kabristanı’ndadır. Himmetleri hazır ruhu şad olsun. Eserleri Müntehab-ı Terceme-i Reşahat : Hacı Mehmed Zülali Efendi tarafından istinsah edilen ve özel bir kütüphanede bulunan eser; aynı sayfada orijinal metin ve transkrip edilmiş şekliyle “Reşahat” adıyla 2013 yılında yayınlandı. Divan: Güldeste demek daha doğru olur. 392 sayfadır. Zülali Efendi’nin kendi şiirlerinin yanısıra değişik dıvanlardan alınmış şiirler vardır. Siyah kapak (çizgili deftere kaplanmış) 16x10cm. ebat larında olan eserin başlangıç kısmında ayeti kerimeler ve hadis-i şerifler yazılıdır. Eser günümüz harflerine çevrilmiş olup yayına hazırlanmaktadır. Zübdetü’r-Resailil-Farikiye ue Umdetü’l-Mesôcili’s-Sufiye : Milli Kütüphane 26 Hk 23/1 arşiv kaydında bulunan eser Arapçadır. İstinsah tarihi 1269 (1851) yılı olan eser üzerinde tercüme ve yayına hazırlama çalışmaları devam etmektedir Tasavvuf Risalesi: Molla Mehmed Murad Efendi’nin “Tasavvuf Risalesi”nin şerhidir. Arapça olan risale, Milli Kütüphane 26 Hk 994 Arşiv numarasında kayıtlıdır. 11 varak olan eserin ilk varağı eksik tir. Tercüme edilmiş olup, yayına hazırlanmaktadır. Cami’us-sahih : Sahihu’l-Buhari adıyla da bilinir. Kastalani’nin Buhari şerhinin birinci cildidir. Milli Kütüphane 26 Hk 1 arşiv nu marasında kayıtlı olan eser, Mehmed Zülali Efendi tarafından 1278/1860 yılında intinsah edilmiştir. Bugüne kadar değişik yayınevleri tarafından yayınlanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

Samut Bali
Ankara – güdül – kavaközü köyü Türbesi, Güdül ilçesinin Kavaközü Köyü, Mezarlık mevkiindedir. 1530 lu yılların kayıtlarında “Samut Baba Zaviyesi” olarak geçmektedir. Samut Bali Zaviyesi’nin zaviyedarlığı ile ilgili H. 1146 ( 1733) tarihli bir beratta, Samut Bali’nin 16. asırdan önce yaşadığı anlaşılmaktadır. Türbe içinde dört mezar bulunur. Mezarlardan baştan ikincisinin altında 40 cm. eninde 100 cm. derinliğinde “cevherlik” olarak nitelendirilen ve içinden toprak alınarak şifa niyetine kullanılan bir hücre bulunur. Başta bulunan mezarın baştaşında balık sırtı motiflerine, tavan çıtaları üzerinde ise üç adet eski yazıya rastlanır. Yazının okunabilir kısmında Samut Bali Hazretleri’nin, Hazreti Ömer soyundan geldiği anlaşılır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Kaygusuz Abdal – Beypazarı
Ankara – beypazarı – kabaca köyü Beypazarı ilçesine bağlı ve şehir merkezine 16 km mesafede olan Kabaca Köyü’nde ”Kaygusuz Abdal Türbesi” bulunmaktadır. Tasavvuf tarihimizde önemli bir yeri olan Kaygusuz Abdal’ın asıl adı ”Alaaddin Gaybi” dir. Ondördüncü yüzyıl sonu ile onbeşinci yüzyılın birinci yarısında yaşayan, Teke ili Alaiye Sancağı Beyi’nin oğludur ve Horasanlı gazi-dervişlerden Abdal Musa hazretlerinin mürididir. Menakıbnamelerde “dil-güşa sahibi Kaygusuz Baba Sultan (k.s.) Alaiye Sancağı beğinin oğlu idi’; “Alaiye Sancağı Begi oğlu Gaybi Beg” ve “Gaybi’nin babası Alaiye Sancağı Begi” ifadeleriyle zikredilir. “Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi”‘ne göre Gaybi Beg, Abdal Musa Hazretlerine şöyle intisab eder: Teke İli Alaiye Sancak Beğinin oğlu Gaybi Beğ, on sekiz yaşında iken, tevabilerinden bir kısım kişilerle ava çıkar. Beğzade bir tepe üzerinde avlanırken, bir ahu görür. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Beğ, onu görünce hemen tirkeşinden bir ok çıkarıp, kirişe kor, nişan alır ve oku atar. Kirişten çıkan ok, ahunun sol koltuğu nun altına saplanır, fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi Beğ de ardına düşer. Ahu’dan durmadan kan akar, Gaybi Beğ de onun kaçışına bakar. Ciddi bir şekilde onun üzerine at sürer. Dağlar, vadiler geçip nihayet bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi Beğ de arkasından dergaha girerek dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergah, velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürid ve muhib olub kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı veçhile hizmet ederlermiş. Ona bağlıymışlar. İşte geyiğin ve Gaybi Beğ’in girdikleri dergah bu imiş. Dervişler Gaybi Beği görüp karşıladılar ve atının dizginini tutup: – “Buyurun, ziyarete geldünüz ise aşağı inün” dediler. – “Buraya oklanmış bir ahu geldi, o benüm şikarumdur, nice oldı, onı bana getirün” dedi. Dervişler de: – “Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedük” dediler. Gaybı Beğ: – “Hiç dervişler yalan söyler mi, niçün inkar idersinüz? Ben ahuyu kendü gözümle gördüm, buraya gelüb içerü girdi” dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: – “Bizüm haberimüz yok, bilmiyoruz” dediler. Beğzade, bu durum karşısında hayli melul ve perişan oldu. Bir müddet öyle kaldı. Acep bu ahu nice oldı, nereye gitdi? Bunlardan gayri kimünle söyleşsek” diye düşünürken, dervişler dergaha doğru dönüp: – “Sultanum! Alaiye Sancağı Beği oglu Gaybi Beğ, buraya gelüb bizden şikar taleb ider”, dediler. Bu esnada, zaten durumu içeriden dinleyen sultan: – “Onu benüm katuma getürün, gelsün ben ona cevab vireyüm” dedi. Dervişler Gaybi Beğ’e: – “Sizü, erenler gelsün diye buyurdılar. Hem ziyaret kılasun, hem de kifayetlü cevab alasın” dediler. Gaybi Beğ de sultanın bu hitabını işitdi ve hemen atından aşağı inerek: – “N’ola varalum, o mübarek cemalüni görelüm, ellerini bus idüb, hak-i payüne yüzümüzi sürelüm” dedi. İçeri meydana girdi, sultanı gördü, hemen eğilerek selam verdi, ileri yürüyüp elini öptü, alnını yere koyup, hak-ı payine yüzünü sürdü. Daha sonra geri çekilip, karşısında el kavuşturarak ayakta durdu, Seyyid Abdal Musa hazretleri, onun selamını izzetle aldı: – “Hoş geldünüz oğlum, safa geldünüz, kadem getürdünüz. Gönlün, dilegün ne dür, dile bizden, söyle işidelüm bilelüm” dedi. Gaybi Beğ, keyfiyet-i hali beyan etti. Vakıayı olduğu gibi anlattı. Sultan: – “O ahu, neden senün şikarun oldı?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Sultanum! Ben onı ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koşdum. Çok menzil aldı, yorıldı, güç ile buraya geldi” cevabını verdi. Sultan: – “O okı görince bilür misin?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Bilürem sultanum!” dedi. Abdal Musa: – “Bak imdi, gör okunı” dedi. Kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Beğ, bakıp gördü ki, attığı ok, Sultan Abdal Musa’nın koltuğuna saplanmış duruyor. Meğer bu geyik suretinde görünen, bu asitanenin şeyhi Abdal Musa Sultan imiş. Beğzade, bu durumu görünce pek pişman oldu, utandı; bir vakit korku ve heyecanından kendine gelemedi. Kendine gelince hemen sultanın elini öpüp, ayağına baş koydu, özür diledi, tazarru veni yaz eyledi. Abdal Musa da koltuğunun altındaki oku çıkarıp, Gaybi Beğ’in önüne koydu ve şöyle dedi: – “Dergahumuzda, itiza ehline lutf u ihsan kapusı her zaman açukdur. Biz geçdük suçundan, bir dahi böyle etmeyesün, her gördüğün cana ok atmayasun”. Beğzade pişmanlık duydu. Aklı başına gelince Abdal Musa’nın hizmetine alınması için tazarru ve niyazda bulundu: – “Sultanum! Bendenüzi hizmetünüze layık görüb, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm”. Sultan şöyle karşılık verdi: – “Oğlum! Bu erenler yalına gitmeklige mutlak mücerredlik gerekdür. Sonum düşünme yüb sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür. Zira kim, bu yol, ince, sarf biryoldur ve bu yolun derd ü belası, mihnet ü cefası boldur ve bu tanka giren kişi kadir oldugı denlü elden gelen işi men itmeye. Halkdan kendüsine her ne cefa gelürse sabreyleye ve Cenab-ı Hakk’dan ne bela nazil olursa kendüsine ganimet bile, feryad kılmaya, incinüb melfil ve mahztın olmaya. Hakk Ta’fila Hazretleri’nün, her işde bir hikmeti vardur. Mesela dünya ve ahiret, Cehennem ve Cennet, gice ve gündüz, kış ve yaz, gam ü şadı, ağlamak ve gülmek, tagvesahra,yokuş veinişhepbiribirinün mukabilidür. Senün pederün birsancak begidür. O sana riyazatı çekmeğe rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumuza gel. Gönlünede danış ki, sonra peşiman olmayasun”. Begzade: – “Sultanum! Benüm pederüm sizsünüz. Burada kaldıguma razı olmazsanuz, bent gayri yire gitmem ve bu asitaneyi terk itmem. Gelmek var, gitmek ve dönmek yok” dedi , Bu müşavereden soma Abdal Musa, bir halifesine buyurdu: – “Gaybi Beğ’ün başını tıraş idün”. Bu emir üzerine, onu tarikat usulünce tıraş ettiler, taç ve hırka giydirdiler, beline kemer bağldılar. Daha sonra asitanet-i saadet de yer gösterip, bır posta oturttular. Gaybi Beg de bu post üzerıne çıkıp iki diz üzerine, erkan üzre oturdu. Fakr libasını kabul edüp, dünyadan el etek çekdi, her şeyden uzak kalıp Hakka tevekkül kıldı. Beğzade’nin yanında bulunan refakatçiler, ahunun arkasından yalnız başına giden Gaybi Beğ’i kaybetmişlerdi. Dağları, ovaları, sahraları, tamamiyle aradıkları halde onu bulamamışlardı. Nihayet hizmetkarlardan biri kan izini takibederek asitane-i saadete geldi. Kapıdan içeri baktı. Gördü ki Beğzade buradadır. Hemen, diğer yol arkadaşlarına durumu haber verdi: – “Gaybı Beğ’i burada buldum, gelün” dedi. Bunun üzeri’ne ne kadar atlı varsa hepsi asitane’ye geldiler. Atlarından inip asitane kapısından meydana girdiler. Orada Beğzade’yi gördüler. Beğzade atından ve donundan feragat etmiş, bir post üzerinde oturuyordu. Selam verip, durumu Gaybı Beğ’den sordular. Gaybı Beğ de vakayı olduğu gibi anlattı. Maiyyetinin tereddüdünü izale maksadıyla: – “Bundan sonra benim babam Abdal Musa Sultan’dur. Siz bana dahi idemezsünüz. Hemen at ve tumanumu alup benden fariğ olun!” dedi. Bunun üzerine maiyeti de bu emre uyarak atını ve elbiselerini alıp, babası katına, ‘Alaiyye Sancağı Beğ’i nezdine geldiler. Bevvablar, Gaybi Beğ’in atını ve elbiselerini görüp kendisini göremeyince şaşırdılar: – “Gaybi Beğ avdan geri dönmedi, gaib oldı, hiç görünmez. Nerede ve ne halde olduğını bilmeyüz” dediler. Zaten merak içinde bulunan Alaiyye Sancağı Beğ’i bu konuşmaları içeriden duydu. Aklı başından gitti. Bu esnada kulları başına geldi. Durumu tafsilatıyla onlardan sordu: – “Hani oğlum Gaybi nice oldı? Sizünle beraber gitmiş idi, neyledünüz?” dedi. Onlar da Beğzade’nin durumunu gördükleri ve Gaybi’den duydukları şekliyle baba sına anlattılar. Menakıbname’nin devamında bundan sonraki olaylar anlatır. Alaiyye Sancağı Beği, oğlu Gaybi’nin bir derviş olup, Abdal Musa Tekkesi’nde kaldığını işitince ciğeri yanar. Oğlunun kurtarılması için Teke Beyi’nden yardım ister. Teke Beyi askerleriyle Abdal Musa Dergahı’na yürüdüysede “Dur Dağı” denilen yer de Hazretin kerametiyle perişan olur. Daha sonra Alaiyye Beyi, Abdal Musa’nın velayet ve keramet sahibi olduğunu anlar ve Hazreti dergahında ziyaret eder. Kısa sürede Abdal Musa’nın teveccühüne nail olur. Dervişliği beyzadeliğe değişen Gaybi’ye Abdal Musa: “Gaybi, kaygudan reha buldun; şimdiden sonra Kaygusuz oldun” buyurur. Bundan sonra Gaybi “Kaygusuz Abdal” olarak anılır. Kaygusuz Abdal, şeyhi Abdal Musa’nın uzun süre hizmetinde bulunduktan sonra şeyhinin emri üzerine 1397-98 yılında Mısır’a gider ve bir dergah açarak, irşad faaliyetlerini yürütür. Daha sonraki yıllarda Hacca gider. Hicaz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Anadolu’ya gelir. 1424-1430 yılları arasında Rumeli’ye geçerek irşad faaliyetlerini sürdürür. Rumeli’den Anadolu’ya gelir. Bir görüşe göre de Mısır’a döner. Genel kabul ise Anadolu’ya dönerek şeyhinin dergahına yani Elmalı’nın Tekke Köyü’ne geldiğidir. 1444 yılında Abdal Musa Tekkesi’nde vefat eder. Mezarı da buradadır. Bir rivayete görede Alaaddin Gaybi’nin mezarı Mısır’da “Mukattam Dağı’nın taşlarına oyulmuş mağaranın dibinde” olduğu ve Arapların ona “Şeyhü’l-Magarevi” dedikleridir. Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda manzum ve mensur eseri mevcuttur. Eser lerinde ‘Alay/ Alai”, “Kaygulu”, “Kul Kaygusuz’: “Sarayı”, “Miskin Kaygusuz” ve “Miskin Sarayı” gibi mahlaslar kullanmıştır. Menakıbname’de “Kaygusuz Baba’: “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Sultan” ve “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilir. Yapılan araştırmalarda muhtelif mecmualarda şiirleri ve “Gevhername” ile “Minbername” gibi küçük mesnevileri neşredilmiştir. Eserlerinden bazı ları şunlardır: Divan, Gülistan, Mesnevi-i Baba Kaygusuz, Gevhername ve Minbername. Mensur eserleri ise Budalaname, Kitab-ı Miğlate, Vücudname, Sarayname, Dil-güşa ve Risale-i Kaygusuz Abdal. Kaygusuz Abdal Türbesi: Kabaca Köyü Mezarlığı’nın yanında bulunan türbeye dar ve toprak yolla ulaşılmaktadır. Türbe, bir tepeciğin düzlüğünde ve bahçe içindedir. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve kubbe ile örtülüdür. Kubbenin üzerine piramidal formlu kırma çatı yapılmış ve oluklu levhalarla ör tülmüştür. Duvarlarında düzgün yonu taşı, kaba yonu ve moloz taş kul lanılmış, dış cephe sonradan sıvanarak badana yapılmıştır. Piramidal çatı, cephe duvarları üzerine boydan boya uzanan kalın kirişler üzeri ne oturtulmuştur. Güney cephede iki, batı cephede bir küçük pencere bulunmaktadır. Kuzey cepheye sonradan yapılan bir sundurmalı bir odadan geçilerek kuzeybatı köşesinde yekpare taştan yuvarlak kemerli, dar ve basık giriş açıklığından küçük bir sahanlığı geçerek ikinci bir yuvarlak kemerli açıklıktan sonra türbeye girilir. Kare plandan kubbeye geçişte beden duvarlarına indirgenmiş yuvarlak kemerli tromplar görülür. Ayrıca yuvarlak kemerli sade bir sembolik mihrabı vardır. Duvarlar ve kubbe alçı sıvalıdır. Türbe içinde on mezar bulunmakta ve sonradan yazılan Türkçe kitabeler konulmuştur. Mezar kitabelerine göre “Pr Muhammed” (Kaygusuz Abdal), Kaygusuz Abdal’ın hanımı “Fatıma Ana’; oğulları “Emir Sultan’; “Şah Abbas”ve “Kamber Sultan’; kızları “Zekine Ana’; “Şehriban Hatun” ve “Ümmügülsüm Ana”dır. Duvarlara ve kubbe kasnağında görülen kalemişi süslemeler sonradan yapılmıştır. Hatai çiçeklerle çevrili çok kollu yıldızlardan müteşekkil maldalyonların içinde ‘ Allah” (c.c.), “Muhammed” (s.a.v.), “Ebubekir (r.a.) , Hz. Ömer (r.a.) , Hz. Osman (r.a.) , Hz. Ali (r.a.) , Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) yazılıdır. Ayrıca duvarlarda ve kubbe kuşağında ayet, hadis ve dua metinleri görülür. Kaygusuz Abdal adına yapılan bu makam türbenin Osmanlı tahrir ve vakıf belgeleriyle Ankara Salnamelerinde adı zikredilmez. Türbe yapı tekniğine göre ondokuzuncu yüzyıl özelliği göstermektedir. Kanaatimizce bu türbe, bir makam türbe veya bu bölge de önceki devirlerde yaşamış ve zaviyesi bulunan ama günümüzde adı bilinmeyen bir Türkmen dervişine ait olabilir. Çünkü Hudavendigar ve Ankara tahrir defterlerinde adı geçen lakin günümüzde yeri bilinmeyen çok sayıda zaviye bulunmaktadır. Bazı rivayetlere göre de bölgede yaşayan “Bayrami” dervişlerine ait olabileceğidir. Bayramı kaynaklarında adı zikredilmesi gerekirdi. Bu sebeble bu görüş çok zayıf bir ihtimaldir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Zağnos Mehmed Paşa
Balıkesir – Zağnos Paşa camii K………….

Yavuz Er Sinan Türbesi
istanbul – fatih – yavuz selim – yavuz er sinan camii Fatih Sultan. Mehmed Hazretlerinin Mîr-i Alem yani Alay komutanlarındandır. Unkapanında Ragıp Gümüşpala Caddesi uzerindeki Sağrıcılar Camiini yaptırmıştır. Kabri caminin mihrabı önündedir. Adı Yavuz Sinan Çelebi olup Evliya Çelebi büyük dedesidir. Yavuz Sinan Çelebi İstanbul fethinden sonra Unkapanı kalesi muhafızlığına tayin edilmiş, bir fermanla akşam ezanında kale kapıları kapanır, ne kimse içeri, ne de dışarı çıkabilirmiş. Bir akşam Fatih Sultan Mehmed Han kıyafet değiştirerek teftişe çıkmış ve miadından sonra kale kapısından içeri girmek istediği ve bunda ısrar ettiği halde Yavuz Sinan Çelebi, “padişah emri olduğundan kat’iyyen giremezsin” demesi üzerine Fatih Sultan Mehmed Hazretleri kendisinin padişah olduğunu güç bela kabul ettirip içeri girer ve Yavuz Sinan’a: — Sen ne yavuz er imişsin! hitabında bulunur. Bundan sonra Yavuz Er Sinan lakabıyla ün salmıştır. Mutlu askerlerden olan Yavuz Er Sinan’ın kitabesinde: Hu dost! Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kapucularından merhum Yavuz Er Sinan ruhu için Fatiha. Sene: 725 tarihi yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Tuz Baba
istanbul – beşiktaş tuz baba camii Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tuzcu Başısıdır. Büyük veillerden olup Tuz Baba diye şöhret bulmuştur. Beşiktaş, Uzunca Ova Caddesi, Tuz Baba Cami-i şerîfinin girişinde sağ tarafta, caddeye üç penceresi olan türbesinde medfundur. Kabrinin caddeye bakan duvarında Sultan III. Selim çeşmesi vardır: Çeşmesinin içinde tuz vardır. Halk nazar için alıyor, camiye girişte de hacet penceresi vardır. Türbe çok temiz ve bakımlıdır. Tuz Baba’nın ayakucunda tuz öğüttüğü değirmem hala duruyor. Tuz Baba İstanbul fethine katılmış Ni’me’l-Ceyş’dendir. İstanbul muhasarası esnasında askerin yemeğine koyacak tuz bulamayınca ordunun ileri gelenleri büyük bir heyecanla toplanmışlar, tuz meselesini kara kara düşünürken, Tuz Baba birdenbire yanlarına gelmiş ve: ‘’Ordunun tuzunu ben bulacağım’’ demiş. Orada bulunanlar birbirlerine bakakalmışlar. fakat aynı azim ile ; ‘’Siz endişelenmeyin. Ben size şimdi tuz getireceğim. Yalnız bana ruhsat verin’’ demiş. «Peki ruhsat sizindir.» «Öyleyse bana bir taş havan getirin hele.» Güzel bir havan getirilmiş ve çadırın ortasına konmuş, taş havanı kucağına almış ve yerden toprakları alıp havanın içine koymuş, bütün kuvvetiyle toprakları dövmeye başlamış, her vuruşta toprağın rengi değişiyor, toprak un gibi, tuz gibi oluyormuş, nihayet topraklar billur gibi tuz olmuş. Bu iş taa fetih gününe kadar devam etmiş. Rufaî tarikatına mensup olan bu yüce insanın kerameti Fatih Sultan Mehmed Hazretlerine ulaşmış, koca Fatih bu yüce zatı pek merak etmiş ve huzuruna çağırtıp: — İsmin nedir? diye sormuş. — Halil Sultanım. — Öyleyse Tuzcu Başımsın. Var git, bildiğin gibi tuz yap. Ordu senden tuz bekliyor. Fetihten sonra şimdiki türbesinin olduğu yere çekilmiş ve vefatına kadar burada zikirle, şükürle ömrünün sonuna kadar yaşamıştır. Vefatında çok sevdiği bugünkü türbesinin yerine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Şeyh Osman Niyazi Efendi
rize – güneyce – Kolekli ( kurtuluş ) köyü Gümüşhanevi halifelerinden, mürşid, gönül mimarı. Karadeniz bölgesinden şeyh Efendi olarak tanınan Osman Niyazi Efendi, 1828’de Rize’nin Varda Kolekli (şimdiki Kurtuluş) mahallesinde doğdu. Babası Sipahizade Molla Hüseyin Efendi’dir. Çocukluğunda hafızlığını tam bitirmeden, bir süre çobanlık yapmıştır. Rivayete göre, bir gün çobanlık yaparken hatiften (gizliliklerden): “İlim tahsiline yönel, bu işler sana göre değil” şeklinde sesler duyar. Korku içinde ana tarafından dedesinin evine sığınır. Ve bir süre dışarı çıkmaz. Kısa bir zaman sonra İstanbul yolcusu olur. İlim ve irfan tahsili için İstanbul’a giden Osman Efendi, İstanbul’un meşhur şeyhlerinden Ahmet Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerine intisap eder. O’nun terbiyesinde yaklaşık 25 yıl pişer. Seyrü sülukü devam ederken Arapça ve dini ilimler de tahsil eder. Kabataş Fındıklı’daki camide görev yaptı. İstanbul’da iken tarikat mensubu arkadaşlarıyla birlikte iki veya üç defa hacca gitmiştir. Şeyhi Gümüşhanevi hazretleri, halifelerinden Hasan Hilmi Efendi’ yi, İzmit Adapazarı bölgesini irşad göreviyle Geyve’ye gönderirken, Osman Niyazi Efendi’yi de Karadeniz bölgesini irşad etmek için memleketi olan Rize’ye gönderdi. (Yaklaşık olarak 1879-1880 yılları). Nakşi halifesi olarak köyüne, Varda’ya dönen Şeyh Efendi, Varda Büyük Camii Medresesi müderrisliğini ve caminin imamlığını üslendi. Tarikat faaliyetlerine de burada başladı. Düzenli olarak Ramüzü’l-Ehadis ve fıkıh dersleri okuttu. Çocuklara temel dini bilgiler öğretmek için emrine yardımcı bir hoca da verilmiştir. Bir süre sonra Şeyh Efendi, buradan ayrılıp doğduğu mahalle olan Kolekli’ye geçti. Burada, günümüze kadar gelen ahşap cami tekkesinin inşasına başladı. Yapılan camiye resmi berat verilerek, Şeyh Efendi’ye de caminin hatiplik vazifesi verilmiş ve camide Cuma namazı kılınmaya başlanmıştı. Caminin inşası beş altı sene sürmüş ve 1888’lerde tamamlanmıştır. Şeyh Efendi’nin, 01 Nisan 1909’da vuku bulan vefatına kadar geçen 14 yıl, her sene bu tekkede halvet yaptırmıştır. Halvetler üç ayların ilki olan Recep ayının ilk Cuma (Regaip Kandili) gecesi başlar, 40 gün devam ederdi. Halvetlere, doğu Karadeniz bölgesinin hemen bütün şehirlerinden, Erzurum, Bayburt, hatta Tekirdağ ve Adapazarı’ndan bile gelip girenler de vardı. Halvete girenler arasında şeyhlik mertebesine yükselmiş, hilafet almış, hatta bizzat Gümüşhanevi’nin terbiyesinde yetişmiş zevat da vardı. Halvete giren müridler, bu süre içinde oruç tutar ve caminin içinde kalırlardı. Halvet bitiminde, çevre bölgelerden gelen din adamları, tarikat erbabı ve çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle bir dua merasimi yapılırdı. Halvetlere iştirak edenlerin sayısı oldukça yüksektir. Mesela, Şeyh Efendi’nin vefatından bir yıl önce, 1908 yılı üç aylarında tekkede halvete girenlerin isim listesinin toplamı 86 kişidir. Kaynaklar bu listedeki isimleri, adresleriyle birlikte tek tek yazar. Binası ve imkanları mütevazı olan bir köy tekkesi için bu, oldukça yüksek bir sayıdır. Ayrıca bu sayı, Şeyh Efendi’nin şöhreti, itibarı ve tekkeye gösterilen yoğun ilginin açık bir delilidir. Vakıf Kütüphaneleri Müfettişliği Şeyh Osman Niyazi, Gümüşhanevi hazretlerinin önde gelen halifelerindendi. Gümüşhanevi, kurmuş olduğu yardım sandığındaki sermaye ile, tahsis edilen 500′ er altınlık vakıflarla İstanbul, Rize, Bayburt ve Of’ta, on sekiz bin ciltlik, dört ayrı kütüphane kurmuştu. Osman Niyazi Efendi, İstanbul’un dışındaki kütüphanelerin mütevelliliğini ve müfettişliğini de üslenmişti. Ayrıca kendi tekkesinde de bir vakıf kütüphane tesis etmişti. Böylece İslami ilimlerin her tarafa yayılması hedeflenmiş oldu. Yaygın olan rivayetlere göre Şeyh Osman Niyazi Efendi İstanbul’da iken II. Sultan Abdülhamid’in kızı (veya cariyesi) sara hastalığına yakalanmış ve uzun bir süre şifa bulamamıştı. Özellikle saralı hastalar için nefesi etkili olan Şeyh Efendi’nin okuması neticesinde iyileşince padişahın iltifatına mazhar olmuştu. Varda’ya dondükten sonra da saraydan kendisine tebrikler gelirdi. Bu şöhreti dolayısıyla İstanbul’a gidiş gelişlerinde veya kütüphaneleri teftiş için yolculuğa çıktığı zaman Rize Mutasarrıfı tarafından uğurlanır ve karşılanırdı. Halen Güneyce beldesinin ortasında kalan tarihi taş köprünün yapımı için Şeyh Efendi hazineden yardım almıştı. Ayrıca yaptırdığı tekkenin yanındaki çeşme için gelecek suyun, çevrede ilk defa kullanılan madeni borular da resmi tahsisatla gelmiştir. Şeyh Efendi’nin halk arasında hala yaygın şekilde dolaşan kerametleri, ağırlıklı olarak “Tayyı mekanla, yani uzun mesafeleri kısa bir zaman içinde kat etmekle” alakalıdır. Yanında bulunan kişiye: “Gözünü kapa, ayağıma bas ve sırtıma çık” der ve birkaç dakika sonra gidilecek uzak mesafeye intikal edilirmiş. Anlatılan hadiselerden biri Hicaz’dan Anadolu’ya, bir diğeri ise köyden yaylaya kısa zamanda intikal şeklinde gerçekleşmiştir. Ayrıca yukarda II. Abdülhamid Han ile ilgili anlatılan hadise gibi, ruhsal hastalıkları (mahalli tabirle sara marazı) okuyarak iyileştirmede özel bir mahareti vardı. Okuyarak iyileştirme konusuyla alakalı üç kitap yazmıştır. Vefatı ve Türbesi Şeyh Osman Niyazi hazretleri, Kolekli’de yaptırdığı cami tekkenin yakınına defnedilmeyi vasiyet etmişti. Fakat vefat ettiği zaman (1 Nisan 1909) Güneyce Büyük Camii’de müderris ve iman olan halifelerinden Çaykaralı Hacı Ferşad Efendi, şeyhinin defin yeri ve ziyaretçilerin rahatı açısından Büyük Camii’nin arkasındaki mezarlığa defnedilmesini daha uygun gördü. İleri gelenlerin de muvafakatiyle buraya defnedildi. Tekfin ve tedfin işlerini bizzat Hacı Ferşad Efendi yaptı. Cenaze namazını da o kıldırdı. Üstü demir kubbeli açık türbesi ise Samsunlu bir müridi tarafından daha sonra yaptırıldı. Şeyh Efendi’nin türbesi o günden beri bir ziyaret yeridir. Nakit mirasını halifelerinden Karadere müderrisi Hacı Mahmud (Gani Ömer) Efendi taksim edip varislerine dağıttı. Şeyh Efendi, üç defa evlenmiş ve ikisi erkek, sekizi kız on çocuğu olmuştur . 1945’te Güneyce ilçe olunca, kaymakamlık Şeyh Efendi’nin de medfun olduğu Büyük Camii’nin arkasındaki mezarlığı resmi toplantı ve merasim yeri (hükümet meydanı) yapılması için mezarların kaldırılmasına karar verdi. Bu karar halk tarafından büyük bir tepki ile karşılandı. Bunun üzerine bir gece yollar jandarmalar tarafından tutuldu. Mahalledeki evlerden dışarıya çıkmak yasaklandı. Ve Şeyh Efendi’nin kabri tahrip edildi. Ertesi gün varisleri ve sevenleri, mezarı, toprağı ve demir şebekesiyle birlikte Kolekli’deki şimdiki yerine cami ve tekkenin bitişiğine nakletti. Böylece Şeyh Efendi’nin vasiyeti de 37 yıl sonra, yerini bulmuş oldu (1946). Aynı yıl Büyük Camii imamlığına tayin edilen Kuduz Hoca , Şeyh Efendi’nin eski mezar yeri ayaklar altında kalmasın ve yeri belli olsun diye, eski kabrin üzerine bir çam fidanı dikmiştir. O devirlerde din adamlarına, Kur’an okutanlara, Müslümanlara, bunların değer verdiği, saygı beslediği her şeye, hakaret etmek, işkence yapmak moda haline gelmişti. Kimse milleti, milletin fikir ve düşüncelerini kale almazdı. Bu karanlık devrin, ulaştığım son günlerinde biz neler gördük neler!… Bu cümleden olarak ufacık bir örnek: Konumuz olan Şeyh Osman Niyazi hazretlerine hürmeten, ı913’te Şeyh Efendi’ye izafeten Varda köyünün adı “Hacı Şeyh köyü” olarak değiştirilmişti. Bahsettiğim o tek parti döneminde ise köye verilen o isim kaldırıldı ve değiştirildi!.. Şeyh Efendl’nln mezar taşında şu ibare yazılıdır: Hüve’l-Hayyu’llezi La yemut (Allah diridir, O ölmez) Basiretle nazar eyle makamı ilticadır bu Huzur et kalbine cana ki makbul Hüda’dır bu Tarik-ı, Nakşibendin rehnüması Ziyaüddin Ahmed’den Hilafet tacını giymiş reis-i evliyadır bu Ederdi zahir u batın müzeyyen ilm u irfanla Harim-i kudsiyandır varis-i hem enbiyadır bu Tarikat-, aliye-i Nakşıbendiye-i Halidiye Meşayıh-ı kiramından şeyhu’l-meşayıh Arif-i billah el-Hac Osman Niyazi Efendi Hazretlinin ruh-i şerifine El-Fatiha, (1909) Güneyceli Mustafa Kara’nın Ebced hesabıyla Şeyh Efendi’nin vefatına düştü ü iki ayrı tarih kıtası da şöyledir: Osman Niyazi idi Halidilerin piri Güneyce’de yaşadı iyte bu gönül eri Üçler geldi söyledi ufulüne bir tarih ”Osman Halidi ah vah” Cennettir şimdi yeri. (1909) *** Garip kaldı hey dostlar Kolekli’deki dergah Uçtu Osman Niyazi diyerek Allah Allah.. . Geldi üçler söyledi vefatın tarihini, Gönüllerimiz mahzun “Göçtü şeyhu’ş-Şuyuh ah” (1909) *** Şefaatlerini dileriz! Amin, amin!.. Şeyh Efendi’nin Halifeleri Şeyh Efendi’nin bilinen meşhur dört halifesi vardı. Bunlar aynı zamanda müderristirler. Halidi Nakşi geleneğine uygun olarak uzun yıllar müderrislik, imamlık, vaizlik yapmış, Arapça, İslami ilimler ve Ramuzü’l-Ehadis okutmuşlardır. Birçok talebe ve ilim adamları yetiştirmişlerdir. Hem ilim, irfanlarıyla hem de manevi şahsiyetleriyle çevrenin en büyük alimlerindendi. O zamana göre dördü de Oflu idi. Şimdiki şekliyle ikisi Oflu, birisi Çaykaralı, birisi de Hayratlıdır. ikisi Güneyce medresesinde müderrislik yapmıştır. Şöyle ki: 1. Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal): Çaykara’nın Holaysa (Yeşilalan) köyündendir. Asıl adı “Ferşadzade İbrahim Hakkı”dır. Varda medresesinde , müderrislik yapmıştır. 1866-1929 yılları arasında yaşamıştır. 40 yıl kendi köyünde müderrislik yaptı. 2. Hacı İlyas Efendi: 1865-1950 yılları arasında yaşamış, Hayrat ilçesinin Hüdez (Güneşalan) köyünden, Nuhoğlulları’ndandır. 45 yıl aralıksız müderrislik yaptı. Bir dönem Varda medresesinde de müderrislik yaptı. Müftülük yapan birçok öğrencileri vardır. 3. Hacı Ahmed Efendi (Ôztürk): 1861-1958 yılları arasında yaşadı. Of’ un Mapsino (Gürpınar) köyündendir. Vefatına kadar köyündeki medresede müderrislik yapmıştır. Hayatın hakkında ileride malumat verilecektir. 4. Mahmud Efendi (Ganiömerzade): 1830-1930 yılları arasında yaşadı. Of’ un Zisino (Bölümlü) köyünde doğdu. Rize’nin Karadere medresesinde 32 yıl müderrislik yaptı. 1887’de, 74 öğrencisiyle, o yıllarda Rize bölgesinin en büyük ve en çok talebeye sahip medresesi olarak şöhret buldu. 1916’de Ruslar’ın bölgeyi işgaline kadar müderrisliğe devam eden Gani Ömer, ölümüne kadar kendi köyünde imamlık, ders okutma ve irşad hizmetlerine devam etmiştir. Güneyceli Şeyh Osman Niyazi Efendi’ nin vefatından sonra, Bayburt, Çufaruksa ve Rize’deki Gümüşhanevi vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğine ve müfettişliğine, onun halifelerinden müderris Hacı Ferşad Efendi (1886-1929) tayin edilmişti. İstanbul’daki merkez Gümüşhaneli Tekkesi’nin zengin kitaplığı, 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine, Süleymaniye Kütüphanesine devredilmişti. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Şeyh İbrahim Fahreddin Efendi
İstanbul – Fatih – Cerrahi tekkesi Tam adı İbrahim Fahreddin Şevki olan Fahreddin Cerrahi, 1885 yılında İstanbul’da Nureddin Cerrahi Asitanes’inde Rızaeddin Yaşar Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Daha dokuz yaşındayken Cerrahi Asitanesi şeyhi ve amcası olan Yahya Galip Efendi tarafından kendisine arakiye tekbirlenmiştir. Fahreddin Cerrahi, Fatih Camii dersiamlarından Hafız Fazıl Efendi’den Arapça, Hamzavi -Melami kutbu Abdülkadir Belhi ‘nin müntesibi Fazlullah Rahimi’ den Farsça, Eyüp Özbekler Tekkesi Şeyhi Akili Efendi’ den de Mesnevi eğitimi almıştır. Fahreddin Cerrahi, bunların yanında zamanın önemli hattatlarından Filibeli Ahmed Arif Efendi ‘den sülüs ve nesih öğrenmiştir. Seyr-i sülükünü tamamlayan ve babasından Cerrahi hilafeti alan Fahreddin Cerrahi , önce Üsküp’te Koçana Dergahı’nda, ardından da İstanbul Fatih’te Şeyh Hüsameddin Dergahı’nda şeyhlik yapmıştır. 1913 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine, Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesi’ne şeyh olmuştur. Fahreddin Cerrahi, Nureddin Cerrahi Asitanes’inin 1925 yılında tekkeler sırlandığı sıradaki son resmi şeyhidir. Ancak bu tarihten sonra Fahreddin Cerrahi, tekkenin imalathane olarak kiraya verilmemesi için çaba sarf etmiş ve sonunda müzeler müdürlüğüne devredilmesini sağlamıştır. Böylelikle günümüzde tasavvufi geleneklerin sürdürüldüğü “Türk Tasavvuf Musikisi ve Folkloru Araştırma ve Yaşatma Vakfı”nın temelleri atılmıştır. Soyadı kanunu ile Erenden soyadını alan Fahreddin Cerrahi, sağlığında dergahta kendisine bir mezar kazdırmış ve orada halvete girmiştir. 1966 yılında Hakk’a yürümesi üzerine burada sırlanmıştır. Kendisinden sonra yerine halifesi Muzaffer Ozak geçmiştir. Fahreddin Cerrahi’nin ailesi halen tekke nin harem dairesinde ikamet etmektedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Nimel Çeyş Ali Baba Türbesi
İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) ……… Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Muhammed Şemseddin Yeşil Efendi
istanbul – merkez efendi den seyit nizam camiine giderken yol üzerinde Rumî 1322 – (1904) Muharrem ayının onuncu günü sabah saat. on sularında dünyaya gelmiştir. Babalarının adı Hüseyin, annelerinin ismi Hanife’dir. Adı Muhammed Şemseddin olan Efendi Hazretlerinin şöhreti Yeşil Hoca’dır. Mübarek şecereleri Gavsü’l-A’zam Abdülkadir Geylani neslinden gelmektedir. Hz. Abdülkadir ise ana ve baba tarafından Hz. Muhammed (s.a.v.)’e uzanıyor. Şemseddin Efendi’nin doğumunda harikuladelikler görülmüş, annelerinin hamile hallerinde gördüğü halleri doğumdan sonra da devam etmiştir. Bu durumu mübarek anneleri şöyle ifade ederdi: —Ne zaman oğlumun salıncağının yanına gitsem salıncağı sallanır durumda buluyordum. Oysa evde benden başka kimse yoktu. Yine bir gün zevcimle beraber yer soframızda yemeğimizi yerken odanın kapısında manevi bir zat belirdi. Zevcimle ben dona kaldık. O zat-ı ala salıncaktaki uyuyan yavrumun yüzüne uzun bir müddet baktıktan sonra yine dönüp kapıdan çıktı. Maneviyata agah olan zevcim, gördüğümüz bu manevî zatın, Abdülkadir Geylanî Hazretleri olduğunu söyledi. Ecdadı, Gerede yakınlarındaki Ümmü-Kemal tekkesinde yatmaktadır. Tekkeye ve o yöreye adını veren o zat olgunluk anası olgun kişi anlamına gelen Ümmü-Kemal lakabı halk tarafından verilmiştir. Yavuz Sultan Selim Han sefere giderken Gerede yakınlarında mola vermiş ve bu zatın namını duymuş, kendisi ile sohbet etmiş, ona hürmette bulunmuş. Dünya insanlarına özgü bir sıfat olan merakını yenemeyerek bu zatın büyüklüğünü sınama hevesine kapılmış, söylentiye göre lalası ile gizlice anlaşıp hiç kimseye sezdirmeden gece lalasının ölmüş olduğu haberini yayıp o zatı cenaze namazına çağırmış, namaz kılmak üzere tabutun başına geçen Ümmü-Kemal Hazretleri tabuta nazar edip manevî büyüklüğü ile içindekinin diri olduğunu mana gözü ile görünce arkasındaki padişaha .dönüp: — Padişahım, ölü kişi niyetine mi, diri kişi niyetine mi namazı kıldırayım? deyince, padişah şaşırmış: «Tabii ölü kişi niyetine» deyince namaz kılınmış, bittiğinde tabut orada açılmış, maalesef lala ölmüş görülmüş, böylece padişaha Allah dostlarının şakaya gelmeyeceğinin dersi verilmiş. Bugün o şahsın da orada mezarı vardır. Kökü Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ‘e uzanan bu mübarek ağacın meyvesi olan Şemseddin Efendi, yarım asır tatilsiz, mazeretsiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve ehl-i beytinin muhabbetini gönüllere aşılamış, O’nun getirdiği kitabı eşsiz bir belagatla beyan etmiştir. Bu uğurda çileler çekmiş, cefalara katlanmış, alem-i cemale teşrif edeceği son aylarda şeker ve kalb hastalığının en kritik döneminde sendeleyerek, ayakları titreyerek yılmadan manevî vazifesine devam ederken yakın dostu olan doktorların «İntihar mı etmek istiyorsunuz efendim?» demelerine karşılık bu mübarek zat tebessüm ederek: «Anlıyorum! Sizin durumunuzda olan bir hasta, değil kürsüye çıkmak, yatağında bile kıpırdamaması gerekir, diyorsunuz. Ama ben hesabını bilen bir adamım. Hakkı beyan etmeden senelerde yaşamaktansa Hak ve hakikati beyan ederek bir saat yaşamayı tercih ederim» diyerek, geliş sebebini ve vazifesinin azametini bu cümlelerle bildirmiştir. ‘’Bir saat Allah’ı beyan, bin senelik Ömre bedeldir» diyordu. Babasının vefatından sonra on üç yasında Hatuniye Camii’nde kürsi-i Muhammedîye çıkıyor, ellli sene nefes-i kudsisi ile muazzam bir hitabet kudreti ve eşsiz eserleri ile insanlığı aydınlatıyordu, İmamete başladığında yetmiş-seksen yaşındaki pîr-i fanî hocalar “bu yaştaki çocuğun arkasında namaz kılınır mı? Kılınmaz mı?” diye münakaşa etmişler, neticede yetkili merci ve şahıslar “ilmî yeteneği varsa kılınır” diye karar almışlar ve arkasında namaz kılmalarıyla bu münakaşa son bulmuştur. Hatuniye Camii’nden başka İstanbul’un meşhur camilerinde irşad vazifesini devam ettirmiş, Sultanahmed, Teşvikiye, Dizdariye, İbrahimpaşa Camileri ile uzun müddet de Etyemez Camii’nde vaaz ve hutbelerini devam ettirmişlerdir. İslamı-Türk an’anemize göre dört yaşında ve dört aylık iken Besmele merasimi ile Kur’an-ı Kerimce başlayıp beş yaşında hatim etmişlerdir, ilk ve Orta tahsilini Kocamustafapaşa’da, sonra İlahiyat Fakültesi ve İslam Hukuku ve Mimarisi tahsillerini de yapmışlardır. Duası makbul, gönlü zengin, vakur ve mütevazi, kuvvetli hafızası ve cesur bir zat-ı ala olan arif-i billah Şemseddin Efendi Hazretleri mana düşmanlarından olduğu kadar, meslektaşlarının da hasedine maruz kalmıştır. Zulme uğramış, hapse atılmış, belaya girmiş çıkmış, asla zulme divan durmamıştır. Hiçbir güç de O’nu bu ilahî irşad vazifesini yerine getirmekten men’edememiştir. Kitabullah’tan anladığı esrar-ı ilahî’yi ve ayat ü beyyinatın enfüsünü, insanlara öyle bir fesahat ve belagat ve kudretli kelamlar ile sunardı ki kendisini dinleyenler vecd ile kendilerinden geçerlerdi. Kürsüsüsün altında kendini dinleme şerefine erişen papazların ağladığı görülmüştür. O mana meclislerine gelen gayr-i müslimlerin yüzlercesi de İslamiyeti kabul ederek Hz. Muhammed (s.a.v.)’e boyun kesmişlerdir. Öyle bir kelama kadirdi ki, elbette böyle kişilerin düşmanı çok olur. Fakat yılmadı. ‘’Ağaç taşlayacaklarına beni taşlasınlar» derdi. Nefes-i kudsisi ölü kalbleri diriltirken kaleminin nuru her yönüyle eşsiz eserler meydana getirmiştir. Dünyada hiçbir eser kalmasa, yeryüzünde hayat yeniden başlasa O’nun 7 ciltlik Kur’an Tefsiri -FÜYÜZAT- insanlık alemine Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in asrını yeniden yaşatmaya kadirdir. «Hazret-i Muhammed» adlı eseri bütün İslam dünyasındaki ayrılıkları ve fitneleri kaldırmaya, mezheb ihtilaflarını halletmeye kafidir. Yakovas adında bir Metropolid Nurlu Ufuklar mecmuasında İslam’a ve Hazret-i Muhammed’e tecavüze yeltenmiş, buna karşı Metropolide Cevap ismiyle bir eser neşretmiş ve mütecaviz metropolidi, Hazret-i İsa’ya muhakeme ettirmiştir. İslamiyet gazetesinde tefrika edilen ‘’Metropolid’e Cevab’’ı Hz. Muhammed’in hatırı için kesmesini isteyen papazlar kendisinden özür dileyerek elini öpmüşlerdir. Zirve-i Tevhid, İslam’da Esas, Meş’al-i Felah Okumalı, Ögrenmeli, Bilmeli, Amerikalıların Suallerine Cevap gibi eserlerden başka Hakikat Yolu mecmuası ve İslamiyet gazetesinde uzun seneler İslam dininin azametini sergilemiştir. 100 küsur eşsiz eser bırakarak Hazret-i Peygamberin bu alemde kaldığı kadar 63 sene kalıp 1322 (1904)’de İstanbul ufkundan doğan o hakikat güneşi 12 Rebiül’ahir 1388 – (1968) 8 Temmuz Pazartesi günü arkasında binlerce mahzun gönül birakıp yine İstanbul ufkunda gurüb etti. Türbeleri, İstanbul – Silivrikapı kabristanında Peygamberimizin mübarek torunu Seyyid Nizam Hazretlerinin cami ve türbelerine giden yolun solundadır. Türbeleri çok bakımlı, temiz olup, annesi ve babası yanındadır. Türbesinin etrafı ve üzeri kapalı olup cuma ve kandil günleri ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türbelerinin içinde rahmetli büyük üstad Muhyiddin Raif Bey’in o yüce zat hakkında yazdığı çok güzel bir şiir bulunmaktadır. Ahlakın sukut ettiği asrımızda onun ömrünün sonuna kadar vermiş olduğu Ahlak dersleri insanlara Hazret-i Peygamberin ahlakını aşılamış insanlığın insana emanet olduğunu bildirmiş, insan sevgisinin mukaddes bir sevgi olduğunu öğretmiş, ‘’Toprak ahlaklı olun, zira toprağa her çirkinliği yaparız, fakat o bize en güzel nimetlerini sunar. Siz de düşmanlarınızdan öç almayın. Düşmanlık yapanlara iyilikle mukabele edin. Belayı bal yapmanın çarelerini arayın. Bu dünyanın darılma pazarı değil, dayanma pazarı olduğunu istikbal inananların’’ olduğuna inanılmasını daima telkin etmiştir. ‘’İslamda iskat yoktur’’ der ve manevi vazife karşılığında ücret alınmasını asla tasvip etmezdi. Mübarek vücüd-u pakleri vatan-ı aslisine tevdi edildiğinde tezkiyesini Şeyh Muzaffer Ozak Hoca yapmış ve şöyle demiştir: «Bu büyük zat hakkında konuşmaya haya ederim. ‘’Elestüt hitabına ‘’bela’’ demiş, ilmi bizzat Hayder-i Kerrar’dan almış ve O’nun önünde cemali nüş eylemiş.. Bu alem-i şühüda gelmiş, gönlünde sıdk ve safa. ehl-i vefa olarak yaşamış… Muhammedi gelmiş, Muhammedi gitmiş.. Mü’minler! Bu zat-ı alînin kalbi aşk-ı Muhammedi ile çarpmış, aşk-ı Ehl-i Beyt-i Mustafa ile münevver idi. Hüseynî meşreb idi. Şimdi bu zat Kitabullahı Resul Aleyhissalatü Vesselam’dan aldığı gibi sizlere tebliğ etti mi? Zalimlere karşı asla boyun eğmedi, sizlere aşk-ı Muhammedîyi sırat ettiğine, hukuk-u Ehl-i Beyt-i Muhammed Mustafa’nın kulu kurbanı olduğuna, onun yolunda cenk ettiğine şahit misiniz?» Şeyh Muzaffer Efendi’nin bu cümlelerine ‘evet’ diyen binlerce insan gözyaşlarını tutamıyorlardı. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Muhammed Hüsrev Aydınlar ( Hüsrev Hoca )
istanbul – edirnekapı sakızağacı kabristanı Son dönem İslam alimi ve müderris olan Muhammed Hüsrev Aydınlar, “Hüsrev Hoca” olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Makedonya’nın Struga iline bağlı Labunişta köyünde doğdu. Arnavut asıllı bir aileye mensup olan babası Numan Efendi’dir. İlköğrenimini köyünde tamamladıktan sonra 1910’da İstanbul’a gelerek Karagümrük’teki meşhur Üçbaş Medresesi’ne yerleşti. Rebii Molla, Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hafız Hasan ve İzmirli İsmail Hakkı gibi büyük alimlerden ders gördü. Daha sonra Süleymaniye Medresesi’ne kaydoldu. 1919’da tefsir ve hadis şubesinden mezun oldu. Arkasından dersiamlığa ve Arapça hocalığına tayin edildi. Hüsrev hoca, Cumhuriyet’ten sonra medreselerin kapatılması ve dersiamlığın kaldırılması üzerine fahri olarak hizmetlerine devam etmiştir. Yapılan bütün baskılara rağmen Hoca ders okutmayı sürdürmüştür. Hocapaşa ve Camialtı camilerinde hutbe okuyan Hüsrev Hoca ‘nın din eğitimini sürdürmesi ve doğru bildiklerini söyleme konusundaki cesaret ve kararlığı menkıbeler halinde anlatılmaktadır. Otuz yıldan fazla bir süre aralıksız olarak Fatih Camii’nde ve evinde her seviyedeki talebeye ders veren merhum Hüsrev Hoca, talabe yetiştirmeyi bir ibadet olarak kabul etmiştir. Talebelerinden, Diyanet işleri Başkan yardımcılarından merhum Yaşar Tunagür’ün anlattığına göre, hocanın yaşının ve hastalığının ilerlemesi ve gözlerinin çok az görmesi sebebiyle kendisine derslerin tatil edilmesi teklif edilince, dersleri kendi iradesiyle bırakmadığı yolundaki mazeretini dile getirerek Allah Teala’dan mağfiret talep etmiş ve üç gün sonra da rahmetlik olmuştur. Özellikle, 1940-1950 yılları arasında dini hayata ve din eğitimine karşı yürütülen şiddetli baskı döneminde cesaretle ders okutmak suretiyle bir taraftan dini hayatı canlı tutmaya çalışırken diğer taraftan din eğitimine büyük destek sağlamış ve çok değerli din adamları yetiştirmiştir. İhlasla kendilerini din hizmetlerine atayan ve ilk imam-hatipli nesillerin hocalığını da yapan İstanbul’un eski vaizlerinden Salih Şeref, Abdülhalim Akkul, imam ve hatiplerden Hüseyin Karagözoğlu, Mahmut Bayram, Diyanet işleri Başkanlığı başkan yardımcılarından Yaşar Tunagür, Akdağmadeni eski müftülerinden Sadık Fidancı ve yüksek mühendis H. İsmail Turan onun yetiştirdiği talebelerden birkaç tanesidir. Hüsrev Hoca, sırf inancı uğruna mücadele etmiş, gördüğü hizmetlerden dolayı maddi hiçbir karşılık beklememiş, şöhret peşinde koşmamıştır. Hocamız eser yazmaktan ziyade talebe okutmaya ve din adamı yetiştirmeye ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar da bu değerli hizmeti yürütmüştür. Risaletü’l-Mevahibi’l-İlahiyye adlı çok değerli bir eseri vardır. Arapça olan bu eserin mukaddimesinde kitabın zor günlerde kaleme alındığını zikreder. Eseri istinsah eden, suretini çıkaran ve Hoca’nın öğrencisi olan Erzurumlu Mustafa Necati Efendi, mukaddimenin bu cümlesine düştüğü notta, kitabını yazmaya başladığı sırada Hüsrev Hoca’nın hanımının vefat ettiğini, kitaplarıyla birlikte evinin yandığını, ayrıca İstanbul’a yaklaşan düşmanın silah seslerinin duyulduğunu kaydeder. Bunca sıkıntı ve imkansızlıklara rağmen Hoca’nın, hayatı boyunca müstağni bir hayat yaşaması onun yüksek seciyesi ve sağlam karakterini göstermektedir.Geçimini, evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmak suretiyle sağlamaya çalışmıştır. Vefatında cenaze masraflarını karşılayacak parası yoktu. Hüsrev Hoca’nın ilmi hayatının başlangıç döneminde tefsir sahasında gösterdiği bu önemli başarının ömrünün sonraki yıllarında devam etmemesi·, eğitim ve öğretim çalışmalarına ağırlık vermesinden kaynaklanmaktadır. O yazılı eserler değil, canlı eserler bırakmayı hedeflemişti. Ve öyle de oldu. Çeşitli baskılara ve birçok sıkıntılara rağmen, ömrünün son üç gününe kadar verimli ve değerli çalışmalarını, önemli hizmetlerini devam ettirirken yaş 70 lere yaklaştı ve vade tamam oldu. Vefatı Hüsrev Hoca, 23 Nisan 1953’te rahmet-i Rahman’a kavuştu. Kabri Edirnekapı Sakızağacı Kabristanı’ndadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun!. Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Kondulu Hacı Ali Efendi ( Hacı Ali Galip Yücel Efendi )
Trabzon – dernekpazarı – kondu köyünde evinin bahçesinde Of-Çaykara çevresinde yetişen büyük zatlardan biri de Kondulu Ali Efendi olarak tanınan Hacı Ali Galip Yücel Efendi’ dir. Kondulu Hacı Ali Efendi olarak tanınmıştır. Ali Galip Yücel 1900 yılında Trabzon Dernekpazarı ilçesine bağlı Kondu köyünde doğmuştur. Babası, devrinin en büyük şeyhlerinden meşhur Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi ‘dir. Annesi Hayriye Hanımdı. Dört yaşında iken babasından öksüz kalan Hacı Ali Efendi Kur’an okumasını mahalle mektebinden ve annesinden öğrendi. Köy camisinde imam olan Çaykaralı meşhur Gargar Müslim Efendi ‘den İslami ilimleri okumaya başlamış, daha sonra Çaykara’da Paçanlı Kadıoğlu Mustafa Efendi’den Arapça okumaya devam etmiştir. Ancak çok zeki ve çalışkan olan Ali Efendi, bu hocadan gereği gibi istifade edemeyeceğini anlayanıca, bir bahane uydurarak bundan da ayrılarak, babasının öğrencisi ve aynı zamanda eniştesi Çaykara Holayasa Köyünden Hacı Ferşad Efendi ‘nin ders halkasına katıldı. Devrinin en büyük alimi ve şeyhi olan Reisü’l-Ulema Hacı Ferşad Efendi’nin yanında uzun yıllar kalarak İslami ilimleri okuyup ondan icazet almıştır. Ancak, o devirler yasaklı bir dönem olması dolayısıyla siyasi baskılar vardı. Diğer taraftan kıtlık ve yoksullukta alabildiğine insanları eziyordu. Bu sebeple Ali Efendi okurken çok çok sıkıntılara katlanmak zorunda kalmıştı. Hacı Ali Efendi, hocasından okurken, hocasının iki oğlu Hasan ile İsmail de ders arkadaşı ve şerikleri idi. Ancak, onlar ders okumakta fazla istekli değillerdi. Ali Efendi ise zeki, çalışkan ve okumaya istekli idi. Hacı Ferşad Efendi, oğullarının okumasını ve ilerlemelerini istediği için onlar gelmeden dersi başlatmazdı. Fakat Ali Efendi onların okumak niyetinde olmadıklarının farkında idi. Bu sebeple bir gün sabredemeyerek hocasına şöyle demişti: “Efendi hazretleri! Ben insanları tanırım. Allah bana böyle bir kabiliyet vermiştir. Bu oğullarınız okuyacak değildir. Bunlarla ben oyalanıyorum. Beni onlardan ayırın ki derslerimde ilerleyeyim:’ Bu sözler hocanın pek hoşuna gitmemiş ve ona: “Sen okumaktan ne anlıyorsun, okumak sadece kitapları devirmek değil, hocanın himmetini almaktır” demişti. Nitekim babasının bütün ikaz ve tembihlerine rağmen Hasan derslere devam etmemeye başladı. sonunda medreseden kaydı silindi. Durum, babası tarafından Of kaymakamlığına ildirildi ve Hasan askere alınıp Yemen’e gönderildi. Oradan babasına, gönül kırıcı ifadeler taşıyan mektuplar gönderdi. Nihayet Hasan terhis oldu ve İstanbul’a kadar geldiği haberi alındı. Fakat ondan sonra kendisinden haber alınamamıştır. Merhum Hacı Ali Efendi ise yıllarca okumuş, gerçekten hocası Hacı Ferşad Efendi’nin himmetini, sevgisini kazanmış ve feyzinden hissesini almıştır. Ondan sonra Samsun Tekke köyde bulunan ağabeyi Molla Ahmed’in yanında tenekecilik ve sobacılık yapmaya başlamıştı. Çok zeki olduğu için kısa zamanda terziliği de öğrenmiş ve bu sanatı da yapıyordu. Bir ara fırıncılık da yapmıştı. Bu sanatları icra etmeye devam ederken, Samsun’da bulunan ve babasının müridlerinden olan meşhur Açıkbaş Ömer Efendi’den, Suluovalılar imam istemişlerdi. O da onlara Ali Efendi’yi tavsiye etmiş ve böylece Ali Efendi Amasya ili Suluova ilçesi Merkez Camii’ne 1942’de imam oldu. Emekli oluncaya kadar uzun yıllar bu camideki imamlık ve irşad görevi devam etmiştir. Bu vesile ile Hacı Ali Efendi, hem Kondulu Hacı Ali Efendi, hem de Suluovalı Hacı Ali Efendi diye anıla gelmiştir. Hacı Ali Efendi, bitkisel ilaçlar yaparak hasta olanları tedavi etme konusunda ayrı bir yeteneği vardı. Hatta birçok hastaları bu yöntemle iyileştirmiştir. Elinin başparmağını kopma noktasına kadar kesen bir vatandaşın parmağına dikiş atarak tutturmuş ve beş on gün içinde tedavisini sağlamıştır. Hacı Ali Efendi, güzel simalı, halim, selim, mütevazı, güzel konuşan, hoş sohbetli bir alim ve mürşid idi. Sohbetlerinde söz tükenmezdi. Ancak dinleyicilerin yorulduğunu hissedince hemen sohbeti keserdi. Gözlerinden zeka fışkırırdı. Samsun’da, Trabzon’da, Çaykara-Dernekpazarı’nda ve Türkiye çapında çok sayıda mensubu vardı. Hacı Ali Efendi’nin önemli bir özelliği, geçimini sadece imamlıktan aldığı maaşa bağlamayıp bir yandan da sobacılık sanatını oğulları ile beraber yürüterek kazanç elde etmesi idi. El emeği ile kazanç sağlamak peygamberlerin ve salih kulların mesleğidir. O da bu sünnete riayet ederek daha hoş daha temiz bir rızık elde etmenin yolunu tutmuştu. O’nun bir başka özelliği de, evlatlarını, özellikle üç oğlunu iyi yetiştirmesi idi.Çocukları son derece terbiyeli, nezaketli ve hürmetli gençlerdi. O, oğulları daha genç yaşta iken onlarla oynayıp eğlenir ve böylece sokaklardan alacakları olumsuz alışkanlık ve davranışlardan etkilenmelerini önlerdi. Bu açıdan, bu anlayış ve davranış son derece önemlidir ve hoş görülmelidir. Evlatlarına arkadaş gibi davranmayı hoca başarmıştı. Hacı Ali Efendi’nin evi, caminin aşağı kısmında, Ekşiali mahallesinde idi. Evin bir katı boydan boya, büyük bir salon halinde, misafirhane, mescid ve dershane olarak kullanılırdı. Dışarıya, sokağa açılan bir kapısı vardı. Mahalle sakinlerinden vakit namazlarında camiye gidemeyenler buraya gelir cemaatle namaz kılınır. Gelen misafirler burada ağırlanır ve burada İslami ilimler Hacı Ali Efendi tarafından okutulur. Burada sohbetler yapılırdı. Evin altından, Dernekpazarı’na inen yol geçer. Yolun altındaki tarlasının kenarında, babası merhum Hacı Yusuf Şevki Efendi hazretlerinin kabri vardır. Vefatı Hacı Ali Efendi Amasya Suluova Merkez Camii imam hatipliğinden emekli olduktan sonra, kendisi de babası gibi baba evine, Kondu Köyüne gelerek ikamete devam etmekte iken rahatsızlandı ve bir yıl sonra 11.03.1993 tarihinde, 93 yaşında iken Hak’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi, meydanlara sığmayan büyük bir cemaatle, kendi köyünde, babasının kabri yanında defnedilmiştir. Her ikisine gani gani rahmetler diliyorum. Şefaatlerini de talep ediyorum. Amin, amin. amin. Amin! Hacı Ali Efendi üç kız, üç te erkek olmak üzere altı çocuk babası idi. Erkek çocuklarından Süleyman Yücel Efendi, baba ocağını tüttürmektedir. Celal Efendi Suluova’dan ayrılmadı. İbrahim Efendi ise Samsun’da ikamet etmektedir. Merhum Hacı Ali Efendi, gençliğinden itibaren kendisini İslami ilimler ve özellikle Nakşilik yolu ile lslam’a hizmet etmeye adamıştı. O, ilim ile maneviyatın, kal ile hal’in beraber yürümesinden yana idi. Memleket çapında büyük irşad hizmetleri olmuştur. Türkiye’nin geçiş döneminde Karadeniz bölgesinde lslam kültürünün yaşatılması, canlı tutulması, milli ve dini şuurun uyanmasında, kuvvet kazanmasında önemli bir rol üslenmiş bulunan Hacı Ali Efendi’nin hizmetlerini ortaya koymak için geniş bir bilimsel araştırmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bunu ya evladlarından veya mensuplarından beklemekteyi.z Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi
Trabzon – dernekpazarı – kondu köyünde evinin bahçesinde Gümüşhanevi halifelerinden olan ve halk arasında “ Kondulu Hacı Yusuf Efendi ” diye anılan ve bilinen Yusuf Şevki Efendi, Trabzon-Dernekpazarı ilçesinin Kondu köyü, Ekşiali mahallesi”nde, 1840’ta dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi ile ilgili kaynaklarda değişik rakamlar vardır. Ancak, 1903 yılında 63 yaşında iken vefat ettiğine göre en sağlıklı doğum yılı 1840 olmuş olur. Babası, doğduğu mahalle olan Ekşiali mahallesini kuran, Ekşiali soyundan marangoz ustası Hasan Efendi idi. Hasan usta, üç oğlunu okutabilmek için gündüz başkalarına çalışır, gece kendi evini yapardı. Dedesinin adı ise Ali Efendi’dir. Tahsili Yusuf Şevki Efendi , ilköğrenimini ağabeyi Mahmud Efendi’den alır. Çevrede bulunan diğer Of alimlerinden de dini eğitim alır. Daha sonra, büyük din alimi olan meşhur Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin öğrencisi olur. Ondan okuyup icazet aldıktan sonra Of’ta müderrislik yapmıştır. Kendi köyünde kurduğu medresede 40 yıl müderrislik, Of’ta müftülük, Samsun İdadisinde öğretmenlik yapmıştır. Devrinin en büyük alimlerinden ve şeyhlerinden ve Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin önde gelen halifelerinden biri idi… Türkiye çapında büyük şöhreti vardı. Devrinin padişahı ile mektuplaşırdı. Yusuf Şevki Efendi’nin yolunu, son devrin büyük müderris ve şeyhlerinden Çaykaralı Hacı Ferşad Efendi devam ettirmiştir. Şeyhine damat olan Hacı Ferşad Efendi de Gümüşhanevi Tekkesi’ne bağlı büyük şeyhlerden biri idi Kondulu Hacı Yusuf Efendi, Of’ta doğmuş olmasına rağmen İstanbul’da yetişmiş, Mısır’da El-Ezher Üniversitesi’nden mezun olmuş ve oradan icazet almıştır. Mısır, Suriye ve Hicaz’da uzun yıllar kalmış ve oralarda ders vermiş, talebe yetiştirmiştir. Mekke, Medine ve Musul bölgelerinde bilhassa, bir hayli talebe yetiştirmiştir. Yusuf Şevki Efendi, Bayburt’ta (Yakudiye), Samsun’da ve Trabzon Araklı’da birer cami yaptırmıştır. 1897 yılında Osmanlı Yunan Savaşına gönüllü olarak katılıp savaşmıştır. Of ve çevresinde, o devirlerde bulunan bütün müderrisler, alimler, mürşid ve şeyhler, ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Hacı Yusuf Efendi’den icazet, halifelik veya feyiz almışlardır. Çaykara Yeşilalan köyünden Hacı Mehmet Nuri Efendi’ye verdiği icazetnameye bastığı 1293 (1877) tarihli mühründeki mahlası “Raci’l feyzi’l ebedi Yusuf ibni Hasan El – Halidi” dir. Eserleri Kondulu Hacı Yusuf Efendi’nin yazmış olduğu eserlerinin bir kısmı basılmış, bir kısmı basılmamıştır. Hocası Gümüşhanevi’nin 1894 yılında vefatından sonra, kendi ölümüne kadar, kendi köyü olan Kondu ve Holaysa (Yeşilalan) köylerindeki medreselerde, hocasının meşhur Ramuz el-Ehadis adlı kitabını okuttu ve fırsat buldukça 40 günlük Erbain’lere (halvetlere) giriyordu. 1. Rubu’ul – Müceyyeb adlı eserinde “vakit ölçer” aletinin yapımını ve kullanımını anlatmaktadır. Önemli bir eserdir. 2. Hadiyyetü’z-Zakirin ve Hüccetü’s-Salikin adlı eseri Mısır’da Bulak matbaasında 1887’de (H. 1303) basılmıştır. Arapça risale şeklinde olup 60 sayfadır. Eserde fasih ve kolay anlaşılır bir dil kullanılmıştır. İlmi Şahsiyeti Talebelerinin beyanına göre, Hacı Yusuf Efendi, hocasının emriyle Nakşibendiliği yaymak üzere Mısır’a gönderilmiş ve kendisinden şüphe edilerek hapse atılmıştır. Anılan eseri hapiste iken yazmıştır. Mahkemeye çıkarılınca bu risaleyi mahkemeye vermiş, mahkeme eseri incelemiş ve ilmi bulmuştur. Bunun üzerine hoca serbest bırakılmıştır. Eserde, tarikat uygulamalarında yapılan veya yapılabilecek itirazları, tasavvufi bahisleri çok geniş bir şekilde, sahih kaynaklara atıflar yaparak izah etmiştir. Nakşibendi tarikatının şartları, meşrutiyeti, istimdat ve istianenin caiz oluşu, Peygamber ve velilerle tevessülün caiz oluşunu delilleriyle birlikte açıklamıştır. Meşayihten zikir dersi alma, biat ve musafaha, kadınlardan biat alma, kadınlara ve avama zikir dersi verme, müridlere teveccüh, cehri ve hafi zikir, cemiyet ve cemaatle zikir, hatme ve halka, zikirde sayı belirtilme, ders almamış olanların hatmeye alınmaması, zikir ve hatme sırasında gözlerin kapatılması, zikir, tehlil ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e salat-ü selamda sesin yükseltilmesi, kaza borcu olanların nafilelerle meşgul olması, bunun caiz oluşunun açıklanması, hatme adabı ve erkanı, sonunda dua yapılması, te ganni gibi konuları, delilleri, hikmetleri ve meşrutiyeti ayet, hadis ve Ehl-i Sün n et imam ve alimlerin görüşlerine dayalı bilgiler vererek, tasavvufçulara duyulan şüpheleri gidermek ve inkarları önlemek gibi konuları işlemekte ve içermektedir. Çeşitli konularda ve bilhassa tasavvuf sahasında önemli bir kaynak eserdir. Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi ‘nin hayatında kendisine bağlanan, feyz alan, sonradan da damadı olan, Çaykara Holaysa (Yeşilalan) köyünden, devrinin Reisü’l-Ulema’sı, zamanının en büyük alim ve şeyhi meşhur Hacı Ferşad Efendi’den sonra, tanınmış ilim ve irşad abideleri de ona bağlanmışlardır. Çaykara’da müderris, mürşid Hacı Hasan Rami Yavuz Efendi, Türkiye çapında ünlü kıraat alimi Of’un Bölümlü (Cıfaruksa) beldesinden Hacı Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Efendi , yine Of’tan Çalekli Hacı Dursun Fevzi Güven Efendi, Samsun’da meşhur Açık baş Hacı Ömer Efendi O’na mensup olan önemli kişiler arasında yer alırlar. Vefatı Hacı Yusuf Efendi’nin tarikat yolunu, oğlu Ali Galip Yücel (Kondulu Hacı Ali Efendi) Amasya ili Suluova ilçesinde uzun yıllar devam ettirmiş, buradaki imamlık görevinden emekli olduktan sonra da doğum yeri olan kendi (Kondu) köyünde, vefat tarihi olan 1993 yılına kadar devam ettirmiştir. Babası Hacı Yusuf Efendi, doğduğu Kondu köyünde 1903 tarihinde 63 yaşında vefat etmiştir. Kabri evinin altında, tarlasının kenarındadır. Hepsine gani gani rahmetler okur. Şefaatlerini diliyorum. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları Fotoğraflar Hacı Ferşad efendi facebook sayfasından alınmıştır

İncirli Baba
istanbul – fatih – zeyrek mehmet paşa sokak ile bıçakcı çeşme sokak kesişiminde Fatih Sultan Mehmedin sekbanbaşılarından olan bu zat, Cibali Kapısından şehre girmiş ve savaşarak Çırçır’a kadar gelmiştir ve burada şehid düşmüştür. Şehid düştüğü yere defnedilen bu zatın Başucunda bir incir ağacı bulunmasından dolayı kendisine İncirli Baba denilmektedir. Sekbanbaşı Abdulkadir Dede’nin medfun bulunduğu İbadethane Sokağına paralel olan Bıçakçı Çeşmesi Sokağındadır. Kabir taşından anlaşıldığına göre, kendisi beşinci Sekbanbaşıdır. Fetih günü , Cibali Kapısından şehre girmeyi başarmıştır. Kabir taşı üzerindeki kitabede şu yazılar vardır: ” Sultan Mehmed Gününde Cebe Ali’den buraya kadar gelince şehid düşen Beşinci Sekbanbaşı şehidin Ruhuna El- Fatiha” Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Hacı Bayram Kaftani
İstanbul – Fatih – Hacı Bayram Kaftani camii Fatih Sultan Mehmed’in hususi hizmetinde bulunuyordu. Zeki ve güvenilir biri olan Hacı Bayram Haftani kısa sürede Fatih’in kaftancılığına getirildi. Fatih’ten sonra 14 yıl daha yaşadı. Hayatı boyunca biriktirdikleri ile bir mescit yaptırmıştır. Kendi kabri bu mescidin bahçesinde yer alır. Mescidin en az 120 yıllık olan ve ağırlığından dolayı yerine konulamayan kitabesinde, bu ibadethanenin bir mescit olarak inşa edildiği, Bayram Paşa’nın mescide minber ekleterek camiye dönüştürdüğü ama deprem sırasında tamamen yıkıldığı yazmaktadır. 1894’teki depremden sonra bugünkü halini alan cami, eşi Divan-ı Hümayun’un Beylikçi kaleminde katiplik yapan Fatıma adında bir hanım tarafından yaptırılmıştır. Hacı Bayram Haftanı’nin Rumi oymalı, reyhanı celi sülüsle yazılı baş taşında , sadece üç satır yazı kalmış bulunuyor. Ancak yazı aralarındaki süslerin, rumı tezyinatın bilhassa tac kısmındaki hataili rumi tezyinatın güzelliğinden bahseden kaynaklar mevcuttur. Baş taşının arka tarafındaki süslemeler ayaktaşının rüzgarı engellemesi sayesinde korunabilmiş olmalıdır. Kabir, namaz vakitlerinde ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Durmuş Dede
İstanbul – Aşiyan mezarlığı girişinde ( sahilden ) 17. ci asrın ilk yarısında Rumelihisarı’nda yaşamış ilahî cezbe sahibi bir derviştir. «Hadikatü’l-Cevami »Rumelihisarı Kayalar Mescidi maddesinde bu zat hakkında şunları yazıyor: «Durmuş Dede mecazib-i ilahiyeden olup Akkirman beldesinde sakin iken bir gün gemilerin biri ile İstanbul’a gelip Rumelihisarı yakınında Kayalar Mezarlığı nihayetinde deniz kenarındaki tekkede şeyh olan hemşehrilerinden Ali Baba adındaki zatın yanında yerleşip kalmıştır. Gelip geçen gemilerden Durmuş Dede’yi bilenler hediye olarak tekkeye zahire verirler ve dedenin hayır duasını alırlardı. Bu, bütün gemi sahibleri arasında an’ane olarak yerleşip kaldı. Tekke’nin gemiciler tarafından verilen hediye erzakı hala eksik değildir. Durmuş Dede’nin İstanbul’a gelmesi Birinci Sultan Ahmed devrinde olup ölümü de yine o padişahın zamanında Hicrî 1025-(1616) senesindedir. Tekkenin dışında bir yere defnedilmiştir. Sonra Durmuş Dede’yi sevenlerden biri ahşab türbe yaptırmıştır.” Bu türbenin duvarında şu beyit yazılıdır: Hak-i pay-i evliyaya yüzünü sürmüş dede Bu hisarın kutbu olmuş Hazret-i Durmuş Dede. Aslında tekkenin banisi İbrahim Gülşenî halifelerinden Hasan Zarifî Efendi olduğu halde, tekke bundan sonra Durmuş Dede Tekkesi adını almış ve artık o isimle anılagelmiştir.» Durmuş Dede’yi şahsen görmüş olan büyük yazar Evliya Çelebi de şöyle anlatıyor: «Durmuş Dede Rumelihisan’nda idi, bütün gemiler bu adamcağıza sadaka verirlerdi. Birisi sefere gidecek olsa gelip bu dedeye sorardı. Dede o adama: «Falan yere git, filan yere gitme!» diye beyan-ı hakikat eylerdi. Filhakika o adam dedenin tayin ettiği yere giderse selamet ve ganimetle döner, men’eylediği yere giderse zarar görür; ya gelir, ya gelmezdi. İşte böyle bir esrar-ı Hak sahibi olup durmuş kalmış, durulmuş Durmuş Dede idi.» Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Çelebi Alaattin Efendi
İstanbul – Eminönü Marpuççulardaki Çelebioğlu Hoca Alaeddin camiinde Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin hocasıdır. Edirnelidir. Eminönü, Mısırçarşısı arkasında Marpuççular’da Çelebioğlu Hoca Alaeddin Cami-i Şerifi banisidir. Kabri caminin mihrabı önündedir. Cami ve türbe 1945 yılında tamir ve ihya edilmiş, haziredeki diğer kabirler kaldırılarak yerlerine dükkanlar yapılmış, yalnız Çelebi AIaeddin Efendi kalmıştır. Kitabesınde : Bu Cami-i Şerifin Banisi Çelebioğlu Alaeddin Efendi Ruhuna Fatiha 1945 . cümleleri yazılıdır. Diğer, kitabesinde de: Aşk-ı Hüda iledir cümle makalatımız Sıdk u hulus iledir Hakka münacatımız. Bitmedi kimse bizi, anlamadı yerimizi Remz-i hafid bizim cümle işaratınıız. Mah-ı sıyam ahiri olur ise ıydimiz Cümleye malum olur keşf ü keramatımız Hızır gibi dünyada bula hayat-ı ebed Bir kişiye yar ola ayn-ı inayatımız. Anlamadı şükür ya halini ağyar senin Münkir bed-halat olan bilmedi halatımız. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Baltalı Baba
İstanbul – fatih tatlıpınar cad no :13 İstanbul fetih gazilerinden biri de Baltalı Baba’dır. İstanbul’un fethi sırasında surlara ilk Türk sancağını dikerken şehid olan Ulubatlı Hasanın silah arkadaşıdır. Kabri; Şehremini’nde Vatan Caddesi’nedeki Tatlıpınar Caddesi üzerinde 13 No. lu evin giriş kapısından girince tam karşımızda medfundur. Kabrin etrafı yeşil kafesi ağaçla çevrili, kabrin üzerinde yeşil çuha, çok güzel bir kandil, sade ve mütevazı bir durum arzetmektedir. Bu bina bir zamanlar karakol olarak kullanılmıştır. bu bina harap bir vaziyettedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi
erzurum – pasinler – alvarlı köyü Nakşibendi şeyhi, Muhammed Lütfi hazretlerinin meşhur lakabı “Efe” veya “Alvarlı Efe”dir. Efe tabiri, “Efendi” unvanından kısaltmadır. Erzurum bölgesinde hal, kemal, ilim ve irfan sahibi insanlara hürmet ve sevgi ifadesi olarak “Efe” denilmektedir . Hace (hoca) tabiri de aynı anlamda kullanılmaktadır. Efe hazretleri, pederleri Hace Hüseyin Efendi hazretlerinin: “Bu karye-i Kındığı hoş mekandır, Erenler meskeni rahat-ı candır. Hususa Hakki sultan, velayet, Kudumiyle müşerref bir mekandır” mısralarıyla övdüğü Erzurum’un Pasinler (Hasankale) ilçesine bağlı Kındığ (Altınbaşak) köyünde 1868 yılında dünyaya geldi. Babası, zahiri ve batını ilimlerde üst seviyede söz sahibi olan Hace Hüseyin Efendi’dir. Büyükbabası ise Hace Muhammed Efendi’dir. Annesinin adı Seyyide Hatice Hanım, büyükannesi ise Fatma Hanımdır. Böylece Efe hazretleri anne yönünden “Seyyid”dir. Efe hazretleri, ilk tahsilini muhterem pederi Hace Hüseyin Efendi’den tamamlayarak icazet aldı. Sonra da Erzurum’daki tanınmış bazı alimlerden ders aldı. Görev Yaptığı Yerler 1890 yılında yirmi iki yaşında iken Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam olarak tayin edildi. Buradaki imameti, alimler, faziletli insanlar, seçkin kimseler ve halk tarafından takdir ve tebrikle karşılandı. Aynı yıl babasıyla birlikte Bitlis’te bulunan Muhammed Küfrevi ‘nin ziyaretine giden Efe hazretleri, o değerli zatın üstün nazarıyla kamil bir insan hüviyetini kazandı. O’nun talebesi oldu. Batıni ilimlerde ilerlemeye başladı. Her gün iki saat hocasının sohbetinde bulunuyordu. Hazret-i Pir Muhammed Küfrevi, Efe’nin, babası Hace Hüseyin Efendi’ye halifelik icazet verdi ve “Muhammed Efendi’yi de sana yardımcı ta’yin ettim” buyurdu. Efe hazretleri , Sivaslı Camii’ndeki görevine döndü . Ve beş yıl sonra, 1895’te Hazret-i Pir Muhammed Küfrevi’ den halifelik icazeti aldı. İman ve Murşid-i Kamil Efe hazretleri, irşada memur olarak Bitlis’ten Hasankale’ye döndükten sonra bir müddet daha Sivaslı Camii’nde görevine devam etti. Sonra vazifesini Erzurum’un Dinarkom köyüne nakletti. Birinci Cihan Savaşı’na kadar bu köyde kalmıştı. Dinarkom onun çok sevdiği bir yerdi. Efe hazretleri, 12 Şubat 1916’da, Ruslar’ın Erzurum çevresinin işgale başlaması üzerine Dinarkom’dan babasıyla birlikte Erzurum’a geldi. Niyeti bir an önce Türk ordusuna katılmaktı. Ancak kendisini ve hizmetlerini yakından tanıyan bir komutanın kendisine: “Hocam! Türk milletinin harp edecek asker kadar, sizin gibi vaaz edecek alimlere de ihtiyacı var. Siz vaaz ediniz, halkı irşad ediniz” sözleri üzerine, babasını Erzurumlu Hacı Recep Efendi isimli zatın evine bırakarak ve babasının da iznini alıp, o zamanlar Erzurum’un ilçesi olan Tercan’a bağlı Yavi Nahiyesi’ne imam oldu. Rus istilası süresince orada kaldı . Ancak, Ruslar’ın Erzurum’u işgal etmesi onun yüreğinde onulmaz yaralar açmıştı. Bu acılı günlerini şöyle ifade eder: Kopdu bugün kıyamet/Yeryüzü alkan oldu, Görülmemiş alamet/ Kandan bir tufan oldu. Lale yanak gül yüzler/ Gonca dehan dür sözler, Hançerlendikçe sizler/ Bedenleri kan oldu, Yavrular ağladıkça / Ciğerler dağlandıkça, Hançerler bağlandıkça/ Cesed debi-can oldu. İslam sızlar Hüda’ya / Arş sallanur sedaya, Dağlar gelür nidaya/ İslam perişan oldu. İslam hanümanıyla / Kurtulmaz bir canıyla, Herkesin öz kanıyla/ Saçları elvan oldu. Yiğitler baltalanmış/ Öz kanına boyanmış, Körpe kuzular yanmış/ Ateşte biryan oldu. Kanlı bazar kuruldu/ Boyunları buruldu , Kan harmanı görüldü/ Gören adem kan oldu. Ağladılar felekler/ Eyler dua melekler, Kabul olmaz dilekler/ Göz yaşı umman oldu. Kana boyandı yerler /Taşları mercan oldu . Lutfi fı’l-i Huda’da / Noksan mı ya irade, Te’sir yok bu sadade / Adem ki hayvan oldu. Cihadı 1917 yılında Rusya’da Bolşevik lhtilali ‘nin ardından Ruslar Osmanlı topraklarından çekilirken silahlarını Ermeniler’e vererek onları masum ve savunmasız Türkler üzerine kışkırttılar. Ermeniler’in hedefi, Doğu Anadolu’yu da içine alan büyük bir Ermenistan devletini kurmaktı. Bunun için Türk ve Müslüman olan halkın bölgeyi terk etmesini istiyorlardı . Bunun için dünyada eşi ve benzeri görülmemiş bir katliam, kıyım ve imha hareketine başladılar. Beşikteki bebeklere, yataktaki hastalara varıncaya kadar öldürdüler. Bazılarını da cami, ev ve ahırlara sokarak ateşe verdiler, yaktılar. Ermenilerin bu büyük zülüm ve insanlık dışı davranışlarına karşı Efe hazretleri, Yavi ve komşu köylerden topladığı altmış kişilik bir müfreze ile harekete geçti. Efe hazretlerinin Cuma vaazını dinlemek için çevre köylerdeki ahali Yavi’ye akın etmekteydiler. Eli silah tutan gençler cephelerde savaştığı için Cuma namazına gelenlerin çoğu orta yaşın üzerinde olan kimselerdi. Efe hazretleri, bu insanları da Ermeniler’e karşı direnişe hazırlamaya karar vermişti. O gün Cuma vaazında cemaatine özetle şöyle hitap etmişti: “Muhterem Müslümanlar! Ruslar memleketimizi işgal etmişken, daha düne kadar iç içe yaşadığımız ve komşu diye hürmet ettiğimiz Ermeniler, çoluk-çocuk, kadın-kız, yaşlı-genç demeden eşi emsali görülmemiş bir katliama girişmişken; bayrak, vatan elden giderken, millet, devlet yok edilmek istenirken, din ve iman tehlikede iken biz burada nasıl ibadet edebiliriz? Şimdi, dini, imanı, namusu, şerefi, istiklali, bayrağı, devleti, milleti kurtarma zamanıdır. Allah’ını, peygamberini seven hiçbir şeyi bahane etmeden cepheye koşsun! Düşmanla harp etsin! Hürriyeti olmayana Cuma namazı farz değildir. Bu durumda ne yapalım? İbadet mi edelim, yoksa cihad mı? Ben Allah yolunda, dinim, devletim, bayrağım ve milletim için harp etmeye gidiyorum. Benim gibi düşünenler benimle beraber gelsinler!” Bu etkili sözler üzerine cemaat gözyaşlarını tutamaz ve caminin içinde hepsi birden ayağa kalkar ve “Canımız, Allah’a Peygamber’e, vatana, bayrağa, devlete feda olsun. Efemi Sen nerede isen biz de oradayız!” diyerek Muhammed Lutfi Efendi’ye can u gönülden destek verirler. Cuma namazının sünnetini kıldıktan sonra Efe hazretleri minbere çıkar ve özetle şöyle bir hutbe irad eder: “Muhterem Müslümanlar! Şunu iyi bilin ki, biraz sonra kılacağımız bu namaz, düşmanla savaştığımız sürece Allah katında makbul değildir. Ermeniler vatanımızı işgal etmişken, insanlarımızı öldürüp, ırzımıza, namusumuza el uzatmışken, bizim burada ve evlerimizde rahat oturup ibadet etmemizi, bakın yemin ederek söylüyorum, bütün bildiklerime dayanarak söylüyorum ki, Allah kabul etmez ve etmeyecektir. Bu şekilde eli, kolu bağlı olarak, tevekkül ederek oturmamızdan Allah razı olmaz. Ecdadımızın mirasıdır, emanetidir. Bu vatan öyle kolay mı elde edildi sanırsınız. Her karış toprağına bir şehit verdik. Bu mirasa, bu emanete sahip çıkmak hepimizin boynunun borcudur. Allah’ın Kur’an’da buyurduğu gibi zaman, canımızla ve malımızla cihat etme zamanıdır. Allah’ını, Peygamber’ini, devletini seven herkes elinde neyi varsa onları alsın gelsin, harbe katılsın. Namazdan sonra ben yola çıkıyorum. Şehadet şerbeti içmeyi arzulayanlar, haydi durmayın işte şehit olma fırsatı! işte, Allah’a layık bir kul olma fırsatı! İşte Hz. Muhammed’e sevgili bir ümmet olma fırsatı! işte, ecdadımıza layık bir torun olma fırsatı!” Bu etkili hutbeyi de gözyaşları içerisinde dinleyen cemaat namazdan sonra, evlerinde savaşabilecekleri ne varsa hepsini yanlarına alarak Muhammed Lütfı Efendi’nin önderliğinde Yavi den yola çıktılar. Atmış kişi kadar olan bu milis kuvvetinin hedefi, öncelikle Oyuklu köyüne (Şimdiki Çat ilçesi) varmak ve orada Ermeniler’in elinde bulunan büyük Rus cephaneliğini ele geçirmekti. Çok gizli ve ihtiyatlı bir şekilde Oyuklu’ya gelen Efe ve arkadaşları bir gece yarısı baskınıyla oradaki Ermeniler’i etkisiz hale getirip cephaneliği ele geçirdiler. Cephanelikte, Türk köylerinden zorla toplanmış buğday, arpa ve yulaf gibi gıda maddeleri de vardı. Efe hazretleri birkaç kişiyi görevlendirerek bu erzakın yakın köylerdeki fakir halka dağıtılmasını sağladı. Beraberlerindekilerle birlikte Erzurum’a doğru hareket eden Efe, güzergahında bulunan küçük Ermeni çetelerini de etkisiz hale getirerek yoluna devam etti. Efe’nin Ermeniler’e karşı yaptığı bu mücadeleden haberdar olan halk, Efe’nin birliğine katılanlarla birlik sayısı 100’e ulaştı. Efe, milisleriyle birlikte, o sırada Haydari Boğazı yakınlarındaki Zergide köyünde bulunan Türk ordusuna katıldı. 11 Mart 1918 günü Efe hazretlerinin Türk ordusuna katılımı, ordu içinde duyulunca, ordu büyük bir moral bulur. Kendisinden ve yaptıklarından haberdar olan komutanlardan biri, gözyaşları içinde askerlere şu konuşmayı yapar: “Allah, Milet ve vatan yolunda şehit olmak için burada bulunan değerli kardeşlerim, yiğit askerlerim! Bakın, fazla söze ne hacet! Bugün aramıza katılan değerli hocamız Muhammed Lutfi Efendi ve cemaatini gören düşmanlarımız, elbette şunu söyleyeceklerdir:”Biz bu milleti nasıl yenebiliriz? Hacısı-hocası, yaşlısı-genci, sıhhatlisi-hastası, gelini, anası, ninesi tek bir vücut olmuş. Bu güce kim karşı durabilir ki?” Ordu ertesi gün (12 Mart 1918) Erzurum’un kurtuluşu için harekete geçti ve Erzurum kurtarıldı. Fakat o gün, Türk ordusuyla kendi milisleriyle Erzurum’a giren Efe hazretlerini, hem üzücü hem de sevindirici bir olay bekliyordu. Şöyle ki: şehre girer girmez babasının yanına koştu. Pederlerini kana bulanmış ağır yaralı buldu. Öğleden sonra şahadet mertebesine eren muhterem pederlerini, akşama doğru Kavak Kabristanı’na defnetti: Daha sonraları 1950 yılında bu kabristan sahasında okul inşaatına başlandığı için Efe hazretlerinin babasının kabri, Alvar köyüne, şimdi medfun bulunduğu türbeye nakledilmiştir. Efe’nin değerli pederi, şehit mertebesine ulaşması sevindirici ve fakat vefat etmesi ise üzücü bir hadise olmuştur. Efe hazretleri, Erzurum’un kurtuluşundan sonra, doğu illerimizin Ermeni zulümlerinden kurtarılmasından sonra, görevini Yavi köyünden ana vatanı Hasankale’ye nakletti. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğü görevini kabul etmedi. Avlar Köyü halkının ısrarlı istek ve istirhamlarıyla Alvar köyüne yerleşti. Bundan sonra Erzurum bölge halkı arasında”Alvar İmamı” veya “Efe hazretleri” lakabıyla anıldı ve tanındı. Hasankale’ye bir saat kadar uzak mesafede bulunan Alvar köyünde, bir Nakşibendi-Halidi şeyhi olarak, 1939 yılına kadar kamil bir insan , kamil bir mürşid, ender bir imam olarak yirmi bir sene görev yapmıştır. Uğradığı prostat hastalığının tedavisi için 1939 yılında Alvar’dan Erzurum’a giderek orada Topçuoğlu Mustafa Efendi’nin evinde altmış dört gün kaldı. Yapılan tedavi neticesinde: “Hekimli bir yerde yaşayabileceği”sonucuna varıldı. Alvar köyü halkından özür dileyerek Erzurum’un Mehdi Efendi Mahallesi’nde bir ev kiralayarak on altı sene de burada bölge halkını irşad ile meşgul oldu. ömrünün sonuna kadar kiracı olarak bu mütevazı evde hizmet görmüştür. Ailesi Efe hazretlerinin üç oğlu bir de kızı olmuştu. İki oğlu ile kızı küçük yaşta vefat etmişlerdi. Kabirleri Dinarkom Kabristanı’ndadır. Geriye kalan tek oğlu, O’nun mümtaz halifesi, kendisinden sonra irşad makamını nurlandıran Hacı Seyfeddin Efendi hazretleri kalmıştır. Şahsiyeti Efe hazretleri gayet temiz giyinir. Hal ve hareketleri ölçülü, vakur, mülayim, tok gözlü ve elinde olanla yetinip, kimseye ihtiyacını belirtmezdi. Misafirperver bir kimse olan Efe hazretleri, her zaman ve her gün sofrasında sayısız kimselere ikramda bulunurdu. Yirmi iki yaşından itibaren altmış altı yıl sofrasına misafirsiz oturduğu ender görülmüştür. Sofrasına üç adama yetecek kadar yemek koyar, on kişi kemaliyle karnını doyurur ve o yemeklerden biraz da art ardı. O: “Evinde bereket isteyen, hayır dileyen, güzel bir bahaneyle evine misafir çağırmalıdır” derdi. Efe hazretleri şefkat ve merhamet sahibiydi. Düşkünlere, hastalara, muhtaç ve kim sesizlere, analarının babalarının gösteremeyeceği şefkat ve merhameti gösterirdi. Yanına gelenlerin dertleriyle dertlenir, onların acılarını kalbinin derinliklerinde hisse derdi. Çok kimseler de dertlerine çare ve derman bulmuş olarak ferahla yanlarından ayrılırlardı. Vefatı Ömrü boyunca islam’a ve insanlığa güzel hizmetler veren, Peygamber varisi Efe hazretleri, 12 Mart 1956 da Erzurum’da ebedi aleme intikal etmiştir . Cenazesi Erzurum’dan iştirak eden çok kalabalık bir cemaatle Alvar köyüne getirildi. Ve merhum pederi Hace Hüseyin Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Kendisinden 28 yıl sonra vefat eden oğlu ve halifesi Hacı Seyfeddin Efendi de (23 Mart 1984) Cuma gecesi vefat etmiş, Erzurum Gürcükapı Camii’nde Cuma namazından sonra kılınan cenaze namazından sonra, kalabalık bir cemaat eşliğinde Alvar köyüne götürülerek dedesi ve babasının türbesine defnedilmişti. Yerleri cennet, makamları ali olsun! Amin! Şefaatlerini dileriz. Amin, amin. Mezar taşındaki yazı: Muhammed Lütfı’yi hayr ile yad et Hayır dua ile kalbin abad et Bir Fatiha oku ruhunu şad et Her iki alemde mansur olasın. Halifeleri: Efe hazretlerinin vefatından sonra yerine geçen halifeleri şöyledir: Oğlu Hacı Seyfeddin Efendi, Vanlı Abdülhadi Efendi, Doğu Beyazıtlı Kurbanı Efendi, Bulanıklı Mehmed Efendi Hoca. Eserleri Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazan Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi’nin şiirleri, ölümünden sonra oğlu Seyfeddin Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulasetü’l Hakayık adıyla yayınlanmıştır (İstanbul, 1974). Eser, ilk defa 1974’te yeni yazıyla, 1980’de ise eskimez yazıyla Hacı Seyfeddin Efendi tarafından neşredilmiştir. Daha sonra 1996 ve 2006 yıllarında olmak üzere yeniden düzenlenerek ve bir de indeks ilavesiyle Efe hazretleri Vakfı tarafından iki defa daha yayınlanmıştır. 848 sayfadan oluşan bu divanda çeşitli nazım şekilleriyle söylenen 726 şiir mevcuttur. Bunun dışında eserde, hatıra, gazeller, iltica-name, Mi’racu’n-Nebi, Mevlidü’n-Nebi, mersiyeler, destanlar, mesneviler… gibi çeşitli konular yer almaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Arpacı Hayreddin Türbesi
İstanbul – Eyüp – Arpacı hayreddin camii yanında Hayatı…. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Molla Hocazade Muslihiddin Efendi
Bursa – Emir Sultan Kabristanında Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası, alim ve kazasker ve Osmanlı alimlerinin büyüklerindendir. İsmi Muslihuddin bin Yusuf, künyesi Hocazade’dir. 1434 senesi dotaylarında Bursa’da doğdu. Babası Yusuf Efendi, ticaretle meşgul olan büyük servet sahibi bir tüccar idi. O devirde ticaretle meşgul olanlara “Hoca” derlerdi. Bu sebeple babasının mesleğinden dolayı “Hocazade” diye anıldı. Yusuf Efendi’nin ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Fakat Hocazade, küçük yaşta iken babasının mesleğini terk edip ilim tahsile yöneldi. Babası bu isteğine razı olmadı. Bu yüzden babasının itibarını kaybetti. Kardeşlerine harcamaları için bol bol para verirken, Muslihuddin’e günde bir akçe verirdi. Bu sebeple onlar bolluk ve nîmetler içerisinde yasadığı halde, küçük Muslihuddin sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsîline devam etti. Kitap almaya bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Buna rağmen o, zor bir geçim içinde de olsa günlerini ilim yolunda koşturmak ve ilmini genişletme gayreti içerisindeydi. Elbiseleri yırtık ve yamalı idi, ama güzel huyla bezenmiş üstün olgunluğuyla gün gibi parıldamaktaydı. Bir gün babası ve kardeşleriyle birlikte Emir Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’in konağına gitmişlerdi. Şeyh hazretleri: ” Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, babası: ” Oğullarımdır” dedi. Sonra iyi giyimli ve neşeli çocukların yanında sefil giyimli ve üzüntülü bir halde duran Muslihuddin’i bakarak:” Ya bu kimdir?” diye sordu. Babası: ” O da oğlumdur” cevabını verince, Şeyh hazretleri onun bu tavrını beğenmedi. Ve:” Neden çocuklarına eşit şekilde davranmıyorsun?” diye sordu. Babası: ” Bu benim işimi bıraktı, ticarî işlerimle ilgilenmiyor, başka bir yol tuttu. Onun için bunu gözümden çıkarmışım” diye cevapladı. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye pek çok nasihatler ettiyse de, Hoca Yusuf kabul etmedi. Onlar giderlerken Muslihuddin’i yanına çağırıp tatlı nasihatlerle yüreğinde yumaklaşan kırgınlıkları giderdi ve: ” Bu perişan haline bakıp sakın ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir. Bu yolda bütün iyi hasletleri, güzellikleri ve kemalatı kendinde toplamak vardır, ilmin şerefi seni öyle bir mertebeye ulaştıracak ki, bab.an, makamının yüceliğinden şaşıracak, kardeşlerin de kapında hizmetine duracaklardır” diye teselli etti. Bu nasîhatler Muslihuddin’in okuma ve ilim öğrenme aşkini kat kat artırdı, içi bu arzu ve hevesle doldu. Çektiği sıkıntılar onu yıldıramıyordu. Kitap almaya parası olmadığından en ucuz kağıtlardan alarak derslerini kendi eliyle yazıp çalıştı. Ağras (Atabey) Medresesi’nde Ayasuluk kadısının oğlu olup Ayasuluk Çelebisi diye tanınan oğlu Mehmed’den usul, meanî ve beyan ilimlerini okudu ve bir müddet onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Bursa Sultaniye Medresesi’nde Hızır Bey’in derslerine devam edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celal onun olgunluğuna ve diğer talebeleri arasındaki üstünlüğüne bakarak onu muidliğe (yardımcılığa) getirdi. Hızır Bey Çelebi’nin derslerine devamla ilimdeki üstünlüğü daha da arttı. Hızır Bey onu çok sever ve iltifat ederdi. Hatta kendisine sorulan bazı sualler için “Akl-ı selîme müracaat ediniz” diyerek Hocazade’ye havale ederdi. Sonra Sultan İkinci Murad Han’a onun ilimdeki üstünlüğünden bahsederek ona bir medresede vazife verilmesini istedi. Böylece Hocazade, Kestel kadılıgına ta’yjn edildi. Daha sonra Bursa’da Esediye Medresesi müderrisliğine getirildi. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Bu müddet içinde Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin Şerhu’l Mevakıf’ını baştan sona kadar inceleyip ezberledi. Hocazade bu başarılı çalışmaları sayesinde Sultan ikinci Murad Han’ın güvenini kazandı. Sultan ikinci Murad Han’ın huzurunda yapılan bir sohbet sırasında vaktiyle Timur’un meclisinde Teftazan hazretleri ile Seyyid Şerif arasında geçen ilmî tartışma tekrar konuşulmuş, Ali Kuşçu Teftazanî hazretlerinin, Hocazade Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin görüşlerini savunmuş, neticede Ali Kuşçu da Hocazade’ye hak vererek onu Sultan İkinci Murad Han’ın huzurunda övmüştür. Fatih Sultan Mehmed Han Osmanlı tahtına oturup da onun alimlere muhabbeti ve ihsanı nam salınca ve çevresine zamanının meşhur alimlerini toplayınca, Hocazade de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesaretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince, bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi. Oraya öyle bir zamanda vardı ki, padişahın otağı İstanbul’dan Edirne’ye gidiyordu. Padişah-ı alem, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münazara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’yi görünce: ” Hoş geldin. Ben de seni Padişaha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş” diyerek önüne düşüp Padişahın yanına yaklaştılar. Hocazade hükümdarı selamladı. Mahmud Paşa onun Hocazade olduğunu bildirerek ilmini övdü. Hocazade bundan sonra Molla Seyyid Ali’nin yanında at sürerek sohbete katıldı. Zaman zaman en ince meselelerde görüşlerini açıklayıp iiimdeki üstünlüğünü ortaya koydu. Hocazade’nin bu kabiliyeti karşısında Fatih Sultan Mehmed Han onu kendisine hoca ta’yin etti ve ondan sarf dersleri aldı. Zaman geçtikçe Hocazade’nin Padişah katında değeri gittikçe arttı. Bu durum bazı kimselerin hasedine yol açtı. Hatta Fatih Sultan Mehmed Han Edirne’de bulunduğu sırada, Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’nin kazasker olmak istediğini Sultana bildirdi. Sultan da ” Bizi sohbetinden mahrum etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak daha sonra onu Edirne’ye kazasker ta’yin etti. Hocazade’nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyaret etmek için, Bursa’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazade, babasını alimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazade’den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince: ” Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık” diyerek, babasına güzel muamelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyafet hazırladı. Ziyafet sofrasına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve alimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç halinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen ehemmiyet ortaya çıktı. Molla bu hali görünce, Velî Şemseddîn hazretlerinin sözlerini hatırladı. Cenab-ı Hakk’a şükretti. Hocazade bir müddet sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Bursa Sultaniye Medresesi’ne, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesine müderris ta’yin edildi. İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Tehafüt-ül-Felasife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kadılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine ta’yin edildi. Fatih Sultan Mehmed vefat edinceye kadar İznik’te kaldı. Sultan ikinci Bayezîd Han tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultaniye Medresesi’ne günlük 100 akçe ile müderris ta’yin edildi. Bir müddet sonra Bursa kadılığına tayin edilen Hocazade hazretleri orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bayezîd Han’ın emriyle Şerh-i Mevakıf adlı esere bir haşiye yazdı. İlme rağbeti fevkalade olup, ilim öğrenmek için, gençliğjnde servet nîmetinden mahrum olmayı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeye engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabul ederdi. İLME OLAN AŞKI Molla Ali Tusî, Acem diyarına gittiği zaman. Ali Kuşçu ile karşılaştı. Ali Tusî, Ali Kuşçu’ya: ” Nereye gidiyorsun?” dedi. O da:” Rum diyarına gidiyorum” dedi. Ali Tusî ona: ” Orada Hocazade ile olan münasebetine dikkat et” dedi. Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Hocazade’nin de içinde bulunduğu alimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hadisesini anlattı. Hocazade, med-cezîr hadisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti. Konu, Timur Hanın huzurunda Seyyîd Şerîf Cürcanî ile Sadeddîn Teftazanî’nin karşılıklı münazarasına gelince, Hocazade: ” Ben bu konuyu tahkik ettim, Seyyid Şerîf Cürcanî’nin haklı olduğu kanaatine vardım” dedi. Ali Kuşçu, hocazade’nin yazdığı hususları mütalaa etti ve haklı olduğunu anladı. Yine Fatih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu’ya: ” Hocazade’yi nasıl buldunuz?” diye sorunca. Ali Kuşçu: ” Rum’da ve Acem’de emsali yok” cevabını verdi. Padişah da: ” Arap’ta dahi eşi yoktur” diyerek onun ilimdeki üstünlüğünü işaret etti. Molla Abdurrahman bin Müeyyed, Celalüddîn ed Devanî’nin hizmetine kavuşunca, Celalüddîn ed-Devanî ona: ” Hangi hediye ile geldin?” dedi. O da: ” Hocazade’nin Tehafütü’l-Felasife adlı kitabıyla” geldim” dedi. Celalüddîn ed-Devanî kitabı mütalaa edince: ” Bu konuda bir kitap yazmak istiyordum. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı” dedi. Hocazade’nin, Tehafütü’l-Felasife adlı meşhur eseri: Kelam ve felsefe meselelerinin eskiden yapılmış tartışmalarının haklı alanlarının tesbit için yazdığı mühim bir kitaptır. Bundan başka diğer eserleri şunlardır: — Haşiye-i Şerh-i Mevakıf — Haşiye-i Şerh-i Hidayetü’l-Hikme, — Şerh u Tevaliu’i-Envar, — Şerhu’I-İzzi fit-Tasrîf, — Haşiyefü alet-Telvîh fil-Usul gibi birçok kıymetli eserleri de vardır. Hocazade en iyi bildiği meselelerde dahi fetva kitaplarını karıştırmadan cevap vermezdi. Hatta bir günde aynı konu iki defa sorulsa yine kitaba başvurup açıklamasını öyle yapardı. Yanında duran talebeleri bazan: ” Efendim daha yeni kitaba bakmıştınız. Bu defa da bakmadan cevap veremez miydiniz” diye sorduklarında: ” Eğer ilmime güvenip bakmasam, gönül tenbelliğe alışır” derdi Üç padişah devrinde yetişen Hocazade bir çok talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhurları: Molla Bahaeddin, Molla Siraceddin, Yarhisarlı Molla Mustafa Muslihuddin, Yusuf bin Hüseyin Kirmastî, Nureddin Yusuf Karesî, Zeyrekzade Ahmed Rükneddin, Kadızade Kutbüddin Mehmed, Mirim Çelebi, Paşa Çelebi ve Gıyaseddin Kutbî’dir. 1488 (H.893) senesinde vefat eden Hocazade, Bursa’da Emir Sultan medreseleri karşısındaki kabristana defnedildi. Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ahmet Rumi Akhisari
manisa -akhisar – uzuntaş mezarlığında Kıbrıs’ta hıristiyan bir aileden dünyaya geldi ve Osmanlılar’ın Kıbrıs’ı fethinden sonra ihtida etti. Dımaşk ve İstanbul’daki âlimlerden ders aldı. Batı Anadolu’da Saruhan sancağının kazası Akhisar şehrinde resmî bir görev kabul etmeden ömrünün sonuna kadar ders verip eser yazdı ve aynı şehirde vefat etti. Kâtib Çelebi, vefat tarihini kendi öğrencisi olan Akhisârî’nin oğluna dayanarak belirlediği için (Süllemü’l-vüṣûl, I, 273) diğer kaynaklarda verilen tarihlere göre daha sağlam olmalıdır. Bazı çalışmalarda Bosnalı âlim Hasan Kâfî Akhisârî ile (ö. 1024/1615) karıştırılan Ahmed-i Rûmî’nin Akhisar’daki Uzuntaş Mezarlığı’na defnedildiği kaydedilir. Bağdatlı İsmâil Paşa (Hediyyetü’l-ʿârifin, I, 157) ve diğer bir kısım müelliflerin Akhisârî’yi Halvetî şeyhi diye tanıtmaları onun Mecâlisü’l-ebrâr’da Halvetîliğe yaptığı sert eleştirilerle çelişmektedir. Tasavvufla ilişkisi ne şekilde olursa olsun eserinde yer alan bütün konular öncelikle şahsî takvâ ve zühd hayatı, ticarî dürüstlük gibi meseleler olup bunların idarî, siyasî veya askerî alanlarla ilgisi bulunmamaktadır. Bu sebeple onun Mecâlisü’l-ebrâr’ı herhangi bir sultana, şehzadeye veya bir yöneticiye hitap etmekten çok Osmanlı tüccar, ulemâ ve hizmet erbabına yönelik olarak kaleme alınmıştır. Aslında Akhisârî’nin, XVI ve XVII. yüzyıllarda İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye’den etkilenen Osmanlı yenilikçi hareketiyle bağlantılı olduğunu söylemek mümkündür. Öncelikle Reddü’l-ḳabriyye adlı eserinde ve Mecâlis’in on yedinci bölümünde açıkça İbn Kayyim’e ve onun üstadına atıfta bulunmakta, kabirlerin yüceltilmesini reddeden eserlerinden nakiller yapmaktadır. Bunun dışında Akhisârî, klasik dönem Osmanlı ıslahatçılığının en önemli temsilcisi sayılan Birgivî Mehmed Efendi’nin Dürrü’l-yetîm fi’t-tecvîd’ine yazdığı şerhte ondan övgüyle söz etmektedir. Kütüphanelerdeki birçok risâle mecmuasında Birgivî’nin Vasiyetnâme’siyle Kadızâde Mehmed Efendi’nin Risâle ve Akhisârî’nin Risâle fi’l-akāid adlı eserlerinin bir arada ciltlenmiş olması, söz konusu eserlerin o dönemde birbirini tamamlayan metinler şeklinde algılandığını göstermektedir. Akhisârî’nin Mecâlisü’l-ebrâr’ında ve diğer eserlerinde yer alan birçok bölüm daha çok bid‘atlar, iyiliğe yönlendirip kötülükten sakındırma, regāib ve berât namazları, zikir, cuma hutbelerindeki dualar, cemaatle kılınan namazlardan sonraki tokalaşma, sûfî âyin ve semâ törenleriyle tütün kullanımı gibi konular hakkındadır. Bütün bunlar Kadızâdeliler’le tarikat ehli arasında geçen tartışmaların konusu olup Kâtib Çelebi’nin Mîzânü’l-hakk’ında ele alınmış, Akhisârî de bu konularda çoğunlukla katı ve yasakçı bir tutum sergilemiştir. Akhisârî’nin kendisinden sonraki Osmanlı toplumu üzerinde bıraktığı tesirler henüz ortaya çıkarılmamıştır. Buna karşılık onun bilhassa Mecâlisü’l-ebrâr’ının Hint alt kıtasını oldukça etkilediği söylenebilir. 1850 yılı civarında bu eserden yapılan uzun alıntılar Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin İḳtiḍâʾü’ṣ-ṣırâṭi’l-müstaḳīm ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İġās̱etü’l-lehfân adlı eserlerinden çeşitli bölümlerle birlikte, Hindu inançlarına reddiye olarak Farsça yazılan ve yanlışlıkla Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’ye nisbet edilen el-Belâġu’l-mübîn başlıklı eserde yer almıştır. Daha sonra Akhisârî’nin eserinin Urduca çevirileri de yapılmıştır. Kaynaklar ; İslam Ansiklopedi

Çekiçlerli Ahmet Lütfi Efendi
Aksaray – merkez’de Bedir Muhtar Kabristanlığında Caminin arkasındaki tepe üstündedir. Ahmedi Lütfi Hazretleri Aksaray-Nevşehir Karayolunun kenarında bulunan bir ucu Ağzıkarahan köyünün karşısından başlayarak Yunus Emre Hazretlerin Kızıl ırmağa yakın ziyaret tepesinde,diğer ucu ise Nevşehir ilinin Acıgöl ilçesinden başlayarak Bayır altını ve Şerefli Koçhisar’ı takip ederek Konya Kulu makasına kadar uzanan 4’ü büyük dağ olmak üzere irili ufaklı yüzlerce tepeden oluşan Ekecik Sıra dağlarının Büyük Ekecik Dağının eteğindeki Halkı Kürtçe nin Zaza Lehçesiyle konuşan Aksaray merkez ilçe Çekiçler köyünde doğup büyüyen burada Rahmeti Rahmana erişen bir güzel Allah(C.C.) dostu bir Velidir. Hayatını Dini Mübini İslam için vakfeden dinimizden aldığı tüm yaratılanların Yaratandan ötürü sevilmesi ve Ümmetçilik inancı gereği tüm Müslümanları ve insanları seven bir kişi olarak hayatı boyunca dine ve dinimizin emri gereği Halka hizmetin Hakka hizmet bilinci ile kendisi hizmet ettiği gibi, kendisi yaşarken de, hakka yürüdükten sonrada yetiştirdiği binlerce talebesi Hakka ve halka hizmet ettirmeyi sürdürmeye devam ediyorlar. NAR’DAN SESLENEN HOCASININ SESİNİ DUYUP MÜRŞİT OLMASI! Ahmedi Lütfi Hazretleri ömrünü hakka adamış bir kişi olarak Nevşehir in Nar da bulunan Kadri Tarikatının Şeyhi Hacı İsmail Hakki Hazretlerinin Talebesiydi.(Müridiydi) Şeyh hazretleri kendisinden sonra Postuna Ahmedi Lütfi Hazretlerinin oturması yani onun Mürşit olmasını uygun görür. Bunun üzerine Şeyhliğin kendisine layık olduğunu iddia eden aynı yerden başka bir mürit ”Şeyhlik kala kala Ekeciğin Kürdü nemi kaldı,Şeyh buradan olmalı.”diyerek kendisini işaret eder. Bunun üzerine Narlı Şeyh Hacı İsmail Hakki Hazretleri ;Müritlerime çağıracağım sesimi kim duyarsa benden sonraki Mürşit o olacak.”der ve bir gün kendi köyünde olan Mürşitliğin kendisine verilmesini isteyen kişiyi çağırır. Bu çağrısını Allahü alem birkaç defa tekrarlamasına rağmen çağırdığı yani adını bağırdığı kıskanç müridi bu çağrısına cevap vermez. Yani Şeyhi ismini vererek çağırdığı kişi çağrıldığı yere de olmasına yani aynı köyde bulunmasına rağmen şeyhin çağrısına cevap veremez. Daha sonra ;Ahmet” diye seslenince Nar dan 6 Km uzaklıktaki Çekiçler köyünde bulunan Ahmedi Lütfi Hazretleri ” Buyur baba” diye cevap verir. Oradakilerin de şahit olduğu bu olaydan sonra Mürşitlik Ahmedi Lütfi Hazretlerine verilir. YÜZBAŞI YA OĞLUNUN OLDUĞUNU MÜJDELEMESİ! Hayatı boyunca Devlet ve millet aleyhine hiçbir davranışı görülmemesine rağmen Devrim Kanunlarına karşı geldiği gerekçesiyle gözaltına alınarak yargılanmak üzere Aksaray Adliyesine getirilir. Yargılama esnasında bir an durur ve yargılamayı takip eden Yüzbaşıya dönerek ̶ ;Gözün aydın eşin doğum yaptı ve bir oğlun oldu ;der. Bunun üzerine olayı araştıran Yüzbaşı gerçektende yargılamanın yapıldığı zamanda eşinin doğum yaptığını ve bir oğlu olduğunu öğrenince Askeri paltosunu kendisine hediye eder. Yapılan yargılama sonucunda millete,devlete zararlı bir icraatı olmadığı tespit edildiğinden beraat ederek köyüne döner. CAMİİNİN AÇILAMAYAN KAPISINI AÇMASI! Çekiçler köyü Camisinin kapısının kilitli olduğunu söyleyen imam ve cemaat bir taraftan kilidi ararken diğer taraftan ise cemaat tarafından kapı açılmaya çalışılır. Tüm uğraşlar sonuç vermez, itme, sırt verme, dirsek gücü bir türlü kapının açılmasını sağlayamaz. Ahmedi Lütfi Hazretleri Mübarek elleri ile kapıya dokunur dokunmaz daha önce onca zorlama ile açılmayan kapı sonuna kadar açılırken merhum ;Kapı açıkmış.”diyerek espiri yapar. BALCI(Kürt Mahmatlı) NIN İLÇELİĞİ KAYBEDECEĞİNİ BİLMESİ! Türkiye nin ilk gizli oy açık tasnifli seçimi olan 5 seçiminden sonra ki kalkınma ve gelişmelerle birlikte birçok köy ve belde de ilçe olma, ilçelerde ise il olma çalışmaları başladı. O dönemde Ekecik Dağının arkasından başlayarak Kırşehir sınırına kadarki bölgede bir ilçe kurulması çalışmaları esnasında bölgenin o zamanki Cazibe Merkezi olan Balcı (Kürt Mahmatlı/Bölgedeki esas ismi böyle olduğu için belirtiyorum) ile Cazibe merkezi olmaya namzet Ortaköy arasında tatlı bir rekabet yaşanıyordu. Fakat Ortaköy henüz belde olmadığından belde merkezi ve Nahiye olan Balcı ya karşı şansı yok gibi görünüyordu. İlçelik çalışması için toplanan kalabalık toplantının yapılacağı yerden geçerken yanlarında bulunan Ahmed i Lütfi bağırarak ;Durun Kabristana dua edelim ve ondan sonra gidelim.”demesi üzerine lafı dinlenmez dua yapılmadan yola devam edilince ”Eyvah burası İlçeliği Kaybetti.”der. Gerçektende kısa bir zaman sonra Ortaköy önce çevre köylerden göçen nüfus sayımı ile Nüfusu 2’in üstüne çıkartılarak önce Belde ,ardından ise ilçe olur. Balcı ise bu yarışı kaybeder. MÜRİTLERİNİN KOYUNLARINI GÜTMESİ ! Ahmed i Lütfi Hazretlerini Haymanada ki Müritleri kendisini ziyaret etmeye geldiklerinde akşam olduğundan geceyi Büyük Ekecik dağının arkasında geçirip sabah Mürşitlerine gitmeye karar verdiklerinde heyetten bazılar ;Efendi hazretlerine hediye etmek için getirdiğimiz koyunlara kim bakacak biz yattığımızda koyunlara kim göz kulak olacak?”diye sorduğunda içlerinden biri” Koyunlar ona getirmedik mi yani Şeyhin değilmi,gerçek Şeyh ise o beklesin.”der ve uyurlar. Sabah kalkarak yanlarında getirdikleri koyunlarla birlikte Çekiçler köyüne vardıklarında Şeyh uyuklamaya başlayınca Müritler ”Efendim biz size geldik sizde devamlı uyukluyorsunuz.”deyince ;Şeyhinize sabaha kadar koyun güttürseniz uykusuz kalmazmı?” diye cevap vererek kerametini gösterir. Mevla’mızın Etrafı açık türbesi Aksaray Bedir Muhtar Kabristanlığında Caminin arkasındaki tepe üstünde bulunan Ahmed i Lütfi Hazretlerini Mahşerde tüm Müslümanlarla birlikte biz günahkârlarda şefaatcı etmesi dileğiyle. Rabbim Yar Ve Yardımcımız Olsun.. Kaynaklar ;Ali Genç , Aksaray Medya

Terlemez Baba
Aksaray – merkez’de şifahane mahallesinde Terlemez Baba türbesi Şifahane Mahallesindedir. Osmanlı dönemine ait olan yapı dikdörtgen planlı olup moloz taştan yapılmıştır. Üst örtüsü ve kubbesi sonradan beton harçla sıvanmıştır. İki pencereden ışık alır. Pencereler dikdörtgendir. Şeyh Hamid-i Veli Mahallesi Bostancı Sokağının sonunda bulunan Terlemez Baba Camii arkasında türbesi vardır. Terlemez Baba’nın gerçek adı Emir Ali’dir. Türbe Çarpıcı Tekkesi olarak da anılmaktadır. 1990 yılında restore edilmesine rağmen sadece temiz bir görüntü almıştır. Sade ve mimari özelliği olmayan, camiye bitişik konumda üstü kapalı, betonarme bir türbedir. Terlemez Baba mescidi ise kerpiçten yapılma, kare planlı, tek katlı ve damı kiremitle katlıdır. Terlemez Baba’yı kısmi felç geçirenler, elleri uyuşanlar, yel hastalığı geçirenler, belden aşağısı tutmayanlar, üzüntüden, sıkıntıdan derde tutulanlar ziyaret eder. Türbe şifa için Cuma günleri sabahtan ikindi namazına kadar ziyaret edilir. Diğer günler hayır duası için ziyaret edilir. Ziyarete gelen hasta, ocaklılar tarafından ovularak şifa bulması sağlanır. Hasta tedavinin ardından iki rekat şükür namazı kılar. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

Bayındır Baba Türbesi
Ağrı – Tutak – Bayındır köyünde Bayındır Baba’nın ilçeye yedi km. mesafede bulunan Bayındır köyünün mezarlığında türbesi vardır. Bayındır Köyü Türklerin Üçoklar kolunun Bayındır Boyu tarafından kurulmuştur. Türbe mezarlığın içinde üstü açık özensiz bir mezardır. Bayındır Baba değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Bayındır Baba’nın köyü koruduğuna inanılmaktadır. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Ayşe – Abdurrahman Dede Türbesi
Afyon – Başmakcı – YAKA BELDESİNDE Yaka beldesinde “Ayşe Abdurrahman” isimleriyle anılan türbe Höyük’ün güney batısında yer almaktadır. Rivayetlere göre, Ayşe Ana iyi biri olduğu halde Yakalılar onu bir türlü kabullenemez. Ayşe Ana’ya etmedikleri kötülük kalmaz. Taşa tutar, dışlar, onu “Kahpe Ayşe”, diye çağırırlar. Sonunda Ayşe Ana yapılan kötülüklere dayanamaz ve bir gün olur ki, “Yazın koyacak yer bulmayın, kışın da yiyecek bir şey bulamayın”, diye bedduada bulunur. Yakalılar zaman zaman, bu sözün günümüzde de geçerli olduğuna inanırlar. Ayşe Ana her yıl hacda görülürmüş. Abdurrahman Dede de Çal tarafından imiş. Haccda Ayşe Ana’yı görür, orada konuşurlar. Abdurrahman Dede bir gün Yaka’ya gelerek Hacı Ayşe’yi sorar. Yakalılar “Hacı Ayşe” diye birinin olmadığını, fakat köyün dışında kendi halinde deli ve kahpe bir Ayşe’nin olduğunu söylerler. Halbuki bu şekilde tanıtılan Ayşe Ana gerçekten Abdurrahman Dede’nin haccda gördüğü Ayşe’dir. Gerçek böylece ortaya çıkar. Şimdi türbede biri uzun, diğeri kısa iki mezar bulunmaktadır. Uzun mezarın Abdurrahman Dede’ye, kısa mezarın Ayşe Ana’ya ait olduğu söylenir. Fakat ne zaman yaşadıkları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Türbenin çevresinde bulunan ardıç ve benzeri ağaçlar bu türbenin hatırına kesilmemiş ve günümüze kadar kalmıştır. 1980’lere kadar adağı olanlar çocukları toplayarak türbeye götürürler, orada etli yemek yedirirlerdi. Günümüzde artık bu geleneğin uygulanmadığı anlatılır. Berber Zeki Akçan tarafından höyüğün yanında bulunan bu türbenin üç kere yıkıldığı ve sonra tekrar yapıldığı anlatılır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
harita yeni
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ulu Baba
Adıyaman – Çelikhan – Ulu baba tepesinde. Ulu Baba ziyareti, Adıyaman’ın en yüksek noktalarından birinin tam tepesinde, ilçe sınırları içerisindedir. Ulu Baba’ya Sarıkaya köyü içerisinden geçen yoldan çıkılır. Bu türbenin, Seyyid Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi’ye ait olduğu söylenmektedir. Denilir ki, Seyyid Battal Gazi gibi bir insanın babası olması dolayısıyla bu türbeye Ulu Baba adı verilmiştir. Mezarın bulunduğu türbeye Adıyaman ve Malatya illerinden hafta sonları hastası olan ve dilek dilemek isteyen vatandaşlar giderek ziyaret eder. Kurbanların kesildiği, insanların dua ettiği türbeye, rakımı 2 bin 550 metre olmasından dolayı ancak Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında çıkılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011
Gaziantep de günümüze ulaşamayan türbeler ve mezarlıklar

Şeyh Cemal Efendi Türbesi
Karaman – Merkez – Tepebaşı köyünde Tepebaşı köyünde Abdulhalim Camii’ne kuzeydoğudan kısmen bitişiktir. Kareye yakın dikdörtgen formlu olup girişi Abdulhalim Camii’nin son cemaat mahallinden sağlanmıştır. Doğu ve güney duvarlarında ikişer adet küçük açıklıklar bulunan türbenin üzeri kırma çatı ile örtülmüştür. Türbede H. 1020, M.1611-1612 yıllarında ölen Şeyh Cemaleddin Efendi medfundur. Mezartaşında yer alan tarih ibaresi türbenin de yapım tarihine ışık tutmaktadır. Kitabe ; Eş-şeyh-eş-şerif Cemaleddin bin Şerife Aişe binti es-Seyyid es-Salih mine’n-neseb et-tahir ve’ş-Şerife bin ehl-i zade ….ve’z-zahir Sene 1012

Yaren Dede Zaviyesi Bakçacı Sani Türbesi
Günümüze ulaşamayan türbenin Adana Etnografya Müzesi’ndeki kitabesinden Adana şehir merkezinde olduğunu tahmin edilen eserin tam yeri belli değildir. Müzenin bahçesinde teşhir edilen kitabesi, başka hiçbir yerde görmediğimiz şekilde 50 cm. çapında olup merkezdeki inşa tarihini gösteren 1865 rakamından başlayıp dışa doğru genişleyen helezonun içine dört bölüm halinde tanzim edilmiştir. Dairenin en dışına kenar çizgisi boyunca bir servi motifi ve bir gülce işlenmiş, daha sonra nesih bir hatla Arapça kitabe yazılmıştır. Her bir bölümü birer gülce ile ayrılmış olan ve Miladi yılı gösteren 1865 rakamı ile dikkati çeken kitabe şöyledir: Dıştan içe doğru: l- Zür Turbete’l- Bakçacı Sani ve bimadcaiha min ba’di tül-i sekamin leyse yendefiu 2- Mada ve fate bila neslin karinetin lizake zade aleyha el-harîru ve’l-cezai 3- Zale’l-kerim el’ğafür el-musteğas bihi. Kefa Mevlahu amma kane yustanau 4-Ağtahu rifate şanin er-rahvete fekul beyne’l-melaiki Mîhaîl yurtefiu 1865 Türkçesi: Uzun bir hastalık devresi geçiren, derdîne şifa bulamayan ve kör nesil olarak vefat eden, mezarı otsuz ve yeşilliksiz kalan Bakçacı Sani’nin Türbesi’ni ve mezarını ziyaret et. Allah, Cömert ve kerem sahibi, kendisinden yardım istenilen (Allah) onu yarlgasın ve yüksek bir derece versin……. 1865 Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları envanteri 01 Adana – Nusret Çam

Siyam Efendi
Konya – Taşkent – Balcılar’dan 4 kilo metre uzaklıkta, Ağıl Ardıç yolu üzerinde Siyam Efendi’nin dedesi eski Ermenek Müftüsü Hacı Mümin Efendidir. Hacı Mümin Efendi, torunu Siyam Efendi’yi İstanbul’a medrese tahsili için gönderir. Siyam Efendi İstanbul’da tahsilini sürdürür. Tahsilinin bitimine az bir süre kalır. Annesinin özlemi hat safhaya gelince medreseden izin almış ve Ermenek, Yukarı Çağlar Köyüne yolculuğa başlamış. Bu yolculuğu İstanbul’dan o zamanlar ismi Alata olan Balcılar’a kadar sürer. Yolculuk yayan olduğu için Siyam Efendi hasta bir halde Alata’ya (Balcılara) ulaşır. Alata’da Siyam Efendiyi görenler hasta olduğunu fark ederler. “Köyüne gitme. İyileş ondan sonra gönderelim. Misafirimiz ol.” derler. Siyam Efendi, “Köyüme gideceğim.”der. Yola çıkar. Alata yaylasında bir ardıç ağacının dibine kadar varabilir. Hasta düşüp ardıç ağacının dibine yatar. Hareket edemez. Daha sonra Alatalı bir çoban onu görür. Alata’dan sal götürülür ve sal ile tekrar köye getirilir. Siyam Efendi bu hastalıktan kurtulamayacağını hakkın rahmetine kavuşacağını anlar ve Alatalılara vasiyette bulunur, “Ben ölünce, beni bulduğunuz ardıç ağacının dibine defnedin. Ben kıyıcı ocağındanım. Üzerinde yılancık hastalığı olup, benim yanıma gelmek isteyenler, benim yanıma gelmeden önce aileme gitsinler. Üç defa yılancıklarını kıydırsınlar. İyi olmazlar ise sonra benim yanıma gelsinler. Ayrıca beni ziyarete gelenler bir tas süt ve haşlanmış yumurta ile gelsinler” der. Bunun nedeni şöyle ifade edilmiştir, Siyam Efendi küçükken Çavuş lakaplı babasını kaybetmiş. Yoksulluk içinde hasret kaldıkları süt ve yumurtayı çok sevmektedir. Daha sonra Ermenek Müftüsü dedesi Hacı Mümin Efendi tarafından İstanbul’a medrese tahsiline gönderilmiştir. Siyam Efendi öldüğünde henüz evli değil 25 yaşlarında bir zat olduğu sanılmaktadır. Daha sonra İzvitli Siyam Efendi, Alata’da hakkın rahmetine kavuşur ve vasiyet ettiği ardıç ağacı dibine gömülür. Siyam Efendinin ölüm tarihi Yukarı Çağlar köyünde devam eden tüm aile büyüklerine danışılması sonunda 1820’li yıllarda öldüğü hesaplanmaktadır. 1752-1820 yılları arasında yaşamış olan Siyam Efendi’nin mezarı, kronik baş ağrısı ve romatizmal rahatsızlığı olanlar tarafından ziyaret ediliyor.Eğer bir gün yolunuz Balcılar’a düşerse,yörenin en yaşlısının burada yaşadığını hatırlayıp onu ziyaret etmeyi sakın unutmayın. Genellikle baş ağrısı ve romatizmal hastalığı olanlar tarafından ziyaret edilen Siyam Efendiye ülkenin her köşesinden gelenler mevcuttur. Buraya yürüyemeyecek şekilde gelenlerin ziyaret neticesinde yürüyerek gittikleri uzun yıllardır söylenir” dedi.

İshak Dede – Elmalı
Antalya İli, Elmalı İlçesi merkezinde, Kapmescit Mahallesi, İshakdede Caddesindedir.

Çoban Dede – Elmalı
Antalya – Elmalı’da …….
Şeyh Abdülhamit İnali
Şeyh Abdulhamit Solhan’a bağlı Hırbızun Köyünde dünyaya gelmiştir. Şeyh Abdülhamit, başta Qelencuk/Kalencik köyünde Mele Selim-i Dımılî’nin/(halife Selim) olmak üzere birçok âlimden ilmî dersleri almıştır. İlmî tahsilinden sonra ders vermek üzere Varto İnali’de kendi medresesini açmıştır. Nitekim Şeyh Kekê ve eski Varto Müftüsü Mele Hâlid gibi şahsiyetler onun medresesinde yetişmiştir. Onun döneminde civardan bazı ilim talebeleri, İbn Hacer’in Tuhfes’i, Şerhü’l-Mevakıf, Şerhu’l-Makasıd, İânetü’t-Talibin, Hâzın ve Nesefî tefsirleri gibi önemli bazı kitapları okumak üzere, hususi kendisine talebe olmaya ge- lirlerdi. Şeyh Mahmud (Sahak), Şeyh Abdülhamid’in Cemü’l-Cevami’e bir şerh yazdığını ve bunu gördüğünü söylemiştir. Ancak henüz bu kitaba ulaşılamamıştır. Şeyh Mahmud-i Melekanî’nin kendisi hakkında “Gulâ Şexâ” (Şeyhlerin Gülü) dediği Şeyh Abdülhamid, yüksek bir ilmî meziyete sahip olmasına rağmen mütevazi bir kişiliğe sahipti. O, kendisine mürit olmaya gelenlere “benim fakihlerim/talebelerim var, müritlerle uğraşacak fazla vaktim yok.” diyerek onları Rındaliya, Dadina ve Melekan köylerinde bulunan Hâlidîye tarikat şeyhlerine gönderirdi. Şeyh Abdülhamit İnali Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Ali Hırbızuni
Şeyh Ali, Hırbızun’da doğmuş ve yaklaşık 73 yıl yaşamıştır. Yaklaşık bin dokuz yüz küsur yıllarında vefat etmiştir. İlmî tahsilini ilk olarak babasından almıştır. Daha sonra farklı hocalardan ilim tahsilinde bulunmuştur. Şeyh Ali, Hâlidîlik icazetini Melekanlı Şeyh Mahmud’dan almıştır. Halasının oğlu olan Şeyh Mahmut vefat etmeden önce, “Beni dayımlarımdan Şeyh Ali yıkasın!” diye vasiyette bulunmuştur. Şeyh Muhammed’in üç oğlundan biri olarak dünyaya gelen Şeyh Ali’nin diğer iki kardeşinden biri Şeyhê; diğeri de Hatê (Şeyh Hasan)’dır. Şeyh Hasan (Hatê) muhacirlik döneminde Urfa’da vefat etmiş ve Urfa’da Şeyh Hasan Haziyanî’ye yakın bir yerde defnedilmiştir. Torunu olan Şeyh Tahir, Şeyh Ali’nin Ermeni olaylarının başlamasından evvel, gidişattan Ermenilerin olay çıkaracağını ve buna binaen olayların kontrolsüz gelişeceğini sezmiştir. Bu olaylara matuf olarak “Yakında bazı olaylar gelişecek ve zülüm kime yapılırsa yapılsın haramdır.” demiş, bu sayede, çevresindekiler olayların en gergin döneminde temkinli olmuşlardır. Şeyh Ali bizatihi tarım ve hayvancılık ile uğraşarak geçimini sağlamaya çalışmıştır. İslamî ve Tasavvufî hizmetleri dışında ticaretle de uğraşan Şeyh Ali’den kemal ve kerametleri ile söz edilmiştir. Şeyh Ali Hırbızuni Silsilesi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Fatsalı Hamid Tarakçı Hoca
Kabri Şerifi ; Ordu – Fatsa’da Mağazalarbaşında. Fatsalı Hamid Tarakçı Hoca Silsile-i Şerifi Hamit Hoca, Ordu iline bağlı Korgan ilçesinin Pizme köyündendir. Tarak imal ettiği için “Tarakçı Hoca” adıyla tanınmıştır. Çocuk denecek yaşta Mustafa Rumi ile tanışmış ve ona intisab etmiştir. Bir ara Tokat’ta eğitim görmüş, asıl eğitimini, Çorum da Mustafa Rumi’nin medresesinde tamamlamıştır. Manevi egitimini de tamamlamış olmasma rağınen, irşad görevi verilmemiştir. Bu durumuu, onu tanıyanlar, sert mizaçlı olmasına bağlıyorlar. Çorum Şeyhi vefat edince Mustafa Hakiye, o vefat edince Mustafa Taki’ye, sonra da İhramcızadeye intisap etmiştir. Birkaç defa hacca gittiği bilinen Hamit Hocanın, bir ara Medine’ye yerleştiği ancak, Mustafa Haki Efendinin oğlu Bahaeddin Efendinin isteği ile Anadolu’ya tekrar döndüğü ifade edilir. Vefatından sonra Fatsa’ya defnedilen Hamid Hocanın, Mekki yolunun ihvanları arasinda anlatılan bir çok menkıbesi vardır. Velayeti konusunda tanıyanların müttefik olduğu Hamit Hocanın, Sivas toprağına ayak basıp “Ziyaretimiz makbul oldu, dönelim gardaşlar” sözüne karşılık, aynı anda Sivas’ta bulunan İhramcızade’nin de “Hamid Hoca bizi ziyarete geldi, gitti” dediği rivayet edilir. Kaynaklar ; Tasavvuf’ta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi Yayıncılık
Adem Benuri (k.s.)
İmam-ı Rabbani’nin halifelerinden olan Adem Benürî (ö. 1053/1643) Nakşibendiyye’yi Hindistan ve Hicaz bölgelerinde yaymış, Hulasatü’l-maarif ve Nikatü’l-esrar gibi Farsça eserler kaleme almıştır. Kendisine Ademiyye veya Ahseniyye adında bir tarikat kolu nispet edilir. En meşhur halifesi, Şah Veliyullah ed-Dihlevi’nin babası Şah Abdürrahîm’in mürşidi Hafız Seyyid Abdullah Ekberabadi dir. Adem Benürî, zikir usulünde ve bedendeki letaifin yerleri konusunda yeni ve farklı görüşler öne sürmüştür. Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları
Şeyh Halidi Cezeri Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Erzincan Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Mahmut Seydi Türbesi
Mahmut Seydi Türbesi ; Alanya’dan kuzeye doğru Toros Dağları üzerinde 22 km uzaklıktaki Mahmutseydi Mh Altındaki Bahçeler arasındadır. Mahmut Seydi’nin Horasan’dan bölgeye gelen yedi evliyadan biri olduğu söylenmektedir. Mahmut Seydi bölgeye gelerek eski adı Onas olan köye yerleşmiş ve zaviyesini kurmuş burada İslam’ı yaymıştır. Seyyid Harun Veli’nin öğrencisi ve ahfadından olduğu söylenmektedir. Yaşadığı dönem ve ölüm tarihi bilinmemesine rağmen 1461 yılında Mahmut Şeydi adına düzenlenmiş vakfiyesi kayıtlarda görülmektedir. Köylüler soylarının Mahmut Seydi’den geldiğini söylemektedirler. Mahmut Seydi Konya Hadim İlçesi Dedemli Kasabasında medfun olan Seyyid Bayram’ın kızı ile evlenmiştir.Deretürbelinas Köyünde medfun olan Mahmut Yusuf Narabi Mahmut Seydi’nin kardeşidir. Deretürbelinas Köyünde medfun olan Mahmut Yusuf Narabi Mahmut Seydi’nin kardeşidir. Türbenin Durumu: Türbe üç bölümden oluşan, dikdörtgen planlı, yığma moloz taştan inşa, çatısı kiremit örtülü bir türbedir. Türbe mutfak, ibadet odası (eskiden zaviye yeri olarak kullanılmış) ve sandukanın bulunduğu üç bölümden oluşmaktadır. Mahmut Seydi’nin asası sandukaya dayalı olarak durmaktadır. Türbeyi Hamdullah Emin Paşa yaptırmıştır. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar ve çeşitli hastalıkları ve dilekleri olanlar tarafından ziyaret edilen bir türbedir. Kurban adağı türbe yanında gerçekleştirilip, etler fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmaktadır. Menkıbeler: 1-) Türbeyi yaptıran Hamdullah Emin Paşa Mısır’da görevde iken, onu tanıyan zengin bir Mısır’lının rüyasında bir evliya görünür. Zengin Mısırlı Mahmut Seydi sandukasının üstüne örtülmek üzere işlemeli güzel bir halı hediye eder. Türbeyi yenileyen Emin Paşa sandukanın üzerine bu hediyeyi koyar. Dönemin Alanya Kaymakamı 1932 yılında iki ilkokul çocuğuna bu halıyı çaldırır. Halı kayıplara karışır, fakat halıyı çalan çocuklar yıllardır belirsiz bir hastalıktan muzdariptir. 2-) Türbe ağaçlık bir alandadır. Fakat türbe etrafındaki ağaçlar kutsal kabul edilip kesilmezler. Kesenin rüyasına giren evliya odunları geri istemektedir. Kaynaklar Kaynak: Metin Türktaş –Alanya ve Köylerindeki Türbe Yatır ve Adak Yerleri -1997 / Ahmet Çaycı – Alanya Mahmud Seydi Külliyesi / www.facebook.com
Seyyid Mustafa Fehmi Efendi
Mekke – Cennetül Mualla’da Hz. Hatice(r.a)’nın hemen ayak ucunda Terzi Baba’nın Halifesi Seyyid Mustafa Fehmi Efendi (k.s.). Silsile-i Şerifi Mustafa Fehmi Efendi 1231/1815-16 yılında Erzincan’da doğmuştur. Babası, henüz iki yaşındayken kaybettiği Hacı Ahmed Efendi’dir. Hayatı hakkındaki bilgilerimiz genellikle Aşçı Dede’nin hatıralarında dile getirdiği malumatla sınırlıdır. Çocukluk ve gençliğine dair bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Fakat ilim talebiyle Tokat’a gittiği ve burada Bozzâde Hocaefendi adındaki bir âlimden ilim tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Erzincan’a döndükten sonra Terzi Baba’ya intisap etmiş, ömrünün geri kalanını burada irşad faaliyetlerini yerine getirmeye adamıştır. Terzi Baba’nın vefatından sonra halîfe olan Fehmi Efendi’nin Erzincan’da Terzi Baba türbesi civarında bir dergâh inşa ettiği ancak bu dergâhın günümüze ulaşamadığı görülmektedir. İrşad vazifesinin yanında devlet hizmeti ve vatan savunması konusunda örnek bir şahsiyet olan Fehmi Efendi, önce Kırım Harbi’ne (1853-1856) iştirak etmiş. Daha sonra müritleriyle birlikte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbine katılarak ilerlemiş yaşına rağmen Kars önlerinde düşmanla kahramanca mücadele etmiştir. Fehmi Efendi’nin Padişah Sultan Abdulhamid’in çağrısı üzerine oğlu Ahmet Fevzi ile birlikte İstanbul’a gittiği ve burada Kuleli Askerî Lisesi’nde askerde vecd ve heyecan meydana getiren bir konuşma yaptığı nakledilmektedir. Aşçı Dede, onun Osmanlı devleti ve askeri için çokça gözyaşı döküp dualar ettiğini nakleder. Fehmi Efendi üçüncü defa hac görevini ifa etmek için gittiği Mekke’de 1298 Muharreminin 21. Perşembe günü (24 Aralık 1880) vefat etmiştir. Hz. Hatice’nin ayakucuna defnedildiği söylenmektedir. Seyyid Mustafa Fehmi efendi’nin müridi olan Aşçı Dede eserinin çeşitli yerlerinde; ‚Hazret-i Şeyhü’l-A‘zâm, Sultân-ı Ulemâ-billâh, Cenâb-ı Mürşid-i Ekrem, Hazret-i Gavs-ı A‘zâmi, Hazret-i Şeyh-i Ekber, Cenâb-ı Mürşid-i A‘zâm, Zamanın gavsı, kutbu, zât-ı âlî kadr, Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeli, İmamü’l-mürşîdîn, gavsü’l-vâsılîn…‛ Gibi unvanlarla andığı şeyhinin şemâilini şöyle tavsîf etmektedir: ‘’Servi gibi mevzûn ve zârif uzun bir boy, hilal gibi bedeni nahîf olup rengi buğday, kolları uzun, elleri kalem-kârî düzgündü. Siyah sakalları nurlu ve çeneden bir kabza uzundu, keman gibi iki kaşı arasında gayet rakîk bulut altında görülür Süreyya gibi bir ben vardı. Öyle bir nokta-i şerif ki cümle ilim ve marifetler o noktada gizlenmiş gibidir. Gözleri henüz uykudan uyanmış Yûsuf-i âlem gibi mestane ve mahmur ve gayet siyah olup etrafı ilâhî nurun tecellî ettiği bir hâle gibiydi. Gözlerine karşı göz ile bakmak mümkün değildi, zira onun gözleri diğer insanlarınki gibi değildi, hakîkat-i basara nazar olmuş idi. Vücudunda et namına bir şey yoktu, kuru kemikten ibaretti. Kulakları oldukça küçük, mübarek başından iki tarafa iki nûr-i müdevver talik olunmuş idi. İşte mübarek yüzleri bu şekilde olup insan tamamıyla yüzüne bakmaktan heybet ve hayâ ederdi. Hz. Ali’nin azamet ve heybetinin vech-i şeriflerinde kemaliyle zuhur etmişti.‛ Kalabalık bir mürit topluluğuna sahip olan Fehmi Efendi’nin her çeşit insandan müritleri olduğu, arzu etmemesine rağmen Terzi Baba’nın diğer halifeleri arasında dikkat çekici bir üstünlüğünün bulunduğunu söyleyen Aşçı Dede, onda diğer meşâyıh-ı rüsûmda olmayan kuvvetli bir cezbenin olduğun ve insanları kendisine çektiğini anlatır. Bütün bu yüce sıfatlarına rağmen Fehmi Efendi’nin diğer halîfelere hürmette kusur etmediğini de söylemekten geri durmaz. Aşçı Dede’ye göre Fehmi Efendi, ‚meşreb-i Muhammediyye’nin kendisinde müşahede olunduğu, zâhir ilimde yanına kimsenin yaklaşamadığı gibi bâtın ilimde dahi Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeliydi.‛ Fehmi Efendi’nin dinin emir ve nehiyleri konusunda son derece titiz, ibadet ve tarîkata dair uygulamalarında aşırılıktan uzak, ancak devamlı olduğu, rabıta, teveccüh, sohbet ve muhabbette istikamet üzere bulunduğu nakledilir. Fehmi Efendi’nin Nakşibendî zikri olan hatm-i hâcegâna son derece önem verdiği; ‚hatm-i hâcegân kıraat olunan haneye ve belki o mahalleye ve belki o beldeye hiçbir bela ve musibet isabet etmez.‛ dediği dile getirilmiştir. Aşçı Dede, şeyhi Fehmi Efendi’nin giyim-kuşam, yeme-içme ve ibadet hayatına dair verdiği bilgilerden onun toplum içindeki tavır ve davranışlarının takdire şayan olduğu anlaşılmaktadır. Zira Fehmi Efendi’nin insanların işlerini görmek ve ihtiyaçlarını gidermek konusundaki gayretinin, ayıp ve kusurları örtmedeki titizliğinin, başka tarîkat mensuplarına karşı kucaklayıcılığının ve hatta Erzincan’da ikamet eden Hıristiyanlara karşı hürmet ve ikrâmının emsalsiz olduğunu dile getirilmiştir. İlmi ve irfânı kendisinde mezcettiğinden dolayı onu Mevlânâ ile kıyaslayan Aşçı Dede, şeyhin taassuptan uzak açık ve hür fikirli bir şahsiyete sahip olduğunu anlatır. Mustafa Fehmi Efendi’den geriye yazılı bir eserin kalmadığı anlaşılmaktadır. Muhteşem iki eser olarak nitelendirilen iki oğlundan Mehmed Sıdkı hakkında bilgiler oldukça sınırlıdır. Diğer oğlu olan Ahmed Fevzi efendi dergahın son postnişini olmuştur. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Bünyamin Yıldırım Efendi
İstanbul – Ümraniye – Kocatepe kabristanında İhramcızade İsmail Hakkı hazretleri’nin halifesi Sivas/İmranlı kazasına bağlı Uyanık (Bafsu) köyünde 1943 yılında dünyaya geldi. İlk dini bilgilerini köy imamlığı yapan babası Molla Recep’ten aldı. Çocukluk yıllarında tasavvuf arayışı ve özlemiyle yazdığı mısralar dikkati çekerdi. Onun bu özlemi, Nakşibendi / Halidiyye kolu şeyhi Kutbul Azam olarak bilinen İsmail Hakkı ÖZTOPRAK (k.s) Hazretlerine intisap etmesine vesile oldu. Henüz 16 yaşında olmasına rağmen ezelindeki bu cevheri manada gören şeyhi, Bünyamin Yıldırım Hz. (k.s.)’nin ifadesiyle ömrünün sonuna kadar yapacağı hizmetlere vesile olan aşkı ilahiyi gönlüne nakşetmiştir. Allah , Muhammed , Mürşid sevgisi üzerine söylediği beyitlerinin kaynağının ve gücünün şeyhinin nazarı olduğunu dile getirdi. Bunu da ; “Yek nazar eylese arif-i billah aslı kem-hareyi mücevher eyler” sözüyle sık sık belirtirdi. O dönemde Sivas’ta yaşamakta olan İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri yurt içinden ve yurt dışından gelen birçok topluluğa hizmet vermiştir. Kur’an ve sünnetin ışığı altında yetiştirdiği halifeleri Türkiye’nin birçok yerinde hizmete devam etmektedir. Bunlardan biri de mutasavvıf olan arif , aşık ve bir gönül insan Bünyamin Yıldırım Hazretleridir. Şeyhinin 1969 yılında vefatından sonra manevi bir işaretle İstanbul/Esatpaşa’ya yerleşerek orada irşad görevini sürdürmüştür. Yunus Emre hazretleri’nin şehir ve kasabaları adım adım dolaşarak insanları Allah aşkına , sevgiye , birliğe davet ettiği gibi , Bünyamin Yıldırım Hazretleri de Anadolu’nun köy ve kasabalarını dolaşarak emr-i bil marufta bulunmuştur. Feyiz ve muhabbeti gönül kasesine koyarak insanlara tattırmıştır. Sohbetlerinde önceden hazırlanan bir konuyu işlemez, sohbet ettiği insanların hallerine göre onların ikaz ve irşadına vesile olacak ilahiler söyler vaiz ve nasihatlerde bulunurdu. Adap , aşk ve yokluk sohbetlerinde , üç ana esastı. -Adap hoştur , adap hoştur , adabı olmayan boştur. -Allah’a giden en kısa ve kese yol aşktır. -Tasavvuf yok olup var olmaktır. Sen yok ol ki hak sende var olsun. Bu görüşler ona göre tasavvuf okulunun temel taşlarıydı. Manevi hayatında ve hizmetlerinde gönüle çok değer verirdi. “Kardeşlerim , bir insan alim olur , hoca olur , sohbet ehli olur ama gönül ehli olmak zordur. Biz rabbimizin nazar-gahı olan gönüle ulaşmak , gönül insanı olmak istiyoruz.” buyururlardı. Gönüle cem ettik iki cihanı Gönülde okuduk ayet Kur’an-ı Gönlümüze aldık biz mim sultanı Gönülde haller var inceden ince. Düşün gönül ile bul gönül ile Anla gönül ile bil gönül ile Şu göz gafletini sil gönül ile Ol tevhidin sırrı gönül değil mi?.. İlahilerinde , gönül pınarından çıkan ilahi feyiz ile kurumuş gönülleri sulamış, bir pınarın çevresini yeşillendirdiği gibi yeni bir çehreye kavuşturmuştur. Ayrıca hizmetlerinin büyük bir bölümünü kadınlara ve gençlere yapmıştır.Onların Kur’an ve sünnet üzere yaşamaları uyanık Müslüman olmaları için verdiği vaazlar büyük uyanışlara vesile olmuştur. İçki , kumar ve eğlence meclislerinde hayatını harcayan aileleri ele almış ve onların gafletten kurtulup çocuklarıyla topyekün İslami yaşama şerefine erişmesini sağlamıştır. Kitleleri İslam nuruyla aydınlatarak çağımızın ahlaksızlık tufanından onları selamet ve huzur sahiline ulaştırmıştır. Bir toprak misali taşlaşmış gönülleri , sohbet , hizmet ve ilahileriyle besleyip sulayarak Allah rızasına yönelen filizler yetiştirmiştir.Ancak kader-i ilahi bu körpecik filizlerin günü toprağı alıp götürmüştür. Evinden 17 Mart 1994 Perşembe günü Rabbisine rabıtada iken vuslata ermiş, arkasında binlerce kalbi onun sevgisiyle dolu, gözü yaşlı müritler bırakmıştır . Türbesi Ümraniye / Kocatepe kabristanındadır. Vefatından sonra müridleri onun adap ve erkanıyla hizmete devam etmektedir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) http://www.bunyaminyildirimefendihz.com/biyografi [/toggle]

Bostancı Hacı Ali Efendi Hazretleri
Çorum Kabristanında Şeyh ebu Bekir Sıddıki Çorumi hazretleri’nin yanında Rufai Şeyhi Ebubekir Sıddki çorum-i nin halifesi Bostancı Hacı Ali Haydar Efendi, 1888 yılında Gürcistan’ın Ahıska kentinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Mustak, annesinin adı da Güleser’dir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusların tüm Kafkasya’yı ele geçirmesi üzerine ailece, önce Erzurum’a, sonra Çorum’a göç etmişlerdir. Çorum’da 1924 yılında Bekir Baba’nın tavassutuyla Makbule Hanımla evlenmiş ve buraya yerleşmişlerdir. Bu evlilikten Gülüzar ve Zehra adında iki kızı, Şükrü ve Ali Rıza adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Kızı Gülüzar 1932 yılında Hacı Ali Zöngür’ün sağlığında, altı yaşındayken vefat etmiştir. Mezar taşında bile adı, Hacı Ali Haydar Efendi olarak geçmesine rağmen nüfusta Ali Zöngür olarak kayıtlıdır. Hacı Ali Efendi, at üstünde sert ve heybetli duruşuyla dikkat çekiyordu. Ciddi ve sert mizaçlıydı. Çorum’a geldiğinde tasavvuf ve tarikata ilgi duymaya başladı. Bir ara İstanbul’a gitti ve orada Esat Efendi’nin sohbetlerine katıldı. Esat Efendi ona çok ilgi gösterdiyse de Ali Efendi, Çorum’a dönmekte kararlıydı. Çorum’da da Nakşibendi tarikatının Halidiyye koluna mensup, Çerkez Şeyhi diye maruf Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin sohbetlerine katıldı. O sert ve haşin tavırlarında değişiklikler belirdi ise de onun nasibi, bu dergahta değildi. Yıllar önce Hacı Bekir Baba, Ali Haydar Efendi’nin geleceğine dair işareti almıştı. Hatta Ahıska’dan geleceğini de biliyordu. Ömrünün son beş yılına gireceği sırada bu olayın gerçekleşeceğinden de ilham yoluyla haberdar olmuştu. Sonunda Ali Haydar Efendi geldi ama Hacı Bekir Baba’nın dergahına değil de Çerkez Şeyhi’nin kapısına gitti. Aradan çok süre geçmeden Hacı Ali Efendi, Bekir Babayı rüyasında görüyor; ayağına zincir takıp Çerkez Şeyhinin kapısından sürükleyerek Abdibey Cami yanındaki Rıfai Tekkesi’ne çekiyor. Uyandığında durumu Çerkez Şeyhi’ne anlatıyor. Zincirin izlerini göstererek acısının hala devam ettiğini söylüyor. Bunun üzerine şeyhi ona “Evladım, seni Kara Şeyh (Bekir Baba) istiyor. Ona teslim ol. Haydi git, seni bekliyor.”diyerek nasibinin olduğu yöne sevk ediyor. Çerkez Şeyhi’nin tavsiyesine uyan Hacı Ali Haydar Efendi, Rıfai Tekkesi’nin yolunu tutuyor. Oraya vardığında Bekir Baba, ona kapıda “Evladım Ali Efendi, bizi, en sonunda kendini sürükleterek kapımıza getirmek zorunda bıraktın.”diye latife ederek karşılıyor. Bekir Baba, her müridiyle yakından ilgilenirdi ama Ali Haydar Efendi’nin yetişmesine daha özen göstermişti. Her makamda gerekli dersleri takip eder, bütün makamları kısa sürede aşması için ona yol gösterirdi. Sonunda onu halifelik makamına kadar getirdi. Bekir Baba’nın yanında yetişen bir halifesi daha vardı. Aslen Bayburtlu olan Mustafa Sıkı da onun gözde müritlerindendi. 1924 yılında Bekir Baba’ya intisap etmiş, şeyhinin vefatından sonra Hacı Ali Efendi’nin sohbet ve zikir halkasına devam etmiştir. Bundan da anlaşılacağı üzere Bekir Baba’dan sonra Rıfai Dergahının şeyhi, 1928 yılından itibaren Ali Baba olmuştur. Ebubekir Efendi’nin son dönemlerinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanun gereğince tekkeler kapatıldığı için Ali Haydar Efendi, tarikat faaliyetlerini ve irşat hizmetlerini açıktan yapamıyordu. Kendisinin bir hazır elbiseci dükkanı vardı. Zaman zaman eline birkaç ceket alıp köy köy, kasaba kasaba dolaşıyordu. İnsanlara islamı, imanı, ahlakı, ibadeti anlatıyordu. Elindeki malların satılıp satılmadığıyla hiç ilgilenmiyordu. Sonra seyyar satıcılıktan vazgeçerek hizmetini Çorum’da yürütmeye karar veren Ali Haydar Efendi, şehrin dışında, Gürcü Köyü’nde bir bostan tarlası ekerek orada ikamet etmeye başladı. Müritleri, dostları ve onu arzulayanlar bostan tarlasındaki gümelesinde ziyaretine gelirlerdi. Çok zaman kavun, karpuz ve sebzeler arasında dolaşarak sohbet ve irşat ederdi. Böylelikle dikkatlerden uzak durmaya özen gösterirdi. Faaliyetlerini yılın ekseriyetinde tarlada yürüttüğü için kendisine Bostancı Hacı Ali Efendi derlerdi. Onun buradan da para kazanmak gibi bir arzusu yoktu. Yetiştirdiklerini ziyaretçilerine ve misafirlerine ikram ederdi. Bir sene Kuyumcu Köyü’nde bir tarlaya karpuz ekmişti. Şiddetli bir yağmur sonucu tarlayı sel basmış. O, bunu “Allah, sevdiği kuluyla alışveriş yapar.”diyerek tevekkülle karşılamış. Sel suları çekildikten sonra tarla tekrar yeşermiş. O yıl öyle karpuz olmuş ki yemekle, taşımakla bitirilememiş. Ali Efendi, müritlerinin hepsiyle yakından ilgilenirdi. Kendisinden sonra Allah’ın izniyle görev verilmesi muhtemel olanlarla daha yakından ilgilendiği bilinirdi. Kendinden sonra halife olacağını ilan ettiği Hacı Mustafa Anaç Efendi, İstanbul’dan gelen bir müridini, merhum üstadı Bostancı Ali Efendi’nin dergahına götürdü. Hanesinde uzun bir odası ve hilal şeklinde alemi olan bir sancağı vardı. Sağlığında zikir halkası orada kurulurmuş. Mustafa Anaç Efendi, dervişe şöyle der: “Bak evladım, üstadımız bu odada kalırdı. Alnını bu hilalli sancağa koyarak uyurdu. Ayaklarını uzatarak uyuduğunu hiç hatırlamıyorum. Onların bu takvası yanında ben, şeyhim demekten haya ediyorum.” Bostancı Ali Efendi, 1928 yılından 1957 yılında vefatına kadar yaklaşık otuz yıl Rıfai tarikatının manevi yükünü taşıdı. Müritleriyle yakın sohbet halindeydi. Güç şartlar altında gizli gizli zikir halakaları teşkil ediyor, burhanlar gösteriyordu. Yatağında rahat uyuduğu vaki değildi. Samimi, ihlaslı bir dervişti, şeyhti. Bostancı Hacı Ali Efendi, vefatından birkaç yıl önce Hacı Mustafa Anaç Efendi’ye halifelik vermişti. Ancak bu durum, dervişler huzurunda ilan edilmemişti. Şeyh Efendi, vefatına yakın bir dönemde Hacı Mustafa Efendi’den, hılafet verildiğine şahit olmaları için birkaç dervişi davet etmesini istedi. Hacı Mustafa Efendi de birkaç kişi davet etmesine rağmen yüze yakın derviş, Ali Efendi’nin dergah gibi kullandığı evinde toplandı.Ali Efendi, dervişlere hitaben, ömrünün sonuna yaklaştığını ifade ettikten sonra Hacı Mustafa Anaç Efendi’yi kendinden sonra halife tayin ettiğini açıkladı. Herkesin ona biat etmesini, ihtilafa düşmemelerini söyledi. Sonra Hacı Mustafa Efendi’ye görevinin ağırlığını hatırlattı: “Evladım, dervişlik bakır leblebi gibidir. Onu yutmasını bileceksin. Dervişlerde hata aramayacaksın. Zira dervişlik, ince ve zor bir yoldur. Ahir zaman şartlarının güçlüğü de eklenirse bu mertebeye ermek pek kolay değildir. Sabır, gayret, azim ve sebatla yoluna devam edeceksin. Senden beklenen budur.” Bostancı Hacı Ali Efendi, bundan birkaç ay sonra 4 Şubat 1957 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenazesi, Ulu Cami’de kılınan namazdan sonra kalabalık bir cemaatin iştirakiyle Ulu Mezar’a kaldırıldı. Orada şeyhi Bekir Baba’nın yanına defnedildi. Eşi Makbule Hanım da aynı yılın Kasım ayında vefat etti. Oğullarının kabirleri de babalarının yanındadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ebubekir-i Sıddıki Çorumi (ks.)
Çorum kabristanında Sahabe’den Maruf Dede’nin yanında Rufai Şeyhi Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri (ö.1929), Gürcistan’ın Ahıska vilayetinde dünyaya gelir. Küçük yaşta Kur-an’ı Kerim’i hıfz eder. Hem hafız, hem de sesinin güzel olmasından dolayı, kendisini yetiştiren hoca efendinin tavsiyesi ile önce Samsun’a sonra da İstanbul’a gider. İstanbul’da Aziz Mahmud Hüdai Dergâhına giderek dergâhın o dönemdeki Mürşid-i Kâmili Mehmet Ruşen Hilmi Hazretlerine intisap eder . Mehmet Ruşen Hilmi Hazretleri, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i ‘hazretlerine ; ─ Evladım, sen tavlacılık yapacaksın, der. O zamanlarda tavlacı, atları besleyen, tımarlayan ve bakımını yapan kişilere denilirdi. Yedi yıl üstadının vermiş olduğu bu hizmeti sürdürür. Bunun yanı sıra günlük derslerini çeker, haftalık sohbetlerine devam eder, büyük bir ihlas ve samimiyetle bu yola olan bağlılığını gösterir. Sonunda üstadı kendisine, ─ Gel evladım Ebubekir, sana seyahat göründü, der. Yanına yol arkadaşı olarak Sanemerli Hacı Ahmet Baba ismindeki zatı verir Onunla beraber seyahat edeceklerini söyler. Üstadı Mehmet Ruşen Hilmi Hazretleri, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretlerine elindeki postu göstererek ─Evladım üzerindeki gömleği çıkart. Bundan sonra senin gömleğin bu posttur, der. Postu ortasından deler ve gömlek gibi başından geçirir. Ardından sözlerine şöyle devam eder; ─Bu post senin hem yatacak yerin hem de seccadendir. Bununla seyahat edeceksin. Zekât almayacaksın, sadaka kabul etmeyeceksin, fitre almayacaksın. Allah’ı seven bunları almaz. Çünkü bunlar fakirlerin hakkıdır. Sen hafızsın, manen zenginsin. Yiyecek hiçbir şey bulmazsan, üç gün aç duracaksın. Ondan sonra “Şeyhenlillah, benim karnımı doyurun”, diyeceksin. Seyahatini yaya olarak yapacaksın. Yoldan vasıta ile geçenler, vasıtalarına “buyur ederlerse” bineceksin. Kimsede kusur ve kabahat ararsan, kendi nefsine bak. Nefsini sigaya çek evladım. Allah işini rast getirsin, der ve gönderir. Şeyhi ile helalleşen Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri arkadaşı Sanemerli Hacı Ahmet Baba ile birlikte uzun ve yorucu yolculuğuna başlar ve çeşitli şehirleri gezerler. Seyahatleri esnasında vardıkları bir şehirde üç gün ikamet ederler. Fakat ne hikmettir ki, üç gün boyunca onlara, “Kimsiniz? Necisiniz?”, diye soran olmaz. Bir lokma ekmek dahi vermezler. Onlar da seyahat adabından olduğu için isteyemezler. Üçüncü günün sonunda, tam şehirden çıkarlarken, bir fırının önüne gelirler. Kendi aralarında konuşurlar. ─Şu fırıncıya durumumuzu söyleyelim. Bize bir tane ekmek versin, der ve içeri girerler. Fırıncıya durumlarını izah ederler. Fırıncı da kendilerine, ─Sapasağlam adamlarsınız, isteyeceğinize çalışsanıza. Bakın, ben sabahtan akşama kadar ateşin karşısında yanıyorum, çalışıyorum. Siz de gelmişsiniz benden bedava ekmek istiyorsunuz. Olmaz öyle şey! Diye öfkelenir. Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri, fırıncıya, ─Efendi! Biz senden bir tane ekmek istedik, sen bize bin tane laf saydın. Sadece “vermem” diyebilirdin. Ayrıca “sabahtan akşama kadar ateşin kendisi bile olmayıp, yalnız sana çarpan sıcaklığının yaktığını söylüyorsun. O ateş nardır ve nuru yakmaz. Allah’ın (cc) izni ile şu gördüğün ateş bize hiçbir şey yapmaz, der. Fırıncı dinler ve ardından, alaylı bir şekilde, ─Demek ateş size bir şey yapamaz, öyle mi? Şu fırına girin de görelim o zaman, diye cevap verir. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri ve yol arkadaşı birbirlerine bakar. Ardından Besmele-i Şerife çekip, fırının içine girer ve otururlar. Fırıncı neye uğradığını şaşırır, panik halinde kendini dışarı atar ve bağırmaya başlar. ─Yetişin, fırının içinde adamlar var, yanıyorlar! Bu arada, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri ve Hacı Ahmet Baba fırının içine oturmuş, pişen ekmekleri dışarıya çıkarmaktadırlar. Halk, dehşetle bunu izlemekte, bir yandan da yalvarıp yakarmaktadır. ─Ne olur, fırının içinden çıkın, yanacaksınız, ne olur çıkın. Ancak, ne yapıp etseler de fayda etmez, onları çıkaramazlar. En sonunda şehrin kadısı çağrılır. Kadı Efendi, feraset sahibi, alim bir zâttır. Fırının içerisindeki kişilerin boş birileri olmadığını fark edip onlara, ─Şeriat hakkı için dışarı çıkın! deyince, fırının içinden çıkarlar. Çıktıklarında, elbiselerinde ne bir ateş vardır, ne de vücutlarında yanma izi… Sadece üstleri fırının külleri ile kirlenmiştir. Kadı Efendi, onları alır ve kendi evine götürür. Neden böyle bir şey yaptıklarını sorar. Ebubekir-i Sıddık Çorumi Hazretleri ve arkadaşı, durumlarını Kadı Efendiye izah ederler. Bunun üzerine Kadı Efendi, onların elbiselerini yıkattırır ve onları bırakmak istemez. Onlara güzel bir sofra hazırlattırır. Yemekten sonra yatak hazırlatıp gece ağırlar. Sabah ezanı okunduğunda, kalkarlar. Namazlarını kıldıktan sonra kadıya hitaben, ─Efendim! Artık biz burada durmayalım. Zira halk bizi görürse, büyük bir teveccüh gösterebilir. Bu da nefsimize hoş gelir. Onun için biz gidiyoruz, deyip o şehri terk ederler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri ve Sanemerli Hacı Ahmet Baba, bu ve buna benzer pek çok hadiseler yaşamış, pek çok şehirler gezmiş, nihayetinde Irak’a geçmişlerdir. Bir müddet Bağdat’ta Abdülkadir Geylani Hazretlerinin türbesinin yanında kalırlar. Daha sonra Irak’ın Basra şehrine gelirler. Seyyit Ahmed-el Kebir-i Rufai Hazretleri’nin kabrini ziyarete gitmek istediklerini, oraya nasıl gideceklerini, oradaki halka sorarlar. Orada bulunanlar da, kendilerine, ─Efendim, siz çok yanlış zamanda gelmişsiniz. Buradan o mübareğin kabrine altı ay aralıklarla kervan gider. İlk kervan yeni gitti. Diğer kervanın gidişini beklemeniz gerek. Ancak, “biz yürüyerek gideceğiz derseniz”, o da çok tehlikeli ve zordur. Orası çok sık ormanlık bir arazidir. O’nun kabrini aslanlar bekler. Sizi parçalarlar, ölürsünüz, derler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri, ─ Ölürsek, onun yolunda ölelim. Ne olursa olsun gideceğiz. Hasbinalallah veniğmel vekil. Benim vekilim o’dur. O’ndan güzel vekil yok. Mülkün sahibi O,dur, der ve yola koyulurlar. Sıcak bir bölge olduğu için, yolculuk çok zor ve meşakkatli geçmektedir. Buna rağmen, Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri ve yol arkadaşı o mübareğin aşkı ile yanmakta ve hiç durmadan yollarına devam etmektedirler. Epeyce bir zaman gittikten sonra artık takatleri kalmaz. Sıcak bir yandan, açlık bir yandan bastırmıştır. Bir ara yorulur ve dinlenmek için otururlar. Bir müddet dinlendikten sonra, bakarlar ki, bir ağacın kenarında, daha yeni pişmiş sıcacık bir ekmek. Hemen ekmeği alır ve yürümeye devam ederlerken bir anda karşılarında yırtıcı hayvanları görünce içlerine bir korku hâsıl olur ve hemen, “Hıfzıhuma Vehüvel Aliyyül Aziym” deyip, gözlerini yumup otururlar. Kendilerini parçalayacaklar diye beklerken, hayvanlar kuyrukları ile yön gösterir gibi hareketler yaparlar. Ebubekir-i Sıddık Çorumi Hazretleri, ─Hasbünallah Veniğmelvekil! Sen ne güzel vekilsin. Mahlûkatı emrime verdin. Mahlûkat bana selam verdi, der. Ayağa kalkarlar, aslanlar da ayağa kalkar. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretlerini ve arkadaşını, Ahmed-i Kebir-i Rufai (ks) Hazretleri’nin türbesine kadar getirirler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi (ks) Hazretleri ve arkadaşı türbede üç gün kalırlar. Üç gün sürece, kendilerine tanımadıkları nur yüzlü bir kişi tarafından süt getirilir. Vakitlerini zikir, tefekkür ve ibadet ile geçirirler. Üç gün olduğu halde, halen Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretlerini görememişlerdir. Bundan dolayı gayet üzüntü duymuşlardır. Gidecekleri gün Hazreti Pire, manen rabıta ederler ve kendisine, ─Efendim, üç gündür buradayız. Bir “Hoş geldiniz” bile demediniz. Bir edepsizliğimiz mi oldu?” diye sorarlar. O anda Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri manen, tebessüm ederek, ─Evladım, siz bizim misafirimizsiniz. Üç gündür size süt getiren kim zannediyordunuz?.. Üç gün boyunca onlara yemek getirenin Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri olduğunu anlayan Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri ağlaya ağlaya, mahcubiyetini ifade eder. Bir müddet daha orada kaldıktan sonra, büyük bir üzüntü ve gözyaşları içinde, mübareğin türbesinden ayrılırlar. Oradan ayrıldıktan sonra Mekke’ye giderler. Beş yıl boyunca Mekke ve Medine de mücavir olarak hizmete devam ederler. Mübarek Hafız-ı Kurra olması hasebi ile altı saatte bir hatim etmektedir. Beş yılın sonunda Fahr-i Kâinat (sav) Efendimiz mana aleminde, “Evladım Ebubekir! Senin seyr-i sulukunu yapacağın yer Mısır’da Abdurrahim Tantavi’dir. O’nun dergâhına gideceksin icazetini oradan alacaksın” buyururlar. Yedi yıl gibi uzun ve meşakkatli ve bir o kadar da tehlikeli olan seyahatin sonunda, Mısır’ın Tanta vilayetine gelirler. Orada bulunan, Abdurrahim-i Tantavi Hazretleri’nin dergâhında üç gün misafir olurlar. Üç gün boyunca kendilerine, ne bir “hoş geldin” diyen çıkar, ne de yemek saatinde, “buyur, sen de yemek ye” diyen. Buna rağmen üç gün boyunca ibadet ve taât ile uğraşırlar. Üçüncü günün sonunda, kendi kendilerine, “Herhalde bizim bu dergâhta nasibimiz yok, artık gidelim.” derler ve çarşıda bulunan eski bir ahbabı ziyaret etmek için dergâhtan ayrılırlar. Nihayet ahbaplarının yanına varırlar. Onunla sohbet ederler iken, şehrin ortasında büyük bir gürültü kopar. Bir anda herkes sağa sola kaçışmaya başlar. Dükkân sahipleri kapılarını kilitler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri de, arkadaşına sorar: ─Neler oluyor? İnsanlardaki bu telaş niye? O da, ─Sorma Ebubekir Efendi! Bu gelen meczubun biridir. Arada bir gelir. Böyle bağırır. Dükkânı açık olan olursa, elindeki sopa ile vurur. İnsanlar ondan korktuğu için, o, çarşıdan çıkana kadar kimse dükkânından dışarı çıkmaz, der. Bu arada, o meczup, Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretlerinin olduğu dükkânın kapısının önüne gelince, elindeki sopa ile bir defa vurur ve şöyle seslenir. ─Ey! Ebubekir Sıddıki Çorumi! Sen kimden izin aldın da, burayı terk ediyorsun? Çabuk çık dışarı! Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri, bu gelen zatın bir Hak aşığı olduğunu anlar ve dışarıya çıkar. O meczup zat önde, Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri arkada, şehrin dışına doğru yürümeye başlarlar. Mağara gibi bir yere gelirler. O meczup, bir nöbetçi gibi mağaranın önünde bekler ve Ebubekir-i Sıddık Hazretleri içeri girer. Orada uzun boylu, sarışın, seyrek sakallı, gayet zayıf bir zat olan Abdurrahim Tantavi Hazretleri bulunmaktadır. Başka kimse yoktur. Mübarek Tantavi Hazretleri şunları söyler. ─Derviş acıkmaz, derviş susamaz, derviş yorulmaz, derviş kızmaz, derviş küsmez. Derviş güneş gibi olur, herkese sıcaklığını verir. Derviş rahmet gibi olur, herkese dua eder. Derviş su gibi olur, cömerttir. Derviş toprak gibi olur, herkes ezer yine bin bir meyvesini verir. Derviş demek Allah’a dost demek. Dergâha eşik demek. Herkes çiğner de sesini çıkarmaz! Hacı Ebubekir Baba sağa sola bakınır, kimsecikler yoktur. Söylenenlerin kendisine olduğunu anlar. “Ya Rabbi O söylediği ile amel ediyor. Bana da duyduğum ile amel etmeyi nasip eyle” der ve ağlamaya başlar. Onun menkıbevi hayatının bu bölümünde, Mısır’dan dönünce doğruca İstanbul’a gittiği, Sultan Abdülhamit Han’ın huzuruna çıktığı, halifelik icazetini göstererek, ─Padişahım! Benim icazetim budur. Eğer yer gösterirseniz, ben de bir dergâh açmak istiyorum, deyince, kendisine Çorum’da dergâh açması ve derviş yetiştirmesi için mühürlü bir kâğıt verildiği nakledilir. O zamana kadar Çorum’da sekiz tane dergâh bulunmaktadır. Dokuzuncu dergâhı da Ebubekir Baba açar. Mübarek günlerde dokuz tarikatın mensupları bir yerde toplanır zikrullah yaparlardı. Hacı Ebubekir Baba geçimini değirmencilik yaparak kazanmış, Allah için harcamış, dünyalık hiçbir şey biriktirmemiştir. Bu aşk ve muhabbet ile Çorum’da, Ümmet-i Muhammedi irşada başlayan Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretlerinin, manevi görevi süresince, pek çok kerametleri cereyan eder. Hacı Ebubekir Baba Hazretleri Çorum’un üst tarafında “solak değirmen” diye tarif edilen değirmenin sahibidir. Değirmencilik yaparak geçimini sağlamaktadır. Sürekli değirmenin etrafında zikrullah yapar, çok aşklı ve coşkulu zikrullah yaptırır. Yeryüzündeki bütün şeyhleri manen çağırır. Bir gün Ebubekir Baba zikrullaha başladığı zaman, değirmenin yakınındaki suda bulunan kurbağaların dahi Allah’ı zikrettiğine, orada bulunan herkes şahit olmuşlardır. Lafza-i Celale gelindiğinde yerin Allah’ı zikrettiğini, sallandığını dahi herkes gözleri ile görmüşlerdir. Hay esmasına gelindiğinde büyükçe bir ateş yakar. Oradaki diğer şeyhleri davet eder. ─Buyurun ateşe girin, der. Diğer şeyh Efendiler: ─Aman Ebubekir Baba! Bizde bu kabiliyet yok, diye cevap verirler. Mübarek, tek başına o alevlerin içerisine kendini bırakır, Allah’ı zikreder. Seyahat ederken, güneşin yakmasından dolayı, kararmış bir teni olduğu için kendisine “Kara Şeyh” de denilmektedir. Dergâhta Hacı Ali Efendi ve Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine ayrı bir alaka göstermiş ve bu iki zâtı kendisi hayatta iken yetiştirmiştir. Ebubekir Baba, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri’nin henüz on sekiz yaşında iken, ileride Mürşidi Kamil olacağını, işaret buyurmuşlardır. Hacı Ebubekir Baba Hazretleri kendisinden sonra bir halife yetişmemesinin üzüntüsünü yaşar ve bazen bundan dolayı hüzünlenmektedir. Ancak ömrünün son beş senesinde Ali Efendi gelir. Ali Efendi Çorum’a geldiği zaman onu Nakşibendî üstadı Çerkez şeyhi Hacı Ömer Efendi (1849-1924) diye bilinen zâtın sohbetine götürürler. Şeyh Ömer Efendinin kapısına gitmeden önce Ali Efendi eşkıyadır. Çok haşarı, gözüpek ve biraz tehlikeli birisidir. İlk olarak Şeyh Ömer Efendinin dergâhına gider fakat manevi dosyası Ebubekir Baba’dadır. Çerkez şeyhi Hacı Ömer Efendi, Ali Efendiye, ─Oğlum! Kara Şeyh beni de rahatsız ediyor. Sen oraya gideceksin. Nasibin orada, dosyan Ebubekir Baba’da, diyerek Ebubekir Baba Hazretlerinin kapısına gönderir. Neticede Ebubekir Baba Hazretleri, bir akşam Bostancı Hacı Ali Efendinin mana âleminde ayağına zinciri takar, tespih çeker gibi Çerkez Şeyhinin kapısından sürükleye, sürükleye kapısının önüne getirir ve Ali Efendiye latife ederek şöyle der, ─Evladım Ali Efendi! En sonunda kendini sürüklete, sürüklete kapımıza geldin. Ebubekir Baba Hazretleri bu mübarek zâtı beş sene içerisinde yetiştirir. Ali Efendi’ye bütün makamları aştırır ve halifelik makamına kadar getirir. Bostancı Hacı Ali Efendi Hazretleri vazifeyi aldıktan sonra, Ebubekir Baba Hz.leri bir gün, ─Gel oğlum Ali, sana bir sırrımı açıklayacağım, der ve otuz sene önce yaşadığı tecelliyi anlatır. ─Oğlum! Ben tarih atmıştım. Herhalde bu gece emaneti teslim edeceğiz. Dervişleri topla da helalleşelim, buyurur. Dervişler haberi alır almaz dergâha toplanırlar. Aradan birkaç saat geçer. Ebubekir Baba Hz.leri, gecenin bir vaktinde gözünü açar. ─Oğlum Ali, dervişler nerde, diye sorar. Bostancı Ali Efendi Hazretleri, ─Efendim bir kısmı gitti, bir kısmı kaldı, der. Ebubekir Baba Hazretleri, ─Ne yapalım evladım nasipleri bu kadarmış. Allahaısmarladık, der ve o anda, ─Aleykümüsselam melekül mevt, diyerek Azrail (as) ı karşılar ve ardından, ─Ben ihtiyar adamım. Benim canımı acıtma, der ve “hu” esmasıyla ruhunu teslim eder. Kabri Çorum Mezarlığında sahabeden Maruf Yayan Dede’nin yanındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Çorum Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Kadıhanlı Topbaşzade Ahmed Kudsi Efendi
Konya – Mevlana dergahı bahçesinde Şeyh Muhammed Kudsi Hazretlerinin halifesi – “Seyyidül-muhaddisin” Memiş Efendi’nin halifelerinden olan Ahmed Kudsi Efendi’nin babasının adı Mustafa’dır. Konya’nın Kadınhanı ilçesinde doğmuştur. Konya ve İstanbul’un büyük âlimlerinde ilmini tamamladıktan sonra Mekke’ye gitti. Mekke müftüsü Seyyid Muhammed b. Hüseyin el-Kutbi’den fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldı. Seyyid Muhammed b. Ali es-Senüsi’den de hadis ve tasavvuf dersleri aldı. Daha sonra memleketine dönerek Konya’ya yerleşti. Tedris ve irşatla meşgul oldu. Konya’ya gelişiyle ilgili olarak şunlar anlatılır: Şeyh Ahmed Kudsi, rüyasında Mevlana’yı görür. Mevlana Hazretleri “Civarımıza gel” diye çağırır. O da bunun üzerine Mevlana türbesi civarına yerleşir ve evlenir. 27 Aralık 1875’de Tahtatepen Karakurt mahallesinde bulunan Yeğenoğlu Medresesi’ne müderris olarak atanır. Hadis ve Tefsir okutarak Konya’da şöhret kazanan Ahmed Kudsi, hattatlığıyla da bilinir. Alanyalı Hacı Abdülkadir’den öğrendiği hatta maharet kazanmış; birçok risale ve beş ayrı Mushaf (Kur’an) yazmıştır. Kırk bin hadisi şerif ezberlediği için kendisine “Seyyidül-muhaddisin” denilmiştir. “Hidayetü’l-Mürtab fi Fezailü’l-Ashab” adlı eseri İstanbul 1292’de basılmıştır. Çeşitli kaynaklardan seçilmiş nakillerden oluşan ve 20 fasıldan meydana gelen eser, ashab hakkında yanlış düşünce ve değerlendirmeleri düzeltmek amacıyla, sahabe ile ilgili hadislerden deliller getirerek yazılmış olup konuya ait ehlisünnetin anlayışını ortaya koymaktadır. Eser ilk defa Elmalılı Muhammed Bedreddin Yazır tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ancak bu tercüme basılmamıştır. Eserin Mustafa Ayyıldız tarafından yapılan çevirisi “Peygamberimiz ve Ashabı” adıyla İstanbul 1985’de Erkam yayınları tarafından yayınlanmıştır. Ahmed Kudsi’nin diğer eserleri ise kaybolmuştur. Ahmed Kudsi Efendi yetmiş yaşlarında 1305/1889 Mevlana Türbesi’ne yakın evinde vefat ederek Mevlana Dergâhı bahçesine gömülmüştür. Cumhuriyet devrinde, Mevlana bahçesindeki düzenlemeden dolayı mezar taşı, Sırçalı Medrese’ye kaldırılmıştır. Mezar taşı Sırçalı Medrese’nin avlusundaki 2 nolu taştır. Mezar taşında; “Hüve’l-baki. Sultanu’l-aşıkîn seyyidü’l-muhaddisin sadat-ı meşay-i nakişibendiyyeden es-seyyid el-Hac Ahmed Kudsi el-Halidi rahimehullahu rahmeten vasiaten. Sene: 1306, zilhicce” yazılıdır. Kadınhanılı Topbaş Zade Ahmed Kudsi Efendi, Merhum Musa Topbaş Efendi’nin dedelerindendir [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hacı Mükremin Efendi
Konya – Hacı Fettah Mearlığında Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi’nin Halifesi Silifke’de dünyaya geldi. Medrese tahsili yapmak için geldiği Konya’ya yerleşti. Sarı Hafız Süleyman Vehbi Efendi’de tahsilini tamamlayıp icazet aldı. Bir icazet de Kurra Kafalızâde Hacı Hasan Efendi’den aldı. Uzun yıllar Unkapanı Medresesi’nde talebe okutarak icazet veren Hacı Mükremin Efendi, vaktini riyazet, Kur’an ve zikirle geçirdi. 1915 yılında vefat ederek Hacı Fettah Mezarlığı’na defnedilen Mükremin Efendi’nin kabir taşı kitabesi şöyledir: “An asıl Silifke’den ve meşâyihi Nakşibendiye-i Halidiye’den olup Şeyh Bahâuddin Kuddise sırruhu Hazretlerinin halifesinden el-Hac Mükremin Efendi. Ruhuna fatiha–1331. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Yapraklılı Hacı Mustafa Efendi ( Tuhti)

Abalı Şeyh – Büyük Hacı İsa Efendi
Konya – Taşkent – Bolay Köyü Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Abalı Şeyh – Büyük Hacı İsa Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Büyük Hacı İsa Efendi , Hadim’in Bolay köyünde 1813 yılında dünyaya geldi. Birçok âlim yetiştiren bir aileye mensuptur. İlk tahsilini babası ulemadan Süleyman Efendi’de yaptı. İsa Efendi, Hadim’de Hocası Münzevi Said Efendi’nin, sonra da Konya medreselerinde meşhur müderrislerin derslerine de vam ederek ilim sahasında ilerleyip, icazet aldı. Bu arada tanınmış hattatlardan olan Ali Fevzi Efendi’den yazı dersleri alarak hattat oldu. Müderris olduktan sonra Bolay’a dönen İsa Efendi, orada bir cami, medrese ve çeşme yaptırarak, medresede birçok talebe okutup yetiştirdi. Misafirperverliği, cömertliği, ilim ve irfanıyla meşhur olarak halkın sevgisini kazanan Hacı İsa Efendi, siyah bir aba giydiği için “Abalı Şeyh” olarak da anıldı. Genç yaşında Memiş Efendi’ye intisap ederek onun halifelerinden birisi oldu. Karaman, Konya ve İstanbul’da özellikle de sarayda vaaz eden İsa Efendi, ilk zamanlar tasavvufa karşı çıkmış, ancak başından geçen bir olaydan sonra Memiş Efendi’ye intisap etmiştir. Bu olay şöyledir: Bir gün Karaman’da vazederken tarikat ve tasavvuf ehli hakkında ileri geri konuşmuş hatta Memiş Efendi’nin de aleyhinde bulunmuştu. Öfkelendiği bir sırada vazettiği caminin kümbeti büyük bir gürültü ile patlayınca, herkes bu olaya şaşırıp kaldı. Bu yüzden kendisine kümbet patlatan hoca lâkabı takıldı. Konuşmasını keserek misafirhaneye çekilen İsa Efendi, gece rüyasında Memiş Efendi’yi gördü. Önüne diz çöktüğü Memiş Efendi, elinde bir makas olduğu hâlde: -“Gel bakalım Abalı. Sen çok ileri gittin, uzat şu dilini keseyim” deyince İsa Efendi özür diledi. Bunun üzerine Memiş Efendi: -“Senin manevî ilim ve hâle ihtiyacın var, bunun için bize gelmen gerekir. Yarın doğruca bize geleceksin” hitabıyla kan ter içinde uyanır. Sabah erkenden Bozkır’ın yolunu tutarak, Memiş Efendi’nin huzuruna çıkar, elini öper, tekrar özür diler ve ona intisap eder. Bir süre Memiş Efendi’nin yanında misafir kalır, seyr-ü sulûkunu tamamladıktan sonra Bolay köyüne döner. Şeyhinin ilk halifesi olarak, şeriat ve tarikat ilmini birlikte yayar. 1874 yılında irşat ile meşgul bulunduğu Bolay Köyü’nde bir içme suyu meselesi sebebiyle kavga eden köylüleri ayırmak için araya girdiği sırada başına gelen bir taşla yaralanır ve bu sebeple de vefat eden İsa Efendi, köyünde defnedilir. Büyük Hacı İsa Efendi olarak anılan merhumun yazdığı “Evrad-ı Bahâiye” ile bir “Delâil-i Hayrat” torunlarının çocuklarında bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Seyyid Muhammed Maruf
Batman – Çamlıca Mahallesindeki aile kabristanında Batman’ın önde gelen kanaat önderlerinden Şeyh Seyyid Muhammed Maruf Yıldırım 1925 yılında Batman’ın Gercüş (Gercews) ilçesine bağlı Vergili (Bêcırman) köyünde doğdu.Şırnak’ın Cizre ilçesinde bulunan Şeyh Seyda Elcezeri’nin yanında tefsir, mantık, hadis ve tüm ilimleri okuyup icazet aldı.Nakşibendi, Kadiri ve Rufai tarikatların halifeliğini yapan ve aslen Seyyid Bilal soyundan gelen Şeyh Maruf, Hüseynî olup soyu Hz. Muhammed’e (sav) ulaşıyor. Şeyh Muhammed Maruf hazretleri 20 ekim 2017 tarihinde tedavi gördüğü İstanbul Acıbadem hastenesinde vefat etti. Cenaze namazı Batman – Dergah camiinde kılındıktan sonra Çamlıca mahallesindeki ali kabristanına defin edilmiştir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Gözerekli Molla Muhammed Efendi
Elazığ – Karakoçan’a bağlı eski Sarıcan Mahallesinde mezarlıkların biraz ilerisinde, dağ yamacında türbesi bulunur Kadiri Şeyhi Haydar Baba’nın halifesi Gözerekli Molla Muhammed Efendi 1890 yılında Karakoçan’ın 1994’te belde olan ve ilçeye 18 km. mesafede bulunan Sarıcan köyünde dünyaya gelir. İlk tahsilini Palu’nun Mirahmed köyünde yapar. Daha sonra Kovman şeyhi Molla Mustafa’dan Molla Cami kitabına kadar ders okur. Nakşî tarikatıyla yine hocası Molla Mustafa vasıtasıyla tanışır. Daha fazla eğitim almak için Lice’ye gider ve Liceli Seyda Molla Muhammed’in Şerh-u Şemsi (Mantık) kitabına kadar okur. Hocası vefat edince talebelerini dağıtmayıp kendisi okutmaya başlar. Buradan da ayrılıp Silvan’a geçer ve Molla Küçük Hüseyin’den ilmini tamamlayarak icazetini alır. Sonra da kendi memleketine döner ve bu bölgede bir süre imamlık yapar. Gözerekli Ali Ağa’nın kızı Ayşe Hanımla evlenerek bu bölgeye yerleşir. 1928 yılında Konya Aksaray’da zorunlu ikamete tabi tutulur. Aksaray’da birkaç yıl kaldıktan sonra dönüşüne izin verilir. Memleketine dönen Molla Muhammed, vefatına kadar hem hayvancıkla uğraşır hem de öğrenci yetiştirir. 1940 yıllarının başında Palu’da Haydar Baba (1906-1979) ile tanışması neticesinde Kadiri tarikatına intisap eder. Bazen Haydar Baba ile bazen de öğrencileriyle köy köy dolaşarak irşat eder. Ruhunda esen coşkuyu şiirleriyle yazıya döker. Şiirleri yanı sıra bir de Arapça kitabı vardır. Öğrencisi olan Molla Bahri Tunç onun için şunları söyler: “Hocamız çok tevazu sahibi ve ahlak-ı hamide sahibiydi. İlmi kariyeri çok yüksek, hitabeti ve ikna kabiliyeti çok fazlaydı. Onun bulunduğu mecliste ilim adamları konuşmaya cesaret edemezlerdi. Yanında doğru dürüst kitap bulundurmaz, fakat vermiş olduğu fetvaların ne kadar isabetli olduğunu şimdi o fetvalarla karşılaşınca daha iyi anlıyorum. Hocamız bizlere “Oğlum, ben çok zeki biri değildim. Fakat çok çalıştım ve başardım. Kışın samanlıkta üşümemek için boğazıma kadar samanlıklara gömülüyor ve ders çalışıyordum. Bu şekilde tam on sekiz kitabı baştan sona ezberledim”, demişti.” Gözerekli Molla Muhammed Efendi 1955 yılında Sarıcan’la Yığ arasında tipiye tutulur ve boğularak vefat eder. Gözerekli Molla Muhammed’in Karakoçan’a bağlı eski Sarıcan Mahallesinde mezarlıkların biraz ilerisinde, dağ yamacında türbesi bulunur. Tek kubbeli ve herhangi bir mimari özelliği bulunmayan türbe, sadece kabrin bulunduğu makam bölümünden oluşmaktadır. Kabir taşında Arapça “Ahmed oğlu Molla Muhammed’in ruhuna fatiha 5.6.1954” yazılıdır. Kabri haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Bölgede iklim şartları sert olduğu için bu ziyaretler daha çok bahar ve yaz mevsiminde gerçekleşir. Ziyarete özellikle felçli hastalar, akli dengesi bozulanlar ve sinir hastaları getirilmektedir. Gelenler burada Kur’an okumakta, dua etmekte ve Allah’tan şifa dilemektedirler. Ayrıca ziyarete ailevi sıkıntısı bulunanlar, geçim sıkıntısı çekenler, günlük hayatın zor şartları altında bunalanlar da gelmekte, bu sıkıntılarından kurtulmak için Allah’a dua etmektedirler. Amaç ve maksatlarına ulaşan ziyaretçiler ise buraya tekrar gelmekte, kurban kesip tasadduk etmektedirler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Molla Ahmet Peykeri (ks.)
Elazığ Merkeze bağlı Mollakendi beldesinde medfundur. Elazığ’a 15 km uzaklıkta bulunan bu beldeye Elazığ Bingöl karayolunun 14. kilometresinden sonra sağa sapılarak gidilir. Türbesi Sultan IV. Murad Camii’nin bahçesinde bulunmaktadır Molla Ahmet Peykeri’nin türbesi, Mollakendi bucağında IV. Murat tarafından yaptırılan cami avlusunun batı tarafında yer almaktadır Sekizgen planlı olan türbe sadece makam bölümünden oluşur. Üstü kubbeli olan türbe sonradan bazı tamirler görmüştür. Çeşitli kaynaklarda bu değerli zatın ismiyle burada bir vakıf külliyesi bulunduğu, müştemilatı içerisinde medrese ve zaviye ile birlikte cami ve türbenin de olduğu belirtilir. Bugün bunlardan sadece cami ve türbe ayaktadır. Ahmet Peykeri doğduğu yere izafeten çeşitli kaynaklarda, “Peykeri, Peykevi, Peykerci, Pekerci” şeklinde kaydedilmiştir. Ahmet Peykeri hakkında bilgi veren tüm kaynaklar onun Erzincan’dan bu bölgeye geldiği hususunda ittifak ederler. Ahmet Peykeri Hazretlerinin Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Pekeriç (Çadırkaya) köyünden geldiği ve Mollaköy’ünde doğmuş olduğu ileri sürülür. İshak Sunguroğlu Harput Yollarında adlı eserinde Ahmet Peykeri Hazretleri’nin XVII. yüzyılda yaşadığını v e I V. M urat ile çağdaş olduğunu ileri sürer. İskender Oymak ise, bu zatın medrese ve zaviyesine ait kayıtların, onun IV. Murad zamanından 120 yıl önce yaşadığını ortaya koymakta olduğunu savunur Kendisinin, devrin ünlü mutasavvıflarından biri ve aynı zamanda Molla sıfatından dolayı bir medrese âlimi olduğu anlaşılmaktadır. 1518 ve 1523 tahrirlerinde medrese ve zaviyenin vakıfları belirtilir. Medrese, XIX. yüzyılın sonlarına kadar hizmetine devam eder ancak günümüze sadece cami ve türbe gelebilmiştir. Sultan IV. Murat ve Arpa Tarlası Anlatıldığına göre, IV. Murat Revan seferine çıkarken yolu Harput’tan geçer. O zaman Harput’a bağlı olan Hoğu köyünde bir hafta kadar konaklar ve ordusunun ihtiyaçlarını giderir. Hoğu’da bir akşam yemeğinden sonra ağalar ve beylerle sohbet ederken onlara, “Memleketinizde kendisinden manevi bir destek alınabilecek kimse yok mudur?” diye sorar. Orada bulunanların hepsi Mollaköy’de oturan Ahmet Peykerci’yi söylerler. Sabah olunca Padişah Çavuş başına, “Maiyetine istediğin kimseleri al, Mollaköy’üne git. Orada Ahmet Peykerci namında bir zat vardır. Selamlarımla görüşmek istediğimi kendisine söyler, buraya getirirsiniz”, diye emir buyurur. Çavuşbaşı emir gereğince ertesi sabah Mollaköy’üne gider. Kapısını çalıp kendisine iradeyi tebliğ ettiği sırada Ahmet Peykerci abdest almaktadır. Hiçbir şekilde vaziyetini bozmadan abdestini tamamlar. Daha sonra cübbesini giyer, kavuğunu başına takar, evinden çıkarak Çavuşbaşı’nın muhafazasında Hoğu’ya getirilir. Padişah, Ahmet Peykerci o gün ve o gece halvet yaparak uzun musahabelerde bulunur. IV. Murat bu musahabelerinde Ahmet Peykerci’den İran’da muvaffak olup olmayacağını sorar ve manevi yardımlarını rica eder. Ahmet Peykerci ise muzaffer olarak döneceğinin müjdesini verir. Ertesi gün birçok hediye ve ikramlarla köyüne gönderilir. IV. Murat Revan Seferi dönüşünde tekrar Harput’tan geçerken Ahmet Peykerci’yi sorar. Ölümünü duyunca çok üzülür. Mollaköy’de caminin yanındaki mezarını ziyaret eder. Ruhaniyetini tekrimen merhumun ismine izafetle bir medrese ve yolculardan fukara olanların barınmaları ve yiyip içmeleri için bir zaviye ile mezarın üzerine bir türbe yapılmasını ferman buyurur. Bu hadisenin sonuç kısmı bir başka rivayette ise farklı anlatılır. IV. Murat ayrılma vakti gelince Ahmet Peykeri’ye, “Baba, biz Acem üzerine sefere niyet kıldık, duanı ve himmetini bizden uzak koyma”, der. Bunun üzerine Ahmet Peykeri, “Sen gönlümüzdesin Sultanım, bizden uzak değilsin ki senden uzak olalım.Yalnız sultanımdan bir istirhamım var. Gelirken bana bir düşman kellesi getiresin”, der. Ahmet Peykeri izin alarak köyünün yolunu tutarken Sultan Murat da Diyarbakır yoluyla İran üzerine yürür. Aradan belli bir süre geçer. Bir gün Ahmet Peykeri talebeleriyle ders yaparken dersi bitirir ve talebelere, “Çocuklar bugünlük bu kadar ders yeter. Hele bir gidip bakalım bizim arpalar olmuş mu?”, der. Daha sonra yürüyerek arpa tarlasına giderler. Burada Ahmet Peykeri çocuklara, ”Herkes eline bir arpa kellesi alarak ufalasın ve şu tarafa doğru üflesin”, der. Çocuklar hocalarının dediklerini yaptıktan sonra hep birlikte köye dönerler. Zafere ulaşan Sultan Murat ve ordusu dönüşte tekrar Hoğu Köyüne uğrar. Yanına birkaç kişiyi alan Sultan Murat Ahmet Peykeri’yi ziyarete gider ve ona, “Baba siz bize yardım ve himmet etmeye söz vermiştiniz, herhalde unuttunuz ki himmetiniz bize yetişmedi”, der. Bunun üzerine Ahmet Peykeri “Sultanım emanetimi getirdiniz mi?” diye sorar. Sultanın emriyle bir tepsi içinde içeriye getirilen düşman kellesini alan Ahmet Peykeri, bu kellenin gözlerindeki arpa kılçıklarını IV. Murat ve yanındakilere gösterir. Daha sonra Sultan Murat’a, “Falan gün falan saatte ordunuz bozulmak üzereydi. Bu esnada bir toz bulutu gelip düşmanınıza rahatsızlık vermedi mi? Biz verdiğimiz sözü unutmadık”, der. Savaş meydanındaki hadiseyi hatırlayan Sultan ve adamları bu keramet karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar. Sultan biraz evvelki sözlerinden dolayı mahcup olmuştur. Ahmet Peykeri’nin gönlünü almak için bugün de sağlam bir şekilde ayakta duran camiyi yaptırmış ve çevreyi su kanallarıyla süslemiştir. Ahmet Peykeri’nin adının “Molla ve Mevlana” sıfatlarıyla birlikte zikredilmesi onun medrese tahsili görmüş ulemadan bir zat olduğu ve ayrıca yaşadığı devrin önemli mutasavvıflarından biri olduğunu gösterir. Kövenkli Hacı Ömer Hüdâyi Baba’nın ifadesine göre, Elazığ toprağında manevi derecesi en yüksek olan iki zâttan biri Ahmet Peykeri diğeri de Harput’ta medfun olan Fatih Ahmet Baba’dır. Öte yandan Molla Ahmet Peykeri külliyesinden bugüne kadar gelebilen cami, minare ve türbeyi mimari açıdan ele alıp inceleyen Metin Sözen de, Ahmet Peykeri’nin XVII. yüzyılda yaşamış olabileceği tezini kabul eder. Nitekim o, cami, minare ve türbenin mimari özelliklerinin XVII. yüzyıl mimari özelliklerini yansıttığını ifade eder. Harput’tan geçen Evliya Çelebi Ahmet Peykeri için, ne zaman yaşadığı hakkında bir şey söylemediği gibi bu zâtın yaşadığı zaviye ve medresenin de ne zaman yapıldığı hakkında bilgi vermemiştir. Öte yandan Başbakanlık arşivlerinde XVI. yüzyılın ilk çeyreğine ait Harput’la ilgili Osmanlı devri vesikalarında Ahmed Peykeri’den bahsedilmektedir. Bu da Ahmet Peykeri’nin XVII. yüzyılda değil de XVI. yüzyılda yaşadığını göstermektedir. Eldeki mevcut bilgilerden hareketle Ahmet Peykeri’nin XV. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş ve XVI. yüzyılın başlarında vefat etmiş olduğu tahmin edilmektedir. Günümüzde bu ziyaret yöre halkı tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Ziyarete her türlü amaç ve maksat doğrultusunda gelinmektedir. Ziyarete daha çok baş ağrısı olanlar, ruhsal dengesi bozuk olanlar ve herhangi bir nedenden dolayı korkmuş olan kişiler getirilir. Burada bu zatın ruhuna Kur’an-ı Kerim okunur ve bağışlanır, Allah’tan bu zatın yüzü suyu hürmetine şifa temenni edilir. Ayrıca hayatın yoğunluğundan bunalmış olan kişiler buraya gelmekte, dua etmekte ve psikolojik olarak rahatlamaktadırlar. Bunun yanında sadece ziyaret amaçlı olarak da gelinmekte ve dua edilerek gidilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hakıklı Dede Türbesi
Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Hayatı ile ilgili bilgiler yakında eklenecek. (inşallah) Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

Şeyh Fahreddin Arnasi (k.s.)
Batman – Korik köyündeki aile kabristanında Şeyh Fahreddin Arnasi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî’nin ilmî yetkinliğini takdir ettiği en önde gelen halîfelerinden biridir. Fahreddin Arnâsi, 1910 yı-lında Midyat’a bağlı Arnas (Bağlarbaşı) köyünde doğdu. Seyyid nesep olan Şeyh Fahreddin, 14 yaşında medrese tahsilini tamamlamak üzere Batman’a gitti. Tahsilini bölgenin büyük üstadlarından kabul edilen, aynı zamanda tasavvufî yönü de bulunan Silvan’lı Molla Hüseyin Kiçik’in talebesi olan ve Beşirî’nin Tilmiz köyünde müderrislik yapan Molla Hasan Tilmizî’nin yanında tamamladı ve ondan icazet aldı. Batman Ulu Camii imamlığı sırasında yaptığı etkili vaazlarla bölge halkının teveccühünü kazanan Şeyh Fahreddin, bu sıralarda manevî açlık hisseder ve Cizreli Şeyh Seydâ’nın yanına giderek 40 yaşlarında ona intisab eder. Seyr-i sülûkunu tamamladıktan sonra 1955 yılında kendisine halifelikle birlikte ilmî icazet de aldı. “Şeyh Fahreddin-i Batmani” olarak şöhret oldu. Yazdığı fetvaların sonunda “El-Miskin Fahruddin” mahlasını kullandı. Şeyh Fahreddin, 62 yaşında iken 1 Şubat 1972 tarihinde vefat etti ve annesinin de metfun bulunduğu Batman yakınlarındaki Korik köyünde defnedildi. Şeyh Fahreddin, özelllikle fıkıh ilminde otorite kabul edilmiştir. Şeyh Seydâ onun için “Eğer fetvayı Şeyh Fahreddin verdiyse kaynağına bakmanız gerekmez.” diyerek onun ilmine güvenini ortaya koymuştur. Yüzlerce talebe yetiştiren Şeyh Fahreddin, şeyhinin isteği üzerine kendi çocuklarına da özel ders vermiştir. Hatta kendisinden sonra postnişîn olan Şeyh Nurullah Seydâ ilmî icazeti ondan almış, halen bu hizmeti yürüten Şeyh Ömer Faruk Seydâ ile kardeşi Şeyh Bâki Seydâ ondan ders okumuşlardır. Ayrıca Prof. Dr. Kerim Ünalan, Prof. Dr. Halil Çiçek, Prof. Dr. Abdülaziz Beki ve Yrd. Doç. Dr. Nusrettin Bolelli başta olmak çok sayıda akademisyenin, il müftüsünün, imamın hocasıdır. Damadı Midyat’lı Molla Muhammed Beşir Aksoy ile Molla Şefik Aksoy da talebeleri arasında yer almaktadır. Velûd bir yazar olan Şeyh Fahreddin’in başlıca eserleri şunlardır: 1- Cuma Gunu ve Cuma Namazı 2- Keşfu’l-Ğıta Haşiyetu İmtihani’l-Ezkiya 3- Durretu’s-Sadef fi Beyani Asnafi’l-Harf, 4- et-Tarsif fi İlmi’t-Tasrif 5- el-İstinare fi İlmi’l-İstiare 6- Isağuci fi’l-Mantık, Risaletu’l-vad’ 7- el-İ’tisam Haşiyetu Şerhi’lİsam Ale’l-Ferideti fi’l-Beyan 8- Miftahu’l-Cenne fi Ezkari’l-Kitabi ve’s-Sunne 9- Zu’l-Fikaru’l-Hayderi fi’d-difai ani’ş-Şeyh Seyda el-Cezeri, 10-El-Kavlu’s-Sedid 11- fi Beyani Hukmi’s-Saydi Bi’l-Bundukati’l- Muttehazeti Mine’l-Hadid <p> Kaynaklar Güneydoğuda Bir İrfan Merkezi : Serdahl Tekkesi ve Külliyesi , İbrahim Baz , Şırnak Üniversitesi İlahiyat fakültesi Dergisi 2011/2 yıl :2 cilt:II sayı :2 </p> Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Nuri Derşevi (k.s.)
[toggle title=”Şeyh Abdulhakim Dirşevi Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi” load=”hide”]1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Şeyh Halid-i Cezeri (ks.) 32. Hz. Şeyh Salih Sıpki (ks.) 33. Hz. Şeyh Muhammed Ayni (ks.) 34. Hz. Şeyh Halid Zibari (ks.) 35. Hz. Şeyh Ömer Zengani (ks.) 36. Hz. Şeyh Abdülhakim Dirşevi (ks.) [/toggle] Cizre’nin Hoser (Düzova) Köyünde h.1279/m.1868 tarihinde dünyaya gelmiş olup, h. 8 Zilkade 1342/m. 10 Haziran 1924’de Hoser Köyünde vefat etmiştir. Mübarek cenazesi Cizre’ye getirilerek abisi ikinci postnişin Şeyh Abdulhakim Dirşevi (k.s.) Hazretleri ve üçüncü postnişin Şeyh Muhyiddin Cezerî (k.s.) Hazretlerinin de metfun oldukları Büyük Kubbe’nin güney tarafından bir no’lu sandukada defnedilmiştir. Bu tarihten itibaren Büyük Kubbeye, Şeyh Muhammed Nuri Kubbesi denilmiştir. Enişte ve hocaları Şeyh Ömer Zengânî (k.s) Hazretleri hayatta iken Şeyh Muhammed Nuri Dirşevi Hazretleri de büyük abisi gibi tüm ilmi ve tasavvufi hayat basamaklarını onun yanında geçirmiş ve onun rahleyi tedrisinde bulunmuştur. Ancak Şeyh Ömer Hazretlerinin vefatları üzerine yarıda kalan medrese tahsilini, h. 5 Zilhicce Pazartesi 1310/m.19 Haziran 1893’te abisi ikinci postnişin Şeyh Abdulhakim Dirşevî Hazretlerinin yanında ikmal edip ondan ilim icazetini almışlardır. Tarikat ve tasavvuftaki hilafet icazetini ise h. Rebiulahir1324/m.1906’da Şeyh Ömer Zengânî Hazretlerinin büyük mahdumu üçüncü postnişin ve aynı zamanda Şeyh Muhammed Nuri hazretlerin yeğeni olan yani Halime hatun adındaki ablasının mahdumu olan Şeyh Muhyuddin Cezerî (k.s.) Hazretlerinden almışlardır. Şeyh Muhyuddin Hazretlerinin h.1333, Miladi 1914 te vefatından sonra da onun vasiyeti üzerine Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî Hazretleri, dergâhın dördüncü postnişin olarak irşat makamını üstlenmiştir. Zamanında namı tüm çevreye yayılmış olup her yerden müritler intisap etmek ve onun zikir halkalarına katılmak için günlerce yol kat ediyorlardı. Çalkantılı bir dönem yaşadıklarından dolayı medresenin müderrislik görevini, ablasının ve aynı zamanda Şeyh Ömer Zengânî’nin ortanca mahdumları Şeyh Siracuddin’e tevdi etmişlerdir. Kendileri ancak tarikat ve memleketin sosyal hizmetleriyle meşgul olabiliyordu. Şeyh Siracuddin Hazretlerinin h.1339/m.1920’de vefatları üzerine bu kez medresenin müderrisliğini Şeyh Siracuddin’in küçük kardeşi, ilimdeki tek mucazı ve bu mektubatların da sahibi olan Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî (k.s.) Hazretleri üstlenmişlerdir. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretleri yeğeni, müderrisi ve aynı zamanda halifesi olan Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ile kızı Rabia Hatunu evlendirerek; şeyh-mürit, dayı-yeğen ilişkilerine ilaveten kayınpeder-damat bağını da ilave etmiştir. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretleri, abisi Şeyh Abdulhakim Dirşevî Hazretlerinden medrese ilim icazetini almış olmasına rağmen medrese müderrisliği yapmayıp, bu görevi ablasının son iki mahdumuna tevdi etmiş, kendisi sadece halkın manevi ve ahval-ı ruhiyeleri ile meşgul olmuşlardı. Her hafta bir aşirete gidip aralarındaki dargınlıklarını gidermeye, camisi olmayan köye cami inşa etmeye, kervanların ve yolcuların su ihtiyacı için uzun yollar arasında “sarnıç”denilen yeraltı su depoları yapmaya, halkının manevi eğitimleri için gereken eğitim ve öğretime ehemmiyet veriyordu. Onun döneminde, bir taraftan kıtlık ve yoksulluğun olması, öbür taraftan da Bolşevizm’in dünyaya hızlı bir şekilde yayılmasının yanı sıra; Birinci Dünya Savaşı sebebiyle Müslüman toprakları İngilizlerin istilasına, Fransızların işgaline maruz kalmıştır. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretlerinin bulunduğu mıntıkanın çevresi, ya tamamen işgal edilmesi ya da kuşatılması sebebiyle bölgeyi epey daraltmıştı.İngilizler, güney doğusu bölge uzantısında Cizre’ye birkaç kilometreye yakın bir mesafeye kadar işgal etmişlerdi. İşgal ettikleri yerlere yapay bir Irak devleti kurmaya çalışırlarken; Fransızlar da boş durmayarak bölgenin güney batısını işgal etmek suretiyle yapay bir Suriye devleti ikame etme çabası içine girmişlerdi. Nihayet Cizre’nin güney tarafına en yakın köy olan “Ayindivere” kadar gelmişler. Ayindivere Cizre’ye bir mahalle mesabesinde olup, tepeden Cizre’ye bakan hakim bir konumdadır. İşgali daha fazla ilerletme amacıyla Fransızlar buraya kadar gelerek, bir karargâh kurmuşlardı. İmkânsızlıklar içinde bocalayan halk, çaresizlikler içinde devletsiz, askersiz ve sahipsiz ne yapacağını bilemiyordu. Böyle bir dönem ve mıntıkada yaşayan Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, halkın sosyal, ruhi ve manevi inançlarını geliştirmek ve en azından sahip olduğu değerleri korumasını sağlamakla iştigal ediyordu. Bazen de su sorunu ve benzeri diğer insani sorunları yardımlaşma usulü ile gidermeye çalışıyordu. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretleri Cizre ve çevresinde, irşat ve ıslah çalışmalarını yürütürken, işgalciler de Cizre’ye göz dikerek her gün onu nasıl işgal edebileceklerinin planını yapıyordu. Kendilerine karşı koyacak bir gücün olmadığını düşünen işgalci Fransızlar, kendilerinden sadece bir km uzaklıkta olan Cizre’yi kuşatmak için bir heyetle beraber tel örgü yollamışlardır. Heyet Cizre’ye geldiğinde Cizre halkı onları ( o zaman en büyük nüfus sahibi olan ) Şeyh Muhammed Nuri Hazretleri‘ne yönlendirirler. Heyet Şeyhe geldiklerinde, isteklerini iletirler. Savaşsız teslim olmadıkları takdirde, askeri yöntemle Cizre’yi işgal edeceklerini Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerine aktarırlar. Şeyh de bu işgale karşı koyacaklarını onlara bildiriler. Heyet Cizre’den ayrıldıktan sonra, Şeyh Hazretleri, Yeğeni Şeyh Yahya’yı çağırıp, Fransa işgaline karşı koymak için kendisinden, halkı toplayıp örgütlemesi ister. Şey Yahya da bir heyetle halkı bilgilendirip örgütlemek için mıntıkayı gezer. O zamanın nüfusuna göre 59 bin insan isim yazdırır. Halk toplandıktan sonra, Şey Muhammed Nuri Hazretleri milis kuvvetini örgütleyip başına geçer. Hudutta çapraz tüfekle oturup nöbet tutarlar. Ancak tek silahları, canları ve bir de bazı aşiretler efradının elinde bulunan birkaç tane “tıfekâ kırmancî” yani ilkel kırmanci tüfeği idi. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.)’nin emri altında savaşabilecek herkes ya bir hançer edinerek ya da bir sopa yaparak, beklenen Cizre işgaline karşı hazır duruma girmişlerdi. Fransızlar, halkın yediden yetmişe silahlanıp ölümü göze aldıklarını görünce saldırma fikrinden vazgeçerler.Böylelikle Cumhuriyet kurulduktan sonra Cizre, Türkiye’nin sınırları içinde kalmıştır. Bu güzel teşkilatlanmayı doyan Mustafa Kemal,.daha sonra Kolordu yolu ile Şeyh Muhammed Nuri’ye bir beraatla beraber bir aba ile takdir ve hürmetlerini içeren bir mektup yollamıştır. Alındı belgesinde şöyle yazar: “Hükümetin hediyesi olan bir adet Maşlah ve beratı, altıncı Alay yaveri Mülazımı evvel Zekai efendi’den aldım. 7 Kanun-ı evvel 1336( 1920)” Bu aba ve berat yazısı şu anda da Şeyh’in turunu olan Şeyh Muhammed Munis’te bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu olaydan 6 yıl sonra, Hükümet tarafından, Botan bölgesinin ( Oran- Munis ve Seyda ) ailelerin fermanı çıkarılır. Canlarını kurtarmak için tüm aile fertleriyle beraber ( İngiliz ve Fransa işgalin de bulunan ) Irak ve Suriye’ye sığınmak mecburiyetin de kalırlar. Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretlerini, son irşat seferindeyken, şu an İdil’e bağlı Ayser (Pınarbaşı) Köyünde apandisit –yörede “kolıncâ tırki” denilen sancısı tutmuştur. Son irşat seferine başından sonuna kadar iştirak eden –sofilik mertebesine erişen– müridanların, bu sefer ile ilgili olarak –çoğu kez şahit olduğumuz rivayetlerinde– şöyle demişlerdir: “Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, irşat için toplanan sofi ve müridanları Ayser Köyünde evlerine dönmeleri için izin verdikten sonra, kendisiyle beraber kalan en yakın akraba ve çevresindeki sadık müridanlarını da alarak Cizre’nin Hoser Köyüne –hasta haliyle– dönmeye karar verdi. Mema Aşiretinin Saklan Çayından itibaren yol, sağa sapılarak Cizre’ye ve sola sapılarak Hoser Köyü’ne gitmek suretiyle ikiye ayrılmaktadır. Tam bu yol ayrımında, yeğeni ve halifesi olan Şeyh Muhammed Said Seyda’yı, Cizre’ye medresenin başına gitmesini emretti. Kendisi ve beraberindekilerle Hoser Köyü yoluna girmeden önce tüm cemaatin önünde şu sözleri sarf ettiler : ‘Bundan böyle elinize demirden bir baston, ayağınıza kurşundan bir çarık giyerek dünyayı dolaşıp, beni ararsanız, demir asadan sadece tutacak yer, kurşun çarıktan sadece topuk kalsa bir daha beni bulamazsınız!’ daha sonra parmağıyla Şeyh Muhammed Said Seyda’yı işaret ederek : ‘Bundan sonrada şeyhiniz ve irşat makamındaki postnişin bu şahıstır, benden sonra ondan ders alınız!’ Bu mübarek tayin kararını bildirdikten sonra herkes yolculuk edeceği istikamete doğru yol aldı.” Büyük bir acı çeken Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, seçkin bazı müridanları ile sabah vakti Hoser Köyüne vardığında şöyle dua etmişlerdir : “Ya Rabbi! Sabah namazımı eda edecek kadar bana ömür ver!”. Nihayet duası kabul edilmiş ve sabah namazını kıldıktan sonra acısı arttığı bir sırada cemaate, “Benden sonra şeyhiniz ŞeyhSeyda’dır!” diye seslenmiştir. Hoser Köyünde bu son sözlerini sarf eden Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretlerinin huzurunda olup, olayı ayrıntılarına kadar hatırlayarak 1980’lere kadar yaşayan adı geçen iki müride ilaveten aynı köyden “Nımet ê Hoserî” diye bilinen ve diğer bazı yaşlı şahıslardan hadiseyi detaylarıyla birkaç kez dinlemişizdir. Sabah namazlarını kılan Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretleri daha sonra ruhunu Allah’a teslim ederek 8 Zilkade 1324 h./ 10 Haziran. Salı günü dar-ı bekaya irtihal ediyor. Mübarek cenazesi sofi ve beraberlerinde bulunan bazı akrabaların omuzlarında ve Cizrede bulnan Şeyh Muhammed Said Seyda El Cezeri ve öteki aile efradları ile Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerinin vefatlarını öğrenmiş cenaze ve cenazeyi taşıyan kalabalığı karşılamak özere cenazenin getirildiği Hoser köyüne doğru yola çıkarlar ve Cizreden giden Şeyh Muhammed Said Seyda el cezeri ile öteki aile efradları ve beraberlerindeki kalabalık, Şeyh Muhammed Nuri dirşevi hazretlerinin cenazelerini taşıyan kalabalıkla MILA QOBÊ denilen iki yamaç arası olan bir düzlükte karşılaşıyorlar,orada halkın omuzları üzerinde olan mübarek cenaze indiriliyor Şeyh Muhammed Said Seyda ve öteki aile efradları Mübarek cenazeyi orada son kez ziyaret ederek tekrar beraberce Şeyh Muhammed Nuri hazretlerinin mübarek cenazeleri ile beraber Cizre ye doğru yola koyuluyorlar , Şeyh Muhammed Nuri hazretlerin cenazeleri için orada mola verildiği içinde artık o iki yamaç arası düzlüğe de “MILA QOBÊ/KUBBE YAMACI” diye ad veriliyor. Mübarek cenazeleri, Cizre ye ulaştırıldığında Hicri 1324/8/zilkade Miladi 1924/10/ Haziran Salı günüde vefa ettiği aynı gün büyük Qubbe/kubbe girişinin Güney tarafından 1 numaralı sandukada defin edilmişlerdir. Türbe-i Şerifi ; Cizre merkezde yer alan ve Arka Kubbe/İlk Kubbe’ye çok sonradan “Şeyh Muhammed Nuri Kubbesi” denilmiştir. Kubbenin içindeki zatlar şunlardır : 1-Şeyh Abdulhekim ed-Dirşevi Hazretleri 2-Şeyh Muhyuddin el-Cezeri Hazretleri : Şeyh Ömer ez-Zengani Hazretlerin büyük mahdumu (m.1914/h.1333) de ayni Kubbenin içinde ve binanın sonunda solda defin edilmiştir. 3-Şeyh Siracuddin el-Cezeri : Şeyh Ömer ez-Zengani Hazretlerinin ortanca mahdumu (m.1920/h.1339) de aynı Kubbede binanın sonunda sağda defin edilmiştir. 4- Şeyh Muhammed Nuri ed-Dirşevi Hazretleri : 5-Şeyh Muhammed Nuri ed-Dirşevi Hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Abdullah Efendi (m.1943/1362) de aynı Kubbede pederi ve amcası arasındaki boşlukta ilk girişte sağda defnedilmiştir. 6-Aişe Hatun : Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin zevcesi, Şeyh Abdullah Efendinin solunda ve Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin arasında yatmaktadır. 7-Şeyh Muhammed : Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin oğlu, Kubbenin içinde sağda babası ile Kubbenin duvarı arasındaki boşluğa defnedilmiştir. 8- Zeliha Hatun : Şeyh Muhyuddin Cezeri’nin zevcelerinden ve Şeyh Hüseyinê Basreti’nin kerimesi, zevcinin solunda defin edilmiştir. 9-Ömer ve Salih : Şeyh Muhammed Seydayê Cezeri ve eşi Rabia Hatunun çok küçük yaşlarda ölen iki çocuğu, Zeliha Hatun ile Şeyh Siracuddinê Cezeri’nin arasında yatmaktadır. Mezkûr Kubbenin avlusundaki kabirlerde ise her üç aileye mensup şahıslar yatmaktadır. Şeyh Ömer ez-Zengâni Hazretlerinin kerimesi Amine Hatun ve bazı torunları, Şeyh Reşid ed-Dirşevi Hazretlerinin evlat ve bazı torunları ve Şeyh Hüseyin el-Basreti’nin bazı evlat ve torunları bu büyük veya arka Kubbe denilen aile mezarlığının avlusunda defnedilmişlerdir. Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, geride üç erkek ve üç kerime olmak üzere altı çocuk bırakmış ve Ahmed (Yiğit)ağanın kızı Şerife hatundan olan kerimesi Rabia Hatun, babasının sağlığında Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ile evlenmiştir. Allah (celle celaluhu) hepsinden razı olsun. Allahu taâla celle şenuhu Şeyh Muhammed Nuri Dirşevi hazretlerine çok lütüf ederek kerametler bahş etmiş bir evliyaullah idi. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]http://yahyamunis.blogspot.com/2013/05/munis-el-dersevi-ailesi.html (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir). [/toggle]

Şeyh Hüseyin Basreti (k.s.)
Siirt – Eruh’un Hâlidiyye (Kekliktepe) köyündedir. Evliyânın meşhurlarından Şeyh Hâlid Zibârî’nin oğludur. Annesi Fâtıma-ı Sâliha, Şeyh Muhammed Aynî’nin kızı ve kerâmet ehliydi. 1914 (H.1333) senesinde vefât etti. Kabri, Eruh’un Hâlidiyye (Kekliktepe) köyündedir. Babası vefât ettiğinde altı yaşında idi ve sarf ilminden İzzi kitabını okuyordu. Babası vefât ederken onun yetiştirilmesi için halîfelerinden Şeyh Ömer Zenkânî’ye vasiyet etti. Bütün ilimleri öğretmelerini, tasavvufta yetiştirip mürşid-i kâmil olmasını sağlamalarını vasiyet etti. Bu vasiyet üzerine Şeyh Ömer Zenkânî ona bütün ilimleri okuttu. Sarf, nahiv, mantık, beyan, fıkıh, tefsir, hadîs ilimlerini öğretti. Bu talebeliği on beş sene sürdü. Neticede seçkin bir âlim oldu. Ayrıca Molla Abdülhamîd Raşînî’den de ilim öğrendi. Hocası Şeyh Ömer Zenkânî ona ilimde icâzet verdi. Ancak tasavvufta vermedi. Tasavvufta da, asrın büyük âlimi ve meşhur velîsi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den naklen aldı. Şöyle ki, Şeyh Hüseyin’in yakınlarından Molla Muhammed onun emriyle Şam’a gidip Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin evini sorup buldu. O sırada vefât etmişti. Evin kapısını çaldı. İhtiyar bir nine çıkıp onu görünce; “Hoş geldin Molla Muhammed!” dedi. Hayret edip; “Beni nereden tanıdınız. Şam’a daha önce hiç gelmedim.” deyince; “Mevlânâ Şeyh Hâlid bana bir gün; “Vefâtımdan sonra Cizre tarafından Molla Muhammed nâmında bir zât gelecek! O takvâ ehli ve âlimdir.” buyurdu. Sonra bana çanta bırakıp, bu çantayı halîfem Şeyh Hâlid Cezîrî’nin halîfesinin oğlu Şeyh Hüseyin’e teslim etsin.” dedi. Anladım ki teslim etmek üzere vereceğim kişi sizsiniz.” dedi. Bunun üzerine emâneti alıp Basret köyüne getirdi. Çantayı açtılar. İçinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin cübbesi, Yesir ağacından yapılmış ve ortasında dördü kırmızı mercandan olan tesbihi, takkesi, seccadesi vardı. Bunları aynen Şeyh Hüseyin hazretlerine teslim etti. Bu emânetler daha sonra oğlu Şeyh İbrâhim Hakkı’ya intikal etti. Kardeşi Şeyh Muhammed Şefîk bunları, İbrâhim Hakkı da defâlarca görmekle şereflendiğini bildirmiştir. Şeyh Hüseyin Basretî hazretleri bu icâzetten sonra insanları irşâd edip talebe yetiştirdi. Halk ve meşhur kimseler arasında tanındı. Bu hizmeti Mustafa Paşanın ona düşmanlık yapıp, zulme başvurmasına kadar devâm etti. Zulme mâruz kalması sebebiyle âilesini de alıp, 1901 (H.1317) senesinde Diyarbakır’a gitti. Bir müddet sonra oradan Haleb yoluyla Şam’a ulaştı. O göçüp gittikten altı ay sonra kendisine zulmeden ve memleketini terke mecbur bırakan Mustafa Paşa, aşîretler arasında çıkan bir kavga sırasında öldü. Şeyh Hüseyin Basretî hazretleri dokuz sene memleketinden ayrı kaldı. Aslî vatanı Buhtan’a dönmeyi çok arzu etti. O civardaki insanları irşâd etmek istiyordu. 1913 (H.1329) senesinde memleketine dönüp, Basret köyüne gitti. O havâlide insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp, emr-i mâruf yapmak için Basret köyünden diğer köylere de gitti. Bu seferlerinden birinde yolda Allahü teâlâyı zikirle meşgul bir halde giderken yol kenarında büyük bir kayaya nazar etti. Kaya yerinden oynayıp parçalandı. Yanında bulunan talebeleri bu hâli görünce, hayrette kaldılar. Oradan gelip geçtikçe bir bakışı ile parçalanan kayayı görüp kerâmetini hatırladılar.Daha pekçok kerâmetleri görülmüştür. Yüksek derecede âlim, her ilimde mâhir olup, sünnet-i seniyyeye tam uyardı. Güzel yüzlü tatlı sözlüydü. Son derece yumuşak huylu, din ve dünyâ işlerinde yüksek derecede basîret sâhibi idi. İnsanlara dâimâ yumuşak olmalarını İslâmiyete uymalarını tavsiye ederdi. Dünyâya hiç meyletmez, hep hüzünlü bir hâlde olurdu. Vefâtı sırasında devamlı; “Sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.” derdi. Hastalığı şiddetlenince, gözlerinden yaş geldi. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, deyip dudaklarını kapatarak vefât etti. Vefâtı bölge ahâlisini çok üzdü. Hâlidiyye köyünde defnedildi. Edep ve ilim ehli olan temiz nesli devâm etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) 1) Kitâbü Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle.] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Taşkesenli Şeyh Abdulkuddüs Efendi
Erzurum – Taşkesenli camii aile haziresinde. 1913 yılında Taşkesen köyünde dünyaya gelir. Babası Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi olup annesi Muhsine hanımdır. Nesebi, baba tarafından Hazreti Abbas (r.a)’a, anne tarafından Hazreti Hüseyin (r.a)’e ulaşır. İlk tahsiline Taşkesen medresesinde babası ve amcası Molla Hüseyin Efendi yanında başlar. Tahsil hayatı çok çileli bir döneme rastlamaktadır.1918-1930 yılları hem İstiklal Harbinin olduğu yıllar ve sonrasında yapılan inkilap hareketleri ve benimsetilme çalışmalarını yoğun olduğu yıllardır. Daha 13 yaşında iken babası İbrahim Efendi Şapka Kanununa muhalefetten dolayı Şark İstiklal Mahkemesi tarafından önce hapis cezasına ve sonrasında Manisa Demirci’ye sürgün edilmiş, evi, medresesi ve bütün mal varlığı ile ateşe verilerek yakılmıştır. İhtiyar annesi ile birlikte derhal köyü terk etmeleri emredilmiştir. 1945 yılında tekrar Sancak köyüne dönerek baba medresesini inşa etmiş ve ilim, tasavvuf üzerine medresede talebelere hizmet vermiştir. 1978 yılında vefat etmiş ve Taşkesen’deki babasının türbesine defn edilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

Taşkesenli Şeyh Muhammed Sıddık Efendi
Erzurum – Asri Kabristanında amcası Muhammed Sırrı Efendi’nin yanında. Şeyh Ziyaettin Efendinin oğlu ve Şeyh Ahmet Efendinin torunu olan, Muhammet Sıddık Efendi Erzurum’un Sultan Melik Mahallesinde dünyaya gelir. İki aylık iken yetim kalan Sıddık Efendi, ağabeyi Şehabettin Efendinin nezaretinde büyür ve onun talebesi olur. Arapça, Fıkıh, Hadis, Tefsir, Kelam, Mantık ve Farsça okuyarak icazetini ağabeyisinden alır. Medrese ilmi devam ederken ilk ve ortaokulu da Erzurum’da okuyarak bitirir. 1952–1954 yılları arasında Tekman ilçesi müftülüğünde, 1954–1960 yılları arası Horasan müftülüğünde bulunur. 1960 sonrası Erzurum merkez vaizliğine atanan Hoca Efendi Erzurum’da Horasan Müftüsü namıyla anılır. 1960 İhtilalinde altı ay Sivas’ta tutuklu kalan Sıddık Efendi tahliye olduktan sonra Erzurum merkez vaizliği devam eder. Bu sıralarda Bitlis’te Abdurrahman-i Taği Hazretlerinin torunlarından Şeyh Taha Efendiye giderek manevi irşat dersleri alır. Onun halifesi olur. Şeyh Muhammet Sıddık Efendi, Erzurum’un çeşitli camilerinde vaazlarıyla halkı aydınlatırken, bir yandan da Derviş Ağa Camiinin yanındaki evinde talebe okutur, hatmeler yaptırır ve yüzlerce kişinin ruhen aydınlanmasına vesile olur. Talebeleri, yeğeni Taşkesenli Şeyh Zeki Efendi, Tortum eski Müftüsü Hafız Yahya (Sevindik) Efendi, Karayazılı Eşref (Ağgül) Hoca Efendi, Pasinlerin Kevank köyünden, Hafız Şuayıp Hoca Efendi gibi şahsiyetlerdir. Muhammet Sıddık Efendi, babası gibi şair ruhlu olup nüktedandır. Bazı söz ve gazellerinden kısa örnekler şöyledir; Günah hastalığının İlacı Tövbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırıp Gönül havanında tevhit tokmağıyla güzelce dövmeli İnsaf eleğinden eleyip gözyaşıyla hamur etmeli Aşk ateşinde pişirip muhabbet balına katarak Gece ve gündüz kanaat kaşığıyla yenmeli. KASİDE Gurubum geldi ey Saki, bana medle’e görünmez mi,? Ölümüm geldi ey Mevla, bana lütfün görünmez mi? Beni candan usandırdı feleğin çarkı canbazi, Acep nesimi hevadan bana zerre görünmez mi? Meclisi ekabirde kusurum i’tirafından , Bağışlanır cürümler hep bana, şefkat uyanmaz mı? “Herisün Aleyküm” sırrını hatırla ey cana, Benim de ümmeti olduğuma lütfun yakışmaz mı. Büyük dergahına tuttum yüzüm Gaffar-u Rahzanım. Bana baran rahmetinden acep bir katre yağmaz mı. Niçün böyle ümitsizlik içinde kaldın Ey Sıddık, “Öd’uni estecip leküm” senedi kafi gelmez mi… MÜNACAAT Hasta halim, dilperişanım meded yarap meded, Dembedem artmakta efganım meded yarap meded. Tövbekarı affedersin, sitredersin cürmünü, Sahip bikes olanın, el meded yarap meded. Nefsi şeytan şerrinden hem koru bu acizi, Nazıri didarın eyle, el meded yarap meded. Kabr-u mahşerde mizanda hem sıratta kıl delil, Zat-i pak-i Mustafayi, el meded yarap meded. Hür-u gilman Sıddık’ın canına hiç minnet degil, Maksadi görmek cemalin, el meded yarap meded. Şeyh Muhammet Sıddık Efendinin kasidelerini ve münacat isimli manzum divanı ve sözlerini ihtiva eden neşredilmemiş bir “Fikir Bahçesi” isimli eseri bulunmaktadır. Cenaze namazı Emir Şeyh Camiinde kılındıktan sonra Asri mezarlıktaki Taşkesenli aile kabristanına defin edilir. Kabri amcası Sırrı Efendi’nin yanındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
Kırgızistan’ın Oş şehrinin Şark mahallesinde yüksek bir tepe üzerinde bulunan Sermezar kabristanlığında aile kabristanındadır. Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.) Hazretleri, Kırgızistan’ın Oş şehrindendir. Şiirde kullandıkları “Sakıb” mahlası dolayısıyla Salahuddin Sakıb diye de bilinirler. Babaları Mevlana (Mevlevi) Siracüddin (vefatı: 1296/1879), onun babası Hal Muhammed-i Oşi (vefatı: 1271 /1854-55), onun babası meşhur mutasavvıf-şair Hoca Nazar Hüveyda-yı Çimyani (vefatı: 1195/1781), onun babası Gaib Nazar, onun babası Er Nazar, onun babası Tülek Muhammed-i Sufî, onun babası da ”Şeyh-i il” denilen Kul Süleyman’dır. Salahuddin Hazretleri, 1838 yılında Oş’ta dünyaya geldiler. Eserlerinde Oşlu olduklarını bilhassa ifade buyurmaktadırlar. İntisabı ve İrşad Faaliyeti Babaları Mevlana Siracüddîn (k.s.), Hokand medreselerinde tahsil görmüş devrinin önde gelen müderrislerinden ve Nakşibendî şeyhlerindendi. İslamî ilimleri son derece mükemmel bir şekilde tahsîl ettikleri gibi ilk zamanlarında babalarına intisap ederek tasavvuf yolunda ilerlediler. Salahuddîn Hazretlerinin yetiştiği devir, Türkistan’ın büyük karışıklıklarla çalkalandığı, bölgedeki Türk hanlıklarının birbirleriyle giriştikleri mücadeleler neticesinde zayıflayarak Rus işgaline açık hale geldikleri bir zamana tesadüf etmişti. Bugünkü Türkistan coğrafyasında o zamanlar üç hanlık hüküm sürmekteydi ki bunlar Buhara, Hive ve Hokand hanlıklan idi. Oş ve civarının sınırları içinde bulunduğu Hokand Hanlığı, 1864-1865 yıllarında kanlı çarpışmalardan sonra Ruslar tarafından işgal edilmişti. Ruslar Hokand Hanlığı’nı işgal ettikten sonra ülkede büyük zulümler yapmış, çeşitli katliam ve tecavüzlere girişmişlerdi. Bu buhranlı devirde Mevlana Siracüddîn Hazretleri, oğlu Salahuddîn’i Doğu Türkistan’a, Yarkend ve Hoten taraflarına gönderdiler. Salahuddîn Sakıb (k.s.), bir müddet Hoten’de, sekiz yıl kadar da Yarkend’de, vatanı Oş’tan uzakta hayli meşakkatli yıllar geçirdikten sonra. 1295/1878 yılında hacca gitmek niyetiyle Yarkend’den ayrıldılar. 1296/1879 yılı Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracüddîn (k.s.)’in hayatında bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Bu sene ilk haclarını yapmışlar ve hac sırasında Medine-i Münevvere’de Muhammed Mazhar Hazretleriyle (vefatı: 1301/1883) görüşüp hizmetinde bulunarak kendisinden icazet almışlardır. Aynı yıl babaları Mevlana Siracüddin’in (k.s.) ebedî aleme göçmesi üzerine irşad makamına geçtikleri gibi babasının bütün müridleri, takriben 1000 kişi, kendisine mürid olmuşlardır. 1306/1889 yılında ikinci haclarını yaptılar. 1908 yılında, o sırada bir medrese talebesi olan Süleyman Hilmi Efendi (Tunahan) ile buluşmak üzere İstanbul’a geldiler. İstanbul’da zamanın padişahı Sultan ikinci Abdülhamid Han’la bizzat görüştükleri gibi Süleyman Hilmi Efendi’nin (k.s.) yetişmesine himmet gösterdiler. Müteakiben son haclarını ifa etmek üzere Hicaz’a hareket ettiler. Burada Şerif Hüseyin’in türlü eza ve cefalarına maruz kalmalarma rağmen Allah’ın izniyle Hicaz’dan sağ salim ayrılarak memleketlerine döndüler. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleriyle Buluşması Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin İstanbul’a gelişleri 1907 yılındadır. Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde bir mikdar ulum-ı Arabiyye tahsil ettikten sonra İstanbul’a gelerek Fatih dersiamlarmdan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına dahil olmuşlardır. Salahuddin Hazretleri 1908 yılında İstanbul’a geldiklerinde, Süleyman Hilmi Efendi bir medrese talebesidir. Salahuddin Hazretleriyle Süleyman Efendi Hazretlerinin buluşması, 1908 yılının bir Ramazan gününde (Hicrî 1326 Ramazan/Ekim 1908) İstanbul imaretlerinden birinin verdiği, ikisinin de iştirak ettikleri bir iftar yemeğinde olmuştur. Yemekler yenilip bittikten sonra Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddîn Hazretleri, genç bir talebe olan Süleyman Efendi’ye hitaben: “Evladım Süleyman! Sen bir dua oku buyururlar. Süleyman Efendi, hiç tanımadığı bu muhterem zatın emrini derhal yerine getirerek yemek duasını yaparlar. Yemekten sonra Salahuddin Hazretlerinin ellerini yıkaması için Süleyman Efendi bizzat ibrikle su dökerler. Sonra Salahuddîn Hazretleri, Süleyman Efendi’nin (k.s.) vaktiyle görmüş olduğu rüyayı hatırlatarak, “Biz senin seyr ü sülükunu tamamlatmak için geldik.” buyururlar. Süleyman Efendi derhal ayaklarına kapanırlar. Böylece Salahuddîn Hazretlerinin müridi olurlar. Sonra Salahuddîn Hazretleri ile Süleyman Efendi Hazretleri birlikte Bursa’ya giderler. Bir rivayete göre Emir Sultan Camii’nde, bir rivayete göre de Uludağ’da erbain çıkarırlar. Süleyman Efendi Hazretleri, üstazını büyük himmet ve teveccühlerine mazhar olurlar. İstanbul’a döndükten sonra Salahuddîn Hazretleri, Sultan İkinci Abdülhamid Han ile birkaç defa daha görüşmüşlerdir. 31 Mart İsyanı, padişahın hal edilmesi gibi hadiseler sırasında Salahuddîn Hazretleri îstanbul’da bulunuyorlardı. Sultan Abdülhamid’in 31 Mart İsyanını bastırmaması, Salahuddîn Hazretlerinin ikazı neticesinde olmuştur. Zira kendisine çok kan döküleceğini ve artık burcun dönmüş olduğunu ifade buyurmuşlardı. Boşuna Zahmet Çekmeyiniz! Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddîn (k.s.) hazretlerinin kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Kendileri devamlı istiğrak halinde zamanın kutbu ve tayy-i mekan sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu suretle yani tayy-i mekan ile Kabe-i Muazzama’da kılarlardı. Salahuddîn Hazretleri, Istanbul’dan ayrılarak son haclarını ifa etmek üzere Mekke-i Mükerreme’ye gelmiş bulunuyorlardı. Mekke Şerifliğinde, Birinci Dünya Harbi yıllarında Osmanlı Devleti’ne isyan edecek olan Şerif Hüseyin bulunuyordu. Şerif Hüseyin, Salahuddîn Hazretlerinin pek çok kerametlerini duymuş ve itibar edilir bir zat olarak tanımıştı. Bu münasebetle kendisinden korkarak hapsettirdi, kapılara kaim zincirler vurdurdu. Salahuddîn Hazretleri kalın zincirleri kırmak suretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerametini gösterdiler. Şerif Hüseyin, tekrar yakalatıp bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırarak hapsettirdi. İbn-i Mevlana Siracüddîn Hazretleri zincirleri tekrar kırarak hapishaneden çıktı. Memleketine kaçmaması için her tarafta sıkı tedbirler alınmasına, bütün yollar tutulmuş olmasına rağmen, Cidde’den hareket eden bir gemiye binerek memleketine dönmek üzere yola çıkh. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa aranmasına rağmen gemide bulunamadı. Sonradan geminin yanaşacağı limana da telgrafla emirler verilmesine rağmen bulunamadı. Şerif Hüseyin’in kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı alt-üst etmekte olduğunu bildikleri için şu telgrafı çektiler: “Sağ salim memleketime döndüm, boşuna zahmet çekmeyiniz!” Vefatı ve Kabr-i Şerifleri Hicazdan döndükten kısa bir süre sonra 1328/1910 yılında Oş’ta irtihal-i dar-ı beka eylediler. Kabirleri Kırgızistan’ın Oş şehrinin Şark mahallesinde yüksek bir tepe üzerinde bulunan Sermezar kabristanlığında aile kabristanındadır. Kabirleri üzerinde bulunan türbe, 1940’lı yıllarda Komünistler tarafından yıktırılmış olup yakın zamanda yeniden yaptırılmıştır. Vefatlarına Farsça: Mesken ü me’va-yı mayan şüd behişt (Bizim yerimiz-yurdumuz cennet oldu) tarihi düşürülmüştür. Ayrıca Hokand ülkesinin meşhur şairlerinden Hacı Muhyi Efendi: (Dedi ki ”Vasıl-ı Hak cennet-meab Sakıb”) (Dedi ki, Sakıb Hakk’a ulaştı, yeri cennet oldu) şeklinde tarih düşürmüştür. Vefatına düşürülen üçüncü tarih ise şöyledir: (Biling tarîh-i Şeyh Sakıb ”be-mağfür”) Eserleri l – Makülat-ı Sakıbî : Nakşıbendiyye-Müceddidiyye Tarikatı’nın adabı ile bazı dinî-fıkhi meselelerin anlatıldığı bu eser Türkçe kaleme alınmıştır. Yazma halinde bulunan eserin bilinen tek nüshası, Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi’ndedir. 2 – Ma’mulat-ı Sakıbî : Nazari ve amelî olarak tasavvufa dair meselelerin anlatıldığı eser yine Türkçe kaleme alınmıştır. Eserin yazma nüshası, Oş’taki varislerinin elinde bulumnaktadır. 3 – Divan: Salahuddîn Hazretlerinin ”Sakıb” mahlasıyla yazdığı, bir kısmı Farsça olmak üzere şiirlerinin toplandığı eseridir. Yine Oş’taki varislerinin elinde bulunan Divan, birçok tarihî malumat da ihtiva etmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Habibullah Can-ı Canan (ks.)
Şeyh Ebu Said Sahib hazretlerinin halifelerinden olan Şeyh Habibullah Can-ı Canan Hazretlerinin hayatı hakkında kafi bir malumat bulunamamıştır. Silsile-i Şerifi Şöyledir ; 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Seyyid Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkîbillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Şeyh Hafız Ebu Said Sahib (ks.) 31. Hz. Şeyh Habibullah Can-ı Canan (ks.)

Seyyid Fehim Arvasi (k.s.)
Van – Bahçesaray ilçesi Arvas Köyü ( Doğanyayla) “Hazret-i Şeyh” ve “Allame” lakapları vardır. “Arvasi” denmekle meşhur olmuştur. Babası, Seyyid Abdülhamid Arvasi’dir. Annesi aynı ailenin Doğubayezid kolundan Seyyid Hacı İbrahim Efendinin kızı Seyyide Emine Hanımdır. Arvas’ta doğdu. Aynı köyde vefat etti. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Babası, Arvas’ın tekke, zaviye ve medresesinin sevk ve idaresini yürütürdü. Seyyid Fehim, küçük yaşta babası Seyyid Abdülhamid Efendiyi kaybeder. Annesi Seyyide Emine Hanım, zahide, takva ve vera sahibi saliha bir hanımdır. Pekçok kadın hizmetçileri olduğu halde ilim talebesinin elbisesini kendisi yıkar ve yardım ederdi. Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Seyyid Fehim, kısa zamanda Kur’an-ı kerimi hatm ve hıfzeder. Sonra dedelerinin kurduğu ve öteden beri ilim yayan büyük alimler yetiştiren Arvas Medresesi ile Müküs’teki Mir Hasan Veli Medresesinde temel dini bilgileri ve Arabi alet ilimlerini okur. Kısa bir müddet ilim tahsiline ara verir. Sonra Cizre’ye gidip Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri’nin (v.1839) ders halkasına dahil olur. Kısa zamanda emsallerini geçip ilimde ilerler. Dini ilimleri ve zamanın fen bilgilerini öğrenir. Seyyid Fehim, Cizre’de ilim tahsili ile meşgul olduğu sırada, amcaoğlu Seyyid Sıbgatullah Efendi de Cizre’ye gelip, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin talebelerinden Şeyh Salih Sibki hazretlerinden ilim öğrenir. Dönüşünde Van’a uğrar. Van’da bulunduğu günlerde büyük veli Seyyid Taha-yı Hakkari Hazretleri (v.1852) de Nehri’den Van’a gelmiştir. Seyyid Taha Hazretlerinin en seçkin eshabından olan amcası Seyyid Muhammed Efendi, Seyyid Sıbgatullah Efendiye, Seyyid Taha-yı Hakkari Hazretlerine talebe olmasını tavsiye eder. Seyyid Taha’ya talebe olan Seyyid Sıbgatullah, onun hizmetinde ve sohbetinde bulunarak, tasavvuf yolunda ilerler. Kısa zamanda olgunlaşarak insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak hususunda icazet, diploma ve hilafet alır. Van valisi ve halkı Van’da kalmasını ısrarla isterler. Fakat o, “Nehri’ye gidiyorum. Seyid Taha hazretleri uygun görürlerse burada kalırım.”, diye buyurur. Van’da kalmak istediğini Seyyid Taha Hazretlerine arzedince, buyurur ki, “Yok Molla Sıbgatullah! Van halkı dun-himmettir (eksik, kısa himmetlidir). Van’ın fethi benim ve senin elinde olmaz. Mükaşefe aleminden malumata göre, sizin sülalenizden, yani Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış, Allah bilir ama onun [Seyyid Fehimi kasdediyor] vasıtasıyla, Van’ın irşadı geçici olarak mümkündür. O zatın hayatta olup olmadığını bilmiyorum.”, diye buyurur. Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri, “O zat amcamın oğludur. Cizre’de ilim tahsili ile meşgul, ilim ve irfanla meşhurdur.”, der. Seyyid Taha, “Bir başka gelişinde o zatı muhakkak bana getir.”, diye emir buyurur. Seyyid Sıbgatullah Hazretleri, hocasını ikinci defa ziyarete gelişinde, genç yaştaki Seyyid Fehim Arvasi’yi de Nehri’ye getirir. Seyyid Taha Hazretlerinin huzuruna gidip sohbetiyle şereflenirler. Kalma zamanı bitip ayrılacakları sırada, Seyyid Sıbgatullah ve yanındakiler Seyyid Taha Hazretlerinin elini öpüp izin aldıktan sonra, sıra Seyyid Fehime gelince, Seyyid Sıbgatullah geride kaldığını görüp, Seyyid Taha hazretlerinden onun için de izin ister. Fakat Seyyid Taha hazretleri, Seyyid Fehim’in kalmasını münasip görür ve, “O burada kalsın.”, diye buyurur. Seyyid Taha’nın hizmetinde kalan Seyyid Fehim, kısa sürede kemale gelir. Seyyid Taha Hazretleri onun hakkında, “Başkalarının altı ayda aldığı mesafeyi, Seyyid Fehim yirmi dört saatte aldı.”, diye buyurur. Seyyid Taha Hazretleri bir gün Seyyid Fehim Hazretlerini yanına çağırır. “Muhakkak Mutavvel kitabını okumalısın.”, buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri, “Kitabım yok. Bizim taraflarda Mutavvel okunmaz.” diye arz edince, kendi kitabını hediye eder. Muş’un Bulanık kazasının Abiri köyünde Molla Resul Sibki ismindeki büyük alime gidip okumasını tavsiye eder. Huzurundan ayrılırken, “Sen zeki ve tedkik edici bir ilim talibisin. Suallerine hocalar tatmin edici cevap veremezler ve rahatsız olurlar. Derslerin takibi esnasında bir zorlukla karşılaşırsan, onları rahatsız etme. Elini göğsüne koy ve beni hatırla. İnşaallah derhal müşkilini hallederim.”, buyurur. Seyyid Taha Hazretlerine olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle onun yattığı odanın dış tarafında pencereye yüzünü döner ve sabahlara kadar ayakta durup, onun güneş gibi nur saçan feyizlerinden istifadeye çalışır. Hatta bir defasında bununla yetinmeyip, soğuk bir gecede şiddetli kar yağarken, kapının dışında uzanır. Mübarek başını kapının eşiğine koyarak yatar. Şiddetli yağan kar, mübarek vücudunu örter. Fakat muhabbetle yanan kalbi ile kar altında çeşit çeşit feyz ve bereketlere kavuşur. Seyyid Taha Hazretleri teheccüd namazını kılmak için mescide gitmek üzere kapıyı açar. Ayağını kapıdan dışarı atınca, Seyyid Fehim’in sırtına basar. Seyyid Fehim hemen ayağa kalkıp edeple mürşidinin karşısında durur. Seyyid Taha Hazretleri, “Yeter Molla Fehim. Benim kanaatime göre bugün ilimde bir ummansınız. Seyyid Şerif Cürcani100 Hazretlerinden sonra ilimde seyyidlerin yüzünü siz güldürdünüz. Bu ilmi bu kadar yere sermeyiniz.”, diye buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri ise, “Bu ilimden bütün istifadem, Hazretinizin bir nazarıyla olana yetişememiştir. Bendeniz menfaatimi arıyorum.”, diye cevap verir. Bunun üzerine Seyyid Taha Hazretleri onu kucaklar, gecenin karanlığında cihanı aydınlatacak manevi nurları ihsan eder. Elini tutarak beraber mescide giderler. Seyyid Taha Hazretlerinin hizmet ve sohbetinde tasavvuf yolunun en yüksek derecelerine kavuşan Seyyid Fehim, büyük bir veli olur. Mutlak hilafetle şereflenme zamanı gelince, üstadı Seyyid Taha onu huzuruna çağırır ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak, onların dünya ve ahirette saadete, kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmakla vazifelendirir. Fakat Seyyid Fehim, “Bu bir ağır yüktür. Ben bunu kaldıramam. Hem de buna layık değilim.”, deyip çekingen davranır. Seyyid Taha Hazretleri, “Bu bir emr-i ihtiyari, isteğe bağlı bir iş değil, emr-i zaruri olup mecburi iştir.”, diye buyurur. Memleketi olan Arvas’a gitmesini emreder. Yola çıkacağı zaman tekrar huzuruna çağırır, kitapların içindeki mektuplarını kendisine göstererek, “Bu ihlas ve muhabbet sizin değil midir? Neden imtina ediyorsunuz. Yemin ederim ki sizin hilafetiniz, Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz tarafından tasdik buyrulmuş ve bütün sadat-ı kiram büyükler tasdik buyurmuş, ben de tasdik etmek zorundayım. Siz de kabul etmek mecburiyetindesiniz.”, diye buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri, hocasının emrine uyarak Arvas’a döner. Arvas Medresesini yeniden imar ederek talebelere ilim öğretir. Ayrıca, Nakşibendiyye yolunun esaslarını anlatarak insanların saadetine çalışır. Her zaman afet kabul ettiği şöhretten kaçınır. Arvas Medresesinde Seyyid Muhammed Emin, Seyyid Abdülhakim, Halife Derviş, Halife Ali, Molla Abdülcelil ve Şeyh Resul gibi büyükler onun yetiştirdiği alim ve velilerdendir. Ondan ilim tahsil edip, mezun olanlar Van ve havalisinde Reisü’l-müderrisin ünvanıyla anılırlar. Seyyid Fehim Hazretleri hocası Seyyid Taha Hazretlerini, her yıl Arvas’dan Nehri’ye gelerek, ziyaret etmektedir. Vefatından sonra, yerine geçen biraderi Seyyid Muhammed Salih Hazretlerini de ziyaret edip, sohbetlerinde bulunur. Zira Seyyid Muhammed Salih hazretleri Seyyid Fehim hazretlerinin sohbette üstadıdır. Üstadının vefatından sonra daha da tanınan Seyyid Fehim hazretleri, ilim ve fazilette iyice meşhur olur. Mısır, Irak, Suriye ve bu havalide halledilemeyen meseleler ona getirilir. Çözülemez gibi görülen müşkil meseleleri hallederdi. Sohbet ve dersleriyle pek çok insanın doğru yola kavuşmasına vesile olur. Böylece, Doğu Anadolu halkının Sünni kalmasını, şiiliğin ve mezheb ayrılığının yöreye girmemesini temin ederek, milli birliğe hizmet eder. Doksanüç Harbinde Ruslara karşı Doğu Bayezid Cephesine gidip büyük kahramanlıklar ve muvaffakiyetler gösterirler. Seyyid Fehim hazretleri hocası Seyyid Taha Hazretlerinin vefatından sonra onun emir ve tavsiyelerine sıkı sıkıya uyar. Senede iki defa Van’a teşrif ederek halka İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatır. Onların dünyada ve ahirette saadete, mutluluğa kavuşmaları için çalışır. Vaaz ve sohbetleriyle Van halkının İslamiyete bağlılığı ve bu husustaki şöhreti artar. “Dünyada Van, ahirette iman.” sözü insanlar arasında yaygın olarak söylenmeye başlar. Seyyid Fehim Hazretlerinin Van’a gelişlerinde büyük bir kalabalık ve izdiham olmaktadır. Zamanın valisi, askeri ve mülki erkanı onu ziyaret ederek, sohbetlerinden istifade ederler, varsa müşkil meselelerini sorup cevaplarını almaktadır. Maddi ve manevi bütün emirleri yerine getirilir, hiçkimse ona saygı ve hürmette kusur etmez. Böylece hocası Seyyid Taha’nın seneler önce buyurduğu, “Van’ın fethi Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış bir zatın vasıtasıyla muvakkaten mümkündür.” sözünün hükmü ortaya çıkmış olur. Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle geçiren Seyyid Fehim hazretleri vefâtından altı ay öncesinden îtibâren sefer hazırlığına başlamıştı. Sohbetlerinde her zamankinden daha çok ölümden bahsediyordu. Şimdi medfûn bulunduğu kabr-i şerîfin yerine bakarak, Arvas kabristanına defnedilenlerin îmanlı olduğu takdirde bütün günâhlarının affedileceğini beyân buyururlardı. Ömrünün son günlerine doğru rahatsızlığı fazlalaştı. Bir Cumâ günü hasta haliyle câmiye gitti. O gün halîfesi ve oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendi beliğ ve hazîn bir hutbe okudu. Câminin arkasındaki çeşmeye kadar saflar bağlamış olan cemâat bu hutbenin tesiriyle mahzûn olup, ağladı. Seyyid Fehim hazretleri Cumâ namazını oturarak kıldı. Sonra da Seyyid Abdülhakîm Efendi, Seyyid Muhammed Emîn Efendi, Halîfe Derviş ve Halîfe Ali adlı dört halîfesini huzûruna dâvet buyurarak vasiyetlerini şöyle bildirdi: “…Muhammed Emin yerime ikâme edilmiştir. Yâni benim vazîfemi yürütecektir. İnce kalplidir. Bize karşı sevgisi çok kuvvetli olduğu için benden sonra fazla yaşayacağını zannetmiyorum. Ondan sonra Seyyid Abdülhakîm mutlak olarak yerime ikâme buyrulmuştur. Kendisi, Arvas’ta olsun, Başkale’de olsun, İstanbul’da olsun ona itâat ediniz. Onun rızâsı benim rızâmdır. Ona muhâlefet bana muhâlefettir.” buyurarak SeyyidAbdülhakîm Efendinin zamanla İstanbul’a geleceğini işâret etti. Dört halîfesinden başka bâzı talebelerinin de bulunduğu sırada vasiyetine devâm ederek buyurdu ki: “Kitaplarımı Arvas Kütüphânesine vakfettim. Benim bildiğim kimseye borcum yoktur. İhtiyâten îlân edin. Şâyet alacaklılar çıkarsa, ne kadar iddiâ ederlerse, Muhammed Emin tereddütsüz versin. İlmin ve Nakşibendiyye yolunun yayılmasına ihtimâm gösteriniz. Seyyidim ve senedim Seyyid Büzürk (Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî) hazretlerinin, her sene asgarî bir defâ Van’a gidip halkı irşâd için fakîre olan emirlerini yerine getiriniz. Hüseyin’in annesinin genç olmasına rağmen çocuklarını bırakıp gideceğine kâni değilim. Bununla berâber himâye etmek lâzımdır.” buyurdu. O sırada on yaşında olan Hüseyin Efendi orada oynuyordu. Bir ara; “Can fedâ babacığım. Misâfir çoktur. Dışarıda hep sizi bekliyorlar. Niye yatıyorsunuz. Kalkın misâfire bakın.” deyince, çocuğun sözlerine tebessüm ederek; “Bu çocuk sâlihtir.” buyurdu. Vasiyetine devâm ederek; “Benden sonra çok fitne çıkacak, kadınlardan hayâ perdesi kalkıp, çarşı pazarlarda dolaşacaklar. İslâm, Abdülhamîd Hanla kâimdir.” buyurdu. Bir ara Seyyid Abdülhakîm Efendiye dönerek; “Cenâb-ı Hak sizi muhâfaza edecektir.” buyurdu ve İbrâhim aleyhisselâmın ateşte yanmadığı kıssasını anlattı. “Nakşibendiyye yolunun yayılması için elimden geldiğince, kıl kadar ayrılmamak üzere hizmet ettim. İnşâallah mes’ûl değilim. Tam tedkîk etmeden fetvâ vermeyiniz. Ruhsatlarla yetinmeyiniz. İmkân oldukça azîmetleri esas kabûl ediniz.” buyurduktan sonra bir müddet kimseyi yanlarına kabûl buyurmadılar. Allahü teâlâyı anmakla ve ibâdetle meşgûl oldular. Bir ara karpuz istediler. Fakat o mevsimde Müküs’de karpuz yoktu. Çatak’a gidip getirdiler. Fakat karpuzu yemeden vefât ettiler. Fehim-i Arvâsî hazretlerinin hastalığını duyanlar uzak yakın her taraftan gelip ziyâret ettiler. Tedâvî için doktorlar getirdiler. Vefât ettiği günün ikindi namazını oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübârek vücudları secdeden mübârek başını kaldırmayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu. Bu sırada hüzün ve üzüntü Arvas ve etrâfını kaplamış, evin etrâfında yüzlerce seveni ve talebesi onun iyileşmesi haberini bekliyordu. O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler. Yüzbinlerce kuş, Arvas üzerinde Şemsiye gibi gölge ettiler. O arada gaybdan bir ses; “Yâ eyyetühennefsü’l-mutmeinneh…” âyet-i kerîmesini sonuna kadar okudu. Secdeden başını kaldırıp “Er-Refîku’l-a’lâ.” dedikten sonra sesli bir kelime-i tevhidden sonra 1895 (H.1313) senesi Şevval ayının on beşinci Salı günü rûhunu teslim etti. Vefât haberi duyulunca, başta sevenleri olmak üzere bütün halk ve yabânî hayvanlar bile üzüldüler. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri, teçhiz ve tekfinden sonra sevenlerinin gözyaşları arasında Arvas kabristanında daha önceden işâret ettiği yerde defnedildi. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerinin Arvas’ta bulunan kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmekte ve bereketlerinden faydalanılmaktadır. Vesîle edilerek yapılan duâlar kabûl olmaktadır. Çocuğu olmayanlar çocuğa sâhib olmakta, hasta olanlar şifâya kavuşmaktadırlar. Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Karkar Deresi köyünden çocukları olmayan karı-koca Arvas’a gelip Seyyid Fehim hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Çocukları olması için, Seyyid Fehim hazretlerinin rûhâniyetini vesîle ederek duâ ettiler. Sonra ikiz çocukları oldu. 1980 senesi sonbaharında tekrar Arvas’a gelen karı-koca kabr-i şerîfi ziyâret ettikten sonra üç defâ ikiz çocuklarının olduğunu bildirdiler. Hasta olup şifâ bulanlar da anlatılmaktadır. Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin vazîfesini bir müddet oğlu ve halîfesi Seyyid Muhammed Emîn Efendi devâm ettirdi. Onun vefâtından sonra da mutlak halîfesi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri devâm ettirdi. [toggle title=”Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin ailesi” load=”hide”] Hazret-i Seyyidin, Güster Hanım, Emetullah, Nâhiye ve Esmâ hanım isimlerinde kızlarından başka on oğlu vardır. 1- Seyyid Muhammed Reşîd Efendi: Genç yaşta Gevaş’ın Tıgnız köyünde vefât etti. Kabri Zeve köyü kabristanında SultanZübeyr hazretlerinin türbesi yanındadır. 2- Seyyid Muhammed Emin Efendi: 1867 (H.1284) senesinde Arvas’ta doğdu. Babasının halîfelerindendir. 1900 (H.1317) senesinde, hac dönüşünde Tûr-i Sinâ’da vefât etti. 3- Seyyid MuhammedMazhar Efendi: Genç yaşta vefât etmiştir. Kabri Arvas’tadır. 4- Seyyid Muhammed Mâsûm Efendi: 1879 (H.1296)da Arvas’ta doğdu. 1942’de yine Arvas’ta vefât etti. Kabri, babasının bitişiğindedir. 5- Seyyid MuhammedSıddîk Efendi: 1879 (H.1296) senesinde Arvas’ta doğdu. 1916 (H.1334) senesinde Gürpınar’da dere kenarında abdest alırken ermenilerce şehîd edildi. Kabri, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Mejıngir (Yukarı Kaymaz) köyünde olup, ziyâret edilmektedir. Seyyid Abdülhakim Efendinin halîfesi idi. 6- Seyyid HasanMedenî Efendi: Van müftüsüyken Hicaz’a gidip, yirmi sene Medîne-i münevverede kaldı. 1968 (H. 1388) senesi Berât gecesinde vefât etti.Cennetü’l-Bakî’ kabristanında defnedildi. 7- Seyyid Hüseyin Efendi: 1887 (H.1304) senesinde doğdu. 1962 (H.1382) senesinde vefât edip, Gevaş’ın Hacı Zive köyünde büyük birâderi MollaMuhammed Reşid’in yanında defnedildi. 8- Seyyid Muhammed Sâlih Efendi: 1949 (H.1369) senesinde hacca gidip, Medîne-i münevverede vefât etti. Cennetü’l-Bakî’de defnolundu. 9- Seyyid Nizâmeddîn Efendi: Van’da Akköprü kabristanında medfundur. 10- Seyyid Şemseddîn: Küçük yaşta vefât etmiş olup, Arvas’ta medfûndur. Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin oğullarından ve kızlarından meydana gelen torunlarıyla nesli devâm etmektedir. [/toggle] [toggle title=”Kramer ve Menkıbeleri” load=”hide”] EFENDİMİZ SÜSLENMEYE BAŞLAMIŞ Seyyid Fehim hazretlerinin ilim tahsîline ara verdiği günlerdeydi. Bir bayram günü Şırnak’ta îmâl edilen meşhûr tiftik yününden yapılmış bir elbise giymişti. Kendi güzelliğiyle, elbisenin hoşluğu birbirine eklenmiş, fevkalâde bir güzellikle dikkatleri üzerine çekiyordu. Arvas’a yakın bir köyde oturan, akıllı ve olgun, Arvâsîlere çok bağlı Şeyhu diye anılan bir zât, Arvas Câmiinin karşısındaki damda duruyordu. Onu görünce; “Bir zamanlar Arvas’tan meşhur âlimler çıkardı. Şimdi ise güzel ve yakışıklı gençler çıkıyor. Ah, “çok yazık” diye inledi. Bu sözü işiten Seyyid Fehim; “Bu sözü niçin söyledin?” diye sorunca; “Hiç, içimden öyle geldi.” dedi. Seyyid Fehim; “Bu sözü söylemenizin bir sebebi vardır muhakkak, söyleyiniz.” dedi. Şeyhu; “Medrese âlimsiz, müderrissiz kaldı. Biz inşâallah filan efendimiz yetişir diyorduk. Şimdi bakıyorum da, o efendimiz giyinmeye, süslenmeye başlamış.” cevâbını verdi. Bu sözlerin kendisine söylendiğini anlayan Seyyid Fehim hemen eve gidip güzel elbiselerini çıkardı. Kitaplarını çantasına yerleştirip gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yeniden ilim tahsîline çıktı. GECE EVDEN NİÇİN AYRILDILAR? Seyyid Fehim hazretleri her sene Van’a gelişinde bir müddet kalırdı. Âşıkları toplanır, feyz alırlardı. Genellikle kendisini çok seven mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir seneAhmed Bey hacca gitmişti. Van’a bir gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı yakınlarından birini çağırdı ve; “Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp, falan eve gideceğiz.” buyurdu. O kimse; “Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur. Yarın gitsek olmaz mı?” dedi. “Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ahmed Beyin oğullarına da haber ver.” buyurdu. Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar. “Efendim bir kusur yaptıksa af buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse üzülür. Biz ona ne cevap vereceğiz, lutfediniz, ihsân ediniz! Kabahatimizi bağışlayınız.” dediler. Çok göz yaşı döktüler. Seyyid Fehim hazretleri; “Hayır sizden çok râzıyım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere duâ etmekteyim. Fakat şimdi gitmemiz lâzım.” buyurdu. Ahmed Beyin oğulları; “Emir buyurduğunuz gibi olsun.” dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkasının evine gittiler. Ertesi gün oğlu Muhammed Emin Efendi, Ahmed Beyin oğullarının pekçok üzüldüklerini söyledi ve; “Babacığım o evde sabaha kadar kalsaydık ne olurdu?” diye sorunca, Seyyid Fehim hazretleri; “Oğlum! Şimdi kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefât etti. Ev yetim evi oldu. Mal mîrâsçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yiyip içiyorduk. Çünkü Ahmed Beyin seve seve helâl edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız mîrâsçılarının hakkı olduğundan bir şeyi kullanmak câiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıldım.” buyurdu.Bir ay sonra hacılar döndü. Herkes geldi. Ahmed Bey gelmedi. “Bir gece yarısı Mekke’de vefât etti.” dediler. Hesâb ettiler, Seyyid Fehim hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu. Onun kerâmeti olduğunu anladılar. ŞEYHİN SENİ ÖLDÜRTMEZ Van’ın Gürpınar Muhammed Pîrân aşîretinden Ali isminde bir zât gelerek Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. Bir yolculuk sırasında vaktiyle hasmı olan bir kimse yolunu kesti. Ali ismindeki zâtı öldürmek üzere silâhına sarıldı. Nişan aldığı sırada Ali ismindeki zât; “Beni öldürme! Hazret-i Şeyhe (Seyyid Fehim) talebe oldum. Bütün dünyâ düşüncelerinden sıyrıldım.” diyerek, hasmını iknâ etmeye çalıştı. Fakat silâhlı kimse onu dinlemeyip silâhının tetiğine bastı. Beş tane fişeği vardı. Hepsini attı fakat hiç ses duyulmadığı gibi, Ali Efendiye de herhangi bir şey olmadı. Silâhlı kimse, fişek yuvasına baktı, fişekleri göremedi. Olanlar karşısında şaşırıp kaldı. “Şeyhin seni öldürtmez.” diyerek ayrılıp gitti. Ali Efendi bir müddet sonra Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerini ziyâret etmek üzere Arvas’a gitti. Ziyâret esnâsında Seyyid Fehim hazretleri ona; “Köyün tepesinde çok korktunuz mu?” diye sordu. Ali Efendi; “Evet efendim.” dedi. Seyyid Fehim hazretleri oturduğu postun altından beş adet fişeği çıkararak Ali Efendiye verdi ve; “Kul hakkıdır. Üzerimizde kalmasın.” buyurup fişekleri sâhibine vermeyi emretti. Ali Efendi bu fişekleri sâhibine götürüp verdi. Hâdise sırasında zâten hayret içinde kalmış olan silâhlı kimse, yaptıklarına pişman oldu. Tövbe edip, Arvas’a gitti ve Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. [/toggle] [toggle title=”Kaynaklar ” load=”hide”] Abdulhalim Durma , van Evliyaları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Taha Hariri (k.s.)
Uzuna yakın boylu, buğday tenli, nur yüzlü, heybetli ve vakurdu. Seyrek sakallıydı. Bu yüzden “Köse” lakabıyla anılırdı. Şeyhiyle aynı adı taşıdığından, adlarının karışmaması için kendisine “Köse Taha” denilirdi. Yumuşak huyluydu. Kızdığı hiç görülmezdi. Erbil’in Harir nahiyesinden. Şeyhi Taha’l Hakkari ile aynı adı taşıyor. Doğduğu Harir nahiyesine nisbetle “Hariri” nısbesiyle ünlü. 1220/1803 yılında Harîr’de doğdu. Harîr, Kerkük vilayetine 3 fersah ( yaklaşık 20 km) uzaldıkta şirin bir kasaba olup şimdi Kerkük’ün bir semtidir .Taha’l-Harîrî’nin hayatı ve hizmetleri hakkında M. Esad Efendi’nin Risale-i Estadiyye’sinde kendi terceme-i halini kaleme aldığı bölümde verdiği bilgilerle, yine Es’ad Efendi’nin sohbetlerinde tutulan notlardan başka bir bilgiye sahip değiliz. M. Es’ad Efendi’nin: “Tarikat-i aliyyede seyr u sülüküm ne babamın, ne de dedemin irşad zamanlarına rastlamadığından o zamanın| kutb-u irşadı bulunan Taha’l Harirî en-Nakşbendî el-Halidî’ hazretlerinin hizmetine girdim. 1292/1875 senesine; yani vefatına kadar beş sene müddetle hizmetlerinde bulundum.” şeklindeki ifadelerden Şeyh Taha’nın iyi bir tahsil görmüş, itibarlı ve saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Hariri hazretleri, ilk tahsilini Erbil’de yaptı. Hıfzını ikmal etti. Bağdad medreselerinde de yüksek seviyede icazet aldı. Dini ilimleri devrin ulemasından okuduktan sonra Mevlana Halid el-Bağdadi’nin Erbil’de bulunan halifesi Hidayetullah Efendi’nin hizmet ve himayesine girdi. Hidayetullah Efendi, Taha’l-Hariri’nin yerine irşad makamına geçecek olan M. Es’ad Erbili’nin dedesidir. Taha’l Hariri’nin, Mevlana Halid Bağdadi halifelerinden Osman Tavili ile de görüştüğü, hatta Osman Tavili’nin Şeyh Hariri hakkında “o, bizden büyüktür.” diye övgülerde bulunduğu bilinmektedir. Gerek Hidayetullah Efendi ve gerekse Osman Tavili ile görüşüp kendilerinden feyz alan Taha’l Harîri, devrin ünlü şeyhi Taha’l Hakkari ile önce alem-i menamda, ardından kendisini ziyaret ederek görüşmüş ve çok kısa bir süre içinde hilafete hak kazanmıştır. Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürdçe bilirdi. Sohbetinde şeyhi gibi İmam-ı Rabbanî’nin mektübat’ından okur ve şerhederdi. Taha’l Harîrî, ilk iki şeyhten gördüğü seyr u sülük, son şeyhten aldığı icazetten sonra fıtratındaki “üveysi” istidad sayesinde sık sık alem-i manada Allah Rasülüyle görüşmek şerefine nail olmuştur. Şeyh Taha, tarikat silsilelerinde üveysi yolla irşad gören şeyhlerin ilki değildi. Nitekim Abdülhalik Gucdüvani ve Şah-ı Nakşbend hazretleri de üveysidirler. Taha’l Harîrî, Erbil ve Musul bölgesinde yaklaşık kırk yıl süreyle halkı irşad ile meşgul oldu. 1292/ 1875 yılında vefat etti. “Kabri şimdilerde Erbil’e bitişmiş olan Harîr’dedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Zakirzade Abdullah Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin yola doğru alt bölümünde yer alan Miskinler Kabristanında Celvetî şeyhlerinden. Babası Osman Efendi Aziz Mahmud Hüdâyî’nin zakirbaşısı olduğundan “Zâkirzâde” sıfatıyla anılır. Osman Efendi şeyhinin birçok şiirini ilâhi formunda bestelemiştir. Tasavvufî eğitimini tamamlayan Abdullah Efendi önce halife olarak Manisa’ya gönderilmiş, fakat daha sonra İstanbul’a çağrılarak bir süre Zeyrek ve Atik Ali Paşa haremi içerisindeki Kasım Çelebi zaviyelerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuş, ardından Kılıç Ali Paşa ve Fatih camilerinde vaizlik yapmış, 1657 yılında Üsküdar’da vefat etmiştir. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi arkasındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurları , Yazıyı hazırlayan ; Abdülkadir Özcan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Karacaahmet Sultan – Üsküdar
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanındaki dergahta. Karacaahmet Sultan’nın hayatı ile alakalı bilgiler net değildir. Daha çok menkıbevi bir kimliğe sahiptir. Enîsî’nin Mir’âtü’l-vefâ adlı eserinde nesebinin baba tarafından Enes b. Malik’e ulaştığı bilgisi mevcuttur. Babası Sufî Abdullah diye meşhur olan Melik Şehâb b. Kara Arslan, annesi ise Safiyye Hâtûn’dur. Eserdeki kayda göre, Karaca Ahmed Sultan Hamza-i Asgar’ın Mardin’deki hâkimiyeti sırasında 14 Zilhicce 545 (3 Nisan 1151) tarihinde burada dünyaya gelmiştir. 96 yıl ömür sürdüğünü belirten bilgiye göre hicri 641, miladi 1244 senesinde vefat etmiş olmaktadır. Mir’âtü’l-vefâ’da verilen bu bilgilerin bir kısmı başka bazı eserlerdeki bilgilerle örtüşmemektedir. Âşıkpaşazâde ve Âlî Mustafa’ya göre, Orhan Gazi devrinde yaşamış, Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasânî’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Orhan Gazi 1359’da vefat ettiğine göre Karaca Ahmed’in de bu tarihe yakın yıllarda hayatta olması gerekir. Ancak bu durumda Enîsi ile diğer kaynaklar arasında bir asırlık bir fark oluşmaktadır. Hacı Bektaş Vilâyetnâme’sinde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivri- hisarlı Şeyh Nûreddin’in müridi olduğu ifade edilmektedir. Vilâyetnâmeye göre Hacı Bektâşı Velî Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed Anadolu’da bulunuyordu ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiş ve bazı kerâmetlerini gördükten sonra da yanına giderek kendisine intisap etmiştir. Saruhanoğulları’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydına göre ise onun Hacı Bektaş’la görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse, Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerektiği ortaya çıkar. Orhan Gazi döneminde Bizanslılar’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Karaca Ahmed’in Üsküdar’daki türbesi, adını verdiği semtte, Nuhkuyusu Caddesi ile Gündoğumu Caddelerinin birleştiği köşededir. Evliya Çelebi’nin tekkenin varlığından bahsetmesi tekkenin 1630’larda faal olduğunu göstermektedir. Türbenin ilk çekirdeği 1539 yılında Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Üstü açık olan türbeyi Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan 1600’lü yıllarda kapattırmıştır. Sonrasında birkaç kez tamir görmüştür. Bugün Karaca Ahmed’in türbesinin bulun- duğu mezarlık Karacaahmet Mezarlığı olarak bi linmektedir. Ancak bu isim 1698-1699 yıllarında türbenin yapılışından 170 yıl sonrasında kullanılmaya başlanmıştır. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra, Üsküdar’daki tekkesine geri dönmüştür. Fakat tam olarak tespit edilemeyen bir tarihte bilinmeyen bir sebepten dolayı Üsküdar’dan ve Osmanlı topraklarından ayrılmıştır. Sonrasında Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslâmlaşma’sına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşmiştir. Bölge beylerinden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiştir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Tarihî kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390’da Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesine dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi bulunmaktadır. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle akıl hastaları üzerinde büyük bir etkisinin olduğu rivayet edilir. Karacaahmet Sultan Üsküdar’daki makamı, 946 (1539) tarihinde gördüğü bir rüya üzerine, Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Kendisi, Manisa Sarayı’ nda bulunduğu sırada sık sık Horoz Koyu’ne giderek Karacaahmet’in Turbesi’ni ziyaret ediyordu. Türbe’ye Gündoğumu Caddesine açılan demir bir kapıdan girilir. Kapı üzerinde, dört mısralı şu kitabe vardır: Ravza-i feyz-i fütuh-› Karacaahmed’dir Gel erenler oku bir Fatiha kıl istimdad Eyledi zevcesi Fehmiyye Hanım ruhi-cun Matbah-ı amire memuru Ziya Bey bünyad (1283 – 1866-67) Kitabeden de anlaşılacağı üzere türbe, Saray matbahı mmuru Ziya Bey tarafından karısının ruhu için yaptırılmıştır. Kapının sol tarafında Ziya Bey’in aynı tarihte inşa ettirmiş olduğu sebil vardır. Kapıdan uzunca bir avluya girilir. Sağ tarafta, mezarlığa açılan bir kapı ve pencereler bulunmaktadır. Sol tarafta ise, sebil odası ve onun arkasında üç kabir mevcuttur. Çimentodan yapılmış bir sandukanın ayak uçuna üç kabir taşı yerleştirilmiştir ki, en eski tarihli olanın kitabesi şudur: Karacaahmed Sultan ki, kutbü’l-arifin idi Niyaz ile gelub her subh u şam eşiğine yüz sür Keramet ehlidir evladı hem sahib-i nazardır Ziyaret ile tazim et huzurunda ayağın dur Berat gicesi öldü Şeyh Mehemmed didiler tarih Bu köhne tekkeden el çekdi hem göçdü Mehemmed Dede ……………. ……………. Sene 1050 (1640-41) Etrafı demir parmaklıkla çevrili olan bu yerdeki ikinci kabir taşı üzerinde şunlar yazılıdır: Derviş Halil’in ciğerkuşesi Merhum ve mağfur Selim Dede Ruhi-çün el-Fatiha 1156 (1743) Üçüncü kabrin kitabesi de şudur: Merhum ve mağfur Tekye-nişin Şeyh Halil Ruhi-çün Fatiha 1173 (1759) Son iki taş baba oğula ait olup baba, oğlu Selim Dede’den 16-17 sene sonra olmuştur. Her ikisinin üzerinde tarikat sikkeleri vardır. Cümle kapısının karşısındaki kapıdan türbeye girilir. Burada orta yerde, etrafı bir parmaklıkla çevrilmiş olan büyük bir sanduka vardır. Üzerinde bir tarikat sikkesi, iri tesbihler ve baş tarafında muhtelif boy pirinç şamdanlar ve 24 mısralı bir levha bulunmaktadır. Duvardaki camekanda ise Karacaahmet Sultan’ın hırkası, tesbihleri ve takkesi muhafaza edilmektedir. Çatısı içten kubbelidir. Türbe, şimdiki şeklini 1866 tarihinde almıştır. Ondan evvelki durumunu kitabeden az cok anlamaktayız. 1595 tarihine kadar uzerinde sadece bir makam taşının bulunduğu sanılan kabrin etrafı bir duvarla cevrilmiş ve bir de kapı açılmıştır. Çatısı bulunmayan bu açık türbenin kapısı, Nuhkuyusu Caddesi’ne bakıyordu. Çünkü, türbenin sağ tarafındaki mezarlık, 1273 (1856) tarihinde, Mehmet Rüşdü Paşa’nın annesi Fatma Zehra Hanım’ın buraya gömülmesi ile bir kabristan haline gelmiştir. Türbe son olarak Avni Paşa’nın oğlu Ahmed Fuat Bey tarafından tamir ettirilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt , sayfa 577-581 [/toggle]
Koyluk Ata
Özbekistan’ın Taşkent şehrindeki Mirabat semtinde olup, 19. yüzyıla aittir. Koyluk Ata lakabıyle meşhur olan Yesevî şeyhi Hafız Koyluki 15-16. asırlarda yaşamıştır.
Süzük Ata (Süksük Ata)
Özbekistan’ın Taşkent ilindeki Beşağaç mahallesinde bulunmaktadır. Sembolik mezarlar arasında Süzük Ata’yla ilgili bilgilere çok rastlanmaktadır. Süzük Ata Hakim Atanın evlatlarındandır. A. Nasirov un sunduğu bilgilere göre Süzük Ata, İsmail Atanın küçük oğludur. Muhammed Şerif Hüseynî’nin ”Hüccet el-Zakirîn” isimli eserinde bu zat, Süzük Ata veya Süksük Ata şeklinde anılır. Asıl ismi ise Mustafa Kuludur. Sayramda doğmuştur. Neden böyle ad verildiği konusunda Büzürgani Sayram eserinde onun kaşlarının kalın ve gözlerinin ela olduğunu ve Ahmet Yesevi ona “Süzüğüm geldi, gel yavrum” dediğini bilgi olarak getirir. Başka bir kaynakta getirildiğine göre, Mustafa Kulu 1140-1217 yıllannda yaşamış olup, Ahmet Yesevinin Gevheri Huştaç adlı kızının küçük çocuğudur. Mevcut şecere bilgilerinde; Gevher Huştaç’ın Süleyman Veliyle evlendiğini fakat onların çocuklarının olmadığını görürüz. Süzük Ata büyüyünce Taşkent’in Beşağaç semtindeki Çukurköprü, Mirler ve Çakar mahalleleri arasına gelip yerleşir. Süzük Ata el sanatı ustalarından biri olup, sonradan onun yaşadığı mahalle Süzük adını almıştır.

Şeyh Yakupzade Hafız Mustafa Efendi
Uşak şehir merkezindeki Şehitler Kabristanında. Kabristanının üst kapısından girdiğimizde 50 metre aşağı yürüyoruz . Sol tarafta 20 metre ileride. Yakupzade Şeyh Mustafa Özyürek Halvetı/Şabani Azizlerinden Yakupzade Hafız Mustafa (Özyürek) Efendi (d. 1887-ö. 1973) Uşaklı dır. Annesi Alime hanım, babası Mehmed Efendi’dir. Her ikisini de küçük yaşlarında kaybeder. Teyzesi tarafından büyütülür. Teyzeoğlu ile birlikte hafızlık tahsil eder. On sekiz yaşında Rukiye Hanım (nam-ı diğer Rukiye Molla) ile evlenir. Bu evlilikten Ahmet, Mehmet, Nurettin, Hatice (Kayahan), Ulviye (Aksekili), ve Alime (Vidinlioğlu) adlı çocukları dünyaya gelir. İyi bir halıcı olan Rukiye Hanım’ın da desteğiyle Uşak’taki medrese tahsilinden sonra Birinci Dünya Harbi sırasında İstanbul’a Harbiye’ye nakleder. Buradaki tahsilini ikmalden sonra 1 Temmuz 1915 tarihinde Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Üçüncü Orduda teğmen rütbesiyle görev yapar ve üç sene sonra Uşak’a geri döner. Memleketine döndükten sonra ticaret ve Yeşil Cami’de imamet ile meşgul olmaya başlar. Yakup Baba tesirli hutbeleri ve va’zlarıyla tanınmış ve saygı duyulmuş bir azizdir. Onu yakinen tanıyanların ifadelerine göre halk üzerinde fevkalade tesiri olan ileri görüşlü bir kişidir. Hutbelerinde ”Allah’ı isteyen eteğimi tutuversin” diyecek kadar açık sözlü olmasına rağmen tasavvufi yönünü halktan gizlemeyi de bilmiştir. Kendinden önceki piran gibi aşka ve irfana dayalı süluk anlayışıyla sohbetlerinde ısrarla vahdet bilincini vurgulayan Yakupzade Hazretlerine göre “Süluk, gönülden önce, dil; kulak, göz, el ve ayak eğitimidir. Dil Hakkı söyleyecek, kulak Hakkı duyacak, göz hakkı görecek! Bunlar eğitilmeden, gönül Çalab’ın tahtı olmaz! Bu eğitim birkaç gün de gerçekleştirilecek bir şey olmadığı gibi, ne sadece bedeni, ne de ruhi bir eğitimdir. Kırk sene hizmetin sırrı, topyekun bir gönül eğitimiyle ilgilidir. Yunus’un dergaha kırk yıl hizmet etmesi, gönül (insan) terbiyesinin ne kadar zor ve hassas olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu hizmet sırasında dervişin içten içe idrak etmesi gereken nüktelerden birisi de, “halka hizmetin Hakk’a hizmet ve ibadet olduğu” bilincine ulaşmakla ilgilidir. Bu bilince bazıları kırk günde bazıları da kırk senede ulaşır. Kırk günde gelene “nerede kaldın?”; kırk senede gelene “ne kadar erken geldin!” demişlerdir. Hasıl-ı kelam, vücud-ı vahidi anlamak, cemal ve celali birlemek, sonra dönüp vücud içinde kendi aslını seyretmek kolay değildir. Kırk gün veya kırk sene tabirlerinde kabiliyet nüktesi gizlidir! Yakup Aziz, büyük bir alim ve natıktır. Fakat eline kalem alıp ilmini kitaba dökmemiş, ömrünü insan yetiştirmeye hasretmiş ve insan-ı kamiller yetiştirmiştir. Bu sebeple bizzat kaleme aldığı “Ey gözüm nuru ne bilsin gizlidir esrarımız/ Cahil ü nadan ne bilsin anlamaz ahvalimiz” matlaıyla başlayan tek nutkundan başka edebi değeri haiz bir şey bırakmamıştır. Menakıbı maalesef derlenmemiştir. Müntesipleri tarafından dilden dile aktarılan cümlelerinden birisi “Türkiye’de ve dünyada bütün sınırlar bir gün kalkar!” sözüdür. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yakupzade hazretlerinin insanın kalbine ok gibi tesir eden bir sohbeti var idi. Yanına gelen müftü, müderris yahut ulemadan her kim olursa olsun edeben susar, meydanı azize bırakmak durumunda kalırdı. Yamalı Dede’ye derviş olan devrin büyük alimlerinden Fatih medreselerinden mezun Yusuf Ziya Bey, bilahire Yakupzade hazretlerine gelerek tekmil-i süluk etmiş ve ondan hilafet almış velayet erbabındandır. Bu zat Cuma hutbesi verirken dahi Aziz içeri girse, hutbeyi keser, tazim ettikten sonra “des tur” der söze öyle devam ederdi. Bulunduğu mecliste otururken içeri girse ayağa kalkar, hürmet ederdi. Oğlum bunu yapma, istirham ederim derse de: -Aziz efendim, istirham ederim, işte bunu benden istemeyiniz der, saygıda kusur etmezdi. Bu Yusuf Ziya Hazretleri ciltler dolusu kitap yazabilecek kabiliyette olduğu halde, Aziz hazretlerinin huzurunda bir saatlik sohbette binlerce müşkilinin çözüldüğünü belirtirdi… Bu zat, Yamalı Dede’nin Tac-ı şerif ve asa gibi emanetlerini yaşadığı bir hal üzere Yakupzade hazretlerine getiren kişidir aynı zamanda.. Yamalı Dede ile başlayan çağdaş kıyafet tercihi, Yakupzade hazretleri ile devam etmiş olduğu için, gerek Yamalı, gerek Yakupzsde ve gerek onun takipçileri dönemlerinin modern kıyafetleriyle dikkat çekmişlerdir. Yakupzade hazretleri hem şiir hem de musiki vadisinde yetenekli olduğu halde önceki azizler gibi bu konularla doğrudan ilgilenmemiştir. Meclislerinde kendilerinden meşkeden bilhassa zakir başıları Cemaleddin Kunat ve Uşak Kurşunlu Camii Müezzini Hafız Abdullah Tez (ö. Uşak 2010) vasıtasıyla meşkettiği bazı besteli ilahiler günümüze intikal etmiştir. El yazısıyla bıraktığı tek ilahi defteri eli mizde olup, içinde kendilerine ait iki nutk-ı şerifleri, Salih ve Yamalı Babaların şahide kitabeleri ve zikir meclislerinde okuduğu ilahiler kayıtlıdır. Yakup Aziz’in hatıraları bir bütün olarak toplanmamıştır. Onun yetiştirdiği pek çok zat bugün vefat etmiştir veya yaşlılık dönemini yaşamaktadır. Yakup Aziz sohbetlerinde tasavvufi tecrübelerini savaş hatıralarıyla kaynaştırıp ayrı bir çeşni vermiştir fakat derlenmediği için bunların çoğu unutulup gitmiştir. Özellikle Uşak’taki ihvanından derlenecek hatıralar fevkalade kıymeti haizdir. Bildiğimiz şu ki onun yerine posta geçen zat silsiledeki pek çok meşayih gibi mahfi yaşamıştır. 15 Mart 2013 tarihinde göçen Cemalettin Kunat zat postu olarak kırk sene irşad görevinde bulunmuş ve sessiz sedasız bu alemden göçmüştür.

Şeyh Seyfeddin Faruki (k.s.)

Yusuf Bin Kuseyr Kümbeti – Ataba Kümbezi – Azerbaycan
Azerbaycan – Nahcivan Şehir merkezine, Kurtlar mahallesinde yer alır. İnşa Kitabesine şöyle yazar ; ” Haza el-meşhe el-hoca el-reis el-ecel Rükn e-Din Cemal el-İslam mukaemü’i meşayih Suf bin Kuseyr el bezzaz bi tarihi şevval ve senete seb’a ve hamsine ve hamsemiyye ” Tercümesi ; ” Bu meşhed, hoce, en büyük reis, inin süsü, şeyhlerin başkanı bezzaz Yusuf bin Kuseyr’inir. 557 şevval ayına vefat etmiştir.” Kümbet , yapı kitabesine göre şevval 557H. / 13 eylül-12 Ekim 1162 M. tarihine Bezzaz Yusuf Bin Kuseyr için yaptırılmıştır. Yusuf B. Kuseyr’e El- reis ve mukaddem-ül meşayih gibi ünvanlar verilmektedir. Reis ortaçağ’da ahi liderlerine verilen bir ünvandır. Mukaddem-ül Reis ise tarikattaki en üst makmalardandır. Bu ünvanlar Yusuf Bin Kuseyr’in Nahcivan’daki bir Ahi şeyhi olduğunu ve yapınında bir Ahi yapısı olduğunu gösterir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Nahcivan’da Türk Mimarisi , Turgay Yazar , Türk Tarih Kurumu [/toggle]

Yaman Dede – Mehmed Abdülkadir Keçeoğlu

Ali Behçet Efendi
İstanbul – Üsküdar – küçük selimiye camii ………

Karahisari İsmail Efendi
İstanbul – Fatih – Çarşamba da Beyceğiz caddesi üzerinde

Nefise Hatun Kümbeti
Malatya – Battalgazi – Osman Ateş caddesi üzerinde Kanlı Kümbet’in güneyinde olup baldaken tarzında, kubbeli ve kare planlı olarak inşa edilmiştir. Toprak seviyesindeki iki sıra düzgün kesme taş dışında kaplama taşları sökülmüştür. Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan türbe 15.yüzyılda Kadı Abdurrahman tarafından yaptırılmıştır. Onarımı yapılan türbe ziyarete açıktır. Türbede peygamber sülalesinden olduğu rivayet edilen Emir Sührap Beyin kızı Hacı Nefise Hatun’un mezarı vardır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Nazım Baba
adres

Ahmed-i Zemçi (Horasan Baba)
adres

Üçler Türbesi
adres
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.