Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 2 / 29 · 2.869 kayıt
Hoş Dede Hz.

Hoş Dede Hz.

Tekirdağ Süleymanpaşa İlçe'sinde Hoş Dede Hz. Türbesi,

📍 Süleymanpaşa, Tekirdağ
Şeyh-i Şibli Hz.

Şeyh-i Şibli Hz.

Düzce ili Şeyh-i Şibli Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Düzce
Cumudar Türbesi

Cumudar Türbesi

Amasya İli merkezindeki Cumudar Türbesi Caminin kapısı üzerinde bulunan, kemer kavisi şeklindeki kitabeden caminin iki kardeş tarafından yaptırıldığı anlaşılır. Bu kardeşlerden Said Ferruh’un Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vezirlerinden Necmeddin Ferruh Bey olduğu kabul edilmektedir. Kardeşi de Haznedar Yusuf’tur. Yapım tarihi, kitabeye göre 1242 yılıdır. Bugün, minaresinin yapım biçimiyle adlandırılan ve Evliya Çelebi’nin, Seyahatnamesinde Mahkeme Camii ismiyle bahsettiği caminin minaresi ilk yapıldığında ahşaptı. 1590 yılındaki deprem ve 1602 yılında yaşanan yangında hasar gören caminin minaresi 1730 yılında yaşanan büyük yangında tamamen yok oldu. Bunun yerine yapılan minare bu kez caminin güçlü taş yapısına uygun biçimde taştan yapıldı. Dönerek minarenin etrafını dolanan yivlerin oluşturduğu bu yapıya bu zamandan sonra Burmalı Minare, camiye de Burmalı Minare Camii denmiştir. Cami, girişin iki yanındaki minare ve türbe dışında oldukça düzgün bir dikdörtgen plana sahiptir. Kesme taştan örülmüş kalın ve güçlü duvarlardan batı ve doğu cephesindekilerde bulunan dörder pencere ile güney cephesindeki üç pencere caminin içini aydınlatır. Camiye minare ve türbenin arasından, dışarıya doğru çıkıntılı büyük bir niş içinde yer alan kemerli kapıdan girilir. İç mekân mihrap ekseninin iki yanında sıralanmış üçer paye (sütun) ile üç sahına ayrılmış, payelerin birbirine sivri kemerlerle bağlanmasıyla bu sahınlar da üçer bölüme ayrılarak toplam dokuz bölüm meydana getirmiştir. Bu dokuz bölümden orta sıradaki üçünün üzeri kubbelerle örtülüdür. Yan sıralardaki bölümlerden kıble duvarına yakın olan ikisi çapraz, diğer bölümler beşik tonoz örtülüdür. Girişin sol yanında kare zemin üzerine sekizgen yapılı Cumudar Türbesi bulunur. İlhanlılar’ın Anadolu egemenliği döneminde Amasya’da Anadolu Nazırlığı yapmış olan Şehzade Cumudar’a ait mumyanın Amasya Müzesi’ne konulmasına kadar burada bulunmuş olması nedeniyle bu isimle anılan türbe asıl olarak Ferruh Bey ve oğluna aittir.

📍 Merkez, Amasya
Selçuklu Sultanları

Selçuklu Sultanları

Konya Selçuklu İlçesinde Selçuklu Sultanları Türbesi Konya’nın en gözde mekanlarından biri olan Sultanlar Türbesi, Alaeddin Camii’nin içerisinde bulunmaktadır. Selçuklu türbe mimarisinin en güzel örneklerinden olan mekân, şehrin en çok ziyaret edilen noktalarından biridir. Türbede; Sultan II. Kılıçarslan, Sultan I. Mesut, Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan IV. Kılıçarslan, Sultan I. Alaeddin Keykubat ve Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in mezarı sandukaları bulunuyor.

📍 Selçuklu, Konya
Alaattin-i Uşşaki Hz.

Alaattin-i Uşşaki Hz.

Uşak İli Alaattin-i Uşşaki Hz. Türbesi Halveti tarikatının ileri gelen büyüklerinden. Halvetiliğin üçünçü asıl şubesinden olan Ahmediyye kolunun kurucusu Yiğitbaşı Veli hazretlerinin mürşididir. Akhisar’a bağlı Göl Marmara da doğan Yiğitbaş Veli, Uşak’a gelerek normal medrese eğitimini tamamlamıştır. Medreseden icazetini aldıktan sonra Şeyh Alaaddin Uşşaki hazretlerine intisap edip O’ndan tarikat ve feyz alarak seyr sülukunu tamamlamıştır. Hilafetini aldıktan sonra Manisa’ya dönen Yiğitbaş Veli hazretleri burada irşada başlamıştır. Türbesi, Kabaklar Köyü'ndedir.

📍 Merkez, Uşak
Seyyid Hamdullah Veli Hz.

Seyyid Hamdullah Veli Hz.

Amasya İli Seyyid Hamdullah Veli Hz. Türbesi Piri Hamdullah Baba türbesi 23.post nişin hacı Bektaş veli efendimizin torunu dolayısıyla zat-ı seyyidir

📍 Merkez, Amasya
Sinan Dede Hz.

Sinan Dede Hz.

Balıkesir Burhaniye İlçe'sinde Sinan Dede Hz. Türbesi Havran Çayı kenarındadır.

📍 Burhaniye, Balıkesir
Ahmet Kuddüsi Hz. ( Kuddusi Baba)

Ahmet Kuddüsi Hz. ( Kuddusi Baba)

Niğde Bor İlçesinde Ahmet Kuddüsi Hz. (Kuddusi Baba) Türbesi Kuddusi Hazretleri, 11 Rebiülevvel 1183 'de (Temmuz 1769) Niğde' nin Bor kasabasında doğmuştur. Asıl adı Ahmet b.Hacı İbrahim olan Hz. Kuddusi, daha çok "Mar'aşi-zade" ve "Kuddusi" lakapları ile maruf ve meşhurdur. Bu "Kuddusi" lakabını ona bizzat Allah Teala vermiştir. Öyle ki, o, anasının karnında iken Allah"ın "Kuddusi" ismini zikreder ve anası da bunu işitirmiş.

📍 Bor, Niğde
Kaşıklı Baba Hz.

Kaşıklı Baba Hz.

Çanakkale Eceabat İlçesinde Kaşıklı Baba Hz. Türbesi Kaşıkçı Dede’nin kale inşaatlarında çalışan işçilerin yemek yerken kullandıkları kaşıkları, Trakya’dan veya Anadolu’dan getiren ve kaşıklardan sorumlu olan kişinin O olduğu sanılmaktadır. Daha sonra kale inşasında kaşıkçı başı olarak görev alır ve bu görevini ölene kadar devam ettirir. Halk arasında Kaşıkçı Dede, Kaşıklı Dede ve Kaşıkçı Baba olarak bilinir. Keramet sahibi olduğuna inanılır. Halk arasındaki inanca göre konuşamayan çocuklar Kaşıkçı Dede tarafından tedavi edilir. Konuşamayan çocuğa kabrin üzerinden alınan bir kaşıkla yemek yedirilirse çocuğun konuşacağına inanılır. Bu inanç eskiden beri devam etmektedir. Ayrıca evlenememiş kızlar hayırlı bir kısmet dilemek için Kaşıkçı Dede’yi ziyaret ederler. Kaşıkçı Dede’nin Çanakkale Savaşlarında cephedeki Türk askerine küçük bir destiyle su dağıttığı ve destideki suyun hiç tükenmediği söylenmektedir (Tellioğlu 1997: 153). Kaşıkçı Dede’nin türbesi Kilitbahir Feribot İskelesi İstanbul yolu üzerindedir. Bu nedenle pek çok defa kaldırılmak istenmiş fakat kimse başarı olamamıştır. Hatta kabri kaldırmaya çalışanlardan bazılarının hastalandığı rivayet edilmektedir.

📍 Eceabat, Çanakkale
Kara Baba Hz. (Arap Baba)

Kara Baba Hz. (Arap Baba)

Malatya Battalgazi ilçe'sinde Kara Baba Hz. (Arap Baba) Türbesi,

📍 Battalgazi, Malatya
Zağnos Paşa Hz.

Zağnos Paşa Hz.

Balıkesir Zağnos Paşa Camii'nde Zagnos Paşa Hz. Türbesi Eğitimini Edirne Enderun'da yapan Zağanos, eğitiminden hemen sonra umera sınıfına dahil olmuştur. Sultan II. Murat, oğlu ve veliahti olan Şehzade Mehmet'i Manisa sancakbeyi için gönderince önce Nişancı Mehmet Bey onun lalası olarak görevlendirilmiş ve çok geçmeden Zağanos Paşa'ya lalalık görevi verilmiştir. 1449 senesinin Aralık ayında Saruca Kasım Paşa lalalık görevine atanmasına kadar bu görevi sürdürmüştür. Zağanos Paşa, İstanbul'un Fethi’nden sonra azledilerek idam edilen Çandarlı Halil Paşa'nın yerine vezir-i azamlığa getirilmiştir. Osmanlılar, Belgrad Kuşatmasında Sırbistan'ın her yanını fethetmesine karşın şehri alamayıp; şehri savunan János Hunyadi komutasındaki Macar ordusu ve Haçlı birliklerine yenilip ağır kayıplar neticesi kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldığı zaman, bu başarısızlığın en büyük sorumlusu olarak Zağanos Paşa gösterilmiş ve vezir-i azamlıktan alınmıştır.

📍 Karesi, Balıkesir
Halil İbrahim Efendi Hz. (İbrahim Paşa)

Halil İbrahim Efendi Hz. (İbrahim Paşa)

Çanakkale Ayvacık ilçesinde Halil İbrahim Efendi Hz. Türbesi, Paşaköy Eski Camii arka bahçesindedir.

📍 Ayvacık, Çanakkale
Seyyid Ümmi Kemal Hz.

Seyyid Ümmi Kemal Hz.

Bolu ili Seyyid Ümmi Kemal Hz. Türbesi Ümmî Kemal Efendi Hazretleri, yöreyi İslamlaştırmak için Buhara'dan gelen Alperenlerin büyüklerinden ve İmam-ı Ali (k.v.) evlatlarından bir zat olup nesebi Kerbelâ Şehidi Hazret-i Hüseyin (r.a.)'e dayandığı için "Seyyid"dir. Gerede ulemasından meşhur Hacı Emin Efendi'nin de yedinci batından büyük dedesidir. Asıl adının İsmail olduğu anlaşılmaktadır. Diğer Horasan Alperenleri gibi, o da görevli olarak Anadolu'ya fetih ve irşad için gönderilmiş ve bilahare Bolu'nun Işıklar köyüne yerleşmiştir. Yöre halkı, halen devam etmekte olan tasarruf ve kerametlerinden söz etmektedirler. Türbesi, Işık'lar Köyü'ndedir.

📍 Merkez, Bolu
Davut-i Halveti Hz.

Davut-i Halveti Hz.

Bolu Mudurnu İlçesinde Davut-i Halveti Hz. Türbesi Osmanlılar zamanında Mudurnu’da yetişen evliyâdan. Ali Bey adında bir zâtın oğlu olup, “Uzun Dâvûd” ve “Dâvûd-i Mudurnî” diye tanınırdı. Doğum târihi belli değildir. Halvetî şeyhlerinden Seyyid Yahyâ-i Şirvânî’nin yüksek talebelerinden Şeyh Habîb’in sohbetlerine devam edip, tasavvufun yüksek ma’rifetlerine kavuştu. Meczûb bir zât idi.

📍 Mudurnu, Bolu
Komutan Baba Hz.

Komutan Baba Hz.

Düzce Akçakoca İlçe'sinde Komutan Baba Hz. Türbesi,

📍 Akçakoca, Düzce
Şeyh Muhammed Hasani Hz.

Şeyh Muhammed Hasani Hz.

Mersin Tarsus İlçe'sinde Şeyh Muhammed Hasani Hz. Türbesi, Bir ehli keşif zatın rivayetine göre bu zatı ziyaret etmeden, hayır duasını almadan, Ulu Cami Peygamberler makamlarını edeben ziyaret etmemeleri gerekiyor.

📍 Tarsus, Mersin
Ahi Evran-ı Veli Hz.

Ahi Evran-ı Veli Hz.

Kırşehir ili Ahi Evran-ı Veli Hz. Türbesi Ahi Evran, bugün İran sınırlarında yer alan, devrinin önemli kültür merkezlerinden Hoy kasabasında doğmuştur. Ahi Evran’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak birçok kaynakta yer alan 93 yıl ömür sürdüğü bilgisinden hareketle, Hicrî 659’da (1261) öldüğü göz önünde bulundurulduğunda Ahi Evran’ın hicrî 566 (1171) yılında doğduğu anlaşılmaktadır. Anadolu’da Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 32 esnaf zümresinin pîri kabul edilen Ahi Evran’ın asıl adı Mahmud’dur. Babasının adı ve doğum yerine nispeten Mahmud bin Ahmed el-Hoyî (Hoylu Ahmet’in oğlu Mahmut) denmiştir. Künyesi Ebu’l-Hakâyık (hakikatlerin babası), lakabı Nasîrüddîn’dir (dinin yardımcısı). Ahi şecerenâmelerinde ise Nimetullah (Allah’ın nimeti) olarak anılmaktadır.

📍 Merkez, Kırşehir
Yahşi Bey Hz. (Yahşi Dede)

Yahşi Bey Hz. (Yahşi Dede)

Çanakkale Bayramiç ilçesinde Yahşi Bey Hz. Türbesi Karasi Beyliği'nin Bergama hükümdarı, Karesioğlu Şuca-üddin Yahşi Bey'in onbeş şehir ve o kadar kaleye ve yirmi bin süvari askere ve donanmaya sahip olduğunu yazar. Yahşi Bey, 1341 ve 1342 senelerinde iki defa donanması ile Gelibolu yarımadasına asker çıkarmış ise de muvaffak olamayarak Kantagüzen ile anlaşmaya mecbur olmuştur. Türbesi Yahşieli Köyü'nde Köy içi camiinin önündeki sokak arkasındadır.

📍 Bayramiç, Çanakkale
Yedi Şehitler

Yedi Şehitler

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Yedi Şehitler Türbesi Yedi Şehitler, yedi ayrı mezarda gömülü olup, en ünlüleri Kesikbaş Gazi’dir. Isparta’nın ilk fetih yıllarında düşmanla yaptıkları savaşta her birinin bir bölgeyi koruduğu, şehit olmalarıyla öldükleri yere gömüldükleri söylenir. Tabakhane Camii yanında Kesikbaşa ait bir türbe vardır. Türbenin kövke yapısı çokgen gövdelidir. Yedişehitlerden birisi Şeremed Dede adıyla İskender Mahallesi’nde, diğeri Hu Dede adıyla Doğancı Mahallesi’nde, diğerleri Kurtuluş ve Yenice Mahalleleri’nde medfundur.

📍 Zeytinburnu, İstanbul
Derdimend Dede Hz.

Derdimend Dede Hz.

Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçesinde Derdimend Dede Hz. Türbesi Osmanlı Devri velilerinden olan Derdimend Dede Hazretleri’nin kabri, Kahramanmaraş’ın kuzey doğusunda, çevre yolu üzerinde, Sütçü İmam Lisesi karşısındaki tepede bulunmaktadır. Türbede çıkan bir yangın sonucu dergâh ve yazılı belgeler yandığı için kendisi hakkında yeterli bilgi yoktur. Bilinen ise, yaptığı ilaçlarla insanların dertlerine derman olmuş, çeşitli hastalıklara karşı şifa dağıtmıştır. Yöre halkı tarafından çok sevilen Derdimend Dede günümüzde de hasta olanlar tarafından kabri ziyaret edilmekte ve şifa dilenilmektedir.

📍 Dulkadiroğlu, Kahramanmaraş
Tavşan Dede Hz.

Tavşan Dede Hz.

Düzce Akçakoca ilçesinde Tavşan Dede Hz. Türbesi,

📍 Akçakoca, Düzce
Hasan Sezai Hz. , Gülşeni Tekkesi, Gülşeni Meşayihleri

Hasan Sezai Hz. , Gülşeni Tekkesi, Gülşeni Meşayihleri

Edirne Merkez Hasan Sezai Hz., Gülşeni Tekkesi, Gülşeni Meşayihleri, İslâm âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Ali, mahlası Sezâî olup, bu mahlası Niyâzî-i Mısrî’nin (r.aleyh) işâreti ile almıştır. Tasavvufta Gülşenî yoluna mensup idi. 1080 (m. 1669) senesinde Gördes veya Gördos isimli beldede doğdu. Bu belde Anadolu’da bulunan Gördes olmayıp, Yunanistan’da bulunan ve şimdiki ismi Korent olan şehrin Osmanlı idaresinde olduğu zamanlardaki ismidir. Hasen Sezâî Efendi, aslen Mora’lıdır. 1151 (m. 1738) senesinde Edirne’de vefat edip, kendi ismi ile anılan dergâhının bahçesinde defnedildi. Tasavvufta, Gülşeniyye yoluna bağlı Sezâiyye kolunun müessisi yani kurucusudur.

📍 Merkez, Edirne
Peçeli Murat Hz.

Peçeli Murat Hz.

Edirne İli Peçeli Murat Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Edirne
Dolu Baba Hz. (Duğlu Baba)

Dolu Baba Hz. (Duğlu Baba)

Bursa Osmangazi İlçesinde Dolu Baba Hz. Türbesi Türbesi Uludağ yolu üzerinde bulunmaktadır. Dolu Baba ya da Doğlu Baba Hazretleri, aslen Türkmenistan’ın Buhara kentinden olan Dolubaba, kendisi gibi 40 abdal ile beraber Anadolu’ya göç etmiş ve Bursa’da Karabelen mevkii denilen yere yerleşmiştir. Dolubaba ve diğer abdalların Anadolu’ya yerleşmelerinde ki asıl sebebin, İslam’ı yaymak ve Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmak olduğu kaynaklarca tespittir. Dolubaba Hazretleri, Bursa’nın fethi sırasında Orhan Gazi Bey’in yanında fethe katılmış, fetih sırasında susuzluk çeken askerlere kerametiyle bereketlenen ayran dağıtmış olması sebebiyle, fetih sonrası kendisine Farsça “Ayran” anlamına gelen “Tuğ” kelimesinden türetilen Tuğlu Baba denmiş, günümüzde ise bu isim Dolubaba olarak zikredilmiştir.

📍 Osmangazi, Bursa
Ümmi Sinan Hz.

Ümmi Sinan Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ümmi Sinan Hz. Türbesi Halvetiyye tarikatı şubelerinden Sinaniyye kolunun kurucusudur. Yani bu kolun piridir. Adı İbrahim'dir. Doğum yeri Prizren'dir. Adına tertip edilmiş bir icazetnamede ise Bursalı olduğu görülmüştür. Karamanlı olduğuna dair de rivayetler vardır. Kendisi büyük bir âlim olduğu halde, gördüğü bir rüya üzeri¬ne "Ümmî" lakabını takınmıştır. Tasavvuf konularını işleyen ilahileri vardır. "Gitti 958'de Ümmî Sinan" mısrasının delalet ettiği hicri 958 yılında vefat etmiştir. Kabri, Hazreti Halid b. Zeyd civarında Düğmeciler Mahallesi kendi adını taşıyan sokaktadır. Halifelerinden Nasuh Efendi tarafından yaptırılan dergâhta gömülüdür. Evlat ve torunları ile damadı Topkapı civarında Kürkçübaşı Ahmed Şemseddin mahallesinde, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kendisi için inşa edilen dergâhtadır. "Risâle-i Şerife-i İstanbulî Ümmî Sinan" adında bir eseri, Manisa Mura¬diye Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. İrfan seviyesini gösteren ilahilerinden bir örnek aşağıdadır.

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Bekri Mustafa Hz.

Bekri Mustafa Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Bekri Mustafa Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Vucudizade Hz.

Vucudizade Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Vucudizade Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Üç Gözlü Dede Hz.

Üç Gözlü Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Üç Gözlü Dede Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Sultan 2. Murat Hz. (Murat Bey)

Sultan 2. Murat Hz. (Murat Bey)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Sultan 2. Murat, (Murat Bey Hz., Muradiye Külliyesi) Türbeleri,

📍 Osmangazi, Bursa
Umur Bey Hz.

Umur Bey Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Umur Bey Hz. Türbesi, Umurbey Camii Haziresi'ndedir.

📍 Yıldırım, Bursa
Şeyh Kemikli Hz. (Ali Baba)

Şeyh Kemikli Hz. (Ali Baba)

İstanbul Pendik İlçe'sinde Şeyh Kemikli Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde geçer.

📍 Pendik, İstanbul
Yakup Çelebi Hz.

Yakup Çelebi Hz.

Bursa İznik İlçe'sinde Yakup Çelebi Hz. Türbesi,

📍 İznik, Bursa
Halife Memnun Hz.

Halife Memnun Hz.

Mersin Tarsus İlçe'sinde Halife Memnun Hz. Türbesi,

📍 Tarsus, Mersin

Sultandağı Evliyaları

Sultandağı merkezinde Akşehir yolunun solunda Ahmet Remzi Tahranî Türbesi , Ahi Ömer Çavuş , Eber’deki Ahi Süleyman , Yakasinek’ teki Ecem Sultan’a ait olan türbeler vardır. Çarşı camiinin güneyine defnedilir. Başına bir türbe yaptırılır. Türbenin adı da İshak Dede olarak, halkın arasında anılır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sultandağı, Afyonkarahisar
Es Seyyid Hasan Feyzi Efendi

Es Seyyid Hasan Feyzi Efendi

Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi 1875 yılında Darende/Hacılar-Şeyhli Mahallesinde dünyaya gelen Hasan Feyzi Efendi peder-i alileri postnişin olan Ahmet Hilmi Efendi’nin iki oğlundan biridir. Diğer kardeşi Ömer Osman Hulusi Efendi 1912 yılında genç yaşında vefat etmiştir. Annesi Fatma Hanımdır. Şeyh Hamid-i Veli medresesinde tahsil gören Hasan Efendi, müftü ve müderris Hacı Mahmud Efendi’den icazet almıştır. Mustafa Efendi’nin vefatından sonra cami mütevellilerince Şeyh Hamid-i Veli Camii imam hatipliğine getirildiğinden çevrede ‘Hatip Efendi’ diye anılır. Es-Seyyid Hasan Feyzi Efendi , Taceddin-i Veli soyundan Fatma hanımla evlenir. Bu evlilikten Hasan Feyzi Efendi’nin üç erkek ve bir kız çocuğu dünyaya gelir. Ahmet Nuri Efendi, Bedreddin Efendi, Osman Hulusi Efendi ve Kerime Sakine Hanım’dır. Seyyid olmaları münasebetiyle sadatın adeti üzerine yeşil sarık saran ve zamanın şartlarına göre giyinen Hatip Efendi, celal meşrep, asabi mizaçlı biridir. Uzun boylu, gür sesli ve gayet ciddi bir kişiliğe sahiptir. Dik omuzlu, uzun sakallı heybetli bir görünüşüyle azametli bir duruşu vardır. Adeta baktığı kişiyi yakarcasına gözlerinden ateş saçılır. Görenlerde çok saygı uyandırır. Çok edip bir insandır. İhramcızade’nin yanında, kim ne derse desin, o kadar sinirli olmasına rağmen hiçbir şey söylemez, konuşmaz. Sevdiği kişilere karşı ise yumuşak konuşur. Elinde kızılcıktan bir değneği vardır. Anlatılır ki, bir gün Hatip Hasan Efendi’ nin mahdumları Ahmet Efendi ve Osman Hulusi Efendi bahçede semaver kurmuşlar, sohbet ederlerken, “Hatip Hasan Efendi çocukların çalışmıyor, boş vakit geçiriyorlar”, diye gevezelik eden birine celallenir. Hatip Hasan Efendi çocuklarının yanına yaklaşarak elindeki değneği üzerlerine atar. Değnek porselen demliğe değer ve demlikteki çay bütünüyle semaverin içine dökülür. Elindeki değnekle bir Ahmet Efendiye bir Hulusi Efendiye vururlar. İkisi de ellerini yanlarına bırakıp dururlar, hiç karşılık vermezler. Elindeki kızılcık değneği kırılmaz, çocuklarını epey döver. Bu sırada bir başkası, “yeter!”, diyerek müdahale edince, çocuklarını dövmeyi bırakır. Sakinleşen Hatip Hasan Efendi, “Gül yüzüne bakmaya kıyamadığım evlatlarımı istemez, hasid kimseler bize dövdürtmeye çalışıyorlar”, der. Bu hadiseyi duyan Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri, “Hatip Efendi! Çay yere döküldü mü bari?”, diye sorduklarında, “Hayır efendim. Dökülmedi efendim”, demişlerdir. Çocuklarının dini terbiye ve hüsn-ü ahlak üzere yetişmelerini arzu eden Hatip Efendi onlara ilk önce Kur’an-ı Kerim’i öğretir. Büyük oğlu Ahmet Nuri Efendi’nin bir müddet Kangal’ın Kalkım köyünde imamlık yaptığı bilinmektedir. Bedreddin Efendi dört yaşında vefat ettiğinden hayattaki diğer oğlu Osman Hulusi Efendi’nin yetişmesine daha çok gayret gösterir. Daha yedi yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i öğretip hatmetmelerini sağlar. Hatip Hasan Efendi, “Allah (c.c)’ye vasıl olabilmek için mutlaka bir rehbere ihtiyaç vardır”, diye düşünür. Bana bir rehber lazım diyerek bir boy abdesti alır ve cuma namazını kıldırdıktan sonra, odasına perde çekip itikafa girer. Bir hafta itikafta kalır. Perşembe gününe tekabül eden yedinci gün rüya aleminde görür ki, “kendileri bir yerde bulunuyorlar, binlerce insan bir adama sarılıyor. O sarıldıkları adamın boyu semavatı geçmiş. Hatip Hasan Efendi de bu adama sarılıyor.” Bu rüyayı gördükten sonra cumaya kadar itikafta kalır. Cuma günü boy abdesti alıp cuma namazını kıldırır. Hatip Hasan Efendi bu rüyayı gördüğü gün Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Efendi de Kangal’da ‘Süt Kardeşler’ denilen şahısların evinde misafir bulunmaktadır. İhramcızade de rüyasında Hatip Hasan Efendi’nin kendilerine sarıldığını ve Hatip Hasan Efendi’yi teslim aldıklarını görür. Gönlünden der ki, “Bunlar Sadat-ı kiramdandır, terbiyelerine kadir olabilir miyiz, olamaz mıyız”. Rüyanın görüldüğü perşembe’den sonra pazar günü Hatip Hasan Efendi Osman Hulusi Efendiyi de yanına alarak, çay şeker gibi ihtiyaçlar için çarşıya giderler. Çarşıda Hatip Hasan Efendi’ye, “Size bir şeyh gitti”, derler. Bunun üzerine onlar da eve dönerler. Bu sırada Darende’ye teşrif eden İsmail Hakkı Efendi ve yanındakiler, Hatip Hasan Efendi’nin evine uğrarlar. Caminin anahtarını alıp camiye giderler. Caminin peykesine oturup semaveri kurarlar. Hatip Hasan Efendi, çarşıdan hemen dönüp camiye geldiğinde bakar ki, rüyasında gördüğü boyu semavata ulaşan zat-ı muhterem oradadır. İçeri girer ve daha ayakta iken, Pir Efendi, “Hatip Efendi, gördüğün rüyayı sen mi önce söylersin, biz mi söyleyelim”, der. Hatip Hasan Efendi, “Estağfurullah efendim!”, diyerek eline kapanır, öper. İhramcızade bundan sonra Hatip Hasan Efendi’ye dersini tarif ederler. 1945 yılına kadar Somuncu Baba Camii imam-hatipliğini devam ettiren es-Seyyid Hatip Hasan Feyzi Efendi Darende’deki tifo salgınına yakalanarak 1945 yılında ahirete irtihal eder. Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresindeki ahfad mezarlığının pencere tarafındaki koridorun ikinci sırasında, es-Seyyid Osman Hulusi Efendi’nin başucundaki 15 nolu makberde medfundur. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Darende, Malatya

Ömer Şem’i Efendi

📍 Darende, Malatya
Şah Sultan ( Sultan Hatun ) Türbesi

Şah Sultan ( Sultan Hatun ) Türbesi

Malatya – Arguvan – Bozan Köyü İlçeye sekiz km. mesafede bulunan Bozan köyünün 100 m. doğusunda, Sazlıca deresinin köye bakan batı yamacında, Şah Sultan ‘ın türbesi bulunmaktadır. Buraya yörede Sultan Hatun Türbesi de denir. Dört bölümden oluşan türbenin 250 metre kare kapalı alanı bulunmaktadır. Türbenin girişinde bir eyvan yer alır. Eyvanın bir tarafına gelen ziyaretçilerin getirdikleri adak kurbanların pişirilmesi için ocaklar yapılmıştır. Diğer alan masa ve tahta sıralarla donatılmıştır. Eyvanda sağa açılan kapının sağ tarafında, Şah Sultan ‘ın mezarının bulunduğu oda, sol tarafta mutfak ve karşı istikamette geniş bir oda bulunur. Bu geniş odada sonbahar ve kış aylarında cem ayinleri yapılır. Ziyaretçilerin çok olması halinde diğer zamanlarda da cem ayinleri gerçekleştirilir. Bu odanın içi halılarla donatılmış, kanepeler yerleştirilmiştir. Türbenin mutfak bölümünde buzdolabı, ocak, tüp, yemek kazanları, tepsi, tabak, kaşık vs. gibi eşyalar bulunur. Türbenin iç duvarları yarıya kadar fayanslarla kaplanmıştır. Diğer kısımlar ise temiz bir şekilde boyanmış olup bakımlıdır. Ayrıca güneş enerjisi suyu mutfağa alınmıştır. Ziyaretçiler için dere yatağına yakın yerde kasaphane ve tuvaletler yapılmış olup şebeke suyu buralara da bağlanmıştır. Bozan köyünde ömrünün son yıllarında Şah Sultan ziyaret yerine bakmakla meşgul olan Bessey oğlu Hüseyin Kaya’nın mezarı da türbenin yanında bulunan ve kendi arazisi olan tarlaya konulmuştur. Şah Sultan da (1755-1828) Devrüş Muhammed ve Aşıki gibi İsaköy’de dünyaya gelir. Onun İsaköy’deki Dedeler kabilesinden olduğu söylenir. Babasının adı Babo Ahmet olup fakir bir çiftçidir. Şah Sultan genç yaşında Devrüş Muhammed’e bağlanarak kendini bu yola adar. Şah Sultan Devrüş Muhammedi , Aşık-i Ahmeti gibi köyünden ayrıldıktan sonra Devrüş Muhammed’in yaşadığı Anzahar’da kısa bir dönem ikamet eder. Devrüş Muhammed’in vefatından sonra bir ara İsaköy’de bulunur ve daha sonra Devrüş Muhammed’in müritleri olan ‘taliplerin’ ve kendisini seven Bozanlıların ısrarı üzerine Bozan’a gider ve hayatının sonuna kadar Bozan’da kalır. “Hak’ta hidayettir bize bu saadet Muhammed Mustafa Ali’den himmet Ceset kalır burda can çeker zahmet Can-ı kurtarmağa sahip bulmalı” Diyen Şah Sultan Allah, Muhammed, Ali, On iki İmam, Hacı Bektaş-ı Veli, Devrüş Muhammed ve Erenlerin sevgisinin yanında onların meziyetlerini belirtmekte, dara düştüğünde sığınmakta ve yardım beklemektedir. Tasavvufla ilgili şiirlerinin yanı sıra çeşitli toplumsal ve bireysel konularda yazdığı şiirleri de bulunmaktadır. Şah Sultan Aşıki ‘ye (Aşık Ahmet Ağa) de oldukça bağlıdır. Kimilerine göre Aşıki’yi manevi kardeş olarak görmektedir. Karahöyük köyünden Mehmet oğlu Mustafa Bal, küçük yaştan itibaren Devrüş Muhammed’in, Aşıki Ahmet’in ve Şah Sultan’ın nefeslerini, el yazısı, eski yazı, Mecmualardan ve de bazı kişilerden toplar. Devrüş Muhammed’e ait 156, Aşık-i Ahmed´in ise 73 nefesi ve Şah Sultan’a ait 20 Nefes günümüze ulaşmıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Arguvan, Malatya
Horasan Baba ve Çoban Dede

Horasan Baba ve Çoban Dede

Malatya – Battalgazi Horata Mesire alanında Horasan Baba Türbesi ( Horata mesire yerinde) “Anlatılır ki, Horasan Paşa, çok eskiden Horasan valisiymiş Halka çok eziyet edip, vergileri zorla topladığı için halkın düşmanlığını kazanmış, çoklarının yuvasını dağıtmış, ocağını söndürmüş. Horasan Paşa, bir gece düşünde, halkın kendisini astığını, cehennemde cayır cayır yandığını görmüş. Çok korkmuş. Tövbeler etmiş Allah’a yalvarmış. O gecenin sabahında, valiliğini ve bütün zenginliğini bırakıp kaçmış. Ora senin, bura benim kaçarken Beydağı’na Banazı’ya geçmiş. Mal mülk edinmiş, teyekler yapmış, şimdiki Horata suyunun dolayına yerleşmiş. Halk, Horasan Paşa’nın nerden, niye geldiğini bilmediğinden, onu ululardan, iyilerden saymış, sevmiş, saygı göstermiş. Ona Horasan Paşa yerine Harasan Baba demeye başlamış. Şimdiki Horata dolayı ve oradaki teyeklere Horasan adını takmış. Oradaki suya da Horata Suyu demiş. O buz gibi sudan içenin, dileklerinin olacağına inanmış. Daha sonra, oraların adı Horata olmuş çıkmış. Horasan Baba, uzun yıllar Horata’da yaşamış. İyilerden, ululardan olmuş. Herkese iyilik etmiş, yardım elini uzatmış. Horata’da hocalık, doktorluk yapmış. Yıl gelmiş, Horasan Baba bu dünyayı koyup gitmiş. Halk onu Horata suyunun kıyısına gömmüş, bir de türbe yapmış ki, kubbesi topraktan. Çoban Dede ( Horata mesire alanında ) “Horasan Baba’nın Nebi adında bir kardeşi varmış. Çobanlık yaparmış. Horasan Baba Horasan’ı koyup gidince çok dertlenmiş. Hem çobanlık yapmış. Hem de kardeşini aramış. Çobanlık yapa yapa Beydağı’na gelmiş. Günlerden bir gün, Çoban Nebi Beydağı’nda koyunlarını güdüyormuş. Hava çok sıcakmış. Bir taşın daldasında serinlemeye oturmuş. Bir bakmış ki, taştan uğultular geliyor. Merak edip, taşı kırmaya başlamış. Bir hafta çalışmayla taşı kırmış. Taşın kırıldığı yerden koca bir su çıkmış, orası hemen göl olmuş. Çoban Nebi, değneğini göle atmış. Değnek döne döne yüzmeye başlamış. Çoban Nebi değneğin izini süre süre Horata’ya gelmiş. Değnek, Horata suyundan çıkmış, döne döne yüzmüş. Çoban Nebi bir bakmış ki, orda, suyun kıyısında bir türbe var. Sormuş soruşturmuş, kardeşi Horasan’a ait olduğunu anlamış. Çoban Nebi, kardeşini bulanda iyilere karışmış. Halka demiş ki: “Ben, kırk gün içinde ölürsem, beni değneğimin çıktığı, Horata suyunun gözünün üstüne gömün”. Kırk gün içinde Çoban Nebi ölmüş. Halk onu dediği yere, Horata suyu gözünün yakınındaki bir ağacın daldasına gömmüş. O zamandan sonra, her bahar Çoban Nebi’nin mezarı yanındaki su, üç gözden patlamaya başlamış. Her bahar, ağaçlar çiçek açtığında, o suyun üç gözü üç kere patlar, üç kere çekilir olmuş. O suyun gözüne halk, “Çoban Dede’nin Gözü” adını vermiş. Gözdeki su çekilince, “Çoban Dede suyunu salmıyor” demişler. Çoban Dede suyunun gözü patladığında halk oradaki ağaca çaputlar bağlamaya, dilekler dilemeye başlamış. Dileği olan, kurban kesmiş, etli pilav dağıtır olmuş.” Çoban Dede hakkındaki menkıbeler onun ölümünden sonrasını da hikaye eder. “Gel zaman git zaman, Allah’ın rüzgârının esmediği bir kuraklıkta, Çoban Dede’nin gözü kurumuş. Çoban Dede suyunu salmaz olmuş. Halk susuzluktan kırılmış, çok perişan olmuş. Öyle olmuş ki, Horata’dan göç bile etmeye başlamış. Büyükler öne geçmişler, çare aramışlar, bilenlere danışmışlar. Bir çare bulamamışlar. Birisi çıkmış, demiş ki: Bu işi yapsa yapsa Sarı Gavur yapar. Aramış, sormuşlar. Eski Malatya’da yaşayan, Ermeni Usta Sarı Gavur’u bulup getirmişler. Sarı Gavur, kazmasını, küreğini, çekicini almış, suyun gözüne girmiş. Bir saat geçmiş çıkmamış, iki saat geçmiş çıkmamış. Sonunda çıkmış. Halk merak içinde kalmış ve sormuş. Sarı Gavur Suyun gözünde bir değirmen taşı var. Taşın deliğinden baktım, denizi gördüm. Malatya’nın kökü su. Ama suyun seviyesi düşmüş. O koca su, bu değirmen taşının deliğinden akmaktaymış. Seviye düştüğü için su akmıyor. Taşı kırmam gerek. Ama taşı kırarsam ölebilirim”, demiş. Ölümü göze almış ve yeniden suyun gözüne girmiş. Beş dakika geçmeden geri çıkmış. Yüzü safra sarısı gibiymiş. Korkudan gözleri dört açılmış bir haldeymiş. Halk da korkmuş, merak edip sormuş. Sarı Gavur, “Taşı kırmak için çekici kaldırdığımda önüme insan ayağı geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir ses bana, “Bu taşı kaldırırsan Malatya’yı su basar. Taşı kırma. İşi Allah’ın hikmetine bırak” dedi. O ses muhakkak Çoban Dede’nin sesiydi. Bana İslam’ı öğretin. Eğer kırk gün içinde ölürsem, ölümüm bundandır”. Demiş. Halk korkmuş, bu işten vazgeçmiş. Sarı Gavur’a İslam’ı öğretmişler. Sarı Gavur Müslüman olmuş, ama kırk gün içinde ölmüş. Allah’ın hikmeti bu ya, Horata’nın suyu akmaya başlamış. Halk susuzluktan, perişanlıktan kurtulmuş. Horata suyu coştukça coşmuş, aktıkça akmış. Horata suyunun çıktığı yerde türbesi bulunan Horasan Baba ile ilgili inanış ve menkıbelere bağlı olarak mevcut suya bu türbedeki zatın ismine istinaden Horata denilir. Horata ismi, daha sonra bu mevkinin adı olarak kullanılır. Yöre halkı, su ihtiyacını büyük oranda karşılayan bu sudan içenlerin dileklerinin gerçekleşeceğine inanır. Yöredeki çobanlar hasta olan hayvanlarını Horasan Baba’nın türbesine getirip Horata’nın suyundan içirerek türbenin etrafında dolaştırırlar. Sonra da oradan geçen ilk kişiye yağ, peynir vermek suretiyle hayvanlarının iyileşeceğine inanırlar. Ayrıca Horata suyundan içen kadınların, erkek çocuk doğuracağına inanılır. Yine Konak beldesinde Çoban Dede deresine geceleri su almaya gelenlerin dua etmeden geçmeleri durumunda, Çoban Dede’nin onlara göründüğüne ve çarptığına inanılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Malatya
Abdullah Münzevi

Abdullah Münzevi

Abdullah Münzevi, Karaman’ın Irhal köyünde doğmuştur. Asıl adı, Hacı Abdullah Nasuriddin Efendi’dir. Önce Kayseri’de Salih Efendi’den, sonra Ankara’da Salih Efendi’den medrese tahsilini tamamlamış, Bursa’ya gelmeden önce de kaynakların ismini vermediği bir şeyhten Nakşibendî hilâfeti almıştır. Bursa’ya geldiğinde Boyacılar Camii yakınında bir ev kiralayarak uzlete çekilmiş, kendisine bundan dolayı Münzevî denilmiştir. Belli bir geliri olmadığı ve hediye de kabul etmediği halde pek çok hayır ve hasenatta bulunmuş, Gökdere üzerindeki selden yıkılan Meydancık ve Soğucakpınar köprülerini yeniden yaptırmıştır. Sadrazam İzzet Mehmed Paşa 1209/1784 yılında Sarı Abdullah mahallesinde, Abdullah Efendi için bir tekke ve bir cami inşa etmiştir. Abdullah Efendi 1210/1785’te vefat etmiş ve tekkesi haziresine defnedilmiştir. Kaynaklarda bazı eserlerinin olduğu belirtilmekte ise de eser ismi verilmemektedir. Münzevi Dergahı Postnişinleri Abdullah Münzevî’den sonra postnişin olan Abdullah Efendi bu görevi on yıl sürdürmüş, 1220/1805’te vefat etmiş ve tekke haziresine defnedilmiştir. Abdullah Efendi’den sonra dergâha Göynük’te doğan Ahmed Efendi postnişin olmuştur. İlk tahsilini İzmir’de yaptıktan sonra Bursa’ya gelen Ahmed Efendi, Mehmed Emin Efendi halifesi, Şeyh Mahmud Efendi’nin vefatı üzerine Cizyedarzâde Dergâhı’nda on dört yıl vekaleten postnişin olmuştur. Vekâletten ayrıldıktan sonra geçimini temin için Kapalıçarşıda bezzazlık yapmış, Bursa Mahkemesince yapılan imtihanda başarılı olarak Münzevî Dergâhına tayin edilmiş, 1225/1810 tarihinde vefat etmiş ve dergâh haziresine defnedilmiştir. Dergâhın idaresi iki oğluna kalmış, fakat onlar tekkeyi ilmine saygı duydukları Borlu Hafız Emin Efendi’ye bırakmışlardır. İlim tahsili için Bursa’ya gelen Emin Efendi, geçimini temin için bir süre Kapalıçarşıda macun satmış, bu kendisine Macunî denilmesine de sebep olmuştur. Eminiyye Dergâhı Şeyhi Emin Efendi’ye intisab edip hilâfet almış ve tekkeye postnişin olmuş ve bani-i sani sayılacak kadar çok hizmette bulunmuştur. 1239/1823’te vefat eden Emin Efendi, dergâh haziresine defnedilmiştir. Dördüncü postnişin olan Mehmed Sadık Efendi, Bursa’nın en güzel Kur’an-ı Kerim okuyanları arasında yer almış, isteyenlere Kıraat dersi vermiş, 1261/1845’te vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Yerine damadı Ahmed Ferid Efendi geçmiştir. Hac için gittiği Hicaz’da Şeyh Mehmed Can Efendi’den icazet alan Ahmed Ferid Efendi, tekkede yıl görev yaptıktan sonra 1284/1867’de vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Son postnişin Mehmed Vahyi Efendi Bursa’da doğmuş, ilk tahsilini Konyalı Hasan Efendi ve Dağıstanlı Hacı Tahir Efendi’den yapmış, babasının vefatından sonra, dergâha postnişin olmuştur. Mustafa Vahyi Efendi, postnişin olduğu sırada tekkenin yarısından fazlası yeni açılacak olan yol için yıkılmış, geri kalanı da yanmış olduğu için bir müddet mahkemelerde azalık sonra da, Evkaf-ı Nukud-ı Mevkufe ve Maarif Meclislerinde reislik yapmıştır. 1316/1898 yılında Emirsultan şeyhi Mehmed Emin Efendi’nin vefatıyla boşalan Meclis-i Meşayıh reisliğine tayin edilmiştir. Bursa’nın son Meclis-i Meşayıh reisi olan Şeyh, 1334/1916 yılında vefat etmiş, Emirsultan Camii’nin sol tarafında halife kabirlerinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Münzevî Dergâhı ise tekkelerin kapatılıp, tarikatların yasaklandığı tarihte genişletilecek olan yol için tamamen yıkılmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

📍 Bursa
Bursa – Yeşil Türbe

Bursa – Yeşil Türbe

Bursa – Yeşil camii Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1421 yılında, Yeşil Camii’nin güneyine inşa ettirilmiştir. Sultanın ölümünden 40 gün önce inşası bitmiştir. Diğer bütün külliyelerde cami en yüksek konumda olduğu halde burada türbe yüksek konumdadır. Külliyenin en tanınmış yapısıdır. Bursa’nın ve hatta ülkemizin turistik tanıtım sembollerinden birsidir. Dışı tamamen çini kaplı olması açısından bir örneği daha yoktur ve bir anlamda fetret devrinin ardından Osmanlı’nın şahlanışının anıtsal bir simgesidir. Çelebi Mehmed’in ölümünden 40 gün önce tamamlanan türbenin mimarı İvaz Paşa Semti’ndeki mütevazı türbesinde metfun bulunan Hacı İvaz Paşa’dır. Ahşap oymasını Tebrizli Ahmed oğlu Ali’nin yapmış olduğu türbede, kalem işçiliği ve çinilerin yerleştirilmesinde baş ustalık yapma görevi de Lâmi Çelebi’nin dedesi Nakkaş Ali bin İlyas Ali’nin olmuştur. Çini işlemelerinin tamamını Mecnun Dede adındaki zanaatkâr tarafından yapılmıştır. Türbenin bodrumu da mevcuttur ve naaşlar, girişi doğu tarafında olan ve şu anda kapalı durumda bulunan bodrum kattadır. Çini sandukayı sultan kendisi yaptırdığından ve vefatından sonra sanduka kırılarak içine defnedilemeyeceğinden dolayı türbenin iki katlı yapılmış olduğu görüşü de mevcuttur. Türbede 9 mezar bulunur. Edirne’de vefat ettikten sonra Bursa’ya getirilerek türbesine defnedilen Çelebi Sultan Mehmed’e ait sandukanın yanı sıra oğulları Mustafa (öl.1423), Mahmud (öl.1428), ve Yusuf (öl.1428) ile kızları Selçuk Hatun (öl.1485), Hafsa Sultan Ayşe Hatun ve Sitti Hatun ile sütannesi Daye Hatun’a ait çinili sandukalar yer almaktadır. Türbede görülebilen hemen her bir yere sanat eseri yerleştirilerek adeta ruha hitap edilmiştir. İç tarafı eşsiz güzellikte turkuaz çiniler ile kaplanan türbenin ceviz ağacından oyma ahşap kapısı gerçek bir sanat eseridir. Kapı yanları, kemeri ve söveleri mermerden yapılmıştır. 1855 yılında hasar gören giriş daha sonra horasan ile sıvanarak tamir edilmiştir. Tacı tezhip süslemeli olan çinili mihrabı, kendisini bu güne kadar getirebilen sayılı şaheserlerdendir. Mihrabın içindeki mum süslemelerinin birinin altında Allah, diğerinin altında Muhammed yazılıdır. Dış yüzeyi kubbeye kadar yine turkuaz çiniler ile kaplı olan türbenin bir zamanlar kubbesinin de aynı şekilde kaplanmış olduğu çeşitli rivayetlerde ifade edilir. Hiç bozulmadan günümüze kadar gelen çinilerin bulunduğu özgün duvar, giriş kapısının solunda yer alır. Türbe bünyesinde cüzhanlar (Kur’an cüzü okuyan hafızlar), duagu (maaşlı dua okuyucular), devirhan, ammehan, fetihhan; ihlashan, fatihahan, buharihan, mükebbir, naathan gibi aralarına kadınların da olduğu belli duaları okumakla görevli kişiler bulunmaktaydı. Bunların yanında türbeyi her daim bekleyen ve temizliği ile görevli ‘türbedar’ mutlak surette mevcuttu. Türbenin bahçesinin doğusunda ve kuzeyinde Osmanlı Devleti’nde görev yapmış kâtip, vezir, vali ve mezar taşlarında adları tam olarak okunamayan bazı kişilerin defnedildiği 11 mezar bulunmaktadır. Birinin mezar taşı yoktur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Gazi Timurtaş Paşa Türbesi

Gazi Timurtaş Paşa Türbesi

Bursa – Atatürk caddesi üzerinde çakır hamamı kuzeyinde. Atatürk Caddesi üzerinde, Çakır Hamam’ın kuzeyindedir. Gazi Timurtaş Paşa , Murad Hüdavendigâr’ın vezirlerindendir. Beylerbeyliği yapmıştır. Rumeli seferinde Sakarya’da subaşı olarak görev almış ve Kosova Savaşı’na katılmıştır. Yıldırım Bayezid’in oğlu İsa Bey’in lalası olan Gazi Timurtaş Paşa , 14 yıllık siyasi döneminde önemli devlet adamlarından birisi olup, Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı savaşmış, fetret devrinde Çelebi Mehmed’e karşı İsa Çelebi’nin yanında yer almıştır. Uluabat dolaylarında Çelebi Mehmed ve İsa Çelebi arasındaki savaşta İsa Çelebi’nin veziri olarak görev yapmış, İsa Çelebi’nin yenilmesiyle Yalova’ya doğru atı ile kaçarken yanına aldığı hizmetkârı tarafından hançerlenmiştir. Durumu geç öğrenen Sultan Çelebi Mehmed’in emriyle tedavi edilmesi amacı ile götürülürken yolda vefat etmiştir. Demirtaş Köyü ve Bademli, Gazi Timurtaş Paşa’nın köyleridir. Bademli’de bir kervansaray ve çeşme, Demirtaş Köyü’nde ise bir cami yaptırmıştır. Türbenin hemen karşısında yol yapımı sebebi ile yıkılan bir mescit bulunmakta idi. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Bakmaca Dede

Bakmaca Dede

İnegöl Bakmaca Dede ermişlerden biriymiş. Kurşunlu kasabası çevresinde Allah’a kavuşmuş. Çok eskiden Dede’nin yattığı merada bir çoban koyun otlatıyormuş. Çoban koyun otlatırken bir ağacın dibinde uyumuş. Rüyasında çobana birisi gelerek: “Ey Çoban! Kalk benim yattığım yerin etrafına taş diz. Diz ki, hayvanlar otlarken beni çiğnemesin, rahatsız etmesin” demiş. Çoban uyanmış çevresine bakmış ama kimseyi görememiş. İkinci kez uyumuş aynı rüyayı görmüş ve aynı sözleri işitmiş. Uyanmış çevresine bakmış, ama yine kimse yok. Çoban üçünçü kez uyumuş aynı kişi yine rüyasına girmiş. Çobana: “Ey Çoban Kalk Taşla çizdiğim yere duvar yap. Yap ki hayvanlar beni rahatsız etmesin.” Demiş. Çoban uyanmış, Bakmaca Dede’ nin günümüzdeki mezar yerinin çizili olduğunu görmüş ve hemen taşla çevirerek koruma altına almış. Çoban tekrar uyuyunca aynı kişi tekrar rüyasına girmiş ona: “Taşları dizlerimin üzerine koydun beni rahatsız ediyor. Çevresini genişlet” demi’ Çoban uyanır uyanmaz taşların çevresini genişletmiş. Sonradan oraya küçük bir bina yapılıp, üstü örtülmüş. Bakmaca Dede efsanesi o günden bu güne böyle gelmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa
Sırnaz Dede ( Genç Ali Sultan )

Sırnaz Dede ( Genç Ali Sultan )

Bu dedenin asıl adı “Genç ali” dir.Türbesi köyün bir km. doğusunda bulunan ormanlık bir yerdeki tepededir. Türbe, kerpiçten yapılıp ahşap, kiremit örtülü, tek odalı bir yapıdır. Bir kapısı alt penceresi vardır. Zemini toprak olup içeriye ayakkabı ile girilmektedir. Genç ali dedesi ile ilgili kutlamalar her sene Haziran ayında turfanda kiraz zamanı türbeninbaşındaki geniş çayırlık alanda yapılmaktadır. Kutlamanın amacı; dedeyi anmak, yüzü suyu hürmetine sağlık ve iyi dileklerde bulunmaktır. Söylendiğine göre bu dedeni bobası üç yöne üç ok altmış oklardan birisi Kestel’in Baba Sultan köyüne, ikincisi Sırnaz Köyüne, üçünçüsü de Deydinler Köyüne düşmüş Bu dedeler üç kardeşmiş, babalarından el almışlar, vedalaşıp dağılmışlar. Okların düştüğü köylere gidip oralarda yaşamışlar bunlara sırayla; Sırnaz Dedesi, Deydinler Dedesi ve Baba Sultan Dedesi adı verilmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa
Tabur İmamı Hasan Uludağ Efendi

Tabur İmamı Hasan Uludağ Efendi

erzurum – Tabur İmamı olarak anılan Hasan Uludağ Efendi (1879-1952)’nin babası Mehmet Efendi annesi Emine Hanımdır. Hasan önce sıbyan mektebinde sonra Esat Paşa yokuşunda bulunan Merkez Rüştiyesinde okur. Bu arada Caferiye Camii İmamı ve İbrahim Paşa Camii hatibi Kurra Hafız Mustafa Niyazi Hoca Efendiden ders alır. Bilahare Mustafa Zihni Efendi (Yetim Hoca)’den Arapça ve tecvit dersleri alarak yetişen Hasan Efendi Kurra Hafız olur. Yetim Hoca Medresesi Kavaflar çarşısında Memiş Ağa hanında idi. Mustafa Yetim Efendi talebelerine Arapça, Farsça öğretmekte, ayrıca, fıkıh, hadis dini ilimler dersleri de yapmaktadır. Genç Hasan bu yıllarda Yetim Hocanın Rahle-i Tedrisinden geçer, böylece Kuran okumasını pekiştirir. 1904 yılında Erzurum Askeri Hastanesinde göreve başlar. Balkan Harbine ve Birinci Dünya Harbine katılır. 1920 yılında evlendikten sonra Kars Müstahkem Mevki Topçu alay imamlığına yüzbaşı rütbesiyle atanır, daha sonra terfi ederek Alay Müftülüğüne getirilir. Bu zaman içinde bulunduğu kıtalarda askerlere konferanslar biçiminde din dersleri anlatır. Kars’ı ziyaret eden Atatürk’ün de hoca efendinin kıldırdığı Cuma namazına iştirak etmiş olduğu nakledilir. 30 yıl görev yaptıktan sonra 1934 yılında emekli olur. Görevi gereği gittiği Sarıkamış, Sivas ve Edirne illerinde talebelere kuran okutmayı devam ettirir. Erzurum’un işgalinden sonra Hasankale’de günümüzde İbrahim Hakkı Hazretleri Camisinin bulunduğu yerdeki Kethüda Mescidinde kalarak talebe okutur ve Ramazan ayında teravih kıldırır. Daha sonra Hasankale’nin ileri gelenlerinden Bayoğlu ailesi evlerini hocaya tahsis edince orada kalmaya başlar. 18 yıl bu görevde hizmet eden Hasan Efendi soyadı kanunu çıkınca Uludağ soy adını alarak “İkinci Dünya Savaşı” öncesinde emekli olup Mehdi Abbas Kümbetinin karşısında bulunan baba evine yerleşir. Burada Kuran okutmaya ve hafızlara ve diğer talebelerine tecvit ve kıraat dersleri vermeye başlar. Vefatına kadar bu görevini sürdürür. 1938-1952 yılları arasında Emir Şeyh Camisinin bitişiğindeki evinde sayıları onlarca olan hafıza kıraat dersi verir, iyi Kuran okumalarını öğretir. Bu arada Tabur İmamı Hasan Uludağ’ın ünü sınırları aşmış Arabistan’dan bile öğrenciler gelip o zor şartlarda Hasan Efendiden kıraat öğrenmişlerdir. Yetiştirdiği talebeler arasında, Hırtızlı Hafız Hoca Efendi Hafız Yusuf Dicleli, Hafız Nazif Şehitoğlu, Hafız Nusret Gedik, Hafız Nihat Oltulu, Narmanlı Cami İmamı Abdullah Hoca, Diyanet İşleri eski reisi Mehmet Nuri Yılmaz, Naim Hoca, Dursun Ali Hoca, Oltulu Hafız Nihat, Bayoğlu Sıtkı Bey vardı. Nakledilir ki, Hasan Hoca Efendinin Alvarlı Muhammet Lütfi Efendi, Müftü Solakzade, Sakıp Danışman ile derin muhabbetleri vardı. Hasan Efendi Hoca’ya ders için gelen hafızların, Euzu besmele ve subhaneke için günlerce gidip geldikleri, Hafız Yusuf Dicleli ve Hafız Nusret Gedik tarafından ifade edilmektedir. Salih Efe Hazretleri şöyle bir hatırasını nakletmektedir. “Bir gün dost meclisinde Müftü Solakzade Efendiye hitaben; Efendi Hazretleri , bir sure okusam da tecvitte, gramerde bir hatam var mı baksanız dedim. Müftü Solakzade Efendi ; “Aman Efendim Hasan Hoca burada. Okuyun da hoca Efendi de dinlesin. O burada iken bize söz düşmez” dedi. Okuduğum Fatiha suresini dinlediler ve Hasan Hoca Efendi; “Yedi yerde yanlış vardı” Efe Hazretleri dediler. Zaten okuduğum sure de yedi ayetlik bir sure idi”. Hasan Efendi kıyafetine önem verir, sokağa ütüsüz pantolon giymeden çıkmazdı. Arapça ve Farsça bilen altı çocuk babası, İstiklal Madalyası sahibi olan Hasan Efendinin vefat ettiğini duyan Solakzade Müftü Efendi, Hasan Efendi Hoca’nın başında sabaha kadar beklemiş ve, “bir mezar da kitapları için kazın, çünkü o kitapları ondan başkası okuyup, anlatamaz”, demiş. Kitapları Atatürk Üniversitesi Kütüphanesine bağışlanır. Hasan Efendi Erzurum Asri Mezarlığı’nda defnedilmiştir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Derviş İbrahim Gülşeni

edirne – merkez – uzun kaldırımda huysuz baba türbesi karşısında Derviş İbrahim Gülşeni , Sultan II. Süleyman devri süfi ve alimlerinden olup, Mehamü’l-Fukaha müellifi Mevlana Mehmed Karni Efendi’nin babasıdır. Manisa’da oturan “ Semerci Dede ” demekle meşhur bir büyük pirin de hayr-ı halef oğludur. Eğri Fatihi Sultan Mehmed şehzade olduğu zaman Manisa’da imaret mutasarrıfı iken, latif mizaçlarının gül yaprağı sararıp hastalandığında o pirin tesirli nefesinden şifa bulurlardı. Sonra padişah olup Eğri Seferi’ne teveccühleri sırasında Edirne’de latif tabiatları kırgın düştüğünde “Semerci Dedeciğim, gel bana oku” diye ferman göndererek Edirne’ye davet olunmuştur. Bu sebeple Edirne’de ikamet edip evlenmekle 1007/ 1598 tarihinde Derviş İbrahim Gülşeni dünyaya gelmiştir. Ahmed Badi Efendi, İbrahim Gülşeni’nin tasavvuf yoluna meyledişini ve Gülşeniyye yoluna sülük edişini şöyle anlatmaktadır: Derviş İbrahim temyiz yaşına ulaştığında can burnuna fena ve zat kokusu gelmekle tarikat-ı aliyyeden birine intisab ve o zevkten susuzluğunu gidermek arzusuyla halvete girmiştir. Bu halvet sırasında halden hale geçiş yolunda encam müşahede ettiklerinde, kendilerini bir sahrada görüp, yürüyen servi misali “üç alem” nümayan ve her birinin altında bir büyük pir, arkalarında bir hayli derviş zahir olmuştur. Meğer o pirlerin biri, Mevlana, biri Hacı Bektaş-ı Veli ve biri de Şeyh İbrahim Gülşeni imiş. Mülaki olduklarında Mevlana ile Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh İbrahim Gülşeni’ye, “Bu. derviş sizinle aynı ada sahiptir, size münasiptir” diye işaret etmeleriyle o da, “Gel oğul” diye iltifat gösterip ellerini öperek biatlarıyla müşerref olurlar. Derviş İbrahim , uykudan uyandığında Edirne oturan Gülşeniyye tarikatı şeyhlerinden Veli Dedezade Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1070/1659)’ye gitmiş, inabet alarak sohbet halkasına dahi olmuştur. Bir müddet sonra İstanbul’a gidip, Emir Buharı şeyhi Seyyid Fazlullah Nakşibendi (ö. 1121/ 1709) ile üç sene kadar sohbetten sonra, bir defa yürüyerek bir defa da binek üzerinde olmak üzere Beytullah’a gidip hac farizasını eda etmiştir. Daha sonra seyahat arzusu ile “er-refik sümme’t­ tarik” (Ônce arkadaş sonra yol) mazmununa binaen Bağdat’ta Derviş Kanii adlı bir Allah adamı ile arkadaş olup, İsfahan’da Şeyh Bahaüddin adında Melamiyye’den bir kamil mürşidin sohbeti arzusuyla Acem memleketlerini gezip dolaştıktan sonra, yine doğdukları yer olan Edirne’ye gelmiş ve dünya ülfetlerinin çirkefinden el etek çekerek otuz sene kadar uzlette kalmıştır. Bu süretle sabah akşam günleri geçirmekte iken 1100/ 1689 tarihinde fena yurdundan beka alemine göçüp yüce cennetlere ayak basmıştır. Edirne’de Uzun Kaldırım’da Huysuz Baba Türbesi karşısında, Uzun Mezarlık’ta Celveti Şeyhi Abdülbaki Efendi’nin kabri bitişiğine defnolunmuştur. Kabrinde yazısız nokta taşları dikilidir. Soyu temiz çocuğu Karni Mehmed Efendi şu ebcedli tarihi söylemiştir: Pir-i ruşen-dil ü derviş-nihad İbrahim İntikal eyleyicek derdile giryan oldum Ah peyiderpeyi mir’at-ı zamirimde görüp ‘Akıbet iki gözüm yaş ile dolmuş buldum Vefat ettiğinde doksan üç yaşlarında olan Derviş İbrahim Gülşeni ‘nin, yüce kerametleriyle meşhur bir mübarek nefesli pir ve pek çok talibe müteşerri himmet sahibi olduğu ifade edilmektedir. Risale-i Tefrikiyye adlı temel İslam bilimlerinin birbirinden ayırt edilmesi hususunda Arapça bir eseri vardır. Mahlası olmayıp, İbrahim ismiyle şeyhane ve dervişane şiirleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Kalender Dede

Konya Mevlevi Dergahı şeyhi tarafından Kastamonu’ya halife olarak gönde­rilmiş ve Tabaklar Mevkii Doğantepesi eteğinde bulunan Mevlevi Dergahında şeyhlik görevinde bulunmuştur. Halim selim, mütevazı, dünyaya ilgisiz, yeme içme ve giyinme tarzı çok basit olduğundan “Kalender” lakabıyla meşhur olup esas adı unutulmuştur. İlkbaharın yağmurlu bir günü sokağa çıkıp yağmura tutulunca Mevlevihanenin karşısındaki kahvehanelerden birine girip yağmurun dinmesini beklemiştir. Yağ­mur diner dinmez hemen karşıya geçmek üzere köprüye yönelmiş, yanında bu­lunanlar sel geldiğini ve köprünün yıkılmak üzere olduğunu söylemişlerse de kendisi, “Yetiş ya Hz. Mevlana!” diyerek sallanan köprünün üzerinden tekke ta­rafına geçmiş ve az sonra köprüyü sel alıp götürmüştür. Bu hadiseden sonra bu­rada kurulan yeni köprü, Dedeler Köprüsü olarak anılmaya başlamıştır. 1294/1878 Tarihinde Kastamonu Valiliğine atanan Müşir Lord Said Paşa, kendisini ziyarete gelen eşraf arasında Kalender Dede ‘nin bulunmamasından dolayı incinmiş ve Mevlevihane’ye giderek bu zatı tanımak istemiştir. Zi­yaret esnasında Mevlevi adetleri gereğince mutad muamele görmesine rağmen Dede’nin tavırları ve kıyafetiyle şeyhliği temsil kabiliyetinde olmadığı gerekçesiy­le Konya’daki Mevlevihane merkezine bir mektup yazarak Dede’nin azlini istemiştir. Konya’dan gelen cevapta Çelebi Efendi, Kalender Dede ‘nin kamil bir şeyh olduğunu ve Vali Bey’in isteğini yerine getiremeyeceğini bildirmiştir. Bu hal, Kalender Dede ‘ye malum olup bir Cuma gecesi, “Yarabbi! Bu vali­yi başımızdan al!” diye dua ettiği ve çok geçmeden valinin başka yere nakli için emir geldiği, Dede’nin dervişleri tarafından nakledilmiştir. Vefatında Mevlevihane Türbesinde Süleyman Paşa’nın mezarı yanına defne­ dilmiştir. Vefat tarihi sandukası başında yazılı iken buranın yıkılıp mezarların baş­ka yere nakledilmiş olması sebebiyle bu tarih kaybolmuştur. Rahmetullahi aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Lapseki Türbeleri

Garip Dede , Kara Dede , Kurt Dede Adatepe köyünün 7-8 km uzağında bulunan eski yerleşim yerinde, üç ayrı tepede Garip Dede, Kara Dede, Kurt Tepe Dede yatırları bulunmaktadır. Köy halkı adak adayacağı zaman ya da bir isteği olduğunda bu yatırları ziyaret eder. İsteklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Bazen de imam köy halkını toplayarak yatırları ziyaret eder, mevlit okuyup dua ederler. Bu yatırlardan Garip Dede ile ilgili şöyle bir anlatı vardır. Garip Dede yaşadığı dönemde yöre halkının çeşitli hastalıklarına çare bulurmuş. İlaçları köyün yanındaki ormandan üretmekteymiş. İlaçla düzelmeyecek durumlarda ise dua edip halkın dertlerine çareler bulmuştur. Garip Dede’nin yanında da iki mezar daha bulunmaktadır. Anlatılanlara göre bu mezarlardan birinde bir gelin yatmaktadır. Bu gelin köyden bir delikanlı tarafından kaçırılmıştır. Uzun bir süre dağlarda gezen kız ve erkek köylerine dönüp düğün yapmışlar. On beş gün sonra ise kız ölmüş. Mezar taşına gelinin simgesi olarak altın figürleri işlenmiş. Garip Dede yatırı köyün eski yerleşim yerinde bulunmaktadır. Halk arasında, üç ayrı tepede bulunan dedelerin geceleyin ellerinde fenerlerle birbirlerini ziyaret ettiğine inanılır. Söylentilere göre halk arasından bu dedeleri görenler vardır. Kamber Dede Balcılar’a yakın bir mevkidedir. Anlatılanlara göre, çok eskiden Eşelek köyünden bir yaşlı adam hacca gider. Balcılar’ın çobanı da bir gece hacca giden dedeye börek götürüp geri döner. Dedeyi hac dönüşü köy meydanında karşılarlar. Dede kendisine börek getiren çobana, “asıl hacı sensin ben değilim beni arayan olursa şu yukardayım”, der. Kamber Dede ölür ve oraya gömülür. Tekke Dede Tekke Dedesi’nin Gökköy’ün ilk gelenlerinden olduğu söylenmektedir. Mezarı köye 20 dakikalık mesafede bir tepede bulunmaktadır. Zamanında keramet ehli biri olduğu anlatılır. Ayrıca köyde, yanında birçok kişiyi çalıştırdığı, onlara yemek verdiği ve yatacak yer sağladığı, hayırsever bir insan olduğu söylenmektedir. Bu yatıra olan saygı, köyde 1976 yılında çıkan ve köyün tüm civarını kül eden yangının Tekke Dede mezarının çevresine etki etmemesiyle daha da artmıştır. Köylü yatırın çevresindeki ağaçların ulu olduğunu düşündüğü için buradan ağaç kesmenin ve dal kırmanın uğursuzluk getireceğine inanıyor. Tekke Dedesi ile ilgili anlatılan bir rivayete göre yatırın yakınlarından yüklü eşeğiyle geçen bir adam orada bebeğini emziren bir kadın görür. Kadına sarkıntılık etmek ister. Dönüşte kadını aramaya başlar. Ancak kadını bulamaz ve eşeğinin yanına geldiğinde eşeğin yüküyle birlikte ağaçta asılı olduğunu görür. Bu ve benzeri anlatılardan dolayı yatıra yakın yerlerde hiçbir şeye el sürülmemektedir. Hayvanlar yatıra yaklaştırılmamakta, orada otlayan hayvanların öleceğine inanılmaktadır. Yakın bir zamanda tarla yollarını düzelten bir dozer bu yatırın etrafını da düzeltmek istemiş fakat bıçağı kırılarak işi bırakmıştır. Önceden hayır günü Tekke Dedesi’nde yapılmaktayken, günümüzde köy meydanında yapılmaktadır. Doğru Atan Dede Doğru Atan Dede eski bir savaşçı mezarıdır. Bu askerin okçu olduğu ve okunun hiç hedef şaşırmadığı anlatılmaktadır. Köyün çıkışında Doğru Atan Dede’ye ait mezar taşları hala bulunmaktadır. Koyun Baba Koyun sürüleri bulunan Koyun Baba bütün hayatını koyunlarının içinde geçirmekteymiş. Namazında, niyazında, dinine bağlı, kimseye karışmayan bir insanmış. Koyunlarının arasında namazını kılarken vefat ettiği için bu adı almıştır. Gökköy’de ayrıca Kilimli Nene , Bayraklı Dede yatırları da bulunmaktadır. Habip Dede Habip Dede’nin mezarı Subaşı köyünün eski mezarlığında ağaçların içinde bulunmaktadır. Habip Dede 93 harbinde evliyalarla toplanıp düşmana toprak atmış ve düşmana karşı üstünlük sağlamışlar. Habip Dede’nin mezarının üstünde pazartesi günleri ışık yandığı söylenir. Köyden Lapseki’ye biri gittiğinde oradan birisi, “geçmiş olsun, akşam köyünüz yanıyordu” der. Köylü öyle bir şey olmadığını söyler. Adam da nasıl olur “Habip Dede’nin mezarı tarafı yanıyordu der. Durum sonradan anlaşılır. Işık, Habip Dede’nin mezarından gelmekteymiş. Garip Dede yatırı Garip Dede yatırı ilçeye dört km mesafedeki Yenice köyünde bulunmaktadır. Asıl ismi Garip İsmail olan Garip Dede’nin yatırı eskiden taş öbeği şeklindeymiş. Garip Dede bir gece köyden Şerif Ali Koru adlı kişiye görünmüş. Daha sonra Şerif Ali Koru burayı türbe haline getirmiş. Köyde adetlere göre her gelin bu türbenin önünden geçirilir. Türbede geceleri mum yakılırmış. Bu mumu yakan kişi bir dilek tutarmış. Dileğinin gerçekleşmesi için arkasına bakmadan geri dönermiş. Çamlık Dede yatırı Çamlık Dede yatırı Çardak’tadır. Anlatılır ki, Çardak’ta “Arap” diye biri varmış. Bu adam hamama odun taşırmış. Odunları çamlığın arkasındaki ormandan kesermiş. Bir gün geç kalmış, uzağa gitmemek için çamlıktan kesmeye karar vermiş. Odun keserken baltanın altından durmadan küçük bir kuş geçiyormuş. Adam hayret etmiş. Bu sırada kendi hayvanları da birden bire ürkmüş. Adam aldırmamış ve çamları hamama getirip ateşe atmış. Gece rüyasında Çamlık Dede’yi görmüş. Dede ona odunları tekrar aldığı yere götürmesini söylemiş. Arap yanan odunları nasıl götüreceğini düşünürken odunların ateş içinde yanmadığını görmüş. Odunları alıp tekrar çamlığa götürmüş. Çamlık Dede karşısına çıkmış ve Araba, “Kuş oldum anlamadın. Hayvanlarını ürküttüm anlamadın. Bir daha bu çamlıktan odun kesme.”, demiş. Arap bu olaydan kırk gün sonra ölmüş. Köyde yatırlara olan inanç çok kuvvetlidir. Özellikle Çamlık Dede’ye büyük saygı gösterilmektedir. Bu yüzden onun bulunduğu çamlıktan tek bir dal bile alıp evlerine götürmemektedirler. Eğer alırlarsa başlarına kötü bir şey geleceğine inanırlar. Havanlı Dede Rivayete göre köyden birine havan lazım olmuş. Evinde havan olmadığından Havanlı Dede’nin havanlarını almış. Havanlar bütün gece evin içinde kendi kendilerine yuvarlanıp durmuşlar. Adam ertesi gün erkenden havanları alıp yerlerine götürmüş. Bu olaydan sonra havanlara köyden kimse dokunmamış. Galfadız Dede Savaş zamanı köyden üç kardeş savaşa gidiyorlarmış. Köyün çıkışında bir alfat ağacının altında namaza durmuşlar. Namazı bitirip kalkarken bir dedeye rastlamışlar. Dede, “Nereye gidiyorsunuz gençler?”, diye sormuş. Savaşa gidiyoruz dede, demişler. “Bakın başınız sıkışırsa Galfadız Dede diye seslenin o size yardım eder”, demiş. Gençler savaş sırasında sıkışmışlar. Birinin aklına gelmiş. “Yetiş Galfadız Dede!”, diye bağırmış. Gençler daha ne olduğunu anlamadan bir dede düşmanı dağıtmış. Olaydan sonra savaş alanında kırık bir öğendir ucu dikkatlerini çekmiş. Yıllar sonra savaş bitmiş gençler kırık öğendir ucu ile köye dönmüşler. Köye girdiklerinde karşılaştıkları o dedenin çift sürdüğünü görmüşler. Bakmışlar ki dedenin elindeki öğendirin ucu kırık. Getirdikleri öğendir ucunu takmışlar. Dedenin sopasına tam olmuş. Bu dedenin Galfadız Dede olduğunu anlamışlar. Dede, “İşte bunu yapmayacaktınız. Şuraya mezarımı kazın da içine gireyim. Çünkü adettendir, savaş meydanında düşen savaş meydanında kalır, demiş. O günden sonra köyde dedeyi kimse görmemiş. Mustafa Dede İlçeye 20 km mesafedeki Taştepe köyünde, ermiş bir kişi olarak bilinen Mustafa Dede’nin mezarının başında bulunan ağaca köylü dilek tutarak çeşitli bezler bağlamaktadır. Dilek tutup dua eden köy halkı, dilekleri gerçekleştiğinde türbenin başında mevlit okutmaktadır. Kaynak. ; Aziz Kılınç. Lâpseki ve Yöresinde Manevi Ziyaret Yerleri ve Buna Bağlı Anlatılar —Mekân ve İnsan İlişkisi Bakımından Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Lapseki, Çanakkale

Talas Türbeleri

Dede Mezarı Merkez Koçcağız köyü yakınlarında yüksekçe bir tepede, ardıç ağaçlarının arasında, kime ait olduğu belli olmayan, ancak Dede Mezarı olarak bilinen bir yatır mevcuttur. Burada yatanın Karakaya, Amarat ve Höbekdekilerle kardeş ya da amca çocukları olduğu söylenmektedir. Dede türbesi olarak bilinen bu yerdeki ağaçların kesilerek köye getirilip yakılması büyük günah kabul edilir. Bu sebeple hiç kimse bu ağaçlardan bir dal kesemez. Anlatıldığına göre, burada kurban kesilerek yağmur duası yapılmaktadır. Evliya Mezarı Yukarıda zikredilen Dede Mezarından başka bu köyde, Evliya olarak bilinen bir yatır daha mevcuttur. Burasının Ali Baba türbesi ile ilişkisi olup olmadığı bilinememektedir. Anlatıldığına göre bu mezar önceleri köyden bir adamın evinin dibinde imiş. Adam evini genişletmek için orayı yıkmak istemiş, ne var ki bu işi yapınca çocuklarının gözleri kör olmuş. Daha sonra adamın rüyasında bu işten vazgeçmezse onun başına daha çok işler açarım demiş. Bunun üzerine burası bir türbe şeklinde yapılmak istenmiş ve bu maksatla dört duvar içine alınarak üzeri örtülmeye çalışılmış. Fakat türbenin üzerini örtmek bir türlü mümkün olmamış. Türbenin üzerine örtülmek için getirilen ağaçlar her seferinde başka bir yerde yığılmış bir halde bulunmuş. Bu sebeple türbenin birkaç kez yıkılıp yeniden yapıldığı anlatılmaktadır ve türbenin üzere ise açıktır. Himmet Dede Anlatıldığına göre, günümüzde Himmet dede adı verilen bu muhite, nereli olduğu bilinmeyen üç kişi gelmiş, Bunlardan birisinin adı Himmet’miş. Bu zatın aynı isimle anılan köyün kurucusu olduğu tahmin edilmektedir. Hakkında daha fazla bilgi bulunmayan bu şahsın türbesi köyün ortasında bulunmakta olup etrafı duvarla çevrilidir. Bu yatırı çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak, herhangi bir dert ve sıkıntısı olanlar da bu sıkıntılarından kurtulmak maksadıyla ziyaret etmektedirler. Daha önceleri buraya çaput bağlandığı, ancak bugün bu adetin uygulanmadığı görülmektedir. Türbeye ibrik ve mum konulmaktadır. Halk Himmet Dede’nin geceleri görüldüğünü, köyün çeşmesine gelerek abdest aldığını anlatmaktadır. Ardıç – Türbe Ardıç köyünün batısında yüksek bir tepe üzerinde bulunan ve Osman Zinnüreyn Hz. (Osman) a ait olduğu kabul edilen bir mezar bulunmaktadır. Buraya insanlar daha çok yağmur duası için gelirler. Burası sadece köy sakinleri tarafından değil, yöre halkı tarafından da ziyaret edilir. Ayrıca çeşitli dilekler için de buranın ziyaret edildiği bilinmektedir. Türbe avlusunda bulunan alıç ağacına çaput bağlanmaktadır. Cuma geceleri başta olmak üzere, diğer kutsal gecelerde de evliya türbesinde ışık yandığına, hatta bu ışığın aynı köyün girişinde bulunan ve bugün harabe olan kızlar mezarlığına kadar uzandığına, inanılmaktadır. Mikdat Dede Türbesi Talas ilçesinin Sakaltutan köyünde bulunan türbe, Horasan erenlerinden olduğu kabul edilen Mikdat Dede isimli zata aittir. Türbenin mimari özelliğinden Mikdat Dede’nin Anadolu Selçuklu döneminde yaşamış olduğu tahmin edilmekte olup onun Melikgazi’nin piri olduğundan bahsedilerek ziyarette önceliğin buraya ait olduğu bu türbe ziyaret edilmeden Melikgazi’ye gidilmemesi gerektiği üzerinde duıulmaktadır. Köylülerin ifadesine göre, yaklaşık onbeş sene öncesine kadar özellikle çocuğu olmayan, durmayan, yüz felci geçiren ya da ağır bir hastalığa yakalanan kimseler, genellikle perşembe günleri türbeyi ziyarete gelirlermiş. Türbenin hastalıklara iyi geldiği hususunda halk arasında anlatılan bir ki olayı burada zikretmek yerinde olacaktır. Bünyan’ın Koçcağız köyünden yatalak olarak gelen bir kadın türbede 2-3 gece kaldıktan sonra, iyileşir ve köyüne yürüyerek gider. Yine aynı şekilde türbenin bulunduğu köyde, yataktan kalkamaz durumdaki bir hasta, orada birkaç gün kalıp geceledikten sonra iyileşir. Bu durumu kendisi köylülere şöyle anlatır: Türbede yatarken rüyamda ak sakallı bir hoca geldi. Önümde duran büyük bir hendeği atlamamı söyledi. Bunun ilerine o, “atlarsın, atlarsın” diyerek arkamdan bir tekme vurdu, öbür tarafa geçtim. Bir de baktım hiçbir rahatsızlığım kalmamış. Eskiden türbede geceled ışık yanarmış hatta bu ışık, köyün yukarısından Şıhoğlu denilen adamın evine kadar gidermiş. Bugün artık ziyaret edilmeyen bu türbe, halkın yağmur duası için başvurduğu bir yer olma özelliğini devam ettirmektedir. Çevrim Türbesi Talas ilçesi – Sakasultan köyünde , Mikdat Dede türbesine yaklaşık 20 m. uzaklıkta, köyün içinden geçen Tomarza yolunun kıyısında bulunmaktadır. Mezarın ortaya çıkarılış hikayesi şöyledir: Vaktiyle köyün büyüklerinden “Palalı” denen birine rüyasında “bizim üstümüzü çığmıyorlar, köylüye söyle bizi kurtarsınlar” diye şikayette bulunmuşlar. Bu rüya görme olayı üç beş gün devam etmiş. Adam rüyasını köylülere anlatmış. Onlar da ”Biz gaybı ne bilelim, bulundukları yerin etrafını çizsinler biz de ona göre elimizden geleni yapalım” demişler. Palalı ertesi sabah söz konusu yeri etrafı çizilmiş olarak görmüş. Köylüler de o günün imkanlarıyla burasını bir avlu içine almışlar. Bunu takiben aynı kişiye rüyasında “bizim bir beyimiz var. Biz oniki kişiyiz, üç basamak aşağı inilecek, alnına konulmuş bir aşık var başucunda, işte beyimiz o” demişler. Adam üç basamakla aşağıya inmiş, tarif edilen yeri ve alma konulmuş aşığı bulmuş ve etrafını çevirmiş. Daha sonra buranın adı Çevrim mezar olmuş. Çevrim mezar, türbe gibi ziyaret edilmemektedir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Talas, Kayseri
Yalnız Sultan Türbesi

Yalnız Sultan Türbesi

kayseri – yeşilhisar – keşlik köyü Yeşilhisar’ın 7 km.kuzeyinde Keşlik köyünün kuzeybatısındaki mağaralar arasında, dikdörtgen şeklinde, üstü kemerle örtülü bir binanın içinde üç mezardan ibaret bir türbedir. Tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan bu mezarların Yalnız Sultan adındaki bir zata ve ailesine ait olduğu ifade edilmektedir. Yöre halkının anlattığına göre Yavuz Sultan Selim bir sefere giderken ordusu ile Yeşilhisar’da konaklamış bu sırada Keşlik köyünde yaşayan alim ve zahid olan bu zatın şöhretini duymuş. Bunun üzerine ordusuyla birlikte bu zatı ziyaret için köye çıkmış. Yavuz Sultan Selim bunu sadece evliya ve sultanların yapabileceğini işareten “Sen de burada Yalnız Sultansın” diyerek onun büyüklüğünü takdir etmiş. Bu zat vefatından sonra bulunduğu yere gömülmüş ve o günden beri ”Yalnız Sultan” olarak anılagelmiştir. Türbe çoğunlukla adak adamak, dilek dilemek ve hastalıklardan kurtulmak için ziyaret edilmekte ve çocuğu olmayan ve durmayanlar da buraya gelerek maksatları için dua etmektedirler. Ziyarete gelenler tarafından türbe içindeki mezarlar üzerine kilim, seccade vb, Örtüler örtülmektedir. Adak kurbanlarının da kesildiği bu türbede daha önceleri çıra, mum gibi aydınlatıcı şeyler yakıldığı fakat günümüzde bunların görülmediği ifade edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Yeşilhisar, Kayseri
Şem’un El Gazi

Şem’un El Gazi

📍 İncesu, Kayseri
Devali Türbesi

Devali Türbesi

kayseri – develi – develi kalesi yanında Dev Ali türbesi kesme taşlarla inşa edilmiş olup, sekiz köşeli bir kaideye sahip ve üstündeki külahı da aynı şekilde sekiz satıhlı bir ehram şeklindedir. Türbe hem yeni hemde eski Develi’ye hakim bir yerdedir. Yöre halkının ifadesine göre Dev Ali , Seydi (Seyyid) Şerif, Hızır ilyas ve Şeyh Ümmi gibi dört komutandan biridir. İnanışa göre, bunlar Horasan erenlerinden olup, Anadolu’nun fethinde bizzat görev almışlardır. Hatta halk arasında Dev Alinin Alparslan’ın gözde komutanlarından olduğu kanaatı da yaygındır. Yukarıda adı geçe şahıslar Zencefil (Develi) kalesinin fethinde önemli rol oynamışlardır. Fetih esnasında Dev Ali , kalenin ağaç kapı denilen büyük kapısını sağ eliyle sökmüş, bu sırada kalabalığın arasından bir düşman askeri Dev Ali’ nin arkasından sinsice yaklaşarak, onu zehirli bir okla yaralayarak şehit etmiştir. Dev Ali ‘nin şehit düştüğü yerde defnedildiği ve daha sonra burada adına bir türbe inşa edildiği ifade edilmektedir. Dev Ali’nin yaşadığı zaman konusunda kesin bir şey söylenememekle birlikte, türbenin mimarı yapısının XIII. yüzyıl Selçuklu mimarisi özelliklerini taşıdığı bilinmektedir . Halkın çoğu Dev Ali’ nin bazı mübarek gecelerde kalkıp namaz kıldığına inanmakta ve bu sebeple de onun abdest alabilmesi için türbede testilerle su bulundurmaktadırlar. Dev Ali 1094 yılında vefat edince kalenin fethedilmesinde gösterdiği başarısından dolayı yakınları tarafından kale girişindeki ağaç kapı mevkiine kümbet yapılarak, kümbetin zemin kısmına yiğit komutanı defnederler. Cenazelik, mescit ve piramidal külah bölümlerinden oluşan türbe sekizgen gövde üzerine tamamen kesme taştan inşa edilmiştir. Türbenin üst kısmında bulunan mescidin, sekizgen duvarının üzeri kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye, köşelerde yer alan yuvarlak tromplarla geçilmektedir. Mescit doğu, batı, kuzey ve güneyine açılan dört mazgal pencere ile aydınlatılmaktadır. Mescit kısmının kıble yönü ise oldukça sade bir tarzda yapılmış olup mihrap nişin duvarları yer almaktadır. Mescit kısmının duvarları ise yerden 1 metre yüksekliğe sahip ahşap lambrilerle kaplanmıştır. Develi Belediyesi tarafından türbenin yan tarafına inşa edilen Çanakkale Şehitleri anıt parkında Dev Ali beyin bir de heykeli bulunmaktadır. Dev Ali’nin ziyaret edildiği ve mescit kısmında da namaz kılındığı türbe, Develi’de tarihe şahitlik eden onlarca mekândan sadece bir tanesidir. Özellikle Dev Ali türbesi adak kurbanlarının kesildiği bir yer olarak bilinmektedir. Bununla birlikte çocuğu olmayanlar ile yağmur duası yapanlar da bu türbede kurban kesip dua etmektedirler. Dev Ali türbesi genellikle Seydi Şerifle başlatılan ya da Hıdırellez günü Hızır ilyas türbesinde yapılan ziyaretler zincirinin son halkasını teşkil eder. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri

Uşaklı Cemalettin Aziz Efendi ( Kunat )

📍 Merkez, Uşak
Bektaş Baba Türbesi

Bektaş Baba Türbesi

eskişehir – mihallıçcık – ömerköy Babai ayaklanması sonrası yapıldığı ileri sürülen yapı, Anadolu Selçuklu Devleti ‘nin son dönemine tarihlenebilir. Yapının, daha önceleri bir alevi yerleşiminin bulunduğu söylenen köyde, “Hacı Bektaş” türbesi olarak anılması bir isim benzerliğine ya da halkın yakıştırmasına bağlanabilir. Yapı günümüzde kullanılmaktadır. Doğu batı doğrultusunda uzatılmış sekizgen planlı, dıştan kiremit kaplı kırma çatı, içten kirişlemesi alttan kaplamalı düz tavan örtülüdür. Kuzey cephesi sağırdır. Doğu ve batı cephe eksenlerinde dikdörtgen biçimli küçük birer pencere yer alır. Güney cephenin doğu köşesindeki tek kanatlı dikdörtgen biçiminde kapıyla türbeye girilir. Türbenin içinde, ortada, doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş sanduka yer alır. Türbenin tavanı saç kaplıdır. Sıvandığından yapının duvar örgüsünde kullanılan malzeme anlaşılamamaktadır. Süslemesi yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Mihallıçcık, Eskişehir
Mehmed Cemal Efendi

Mehmed Cemal Efendi

Ankara – elmadağ – yeşildere mevkii Halk arasında “Seyyid Cemali” adıyla anılan Mehmed Cemal Efendi, Çeri­başı Doğan Bey’in oğludur. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Yozgad Köyü (günümüzde Elmadağ ilçe merkezi) yakınlarında, ”Yeni Şeyh” adı verilen yerleşmede bir cami ve bir zaviye yaptırır. Mehmed Cemal Efendi’nin zaviye binası günümüze ulaşmamıştır. Türbesi ise “Dere Şeyh” adı verilen ve günümüzde ”Yeşildere” adıyla bilinen mahallenin Özbağlar mevkiinde bulunmaktadır. Yeşildere yerleşmesine yaklaşık yedi km uzaklıkta ve ulaşım yolu topraktır. Türbenin özgün mimarisi tamamen bozulmuş ve ahalinin gayretiyle yeniden yapılmış, türbe içinde üç mezar bulunmaktadır. Bahçesinde antik çağlara ait mer­mer sütun ve başlıkları görülür. Çevresinde ardıç korulukları vardır. 01 Eylül 1848 tarihli belgede ”Ankara’da medfun oğlu Doğan Bey oğlu Mehmed’in, Yeni Şeyh adlı köyde yaptırmış olduğu cami ve zaviye hasılatının vali tarafından zabtedildiği” anlaşılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen Doğan Bey Türbesi’nin çevresi bir duvarla koruma altına alınarak düzenlenmesi, Mehmed Cemali Efen­di Türbesi’nin de dönemin mimarisine uygun bir şekilde yeniden yapılması, ula­şım yolunun her mevsimde kullanılabilir duruma getirilmesi güzel bir hizmet ve “yad-ı cemil” olur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Baba Yakub Türbesi

Baba Yakub Türbesi

Ankara – polatlı – babayakup köyü Baba Yakub Hazretleri, tahminen onbeşinci yüzyılda yaşamış Anadolu Erenleri”nden dir. Hayatı hakkında bilgiye sahip olmadığımız Baba Yakub hak­kındaki bazı bilgilere Ankara Tahrir ve vakıf defterlerinden ulaşıyoruz. Eski adı “Çerik” olan Babayakup köyü, ilçenin kuzeydoğusunda, Haymana ilçe sını­rına yakın ve ilçe merkezine 21 km uzaklıkta, Haymana ilçe merkezi yakınla­rından suyunu alan Baba Yakub Deresi vadisi yamaçlarındadır. Ankara Sancağı’na ait günümüze ulaşan 958/1521-22 tarihli Ankara Evkaf Defteri’nde “Seydi Ali Zaviyesi” Vakıf kaydına göre Seydi Ali Hazretleri, Çerik nam-ı diğer Baba Yakub Köyü’nde bir zaviye açar ve zaviyenin giderlerini karşılamak için bir vakıf ku­rar. Defter-i Köhne kaydına göre (Sultan I. Murad Hudavendigar zamanı olabi­lir) vefatından sonra padişah beratı ile oğulları Ahmed ve Mahmud bu vakfa mutasarrıf olurlar. Vakfın gelirleri ise Çerik diğer adıyla Baba Yakub Köyü’nün yıllık geliridir. Baba Yakub, Şeyh Seydi Ali’den önce yaşamıştır. Baba Yakub tahminen Anadolu Selçukluları veya Osmanlı’nın ilk yıllarında yaşamış olma­lıdır. Seydi Ali’nin oğlu Mahmud’un vefatından sonra oğlu Hacı Ali, padişah beratı ile vakfa mutasarrıf olur. Baba Yakub Zaviyesi’nden günümüze sadece türbe ulaşabilmiştir. Köy camii yakınında bulunan Baba Yakub ve ailesine ait mezarlar sonradan ya­pılan bir yapı içine alınmıştır. Türbe içinde üç adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş tarafında an­tik çağlara ait mermer devşirme taşlar kullanılmış olup kitabeleri yoktur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara
Ahi Yakub

Ahi Yakub

Ankara – altındağ – ahi yakup camii Ankara’da yaşamış fütüvvet ehli ahi reislerinden ve mutasavvıflardandır. Yıldırım Han zamanı “tımar” sahiplerin­dendir. Günümüzde Hacı Bayram Camii’nin kuzeyindeki Çamlıca Sokakta bulunan Ahi Yakub Mescidi’ni ilk yaptıranlardan birisi­dir. Ayrıca Ahi Yakub Medresesini yaptırmış ve şehrin imarında, eğitiminde, dini yaşamında önemli bir yer alan Ahi Yakup zaviyesininde ilk şeyhidir. Ahi Yakup Mescidi’nin tamir kitabesinde: “Ahi Sinan oğlu Ahi Çelebi oğlu Ahi Yakub yediyüzdoksandört yılında bu camiyi tamir etti. Bundan evvel Ahi Şüca ve Ahi Melik ve Ahi Ali ve Ahi Şera­feddin ve Ahi Yakub bina etmişlerdi. Sonra imam için elli dirhem, müezzin için yirmi dirhem ve kandil yağı için mahsülden otuz dirhem tayin edildi. “ Bu kitabeye göre mescid 1392 yılında Ahi Yakub tarafından tamir edilmiştir. Mescidi ilk yaptıranlar Ahi Şüca, Ahi Melik, Ahi Ali ve Ahi Şerafeddin’dir. “ Ahi Yakub Zaviyesi” vakfının tasarrufu Ahi Muslihiddin’e verilmiş ve zaviye şeyhine günde iki akçe, mütevelliye günde bir akçe, “ferraş”a günde bir akçe ödenmesi şart edilmiştir. Zaviye binası günümüzde mevcut değildir. “ Ahi Yakub Medresesi” vakfının tevliyeti Ahi Şerafeddin evladından Seyyid b. Ali Paşa’ya beratı hakani ile verilmiş ve Mevlana Hızır’ın tasarrufundadır. Medresenin gelirleri ise oldukça fazladır. Çifteviran mezraası, Bademlü Köyü hissesi, Ahi İsmail Köyü yarı hissesi, Mamak-Bayındır Köyü yarı hissesi, Sincan­ Alpağut (İlyakut} Köyü yarı hissenin gelirlerinin bu medreseye ait olduğunu öğreniyoruz. Medresenin yerini bilmiyoruz. Ahı Yakub Mescidi’nin onarım tarihine göre Ahi Yakub, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin müderrislik döneminde yaşadığını ve tanışıklıklarının olacağı kanaatindeyiz. Ahi Yakub ‘un mezarı ise mescidin kuzey tarafındaki hazire (mezarlık} içinde olup, mezar kitabesi yoktur. Bu hazirede ki mezarlara sonradan konulmuş Türkçe yazılar, mescidi ilk yapan ahilerin isimleridir. Hazireler genellikle aile mezarlığı durumundadır. Halbuki Ahi Şerafeddin ‘in mezarı Ahi Şerafeddin türbesindedir. Durum böyle olunca günü­müzde kabirlerin üzerinde bulunan Türkçe yazılara itibar edilmez Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Mustafa Asım Köksal

Mustafa Asım Köksal

ankara – bağlum kabristanında İslam tarihi ve Siyer eserleriyle tanınan tarihçi Mustafa Asım Köksal, Kayseri Develi’de doğdu. Babası Hafız Mehmed Edip Efendi, annesi Döne Hanım’dır. Büyük dedelerine nisbetle “Pir Veli oğulları”diye bilinen bir aileye mensuptur. İlköğrenimini Develi Merkez Numune Mektebi’nde, 1927’de tamamladı. Kayseri Lisesi ve Erzurum Askeri Lisesi’nin giriş imtihanlarında başarılı olduysa da çeşitli imkansızlıklar sebebiyle bu okullara devam edemedi. Bunu üzerine Develi Müftüsü izzet Efendi’nin derslerini takip etti. 1928-1930 yılları arasında Develi Ticaret ve Sanayi Odası’nda başkatip olarak çalıştı. Dini ilmiler sahasında yüksek tahsil yapmak için Mısır’a gitmek istediyse de buna muvaffak olamadı. 1933 yılında Ankara’ya gitti. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı katiplik imtihanını kazandı. Emekli olduğu 1964 yılına kadar otuz bir yıl fasılasız olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev yaptı. Başkanlıkta Evrak Kitabeti Memurluğu ile başlayan görevi, Tahsis Memurluğu, Sicil Şefliği, Yazı İşleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zat İşleri Müdür Vekilliği görevlerinde uzun yıllar hizmet verdikten sonra, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu üye baş müşavirliği görevlerinde bulundu. Son dönem Kadiri şeyhlerinden İskilipli İbrahim Edhem Gerçekoğlu ‘ndan uzun yıllar okuyup kendisinden icazet aldı. Tasavvuf terbiyesini de bu hocasından almıştı. Ayrıca Kerkük ulemasından Muhammed Efendi’nin de talebesi olmuş ve ondan da feyz almıştır. Milli şairimiz merhum Mehmed Akif Efendi’nin yazmış olduğu Safahat adlı eserinden etkilenerek 1927’den itibaren dini manzumeler yazmaya başlayan M. Asım Köksal, daha sonra ilmi çalışmalara yönelmiştir. Çalışmalarının büyük bölümünü Hz. Peygamber dönemine ayırmıştır. Yapmış olduğu uzun ilmi çalışmalar sonucu olarak yazmış olduğu 18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan’da açılan milletlerarası”Siretü’n-Nebi”yarışmasında dünya birinciliği ödülünü kazanmıştır. Bu durum eserinin tanınması ve yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Ayrıca 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Eserleri 1. İslam Tarihi-Hz. Muhammed (s.a.v.) ve lslamiyet: Müellifin en önemli ve en hacimli eseridir. Hz. Peygamber dönemini ana kaynaklara dayanarak bütün ayrıntılarıyla ele alan ve Asr-ı Saadet’te lslam’ın yayılış ve hukuk tarihini akıcı bir üslupla anlatan bu eser, yalnız Peygamber’imizin hayatı değil, lslam Dini’nin de tarihidir. Bu eser, Türkçe’deki en geniş ve kapsamlı siyer kitabıdır. (İstanbul, 1980, 1981, 1987, 1999). 2. Peygamberler Tarihi: Hz. Adem’den Hz. Peygamberimiz’e kadar otuz beş peygamberin hayat ve mücadelesini anlatan değerli bir eserdir. (Ankara,1990). 3. Reddiye: İtalyan şarkiyatçısı müsteşrik Leone Caetani’nin yazdığı İslam Tarihi’ndeki isnad ve iftiralara reddiyedir. 1955-1960 yılları arasında kaleme alınan eser, Caetani’nin özellikle İslam’da hadis ve isnad müessesesi, EbQ Hüreyre ve İbn Abbas gibi büyük bazı sahabilerin şahsiyeti, Kur’an’ın menşei, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şahsı ve İslamiyet’in teşekkülündeki rolü gibi konularda yaptığı iddia ve iftiralarına cevap vermektedir. (Ankara, 1961,1986, İstanbul, 1987). 4. Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası: (Ankara, 1979). 5. Peygamberimiz (s.a.v. ): Manzum bir eserdir. Veciz bir şekilde Resulüllah’ı anlatır . Okumasına doyum olmaz! (Ankara, 1944,1978; İstanbul, 1999, 201O, 2011). 6. Armağan: (Ankara, 1939). 7. Peygamberler: Manzum bir eser, (Ankara, 1941; İstanbul, 1999). 8. Ezanlar: (Ankara, 1946). 9. Gençlere Din Kılavuzu: (Ankara, 1946, 1950, 1952, lstanbul, 1999). 10. Din Bilgisi: İki cilt halinde hazırlanmıştır. (Ankara, 1949). 11. İslam ilmihali: (Ankara, 1954, 1957, 1977; lstanbul, 1993). 12. Bir Amerika’nın 23 Sorusuna Cevaplar: (Ankara, 1956). 13. Tevbe: (Ankara, 1958, 1966). 14. Hıristiyanlık Propagandası Münasebetiyle Açıklama: (Ankara, 1963, 1982). 15. Dini ve Ahlaki Sohbetler : Üç cilt, (lstanbul, 1981; Ankara, 1994). 16. Şeyh Ahmed Kuddusi (k.s)- Hayatı, Mesleği, Üstün Kişiliği ve Eserleri: (Bor-Niğde, 1983). 17. İslam’da iki Ana Kaynak-Kitap ve Sünnet: (Ankara, 1994; İstanbul, 1999). 18. Pakistan Konferansları: (İstanbul, 1999). 19. Türkçe Ezan Meselesi: 20. Şeyh Bedreddin: (Basılmamıştır.) 21. Muhammed Aleyhisselam’ın Peygamberliği: İsmail Ezherli ile beraber Muhammed Kamil Hatte’nin er-Risaletü’I-Muhammediyye adlı eserinin Türkçe’ye çevirisidir. (Ankara, 1967). 22. Kadir Gecesi: (Ankara, 1957, Diyanet Yayını). Bütün bunların dışında M. Asım Köksal Hocamızın çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri ve henüz yayımlamamış bazı çalışmaları da bulunmaktadır. Vefatı Çok değerli eserler veren Mustafa Asım Köksal, 28 Kasım 1998’de Ankara’da vefat etti. Cenazesi, meşhur alim ve velilerin medfun olduğu, Ankara yakınındaki Bağlum Kabristanı’na defnedildi. Yeri Cennet makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara
Hızır Bey Türbesi

Hızır Bey Türbesi

İstanbul – Fatih ‘de maliye nin karşısındaki imç bloklarında İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey 810/1407 tarihinde dünyaya geldiği belirtilen Hızır Bey’in, Eskişehir’in Sivrihisar kazasında doğduğu ve babasının Sivrihisar kadısı Celaleddin Efendi olduğu bilinmektedir. İlk eğitimini, babasının ardından, Molla Fenari’nin talebesi, zamanının alimlerinden Molla Yegan’dan tahsil etmiş ve hocasının kızıyla evlenmiştir. Molla Yegan’dan icazet aldıktan sonra Sivrihisar’daki bir medresede müderrisliğe başlamıştır. II. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında Edime’deki sarayda yapılan ilmi toplantıların birinde, Mısır veya Suriye’den gelen bir alim karşısındaki üstünlüğü üzerine padişahın dikkatini çekmiş; sırtındaki kürkünü çıkarıp kendisine giydiren padişah, Hızır Bey’i Bursa’daki Çelebi Mehmed (Sultaniye) Medresesi’ne 50 akçe ile müderris tayin etmiştir. Bu tayinin ardından 848/1444-45 tarihinde İnegöl kadılığına getirilen, daha sonra ise Edirne’de Üç Şerefeli Cami Medresesi’nde ders veren Hızır Bey (855/1451-52) aynı zamanda Yanbolu kadılığı da yapmıştır. İstanbul’un fethinin hemen akabinde ise şehre kadı olarak tayin edilmiştir. İstanbul’un Kadıköy ilcesine bu ismin, Fatih’in burayı Hızır Bey’e arpalık olarak tahsis etmesi üzerine verildiği, önceleri Kadıköyü olarak telaffuz edilen semtin adının zamanla değiştiği bilinmektedir. Arap ülkelerine gitmeden Arapçayı öğrenen Hızır Bey, Fahreddin-i Razi’nin kelam ekolünü devam ettiren Osmanlı alimlerindendir. İlmi hususiyetleri sebebiyle kendisine “ikinci İbn Sina”, “ilim dağarcığı” ve “ilmin alemi” denilmektedir. XV. yüzyılın ikinci yarısının ilim hayatına etkileri olan Hocazade Muslihuddin, Hayali Ahmed Efendi, Muslihuddin Kastalani, Alaeddin Arabi, Hatipzade, Muamazade ve Tacizade yetiştirdiği talebelerdendir. Oğulları Tazarrutname sahibi Sinan Paşa, Müftü Ahmed Paşa ve Yakup Paşa dönemlerinin önemli ilim adamlanndandır. Kızları ise yardımseverlikleriyle bilinen Hacı Kadın ve Fahrünnisa Hatun’dur. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan Hızır Bey’den önce tarih düşürme daha çok bir lafız, terkip veya sadece ebced harflerinin zikriyle yapılırken onun bunu şiirin son mısrasında uygulayarak yeni bir çığır açtığı ifade edilmektedir. 863/1458-59 tarihinde vefat eden Hızır Beynin kabri İ.M.Ç. blokları arasında yer alan Hızır Bey haziresinde yer almaktadır. Vefatının ardından bugün yıkılmış olan Voynuk Şücaeddin Mescidi’nin minaresinin dibine gömülmüştür. Ancak daha sonra yürütülen imar çalışmaları kapsamında mezarı bugünkü yerine nakledilmiştir. Arapça ve Farsça kitabeli mezar taşında “Alemü’l-ilm Hızır Bey Çelebi” adı ile “Ümmetin hayırlısı, çağının erdemlisi, ilmin alemi Hızır Çelebi ölünce üzerine daima rahmet olsun diye tarih düşürdüm” anlamına gelen ve H. 863 yılını gösteren mısralar yer almaktadır. Hazire iki kısımdan oluşmaktadır: Üçgen plan tipinde ihata duvarları ile çevrili, kargir ve biri lahit, diğeri üstü açık mezar tipinde iki kabirden oluşan ilk bölümde Katip Çelebi ve Şair Necati’nin yenilenmiş mezarları yer almaktadır. Lokma parmaklıklı pencerenin arkasında yer alan ve merdivenlerle ulaşılan ikinci bölüm ise yamuk dikdörtgen planlıdır. Hazirede bulunan mezar taşları 863 (1458/59)-1278 (1863) tarihleri arasındadır. 20 adet mezar taşının bulunduğu hazirede, 9 kadın ve 11 erkek medfundur. Kaynak ; Vefanın Cennet bahçeleri , Ayşe Seyyide Adıgüzel , İBB Yayınları

📍 İstanbul

Karaca Ahmet Türbesi – Akhisar

Manisa – Akhisar – Akhisar – Karaköy’de Akhisar-Sındırgı karayolunun 14. kilometresindeki Karaköy’ün güneyinde çamlarla kaplı bir tepede yer alan Karaca Ahmet’in türbesi yer alır . Karaca Ahmet’in mezarı, köyün mezarlığının bir hayli uzağındadır. Gerçi türbenin güneybatı tarafındaki fundalıklar arasında eski bir mezarlık bulunmaktadır, ama bu mezar bu gün tamamen fundalıkların altında kalmıştır. Türbenin yakın zamanda yapıldığı, kullanılan malzemeden anlaşılmaktadır. Türbenin içerisindeki tek mezar Karaca Ahmet’e aittir. Türbede ve Karaca Ahmet’in mezarında herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Mezarın uzunluğu normal bir mezarın uzunluğundan fazladır. Altı adım (yaklaşık 4.5 metre) uzunluğundaki mezarın üzerindeki betonun da yakın tarihlerde döküldüğü görülmektedir. Beton mezarın üzeri yeşil örtülerle kaplanmıştır. Mezarın baş kısmında insan başı şeklinde bir taş bulunmaktadır. Bu taşa da yeşil örtü örtülmüş, taşın üzerine geçirilen beyaz bir tesbihle bu örtü tutturulmuştur. Mezarın baş tarafına gelen yerde yaklaşık otuz santim derinliğinde iki delik bulunmaktadır. Bu deliklerin hemen yanında ise üç su testisi durmaktadır. Bu delikler dışında türbenin tabanı tamamen halıyla kaplanmıştır. Türbenin güneydoğu kısmında sonradan yapıldığı belli olan bir cami ve türbenin giriş kapısının hemen karşısında da bir şadırvan bulunmaktadır. Türbenin kuzey tarafında ise üzeri kiremitle kaplı odalar vardır. Eskiden türbenin bir külliye halinde olduğu anlaşılıyor. Ancak, zamanla bu külliye tahrip olmuş, harabe haline gelmiştir. Türbenin l950’li yıllardaki halini tasvir eden Müderrisoğlu, kerpiçten inşa edilen türbenin etrafında hiçbir bina olmadığını, yalnız türbenin doğusunda ve hemen yakınında bir çeşme ile bina enkazı olduğunu yazmaktadır. Geçen zaman içerisinde Karaköy halkı türbeye sahip çıkmışlar ve güçlerinin yettiğince türbeyi onarmışlardır. Vaktiyle buradaki bina kalıntıları aslına uygun olmasa da yeniden inşa edilerek kullanılır hale getirilmiştir. Yapılan onarımlar sırasında türbenin giriş kapısının yeri de değiştirilmiştir. Bu gün türbenin kapısı doğuya bakmaktadır. Ancak, türbenin kuzeye bakan duvarındaki basamaklardan ve taşlardan, eskiden türbenin girişinin kuzeyden olduğu anlaşılmaktadır. Karaca Ahmet türbesinin Karaköy ve çevre çiftçiler için önemi pek fazladır. Köylüler, Karaca Ahmet’in kendilerini tehlikelerden, afetlerden koruduğuna inanmaktadır. Ekim ayında mahsul kaldırıldıktan sonra köylüler ovadan köylerine inmektedirler. Köylerine gelen çiftçilerin ilk yaptıkları iş Dede olarak adlandırdıkları Karaca Ahmet’in türbesini ziyaret etmek, türbede kurbanlar keserek etlerini dağıtmak ve çeşitli hayırlar yapmaktır. Karaköylüler, türbe ziyaretlerini genellikle cuma günleri yapmaktadır. Adağı olan, dileği olan köylüler cuma günleri namazdan sonra Karaca Ahmet’in türbesini ziyaret ederek, adakta bulunmaktadır. Dışarıdan gelenler ise ziyaretlerini daha çok pazar günleri yapmaktadır. Türbedeki adak adama, dilek dileme çeşitli ibadet şekillerine bağlanmıştır. Adakta bulunacak kişiler türbede iki rekât namaz kılıp, “Karaca Ahmet’in yüzü suyu hürmetine!”,diyerek adakta bulunmaktadır. Dileğinin yerine gelmesinden sonra kişi tekrar türbeye gelip iki rekat şükür namazı kılıp yanında getirdiği kurbanı burada kestirmektedir. Adak kurbanı kestiren kişi kurbanın ancak sağ böbreğini yiyebilir. Girişeceği bir işin hayırlı olup olmadığını öğrenmek isteyen kişiler ise türbede yine iki rekât namaz kıldıktan sonra türbenin içindeki tespihlerden birini imamesinden tutarak aşağıya sarkıtmakta, serbest kalan tesbihin sağa dönmesi halinde bu işin hayırlı olacağını; sola dönmesi halinde ise bu işin hayırlı olmayacağına hükmedilmektedir. Bu inanışlardan başka, türbede mum yakmak, çevredeki ağaçlara bez bağlamak gibi davranışlar da görülmektedir. Mezarın baş tarafındaki mum kalıntıları ve türbenin batısındaki ağaçlara bağlanmış bezler, bu inanışların yaygın olarak yaşadığını gösterir. Çocuğu olmayan kadınlar, türbe ziyaretinde çocuk sahibi olmak için dilekte bulunduktan sonra ellerini mezarın başucundaki deliklerden birine sokmakta ve delikten eline geçirdiği taşı, toprağı, kumu, tahta parçasını yutmaktadır. Bazen delikten böcek yakalayan kadınların bu böceği yuttukları bile anlatılır. Yutulan bu nesnenin doğacak çocuğun alnında şekilleneceğine inanılır. İnanışa göre, türbenin içinden, çevresinden, türbenin yakınındaki ormandan bir şey alıp götürmek kişiye zarar vermektedir. Ağaçlardan bir dal bile koparıp götürmek insanın başına dert açabilmektedir. Adağı yerine gelen kişi türbede adak kurbanını kestiğinde kurbanın etini de evine götürememektedir. Bunun için bir uyarı yazısı türbenin girişine asılmıştır. Kesilen kurbanın derisi ise türbede görevli kasaba kalmaktadır. Köyün adı, bu velînin adından gelmektedir. Akhisar ve çevresinde Karaköy Dedesi olarak bilinen Karaca Ahmet’in türbesi, sadece bu çevrenin değil bütün Batı Anadolu’nun önemli ziyaret yerlerinden biridir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Akhisar, Manisa

Kenzi Hasan Efendi

Kenzi Hasan Efendi, Sümbüliyye tarikatı ariflerinden bir zat olup, Ayaşlıdır64. Önce memleketinde, daha sonra İstanbul’da tahsilini tamamlayan Hasan Efendi, Sünbül Efendi Asitanesi’nin altıncı şeyhi Yemenli Necmeddin Hasan Efendi’nin oğlu Seyyid Mehmed Alaeddin Efendi’ye (ö.1680) intisab eder ve usulüne göre sülükünü bitirir, irşad görevi ile Manisa’ya gönderilir. Ulu Cami, Hafsa Sultan ve Ali Bey Camilerinde verdiği vaazları ve sohbetleriyle tanınır . Şehrin dışında yaptırdığı tekkesi bir müddet sonra eşkıya tarafından yıkıldığı için 1698 yılında Ayni Ali Sultan türbesinin yakınında tekkesini yeniden inşa ettirir. Bir süre sonra da Ayni Ali Zaviyesinde zaviyedar olarak hizmet gören Hasan Kenzi vefatında kendi tekkesinin haziresine defnedilir. Yerine oğlu Alaeddin Efendi geçer. Şair ve bestekar olarak da ün yapan Hasan Efendi’nin Kenzi mahlasıyla ve hece vezninde yazdığı şiirlerine yazma şiir mecmualarında rastlanır. Kendi ilahilerinin birçoğunu ayrıca Yunus Emre’nin ve diğer bazı mutasavvıf şairlerin şiirlerini bestelemiş, bunlardan “Aldın mı safa ile musaffa haberin sen” mısraı ile başlayan bir ilahisi notasıyla birlikte yayımlanmıştır. Güftesi Hasan Kenzi’ye ait olan ilahiler uzun yıllar Halveti dergahlarında okunmuş, kaynaklarda bir divanının bulunduğu kaydediliyorsa da eser bugüne kadar ele geçmemiştir. Sadeddin Nüzhet Ergun çeşitli mecmualardan topladığı bestelenmiş yedi şiirini yayınlar. Aynı müellif, İ.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Kütüphanesi Hüseyin Sadettin Arel yazmaları arasında Kenzi’nin musiki nazariyatıyla ilgili küçük bir risalesinin bulunduğunu kaydeder. Mustafa Tatçı’nın ‘Mutasavvıf-Şair Bestekâr-Manisalı Kenzi Hasan Efendi’ isimli bir çalışması vardır. Vakfiyesinden cami, tekke, halvethane, kütüphane, kiler, fırın, kuyu, iki ev, meyve bahçesi, yağhane, berber dükkanı, bakkal dükkanı, hallaç dükkanı, otuz adet bekar odası ve kendisinin de gömülü olduğu hazireden oluşan külliyeden haberdar oluruz. Hasan Efendinin yaptırdığı cami ve tekkenin XIX. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdürdüğü Manisa Şeriyye sicillerinden anlaşılmaktaysa da türbesinin de dahil olduğu bu külliyeden günümüze hiç bir iz kalmamıştır. Sadece o civardaki bir caddeye Kenzi adı verilmiştir. Kenzi Hasan Efendi İstanbul’da yaşadığı dönemde devrin en büyük bestekerları olan Hafız Post, Itri, Nay-ı Osman Dede, Derviş Ali Şirugani ve Selim Giray Han’ın musiki meclislerinde bulunmuş olmalı ki, bu büyük bestekerlardan Itri ve Derviş Ali Şirugani Kenzi Hasan Efendi’nin şiirlerini bestelemiştir. Kenzi Hasan Efendi’nin kendi bestelerinde de o bestekarların etkisi görülür. Bu şiir kendisi tarafından acem makamında bestelenmiştir. Demedim mi demedim mi Sana canım demedim mi Huma kuşu bu kafesten Bir gün uçar demedim mi Bak şu kaşa bak şu göze Türab olmuş ela göze Yazısız mezarlar bize Hüda kazar demedim mi Arifane ilahilerini toplayan bir divançesi vardır. Bunlardan küçük bir örnek aşağıdadır: ‘’Aldın mı safa ile musaffa haberin sen? Ol nur-i Hûda vech-i mücellâ haberin sen. Her müddeîye sorma ki, aşktan haberi yok Vâmık’a sual eyle o Azrâ haberin sen.’’ Manisalı Şeyh Kenzî Hasan Efendi ibn-i Ahmed’e ait 1710 tarihli vakfiye’nin dibacesinde vakıf kurmasındaki gayeyi belirtme sadedinde, dünya hayatı ile nimetlerinin geçici olduğu, ahirette kazanılacak derece ve makamların dünya tarlasına ekilecek hayır tohumlarıyla elde edileceği vurgulanarak şöyle denilmektedir : “… Bâki ve sabit olmayan bu dünya evinin nimetleri geçici bir gölge, onda oturmakta olan kimse ise gitmek üzere olan müsafir gibi olduğundan; aklı olan her insan gaflete dalmayıp, geleceğini gözönünde bulundurarak âhirette vadedilen iyi mertebelere ulaşabilmesi için hayır ve iyilik tohumunu dünya tarlasına ekmesi gerekir. Bu itibarla vâkıf, dünya ve âhiret mutluluğuna vesile olacak bir tutum ve davranışla, vakıfların bolca mükâfatını göz önünde bulundurarak iyilik ve hayırla uzun süre anılmak suretiyle ölümsüzleşmeyi düşünerek, her türlü yasal icraatının geçerli ve tüm bağışlarının câiz olduğu bir durumda mahkemeye varıp mütevelli tayin ettiği Şeyh Ömer efendi ibn-i Hasan huzurunda, Manisa’nın (vakfiyede sözü geçen) yerlerindeki gayr-i menkûllerini vakfettiğini ikrar ve itiraf etti…” Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa Özel, Manisa

Şeyh Salih ve Şeyh Süleyman Efendi

Ağrı – PATNOS – GENÇALİ KÖYÜ İlçeye 22 km. mesafede bulunan Gençali köyünde Bitlis’te medfun bulunan Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden molla ve müderris Şeyh Salih ve Şeyh Süleyman Efendilerin kabirleri bulunur Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı
Şeyh Abdülbari Küfrevi (k.s.)

Şeyh Abdülbari Küfrevi (k.s.)

Ağrı – merkez – ziyaret köyü Hayatı efsanelere, menkıbelere, konu olan şahıslardan biri olan Şeyh Abdulbari Küfrevi’dir. Şeyh Abdulbari Küfrevi Şeyh Muhammet Küfrevi’nin (1775-1898) oğlu olup eğitimini babasından almış, Ağrı’da Nakşibendi tarikatının öğretilerini yaymış ve Feran (Ziyaret) köyünde vefat etmiştir . Sözlü kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Küfrevi ailesinin asıl yerleşim yeri Siirt‟e bağlı olan Küfre’dir. Şeyh Muhammed Küfrevi’nin ikinci evliliğinden dört çocuğu olur. Bu çocuklardan dördüncüsü, bugün Ağr’nın Feran (Ziyaret) Köyü‟nde türbesi bulunan Şeyh Abdulbari Küfrevi‟dir. Şeyh Abdulbari, Aliye Hanım ile evlidir ve çocuğu olmamıştır . Küfrevi, 1920’de müritlerini ziyaret etmek için Ağrı‟ya gelir. Şeyh Abdulbari müritlerini ziyaret ederken Ağrı iline bağlı bulunan Ziyaret Köyü‟nden geçer. Küfrevi, tamamen düzlük olan Ziyaret Köyü’nün biraz çıkışında bulunan tepeyi görür ve yanında bulunan müritlerine bu tepenin ne olduğunu sorar. Müritleri bu tepenin mezarlık olduğunu ifade ederler. Bunun üzerine Şeyh Abdulbari yanındaki müritlerine bu tepeyi çok beğendiğini söyler. Bazı kaynak kişilere göre de yanındaki müritlere, “Ben bu tepeyi çok beğendim ve bu gece dünyamı değiştireceğim. Öldüğümde beni bu tepeye defnedin.” diye vasiyette bulunduğu söylenmektedir. Şeyh Abdulbari o gün Ziyaret Köyü’nün hemen ilerisinde bulunan Keşiş Köyü‟nde (yeni ismi Akbulgur) rahatsızlanır ve gece saat üçte vefat eder. Şeyh Abdulbari’nin vasiyetini duyan Ziyaret Köyü‟nün ileri gelenleri, Akbulgur Köyü‟ne gelip Şeyh Küfrevi’nin cenazesini alır ve kendi köylerinde defnederler. Şeyh Abadulbari‟nin mezarı daha sonra türbeye çevrilmiştir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
Halife Yusuf Efendi

Halife Yusuf Efendi

Ağrı – doğubeyazıd – seslitaş köyü İlçeye 25 km. mesafede bulunan ve etrafı moloz taş bir surla çevrilen Seslitaş köyü mezarlığının kuzey kısmı eski, güney kısmı daha çok sonraki dönemlerde kullanılmıştır . İçerisinde küçük bir camisi ve bölgenin manevi şahsiyetlerinden birisi olan ve sonradan mezarının üzerine Ahlat taşından kare planlı piramidal külahlı bir türbenin yapıldığı Halife Yusuf’un (1885-1965) mezarı da bulunmaktadır. Mezarlığın içerisinde sanat ve kültür değerleri bakımından şahideli, açık sandukalı birkaç mezar dikkat çekmektedir. Halife Yusuf’un Üçmurat köyünde doğduğu söylenmektedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Halife Yusuf, İshakpaşa Sarayı Topçusu Şerif Ağanın oğludur. Halife Yusuf, Şeyh Mehmet Celali’den ders, Cizre ilçesinde Nakşibendi tarikatının meşhur şeyhlerinden Şeyh Muhammed Nuri Edderşevi’den (1868-1924) Nakşibendi tarikatının halifelik icazetini alır . I. Dünya Harbi sırasında Siirt iline göç eder. Burada Molla Hamid Efendinin yanında bir müddet Feraiz ilimleri okur. Sonra Cizre ilçesi Nakşibendi Tarikatının meşhur şeyhlerinden olan Şeyh Muhammed Nuri Edderşevi’den 1925’de halifelik icazetini alır. 1935 yılında Şeyh İbrahim Hakkı El-Basreti’den Nakşibendi tarikatının ikinci icazetini alır. Bilahare Bağdat’a giderek Abdulkadir Geylani Hazretlerinin türbesini ziyaret etmiş ve Kadiri tarikatının o dönemdeki şeyhi olan Seyyid Şeyh Ahmet Şerefettin el-Kadiri’den de Kadiri tarikatının icazetini alır. Şafii Mezhebinin Fıkıhında Tuhfetül-Amilin (Fıkıh ilmi Şafii mezhebi), İrşadü’l-ibad, Feraiz (İslam miras hukuku), Hadisle ilgili olarak Tühvetül zakirin, Hutbe, Takriz (dini ve tasavvufu şiirler) ve Tecvid ve Tuhfetul sibyan (çocuklara armağan) gibi eserler vermiştir. Halife Yusuf Topçunun İrşadu’l Mü’minin eserini Hira yayınevi 1998 yılında 3. kez iki cilt halinde yayınlar. Arap alfabesiyle yazılı Kürtçenin yanında eserin Türkçesi de Latin alfabesiyle verilir. Halife Yusuf Efendi 40 yıl boyunca gündüzlerini Siyamuddehir denilen nafile orucu tutmakla geçirmiş ve gecelerini kıyamla ihya etmiştir. Halife Yusuf Efendinin iki oğlu Şeyh Mustafa ve Şeyh M. Nuri (Ağrı-Doğubeyazıt) de Şeyh Seyda Hazretlerinin (Muhammed Said el Cezeri) halifesidirler Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Abdülkadir Geylani Es Sani Türbesi

Abdülkadir Geylani Es Sani Türbesi

Afyon – BOLVADİN ‘De ŞIHLAR CAMİİ YANINDA Şıhlar Cami’nin üç satırlık sülüs kitabesinde geçen ‚Kad bena haze’l cami-i şerif eş Şeyh Abdülkadir el Geylani‛ ibaresinden yapının banisinin, bitişikteki türbede medfun bulunan Kadiri şeyhi Abdülkadir Geylani es Sani olduğunu öğreniyoruz. Bugün türbe olarak kullanılan tekkenin hangi tarihte inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte 1642’de inşa edilmiş olan cami ile yakın tarihlerde olmalıdır. Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani’nin on ikinci nesilden torunu olan şeyhin medfun bulunduğu türbede on yedi sanduka yer almaktadır. 1989 senesindeki onarımla birlikte mermerle kaplanmış olan sandukalardan mihrabın sağ tarafında yer alan büyük lahdin Abdülkadir Geylani’ye diğerlerinin de eşi Ayşe Dudu, Şeyh Seyyid I. Abdüllatif, Şeyh Salih, Şeyh II. Abdüllatif ile aile fertleri, Şeyh Hüseyin ve kızları ve torunlarına ait olduğu bilinmektedir. IV. Murat, gönderdiği 1640 tarihli fermanla, yöneticilerin Kadiri şeyhine hürmet etmelerini, onu vergiden muaf tutmalarını emreder. IV. Mehmet’in gönderdiği 1649 tarihli fermanda ise vergi muafiyeti tekrarlanır. Abdülkadir Geylani, 1651 senesinde vefat eder. Geylâni hakkında, misafirine yemek olarak ikram etmiş olduğu horozun tekrar canlanması ve savaş yıllarında arkadaşlarıyla beraber savaşlara katılmış olması’ halk arasında anlatılan menkıbelerdendir. Yerine sırasıyla oğlu Seyyid Abdüllatif Efendi, Seyyid Hüseyin (ö.1760), Şeyh Seyyid Salih (ö.1803), Şeyh Seyyid Abdüllatif II, Şeyh Seyyid Mehmet İzzet (1834-1899), Şeyh Seyyid Mehmet Efendi şeyhlik yaparlar. Tekkenin son postnişini Şeyh Mehmet Efendi ise 1930’da ölür. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî Tekkesi, evladiyelik bir tekkedir. Tekke şeyhi, kurucu şeyh Geylanî’nin evlatları arasından seçilir. Erkek evlatları tekkenişinlik yaparlar. Zaviyede kurulan imaretle, gelenlerin, gidenlerin, geceleyenlerin ihtiyaçları karşılanır.Ayrıca günde 20 fakire yemek verilir. Bu Kadirî geleneğinin dışa yansıyan birinci yönüdür. Ġkincisi ‚Su Vakfı‛ kurmaları, çeşmeler yaptırarak toplumun su ihtiyacını karşılamaya çalışmalarıdır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Çoban Baba Türbesi – Adıyaman

Çoban Baba Türbesi – Adıyaman

Adıyaman – Merkez – Musalla mah Marangozlar. çarşısında. Çoban Baba türbesi, şehir merkezi Musalla Mahallesi, Marangozlar Çarşısında yer alan tek odalı betonarme bir yapıdır. Önünde iki dut ağacı ve küçük bir çeşmenin yer aldığı türbenin kapısı yeşil renkte olup, üzerinde “Çoban Baba” yazan bir tabela bulunmaktadır. Çoban Baba’nın sandukası, türbe girişinin hemen karşısında olup, üzeri yeşil örtü ve seccadelerle kaplıdır. Türbenin iç duvarında bir camekân bulunmakta, camekânda çobanlığın sembolü olan kaval ve asa yer almaktadır. Türbe, Ramazan Kırmızı tarafından yaptırılmıştır. Çoban Baba’ya, çobanlık yaptığından dolayı bu isim verilmiştir. Asıl ismi Palazoğlu Hacı Abuzer Baba’dır. Bu zat Adıyamanlı Küçük Muhammed Efendi’nin arkadaşıdır. Nakşibendî kolundan olan Urfalı Halidi Ziya’nın Halifesi Hafız Muhammed Selim Ruhavi’ye bağlıdır. Doğum tarihi bilinmemekle beraber 1910 yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir. Çoban Baba türbesi ile ilgili olarak da Hacı Abuzer Baba Türbesi’nde olduğu gibi belediyece yıkılmasına karar verilir. Ancak bütün uğraşlara rağmen greyderin burayı yıkamadığı, perşembe geceleri türbenin ışığının kendiliğinden yandığına birçok kişinin şahit olduğu anlatılır. Çoban Baba’nın türbesi, istek ve dileklerin gerçekleşmesi için yedi cuma güneş battıktan sonra ziyaret edilir. Türbeyi yedinci ziyarette, ziyaretçiler Çoban Baba’nın sevdiğine inandıkları pekmezli taplama getirip burada dağıtırlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,201

📍 Adıyaman

Seyda Mela Muhammed Selim Dadinani

Şeyh Muhammed Selim Dadinani bölgenin çok seçkin âlimlerinden olup Muş’un Varto ilçesinin Dadinan köyündendir. 1928 yılında bu köyde doğmuştur. Qerqerut’ta Molla Abdullah’tan, Kopo köyünde Şeyh Bahauddin’den, Adgon’da Şeyh Taha Efendi’den, Tendürek ve Melekan’da Seyda Molla Zahir’den, Erzurum Kolhisar’da Şeyh Ali Rıza Efendi’den ikmal-ı nusah edip ondan ilmî icazet almıştır. Hac farizası esnasında Medine-i Münevvere’de ise Şeyh Ebu Bekir Efendi ona tasavvuf icazeti vermiştir. Seyda Molla Selim, 1993 yılında Dadinan köyünde vefat ederek burada defnedilmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner

📍 Muş

Trabzonlu Hacı Abdurrahman Beşikçi Efendi (k.s.)

Hacı Abdurrahman Beşikçi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Abdurrahman Efendi, ailenin beşinci ferdi olarak 18 Zilkade 1307 (05/07/1890) Cumartesi günü Trabzon’un Arafilboyu mahallesinde, ilim meraklısı bir ailenin beşinci evladı olarak dünyaya gelmiştir. Abdurrahman Efendi’nin babası Ali Osman Efendi, annesi Fatıma Alime Hanımdır. Abdurrahman Efendi altı erkek, bir de kız olmak üzere yedi kardeştiler. Bunların dördü bebek yaşlarında vefat etmiştir. Büyük ağabeyi Hacı Mehmet Efendi 1915 yılında yakalandığı bir hastalıktan dolayı genç yaşta, diğer ağabeyi Hacı Salih Efendi ise kendisinden dokuz yıl sonra 1981 yılında vefat etmiştir. Abdurrahman Efendi, dört yaşında o devir mahallelerinde bulunan kadın hocalardan Kur’an-ı Kerim tahsiline, on yaşlarında ise Pazarkapı mahallesinde bulunan İslahane mektebinde, ilim tahsiline başlamıştır. Burada dört sene okuduktan sonra ayrılıp, babasının yanında beşikçilik mesleğinde çalışmaya başladı. Burada beş sene çalışan Abdurrahman Efendi daha sonra amcası Hafız Ahmed Efendi’nin bakkal dükkanında çalıştı. Kendisini saran ilim hevesi ile ticaretin bir arada yürümeyeceğine karar vererek bir müddet sonra amcasının yanından da ayrılmıştır. Daha sonra tanıdıkları bir mektep muallimi olan Dağıstanlı Ali Hoca’yı bularak ondan özel Arapça dersleri almaya başladı. Bu arada Müftü Camii medresesine de kaydolarak, ilim tahsiline devam etti. Aynı zamanda Müftü Camiinde müezzinlik görevine de başlamıştı. Burada büyük bir alim ve müderris olan Hafız Salih Efendiden ilim tahsiline devam etti. Bu arada Zeytinlik medresesi muallimlerinden de Kur’an-ı Kerim kıraati ve talimi dersleri de almaya başladı. Bu arada bir müddet sonra, hocası Hafız Salih Efendi hastalanarak vefat etti. Hacı Abdurrahman Efendi, amcasının yanında çalışırken kendi kendine “Emsile” isimli Arapçanın ilk temel dilbilgisi kitabını ezberlemişti. Daha sonra Müftü Camii medresesine kaydolunca Hafız Salih Efendi’den “Sarf-Nahiv” dersleri okumaya başlamış ve “Kafiyeye” kadar ders kitaplarının tamamını ezberlemişti. “Molla Cami” kitabının “Mensubat” ve “Mecrurat” bahislerine kadar Arap diliyle ilgili bahisleri okudu. Bu arada, akaid, usulü fıkıh, hadis ve tefsir sahasında birçok dersi tamamladı. Hacı Abdurrahman Efendi, hocası Hafız Salih Efendinin vefatından sonra, tahsilini devam ettirerek ilmini tekâmül ettirmek için Trabzon dışına çıkmaya karar verir. Bu kararı üzerine 1913 yılında ağabeyi müderris Mehmet Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmek üzere Trabzon’dan ayrılırlar. Büyük biraderi müderris Mehmet Efendi, Arapça, Farsça lisanlarına vakıf, dini ilimlere, tasavvufa ve ilim ehline karşı büyük muhabbet besleyen bir zattır. Ağabeyi ile beraber İstanbul’a giden Hacı Abdurrahman Efendi, burada bir müddet kaldıktan sonra İzmir’e, oradan da büyük bir zatın varlığını haber aldıkları Armutlu nahiyesine giderler. Orada Şeyh Efendinin oğlu olan müderris Hacı Ahmed Efendinin yanında otuz iki gün kalarak, ilim tahsiline devam ederler. Buradaki eğitim kendilerini tatmin etmediğinden oradan ayrılarak Şam’a giderler. Burada Darü’l Hadis medresesinde meşhur şeyh Bedrettin Hazretlerinden ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra Sultan Abdülhamit’in yaptırmış olduğu Hicaz demiryoluyla Medine’ye giderler. Medine-i Münevvere’de Çinliler tarafından yaptırılmış olan İrfaniye medresesinde kendilerine tahsis edilen bir odaya yerleşerek ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet sonra anne babasının ısrarları üzerine tahsillerine ara vererek hac vazifelerini yapıp 2,5 yıl üzerine çıktığı ilim seyahatini tamamlayarak Trabzon’a dönerler. Hacı Abdurrahman Efendi hac dönüşünde ilim merakı yüzünden tekrar İstanbul’a gitmeye karar verir. Ancak 1915 yılında seferberlik ilan edilince mecburen memlekette kalır ve askere gider. Kafkas alayı 2. Tabur 6. Bölük hocalığına tayin edilir. Vazifeli olarak Batum’da bulunduğu sıralarda kışla önünde birliklerinin uğradığı saldırıda sol omzundan yaralanarak askerlikten terhis edilir. Bu arada biraderi Hacı Mehmet Efendi yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta vefat eder. Hacı Abdurrahman Efendi ailesiyle beraber seferberliğin ilanı sebebi ile Samsun’a hicret eder. Burada da hanımı vefat eder. Seferberlik esnasında bir müddet Samsun’da ikamet eder akabinde tekrar Trabzon’a dönerler. Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için seyahat ederken İstanbul’dan İzmir’e gitmek üzere bindikleri vapurda Ahmed Hamdi Akseki gibi birçok ilim ehli ile tanışır. Burada tanıştıkları bir evkaf müdürü kendisine, Tokat’ın Erbaa ilçesinin Eksel köyünde Muhammed Bahrullah isimli bir Nakşî meşayihinin bulunduğunu söyler. Hacı Abdurrahman Efendi seferberlik esnasında Samsun’a gidince bu Şeyh Efendiyi ziyarete gider. Onun tekkesinde beş gün kalır. Bu arada Şeyh Efendiye intisap eder. Hacı Abdurrahman Efendi Trabzon’a döndükten bir müddet sonra, şeyhi Muhammed Bahrullah Efendinin vefat haberini alır. Bunun üzerine daha evvelden tanıdığı Gümüşhaneli dergahına bağlı Of’lu, Hacı Ferşad Efendi diye bilinen İbrahim Hakkı Hazretlerine intisap eder. Hicri 1342 yılının Cemayizel ahirinde (1924 yılı Ocak ayı) Gümüşhaneli Ahmed Ziyauddin Hazretlerinin İstanbul Babıali mevkiinde bulunan ve şu anda tamamen yıkılmış olan tekkesinde vazife yapan Mustafa Fevzi Tekfurdağî Hazretlerinin yanına gider ve ona intisap eder. Burada bir müddet kalır. 7 Recep 1342 (13/2/1924) Çarşamba günü riyazete girerler ve 16 Şaban 1342 (22/3/1924) Cumartesi günü riyazet eğitimini tamamlarlar. Riyazete girenler arasında icazetname almaya layık olanlardandır. Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat yoluna karşı aşk ve muhabbeti küçüklüğünden beri vardır. Bu sevgi, kendisini yukarıda da ifade ettiğimiz gibi evvela Muhammed Bahrullah Efendiye, arkasından Hacı Ferşad Efendiye ve neticede de Mustafa Fevzi Efendiye doğru yolcu etmiştir. Tahsil hayatı boyunca hiç kimsenin tesiri altında kalmadan ilmini insanlara ulaştırmanın tek yolunun da geçimini kendisinin temin etmesine bağlı olduğunu düşünen Abdurrahman Efendi, seferberlik dönüşü Trabzon’un Kunduracılar caddesinde daha sonra da Çarşı Camiinin karşısında kitapçılık yapmaya başlar. Aynı zamanda Konak Camiinde, ardından Tabakhane Camiinde ve son olarak da sekiz yıl Çarşı Camiinde imamlık yaparak, irşad vazifesini sürdürür. Günün şartları gereği bu vazifeden de ayrılır. İlme olan hevesi hiç azalmadığı için kitapçılık yaptığı sıralar da dükkânı ilim ehli hocaların istişare ve uğrak yeri olmuştur. İlme olan hevesi sebebi ile ticari hayatının yanında Trabzon’un yetiştirdiği büyük âlimlerden Mustafa Cansız Hocadan da Farsça okumaya başlar. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Abdurrahman Efendinin kitapçı dükkânı âdeta bir ilim merkezi, yani hocaların buluşma mekânı olarak da vazife görmekteydi. O devirlerde lisan değişimi sebebiyle Arap harflerine karşı katı bir tutum sergilenmektedir. Birçok defa Kur’an-ı Kerim sattığı için hâkim önüne çıkan, zaman zamanda kitapları alınarak yakılıp imha edilen Hacı Abdurrahman Efendi, hiçbir yılgınlık göstermeden vazifesine devam etmiştir. Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için gittikleri Medine’den dönünce evlenir. İlk hanımı yukarıda ifade ettiğimiz üzere seferberlik esnasında Samsun’da vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Tayyibe hanımdan altı erkek evladı olur. Bu çocukların en küçüğü beş aylık iken bu hanımı da vefat eder. Bundan sonra aldığı hanım efendi de vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Methiyye hanımdan ise iki kız evladı olur. Bundan sonra da Müzeyyen hanımla evlenir. Bu hanımı Abdurrahman Efendi’nin vefatından on iki yıl sonra 1984 yılında vefat eder. Kabri Hacı Abdurrahman Efendinin kabri civarındadır. Hacı Abdurrahman Efendi irşad ve tebliğ vazifesi sırasında bilhassa Karadeniz bölgesinin tamamında, Gümüşhane ve Erzurum bölgelerinde büyük bir cemaat kitlesine sahip olur. Abdurrahman Efendi sık sık İstanbul’a seyahat ederdi. Çünkü İstanbul’da, kendi döneminde Mustafa Fevzi Efendi’den hilafet alan Mehmet Zahid Kotku Efendi ile görüşür, gerekli görülen hususlar hakkında istişarelerde bulunurlardı. Bundan dolayı Mehmet Zahid Efendiyle aralarında büyük bir muhabbet bağı vardı. Hacı Abdurrahman Efendi, Nakşibendî tarikatından hilafet ve vekâlet görevini aldıktan sonra sürekli olarak seyahatlerde bulunarak, tebliğ ve irşad faaliyetinin sırtına yüklediği mesuliyeti yerine getirmeye çalışırdı. Bu vesile ile birçok defa Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi olan Gümüşhane’ye gitmiştir. Bilhassa yaz aylarında Gümüşhane ve çevresinde uzun müddet kalarak tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürürdü. Hacı Abdurrahman Efendi bir edep abidesi olarak çevresindekilerden saygı ve hürmet görürdü. Evin kumanya ihtiyacını da bizzat kendisi görürdü. Hiçbir zaman içini gösteren ambalajlarda bir şey taşımazdı. Az veya çok aldığı malzemelere başkalarının nazarının yönelmesine sebep olmak istemezdi. Çünkü insanlar arasında imkânları bunları almaya yetmeyecek olanlar mevcuttu. Birçok defa aldığı malzemeleri yolda yanına gelen muhtaç insanlara vermiştir. 8 Eylül 1972 Cuma günü torunu ile birlikte sabah erkenden evin ihtiyaçlarını almak üzere çarşıya çıkan Hacı Abdurrahman Efendinin Hakk ve hakikat üzere bir ömür boyu sürdürdüğü hayatı 82 yaşında iken sona erer. O gün Trabzon’da sebze pazarının içerisinde bulunan “Kadın Halinin” giriş kapısının karşısında rahatsızlanır. Yanında bulunan torunu Ahmet Faruk BEŞİKÇİ’ye aldığı yemekliklerin eve getirilip pişirilerek yenmesini ve oğlu Hacı Necmettin BEŞİKÇİ’ye rahatsızlandığını haber vermesini söyleyerek böyle hadiselerde bile insanların mûtad işlerine devam etmelerini tavsiye etmiştir. Pazarkapı mahallesinde bulunan evine getirildikten kısa bir müddet sonra vefat etmiştir. Cenazesi, Necmeddin ERBAKAN’ın da aralarında bulunduğu Trabzon da o güne kadar görülmemiş büyük bir cemaatin iştiraki ile 9 Eylül 1972 Cumartesi günü ikindi namazını müteakip kılınan namazın ardından Toklu köyündeki aile kabristanlığına defnedilir. Cenazesini İstanbul Sankiyedim Camii imamı Mehmet Emin KUTLUOĞLU kıldırmıştır. Kaynak ; https://www.mihraphaber.com/haber/2431011/abdurrahman-besikci-ra

📍 Trabzon
Tevekkül Sultan

Tevekkül Sultan

Tevekkel Sultan Türbesi Camii Kebir Mahallesi Tevekkül Sultan Pasajındadır. Mahalleye ismini vermiştir. Halk arasında Selçuklu sultanlarından birisinin annesinin burada gömülü olduğu söylenmektedir. Tek katlı kubbeli bir taş binadır. Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 15.01.1977 tarih ve A-274 sayılı kararla koruma altına alınmıştır. Bakım ve onarımı Vakıflara aittir. Her yıl çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilmektedir. “Tevekkül Sultan” ya da “Sultan Baba” olarak bilinen türbe, Camikebir Mahallesi’nde, Tasköprü’nün güney ucundan 50 metre kuzeyde bir kubbenin altındadır. Kubbenin altı açık ama topraktan itibaren 1 metre yüksekliğinde duvarla çevrilidir. Türbenin kenarında namaz kılınacak bir yer vardır. Tevekkül Sultan’a ait olduğu düşünülen mezarın baş tarafında betondan yapılmış yeşil renkli bir sarık bulunmaktadır. Bu sarığa kırmızı bir tülbent bağlanmıştır. Türbenin dörtköşesinde mum yakılan ocaklar bulunmaktadır. Bu türbenin Selçuklu sultanlarından birinin kızı veya annesi olduğuna inanılır. Kubbenin kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Buraya çarşamba günleri gidilir. Burası,her türlü dilek için ziyaret edilebileceği gibi daha çok hasta ve zayıf çocukların iyileşmesi için gidilen bir yerdir. Bu çocuklar, mezarın üstüne oturtulur ve Sultan Baba yüzü suyu hürmetine Allah’tan yardım istenir. Türbenin bakımını ve onarımını Silifke Belediyesi yapmaktadır Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Silifke, Mersin
Şeyh Şücaeddin

Şeyh Şücaeddin

Şeyh Şücaeddin Türbesi ; Antalya’nın merkezinde, Kızıltoprak mahallesinde ve Çaybaşı kahvesi diye bilinen mevkide yer almaktadır. 239 tarihinde inşa edilmiş olan türbe girişinin iki yanında sivri kemerli sathi bir niş içerisinde iki kitabeye yer verilmiştir. Selçuklu sülüs hattı ile Arapça yazılan kitabelerden girişin sağında yer alan ayet kitabesi, diğeri ise yapının inşa kitabesidir. Yapıya ait vakfiye bulunamamıştır. Eserin etrafında bir takım binaların bulunduğu veburasının bir tekke olduğu bilinmekte ise de bugün diğer yapıların sadece temel kalıntıları ile türbe kalmıştır.Kitabesinde de eser, imaret ve türbe olarak geçmektedir.Onarımdan sonra kitabe artık görünmemektedir. Türbenin inşa kitabesinde isimleri tam okunamayan iki kardeşin bu binayı muhtemelen Şeyh Şücaeddin adındaki bir zat için yaptırmış olduğu kabul edilir. Günümüzde belirli gün ve gecelerde ziyarete açılan türbe genel olarak kapalı tutulmaktadır. 1969 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore ettirilen yapı, iyi durumdadır. Günümüzde bazı kısımlarında değişiklikler meydana gelmiştir. Yapının kubbesindeki orijinal örtü, kiremitle değiştirilmiştir. Cenazelik katınındöşemeleri orijinalliğini korurken, ziyaretgah katınındöşemeleri yok olmuş ve yerine beton dökülmüştür. Cenazelik ve ziyaretgah katlarına sahip yapı,kubbe ile örtülü kare bir plana sahiptir. Ziyaretgah katına girişi sağlayan kapı açıklığı kuzey cephenin ekseninde yer alır. Ziyaretgah katında yer alan mihrap girişle aynı eksen üzerinde bulunmaktadır. Doğu, batı ve güneyde yer alan altı pencere bu bölümü aydınlatır. Türbenin cenazelik katına girişi sağlayan açıklık, ziyaretgahınki ile aynı yönde yer alır. Sivri kemerli beşik tonozla örtülü mekanın sadece güneyinde bir mazgal pencere bulunur. Doğu, batı ve güneyde basit dikdörtgen pencerelerle taşla kaplanmış yüzeylerde mihrap haricinde dikkatedeğer bir unsur görülmez. Kare mekanı örten kubbe dört sivri kemerli tromp üzerine oturmaktadır. Ziyaretgah orijinal döşemelerine sahip olmayıp betonla kaplanmıştır. Cenazelik katı da ziyaretgah katı gibi sade olmakla birlikte orijinal döşemesine sahiptir. Cenazelikte bulunan sandukanın dikkat çeken tek yönü, şahidesinde kullanılan devşirme sütun başlığının kavuk gibi işlenmiş olmasıdır. Ziyaretgah katının tonoz örtüsünde muntazam kesme taş kullanılmışken, diğer yerlerde moloz taş tercih edilmiştir. Sade bir görünüme sahip olan cephelerde farklı bir unsura rastlanmaz. Kuzey cephede basık kemerli kapının iki yanında yüzeysel nişler içerisinde yer alan ayet ve inşa kitabesi yer alır. İç mekanı örten kubbe, kiremitle kaplı yüksek bir çatı ile örtülmüştür. Yapıda düzgünkesme taş ve moloz taş kullanılmıştır. Günümüzdekubbenin malzemesi görülmese de muhtemelen tuğla tercih edilmiş olmalıdır. Türbe sahip olduğu mimari kurgu ile farklı bir tasarımın ürünüdür. Süsleme açısından sade olsa da yapının taş kaplamasında görülen işçilikler dikkat çeker. Türbenin bahçesindeki ikinci türbe de Şeyh Mehmet’e aittir Kaynaklar Kaynak: Antalya Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun)

📍 Antalya

Hacı Hafız Muhammed Rüşdi Efendi

Erzincan – Kemah Yolu üzeri Terzi Baba’nın Halifesi Hacı Hafız Muhammed Rüşdi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Terzi Baba’nın yüksek halifelerindendir. Erzincan’ın önemli âlimlerinden Hocazâde veya Battalzâde olarak tanınan Alansalı Battal Hocaefendi’nin oğludur. Erken yaşlardan itibaren âlim olan babasından iyi bir eğitim aldığı, on dört yaşında hıfzını tamamladığı ve Erzincan’da hocalık yaptığı anlaşılmaktadır. Hacı Hâfız Muhammed Rüşdi Efendi, herkesin itiraz ettiği bir dönemde Terzi Baba’ya intisap edenlerin ilki olarak kabul edilmektedir. Terzi Baba intisabı şöyle olmuştur; Ledünnî ilimlerin zevklerinden tatmağa başladığı zamanlarında, bir gece Kelime-i Tayyibe zikriyle pek çok meşgul olduklarında, kendisini gayet derîn bir denizde ve pek tehlikeli bir vaz’iyyetde bulmuş, derhal Terzî Baba Hazretleri, ma’nen yetişip imdad ederek kendisini o tehlikeli halden kurtarmıştır. Bu halden sonra, Terzî Baba Hazretleri’ne muhabbeti, teslîmiyeti ve bağlılığı günden güne artmış ve mübarek hocasınm teveccühlerine ve himmetlerine daha çok na’il olmuştur. Bu halleri, şu manzümesinden de anlaşılmaktadır: Elim tutdu, beni kıldı karındaş Buyurdu bu tarîkda bana yoldaş Bu şühii edemem hergiz eda ben Meğer olam kapısında gedd ben Tarîkata intisabından sonra evinin bitişiğindeki Kurşunlu Câmii’nde her pazartesi ve cuma günleri hatm-i hâcegân kıraat ettirdiği, katılanlar arasında Terzi Baba’nın da bulunduğu nakledilmektedir. İlim ve İrfan meclislerinde Yazıcızade Muhammed Efendi’nin ”Muhammediye” isimli eserini okuturdu. Şeyh Hacı Fehmi Efendi’nin son derece hürmet beslediği, tarîkat ve evrad isteyen kimselere öncelikle tavsiye ettiği Hacı Hâfız Efendi’nin, ölüm döşeğinde iken Terzi Baba’ya rabıta ve teveccühte bulunarak gavsiyyet ve kutbiyyet makamlarını istediği ancak bunun gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Hacı Hafız Efendi’nin, Terzi Baba’nın mensur olarak dile getirdiği Kenzü’l-futûh adlı eserini Miftâhü’l-kenz adıyla nazma aktardığı görülmektedir. Vefat tarihi 1860 veya 1868 olarak kaydedilmiştir. Türbesi Kemah yolu üzerindedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 Erzincalı Terzi Baba Hayatı, Eserleri , Halifeleri , Menkıbeleri , Şaban Er , Kutup Yıldızı Yayınları , 2014[/toggle]

📍 Erzincan
Ali Osman Sırrı Efendi

Ali Osman Sırrı Efendi

Tokat – Erbaa – Ballıbağ (Holay) Köyü kabristanında Mustafa İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Behrullah Efendi’nin Halifesi Ali Osman Sırrı Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Ali Osman Efendi, Tokat’ın Erbaa ilçesi Holay köyünde 1877 yılında doğdu. Doğduğu köyde tahsîlini tamamladıktan sonra saatçilik yapmaya başladı. Bir gün Eksel köyünde (yeni ismi Koçak) oturan Eksel şeyhi olarak bilinen Behrullah Efendinin saati bozuldu. Talebelerine tâmir edilmesini söyleyince, onlar; “Efendim, karşı Holay köyünden Ali Osman isminde birisi var ona tâmir ettirelim.” dediler. Talebelerinden biri Ali Osman Efendi ile Erbaa’da karşılaşınca, hocasının saatinden bahsetti. Ali Osman Efendi de Eksel köyüne gitti. Saati tâmir edip duvara astı. Behrullah Efendiye; “Tamam çalışıyor efendim.” dedi. Behrullah Efendi saate bakınca çalışan saat durdu. Ali Osman Efendi tekrar yapıp duvara astı. Behrullah Efendi saate bakınca, saat yine durdu. Ali Efendi hayretler içinde tekrar yaptı. Yine Behrullah Efendi saate bakınca, saat durdu. O zaman Ali Osman Efendi kendi kendine; “Bu zât evliyâ bir zâttır. Şu an kalbimin saatini tâmir edecek kalp ustasının huzûrundayım.” dedi ve Behrullah Efendiye talebe oldu. Arapça, Farsça ve kalp ilimleri de dâhil bütün ilimleri Behrullah Efendiden öğrendi. Behrullah Efendi vefâtına yakın; “Bende ne varsa Ali Osman Efendi aldı götürdü. Bende bir şey bırakmadı.” buyurdu. Ali Osman Efendi insanlara doğru yolu anlatmak için köy köy dolaşırdı. İnsanlara doğru yolu anlatırken çok yumuşak, hattâ arada nükte yapardı. Siyâset ve devlet işlerine hiç karışmazdı. Sohbetinin ağırlığı, güzel ahlâk üzerine olurdu. Güzel ahlâkın bulunmaz bir hazîne olduğunu anlatırdı. Fakat bâzılarının gözü hep altında olduğundan bir gün onlara dönüp; “Altının kulpu burası, çok altın var diye bir yeri işâret etti. Bunu duyan altın düşkünleri sabaha kadar orayı kazdılar. Fakat hiçbir şey bulamadılar. Elleri boş Ali Osman Efendinin köyüne döndüler. Kimseye de hiçbir şey anlatmadılar. Ertesi gün onları gören Ali Osman Efendi; “Oğlum işâret ederler ama, düşkünlerine vermezler.” dedi. Yine bir gün talebeleri ile Ladik’e ders vermek için gidiyordu. Talebelerinden birinin kalbine vesvese gelip hocası için; “Bu da insan biz de insanız.” gibi bir düşünce geldi. Yolları bir ormandan geçiyordu. Bu sırada bir kurt, Ali Osman Efendinin önüne gelip iki ön ayaklarını havaya kaldırıp, arka iki ayağı üzerine durunca; “Dağ ve taşlardaki hayvanlar inandı da bâzıları hâlâ anlıyamadı.” buyurdu. O talebe düşüncesinden dolayı hemen tövbe etti. Dînî vecîbeleri yerine getirmenin yasak olduğu dönemde Ali Osman Efendi, Gümüşçakır köyünde sohbet ederken jandarmalar köyü bastı. Ali Osman Efendi tutuklanarak önce Vezirköprü daha sonra da Samsun cezâevine gönderildi. Ali Osman Efendi Samsun’da bir hücreye kondu. Hücrede namaz kıldığını gördüklerinde, kılmaması için su vermediler. Bir süre sonra su olmamasına rağmen, yine onu namaz kılarken gördüler. Mahkeme esnâsında savcı, Ali Osman Efendiye akla gelmedik hakâretlerde bulundu. Duruşmada Ali Efendi sâdece; “Savcı bey biz insanlara namaz kılın, âhirete hazırlanın dedik. Söylediklerimizin hepsi bu kadar.” dedi. Ertesi gün savcı kalp krizinden öldü. Bir süre sonra mahkeme, Ali Osman Efendiyi serbest bıraktı. Ali Osman Efendi, Erbaa zelzelesi olmadan önce atına binip, Erbaa’dan ayrıldı. O sırada herkesin Deli Mehmed diye bildiği bir meczub arkasından; “Tutun, yakalayın! Erbaa zelzelesini mühürledi gidiyor!” diye bağırdı. Deli diye kimse bu meczûbun sözlerini dikkate almadı. Bir süre sonra Erbaa’da çok büyük zelzele oldu. Bu zelzelede Ali Osman Efendinin 14 yaşındaki bir kızı da hayatını kaybetti. Zelzeleden sonra Erbaa’ya dönen Ali Osman Efendiye kızının vefât ettiği söylenince; “Daha büyük belâ gelmemesi için evladımızı kurban verdik. Halk, Deli Mehmed’in sözlerine deli zannettikleri için inanmadılar.” buyurdu. Talebelerine sık sık şu nasîhatı yapardı: “Hiç kimse ile münâkaşa etmeyiniz. Söz dinleyiniz. Kim söz dinlerse, o benim öz oğlumdur. Birbirinizi sevin, beni sevmiş olursunuz. Aranızda dargınlık olmasın.” Ali Osman Efendi birgün dergâhında namaz kılıyordu. Oğlu İbrâhim babasının yanına girmek istedi. Babasının namaz kıldığını görünce, içeri girmedi. Birkaç kere baktığında babasını tehiyyatta oturur gördü. Sonra dayanamayarak içeri girdi. Babasının vefât ettiğini anladı. O esnâda kapıda bulunan köpek koşarak uzaklaştı. Talebelerinin bulunduğu bütün köyleri dolaştı. Hepsi bunda bir iş var diyerek dergâha geldiler ve cenâze namazını kılıp Holay köyü kabristanlığına defn ettiler. 1942 senesinde vefât eden Ali Osman Efendi, 63 yaşında idi. Kabri ziyâret mahallidir. Ali Osman Efendi, hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bir kış mevsimi Ali Osman Efendi talebesi Veysel Hâfız ile bir yere giderlerken namaz vakti daralır. Ali Osman Efendi talebesine; “Buralarda tanıdık bir köy yok mu?” diye sorunca, Veysel Efendi; “Tanıdık var ama îtikâdları bozuktur.” dedi. Ali Osman Efendi olsun deyip köye gittiler. Veysel Hâfız tanıdığı birisinin kapısını çaldı. O zât bunları görünce, odada kim varsa herkesi dışarı çıkardı. Ali Osman Efendi, talebesi ile namaz kıldıktan sonra, sohbete başladı. Sohbete köyden herkes geldi ve sabaha kadar devâm etti. Sohbetin netîcesinde bu köyün halkı bozuk olan îtikâtlarına tövbe edip Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl ettiler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Evliyalar Ansiklopedisi , Türkiye gazetesi [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erbaa, Tokat

Hacı Feyzullah Efendi

Şeyh Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin Halifesi Hacı Feyzullah Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Feyzullah Efendi, Memiş Efendi’nin halifesidir. 1805’de Silistre eyaletinin Razgrad’a bağlı Sazlı köyünde dünyaya gelen Hacı Feyzullah Efendi tahsil hayatına yedi yaşında başladı, bir sene içinde Kur’ân-ı Kerim’i hıfzederek tecvid, ilmihâl ve Birgivî kitaplarını okudu. On sekiz yaşına kadar sarf, nahiv ve fıkıh tahsil eden Hacı Feyzullah Efendi 1809’da Rusya’nın o bölgeyi istilâ etmesi sebebiyle Vidin’e göç etti. Burada taun ve veba salgını çıkması üzerine tekrar memleketine döndü, fakat çok geçmeden 1232/1817’de tekrar Vidin’e geldi. 1825’te babası vefat eden Hacı Feyzullah Efendi 1826’da Belgrat’a gelerek silah atış eğitimi gördü. 1828’de Rusya muharebesinde İnebolulu Mahmud Ağa’ya kâtip olarak Vidin civarındaki muharebelerde bulundu. Daha sonra Ömer Paşa ile Siroz’a gidip ordu müşiri sadrazam Reşid Paşa’nın dairesine alındı. O zaman Anadolu’yu istilâ eden Mısırlı İbrahim Paşa’nın üzerine gönderilen Reşit Paşa’nın emrine girerek orduyu hümayun levazımat-ı umumîye memuru olarak tayin edildi. İstanbul’da bir ara mühürdarlık da yapan, kendi elinin emeğiyle geçinmeye çalışan ve bu yönüyle melami meş­rep olduğu anlaşılan Hacı Feyzullah Efendi gördüğü bir rüya üzerine Hâlid-i Bağdadî’nin halifelerinden Malatyalı Hüseyin Vâiz Efendi’yi ziyârete gitti. Hüseyin Vâiz Efendi kendisine teveccüh ederek inâbe verdi. 1840’da bir ara Maraş’ta memurluk yapan Feyzullah Efendi Hüseyin Vâiz’den hilâfet aldı. Hacı Feyzullah Efendi’nin şöhretinin yayılmasından sonra Mısır Hidivî Mehmed Ali Paşa’nın isteği üzerine İbrâhim Paşa, özel bir yazı ile Hacı Feyzullah Efendi’yi âilesi ile Halep üzerinden Mısır’a gönderdi. Erzâk-ı Umûmiye Nezâreti ve Ziraat-i Umûmiye Emânet-i Cesîmesi’nde memur olan Feyzullah Efendi’nin daha sonra istifa ederek Antakya’ya geldiği İlm-i Hakikat’da zikredilmektedir. Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyiz aldığı hocası Hüseyin Vâiz Efendi vefât edince, başka bir rehber aramaya başlar. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefatıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyanın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazifede dokuz ay daha çalıştım.) Hakikî maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım.” “İskenderiye’den Anadolu’ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir İngiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık.” “Bu sırada o memleketin insanlarından bazılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya’da büyük bir âlim ve meşhur bir veli olan Muhammed Kudsî Efendiden bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zata karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal ailemin bulunduğu yere gidip onlara; “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya’ya gideceğiz.” dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık.” “Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya’da değil, Bozkır’ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yani cuma günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyalarımızla yüklü bir halde pazaryerinden geçerken bize bakıp birbirlerine; “Acaba nereye gidiyorlar?” diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misafir olduk. Sonra hemen bir ev kiralayıp yerleştik.” “Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zat beni talebeliğe kabul etse diye geçerken, bana; -Soyun da gel! buyurdu. “Dünyalık namına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işaret ettiğini fark ettim. Hemen kiraladığım eve gidip bütün aile efradımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherat ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamamını serbest bıraktım. Onlara; “Ey evlatlarım! Küçüklüğümden beri can u gönülden aradığım mürşidi kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allah teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. “Bana soyun da gel!” buyurdu. Artık benim dünya ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabul ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.” dedim. Sonra oğullarım Tahir ve Sadık’a ve hanımıma dönerek; “İşte yaptığımmuameleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin’e göndereyim. Orada oturunuz. Nasibimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm.” dedim.” “Hanımım ve oğullarım tam bir teslimiyetle; “Saçının bir teline bin can ve baş feda olsun.” diyerek orada kalmayı istediler.” Feyzullah Efendi onların bu samimî teslimiyeti üzerine onları kiraladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibadet ve tâatla meşgul oldu. Daha bu vazifeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: -Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık, dediler. Feyzullah Efendi şöyle anlatır: “Bir sabah vakti Muhammed Kudsî hazretlerinin sohbet meclisinde en ön saftan bir adım ileri oturmuştum. İçeri teşrif ettiklerinde safların düzeltilmesi ile vazifeli olan Celâl Efendi ile birlikte yanıma gelip kalabalık bir cemaat önünde kolumdan tutarak beni en arka safa geçirdi. Bunun bir hikmetinin ve nefsimin kusuru sebebiyle olduğunu düşünerek dışarı atılmadığıma şükrettim.” Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyazetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icazet ve hilâfet verdi. Feyzullah Efendi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî’ülevvel ayının başında bir Cuma günü, Cuma namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri camiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selâm verdikten sonra ellerini açıp onlara dua etti. Büyük kalabalık da; “Âmin!” dedi. Bu duadan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icazetnameyi çıkarıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazifesi yapmakla vazifelendirdi. Hemen o gün Malatya’ya gitmemi emretti. Hazırlanıp vedalaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya’ya ulaştım. Burada insan­ları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.” 1843’te hac farizasını ifa eden Hacı Feyzullah Efendi Malatya’ya döndükten sonra mürşidinin isteğiyle Vidin’e git­ti. Burada üç ay kadar kaldı. Ardından Malatya’ya döndü. Feyzullah Efendi, 1847 (H.1264) senesinde İstanbul’a gidip insanları irşâd, doğru yolu gösterme ile meşgul oldu. Hocası Muhammed Kudsî Efendi ona daha önceden; -”İstanbul’un bir köşesinde yerleşip, nice zaman tanınmazsın. Yalnızlık âleminde gizli kalırsın!” buyurmuştu. Hocasının işareti üzerine İstanbul’da sekiz sene talebeleri ve çocuklarıyla kendi halleri üzere bir evde kaldı. Sessiz sedasız insanları irşâd ile meşgul oldu. Daha sonra ismi duyulup tanındı. Feyzullah Efendi’nin sohbetleri çok kıymetli idi. Uzunca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, yumuşak sözlü, kalbi feyiz saçan büyük bir veli ve rehberdi. Etrafına ilim ve feyiz saçmaya başladı. Âlimler, tasavvuf ehli zatlar, devletin ileri gelenleri ve halk büyük kalabalıklar hâlinde sohbetlerinde toplandı. Böylece pek çok kimse onun rehberliği ile saadete kavuştu. Talebeleri gayet iyi yetişip âlim, salih ve fazilet sahibi oldular. Malatya Elazığ yöresinde başlattığı irşat faaliyetlerine Rumeli’de de devam eden Feyzullah Efendi 1865’te tekrar İstanbul’a gelerek Halıcılar’da kendi adına nispetle kurduğu tekkede hizmet verdi. 1859 Kuleli Vakasına adı karıştı. Bundan dolayı sürgün yaşadı. Sonra tekrar İstanbul’a geldi. 1852 yılına kadar iki kez mürşidini ziyaret eden Hacı Feyzullah Efendi 1876’da vefat etti. Kabri İstanbul Fatih Halıcılar’dadır. Hacı Feyzullah Efendi’nin halifelerinden bazıları şunlardır: a- Vidinli Hacı Sâdık Efendi (ö.1916) (Feyzullah Efendi’nin oğludur), b- Manastırlı Hacı Talhâ Efendi, c- Hasan Visâlî (ö. 1902) dir. d- İstanbullu Rüstem Efendi, e- Şair Lefkoşalı Galib (ö. 1867), f- İbnül Emin Mahmut İnal’ın babası Mehmet Emin Paşa (ö. 1908), Hasan Visali vasıtasıyla sürdürülen bu yolun son hal­kası Ankaralı Küçük Hüseyin Efendi (ö. 1930)’dir. Hasan Visâli Efendi’nin halîfeleri, Kalenderhâne mek­tebi muallimi Osman Efendi, “Küçük Hüseyin” nâmıyla meşhûr Ârif Efendi ile Hüseyin Hüsnü Efendi’dir. Hüseyin Hüsnü Efendi’nin yirmi halîfesi vardır. Bunlar; 1-Ömer Lütfi Efendi, 2-Necip Efendi, 3-Ahmet Efen­di, 4-Hafız Sadettin Efendi, 5-Hafız Muhammed Efendi, 6-Hafız Nususi Efendi, 7-Hafız Kuddusi Efendi, 8-Hace Mes’ud Efendi, 9-İbrahim Şaban Efendi, 10-Ahmed Yafalı Efendi, 11-Mehmed Rıdvan Efendi, 12-Emin Edhem Efen­di, 13-Debbağ Ahmed Efendi, 14-Hüseyin Efendi, 15-Mehmed Faik Efendi, 16-Necip Efendi, 17-Uşşâkî Osman Efendi, 18-Sâlih Fevzi Efendi, 19-Kadırgalı Osman Efendi, 20-Kadırgalı Mustafa Efendi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle]

📍 İstanbul
Çorumlu Hacı Mustafa Anaç (ks.)

Çorumlu Hacı Mustafa Anaç (ks.)

Çorum – Ulu Mezarlık’da Sahabe’den Maruf Yayan dede’nin yanında Rufai Şeyhi – Bostancı hacı Ali Baba’nın halifesi Hacı Mustafa Anaç Efendi, 1317/1901 yılında Çorum’un Çöplü mahallesinde dünyaya gelmiştir..Babasının adı Mehmet, annesi Asiye’dir. Çocukluğu, Sultan Abdülhamit Han’ın son dönemlerine rastlamıştır. Balkan Harbi sırasında memleketin içinde bulunduğu sıkıntıyı o da yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda seferberliğin ilanından sonra yaşı küçük olmasına rağmen gösterişli boyu nedeniyle askere alınmıştır. Cephede ayağından kurşun yarası aldığı da anlatılır. Askerdeyken İstanbullu bir arkadaşıyla sıkı dostluk kurmuştur. Onun yaralandığı anda cephe gerisine götürüp tedavisiyle yakından ilgilenmiştir. Bu dostluk, askerlikten sonra da devam eder. Bir ara arkadaşını ziyaret için İstanbul’a gider. Orada ailesinden büyük ilgi görür. Oğluna yardımlarının hatırına arkadaşının babası, bir otelinin işletme hakkını ona devreder. Mustafa Efendi, bir müddet bu işi yapar. O dönemde İstanbul’un ünlü Nakşibendi şeyhi Hacı Ali Haydar Efendiyle tanışır. Sık sık ziyaretlerine gider ve sohbetlerine katılır. O dönemde otel işinden iyi para kazandığı için babasını da İstanbul’a götürmek ister. Babası, bunu kabul etmeyerek oğlunun Çorum’a dönmesi konusunda ısrar eder. Mustafa Efendi, memleketine dönmek zorunda kalır ama aklı, ilk tasavvuf zevkini tattığı Hacı Ali Haydar Efendi’dedir. Fırsat buldukça İstanbul’a gidip onu ziyaret edecektir. Mustafa Efendi Çorum’a dönünce babası, onu 1921 yılında Fatma Hanımla evlendirmiştir. Bu evlilikten Fatma adında bir kızı ve Halis Mithat adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ancak tam hafız olan oğlu, henüz on altı yaşındayken vefat etmiştir. Mustafa Efendi, Çorum’da bir süre çay ocağı çalıştırmıştır. Bir gün Ebubekir Baba, burada ziyaretine gelip onu dergaha davet etmiştir. İşi yanındaki yardımcısına bırakıp ardı sıra dergaha gitmişlerdir. Rıfai Tekkesi ile ilk irtibatı böyle başlamıştır. O, artık intisaplı bir kişidir. Verilen dersleri çekmekle meşguldür. Bir gün Bekir Baba, Cürün Mustafa Efendi’nin kapısını çalar. Karşısında Bekir Baba’yı görünce çok heyecanlanan Mustafa Efendi, şeyhini içeri davet eder. Bekir Baba, ona ne yaptığını sorar. O da ders çektiğini söyler. Hangi esmada olduğun sorduğunda dersi bitirip de “Biz severiz Cihar-Yar-ı Veliyi / Ebubekir, Ömer, Osman, Ali’yi” okuyorum deyince Bekir Baba, bu zatları görüp görmediğini sorar. O da henüz görmediğini söyleyince “İnşallah, bundan sonra görürsün.”der. Cürün Mustafa Efendi, şeyhinin duası himmetine o mübarekleri sık sık gördüğünü anlatır. Mustafa Efendi anlatıyor: “Gençliğimde henüz bana görev verilmeden önce, bir arkadaşımla Yozgat’ın bir köyüne gittik. Arkadaşım, orada akşamleyin, ateş getirin de Efendi ağzına alsın, dedi. İçime bir korku düştü. Daha ateş burhanı için bana izin verilmemişti. Alsam ateş yakar, almasam Çorum’a varınca şeyhim, bize güvenmedin mi, derse diye düşünerek akşamı ettim. Yatsı namazından sonra zikre başladık. Allah Teala’ya öyle bir iltica ettim ki şeyhim Bekir Baba, manen mihraptan gelip zikir halkasına girdiler. Onları görünce ben rahatladım. Ateş, hu esması okunurken alınırdı. O zaman ateşi getirmediler. Zikir bitti, sohbete oturduk, önüme mangalı koydular. Önce ateşe parmağımı soktum, soğuk rüzgar geldi. Bu işaretten sonra elimle ateşi karıştırıp iri bir köz ateşi ağzıma aldım. Çorum’a vardığında bunu üstadıma anlattım. Onu bizim himmetimizle yaptın diyerek uyardı.” Mustafa Efendi, Bekir Baba’nın sağlığında hep hizmetinde bulundu. Onun vefatından sonra Bostancı Ali Baba’ya biat ederek Rıfai dergahında sebat etti. Bir akşam Şeyh Ali Efendi, yanında bir seyyah ile Mustafa Efendi’nin çalıştırdığı kahvehaneye geldi. Çay kahve içtikten sonra giderlerken Mustafa Efendi, kapıya kadar çıkıp onları yolcu etmek istedi. Ali Efendi, bize gidiyoruz, sen de gel deyince kahvehaneyi kapatıp arkalarından hızla yürüyerek onlara yetişti. Yanlarına bir Çorumlu daha katılmıştı. Ulucami’nin avlusundangeçip caddeye çıkacakları sırada seyyah zat, Mustafa Efendi’yi işaret ederek, şu gençten şeyhlik kokusu geliyor, diyerek Ali Baba’ya manevi bir işarette bulundu. Zira o seyyah, kemale ermiş bir zat idi. Hacı Mustafa Efendi’nin hayatının büyük bir kısmı, otuz yıla yakını Şeyh Ali Efendi’nin hizmetinde geçti. Bostancı Ali Efendi, vefatından birkaç yıl önce onu halife tayin etmişti ama müritleri arasında ilan etmemişti. Vefatına yakın günlerde Hacı Mustafa Efendi’yi çağırarak birkaç müridini davet edilmesini istedi. Bunun üzerine yüze yakın mürit Ali Efendi’nin dergahında toplandı. Şeyh Efendi, dervişlerine hitaben, ömrünün sonuna yaklaştığını ifade ettikten sonra Hacı Mustafa Anaç Efendi’yi kendinden sonra halife tayin ettiğini açıkladı. Herkesin ona biat etmesini, ihtilafa düşmemelerini hatırlattı. Dervişlere ve Hacı Mustafa Efendi’ye nasihatlerde bulundu. Bu toplantıdan kısa süre sonra Bostancı Ali Efendi vefat edince Rıfai tarikatının sorumluluğu, Hacı Mustafa Anaç Efendi’ye intikal etti. Hacı Mustafa Anaç, önce şehir içindeki dervişlerle diyaloğu sıklaştırdı. Dervişlerin evlerinde, köylerde ve kasabalarda bulunan müritlerin hanelerinde zikir halkaları oluşturdu. Sonra ilçeleri ve yakın illeri dolaştı. Oradakilerle irtibatı sıklaştırdı. Onlara hep şöyle derdi:” Derviş, tarikatta ancak üç şey ile yol alır: Hizmet, bağlılık, cömertlik. Bunlardan biri dahi olmazsa onun yolalması mümkün değildir.” Hacı Mustafa Efendi, özellikle kandil gecelerinde mutlaka bir camide zikir yapmaya gayret ederdi. Orada ateş burhanı göstermek mümkün olmadığından şiş ve kılıç burhanını tercih ederdi. Hıdırlık camii, en çok zikir yaptırdığı mekanlardandı. İhtilal dönemlerinde cemaat, tarikat ve kanaat önderleri hep gözaltına alınmışlardır. Bu bağlamda 1960 yılında gerçekleşen ihtilalde Hacı Mustafa Efendi de hapse atılmıştı. Orada müdürler, gardiyanlar ve mahkumlar, Şeyh Efendi’ye iyi davranıyorlardı. O da mahkumlara cezaevinin Hz. Yusuf (a.s.)’ın makamı olduğunu söylüyor ve burada ticaret yapamayacaklarını, aileleriyle görüşemeyeceklerini hatırlatarak “Vaktinizi boşa geçirmek yerine abdest alıp namaz kılın, bol bol ibadet yapıp sevap kazanın.”diyordu. Bu sözlerin etkisiyle cezaevinde namaz kılanlar çoğalınca yeni abdest alma yerleri ilave edilmiş. Cezaevinde gereksiz tartışmalar yerine huzur ortamı doğmuş.Bir müddet sonra Hacı Mustafa Efendi’nin suçsuz olduğu anlaşılıp tahliye haberi geldiğinde mahkumlar ve görevliler, onu gözyaşlarıyla uğurlamışlar. [toggle title=”Hacı Mustafa Anaç Efendi Menkıbeleri (k.s.)” load=”hide”] ……..Hacı Mustafa Efendi’nin uzaktaki bir olayı müritlerine anında anlattığı olurdu. Bazen kişilerin içinden geçeni bilircesine hareket ederdi. Kendisine bu durumlar sorulduğunda “Haşa, biz gaybı bilmeyiz. Gaybı, ancak Allah bilir. Oralarda olanlar bize haber verilirse veya kalplerinden geçerken bize bildirilirse o zaman biz, haberdar oluruz.”derdi. ……..Mübarek gecelerde zikir ve sohbetten eve dönüşünde yatıp uyumazdı. Gecenin devamını zikirle geçirirdi. Hane halkına ve misafirlerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in aşk ve muhabbetini anlatırdı. Gece evde kendi başına zikir yaptığı zaman esmaları geçtikçe, eşi ve kızının anlattıklarına göre, evdeki çiçekler de esmaya göre değişik sallanırdı. ……..Cürün Hacı Mustafa Efendi, dünyadaki olayları yakından takip ediyordu. 1974 Kıbrıs Harekatının yapılacağını manen öğrendikten sonra Metin Balcı’yı çağırarak “Kılıcı bileğleyip keskinleştir de getir.” talimatını verdi. O gece odasına kapanmayı tercih etti. “Oğlum, bu gece şeyh, postundan ayrılmamalı.” dedi. Müritleri, sözün mahiyetini sabah haberlerinde Kıbrıs çıkartmasını duyunca anlayabildiler. Bir müridine de o gece Kıbrıs’ta savaşa bizzat katıldığını anlatmıştı. Komando bıçaklarını Çorum’da yine aynı şahsa bileğleten bir asker de, Kıbrıs harekatına katılmıştı. Orada gördüklerinin etkisiyle Çorum’a gelip Şeyh Hacı Mustafa Efendi’yi bularak kendisine intisap etmiş ve Rıfai tarikinden ders almıştı. ……..12 Eylül 1980 ihtilali öncesinde kardeş kavgası başlamıştı. Hatta Çorum’da cereyan eden olayların başlangıcında Çorum Ulucamii’nde bulunan Cürün Hacı Mustafa Efendi, cemaati tahriklere kapılmamaları ve provakasyona gelmemeleri konusunda uyarmıştı. O günlerde ülkede bir karamsarlıkhakimdi. Ortaya çıkan kargaşayı kendilerine sorduklarında “Evladım, dün hava rüzgarlı, soğuk ve tipili idi, göz gözü görmüyordu ama bu gün sakin, pırıl pırıl bir hava var. Allah dilerse havayı bu şekilde sakinleştirdiği gibi olayları da sakinleştirir.”demişti. Gerçekten de o tarihte olaylar birden kesildi, ortalık sakinleşti. [/toggle] Son Zamanları Hacı Mustafa Efendi, seksen yaşını geçmişti. Ama hala irşat görevini sürdürüyordu. O şevk ve heyecanından hiçbir şey kaybetmemişti. Ulucami’de yaptırdığı zikirde aynı coşkuyu yaşıyordu. Artık hastalık belirtileri görülmeye başlamıştı. Müritleri arasında heyecan ve paniğe sebep olmamak için bir sohbetinde şöyle demişti: “Çorum’da manevi zatlardan biri, bir gün dostlarını yanına toplamış. Bu gün sizi niçin topladım, biliyor musunuz, diye sormuş. Onlardan hayır cevabını aldıktan sonra, benim imanıma şahit olmanızı istiyorum. Çünkü ben, Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, ahiret gününe, hayır ve şerrin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna inanıyorum. Bundan sonraki yaşantımda nefis ve şeytanın etkisine düşmemeyi Yüce Mevla’mdan niyaz ediyorum. Yarın ahirette Allah’ın huzurunda buna şahitlik etmenizi istiyorum. Sizleri bunun için çağırdım, demiş.” Aslında Şeyh Hacı Mustafa Anaç Efendi, bu olayı anlatırken müritlerinden de aynı şeyi istemişti. Zira vakti yaklaşıyordu. 1984 yılında amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Istırabını dindirmek için sürekli olarak yüksek dozda ağrı kesiciler veriyordu. Müritleri, sevenleri akın akın ziyaretine geliyorlardı. Bir defasında ecelinin yaklaştığını müritlerine şöyle duyurmuştu: “Bir gün dervişlerle sohbet ediyorduk. Bir ara içeriye Yusuf (a.s.)’ın girdiğini gördüm. Oysa gelen Azrail (a.s.) idi. Bize Yusuf (a.s.) güzelliğinde göründü. Heyecanlandım. Hayal mi görüyorum diye kendimi çimdikledim. Baktım canım acıdı. -Efendim, herhalde emaneti almaya geldiniz, dedim. O da bana: -Hayır, Mustafa Efendi, haber vermeye geldim. Daha vaktin var. Muharrem ayında geleceğim, dedi. Ama gününü söylemedi.” Bu durumda Hacı Mustafa Efendi’nin birkaç aylık ömrünün kaldığı anlaşıldı. Muharrem ayında 1984 yılı Eylül’ünün son gününde evinde ism-i celal zikri yaparak ruhunu Allah’a teslim etmiştir. Cürün Hacı Mustafa Efendi’nin vefat haberi, kısa zamanda Çorum’da, köylerinde ve kasabalarında, Kırıkale, Amasya, Tokat, Vezirköprü, Karabük, Kayseri, Ankara, Nevşehir, Yozgat, İzmir, İstanbul gibi müritlerinin yoğun olarak yaşadığı illerde kulaktan kulağa ulaştı. Pazartesi günü cenaze namazı Ulucami’de kılınarak o muazzam cemaat eşliğinde Ulumezar’daki Rıfai şeyhlerinin yanına defnedildi. Allah, rahmet eylesin. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Çorum’da Sahabe ve Evliya Makamları , Ethem Erkoç , Çorum Belediyesi Kültür Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorum

Şeyh Ömer Zengani (k.s.)

Hac yolculuğunda Cidde’de vefat eder. Şeyh Ömer Zengani, Şeyh Halid-i Zibari ’nin halifelerindendir. Ailesi, aslen Mardin iline bağlı Dargecit (Kerboran) ilçesinin Kureyşa mezrasındandır. Arabiye Aşiretine bağlı olan Kureyşa Köyü, bölgede “Pikureyş” (Pir-i Kureyş) olarak bilinen, Zengani’nin dedelerinden seyyid bir zatın yerleşim yeridir. Ömer Zengani bu köyde doğdu. Şeyh Ömer Zengani’nin babası Mustafa Efendi, dedesi Hamid Efendi’dir. Annesi ise ilim sahibi hafız Hacer Hatun’dur. Ömer Zengani küçük yaşta babasını kaybetti, annesi de başka bir evlilik yapınca yalnız kaldı. Bunun uzerine bolgenin en yaygın geleneklerinin başında gelen medrese tedrisatı icin Gerza aşiretinin bir köyünde medrese eğitimine gonderildi. Tedrise gittiği yıllarda köyü Kereyşa’da yaşanan Kolera salgını nedeniyle toplu ölümler yaşandı ve ailesinden neredeyse kimse kalmadı. Kendisi de anneannesi Asiyye ve teyzesi Ayşe’nin yaşadığı Zengan (Karabayır) köyüne giderek teyzesinin himayesinde yaşamaya başladı. Bir süre Zengan köyünde bulunan camide fakı olarak derslere devam etti. Ancak bu sırada kendisinde görülen kabiliyet ve özel haller nedeniyle daha iyi bir eğitim alması icin hocası ve teyzesi tarafından, Basret köyünde bulunan Nakşbendiyye şeyhi ve büyük bir müderris olan Şeyh Halid-i Zibari ’nin yanına gonderildi. Bu tarihten sonra Ömer Zengani Basret’te yaşamaya başladı. Burada bir yandan medrese eğitimi alırken aynı zamanda tasavvufi eğitime da başladı. Ömer Zengani, Basret medresesinde Molla Cami’yi bitirip mantık ilmine giriş olarak kabul edilen Muğni’t-tullab eserine başlayanlara isim olarak verilen “Talip” seviyesine kadar geldi. Şeyh Halid-i Zibari kendisine büyük değer verdi ve onun eğitimi konusunda ihtimam gosterdi. Hatta aileden bir birey gibi görmeye başladı ve bunun resmileşmesi için onu halifelerinden Şeyh Reşid-i Derşevi’nin kızlarından Halime Hatun ile evlendirdi. Diğer kızı Safiye ile de kendi oğlu Huseyin’i evlendirdi. Bu evlilikten önce, Ömer Zengani’nin kayınbabası olan Şeyh Reşid-i Derşevi Hac ziyaretine gitmiş ve orada vefat etmişti. Gitmeden önce de Halid-i Zibari’yi çocuklarının vasisi olarak tayin etmişti. Bu yüzden Şeyh Halid-i Zibari, Ömer Zengani’yi vasisi bulunduğu Halima Hatunla ev lendirirken üzerindeki sorumluluğu da şoyle hatırlattı “Ömer! Şeyh Reşid’in kızının mehri, yetim kalmış olan kardeşleri Abdulhakim ve Muhammed Nuri’yi okutmandır.” Halid-i Zibari, bu vazife ile birlikte Ömer Zengani’yi vefat etmiş olan kayınbabasının medrese ve dergah hizmetlerini yürüttüğü Hoser (Düzova) köyüne, hem muderris hem de tasavvufi hilafet ile gonderdi. Ömer Zengani’nin hocası ve şeyhi Şeyh Halid-i Zibari, 1863 yılında irşad için gelmiş olduğu Cizre’de vefat etti ve şeyhinin şeyhi Şeyh Salih-i Sıpki ve Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri’nin de medfun bulunduğu Basret’te bölgeden birçok alim ve şeyhin katılımıyla defnedildi. Vefatından once etrafına toplanmış olan muridan ve muhibbanının huzurunda “Ey Şeyh Ömer! Oğlum Huseyin’e senin ona tum ilmini okutup büyüyünceye kadarki sürede dergah ve medreseyi sana emanet ediyorum.” diyerek çocuğu Huseyin’i ona emanet ederken aynı zamanda medresenin baş muderrisliğini ve kendisinden sonra şeyhlik vazifesini tevdi etti. Bunun üzerine Ömer Zengani, Hoser (Duzova)’daki medreseyi bırakarak talebelik yaptığı Basret Medrese ve Dergahının başına gecti. Ömer Zengani, hocasının vasiyetine büyük bir titizlikle riayet etmiş hem müderrislik hem de şeyhlik vazifesini kamilen yerine getirmiştir. Hocasının oğlu Huseyin’in derslerini bizzat kendisi vererek hocasına karşı vefa ve vicdani sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Bu süreçte medreseyi büyüterek Fındık köyünden Abdulkādir-i Geylani hazretlerinin torunlarından Seyyid Hasan-i Fındıki (Erzen) ve Molla Said-i Berreşi gibi bircok alim zatı yetiştirmiştir. Hocası Şeyh Halid-i Zibari’nin oğlu Huseyin’e medrese icazeti verdi. Hüseyin’e babası tarafından vefatından once yaşı küçük olmasına rağmen hilafet verilmişti. İşte Ömer Zengani, Halid-i Zibari’nin vasiyeti üzerine Huseyin’in hem medrese hem de tasavvufi icazetini göz önünde bulundurarak Basret Dergahı ve medresesini ona bırakarak yedi yıl hizmetinin ardından tekrar Hoser Medresesi’ne döndu. Ancak silsilede yer alan Şeyh Salih-i Sıbki’nin oğlu Yahya, Basret Dergahı ve medresesinin Hüseyin’e devredilmesine itiraz etti. Bunun uzerine Ömer Zengani ertesi gün tekrar Basret köyüne dönerek şeyhinin vasiyetini hatırlattı ve sorunu çözdü. Ardından tekrar Hoser köyüne döndu. Burada da Molla Abdurrahman-ı Hoseri ve medreselerde istiare ilminde kaynak kitap olarak okutulan Sutur kitabının yazarı ve aynı zamanda kayınbiraderi Abdulhakim-i Derşevi gibi alimleri yetiştirdi. Basret Dergahı’na Şam’dan verilen icazetle birlikte Ömer Zengani’ye de güveni tazeleyen bir icazet daha verildi. Böylece Ömer Zengani hem şeyhi Halid-i Zibari hem de Şam’daki Halidi dergahından çift tarikat icazeti aldı. Hoser koyunde hizmetlerine devam eden Ömer Zengani’ye çok büyük bir teveccuh oldu. Botan ve Tor bölgesinden cok sayıda talebesi ve muridi oldu. Ancak özellikle Cizre’den gelen muridlerinin fazlalığı sebebiyle, Cizre eşrafından Seyyid Hacı Hafız Efendi onu Cizre’ye davet ederek onu kendi evinin yakınlarında bir eve yerleştirdi. Artık Ömer Zengani’nin ailesi kayınbiraderleri Derşevi’lerle birlikte Cizre’de yaşamaya başlarlar ve Cizre’de medrese ve tasavvufi hizmetlerini yürütürler. Şeyh Ömer Zengani 1889-1890 yılında Hac ziyareti yapmak arzusuyla sevenlerinden Ensari ailesinin büyüğü olan Muhyiddin Ensari, Şeyh Yahya-ı Mızuri’nin torunlarından Şeyh Yahya başta olmak üzere birçok muhip ve muridiyle birlikte hazırlıklara başlar. Eşi Halime Hatun’a bir vasiyet yazarak verir ve oğullarını emanet eder. Ardından medrese ve dergah hizmetleri konusunda kayınbiraderi Molla Abdulhakim-i Derşevi’ye emanet ederek yola çıkar. Bu sırada Ömer Zengani’nin üç çocuğu vardır. Bunlar Muhyiddin, Siracuddin ve Amine’dir. Hac yolculuğuna çıkıldıktan beşaltı ay sonra 1990 yılında Muhammed Said dunyaya gelmiştir. Ömer Zengani, Hac yolculuğunu tamamladıktan sonra dönüş yolunda Cidde’de 1889-1890 yılında vefat eder ve orada defnedilir. Haber Cizre’ye ulaştıktan sonra taziye icin gelen Ömer Zengani’nin talebesi Şeyh Huseyin Basreti altı aylık bir bebek olan Muhammed Said’i sever ve ona dua ederek; “Bu yavru benim seydamın oğludur ve bu cocuk inşallah seyda olacaktır.” der. İşte o gunden sonra Muhammed Said’e herkes “Seyda” demeye başlar ve doğu universitelerinin bu ilmi unvanı, onun ismi haline gelir. Ömer Zengani’nin eşi Halime Hatun da kendisi gibi seyyid nesep bir ailedendir. Ömer Zengani, Halime Hatun ile evlenmesiyle yalnız bir şeyh efendinin damadı olmamış, aynı zamanda Gabar Dağı’nın zirvesinde bulunan Derşev (Alkemer) köyünde yaşayan ilim ve irfan ehli, bölge halkının büyük saygı gostermiş olduğu Derşevi ailesi ile cok yakın hatta iç içe denebilecek bir birlikteliği kurmuştur. Bu tarihten sonra Şeyh Ömer Zengani’nin çocukları ile Derşevi ailesinin fertleri medrese ve tasavvufi hizmetleri birlikte yurutmuş, birbirlerinin yetiştirilmesine katkı sağlamışhatta tek aile gibi olmuşlardır. Ş eyh Ömer Zengani Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kaynaklar ; Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle]

📍 Cidde
Şeyh Salih-i Sıpki (k.s.)

Şeyh Salih-i Sıpki (k.s.)

Şırnak – Cizre – Basret ( İnceler) köyünde (1992 yılında köy boşaltılmıştır) Bitlis velilerinden. Aslen Bitlislidir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1852 (H.1269) senesinde Cizre’nin Buhtan Dağı köylerinden Basret’te vefât etti. Türbesi bu köydedir. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Hâlid Ceziri ‘nin sohbetinde kemale erdi. Bu hocasının ikamet ettiği Basret köyüne gidip ondan zahiri ve batıni ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet aldı. Hocasının vasiyeti üzerine vefatından sonra Basret köyünde insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşad etti. Kerâmetleri pekçoktur. Cinler de onun sohbetinden istifade etmek için huzurunda toplanırdı. Buhtan emiri Bedir Hanın oğullarından biri ölmüştü. Talebelerinden bir kısmı ile birlikte Bedir Hana taziyeye gittiler. Talebeleri yolda, Emire; “Allah ecrini artırsın, sabır versin.” gibi şeyler söylenmesi için aralarında konuştular. Bedir Han onların geldiğini duyunca adamlarıyla birlikte karşılamaya çıktı. Şehir dışında karşılayıp Şeyh Salih Sıbki hazretlerinin elini öptü. Atının üzengisinden tutup arkasından yürüdü. Şehre girince oturdukları mecliste emirler, âlimler ve halk toplandı. Saygı ile huzurunda oturdular. Bedir Hana oğlunun vefâtından dolayı başın sağolsun derken Emire sanki bir talebesine hitap eder gibi; “Allah ecrini artırsın. Ey Emir! Oğlunun vefâtını duyunca çok sevindim! İnşâallah diğer oğullarının büyüğü, küçüğü de ölür! Yaşarlarsa senin gibi zâlim olurlar!” Bu sözleri söyleyince; meclisinde bulunanlar ve talebeleri Emir Bedir Hanın zâlim bir kimse olduğunu bildikleri için kızıp ona zarar vermesinden çok korktular. Emir çok kızmasına rağmen birşey diyemedi. Ancak kendi kendine, ben bu zâtı bir tecrübe edeyim. Eğer gerçekten velî bir zât ise ona talebe olurum. Öyle değilse şiddetli bir cezâ vereyim!” dedi. Şeyh Sâlih Sıbki köyüne döndükten sonra, Emir, adamlarından birine helal malından kırk mecidiye para verdi. Bu paraların arasına da haram bir para karıştırdı. Eğer bu haram parayı ayırmadan hepsini alırsa o velî değildir, diyerek gönderdi. Emirin adamı Basret köyüne varıp paraları Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerine verip; “Bunlar size, Emir Bedir Hanın hediyesidir, diyerek kırk mecidiyeyi önüne koydu. Emirin helal paralar arasına karıştırdığı haram parayı göstererek; “Bunu emire götür. Bu para haramdır. Onun helal malından değildir!” diyerek gelen kimseye geri verdi. Emirin adamı gelip durumu anlatınca, Emir Bedir Han onun velî bir zât olduğunu anlayıp ona âşık oldu. Huzuruna gidip elini öptü ve sâdık talebelerinden olup, adil, tebeasını gözeten, haktan ayrılmayan bir emir oldu. O kadar âdil ve güzel ahlâklı bir emir oldu ki, adâleti ve güzel ahlâkı, âlimler ve halk arasında darb-ı mesel hâlini aldı. Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerinin Şeyh Yahyâ isminde bir oğlu vardır. Halîfeleri Şeyh-ül-Hazîn lakabıyla meşhur Şeyh Muhammed Fersâfî, Şeyh Muhammed Aynî, Şeyh Muhammed Ahtabî’dir. Vefâtına yakın halîfelerinden Şeyh Muhammed Aynî’nin makamına geçip, Basret de kendine vekâlet etmesini vasiyet etti. Basret köyündeki türbesi ziyâret mahallidir. Türbesine ziyârete gelenlerden gereken edebi göstermeden içeri giren kimselerin, bir belâya tutulduğu halk arasında meşhurdur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Cizre, Şırnak

Taşkesenli Şeyh Alaeddin Efendi (k.s.)

Erzurum – Tekman ilçesi – Taşkesen köyü kabristanında. Şeyh Alaeddin Efendi, ilim ve irşat faaliyetleriyle bilinen Taşkesenli ailesinin bir ferdi olarak 1881 yılmda Taşkesen Köyü’nde dünyaya teşrif etmiştir. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendi’nin küçük kardeşi Molla Abdullah Efendi’nin büyük oğludur. Yaşadığı iklimin tabii bir neticesi olarak çok küçük yaşlarda tedris hayatının içerisinde bulunmuştur. Taşkesenli ailesinin her ferdi gibi çocukluk yılları aile büyüklerinin ders verdiği Taşkesen Medresesi’nde geçmiştir. Erken yaşlarda başlayan talebeliğinde Kur’an-ı Kerim tilaveti ve ilk Arapça bilgilerini Taşkesen Medresesi müderrislerinden olan babası Molla Abdullah’ın yanında almıştır. Sonraki yıllarda medrese tahsilini ikmal etmek üzere Vuslat sarayının gül bahçelerine yönelmiş mükemmel büyüklerden amcası Şeyh Ahmed Taşkeseni’nin evinin bulunduğu Erzurum’a, amcasının yanına gelmiş ve Caferiye Medresesi’nde tedrise devam etmiştir. Çok kısa bir zaman amcası Şeyh Ahmed Efendi’den de ders almış olan Molla Alaeddin Efendi, ilim tahsilinin büyük kısmını Şeyh Ahmed Efendi’nin oğlu, büyük alim Şeyh Ziyaeddin Efendi’nin yanında yapmıştır. Şeyh Ziyaeddin Efendi’nin yanında; sarf, nahiv, akaid, fıkıh, tefsir, hadis, mantık, belağat, meanî, beyan, bedi…ilimlerinden oluşan medrese tahsilini ikmal etmiştir. İcazetini de hocası, aynı zamanda amcasının oğlu olan Şeyh Ziyaeddin Efendi’den almıştır. Aynı zamanda Tariken Nakşidir. Şeyh Ziyauddin Efendi’nin halifesidir. İcazetini aldıktan sonra, Taşkesenli ailesinin mutad geleneği olan ilim ve irşat faaliyetlerinde bulunmuş, başta Taşkesen Köyü olmak üzere görev yaptığı, Horasan’nın Komasor, Tekman’ın Çukuryayla (Bastok) ve Köprüköy’ün Alaca köylerinde ilmi faaliyetlerini devam ettirmiş ve görev yaptığı her yerde çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri arasında; Taşkesenli ailesinin ilmi mirasım devam ettiren, Erzurum’da ve İstanbul’a taşındıktan sonra da Istanbul’da ilahiyat fakültelerinde hocalık yapan çok sayıdaki akademisyenle ders halkaları kurmuştur. Ahmed Davudoğlu ve Mehmed Savaş Hocaefendilerle Hanefi fıkhının önemli alimlerinden olan İbn Abidîn’in ”Reddul-Muhtar” adlı eserini ve Muhammed Ali es-Sabüni’nin Ahkam Tefsiri’ni tercüme eden ve ilim muhitlerince yakından tanınan Mazhar Taşkesenlioğlu, Taşkesenli ailesinin son donemdeki önemli alimlerinden olan şeyh Muhammed Zeki Taşkesenli, Erzurum ve Pasinler’de tanınan zatlardan olan Molla Eşref , Taşkesenli Ata (Ataullah) Efendi, Taşkesen köyünden Molla Refik Karabulut, Ali Haydar Taşkesenligil, Molla Habib Tekin, Geçit (Madrekli) Molla Ahmed, Çatlı Molla Halid, Yüzören köyü imamı olarak ma’ruf olan amcazadesi Molla Muhammed Efendi, Altunan köyünden Molla Halis ve Molla Nureddin, Cökoğlan köyünden Molla Haydar, Molla Nurettin ve Molla Enver, Çukuryayla (Bastok) köyünden Molla Ziya, Molla Abdulkerim, Molla Sıddık ve yeğeni Molla Zümrüt, Karlıova’dan Halifan Şeyhlerinden Şeyh îbrahim, Akçakoca Köyü’nden Molla Halis yer almaktadır. Molla Alaeddin Efendi, özellikle fıkıh ilmine vuküfiyyeti, fetva vermedeki isabeti ile İstanbul ve Ankara’nın gerektiğinde müracaat noktası olmuştur. Fıkıh ve Arapça gramerindeki yetkinliğiyle yaşadığı dönemde Erzurum ve civarında tanınmış, dersin daha iyi anlaşılması için örnekleri gündelik hayattan vererek somutlaştırması ve ders işleyişindeki nüktedan kişiliğiyle öğrencileri tarafından çok sevilen bir alim olarak bilinmektedir. Alaeddin Efendi kısa boylu, çok zayıf ve nurani yüzlü, ihtişamı, gösterişi sevmeyen, halk içerisinde bulunduğu zaman, halktan ayırt edilemeyen bir hayat sürmüştür. Birgün, köylüsü Kasım Efendi’nin evinde otururlarken. Molla Halid, Taşkesen’e okumaya gelir. Hane sahibi akrabasıdır. Gayesi, aynı köylü Kasım Efendi’nin yardımını sağlayarak, Alaeddin Efendi’nin yanında okumaktır. Alaeddin Hoca Efendi, Molla Halide sorar: – Niçin geldin? – Kasım Amca yardımcı olsun, Seyda’nın yanında okumak için der. Alaeddin Efendi sana burada yer yok dediğinde, aldığı cevap- Ey sofi kararı sen niye veriyorsun. Dur bakalim Seyda ne diyecek der. Sohbete fazla dayanamayan Kasım Efendi: – Oğlum, Hoca Efendi karşında, kararı o verecek ki sende okuyabilesin dediğinde Molla Halid, Sarığı ve cübbesinde bir ihtişam görmediğimden sandım ki bu köylü bir sofidir. Hocam elin ver öpeyim, beni bağışla der. Bu anekdot da Hoca Efendi’nin hep halk gibi yaşadığını, ayırt edilmediğini anlatıyor. 1967 yılında Taşkesen Köyünde vefat eden Molla Alaeddin, babasıyla amcaoğlu olan Şeyh İbrahim Efendi’nin Türbesinin de bulunduğu Taşkesen Köyü mezarlığında metfundur. Mezarı toprak mezar, çevre düzenlemesi yapılıp korumaya alınırsa daha iyi olur.

📍 Tekman, Erzurum
Hikmet Baba

Hikmet Baba

Niğde – Değirmenli kasabasında Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılı belli değildir. Türbenin, yörede sevilen ve sayılan Hikmet Baba adına XVIII. yüzyılda inşa edilmiştir. Yapı, kasabadaki mezarlığın içinde bulunmaktadır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Türbenin zemini yakın zamanlarda betonla kaplanmış olup, orijinalinde kesme taşla döşendiği anlaşılmaktadır. Yapı tek katlı ve kare planlıdır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Niğde
Hafız Şirazi

Hafız Şirazi

İran – Şiraz . Aynı zamanda Kur”an-ı Kerîm hafızı olduğu için, Hafız diye anılan Hafız Şemseddin Muhammed Şirazî, Sa”di-yi Şirazi ile birlikte, tarihte İslami-Fars edebiyatının en önde gelen şairlerinden biridir. 725/1325 tarihinde Şiraz”da doğup 792/1390 tarihinde yine Şiraz”da vefat etmiş olup, türbesi oradadır. Medrese eğitimi alıp, çeşitli eserlere şerh de yazan Hafız-ı Şirazî en çok şiirleriyle tanınmıştır. Vefatından sonra sevenleri tarafından 400 civarında gazeli bir araya getirilerek meşhur olan Divan”ı oluşmuştur. Divan”ında daha çok tevhîd , İlâhî aşk vs. Tasavvufî konular işlenmiştir. En çok bu divanı ile tanınmıştır. Şöhreti hemen hemen İslam dünyasının bir çok yerine ulaşmıştır. Şiir ve hikmetteki gücü , tasavvufî kişiliğiyle çok muteber bir konuma ulaşmış, Divanı Osmanlı ve İran medreselerinde büyük revaç bulmuş ve asırlarca okutulmuş, üzerine bir çok şerh yazılmıştır.

Azizlerhan İşan

Özbekistan’ın Taşkent şehrindeki Şeyhantahur semtinde, Azizlarhan mescidi avlusunda yer almaktadır. Halk arasında Azlarhan îşan mescidi ve mezarı denilir. Mescit, uzmanlar tarafından birkaç defa incelenmesine rağmen onun ne zaman yapıldığı ve kimin yaptırdığı konusunda kesin bilgi yoktur. Sadece 18. Yüzyılın ilk yıllarına ait olduğu tahmin edilir.

Ebul Fazl Kadı İyaz

Fas – Marakeş . Bu zatın makamının yüceliğine dair ulema ve imamlar ittifak etmiştir. Şifa-i Şerif onun en büyük eseridir. Kendisinin daha birçok hadis kitaplarına yaptığı şerhler vardır. Bir çok ilimde kıymetli eserler yazmıştır. Kendisi Hicri 476 yılında Şaban ayının yarısında Septe’de doğmuş, 544 senesinin Ramazan-ı Şerifinde bir Cuma günü Marakeş’te vefat etmiştir. 532 yılında Gıranada’da kadılık yapmıştır. Rasulüllah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) hakkında yazmış olduğu Şifa-i Şerif eseri ise halen bütün dünyada okunmaktadır. Bu eserinden dolayı Rasulüllah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) mana aleminde kendisine dua etmiş ve ona; ”Ey İyaz! Sana müjde olsun” buyurunca, “Ne sebeple Ya Rasulüllah diye sorunca Rasülüllah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) de; “Şifa-ı Şerifi yazdığın için sana Cennete girmek müjde olsun. Bu kitabı okuyanlara ve dinleyenlere de; kör olmayacaklarına dair müjde verebilirsin” buyurmuşlardır. Allah-ü Teala şefaatlerine nail eylesin.

Şeyh Mahmut Ata

Şeyh Mahmut Ata

Kazakistan – Çimkent – Sayram’da İbrahim Ata hazretlerinin yakınında Hace Ahmet Yesevi Hazretlerinin dedesidir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ashab-ı Kehf – Azerbaycan

Ashab-ı Kehf – Azerbaycan

Azerbaycan – Nahcivan’da şehir merkezinden 12 km uzaklıkta İlandağı ile Nehacir dağı arasındaki tabii mağrada. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ahmed Süheyl Ünver

Ahmed Süheyl Ünver

Ahmet Süheyl Ünver Efendi’nin kabri ; İstanbul – Edirnekapı’daki Sakızağacı Kabristanı 9. Ada’da

📍 İstanbul
Garip Dede ve Melek Sultan

Garip Dede ve Melek Sultan

adres

📍 Sakarya
Kanlı Kümbet

Kanlı Kümbet

adres

📍 Battalgazi, Malatya
Battalgazi Oğlu Bingazi Türbesi

Battalgazi Oğlu Bingazi Türbesi

Malatya – Ali Baba mezarlığında aynı adı taşıyan mezarlıkta bulunmaktadır. Kaba yontma taş ve moloz taştan inşa edilmiş olan türbe XIII. yüzyıla ait olup, sonraki dönemlerde yapılan onarımlarla özelliğinden kısmen uzaklaşmıştır. Kare planlı türbe, üzeri geniş ve çok yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Giriş kapısı düz lentolu olup, duvarları sağır olarak yapılmıştır. Duvarların dört köşesi dışarıya doğru çıkıntılıdır. Bu durumda türbenin orjinalinin daha farklı biçimde olduğu sanılmaktadır. Türbenin çevresinde mezarlar ve bazı mimari kalıntılar bulunmaktadır. Türbede yatan zatın, Battal Gazi’nin oğlu Ali Bingazi olduğu kabul edilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Malatya
Helvacı Dede Türbesi

Helvacı Dede Türbesi

adres

📍 Ereğli, Konya
Sitte Melik Türbesi

Sitte Melik Türbesi

Sivas – Divriği Sitte Melik Sokak’da …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Divriği, Sivas
Horasan Erleri

Horasan Erleri

Konya – Mevlana Müzesi içerisindeki Türbesinde

📍 Konya
Şeyh Şücaeddin Türbesi

Şeyh Şücaeddin Türbesi

Konya – Musalla Kabristanında . ( Harita daki nokta tam yerini gösterir.) …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Kudret Dede

Kudret Dede

Eskişehir – Odunpazarı Kabristanında Şeyh Edebali Hazretlerinin türbesinin avlusunda.

📍 Eskişehir
Bahaeddin Dede

Bahaeddin Dede

Eskişehir – Odunpazarındaki Kurşunlu Külliyesinin hemen arkasında yer alan Hamuşan’da. Eskişehir Mevlevihanesi şeyhi Hasan Hüsni Dede ‘nin üçüncü oğludur. Annesi Zeynep Hanım’dır. Bahaeddin Dede 1875 yılında Eskişehir’de doğar. İsmi Bahaeddin olarak biliniyorsa da babası Hasan Hüsnü Dede ‘nin kendisine verdiği evrad okuma icazetinde ismi Cafer Bahaeddin olarak geçiyor. Bahaeddin Dede ilk eğitimini babasından aldıktan sonra Eskişehir Rüşdiyesi’ni bitirir. Daha son­ra Mısır’a giderek El-Ezher’de dini ilimler tahsil eder. Mısır dönüşü Eskişehir Mevlevıhanesinde çile çıkarır. Ardından Mısır’da öğren­diği Arapça lisanına ilaveten Farsça öğrenir. Sesi güzel ve makam bildiği gibi aynı zamanda ney üfler, kudüm ve rebab çalar. Bahaeddin Dede ‘nin ağabeyi Muhammed Ali Şemseddin Dede , Meclis-i Meşôyih ve Şeyhülislamlığın 3 Mart 1913 tarihli daire-i Meşıhat-ı İslamiyye Kalemi’nden çıkan karar gereği şeyhlikten alı­nır. Bahaeddin Dede Eskişehir Mevlevıhônesi şeyhliğine tayin edi­lir. Bahôeddın Dede tekkedeki işlerden ayrı olarak Eskişehir Hilal-i Ahmer Cemiyeti Reisliği ve Tayyare Cemiyeti Veznedarlığı yapar. Dergahların sırlandığı 1925 yılına kadar şeyh olarak kalır. Dergah­lar sırlanınca bu tür sosyal faaliyetlere ağırlık verir. Aynı zaman­ da dedelerinden kalan çiftlikte ziraat işleriyle uğraşmaya başlar. Oğlu Hüseyin Cahid Duru’nun anlattıklarından; at koşup çift sür­düğü, harman işleri ile uğraştığını öğreniyoruz. Arapça Farsça bilen, makam ve musiki aletlerine aşina bir şeyh efendi, bir sabah kalktığında bütün bunların geçerliliğinin olmadığı kendisine söy­lendiğinde veya bunu gördüğünde acaba neler hissetti? Nasıl bir ruh haline büründü acaba? Osmanlı Devleti’nin son sadrazamlarından Damat Ferit Pa­şa’nın tekrar işbaşına gelmemesi için bütün yurtta başlatılan protesto faaliyetlerine Bahaeddin Dede de katılmış, Eskişehir’den İs­tanbul Hükümetine çekilen telgrafa imza atmıştır. 6 Mart 1920 de Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Reisi İbrahim, Belediye Reisi Suleyman, Cemaat-i islamiye Reisi müftü Salih ve Esnafı temsilen İşçibaşı Hakkı’nın imzalarının yer aldığı telgrafa Bahaeddın Dede de Mevlevi şeyhi olarak imza koymuştur. 17 Şubat 1930 tarihinde Eskişehir’de vefat eden Cafer Bahaed­din Dede Efendi ‘nin kabri şerifi Kurşunlu Külliyesi güney duvarın­ da bulunan hazirededir Kaynak ; Eskişehir Mevlevihanesi , Nizamettin Arslan , Kesit Yayınları

📍 Eskişehir
Yunus Emre – Kırşehir

Yunus Emre – Kırşehir

Kırşehir ile Niğde arasında kalan Reşadiye köyünde Ulupınar kasabasında tepede yer alan türbe kare planlı ve konik külahlıdır. Ziyarettepe Mevkii’ndeki Yunus Emre Türbesi’nde, Kırşehir ve Aksaray Valiliklerince her yıl ortaklaşa tören düzenlenir. Buradaki türbe, sarp kayalıklar üzerine sonradan yapılmıştır. Yunus Emre Milli Parkı içinde bulunmaktadır Kırşehirli Albay Refik Soykut (1921-1998) tarafından Ziyaret Tepe’de bulunan Yunus Emre’ye ait mezardan alınan 12 adet kemik, 1982 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Kürsüsü tarafından bilimsel tekniklerle incelenmiş, 600 yıllık olan bu mezarın çok gezen yetişkin, 60-70 yaşlarında bir erkeğe ait olduğu raporlarla tespit edilmiştir. Kemiklerde bulunan karbon miktarının yeterli olmaması sebebiyle yaş tespitinin tam yapılamamış olması da mezarın çok eski olduğunun bir göstergesidir. Devlet Planlama Teşkilatı, 1983-1987 yılları arasında yaptığı çok yönlü çalışmalardan sonra bölgeyi, Yunus Emre Milli Parkı olarak ilan eder. Ziyaret Tepe etrafında her yıl binlerce ağaç dikimi yapılarak bölgenin güzelleştirilmesine çalışılır. Bugün bile bölgede çocuklara konan isimler arasında Yunus, Emre, Derviş, Eren isimlerinin çok yaygın olması ve yöredeki alıç ağaçlarının çokluğu dikkat çekicidir. Kırşehir ilinin Ulupınar Kasabası ile Aksaray iline bağlı Sarıkaraman (Sarıköy) kasabası arasında yer alan 1267 rakımlı Ziyaret Tepe’de yatan zatın Yunus Emre olduğu kabul edilmiştir. Kırşehir ve Aksaray Valiliklerince Yunus Emre ile hocası Tapduk Emre için anıt mezarlar yaptırılmıştır. Her yıl Kırşehir ve Aksaray valiliklerince Yunus Emre’yi anmak üzere ortak törenler düzenlenmeye devam edilmektedir. Bina, 1988 yılında düzgün kesme taş malzemeden yapılmıştır. Kesme taştan yapılmış, kare planlı türbenin doğu ve güney duvarında bulunan kemerlerin içinde demir parmaklıklı birer dikdörtgen pencere yer almaktadır. Türbenin iç örtüsü, daralarak yükselen bir bindirme tavan biçimindedir. Dıştan da kare piramit şeklinde bir taş külah ile korunan bu tavan örtüsünün tepesi, kare planlı bir boşluk halinde bırakılmıştır.

📍 Kırşehir
Süleyman Türkmani

Süleyman Türkmani

Kırşehir – Merkez’de İmaret camii yanındaki kabristanda Türkmani’nin 1214’te doğduğu ve babası Mevlevi Şeyhi Hüseyin Efendi ile küçük yaşta (1224) bir Türkmen aşireti ile Anadolu’ya geldiği ve Konya’ya yerleştiği sanılmaktadır. Nerede doğduğu ise belli değildir. Dedesi Şemseddin Türkmen Beyi olduğu için kendisine de Türkmani denilmiştir. Mevlana’dan manevi ilim dersleri alan Süleyman Türkmani, onun ölümünden sonra, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’den dersler almaya devam eder. Daha sonra onun teşviki ile hem manevi alanda topluma hizmet sunmak bir taraftan da Mevlevi tarikatını yaymak üzere 1293’te Kırşehir’e gelmiş ve büyük bir ilgi görmüş olduğu tahmin edilmektedir. Süleyman Türkmani’nin Aşık Paşa’ya da hocalık yaptığı bilinmektedir. Süleyman Türkmani’nin en büyük eseri “Tezkire-i Evliya”dır. Türkmani kurduğu vakıfla, gelen misafirlere, gariplere yardımcı olmuştur. 1298 tarihinde 84 yaşında iken Kırşehir’de vefat ettiği tahmin edilmektedir. Süleyman Türkmani Hazretlerinin türbesi İmaret Mahallesinde yer alır. Türbede Şeyh Süleyman Türkmani ile aynı soydan gelen sekiz kişiye ait sanduka bulunmaktadır. Diğer mezarlarda Mehmet Çelebi, Şeyh Osman, Şeyh Bekir yatmaktadır. Süleyman Türkmani’nin türbesinde mezarı bulunan Mehmed Çelebi’nin oğullarından Şeyh Muslihiddin tarafından, Kaman ilçesi, Gökçeviran köyünde bir medrese inşa edilmiştir. Ne var ki bu medresenin, yeri ve kitabesi hakkında hiçbir bilgi yoktur Türbe, dikdörtgen planlı olup üstü kırma çatı ile örtülüdür. İçeriye kuzey cephedeki kapıdan girilir. Kuzey, güney ve doğu cephelerde pencere açıklıkları yer alır. Batı cephe ise Süleyman Türkmani Hazretleri tarafından XIII. Yüzyılda imarethane olarak kurulan günümüzdeki İmaret camisine bitişik olarak inşa edilmiştir. Yapı herhangi bir süsleme unsuru taşımaz. Ancak sandukaların orijinal olmayıp son yıllardaki onarımlarda konulduğu anlaşılmaktadır. Türbe, onarımlarla asli hüviyetini kaybetmiş ve yeniden inşa edilmiştir. Mevcut bina sanat tarihi açısından hiçbir özellik taşımamaktadır. Ayrıca, türbe civarında Caca Bey’in annesinin bir imaret inşa ettirmiş olduğu nakledilir. Kaynak Abdulhalim Durma , Kırşehir Evliyaları , Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kırşehir
Çomak Dede

Çomak Dede

Çomak Dede Türbesi ; Adana – Kozan’da Çanaklı mevkiinde Şeyh Edebali sokağının ilerisinde Koleje gelmeden Soldaki tepede. Çomak Dede’nin ismi ve hangi tarihte yaşadığı tespit edilememiştir. Tepede bulunan mezarının üzerinde ve etrafında taş yığını bulunmaktadır. 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesinin livayı kozan sis kasabası bölümünde “Evliyayı Kiramdan Ağca Baba ve kasaba-i meskura bir çarık mesafede Çomak dede hazeratının makam-ı alileri vardır” denilmektedir. Kaynaklar ; Çukurova’nın Manevi Sultanları ,Kazım Temir, Türkiye Gazetesi

📍 Kozan, Adana

Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu

📍 Daday, Kastamonu
Adil Bey Türbesi

Adil Bey Türbesi

Adil Bey Türbesi , Kastamonu – Merkeze bağlı Terzi köyünde Adil Bey , Candaroğulları Beyliği’nin 4. hükümdarı olup Yakup Bey’in oğlu ve Celaleddin Bayezid Bey’in babasıdır. Tahta çıkışı, adına bastırmış olduğu sikkelere göre 746/1345 olarak kabul edilmektedir. Zamanındaki olaylar hakkında bilgi elde edilememiştir. 762/1361 Tarihinde bir savaşta vefat etti. Beyliğin merkezi olarak türbenin bulunduğu bu mevkii seçtiği ve sarayının bu köydeki “ harem-i şah ” yani şahın sarayı adıyla anılan yerde bulunduğu, vakıf kayıtlarından anlaşılmaktadır. Trabzon Rum İmparatoru II. Alexious’un kızı Prenses Edoxia ile evlenmiştir. Uzun sayılabilecek bir müddet emirlikte bulunduğu halde Terzi Köyü’ndeki günümüzde yıkılmış olan camiden başka eserine rastlanmamaktadır. Halk tarafından ziyaret edilen türbeye, açık arazide bulunmasına rağmen vahşi hayvanların da hürmet gösterdiği; hatta geyiklerin kendilerine has hareketlerle türbeye hürmet arz ederek kıble duvarının dışındaki taşları yaladıkları çevre halkı tarafından ifade edilmektedir. Filvaki çürümemiş cesedin bulunduğu taraftaki bazı taşların bu hareketin eseriyle inceldiği fark edilmektedir. Çevredeki cinslerinden farkı bulunmayan bu taşlara karşı yapılan hareketlerin halk tarafından türbedeki zevata ihtiram amacı taşıdığı kabul edilmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu - Mimari, Kastamonu
Mahmud Sami Ramazanoğlu

Mahmud Sami Ramazanoğlu

Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretlerinin kabri şerifi ; Medine – Cennetül Baki kabristanında Hazreti Osman Efendimiz ile Ebu Said El Hudri hazretlerinin yakınındadır. Mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i ihyâ eyleyen ve nice yüksek makamların sâhibi, Gavs, Müceddid, Sâhibü’z-zamân ve Cân’a yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olan Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.), insanları Hakk’a da‘vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i âliyye denilen büyük alimlerdendir. Nakşibendî-Halidî Şeyhi olan Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretleri 1892 de Adana’da doğdu. Babası Ramazanoğulları diye bilinen bir aileden Mücteba Efendi, annesi ise Ümmügülsüm Hanım’dır. Adana’da Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Asil bir aileye mensuptur. Ramazanoğullarından, şeceresi Büyük Türk hakanı Nureddin Zengi (Şehîd) yoluyla, Ashab’dan Halid İbni Velîd (r.a.) hazretlerine dayanır.Babasının ismi Mücteba, dedesinin adı Abdurrahman, büyük dedesi İshak ve onun babası Hüseyin Efendi’dir. Merhum Sami Efendi ile ilgili yazılan eserlerde şöyle bir menkıbe anlatılır: ” Bir gün Hızır aleyhisselam, evlerinin kapısına gelir. Evin kadın hizmetçisi vasıtasıyla, muhterem büyük validemizi kapıya çağırır. Validemiz hizmetçiye, “ Kızım ne isterse ver kendisine ” tenbihatında bulundu ise de, gelen ziyaretçi: “ Hayır, muhakkak kendisiyle görüşmem lazımdır. ” diyerek ısrar edince, validemiz kapının arkasına gizlenir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer; gelen ziyaretçi: “Kızım, hamile olduğunu biliyor musun? Senin vasıtanla büyük bir insan dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben bulunacak. O uzun süre İslamiyet’e hizmet edecektir. Bu müddet içinde helal ve harama çok dikkatli ol ve ismini de Mahmud Sami koy müjdesini vermiş ve teberrüken bir de gömlek istemiş. Fakat gömlek getirilinceye kadar kendisi ortalıktan gaib olmuş .” İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da tamamlayan Sami Ramazanoğlu Efendi Darülfünunda okudu ve Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini zabit vekili (yedek subay) olarak İstanbul da yaptı. Zahir ilimlerini devrin ulema ve müderrislerinden tamamladı ve tasavvuf yoluna yöneldi. Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhaneli Dergahı’nda bir müddet erbain ve riyazatla meşgul oldu. Sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi’nin babası Rüşdü Efendi’nin delaletiyle Kelamı Dergahı şeyhi ve Meclis-i Meşayih reisi Esad Erbilli Efendi ‘ye intisab etti. Bir müddet mürşidinin yanında kaldı. Seyrü sülükünü tamamlayınca Esad Erbili hazretleri tarafından kendisine Nakşibendi hilafeti verildi. (Hilafet tarihi 1920’lerde olsa gerek çünkü; söz konusu icazet, Erbili’nin 1922’de ilk baskısı yapılan Mektubat’ı içinde yer aldığına göre [ 134. mektup] bu tarihten önce verilmiş olmalıdır). Bir süre memleketi Adanaya irşada vazifeli olarak gönderildi. Memleketi Adana’da Cami-i Kebir’de vaaz ve hususi sohbetlerle İrşad hizmetini yürüttü. El emeğiyle çalışıp kazanmaya önem verdiği için bir kereste ticarethanesinin muhasebe defterini tutarak geçimini temin etti. O babasından ve ailesinden intikal eden büyük serveti almamış ve ” Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. ” hadisi şerifi gereğince el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Adana da uzun yıllar irşad yıllar irşad faaliyetlerine devam etti. Yazları Adana’nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile Kayseri’nin Talas’ın da geçirdi. 1946’da hacca gitti. 1950’de Adana’daki Ulucamii’de vaaz vermeye başladı.1951’de geldiği İstanbul’da iki yıl kaldı. 1953’te ikinci defa hacca gitti. Hac dönüşü Şam’a yerleşmeye karar vermişti. Buradaki Türk öğrencilerine Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Mektubat gibi eserleri okutarak tasavvuf sohbetleri yapmıştır. Ertesi yıl Şam’a yerleşme kararından vazgeçip İstanbul’a döndü.Erenköy’de Zihnipaşa Camii’nde vaaz verirken bir yandan da özel sohbetler yaparak irşad vazifesini sürdürüyordu. Bu dönemde de geçimini, bir ticarethanenin muhasebe işlerinde çalışarak temin ediyordu. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Seyyid Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Taha El Hakkari (ks.) 32. Hz. Taha El Hariri (ks.) 33. Hz. M. Esad Erbili (ks.) 34. Hz. Ramazanoğlu Mahmud Sami Efend i (ks.) 35. Hz. Topbaşzade Musa Efendi 1979’da ailesiyle birlikte Medine-i Münevvere’ye gidip yerleşti. Ömrünün son günlerini, çok sevdiği ve hayatı boyunca O’nun gibi yaşamaya çalıştığı Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanında geçirdi. 12 Şubat 1984’te sabaha karşı saat dört buçukta “Allah Allah” diyerek, dünyadan ebediyet alemine intikal etmiştir. Sevgilisine kavuşmuştur.Sevenleri, yirmi beş yıl kadar önce, Eyüp Sultan Kabristanı’nda kendileri için bir yeri temin etmişlerdi. Bundan pek memnun olmayan Sami Ramazanoğlu hazretleri ;” sorarsanız, gönlümüz Cennetü’l-Bakî’yi ister. “buyurmuşlardı. Cenaze namazı Mescid-i Nebevî’de kılındıktan sonra, Resülüllah (s.a.v.) Efendimiz’in bu has evladı Türbe-i Saadet önünden geçirilerek, büyük bir sessizlik içinde, güzide, sahih bir topluluğun elleri üzerinde, eskiden beri can ü gönülden arzu ettikleri Cennet-i Baki’de Hazreti Osman Zinnüreyn ve Ebü Said el-Hudrî (r.a.) hazretlerinin yakınında mukaddes toprağa defnedilmişlerdir. Gani gani rahmet ve şefaatlerini diliyoruz. Yeri Cennet, makamı alî olsun! Amin. Kaynak H. Kamil Yılmaz , Altın silsile , Erkam yayınları Yahya Kutluoğlu , Yolumuzu Aydınlatanlar , İstanbul Kültür a.ş. , 2014 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Ebru Erte , İstanbul’un 100 Sufisi , İstanbul Kültür a.ş.

📍 Medine
Halil Yahşi Bey

Halil Yahşi Bey

İzmir – Selçuk’da Atatürk Mahallesi Kaymakamlık yanı lojmanları yanındadır. İzmir ili, Selçuk ilçesi Atatürk Mahallesi Kaymakamlık yanı lojmanları yanındadır. Aydın Sancak Beyi Halil Yahşi Bey Türbesi. Kare planlı . Köşeler Efes’ ten getirilen mermerlerden yan yüzleri ise iki sıra tuğla,birsıra moloz taş kaplamalı olarak inşa edilmiştir. Üzeri sekiz köşeli kasnak üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Gerek gubbenin gerekse kasnağın saçaklı altları boydan boya diş motifleri ile süslüdür. Yapıya giriş . silmeli düzgün mermer bloklardan yapılmış Iento üzerinde sivri kemerli ve iki diş kırık çizgi atlamalı biçimde tuğla ile süslü bir kapıdan sağlanmıştır. G iriş kapısı dışarı bakmaktadır. Kapı söve ve lentoları mermer ve sağlamdır. Güneyde yuvarlak konumlu bir mihrab bulunur. Doğu ve güney cephelerde birer tane büyük penceresi vardır. Mihrap tonozlu bir girinti içindedir. Bu girintinin her iki yanında bir sağır niş vardır. Taban kaplamaları tuğladır. Şu an Türbe mescid olarak kullanılmaktadır. Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Selçuk, İzmir
Veysel Karani (k.s.) – Siirt

Veysel Karani (k.s.) – Siirt

Veysel Karani hazretleri’nin kabri şerifi Siirt – Baykan’da Ziyaret köyünde. “ Şüphesiz tabiinin en hayırlısı Üveys’dir. ” Asıl adı Üveys bin Amir-i Karani olan Veysel Karani’nin doğum yeri, Yemen’in Karen Köyü’dür. 555–560 yılları arasında burada doğduğu tahmin edilir. Üveys el-Karani, Yemen’deki Murad kabilesinin Karan aşiretine mensuptur. Veysel Karani’nin Yemen’de iken nasıl müslüman olduğu, Kufe’deki hayatı, vefatı ve şahsiyetine dair yeterli bilgi yoktur. Rivayetlere göre Veysel Karani Yemen’de deve çobanlığı yaparak, hurma çekirdekleri toplayıp satarak geçimini sağlayan bir zahiddir. Muhtemelen İslam’ı anlatmak üzere Yemen’e giden müslümanlar vasıtasıyla İslamiyet’i kabul etmiştir. Medine’ye gidip Hazreti Peygamber’i ziyaret etme arzusuna rağmen yaşlı annesini bırakamamış, 40 yaşının üzerindeyken Hazreti Peygamberi görmek için Medine’ye gitmek üzere annesinden izin alır. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelir, ancak peygamberimiz Tebük Seferi’nde olduğu için, O’nu bulamaz. Hazreti Aişe O’na kapıyı açar ve selamını peygamberimize iletir. Peygamberimiz eve döndüğünde evine ulu bir insanın geldiğini anlar ve Hazreti Aişe’ye kimin geldiğini ve onu görüp görmediğini sorar. Hazreti Aişe, onu gördüğünü söyleyince peygamberimiz, “O gözünü ben de ziyaret edeyim, görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”, der. Sahabilere de Üveys’i gören gözü ziyaret etmelerini buyurur ve ardından, “Şüphesiz tabiinin en hayırlısı Üveys’dir.”, der. Peygamberimiz son hastalığında, Hazreti Ömer, Hazreti Ali ve Hazreti Aişe’ye, “Benden sonra, arkamdaki hırkamı Üveys’e verin.”, diye vasiyette bulunur. Hırka ona teslim edildikten sonra, halkın gözünde değeri artar. O da, annesinin vefatıyla Küfe’ye ve Basra’ya gider. Bazı hadis kitaplarındaki rivayetlere göre Hazreti Ömer, halifeliği döneminde Yemen’den gelen bir grup insana aralarında Üveys el- Karani’nin bulunup bulunmadığını sormuş, bunun üzerine Üveys ortaya çıkıp kendini tanıtmış, Hazreti Ömer de Resul-i Ekrem’in kendisine ileride Üveys’in Medine’ye geleceğini haber verdiğini ve onu gördüğü takdirde dua istemesini tavsiye ettiğini söylemiş, Üveys de ona dua etmiştir. Bu sırada Hazreti Ömer, Üveys’in Kufe’ye gitmekte olduğunu öğrenince Kufe valisine onun hakkında bir mektup yazmayı teklif etmiş, ancak Üveys kalabalıktan uzak sade bir hayat yaşamayı tercih ettiğini belirtmiştir. Ertesi yıl Kufe’den hacca gelen bir kişiye Üveys’in durumunu soran Hazreti Ömer, onun yoksulluk içinde yaşadığını öğrenince, ona Üveys hakkında Hazreti Peygamber’den duyduklarını anlatmış, hacdan dönen Kufeli de Üveys’in yanına gidip ondan dua istemiştir. Bu olay üzerine halkın dua istemek için yanına gelip kendisine iltifat etmesinden endişe duyan Veysel Karani’nin o bölgeyi terk ettiği kaydedilir. Hazreti Ali, onu Sıffın Savaşı’nda yanında yer alması için, Medine’ye davet eder. Veysel Karani de oraya gider. Savaş sırasında yaralanarak 657 şevvalin 18. günü şehit olur. Şehit olduktan sonra, üç ayrı kabile onun naaşını alarak kendi topraklarına götürmek isterler. Bu duruma, ilk etapta Hazreti Ali de bir çözüm bulamayınca onu korumaya alır. Ertesi gün Veysel Karani Hazretleri’nin mübarek naaşı üç kabilenin de tabutlarında görülür. Her biri razı olarak; biri Yemen’e, biri Şam’a, biri de Bitlis’e doğru yola çıkarırlar. Veysel Karani hazretlerinin kabrinin bulunduğu yer tam olarak belli değildir. Yemen’in Zebid, İran’ın Kazvin ve Kirmanşah, Özbekistan’ın Hive, Suriye’nin Şam ve Rakka şehirleriyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ona nisbet edilen makam-mezarlar vardır. Anadolu’daki en meşhur makamları Manisa, Mardin, Kurtalan, Bursa Gemlik yolundaki Atıcılar, Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve Siirt’in Baykan ilçesi yakınındadır. Veysel’in Sıffin Savaşı’nda öldüğü yolundaki rivayetlerin genel kabul gördüğü, bu savaşın da Suriye’nin Rakka şehri yakınlarında vuku bulduğu dikkate alınırsa asıl kabrinin bu şehirde olması ihtimali güç kazanır. Zahidane hayatı dolayısıyla Veysel Karani tasavvuf ehli tarafından örnek bir şahsiyet kabul edilmiş, Hazreti Peygamber’i zahiren görmemekle birlikte manen kendisinden feyiz aldığı ileri sürülmüştür. Bu sebeple sonraki asırlarda Resul-i Ekrem’i, Veysel Karani’yi veya herhangi bir şeyhi görmeden rüya gibi manevi bir yolla onlardan eğitim alan kişilere Üveysi denmiş, bu şekilde eğitim almaya Üveysilik adı verilmiştir. Ayrıca Resulullah’a nisbet edilen, “Rahmanın nefesini Yemen’den alıyorum” sözüyle Veysel Karani’nin kastedildiği söylenmiştir. Veysel Karani Veysel Karani hazretleri ve Hırka-ı şerif Hazreti Peygamber’in ona bıraktığı rivayet edilen hırkanın sonraki nesillere intikal ederek günümüze ulaştığı kabul edilir. Bu hırka, İstanbul’un Fatih ilçesindeki Hırka-i Şerif Camii’nde ramazan aylarında ziyaret edilmektedir 58. Hırka-ı Şerif Camii, İstanbul, Fatih İlçesi’nde Atikali semti sınırları içinde, adını verdiği Hırka-i şerif Mahallesi’nde yer almakta olup 1851’de inşa edilmiştir. Burası, Hazreti Muhammed’in Veysel Karani’ye hediye ettiği hırkanın (Hırka-ı Şerif) muhafaza ve ziyaret edilmesi için padişah Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Veysel Karani’nin vefatından sonra Üveysi sülalesi elinde kalan Hırka-ı Şerif XVII. Yüzyılın başlarında, ailenin o tarihteki reisi Şükrullah Üveysi tarafından I. Ahmed’in fermanı gereğince İstanbul’a getirilir. İstanbul’a yerleşen Üveysi ailesinin, Fatih semtindeki evinde ziyaret edilen hırkanın korunması için Sadrazam Çorlulu Ali Paşa’nın kagir bir hücre ile bitişiğinde bir çeşme ve imaret inşa ettirdiği, daha sonra Şeyh Osman Üveysi zamanında 1725’te ilk defa bir vakfın tesis edildiği bilinir. Yapının ziyaretler için yetersiz kalması üzerine I. Abdülhamid bugün “Küçük Hırka-i Şerif Dairesi” veya “Eski Hırka-i Şerif Odası” olarak adlandırılan ve caminin avlusunda kalan hücreyi 1780’de inşa ettirir. II. Mahmud tarafından 1812’de yenilenen hücre zamanla yetersiz kalınca Sultan Abdülmecit devrinde Hırka-ı Şerif Camii yaptırılır. Çevredeki binaların kamulaştırılarak yıktırılmasından sonra 1847’de başlayan inşaat, 1851’de tamamlanır. Camide Hırka-ı Şerif’in korunması ve ziyareti için birimler, hünkar mahfili ve hünkar kasrı bulunur. Ayrıca yapının çevresinde Üveysi ailesinin en yaşlı erkek bireyi (reisi) ile ailesi için bir meşruta, bu kişinin reşit olmaması halinde kendisine vekalet edecek olana mahsus vekil dairesi, hırka-i şerifi korumakla görevli bir bölük jandarma için kışla ve görevliler için çeşitli odalar da inşa edilmiştir. Veysel Karani hazretleri ve Pakistan’daki Kırık iki dişi Veysel Karani’nin Uhud Gazvesi’nde Resul-i Ekrem’in dişinin kırılması üzerine kendi dişini kırdığı şeklindeki rivayete istinaden, Pakistan’ın Lahor şehrindeki Badşahi Camii’nin avlusunda bulunan Teberrükat-ı Mukaddese Bölümü’nde ona izafe edilen kırık iki diş sergilenmektedir. Hayatına dair müstakil menakıbnameler ve şiirler kaleme alınan Veysel Karani’nin gerçek hayatı ile efsanevi kişiliği birbirine karışmıştır. Siirt – Baykan’daki Veysel Karani camii ve Türbesi Yakın zamanda yenilenmiş olan külliyenin ilk inşa tarihi kesin şekilde bilinmemektedir. X. Yüzyıl coğrafyacısı Muhammed b. Ahmed el-Makdisi ve Nasır-ı Hüsrev eserlerinde bugünkü Ziyaret beldesinde mevcut bir mescidden bahseder. Evliya Çelebi ise Veysel Karani Camii ve Türbesi’nden Mescid-i Üveys-i Karani diye söz eder ve ayrıntılı bilgi verir. Evliya Çelebi’nin, “Menzil-i Hazret-i Sultan Veys: Hazzo hakinde bir dere ve tepeli sengistan içre bir uyun-i sagire kenarında …” ifadesiyle tanıttığı cami ve türbe, Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi’ne (1534) katılan Matrakçı Nasuh’un minyatüründe gerçekçi bir şekilde tasvir edilir. Bu minyatürde sekizgen planlı ve üzeri içten kubbe, dıştan külahla örtülü türbe ile buna bitişik iki bölümlü kubbeli cami görülmektedir. Türbeyi Osmanlı devrinde saray tarafından görevlendirilen türbedarlar idare eder. Son dönemde tayin edilen Seyyid Muhammed’in (ö. 1902) ardından Seyyid Abdülkerim Tekin bu göreve getirilir. Seyyid Abdülkerim, 1918’de vefat eden amcası Seyyid Ali’nin yerine kaymakamlık payesiyle Siirt’in son nakibüleşrafı olmuş, 1934’te Siirt’te vefat etmiş ve Zeyve Mezarlığı’na defnedilmiştir. Seyyid Abdülkerim zamanında türbenin sol tarafında bir mescidle bir medrese inşa edilmiştir. İsmet İnönü zamanında tekkenin kapatıldığı, önüne duvar örüldüğü, kimsenin içeriye girmesine izin verilmediği, daha sonra Demokrat Parti zamanında türbenin tekrar ziyarete açıldığı nakledilir. 1901 yılında “cas” denilen yerli harçla ve kısmen moloz taşlarla yapılan ve çatısı tonozlarla örtülen türbe, mimari tarzı itibariyle bir sanat değeri taşımadığı gibi devamlı rutubet alması sebebiyle tehlikeli bir durum arzettiğinden 1967’de Veysel Karani Tarihi Eserleri Koruma ve Eski Değerleriyle Güzelleştirme Derneği tarafından yıktırılır ve valilikçe hazırlatılan plana göre eski ölçüler içinde yeni bir türbe inşa edilir. Külliye, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle 1974 yılından itibaren çok daha bakımlı bir görünüme kavuşur. 1982’de avlu düzenlemesinden sonra 1983’te kesimhane binaları, ardından otel ve konukevi binaları devreye sokulur. Cami ve türbe 1987, 1991 ve 1998’de onarımdan geçirilir, 1998-2001 yılları arasındaki restorasyonda türbenin içi ve çevresi düzenlenir. Kare planlı olan caminin son cemaat yeri üç kubbelidir. Ana mekanı örten kubbe sekizgen kasnağa oturmaktadır. Son cemaat yerindeki sütunlar kısa olup kubbeler yuvarlak ve geniş aralıklı kemerler üzerine dayanmaktadır. Sade bir iç mekana sahip olan caminin kalem işleri ve hat uygulamaları bozuktur. Kubbeye geçiş iç mekandaki tromplarla sağlanmıştır. Harimin içi, alttan harimi çevreleyen yuvarlak nişli pencerelerin üst hizasına kadar çinilerle kaplıdır. Mihrabı, sade ve düzgün kesme taştan, minberi ve vaaz kürsüsü ahşap olan caminin kadınlar mahfili yine ahşaptır ve harimin kuzeyinde yer alan giriş kapısının üstündedir. Caminin kuzeybatısında bulunan minare de ana yapıya bitişik olarak düzgün kesme taştan yapılmıştır. Kaidesi de düzgün kesme taştan olan minarede kaideden gövdeye pahlanarak bir geçiş sağlanmıştır. Kaidede yatay dikdörtgen mermer bir levha içinde 1956 tarihli, oldukça bozuk bir hatla Hazreti Muhammed’in Veysel Karani hakkında söylediği hadisler yazılmıştır. Bu çerçevenin altında, 1956 tarihli bir başka levhada ise iki satır halinde bir ayet yazılıdır (el-İsra 17/37)61. Caminin kuzeyindeki şadırvan yuvarlak sekiz kemerli ve tek kubbelidir. Türbe yakınında Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün iki katlı irtibat bürosu ve arkasında gasilhane ile müştemilat binası bulunmaktadır. Türbe cami, şadırvan ve diğer müştemilat binalarıyla aynı avlu içinde yer almaktadır ve kareye yakın dikdörtgen planlı olup kubbe ile örtülüdür. Türbenin kuzey cephesinde iki kapı vardır. Bitkisel süslerle bezenmiş Veysel Karani’nin ahşap sandukasının etrafı ahşap bir korkulukla çevrilidir. Sanduka köşelerde sepet örgülü birer, yanlarda çiçek motifli ikişer sütuna oturan yuvarlak ve dilimli sivri kemerli bir bölüm içinde yer almaktadır. Türbede pencere açıklıklarının üst hizalarına kadar duvarlar çini karolarla kaplanmıştır. Üst kısımlarda ve kubbede bitkisel süslemeli kalem işleri ve hat uygulamaları bulunmaktadır. Türbenin giriş kapısının hemen yanındaki mezarda türbedarlardan ve Siirt nakibüleşrafından Seyyid Muhammed Efendi yatmaktadır. Veysel Karani Türbesi’nin yanı başındaki ağaçlıklı alan mezarlık olarak düzenlenmiştir. Her yıl 16- 17 Mayıs Veysel Karani’yi anma günleri olarak kutlanmakta, türbe bahar aylarında ve özellikle mayıs ayında yurdun dört bir yanından gelen ziyaretçilerin akınına uğramaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Abdulhalim Durma , Siirt Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com http://www.mustafagurelli.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz ve Mustafa Gürelli ‘den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Siirt Özel, Siirt

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.