Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
Lütfullah Efendi
Lütfullah Efendi Lütfullah Efendi On beşinci yüzyılda Anadolu'da yetişen evliyâdan. Emir Sultan hazretlerinin üçüncü halîfesidir. Fakîh Abdullah Efendi isminde bir zâtın oğludur. Doğum târihi bilinmemektedir. Karaman'da doğdu. 1488 (H.894) senesinde Bursa'da vefât etti. Emîr Sultan hazretleri Bursa'ya gelirken, Karaman diyârına uğradı. Fakîh Abdullah Efendi isminde âlim bir zâtın evinde misâfir oldu. Fakîh Abdullah Efendi, büyük velî Emir Sultan hazretlerine pekçok ikrâmlarda bulundu. İkrâmlardan sonra sohbete geçildi.Emir Sultan hazretleri sohbet sırasındaFakîh Abdullah Efendiye; "Filan târihte senin bir oğlun dünyâya gelecek. Onun ismini Lütfullah koyarsın. O bizim oğlumuzdur." buyurdu. Emir Sultan hazretleri Karaman'dan ayrılıp gittikten sonra bildirdiği târihte Fakîh Abdullah Efendinin bir oğlu oldu. İsmini Lütfullah koydular. Lütfullah Efendi büyüyüp erginlik çağına ulaşınca, zamânının usûlüne göre ilim tahsîl etti.Olgun bir kimse oldu. İlim tahsîli için Gelibolu'ya geldi. Orada aklî ve naklî ilimleri tahsîl etmekle meşgûl olduğu sırada Şeyh Bedreddîn Efendi Gelibolu'ya geldi. Lütfullah Efendi, İslâmiyetin emir ve yasaklarını insanlara anlatarak, onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için gayret eden Şeyh Bedreddîn Efendi ile tanışıp sohbetlerine devâm etmeye başladı. Ona talebe olup hizmetinde bulundu. Bedreddîn Efendi ona, dergâhına odun getirme, namaz vakitlerinde imâmlık yapma ve çocuklarını okutma vazîfelerini verdi.Lütfullah Efendi bu vazîfeleri canla başla yürüterek kısa zamanda tasavvuf yolunda ilerledi. Bir gün dağda odun keserken kalp gözü açıldı. Kendinde meydana gelen mânevî haller sebebiyle bayılıp yüzü koyun düştü. Ayıldıktan sonra hocası Şeyh Bedreddîn Efendinin huzûruna geldi. Başından geçenleri keşf yoluyla bilen Şeyh Bedreddîn Efendi, ona olanları anlatıverdi. Bu hâdiseden sonra hocasına daha çok bağlanan Lütfullah Efendi, hocasının emriyle riyâzetler ve mücâhedelere başladı. Nefsinin istediklerini yapmamak ve istemediklerini yapmak sûretiyle tasavvuf yolunda ilerleyip yüksek mânevî derecelere kavuştu. Bedreddîn Efendi onun kemâle, olgunluğa eriştiğini görüp, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak, talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, diploma ile hilâfet verdi. Bedreddîn Efendinin vefâtından sonra onun talebelerine ders veren Lütfullah Efendi, insanlara vâz ve nasîhat ederek onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı. Lütfullah Efendi bir Cumâ günü Tire'deki Zinciriye Câmiinde müslümanlara vâz ve nasîhatte bulunuyordu. Fakat insanlar gâfil oldukları için onun vâzından fazla istifâde edemediler. Kürsünün önünde büyük bir taş vardı. Lütfullah Efendi cemâate; "Benim sözlerim size tesir etmedi. Fakat şu taşa tesir etti." buyurdu. Hakîkaten baktıklarında, bu büyük taş parça parça oldu. Lütfullah Efendinin bu kerâmetine şâhid olan insanlar, halsiz ve perişan oldular. Lütfullah Efendi, güzel ahlâk sâhibi bir zât olduğu gibi, Allahü teâlâya çok ibâdet ederdi. Her gece teheccüd namazını câmide kılardı. O zaman Bursa'da Emir Sultan Câmiinde müezzin olan zât onun hakkında şöyle dedi: "Kırk yıldır bu câmide müezzin olarak hizmet ederim. Câmi-i şerîfe Lütfullah Efendiden önce gelmeye çok zaman gayret ettim fakat mümkün olmadı. Her ne zaman câmiye gelsem Lütfullah Efendiyi câmide ibâdet eder, Kur'ân-ı kerîm okur veyaAllahü teâlânın ism-i şerîfini zikreder bulurum." Köse Şeyh diye bilinen bir zâtın dayısı Dâvûd Fakîh şöyle anlattı: "Bir defâ Emir Sultan hazretlerinin kabrini ziyârete gelmiştim. Akşam olunca, câmi içindeki kürsü üzerinde yattım. Gece yarısında câminin kapısı açıldı. Baktığımda, Lütfullah Efendinin içeri girdiğini gördüm. Ön tarafta bulunan hasırın bir kenarında iki rekat namaz kıldı. Selâm verdikten sonra namaz kıldığı yerin hemen bitişiğindeki kısma durup iki rekat daha namaz kıldı. Böylece o hasırın her yerinde ve câmideki diğer hasırların üzerinde olmak üzere ikişer rekat namaz kıldı. Sabah oluncaya kadar bu hâli devâm etti. Mansûr Halîfe adında birisinden naklolunur ki: Lütfullah Efendinin bir dergâhı vardı. Kimseyi içeri almazdı. Sâdece bana izin vermişti. Ben orada Minhâc-ül-Âbidîn okurdum. Bir gün dersimiz vilâyet, velîlik ve kerâmet konusuna geldi. Ben bunun aslı yoktur, diye inkâr ettim. Lütfullah Efendi; "İnkâr etmeyin." buyurdu. Fakat ben inkârda ısrar ettim. Lütfullah Efendi gazâba gelip mübârek ayaklarını yere vurdu. Mübârek başı dergâhın tavanına kadar yükseldi. Sonra yerine oturup; "İnandın mı oğlum!" buyurdu. Ben şaşkın ve mahcûb bir halde kalkıp oradan ayrıldım. Zâkir Hacı İbrâhim'den naklolunur ki: Lütfullah Efendinin asâsını taşırdım. Onun önünce asâsını götürüp iki defâ hacca gittik. Bir gün bir yerde çadır içinde otururken, siyah sakallı bir kimse içeri girdi. Şeyh Lütfullah Efendiyle müsâfeha etti. Gizlice bâzı şeyler konuştular. O kimse gideceği zaman, Şeyh Lütfullah Efendi kalkıp onu saygıyla yolcu etti. Biz cesâret edip soramadık. Oğulları Abdurrahmân Efendi o zâtın kim olduğunu sordu. Lütfullah Efendi; "O kimse, zamânın rehberidir." buyurdu. Lütfullah Efendi tasavvuf yolunda Kutbiyyet makâmına ulaşmıştı. İki kızı ve iki oğlu vardı. Oğulları Abdurrahmân ve Abdülganî Efendilerdir. Kızlarından birini kendi yerine seccadenîşin bıraktığı Dâvûd Efendiyle evlendirmişti. Lütfullah Efendi ilim, fazîlet ve güzel ahlâkıyla insanlara iyi örnek olduğu gibi, devlet ileri gelenlerine de zaman zaman yol gösterirdi. Sultan İkinci Bâyezîd Han kendisini saraya dâvet edince, o ilim ve fazîlette meşhûr olan Tuzlalı Yahyâ Efendi ile Yenişehirli Hacı Halîfeyi de berâberine alıp gitti. Cumâ namazını pâdişâh ile birlikte kıldılar. Pâdişâhın hâtırından, bu zâtlara vâz etmelerini teklif etmek geçti ve vâz edin dedi. Lütfullah Efendi Yahyâ Efendiye teklif etti. Yahyâ Efendi kürsüye çıkıp, Meryem sûresinin tefsirini yaptı. O meclis o derece hüzünlendi ki, ağlamadık kimse kalmadı. Daha sonra Pâdişâh Sultan İkcinci Bâyezîd Han bu zâtlara ikrâm ve ihsânlarda bulundu. Lütfullah Efendi otuz bir yıl müddetle insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, onların iki cihân saâdeti için çalıştı. Pekçok talebe yetiştirdi. Oğulları çok genç yaşta olduğu için dâmâdları Dâvûd Efendiyi yerine halîfe tâyin etti. 1488 (H.894) senesi Muharrem ayının sonunda bir Cumâ günü akşam namazından önce vefât etti. Emir Sultan Câmii bahçesinde defnedildi. Dâvûd Efendi, onun yerine geçti. Talebelerine ders verdi ve onun makâmında insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Lütfullah Efendinin Cenâhus-Sâlikîn adlı bir risâlesi vardır. UYANIK BİR KİMSE BULAMADIM Bir gün bir dânişmend, kâdı yardımcısı gelerek Lütfullah Efendiye intisab edip talebe oldu. Zâhiren onun üstünlüğünü kabûl ettiği halde, içinden kerâmet sâhibi olduğunu kabullenmedi. Bir gece yarısından sonra Lütfullah Efendi dânişmendin odasının kapısını vurdu ve; "Kalk abdest al, mescide gidelim." buyurdu. Dânişmend kalkıp abdest aldı ve Lütfullah Efendiyi tâkib ederek mescide vardı. Lütfullah Efendi bir köşede namaza durdu. Dânişmend de bir kenarda namaz kılmaya başladı. Bir müddet sonra Lütfullah Efendi oturup sessizce Allahü teâlânın büyüklüğünü ve O'nun nîmetlerinin sonsuzluğunu düşünmeye, murâkabe etmeye başladı. Başını önüne eğdiği sırada, dânişmend onun yanına yaklaştı. Bakınca, Lütfullah Efendinin kaftanının kalıp gibi durduğunu fakat içinde Lütfullah Efendinin olmadığını gördü. Bu hal üzerine dânişmend heyecan ve korkuyla halsiz yere düştü. Biraz sonra Lütfullah Efendi gelip danişmende; "Kalk!" dedi. Dânişmend kalkınca, Lütfullah Efendi; "Batı ile doğu arasını gezdim, uyanık bir kimse bulamadım. Ancak Edirne'de bir Hak âşığını kitaba bakarken, Keşiş Dağındaki bir râhibi de puta taparken gördüm. Bir müddet sonra o Hak âşığı kimse dervişlerden olur, o râhib de müslüman olup, Allahü teâlânın sevdiği bir kul olur." buyurdu. Lütfullah Efendinin bu sözleri karşısında tamâmen şaşkınlaşan dânişmend, onun kerâmet sâhibi büyük bir velî olduğunu kabûl etti
Mahmud Esad Coşan
Mahmud Esad Çoşan Mahmud Esad Çoşan (14 Nisan 1938 - 4 Şubat 2001) 14 Nisan 1938 yılında, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde doğdu. Babası Halil Necâti Efendi, annesi Şâdiye Hanım'dır. Anne ve baba tarafından soyu, Buhàra'dan Çanakkale'ye göç etmiş seyyidlere dayanır. Küçük yaşta iken ailesi İstanbul'a taşındı. 1950'de İstanbul Vezneciler İlkokulu'nu, 1956'da Vefa Lisesi'ni bitirdi. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi Bölümü'ne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm Sanatı sertifikalarını alarak, 1960 yılında Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü'ne asistan olarak girdi. Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yaptı. 1965 yılında, XV. Yüzyıl şairlerinden olan Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri konusunda doktora tezi vererek ilâhiyat doktoru ünvanını aldı. 1967-1968 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu'nda Türkçe ve Hümaniter Bilgiler derslerini verdi. Askerlik görevine Tuzla Piyade Okulunda başladı (15 Ekim 1971). Ağrı Patnos'ta yedeksubay olarak tamamladı (31 Aralık 1972). 1973 yılında, Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât adlı doçentlik tezi ile doçent ünvanını aldı ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü'ne öğretim üyesi olarak tayin edildi. 1977-1980 yıllarında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Yurtdışında çeşitli üniversitelerde misafir öğretim üyeliklerinde bulundu. 1982 yılında, "İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye" isimli takdim teziyle ilâhiyat profesörü oldu. Sosyal ve kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmek düşüncesiyle, 1987 yılında emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı. İlk dînî eğitimini ailesinde gördü. Dedesi İstanbul'da medreselerde ilim tahsil etmiş ve Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Hazretleri'ne intisab etmiş bir kimseydi. Çanakkale Savaşı'nda şehid olmuştur. Babası Halil Necâti Efendi, küçük yaşta köyünde hafızlığını tamamladı. Gençliğinde Gümüşhaneli dergâhına mensub Çırpılarlı Hacı Ali Efendi'nin medresesine devam etti. İlk tasavvuf dersini de ondan aldı. Medreseler kapandıktan sonra tekrar köyüne döndü. Şadiye Hanım'la evlendi (1928). Şâdiye Hanım da aynı sülâleden zikir ehli, bilgili bir hanımdı. Bu evlilikten beşi erkek, ikisi kız, yedi çocukları oldu. Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Hocaefendi, ailenin dördüncü çocuğudur. * * * Halil Necâti Efendi, çocuklarını okutmak amacıyla 1942 yılında İstanbul'a taşındı. Bir süre ticaretle meşgul oldu. O sırada, Şehzâdebaşı Damat İbrahim Paşa Camii'nde Serezli Hasîb Efendi'nin sohbetlerine devam etti. Onun vefatından sonra, Kazanlı Abdül'aziz Efendi'ye intisab etti. Onun Ümmügülsüm Camii'ndeki sohbetlerine katıldı. Abdül'aziz Efendi'nin tavsiyesi ile girdiği müezzinlik imtihanını kazanarak, Fatih Müftülüğü'nde göreve başladı. Abdül'aziz Efendi'nin vefatından sonra (1952), irşad görevini sürdüren Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin sohbetlerine devam etti. Onun yakın dostlarından oldu. Bu münasebetle, Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Hocaefendi, küçük yaşta hocaefendilerin meclislerinde bulundu, onların maddî ve manevî ilgilerine mazhar oldu. * * * Edebiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, 1960 yazında Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin kızı Muhterem Hanım'la evlendi. Aynı yılın sonbaharında, Ankara İlâhiyat Fakültesi'ndeki asistanlık görevi dolayısıyla Ankara'ya taşındılar. İlâhiyat Fakültesi'ndeki öğretim üyeliği yıllarında, Hocaefendi'nin kapısı herkese açıktı. Öğrencilerin çok sevdiği ve saygı gösterdiği bir kimseydi. Talebe gelir, kapıyı çalar, derdini anlatır, cevabını alır, müsterih bir çehre ile ayrılırdı. Olaylı ve kavgalı zamanlarda öğrencilerin arasına girer, onları akl-ı selime davet eder, kavgaları önlemeye çalışırdı. 1960'lı yıllarda fakültede resmî ders olarak Kur'an-ı Kerim dersi yoktu. Öğrenciler kendi gayretleriyle, Arapçadan, Farsçadan faydalanarak Kur'an-ı Kerim öğrenmeğe çalışıyordu. Bunu gören Hocaefendi, müsait zamanlarında hasbî olarak, isteyenlere Kur'an-ı Kerim ve Osmanlıca dersleri veriyordu. Öğrencilerini bilimsel araştırmalara, master ve doktora yapmaya teşvik ederdi. Öğretim üyeleri arasında saygınlığı vardı. Sahasında söz sahibi idi. Özellikle Türk-İslâm edebiyatında, ilk müracaat edilen kimseydi. Kendisinden önce profesör olmuş hocalar bile, ağır bir parça, çetin bir şiir oldu mu, "Es'ad Bey, şuna beraber bakabilir miyiz?" diye kendisine gelirlerdi. Herkese yardımcı olmaya çalışırdı. İlk yıllar Kurtuluş'ta oturuyorlardı. Daha sonra Kalaba'ya taşındılar (1963). Evlerinin yakınında cami yoktu. Bir mescid açılması için önderlik etti. Daha sonra onun gayretleriyle bir dernek kurulup, cami yeri alındı. Üstte Kur'an Kur'an Kursu, altta cami olmak üzere cami inşaatının yapılmasına gayret etti. Buralarda zaman zaman hadis ve tefsir sohbetleri yaptı. Komşuluk ilişkileri çok mükemmeldi. Bütün yorgunluklarına ve yoğunluklarına rağmen, komşularına da vakit ayırırdı. Karşılıklı ziyaretleşmeler olurdu. Ziyaretlerde tebessümü eksik etmezdi. Ziyaret sırasında, kütüphaneden uygun bir kitap alır, orada bulunanlardan birisine bir yer açtırırdı. Sonra oradan bir miktar okuyarak sohbet ederdi. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, hemen her yıl Ankara'ya gelir, evlerinde bir süre misafir kalırdı. Ankara'nın çeşitli semtlerinde, çevre ilçelerde sohbetler, ziyaretler olurdu. Bazen da M. Es'ad Hocaefendi'yi de yanına alır, Anadolu'nun muhtelif şehirlerine beraber seyahat ederlerdi. * * * Mehmed Zâhid Kotku Efendi'nin bizzat elinden tutarak kürsüye oturtması ile, İskenderpaşa Camii'nde hadis derslerine başladı (1977). Hafta sonlarında İstanbul'a gidiyor, hadis dersini yapıp Ankara'ya dönüyordu. Mehmed Zâhid Efendi'nin hastalığında, ameliyatında hep yakın hizmetinde bulundu. Son demlerinde de yanıbaşındaydı. Onun arzusu üzerine, 13 Kasım 1980 günü vefatından sonra, cemaatin eğitimiyle ve her türlü meselesiyle ilgilenme, tebliğ ve irşad görevini üstlendi. (5 Muharrem 1401) Tasavvufî nisbeti; hocası Mehmed Zâhid Efendi vasıtasıyla Nakşibendî Tarikatı'nın, Hàlidiyye kolunun, Gümüşhâneviyye şubesidir. Ayrıca Kàdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Mevleviyye, Halvetiyye ve Bayrâmiyye tarikatlarından da irşada me'zundu. Onun döneminde hadis derslerine ilgi daha da arttı. Cemaat yer bulamadığı için camiye ilâveler yapıldı, ders dinlenilecek yerler beş-altı kat genişletildi. Caminin yanındaki eski binalar alınarak camiye katıldı. Ayrıca Ankara, İzmir, Bursa, Sapanca, İzmit ve Eskişehir'de mutad hadis dersleri başlatıldı. Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin emri üzerine kurduğu "Hakyol Vakfı"nın çalışmalarıyla bizzat ilgilendi, muhtelif yerlerde şubeler açtırdı. Eğitim ve yardımlaşma faaliyetini yaygınlaştırmak için çalışmalar yaptı. Sanat ve kültürle ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Kültür ve Sanat Vakfı"nı, sağlık hizmetleri için "Sağlık Vakfı"nı kurdurdu. Hanımların eğitimiyle ilgili olarak "Hanım Dernekleri"nin; çevre ile ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Ahlâk, Kültür ve Çevre Dernekleri"nin kurulmasını ve yaygınlaştırılmasını teşvik etti. Bu çalışmalarla toplu-mun güzel amaçlar için bir araya gelmesini, organize olmasını sağlamaya çalıştı. Vakıflara ait, harabe haline gelmiş birtakım ecdad yadigârı eserlerin tamir ve tecdidiyle ilgilendi. Onların gayesine uygun olarak tekrar faaliyete geçmesini temin etti. (Ahmed Kâmil Tekkesi, Selâmi Mustafa Efendi Tekkesi, Şeyh Murad Efendi Dergâhı, Şadiye Hatun Şifâ Külliyesi... ) Eğitimin yaygınlaştırılması için basın ve yayın çalışmalarıyla ilgilendi. 1983 Eylülünde İslâm dergisi, 1985 Nisanında Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergisi yayınlanmaya başladı. Daha sonra Gülçocuk dergisi çıkartıldı. Sağlık ve bilimle ilgili konularda ise Panzehir dergisi yayınlandı. Vefa Yayıncılık adına yayınlanan bu dergilerle yakından ilgilendi ve makaleler yazdı. Bu dergiler ilgilendikleri sahalarda kamuoyuna önderlik ettiler. Yayınladıkları yazılarla, araştırma dosyalarıyla ve İslâm dünyasından haberlerle halkımızın bilgilenmesine ve bilinçlenmesine katkıda bulundular. İyimser, ümit verici, yol gösterici yazılarla pek çok hayırlı gelişmelere sebep oldular. Haklarında sempozyumlar, doktora tezleri yapıldı. Bir ara İslâm dergisinin tirajı yüzbini aştı. İslâm ve Kadın ve Aile dergileri, 1998 Haziranına kadar aksamadan yayınlarını sürdürdüler. Kitap yayıncılığı için Sehâ Neşriyat'ı kurdu; çeşitli dinî, edebî, tarihî, kültürel eserler neşredildi. Yayıncılığın geliştirilmesi, haftalık ve günlük yayınlara geçilebilmesi için çalışmalar başlattı. Onun gayretleriyle bir matbaa tesis edildi (Ahsen), dizgi tesisleri kuruldu (Dehâ). Sesli ve görüntülü yayıncılık alanında hizmet etmek, millî ve mânevî değerlerimize uygun yayınlar yapmak üzere, Ak-Radyo (AKRA) adı altında bir müessesenin kurulmasına öncülük etti (1992). Halen İstanbul'dan radyo yayınları yapılmakta; bu yayınlar uydu vasıtasıyla Türkiye'nin her yerinden, Orta Asya'dan ve Avrupa'dan dinlenebilmektedir. Onun teşviki ile Ak-Televizyon adı altında Marmara Bölgesine yönelik bölgesel televizyon yayını başlatıldı (1997). Basın-yayın alanında Sağduyu isimli günlük bir gazete yayınlandı (3 Mayıs 1998 - 11 Temmuz 1999). Kaliteli bir eğitimi temin etmek amacıyla, özel eğitim kurumlarının kurulmasını teşvik etti. Çeşitli illerde ilkokul öncesi, ilkokul ve orta öğrenime yönelik eğitim tesisleri, okullar ve dersaneler kurdurdu. (Asfa) Halka güvenilir bir sağlık hizmeti verilmesi için poliklinikler ve hastaneler açılmasını teşvik etti. Buna bağlı olarak başta İstanbul olmak üzere bir çok ilde sağlık kuruluşları hizmete açıldı. (Hayrunnisâ Hastanesi, Esmâ Hatun Hastanesi, Afiyet Hastanesi...) Yurtdışındaki müslümanlarla diyaloğu sağlamak, ziyaretleri kolaylaştırmak amacıyla İskenderpaşa Turizm (İSPA) adı altında bir seyahat acentası kurulmasına öncülük etti. Bu şirket vasıtasıyla hac ve umre programları, çeşitli yurt içi ve yurt dışı geziler; aile ve eğitim toplantıları düzenlendi. İlmî seviyesi yüksek hocalar yetiştirmek amacıyla İstanbul'da, Ankara'da, Konya'da ve Bursa'da hadis ve fıkıh enstitüleri açtırdı. Buralarda ilâhiyat fakültelerinde okuyan veya mezun olan kimselere, özel hocalardan Arapça, hadis, tefsir ve fıkıh dersleri verdirilmesini temin etti. Sohbet ve vaazlarına yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi gösterilmesi ve çeşitli yerlere davet edilmesi, onun çok seyahat etmesine neden oldu. Avrupa'da, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Orta Asya'da ve Avustralya'da pek çok ziyaretler, vaazlar, sohbetler yaptı; eğitim programlarına katıldı. Her yıl hac ve umre dolayısıyla değişik ülkelerden gelen müslümanlarla görüştü, diyalog kurdu. Hakkı ve hayrı, iyiyi ve güzeli tebliğ etme yönünde şumüllü ve verimli çalışmalar yapmaktan bir an bile geri kalmadı. Çevresini de daima bu tür çalışmalara teşvik etti. 1997 Mayıs'ından itibaren hizmetlerini yurtdışında sürdürdü. 1998 yılında Avustralya'nın Brisbane şehrine yerleşti. Tebliğ ve irşad çalışmalarını Avustralya'nın her tarafına yaygınlaştırdı. Pek çok yerde camiler, kültür merkezleri açıldı. Brisban'daki camide, her gün sabah ve yatsı namazlarından sonra, hadis sohbeti yapıyordu. Radyo sohbetleri yine devam etti. Cuma günleri Ak-Radyo'da yapmakta olduğu hadis sohbetlerine ilâve olarak, salı günleri tefsir sohbetleri yapmaya başladı (29 Eylül 1998). Fâtiha Sûresi'nden başladı. Her sohbette birkaç ayet-i kerime okuyup, izah ediyordu. Vefat etmeden önce yaptıkları son tefsir sohbetinde, Bakara Sûresi 224. ayetine kadar gelmişlerdi. 4 Şubat 2001 (10 Zilkade 1421) Pazar günü, bir cami açılışı yapmak için Grifit şehrine giderlerken, Avustralya yerel saatiyle 12'de (Türkiye saatiyle 04'te) Sydney civarında, Dubbo kasabası yakınlarında geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu, yanında bulunan damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel'le birlikte ahirete irtihal eylediler. Ani ölümleri ailesi, yakınları, sevenleri ve bütün müslümanlar tarafından derin bir üzüntüyle karşılandı. Mübarek naaşları, Sydney'de Auburn Gelibolu Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Türkiye'ye getirildi (8 Şubat Perşembe). 9 Şubat Cuma günü, Fatih Camii'nde yüzbinlerin iştirak ettiği muhteşem bir cenaze namazından sonra, tekbirlerle, salevatlarla, dualarla, gözyaşlarıyla, Ebû Eyyûb el-Ensàrî Hazretleri'nin kabri civarında, Eyüp Mezarlığında toprağa verildi. Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A, doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı, batı dillerinden Almanca ve İngilizce'yi bilmekteydi. Yurt içinde ve yurt dışında çok yönlü sosyal faaliyetlerini, tebliğ ve irşad çalışmalarını vefat edinceye kadar devam ettirdi. Kendisinden sonra bu hizmetleri, emir ve işaretleri üzere oğlu Muharrem Nureddin Coşan üstlendi. Rûhu şâd, mekânı cennetî a'lâ olsun... Yayınlanmış Eserleri 01. Matbaacı İbrâhîm-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiye (1982) 02. Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât 03. Gayemiz (1987) 04. İslâm Çağrısı (1990) 05. Yeni Ufuklar (1992) 06. Çocuklarla Başbaşa 07. Başarının Prensipleri 08. Türk Dili ve Kültürü 09. İslâm'da Nefis Terbiyesi ve Tasavvufa Giriş (1992) 10. Avustralya Sohbetleri-1 (1992) 11. Avustralya Sohbetleri-2 (1994) 12. Avustralya Sohbetleri-3 (1995) 13. Avustralya Sohbetleri-4 (1996) 14. Yeni Dönemde Yeni Görevler (1993) 15. Haccın Fazîletleri ve İncelikleri (1994) 16. Zaferin Yolu ve Şartları (1994) 17. İslâm, Sevgi ve Tasavvuf (1994) 18. Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı (1994) 19. Güncel Meseleler-1 (1994) 20. Güncel Meseleler-2 (1995) 21. Hazret-i Ali Efendimiz'den Vecîzeler (1995) 22. Hacı Bektâş-ı Velî (1995) 23. Yunus Emre ve Tasavvuf (1995) 24. Başarı Yolunda Sevginin Gücü (1995) 25. İslâmî Çalışma ve Hizmetlerde Metod (1995) 26. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar (1995) 27. Ramazan ve Takvâ Eğitimi (1996) 28. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları (1996) 29. İslâm, Tasavvuf ve Hayat (1996) 30. Haydi Hizmete!.. (1997) 31. İslâm'da Eğitimin İncelikleri (1997) 32. Tasavvuf Yolu Nedir? (1997) 33. İmanın ve İslâm'ın Korunması-1 (1997) 34. İmanın ve İslâm'ın Korunması-2 (1998) 35. Allah'ın Gazabı ve Rızası (1997) 36. Mi'rac Gecesi (1998) 37. Doğru İnanç ve Güzel Kulluk (1998) 38. Ramazan ve Güzel Ameller (1998) Kaynak http://esadcosan.awardspace.com/arsiv/mec/mec.html
Mansûr Bin Ammâr
Mansur Bin Ammar Mansur Bin Ammar Büyük velîlerden. İsmi Mansûr bin Ammâr bin Kesîrdir. Künyesi Ebü's-Sırrî Sülemî'dir. Aslen Mervli olup, Basra'da yaşamıştır. 839 (H.225) senesinde Basra'da vefât etti. Zamânının meşhûr âlim ve velîlerinden olanMa'rûf bin Ebi'l-Hattâb, Leys binSa'd, Abdullah bin Lühey'a, Münkedir bin Muhammed ve Bişr bin Talha'dan ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinlemiştir. Kendisinden oğlu Selîm, Ali bin Haşrem, Muhammed bin Câfer ve birçok âlim ilim öğrenmiş, hadîs-i şerîf dinlemiştir. Mansûr bin Ammâr, Iraklılar ve Horasanlılar tarafından makbûl sayılan ve sevilen bir zâttı. Azla yetinir, dünyâlık toplamazdı. Gönlü zengin, şânı büyük olup verâ ehlindendi. Çok tesirli olan vâz ve nasîhatları dinleyenleri kendinden geçirirdi. Kuvvetli hitâbeti, etkili sohbetleri karşısında insanlar âdetâ erirdi. Dînin emirlerine sımsıkı sarılırlardı. Pekçok kimsenin saâdetine vesîle olmuştu. Tasavvufta yükselmesi şöyle olmuştur: Yolda giderken yerde üzerinde "Bismillâhirrahmânirrahîm" yazılı bir kâğıt bulmuş, kaldırıp koyacak uygun bir yer bulamayınca da yutmuştu. Bunun üzerine rüyâsında; "O kâğıda gösterdiğin hürmet yüzünden sana hikmetin kapısını açmış bulunuyoruz." denildi. Bir süre riyâzete çekilip tasavvufta yükselip kemâle erdikten sonra, bir vâz meclisi kurdu. Kendisi şöyle anlatır: "Bir gün Mısır'a gitmiştim. Orada büyük bir kuraklık ve kıtlık yaşanıyordu. Cumâ namazından sonra halk ağlayarak duâ etmişti. Hatırımdan câminin ortasına gidip, bu cemâate nasîhatta bulunayım diye geçti. Aklımdan geçirdiğim gibi yaptım. Sonra câminin ortasına gidip onlara şöyle dedim: "Ey cemâat! Allahü teâlâya, sadaka vermek sûretiyle yaklaşınız. Allahü teâlâya en güzel yaklaşma şekli budur." dedim. Sonra; "Ey Allah'ım! Benim üstümdeki cübbemden başka hiçbir şeyim yok, ancak bunu verebiliyorum, dedim ve cübbemi çıkarıp ortaya attım. Beni tâkip eden halk, cübbemin üzerine sadakalarını koymaya başladı. Bunları fakirlere dağıttık. Bir müddet sonra yağan yağmurlarla her taraf su ile doldu." Hârun Reşîd, Mansûr'a; "Sana bir soru soracağım. Cevâbın için de sana üç gün mühlet veriyorum. İnsanların en âlimi ve en câhili kimdir?" dedi. Mansûr kalkıp dışarı çıktı, sonra yoldan geri dönüp geldi ve "Ey Emîr-ül-Müminîn, cevâbı dinleyiniz! İnsanların en âlimi tâat ve ibâdet ettiği halde korkan, en câhili de isyân ettiği halde emîn olandır." buyurdu. Mansûr bin Ammâr, Kûfe'de bir gece ibâdet eden bir zâtın, Allahü teâlâya karşı şöyle duâ ettiğini bildirir: "Ey Rabbim! İzzet ve celâlin hakkı için, günah işlerken sana muhâlefeti kasdetmedim. Nefsim beni aldattı. Şehvetim de buna yardımcı oldu. Senin, benim kusurlarımı gizlemen beni aldattı ve cehâletim sebebiyle sana isyân ettim ve hareketlerimle muhâlefette bulundum. Şimdi senin azâbından beni kim kurtaracak? Rahmetine nâil olamazsam bana kim yardım edecek? Kıyâmet gününde günahı olmayanlara "geçin", günahı olanlara "durunuz" dendiği vakit, hangi yüzle senin huzûruna çıkacağım. Acabâ şu iki fırkadan hangisi ile berâber olacağım? Yazıklar olsun bana ki, ömrüm uzadıkça günahlarım çoğalıyor. Bizlere tövbe eylemeyi nasîb eyle yâ Rabbî!" Ebü'l-Hasan Şa'rânî şöyle anlatır: "Bir kerre Mansûr bin Ammâr'ı rüyâmda gördüm ve Allahü teâlâ sana nasıl muâmelede bulundu? diye sordum. Şöyle cevap verdi: Bir ses duydum: "Mansûr bin Ammâr sen misin?" dedi. Evet yâ Rabbî dedim. Bir yandan dünyâya rağbet ederken, öbür yandan halkı dünyâdan soğutup zühde teşvik eden sen misin?" dedi. Evet böyle olmuştu yâ Rabbî! Fakat önce sana hamd ü senâ etmeden, sonra Peygamberlerine salât ve selâm getirmeden, üçüncü olarak da kullarına samîmî sûrette nasîhat etmeden, hiçbir sohbete başlamadım ve bitirmedim, dedim. Bunun üzerine Allahü teâlâ meleklerine: "O doğru söyledi, onun için bir kürsü kurun, üzerine çıksın, dünyâda kullarım arasında şan ve şerefimin yüceliğini ilân ettiği gibi, bu defâ da meleklerim arasında şan ve şerefimin yüceliğini ilân etsin" dedi. Buyurdu ki: "Kendi ayıplarını gören kimse, başkasının ayıbı ile uğraşmaz. Haramlardan sakınma elbisesini soyan ve takvâdan mahrum olan kimseyi, artık dünyâda hiçbir şey örtmez. Kim Allahü teâlânın verdiği rızka râzı olursa, kaybettiği şeye üzülmez. Kendi kusurlarını unutan kimse, başkalarının kusurlarını büyük görür. Kendi görüşünü beğenen sapıtır. Aklına güvenenin ayağı kayar. İnsanlara büyüklük taslayan zillete düşer. İnsanların malına göz diken fakir düşer. Âfiyet isteyen sabreder. Hakk'a karşı savaşan, yıkılır. Ecelini gören yâni ölümü düşünen kimse uzun emel sâhibi olmaz, bitmek bilmeyen arzu ve isteklerin peşinde koşmaz. Tevâzû; hakka uymakta sıkıntılara, acılara sabretmek, dinde bildirilen edeplerle edeplenmek ve başkalarının fazîletini üstün tutup, kendi fazîletini büyük görmemektir." "İnsan ölünce malını vârisler, canını melek-ül-mevt alır, etini kurtlar yer. Kemiklerini toprak çürütür. İyiliklerini ve sevaplarını da hasımları alır. Bunlar olacak, Allahü teâlâ îmânımızı şeytanın çalmasından bizi muhâfaza etsin." "Halkı anan, Hakk'ı anmaktan geri kalır." "Nefsin selâmeti ona uymamakta, kişinin belâsı ise nefse uymaktadır." "Sıkıntıdan kurtulmak istiyorsan, dünyâyı istemeği bırak, özür dilemekten kurtulmak istiyorsan, diline hâkim ol." "Şeytan bir kimseyle eğlenmek istediği zaman, ona koğuculuk (lâf taşıma) yapması için vesvese verir. Dedikodu yapmaya teşvik eder ve kötü sözler taşıtır. Bu koğuculuk yapan adam, yaptığı dedikodu sonunda öyle işler yapmaya başlar ki, şeytan onların birini dahi yapmaktan utanır ve korkar." "Bir kimse başına gelen dünyevî musîbetlerden dolayı sızlanırsa, musîbet îmânına intikâl eder." "Bir günahı işlediğin zaman duyduğun zevk, günahın kendisinden daha beterdir." NE OLDU BU İBÂDETLERİN? Mansûr bin Ammâr hazretleri şöyle anlatmıştır: "Benim tanıdığım bir kimse vardı. Beni ziyârete arzu ile gelir, ibâdetini yapar, geceleri teheccüd namazı kılardı. Gözünden yaş eksik olmazdı. Epey bir zaman onu görememiştim. Araştırdığımda hasta olduğunu öğrendim. Evine gidip kapısını çaldım. İçeri girince, evin ortasında perişan bir halde yattığını gördüm. Yüzü siyahlaşmış, dudakları şişmiş, gözleri masmâvi olmuştu. "Ey kardeşim! Lâ ilâhe illallah, de. Bunu dilinden bırakma." dedim. Gözlerini bana dikip kızgın kızgın baktı. Sonra gene kapattı. Tekrar aynı sözü söyledim ve; "Eğer Lâ ilâhe illallah demezsen, senin cenâzeni yıkamam, namazını kılmam." dedim. Tekrar gözlerini açıp; "Ey kardeşim Mansûr, bu Kelime-i tevhîd ile benim arama bir engel kondu" deyince, Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm, dedim. Sonra ona; "Ey arkadaş! Sen namaz kılıyordun, oruç tutuyordun, geceleri teheccüd kıldığını söylüyordun ne oldu bu ibâdetlerin?" diye sorunca; "Evet bunları yapıyordum. Fakat Allah için değil, insanlar görsün diye, gösteriş olarak yapıyordum. Kendi başıma evime çekilince, kapıyı kapatıp, perdeyi çeker şarap içerdim. Rabbime isyân edip, günâh işlerdim. Bir müddet bu hal üzere devâm ettim. Ben bu kötü halde iken bir hastalığa yakalandım. Ölmek üzere iken çocuklarıma; "Beni evin ortasına çıkarın ve elime Kur'ân-ı kerîmi verin, dedim. Kur'ân-ı kerîmi alıp, okuya okuya Yâsîn sûresine geldim ve; "Yâ Rabbî! Bu Kur'ân-ı kerîm hürmetine bana şifâ ver, bu ağır hastalıktan kurtar. Bir daha günâh işlemeyeceğim." diye duâ ettim. Duâm kabûl olunup hastalıktan kurtuldum. Fakat iyileşince, tekrar eski hâlime dönüp yine günâhla ve isyân ile vakit geçirmeye başladım. Şeytan beni yine saptırdı. Tövbemi bozmuş ve günahlara dalmış bir halde bir müddet daha gün geçirdim. Yine şiddetli bir hastalığa yakalandım. Neredeyse ölecektim. Yine evin ortasına çıkarmalarını ve Kur'ân-ı kerîmi elime vermelerini söyledim. Önceki gibi duâ ettim ve hastalıktan yine kurtuldum. Ama bir müddet sonra yine tövbemi bozdum, günâhlara daldım. Şiddetli hastalığa bir daha yakalandım. Duâ etmek için beni evin ortasına çıkarmalarını söyledim. Bu amansız hastalıktan kurtulmak için duâ edince gaybtan bir ses defâlarca tövbemi bozduğumu ve artık kurtulamayacağımı söyledi." Bunları anlatınca, ibret ve dehşet içinde yanından ayrıldım. Evinden biraz uzaklaşınca, öldü haberini aldım. Allahü teâlâdan sonumuzu hayır eylemesini dileriz. Nice kimseler çok namaz kılıp, oruç tuttuğu halde şeytana ve nefsine uyup sapıtmıştır!" DÖRT DİRHEME DÖRT DUÂ Şöyle anlatılır: Bir genç fesad ve içki meclisi kurup, eğlenirdi. Birgün kölesine dört dirhem (gümüş) verip, meze almasını söyledi. Köle yolda giderken Mansûr bin Ammâr'ın meclisine uğradı. "Biraz oturup ne söylediğini anlayayım", diye düşündü. Mansûr, bir fakir için bir şey istiyor ve kim dört dirhem verirse, ona dört duâ edeceğim diyordu. Köle, bu dört dirhemi ondan daha iyi bir yere veremem deyip, elindekinin hepsini Mansûr'a verdi. Mansûr hazretleri nasıl duâ istersin deyince, köle: Birincisi; âzâd olmayı, kölelikten kurtulmayı, ikincisi; Allahü teâlânın efendime tövbe nasîb etmesini, üçüncüsü; dört dirhemin karşılığında dört yüz dirhem vermesini, dördüncüsü; bana, efendime, sana ve bu mecliste bulunanlara rahmet etmesini istiyorum." dedi. Mansûr hazretleri duâ etti. Köle evine döndü. Efendisi; "Nerede kaldın ve ne getirdin?" diye sorunca, köle de; "Mansûr bin Ammâr'ın meclisinde idim. Verdiğin dört dirhemle dört duâ satın aldım. Efendisi nasıl duâlar deyince, köle durumu efendisine anlattı. Efendisi: Seni âzâd ettim, bir daha içki içmeyeceğime Allahü teâlâya söz verip tövbe ettim, dört dirhem yerine sana dört yüz dirhem bağışladım. Dördüncü duân bana âid değildir, ben elimden geleni yaptım dedi. Efendi, gece rüyâsında bir sesin; "Sen elinde olanı, kendi eksikliğin ile yaptın, bana havâle ettiğini ise, eksiksiz yaptım: Sana, köleye, Mansûr'a ve meclisine merhamet ettim." dediğini işitti. 1) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.130 2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.9, s.325 3) Nefehât-ül-Üns; s.64 4) Risâle-i Kuşeyrî; s.23 5) Ravd-ür-Reyyâhîn; s.92 6) Tabakât-ül-Evliyâ; s.286 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.259 8) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.1, s.296 9) Dirâsât fi't-Tasavvuf-il-İslâmî; s.93
Mâlik Bin Dînâr
Malik Bin Dinar Malik Bin Dinar Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebû Yahyâ, lakabı Zeynüddîn'dir. Benî Süleym kabîlesindendir. Basra'da doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 748 (H.131) târihinde Basra'da vefât etti. Mâlik bin Dînâr, gençliğinde mal mülk sâhibi bir zengin yiğitti. Hasan-ı Basrî hazretlerine talebe olunca, bütün mallarını ve parasını, fakir talebelere harcadı. Kalbinden Allahü teâlânın aşkından başka her şeyin sevgisini çıkardı. Uzun zaman Basra'da Hasan-ı Basrî hazretlerinin sohbetlerini dinledi. Bir ara hocasıyla birlikte Şam'a gittiler. Şam'da bütün vakit namazlarını Câmi-i Kebîrde cemâatle birlikte kıldı. Bu vesîle ile o beldenin hikmet sâhibi kişileri ile tanışıp sohbet etti. Sonra câmi odalarından birine çekilip, ibâdetle meşgûl oldu. Şam halkı onun izzet ve kemâlini, olgunluğunu her geçen gün görmekteydi. Gündüzlerini oruçla, gecelerini namaz ve niyazla geçirdi. Aralıksız bu hâli bir yıl kadar devâm etti. Halkın kendisine hürmet ve saygısı daha da arttı. Bütün bunlara rağmen Mâlik bin Dînâr'ın yaşaması için gerekli olan rızka gönlünde az bir meyil kalmıştı. Bir gece rüyâsında kendisine gizli bir ses; "Ey Mâlik! Sen bir mahlûksun. Allahü teâlâdan kork. Mâsivâyı, Allahü teâlâdan başkasının sevgisini terk edip bize dön. Yoksa helâk olursun." buyruldu. O, sabahleyin erkenden hocası Hasan-ı Basrî hazretlerine giderek rüyâsını anlattı. Hocası da bunun doğru olduğunu bildirdi. Mâlik hazretleri bundan sonra ömrünün sonuna kadar kalbi, Allahü teâlânın sevgisi ile dolu yaşadı. Kimseden bir şey kabûl etmedi. Hattatlık yaptı ve kazandığı ile ihtiyaçlarını karşıladı. Bir gün Şam vâlisi ve kâdısı câmiye geldiler ve etrafı kusur arar gözlerle teftiş ederek, câmi, vakıf ve mahsullerin gelirlerini kontrol ettiler. Hatâ ve ihmâl bularak mütevellîsini, görevlisini azlettiler. Sonra Mâlik bin Dînâr'a adam gönderip hediyeler vererek bu vakfın mütevellîsi olmasını, vakıf işlerini üstlenmesini ricâ ettiler. Mâlik bin Dînâr onlara; "O yerde bir yıl kadar halk beni görüp düzelsin diye uzlet edip yalnız olarak ibâdetle meşgûl olmuştum. Kimse benimle ilgilenmedi ve hatırımı sormadı. Bu gece sâhibime söz verdim. Kurtuluş yolumun ne olduğunu öğrenip anladım. Onu bırakıp başka şeylerle uğraşmak mümkün değildir." diye cevap verdi. Vakfın idâresini kabûl etmedi. Bunun üzerine onu çok sıkıştırdılar. Bunun üzerine Mâlik bin Dînâr hazretleri her şeyini kaldığı hücresinde bırakıp bir azık torbasıyla gece karanlığında oradan ayrıldı. Mısıra doğru yola çıktı ve bir deniz kenarına ulaştı. Gemiye bindi. Gemi sâhibi taşıma ücreti ve eşyalar için kişi başına bir altın alıyordu. Mâlik hazretleri bir köşede ibâdet ve tefekkürle meşgûlken, gemici ücret istedi. Mâlik bin Dînâr hazretleri; "Henüz param hazır değildir. İskeleye vardığımızda hazır olur inşâallah." dedi. Gemi sâhibi ve adamları terbiyesizce sözler söyleyip Mâlik hazretlerini yere yıktılar ve iyice döğüp hırpaladılar. Sonra elini ayağını bağlayıp denize atmak istediler. Gemidekilerden hiç kimse buna mâni olmaya cesâret edemedi. Gemi sâhibi; "Böyle kişileri cezâlandırmak gerektir ki, başkalarına ibret olsun." deyince, gemidekiler de ondan yana çıktılar. Gemi sâhibi ve adamları Mâlik bin Dînâr hazretlerini tam denize atmak üzere iken binlerce balık su yüzüne çıktı. Balıkların her birinin ağzında birer altın vardı. Mâlik bin Dînâr hazretleri birinin ağzından parayı alıp gemi sâhibine verdi. Sonra da hoşçakalın deyip gemiden deryâ üzerine indi ve yürüyerek deniz kıyısına çıktı. Bu hâdise ona Mâlik-i Dînâr (Dînâr Sâhibi) denilmesine sebeb oldu. Mâlik bin Dînâr hazretleri kalan ömrünü Basra'da geçirdi. Güzel halleri ve çok kerâmetleri görüldü. Nefsini hesâba çeker, bir an onu boş bırakmazdı. Basra'nın kuru veya yaş hurmasından yemezdi. Hurma mevsimi geçince; "Ey Basralılar! Benim hâlimi görüyorsunuz. Hurma yememekle bir şeyim eksilmedi. Sizin de hurma yemekle bir şeyiniz artmış değil." buyurarak nefsini, ibâdeti özler ve yapar hâle getirdi. Bir gün Basra vâlisi, Mâlik bin Dînâr'a; "Ey Mâlik, bize bu kadar ağır konuşabilmen için sana cesâret veren ve bizi karşı koymaktan âciz bırakan şey nedir biliyor musun? Çünkü sen, dünyâya hiç kıymet, değer vermiyor ve bizden bir şey beklemiyorsun." demiştir. Yanına bir köpek gelip oturduğu zaman ona bir şey yapmaz ve kovalamazdı. "Neden kovalamazsın?" denildikte, o; "Bu köpek, kötü arkadaştan daha iyidir; kişinin iyi insanları yanında bulup da doğru yola gitmemesi, kötülük olarak kendisine yetişir." buyurdu. Bir gün kendisine; "Dünyâda en güzel kazanç nedir?" dediler. Cevap olarak; "Şu üç şey dünyâda en güzel kazançtır. 1) Allahü teâlânın sevgili kullarının sohbetinde bulunmak ve din kardeşleri ile sohbet etmek, 2) Geceleri teheccüd namazı kılmak ve doya doya Kur'ân-ı kerîm okumak, 3) Allahü teâlâyı hiç unutmayıp, O'nu zikretmek, anmak." buyurdu. "Bedbahtlığın alâmeti nedir?" dediklerinde, o; "Şu beş şey bedbahtlığın alâmetidir: 1) Gözün yaşarmaması, 2) Kalbin katı olması, 3) Hayâsızlık, 4) Dünyâya düşkün olmak, 5) Dünyâ için canından endişe etmek. Mümin kimse, Allahü teâlâdan korkar. Başka sözlerden dilini korur." buyurdu. Mâlik bin Dînâr hazretleri, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şehirde dokuz kişi vardı. İyilik etmez, durmadan fesat çıkarırlardı." (Neml sûresi: 48) buyrulan Semûd kavmi ile ilgili âyet-i kerîmeyi okur, sonra da; "Şimdi her şehirde durmadan fesat çıkaran nice dokuzlar var ki, hiçbir iyi iş gördükleri de yoktur." derdi. Yine bir gün; "Kimin gözü ve gönlü, şu fânî hayattan ebedî hayat için iyi bir ders almamış ise, onun kalbi perdeli ve ameli azdır." buyurdu. Mâlik bin Dînâr hazretlerine; "Yağmur duâsına siz de bizimle çıksanız." dediler. Bunun üzerine o; "Korkarım ki benim yüzümden başınıza taş yağar." buyurdu. Çok ibâdet eder ve ağlardı. Mugîre bin Habîb anlatır: "Bir gece Mâlik bin Dînâr hazretleri ile berâberdik. Hemen ibâdete başladı. Daha sonra eliyle sakalını tutup içli iniltilerle sabaha kadar ağladı ve; "Yâ Rabbî! Mâlik'in bu hâline acı." diye yalvardı." Evinde hasır, Mushaf-ı şerîf ve ibrikten başka bir şey bulunmazdı. Bir gün bir tanıdığı ona yeni bir ibrik hediye etmişti. Sabah olunca Mâlik hazretleri ibriği arkadaşlarından birine vererek; "Kardeşim al şu ibriği. Çünkü o, akşamdan beri; "Acabâ birisi çalmasın." diye kalbimi meşgûl etti." buyurdu. Mâlik bin Dînâr hazretleri evinin içinde bir kabir kazdırmıştı. Her gece kabre iner, sabaha kadar orada ibâdet eder ve; "Halîfelik görevi, müminlerin emîri hazret-i Ömer'e verildiğinde o, ne gece ne de gündüzleri uyurdu. Biraz uyuyup istirahat etseniz, denildikte o; "Eğer geceleri uyumuş olsam, kendimi kaybetmiş olurum. Gündüzleri uyusam mesul olduğum şu insanları kaybederim." buyurmuştur." dedi. Bir gün Mâlik bin Dînâr hazretlerine; "Nasıl sabahladınız?" diye soruldu. O; "Âkıbetin Cennet'e mi, yoksa Cehennem'e mi olduğunu bilmediğim halde sabahladım." diye cevap verdi. Lüzumsuz konuşmanın zararı hakkında; "Kulun lüzumsuz ve boş sözlerle vakit geçirmesi, kalbi karartır, bedeni zayıflatır, geçim sebeplerini de zorlaştırır." buyurdu. Yine buyurdu ki: "Din bakımından faydalanmadığın kimse ile dostluğu terket. Amellerin en güzeli ihlâsla yapılan ameldir." "Âlim, bildiği ile amel etmediği zaman, yağmur damlasının yalçın kayadan kayması gibi, vâz ve nasîhatı gönüllerden silinir gider." "Bahar yağmurları yeryüzünü yeşillendirdiği gibi, Kur'ân-ı kerîm de kalbin yağmurudur ve onu canlandırır." "Üç şey gönlü öldürür: Çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak." Mâlik bin Dînâr zamânında iki mecûsî kardeş vardı. Ateşe taparlardı. Bir gün küçüğü büyüğüne; "Ey ağabey! Sen yetmiş üç sene ben ise otuz beş senedir bu ateşe taparız. Gel bakalım kendisinden başkasına tapmadığımız bu ilâhımız bizi yakacak mı? Eğer bizi yakmazsa devamlı ona tapar gideriz. Eğer yakarsa ona tapmayı terk ederiz." dedi. Büyükçe bir ateş yaktılar. Küçüğü büyüğüne; "İster sen önce elini ateşe koy, ister ben koyayım." dedi. Büyük de; "Sen önce elini koy." diye karşılık verdi. Küçük elini ateşe uzatınca; parmağı yandı ve elini geri çekti. Sonra; "Ah! Sana bu kadar sene ibâdet ederim. Sen ise bana eziyet ediyorsun." dedi. Sonra ağabeyine; "Şimdi bizi doğru yola ulaştıracak bir delile gidelim." dedi. İstişâre ile yola çıkıp, Mâlik bin Dînâr'a gitmeye karar verdiler. Onu Basra'da bir yerde insanlara vâz ederken buldular. Onu görünce büyüğü küçüğüne; "Ben müslüman olmayacağım. Zîrâ ömrümün çoğu ateşe ibâdetle geçti gitti. Şâyet müslüman olursam, ev halkımın ve akrabâlarımın beni ayıplamalarından korkarım. Ateşe tapmak, ayıplanmadan bana daha sevgilidir." dedi. Küçük olan da ona; "Böyle yapma, onların ayıplamaları bir zaman sonra unutulur gider, yok olur. Ateşe tapman ise kalır." dedi. Fakat büyük olanı bunu dinlemedi. Geri döndü. Küçük kardeş, Mâlik bin Dînâr hazretlerinin yanına gitti. Sonra da çoluğunu çocuğunu getirdi. Onun huzûrunda oturdular. Küçük kardeş başından geçenleri anlattı ve kendilerine İslâmın anlatılmasını istedi. Mâlik bin Dînâr hazretleri onlara, îmânı ve İslâmı anlattı. Tesirli sözleriyle hep birlikte müslümanlığı kabul ettiler. Küçük kardeş ehliyle birlikte huzûrundan ayrılmak istedi. Mâlik bin Dînâr onlara; "Size yardım olarak müslümanlardan bir şeyler toplayıp vereyim." dedi. Onlar da istemediklerini bildirdiler ve harâbe evlerine yöneldiler. Döndüklerinde evlerini güzel, bakımlı buldular. İçeriye girdiler. Sabah olduğunda hanımı; "Çarşıya git çalış. Akşam da kazandığınla süt al getir." dedi. Adamcağız gitti. Lâkin ona kimse iş vermedi. O zaman kendi kendine; "Ben de Allah için çalışırım." dedi. Orada harâbe bir yerde ibâdet etti. Akşam namazını kılınca eli boş olarak evine döndü.Hanımı; "Niye bir şey getirmedin?" deyince; bugün bir Melik için çalıştım. Lâkin bir ücret vermedi. Yarın veririm dedi, diye söyledi. O gece aç yattılar. Sabahleyin yine çarşıya gitti. İş aradı. Lâkin yine bulamadı. Dünkü yaptığı gibi yaptı. Akşam da yine eli boş döndü. Hanımının sorusuna yine aynı şeyleri söyledi ve kendisi için çalıştığım Melik, Cumâ günü ödeyecek dedi. Nihâyet Cumâ günü oldu. Çarşıya gitti. Yine iş aradı. Yine bulamadı. İbâdet yerinde iki rekat namaz kıldı. Ellerini semâya kaldırıp; "Yâ Rabbî! Bize İslâmı ikrâm ettin. Hidâyete yönelttin. Bu din hürmetine, bu mübârek gün hürmetine kalbimden çoluk çocuğumun nafaka düşüncesini çıkar. Ben ehlimden hayâ eder oldum. Onların hâlinin değişmesinden korkarım." dedi. Daha sonra öğle namazı için câmiye gitti. Hakîkaten evlâdı açlık çekiyordu. Bu sırada yoksul adamcağızın evine bir zât geldi ve kapılarını çaldı. Kadın çıktı. Bir de gördü ki yüzü güzel, genç birisi elinde altından bir tabak ve üzeri bir mendil ile örtülü bir şekilde duruyor. Kadına; "Buyurun bu sizindir. Zevcine söyle, zevcinin iki günlük çalışmasının karşılığıdır. Eğer çalışmayı arttırırsa, biz de arttırırız." dedi. Kadın tabağı aldı. İçinde bin dinar vardı. Birini alıp sarrafa gitti. Sarraf hıristiyan idi. Altını tarttı. Oldukça ağır geldi. Sonra üzerindeki süslemelere baktı. Onun dünyâ dînarlarından olmayıp, âhiret dînarlarından olduğunu anladı. Kadına dönüp; "Bunu nereden buldun veya kimden aldın?" deyince, kadın, olup bitenleri anlattı. O zaman hıristiyan; "Bana İslâmı anlatıp öğretin." dedi. Kadın da îmân esaslarını öğretti.Sarraf müslüman oldu. Sonra kadına bin dirhem verdi. Bunları nafaka yap. Bittiğinde bana haber ver." dedi. Kadın onları aldı. Eve giderken alınacak gerekli şeyleri aldı. Yemek pişirdi.Kocasını beklemeye başladı. O sırada mescidde ibâdetini bitirmişti. Evine dönmek istedi. Mendilini yayıp iki rekat daha namaz kıldı. Sonra mendile birkaç avuç toprak doldurdu. Sonra da kendi kendine; "Eğer hanım benden bir şey sorarsa işte un. Al bununla bir şeyler pişir derim." düşüncesiyle evine geldi. İçeri girdiğinde her tarafı dayalı döşeli buldu. Yemekler buram buram kokuyordu. Mendilini kapı eşiğine koydu. Hanımının onu görmesini istemedi. Sonra gördüğü şeylerden sordu. Kadın her şeyi olduğu gibi bir bir anlattı. Adam o zaman şükür secdesine vardı. Kadın da ona mendille getirdiği şeyden sordu. Adam ona; "Getirdiğim şeyden bana sorma?" dedi. Sonra mendili koyduğu yere gitti. Getirdiği toprağı dökmek istedi. İçini açtığında,toprak, Allahü teâlânın izniyle un hâline dönmüştü. Allahü teâlânın ikrâmından dolayı ikinci defâ secdeye vardı. Vefâtına kadar Rabbine ibâdetle sâdık bir kul olarak yaşadı. Mâlik bin Dînâr hazretleri anlatır: Hacca gitmek üzere yola çıktım. Çölde giderken ağzında bir parça ekmek olan bir karga gördüm. Bunda bir iş var, deyip takip ettim. Bir mağara önünde durdu. İçeri girdi. Ben de öyle yaptım. İçeride elleri ayakları bağlı sırt üzerine yatmış birisi vardı. Karga getirdiği ekmekten parça parça gagasıyla onun ağzına veriyordu. Daha sonra uçup gitti. Bir daha da dönmedi. Adama bu ne hal, dedim. O da; "Hacca gidiyordum. Hırsızlar yolumuzu kesti ve bütün malımızı aldılar sonra gördüğünüz gibi bağladılar ve bu mağaraya attılar. Beş gün aç susuz bu halde kaldım. Sonra Rabbime duâ ettim. Bana bu kargayı gönderdi.Her gün yedirip içiriyordu." dedi. Sonra adamcağızın bağlarını çözdüm. Yola koyulduk. Yolda çok susadık. Yanımızda su yoktu. Çölde bir kuyu gördük. Orada ceylanlar vardı. Allahü teâlâya hamd ettik ve işte bir kuyu bulduk diye sevindik. Yaklaşınca, bu sırada kuyunun suyu dibe çöktü. Ceylanlar da uzaklaştılar. Yanımızda ip ve kova yoktu. Biz; "Yâ Rabbî! Ceylanlara ihsan ettin. Biz yüz zira' uzunluğunda ipe ve kovaya muhtacız." dedik. O zaman bir ses duyuldu; "Ey Mâlik! Ceylanlar bize tevekkül etmiştir. Biz onları sularız. Siz ise ipe ve kovaya tevekkül etmişsiniz. Siz de onunla su içersiniz" buyruldu. Câfer bin Süleymân anlatır: "Bir zaman Mâlik bin Dînâr hazretleri ile Basra'da dolaşırken, yeni yapılan bir köşk gördük. Köşkün mîmârı güler yüzlü bir gençti. Yanına varıp selâm verdik. O da selâmımıza cevap verdi. Mâlik bin Dînâr hazretleri ona; "Ey genç! Bu köşkü Allah için versen de Allahü teâlâ da sana Cennet'te bundan daha iyisini ihsân etse." dedi. Genç kabûl edip; "Kefil olur musun?" deyince, Mâlik hazretleri; "Evet." buyurdu ve bir kâğıda; "Yâ Rabbî! Bu gence senin için verdiği bu köşke karşılık Cennet'te bir köşk ihsân eyle. Mâlik bin Dînâr bu kuluna kefildir." şeklinde yazdı ve mektubu gence verdi. Ondan aldığı malı da fakirlere dağıttı. Bir zaman sonra genç vefât etti. Mâlik bin Dînâr hazretleri gencin vefât ettiği gece mihrabına konulmuş mânevî bir mektup buldu. Ona baktığında; "Bu Mâlik bin Dînâr'a bir berâttır. Senin söylediğinden yetmiş kat fazlasıyla gencin köşkünü kendisine teslim ettik." diye yazılı olduğunu gördü. Mâlik bin Dînâr hazretleri bir yıl hacca gitti. Haccını tamamladığı gece rüyâsında bir ses işitti; "Yâ Mâlik! Hacca gidenlerden Muhammed oğlu Abdurrahmân affedilmedi." dedi. Sabahleyin çevresinde Muhammed oğlu Abdurrahmân'ı aramaya başladı. Sordukları kimse ona: "Aradığın kimse Kur'ân ehlidir. Her yıl hacca gelir." dediler. Araya araya onu bir köşede Kur'ân okurken buldu. Abdurrahmân onu görünce bir âh çekip bayıldı. Daha sonra şöyle dedi: "Beni rüyânda gördün. Bana, Allahü teâlânın beni affetmediğini söylemeğe geldin değil mi?" Mâlik bin Dînâr hazretleri çok şaşırdı. Ona hayret edip sordu: "Sâlihlerden birine benziyorsun. Çok merak ettim. Acaba, Allahü teâlâ seni niçin affetmiyor. Ne günâh işledin?" "Bir Ramazan ayının ilk gecesi idi. İçki içip sarhoş olmuştum. Bu sırada babam beni aramış ve bir yerde yatar bulmuş. Beni çekince ben de sarhoşluktan ona vurup bir gözünü çıkarmışım. O da bana bedduâ etmiş. Ertesi günü ayılınca neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Bütün içki küplerini yok ettim. Kölelerimi âzât ettim. Yaptıklarıma pişman olup, doğru yola girdim. Her yıl böyle hacca gelir duâ ederim. Fakat, her seferinde sizin gibi birisi rüyâmda: "Allah seni affetmedi." diye söyler." Tekrar ağlamaya başladı. Onun bu hâline Mâlik bin Dînâr acıdı, babasını sorup yerini öğrenerek onun yanına gitti. Babası o büyük âlimi görünce şöyle karşıladı: "Hoşgeldin yâ Mâlik!" "Beni nasıl tanıdın?" "Bugün Allahü teâlâya duâ edip, seni görmeği dilemiştim." "Seni ziyâretimin bir sebebi var." "Buyurun bir isteğiniz varsa hemen yerine getiririm." "Farzet ki kıyâmet kopmuş, oğlun Abdurrahmân'ı tutup Cehennem'e götürüyorlar. Onu bu hâlde görsen üzülmez misin?" Bunu duyunca babası ağlamaya başladı. Daha sonra kendine gelip dedi ki: "Sen şâhit ol ki, oğlumun kusurunu affettim ve ona hakkımı helâl ettim." Daha sonra Mâlik bin Dînâr, ondan izin alarak oğlunun yanına gidip müjdeyi verdi: "Baban senin suçunu bağışladı. Biraz sonra seni görmeye gelecek." Bunu duyunca Abdurrahmân ağlayarak tekrar bayıldı. Bu sırada babası geldi. Mâlik bin Dînâr'a ricâ etti. "Oğlumu affettim. Öbür âleme yakın zamanda göçeceğini zannediyorum. Şehâdet getirip rûhunu teslim etsin." Mâlik hazretleri, şehâdeti telkin etmeğe başladı. Fakat Abdurrahmân cevap vermiyordu. Nihâyet gözlerini açıp, karşısında babasını görünce ona yalvaran bir sesle dedi ki: "Babacığım ne olur, gel sende benim gözümü çıkar ki, kıyâmete kalmasın!" Babası;"Ey gözümün nûru! Ben suçunu bağışladım. Senden râzı oldum." dedi Bu sırada Abdurrahmân iki defâ şehâdet getirdi. Mâlik bin Dînâr ona sordu: "Hâlin nasıldır?" "Baygın halde iken başucumda elinde topuz olan bir melek durup bana: "Baban senden râzı değil! Bu topuzla senin başına vuracağım" dedi. Az sonra, başka bir melek gelip yeşil bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: "Şehâdet getir! Baban ve Allahü teâlâ senden râzı oldu." dedi. Bunları söyler söylemez rûhunu teslim etti. Mâlik bin Dînâr hazretleri sâlih kimseleri sevmeyi anlatır ve onlara düşman olmaktan sakındırırdı. Bu hususta; "İnsan, kendisi sâlih olmadığı halde sâlihlerin şeref ve haysiyetine dil uzatacak olursa, başka günahı olmasa bile bu ona yeter!" buyurdu. Mâlik bin Dînâr hazretleri, ömrünü Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyarak, insanlara nasîhat ederek geçirdi. Vefât ettiği gece rüyâda görüldü. Semâ kapıları açılıp birinin; "Dikkat edin Mâlik bin Dînâr Cennet'te iskân edileceklerden oldu." dediği işitildi. Sevdikleri, Mâlik bin Dînâr hazretlerini rüyâda gördü ve ona; "Allahü teâlâ sana nasıl muâmele etti?" diye sordular. O; "Rabbimin huzûruna pek çok günâh ile çıktım. Hakkında beslediğim hüsn-i zan sebebiyle hepsini affetti." buyurdu. SON NEFES Bir gün hasta ziyâretine giderken Mâlik bin Dînâr hazretleri durumu şöyle anlatır: "Hastanın hâlinden, ölüm durumunun yakın olduğu anlaşılıyordu. Kendisine Kelime-i şehâdeti telkin etmek (söyletmek) için uğraştım. Fakat ne kadar uğraştımsa söylettiremedim. O durmadan on, on bir diyordu. Sonra kendisine gelip bana; "Ey üstâdım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehâdet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücûm ediyor." dedi. Bunun üzerine mesleğini sorduğumda; malını ribâya veren, fâiz yiyen, ölçü ve tartıda hîle yapan biri olduğunu anladım." KÜÇÜK ODUN TUTUŞMADAN BÜYÜK ODUN TUTUŞMAZ Mâlik bin Dînâr hazretleri bir hâtırasını şöyle anlatır: "Bir gün toprakla oynayıp bâzan gülen bâzan ağlayan bir çocuğa rastladım. Önce çocuğa selâm vermek istedim. Fakat kibirden selâm vermedim. Hemen nefsime; "Ey nefis! Peygamber efendimiz büyüklere de küçüklere de selâm verirdi." diyerek çocuğa selâm verdim. Çocuk; "Ve aleyküm selâm, ey Mâlik bin Dînâr!" diye cevap verdi. Hayret içinde kalarak çocuğa; "Sen beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın?" diye sordum. Çocuk; "Ruhlar âleminde benim rûhumla senin rûhun karşılaştı. Orada bizi Allahü teâlâ karşılaştırdı." dedi. Çocuğa; "Akıl ile nefs arasında ne fark var?" diye sorunca, çocuk; "Nefsin seni selâmdan men etti. Aklın ise seni selâm vermeye teşvik etti." diye cevap verdi. "Sen neden toprakla oynuyorsun?" diye sordum. Çocuk; "Topraktan yaratıldık, yine toprağa karışacağız." dedi. Ben yine; "Seni bâzan ağlarken, bâzan gülerken görüyorum. Sebebi nedir?" diye sordum. "Rabbimin azâb edeceğini hatırladığım zaman ağlıyorum. Rahmetini hatırladığım zamansa tebessüm ediyorum." dedi. "Ey oğul! Senin hangi günâhın var ki ağlıyorsun?" diye sorunca, çocuk; "Ey Mâlik! Böyle söyleme. Zîrâ ben, anam ateş yakarken, küçük odun olmadan, büyüklerin tutuşmadığını gördüm." diye cevap verdi." KOMŞUYU ÜZMEK YOK Mâlik bin Dînâr hazretlerinin yahûdî bir komşusu vardı. Yahûdî evinin helâ çukurunu düşmanlık olsun diye Mâlik hazretlerinin evinin yanına yaptı. Zamanla sızıntı ve pis koku Mâlik hazretlerinin evine sirâyet etti. O her gün sızıntıyı temizler ve pis kokuyu gidermek için güzel kokulu şeyler yakardı. Yahûdî, Mâlik hazretlerinin rahatsız olduğunu anladı. Fakat beklediği şikâyet gelmeyince, çok hayret etti. Bir gün Mâlik hazretlerinin evine gitti. Pis kokuyu duyunca; "Bu ne?" dedi. O; "Kokulu şeyler yakıyorum." dedi. Yahûdî; "Hayır bu lağım kokusu. Bak duvardan sızıyor. Niye bana söylemiyorsun?" dedi. Mâlik hazretleri; "Eğer söyleseydim, üzülebilirdin. Bizim dînimizde komşuyu üzmek ve eziyet yoktur. Kavga ve gürültü de olmaz." buyurdu. Yahûdî, bu sözler karşısında sarsıldı ve; "Bugüne kadar size düşmandım. Şimdi Dîninize hayran oldum. Böyle hükümler ancak İslâm dîninde olur. Ey Mâlik! Îmân etmek istiyorum." dedi ve Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. 1) Vefeyât-ül-A'yân; c.4, s.139 2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.357 3) Meşâhir-u Eshâb-ı Güzîn; s.111 4) Risâle-i Kuşeyrî; s.287 5) Ravd-ül-Fâik; s.18, 74 6) Nevâdir-ul-Âlem; s.23, 33 7) Ravd-ur-Reyyâhîn; s.25, 29 8) Sıfat-üs-Safve; c.3, s.184 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.288 10) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı); s.1108 11) Rehber Ansiklopedisi; c.11, s.199
Ma'rûf-ı Kerhî
Maruf-ı Kerhi Maruf-ı Kerhi Büyük velîlerden. AdıMa'rûf bin Fîrûz, künyesi Ebû Mahfûz'dur. Doğum târihi bilinmemektedir. 815 (H.200) senesinde Bağdat'ta vefât etti. KabriBağdât'tadır. Kabri başında yapılan duâ makbul ve müstecabdır. Bağdât'ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş ve Mârûf-ı Kerhî diye tanınmıştır. Sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir râhibe gönderildi. Kardeşi Îsâ onun İslâma gelişini şöyle anlatmaktadır: "Ben ve kardeşim Ma'rûf okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan râhip, çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür: Baba, Oğul, Ruh'ül kudûs derdi. Kardeşim Ma'rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu hal uzun zaman devâm etti. Nihâyet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem ona olan sevgisinden her gün gözyaşı dökerdi. "Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dîne gireceğim." derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma'rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır: "Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe'ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Bir mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nur saçan bir zâtın etrâfında bir kısım insanlar halka olmuş, onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı da kaçmasın diye hareketsiz duruyorlardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: "Kim Allahü teâlâdan tamâmen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamâmen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O'na koşarsa, Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O'nun muhabbeti hâsıl olur, O'na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsân eder." Bu zât Muhammed ibni Semmâk idi. Onun bu sözleri kalbime çok tesir etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, Rabbime kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbn-i Semmâk âniden sustu. Sonra insana çok tesir eden bir sesle "Bağdâtlı genç nerede?" diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk'a götürdüler. İbn-i Semmak başımı okşadı ve; "Merhabâ ey Rabbin'i arayan kişi! Merhabâ ey Allah'ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi!" dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen râhibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine "Sen ağlıyor musun?" dedi: "Evet efendim" dedim ve râhibin sözünü hatırladım. Çünkü o râhip hep hakâret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada; "Râhibin sözü mü?.." diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. "Evet." dedim. Bana; "Allahü teâlâya duâ et. Senin duân kabûl olur." buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra râhibin müslüman ve sâlih olup sâlihler arasına karıştığını öğrendim. Sonra İbn-i Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ'ya götürdü. Durumu ona anlattı ve onun elinde müslüman oldum." Müslüman olan ve ilim tahsil edenMa'rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu. Ma'rûf, İslâm dîni üzereyim deyince annesi; "Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh." diyerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün âile müslüman oldu. Ma'rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, haram ve şüphelilerden kaçmada çok meşhûr idi. İmâm-ı Ali Rızâ'nın hizmetinde bulunmuş, O'nun çocuklarıyla beraber yaşamış ve ehl-i beytten bilinmiştir. İmâm-ı AliRızâ; "Ma'rûf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Fârisî'nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir." buyurmuştur. Ma'rûf-ı Kerhî, Dâvûd-i Tâî hazretlerinden feyz almış olup; büyük velîlerdenSırrîyi Sekâtî de, Ma'rûf-ı Kerhî'den ders ve feyz alarak yetişti.Hârun Reşîd ile aynı zamanda yaşadı. Muhaddis olup, zamânının meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs dinlerdi. Ma'rûf-ı Kerhî, Bekir bin Huneys, Rabi' bin Sabîh ve bir çok âlimden hadîs öğrendi. Halef bin Hişâm, Zekeriyyâ bin Yahyâ el-Mervezî, Yahyâ bin Ebî Tâlib ve bir çok hadîs âlimi de Ma'rûf-ı Kerhî'den hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Ma'rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh), Bağdât'ın imâmı ve zâhidi lakabını aldı. Dinde imâm olup, fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm ilimlerinde büyük âlimdir. Bütün bu ilimlerde hüccet, senet idi. İctihad makâmına erişmişti. Abdülazîz bin Mansûr diyor ki: Babamdan işittim: "Biz Ahmed bin Hanbel ile berâber idik, Ma'rûf-ı Kerhî'den bahsedildi. Orada olanlardan bâzıları onun ilmi zayıfdır dediler. Bunun üzerine Ahmed binHanbel (rahmetullahi aleyh); "Böyle konuşmayın. Siz Ma'rûf'un kavuştuğu ilimden bir şeye kavuşabildiniz mi?" diye cevap vererek onları susturmuştu. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ binMâîn, Ma'rûf-ı Kerhî'ye mürâcaat ederler ve bir çok meseleleri ondan öğrenirlerdi." Yahyâ bin Mâîn ve Ahmed bin Hanbel, Ma'rûf-ı Kerhî'nin yanına geldiler. Yahyâ bin Mâîn, Ma'rûf-ı Kerhî'ye Secde-i sehv'i sormak istiyordu.Ahmed bin Hanbel,Yahyâ'ya; "Sus!" dedi. Fakat o susmadı ve; "Yâ Ebel-Mahfûz, Secde-i sehv hakkında ne dersin?" diye sordu.Ma'rûf-ı Kerhî; "Kalbin namazdan gâfil olup, namazdan başka bir şeyle meşgûl olmasından dolayı bir cezâdır." deyince, Ahmed bin Hanbel; "Bu ne güzel ve ne mânâlı bir cevaptır." buyurdu. Kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Cömertlik ve kerem sâhibi olup, sağlığında ve vefâtından sonra da yardım yapan dört büyük velîden biridir. Bunlar; Ahmed bin Hanbel, Ma'rûf-ı Kerhî, Bişr-i Hafî ve Mansûr bin Ammâr'dır. Ma'rûf-ı Kerhî bir gün namaz kılmak için ikâmet okudu ve sonraMuhammed bin Ebî Tevbe'nin öne geçip namaz kıldırmasını istedi. Kendisi imâm olmadı, müezzinlik yaptı. Muhammed bin Ebî Tevbe imâmlık yapmaktan çekindi ve Ma'rûf-ı Kerhî'ye; "Eğer bu namazı kıldırırsam başka namaz kıldırmam" dedi.Ma'rûf-ıKerhî bu sözü beğenmedi ve; "Nefsinden konuşuyorsun. Başka bir namaz kıldıracağını düşünmek (başka bir namaz vaktine kadar yaşayacağım diye konuşmak) tûl-i emel (uzun arzû) sahibi olmaktır. Tûl-i emel sâhibi olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Çünkü tûl-i emel, hayırlı amel yapmaya mâni olur." buyurdu. "Dünyâ dört şeyden ibârettir: Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyân ettirir. Söz, insanı Allahü teâlâdan oyalar. Uyku, insanaAllahü teâlâyı unutturur. Yemek ise insanın kalbini katılaştırır." buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî buyurdu ki: Ma'rûf-ı Kerhî'yi şöyle söylerken işittim: "Kim kibirli olur, kendini büyük görürse Allahü teâlâ onu yere vurur; kim Allahü teâlâ ile münâzea ederse (karşı gelirse) Allahü teâlâ ona gazâb eder. Kim Allahü teâlâya tevekkül eder O'na sığınır ve güvenirse; Allahü teâlâ onun yardımcısı olur. Kim Allahü teâlâya tevâzû ederse, Allahü teâlâ onu yükseltir." Ma'rûf-ı Kerhî'ye "Dünyâ sevgisi kalbden nasıl çıkar?" diye sorulduğu zaman buyurdu ki: "Allahü teâlâya karşı hâlis sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-i muâmele yâni Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmak ile" cevâbını verdi. Mertliğin alâmeti üçtür: "Hilafsız tam bir vefâ, istenmeden vermek ve kendisine cömertlik, iyilik yapılmadan başkalarını medh etmek." buyurdu. Bir adam Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerine gelerek; "Ey efendim! Benim Allahü teâlâya nasıl kavuşacağımı bana öğretir misin?" dedi. Ma'rûf-ı Kerhî onun elinden tuttu ve pâdişâhın kapısına getirdi. Kapının önünde ayağı kırık bir adam vardı. Soru soran zâta o kimseyi gösterip; "İşte bunun gibi olursan Allahü teâlâya vâsıl olursun" buyurdu. Bununla, ayağının ikisi de kırık bir köle, efendisinin kapısının önünde nasıl durur hiçbir yere ayrılmazsa; bir kul da Allahü teâlânın kapısında her an bekler. Hiç ayrılmaz ve isyân etmezse, Allahü teâlâya kavuşur demek istedi. Bir kimse gelip kendisinden kalbinin yumuşaması için duâ etmesini istedi. Ona; "Ey kalbleri yumuşatan Allah'ım! Ölüm benim kalbimi yumuşatmadan sen benim kalbimi yumuşat" diye duâ et buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî hazretleri; "Kavuştuğum bütün nîmetlere Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerinin bereketiyle kavuştum." buyurdu. Bağdât ahâlisi ve bütün müslümanlar tarafından devamlı hürmet edilirdi. Kabri, duâların kabûl edildiği, hastaların şifâ bulduğu bir yerdir. Duâların kabûl edildiği herkes tarafından tecrübe edilmiştir. İmâm-ı Yâfiî de bunu bildirmektedir. Ma'rûf-ı Kerhî, talebesi Sırrî-yi Sekâtî'ye buyurdu ki: "Eğer Allahü teâlâya duâ eder ve bir şey istersen, O'na benim ismimi vesîle et, benim hürmetime iste!" Muhammed bin Mansûr Tûsî haber veriyor: Bağdât'taMa'rûf-ı Kerhî'nin huzûruna gittim. Yüzünde bir yara izi gördüm. "Dün burada iken yüzünüzde bir şey yoktu. Bu nedir bir şey mi oldu?" diye sordum. "Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma, sana yarayanı sor." dedi. "Allah aşkına söyle!" dedim. Şöyle anlattı: "Bu gece namaz kılıyordum. Mekke'ye gidip Kâbe'yi tavaf etmek istedim. Su içmek için zemzem kuyusuna gittim. Ayağım kaydı ve yüzüm oraya çarptı. Bu iz ondandır." Abdest almak için Dicle'ye gitti. Kur'ân-ı kerîm ve seccâdesini namaz kıldığı yerde bıraktı. Bir kadın gelip bunları alıp giderken Ma'rûf arkasından koştu ona yetişti ve yüzünü görmemek için başını eğip; "Kur'ân-ı kerîm okuyan çocuğun var mı?" diye sordu. Kadın hayır deyince; "Kur'ân-ı kerîmi bana ver, seccâde senin olsun." buyurdu. Kadın onun bu güzel hareketine çok şaşırdı. Her ikisini de oraya bıraktı. Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri; "Seccâdeyi al, sana helâl ettim." buyurdu. Kadın utanarak hemen oradan uzaklaştı gitti. Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri herkese merhamet eder ve herkesin ıslâhı için çalışırdı. Bir gün, talebeleriyle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Dicle'nin yukarısından bir kayık geldiğini gördüler. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyordu. Bu nâhoş manzara karşısında talebeleri; "Efendim bir duâ edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar." dediler. Şöyle buyurdu: "Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyâda neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir." Talebeleri bu duânın mânâ ve sırrını anlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine; "Benim söylediğimi (Allahü teâlâ) bilir. Bekleyin şimdi görürsünüz." buyurdu." O topluluk Ma'rûf-ı Kerhî'yi görünce sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma'rûf'un el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma'rûf-ı Kerhî; "Gördüğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse onlardan rahatsız oldu." buyurdular. İbn-i Merdeveyh şöyle anlatır: "Biz Ma'rûf-ı Kerhî ile berâber oturduk. Yüzünden nur fışkırıyordu. O nur yayılarak her tarafı aydınlatıyordu." Kendisine"Yâ Ebâ Mahfûz! Senin suyun üzerinde yürüdüğünü işittim" dedim. Bunun üzerine; "Benim aslâ su üzerinde yürümem diye bir şey yoktur. Fakat bir tarafa geçmek istediğim zaman, nehrin iki kenarı birleşir o zaman geçerim." buyurdular. Muhammed bin Muhallid dedi ki: Hasan bin Abdülvehhâb'a Ma'rûf-ı Kerhî'nin hayatı okunuyordu. Buyurdu ki: "Ma'rûf-ı Kerhî'nin suyun üzerinde yürüdüğünü söylerler. Eğer bana onun havada yürüdüğü söylenilse; onu tasdik ederim." Bir gün abdesti bozuldu. Hemen oracıkta teyemmüm etti. "İşte Dicle, niçin teyemmüm ettiniz." dediklerinde; "Oraya gidinceye kadar acabâ yaşayabilir miyim? Ölüverirsem abdestsiz olmıyayım." dedi. Halîl Sayyâd anlatır: Oğlum Muhammed kaybolmuştu. Annesi ve ben şaşkına dönmüştük. Ma'rûf-ı Kerhî'ye geldim ve; "Ey Ebâ Mahfûz, oğlum kayboldu, annesinin aklı başından gitti." dedim. "Ne istiyorsun buyurdu?" "Allah'a duâ edin de, çocuğumuzu bize iâde etsin" dedim. "Yâ Rabbî, gök senin, yer senin, arasındakiler de senin. Muhammed'i gönder" dedi. Şam kapısına geldim. Oğlumu orada gördüm. "Oğlum Muhammed, geldin mi?" dedim. "Şimdi Enbâr şehrinde idim, birden kendimi burada buldum." dedi. Âmir bin Abdullah el-Kerhî anlatır: Benim hıristiyan bir komşum vardı. Bir gün bana geldi ve "Ey Ebâ Âmir, benim senin üzerinde komşuluk hakkım vardır. Senden bir ricâm var. Beni bir evlat verip duâ etmesi için Allahü teâlânın sevgili bir kuluna götürmedin" dedi. Bunun üzerine komşumu Ma'rûf-ı Kerhî'ye götürdüm. Onun durumunu ve ricâsını anlattım. Ma'rûf-i Kerhî de onu İslâm'a dâvet etti. Müslüman olmasını istedi. Komşum; "Yâ Ma'rûf, benim hidâyetim senin elinde değildir. Ancak Allahü teâlâ hidâyet eder, bir kimseyi doğru yola kavuşturur. Ben senden duâ istemeğe geldim. Müslüman olmağa gelmedim." dedi. Bunun üzerine Ma'rûf-ı Kerhî ellerini kaldırdı; "Allah'ım senden bu kimseye anne ve babasına itâatkâr bir evlât vermeni istiyorum. Anne ve babası da onun elinde müslüman olsun." diye duâ etti. Allahü teâlâ duâsını kabûl etti ve bu kimsenin bir oğlu oldu. Bu çocuk zamanındaki çocuklardan ve akranlarından çok akıllı ve çok zekî oldu. Büyüdüğü zaman babası onu bir râhibe götürdü. Ona hıristiyanlığı ve İncil'i öğretmesini istedi. Râhip onu önüne oturttu. Kendisine bir yazı tahtası verdi ve benim okuduğumu, söylediğim şeyleri söyle dedi. Bu çocuk; "Hayır söylemem, dilim teslisi söylemeye (Allah üçtür demeye) kapalıdır. Kalbim ise, Allahü teâlânın sevgisiyle meşgûldür." dedi. Râhip; "Ey oğlum ben sana bunu sormadım." dedi. Çocuk; "Peki neyi sordun?" dedi.Râhip; "Ben sana, benden sorup öğrenmek ve anlamak istediğin şeyi sordum." dedi. Bunun üzerine çocuk; "Aklımın kabûl edeceği, zihnimin ve kalbimin idrak edeceği şeyi bana öğret." dedi.Râhip; "Ey oğlum, ELİF de." diyerek alfabenin ilk harfini söyledi. Çocuk şiirle şöyle dedi: "(Lafza-i celâlın başındaki) vasıl elifi her kalbi, ezelî ve ebedî sıfatlar sâhibi olan sevgiliye (Allahü teâlâya) vasletti, kavuşturdu. Râhip; "Oğlum BE de." diye söyledi. Çocuk yine şiirle! "BE, Allahü teâlânın BEKÂ (sonu olmamak) sıfatının harfidir" dedi. Râhip, SE, CİM, HA ve bütün harfleri söyledi. Çocuk da hepsine manzum ve o harflerle ilgili Allahü teâlânın sıfatlarını anlatan şiirlerle cevap verdi. Bu cevapları duyunca râhip şaşırıp kaldı. Kalbinde bir ürperti duydu ve kendisini bir titreme aldı. İslâm dîninin dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu anladı. Râhipteki bu değişikliği görünce genç: Ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten bir Allah'a yemîn ederim ki, O'nun kapısından başka bir kapıya giden, mutlak zarar etmiştir. Allahın rızâsından başka bir şeyi maksûd edinenler yolunu şaşırmıştır. Hakîki maksad, Allahü teâlânın rızâsıdır. O'ndan başkasına gidenlere yazıklar olsun. Af ve ihsân eden Allahü teâlâ, O'ndan başkasından ne zarar gelir ne fayda. Hâlık-ı âlem Allahım ne âlâdır, ne âlâ kul isyân eder de, yine örter o aliyy-ül-âlâ. Âlemde kendisinden başka rab olmayan Allah, her noksanlıktan münezzehtir. Sever kendisinin emirlerine, nehiylerine uyanları ol münezzeh. beyitlerini söyledi. Râhip işittiği sözler karşısında aklı başından gitti. Bu çocuğun kendinden konuşmadığını ve bu hikmetli sözleri söyletenin Allahü teâlâ olduğunu anladı. İşte tam bu sırada içinden gelerek; "Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh." diyerek îmân etti. Sonra çocuğun elinden tutarak babasına getirdi. Babası oğlunun râhiple beraber geldiğini görünce, ona doğru yöneldiler. Râhibe bakınca yüzünde bir nur parladığını gördü. Râhibe; "Oğlumun zekâsını nasıl buldun?" diye sordu.Râhip; "Onun sözlerine kulak ver." dedi. Sonra söylediklerini babasına anlattı. Babası; "Muhtaçlara yardım eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bunlar ondan değildir. Bunlar Ma'rûf-ı Kerhî'nin duâsı bereketiyledir. Onun kerâmetidir." dedi. Sonra;"Ey oğlum, senin vâsıtanla bizi Cehennem'den kurtaran Allahü teâlâya hamdederim. Muhakkak ki biz çok kötü bir halde idik, îmânsız idik" dedi ve Kelime-i şehâdet getirip, îmân etti. Sonra bütün âilesi de müslüman oldu. Evlerindeki haçları kırdılar. Allahü teâlâ, Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri vasıtasıyla bunlara hidâyet nasîb etti ve Cehennem ateşinden kurtardı. Sırrî-yi Sekâtî anlatır: "Ma'rûf-ı Kerhî'yi rüyâmda gördüm. Arşın altında durmuş, gözü açık, hayran, hareketsiz, kendinden geçmiş bir haldeydi. Allahü teâlâ, meleklere; "Bu kimdir?" buyurdu. Yâ Rabbî, sen daha iyi bilirsin dediler. Allahü teâlâ: "Bu Ma'rûf'dur. Benim muhabbetimden mest ve hayran olmuştur. Beni görmeyince, kendine gelmez" buyurdu." Ma'rûf-ı Kerhî, Ramazan ayından başka bir ayda, nâfile oruç tutarken Bağdât çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir su dağıtıcısı; "Benim suyumdan içeneAllahü teâlâ rahmet etsin" diye bağırıyordu. Hazret-i Ma'rûf, sucunun elindeki bardağı alıp içti.Talebeleri dedi ki: "Efendim siz oruçlu değil miydiniz?" "Evet oruçlu idim. Fakat bu su dağıtıcısının duâsı üzerine nâfile orucu bozdum." buyurdu. Ma'rûf-ı Kerhî vefât edince, kendisini rüyâda gördüler; "Allahü teâlâ, sana nasıl muâmele eyledi?" dediler, "O su dağıtıcısının duâsı ile daha fazla ihsâna kavuştum." dedi. Ma'rûf-ı Kerhî hastalanıp yatağa düştüğü zaman Sırrî-yi Sekâtî hazretleri vasiyetini sordu. "Vefât ettiğimde şu gömleğimi sadaka olarak ver. Çünkü dünyâya geldiğim gibi gitmek isterim" buyurdular. Ma'rûf-ı Kerhî herkese iyi muâmelede bulunduğundan vefât ettikten sonra hıristiyanlar ve yahûdîler onun kendilerinden olduğunu iddiâ ettiler. Müslümanlar ise; "O bizdendir." dediler. Bu iddiâlar olurken hizmetçilerinden biri gelip; "Efendimizin bize şöyle bir vasiyyeti var." "Benim cenâzemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim." buyurdu, diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübârek cenâzesini yerden kaldıramadılar. Müslümanlar cenâzesini kaldırdılar ve oraya defnettiler. Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri, ne Cennet arzusundan, ne de Cehennem arzusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allahü teâlâya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allahü teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu. Ma'rûf-ı Kerhî'ye: "Muhabbet nedir?" diye sordular. Cevâben buyurdu ki: "Muhabbet, öğrenmek ve öğretilmekle elde edilen bir şey değildir. AncakAllahü teâlânın bir ihsânı ile elde edilir. Buyurdu ki: "Kulun mâlâyanî boş ve faydasız konuşması, Allahü teâlânın onu zelil ve yalnız bırakmasının alâmetidir." "Tasavvuf, hakîkatları almak ve halkın elinde olan dünyâ malından ümidini kesmektir, uzaklaşmaktır." "Evliyânın üç alâmeti vardır: Düşüncesi Hak ola, işleyeceği işi Hak ile işleye, meşgûliyeti dâima Hak ile ola." "Üstün olmak sevdâsında olan, ebedî olarak felâh bulmaz, kurtulamaz." "Suâlsiz ve karşılıksız vermeğe çalış." "Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse; hayırlı amel kapısını açar, söz kapısını kapar. Kişinin işe yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır. Kötülük murâd ettiğinde bunların aksini yapar." "Amelsiz Cennet'i istemek ve emir olunduğunu yapmadan rahmet ummak, câhillik ve ahmaklıktır." "Sâlihler için çokluğun, sıddîklar için azlığın önemi yoktur." "Dilini (başkalarını) kötülemek ve aşağılamaktan koruduğun gibi, medh etmekten de koru." "İlim sâhibi, ilmiyle âmil olduğu takdirde, bütün müminlerin kalbi onun olur" (yâni bütün müminler onu sever). Buyurdular ki: "Dişi hayvana bile bakmaktan sakınınız." "Kim öldükten sonra unutulmak istemezse, güzel (amel) işlesin ve isyân etmesin." "Allahü teâlâ müminlerden bir zümreyi kabirlerinden kanatlı olarak diriltir. Sur üfürüldüğü zaman kabirlerinden uçarlar. Cennet-i âlâya koşarlar. Onları melekler karşılar ve onlara"Siz kimsiniz?" derler. Onlar "Müminlerdeniz, Ümmet-i Muhammeddeniz, Ümmet-i Kur'ândanız" derler. Melekler "Siz Sırâtı gördünüz mü?" derler. "Hayır" diye cevap verirler. "Siz Haşrı gördünüz mü?" "Hayır." "Siz Allahü teâlâyı gördünüz mü?" "Biz O'nun nûrunu gördük." "Peki siz dünyâda ne amel yapardınız?" "Biz O'na kulluk ettik. O'ndan başka her şeyden yüz çevirdik. Allahü teâlâ bize hesâba çekilecek bir dünyâlık vermedi" derler." "Kim mümin kardeşinin bir aybını örterse, Allahü teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır, onun elinden tutar ve o melekle berâber Cennet'e girer." "Her kim günde üç kere "Allah'ım, Muhammed ümmetini ıslâh et" diye duâ ederse âbidlerden sayılır." Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri kendi kendine dövünür; "Ey nefs, hâlis ol ki halâs (kurtuluş) bulasın" buyurur ve ağlardı. ON CÜMLE Muhammed bin Hişâm diyor ki: "Ma'rûf-ı Kerhî bana; "Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhiret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl buyurur" dedi. Ben; "Yazayım mı?" diye sordum. "Hayır. Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim" dedi. Bu on cümle şunlardır: "Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sâhibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb ânında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latîf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırat'ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş'ın Rabbidir ve ben O'na tevekkül ederim." OYUNCAK SATIN ALACAĞIM Sırrî-yi Sekâtî anlatıyor: Bir bayram günü hazreti Ma'rûf'u hurma toplarken gördüm ve; "Bunları ne yapacaksın" diye sordum. "Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncakları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için ona oyuncak satın alacağım." dedi.Bunun üzerine; "Bu işi bana bırak." deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu." ALLAH'TAN UTANAN Ma'rûf'un bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma'rûf'u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü. Önünde de bir köpek vardı. Bir lokma kendi yiyor, bir lokma da köpeğin ağzına veriyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü. Ma'rûf; "Allah'tan utanandan her şey utanır." buyurdu. Dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı. 1) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.266 2) Hadâikü'l-Verdiyye fî Hakâiki Ecillâi'n-Nakşibendiyye; s.42 3) Hilyetü'l-Evliyâ; c.8, s.360 4) Tezkiretü'l-Evliyâ; s.241 5) Tabakatü's-Sûfiyye; s.83 6) Vefeyâtü'l-A'yân; c.5, s.231 7) Nefehâtü'l-Üns; s.92 8) Risâle-i Kuşeyrî; s.60, 61 9) Min A'lâm-il-Ârifîn; s.67 10) Târih-i Bağdâd; c.13, s.199 11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1108 12) Kıyâmet ve Âhiret; (7. Baskı) s.334 13) Rehber Ansiklopedisi; c.11, s.264-265 14) Tabakât-ül-Evliyâ; c.280 15) Dirâsât fi't-Tasavvuf-il-İslâmiyye; s.115 16) Sıfat-üs-Safve; c.2, s.210 17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.293
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
Mazhar-ı Cân-ı Cânân Mazhar-ı Cân-ı Cânân Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarındandır. İsmi, Şemseddîn Habîbullah'tır. Babası Mirzâ Cân'dır. Onun ismine izâfeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1699 (H.1111) veya 1701 (H.1113) senesinde Ramazân-ı şerîfin on birinde Cumâ günü doğdu. 1781 (H.1195) senesinde şehîd edildi. Hazret-i Ali'nin neslinden olup, seyyiddir. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymûriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Bütün dedeleri, mürüvvet, adâlet, şecâat, sehâvet (cömertlik) ve dîne son derece bağlı olmalarıyla tanınmış, beğenilen ve medhedilen bütün üstün vasıflara sâhib idiler. Ayrıca herbiri, devlet idâresinde mevkî ve makam sâhibiydi. Babası Mirzâ Cân, mevkî ve makâmı terkedip, fakirliği ve kanâatı tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikâhı için ayırdığı yirmi beş bin rub'iyye mikdârındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamâmen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlâkı, insânî meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zâttı. Zamânın mürşid-i kâmillerinden olan Şâh Abdürrahmân Kâdirî'nin sohbetinde kemâle geldi. hazretleri, daha küçük yaşta iken alnında rüşd ve hidâyet nûru parlıyordu. Zekâ, fehm ve anlayışının parlaklığını gören firâset erbâbı, onun yüksek bir fıtrata, yaratılışa sâhib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve tâliminde, ilim öğrenmesi husûsunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük yaşta ilim, mârifet öğrenmeye ve çeşitli mahâretler kazanmağa başladı.Kıymetli ömrünü çocukluğundan îtibâren gâyet iyi değerlendirip, hebâ etmedi. İlim ve mârifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve mahâretleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: "Çocukluğumda İbrâhim aleyhisselâmı rüyâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine çocukluğumda hazret-i Ebû Bekr'i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifâtta bulunurdu." Yine şöyle anlatmıştır: "Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmâm-ı Rabbanî hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmâm-ıRabbânî hazretlerinin rûhâniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işâret etti. Bu hâli babama söyleyince; "Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifâde edeceksin." dedi. Allahü teâlâ benim tînetime, sünnet-i seniyyeye ittibâ etme, uyma hasletini yerleştirmiş." Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin fıtratında, yaratılışında bir yükseklik, büyükler yolunda ilerlemeye büyük bir kâbiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme husûsiyeti vardı. "Aşk ve muhabbet, benim tînetimin hamurunun mayasıdır." buyurdu. Zamânın meşhûr âlimlerinden onun hâlini görenler; "Bu çocuk, aşıkâne bir mîzâca sâhibdir." demişlerdir. Babası ona; "Senin dünyâya gelişin benim için çok mübârek oldu. Çünkü senin doğduğun sene, ben dünyâya âit bağlılıkları, dünyâya düşkün olmayı terkedip, kanâatı tercih ettim." demiştir. Kendisi ilim tahsîlini şöyle anlatmıştır: "Fârisî lisanını ve diğer bâzı bilgileri babamdan, Kur'ân-ı kerîmi, tecvîd ve kırâat ilmini Kârî Abdürresûl'den, aklî ve naklî ilimleri de zamânımızın âlimlerinden öğrendim. Hâcı Muhammed Efdal'den, tefsîr ve hadîs ilmi öğrendim. On beş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hâcı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsîlimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefât etti. Vefât etmeden önce şöyle vasiyyet etti: "Bütün vaktini, kemâlâtı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeylerle geçirme." Babamın vasiyetine uyarak, ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye devâm ettim. Bir gece rüyâmda evliyâdan bir zâtı gördüm. Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma koydu." Bu rüyâdan sonra gönlümde makam ve mevkî arzusu hiç kalmadı. Tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defâsında rüyâmda gaybdan bir ses; "Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidâyete kavuşması ve onları hidâyete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!" dedi. Bu rüyâyı da görünce tasavvufa yönelip, bâtın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî'nin huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce mârifet sâhibi bir zât olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dînin emirlerine tam uyan, yüksek ahlâk sâhibi bir zât idi. Sohbeti kalbe safâ veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzûrunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzûrunda dirilip itminâna eriyor. Hakk'a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabûl etmesini arzedince, istihâresiz talebe kabûl etmediği hâlde beni derhal kabûl etti. Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifâtına kavuştum. Kısa zamanda Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hâllerine gark olmuştum. Ben, muhabbet-i ilâhînin sarmasından, cezbenin çokluğundan uykuyu, istirahati, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murâkabe hâlinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihâyet o hâle geldim ki; "Rabbini görüyormuş gibi ibâdet et" hadîs-i şerîfinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fenâ ve bekâ hâllerine kavuştum. Büyüklerin târif ettiği maksada, sırr-ı tevhîde yükseldim. Nûr Muhammed Bedâyûnî, benim hâllerime bakıp, bana karşı tevâzu ile, büyük bir sevgi ve alâka gösterdi. Bir gün, ikimiz karşı karşıya otururken; "İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nûrundan diğeri görülmüyor. Eğer tâliblerin terbiyesine yönelsen âlem nûrlanır." buyurdu. Yine bir gün bana; "Sende Allahü teâlâya ve Resûlüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddîn Habîbullah ismi verildi." buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havâle etti. Hocamın sohbetine devâm ederken, havâle ettiği o talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar Resûlullah efendimizin zamânında bulunup görmekle şereflenmedik ama, Allahü teâlâya binlerce şükürler olsun ki, Resûlullah'ın nâiblerinden olan (O'nun yolunu anlatan) hocam Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî'nin sohbetinde bulunmakla şeref- lendim. Hayâtın meyvesi, asıl maksad ele geçti. Büyüklerin çok iltifâtına kavuştum. Hocam Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî'nin sohbetine dört sene devâm ettim. Sonra bana icâzet verdi. Bana Ehl-i sünnet îtikâdı üzere olmamı, sünnet-i seniyyeye uymamı ve bidatlerden sakınmamı vasiyet etti." Hocası Seyyid Nûr Muhammed'in vefâtından sonra, altı sene Şeyh Gülşenî ve on iki sene Muhammed Efdal veHâfız Sa'dullah'ın, sekiz sene Muhammed Âbid-i Senâmî'nin sohbetlerine devâm ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kâdiriyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yollarından da icâzet, diploma aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendikten sonra insanları irşâda ve doğru yolu anlatmaya başladı. Derslerine, sohbetlerine âlimler, âmirler, velîler ve halk devâm edip ondan feyz aldılar. Mîr Müsliman, Senâullah Pâni-pütî, Gulâm Kâki, SeyyidAlîmullah, Seyyid Abdullah Dehlevî gibi büyük âlimler ve velîler yetiştirdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlâ bize en olgun aklı, doğru ve keskin görüşü ihsân etti. Saltanat işlerinin idâresi ve memleketin nizâmı husûsunda, herkesin hâline uygun en güzel usûlü öğrenmiş idim. Bunun için zamânın meşhûr devlet adamları, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorar ve bizden aldıkları cevâba göre hareket ederlerdi." Yine şöyle buyurmuştur: "Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nûruyla insanların saâdet veya şekâvet, (Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu, alınlarından okurdum." Nevvâb Hân Firûzcenk, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu hâlini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; "Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zât hediye kabûl etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz." dedi. Bu hâdise üzerine Mazhar-ı Cân-ıCânân hazretleri; "Biz, zenginlerden bir şey kabûl etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabûl etmedik." buyurdu. Sonra Nevvâb Hân Firûzcenk, otuz bin rubiyye para hediye etmek istedi. Kabûl buyurmadı ve; "Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız." dedi. Yine Afgan serdârlarından biri, eşrefî denilen üç yüz altın göndermişti. Bunu da kabûl buyurmayıp; "Her ne kadar hediyeyi kabûl etmek lâzımsa da, mutlakâ kabûl etmek lâzım olduğuna dâir bir emir yoktur. Bize kendi talebelerimiz, ihlâs ve ihtiyatla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabûl etmiyoruz. Kaldı ki, ümerânın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helâlden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabûl etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyâmet günü onun hesâbını vermek zordur. İmâm-ı Tirmizî'nin, Ebû Berze'den getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesapdan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı." Bunun için çok dikkat etmek lâzımdır" buyurdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân'a yine devlet adamlarından biri Hindistan'ın meşhûr meyvesi olan "Enbe"den (Hint kirazı) bir mikdâr hediye göndermiş ve kabûl etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tâne "Enbe" alıp gerisini iâde etmiş ve; "Bu fakîrin gönlü, bunları kabûl etmek istemiyor." buyurmuştu. Biraz sonra huzûruna bir bahçe sâhibi gelip; "Falan emîr, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti." dedi. Bunun üzerine mazlumun hakkının verilerek, himâye edilmesini söyledi. Sonra da; "Sübhânellah, onun getirdiği bu yiyecek bizim bâtınımıza zararlı oldu." buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli kimselerin ikrâmını hiç kabûl etmedi. Yine bu hâdise üzerine; "Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikrâm ettiği yiyeceklerdir. Hattâ fakirlerin ikrâmları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar." buyurdu. Bir defâsında bir iftar vaktinde yemek yerken, gâfil birine âid olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ıCân-ıCânân hazretlerine vermişlerdi. O gece terâvih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına tesir edip zarar verdiğini belirterek; "Bu zarardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur'ân-ı kerîmi dinlemekle kurtuldum." buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: "Şüpheli bir lokma, onların mübârek bâtınlarında nûr deryalarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa bizim hâlimize ne denir!" buyurmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: "Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, tâat ve ibâdetin nûrunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullah efendimizin; "Allah'ım! Âl-i Muhammed'in rızkını kâfi gelecek kadar kıl." buyurduğu duâsına uygun olarak, insan için lâzım olan şeyleri yeteri kadar istemelidir. Eshâb-ı kirâm da böyle duâ ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullah efendimizin dîdârını, mübârek yüzünü görmektir." Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlıydı. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. "Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır." buyurdu. Mazhar-ıCân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defâ cihânın süsü ve kâinâtın serveri olan Peygamber efendimizi rüyâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnâda susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yâni İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakîr; "Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdıdır." diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar." buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Yâ Resûlallah, hazretiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?" diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur." buyurdu. "Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!" Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bâzı mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; "O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ'dır, yâni Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resûlullah efendimiz bunu çok beğendi ve; "Tekrar oku!" buyurunca, tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devâm etti. Sabah olunca büyüklerden bir zât erkenden gelip bana; "Ben bu gece rüyâmda sizin bir rüyâ gördüğünüzü gördüm. O rüyâyı bana anlat!" deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyâda, Resûlullah efendimizin mübârek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamâmen nûr ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım." Bir gün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden biri huzûruna gelip; "Efendim! Kardeşim, Azîmâbad'a gitmişti. Sevenlerinizdendir. Bir iftirâya uğrayıp haksız yere hapsedilmiş. Kurtulması için duâ ve teveccühde bulunmanızı istirhâm ederiz." dedi. Bunun üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân bir mektup yazıp, kardeşine ulaştırması için ona verdi ve; "Bu eline geçtikten bir saat sonra hapisten kurtulur" buyurdu. O talebe mektubu kardeşine ulaştırınca, işâret edildiği gibi hapisten kurtuldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi. Yâni hâtırına başka hiçbirşey getirmeyip yalnız onu düşündü. "Bu mezârda Cehennem ateşi var. Kadının îmânlı olmasında şüphe ediyorum. Rûhuna hatm-i tehlîl, yetmiş bin Kelime-i tevhîd sevâbı bağışlayacağım. Îmânı varsa affolur." buyurdu. Hatm-i tehlîlin sevâbını bağışladıktan sonra; "Elhamdülillah, îmânı varmış. Kelime-i tayyibe, tesîrini gösterip azâbdan kurtuldu" buyurdu.Hadîs-i şerîfde; "Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhîd okursa, günahları affolur." buyruldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sevenlerden bir zât, bir gün mübârek eteğini tutup; "Kızımın bir oğlu olacağını bana müjdelemezsen eteğini elimden bırakmam." dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri biraz murâkabeden sonra; "Gönlün hoş olsun! Cenâb-ı Hak senin kızına bir erkek çocuk ihsân eyledi." buyurdu.Hakîkaten bu adamın kızının dokuz ay sonra bir erkek çocuğu oldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri talebeleri ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Yanlarında azık olarak hiç bir yiyecek yoktu. Gittikleri yerde de misâfir kalabilecekleri bir tanıdıkları bulunmuyordu. Talebeleri bu durumu bildiklerinden merâk edip; "Bakalım hâlimiz ne olur?" diyerek yola devâm ettiler. Her yemek vakti geldiğinde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kerâmeti ile gaybdan önlerine sofra kuruluyordu. Sofra üzerinde çeşit çeşit ve gâyet nefis yemekler bulunuyordu. Bu nefis yemekleri yiyip yolculuğa devâm ettiler. Talebeleri hayatlarında öyle güzel ve çeşitli yemekler yememişlerdi. Bu hal, seferlerinden dönünceye kadar devâm etti. Bir kimse, ölüsünün azâbda olduğunu rüyâda görüp, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine magfiret olunması için duâ etmesini istirhâm etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de duâ edip; "Allahü teâlâ, ölünün günahlarını magfiret eyledi." diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rüyâda görünce, kendisine; "Hazret-i Mazhar'ın duâsı bereketi ile, azâbdan kurtuldum." dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni dünyâdan gitme zamânının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. O günlerde ibâdet ve tâatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murâkabeleri büyük bir huzur hâli içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzûrunda toplananlar yüz kişiden ziyâde olur, bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesîm, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; "Artık seninle bir daha görüşeceğimiz mâlûm değildir!" buyurdu. Bu sözleriyle vefât edeceğine işâret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzâk'a yazdığı bir mektupda; "Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duâda bulun!" diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektuplarında da aynı şekilde işâret etmiştir. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde kavuştuğu nîmetleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: "Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne nîmete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakîkî ile şereflendirdi ve çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve kerâmet ihsân etti.Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakta, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, tâkatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemeyenlere şaşılır. Ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullah efendimizi ziyâret etmeye, evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzlerini görerek mesrûr olmaya sebeptir. Ölüm; Resûlullah efendimiz, Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâm, Emîrul-müminîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasan, Cüneyd-i Bağdâdî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesîledir. Kalbimde bu büyüklere karşı husûsî bir muhabbet vardır. Onlar zâhirî ve bâtınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebelere ulaştılar." Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1781 (H.1195) senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin?" dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; "Evet benim." buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân, sabah erkenden frenk bir tabib gönderdi. Tabibe; "Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvî et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın." dedi. Frenk tabib gidip Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasden Nevvâb Necef Hâna; "İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum yok." dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı hâliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cuma günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; "Günün bitmesine kaç saat vardır?" buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cumâ, hem de Aşûre günü idi. Akşam olunca üç defâ derin nefes aldı ve şehîd olarak vefât etti. Vefâtında ebced hesâbında târih olarak meâlen: "Allah'a ve Peygambere itâat edenler, işte bunlar Allah'ın kendilerine nîmet verdiği, peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle berâberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaş!" buyurulan Nisâ sûresi 69. âyet-i kerîmesinden; "Ülâike ma'allezîne en'amellahü aleyhim" kısmı söylendi. Yine Peygamber efendimizin bir hadîs-i şerîfinde; "Methe şâyân olarak yaşadı ve şehîd olarak öldü." mânâsında; "Âşe hamîden mâte şehîden." buyurduğu kısım ile ebced hesâbına göre vefât târihi söylendi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehîd olarak vefât etmesinden sonra, sevenleri, onun büyük bir kayıb olduğunu ifâde eden rüyâlar görmüşlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, İslâmiyetin yayılması ve insanların hakîkî saâdete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zâtlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazifelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslâmiyeti öğretmişler, îmânlarının vicdânileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslâmiyete uyulmasına, güzel ahlâkın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muâmelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onların sebebiyle temiz bir hayat yaşamak ve saâdete kavuşmakla şereflenmişlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: "Her kim ki dünyâya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nûrlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyâya düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır ve hâlis niyetle ve bâtınî nisbetini muhâfaza ederek aralarında bulunursa zararı yoktur." "Dünyâ mel'ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da mel'ûndur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünyâ sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için mâsivâyı yâni Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır." Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kendi eshâbına, talebelerine nasîhatları şöyledir: "Takvânın ve verânın, haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın yolu, Resûlullah efendimize mütâbeat yâni tam uymak ve onun bildirdiklerini candan kabûl etmektir. Kendi hâlinizi, Kitab ve sünnette bildirilen hususlar ile karşılaştırınız. Eğer hâliniz, Kitab ve sünnette bildirilen hususlara yâni dînin emirlerine uygun ise makbûldür. Uygun değilse merdûddur, reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdı üzere olmak lâzımdır." EVLİYÂYA HÜRMET Seyyid Gulâm Ali (Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri anlatır: "Bir gün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyâr bir adam gelip; "Şeyhin şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi? Onu anlamağa geldim." dedi. Bu küstahça söz karşısında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyâra, keskin ve dik dik baktı. O esnâda ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; "Tövbe ettim. Allah için beni affet." diye yalvardı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak kaldırdı. İhtiyâr hemen düzeldi." DÜNYÂ METÂI PEK AZDIR Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sâhibiydi. Dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Kabûl ettiği çok nâdir olurdu. Zamânın pâdişâhı Muhammed Şâh, vezîri Kameruddîn Hân ile Mirzâ Cân-ı Cânân'a haber gönderip, şöyle dedi: "Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler." Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu teklif üzerine şu cevâbı verdi: "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "...Onlara şöyle de; dünyânın metâı pek azdır..." (Nisâ sûresi: 77) buyurarak dünyânın yedi iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esâsı ise, ondan uzak durmaktır." Yine o havâlinin devlet adamlarından biri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri için bir dergâh yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyâcını da karşılıyacağını bildirerek kabûl etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kabûl etmedi ve; "Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdir edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazînesi sabır ve kanâat olup, bu kâfidir." buyurdu. HAKÎKÎ İLAÇ Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seksen yedi mektubu ve melfûzâtı, Kelimât-ı Tayyibât denilen kitapta vardır. Mektuplarından biri: "Kardeşim, zamânımız talebesinin zaîfliğinden, evliyâdan keşf ve kerâmet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektubunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe tâlib olanları kabul etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakîkî hakîmdir. Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen; "Ey Habîbim! Onlara de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever." buyrulması, bütün yollardaki sâliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızâsını kazanmağı, Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günâh hastalıklarından kurtarmak için, ilâç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilâçları alan, perhize riâyet eden sıhhat ve şifâ bulur. Kaçınan kendini ziyân ve telef etmiş olur. Bu reçetenin bir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti ile avâm müslümanları hareket eder. Bu da, îtikâdını düzelttikten sonra kitab ve sünnete uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennet'in nîmetleri ve Cehennem'den kurtulmaktır. Hakîkati ise havassa, seçkinlere mahsûs olup, kalblerin nûrlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan sûret bulunmakla berâber, riyâzet ve mücâhedelerde de vardır. Burada ele geçen, tecellî ve keşflerdir. Sûrete îmân ve İslâm, hakîkate ise ihsân denir. Nitekim Hadîs-i şerîfde; "İhsân; Rabbine, onu görür gibi ibâdet etmendir." buyruldu. Hakîkatsız sûret, derideki hastalıklara çâre bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilâçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakîkatın ise, sûretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakîkat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Hakîkat, temizlemek, yâni hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, büsbütün şifâ bulmak, bu iki tedâvinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin tedavisinin, Eshâb-ı kirâmın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifâ tesirleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedâvî ve ilâç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resûlullah'a tâbi olmak, tâat ve ibâdetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzûru ve nefslerin temizlenmesi tesirini yapıyordu. Resûl-i ekremin bereketli sohbeti ve İslâmiyet reçetesinin tatbîki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevâcidlerden ziyâde, sûret ve hakîkate son derece riâyet ve ihtimâm gösterip, hakîkati koruyan sûreti muhâfaza edip, keşf ve kerâmete îtinâ göstermediler. Bunları kemâlin, olgunluğun îcâb ve şartlarından saymadılar. O hâlde, tam sıhhate kavuşmak yâni Muhammedî nisbet isteyen bir tâlib, Resûlullah'ın sünnetine uymayı, bütün riyâzet ve mücâhedelerden üstün ve buna âid olan nûr ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevâcidlere, bâtın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakîkatlerin elde edilmesine sebeb olan büyüğü, Resûlullah efendimizin vekîli bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir. Hadîs-i şerîfi ve fıkıh bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devâm ediniz. Amellerinizi Allahü teâlânın habîbi olan Peygamber efendimize ittibâ, uymak niyetiyle yapınız." (21'inci mektup) 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1108 2) Makâmât-ı Mazhariyye; s.20 vd. 3) Hadâik-ül-Verdiyye; s.201 4) İrgâm-ül-Merîd; s.58 5) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.118 6) Reşehât Zeyli; s.83 7) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.129 8) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.343 9) Hadîkat-ün-Nediyye; s.16 10) Rehber Ansiklopedisi; c.11, s.295 11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.39 12) Kelimât-üt-Tayyibât
Mekhûl Eş-Şâmî
Mekhul Eş-Şami Mekhul Eş-Şami Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî. İsminin Şehrâp, olduğu da bildirilir. Künyeleri değişik şekillerde, Ebû Abdullah, Ebû Eyyûb ve Ebû Müslim olarak bildirilmiştir. Aslen İranlıdır. Kâbil’de doğdu. Orada yaşı biraz ilerleyince, esir edildi. Mısır’da, Hüzel kabîlesinden bir kadının azâdlısıdır. Onun için Hüzelî denmiştir. 731 (H.113)de Şam'da vefât etmiştir. Zamânında, Şam’ın en büyük fakîhi (İslâm hukûku âlimi) idi. Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini öğrenmek için çok memleketleri dolaştı. Irak ve Medîne’ye gitti. Enes bin Mâlik, Ebû Umâme, Mahmûd bin Rebî’, Ubeydullah bin Muhayrız, Anbese bin Ebî Süfyân, Süleymân bin Yesâr, Tâvûs bin Keysân ve başkalarından (rahmetuullahi aleyhim) hadîs-i şerîf rivâyet etti. Evzâî, Abdurrahmân bin Yezîd bin Câbir, Sevr bin Yezîd, Süleymân bin Mûsâ da (rahmetullahi aleyhim) ondan hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs ilminde sika (güvenilir) bir âlimdir. Mekhûl hazretleri kendisine sorulan suâllerin hepsine cevap vermezdi. Teymî bin Atıyye el-Ansî; “Mekhûl’dan (bilmiyorum) diye cevap verdiğini çok işitmişimdir.” der. Zührî; “Şu dört yerde, dört büyük âlim yetişmiştir. Saîd bin Müseyyib Medîne'de, Şa’bî Kûfe’de, Hasan el-Basrî Basra’da, Mekhûl Şam’da. Şam’da, Mekhûl zamânında, fetvâ vermekte ondan daha yetkili kimse yoktu. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh demeden fetvâ vermezdi. Ben bu kadar anlıyabildim. Bu fetvâm, hatâlı da olabilir doğru da derdi.” diye bildirdi. Mekhûl eş-Şâmî buyurdu ki: “Dinde âlim olduktan sonra, dünyâlık bir menfaat alırım düşüncesiyle zarûret olmadan pâdişâh ve sultanların yanına gidip, yaltaklık edenler, attıkları adımlar kadar, Cehennem’in derinliklerine, dalmış olurlar.” Mekhûl eş-Şâmî, bir cenâze görünce; “Siz sabahleyin gidiyorsanız, biz de akşamleyin geleceğiz. Şu cenâze açık bir öğüt ve ibret alınacak bir şey. Fakat, gaflet çok. Öncekiler geçip gidecekler, fakat arkadakiler hiç aldırış etmezler.” buyurmuştu. “Kim, bir gecesini Allahü teâlâyı zikir ile ihyâ eder, geçirirse, anadan doğmuş gibi günâhsız ve tertemiz olarak sabahlar.” “Bir ümmet içerisinde, her gün, yirmi beş kişi Allahü teâlâya, yirmi beş defâ istiğfâr ederse (bağışlanmalarını dilerse), umûma âit azabla Allahü teâlâ, onları cezâlandırmaz.” “Eğer sen Kur’ân-ı kerîm okuyup da, seni kötülüklerden uzaklaştırmıyorsa, senin gerçekten Kur’ân-ı kerîmi okumadığın anlaşılır.” “İlmi kendisine fayda vermeyen kimseye, cehâleti de zarar verir.” “İnsanların en yumuşak ve ince kalblisi, günâhı az olanlardır.” “Sâlih bir zâtı seven, dolayısıyla, Allahü teâlâyı sevmiş olur. İlim öğrenmeye giden kimse, dönünceye kadar, Cennet yolunda sayılır.” Mekhûl eş-Şâmî, Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutardı ve; “Pazartesi günü Resûlullah efendimiz dünyâya teşrif buyurdular. Yine bugün, Peygamber olduğu bildirildi. Pazartesi günü âhirete irtihâl (vefât) buyurdular. Pazartesi ve Perşembe günü ameller Allahü teâlâya arz olunur.” dedi. “Müminler yumuşak ve müsâmahakârdır. Eğer, onları çekip götürürsen, karşı çıkmaz, kabûl edip giderler.” “Âlimler bozuluncaya kadar, insanlara Allahü teâlânın azâbı gelmez.” “Ana babaya itâat, büyük günâhlara keffârettir. Bir kimse âilesi içinde yaşlılar bulunduğu müddetçe, Allahü teâlânın rızâsını kazanma imkânına sâhiptir.” Mekhûl hazretlerine birisi geldi. “Yâ Ebâ Abdullah! “Size düşen kendinizi korumaktır. Siz hidâyette olunca, dalâlet üzere olanlar size zarar veremez.” âyet-i kerîmesinin tefsîrini yapar mısınız?” deyince; “Nasîhat eden korktuğu, nasîhatı dinleyen de kabûl etmediği zaman, senin vazîfen kendini muhâfaza etmektir. O zaman, dalâlette olan kimse sana zarar veremez.” dedi. Mekhûl hazretleri, kendi cemâati ile berâber oturuyordu. O sırada Mervan’ın torunu Yezîd bin Abdülmelik geldi. Orada bulunanlar, hemen ona yer ayırmak ve hazırlamak için kalktıklarında, Mekhûl hazretleri; “Yerinizde oturunuz, bırakın, bulduğu bir yere otursun. Böylece tevâzûu öğrenmiş olur.” buyurdu. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.5, s.177 2) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.10, s.289 3) El-A’lâm; c.7, s.284 4) Vefeyât-ül-A’yân; c.5, s.280 5) Mîzân-ül-İ’tidâl; c.4, s.177 6) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.107 7) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.7, s.453 8) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.45 9) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.146 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.299
Mehmed Zâhid Kotku
Mehmed Zahid Kotku Mehmed Zahid Kotku Gümüşhânevî Dergâhı şeyhi Mustafa Feyzi Efendinin önde gelen talebelerinden. İsmi Mehmed Zâhid, soyismi Kotku'dur. Hoca Efendi lakabıyla da tanınmıştır. Babası İbrâhim Efendi, annesi Sâbire Hanımdır. 1897 (H.1315) senesinde Bursa'da doğdu. 1980 (H.1401) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri, SüleymâniyeCâmii hazîresindedir. Âilesi Şirvân'a bağlı, eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır. Kafkasya'da bir dağ eteğinde bulunan ve ipekçiliği ile meşhûr olan bu yöreden Osmanlı-Rus Harbi sırasında Anadolu'ya gelen âilesi, Bursa'ya yerleşti. Babası İbrâhim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaptı. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi TürkmenzâdeÇıkmazındaki evlerinde Mehmed Zâhid Efendi dünyâya geldi.Mehmed Zâhid Efendi üç yaşındayken annesi Sâbire Hanım vefât etti. Babası İbrâhim Efendi,Dağıstan muhâcirlerinden Fâtıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı. Mehmed Zâhid Efendi ilk tahsîlini Bursa Oruçbey İbtidâîsinde yaptı. Orta öğrenimini ise Maksemİdâdîsi ve BursaSanâyi-i Nefîse Mektebinde gördü. O sıralarda patlak veren Birinci Dünyâ Harbi sebebiyle on sekiz yaşındayken askere çağırıldı. Senelerce askerlik yaptı. Çok tehlikeli günler geçirdi.Hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesi üzerine binbir güçlükle İstanbul'a dönebildi. Yirmi beşinci Kıt'a Şûbe Yazıcılığı vazîfesiyle askerliğe devâm etti. Askerlik vazîfesi sebebiyle İstanbul'da kaldığı müddet içinde çeşitli dînî toplantılara, özel derslere ve câmilerdeki vâzlara devâm etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendinin sohbetlerine devâm etti. Bir Cumâ namazını Ayasofya Câmiinde kıldıktan sonra, Vilâyet karşısındaki Fatma Sultan Câmii yanında bulunan Gümüşhânevî Dergâhına gitti. DağıstanlıŞeyh Ömer Ziyâüddîn Efendiye intisâb edip, talebe oldu. Onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Ömer Ziyâüddîn Efendinin vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendinin sohbetlerine devâm etti. Tasavvuf yolundaki vazîfesini tamamlayıp, hilâfet aldı. Râmûzü'l-Ehâdîs, Hizb-i A'zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icâzet, diploma aldı. Bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devâm etti. Bu sırada hâfızlığını tamamladı.Ayrıca Hacı Hasîb Efendiden kırâat ilmi ve fıkıh icâzeti aldı. Hocasının işâreti üzerine çeşitli kasaba ve köylere giderek İmâm-Hatiplik yaptı ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönen Mehmed Zâhid Efendi, 1929 senesinde babası İbrâhim Efendinin vefâtından sonra onun yerine Bursa'nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik vazîfesine başladı. On beş yıl kadar süren bu vazîfeden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm-Hatipliğine tâyin edildi.Kaleiçi'ndeki baba evine yerleşti. 1945-1952 yılları arasında buradaki vazîfesine devâm etti. 1952 senesi Aralık ayındaGümüşhânevî Dergâhı postnîşini ve eski dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne'nin vefâtı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı dâvetleriyle İstanbul'a taşındı. Fâtih Zeyrek'teki Çivizâde Câmii İmâm-Hatipliğine tâyin edildi. Bir ara yine Zeyrek'teki Ümmügülsüm Mescidinde İmâm-Hatiplik yaptı.Ekim 1958 târihinde Fâtih İskenderpaşa Câmiine naklolunarak vefâtına kadar bu vazîfede kaldı. Gerek Bursa'da gerekse İstanbul'da bulunduğu sırada etrâfında toplananlara vâz ve nasîhat ederek yol göstermeye çalıştı. Pazar günleri ikindi namazlarını tâkiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûzü'l-Ehâdis isimli hadîs-i şerîf kitabını okuyup açıklardı. Selâmlaşmanın önemiyle ilgili; "Selâmı yayınız." hadîs-i şerîfini açıklarken: "Selâm sâdece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifâde edilmesinden ibâret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyâcının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını, öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devâm edip gitmektir." buyurdu. Müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerektiğini açıklarken de şöyle buyurdu: "Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz. Ne kadar dindâr olursan ol, birlik ve berâberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz." diyerek müslümanların her iş ve hareketlerinde tek yürek, tek kuvvet olması gerektiğine işâret etti. Son yıllarını rahatsızlıklar içinde geçiren Mehmed Zâhid Efendi, şiddetli ağrılarına rağmen sohbetlerine devâm etti. 1979 senesi yazında uzunca bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicaz'dan 1980 senesi Şubat ayında ağır hasta olarak döndü. Mart 1980'de ameliyat edildi. Ameliyattan sonra tedrici olarak düzeldi. Hattâ 1980 Ramazan orucunu aksatmadan tuttu. Terâvih namazını hatimle kılıp, vâzlarına devâm etti.Hac mevsimi gelince, hac vazîfesini yerine getirmek üzere mübârek topraklara gitti. Fakat hastalığı tekrar nüksetti. Hac vazîfesini güçlükle îfâ edip, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettikten sonra Kasım 1980'de ağır hasta olarak İstanbul'a döndü.Dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980 (Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın vefât etti.Cenâzesi 14 Kasım Cumâ günü İstanbul Süleymâniye Câmiinde Hacı Mahmûd Efendi tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra, İstanbul Süleymâniye Câmii hazîresinde hocalarının yanına defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Mehmed Zâhid Efendi; güler yüzlü, sevimli bir zâttı. Mütevâzî, azîm sâhibi, hiç kimsenin gönlünü kırmamaya önem verirdi. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hâfızası kuvvetli, konuşması samîmî idi. Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verirdi. Kimseden doğrudan doğruya bir şeyi istemez, kapalı sözlerle ifâde ederdi. Anlaşılmazsa sabrederdi. Hiçbir zaman şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ve makâmını büyük bir mahâret ve tevâzû ile gizlerdi. Gece ve sabah ibâdetlerine riâyet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi. Hayâtı boyunca pekçok talebe yetiştiren Mehmed Zâhid Efendinin beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Duâ Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vâzlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır.
Mevlânâ Hamîd-i Bingâlî
Mevlana Hamid-i Bingali Mevlana Hamid-i Bingali Evliyânın büyüklerinden. Hindistan’ın Bingâl vilâyetinin Mengelkût kasabasındandır. Kısa zamanda tefsîr, hadîs, fıkıh gibi ilimlerin yanısıra, zamânın fen ilimlerini öğrendi. Hamîd-i Bingâlî, memleketinden zâhirî ilim tahsîli için Lâhor’a gitmişti. İlim tahsîlinden sonra memleketine dönerken Ekberâbâd’da, önceden tanıştığı müftî Mevlânâ Abdurrahmân ile buluşup, birkaç gün, birlikte sohbet ettiler. Hamîd-i Bingâlî tasavvuf büyüklerinin yoluna önceleri hiç inanmazdı. Müftî olan arkadaşı ile berâber olduğu günlerde, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Ekberâbâd’a gelmişti. Mevlânâ Abdurrahmân'ın bulunduğu ve İmâm-ı Rabbânî’nin sevenlerinin oturduğu mahallede misâfir olmuştu. Hamîd-i Bingâlî bu haberi duyunca, dayanamadı ve büyük bir sıkıntı ile Mevlânâ’nın yanına gelip; “Bu mahalleden başka yere gidiyorum.” dedi. Mevlânâ; “Hayrola, neden îcâb etti? Bu sıkıntının sebebi nedir?” diye sorunca, o da hazret-i İmâm’ın ismini söyleyip; “Sizin yakınınıza geldiler. Ben onunla tanışırım. Görmeye gitmezsem olmaz, gidersem hiç olmaz.” dedi. Mevlânâ; “Onlar büyüktürler ve âlimdirler. Niçin görmek istemezsin?” deyince, Hamîd-i Bingâlî; “Ben onu görmeye dayanamam.” dedi ve kapıdan çıkıp gitti. İki üç gün sonra Hamîd-i Bingâlî, Mevlânâ’nın evinde unuttuğu bir risâlesini almaya gelmişti ki, biraz sonra İmâm-ı Rabbânî de oraya geldi. Mevlânâ, edebe riâyeti yerine getirdi. Hazret-i İmâm’ı karşıladı ve tam bir tevâzu ile içeri aldı. Şeyh Hamîd’in yüzünün rengi değişti. Bu eve geldiğine bin pişmân oldu. Hazret-i İmâm, Mevlânâ’ya hitâben; “Size bir mesele danışmaya geldim.” buyurdu. O da; “Zâtınıza gizli kalan hangi bir mesele olabilir?” diye arz etti. “Siz müftîsiniz, bunun için size sorup amel etmek en ihtiyâtlı yoldur.” buyurdu. Gâyet açık olan meseleyi görüştükten sonra, mübârek yüzünü Şeyh Hamîd tarafına dönüp; “Şeyh Hamîd Efendi! Siz burada mı idiniz?” buyurdu. Şeyhe bir iki nazar etti. Sonra kalktı. Mevlânâ, her ne kadar; “Hizmetçiler sofra hazırladı, getiriyorlar.” dediyse de, kabûl buyurmadı. Mevlânâ dış kapıya kadar onları uğurladı. Bundan sonrasını Mevlânâ Abdurrahmân şöyle anlattı: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin peşinden Hamîd-i Bingâlî de dışarı çıktı. O inkâr ve nefrette olan Şeyh Hamîd, hazret-i İmâm’ın arkasından ağlayarak, kavrularak, gözünden yaşlar akıtarak, dervişler gibi düşe kalka gidiyordu. Hazret-i İmâm ise, ona dönüp bakmıyordu bile. Nihâyet hazret-i İmâm kaldığı eve girdi. Şeyh, onların kapısı önünde hayrân ve perişân halde el bağlamış, başını önüne eğmiş bir halde durdu. Bir müddet sonra, İmâm-ı Rabbânî, o kendine çektiği Hamîd-i Bingâlî’yi husûsî odasına çağırdı ve sohbette bulundu. Gittikleri yolun husûsiyetlerini anlattı. Evliyâlık makamları onu öyle kapladı ki, hallere gömülüp, dostlardan ve tanıdıklardan tamâmen kesildi. Birkaç gün sonra, hazret-i İmâm memleketleri olan Serhend’e hareket etti. Şeyh yaya olarak gayr-i ihtiyârî, gönlünü çaldırmış bir halde hazret-i İmâm’ın peşi sıra gitti. Hazret-i İmâm’ın eshâbının bâzıları dediler ki: “Hazret-i İmâm’ın, Mevlânâ Abdurrahmân'ın evine teşrîfi, belki Ekberâbâd’a gelişleri, sırf Şeyh Hamîd’i bozuk îtikâdından kurtarmak içindi. Zîrâ buna memur idiler.” Mevlânâ Abdurrahmân diyor ki: “Hazret-i İmâm’ın Şeyh Hamîd üzerindeki bu tasarrufunu görmekle, benim ihlâs ve îtikâdım kuvvetlendi.” Ne zaman Mevlânâ’ya, hazret-i İmâm’ın kerâmetleri sorulsa, hep bu hâdiseyi anlatırdı. Ondan sonra Hamîd cezbe ve sülûk makâmlarında ilerleyerek, vilâyet derecesine kavuştu ve icâzetle şereflendi. Doğru yolu bildiren âlimler arasında, icâzet verilip, gönderilen talebeye hırka vermek âdet olduğundan, Hamîd-i Bingâlî ayrılırken, hazret-i İmâm’dan teberrüken, kullandıkları bir şey istedi. Onlar da istediğini verdiler. Hamîd verileni öperek, huzûrundan ayrıldı. Teşyî etmeye (uğurlamaya) giden ahbabları dediler ki: “Hamîd-i Bingâlî o hediyeyi sarığına sarıp başına tâc eyledi. Bu şekilde memleketine gitti.” Mısrâ: Bir toprak ki, yâr ilinden başa gelir, Benim için yüz taştan da iyidir. Memleketine gidince, hocasının hediyesi için küçük bir oda ayırdı. İhtiyaç sâhipleri, hastalar, dertliler bunu duyunca, dermân için oraya koştular. Memleketin her tarafından, hastalara şifâ için, huzûruna su kabları getirirlerdi. Şeyh hocasının hediyesinin ucunu suya sokar ve suyu onlara verirdi. İnsanlar şifâ bulurlardı. Hasta ölüm hastası ise suya sokar sokmaz su kabı kırılırdı. Bu çok tecrübe edilmiştir. Hamîd-i Bingâlî hayatta olduğu müddetçe bu hâl üzere devâm etti. Vefâtından sonra, Hamîd’in kabri üzerine türbe yapıp, hocasının hediyesini, onun duvarındaki gömme dolaba koydular. Eskisi gibi ihtiyaç sâhipleri ve hastalar oraya geldi ve maksadlarına kavuştular. Hamîd-i Bingâlî, dînin emirlerine oldukça dikkat eder, haramlardan sakınır, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını dahi terk ederdi. Kanâat ve tevekkül hâli kelimelerle ifâde edilemeyecek derecedeydi. Hocası olan İmâm-ı Rabbânî’ye iki sene tam bir teslîmiyetle hizmet ederek, icâzet almakla şereflendi. Hocasının emri ile memleketi olan Bingâl’e gitti. Orada zâhirî ilimlerde müderris, kalb ve tasavvuf ilimlerinde yol gösterici oldu. 1640 (H.1050) senesinde Bingâl’de vefât etti. İMÂM-I RABBÂNÎ’NİN KERÂMETİ Hadarât-ül-Kuds kitabının sâhibi Bedreddîn Serhendî şöyle anlatır: Kendisine mektup yazıp; “Hazret-i İmâm’ın menkıbelerini kitap hâline getiriyorum. Onlardan sonra halîfelerini de yazacağım. Sizin de şâhid olduğunuz menkıbe ve kerâmetlerini yazınız, kendi hâlinizi de anlatınız ve hazret-i İmâm’ın size verdikleri icâzetnâmenin sûretini gönderiniz.” dedim. Şeyh cevâbında şu mektubu gönderdi: “Allahü teâlâ sizi belâlardan korusun ve kendinden başka şeylerden uzaklaştırsın. Bu duâmı Resûl-i ekremin ve âlinin hürmetine kabûl buyursun! Kıymetli mektûbunuzu okudum. İçindekileri anladım. Çok iyi bir işe niyet etmiş ve başlamışsınız. Cenâb-ı Hak hayırla bitirmek nasîb etsin! Bu fakîre; “Hazret-i İmâm’ın hâl ve kerâmetlerinden hatırınızda bulunanları yazın.” diyorsunuz. İyice bilmiş olunuz ki, hazret-i İmâm, Mektûbât ve risâlelerine yazmadık bir hâl ve makâm bırakmadı. Bu sermâyesi az fakîr, ne yazsam, ne söylesem hepsini yazmışlardır. Âyân olanı beyâna hâcet yoktur. Bu fakîrin hallerini anlatmaya, yazmaya gelince, hazret-i İmâm’ın ve diğer eshâbının makâm ve halleri yanında yazılmaya değer önemli bir şeyi yoktur. zerre, ne kadar yüksekten uçsa güneşin yanına yaklaşamaz. İcâzetnâmeyi istemiştiniz, gönderiyorum. Allah yolunda olanlara selâm olsun.” Mektubun arkasına; “Gâibâne muhlis Sofî Hamîd.” diye yazdı. İcâzetnâmesi şudur: “Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salât-ü selâmdan sonra, Allahü teâlânın rahmetine muhtaç, Ahmed bin Şeyh Abdülehad Fârûkî Serhendî Müceddîdî der ki: “Âlim, sâlih, sıddîk, dînin, tarîkatin ve hakîkatın ilimlerini kendinde toplayan, kardeşim Şeyh Hamîd-i Bingâlî (Allahü teâlâ sevdiği ve beğendiği şeyleri ona ihsân eylesin) sülûk konaklarını geçip, cezbe ile urûc eyleyip (yükselip) vilâyet derecelerine kavuşunca ve başlangıca yerleştirilen sondakiler, kendisinde hâsıl olunca, istihâreden ve Allahü teâlâ tarafından izin verildikten sonra, doğru yolda olmak isteyen ihlâslı talebelere büyüklerimizin yolunu tâlim için izin ve icâzet verdim. Allahü teâlâdan, onu, kötülüklerden ve ayıblardan korumasını ve Resûlullah’a mütâbaatte istikâmet üzere bulundurmasını niyâz ederim.” Hamîd-i Bingâlî, bu icâzetnâmenin sûretinin kenarına; “Bu sûret, ilim deryâsı hocamın yazdığı aslına tamâmen uygundur.” diye yazdı. 1) Hadârât-ül-Kuds; s.314 2) Tezkire-i İmâm-ı Rabbânî; s.330 3) Zübdet-ül-Makâmât; s.354 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.266
Meymûn Bin Mihrân
Meymun Bin Mihran Meymun Bin Mihran Tâbiînin büyüklerinden, veli. Hadîs ilminde sika (güvenilir), fıkıh ilminde ilmi çok olan büyük bir âlimdir. Kûfe’de yetişti. Sonra Rakka’ya yerleşti. Künyesi Ebû Eyyûb’dur. 657 (H.37) de doğdu. 734 (H. 116)’de Cezire’de vefât etti. 735’de vefât ettiği de rivâyet edilmiştir. Halife hazret-i Ömer bin Abdülaziz tarafından kâdı ve vâli olarak Cezire’ye tâyin edildi. Tâyin edildiği vazifesinin başına gitmek üzere halifenin yanından ayrılınca, Halîfe Ömer bin Abdülaziz buyurdu ki: “Bu Ebû Eyyûb Meymûn bin Mihrân ve onun emsâli olan büyük âlimler, aradan gider (vefât ederlerse), halk kumandandan mahrum kalan askere döner.” Oğlu, “Babam, kavuştuğu bu yüksek derecelere, çok namaz kılmakla ,çok oruç tutmakla değil, Allahü teâlâya âsi olmakdan çok korkmakla ulaşmıştır.” dedi. Hasan-ı Basrî’nin dostlarından idi. Her gün ve gecesinde bin rek’at namaz kılardı. Bir gün kendisine dediler ki, “Biz evimizde otururuz, rızkımız bize gelir, diyen kimseler hakkında ne buyurursunuz?”. Buyurdu ki: “Onlar ahmaktır. İbrâhim aleyhisselâm gibi bir yakîn (tam îmân) sâhibi olsalardı, sebeplere yapışırlar, onun gibi çalışıp kazanarak geçimlerini sağlarlardı.” Arkadaşlarına şöyle derdi; “Bende hoş olmayan, sevimsiz bir hâl görürseniz, onu yüzüme karşı söyleyiniz. Bir kimse, din kardeşinde uygun olmayan bir hâl görür de onu kendisine bildirmezse ona faydalı olamaz.” Bir toplulukta, Beytülmâlın gelirlerinden biri olan vergiler hususunda konuşuluyordu. Hazret-i Meymûn bin Mihrân şöyle söyledi. “Hazret-i Ömer zamanında Irak taraflarından toplanan vergilerin tamamı bir milyon ukiyye olurdu. Vergiler toplanıp, halifeye arzedildikten sonra, hazret-i Ömer, Basra ve Kûfe’den 10’ar kişi çağırır, bunlardan, vergi olarak alınan bu malların helâl olduğuna, bir müslüman veya zımmîden zulüm ile haksız olarak alınmadığına dâir, şâhidlik isterdi. Bütün şâhidler, bütün vergilerin adâletle, kimseye zulüm ve haksızlık edilmeden toplanıldığını bildirirlerse, getirilen vergileri kabûl eder, aksi halde kabûl etmezdi.” Bâzı insanların birbirlerine karşı zâlimce hareketlerde bulunduklarını duydukça üzülür, bâzan bu üzüntüsü, hastalanıp yatağa düşecek kadar fazla olurdu. Kendisine, geçmiş olsun demeye gelinirdi. Kendisine, “Birbirine uygunsuz davranan o kimseler barıştılar. O sert durumdan kurtuldular” diye haber verilince sevinir ve iyileşirdi. Bir defasında namazını cemâatle kılmak için mescide gitti. Namazın kılınmış olduğunu öğrenince çok üzüldü ve “Bir defa cemâatle namaz kılmak bana Irak vâliliğinden daha sevimlidir” buyurdu. Meymûn bin Mihrân şöyle anlatıyor: “Bir gün, Halîfe Ömer bin Abdülaziz ile beraber bir mezarlığa uğradık. Halife ağladı ve “Vallahi, şu mezara girip de azâbdan emin olan kimseden daha nasibli, daha bahtiyar kimse bilmiyorum” buyurdu. Kendisine sordular. “Arkadaşlarınızdan hiç ayrılmıyorsunuz ve hiç de birbirinize küsmüyorsunuz. Bu nasıl oluyor?” Cevâbında buyurdu ki; Çünkü ben dostlarıma hiç husûmet (hasımlık) beslemiyorum. Onlarla hiç mücâdele ve münâkaşa etmiyorum.” Meymûn bin Mihrân hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlânın takdirine rızâ göstermiyen kimsenin ahmaklığının tedâvisi yoktur.” “İnsan bir günah işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta yerleştirilir. Tövbe edince kalbi cilâlanır ve parlar. Dolayısı ile o siyah nokta kaybolur. Ama tövbe etmezse ve günah işlemeye de devam ederse, nokta nokta kalb kararır. Nihâyet bu siyahlık bütün kalbi kaplar. İşte buna (rân) kalbin tamamen kararması) denir.” “İki arkadaş birbirlerini sevdikleri zaman, birbirini ziyâret etmeleri için aralarındaki mesafenin çok fazla olması mühim değildir.” “Gizli işlenen günahın tövbesi gizli, âşikâre işlenen günahın tövbesi âşikâre olur.” “Ey Kur’ân-ı kerîmi okuyanlar! Kur’ân-ı kerîmi dünyâlık kazancınıza âlet etmeyiniz.” “İnsan, iki ortağın birbirini hesâba çekmesinden daha şiddetli olarak kendisini hesâba çekmedikce, tam müttakîlerden (takvâ sâhibi) olamaz.” “Eğer bir kimse sana hased ediyorsa, sen onun şerrinden korunmak istiyorsan, işlerini ondan gizli yap.” “Din kardeşlerine iyilik etmeden, onların rızâsını talep etmek şaşkınlıktır.” “Gelen misâfirine yemek verip de imkânı varken tatlı ikrâm etmiyen kimse, yatsı namazını kıldığı halde vitri kılmıyan kimse gibidir.” “Dostların sofrasında yenilen yemeğin hazmı kolay olur. Düşmanın yemeği ise, insana ağırlık verir.” “Bâzı hâllerde, yalan konuşmak doğruyu söylemekten daha hayırlıdır. Meselâ elinde silâh olan bir kimse “Öldürmek için falan kimseyi arıyorum. Gördün mü?” diye sana sorsa, sen o kimseyi gördüğün halde, birinin canını, diğerinin cinâyetten kurtulmasını isteyerek, o kimseyi görmediğini, yakında buralara uğramadığını söylemez misin? İşte bu niyyetle, böyle hâllerde yalan söylemek câiz ve lâzımdır.” “Güzel amelleri, sadece gösteriş için ve desinler diye işleyen kimse, dışı dikkat ve itina ile süslenerek güzelleştirilmiş olan bir necâsete benzer.” “Kişi hem namaz kılar, hem de kendisine lânet edebilir.” buyurdu. “Bu nasıl olur?” dediler. Bunun üzerine; “Bilin ki Allahın la’neti zâlimlerin üzerine olsun.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve buyurdu ki, “Bâzı kimseler, hem namaz kılar, hem de bâzı günahları işlemek sûretiyle kendilerine zulmederler. Başkasının malını, izinsiz olarak almak, haklarına riâyet etmemekle onlara zulmetmiş yâni zâlim olmuştur.” BAŞINA DÖKÜLEN ÇORBA Bir gün Meymûn bin Mihrân'ın misâfirleri geldi. Hizmetçisine, misâfirlere ikrâm etmek üzere acele yemek hazırlamasını söyledi. Hizmetçi hemen çorba pişirip, bir tabağa koydu. Sıcak çorba tabağını misâfirlerin önüne koymak için acele ile gelirken ayağı takılıp düştü. Sıcak çorba da Meymûn hazretlerinin başından aşağı döküldü. Hizmetçi mahcûb olup, bana kızacak diye çok korktu. Bunu gören hazret-i Meymûn bin Mihrân buyurdu ki: "Sana kızmıyorum. Seni affettim ve Allahü teâlânın rızâsı için seni serbest bıraktım. Artık hürsün." 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.4, s.82 2) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.10, s.390 3) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.98 4) El-A’lâm; c.7, s.342 5) Vefeyât-ul A’yân; c.3, s.29, 62 6) Tabakât-ul-kübrâ; c.1, s.40 7) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.7, s.477 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.301
Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed
Mirza Hüsameddin Ahmed Mirza Hüsameddin Ahmed Hindistan'da yetişen büyük velîlerden. İsmi, Hüsâmeddîn Ahmed'dir. Babası ilimler hazînesi meşhûr Kâdı Nizâmüddîn Bedahşî'dir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1634 (H.1043) senesinde vefât etti. Kabri, Delhi'de HâceBâkî-billah hazretlerinin türbesinin yanındadır. Hazret-i Hâce Muhammed Bâkî-billâh'ın önde gelen talebelerindendir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyüklüğünü herkesten iyi bilirdi. 1584 senesinde takdîr-i ilâhî ile Hindistan sultânının vâlilerinden oldu. Fakat sonra makam ve mevkii münâsebetiyle kalbi sıkılıp, fakirlerin, velîlerin sohbetlerini arzu eder oldu. Dâimâ yalnızlığı ve bir köşeye çekilmeyi isterdi. O günlerde Mâverâünnehr'e giden Hâce Muhammed Bâkî-billah'ın sohbetleriyle şereflenmek üzere o da Mâverâünnehr'e gitti. Kalbinden dünyâ ve makam sevgisini çıkarıp, Bâkî-billah hazretlerine talebe oldu. Zenginlik perdesini yırtıp, İbrâhim Edhem gibi eski bir elbise giyerek, vâliliği, zenginliği, makam ve îtibârı bıraktı. Zamânın sultânı kendinden memnundu. Hattâ Şâh ve vezir, Hüsâmeddîn Ahmed'in bu dünyâdan uzak hâlini bırakıp eski makâmına gelmesini istiyorlar, sebep olanlara kızıyorlardı. Birçok kimse bu mesûd zâta gelip, eski makâmına dönmesini istediler. Fakat, o, Allahü teâlânın tevfik ve dilemesi ile himmet ayağını en doğru caddeye koyduğundan, istekleri kabûl etmedi. Hâce Muhammed Bâkî-billah Mâverâünnehr'den dönünce, yüksek huzur ve sohbetlerine devâm etti. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Hüsâmeddîn Ahmed'i celâl yolundan terbiye etti. Zâhirde sertlik gösterip, kalbden ona muhabbet besledi. Şiir: Yüzü güzel olanın nâzı da ne güzeldir. Bir gözüyle kovarsa, diğeri ile gel der. Bir gözüyle sayısız nâz eder, cilve eder, Diğeriyle dâimâ yeniden özür diler. Senelerce Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hizmetinde, doğruluk ve teslimiyet içinde bulundu. Husûsî teveccüh ve ihsânlarına kavuştu. Tasavvufun yüksek derecelerine ulaştı. Hâce Muhammed Bâkî-billah; talebe yetiştirmesi, Allahü teâlânın dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatması için ona icâzet verdi.Hüsâmeddîn Ahmed bu vazifeye lâyık olmadığını belirterek, affedilmesini istedi. Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretleri de özrünü kabûl edip yanından ayırmadı. Hattâ, Muhammed Bâkî-billah'ın vefâtında yanında bulundu. Vefâtı ânında talebelerinin büyüklerinden ondan başkası yoktu. Tekfin (kefenlenme), techiz ve defn hizmetlerini o yaptı. Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin vefâtından sonra, onun dergâhında bulunanlara ve hocasının oğullarına hizmette bulunup, çok çalıştı ve çalışmalarının mükâfâtını da buldu. Hocalarının oğulları, onun çalışmasının bereketi ile fazîlete ve kurtuluşa kavuştular. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, hocalarının oğullarına gönderdiği bir mektupta, Hüsâmeddîn Ahmed'e teşekkürlerini bildirirlerdi. Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerine karşı büyük muhabbet ve aşk besleyen Hâce Hüsâmeddîn Ahmed, ilim, irfân ve yüksek hâller sâhibi bir zât idi. Her gün sabah namazını Fîrûz-âbâd mescidinde kılar, bir-iki saat kıbleye karşı dönmüş olarak oturur, Allahü teâlânın güzel isimlerini söyler ve murâkabede bulunurdu. Sonra Duhâ (kuşluk) namazını kılar, hocasının şehrin dışındaki nûrlu ve feyzli kabrine gider, bütün günü oradaKur'ân-ı kerîm okumakla ve ibadetle geçirirdi. Her gün Kur'ân-ı kerîmden on beş cüz (yâni yarısını) okur, Mişkât-ül-Mesâbih adlı hadîs-i şerîf kitabından birçok hadîs-i şerîf mütâlaa ederdi. İkindi namazını da orada kıldıktan sonra bâzan evine döner, bâzan da şehir dışında bir köşeye çekilip, ibâdet etmekle meşgûl olurdu. Eğer evine bir misâfir gelse, kendisine haber gönderirler, hemen evine döner ve gelen misâfirlerle tatlı sohbet ederdi. Zenginliğe gönül bağlamaktan ve zenginlerle sohbet etmekten nefret ederdi. İmâm-ı Râbbânî hazretlerine karşı da, yüksek muhabbeti ve bağlılığı vardı. Hattâ büyük oğlunu terbiye için, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine göndermişti. Her tanıdığını, İmâm-ı Rabbânî'nin hizmetine, sohbetine ve derslerine sarılmaya teşvik ederdi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri vefât edince çok üzülmüş, Muhammed Hâşim-i Keşmî'ye yazdığı başsağlığı mektubunda üzüntüsünü şöyle belirtmişti: "Allahü teâlâ o zâhirî ve mânevî kemâllerin, fazîletlerin toplandığı yer olan zâtı (İmâm-ı Rabbânî), dostların kalplerinin ve gözlerinin ışığı eylesin. O evliyâların sığınağının ayrılık acısı, hangi kelime ile anlatılabilir. Yalnız onu tanıyanlara değil, bütün müslümanlara yazık oldu. Îmânı olan herkes, ciğeri yakan bu olaydan ağlamalı, sızlamalıdır." İmâm-ı Rabbânî'ye bağlılığını da, yazmış olduğu şu mektubu ile dile getirmektedir: "Yüksek irşâd ve hidâyet mesnedinizin feyz nûrları ve istifâde bereketleri artsın. Size çok muhtac olduğumu bildirdikten sonra, yüksek hatırınızda olsun ki, merhamet ederek gönderdiğiniz çok kıymetli mektubunuzu okurken mest olup, kendimden geçtim. Ruhsat hakkında yazdıklarınıza ne denilebilir. Ne güzel hâller ne açık beyânlar görünüyor. Eğer bu arada hizmetçilerinizin istek ve niyetlerini kabûl ederseniz, bu virâne Delhi'yi mübârek vücûdunuzun bereketi ile nûrlandırınız. Buradaki geri kalmışları ilerletiniz. Allahü teâlâ sizi sevenleri ve istiyenleri, en kısa zamanda mübârek nûrlu yüzünüzü görmekle sevindirsin. Kulaklar dinlemekle zevk aldıkları gibi, göz de kendi hissesine kavuşsun. Daha fazla ne yazabilirim! Sâyeniz, tesiriniz uzun olsun. Âmîn." Hâce Hüsâmeddîn Ahmed, Allahü teâlânın dîninin emirlerine çok bağlıydı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatır: Yüksek hocamız İmâm-ı Rabbânî'nin sohbetiyle şereflenmek üzere Burhânpûr'danSerhend'e gidiyordum. Delhi'ye vardığımdaHâceHüsâmeddîn Ahmed'in sohbetine ve hizmetine kavuştum. Bu fakîre; "Çok iyi ettin. İhtiyaç yüzünü, irşâd sâhiplerinin hizmetlerinin kapısına çevirdin. Sözün doğrusu şudur ki, bugün Allahü teâlâyı isteyenleri terbiye edip yetiştiren onlar gibi(İmâm-ı Rabbânî) birisi yoktur. Çünkü din ilimlerinde yüksek derece sâhibi ve kendisine uyulan bir zâttır. Tasavvuf yolundaki bütün makamlara kavuştular. Herbirinde tam mârifet sâhibi oldular." buyurdu. Muhammed Hâşim-i Keşmî anlatır: Hâce Hüsâmeddîn Ahmed, bu hizmetçilerine lütuf ve merhamet ederek çok kıymetli mektuplar gönderdi. Hocamız İmâm-ı Rabbânî'nin hizmetinde bulunduğum sırada, birkaç günde mektubu gelir ve o mektuplarda; Hocamıza hizmeti çok aziz tutmayı, sohbetlerinde îcâb eden her şeye dikkat ve riâyet etmeyi nasîhat ederdi. Bâzan rüyâda ve hâl esnâsında da gelir, çeşit çeşit nasîhatler ederdi. Bu dostunun şiirlerini severdi. Gönderdiği şiirli mektuplarda, bu fakîrden de şiir isterdi. Bir yolculuk esnâsında onların hizmetine kavuştum; "Bizim bilmediğimiz yeni şiirleriniz yok mu?" diye sordu. Bu rubâiyi okudum: Bizim bu mazlum bahtımız adâlete kavuşmadı. Bir aşk ateşimiz vardır kimse ona ulaşmadı. Yüzlerce eğri dikenli yollardan geçtik amma Bir defâ murâdımıza kavuşmak mümkün olmadı." Bu şiiri hâllerine uygun bulup çok beğendiler. Hicâz'a gitmeyi çok arzu ettiklerini anlayınca da, şu rubâiyi yazıp gönderdim: Kalb, kıbleyi gösteren pusula olmadıkça, Vücûd, Kâbe yolunun bedeli olmadıkça, Kalmak için kendinde bu ten kuvvet bulamaz, Hicâz topraklarını kehribar bulmadıkça. Bu rubâimi de çok beğendi. Bir gün onların yanındaydım. Orada bulunanlardan biri, zamânın zenginlerinden, vâli ve âmirlerinin şânından, şereflerinden konuşup, fakir kimselerden bahsetmedi. Hâce Hüsâmeddîn Ahmed buyurdu ki: "Ey kardeşim! Bu söz, bu zamandaki fukarâ hakkında bir ilâhî hikmet taşıyor. Çünkü eski zamanlardaki fakirler, dünyâdan ve dünyâyı isteyenlerden uzak dururlardı. Sakınırlardı. Her ne kadar zenginler onlara yaklaşmak isteseler, onlar zenginlerin sohbetinden kaçarlardı. Bu zamandaki fakirlerin çoğu; bir ihtiyâcı olup gelen zenginlerle bir arada oturup, muhabbet etmek isterler. Böylece fakirlerin zenginlerden uzak kalma hâli bozulur." İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e yazdığı birinci cild, 207. mektubunda buyuruyor ki: "Herhâlde uzakta kalan bu kardeşlerinizi unuttuğunuz anlaşılıyor. Evet, yakında bulunmanın, kalplerin birleşmesinde büyük tesiri vardır. Bunun içindir ki, hiçbir velî bir Sahâbînin derecesine yükselemez. Veysel Karânî, o kadar şânı yüce olduğu hâlde, Resûlullah efendimizi hiç görmediği için, Eshâb-ı kirâmdan en aşağı olanın derecesine yetişemedi.Abdullah bin Mübârek hazretlerinden soruldu ki; "Hazret-i Muâviye ile Ömer bin Abdülazîz'den hangisi daha yüksektir?" Cevâb olarak: "Muâviye Resûlullah efendimizin yanında giderken atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz'den kat kat daha yüksektir." buyurdu. Burada bulunanların hepsi iyiyiz. Allahü teâlâya bunun için, belki bütün nîmetleri için hamd ve şükürler olsun. Nîmetlerinin en büyüğü olan, müslüman yaptığı için ve mahlûkların en iyisinin yolunda bulundurduğu için, ne kadar çok hamd edilse yine azdır. Çünkü O'nun yolunda bulunmak, iyiliklerin başı, kurtulmanın çâresi, dünyâ ve âhiret saâdetlerinin kapısıdır. Allahü teâlâ Peygamberlerin en üstünü hürmetine bizleri ve sizleri her zaman bu yolda bulundursun. Âmîn. Fârisî mısrâ tercümesi. "İş budur, bundan başkası hiçtir!" İkinci cild, 17. mektupta buyuruyor ki: "Önce, Allahü teâlâya hamd ve Peygamber efendimize salevât eder, size de duâ ederim. Yazılarımla sizi rahatsız ediyorum. Başımıza gelenlere sabr tavsiye buyurduğunuz, kıymetli mektubu, Şeyh Mustafa getirdi. Okumakla şereflendik. Hepimiz, Allahü teâlânın mülküyüz. Hepimiz, O'nun huzûruna gideceğiz! Başımıza gelenler, görünüşte çok yakıcı, çok acıdır. Fakat, hakîkatte ilerletici, yükseltici ilâclardır. (İlâçlar, elbette acı olur). Bu acıların, dünyâda verdiği faydalar, âhirette beklediğimiz nîmetlerin yüzde biri olamaz. O hâlde evlad, Allahü teâlanın büyük bir ihsânıdır. Yaşadıkları müddetçe, insan, faydalarını görür. Ölümleri de, sevâp kazanmaya, yükselmeye sebeb olur. Büyük âlim Muhyissünne (Nevevî) Hilyet-ül-Ebrâr ismindeki kitabında; "Abdullah ibni Zübeyr halîfe iken, tâûn hastalığı oldu. Bu tâûnda, Enes bin Mâlik'in çok çocuğu öldü. Kendisi, Peygamber efendimizin hizmetçisi idi ve bereket, bolluk için duâsını almıştı. Abdurrahmân bin Ebî Bekr Sıddîk'in da bu tâûnda çok çocuğu ölmüştü. İnsanların en iyisi, en kıymetlisi olan Eshâb-ı kirâma (aleyhimürrıdvân) böyle yapılınca, bizler gibi günahı çok olanlar, hesâba dâhil olur mu? Hadîs-i şerîfte buyruldu ki; "Tâûn, eski ümmetlere, azâb olarak gönderildi. Bu ümmet için şehîd olmaya sebeptir." Doğrusu, bu vebâda ölenler, şaşılacak bir huzur, Allahü teâlâya teveccüh içinde ölüyor. Bu belâ gününde, insan bu mübârek cemâate karışmaya hevesleniyor. Onlarla birlikte, dünyâdan ayrılıp, âhirete gitmeye özeniyor. Tâûn belâsı, bu ümmete gazab, azâb gibi görünmekte ise de, iç yüzü rahmettir. Meyân Şeyh Tâhir dedi ki, tâûn günlerinde, Lâhor' da; "Bu günlerde ölmeyene yazıklar olsun!" diye sesler duyulduğu söylendi. Evet öyledir! Bu şehîdlerin hâline dikkat olunduğu zaman, şaşılacak hâller, anlaşılamıyan işler görülüyor. Böyle ikrâmlar, yalnız Allahü teâlâ için canını fedâ edenlere mahsûstur. Efendim! Çok sevgili oğlumun ayrılığı, pek büyük musîbet oldu. Beni yaktı. Bu kadar yakan bir elem, kimsenin başına gelmemiştir. Fakat, Allahü teâlânın bu felaket karşısında, kalbi zayıf olan bu fakîre ihsân eylediği sabr ve şükr nîmeti de, en büyük ihsânlarından olmuştur. Allahü teâlâdan dilerim ki, bu musîbetin karşılığını dünyâda vermesin. Hepsini âhirette versin! Bu dileğin de, yüreğimin darlığından olduğunu bilmez değilim. Çünkü, O'nun rahmeti sonsuz, merhameti boldur. Dünyâda da, âhirette de bol bol vericidir. Kardeşlerimizden son nefeste îmân ile gitmemize ve insanlık îcâbı yaptığımız kusurların affedilmesine duâ buyurarak yardım ve imdâd etmelerini umarız. Yâ Rabbî, bizi affet, doğru yoldan ayırma! Kâfirlere karşı korunmakta yardımcımız ol! Âmin. Size ve hidâyette olanlara selâm ederim." YARIN BAYRAM Bir Ramazan ayının son on gününde, HâceHüsâmeddîn Ahmed îtikafta idi. Ayın yirmi dokuzuncu günü ikindiden sonra buyurdu ki: "Akşamdan sonra bir yere gidelim. Çünkü yarın bayramdır ve oruç tutmak haramdır." Akşam olunca mescidden çıktılar. Gençlerden bir grup, bir müddet göğe bakıp ayı aradılar, fakat göremediler. Hâce, yanlarına gelir gelmez ay göründü. Bu da Hâce Hüsâmeddîn Ahmed'in bir kerâmetiydi. 1) Zübdet-ül-Makâmât; s.78-86 2) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî; 1. cild, 207., 248. ve 266. mektup; 2. cild, 17. mektup; 3. cild 121. mektup. 3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1087 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.58
Molla Hüsrev
Molla Hüsrev Molla Hüsrev Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, üçüncü Osmanlı şeyhulislâmı ve velî. İsmi, Muhammed bin Feramuz (Feramerz)'dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, bir Fransız subayı iken müslüman olmuştur. Kızını Osmanlı emîrlerinden Hüsrev adında bir zâta verdi. Babasının genç yaşta ölmesi üzerine, eniştesi Hüsrev Beyin yanında kaldı ve büyüdü. Bu sebeple Hüsrev kayını diye çağırılırdı. Daha sonra kayını kelimesi kaldırılarak, Molla Hüsrev adıyla meşhûr oldu. Burhâneddîn Haydar Hirevî ve zamânının diğer âlimlerinden ilim tahsîl etti. Tahsîlini tamamladıktan sonra Edirne'de Şâh Melik Medresesinde ve sonra da kardeşinin vefâtıyla boşalan Çelebî Medresesinde müderrislik yaptı. Sultan İkinci Murâd Hân devrinde Varna Savaşından önce, 1429 (H.832) senesinde Kadıaskerliğe tâyin edildi. Molla Hüsrev, Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince de bu göreve devâm etti. Memleketi iç ve dışta huzûra kavuşturduktan sonra, Sultanİkinci Murâd Hân tahttan çekilmiş, yerine oğlu SultanMehmed'i oturtmuştu. Ancak düşmanlar, Sultanı çocuk yaşta görüp, birtakım huzursuzluklar çıkarmak istediler. Bunun üzerine İkinci Murâd tekrar tahta geçti ve Sultan Mehmed'i Manisa'ya gönderdi. İlim adamlarından çoğu, birer bahâne ileri sürerek, Manisa'ya gitmek istemediler. Molla Hüsrev, kâdıaskerlikten istifâ ederek, Şehzâde ile birlikte Manisa'ya gitmeye karar verdi. Şehzâde, onun bu kararını duyunca; "Vazifenize devâm edin, zîrâ memleketin size ihtiyâcı var." dediyse de, Molla Hüsrev hazretleri; "Manisa'ya giderken sizi yalnız bırakmam uygun olmaz, müsâade buyurun geleyim." diyerek samîmiyetini bildirdi ve birlikte Manisa'ya gitti. Şehzâde Mehmed bu muhterem âlimden çok faydalandı ve ondan bir kısım ilimleri tahsîl etti. Fâtih Sultan Mehmed Hân tekrar tahta geçince, o da İstanbul'a geldi. İstanbul'da Galata ve Üsküdar kâdılıklarına tâyin edildi. Bu arada Ayasofya müderrisliğini de yürüttü. Bir ara Bursa'ya gidip bir medrese kurarak ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından İstanbul'a dâvet edilerek, 1460 (H.865) de şeyhülislâmlığa tâyin edildi. Molla Hüsrev, yirmi sene, adâlet ve hakkâniyetle şeyhülislâmlık vazifesini yürüttü. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Hüsrev'i çok takdîr ederdi. Molla Hüsrev'den söz ettiği zaman; "Zamânımızın Ebû Hanîfe'sidir." diyerek, teveccüh ve sevgisini belirtirdi. Bir defâsında bir düğün yemeğinde, hocası Molla Gürânî'yi sağ yanına, Molla Hüsrev'i sol yanına alarak oturmak sûretiyle iltifâtta bulunmuştu. Molla Hüsrev; orta boylu, gür sakallı, kıymetli elbise giyen, başında küçük bir sarığı olan, heybetli, tevâzu sâhibi bir zât idi. Güzel ahlâk sâhibi, vakûr, yüksek ilmiyle İslâm dînine uymakta gayretli ve titiz idi. Bu sebeple, halkın ve devlet adamlarının sevgisini ve hayranlığını kazanmıştır. Medresede derse gideceği zaman talebeleri onun evinin önünde toplanır, saygı ve tâzimle onu medreseye götürür, yine o şekilde evine getirirlerdi. Büyük âlim, yalnızlığı ve kendi işini kendisi görmeyi severdi. Konağında birçok hizmetçiler olduğu hâlde, Molla Hüsrev hiçbirini kendi hizmetinde kullanmaz, odasını kendisi süpürür, lâmbasını kendisi yakardı. Molla Hüsrev, birçok talebe yetiştirmiş kıymetli bir fıkıh âlimi olduğu gibi, bir şâir olarak da tanınmıştır. Molla Hüsrev, önceki âlimlerin kitaplarından her gün iki yaprak yazmayı âdet hâline getirmişti. Vefât ettiği zaman geriye bıraktığı terekesinde kendi el yazılarıyla yazılmış pekçok nefîs eserler çıkmıştır. Molla Hüsrev 1480 (H.885) senesinde İstanbul'da vefât etti. Namazı Fâtih Câmiinde kılındıktan sonra Bursa'ya götürülüp, Emir Sultan'ın kabrinin doğusunda kendi yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi. Mezar taşında; (Menbâ-ı İlmühüner, Vâris-i ulûmü Hayr-il-beşer, Fazlı mürşîdi eser, Sâhib-üd-Dürer vel-Gurer Mevlânâ Muhammed Hüsrev) kitâbesi vardır. Ömrünü ilim öğretmek ve yazmakla geçiren Molla Hüsrev'in, birçok kıymetli eseri vardır. Bu eserlerinin önemlileri şunlardır: 1) Dürer-ül-Hükkâm fî Şerh-i Gurer-il-Ahkâm: Fıkha dâir olan, sık sık mürâcaat edilen bu en önemli eseri, bütün Türk Osmanlı medreselerinde şerhleri ile berâber ders kitabı gibi tâkib edilmiştir. MollaHüsrev, bu eserini 1472 (H.877) senesinde yazmağa başlamış, 1478 (H.883) senesinde bitirerek Fâtih Sultan Mehmed Hana takdim etmiştir. Kendi el yazısıylaFâtih Sultan Mehmed'e hediye ettiği Dürer nüshası, İstanbul'da KöprülüKütüphânesindedir. 2) Şerh-ul-Miftâh, 3) Şerhut-Telvîh, 4) Şerhu Usûl-ül-Pezdevî, 5) Hâşiyetü Evâili Tefsîri KâdıBeydâvî, 6) Hâşiyet-ül-Mutavvel lit-Teftâzânî, 7) Mir'ât-ül-Usûl fî Şerh-ı Mirkât-ül-Vüsûl, 8) Mirkât-ül-Vüsûl fî İlm-il-Usûl, 9) Nakîd-ül-Efkâr fî Redd-il-Enzâr, 10) En'âm sûresi tefsîriyle ilgili risâle, 11) Şerhu Telhîs-il-Miftâh lil-Kazvînî. Molla Hüsrev, buyurdu ki: "Dünyâ ve âhirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nâil olması, ancak doğru îtikâd olan Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmak ve sâlih amel işlemekledir." Allahü teâlâ Peygamber efendimizi,Peygamberlerin sonuncusu ve doğru yolu gösterici olarak gönderdi. O'ndan sonra da O'nun ümmetinden büyük âlimler yarattı. Bu âlimler de, O'nun bildirdiklerini, insanların anlayacakları bir şekilde îzâh ettiler. Allahü teâlâ, bu âlimlerden dört mezheb imâmını seçti. Bu büyüklerin ihtilâfını rahmet kıldı. Diğer fıkıh âlimleri de bu âlimlerin mezheblerine göre fetvâ verdiler. Allahü teâlâ, bu büyük âlimler arasında da, en büyük imâm ve yüksek himmet sâhibi, ümmetin ve dînin kandili İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit'i seçti. Onun yaptığı hizmet sebebiyle, Allahü teâlâ onun makâmını Cennet'in en yüksek derecesinden eylesin. Şüphesiz ki, Ebû Hanîfe'nin dînî hükümlere dâir bildirdiği şeyler, dalgaları birbirlerine çarpan bir deniz, hattâ sapıklığın karanlığını gideren parlak bir kandildir."
Muhammed Cevâd
Muhammed Cevad Muhammed Cevad Oniki imâmın dokuzuncusu, tanınmış büyük velîlerden. Künyesi, Ebû Câfer, ismi Muhammed Cevâd bin Ali bin Mûsâ Kâzım bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. Takî lakâbı ile meşhûrdur. 810 (H. 195) târihinde, Receb ayının onunda Medîne'de doğdu. 835 (H.220) yılında Zilhicce ayının altısında Bağdât'ta vefât etti. Kabri, dedesi Mûsâ Kâzım hazretlerinin kabrinin arkasındadır. Muhammed Cevâd hazretleri, Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın (radıyallahü anhümâ) evlâdlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in torunlarından olduğu için "Seyyid"dir. Muhammed Cevâd daha küçük yaşta, büyük ve derin bir âlim olmuştur. İmâmlığı on altı sene iki ay on dört gündür. Halîfe Me'mûn, kızıÜmmü Fadl'ı MuhammedCevâd ile evlendirmiş, Medîne'ye göndermiştir. Her yıl halîfe Me'mûn, Muhammed Cevâd'a on bin dirhem gönderirdi. Ali Nakî ve Mûsâ isminde iki oğlu, Fâtıma ve Emmâme isminde iki de kızı vardı. MuhammedCevâd'ın menkıbeleri ve kerâmetleri çoktur. Şöyle anlatılır: Bir gün halîfe Me'mûn ava çıkarken, çocukların oynadığı sokaktan geçti. O esnada, bütün çocuklar sokaktan kaçtı. Muhammed Cevâd da orada çocukların yanında duruyordu. Yalnız o olduğu yerden ayrılmadı. Bunun üzerine halîfe Me'mûn ona yaklaşarak: "Ey çocuk! Bütün çocuklar kaçtığı halde, sen neden kaçmadın?" diye sorunca, İmâm-ı Takî: "Ey Emîr-ül-Müminîn, yol dar değil ki, kenara çekilip genişleteyim. Suçum yok ki, senden korkup kaçayım. Senin suçsuz kişileri incitmeyeceğine inanıyorum." diye cevap verdi. Bu güzel yüzün ve tatlı sözlerin sâhibi olan çocuk halifenin hoşuna gitti. Ona; "Sen kimin oğlusun?" diye sorunca, "İmâm-ı Ali Rızâ'nın oğluyum." cevâbını verdi.Halîfe, İmâm-ı Ali Rızâ'yı rahmetle andı. Muhammed Cevad o sırada dokuz yaşındaydı. Halîfe bir müddet gittikten sonra, av kuşu olan doğanı bir gölün yanında serbest bıraktı. Doğan bir süre sonra, pençesinde yarı canlı bir balıkla geri döndü.Halîfe bu duruma şaşırdı.Av dönüşü, yine aynı yoldan döndüler. İmâm-ı Takî'nin bulunduğu yere gelen halîfe; "Ey Muhammed! Benim av kuşumun bugün ne avladığını biliyor musun?" diye sordu. İmâm-ı Takî, "Evet, ey halife, Allahü teâlâ suda küçük bir balık yarattı, halîfenin av kuşu da bunu avladı ki, Resûlullah'ın sülâlesinin kerâmetleri meydana çıksın." diye cevap verdi. Me'mûn hayret içinde Muhammed Cevâd'ın yüzüne baktı ve, "Sen gerçekten İmâm-ı Ali Rızâ'nın oğlusun." dedi. Henüz çocuk yaştaki Takî'ye ihsân ve ikrâmda bulunarak, yanına aldı. Daha sonra Me'mûn, kızı Ümmü Fadl'ı Muhammed Cevâd'a nikâh etti ve onları Medîne'ye gönderdi. Muhammed Cevâd ve hanımı, akşam vakti Kûfe'ye vardılar. Muhammed Cevâd bir mescide girdi. Câminin avlusunda bulunan ve meyve vermemiş olan bir sidre ağacının dibinde abdest aldı. Namaz kıldıktan sonra ağacın yanına geldiler. Ağaç taze meyve vermişti. Meyve çok tatlı ve çekirdeği yoktu. Câmi cemâati o meyvelerden bereketlenmek için yediler. Ümmü Fadl, bir gün babası halife Me'mûn'a bir mektup yazarak,İmâm-ıTakî'nin kendisinin üzerine başka bir hanım almak istediğini şikâyet etti.HalifeMe'mûn cevap yazarak; "Seni İmâm-ı Takî'ye verirken, Cenâb-ı Hakk'ın ona helâl ettiğini haram etmedim. Bundan sonra bana bu konuda şikâyet mektubu yazma." dedi. Bir zât anlatır: "Bir gün arkadaşımla sefere çıkmak için İmâm-ıTakî hazretlerine vedâ etmeye gittik. İmâm-ıTakî bize yarın gitmemizi buyurdu. Arkadaşım benim eşyâlarım gitti, diyerek yola çıktı. Gece konakladığı yere sel geldi. Onu alıp götürdü." Başka bir zât ise şöyle anlatır: Bir gün İmâm-ı Takî'nin huzûruna vardım. Falan sâliha hanım size duâ ediyor, kendisine kefen yapılması için bir elbisenizi istiyor, dedim. Bana; "O sâliha hanımın, elbiseye ihtiyâcı kalmamıştır." buyurdu. Ben bu sözün mânâsını anlayamamıştım. Daha sonra duydum ki, o sâliha hanım vefât edeli on üç veya on dört gün olmuş." İmâm-ıTakî, halîfe Me'mûn vefât edince; "Bizim kurtuluşumuz otuz ay sonradır." buyurdu.Halîfe Me'mûn'un vefâtından otuz ay sonra zevcesinin amcası Halîfe Mu'tasım ile görüşmek için Bağdât'a gittiği sırada vefât etti. İmâm-ı Takî hazretleri buyurdu ki: "Zulüm yapan, zâlime yardım eden ve bu zulme râzı olan, bu zulme ortaktır. Zâlimin adâletle geçen günü, kendisine, mazlumun zulüm gördüğü günden daha ağır gelir." "Câhiller çoğaldığı için, âlimler garib oldu." "İhtiyaç sâhiplerine iyilik ve yardım yapanlar bu iyiliğe ihtiyaç sâhiplerinden daha çok muhtaçtırlar. Çünkü iyilikleri sebebiyle sevâba ve övgüye kavuşurlar. Her kim iyilik yaparsa başta kendine iyilik yapmış olur." "Kim Allahü teâlâya güvenir ve sığınırsa, insanlar kendisine muhtac olur. Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınan kimseyi Allahü teâlâ insanlara sevdirir." "Dilde güzellik, tatlılık ve akılda olgunluk olmalıdır." "İffetli olmak fakirliğin, şükür belânın, tevâzû üstünlüğün, fesâhat sözün, hıfz rivâyetin, tevâzu ilmin, edep ve mâlâyânîyi terk etmek verânın, güler yüzlülük de kanâatin zîneti, süsüdür." "İnsanın şerefi ve mertliği kimseyi hoşlanmadığı bir şeyle karşılamaması; ahlâkının güzelliği başkasına eziyet veren şeyi terk etmesi; cömertliği, üzerinde hakkı olan kimselere iyilik etmesi, insaflı olması; hak ortaya çıktığı zaman hakkı kabul etmesidir." "Üç şey vardır ki, kimde bulunursa Allahü teâlâ ondan râzı olur. Çok istigfâr etmek, yumuşaklık ve sadâkat çokluğu." "Üç şey kimde bulunursa, pişman olmaz. Bunlar acele etmemek, meşveret ve tevekküldür." "Eğer câhiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilâf olmazdı." "Kim arkadaşına kimsenin olmadığı yerde yalnız başına nasihat ederse, onu süslemiş olur. Kim de arkadaşına alenî, halk arasında nasihat ederse, onu lekelemiş olur." "İnsanın günahlarla mânen ölmesi, gerçekten ölmesinden daha büyük bir ölümdür. Hayâtının bereketli kısa bir hayat olması bereketsiz uzun hayattan daha hayırlıdır." "Kim Allahü teâlâya bağlanıp, tevekkül ederse, Allahü teâlâ onu her türlü kötülükten ve düşmandan korur." "Dindarlık şeref, ilim hazine, çok konuşmamak nur, aynı zamanda zühdün ve verânın en yükseğidir." "Dîni bid'attan daha çok yıkan ve insanı tamahkârlıktan daha çok bozan bir şey yoktur." İmâm-ı Takî hazretlerinin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: "İstihâre eden kaybetmedi, istişâre eden pişman olmadı." BENİ TAKİP ET Ebû Hâlid adında bir zât şöyle anlatır: Irak'tayken, Şam'da bir kişinin Peygamberlik dâvâsı ettiği için zincirlere bağlanarak hapse atıldığını duydum. Delice konuşuyor ve acâyib bir hikâye anlatıyor dediler. Merak ederek, o tutuklunun yanına gittim. Aklı yerinde idi. Başına gelenleri şöyle anlattı: Ben Şam'da hazret-i Hüseyin'in başının bulunduğu söylenilen câmide devamlı ibâdet ederdim. Bir gece ibâdet ederken, âniden mübârek yüzlü bir şahıs karşıma çıktı. Bana; "Kalk beni tâkip et." dedi. Az bir süre yürüdükten sonra kendimi Kûfe câmiinde gördüm. Bana "Bu câmiyi tanıyor musun?" diye sorunca, "Evet, Kûfe câmisidir." dedim. Doğrudur dedikten sonra iki rekat namaz kıldık. Sonra o zât çıktı. Ben onu tâkip ettim. Kısa süre sonra kendimi Peygamber efendimizinMedîne'deki mescidinde buldum. Peygamber efendimize selâm verdikten sonra, orada da iki rekat namaz kıldık. Sonra o zât çıktı. Ben onu tâkip ettim. Kısa bir süre sonra kendimi Kâbe'nin yanında gördüm. Kâbe'yi tavaf ettikten sonra o zât yine bana; "Beni tâkip et" dedi. Bir müddet sonra o zât kayboldu. Baktım ki Şam'daki câmideyim. Bu hâle hayret ettim. Bir sene bunun tesirinden kurtulamadım. Bir sene sonra yine aynı gece, o zâtı mescidde yanımda gördüm. Bir sene önce yaptığımız gibi yaptık. Benden ayrılacağı sırada kendisine; "Sana bu kuvvet ve kudreti veren Rabbin hakkı için siz kimsiniz?" diye sorduğumda; "Ben MuhammedCevâd bin Ali Rızâ binMûsâ Kâzım bin Câfer Sâdık'ım!" dedi ve ayrıldı.Sonra ben bu durumu anlattım. Şam'ın vâlisi olan Muhammed bin Abdülmelik duymuş, beni çağırdı. Bana bu hâdiseyi sordu. Ben de başından sonuna kadar anlattım. Sen deli olmuşsun diye beni buraya, ellerimi ve ayaklarımı bağlayarak hapsetti." dedi. Ben bu anlattığı durumu vâliye bir mektup ile bildirdim. Mektubun arkasına vâli şunu yazmıştı: "Bir gecede o şahsı, Şam'dan Kûfe'ye, Kûfe'den Medîne'ye, Medîne'den Mekke'ye ve oradanŞam'a götüren kimse, onu bizim zindandan kurtarsın." Ben bunu okuyunca çok üzüldüm. Durumu o zâta bildirmek için hapishâneye gittiğimde, vâlinin adamları ve bekçiler telâş içindeydiler. Sebebini sordum. Bana; "Zincirlerle bağlı olan deli, bu gece hapishânenin hiçbir kapısı açılmadan, hiçbir duvarı delinmeden kaçmış gitmiş. Kimin tarafından kurtarıldığı da bilinmiyor." dediler. Bunu duyunca Allahü teâlâya hamdü senâlar ettim. Ve onu oradan, Muhammed Cevâd'ın kurtardığına inandım." 1) El-A'lâm; c.6, s.271 2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1117 3) Nûr-ül-Ebsâr; s.160 4) Vefeyât-ül-A'yân; c.4, s.175 5) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.362 6) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.48 7) RehberAnsiklopedisi; c.12, s.290, c.13, s.211 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.281
Muhammed Ubeydullah
404 Not Found Not Found The requested document was not found on this server. Web Server at
MuhammedUbeydullahSerhendi
Muhammed Ubeydullah Serhendi Muhammed Ubeydullah Serhendi Hindistan'da yetişen büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en üstünlerinden. İsmi, Muhammed Ubeydullah Serhendî olup, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve İmâm-ı Muhammed Ma'sûm'un üçüncü oğludur. Güzel ahlâkı, kıymetli vasıfları, üstünlüğü, yazı ile anlatılamaz. 1628 (H.1038) senesinde dünyâya geldi. Rahmetler hazînesi olan amcası Muhammed Saîd, Muhammed Ubeydullah'ın doğumuyla ilgili olarak şöyle buyurdu: "Muhammed Ubeydullah'ın doğum zamânına yakın, bir meleğin; "Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar diriltildiği gün, Allahü teâlânın selâmı onun üzerine olsun." (Meryem sûresi: 15) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuduğunu duydum." İmâm-ı Muhammed Ma'sûm hazretleri gibi, zamânın en büyük velîsinin kıymetli cevher misâli olan bu oğlu, yüksek babasının teveccüh ve himmetleriyle çok güzel edeb ve terbiye ile yetişti. Aklı, zekâsı, edebi ve anlayışının fevkalâde olması, asâlet ve yaradılışının yüksekliği sebebiyle kısa zamanda zâhirî ve bâtınî olarak yükseldi. Rivâyet edilir ki; "Bir gün o zamânın âlimlerinden Mevlânâ Abdülhakîm, hazret-i İmâm-ı Ma'sûm'un huzûruna gelerek; "Efendim, kalb, bir parça ettir. Nasıl zikredebilir?" diye suâl etti. O sırada Muhammed Ubeydüllah da orada bulunuyordu ve o zamanlar daha yedi-sekiz yaşlarındaydı. Bu suâli işitince, hiç düşünmeden; "Dil de bir parça ettir. Allahü teâlânın kudreti ile nasıl konuşuyor ve zikr ediyor? Kalb ne için zikretmesin?" dedi. Orada bulunanlar bu tatminkâr cevap karşısında bu çocuğun ilmine, idrâkinin kuvvetine hayret ettiler." Muhammed Ubeydüllah'ın şaşılacak üstünlükleri, büyüklük hâlleri böyle daha çocuk iken görülmeye başlamıştı. Kur'ân-ı kerîmi bir ay gibi kısa zamanda ezberledi. O ay Ramazan ayı idi. Her gün bir cüz (Kur'ân-ı kerîmde bulunan yirmi sahifelik bölümlerden her biri) ezberler, akşam terâvihde onu okurdu. Hattâ, bu hâdisenin hac yolunda gemide olduğu ve o Ramazan ayının gemide geçtiği de bildirilmiştir. Muhammed Ubeydüllah'ın büyük ağabeyi MuhammedSıbgatullah, bu kardeşi hakkında; "Kardeşim; hâfız, fâdıl, hâcı, ârif, cömert, velî, müttekî, takvâ sâhibi, babamın makbûlü ve yüksek dedem İmâm-ı Rabbânî'nin âşıkıdır." buyurmuştur. Muhammed Ubeydüllah Serhendî hazretleri, bambaşka bir keşf sâhibi idi. Öyle ki, dünyâda olmuş bütün işleri keşf ederdi. Hattâ bu keşflerinin çokluğundan sıkılmaya başlayıp, bunlardan kurtulması için yüksek babasına yalvardı. Onun bütün vücûdu göz hükmünde idi. Yâni Allahü teâlâ ona bütün vücûdu ile görmek nîmeti ihsân etmişti. Hayâtının sonuna kadar böyle devâm etti. Yüksek babaları olan İmâm-ı Ma'sûm hazretlerinin Mektûbât'ının birinci cildini bu oğlu topladı. Yine yüksek babalarının Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereyi ziyâretleri esnâsında hâsıl olan yüksek hâllerini, Arabî ifâde ile toplayıp, bir kitap hâlinde yazdı. Risâle-i Yâkûtiyye ismini verdiği bu kitabını, daha sonra Fârisîye çevirdi. Fârisî nüshalarından biri İstanbul'da SüleymâniyeKütüphanesinde mevcuttur. Muhammed Ubeydüllah hazretleri, vefâtlarından az bir müddet evvel, bulundukları Serhend şehrinden Dehli'ye gitti. 1672 (H.1083) senesinde bir Cuma günü Dehli'den dönüyorlardı. Öğleden sonra ikindi vaktiydi. Bir ara; "Namaz vakti oldu mu?" diye sordu. Yanında bulunan Âhund Sücâdil vaktin geldiğini arzetti. Tekbir için ellerini kaldırdı ve; "Esselâmü aleyküm yâ Resûlallah! sallallahü aleyhi ve sellem". dedi. Sonra niyet edip namaza başladı ve secdede iken mübârek rûhunu cenâb-ı Hakk'a teslim eyledi. Muhammed Hâdî, Muhammed Pârisâ ve Muhammed Sâlim isimlerinde üç oğlu vardı. Muhammed Ubeydüllah hazretlerinin Mektûbât'ı, Hazînet-ül-Me'ârif ismiyle bilinmekte olup, içinde yüz elli altı mektup vardır. Mektuplar ekseriyetle Fârisî, çok az kısımları da Arabîdir. Hazînet-ül-Me'ârif 1973 (H.1393) senesinde Pâkistan'da basılmış olup, bu kitapdan birkaç mektubun tercümesi aşağıdadır. 66. mektup: Bu mektup, vaktin sultânı olan Ebü'l-Muzaffer Muhyiddîn Muhammed Âlemgîr'e yazılmış olup, tövbe hakkındadır. Her hamd ve medhin hakîkî sahibi olan ve istediğini yapıp, dilediği şekilde hüküm veren Allahü teâlâya hamd, O'nun sevgili Peygamberine ve âline her zaman dâimî salât ve selâmlar olsun. Bu fakîre ihsân ederek gönderdiğiniz kıymetli mektubunuz geldi. Çok sevindirdiniz. (Mektubun bundan sonraki kısmı, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Hindistan vâlilerinden Hân-ı Hânân'a yazdıkları mektuptur. Muhammed Ubeydüllah hazretleri, Sultan Âlemgîr'e yüksek dedelerinin yazdıkları mektubun aynısını yazmışlardır. Adı geçen mektup, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî'nin 2. cildinin 66. mektubudur.) Kıymetli ömrümüz günah işlemekle, kusur, kabahat yapmakla, yanılmakla geçip gidiyor. Bunun için; tövbeden, Allahü teâlâya boyun bükmekden söyleşmemiz, verâ ve takvâdan konuşmamız hoş olur. Allahü teâlâ, Nûr sûresi otuz birinci âyetinde meâlen; "Ey müminler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz" buyuruyor. Tahrîm sûresi, sekizinci âyetinde meâlen; "Ey îmân eden seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz. Hâlis tövbe edin! Yâni tövbenizi bozmayın! Böyle tövbe edince Rabbiniz, sizi belki affeder ve ağaçlarının, köşklerinin altından sular akan Cennetlere sokar" buyuruyor. En'âm sûresi, yirminci âyetinde meâlen; "Açık olsun, gizli olsun günahlardan sakınınız!" buyuruyor. Günahlarına tövbe etmek, herkese farz-ı ayndır. Hiç kimse tövbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki, peygamberlerin "aleyhimüsselâm" hepsi tövbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed aleyhisselâm buyuruyor ki: "Kalbimde (envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan) perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kerre istigfâr ediyorum." Yapılan günahta, kul hakkı bulunmayıp; zinâ yapmak, alkollü içki içmek, çalgı dinlemek, yabancı kadınlara bakmak, Kur'ân-ı kerîmi abdestsiz tutmak ve bozuk inanışlara saplanmak gibi, yalnız Allahü teâlâ ile kendi arasında olursa; böyle günahlara tövbe etmek, pişman olmakla, istigfâr okumakla, Allahü teâlâdan utanıp, sıkılıp, O'ndan af dilemekle o günahlar affolur. Farzlardan birini özürsüz terk etti ise, tövbe için, bunlarla birlikte, o farzı da yapmak lâzımdır. Günahta kul hakkı da varsa, buna tövbe için, kul hakkını hemen ödemek, onunla helâllaşmak, ona iyilik ve duâ etmek de lâzımdır. Mal sâhibi, hakkı olan ölmüş ise, ona duâ, istigfâr edip, çocuklarına, vârislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, mal ve diyet mikdarı parayı fakirlere, miskinlere sadaka verip, sevâbını hak sâhibine ve eziyet yapılana niyet etmelidir. Hazret-i Ali buyuruyor ki: Hazret-i Ebû Bekr doğru sözlüdür. Ondan işittim ki: "Resûlullah efendimiz; "Günah işleyen biri, pişmân olur, abdest alıp namaz kılar ve günâhı için istigfâr ederse, Allahü teâlâ, o günâhı elbette affeder. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresi 109. âyetinde (meâlen); "Biri günah işler veya kendine zulm eder, sonra pişmân olup, Allahü teâlâya istigfâr ederse, Allahü teâlâyı çok merhâmetli, af ve magfiret edici bulur" buyurmaktadır." dedi." Bir hadîs-i şerîfte; "Günâhı olan kimse, istigfâr ve tövbe eder, sonra bu günâhı tekrar yapar, sonra yine istigfâr söyler, tövbe eder. Üçüncüye yine yapar ve yine tövbe ederse, dördüncü olarak yapınca, büyük günah yazılır." buyruldu. Bir hadîs-i şerîfte; "Müsevvifler helâk oldu" buyruldu. Yâni, ileride tövbe ederim diyenler, tövbeyi geciktirenler ziyân etti. Lokman Hakîm, velî veya peygamber idi. Oğluna nasîhat ederek; "Oğlum, tövbeyi yarına bırakma!Çünkü, ölüm ansızın gelip yakalar" dedi. İmâm-ı Mücâhid buyuruyor ki: "Her sabah ve akşam tövbe etmeyen kimse, kendine zulmeder." Abdullah ibni Mübârek buyurdu ki: "Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekden daha sevâbdır." Âlimlerimiz buyuruyor ki: "Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabûl olan altı yüz nâfile hacdan daha sevabdır" Yâ Rabbî! Kendimize zulm ettik. Bize acımaz, af etmezsen, hâlimiz pek fenâ olur." Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Allahü teâlâ buyurur ki: "Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi olursun. Yasak ettiğim haramlardan sakın, verâ sâhibi olursun. Verdiğim rızka kanâat eyle, insanların en ganîsi olursun, kimseye muhtaç kalmazsın." Peygamber efendimiz Ebû Hüreyre'ye buyurdu ki: "Verâ sâhibi ol ki, insanların en âbidi olursun!" Hasan-ı Basrî buyurdu ki: "Zerre kadar verâ sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır."Ebû Hüreyre buyurdu ki: "Kıyâmet günü, Allahü teâlânın huzûrunda kıymetli olanlar, verâ ve zühd sâhipleridir." Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki: "Bana yaklaşanlar, sevgime kavuşanlar içinde, verâ sâhipleri gibi yaklaşan olmaz." Büyük âlimlerden bazısı buyurdu ki: "Bir kimse, şu on şeyi, kendine farz bilmedikçe, tam verâ sâhibi olamaz: Gıybet etmemeli. Müminlere sû-i zan etmemeli, kötü bilmemeli. Kimse ile alay etmemeli. Yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı. Doğru söylemeli. Kendini beğenmemek için, Allahü teâlânın kendisine yaptığıihsânları, nîmetleri düşünmeli. Malını helâl yere harcetmeli, haramlara vermemeli. Nefsi, keyfi için, mevki, makam istemeyip, buraları insanlara hizmet yeri bilmeli. Beş vakit namazı vaktinde kılmayı birinci vazife bilmeli. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı. Yâ Rabbî! Bizlere ihsân ettiğin nûru, hidâyeti arttır. Bizi affet! Sen her şeyi yapabilirsin." 1) Umdet-ül-Makâmât; s.389 2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. baskı); sh.637 3) Hazînet-ül-Me'ârif 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.129
Muînüddîn-i Çeştî
Muinüddin-i Çeşti Muinüddin-i Çeşti Hindistan'ın büyük velîlerinden. İsmi, Hasan bin Gıyâsüddîn, lakabı Muînüddîn'dir. Peygamber efendimizin neslinden olup seyyiddir. 1136 (H.531) senesinde Horasan'da doğdu. 1236 (H.634) yılında Ecmîr'de vefât etti. Kabri oradadır. Horasan'da büyüyüp yetişen Muînüddîn-i Çeştî'nin babası Gıyâsüddîn Hasan, aslenSenceristanlı olup, sâlih ve müttekî bir zât idi. Üç evlâdı vardı. Muînüddîn on bir yaşında iken babası vefât edince, kalan mîrâs üç kardeş arasında taksim edildi. Bu taksimde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine bir bağ düştü. Bağla meşgûl olduğu bir gün, İbrâhim Kunduzî adında bir velî yanından geçiyordu.Ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına dâvet edip gölgeye oturttu, üzüm ikrâm etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip, koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Dişi ile biraz koparıp, Muînüddîn-i Çeştî'ye yedirdi. Ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nûr hâsıl oldu. Dünyâdan tamâmen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka verdi. İlim öğrenmek için seyâhatlere çıktı. Önce Horasan'a gidip orada Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand'a geçti. Irak'a gitmek için yola çıktı. Yolu Hârun kasabasına uğradı ve zamânının en meşhûr velîsi OsmanHârûnî hazretlerini tanımakla şereflenip talebesi oldu. Muînüddîn-i Çeştî'ye çok alâka gösteren HâceOsman Hârûnî bir gün ona; "Muînüddîn, abdestini tâzele!" buyurunca, tâzeledi. Sonra; "Kıbleye karşı otur, Bekara sûresini oku!" dedi. Dediklerini hemen yaptı. Sonra; "Yirmi defâ salevât oku" buyurdu. Bu emri de yerine getirdi. Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: "Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini bin defâ oku!" Muînüddîn-i Çeştî, hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrâr huzûruna gelince, hocası; "Muînüddîn! Başını yukarı kaldır bak!" buyurdu.Kaldırıp bakınca; "Ne görüyorsun?" diye sordu. Cevâbında; "Yedi kat semâyı veArş'ı görüyorum." dedi. "Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku!" buyurdu. İhlâs sûresini bin defâ daha okudu. Sonra, "Başını semâya kaldır bak!" buyurdu. Kaldırıp baktı; "Ne görüyorsun?" deyince, "Azamet perdesine kadar her şeyi görüyorum" cevâbını verdi. Sonra; "Gözlerini yum!" buyurdu. O da gözlerini kapattı. "Tekrar oku!" buyurdu, emri yerine getirdi. "Ne görüyorsun?" deyince, "On sekiz bin âlemi seyrediyorum" dedi. Bunun üzerine hocası; "Ey Muînüddîn, senin işin tamam oldu" buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. "Bunu al!" buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. "Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır." deyince, hemen paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pek çok feyze kavuştu ve tasavvufta yükseldi. Bir defâsında hocası ile birlikte Kâbe-i muazzamayı ziyârete gitmişlerdi. Kâbe yanında el açıp duâ ettiklerinde, "Muînüddîn bizim dostumuzdur" diye bir ses işitildi. Sonra buradan Medîne-i münevvereye, Peygamberimiz server-i kâinâtın mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Kabrin başına vardıklarında, hocası; "Muînüddîn, selâm ver!" buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden; "Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu!" diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyâretten sonra Bağdât'a döndüler. Senelerce hocası Osman Hârûnî'nin derslerine ve sohbetlerine devâm edip, tasavvufda yükseldi ve halîfesi oldu. Elli iki yaşına gelince, seyâhatlere çıktı. Bağdât'a gidiyordu. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn-i Kübrâ ile tanışıp, birlikte Bağdât'a geldi. Bir müddet kalıp, Hemedan'a geçti.Hemedan'da, mürşîd-i kâmil Yûsuf Hemedânî'yi tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Herat'a ve Belh'e giderek ilimde ve tasavvufta çok yükselip pek çok talebe yetiştirdi. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarîkatının imâmı sayılır. Çünkü Hindistan'da İslâmiyet, onun gayreti ve hizmetleri ile yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devâm etse, yükselir, kerâmet ve mârifet sâhibi olmakla şereflenirdi. Mübârek nazarları kime tesâdüf etse, doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur'ân-ı kerîmi hatmedince, gâibden; "Ey Muînüddîn! Hatmin kabûl edildi" diye bir ses işitilirdi. Aldığı mânevî işâret üzerine Medîne-i münevvereden ayrılan Muînüddîn-i Çeştî hazretleri derhal Hindistan'ın yolunu tuttu. Kendisini sevenlerden kırk kişi de birlikte idi. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan'a ulaştılar. Ecmîr'e yaklaştıklarında, bölgenin racası (prensi), Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin Ecmîr'e gelmekte olduğunu öğrenince; onu târif ederek, görüldüğü yerde öldürülmesini emretti. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yollarına devâm ettiler. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr racasından emir alanlar, Muînüddîn-iÇeştî'yi yolda gördükleri hâlde, hiç biri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Muînüddîn-i Çeştî yola devâm edip, Ecmîr'e girdi. Yanındakiler ile birlikte, bir ağacın altına oturup, istirâhat etti. Oturdukları yer, Ecmîr racasının develerinin yattığı bir meydan idi. Orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce'nin (Ecmîr prensinin) develeri yatar dedi. Oradakiler hiç karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve; "Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar" dedi. Sonra hoşa giden güzel bir havuzun başına kondular. Burada ibâdetle meşgûl olup, sohbet ederlerken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Muînüddîn-i Çeştî'ye; "Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı.Sabah olunca, kervancı, develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat kaldırmak mümkün olmadı. Develer aslâ kalkmıyor" dedi. Muînüddîn-i Çeştî'yi ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti. Muînüddîn-i Çeştî, havuz başında iken, bir şahıs; "Ey muhterem zât! Bu oturduğumuz yer Mîr Seyyîd Hüseyin'in makâmıdır. Zamânında bu diyâr, onun emrinde idi" dedi. Muînüddîn-i Çeştî bunu öğrenince; "Allahü teâlâya hamd olsun ki kardeşimin mülkünde bulunuyorum! Ecmîr şehrinde putperestlere âit pek çok puthâne vardır. İnşâallah Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın işâret ve yardımı ile bunları yıkacağım." buyurdu. Muînüddîn-i Çeştî geldiği bu yerde oturuyordu. Hizmetçileri arada bir, inek satın alıp kesiyor ve birlikte yiyorlardı. Bu durum ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Muînüddîn-i Çeştî ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihâyet büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Muînüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. Namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Muînüddîn-i Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-kürsî'yi okuyup avucundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâle geldi.Ne yapacaklarını şaşırıp perişân oldular. Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler, savaşmaktan vazgeçtiler. Puthânelerine dönüp gittiler ve âciz kaldıklarını belirterek râhiplerinden yardım istediler. Râhib bir müddet susup, sonra; "Ey dostlarım! Sizin o karşılaştığınız zât, kendi dîninde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenerim." dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim edip okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Muînüddîn-i Çeştî'nin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Muînüddîn-i Çeştî'ye durum bildirilince; "Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç tesiri olmaz. İnşâallah onların râhibi doğru yola girecek" buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, namaz kıldığını gördüler. Hiç birinin yürümeye tâkatı kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, yaklaşamadılar. Muînüddîn-i Çeştî, namazını bitirince dönüp onlara baktı. Önlerine düşüp gelen râhipleri, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı. Bu hâlden kurtulmak için, her ne kadar putlarının ismini söylemek, râm, râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm, sesi çıkıyor, Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, yanındakilerden birine bir bardak su verip, râhibe vermesini söyledi. Râhip, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip müslüman oldu. Muînüddîn-i Çeştî, râhibin ismini Şâdî koydu. Raca, bu hâdiseden sonra, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, Hindistan'ın en meşhûr sihirbâzı olan Ecipâl'ı, Ecmir'e çağırdı. Ecipâl, Muînüddîn-i Çeştî'ye doğru giderken yapmak istediği sihri düşünüp hazırlamak istiyor, fakat aklına gelen sihiri hemen unutuyordu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı. Ecipâl, Muînüddîn-i Çeştî'nin yanına gelince, Muînüddîn hazretleri Şâdî'yi yanına çağırdı ve bir bardak vererek; "Ey Şâdî! Şu bardağı al ve şu havuzdan doldur. Doldururken, "Yâ Bedûh, de!" buyurdu. Şâdî "Yâ Bedûh!" diyerek bardağı havuzun içine daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Bu kerâmet karşısında putperestler, hayretler içinde kalıp, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler. Muînüddîn-i Çeştî'nin kerâmeti karşısında âciz ve çâresiz kalındığını gören sihirbaz Ecipâl, geri dönüp Raca'ya; "Bütün sihirbâzlar âciz kaldılar. Bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım." dedi. Fakat o da âciz kaldı. Sonunda, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin verdiği bir bardak suyu içince, hemen değişti, gönlü aydınlanıp küfür ve sapıklıktan kurtuldu. Kelime-i şehâdet söyleyerek müslüman oldu. Muînüddîn-i Çeştî'nin teveccühü ile yüksek makâmlara ve üstün derecelere kavuştu. Bütün bu hâdiseler, Ecmir racası ve Hindistan'ın diğer racaları tarafından hayret ve şaşkınlıkla tâkib edildi. Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çâresiz kaldılar. Müslüman olup, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine uymakla şereflenen Şâdî ve Ecipâl, hocalarına; "Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi, böylece bütün halkın sizden istifâde etmesini arzu ediyoruz" dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Muînüddîn-i Çeştî, Muhammed adında bir talebesine; "Git, şehrin ortasında bizim için münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz." buyurunca, emri yerine getirildi. Muînüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Sonra, talebelerinden bir kaç kişiyi Raca'ya gönderdi. Ona; "Ey katı kalbli kimse! Putperestliği bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol! Yoksa hakîr, zelîl ve çok pişmân olur, âh edersin" demelerini tenbîh etti. Talebeleri emir üzerine, Raca ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Raca'nın kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve aslâ îmân etmedi, müslüman olmaktan mahrum kaldı. Gelenleri geri çevirdi. Raca'yı İslâma dâvet etmek için giden talebeler, Raca'nın kabûl etmemesi üzerine gelip, durumu Muînüddîn-i Çeştî'ye bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; "Eğer bu bedbaht kimse, Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim." buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr'e geldi. Sultan Muizzüddîn (Şihâbüddîn) Gûrî, Horasan'da bulunduğu sırada, rüyâsında Muînüddîn-i Çeştî hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Muînüddîn-i Çeştî ona; "Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultânlığını ihsân etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht Raca'yı tutup, cezâsını ver." buyurdu. Uyanınca hayrete düşen Sultan Şihâbüddîn, rüyâsını fazîlet sâhibi âlimlere anlatıp, tâbirini sordu. Âlimler; "Sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, oraları fethedeceksin! Endişelenme, gönlünü hoş tut. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri sana himmet edecek" dediler. Bunun üzerine SultanŞihâbüddîn, ordusunu alıp, Hindistan'a hareket etti. Hindistan'da Ecmîr racasının ordusuyla karşılaştı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Netîcede, Sultan Şihâbüddîn gâlip geldi ve Raca yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr'den Dehli üzerine yürüyen İslâm ordusu, Dehli racası Pethûra'nın ordusunu mağlûb edip, kendisini esir aldılar. Sultan Şihâbüddîn, Dehli'de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan'da kaldıktan sonra Gazne'ye döndü. Muînüddîn-iÇeştî hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet, Hindistan'da her tarafa yayıldı. Pekçok insan küfür hastalığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi. Muînüddîn-i Çeştî'nin talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan'da asırlarca İslâma hizmet ettiler. Bir gün Muînüddîn-i Çeştî'nin rahmetullahi, aleyh huzûruna biri geldi. Edebli bir tavırla oturup; "Çoktan beri sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saâdet nasib oldu." dedi. Adamın bu sözü üzerine, Muînüddîn-i Çeştî ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; "Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!" dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: "Ey efendim! Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerâmetinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yoktu." dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve; "Bana dilediğiniz cezâyı verin!" dedi. Bunun üzerine Muînüddîn-i Çeştî; "Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!"buyurdu. Sonra yerde perişân bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı. "Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama" buyurdu. Sonra; "Ey yüceAllah'ım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsân eyle." diyerek, ona duâ etti. Bu adam, tövbe edip Muînüddîn-iÇeştî hazretlerinin duâsını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duânın bereketiyle, çok nîmetlere kavuştu. Kendisine kırk beş defâ hac yapmak nasîb oldu. Nihâyet Kâbe'nin civârında vefât etti ve Mekke-i mükerremede mücâvirlerin defnedildiği kabristana defnedildi. Muînüddîn-i Çeştî bir defâsında Şeyh Evhadüddîn Kirmânî ve Şihâbüddîn ÖmerSühreverdî ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı.Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan SultanŞemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri ona dikkatle baktı.Sonra birden şöyle buyurdu: "Ey dostlar, bana keşf olundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şâhı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek." buyurdu. Neticede işâret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehli sultanlığı yaptı. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri sevenleriyle ve talebeleriyle birlikte olduğu zaman buyurdu ki: "Sâdık talebe, hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasîhat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yâni, nefsin istemediği şeyleri yapar, istediği şeyleri yapmaz. Büyük âlimlerin yolunda gidip çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, on dört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zarûrî görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır. Bu on dört makam şunlardır: 1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem aleyhisselâmın makâmına işârettir. 2. İbâdet makâmı. Bu makam, İdrîs aleyhisselâmın makâmıdır. 3. Zâhidlik, dünyâya ve dünyâlığa düşkün olmamak. Bu makam, Îsâ aleyhisselâmın makâmıdır. 4. Rızâ makâmı. Kadere rızâ göstermek. Bu makam, Eyyûb aleyhisselâmın makâmıdır. 5. Kanâatkârlık. Bu makam, Yâkûb aleyhisselâmın makâmıdır. 6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus aleyhisselâmın makâmıdır. 7. Sıddîklık makâmı. Bu makam, Yûsuf aleyhisselâmın makâmıdır. 8. Tefekkür makâmı. Bu makam, Şuayb aleyhisselâmın makâmıdır. 9. İrşâd makâmı. Bu makam, Şist aleyhisselâmın makâmıdır. 10. Sâlihler makâmı. Bu makam, Dâvûd aleyhisselâmın makâmıdır. 11. Muhlisler makâmı. Bu makam, Nûh aleyhisselâmın makâmıdır. 12. Ârifler makâmı. Bu makam, Hızır aleyhisselâmın makâmıdır. 13. Şükredenler makâmı. Bu makam, İbrâhim aleyhisselâmın makâmıdır. 14. Makâm-ı Muhibbandır (muhabbet makâmıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'nın makâmıdır. Bir defâsında; "Tövbekâr mürid kime denir? diye sorulunca; "Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Hârûnî'den işittim. Buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimseAllahü teâlânın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryâdır. İkincisi, şefkattir. Şefkat, güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü, tevâzudur. Tevâzu, toprak gibidir (toprakta gül biter)." Çeşitli zamanlardaki sohbetlerinde buyurdu ki: "Muhabbetin alâmeti itâat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz." "Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mahrum etmez, ihtiyaçlarını karşılar." "Senelerce ilim ve mârifet taleb edip, dergâhta kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb, Allahü teâlâya yakınlık menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl buldum. Âhıreti düşünen âhiret ehlini mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sâhibi olduğunu iddiâ eden sahtekârlardan uzak durup, yüz çevirdim." "Kurtuluş; sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yükseltir. Sâlihlerin sohbetine devâm eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir." "Hakîkat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır: 1. Tam bir mârifete sâhip olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Dâimâ hak yolu gösterip, insanlarla hep faydalı şeyler konuşmak. 4. Tevâzu sâhibi olmak. 5. Uzlet. 6. Bütün müslümanları iyi bilip,kendini herkesten aşağı görmek. 7. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp erimek, acz ve niyâz içinde olmak. 10. Kanâat ve tevekkül üzere olmak. Yine buyurdu ki: "Rabbini tanıyıp seven kimse, her ân O'nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allahü teâlânın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allahü teâlânın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir. Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehli'de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn'in âcilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn'e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı.Ecmîr'e geldi. Bir gün talebelerine; "Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyâdan ayrılırım" buyurdu. Bu söz talebelerine ve kendisini tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu gibi çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin, Dehli'ye gitmesini emreden bir fermân yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim Çeştî hâcegânının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini (bunlara mahsus olan bâzı eşyâyı) ona verdim" buyurdu ve Hâce Kutbüddîn'e hitâben; "Senin yerin Dehli'dir." buyurdu. Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Dehli'ye gitmek üzere Ecmîr'den ayrılacağım zaman hocamın huzûruna çıktım. Külâhını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî'nin âsâsını, kendi okuduğuKur'ân-ı kerîmi, seccâdesini, nalınlarını verdi ve; "Bunlar, bana hocam Hâce OsmanHârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullah'ın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum" buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn, bu nîmetlere şükür olarak ve çok mesûliyetli olan vazifesinde kolaylık vermesi için Allahü teâlâya niyâz ile iki rek'at namaz kılıp göz yaşları içinde duâ etti. Sonra, Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin) elini tutarak; "Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazifemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum." dedi. Sonra şöyle buyurdu: "Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâslarındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde görünmelidir. 2) Fakirleri maddî ve mânevî olarak doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmetlere şükredemediği, O'na lâyık ibâdet yapamadığı ve âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için, dâimâ üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek için dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli; insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir." Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar. Hâce Muînüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği saâdet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazifede cesûr bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!" şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehli'ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri vefât etti. Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile almadı. Ancak bâzı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip, Hakk'a kavuştuğunu gördüler. Peygamber efendimiz, o gece oradaki bir çok evliyâya rüyâlarında; "Biz bugün, Allah'ın sevgili kulu Şeyh Muînüddîn'i karşılamağa geldik." buyurmuştur. Ecmîr'de dergâhının bulunduğu yerde defnedildi. Kabri önce kerpiçten, daha sonra taştan yapıldı. Önce Hâce Hasan Nâgûrî tarafından tâmir ettirildi. Sonra Şihâbüddîn Muhammed Şâh Cihân tarafından, türbesi yanına mermerden gâyet güzel bir mescid yaptırıldı. Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinden dört asır sonra Hindistan'da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan'a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1623 (H.1033) senesinde Ecmîr'e gittiğinde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve; "Hâce hazretleri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr, sırlar açıldı." buyurmuştur. İmâm-ı Rabbânî hazretleri onun kabrini ziyâret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de kabûl ederek; "Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsân etti. Bunu kefenim olması için saklayalım." buyurdu. Bir sene sonra vefât edince, o örtüyü kefen yaptılar. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çırpınır, talebelerini de bu gâyeye sevk ederek buyururdu ki: Irmak akarken zaman zaman gürültü çıkarır ve zaman zaman etrâfını zorlar. Ancak sonunda denize kavuşarak sükûnete erişir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak arzûsu ile yanan kimsenin de hâli böyledir." Kendisi hakîkaten Allah adamıydı. Güneş gibi herkesi faydalandıran bir davranış içinde ve toprağın herkesi kabûl etmesi gibi misâfirseverdi. "İyi olan Allah adamları ile birlikte bulunmak, hayırlı bir iş yapmaktan daha iyidir, bunun gibi kötülerle ve İslâm düşmanlarıyla bulunmak, kötü bir iş yapmaktan daha kötüdür. İnsana en çok zarar veren günâh, kendi gibi olan insanları aşağı görmektir." buyururdu. Allahü teâlânın bütün kullarına nehirler gibi sınırsız yardım ederdi. "Allahü teâlâyı ibâdetler içinde en çok râzı eden ibâdet, zayıf ve mazlûmları sevindirmek ve rahatlatmaktır. İhtiyaç sâhibini hayal kırıklığına uğratmayan kimse, hakîkî derviştir. Cehennem ateşinin söndürülmesinin en iyi yolu, açı doyurmak, susuz olanın susuzluğunu gidermek, ihtiyaç sâhibinin ihtiyâcını görmek ve sefâlet içinde bulunanla dostluk kurmaktır." buyururdu. Kendisi sabırlı olup, sevdiklerine sabırlı olmayı tavsiye ederdi: "Sabır, şikâyet etmeksizin üzüntüye katlanmak ve sıkıntılara göğüs germektir." buyururdu. Ölüme hazırlıklı olmayı tavsiye eder, ölümle ilgili olarak şöyle buyururdu: "Ârif, ölümü dost, rahatlığı da düşman görür. Allahü teâlâyı devamlı hatırlamayı en büyük saâdet bilir. Başının üstünde dolaşan ölümü düşünerek son yolculuğu için hazırlığını tam yapar." Kendisi güler yüzlü olup; "Ârifin bir özelliği insanlara karşı devamlı güler yüzlü olmasıdır." buyururdu. Ömrü boyunca pekçok insanın îmânla şereflenmesine vesîle olan Muînüddîn-i Çeştî, birçok talebe yetiştirdi. Bunların en meşhûrları: Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî el-Ûşî, kendi oğlu Hâce Ferîdüddîn, Hamîdüddîn Nâgûrî Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa'd bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed Türk, Şeyh Ali, Sencerî, Hâce Yâdigâr, Abdullah Beyâbânî gibi pekçok kıymetli kimselerdir. MUÎNÜDDÎN ÇEŞTÎ'Yİ ÇAĞIRIN! Muînüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhûr olunca, orada durmaz, kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyâhatlerinden biri de Mekke'ye olmuştur. Mekke-i mükerremeye gidip, Kâbe-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke'de kalıp, oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem Muhammed aleyhisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de Medîne'de kaldı. Bir gün Mescid-iNebî'de iken, Ravda-i mutahheradan, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin türbesinden; "Muînüddîn'i çağırınız!" diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; "Muînüddîn!" diye bağırdı. Birkaç yerden "Efendim!" sesi işitildi. Sonra; "Hangi Muînüddîn'i istiyorsunuz? BuradaMuînüddîn adında bir çok kişi var" dediler. Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahheranın kapısında ayakta durdu. İki defâ, "Muînüddîn-i Çeştî'yi çağır!" diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı; "Muînüddîn-i Çeştî'yi istiyorlar!" diye bağırdı. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak Peygamberimizin türbesine yaklaştı ve edeble ayakta durdu. Bu sırada; "Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel!" diye bir ses işitince; kendinden geçmiş bir hâlde, Resûl-i ekremin türbesine yaklaştı ve sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmekle şereflendi. Peygamberimiz; "Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan'a gitmen gerekir. Hindistan'a git! Hindistan'daEcmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyin adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. Şu anda şehîd oldu. Orası kâfirlerin eline geçmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar, güçsüz ve tesirsiz kalacaklar" buyurdular. Sonra ona bir nar verip; "Bu nara dikkatle bak ve nereye gitmen gerekiyorsa, görüp, anla!" buyurdu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, Server-i âlemin verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamâmen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi göremedi. Fâtiha okuyup duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i mutahheradan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı. FAZLA ALMA Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halîfesi Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî şöyle anlatmıştır: "Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hizmetinde bulundum. Hiç kimseye îtirâz edip, azarladığını görmedim. Bir gün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ'nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gâyet nâzik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, aslâ kabûl etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; "Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma." dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryâd ederek; "Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım" diyerek yalvardı. Muînüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saâdete kavuştu." FELÂKETE UĞRAMASINLAR Talebesi Hâce Kutbüddîn-i Şîrâzî'ye yazdığı mektubda, Muînüddîn-i Çeştî şöyle buyuruyor: "Kıymetli kardeşim DelhiliHâce Kutbüddîn. Allahü teâlâ sana her iki cihân saâdeti nasîb eylesin. Şunu yazmak isterim ki, Hakk'ı arayan hakîkî talebelerime bildireceğim mânevî bilgileri bildir de, felâkete uğramasınlar. Allahü teâlâyı tanıyan, O'ndan bir şey istemediği gibi, herhangi bir arzuya sâhib olmaz. O'nu tanımayanlar bunları anlamaz. Diğer bir nokta ise, aç gözlülüğü, tamaı bırakmaktır. Tamaı bırakan, istediği şeylere kavuşur. Allahü teâlâ böyle kimseler hakkında; "İsteklerine gem vuran, Cennet'e girer." buyurdu. Kalbini Allahü teâlâdan çeviren ve aşırı isteklere düşen, belâ kefenine sarılır ve pişmanlıklar mezârına gömülür. Aşırı isteklerini bırakıp, kalbini Allahü teâlâya çeviren, af kefenine sarılır ve kurtuluş mezârına gömülür. Allahü teâlânın istediğini kabûl eden, O'nun korumasına kavuşur. Şimdi, eğer tasavvufun ne olduğunu bilmek istersen, her türlü rahatlığı bırak, bu yolun büyüklerinin sevgisini kalbine yerleştir. Eğer bunları yaparsan, tasavvufun sırları sana açılmaya başlar. Allahü teâlâyı isteyen, bunu, hem kalbi, hem de rûhu ile berâber yapmalıdır. İnşâallah kalb, şeytanın şerrinden korunur ve her iki dünyâda isteklerine kavuşur. Benim hocam, Allahü teâlâ ona yüksek dereceler versin, bir kere bana; "Muînüddîn, Allahü teâlânın huzûrunda bulunan kimseyi biliyor musun?" diye sordu ve şöyle buyurdu: "O dâimâ itâattedir. Allahü teâlâdan ne gelirse kabûl eder, verilenlerdeki nîmetleri görür. İşte bu, bağlılıkta en önemli şeydir. Buna sâhib olan, dünyâ sultânıdır. Selâm ederim." NASÎHAT Muînüddîn-i Çeştî hazretleri vâz, nasîhat ve sohbetleriyle insanların kurtuluşu için gayret ettiği gibi, sultanlara ve devlet adamlarına sözlü ve yazılı nasîhatlarda bulunurdu. Sultan Şihâbüddîn Gûrî'ye şu vasiyetnâmeyi yazıp gönderdi. "Allahü teâlâ Delhi hükümdârı Muizzüddîn Sâm'ı mübârek eylesin. Bu fakîr size ve emriniz altındakilere mânevî ve maddî rahatlık için duâ ettikten sonra derim ki: Peygamber efendimiz beni, Allahü teâlânın izniyle bu ülkeye mânevî şefâatçi ve idâreci olarak mâsûm insanları korumak, onların emniyetini sağlamak, onları hükümdârların ve şeytânî kuvvetlerin baskı ve zulümlerinden korumak için tâyin etti. Bu fakîr Allahü teâlânın izniyle bu vazîfeyi tam olarak yapmaya çalışıyorum. Bu vazîfeyi kalbimin bütünüyle, sınıf, inanç ve din farkı gözetmeksizin hayatta olduğum sürece yapmaya devâm edeceğim. Bu fakir size ve arkadan geleceklere iyi bir hükümdârlık için aşağıdaki kâidelere uymayı tavsiye ve îkâz ediyorum. Hakîkatte bu kâideler bu ülkedeki, hindû olsun, müslüman olsun, mûsevî olsun, hıristiyan ve mecûsî olsun bütün hükümdârlar için geçerlidir. Kim bu kâideleri din farkı gözetmeksizin tatbik ederse, Allahü teâlâ onu muvaffak kılar ve o düşmanlarından korkusu olmaksızın, sağlık ve sıhhatle tebeasını idâre eder. Her kim ki bu kâideleri gözardı eder onlara uymazsa, Allahü teâlânın gazâbı onunla olur, ülkelerinde ayaklanmalar ortaya çıkar. Sağlıklı bir hayat süremez ve netîce olarak ülkesi dağılır, gider. Bu kâidelere bu sebepten bütün insanlık için uyulması gerekir. Bu kâideler şunlardır: Birincisi; Allahü teâlânın sana tebea olarak verdiği kimselere zulmetme. Çünkü Allahü teâlâ insanları sever ve onlara zulmedenleri sevmez. İkincisi; günahlar içinde bir hayat yaşayıp hükümdârlık vazîfelerini ihmâl etme. Üçüncüsü; benim talebelerime ve onların tâbilerine, Allah adamlarına ve zamânın velîlerine sevgi ve nezâketle muâmeleyi ihmâl etme. Çünkü onlara böyle muâmele etmeyi Allahü teâlâ ve Peygamber efendimiz sever. Dördüncüsü; yukarıdaki kâideler aynı zamanda bütün diğer hükümdârlar, vâliler ve devlet teşkilâtlarında vazîfeli olan bütün vazîfeliler için geçerli ve gereklidir." 1) Siyer-ül-Aktâb; s.100 2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s. 1122 3) Hadîkat-ül-Evliyâ; Kısım 3, s.162 4) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.28 5) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.304 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.171 7) The Holy Biography of Hazrat Khwaca Muînüddin Chisti. (W.D. Begg. Arizona-1977)
Mûsâ Kâzım
Musa Kazım Musa Kazım Eshâb-ı kirâmın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden. Oniki imâmın yedincisidir. Câfer-i Sâdık'ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ'nın babasıdır. Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın evlâtlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in çocuklarından olduğu için "seyyid"dir. Asıl adı, Mûsâ binCâfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır binAli Zeynel'âbidîn binHüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. Künyesi, "Ebü'l-Hasan" ve "Ebû İbrâhim"dir. Kâzım, Sâbir, Sâlih, Emîn... gibi birçok lakabları vardır. En meşhûru "Kâzım"dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hâkim olduğundan "Kâzım" lakabı verilmiştir. İmâmlığı, tasavvufda feyz vermesi yirmi beş sene üç ay sürmüştür. Erkek çocukları, Ali Rızâ, Zeyd, İbrâhim, Ukayl, Hârun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Câfer, Yahyâ, İshâk, Abbâs, Ebü'l-Kâsım, Hamza, Abdurrahman Kâsım, Câfer-i Ekber, Câfer-i Asgar'dır. Kızları ise on sekizdir. Herbiri zamânının en çok ibâdet edenleri ve kerîmeleri idiler. Annesi câriye idi. Adı, Humeyde-i Berberiyye'dir. Mûsâ Kâzım hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan "Ebvâ" denilen yerde, 745 (H.128) senesiSafer ayının yirmi üçüncü Pazar günü doğdu. 802 (H. 186) senesinde, Bağdat'ta hapishânede vefât etti. Bağdat'ın on kilometre kuzeybatısında "Kâzımiyye" mahallesinde defnedilmiştir. Bu mahalle, Dicle Nehrinden beş kilometre içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir câmii vardır. Müslümanların en çok ziyâret ettiği türbelerden biridir. İmâm-ı A'zam hazretlerinin türbesi de Dicle kenarındadır. Mûsâ Kâzım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde ictihad derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine "Sâlih kul" adını vermişlerdi. Tasavvuf ilminde, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Bu ilme âit mârifetleri, isteyen müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır. Resûlullah efendimizin üç vazifesinden biri de, tasavvuf mârifetlerini, bilgilerini öğretmek ve kalblere yerleştirmekti. Bu vazifeyi; kendisinden sonra dört halîfesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halîfeden sonra İslâmiyet her yere yayılmış ve müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslâm âlimleri, Resûlullah'ın, sallallahü aleyhi ve sellem vazifelerini yerine getirmekte aralarında vazife taksimi yaptılar. Kelâm, akâid, îmân bilgilerini "Mütekellimîn" adı verilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıh yâni amel, ibâdetleri ve işleri öğreten âlimlere"Fukahâ" denildi. Tasavvuf bilgilerini de oniki imâm ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalblere akıttılar. Oniki imâmın her biri, Ehl-i sünnet îtikâdındaki müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu âileye mensub olanların hepsini sevmeyi, dünyâ ve âhiret saâdetlerinin sermâyesi bilmişlerdir. Mûsâ Kâzım hazretleri, hadîs-i şerîf ilminde sika, güvenilir bir râvidir. Büyük bir hadîs imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed, ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûlullah'a kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir..." Mûsâ Kâzım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i beytten olanlara maalesef birçok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kerre hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdur. Medîne-i münevverede otururdu. Siyâsete hiç karışmadığı haldeAbbâsî halîfelerinden Muhammed Mehdî kendisini Medîne'den Bağdât'a getirterek hapsetmiş, bir müddet sonra hazret-iAli'yi rüyâsında görüp, kendisine Kur'ân-ı kerîmden meâlen; "Demek ki, idâreyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabâlık bağlarını kesip atacaksınız" buyurulan Muhammed sûresi yirmi ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bunun üzerine ertesi gün hemen Mûsâ Kâzım'ı hapisten çıkararak, kendisine ve evlatlarına karşı isyân etmeyeceğine yemin etmesini teklif etmiş, İmâm-ı Mûsâ Kâzım da; "Bu işi aslâ yapmam ve şânıma da yakıştırmam" buyurunca, doğru söylediğini tasdik etmiş ve bu teminât üzerine, Medîne'ye dönmesine izin vermişti. Sonra Halîfe Hârun Reşîd, 795 yılında Umre'den dönerken, Medîne'ye uğramış, İmâm hazretlerini yanına alıp Bağdat'a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hâdiselerin yatışması sona erdirilmesi düşüncesi ile Onu tekrar hapsettirmiştir. Bağdât Târihi kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî'nin rivâyetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Diğer bir rivâyete göre, Hârun Reşîd de gördüğü korkulu bir rüyâ üzerine, onu hapishâneden çıkarıp, Medîne'ye göndermişti. Ancak Bağdât'ta vefât etmiş olması, Hatîb-iBağdâdî'nin rivâyetini kuvvetlendirmektedir. Hattâ zehirletilerek vefât ettiği de rivâyet olunur. Yedi sene zindanda kaldı. Hapishânede iken Hârun Reşîd'e yazdığı mektupta şöyle dedi: "Benden belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık, sen de dâima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma; sonu gelmeyen âhirete sen de, ben de gideceğiz." Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivâyet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Mûsâ Kâzım hazretleri; "Bana bugün zehir verdiler. Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefât ederim" buyurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur. Mûsâ Kâzım'ın hayâtı, fazîlet ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Ruhlara gıdâ olan sözleri o kadar çoktur ki, bâzıları kitaplara geçirilmiş, bâzıları da dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir. Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî"kuddise sirruh" şöyle anlatıyor: "Hacca gidiyordum. Fâriziyye'ye vardım, orada, güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; "Bunun tasavvuf talebesinden olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin" dedim. Yanına yaklaşınca, bana: "Ey Şakîk" diye hitâb ederek, meâlen; "Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günâhdır" buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime; "Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi" dedim. Arkasından, helâllaşayım diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâllaşayım dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; "Ey Şakîk!" diyerek, meâlen; "Ben tövbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim" buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime; "Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi." dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum." diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. "Hak teâlânın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır."dedim. "Hak teâlânın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hak teâlâya hüsn-i zanda bulun!" deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke'ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke'de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. "Bu zât kimdir?" diye sordum. "Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin'dir" dediler. "Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib hâller gördüm" dedim. "Bu hâller bu seyyid için acâib değildir dediler." Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım'ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve; "Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?" diye sordu. Ben de; "Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir." dedim. "Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin." buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım hazretleri bir katıra binmişti. "Ey falan!" diye seslendi. "Buyurun efendim buradayım" dedim. "Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?" buyurdu. "Evet öyle olacaktı." dedim. Sonra; "Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldun." dedim. "Beni bir daha oraya götürecekler o zaman kurtulamayacağım." buyurdu. Menkıbeleri çeşitli kitaplarda toplanmıştır. Nûr-ul-Ebsâr da anlatılan menkıbelerden bâzıları şunlardır: Bir gün Mûsa Kâzım hazretlerinden, zamanın halîfesi Hârûn Reşîd sordu: "Sizler, kendinizin Ehl-i beytten olduğunuzu söylüyor veResûlullah'ın zürriyetindeniz diyorsunuz. Halbuki aslında biz dedemAbbâs'dan dolayı Resûlullah'ın soyundanız, siz de hazret-i Ali'nin evlâtlarısınız. İnsanların nesebi ve soyu baba ile devam eder." Cevâbında buyurdu ki: "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde En'âm sûresi seksen dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: "İbrâhim peygamberin zürriyetinden olan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârun! Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. Ve ey Zekeriyyâ ve Îsâ!" Bu âyet-i kerîmede Îsâ aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmın soyundan sayılıyor. Halbuki Îsâ'nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte annesi tarafından İbrâhim aleyhisselâmın zürriyetinden sayılmaktadır. Öyleyse, bizler de annemiz Fâtıma'tüz-Zehrâ(radıyallahü anhâ) tarafından Resûlullah efendimizin soyundan sayılırız." Hârûn Reşîd, bir gün veziri Ali bin Yektîn'e çok güzel elbiseler hediye etmişti. Bunlar arasında, siyah ibrişimle dokunmuş, altın yaldızlı gömlek en iyisiydi. Pâdişâhlara mahsus bir elbiseydi. Ali bin Yektîn, Mûsâ Kâzım hazretlerini çok sevdiği için bir mikdar daha mal ilâve ederek hepsini Mûsâ Kâzım'a gönderdi. Gömlekten başka bütün hediyeleri kabûl ettiler. Gömleği geri gönderip, bunu saklamasını, bir gün lâzım olacağını söylediler. Bir gün Ali bin Yektîn, kölelerinden birine kızıp kovdu. O köle, Hârûn Reşîd'e gidip; "Benim efendim Mûsâ Kâzım'ı imâm edinmiştir. Ona çok mal gönderiyor, hattâ sizin ona ikrâm ettiğiniz ibrişimli altın yaldızlı gömleği bile hocasına gönderdi." dedi. Hârun Reşîd, kızıp, Ali bin Yektîn'i çağırttı; "Sana giydirdiğim gömleği ne yaptın?" diye sordu. Ali bin Yektîn; "Bendedir ey müminlerin emîri!" dedi. Hârûn Reşîd, hemen getirmesini istedi. O da kölelerinden birisini çağırıp; "Benim sarayımda falan odaya git, anahtarını falandan iste, odada bir sandık vardır. Kapağını aç, içinde mühürlü bir kutu göreceksin. O kutuyu getir" dedi. Kölesi derhal kutuyu getirdi. Kutuyu açınca, içindeki gömleği gördüler. Güzel kokular da sürülmüştü. Hârun Reşîd'in öfkesi geçti. Ali bin Yektîn'e; "Bunu yerine gönder, hatırını da hoş tut! Bundan sonra senin hakkında söylenen sözlere aldırmam. Bu elbise yanında olmasaydı, seni cezâlandıracaktım. Fakat işin doğrusu meydana çıktı. Bundan sonra, bir şeyi araştırmadan hakkında hüküm vermeyeceğim" dedi. Başka hediyeler ve ihsânlarda bulunarak gönderdi. Fesatlık yapan köleye de gereken cezâsı verildi. İshâk bin Ammâr şöyle anlatıyor: "Mûsâ Kâzım, Hârun Reşîd tarafından hapsedildiği zaman, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî ziyâretine gitmişlerdi.Maksadlarından biri de ilmi hakkında bilgi sâhibi olmaktı. İlminden sorup denemek istiyorlardı.Tam o sırada hapishânenin nöbetçisi yanına geldi ve; "Ey mübârek efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyâcınız varsa, getireyim" dedi. İmâm-ı Mûsâ Kâzım; "Bir ihtiyâcım yoktur." dediler. Sonra, Ebû Yûsuf ile MuhammedŞeybânî'ye dönerek; "Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zan ediyor ve ihtiyaçlarımı soruyor. Halbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir" buyurdular. İmâm-ı A'zam hazretlerinin iki talebesi de Mûsâ Kâzım'ın böyle söylemesine hayret ettiler ve; "Biz, bu zâtı, zâhirî ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise, bâtınî ilimden bize haber veriyor. Bu sözünü deneyelim" diyerek kalkıp gittiler. Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona; "Bu evde bir şey gördüğün zaman, gelip bize haber ver!" dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeğe başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmâm-ı Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî geldiği zaman ev sâhibinin öldüğünü gördüler. Mûsâ Kâzım hazretleri için olan hayretleri ve onun büyüklüğü hakkında zanları bir kat daha arttı. Muhammed bin Abdullah el-Bekrî anlatıyor: "Borç istemek için Medîne-i münevvereye gelmiştim. Bana bu hususta yardımcı olabilecek bir kişiyi çok aradım fakat bulamadım. En sonunda yorulup, kendi kendime: Ebü'l-Hasan Mûsâ bin Câfer'e gitsem, durumumu ona anlatsam, iyi olur. Belki bir şeyler elde ederim, diye düşündüm. Kararımı verip, Negamâ denilen yerdeki bahçesinde onu buldum. Beni görünce küçük bir hizmetçisi ile yanıma geldi. Elinde bir kalbur, kalburun içinde hurma vardı. O ve ben hurmadan yedik. Sonra bana bir ihtiyâcım olup olmadığını sordu. Ona durumumu olduğu gibi anlattım. Bunun üzerine içeri girdi. Az sonra yanıma geldi. Hizmetçisine sen git dedi. Elini elime uzattı. Bana içinde üç yüz dinâr olan bir kese verdi ve kalkıp gitti. Sonra bineğime binip, oradan ayrıldım." Mûsâ Kâzım hazretleri çok cömert idi. Birisi ona devamlı içerisinde dinâr bulunan keseler gönderiyordu. Bu keselerin içerisinde, bâzan üç yüz, bâzan dört yüz, bâzan iki yüz dinâr bulunuyordu. Mûsâ Kâzım hazretleri eline geçen bu dinâr keselerini yanında biriktirmez, onları Medîne-i münevvere fakirlerine dağıtırdı. Kızkardeşi onu şöyle anlatır: "O yatsı namazını kıldığı zaman, Allahü teâlâya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince, tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra, bir mikdar, zikir ile, Allahü teâlâyı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra, Kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca, abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince, kıbleye doğru dönerek, akşam namazına kadar Allahü teâlâyı zikrederdi. Sonra tekrar, akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun hergünkü âdeti idi." Mûsâ Kâzım hazretleri,Resûlullah efendimizin yüksek nesebine sâhib olan Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyizlerin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Hikmetli sözlerinden biri şöyledir. Buyurdular ki: "Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et. Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma.Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle." Rivâyet edilir ki, Mûsâ bin Câfer el-Hâşimî (Mûsâ Kâzım) hazretleriMescid-i Nebevî'ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye vardı. Sabaha kadar secdede şöyle dediği duyuldu: "Yâ Rabbî! Günahım çok, fakat senin affın büyük." EVİN YIKILDI Mûsâ Kâzım hazretlerini sevenlerden Medâin şehrindeki Îsâ isminde bir zât şöyle anlatıyor: Hacca gitmiştim. O sene Mekke'de kaldım. Sonra, bir sene de Medîne'de kalayım diyerek oraya gittim. Musallâ denilen yerde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin evi yanında bir yer kirâladım. Orada devamlı Mûsa Kâzım'ın ziyâretine gidiyordum. Yağmurlu bir geceydi , yanında oturuyordum. Birdenbire, bana; "Ey Îsâ, kalk evine yetiş! Evin, eşyâlarının üzerine yıkıldı." dediler. Koşarak evime geldim. Baktım ki, gerçekten ev yıkılmış, eşyâlar altında kalmıştı. Birkaç işçi tuttum. Bütün eşyâlarımı noksansız enkâz altından çıkardım. Yalnız abdest almak için kullandığım ibriğim kayboldu. Ertesi gün İmâm-ı Mûsâ Kâzım'ın yanına geldim. Bana; "Eşyâlarından kaybolan bir şeyin var mı?" diye sordular. Ben de; "Hayır efendim, yalnız abdest ibriğim kayıp!" dedim. İşte o zaman başlarını aşağıya indirip gözlerini yumdular. Bir müddet bekledikten sonra, başlarını kaldırıp bana dediler ki: "Sen bir gün önce ev sâhibinin helâsına gitmişsin ve orada unutmuşsun! Şimdi git, ev sâhibinin hizmetçisinden iste, sana versinler." Ben de hemen koşarak geldim. Ev sâhibinin hizmetçisinden ibriğimi isteyince, getirip teslim etti. NE KADAR ZARARIN VAR Yahyâ bin Hasan anlattı: "Medîne-i münevverede birisi Mûsâ Kâzım hazretlerine eziyet edip kırıcı sözler söylüyordu. Onu sevenler, ona devamlı; "Bize izin ver, şuna haddini bildirelim." diyorlardı. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri böyle bir işe teşebbüsten onları şiddetle men ediyordu. Bir gün, kendisine hakârette bulunan şahsın nerede olduğunu sordu. Medîne-i münevverenin civârında bir yerde olduğunu söylediler. Mûsâ Kâzım, bineğine binerek, onun tarlasının olduğu yere gitti ve orada buldu.Tarla'ya katırı ile girdi. O şahıs, tarlaya basma diye bağırdı. Mûsâ Kâzım onun yanına kadar geldi. Yanına oturdu. Ona; "Ne kadar zararın oldu?" deyince, o şahıs; "Yüz dinâr." deyip; "Sen kaç dinar umuyordun?" diye sordu. Mûsâ Kâzım "Bilmiyorum. Gaybı ancak Allahü teâlâ bilir. Ne kadar, zarara uğradığını bilmediğim için sana; "Ne kadar zararın olduğunu tahmin ediyorsun?" diye sordum." Bu söz üzerine o şahıs; "Öyleyse, iki yüz dinâr istiyorum" dedi. Mûsâ Kâzım ise ona üç yüz dinâr verdi. Mûsâ Kâzım'a daha önce hakâretlerde bulunan o şahıs, bu cömertlik ve ihsân karşısında hayran kaldı. Kalkıp, Mûsâ Kâzım hazretlerinin başını öptü ve sonra birbirinden ayrıldılar. Mûsâ Kâzım oradan ayrılınca, Mescid-i Nebevî'ye (Resûlullah efendimizin mescid-i şerîfine) gitti. Yine orada o şahısla karşılaştı. Fakat kendisini seven yakınları onu orada görünce, hemen üzerine yürümek istediler. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri onlara; "Hangisi hayırlı; sizin yaptığınız mı, yoksa benim istediğim mi? Ben ona yakınlık göstermek sûretiyle ıslâh olmasını düşünmüştüm" dedi.
Münâvî
Münavi Münavi Fıkıh, hadîs âlimi ve büyük velî. İsmi, Yahyâ olup babasınınki Muhammed'dir. Haddâdî, Münâvî, Mısrî mahlasları olup, künyesi Ebû Zekeriyyâ'dır. Lakabı Şerefüddîn'dir. 1396 (H.799) senesinde doğdu. 1467 (H.871) senesinde Kâhire'de vefât etti. Cenâze namazında sultan da hazır bulundu. İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin türbesi yakınına defnedildi. Münâvî, Kâhire'de büyüdü. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Ayrıca; Umde, Tenbîh, Milha, Elfiye, Minhâc ve başka eserleri iyice okuyup, zihnine nakşetti. Fıkıh ilmini el-Bermâvî, el-Irâkî'den öğrendi. Irâkî'nin derslerinde çok bulundu. Nahiv, ilmini eş-Şatnûfî'den; ferâiz, hesâb ve arûzuNâsırüddîn el-Bârenbârî'den; hesâb ilmini özellikle İmâdüddîn bin Şeref'den tahsîl etti. İbn-i Hümâm'dan ilim öğrendi. İbrâhim el-Edkâvî, Seyyid et-Tabâkıbî ve Zeynüddîn el-Hâfî ve başka âlimlerle görüştü.Babası ile hacca gitti. Sonra da Veliyyüddîn el-Irâkî ile hacca gitti ve orada İbn-i Selâme, İbn-ül-Cezerî ve başka âlimlerden hadîs dinledi.Kâhire'de de Şerefüddîn bin el-Küveyk, Abdullah el-Hanbelî, İbn-i Fadlullah, Şemsüddîn eş-Şâmî, İbn-iKâsım es-Süyûtî, Zeynüddîn ibni Nakkâş, el-Kumnî, eş-Şehb, el-Vâsıtî, el-Kelûtâtî, Nûreddîn el-Fûyî, Kemâlüddîn ibniHayr, Bedrüddîn Hüseyin el-Bûsirî'den ilim öğrendi. İzzeddîn bin Cemâ'a, Sadruddîn es-Süveyfî, Fahrüddîn ed-Dendîlî, Bedrüddîn ed-Demâmînî, el-Bûsırî, el-Beycûrî, el-Benhâvî, İbn-ül-Baytâr, İbn-üz-Zerâtîtî, Ebû Abdullah ve başkaları ona icâzet, diploma verdiler. Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden oldu. Münâvî, ömrü boyunca ilim öğrenmek ve öğretmekle, ibâdet ile meşgûl oldu. İlim ve amelde, zamânındaki âlimlerin önde gelenlerindendi. Bilhassa fıkıhta üstün bir dereceye yükseldi. İlim tâliblerine; fıkıh, kırâat, Arab dili ve edebiyâtı, tefsîr, hadîs ve tasavvufu öğretti. Çok talebe yetiştirdi.Mısır'da kâdılık vazifesinde bulundu, fetvâlar verdi. Münâvî, kuvvetli îmân sâhibi, sâlih, çok ibâdet eden, sünnet-i seniyyeye bağlı, tevâzu ve kerem, cömertlik sâhibi, herkese iyilik eden bir zâttı. Talebelerin elbisesini verir, gönüllerini hoş ederdi. Müsâmahası çoktu. Dünyâ malına gönül bağlamadı. Vefât ettiğinde, cenâze namazı görülmemiş bir kalabalık tarafından kılındı. Şemsüddîn el-Cevherî ve pek çok kimse, vefâtı sebebiyle mersiyeler yazdılar. Münâvî hazretleri zamânında, Ebü'l-Hayr Nehhâs isminde bir kimse vardı. O, halktan malların zekâtını ve uşrunu toplamak için sultan tarafından görevlendirilmişti. Fakat o görevini kötüye kullanarak, halkın elinden malların büyük bir kısmını karz-ı hasen (ödünç) olarak zorla alıyor, sonra ödemiyordu. Bir gün Ebü'l-Hayr Nehhâs, Münâvî'nin yanına gelerek; "Sultânın selâmı var. Sizden on beş bin dînâr karz-ı hasen (ödünç) istiyor." dedi. Onun gâyesi, bu parayı sonra ödememekti. O andaMünâvî'nin değil on beş bin, on beş dirhemi bile yoktu. Durumu Ebü'l-Hayr Nehhâs'a söyledi. Ebû Zekeriyyâ isminde, Münâvî'nin hizmetini gören bir talebesi vardı. Ona; "Sen bu gece İmâm-ıŞâfiî'nin türbesine git. Yüzünü onun mübârek yüzüne çevir. Hüsn-i edeble dur ve; "Hizmetçiniz Yahyâ Münâvî, başına gelenleri size arz eder." de. Ne cevap işitirsen, iyice ezberle ve gelip bana söyle." dedi. O talebe,İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin türbesine gitti ve hocasının dediklerini yaptı. Fakat İmâm-ı Şâfiî'den hiçbir ses işitmedi. Bunun üzerine hocasının dediklerini bir daha tekrâr etti. Yine bir şey işitmedi. Sonra birkaç defâ daha tekrar etti ise de, cevap alamadı. Sabahleyin hocasının huzûruna gelip durumu arz etti. Hocası; "Allahü teâlânın izzeti ile yemîn ederim ki, ben bu mecliste, sana verilen cevâbı işittim. İmâm-ı Şâfiî hazretleri buyurdu ki: "Yahyâ'ya de ki, on beş gün sonra Ebü'l-Hayr Nehhâs, yalın ayak, elleri kolları bağlı olarak senin yanına gelecektir. Şu üç şey arasında serbest bırakılacaksın. İster öldürtürsün, ister dövdürürsün, istersen bu beldeden sürdürürsün." dedi." Bu olaydan on beş gün sonra, sultan, Ebü'l-Hayr'ı elleri bağlı olarak Ebû Zekeriyyâ Münâvî'nin huzûruna gönderdi. Öldürtmekte, dövdürtmekte ve sürgün etmekte serbest bıraktı. Yahyâ Münâvî de onu sürgün etti. Ebü'l-Hayr Nehhâs, ölünceye kadar sürgünde kaldı. Yahyâ Münâvî, bir gün Kâdı Şerefüddîn Ensârî'nin ziyâretine gitmişti.Evin dışarı kısmında oturdular. Kâdı Şerefüddîn, Yahyâ Münâvî'ye; "Burada çok mikdarda kuş var. Bu kuşlar, gelip bizim kilimlerimizi ve kitaplarımızın üstünü kirletiyorlar. Biz ne yaptık ise çâresini bulamadık." dedi. Yahyâ Münâvî hazretleri başını kaldırıp kuşlara baktı ve; "Ey kuşlar! Buradan gidin ve bir daha buraya gelip kilim ve kitapların üzerini kirletmeyin." dedi. Ondan sonra bir daha Kâdı Şerefüddîn'in evinin üstüne kuşlar gelip konmadılar ve kilimleri ile kitaplarının üzerini kirletmediler. Yahyâ Münâvî, bir gün talebelerine ders veriyordu. Bir ara ders vermeyi keserek dışarıya çıktı ve atına bindi. Talebeleri de bineklerine binip onu tâkib ettiler. Hânekâh denilen yerin yakınlarına geldiklerinde, bir geminin, karaya yakın bir yerde yan yatmış olduğunu gördüler. Yahyâ Münâvî, orada atından indi ve talebelerine kendisine yardım etmelerini söyledi. Talebelerinin yardımı ile gemiyi düzelttiler. Gemi normal yoluna devâm etti. Sonra berâberce tekrar dergâha döndüler. Birkaç gün sonra Yahyâ Münâvî'nin talebelerinden bir kısmı seferden döndüler ve şöyle anlattılar: Kızıldeniz'de gemiyle giderken bir fırtına koptu. Geminin içine sular doldu ve gemi yan yattı. Aramızdan biri, hocamız Yahyâ Münâvî hazretlerinden yardım istedi. O ânda fırtına durdu ve gemimiz düzeldi. Yolumuza devâm ettik. O gün hocalarıyla deniz kıyısına giden talebeler, yaptıkları işin hikmetini anladılar. Münâvî, vefâtına yakın; "İki cihânın efendisine kavuşmaktan başka arzum yoktur. Bütün emellerim buna bağlı olup, kurtuluşum bununladır." buyurdu. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Şerhu Muhtasar-il-Müzenî, 2) Hâşiyetün alâ Şerh-ıl-Behcet-il-Verdiyye, 3) Hâşiyetün alâ er-Ravd-ül-Ünf lis-Süheylî fis-Sîret, 4) Telhîsu Bezl-il-Mâ'ûn fit-Tâ'ûn libniHacer-il-Askalânî, 5) El-Fetâvâ. HEMEN YOLA ÇIK Şeref Nûreddîn şöyle anlatır: Ben Kâhire'de iken, Yahyâ Münâvî'nin derslerini takib ediyordum. O sene Kâhire'de tâûn, vebâ salgını vardı. O sırada, babamı ziyâret etmek için sefere çıkmağa niyet ettim. Fakat kendi kendime; "Böyle bir durumda sefere çıkarsam, tâûn salgınından kaçmış olur muyum?" diye düşündüm. Sonra bu mevzûyu Yahyâ Münâvî hazretlerine danışmaya niyet ettim. O gece rüyâmda, bir duvarın arkasında durduğumu, duvarın önünden bâzı kişilerin ok attığını, fakat duvarın bana siper olduğunu ve yerde bir kâğıt bulunduğunu gördüm. O kâğıtta yazılı olanı, şimdiye kadar ne okumuş, ne de işitmiştim. Kâğıtta şöyle yazıyordu: "Tâûn hastalığına karşı seni koruyanlar, vazifelerini yaptılar." Sabah olunca, Yahyâ Münâvî'nin huzûruna gittim. Ben daha bir şey söylemeden bana; "Niçin babanı ziyâret için sefere çıkmıyorsun? Sen hemen yola çık. Zîrâ baban seni çok merak ediyor, sen sefere çıkmakla tâûndan kaçmış olmuyorsun. Çünkü sen, sefere tâûn hastalığından kaçmak niyeti ile değil de, babanı ziyâret niyeti ile çıkıyorsun. Biz öyle zannediyoruz ki, gideceğin yerde de tâûn salgını vardır." dedi ve bana selâmet ile gidip döneceğime dâir müjde verdi. Sonra; "O rüyânda gördüğün kâğıttaki yazıyı daha önce görmüş müydün?" diye sordu.Ben de "Hayır." cevâbını verince; "O yazı, İbn-i Hacer Askalânî hazretlerinin yazısıdır." dedi. Sonra, Yahyâ Münâvî ile vedâlaşıp yola çıktım. Bindiğim gemidekilerin çoğu yolda tâûndan öldüler. Fakat ben, hiçbir rahatsızlık duymadım. Babamın yanına varınca, babam beni kucaklayıp öptü ve çok ağladı. Ben o güne kadar babamı o hâlde görmemiştim. Sonra babamın yanından ayrılıp, sağ sâlim Kâhire'ye geldim. Tâûn hastalığına hiç yakalanmadım. 1) Mu'cem-ül-Müellifin; c.13, s.227 2) Ed-Dav-ül-Lâmî; c.10, s.254 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.322 4) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.528 5) El-A'lâm; c.8, s.167 6) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.286 7) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.237, 627, 918 c.2, s.1230, 1635 8) Brockelmann; Sup-1, s.48 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.362
Nasûhî Üsküdârî
Nasuhi Üsküdari Nasuhi Üsküdari Büyük velîlerden. On yedinci yüzyılın ikinci yarısında ve on sekizinci yüzyılın başında yaşamış olup, Halvetiyye yoluna mensuptur. Kastamonulu Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin torunlarındandır. Babası Sipâhî Seyyid Nasûh Beydir. İsmi Muhammed, babasının ismine nisbetle Nasûhî, Üsküdar'da doğup yaşadığı için Üsküdârî nisbeleriyle meşhûr olmuştur. Doğum târihi bilinmemektedir. Ancak 1647 (H.1057), 1648 (H.1058) senelerinde İstanbul'da, Üsküdar'da doğduğu tahmin ediliyor. 1718 (H.1130) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Üsküdar, Doğancılar'da Nasûhî Dergâhı bahçesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Üsküdar'da Bulgurlu Mescidi yakınındaki Koşuyolu yokuşu karşısındaki evlerden birinde dünyâya gelen MuhammedNasûhî Efendi, zamânının usûlüne göre ilim tahsîl etti. Daha küçük yaşında âlimleri ve evliyâyı çok seven ve onlar gibi olmayı arzu eden Nasûhî Efendiyi babası ilim öğrenmesi için zamânının medreselerinde okuttu. Yüksek istidâtı ile genç yaşında tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimler ile zamânın edebiyat ve fen ilimlerinde âlim oldu. Bu arada kalp bilgilerinde de mârifet sâhibi, olgun ve kâmil bir insan olmak için, Halvetiyye yolunun şeyhlerinden olan Karabaş Ali Efendi diye de bilinen Ali Atvel hazretlerinin hizmetine girdi. Uzun süre riyâzet ve mücâhedelerden sonra, keşf ve kerâmet sâhibi olgun bir velî oldu. Muhammed Nasûhî haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederdi. Dünyâya hiç meyletmez, Allahü teâlânın korkusundan gözünden yaş eksik olmazdı. Uzun ömründe hep insanların âhiret kazancı için uğraştı. Hocası Ali Atvel hazretleri tarafından icâzet, diploma verilerek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi. Hocasının emriyle Mudurnu'ya giderek insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için gayret etti. Mudurnu halkından pekçok kimse onun sohbetinde bulunarak feyzinden istifâde etti. On bir sene müddetle Mudurnu'da kalan Muhammed Nasûhî Efendi, birçok talebe yetiştirdi. Hocasının emri üzerine İstanbul Üsküdar'a döndü. Üsküdar'da bulunduğu sırada iki sene müddetleDoğancılar meydanına yakın Çakırcı Hasan Paşa ve Süleymân Paşa câmilerinde halka vâz ve nasihat ederek onlara Allahü teâlânın ve Resûlünün rızâsına kavuşturan yolun esaslarını anlattı. Pekçok kimse vâz ve sohbetleri sebebiyle hidâyete erdi. Hocası Ali Atvel hazretleri de bu sıralarda Üsküdar'da Vâlide-i Atik Dergâhında kalıyor, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıyordu. Bir gün Muhammed Nasûhî Efendi, hocası Ali Atvel hazretleriyle berâber geziyorlardı. Doğancılar Meydanında şimdiki Nasûhî Dergâhının bulunduğu yere geldiklerinde, Ali Atvel hazretleri; "Oğlum inşâallah bu yer senin sebebinle mâmûr hâle gelir. Kıyâmet gününe kadar da MuhammedNasûhî Dergâhı diye anılır." buyurdu. Muhammed Nasûhî Efendi 1688 (H.1099) senesinde Üsküdar Doğancılar'da kendisi için bir dergâh inşâ ettirmeye başladı. Bu dergâhı yaptırırken Yeniçeri ağası Hasan Paşa ona her türlü maddî ve mânevî desteği sağlıyordu. Fakat bu sırada Hasan Paşanın Van Muhâfızlığına tâyin edilmesi, destekten mahrum kalmasına sebeb oldu, beş kese altın borç alarak dergâhın inşâsını tamamladı. Bu borç sebebi ile bir müddet sıkıntı çektiyse de sonra kurtuldu. Bu sıralarda daha önceden fethedilen Sakız Adasını Venedikliler yeniden istilâ etmişler, oradaki müslüman halka eziyet ve işkencelerde bulunmuşlardı. Bunlara karşı Mezomorto HüseyinPaşa komutasında bir donanma gönderildi. Bu donanma Sakız'ı almak üzere savaşa girdi. Osmanlı yiğitleri Sakız'da çarpıştıkları bir sırada, Nasûhî Efendi, Üsküdar'daki dergâhında kırk gün süren bir halvete çekildi. Kimsenin olmadığı bir odada Allahü teâlâyı zikreder, oruç tutar, namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okuyarak ibâdet ederdi. Bir gün yakın dostlarına; "Elhamdülillah Sakız Adası ehl-i İslâma nasîb oldu." buyurdu. Yakın dostları bugünün târihini bir yere kaydettiler. Birkaç gün sonra fetih haberi duyuldu. Aylar sonra Sakız Adasının fethine katılan gâzilerden bâzıları Nasûhî Efendinin dergâhına ziyârete geldiler. Adanın fethi sırasında, Venediklilere karşı elinde kılıç olduğu halde asker kıyâfetinde olmayan pekçok yiğitle birlikte Nasûhî Efendiyi çarpışır gördüklerini söylediler. Adanın fetholunduğu günü bildirdiler. Talebeler daha önce kaydettikleri târihle karşılaştırdıklarında bunun, bildirilen güne rastladığını hayretle müşâhede ettiler. Sakız Adası zaferinden sonraydı. Muhammed Nasûhî Efendi borçlarını ödemekle meşgûl olduğu sırada Mezomorto Hüseyin Paşa konağına dâvet etti. Nasûhî Efendi, Paşanın konağına varınca, Paşa saygıyla ayağa kalkıp kendisine ikrâmda bulundu. Muhammed Nasûhî Efendi, Paşanın bu hareketine hayret etti. Kendi kendine; "Bu ne haldir? Bakalım sonu ne olacak." dedi. Çünkü Mezomorto HüseyinPaşa, Nasûhî hazretlerine daha önce yakınlık göstermezdi. Bugünlerde ilgilenmesi onun dikkatini çekti. Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine hitâben; "Efendi hazretleri! Bize niçin yabancı gibi bakıyorsun. Sakız önündeki muhârebede bize zaferi müjdeleyen siz değil miydiniz?" dedi. Çünkü Sakız muhârebesi sırasında Nasûhî Efendi, MezomortoHüseyin Paşanın bulunduğu kalyona kerâmet olarak gelmiş, zaferi müjdeledikten sonra kaybolmuştu. Sakız muhârebesi sırasında bu müjdeyi veren kimsenin Nasûhî hazretleri olduğunu bilen Hüseyin Paşa, o gece, onu konağında misâfir edip izzet ve ikrâmlarda bulundu. Ertesi sabah dergâh inşâası sebebiyle olan bütün borçlarını ödediği gibi, dergâhının çeşitli ihtiyaçlarını da temin etti. Böylece Nasûhî Efendinin kimseye borcu kalmadı. Tamâmen Nasûhî Efendinin mülkü olan dergâhta, Cumâ namazı kılınmaya başladı. 1704 (H.1116) senesinde Vezîriâzam Dâmâd Hasan Paşa bu dergâha imâm, hatîb, müezzin, kayyım tâyin ettirdi. Diğer ihtiyaçları için de günlük yüz elli akçe tahsisat ayırttı. AyrıcaHadice Sultan ve Vâlide Atik Sultan vakıflarından bu dergâhın ihtiyaçları için gelir tahsîs edildi. Dergâhta bulunan dervişlerin her türlü ihtiyaçları temin edildiği gibi, dergâha her gün gelen misâfirler ağırlandı. Nasûhî Efendi, dergâhında pekçok talebe yetiştirdiği gibi, çeşitli câmilerde verdiği vâz ve nasîhatleriyle onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için çalıştı. 1705 senesinden îtibâren Eyyûb Sultan hazretlerinin câmiinde Salı günleri vâz vermeye başladı. Vefâtına kadar bu mübârek makamda vâz ve nasîhata devâm etti. Çok tesirli ve ilgi çekici vâzlarını sayısız kimse uzaktan yakından gelip dinledi. Câmide toplanan kalabalıktan o gün Nasûhî hazretlerinin vâz günü olduğu anlaşılırdı. Nasûhî Efendi, vâz günlerinden olmayan bir günde Eyyûb SultanCâmiine gelmişti. Câminin o günkü vâizi, hazırladığı vâza âit notlarını unutmuştu. Durumu Nasûhî Efendiye bildirdi. Nasûhî Efendi de hazırlıksız olmasına rağmen kürsüye çıktı. "Bana bir kitap veriniz." dedi. Orada bulunanlar bir şiir kitabı verdiler. Nasûhî Efendi o kitaptan bir şiir okuyarak vâza başladı. Bugünkü vâzı diğerlerinden daha hoş olup, dinleyenler çok memnun kaldılar. Nasûhî Efendinin o kitaptan okuduğu kıt'a şudur: Gönül ki sînede sensiz garîb imiş cânâ Vatanda âşıka kûyün habîb imiş cânâ Gamınla mihnete salmışdı rûzigâr beni Yine cemâlini görmek nasîb imiş cânâ. Tasavvuf yolunda kutbiyyet, gavsiyyet ve ferdiyyet derecelerine ulaşmış olan Mahmud Nasûhî Efendinin birçok kerâmetleri görüldü. Sâlih Efendizâde Feyzullah Efendi çocuk iken hastalanmış, bir şey yiyip içmeden dalgın halde yatıyordu. Nasûhî Efendi, Burnaz Hasan Ağaya; "Sâlih'e gidelim, Sâlih'in oğlu hasta olup perişan bir halde yatmaktadır." dedi. Yanlarına aldıkları bir-iki kimseyle birlikte Sâlih Efendinin evine geldiler. Dalgın bir halde yatan Feyzullah Efendinin başucuna yaklaşıp ellerini alnına koydu ve; "Feyzullah'ım, Feyzullah'ım." diyerek yüzünü okşarken Feyzullah Efendi gözlerini açtı. Gördü ki, mübârek elleriyle kendisini okşuyordu. Feyzullah Efendi, Nasûhî Efendinin ellerini öptü. O saatte üzerindeki ağırlık ve rahatsızlık gitti. Draman Dergâhı şeyhi olan Îsâ Efendinin kızı hastalanmıştı. Hastalık o dereceye ulaşmıştı ki, etrâfında bulunanlar ondan ümit kesmişlerdi. Îsâ Efendi de tam bir ümitsizliğe düşmüştü. Bir an Nasûhî Efendi ile kardeşlik derecesinde sevgileri olduğunu düşünüp, evlâd-ı mânevîsî olanZâkir AhmedEfendiyi Üsküdar'a gönderdi. Zâkir Ahmed Efendiye; "Nasûhî Efendi hazretlerine git, selâmımı söyleyip hâlimi arzet. Ömrümün meyvesi biricik kızım çok hastadır. Kardeşliğini bugün için beklerim. Himmet buyurup kızımın sıhhate kavuşması için Allahü teâlâya yalvarıp duâ etmelerini istiyorum." dedi. Zâkir Ahmed Efendi hemen Üsküdar'a gidip Nasûhî Efendi hazretlerinin dergâhına vardı. Huzurlarına çıkıp ellerini öptükten sonra geliş maksadını arzetti. Nasûhî Efendi bir mikdâr durakladıktan sonra; "Îsâ Efendiye selâm söyle. Cenâb-ı Hak kerîmdir, bağışlar. Çok üzülmesinler." buyurdu ve müjde verdi. Ahmed Efendi, Îsâ Efendinin dergâhına döndüğü zaman, selâm verip içeri girdi. Ona hastanın kalkıp çorba içtiğini ve biraz kendisine geldiğini söylediler. Ahmed Efendi, Nasûhî Efendi hazretlerinin selâmını tebliğ edip, müjdelerini bildirdi. Îsâ Efendinin kızı kendisinin sıhhate kavuştuğu kanâatine vardı. Dergâhta bir bayram havası vardı ve herkes seviniyordu. Bu sırada, Nasûhî Efendinin ergenlik çağına ulaşmış olan kızı hastalandı. Kendisine haber verdiklerinde; "Onun için gerekli hazırlıkları yapın, vefât edecektir." buyurdu. Techiz ve kefeni hazırlanıp diğer hazırlıkları yapıldı. O gece kızı vefât etti. Ertesi günü defnedildi. Lodosun şiddetle estiği fırtınalı bir günde talebeleri Nasûhî Efendiyi ziyârete gittiler. Bir miktar sohbet ettikten sonra, Harem İskelesine doğru geldiler. Sonra Nasûhî Efendi; "Harem'den Galata'ya cenâze namazına kim gider?" dedi. Orada bulunanlar; "Ey Sultanımız! Bu fırtınalı havada karşıya geçmek mümkün müdür?" dediklerinde; "Aslına sonra vâkıf olursunuz. Sevâba ihtiyâcı olan gider." buyurdu. İki ihtiyar kimse ile gitmeye karar verdiler. Talebeleri de Aşağı Çınar'a kadar berâber gidiyorlardı. Hacı Paşa Hamamı önünde bir mevlevî dervişi zuhûr etti. Gelerek Nasûhî hazretlerinin elini öptü. Derviş konuşmaya başlamadan önce Nasûhî Efendi; "Fasîh Dede ne zaman vefât etti." diye sordu. Derviş; "Bu gece yarısından önce Derviş Osman'ı odasına çağırıp; "Bu gece yolcu olsak gerektir. Lâkin beni Şeyh Nasûhî gasl etsin (yıkasın). Namazımı dahi onlar kıldırsınlar." diye vasiyet eyledi ve iki saat geçtikten sonra vefât etti. Biz sabah namazını kıldıktan sonra Derviş Osman beni çağırıp denizde fırtına var. Lâkin elbette Fasîh Dedenin söylediklerinde bir hikmet vardır. Buradan bir kayığa bin, İstanbul'a (Eminönü'ne) var. İstanbul'dan büyük bir kayık bulup git, Nasûhî Efendi hazretlerine durumu haber ver. Elbette onlara dahi malûm olmuştur. İcâbet buyururlar diye, Sultanım hazretlerine ben kölenizi gönderdi. Ben büyük bir kayık getirdim. Şimdi Şemsipaşa'dadır." dedi. Nasûhî Efendi talebeleriyle birlikte Şemsipaşa'ya kadar yürüdüler. Orada bekleyen kayığa bindiler. Talebeleri hocalarının sözündeki hikmeti anladılar ve bir kerâmetine daha şâhid oldular. Nasûhî Efendinin sevenlerinden Şâmî Ahmed Efendinin bir kız çocuğu olmuştu. Hanımıyla konuşup çocuğun ismini Fâtıma koymaya karar verdiler. Bu sırada Nasûhî Efendinin, Ahmed Efendinin evine gelmekte olduğunu gördüler. Ev sâhibi kapıya çıkıp onu hürmetle karşıladı, ellerini öptükten sonra içeriye dâvet etti. Nasûhî hazretleri başkaları hiçbir şey konuşmadan; "Oğlum biz sizin kızınıza isim koymak için geldik." buyurdu. Ahmed Efendi çocuğun annesinin yanına girip durumu anlattı. Çocuğun annesi; "Biz kendi aramızda Fâtıma ismini koymayı kararlaştırmıştık ama, bunda da bir hikmet var. Nasûhî hazretlerinin verdiği isim olsun." dedi. Çocuğu Nasûhî Efendinin kucağına verdiler. Kimseye hiçbir şey söylemeden sağ kulağına ezan, sol kulağına ikâmet okuduktan sonra, çocuğa Fâtıma ismini verdi. Orada bulunanlara da buyurdu ki: "Allahü teâlâ bilir ama sizin gönlünüzden de Fâtıma ismi koymak geçiyordu." buyurdu. Çocuğun babası ve yanındakiler Nasûhî hazretlerinin kerâmetini görüp büyük bir velî olduğunu anladılar. Muhammed Nasûhî Efendi senelerce dergâhında talebe yetiştirdi ve Eyyûb SultanCâmiinde Salı günleri vâz ve nasihat ederek insanların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için gayret etti. 1714 senesinde Kastamonu'ya gönderildi. Kastamonu'da bulunduğu sırada da vazifesini sürdürdü. Orada Halvetiyye ve Şâbâniyye yolu büyükleriyle görüşüp sohbet etti. Evliyâ ve âlimlerin kabirlerini ziyâret etti. Bu yolculuğu sırasında oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi de yanında bulundu. Kastamonu'dan ayrılacağı sırada büyük velî Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin kabrinin bulunduğu türbeye girdi. Kabrinin başında Kur'ân-ı kerîm okuyup sevâbını rûhuna bağışladı. Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh edip, yönelip ondan istifâde etti. Ona vedâ ettikten sonra hayvanına binerek Ilgaz Dağında türbesi bulunan Benli Sultan diye meşhûr olanŞeyh Muhyiddîn Efendinin kabrini ziyârete gitti. Bu ziyâret sırasında yanında Kastamonulu Azizzâde Efendi ve Nasûhî hazretlerinin oğlu Alâeddîn Efendi de bulunuyordu. Nasûhî Efendi, Benli Sultanın kabrini ziyâret etmek içinKastamonulu Azizzâde ile birlikte türbenin içine girdi. Oğlu Alâeddîn Efendi ise, kapıda bekliyordu. Biraz sonra Alâeddîn Efendi de türbenin içine girdi. Nasûhî Efendi iki rekat namaz kılıp Kur'ân-ı kerîm okuduktan ve sevâbını Benli Sultanın rûhuna hediye ettikten sonra onun rûhâniyetine teveccüh etti. Bu sırada oğlu Alâeddîn Efendi de gözlerini kapayıp teveccüh ediyordu. Kulağına konuşma sesleri gelmeye başladı. Kendi kendine; "Herhalde babam Azizzâde ile konuşuyorlar." dedi. Fakat gözlerini açıp baktığında ne görsün. Sandukanın üzerinde orta boylu, hafif sakallı bir zât duruyordu. Babası Nasûhî Efendi de o zâtla sohbet ediyordu. Onların bu hallerinden ve heybetlerinden hayrete düşen Alâeddîn Efendi, dışarı çıktı. Bir müddet sonra Nasûhî Efendi ve Azizzâde Efendi de dışarı çıktılar. Kastamonu'dan ayrılıp, İstanbul'a gelmek üzere yola çıkan Nasûhî Efendi, bu yolculuk sırasında Mudurnu'ya uğradı. Mudurnu'daki bir hâlini oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi şöyle anlattı: "Babam Nasûhî Efendi, Kastamonu dönüşünde Mudurnu'ya gelip Sun'ullah Efendinin kabrini ziyâreti sırasında birkaç gün talebelerinden Abdullah Efendiye misâfir oldu. Bir gün işrak namazından sonra istirahat ediyorlardı. Biz de Abdullah Efendi ile sohbet ediyorduk. O sırada iki zât zuhûr edip, selâm verdiler ve yanımıza oturdular. Sarışın, kısa boylu, heybetli kimselerdi. Bir ara bana korku gelip yanlarından kalktım. O zâtlar, Nasûhî Efendi uyanınca yanına gittiler. Şeyh Abdullah Efendiye; "Bunlar kimlerdir?" diye sordum. O; "Bunlar Sun'ullah Efendinin talebelerindendirler." cevâbını verdi. Ben ona; "Sun'ullah Efendi vefât edeli yüz seneye yakın oldu." deyince, Abdullah Efendi; "Bunlar cinnî tâifesindendir. Tecdîd-i bîat (bîatlarını yenilemek) için geldiler. HâlenSun'ullah Efendinin türbesinin penceresi önünde otururlar. Pekçok defâ bunları görenleri gördük." dedi. Muhammed Nasûhî Efendi 1718 senesi Şâbân ayının son haftası, vâzında; "Bize bir sefer gerekti. Bu makamda son vâzımdır." buyurarak cemâate vedâ etti. Dergâhlarında da aynı şekilde vedâ etti. Onun bu sözlerini talebeleri herhalde Kastamonu'ya gidip oradaki büyükleri ziyâret edecek diye mânâlandırdılar. O hafta Cumâdan sonra hastalandı. Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasûhî Efendi, dergâhın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve; "Muhterem efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz?" diye sordu. O da; "Allahü teâlâ bilir ama, bu bayramı burada geçireceğiz. Şimdiden kendime yer hazırlıyorum." buyurdu.Hanımı bu haberi işitince üzüldü ve; "Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsun." dedi. Nasûhî hazretleri; "Takdîr-i İlâhî böyledir." cevâbını verdi. Aradan günler geçti. Ramazân-ı şerîf ayının ortasına geldiğinde, sevenlerini etrâfına toplayıp, yerine oğlu Alâeddîn Efendiyi halîfe tâyin etti ve vasiyetini bildirdi. Muhammed Nasûhî hazretlerinin talebelerinden Şâmî Ahmed Efendi, vefât edeceği gün hocasını ziyâret etti. Mahammed Nasûhî Efendinin hastalığı iyice artmıştı. Şâmî Ahmed Efendi ona; "Efendim biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir." deyince, Nasûhî Efendi; "Oğlum! Cenâb-ı Hakk'ın inâyetiyle otuz senedir farzları değil nâfileleri dahi noksan yapmadım. İnşâallah bu gece dergâh-ı izzete, oruçlu giderim." buyurdu. Mahammed Nasûhî hazretleri vefât ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere; "Bu gece Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylânî, MollaHünkâr Celâleddin, Mârûf-i Kerhî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, SultanŞâbân-ı Velî ve hocamAli Atvel hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin."İftar vaktinde Derviş İbrâhim, Nasûhî hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasûhî hazretleri bir defâ; "Hû." diye seslendi. Derviş İbrâhim ekmeği bırakıp içeri girerken tekrar; "Hû." diyeAllahü teâlânın ismini zikr edip rûhunu teslim etti. Ramazân-ı şerîf ayının on sekizinci Pazartesi günü iftâr vaktinde vefât etti. Ertesi gün Üsküdar'da Doğancılar Parkının karşısındaki çıkmaz sokağın içindeki dergâhının bitişiğinde defnedildi. Muhammed Nasûhî Efendinin kabrinin üzerine daha sonra türbe inşâ edildi. Taştan yapılmış türbenin önünde mescidin minâresi vardır. Eskiden türbeden mescide bir kapı açılırdı. Türbenin içinde tahta sandukalı on kabir vardır. Ortadaki demir şebekeli sanduka Şeyh Nasûhî Efendinindir. Diğerleri ise Muhammed Nasûhî Efendinin oğulları ile torunlarının ve türbede postnişinlik yapanlarındır. Bâzılarının üstünde isimlerini ve vefât yıllarını gösteren levhalar vardır. Türbenin sağ tarafında dergâhın mescidi vardır. Türbenin üzerinde Şâir Zekâî'nin ta'lik hattıyla yazılmış olan şu iki satırlık manzûmesi bulunmaktadır. Makâm-ı evliyâdır, menbâ-ı feyz-i fütûhîdir, Edeple dâhil ol sofî, bu dergâh-ı Nasûhî'dir. Mânâsı: "Ey derviş! Manevî fetihlerle ilgili feyzlerin kaynağı ve velîler durağı olan bu Nasûhî dergâhına edeple gir." Abdülkerîm Dede, Canbazlar Kethüdâsı İbrâhim Ağa ve Nasûhîzâde AhmedEfendi anlattılar: "Bir gün dergâha elinde bavulu ile biri geldi.Bavulunu emânete verip, bize Nasûhî hazretlerinin türbesini sordu. Biz de; "Yorgunsun, birazcık dinlen, sonra ziyâret edersin." dedik. Fakat o; "Önce ziyâret edeyim sonra dinlenirim." cevâbını verdi. Bunun üzerine türbeyi gösterdik. O gidip kabrin başında bir müddet Kur'ân-ı kerîm okudu. Ziyâretten sonra yanımıza gelip oturdu ve şöyle anlatmaya başladı: "Bu fakîr, seyahatim esnâsında bir vilâyete uğradım. Birisine; "Burada talebelerin, gariplerin kaldığı bir dergâh var mıdır?" diye sordum. O da; "Filân yerde bir dergâh var. Aradığını orada bulabilirsin." dedi. Oraya gidip misâfir oldum. Dergâhın idâresini yapan, mübârek kâmil bir zât imiş. Onunla tanıştık, o gece berâber sabaha kadar sohbet ettik. Bana seyahatimin sebebini ve nereye gideceğimi sordu. Ben de anlattım ve İstanbul'a gideceğimi bildirdim. Bana; "Oğlum, bir ricâda bulunsam acabâ yerine getirebilir misin?" dedi. "Elbette gücüm yeterse yaparım, emrediniz." dedim. O da; "İstanbul'a gitmek için, Üsküdar'dan geçmen lâzım. Üsküdar'ın Doğancılar semtinde Nasûhî hazretlerinin türbesi vardır. Oraya uğradığında bizim hürmetimizi bildirip, mübârek rûhuna Yâsîn-i şerîf, üç İhlâs ve bir Fâtiha okuyup sevâbını hediye eder misin?" dedi. "Peki, inşâallah emrinizi yerine getiririm." dedim. Sonra ona; "Efendim! İstanbul'da pek büyük velîler, âlimler olduğu hâlde, niçin önce Nasûhî Efendiye gitmemi arzu ettiniz?" diye sormaktan kendimi alamadım. O da: "Babam Kâdiriyye yolunda olgun bir velî idi. O hayatta iken kıymetini bilemeyip nefsimin hevâsı peşinde koştum. O vefât ettikten sonra da huzûrum iyice kaçtı. Birgün babamın yerine bakan halîfesi bana; "Ey mübârek hocamın yâdigârı! Kıymetli ömrünüzü böyle geçirip giderseniz sonunuz hüsrân olur. Mübârek hocamızın bize bir emânetisiniz. Zararın neresinden dönerseniz kârdır. Geç de olsa bir medreseye gidip ilim tahsîl etseniz, bir velî kulun hizmetine girip kalb ilimlerini öğrenip buraya gelseniz ve babanızın yerine geçseniz ne güzel olur. Size elimizden geldiği kadar yardımcı oluruz. Size yakışan budur." dedi. "Peki, nereye gideyim." diye sorduğumda da; "Edirne'de tanıdığım âlimler var. Oraya gidebilirsin." deyince, hazırlığa başladım. İhtiyaçlarımı tedârik edip yola çıktım. Yolculuk uzun ve yorucu oluyordu. Vakti gelince namazlarımı kılıyor, akşamları da uygun yerlerde uyuyup dinleniyordum. Bir gün dinlendiğim bir handa, önümüzdeki yolu eşkıyâların kestiğini, geçenleri soyduklarını söylediler. Ben onların bu sözlerine aldırmayıp Allahü teâlâya tevekkül ederek yoluma devâm ettim. Yol kesicilerin bulunduğu mahalle yaklaştım. Karşı tepenin üzerinde hareket eden bâzı karartılar görülüyordu. Belli ki onlardı. Gitsem mi, gitmesem mi diye tereddüd içinde yürürken, karşıdan siyah bir at üzerinde nûr yüzlü, sakallı ve heybetli bir zât göründü. Yanıma geldiğinde; "Evlâd! Korkma, gel benimle." diyerek geri döndü. Peşinden yürümeğe başladım. Eşkıyânın bulunduğu yerden geçtikten sonra bana dönerek; "Bundan ötesi selâmettir. Yolun açık olsun, Allahü teâlâ yardımcın olsun." dedi ve kayboldu. Cenâb-ı Hak, ilim öğrenmek niyetimin bereketiyle, beni eşkıyânın şerrinden bu tanımadığım mübârek zâtın vesîlesiyle kurtarmıştı. Uzun yolculuktan sonraÜsküdar'a geldim. Oradan İstanbul'a sonra da Edirne'ye gidecektim. Üsküdar'da yürürken iki kimse yanıma sokuldu; "Ey efendi! Seni üstâdımız dergâhına dâvet ediyor. Lütfen oraya buyurunuz." dedi. Beni burada kimse tanımazdı. Üstelik benim de tanıdığım bir kimse yoktu. Yine Rabbimize tevekkül edip; "Peki geleyim." diyerek peşlerine düştüm. Dergâha geldik. Dinlenmemi söylediler. "Beni huzûruna dâvet eden üstâdınızla görüşeyim." dediğimde; "Üzülme, vakti gelince o sizi çağırır, görüşürsünüz." dediler. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kur'ân-ı kerîm okuyup, namaz kıldım. Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bana ilim, amel ve ihlâs ihsân eyle." diye çok yalvardım. Sabah namazını kıldıktan sonra bana; "Şeyhimiz seni huzûruna bekliyor." dediler. İçeri girdiğimde, beni eşkıyânın elinden kurtaran o nûr yüzlü zât karşımda duruyor, bana tebessüm ediyordu. Hayretimden dona kalmışım. Aklım başıma geldiğinde hemen eğilip elini öptüm. Sonra da; "Muhterem efendim! Tehlikeye girdiğimde hayâtımın kurtulmasına sebeb oldunuz." derken, sözümü kesti ve; "Oğul! Ne garip kelâm edersin. Seninle ilk defâ karşılaşıyoruz. Orada senin gördüğün kimse bu vücûd değildir. Cenâb-ı Hak meleklerinden birini benim sûretimde oraya gönderip, seni tehlikeden kurtarmış." diyerek hâllerini gizledi. Üç gün dergâhta kalıp istirahat etmemi emretti. Dışarı çıktıktan sonra, bu zâtın kim olduğunu sordum. Nasûhî Efendi olduğunu söylediler. Üç gün cana can katan, kalb hastalıklarına şifâ olan sohbetleriyle şereflendim. Bereketli teveccühleri ile kalbim aydınlandı, haller sâhibi oldum. Üç gün sonra huzûruna çıktığımda buyurdular ki: "Evlâdım! Şimdi memleketine geri dön. Pederinin dergâhında makâmına otur. Bu yolun âdâbına uyarak talebeleri yetiştirmeye çalış. Silsile-i aliyye büyüklerinin rûhâniyetleri seni terbiye ederler. O zaman yüksek haller, zevkler sâhibi olursun. Sana duâ ediyorum. Başın dara düştüğü zaman bizi hatırla." Bu sözleri can kulağımla dinledim. Mübârek ellerini öptükten sonra vedâlaştım. Memleketime gelip, gördüğün gibi burada talebelerin başında, onlara yardımcı olmaya çalışıyorum. İşte yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı Nasûhî Efendiyi ziyâret edip okumanı istedim." dedi." İlimde ve fazîlette yüksek bir zât olan MuhammedNasûhî hazretleri, güzel ahlâk sâhibiydi. Riyâzet, nefsin istediklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalışırdı. Uzun müddet halvette kalırdı. Recep ayının başında halvete girip, Ramazân-ı şerîf bayramında halvetten çıkardı. İki erbaîn (kırk gün) ve bir îtikâf müddeti (on gün) halvette kalırdı. 1696 (H. 1108) senesinde on erbaîn müddeti yâni dört yüz gün müddetle erbâinde kalmıştı. Ramazan ayının son on günündeki îtikâfdan başka olan halvet ve erbaînlerinde yirmi dört saatte bir yemek yerdi. Yağlı ve tuzlu yiyeceklerden sakınırdı.Yediği tuzsuz çorba ve tuzsuz ekmeğin hepsi otuz dirheme (yaklaşık 150 gr) ulaşmazdı. Erbaîn ve halvetlerde oruçlu olduğu gibi, diğer zamanlarda Pazartesi ve Perşembe günleri ve Arabî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutardı. Her gün evvâbîn, tesbih, teheccüd, işrak ve duhâ namazlarını devamlı kılardı. Halvet ve erbaînlerde Peygamber efendimizin rûhuna bir Fâtiha üç İhlâs okurdu. Diğer peygamberlerin, dört halîfenin, Aşere-i mübeşşerenin diğer Eshâb-ı kirâmın, müctehid imâmların, tasavvuf büyüklerinin de ruhlarına üç İhlâs bir Fâtiha okurdu. Özellikle Hasan-ıBasrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, SultanŞâbân-ı Velî, pîri ve mürşîdi Karabaş Ali Efendinin ruhları için okur, her birinin rûhu için ayrı ayrı duâ ederdi. Nasûhî Efendinin, Ali Alâeddîn Efendi, Fadlullah Efendi, Fahreddîn Muhammed Efendi isimli oğullarından nesli devâm etmiştir. Fadlullah Efendinin kızının oğlu İbrâhim Affet Efendinin neslinden Nasûhîzâdeler diye ulemâdan bir âile devâm etmiştir. Nasûhî Efendinin tasavvufta tâkib ettiği yola kendisinden sonra gelen talebeleri ve sevenleri tarafından Nasûhiyye adı verildi. Nasûhî Efendinin tasavvuftaki yolu olan Nasûhiyye yolunu devâm ettiren halîfeleri ise şunlardır: 1) Oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi. 2) Şâbân Efendi. 3) Şâbân Efendinin oğlu Mustafa Efendi. 4) Konurapa şeyhi Muhammed Efendi. 5) Mudurnu şeyhi Muhammed Efendi. 6) Serezli el-Hac Ömer Dede. 7) Mudurnu şeyhiAbdullahReşîd Efendi. 8) Ankara şeyhi Derviş Hasan Efendi. 9) Arâkiyeci Mustafa Dede. BunlarNasûhî hazretlerinin icâzetli halîfeleridir. Vazîfe verilmemiş olan pekçok talebesi vardı. Nasûhî Muhammed Efendinin belli başlı eserleri şunlardır: 1) Tefsîr-i Şerîf: On cildlik bir eserdir. 2) Risâletü'l-Fahriyye, 3) Risâletü'r-Rüşdiyye, 4) Risâletü'l-Velediyye, 5) Şuabü'l-Îmân, 6) Şerh-i Gazel-i Niyâzî-i Mısrî. Nasûhî hazretlerinin Peygamber efendimize muhabbet ve sevgilerini ifâde eden pekçok şiirleri vardır. Bunlardan birisi şöyledir: YÂ RESÛLALLAH! Eyleyen Uşşâk-ı şeydâ dâimâ Tal'atındır yâ Resûlallah senin Derd ile âh ettiren subh u mesâ Hasretindir yâ Resûlallah senin! Rûz ü şeb kârım benim efgân eden Nâr-ı hasretle dilim sûzân eden Dembedem bu gözlerim giryân eden Furkatındır yâ Resûlallah senin! Asfiyânın gördüğü Lutf-i hüdâ Evliyânın sürdüğü zevk ü safâ Enbiyânın bulduğu rifa't şehâ Devletindir yâ Resûlallah senin! Merhamet kıl ben garîb âvâreye Mücrimim rahm eyle yüzü kâraya Şefkat etmek bîkes ve bîçâreye Âdetindir yâ Resûlallah senin! Eş Şefîü'l-müznibîn nûr-ı ahad Kendi bendendir Nasûhî kılma tard Bâb-ı lutfundan kerem kıl etme red Ümmetindir yâ Resûlallah senin! ARZU EDEN GELSİN MuhammedNasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu'ya gitti. Bulgurlu'ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; "Bize bugün Üsküdar'a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir." buyurdu. Sabah namazını kıldıktan sonraÜsküdar'a gelmek üzere yola çıktı.Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve; "Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu'dadır." dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar'daBülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi.Ömrünün sonuna doğru bana; "Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. OnaAllahü teâlâ bildirir." buyurdu.Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti." dedi. Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı.Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkînini verdi. ACELE TÖVBE ET Sarayda vazîfeli MehmedAğa anlattı: "Sarayda, Enderûndan yetişmiş bir ağa, Üsküdar'daki konağında oturuyordu. Ben de önceleri onun konağında vazîfeliydim. O günlerde, Doğancılar'daNasûhî Efendinin vefât ettiği duyuldu.Cenâze namazı kılınmak üzere câmiye götürülüyordu.Talebeleri mübârek tabutu omuzlarına almışlar, gözyaşları arasında ağanın evi önünden geçerken, ağa, kalabalığı görmeyeyim diye pencerelerin perdelerini kapattı. Çünkü Nasûhî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Ağa, o gece rüyâsında büyük bir kalabalığın Pâdişâh Sultan Ahmed Hanı beklediğini gördü. Halk, yolun kenarlarına dizilmişlerdi. Öyle ki, çarşının aşağı başından Ahmediye Câmiine kadar yollar doluydu. Herkes heyecanla bekleşiyordu. Bâzılarına niçin beklediklerini sorduğunda, onlar; "Pâdişâhımız, Nasûhî Efendi hazretlerini ziyârete gelecek. Onun gelmesini bekliyoruz." dediler. Bu sıradaNasûhî Efendi, Pâdişâhın geleceği istikâmete doğru, beyaz bir at üstünde göründü. Etrafında talebeleri vardı. Nasûhî Efendi, Ağanın önünden geçerken durdu. Ona dönüp; "Allahü teâlânın sevdiği kulları sevmeyenler, helâk olur. Bu düşmanlık, onların perişân olmalarına kâfidir. Sen acele tövbe et ki, kurtulasın!" buyurdu. O sırada uyanan Ağa, sıkıntıdan ter içinde kaldığını gördü. Hemen tövbe edip, abdest aldı. İki rekat namaz kılıp Kur'ân-ı kerîm okudu. SevaplarınıNasûhî hazretlerinin rûhuna bağışladı. Bir müddet durdu. Hiç âdeti olmadığı halde dışarı çıkıp tek başına sokak kapısını açtı ve yola çıktı. Hanımı onun alışılmamış bu hâli sebebiyle beni (Karakulak MehmedAğayı) çağırdı. Ağa nereye gidiyor acabâ tâkib et dedi. Ben de ağanın arkasınca gittim. Ağa Doğancılar'a geldi.Nasûhî Efendinin dergâhına girdi. Ben de varıp bir köşeye gizlendim. Ağanın hareketlerini tâkib ettim. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nasûhî hazretlerinin türbesine girdi. Kabr-i şerîfinin başında bir mikdar durduktan sonra, Kur'ân-ı kerîm okudu. Oradan çıkarak evine döndü. Ben de geri dönüp gördüklerimi hanımına anlattım. Hanımı Ağaya, bilmiyormuş gibi gece nereye gittiğini sordu. Gittiği yeri ve gidiş sebebini anlattırdı. HanımıAğadan dinlediklerini daha sonra bana nakletti." Bu zamandan sonra, Nasûhî hazretlerinin sevenlerinden olanAğa, dergâhının devamlılarından oldu. 1) Vekâyiü'l-Füdelâ; c.2, s.432 2) Sicilli Osmânî; c.4, s.557 3) Mu'cemü'l-Müellifîn; c.12, s.80 4) Esmâü'l-Müellifîn; c.2, s.314 5) Sefînetü'l-Evliyâ; c.4, s.31 6) Tezkire-i Sâlim; s.669 7) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.176 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1129 9) Îzâhü'l-Meknûn; c.2, s.438 10) Üsküdar Târihi; s.239, 373 11) Menâkıb-ı Nasûh-i Üsküdârî
Necmeddîn-i Kübrâ
Necmeddîn-i Kübrâ Necmeddîn-i Kübrâ Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh, tefsîr, hadîs âlimi. Tasavvufta Kübreviyye (Zehebiyye) diye bilinen yolun mürşidi, rehberidir. İsmi Ahmed, babasınınki Ömer'dir. Künyesi Ebü'l-Cennâb'dır. Bu künye kendisine, rüyâda Peygamber efendimiz tarafından verilmiştir. Lakabları; Necmeddîn, Şeyh-ül-imâm, Zâhid-ül-kebîr ve Şeyh-i Harezm'dir. Necmeddîn-i Kübrâ diye meşhûr oldu. Yaptığı bütün münâzaralarda gâlip geldiği için, kendisine et-Tâmmet-ül-kübrâ lakabı da verildi. Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden ve evliyânın önde gelenlerinden olanNecmeddîn-i Kübrâ hazretleri, 1145 (H.539) senesinde, Harezm köylerinden Hayvek'te doğdu. Buna nisbetle Hayvekî denilmiştir. 1221 (H.618) senesi Rebî'ul-evvel ayında, Harezm'de Cengiz askeri tarafından şehîd edildi. Çocuk yaşta ilim tahsîline başlayan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri, biraz yetişince ilim öğrenmek aşkıyla çeşitli beldeleri dolaştı. İskenderiyye'de; Ebû Tâhir es-Silefî'den, İsfehan'da; Ebü'l-Mekârim, Ahmed bin Muhammed el-Lebbân, Ebû Saîd Halîl bin Bedr, Ebû Câfer Muhammed bin Ahmed es-Saydelânî, Ebû Abdullah Muhammed bin Zeyd el-Kerrânî ve Ebü'l-Hasan Mes'ûd bin Ebî Mensûr'dan, Hemedan'da; Hâfız Ebü'l-A'lâ'dan, Nişâbûr'da; Ebü'l-Meâlî el-Fürâvî'den, Mısır'da; Rûz-i Behân-ı Baklî'den (Ebû Muhammed eş-Şîrâzî'den) ve daha başka birçok âlimden ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyet etti. İmâm Ebû Nasr Hafza'nın Tebriz'de Sünne okuttuğunu duyup oraya giderek, bu kelâm âliminin derslerine devâm etti. Şeyh-üs-Sünne vel-Mesâlih adındaki mukaddime mâhiyetindeki kelâma dâir eserini bu arada yazdı. Burada Bâbâ Ferrûh Tebrîzî'nin sohbeti bereketiyle ilim tahsîlini tamamlayıp, tasavvuf ilmi ile meşgûl olmaya başladı. Tasavvufta, amcası Ebû Necîb-i Sühreverdî hazretlerinden feyz alarak yetişti. İsmâil Kasrî ve Ammâr bin Yâsir'in sohbetlerinde bulundu. Fahreddîn-i Râzî hazretleri ile görüştü. Böylece birçok ilimde yetişip, tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Sonra memleketi olan Harezm'e gidip yerleşti. Orada insanları irşâd edip, doğru yolu göstermeye başladı.Kısa zamanda etrâfına yüzlerce talebe toplandı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin babası Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled ile Feridüddîn-i Attâr'ın hocaları Mecdüddîn-i Bağdâdî ve Bâbâ Kemâl Cündî, Abdülazîz bin Hilâl, Nâsır bin Mensûr, Seyfüddîn-i Baherzî, Necmüddîn-i Râzî, Radıyyeddîn Ali Lâlâ talebelerinin büyüklerindendir. Talebelerinin çoğu, zamanlarında insanlara doğru yolu gösteren rehberler oldular. 1221 (H.618) yılındaHarezm'e Cengiz askeri Tatarlar hücûm edince, talebelerine; "Memleketinize gidiniz! Şarkdan fitne ateşi geliyor. Her tarafı yakacaktır. İslâmiyette bu kadar fitne görülmemiştir." dedi. "Duâ buyursanız da, bu belâ müslüman memleketlerinden uzaklaşsa." dediler. "Bu, Kazâ-i mübremdir. Duâ bunu gideremez." buyurdu. Talebeleri Horasan'a gitti. Kâfirler şehre girince, o da cihâda çıktı. Şehîd oldu. Şehîd olduğunda bir kâfirin saçını tutmuş idi. Şehâdetinden sonra, kimse saçı elinden alamadı. Sonunda mecbur kalıp saçı kestiler. Tasavvuf yolunun en tanınmışlarından ve büyüklerinden olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin bir âlim olup, İslâmın güzel ahlâkı ile ahlâklanmış yüksek bir zâttı. İlim öğretmek yolunda çok gayretliydi. Allahü teâlâya ibâdet etmekte ve O'nun dînine hizmet etmekte kat'iyyen gevşeklik göstermez, bu yolda kınayanların kınamalarına aldırmazdı. İstisnâsız bütün insanlara yardım etmeye, faydalı olmaya gayret ederdi. Onun dergâhı, fakirlerin sığınağı idi. Büyüklüğü, üstünlüğü herkes tarafından bilinir, kendisine hürmet edilirdi. Büyüklüğünü anlatan hâlleri ve kerâmetleri her tarafta anlatılıp, dilden dile dolaşmaktadır. Kerâmetlerinin en büyüğü; her birisi, gittiği beldelerde insanları doğru yola sevkeden, etrafına nûr ve feyz saçan çok kıymetli talebeler yetiştirmesidir. Yüzlerce talebe yetiştirdi. Allah yolunda yürümek isteyen nice kimselere rehber oldu. Talebelerinin her birini bir memlekete gönderir, o talebe orada hocasının yolunu yaymaya çalışırdı. Harezm bölgesinde, Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinden sonra onun gibi yüksek bir velî yetişmemiştir. O kadar yüksek idi ki, Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçmiş iken, bir kimseye teveccüh edince, vilâyet, evliyâlık derecelerine yükseltirdi. Bir gün bir tüccar, gezmek maksadıyla Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin hânekâhına girdi. Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri buna teveccüh edince, tüccar, hemen o anda vilâyet mertebesine ulaştı. Tüccârı yanına çağırıp, talebe yetiştirmesi için izin verdi ve memleketine gönderdi. Bir gün Eshâb-ı Kehf hakkında sohbet ediyordu. Necmeddîn hazretlerinin talebelerinden olan Sa'düddîn-i Hamevî; "Acabâ bu ümmette, sohbeti köpeğe tesir eden var mıdır?" diye düşündü. Necmeddîn-i Kübrâ, kalb gözü ile bu talebesinin düşüncesini anlayıp kalktı ve dergâhın kapısına doğru yürüdü. Ansızın uzaklardan bir köpek çıkageldi. Bir yerde durup kuyruğunu salladı. Necmeddîn-i Kübrâ'nın bakışı köpeğe isâbet edince, köpek derhâl değişti. Kendinden geçme hâlleri görüldü. Yüzünü şehirden çevirip kabristana gitti. Başını yerlere sürüyordu. Hattâ derler ki, nereye gitse, elli-altmış köpek devamlı onun etrâfında dolaşırdı. Fakat ulumazlar, havlamazlardı. Hiçbir şey yemezler, devamlı bakılan o köpeğe karşı hürmette bulunurlardı. Sonra bu köpek öldü. Necmeddîn-i Kübrâ, bir taraftan çok kıymetli talebeler yetiştirirken, diğer taraftan da, kendisinden sonra gelenlere faydalı olmak üzere çok kıymetli eser ve risâleler yazdı. Tefsîr, hadîs, tasavvuf ve diğer ilimlere dâir yazdığı pek mûteber olan eserlerinden bâzılarının isimleri şunlardır: Ayn-ül-Hayât (Kur'ân-ı kerîmin tefsîri olup 12 cilddir. Usûl-i Aşere (Tasavvufa dâir olup, çeşitli isimlerle pekçok defâ istinsâh edilip çoğaltılmış ve birçok da şerhi yapılmıştır.) Bundan başka, Risâle ilel-Hâim, Fevâih-ul-Cemal, Âdâb-üs-Sûfiyye, Risâle-i Necmeddîn, Sekînet-üs-Sâlihîn, Risâle-i Sefîne ve daha başka eserleri ve risâleleri de vardır. Eserlerinin en önemlilerinden olan Usûl-i Aşere kitabı, tasavvufa dâir olup, talebelerinin ve daha sonra gelen birçok kimsenin el kitabı olmuştur.
Nizâmeddîn Hâmûş
Nizameddin Hamuş Nizameddin Hamuş Buhârâ'da yetişen büyük velîlerden. Hâce Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin talebesi veSa'düddîn Kaşgârî'nin hocasıdır. İsmi, Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş'tur. Doğum ve vefât târihleri bulunamamıştır. Sekizinci asrın ortalarında doğup, dokuzuncu asrın ortalarında, doksan yaşlarında vefât ettiği bilinmektedir. İlk zamanlarda lüzûmu kadar zâhirî ilimleri tahsîl etti. Sonra, tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı, riyâzet ve mücâhede ile nefsini terbiye etmek için çok gayret etti. Nefsin istediği, beğendiği şeyleri yapmaz, dâimâ ona zor gelen şeyleri yapardı. Bu yoldaki gayretlerinin neticesinde, kendisinde keşf ve kerâmet hâlleri görülmeye başladı. Şâh-ı Nakşibend Behâüddîn-i Buhârî hazretlerinin en yüksek talebesi ve halîfesi olan Hâce Alâüddîn-i Attâr, Buhârâ'ya gelmişti. Bunu haber alan Nizâmeddîn-i Hâmûş, onun sohbetlerinde bulunmak üzere huzûruna giderken, Mevlânâ Saîd ile karşılaştı. Mevlânâ buna; "Sizi gâyet temiz görüyorum. Çeşitli merhalelerden geçip yükseleceğiniz zaman hâlâ gelmedi mi?" dedi. Bu söz ona çok tesir etti. Alâüddîn-i Attâr'ın sohbetlerinde bulunmak arzusu arttı. Oraya vardığında, Hâce Alâüddîn onu görür görmez; "Sizi gâyet temiz görüyorum. Çeşitli merhalelerden geçip yükseleceğiniz zaman hâlâ gelmedi mi?" dedi. Bu söz, yolda kendisine Mevlânâ Saîd'in söylediği sözün aynısıydı. Zâten büyük bir arzu ve istekle gelen Nizâmeddîn, onu görür görmez bu kerâmeti ile de karşılaşınca, sevgi ve muhabbet ateşi içine düştü. O büyük zâtın sohbetlerinde bulunmakla duyduğu lezzeti, başka şeylerde bulamıyordu. Her şeyden yüz çevirip, sâdece o büyük zâtın sohbetlerinde bulunmaya, bu şerefli ve kıymetli sohbetlerden istifâde etmeye gayret etti. Bu teslîmiyetinin meyvelerini kısa zamanda toplayıp, Hâce hazretlerinin en yüksek talebelerinden oldu.Zamânın en büyük âlim ve velîlerinden biri olarak yetişti. Birçok fazîlet ve üstünlüklerin kendisinde toplandığı, kerâmetler ve hârikalar sâhibi çok yüksek bir zât idi. Namaz kılmak üzere bir mescide varsa, o anda da mescidin kapısı kilitli olsa, içeri girmek niyetiyle elini uzatınca, Allahü teâlânın izni ile kapı açılır ve rahatlıkla içeri girerdi. Sohbetinde bulunanlara, hocasından aldığı yüksek ilimleri anlatıp, çok faydalı olurdu. İnsanlar ondan çok istifâde ettiler. Sohbetlerine devâm edenlerden birisi şöyle anlatır: "Bir gün Nizâmeddîn Hâmûş'un huzûrunda bulunuyorduk. Bir ara kalbime bâzı uygunsuz düşünceler geldi.Keşif yoluyla bu hâlimi anlıyarak, bana döndü ve buyurdu ki: "Kalbini bu türlü düşüncelerden uzak tut. Hak ehli, Allahü teâlânın izni ile herkesin gönlünden geçeni bilebilirler. Allahü teâlâ ise herkesten iyi bilir. Vallahi kırk yıldır ihtilâm olmadım. Sebebi şu idi ki, bir gün rûhâniyet âleminden bir cemâat yanıma gelerek, ihtilâm olmamaya gayret etmemi, her ihtilâm olmamda derecemden kaybedeceğimi söylediler. Bu sebepten kırk yıldır bu emre uymaktayım." Mevlânâ Nizâmeddîn hazretlerinin hâli, velîlik yolundaki derecesi o kadar yüksekti ki, huzûruna gelen bir kimsenin kalb hâlini Allahü teâlânın izni ile anlar, o kimse tasavvuf ehli, istidât sâhibi bir kimse ise, onunla zühd ve takvâdan konuşurdu. Şâyet gelen kimse bid'at ehli, fâsık biri ise, ondan sıkılır ve rahatsız olurdu. Onlar öyle büyük zâtlardı ki, karşılaştıkları herkese o kimselerin durumlarına göre konuşurlardı. Birisi ile konuşacakları zaman, kalb gözleriyle o kimsenin durumunu kontrol edip anlar sonra ona göre konuşurlardı. Bunun için, insanlara göre konuşmaları farklı olurdu. Bu büyüklerden biri, sevdiklerinden birine buyurdu ki: "Tasavvuf ehlinin hâllerinden anlamıyan kimselerle karşılaştığımızda, onlarla basit meselelerden konuşuyoruz. Onlara bu yolun yüksek hâllerinden, kalb mârifetlerinden anlatmak istiyorum ve hattâ bâzan bunun için kendimi zorluyorum, fakat istidâtları olmadığı için konuşamıyorum. Sizinle sohbet ederken de, bâzan diğer insanlarla olduğu gibi konuşmak istiyorum ve hattâ bunun için kendimi zorluyorum, ama onlarla konuştuğum gibi konuşamıyorum." Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri şöyle anlatır: "Mevlânâ Nizâmeddîn-iHâmûş, güzellik ve letâfette kemâl derecesindeydi. İnsanların hâllerinden, ahlâklarından çok müteessir olurdu. Sâde olmayı tercih eder, süslenmeden hoşlanmazdı. Kendini bir hiç kabûl ederdi. Kendisinden meydana gelen kerâmetlerin de, hocalarının ve diğer büyüklerimizin latîfe ve sıfatları olduğunu söylerdi. Çünkü bu büyüklerin âdetleri, gönüllerini benlik dâvâsından uzak tutmaktı." Yine Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi aleyh) anlatır: "Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş, bizim memleketimiz olan Taşkend'e geldiği zaman, bizde misâfir olurdu.Bunu büyük nîmet bilir, hizmette kusûr etmemeye çalışırdık. Yine bir gün bizde misâfir iken bir ara; "Âh! Üzerime bir ağırlık çöktü. Gâliba filân kimse geliyor diyerek, Şâş vilâyetinden birinin ismini söyledi. Üzerine çöken ağırlık sebebiyle "Lâ havle..." okumaya başladı. Biraz sonra söylediği kimse çıkageldi. Nizâmeddîn Hâmûş, gelen kimseye; "Hoş geldiniz. Beri gelin, nisbetiniz sizden evvel geldi" buyurdu. Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden olanSeyyîd Şerîf Cürcânî hazretleri, HâceAlâüddîn-iAttâr'ın sohbetlerinde bulunurdu. "Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetine kavuşunca Rabbimi tanıyabildim" buyurmuştur. Seyyîd Şerîf Cürcânî hazretleri, bir gün Hâce Alâüddîn'e; "Efendim, bendenizi talebelerinizden birine havâle edin. Sizden sonra onun sohbetlerine devâm edeyim." diye arzetti. Bunun üzerine onu, Nizâmeddîn Hâmûş'a havâle ettiler. Seyyîd Şerîf Cürcânî, bundan sonra Mevlânâ Nizâmeddîn'in sohbetlerine devâm etti. Müslümanlar, bir bedenin uzuvları gibidir. Bir bedenin uzuvlarından birinde bir ağrı, sızı olunca; nasıl ki, bütün beden bu ağrı ve sızıyı hisseder, onun tesirinde kalırsa, Nizâmeddîn hazretleri de böyleydi. Talebelerinden, Mevlânâ'yı sevenlerden birisi bir sıkıntıya düşmüş olsa, o sıkıntıyı fazlasıyla Mevlânâ hazretleri de çekerdi. Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş çeşitli zamanlardaki sohbetlerinde sık sık şöyle buyurdu: "Susmak, konuşmaktan çok daha faydalıdır. Susmak ile ve hâl lisânı ile insanlara faydalı olamıyan, konuşmakla hiç faydalı olamaz." "Büyüklerin huzûrlarında, sohbetlerinde bulunurken, uygunsuz düşüncelerin kalbe gelmemesine çok gayret ve dikkat etmelidir. Zîrâ bu büyükler, Allahü teâlânın izni ile o düşünceleri anlarlar ve bundan çok müteessir olurlar." 1) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Arabî); s.89 2) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Osmanlıca); s.163 3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi (Osmanlıca); s.438 4) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.12, s.368
Ömer Ziyâeddîn Tavîli
Ömer Ziyaeddin Tavili Ömer Ziyaeddin Tavili On dokuzuncu yüzyılda Irak’ta yaşamış olan evliyâdan. Osman et-Tavîlî hazretlerinin üçüncü oğludur. 1839 (H.1255) senesinde Tavila’da doğdu. 1900 (H.1318) senesinde vefât etti. Asîl, ilim ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Ömer Ziyâeddîn Efendi, bulunduğu bölgenin medreselerine devâm ederek ilim tahsîl etti. Kerkük’teki Talabânî Medresesinde okuyarak ilmini artırdı. Bu medreseyi bitirerek yüksek ilim sâhibi oldu. İlim öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmak üzere Horaman’a döndü. Ders okutup talebe yetiştirmeye başladı. Bu sırada Nakşibendiyye yoluna intisâb etti. Daha babası hayattayken, ağabeyi Şeyh Muhammed Bahâeddîn’in sohbetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Ağabeyinin gözetimi altında babasından Nakşibendiyye yolundan hilâfet aldı. Ömer Ziyâeddîn hazretleri haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınarak dünyâdan uzak bir hayat yaşadı. Dergâhlar, mescidler tesis ettirdi. Dergâhların tâmiri için talebelerini durmadan teşvik etti. Hanikin’de bir medreseyi, Kızarâbâd’da Sa’diye Medresesini, Köysancak’taki bir medreseyi ve Biyara’da üniversite ayarında bir medreseyi açtı. Ayrıca zamânımızdaki okullara benzeyen birçok mektepler açtı; bu ilim yuvaları da talebelerle dolup taştı. Bu okullarda okuyan talebelerin rahatlığını ve iâşesini temin etti. Ömer Ziyâeddîn hazretlerinin kurulması ve îmârı için çalıştığı dergâh ve medreselerden bir asır boyunca binlerce âlim ve velî yetişti. Bu dergâhlarda ve medreselerde en yüksek derecede Kur’ân-ı kerîm hâfızlığı, fıkıh, hadîs, tefsîr usûlleri öğretildi. Kelâm, sarf, nahiv (gramer), matematik, mantık, astronomi, edebiyât, münâzara gibi önemli dersler okutuldu. Böylece zâhirî ve mânevî ilimlerle ilgili eğitim yapan bu mescid, dergâh ve medreselerin sayısı arttı. Nitekim 1892 senesinde Tavila’da ve 1896 senesinde Serdüşt’te diğer bir dergâh inşâ edildi. Ömer Ziyâeddîn hazretleri kitapların çok pahalı olduğu bir zamanda, medreselere ve dergâhlara devam eden talebelerin faydalanması için bir kütüphâne kurdu. Özellikle Biyara’da kurduğu kütüphânede değişik ilim ve fenlerle ilgili on bine yakın kıymetli ana kaynak kitap bulundurdu. Şeyh Ömer Ziyâeddîn’in; Muhiddîn, Alâeddîn, Necmeddîn, Nizâmeddîn, Cemil, Kâmil ve Nâib adında ilim ve fazîlet sâhibi oğulları vardı. Bu oğulları ilim, ibâdet ve takvâlarıyla babalarının yolunu devâm ettirdiler. Ömer Ziyâeddîn hazretlerinin birçok kerâmetleri görüldü. Bir defâsında Senendec kasabasına gitti. Bu beldenin müftüsü olan Molla Lütfullah Efendi, Şeyh Ömer Ziyâeddîn’i birkaç defâ evine dâvet etti. Ömer Ziyâeddîn hazretleri bir mâzeret beyân ederek dâvete icâbet etmedi. Bir gün müftünün ısrarlı dâveti karşısında onu kıramadı. Yanında bulunanlarla birlikte dâvete icâbet etti. Müftünün evinin kapısına geldiği zaman eşiğin önünde durdu ve; “Estağfirullah.” diyerek birkaç adım geri çekildi. Ev sâhibinden kazma ve kürek istedi. Onun emri üzerine eşiğin bulunduğu yer bir insan boyu kazıldı. Bu derinliğe ulaştıklarında bir mermer taşın olduğu görüldü. Taş yukarıya çıkartıldığında üzerinde “Bismillâhirrahmânirrahîm, lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” yazısının bulunduğunu hayretle gördüler. Ömer Ziyâeddîn hazretleri; “Kapı eşiği altında böyle bir yazı varken, üzerinden nasıl atlayıp geçebiliriz.” buyurarak bir kerâmetini izhâr etti. Şeyh Ömer Ziyâeddîn hazretleri ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve İslâmiyeti anlatmakla geçirdikten sonra, 1900 (H.1318) senesinde vefât etti. Bir gün Molla Abdülkâdir, Ömer Ziyâeddin ve diğer bâzı talebeleri ile Horaman’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Molla Abdülkâdir ilimde oldukça yükselmiş, Ömer Ziyâeddin Efendinin kerâmetini görüp öyle bağlanmak istiyordu. Yolda, ikindi vakti, yolun kenârında dokuz-on kişinin üzerinde rahatça cemâatle namaz kılabilecekleri bir kayalık yere geldiler. Ömer Ziyâeddin Efendi ikindi namazını burada kılmayı emretti. Namazdan sonra Molla Abdülkâdir’e; “Benden bir şey istemiştiniz. İşte isteğinizin vakti geldi.” buyurdu ve meâlen; “Eğer biz bu Kur’ân-ı kerîmi bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla, baş eğerek parça parça olduğunu görürdün.” (Haşr sûresi: 21) âyet-i kerîmesini okudu. Bu esnâda üzerinde bulundukları kaya ikiye ayrılmış, Ömer Ziyâeddîn’in oturduğu kısım diğerlerinin oturduğu kısımdan ayrılmıştı. Bunu gören Molla Abdülkâdir, özür dileyerek Ömer Ziyâeddîn Efendinin talebesi oldu. 1) Sirâcü’l-Kulûb; s.76 2) Ulemâünâ fî Hidmet-il-ilmî Ved-dîn; s.410
Rabiat ül Adviye
Rabiat ül Adviye Hazreti Rabiat ül Adviye (Rahmetullahi aleyha) Tezkiret-ul Evliya , Feridüddin-i Attar , Çeviri : Mehmed Zahid Kotku Ol mahdure-i has, settürei ihlas, ol nüsha-i aşk u iştiyak, ol şefte i kurb ı ihtirak, ol Meryem i Saniye i saf, Rabia tül Adviye rahmetullahi aleyha. Eğer sorulsa ki: "Rabia'yı erenler sınıfında niçin zikr eyledin?" Cevap veririz ki: "Peygamber sallahu aleyhi ve selem buyurur. Avret Allah yolunda erdir. Ona avret demek reva değildir. Nitekim nübüvvet aynı izzettir. Beylik ve ululuk ve küçüklük onda tefavüt tutmaz. Velilik dahi öyledir. Hassaten Rabia kendi zamanında Hak muamelesi ve marifet içinde nazirsiz idi. Nakildir: Rabia'nın doğduğu gece atası evinde hiç nesne bulunmadı. Atası yavlak derviş idi. Bir parça bez ve bir dirhem yağ bulunmadı ki Rabia'yı saralar. Avreti dedi ki: "Filan komşuya var, biraz yağ dile ki çerağ yandıralım. İlla anın eri ahdetmişti ki kimseden nesne dilemeye. Kapıdan çıktı. Komşusunun kapısına vardı. Geri döndü: "Kapıyı açmadılar" dedi. Avret ağladı ve gussalı yattı. Uyudu. Düşünde Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallalşahu aleyhi ve sellem i gördü. "Gussa etme ki bu doğurduğun benim ümmetimden yetmiş bin kişiye şefaat edecektir. Yarın erine de ki: İsa nadan katına varsın. Basra beyidir. Kağıt yazsın ve “Her gece yüz selavat getirirdin Uzeyne gecesi getirmedin. İmdi onun kefareti, bu kağıdı veren kişiye – ki Rabia’nın atasıdır- dörtyüz dinar ver." Avret düşünden uyandı. Erine anlattı. Eri bu haberi yazdı. Basra beyine iletti. Basra beyi okudu. Ağladı. Ol mektubu getirenin yanına geldi. "Onun benim yanıma gelmesi reva değildir. Ben sana peygamber hürmetine onbin kızıl altın veririm". Ve verdi. Ve çok özürler diledi. "Her ne hacetin olursa bana bildir" dedi. Rabianın atası evine geldi. Eksikliklerini tamamladı. Onun üç kızı vardı. Rabia dördüncüsü idi. Onun için Rabia (dördüncü) dediler. Rabia büyüdü. Atası ve anası öldü. Yetime kaldı. Kız kardeşleri de dağıldı. Basra şehrinde kıtlık oldu. Bir zalim Rabia yı altı akçaya sattı. Rabia yı alan kişi ona iş buyurdu. Rabia işe giderken düştü. Elini dayadı. Yüzünü yere koydu: Bunun cezasına gussam yoktur. Ama senin rızanı isterim. "Bari Hüda! Atam, anam yoktur, Ben esir oldum. Dileğim oldur ki sen benden hoşnut olasın" dedi. Bir gün işitti: "Ya Rabia! Seni öyle bir mertebeye erdireyim ki gökteki feriştehler hep sana gıpta etsinler" dedi. Bu avaz işitti gönlü mesrur oldu. Hocasına geldi. Gündüz oruç tutar, hocasına kulluk ederdi. Gece sabaha değin namazla meşgul olurdu. Bir gece hocasının kulağına ün geldi. Uykudan uyandı, gördü ki Rabia başını secdeye koymuş. Hakka münacat kılar ve derdi ki: "İlahi ! Ben gönlümü sana vermişim illa nedeyim ki sen beni mahluka görümlü eyledin. Eğer iş benim elimde olsa bir saat senin kulluğundan hali olmam. Onun üstünde kör kandil yanar, evin içini Ruşen eder dururdu. Hocası bu hali görünce korktu. Kendi yerine geldi. Fikre yattı. Sabah oldu. Rabia'yı çağırdı. Okşadı. Azat eyledi, Rabia'ya destur verdi. Ondan sonra savmaya girip, ibadetle meşgul oldu. Bir zaman sonra hacca gitmek arzu eyledi. Bir eşeği vardı. Seccadesini ve ağzını yükledi. Yüzünü Hakka tutup beriye içine girdi. Yolda eşeği öldü. Yoldaşları yükünü götürelim deyince: "Ben size güvenip gelmedim" dedi. Yoldaşları onu bırakıp gittiler. Rabia yalnız kaldı, yüzünü secdeye koyup eğitti: "İlahi! Padişahlar böyle etmez. Yolda eşeğimi öldürdün, beni açıkta koydun" dedi. Bu sözünü henüz tamamlamadan eşeği dirildi. Rabia yükünü yükleyip birkaç gün daha gitti. Yine Hakka münacat eyledi. "İlahi ! Senin aşkın gönlümü tuttu, artık gidemez oldum, ol taş evini buraya getirsen nola.." dedi. Hak Teala hazretleri ona hitab buyurdu ki: "Ya Rabia onsekiz bin alem katına girersin." Rabia ileri vardı gördü ki kabe anın karşısına geldi. "Bana Kabe'nin ıssı (sahibi) gerek, ben bu evi nideyim" dedi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem "herkim Allah'a bir karış ileri varırsa, Hak Teala ona bir arşın yaklaşır" buyurmuştur. İbrahim Edhem rahmetullahi aleyh ondört yılda güçlükle Kabe-i şerife vardı. Yolda giderken her adımına iki rekat namaz kılardı. Çün Kabeye erdi, kabe anda yok. Birkez ah eyledi. " Aceb bu ne haldir, gözümde halel vardır?" dedi. Hafiften bir avaz işitti ki: "Ya İbrahim ! Senin gözünde halel yok amma bizim bir firavuşumuz (kul, cariye) vardır, bize yüz tuttu. Biz de Kabemizi ona karşı gönderdik" dedi. İbrahim Edhem gayretlendi. Ve: "Bu ne türlü avret ola ki mertebesi ve nazı Çalab dergahında böyle ola" dedi. Geri yürüdü. Gördü ki Rabia gelir, Kabe yerine gelmiş. İbrahim Edhem Rabia'yı görünce: "Ya Rabia! Bu ne haldir ki cihanı hayrete saldın. Ondört yılda nice türlü meşakkatlerle, her adımda iki rekat namaz kılarak, kabenin aşkına geldim, kabe sana karşı gelmiş" dedi. Rabia: "Ya İbrahim ! Sen namaz eyledin, ben niyaz eyledim" dedi. Rabia haccı tamam eyledi, yine Basra şehrine gelip ibadetle meşgul oldu. Bir yıl sonra kabeyi yine arzuladı. Ve evvelki yıl hac bana karşı geldi, bu yıl ben hacca karşı varayım dedi. Yola girdi. Şeyh ebu Ali Tirmizi eyder: Rabia beriyyeye (çöle) girerek tam yedi yıl yanı üzere yuvarlanarak Arafat dağına erişti. Hafiften avaz işitti: "Ya müddei ! Bu ne resimdir ki sen bizi istersin, eğer sen dilersen ki biz tecelli edelim ta sen durduğun yerde eriyesin." Rabia: "Hüdavenda ! Senin eksikli kulunun bu tecelliye katlanacak mertebesi yoktur. Senin tecelline dağlar bile katlanamaz, pare pare olur. Benim için bu muhaldir amma fakirlikten bir nokta dilerim" dedi. Nida geldi ki: "Ya Rabia ! Ulu nesne diledin. Fakr bizim fahrimiz eseridir ki, erenler yolunda koymuşuz. Senin ta fakr makamına ermen için yetmiş bin hicab geçmen gerek. Şimdi sana değmez ki fakr sözünü anasın amma birkez yukarı bak. Rabia başını kaldırıp yukarı baktı. Kandan bir deniz gördü, havada muallaktı. "Bu deniz visalimizi isteyen aşıkların gözleri yaşıdır. Küllüsü ilk menzil içinde kaldılar. Hiç nişanları belirmedi. Bizim hazretimizde yokluk makamına varmayınca var olmaz denildi". Rabia dedi ki: Ol erenler devletinden bir şeme (koku) ben zaif kuluna göster. Bunu deyince filhal (avretler özrünü) gördü. Hafiften avaz işitti ki: "Yedi yıl yanı ile Kabeye varanın makamı budur." Rabia sergerdan (Avare, şaşkın) oldu. Ve: "Ey padişah ! Ben önden senin evine itibar eylemedim de seni diledim, bu kez ona da layık olmadım" dedi. Basra'ya döndü. Savma'ya girdi. İbadetle meşgul oldu. Nakildir: Birgün iki ulu, Rabia'yı ziyarete geldiler, ikisi de aç idi. Taamı helaldir diye Rabia'nın taamını yemek dilediler. İki gerdeyi bir fotaya koydu, bunların önüne getirdi. O anda kapıya bir derviş geldi, Allah dedi. Rabia da iki gerdeyi dervişe verdi. Bunlar melul oldular. Bir saat sonra bir firavuş bir yığın ekmek getirdi. Saydı kim onsekizdir. Rabia: "Ekmek yirmi olsa gerektir" dedi. Firavuş ekmeğin ikisini gizlemişti. Çıkardı. Rabia bunları önlerine koydu. Bu iki kişi taaccübde kaldılar. Ve dediler ki: "Bu ne sırdır ki biz senin ekmeğini yemeğe geldikdi. Önümüze koyacağın ekmeği dervişe verdin ve o firavuşun getirdiği ekmeğin eksiğini bildin." Rabia : "Siz ikiniz geldiniz, karnınızın aç olduğunu bildim. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelen dervişe verdim. Bu iki ekmek konukların karnını doyurmaz dedim Çalab'dan bir yerine on istedim. Hak Teala verdiğim o iki ekmek yerine yirmi ekmek verdi" dedi. Nakildir: Rabia birgün savma içinde hasta oldu. Uykuya vardı. Bir uğru geldi, carını aldı. Çıkmağa yol bulamadı. Carı bıraktı yol gözüktü. Bunun üzerine carı yine aldı, yine yol bulamadı. Bunu tekrarladı. Nihayet bir avaz işitti: "Ey er ! Zahmete girme. Rabia bunca yıl kendisini bize ısmarladı. Zehresi yoktur ki anın semtine kimse gele. Ol dostumuz uyursa, biz dostu uyanıkız" dedi. Uğru bunu işitince tevbe eyledi. Nakildir: Rabia'nın hadimi yemek pişirmek için iç yağını eritti. Çok zamandır aş görmemişlerdi. Soğan lazım oldu. Hadim komşudan almak diledi. Rabia: "Ben ahd eylemişim ki, kimseden nesne dilemeyeyim " dedi. Bu sözü derken havadan bir kuş geldi. Bir deste soğanı yağın eritildiği çömleğe bıraktı. Rabia : Mekrden hali değildir dedi ve soğanı yağı bırakıp, ekmeği tuzla yedi. Rabia birgün ağlayarak dağda giderken geyikler ve canavarlar etrafında dolaşıp durur. Rabia'ya nazar ederlerdi. Nagah Hasan Basri çıkageldi. Gördü ki Rabia geyiklerle oturur. Geyikler Hasan'ı görünce ürküp kaçtılar. Hasan melul oldu: "Ya Rabia bunlar benden niçin kaçtılar?" dedi. Rabia eyitti: "Bunların iç yağını yemişsin nice kaçmasınlar" Nakildir: Rabia birgün Hasan evi önünden geçiyordu. Hasan ağlardı, gözünün yaşı Rabia'ya dokundu, yağmur suyu sandı, sonra bildi ki Hasan'ın göz yaşıdır. "Ya üstad! Göz yaşını sakla. Halk görmesin ve riyadan da emin olasın." Dedi. Bu söz Hasan!a ağır geldi. Birgün Rabia'yı su yanında gördü, seccadesini su üstüne bıraktı. "Ey Rabia ! Gel iki rekat namaz kılalım" dedi.Rabia da seccadesini havaya bıraktı ve üstüne binip: "Ey Hasan ! Senin işlediğini balık, benim ettiğimi de sinekler eder. İş bu ikisinde değil, işe meşgul olmak gerektir". Dedi. Nakildir: Rabia birgün Hasan'a üç nesne verdi. Bir mum, bir iğne, bir kıl. Yani mum gibi ol, alemi münevver eylegil. İğne gibi yalıncak (çalışkan) ol, hemşire işde ol. Manalarda riyazet çek, küllü kıl oluncaya kadar. Nakildir: Bir gece Hasan ve yarenleri Rabia katına vardılar. Rabia'nın evinde çerağ yoktu. Rabia parmağına tükürdü. Evin içi Ruşen oldu. Eğer sorulursa ki parmaktan nice aydınlık çıka, cevap ederiz ki, Musa eli bol ola. O peygamberdi denilirse cevapta deriz ki her kim peygamberlere mütabeat ede, onun peygamberlik eserinden nasibi ola. Nitekim Peygamberimiz Sav buyurur. "Her kim bir danik haramdan yine sahibine verirse, peygamberlik derecesinden bir dereceye erişe." Rabia'nın dirliği malumdur. . Nakildir: Birgün Hasan Rabia'ya "Hiç rağbet eder misin ki sana nikah edelim?" dedi. "Nikah vücud üzerine sahihtir, bende vücud yoktur. Yok nesneye nikah nice olur?" Hasan: "Yokluğu nereden buldun?" dedi. "Kendimi yok etmeden buldum." Birgün Hasan : "Ya Rabia ! Sana mahlukun öğretmediği, Halıkının gönlüne bıraktığı ol ilimden bana da bir harf öğret" dedi. Rabia: "Birkaç kilo iplik eğirdim ki satayım da kut (erzak) edineyim. Ahaliye iki akçaya sattım. Akçanın birni bir elime, diğerini de öbür elime aldım. Korktum ki birbiri üstüne koyayım da çift ola ta beni yoldan çıkara. Dört akçayı birbiri üstüne koyan bu ilimden öğrenemez" dedi. Nakildir: Birgün Rabia'ya: "Niçin evlenmezsin?" diye sordular. "Size üç nesne sorayım, eğer bilirseniz sizin dediğinizi tutayım" dedi. "Ölüm vaktinde imanımı selametle götürebilecek miyim?" "Bilemeyiz" "Kıyamet gününde kitabımı sağımdan mı solumdan mı sunalar?" "Bilemeyiz" "Yarın halk iki bölük olduğunda (surei şuara 7. Ayetin sonu) hangi bölükte olurum?" "Bilmeyiz" "Ol kişi ki gece gündüz bu kaygıda ola, ona gelenin kaygısı nice olur" Sordular: "Kanden gelirsin? Ol cihandan nice gidersin?" "Ol cihana giderim" "Bu dünyada neylersin?" Dediler. "Pişman yürürüm, çünkü fanidir, baki değildir." "Hakkı sever misin?" "Beli" "Şeytanı düşman tutar mısın?" "Yok." "Niçin?" "Şunun için ki Rahman sevgisi içimde öyle dolup durur ki şeytan düşmanlığı sığmaz." Rabia der ki: Birgün düşümde Peygamber efendimizi gördüm. "Ya Rabia ! Beni sever misin? Buyurdu. "Ya Resulullah ! Seni kim sevmez, yalnız Hak sevgisi beni şöyle kaplayıp durur ki, hiç dostluk, düşmanlık yeri kalmayıp durur" dedim. Nakildir: Rabia çok ağlardı. "Niçin bunca ağlarsın?" dediler "Allah ile üns tuttum. Ayrılıktan korkarım. Olmaya ki ölüm vaktinde nida gele ki "Sen bize gerekmezsin" diyeler. Birgün Rabia bir kişi gördü: "Vay kaygıdan" der şikayet ederdi. Rabia: "Öyle deme 'Vay kaygısızlıktan' de" dedi. Nakildir bir kişi gördü, başına tülbent bağlamıştı. "Niçin bağladın" dedi. "Başım ağrır" "Kaç yaşındasın?" "Otuz yaşındayım." "Otuz yıldır sağken hiç başına şükür tülbendini bağladın mı? Birkaç gün hasta oldun, şikayet tülbendini bağladın" . Bir yaz günü idi. Karanlık bir eve giren Rabia başını aşağı bıraktı. Bir hizmetkar kadın avaz etti. "Ya seyyide Taşra çık ki, Allah'ın sanatını göresin. Rabia da: "İçeri gir ki sanii göresin" dedi. Nakildir: Birbiri ardınca oruç tutardı. Hiç nesne yemedi, uyumadı, açlığa harran geçti. Bir kişi bir çanak aş getirdi. Katına koydu. Rabia aşı aldı, eve girdi. Ev karanlık idi. Vardı ki çıra yandıra, geri gelince kedi aşı döktü. Geri gitti su getire, su getirince çıra sönmüş, bu getirdiği suyu içeyim derken düştü, bardak kırıldı ve su döküldü. Rabia bir kez ah eyledi. "Senin ellerinden yine Sana feryad ederim. Bu ne iştir ki bana edersin?" dedi. Hafiften bir avaz geldi ki: "Ya Rabia! Feryad eyleme. Eğer dilersen dünya malını hep sana vereyim, Benim sevgimi gönlünden çıkar. Dünya nimetiyle benim sevgim bir yerde olmaz" dedi. Rabia çün bu hitabı işitti, bir kez gönlünü dünyaya götürmedi. Rabia daim zarilikle inlerdi. Derlerdi ki: " Ey ahiret hatunu! Görürüz, zahir bir hastalığın yok, niçin böyle inlersin?" "Zahir hastalığım yok amma, batınımda bir dert var, tabibler ol derde hiç mualece kılamaz. Derdimin dermanı dost visalidir" dedi. Bir gün bir ulu Rabia katına geldi. Onu sınamak için dedi ki: "Ya Rabia! Bunca ululanmayasın, ahir avretsin, hergiz avrete peygamberlik gelmedi. Cümle faziletler erlere gelmiştir. Peygamberlik tacını erler, erenler başına korlar. Ve keramet kuşağını onların beline kuşatırlar. Rabia: "Bu dediklerin gerçektir amma benlik davası hergiz avretten gelmedi (Ve ene rabbukum ül ala) davası erden geldi. Hiçbir avret muhanneslik adını takınmadı. Muhanneslik ve benlik erdedir…" dedi. Nakildir: Rabia bir gün katı hasta oldu. Ona sordular: "Bu ne haldir? (Uçmağa baktım, Çalabım beni edepledi) dedi. "Abdülvahid ve Süfyan Rabia'yı sormağa vardılar. Süfyan: "Ya hatun! Gönlün ahretten hiç nesne dilemez mi?" dedi. " Ya Süfyan! Sen alim kişisin. Lakin cahilane söz edersin. Ben oniki yıldır hurma arzu ederim. Sen bilirsin ki Basra hurma üstüne durur. Henüz yemedim. Ben kulum. Kul kişinin arzu ettiği bir şey vardır. Eğer bir nesneyi dilersem Allah'tan dilerim, amma onu ben değil Allah'ım dileye. Süfyan: Senin için bir şey istemek ve sormak hata imiş bari benim işimden söyle" dedi. Rabia dedi ki: "Dünyayı sever olmasaydın sen iyi kişiydin". "Dünyanın nesini sevdim?" "hadis rivayet edersin. Onunla fahr edip ululanırsın" dedi. "Bunlar dünyayı sevmek midir?" diye sordu, ağladı. "Hüdavenda! Ben miskinden razı ol" dedi. Rabia: "Rızasın dilersin ki senden razı değildir…" dedi. Nakildir: "Bir gün malik bin Dinar Rabia katına geldi. Gördü ki bir eski hasır döşemiş, kerpici yastık edinmiş, bir sınık bardaktan abdest alırdı. Özü yandı, dedi ki: "Benim bildiğim beyler vardır. Eğer dilersen, varayım, sana örtü, döşek getireyim?. "Ya Malik! Yaradan benim halimi bilir mi bilmez mi?" "Bilir" "İmdi ol ne dilerse biz de öyle dileriz". Bir gün hasan, Şakik ve Malik üçü beraber Rabia'yı sormaya geldiler. Rabia hasta idi. Hasan Rabia'yı görünce (Doğru değildir o kişi ki, davası içinde Mevlasından gelene katlanamaz) dedi. Rabia: "Bu sözden kibir kokusu geliyor" dedi. Şakik eyitti: "Doğru değildir kendi davası içinde ol kişi efendisinin vurduğuna şükr eylemeye. " Rabia: "Doğrudur" dedi. Malik eyitti: "Davası içinde Mevlasının darbından lezzet duymayan kişi davasının sadığı değildir". Rabia: "Daha iyidir" dedi. Bu kez: "Sen söyle" dediler. Kendi davası gerçek değildir ol kişi kim darbı unutmazsa, mevlasını müşahede eder dururken". Rabia der: "Mısır avretleri gibi mahluku gördükleri için kendilerini unuttular, ellerini doğradılar. Eğer kişi Halik müşahedesine erdiğinde hayran olup kendisini unutursa acep değildir" dedi. Nakildir: Bir gün Basra ulularından bir kişi Rabia katına geldi. Dünyayı çok horladı. Rabia: "Sen dünyayı çok seversin, eğer sevmeye idin anmazdın" dedi. Kumaşı seven kişi alıcı olur. Eğer sen dünyadan fariğ ise dünyanın iyisine yavuzuna bakma (Herkim bir nesneyi sevse ancak anar olur) dedi. Bir kişi anlatır: "İkindi vakti Rabia katına vardım. Diledim ki benim için aş pişire… bir kesek eti çömleğe bıraktı ve su koydu. Artık çömlek katına varmadı. Söze başladık, manalara daldı. Akşam erişti, namaz kıldık. Namazdan sonra rabia'nın yanına vardım. Gördüm ki altında odun yokken çömlek Allah kudretinden kaynardı. Çömleği aşağı indirdi, kotardı. Yedik. Onun lezzeti gibi ömrüm içinde aş yediğim yoktur. Rabia dedi ki: "Her kim sıdk ile Çalabının kulluğu ile meşgul ola, şüphesiz onun için bunun gibi aş pişireler." Süfyan der: Birgün Rabia katına vardım. Gördüm ki mihraba girmiş namazla meşgul. Ben de bir bucakta namazla meşgul oldum. Çün sabah oldu. Ben: "Ya Rabia ! gel beri şükredelim ki, Hak Teala bize bu tevfiki verdi", sabaha değin namaz kıldık. Rabia: "Bugün oruç tutalım, şükrümüz o olsun" dedi. Rabia daim münacatı içinde derdi ki: "İlahi ! Eğer ben sana Tamu'dan korkup tapıyorsam beni tamuya koy. Eğer uçmak ümidi için tapıyorsam uçmağı bana haram eyle. Eğer senden ötürü yapıyorsam, bana didarını ruzi kıl.. "derdi. Ve dahi: "İlahi ! Dünyada bana ne vereceksen, düşmanlara da ver. Ahirette ne vereceksen, dostlara da ver. Eğer beni tamuya koyacaksan, ben sana feryad ederim ki, dost dosta böyle mi eder?" Hafiften bir avaz geldi: "Ya Rabia ! Sü-i zan etme. Yarın sen benim komşuluğumda olasın, didarım göresin, bila hitab sen benimle, ben seninle sözleşesin". Rabia'nın gönlü bu hitabı işitmekten mutmain oldu. Eyitti: "Ey Hüdavenda, padişaha, perverdigara ! Benim işim ve arzum dünya sarayında senin zikrindir.. Ahirette likandır. Ben zaif halimi arzettim. Bakisini ne dilersen sen kıl. Ona ölüm vakti geldiğinde başı ucunda ademiler otururlardı. "Beni halvet eyleyin ki Çalabımın elçileri gelir " dedi. Cümle taşra çıktılar. Ve avaz işittiler. (Fecr 27, 28, 29, 30. Ayetler) Bir zaman geçti, avaz çıkmaz oldu. Ol canını Hakka ısmarlamış. Öldükten sonra bir ulu onu düşünde gördü: "Münkir ve nekir sana ne sordu?" diye sordu. "O iki melek bana gelip 'men rabbüke' dedi. Ben: "Geri dönün Haktan sorun" dedim. Ve dedim ki: "Ey Çalabım ! Şimdiye değin ben seni bilmedim ise bundan böyle nasıl bilirim. Kişiler Rabbine varırsın derler." Rahmetullahi aleyha.
Reca Bin Havye
Reca Bin Havye Reca Bin Havye Tâbiînden velî ve büyük bir fakîh (İslâm Hukûku âlimi). Doğum târihi bilinmemektedir. 730 (H.112) târihinde vefât etti. Künyesi, Ebû Mikdâm ve Ebû Nasr şeklinde bildirilmiştir. Nisbeti, Filistinî’dir. Aynı zamanda tesirli ve fasîh konuşan bir vâiz idi. Halîfe Süleyman bin Abdülmelik, ondan kendisine mektup yazmasını istemişti. Halîfe olmadan önce ve sonra Ömer bin Abdülazîz ile çok yakın dostlukları vardı. Sık sık görüşürlerdi. Süleyman bin Abdülmelik’e kendisinden sonra, Ömer bin Abdülazîz’i halîfe yapmasını, o tavsiye etmişti. Recâ bin Hayve, fakihliği yanında, büyük bir hadîs âlimidir. Abdullah bin Amr bin Âs, Adiy bin Ümeyre, Übâde, Abdurrahmân bin Ganemi, Muâviye, Nüvvâs bin Sem’ân, Ebüdderdâ, Ebî Saîd-ül-Hudrî, Ebû Ümâme, Misver bin Mahreme ve daha birçoklarından (r.anhüm ecmaîn) hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ondan da, Adiy bin Adiy bin Umeyre el-Kindî, İbn-i Aclân, Sevr bin Yezîd, İbn-i Avn, Zührî, Hamîd-üt-Tavîl ve başkaları (r.anhüm) hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. İbn-i Avn şöyle buyururdu: “Üç kişi biliyorum ki, onların benzerini görmedim. Onlar o kadar birbirine benziyor ki, sanki bir araya gelip, birbirinden istifâde etmişler. Bunlar: Irak’ta İbn-i Sîrîn, Hicaz’da Kâsım bin Muhammed, Şam’da Recâ bin Hayve’dir (r.anhüm ecmaîn)." Übeyd bin Ebî-s-Sâib babasından bildirdi: “Recâ bin Hayve namazını o kadar tâdil-i erkâna dikkat ederek, şartlarına uygun kılardı ki, onun namaz kılışına hayran kalırdım.” İbn-i Sa’d: “Recâ bin Hayve, hadîs ilminde sika, güvenilir, faziletli ve ilmi çok olan bir zâttır” dedi. Mûsâ bin Yesâr bildirdi: “Recâ bin Hayve, Adiy bin Adiy ve Mekhûl, mescidde bulunuyorlardı. O sırada birisi geldi. Mekhûl’e bir mesele sordu. Mekhûl: “Bunu, şeyhimiz (üstâdımız, hocamız), seyyidimiz (efendimiz, büyüğümüz), Recâ bin Hayve’ye sorunuz” dedi. “Abdurrahmân bin Abdullah anlattı: Bir gün vâz ve nasîhat ederken, Recâ bin Hayve; Adiy bin Adiy ve Ma’n bin Münzir’e dedi ki: “Bakınız! Herhangi bir işi yapıyorsunuz diyelim. Şâyet o işi yaparken Allahü teâlâya kavuşmak, içinizden geliyorsa o işe iyi sarılınız. Eğer içinizde hoşnutsuzluk ve tiksinti duyuyorsanız hemen o işi terk ediniz.” Recâ bin Hayve buyurdu ki: “İnsan, ölümü hatırladığı müddetçe, hasedi, kıskançlığı terkeder.” Birisi, Recâ bin Hayve’den ayrılırken; “Allahü teâlâ seni muhâfaza etsin” dedi. Bunun üzerine Recâ bin Hayve; “Ey kardeşimin oğlu, Allahü teâlâdan, îmânımı muhâfaza etmesini de dile.” buyurdu. “İslâm, insanı îmân nîmetiyle süsler. İnsanın; îmânını, takvâsıyla; takvâsını, ilmiyle; ilmini, hilmi, yumuşaklığı ile; hilmini de rıfk, tatlılık ile süslemesi ne kadar güzeldir.” Recâ bin Hayve hazretleri, bir gün Abdülmelik bin Mervân’ın yanında bulunuyordu. Orada, birisinden kötü bir şekilde bahsedildi. Abdülmelik; “Vallahi! Allahü teâlâ nasîb ederse, elime geçtiğinde, ben ona yapacağımı biliyorum” dedi. Bir gün o şahsı yakalamış, ona cezâ vermek üzere kalkmıştı. Bu sırada, orada bulunan Recâ bin Hayve; “Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ, sana istediğin şeyi nasîb etti (Sen böyle arzu etmiştin. Allahü teâlâ da sana, istediğin gibi fırsatı verdi). Öyleyse, sen de Allahü teâlânın sevdiği bir şey olan, affı yap. Bu söz üzerine, Halîfe Abdülmelik bin Mervân, o şahsı hemen affetti ve ona ihsânlarda bulundu. KALB ÜZÜLÜR Eyyûb bin Süleyman bin Abdülmelik vefât etmişti. Cenâzenin bulunduğu yere babası Süleyman bin Abdülmelik, yanında Ömer bin Abdülazîz, Saîd bin Ukbe, Recâ bin Hayve olduğu halde girdi. Süleyman, oğlu Eyyûb’a bakmaya başladı. Gözleri iyice dolmuştu. Sonra “İnsana, böyle bir musîbet gelince, hislenmemesi, içinin galeyâna gelip, kabarmaması mümkün değil. Böyle bir durum karşısında, insanların bir kısmı, Allahü teâlâya karşı tam bir teslimiyet gösterip, mükâfâtını ondan bekleme olgunluğunu gösterir. Bir kısmı sabır ve tahammül etme gücüne sâhib olur. Bunların ikisi de, sağlam ve metin kimselerdir. Bir kısmı da vardır ki, sabır ve tahammül gösteremezler. Bunlar zayıf kimselerdir. Fakat, şu anda ben, kalbimde bir hislenme, acı bir coşma görüyorum. Eğer içime bir serinlik vermezsem, ciğerimin, üzüntü ve kederden parça parça olacağından korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Ömer bin Abdül-aziz “Ey müminlerin emîri! Sabretmeniz gerekir. Yoksa, ecir ve sevâbınız boşa gider. Saîd bin Ukbe de, ağlamaklı bir haldeydi. Sanki ağlamak için yardım ister gibi bir hâli vardı. Recâ bin Hayve ise; “Ey müminlerin emîri! Sizin bu derece, aşırı bir üzüntüye kapılmanıza, bir mânâ veremiyorum. Ortada o kadar önemli bir mesele yok. Bana şöyle anlattılar: Resûlullah efendimizin, ezvâc-ı mütahherasından olmakla şereflenen, Mâriye vâlidemizden İbrâhim adında bir oğulları olmuştu. Fakat daha küçücük iken vefât etmişti. Onun vefâtında, Resûlullah efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar akıp; “Göz ağlar, kalb üzülür. Ancak Allahü teâlânın râzı olduğunu söyleriz. Ey İbrâhim, bizler senin için çok mahzûnuz (üzgünüz)” buyurmuşlardı. Bu sözler karşısında, Süleyman bin Abdülmelik hıçkıra hıçkıra ağladı. O kadar ağladı ki, orada bulunanlar bir şey oldu sandılar. 1) El-A’lâm; c.3, s.17 2) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.118 3) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.3, s.265 4) Hilyet-ül-Evliyâ; c.5, s.170 5) Vefeyât-ül-A’yân; c.2, s.301-303 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.352
Rislân Dımeşkî
Rislan Dımeşki Rislan Dımeşki Şam'ın büyük velîlerinden. İsmi Rislan (Erslan) bin Yâkûb bin Abdurrahmân bin Abdullah Dımeşkî'dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1164 (H.560) senesinde Şam'da vefât etti. Rislân Dımeşkî ilim ve edeb üzere yetişti. Tasavvuf adı verilen kalp ilimlerinde yüksek derecelere ulaştı. Zamânında çok sevilip hürmet gördü. Âlim ve velîler sohbetinde bulunup, kendisinden feyz aldılar. Yüksek bir ahlâk ve edep sâhibiydi. Evini dergâh yaptı. Hikmetli sözlerini dinlemek için çok uzak yerlerden gelenler vardı. Kerâmetleri ve güzel halleriyle meşhûr oldu. Ebü'l-Hayr Hımsî anlatır: "Bir defâsında, on beş kişi ona misâfir gelmişti. Beş yufka ekmeği vardı. Ekmeğin misâfirlere yetmesi, bereketli olması için duâ etti.Ekmeği misâfirlere teslim etti. Çok aç oldukları hâlde ekmek bol bol yetti ve arttı. Artanları da misâfirlere, giderken yolda yemeleri için verdi.Şam'danBağdât'a giden misâfirler, yol boyunca o ekmekleri yediler, yolda da onlara kâfi geldi." Ebû Ahmed Muhammed bin el-Kürdî anlatır: "Rislân ed-Dımeşkî hazretlerini, bir defâsında havada uçarken, bir defâsında havada yürürken, bir defâsında da suda yürürken gördüm. Bir defâsında da onu Arafat'ta, Mekke'de hac sırasında gördüm. Şam'a dönünce halka sordum. Şam'dan hiç bir yere çıkmadı, fakat Arefe ve bayram günleri görünmedi dediler. Bir başka sefer, bir arslanın onun ayaklarına kapanıp sürtündüğünü gördüm. Yine bir defâsında onu Şam'ın dışında gördüm eline çakıl alıp, havaya atıyordu. Ne yapıyorsun? diye sorunca, İslâm askerleri, kâfir ordusu ile çarpışıyor. Onlar, düşman üzerine oktur. Kâfir askerlerini öldürmek için atıyorum dedi. Sonra askerler Şam'a dönünce şöyle anlattılar: Savaş sırasında, gökten düşman askerlerinin üstüne çakıl taşları düşüyordu. Kime isâbet etse öldürüyordu.Hattâ çakıllardan biri bir süvâriye isâbet etti, atı da kendi de düşüp öldü. Böylece çok düşman askeri kırıldı." Dâvûd bin Yahyâ bin Dâvûd el-Harîrî anlatır: "Rislân ed-Dımeşkî, bir mescid inşâ ettiriyordu. Ebü'l-Beyân adında bir zât, yardım olarak talebelerinden biri ile bir mikdâr altın ve gümüş göndermişti. Getiren kimse, içinde bir mikdâr altın ve gümüş bulunan keseyi kendisine uzatınca, bize mi gönderdi? diyerek yanındaki taşa, toprağa işâret etti. Getiren kimse, onun işâret ettiği taşın, toprağın altın ve gümüş olduğunu görünce, şaşıp kaldı. Git bunu hocana anlat dedi. Bu hâdise üzerine o kimse, Rislân ed-Dımeşkî hazretlerine talebe oldu ve ölünceye kadar ayrılmadı." Ona bir gün; "Ârif kime denir?" dediler. O; "Ârif, öyle bir kimsedir ki, Allahü teâlâ onun kalbine bütün varlıkların sırlarını bir sayfa hâlinde yerleştirmiştir. Değişik şekillerine rağmen, Allahü teâlânın ihsânı ile onların hepsini idrâk eder, anlar. Yapılan her işin sırrını çözer. Dünyâ ve melekût âleminde, ister zâhir, açık, ister bâtın ve gizli olsun, bütün hareket ve işlere Allahü teâlâ onu muttalî kılar. Gözünden perdeyi kaldırır. Artık o, her işi ve her hareketi, ilim ve keşif yoluyla müşâhede eder, görür. Melekût âlemine yükselir. Orada bir güneş gibi parlar. Güneşe bakılmadığı gibi, ona da bakılamaz. Ârifin, Rabbini tanıyan irfân sâhibinin sıfat ve alâmetleri ise şunlardır: 1) Amellerinin ilme, dîne uygun olması. 2) Hallerinde gizliliğe uyması, gizlemesidir. Güzel ahlâktan sorulunca; "Güzel ahlâk şunlardır: 1) Gücü yettiği halde affetmek, 2) Her hâlükârda tevâzu üzere olmak, 3) Karşılık beklemeden ve başa kakmadan vermek, bağışlamak." buyurdu. Kızmak ve öfkenin zararlarını anlatırdı. Bu hususta; "Hiddet (kızgınlık), şerrin (kötülüklerin) anahtarıdır. Gadab (kızgınlık), seni öyle bir hâle sokar ki, artık orada özür zelîldir, geçmez." Yine; "Gadabın (öfkenin) sebebi, kendinden üstün birinin, hoşlanmadığı bir şekilde hücûm etmesidir. Öfke, insanın içinden dışına doğru çıkar. Hüzün ise, dışından içine doğru işler. Öfkeden güç ve intikam hırsı, hüzünden ise dert ve hastalık doğar." buyurdu. Kendisine eziyet edenleri affeder, başkalarına da böyle davranmayı tenbih ederdi. Bu hususta; "Eğer kendinde, sana düşman olan kimseyi yenmeye bir güç bulursan; bulduğun bu güce, kuvvete şükür olarak onu affet." "Kerim olan kimse, eziyetlere dayanır, belâlardan şikâyetçi olmaz." "Ahlâkın en güzeli, gücü yettiği halde affetmek ve kendi ihtiyâcı olan şeyi cömertçe vermek." buyurdu. Şam'da yaşayıp, insanlara uzun müddet feyz verdi. Cenâzesi defnedilmek üzere omuzlar üzerine alınıp götürülürken, gökte yeşil renkli bir kuş sürüsü ortaya çıkıp, tâbutu hizâsında kanatlarını gererek durdular. Kabri Şam'da olup, ziyâret edilmektedir. ALLAHÜ TEÂLÂYI ZİKİR Bir gün etrâfında toplanan kalabalık bir cemâat arasında sohbet ediyordu.Hava son derece sıcaktı. Biri ona, temkîn sâhibi velî kimdir? diye sordu. O; "Allahü teâlânın, tasarruf etmeyi ihsân ettiği kimsedir." buyurdu. Peki bunun alâmeti nedir? deyince, eline bir kamış ağacı alıp dört parçaya böldü. Birine bu yaz için, birine bu kış için, diğer bir parçaya bu sonbahar için, dördüncü parçaya da bu ilkbahar için deyip bir kenara koydu. Bu yaz için dediği parçayı alıp sallayınca, sıcaklık son derece arttı. Onu bırakıp, sonbahar için diyerek ayırdığı parçayı alıp salladı. Bu sefer hava sonbahar havası oldu. Kış için dediğini alıp sallayınca, hava görülmedik bir şekilde soğumaya başladı. Nihâyet ilkbahar için ayırdığı parçayı alıp sallayınca, ağaçlar yeşermeye ve çiçekler açmaya başladı. Sonra bir ağacın altına gelip, üzerindeki kuşa; "Haydi, seni yaratan Allahü teâlâyı zikret!" deyince, kuş yanık yanık ötmeye başladı. İşitenler kendinden geçti. Sonra diğer ağaçların altına gidip, dallarda duran kuşlara da; "Haydi sizi yaratan Allah'ı tesbîh ediniz!" dedi. Bu ağaçlarda bulunan kuşlar da yanık yanık ötmeye başladı. 1) Kalâid-ül-Cevâhir; s.97 2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.12 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.153 4) Menâkıb-ül-Ârifîn Kerâmât-il-Kâmilîn, Üniversite Kütüphânesi;
Rûzbehân Baklî
Ruzbehan Bakli Ruzbehan Bakli Meşhûr velîlerden. İsmi Rûzbehân bin Ebî Nasr el-Baklî’dir. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı Sadreddîn’dir. Babasının sebzeci olması ve kendisinin gençliğinde bu işle meşgûl olması sebebiyle Baklî lakabı ile anılmıştır. Tahminen 1132 (H.527) de doğdu. 1209 (H.606) senesinde vefât etti. Kitaplarda âriflerin sultanı, âlimlerin burhanı ve âşıkların rehberi ifâdeleriyle zikri geçmektedir. Tasavvufta yetişmek için çalıştığı sıralarda Şiraz havâlisinde ve dağlarında nefsini ıslah için çok riyâzetler çekti. Tasavvufta yetişmek için Irak, Kirman, Hicaz ve Şam’a seyâhat etti. Irak’ta Şeyh Câgir’e talebe olup ondan feyz aldı. On beş yaşlarında iken Hızır aleyhisselâmla görüştü. Genç yaşından îtibâren ibâdet ve tâatla meşgûl oldu. On sekiz yaşlarında iken babasının dükkanında çalıştığı bir sırada dünyâ malına yüz çevirip dükkandan ayrıldı. Mânen yükselmek için çok gayret sarfetti. Bir müddet insanlardan uzak kaldı. Yalnız başına dolaştı. Yirmi beş yaşlarında Şiraz’da bir dergâha yerleşti. Burada daha önceden memleketi Fesâ’da tanıdığı hocası Cemâleddîn bin Halil el-Fesâî ile karşılaştı. Bir müddet de Şeyh Ebû Muhammed el-Cevzâkî’nin dergâhında kaldıktan sonra memleketi Fesâ’ya döndü. Bu sırada Mantuk-ul-Esrâr bi Beyân-il-Envâr adlı eserini yazdı. Tasavvufla ilgili olan bu eserinde Fars bölgesi emiri Tekle bin Zengî için duâ etti. Tekle bin Zengî, ona hürmet ve himâye göstererek, Şiraz’a dâvet etti. İki defâ hacca gitti. Mekke’de bir müddet ikâmet etti. Ömrünün sonlarına doğru bir ayağı felç oldu. Şiraz’da vefât etti. Cenâze namazını Şiraz Kâdılkudâtı Seyyid Şerefeddîn Muhammed bin İshak el-Hüseynî kıldırdı. Rûzbehân Baklî hazretlerinin dostlarından Şeyh Ebû Bekr bin Tâhir şöyle anlatmıştır: “Her seher vakti onunla nöbetleşe Kur’ân-ı kerîm okurduk. Biraz o okur ben dinlerdim, biraz da ben okurdum o dinlerdi. Vefât ettiği zaman çok üzüldüm. Vefât ettiği günün gecesinde kalkıp seher vakti namaz kıldım. Sonra onun kabri başına oturup ondan ayrı düştüğüm için ağladım ve Kur’ân-ı kerîm okumaya başladım. Bir miktar okuyup durdum. Ben okumayı kesince Rûzbehân Baklî hazretlerinin kabrinden sesini duydum. Ben susunca o Kur’ân-ı kerîm okumaya başladı. Cemâat toplanana kadar okudu. Sonra ses kesildi. Bu hal hayatta olduğu gibi vefâtından sonra da bir müddet devâm etti. Bir gün bu sırrı dostlarımdan birine söyledim. Söyledikten sonra bir daha sesini duyamaz oldum. Buyurdu ki: “Kalb, şehvete batarsa, aklın almadığı kederler kendisine yüklenir.” “Tövbe, nefse uymaktan dönmek, kalbin Hak yoluna girmesidir.” “Allahü teâlâ, safâyı, güzelliği helâl yimede, helâl giymede; katılık ve sıkıntıyı da haramda kıldı.” Meşreb-ül-Ervâh, Arâis-ül-Beyân, Mantık-ul-Esrâr bi Beyân-il-Envâr, Şerh-i Şathiyât, Risâlet-ül-Üns fî Rûhul-Kuds, Şerh-ül-Hucûb, Siyer-ül-Ervâh, Kitâb-un-Nükât, Keşf-ül-Esrâr ve'l-Mükâşefât-ül-Envâr gibi eserleri olan Rûzbehân Baklî hazretleri ömrünü din kitabı yazmakla ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla geçirmiştir. 1) Nefehât-ül-Üns (Osmanlıca); s.298 2) Meşreb-ül-Ervâh 3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1135
Sa'düddîn-i Kaşgârî
Sadüddin-i Kaşgari Sadüddin-i Kaşgari Türkistan'ın büyük velîlerinden. Kaşgarlı olup, Nizâm-ı Hâmûş'un talebesi ve Molla Câmî'nin hocasıdır. Sa'düddîn'in babası, ticâret için kervanlarla uzak memleketlere giderdi. Babası, küçük yaştaki Sa'düddîn'i, çeşitli ülkeleri görüp, bilgi edinmesi için yanında götürürdü. Oğlunun iyi yetişmesi için hiçbir fedâkârlıktan çekinmezdi. Sa'düddîn, babasının verdiği din terbiyesi ile büyütülüyor, etrâfına örnek olacak şekilde yetiştiriliyordu. Bir defâsında, on iki yaşında babası ile ticâret için sefere çıkmıştı.Bir kervansarayda konakladılar. Sa'düddîn, kervansarayın kapısında otururken, oraya bir grup tüccar gelip, konuşmağa başladılar. Aralarındaki hesâbı görebilmeleri için, birbirlerine uzun müddet bağırıp çağırdılar ve çekişmeğe başladılar. Tüccarların bu hâlini seyreden Sa'düddîn, ağlamaya başladı. Tüccarlar, çocuğun sebepsiz yere ağlamasına hayret edip niçin ağladığını sordular. Bunun üzerine Sa'düddîn; "Sizin yüzünüzden ağlıyorum. Sabahtan beri buradayım, dünyâ hırsı yüzünden kavga edip duruyorsunuz. Bir ân için olsun, Allahü teâlânın ismini anıp O'ndan bahsetmediniz. O'nun emir ve yasaklarından hiç konuşmadınız. Size acıdığım için ağlıyor, Cehennem'e düşmemeniz için de duâ ediyorum." dedi.Tüccarlar, çocuğun bu hâline hayran oldular ve hepsi yaptıklarına tövbe edip, helâlleşerek işlerini bitirdiler. Bu hâdiseyi işiten Sa'düddîn'in babası, oğlunun ileride büyüklerden olacağını anlayıp, her fedâkârlığa katlanarak okutmağa başladı.Sa'düddîn, üstün zekâsı ile kısa zamanda; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi naklî ilimleri ve zamânın fen bilgilerini öğrendi. Bu ilimlerde derin âlim oldu ve kitaplar yazdı. Bu arada nefsini terbiye etmek için uğraşıyor, bir mürşide yol göstericiye talebe olmak ihtiyâcını hissediyordu. Nihâyet Nizâm-ı Hâmûş hazretlerinin huzûruna gitti.Kendisini talebeliğe kabûl etmesi için yalvardı. Talebeliğe kabûl olununca, çok sevinerek, şükür secdesine kapananSa'düddîn-i Kaşgârî, hocasının her emrini hemen yapar, hizmetiyle şereflenmeye can atardı. Bu gayreti ile, kısa zamanda Nizâm-ıHâmûş'un en önde gelen talebesi oldu. Hocasının sohbetleriyle olgunlaşıp yetişti ve halîfesi, vekîli olmakla şereflendi. Sa'düddîn-i Kaşgârî anlattı: "Hocam Nizâm hazretlerinin sohbetiyle yıllarca şereflendikten sonra birgün, bende hacca gitme arzusu haddi aştı. Hocama durumu anlattım ve izin istedim. Bana; "Bu sene hacca giden kâfilelerin içine ısrârla baktığım hâlde seni göremiyorum." buyurdu. Bu söz üzerine "Peki" dedim. Fakat üzüldüğümü anlayınca da; "Üzülme! İnşâallah, bir gün elbet gitmek nasîb olacak. Sen, yine de gördüğün rüyâları Şeyh Zeynüddîn'e gidip anlat, o sana gereken cevâbı verir." diye de emrettiler. Ben yine, "Başüstüne efendim." diyerek Zeynüddîn Efendiye gittim. Zeynüddîn Hâfî, Horasan'da meşhûr olan bir hoca idi, pekçok talebesi vardı. Zeynüddîn hazretlerine durumumu ve gördüğüm rüyâları anlatarak, hacca gitmek arzumu bildirdim. Zeynüddîn Efendi; "Sa'düddîn! Buraya kadar yorulup gelmişsin. Artık burada bizim yanımızda kal ve bizim talebemiz ol." dedi. Ben de, "Efendim! Benim hocam var ve hayattadır. Bir kimsenin üstâdı var iken başka birine bağlanması uygun mudur?" dedim. Bu suâlime de; "İstihâre ediniz." cevâbını verdi. Ben; "Kendime güvenim olmadığı için, yapacağım istihâreye de îtimad edemem." dedim. Zeynüddîn Efendi ısrâr ile; "Sen istihâre et, biz de eder neticeye varırız." dedi. O gece istihâre namazı kıldım ve cenâb-ı Hakk'a duâ ederek uyudum. Rüyâmda,Silsile-i aliyye isimli âlim ve evliyânın pekçoğu Hirat'a ziyârete gelmişler. Zeynüddîn Efendi de oradaydı. O velîlerin, Zeynüddîn Efendiye karşı hâlleri soğuktu.Kendi aralarında konuşuyorlar, ona hiç iltifât etmiyorlardı. Gece uyandığımda anladım ki, bir kimsenin üstâdı var iken başkasına bağlanması uygun değildir. Sabah olunca, Zeynüddîn Efendiye gittim. Daha ben konuşmaya başlamadan; "Yol birdir. Bütün yollar aynı noktaya çıkar. Sen yine eski yoluna devâm et. Eğer bir müşkilin olursa, bizden yardım isteyebilirsin. Sana yardıma hazırız." dedi.Meğer o da gece rüyâsında, gâyet büyük ve heybetli bir ağacın dalını kesmeye çalışmış, fakat bir türlü başaramamış. Bu rüyâsına dayanarak, sabahleyin ben daha konuşmaya başlamadan böyle söylemiş. Böylece hem o sene hacca gidemedim, hem de hocamın kıymetini ve büyüklüğünü, her sözünün hikmetli olduğunu yakînen anladım. Derhâl hocamın huzûruna dönerek, hizmetine dört elle sıkıca sarıldım. Uzun bir zaman geçti. Hocam bir gün bana; "Sa'düddîn! Senin hacca gitmenin zamânı geldi. Orada bize de duâ et. Resûlullah efendimize bizim için de şefâat dileğinde bulunup hürmetimizi arz et. Yolculuk esnâsında, bir başkasına Allahü teâlânın kahrı senin vâsıtanla tecellî ederse, sakın bu gücü kullanayım deme!" buyurdu. Ben de; "Başüstüne efendim!" diyerek, hazırlığımı yaptım ve yola koyuldum. Hacdan sonra geriye dönüş yolculuğumda, hocamın haber verdiği hâl, bende zuhûr etmeye başladı. Yanıma yaklaşan birini görsem, gözlerimden çıkan bir şua ile o kimse ânında kendinden geçer, bayılırdı. Eğer yanıma gelse helâk olabilirdi. Bu hâl bende meydana çıkınca, insanlardan kaçmaya başladım. Yanıma gelmeye çalışanlara uzaktan işâret ederek, yanıma gelmemelerini tenbih ederdim. Bu hâl benden gidinceye kadar, bir yere gizlenip, hiç dışarıya çıkmadım. Böylece hocamın kerâmetleriyle, insanlara zararlı olacak bir hâlimden kurtulmuş oldum." Sa'düddîn-i Kaşgârî anlattı: "Murâkabeyi, kendi iç âlemime dönüp kontrol etmeyi kediden öğrendim. Bir gün bir kedinin, deliğin başında kılını dahî kıpırdatmadan beklediğini gördüm. Geriden tâkib etmeye başladım. Kedi, deliğin ağzında, fârenin çıkmasını saatlerce hareketsiz bekledi.Bu sırada kendi kendine; "Ey kendisine dahî bir faydası olmayan Sa'düddîn! Bir kedi, maksadına kavuşmak için bu kadar dikkatli olursa, sen kalbini temizleyip, Rabbinin emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmakta niçin dikkatli olmazsın. Yazıklar olsun sana ey nefsim!" demekten kendimi alamadım. O günden sonra, bir ân bile Rabbimi hatırımdan çıkarmadım." Sa'düddîn-i Kaşgârî'nin ileri gelen talebelerinden Mevlânâ Alâeddîn anlattı: "Hasta idim. Hocam ziyâretime gelmişti. Yatağımın kenarına oturup, sesli olarak üzerime Kur'ân-ı kerîm okudu. Sonra sessizce başını önüne eğerek murâkabe etmeye başladı. O sırada odamın tahtadan yapılmış tavanındaki bir delikten bir miktar toprak, hocamın başına saçıldı. Toprağın bir fâre tarafından atıldığı belliydi. Hocam, bu hâle önce bir şey demedi. Bu hâl üç defâ tekrar edince, Sa'düddîn-i Kaşgârî başını yukarı kaldırarak; "Ey edebsiz fâre!" deyip dışarı çıktılar. Bu durum beni oldukça üzdü. "Bu fâre, Allahü teâlânın evliyâsı olan bu mübârek zâtı incitti. Dur bakayım bunun sonu neye varacak? Bu fâreye gazab-ı ilâhî gelecek ama nasıl?" diye düşünmeye başladım. Biraz sonra o deliğin kenarında bir kedi göründü ve beklemeye başladı. Yine aşağıya toprak dökmeye gelen fâreyi bir anda yakalayıp öldürdü. Yine beklemeye devâm etti. Biraz sonra bir fâre daha geldi. Onu da öldürdü. Bu şekilde o gün akşama kadar tam on sekiz fâreyi öldürüp yedi." Pîr Ali anlattı: "Hanımım üç aylık hâmile idi. Haberim yokken çocuğu düşürmek için bâzı çârelere başvurmuş. Fakat başvurduğu çâreler tam tersine netice verince, sancılar içinde kıvranmaya başlamış. Eve vardığımda, vaziyeti hiç iç açıcı değildi. Başına, yakın akrabâ ve komşular gelmiş ağlıyorlar, mâneviyâtını daha çok bozuyorlardı. Benim de yapacağım bir tedbir yoktu. Hemen mübârek hocamın huzûruna gittim. Yanında bir takım yüksek rütbeli kimseler vardı. Hiçbir şey söylemeden, bir kenarda beklemeye başladım. Bir müddet sonra o kimseler yanından ayrılıp gitti. Yalnız kaldığımızda, ben daha bir şey konuşmadan, hocam; "Hanımınıza gidip deyiniz ki; "Bu işi daha önce yine yapmak istemiştin. O zaman seni affetmiştik. Şimdi de affediyoruz. Eğer bir daha yapmak istersen, senin için kurtuluş yoktur." Hocamın kurtuluş müjdesini duyunca ferahladım. Müsâade alarak eve koştum. Evde durum bir ânda iyiye dönmüş, hanımım iyileşmişti. Hanıma durumu anlattım. Dedi ki: "Hocamız doğru buyurmuş. Daha önce yine böyle bir iş yapmış ve ölümden kurtulmuştum. Demek ki hocamızın himmeti bereketiyle kurtulmuşum. Şimdi de bir ânda iyileştiğimi hissettim. Hocamızın büyüklüğü karşısında yaptığım bu işten dolayı utanıyorum. Artık böyle bir iş yapmaktan cenâb-ı Hakka sığınırım." dedi. Sa'düddîn-i Kaşgârî'nin talebelerinden Alâeddîn anlattı: "Bir gün memleketimde bulunan anne ve babamdan mektup geldi. Beni evlendirmek için bir kız bulduklarını, acele gelmem îcâbettiğini yazıyorlardı. Fakat böyle bir dâveti annem-babam yaptığı için üzüldüm. Bir ara hocam beni üzgün görünce sebebini sordu. Durumu anlatınca; "Mâdem ki annen ve baban çağırıyor, hemen gidiniz." buyurdu. Hocama vedâ ederek memleketime gittim. Söyledikleri kızla evlendim. Annem ve babam beni senelerce bırakmadılar. Hocamdan ayrı kalmanın üzüntüsü çok fazlaydı. Buna rağmen her gün hocamı hatırlar, gözlerimi yumup onu düşünürdüm. Bu yönden hiç gaflete düşmüyordum. Memlekette, ne hikmetse hükümet memuru bizi sık sık rahatsız ediyor, daha doğrusu zulm ediyordu. Zulümde aşırı gittiği bir gün; "İmdâd yâ mübârek hocam! Allahü teâlânın izniyle himmetinizi istirhâm ediyorum!" diye hocamdan yardım istedim. O gece rüyâmda hocamı gördüm. Elinde bir yay ile ok vardı. Bir ara karşıdan o zâlim memurun geldiğini gördük. Hocam hemen elindeki oku yaya yerleştirip memura fırlattı. Ok, o zâlimin göğsüne saplandı. Uyandığımda artık bu zâlimden kurtulacağımı anladım. O günden sonra memur bize gelmez oldu. Araştırdığımda, ânî olarak felç geçirdiğini ve artık yerinden kımıldayamaz hâle geldiğini öğrendim. Her zaman olduğu gibi, şimdi de hocamın yüzlerce kilometre uzaktaki bir himmeti ile kurtuldum." Talebesi Alâeddîn anlatır: "Sa'düddîn hazretlerine yeni talebe olmuştum. Arabî, mantık, kelam, fıkıh gibi derslere ara verip, tasavvuf üzerinde çalışmamı emrettiler. "Başüstüne" deyip kendimi tasavvufa verdim. Fakat o sıralarda hadîs ilmi üzerinde bir hocadan ders alıyordum. Kendi kendime; "Hadîs ilmini okumak herhâlde hocamın bu emri dışındadır, bunu öğrenebilirim." diye içimden geçti. Kitabı bitirmeye karar verdim. Bu kararımdan sonra, kitabı okutan hocanın yanına gitmek üzere evimden çıktım. Kapıdan çıkar çıkmaz, sanki ayaklarıma kalın zincirlerle büyük bir ağırlık bağlamışlar gibi adım atamadım. Ayaklarımı kaldırmak için sarfettiğim gayretlerden ter içinde kaldım. Ayaklarımı sürükleye sürükleye yürümeye başladım. Yolda bir köprü vardı. Oraya yaklaşırken şiddetli bir fırtına çıktı, başımdan takkemi alıp götürdü. Gözüme kum tânecikleri kaçtı. Dehşet içinde kaldım. Gitmekten vazgeçtim. Geriye döner dönmez fırtına kesildi, ayaklarımdaki ağırlık kayboldu ve başımdan uçup giden takkem önüme geldi. Hayret ettim. Anladım ki, bu iş hocamın emrine muhâliftir. Derhâl hocamın huzûruna koştum. Onu câmide murâkabe ederken buldum. Beni görünce gülümseyerek; "Söz dinleyen kurtulur." buyurdular." Yine çok sevilen talebesi Alâeddîn anlattı: "Hocam Sa'düddîn hazretlerine teslim olmuş, onun hizmetiyle şerefleniyor, dertlere dermân olan sohbetlerini can kulağı ile dinliyordum. Bir gün, tasavvufta kabz hâli denilen müthiş bir sıkıntıya düştüm, bunalmaya başladım. Kalbim kararmaya başladı. Gönlüme, söylenmeyecek derecede kötü şeyler geliyordu. Beni gökyüzünden atıp parça parça etseler de, bunlar hatırıma gelmese diyordum. Çâresiz kaldım. Durumumu hocama anlatmak için huzûruna vardım. Daha bir şey konuşmadan, bir eliyle göğsümden diğer elinin şehâdet parmağıyla da ensemden bastırdı. O ânda, hocamın kerâmeti olarak öyle müthiş birşey oldu ki, gönlümdeki bu düşünceler silindiği gibi, kalb gözüm açılıp, melekler âlemini görmeye başladım. Elhamdülillah bendeki o sıkıntı kayboldu. Hocamın himmetiyle bu derdimden kurtuldum." Tasavvufun yüksek hakîkatleri ile ilgili, işitip de anlıyamadığı bâzı meselelerde müşkili olan bir kimse, müşkilini halletmek için bir rehber arıyordu. Diyâr diyâr dolaştığı hâlde, bir yol gösterici bulamadı. Bir gün yolu Sa'düddîn-i Kaşgârî hazretlerinin bulunduğu şehre geldi ve bir câmideki hocaya durumunu anlatıp; "Bu derdime çâre olacak bir rehber arıyorum. Bu şehirde derdimin dermânı olacak Allahü teâlânın evliyâsından bir kimse var mıdır?" diye sordu. O da Sa'düddîn-i Kaşgârî'yi tavsiye edip, huzûruna götürdü. O kimse, Sa'düddîn-i Kaşgârî'ye daha bir şey anlatmadan, onun teveccühleri, bakışları ile gönlünde bir şeyler olmaya başladığını hissetti. İşitip de anlayamadığı şeyleri, şimdi görüyordu. Yakîni arttı. Sa'düddîn-i Kaşgârî'nin büyüklüğüne hayrân oldu ve edeble elini öpmek için eğildiğinde; "Talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum" diyebildi. Sa'düddîn-i Kaşgârî; "Kabûl ettim" buyurarak, elini öptürdü. O kimse böylece, Sa'düdîn-i Kaşgârî'nin bir teveccühü ile derdine derman buldu ve hakîkî saâdete kavuştu. Sa'düddîn-i Kaşgârî hazretleri bir sohbetlerinde buyurdular ki: "Bir insanda bir kalb vardır. Oraya sâdece Allahü teâlânın sevgisi doldurulmalıdır. İnsan, her nefeste bir hazîneyi kaybeder. Ancak cenâb-ı Hakk'ı hatırladığı zamanlar bu hazîne kaybolmuş olmaz. Bu şuur insanda hâkim olunca, Allahü teâlâdan utanma duygusu da berâber gelir ve gafletten uyanır. Gönül, cenâb-ı Hakka yöneldiği zaman, içinde bir pencere açılır ve o pencereden, ilâhî feyz nûru girer. Bu nûr, doğudan batıya kadar her zerreye hayat verir. Yalnız penceresiz olan evler nasîbini alamaz." "İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, dünyâ düşüncelerinin kalbe yerleşmesidir. Bu düşünceler, kötü arkadaşlardan ve lüzûmsuz şeylerle uğraşmaktan hâsıl olur. Çok uğraşarak bunları kalbden çıkarmalıdır. Allahü teâlâya kavuşmak isteyenlerin, bunlardan ve hayâli arttıran her şeyden sakınması lâzımdır. Çalışmayan, sıkıntıya katlanmıyan, zevklerini, şehvetlerini bırakmayanlara bu nîmeti ihsân etmez. Bu, Allahü teâlânın âdetidir." Sa'düddîn-i Kaşgârî hazretleri, Hirat'ta, Mevlânâ Abdürrahmân Câmî (MollaCâmî) isimli talebesini yetiştirerek, o zamânın meşhûr âlimler ve velîler grubuna dâhil eyledi. Vefâtından sonra yerine halîfe, vekîl olarak bıraktı. Sa'düddîn-i Kaşgârî, 1456 (H. 860) senesinde bir Çarşamba günü öğle vaktinde, Hirat şehrinde vefât etti. LÜTFEN DİLİNİZİ TUTUNUZ Sa'düddîn-i Kaşgârî'yi çok sevenlerden Pîr Ali anlattı: "Kaftancılık yapardım. Bir gün dükkanımda çalışırken, vergi memuru geldi. Bir sürü hesap yapıp, sonunda benden öyle bir meblâğ istedi ki, onu ödemeğe gücüm yetmezdi. Bu verginin fazla olduğunu, sanatıma göre çok istendiğini anlatmak istedimse de kabûl ettiremedim. Memur, bana hakâret etmeye başladı. Bu sırada hocam Sa'düddîn hazretleri dükkâna geldi. Memuru dinlemeğe başladı. Memurun gittikçe hiddeti artıyordu. Hocam geldiği için, edebimden hiç cevap veremiyordum. Bir ara hocam memurun yanına yaklaşıp; "Memur bey! Lütfen dilinizi tutunuz. Kötü söz söylemeyiniz!" buyurarak, elini memurun omuzuna koydu. O ânda, sanki tonlarca bir ağırlık adamın üzerine konmuş gibi memur yere yıkılıp, bayıldı. Bir müddet sonra hocam merhamet ederek, cemâl nazarıyla memura baktı. O teveccühten sonra, memur kıpırdamaya, kendine gelmeye başladı. Ayıldığında, büyük bir saygıyla hocamdan özür dilemeğe başladı. Hocam da onu affetti. Bu memur, daha sonra hocamın yakın talebelerinden oldu." HOCAM HİMMET! Sa'düddîn-i Kaşgârî'nin talebelerinden Alâeddîn Efendi, memleketinde başına gelen bir hâdiseyi şöyle anlattı: "Bir gün yüksek bir ağacın üzerine meyve toplamak için çıkmıştım. Bir ara ayağım kaydı, dengemi kaybettim ve düşmeğe başladım. O ânda hocam hatırıma geldi ve; "Yâ hocam, himmet!" dedim. Daha yere düşmeden bir elin beni sıkıca kavradığını ve yavaşca yere bıraktığını gördüm. Ayağa kalktığımda beni kurtaran eli görmek için etrâfıma çok bakındığım hâlde göremedim. Yine hocamın imdâdıma yetiştiğini anladım. Sonra anne ve babama giderek, hocama gitmek üzere izin vermeleri için çok yalvardım. Hâlime acıdılar. Müsâade ettiler. Hemen eve gittim. Zevcem ve çocuklarımla helâllaşıp yola koyuldum. Hocama bir ân önce kavuşmak için yollardan uçar gibi gittim. Huzûruna geldiğimde, başımdan geçenleri daha anlatmadan: "Zâlimlere yaptığımız muâmele ile mazlumlara yaptığımız muâmele elbette farklıdır." diyerek kerâmetlerini izhâr ettiler. BUYURDU Kİ Sa'düddîn-i Kaşgârî hazretleri buyurdu ki: "Ey talebelerim! Biliniz ki, Allahü teâlâ bu kadar azamet ve büyüklüğü ile bizlere gâyet yakındır. Bu sözü anlayamazsanız da, böylece îtikâd edip inanmalısınız. Size lâzım olan odur ki, tenhâda ve açıkta edebi gözetiniz. Evinizde tek başınıza olduğunuz zaman dahî, ayağınızı uzatmayınız. Her ân Allahü teâlânın sizi gördüğünü biliniz ve ona göre hareketlerinizi düzenleyiniz. Kendinizi, zâhir ve bâtın edebi ile süsleyiniz. Görünüşteki zâhir edeb; Allahü teâlânın emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmak, dâimâ abdestli bulunmak, istigfâr eylemek, az söylemek, her işin inceliğini titizlikle yapmak, İslâm âlimlerinin eserlerini okumak gibi hususlardır. Bâtın edebi ise; yabancılarla düşüp kalkmamak, dünyâya bağlanmamak, Allahü teâlâyı unutturacak her türlü işten uzaklaşmaktır." 1) Kâmûs-ul-A'lâm; c.4, s.2570 2) Reşehât; s.179 3) Nefehât-ül-Üns; s.442 4) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.23 5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1136 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.3
Sa'dî-i Şirâzî
Sadi-i Şirazi Sadi-i Şirazi Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muslihüddîn bin Muhlis eş-Şîrâzî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Sa'dî mahlasıdır. 1193 (H.589) senesinde Şîrâz'da doğdu. 1292 (H.691) senesinde orada vefât etti. Kabri, Şîrâz'ın kuzeydoğusundadır. On iki sene çocukluğu dışında, Sa'dî-i Şîrâzî, yüz iki senelik ömrünün otuz senesini ilim tahsîli ile, otuz senesini seyahat ve askerlikle, otuz senesini de talebe yetiştirmekle ve ibâdetle geçirdi. Sa'dî-i Şîrâzî, küçük yaşta yetim kaldı. İlk tahsîlini Şîrâz'da Abdülkâdir-i Geylânî'nin halîfesinin derslerinde tamamlıyarak kemâle geldi. Moğol istilâsı üzerine Bağdât'a gitti. Bağdât'taNizâmiyye Medresesinde meşhûr Sıbt İbni Cevzî'den ilim öğrendi ve bir müddet bu medresede ilim tahsîli ile meşgûl oldu. Burada tahsîlini tamamladıktan sonra, İslâm memleketlerini gezmeye başladı. Anadolu, Mısır, Sûriye, Dehli, Âzerbaycan ve Belh'e uğradı. Buralarda, Şihâbüddîn Sühreverdî başta olmak üzere birçok âlim ile görüştü. Bu esnâda Moğollar veHaçlılarla yapılan savaşlara katılıp, cihâd etti. Bir defâsında Haçlılara esir düştü. 1257 senesinde tekrar Şîrâz'a döndü. Bu sırada, devlet başkanı Ebû Bekr, Moğollarla sulh yaptı. Memleketi rahata kavuşturdu. Bu hükümdar tarafından iyi bir kabûl gören Sa'dî, onun adına aynı sene Bostân adlı eserini ve bir yıl sonra aynı şekilde kendisine büyük saygı gösteren Veliahd İkinci Sa'd adına da Gülistân adlı eserini yazdı. Bu eserleri sâyesinde kısa zamanda şöhreti memleketinin dışına taştı. Birkaç sene sonra, hâmileri olan Ebû Bekr bin Sa'd bin Zengî ve oğlu İkinci Sa'd vefât etti. Yerine küçük yaşta bulunan İkinci Sa'd'ın oğluMuhammed geçti. Bu hükümdarla birlikte Salgurlu hânedanı çöktü. 1264 senesinde Moğol hâkimiyeti altına girdi. Bu karışıklıklar esnâsındaSa'dî tekrar Şîrâz'dan ayrıldı. Mekke'ye gitti.Hac yaptı. Ömründe on dört kerre hacca gitti. Gülistan adlı eseri ibretli hikâyelerle doludur. Bunlardan bâzıları: "Hikâye olunur ki: Bir sultan, halkına çok ezâ ve cefâ eder, halkın mallarını gasbederdi. Sultânın zulmü o kadar ileri gitti ki, halk o beldeden akın akın kaçmaya başladı. Halkın azalmasıyla, hazîne boşaldı, devletin gücü zayıfladı. Düşmanlar sağdan soldan saldırmaya başladı. Bir gün pâdişâhın meclisinde Şehnâme kitabını okuyorlardı. Okudukları bahis Dahhak'ın saltanattan hal'i ve Feridun'un sultan olması hakkında idi. Vezîr, Padişâha; "Feridun'un hazinesi, malı, mülkü, hizmetçileri ve adamları yok iken nasıl oldu da pâdişâh oldu?" diye sorunca, padişâh; "İşitmişsindir, bir takım halk onu büyük bir istekle desteklediler, onu kuvvetlendirdiler. Böylece pâdişâh oldu" diye cevap verdi. Bunun üzerine vezîr; "Madem ki halkın toplanmasına pâdişâh sebeb oluyor, sen niye halkını eziyor, perişân ediyorsun? Yoksa sen pâdişâh olmak istemiyor musun?" dedi. Beyt tercümesi: Sevmek lâzım halkı ve askeri cân u gönülden, Çünkü halkı sâyesinde hüküm sürer sultan. Pâdişâh, vezîre; "Dağılan asker ve halkın toplanması için ne yapmalıdır?" diye sorunca, vezir; "Pâdişâh, âdil ve merhametli olmalıdır. Pâdişâh âdil ve merhametli olursa, halk onun etrafında toplanır ve rahat yaşar. Hâlbuki sende bu ikisi de yok" dedi. Fârisî şiir tercümesi: Nasıl ki kurt çoban olamaz. Zâlim de pâdişâhlık yapamaz. Zulmün temelini atan hükümdar, Saltanâtın direğini yıkmış olur. Vezîrin bu sözleri pâdişâhın hoşuna gitmedi. Vezîri hapse attırdı. Çok geçmeden pâdişâhın amcasının çocukları saltanat dâvasına düştüler. Etraflarına bir ordu toplayarak pâdişâha hücûm ettiler. Pâdişahın zulmünden bezen halk da pâdişâha karşı baş kaldırdılar. Sonunda pâdişâh tahtını kaybetti. Saltanat, amcasının çocuklarının eline geçti. Şiir tercümesi: Zâlim pâdişâha felâket gününde, Güçlü düşmanı kesilir dostu bile. İyi muâmelede bulunsa halka, Olur bir ordu bütün halkı ona." "Hikâye: Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler.Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra; "Müsâde ederseniz ben onu susturayım" dedi. Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da; "Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan, bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez" dedi. Fârisî beyt tercümesi: Bir belâya ve felâkete uğradığında mahzun olma, Cenâb-ı Hakkın nice gizli lütufları vardır onda." Sa'dî-i Şîrâzî buyurdu ki: "Hak teâlânın lütuf ve ihsân buyurduğu bahta ve rızka kanâat etmeyen kimse, Rabbini bilmemiş ve O'na itâat etmemiş olur. Ey bir yerde durmayan, sebât etmeyen, rızk için didinip duran, koşan kişi! Sakin ol, yuvarlanan taş üzerinde ot bitmez." "Ey akıllı kimse! İster iyi, ister kötü olsun, kimsenin arkasından konuşma. Çünkü hakkında konuştuğun kişi gerçekten kötü ise, onu kendine düşman etmiş olursun. İyi ise, çok kötü bir iş yapmış olursun. Biri sana gelip de filân adam kötüdür derse, iyi bil ki, o kendi kusûrunu söylemiş olur." "Birisi şu ibretli sözü söyledi: Gıybet edecek olursam, anamdan başkasının gıybetini etmem. Zîrâ böylece sevaplarım anama yazılmış olur!" Ey iyi insan! Bir insanın iki şeyi dostlarına haramdır. Birisi; onun malını haksız yere alarak yemek, diğeri; arkasından iyi olmayan şekilde konuşmaktır. Biri senin yanında başkasının aleyhinde konuşuyorsa, zannetme ki başkasının yanında seni medheder. Benim nazarımda bu dünyâda en akıllı insan, kendisiyle meşgûl olup, başkalarından gâfil olandır." "Düşmandan lâf getiren, insana düşmandan daha büyük düşmandır. Ey laf taşıyıcı! Düşmanım bile yüzüme karşı kötü şey söylemiyor. Sen ondan daha büyük düşman olmasan, onun arkamdan söylediğini, gelip de yüzüme karşı söyler misin? Söz taşıyan, eski düşmanlıkları yeniler, kinleri tâzeler. En yumuşak insanları bile çileden çıkarır. Uyuyan fitneyi uyandıran kimseden en kısa zamanda kaç! Kavga iki kişi arasında yanan bir ateşe benzer. Söz taşıyıcı ise, o ateşin sönmemesi için odun taşıyan oduncu gibidir." "Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen, çocuğuna ilim, hüner, mârifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan, arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun." "Ey yüzünde nûr kalmamış kişi. Kalbini temiz tut. Kararmış ayna iyi göstermez. Yarın, azâba müstehak olmamanın yolunu ara. Başkalarının ayıplarını arama. Başkalarının ayıbını araştırmakla meşgûl olan, kendi ayıplarını göremez." "Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur'ân-ı kerîm ve nasîhat dinlemek içindir. Bâtıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü teâlânın kudret ve san'atını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir." "Cenâb-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da secde kâbiliyeti verdi. Aksi takdirde, ne el cömertlik, ne baş secde edebilirdi." "Dil ile kulak, kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi, gönüllerin esrârı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı, insan nasıl bilgi sâhibi olurdu." "Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur." "Oğlum! Günah yükünün altına girme. Zîrâ o ağırdır ve kaldıramazsın. İyilerin tuttukları yoldan yürü git. Dileyen, bu bahtiyarlığı bulur. Sen alçak şeytanın kuyruğuna yapışmışsın. İyilere ne vakit erişebileceğini bilmem. Resûl-i ekrem, ancak onun yolundan gidenlere şefâat edecektir." "Ey fakir! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bırakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vekarını kaybedersin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi, âlimlerin muhkem duvarına tutunarak yürü." "Ey insanoğlu! Bugün günahlarından korkar isen, yarın birşeyden korkmazsın." "Yâ Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hatâ sâdır olur. Yâ İlâhî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsân ve lütuflarına alıştık. Yâ Rabbî! Bizi bu dünyâda azîz kıldın. Öbür dünyâda da azîz kılmanı senden umarız. Azîz eden de sensin, zelîl eden de sensin. Senin azîz kıldığın kimse horluk görmez. Yâ İlâhî! İzzetin hakkı için beni zelîl etme ve günahlarımdan dolayı beni utandırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukûbet çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyâda en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefâ çekmesidir." Eserleri: Şâirin manzum ve nesir olan eserleri ölümünden sonra külliyât hâlinde bir araya toplanmıştır. Bu külliyât, sonradan Bîsütûn diye şöhret bulan Übey bin Ahmed bin Ebî Bekr tarafından, 1325 senesinde, diğeri de 1334 (H.735) senesinde olmak üzere iki defâ düzenlenmiştir. İlki, kasîde ve gazellerin ilk harfine göre ve ikinci tertib ise son harfine göre yapılmıştır. Külliyât, 16 kitap ve 6 risâle olmak üzere 22 eseri ihtivâ etmektedir. Ancak külliyâta, mevcut isimlerin hepsinin bizzat müellif tarafından mı konulduğu kat’î olarak bilinememektedir. Külliyâtta bulunan eserler şunlardır: 1) Takrîr-i Dîbâce, 2) Mecâlis-i Pencgâne, 3) Suâl-i Sâhib-Dîvân, 4) Akl-u Aşk, 5) Nasîhat-ül-Mülûk, 6) Risâle-i Selâse; Mülâkat-ı Şeyh Sa’dî bâ Abakahan, Risâle-i Tingiyânû, Risâle-i Melik Şemsüddîn, 7) Kasâid-i Arabiyye, 8) Mülemmaât, 9) Terciat, 10) Tayyibât, 11) Bedâyi’, 12) Havâtim, 13) Gazelliyyat-i Kadîme, 14) Sâhibiyye, 15) Mukatta’at, 16) Rubâiyyât, 17) Müfredât, 18) Hubsiyyât, 19) Hezliyyât, 20) Mudhikat, 21) Gülistân: Gülistân, nesir kısımlar arasına bir takım manzûmeler ilâvesiyle meydana gelmiş bir önsöz ve sekiz bölümden ibarettir. Türkçe’ye ve birçok doğu ve batı dillerine tercümesi yapılmıştır. Sa’dî’nin bu eseri birçok kimseler tarafından taklid edilmiştir. 22) Bostân: Manzum eserlerinin başında gelir. Asıl ismi Sa’dînâme’dir. Ancak bu eser, şarkta ve batıda daha çok Bostân adıyla tanınmaktadır. Bostân; adâlet, ihsân, ahlâk, mertlik, tevâzu, rızâ, kanâat, terbiye, şükür, tövbe ve münâcaat gibi konuları içine alan 10 bölümden ibârettir. KİMİN GÜCÜ YETEBİLİR? Buyurdular ki: "Minnet, sâdece yüce Allaha mahsustur. O'nun emirlerini yapmak, mânevî yakınlığa sebeb olur ve şükür edildikçe nîmetlerini bollaştırır. İnsanın ciğerlerine giren her nefes hayatı uzatır, kişiye can verir. Ciğerden çıkan her kirli nefes ise, insana ferahlık verir. O hâlde nefes alıp verme birer nîmettir. Nîmete şükür etmek vâcibdir. Kimin gücü ve lisânı yetebilir, Hak teâlâya hakkıyla şükür etmeğe! Kulun yapabileceği en iyi iş, Allahü teâlâya karşı olan kusûrunu bilip, O'ndan af dilemesidir. O'nun rahmeti her yeri kaplamış, verdiği nîmetler her yere yayılmıştır. Allahü teâlâ kulunun kusûru dolayısıyla, onun rızkını kesmez." "Ey kardeş! Bu dünyâ kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü teâlâya bağla. Sana bu kâfidir. Dünyâ mülküne güvenip bel bağlama. Çünkü bu dünyâda senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Diyelim ki en sonunda ölüm vardır ve bu can ölüm yolunu tutacaktır. O hâlde ister taht üzerinde can vermişsin, ister toprak üzerinde ne fark eder?" SERHOŞUN ÎKÂZI Bir fıkıh âlimi, yere yıkılmış bir sarhoşun yanından geçerken, kendi hâlini düşünerek böbürlendi. Sarhoşa göz ucuyla bile bakmaya tenezzül etmedi. Sarhoş başını kaldırarak fıkıh âlimine; "Ey iyi zât! Kavuştuğun bu nîmete şükret. Sakın büyüklenme. Zîrâ kibirden mahrûmiyet hâsıl olur. Birini zincire vurulmuş görürsen gülme. Senin de başına gelebilir. Mukadderâtın belli olmaz. Belki birgün sen de sarhoş olup yerlerde sürünebilirsin" dedi." 1) Nefehât-ül-Üns; s.681 2) Bostan ve Gülistan 3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1136 4) Rehber Ansiklopedisi; c.15, s.17 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.233
Sâfî Âmidî Bolevî
Safi Amidi Bolevi Safi Amidi Bolevi Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan evliyânın meşhurlarından. İsmi Mustafa bin Sâlih'tir. Babası Diyârbekir ulemâsından ve Diyârbekir müftîsi Hacı Sâlih Efendidir. 1846 (H.1263) senesinde vefât etti. Türbesi, Bolu'da Aktaş Dergâhındadır." Tahsîline Diyârbekir'de başladı. Dokuz yaşında Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Babasından sarf, nahiv öğrendi. Diğer medrese kitaplarından Şerh-ül-Akâid'e kadar okudu. Sonra, babasının izni ile, İstanbul'a gidip tahsîlini orada devâm ettirdi. Akşehirli Hacı Ömer Efendiden ders aldı. 1807 senesinde tahsîlini tamamlayıp icâzet, diploma aldı. İstanbul'da müderrislik yapmak üzere kalmaya karar vermişken, bir gece rüyâsında devrin meşhur evliyâsı Çerkeşli Hacı Mustafa Efendiyi gördü. Ona; "Evlâdım Mustafa Sâfî Efendi! Zâhir ilmini tamamlayıp icâzet aldın. Tasavvuf ilmini öğrenip, ilm-i ledünne kavuşmak için Çerkeş'e gel de bu ilmi tahsîl eyle. Çünkü senin İstanbul'da kalmana izin yoktur." buyurdu. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendinin kalbinde ilâhî bir muhabbet, aşk peydâ oldu. İstanbul'da durmaya tahammülü kalmadı. Çerkeş'e gitmek için yola çıktı. Oraya varınca, Hacı Mustafa Efendinin huzûruna gitti. Elini öpüp, talebesi olmayı arzu ettiğini bildirince önce bu isteğine iltifat edilmedi. Ümitsiz olarak huzurlarından ayrıldı.Ancak üç gün dergâhta misâfir kaldı. Sonra o zâtın kabûl buyurması için Derviş Hasan vâsıtasıyla arz edip yalvardıysa da,Çerkeşli Mustafa Efendi; "O, bir âlim kimsedir. Benim zâhir ilminde onun kadar kuvvetim yok. Bu sebeple talebeliğe kabul edemem." dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, kalbinde aşk-ı ilâhî hâsıl oldu. Bu sırada kalbinde meydana gelen coşkunluğa tahammül edemeyip, hemen huzûruna gitti.Mübârek ellerini öptükten sonra ilm-i zâhiri kalmadığını, aşk-ı ilâhînin gönlünü yaktığını ve onun işâretiyle talebe olmaya geldiğini arz ve beyân ederek yalvardı. Tekrar kabûl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine onu talebeliğe kabûl etti. Hocası Çerkeşli Mustafa Efendi talebeleriyle sohbet ettiği sırada Sâfî Efendiye dikkatle bakar ve; "İşte bu zât benden sonra yolumuzu (tarîkatımızı) o dereceye ulaştırır ki kimsenin inkâra mecâli, gücü kuvveti kalmaz. Hakîkat ilmiyle âlemi doldurur." buyururdu. Üç sene müddetle sohbetlerine devâm edip, tasavvufta yetişti. Hilâfet vereceği sıralarda hocasından izin alıp memleketini ziyârete gitti. Hocasının izin vermesi üzerine Diyarbekir'e gittiği sırada hocası Çerkeşli Mustafa Efendi vefât etti. Vefât edeceğinde Mustafa Sâfî Efendinin tasavvufta kemâle erdiğini belirtip, onu kendine halîfe tâyin ettiğini vasiyet etti. Diyârbekir'den dönünce, kendisinin hocası tarafından halîfe tâyin edildiği önce gizlenip söylenmedi. O ise dergâhta hocasının yerine geçen Şeyh Hacı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etmeye başladı. Üç sene daha tasavvuf yolunda azimle çalıştı. Bir gün Şeyh Hacı Halil Efendinin sohbet ve zikir meclisine Mustafa Sâfî Efendinin talebeleri de dâhil olmuştu. Bu sırada Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin rûhâniyeti gözüküp Geredeli Hacı Halil Efendiye, Mustafa Sâfî Efendinin üç sene öncesinden Çerkeşli Aziz'den yolunu tamamladığını söyledi. Böylece onun halîfe tâyin edildiğini gizlemekten vazgeçmelerini belirtti. Bu işâret üzerine Hacı Halil Efendi büyük bir telaş ile başındaki hilâfet tâcını çıkarıp hilâfet duâsı yaparak Mustafa Sâfî Efendinin başına koydu ve özür diledi. Mustafa Sâfî Efendi hocasının vasiyetiyle yerine tâyin edildiğini öğrenince, Bolu'daki Semerkand Medresesinde talebelere ders vermeye başladı. Bir taraftan da medresenin yanındaki câmide talebe yetiştirdi. Ayrıca bir de dergâh inşâ ettirdi. Hayır sâhiplerinden Şemsi Paşanın kızıHâfize Hanım, Aktaş denilen yerden beş dönüm tarla hîbe etti.Buraya önce bir câmi ve câminin yanında küçük bir oda yaptırdı ve bu sırada evlendi. Buraya bir de dergâh ve dergâhın yakınında bir ev yaptırdı. Burada otuz üç sene insanlara rehberlik yaptı. Medresede pekçok âlim yetiştirip icâzet, diploma verdi. Dergâhda tasavvuf yolunda yetiştirdiği talebelerinden iki zâta da Halvetiyye yolundan icâzet ve hilâfet verdi. Bunlardan biri Devrek kasabasından Şeyh Yûsuf Efendi, diğeri de Geredeli Abdullah Efendidir. Askerlerden de pekçok kimse ona intisâb etmiş talebe olmuştur. Bolu'da bulunan bütün âlimler ve halk tamâmen onun talebelerindendi. Dergâhı sohbetine gelenlerle dolup taşar ve bu hal sabahlara kadar devâm ederdi. Sabah namazından sonra âdeti üzere duâ ve zikirleri okur, cemâat dinlerdi. Kuşluk vaktinde ise bir mikdâr Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf okur, sonra talebelerine nasîhat ederdi. Sâfî Efendinin üç oğlu vardı. Bunlara Muhammed Fâik, Nasrullah Sırrı, Abdülazîz isimlerini vermişti. Oğullarından Muhammed Fâik fazîletli bir zât olup, yirmi yaşında iken babasının sağlığında vefât etmiştir. Dergâhda defnedilmiş ve üzerine bir türbe yapılmıştır. Babasından, çok ilim öğrenmişti. Sâfî Efendi dergâhı yaptırdıktan sonra, hayır sâhipleri tarafından epeyce ilâve binâlar yapılmıştır. Dergâhda ders ve sohbetleriyle insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp onların saâdete kavuşmalarına gayret ediyordu. Herkes tarafından tanınıp sevilmiş şöhreti her yere yayılmıştır. Osmanlı pâdişâhı Sultan Mahmûd Han onun şöhretini işitip iki defâ İstanbul'a dâvet edip, görüşmüştür. Sohbetine gelenler onun bereketiyle muradlarına kavuşurlardı. Huzûrunda bulunanlar bir suâl sormak isteseler, daha onlar sormadan sohbet sırasında bir vesîle ile cevaplandırır, müşkillerini hallederdi. Birçok hakîkatı da şiirleriyle ifâde etmiştir. Ancak şiirleri bir araya toplanmamıştır. Şöhreti ve yaptığı hizmetleri her tarafta duyulunca halktan ve ileri gelenlerden çok kimse sohbet halkasına girip, tasavvufta yetişmek üzere ona tâbi olmuşlardır. Hattâ daha önce İstanbul'da medrese tahsîli sırasında bâzı ilimleri kendisinden öğrendiği, meşhûr âlim Hacı Ömer Efendi de ona tasavvufta yetişmek üzere tâbi olmuştur. Bolu'ya yerleştikten sonra bir defâ babası Sâlih Efendi vefât etmeden önce, bir de babasının vefâtından sonra Diyarbekir'e gitmiştir. Babasını ziyârete gittiğinde, babası çok ilim sâhibi bir âlim olmasına rağmen, Mustafa Sâfî Efendiye her mecliste hürmet göstermiş, aslâ ondan üst ve yukarı bir yere oturmamıştır. Ondan önce kahve almamıştır. Yanında edeple konuşmuştur. Tasavvufta ona tâbi olmuş ve dâimâ duâ etmiştir. Diyârbekir'e ikinci gidişinde babası vefât etmişti. Bundan sonra bir daha gitmemiştir. Zâten akrabâsından da sâdece bir kız kardeşi ve iki yetim torunundan başka kimsesi kalmamıştı. Bunlara mektup yazarak gönüllerini alırdı. Sonra torunları da Bolu'ya yerleşmişlerdir. 1820 senesinde hacca gitmeye niyetlendi. Bu sırada o zamânın parasıyla yedi yüz kuruşları olup bu parayla yanında dört kişiyle birlikte yola çıktı. Yolculuk sırasında kendilerine katılanlar olup, on iki kişilik bir kâfile ile Mekke-i mükerremeye vardılar. On iki kişinin bütün masraflarını Sâfî Efendi karşıladı. Her akşam ve sabah on iki kab yemek hazırlatırdı. Kendilerine bir aşçı ve bir de ihtiyaçlarını satın alacak kimse vazîfelendirmişti. Bütün masraflar için lâzım olan parayı ona verirdi. Paranın nereden geldiğini kimse bilemezdi. Hac ibâdetini tamamlayıp Bolu'ya dönerken, alış-verişle vazifeli şahsın boynuna bir beyaz kese asıp içine bir mikdâr para koydu ve bu parayı harcamasını fakat kesedeki parayı aslâ saymamasını tenbih etti. Bu zât; "Kesede az mikdârda para olmasına rağmen, ne kadar harcadıysam bir türlü tüketemedim. Hattâ Bolu'ya geri döndüğümüzde de kesede hâlâ para vardı." demiştir. Sâfî Efendi hac dönüşünden sonra, insanlar arasına karışmamak ve şöhretten kaçmak için çok gayret gösterdi. İnsanların sohbetlerine olan arzuları da gittikçe arttı. Devletin ileri gelenleri de kendisine çok hürmet ve alâka gösterdiler, istifade etmek için sohbetine gelirlerdi. Mustafa Sâfî Efendinin insanlara irşâd ve rehberlik faâliyeti sâhasının çok genişlediği sıralarda Sultan Mahmûd Han vefât etmiş, yerine Abdülmecîd Han tahta çıkmıştı.Abdülmecîd Han, Mustafa Sâfî Efendiyi çok sever, ikram ve hürmette bulunurdu. Tahta çıktıktan sonra dergahının genişletilmesi, tâmiri ve yeni ilâveler yapılmasını emretmiş ve bu iş için lâzım olan parayı kendi malından verileceğine dâir ferman çıkartmıştı. Bu işi yürütecek husûsî bir memur tâyin etmişti. Pâdişâh bu iş için her ne masraf lâzım olursa, kendisine bildirilmesini, tarafından karşılanacağını ve binâlar yapılırken hiçbir işçinin bir akçe hakkı kalmamasını, yevmiyelerinin, haklarının verilmesini emretmiştir. Vazifelendirilen memur emredildiği gibi hareket ederek dokuz ayda dergâhı ve ilâve yapılarını yaptırıp tamamlamıştır. Dergâhın inşâsı sırasında işçilerden biri bir gün çalışıp sonra ayrılıp başka bir memlekete gitmişti. Bu işçinin yirmi yedi kuruşluk yevmiyesi kendisine verilmek üzere aranmış ancak bir türlü bulunamamıştı. Durum Sâfî Efendiye arzedilince, fakirlere sadaka verilmesini söylemiştir. Dergâhın inşâsı için, o zamanki parayla altmış bin kuruştan fazla masraf yapılmıştır. Mustafa Sâfî Efendi vefât edince, cenâzesi yıkanırken bir ara üzerine örtülen örtü kayar gibi olmuş. Hemen iki eliyle örtüyü tuttuğu orada bulunanlar tarafından açıkça görülmüştür. SultanMahmûd Han bir defâsında İstanbul'da bulunan meşâyıhı sarayına dâvet etmişti. Huzûra girerlerken resmî karşılama merâsimi yapılıyordu. Bu sırada Mustafa Sâfî Efendi; "Selâmün aleyküm." deyip, resmî merâsime iltifat etmedi. Pâdişâh onun bu hâlinden çok memnun olup çok hürmet ve iltifat gösterdi. Yüz bin kuruş hediye etti. Mustafa Sâfî Efendi bu parayı alıp tamâmını İstanbul'da bulunan fakirlere sadaka olarak dağıttı. Talebeleri o kadar çoğalmıştı ki, dergâhı almaz olmuştu. Sevenleri dergâhın genişletilmesi için SultanAbdülmecîd Hana mürâcaatta bulundular. Sultan yardımı memnuniyetle kabûl etti. O zamânın parasıyla altmış bin kuruştan fazla yardım etti. Bu akçe ile dergâh genişletildi. Yardım için pâdişâha mürâcaat edildiğinden haberi olunca Mustafa Sâfî Efendi; "Şöhret âfettir. Biz hareme, eve taşınacağız, dergâh yine yapılsın orada mahdumlarımız oturur." demiştir. Mustafa Sâfî Efendi zamânında Gerede'de halka zulmeden bir kaymakam vardı.Sâfî Efendinin talebelerinden Muhammed Efendi bu kaymakamın vazifesinden alınması için gizli gizli duâ ediyordu. Mustafa Sâfî Efendi durumu anlayıp; "Sen vazîfe olarak verdiğim işine bak, kelime-i tevhîdi söylemeye devâm et! Köpeği bir köpek parçalar!" dedi. Mustafa Sâfî Efendi talebesine bu sözleri söylediği sırada kaymakam çarşıda bir dükkanda oturuyordu. Aniden ortaya çıkan siyah bir köpek üzerine saldırdı, parçalayarak öldürdü. Mustafa Sâfî Efendiyi sevenlerden ve bağlılarından olan Bolu Sancağı Beyi Hacı Mustafa Bey, devamlı ziyâretine gelip giderdi. Bir gün yine ziyâretine giderken bir haberci gelip, Adana'ya müebbed sürgün edildiğini ve oraya hemen gitmesini söyledi. Bu durum karşısında şaşırdı ve üzülerek, gelen memura, müsâde et, Mustafa Sâfî Efendiyi son bir kez daha ziyâret edip de gideyim, diyerek müsâde aldı. Ziyâretine gidince durumu arzetti. Bunun üzerine; "Oğlum Hacı Mustafa Bey üzülme! Ayın on dokuzunda Bolu'ya yine dönersin!" buyurdu. Sürgüne gitmek üzere yola çıktığı esnâda ayın on dokuzunda affedildiğine dâir bir haber geldi. Sürgün edilmekten kurtulup Bolu'ya geri döndü. Bolu'ya dönünce Mustafa Sâfî Efendinin talebesi oldu. Dergâha lezzetli bir su getirtti. Dergâhın içinde bir çeşme ve ilâve odalar yaptırdı. Kızını da Mustafa Sâfî Efendinin büyük oğlu Muhammed Fâik Efendiye verdi. İstanbul'da Hacı Ömer Ağa adında birisi âlimler ile ilmî münâzaralara girer, kimse onunla baş edemezdi. Bu zât Bolu ulemâsıyla da münâzaraya girmesi için Bolu'ya gönderilmişti. Bolu vâlisi orada bulunan âlimleri topladı. Sâfî Efendiye de özel bir dâvetiye gönderdi. Dâveti kabûl edip geldi.Münâzara sırasında Sâfî Efendi o kimseye öyle cevaplar verdi ki, o zamâna kadar meclislerde hiç susmak bilmeyen o kişi, konuşmaz oldu. Mustafa Sâfî Efendinin ilmi ve kerâmeti karşısında kendini tutamayıp kalktı, mecliste bulunanların gözü önünde ellerini öptü ve artık onun sevenlerinden ve sohbetine devâm eden talebelerinden oldu. Ondan Şerh-i Akâid'i okudu. Bir müddet derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Daha sonraAmasya'ya gönderildi. O mecliste bulunan vâli ve diğer zâtlar da o günden itibâren Mustafa Sâfî Efendinin sohbetlerine devam ettiler. Bolu'da nâiblik vazîfesi yapan bir kimse vardı. İlmi de çoktu. İstanbul'da dersiâm hocalığı da yaptığından oldukça iddialı birisiydi. Mustafa Sâfî Efendinin de üstün hallerini duymuştu. Fakat kendi kendine ilmi azdır diyerek gurur içinde yanına gitti. Dergâhına varıp içeri girince edebe uygun olmayan bir şekilde oturmuştu. Mustafa Sâfî Efendiyi tanımadığından, nerededir? diye sorunca, Mustafa Sâfî Efendi benim demeyip; "Şimdi gelir." dedi. Nâib; "Şeyh efendinin bir âlim zât olduğunu işittim de görüşmek için geldim." dedi. Mustafa Sâfî Efendi de; "Onun ilmi azdır." diyerek, nâibin daha önceden ilmi azdır diye düşündüğüne işâret etti. Bu konuşmalardan sonra nâib bir âyet-i kerîme okuyup tefsîr etmeye başladı. O söz açınca, Mustafa Sâfî Efendi, onun okuduğu âyet-i kerîmeyi üç çeşit tefsîr yaparak açıkladı. Nâib kendi kendine şaşırmış, ilimdeki derinliğine hayran kalmış ve o anda görüştüğü kimsenin Mustafa Sâfî Efendi olduğunu anlamıştı. Hemen kalkıp edeple elini öpdü, sevenleri arasına katıldı. Dergâhında kalıp, hizmetinden ve sohbetinden ayrılmadı. Dergâhın alışveriş işlerini gören Ali Efendi, bir gün kerâmetini görürüm niyetiyle eline boş kap alıp Mustafa Sâfî Efendinin huzuruna girdi. Çarşıdan erzak satın alacak para olmadığını ve bunun için para vermesini söyledi. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendi; "Bende para olmadığını bilirsin. Sen bir çâre bul." dedi. Ali Efendi; "Efendim siz bulursunuz." deyince; "Onun niyetine işaret ederek bir daha böyle yapma! Şimdi şu seccâdemi kaldır da altından para, akçe al. Çarşıya git, dergâha lâzım olan malzemeyi satın alıp getir!" buyurdu. Seccâdenin altından kerâmetiyle çok defâ para verdiği, bu hâdiseyi nakleden talebesi tarafından anlatılmıştır. Ali Efendi, ilim tahsîli yapmamıştı. Hizmet ettiğim şu zât eğer bir mürşid, hakîkî bir rehber ise, Allahü teâlâ onun hürmetine bana ilim nasîb etsin diye düşünmüştü. Bir gün huzûruna girdiği sırada kerâmetiyle bu düşüncesini anlayan hocası Mustafa Sâfî hazretleri; "Ali Efendi, Allahü teâlâ sana ilim ihsân buyurmuştur. Sen oku!" buyurdu. Ali Efendi ilim öğrenmeye başladı. Medreselerde en yüksek seviyede okutulan ders kitaplarından Kâdî Mîr adlı kitaba kadar okuyup tahsîlini tamamladı, âlim oldu. Mustafa Sâfî hazretlerinin talebelerinden, Bolu'da meşhur âlim Hacı Osman Efendi bir gün odasına girip, içeri kimse girmesin diyerek kapıyı kapatmıştı. Bir ara Mustafa Sâfî Efendi; "Hacı Osman Efendi vefât etmiştir. Kapısını açıp cenâzesini yıkayın, hazırlayın ben cenâze namazı için geleceğim!" dedi. Kapısını açıp baktıklarında secde eder bir halde vefât etmiş gördüler. Cenâzesini yıkayıp hazırladılar. Mustafa Sâfî Efendi de gidip cenâze namazını kıldırdı. Sâfî Efendi buyururlardı ki: "Allahü teâlânın izni ile benim bütün âlemin kalbinden haberim vardır. Şöyle ki, bir bardak içine sâfî bir su konulsa, onun içinde bir toz olsa, o toz bardağın dışından göründüğü gibi, cümle âlemin gönlü içinde ne düşünce varsa bilirim. Hattâ o kalb sâhibi gönlündekini benim kadar bilmez." Gerçi böyle âlemin hâlini keşfedip, kalp gözü ile görüp söylemelerine rağmen, nâdânın, câhillerin esrârını, gizli hallerini, açığa vurmaz, yalnız bâzı dervişlerin hâline münâsib ve îtikâdlarını düzeltmeye dâir kerâmetler gösterirdi. Muhammed Zühdî ismindeki birisi küçüklüğünde bir mukâbele gecesi hatırından; "Ne olaydı şimdi hazret-i Azîz beni de meclisine alsa, kabûl etse de, ben de bu dervişler gibi çalışsam." diye geçirip, onların hallerine gıbta eylediğinde, Sâfî Efendi, başını kaldırıp, Muhammed Zühdü Efendiyi içeri çağırıp onu talebeliğe kabul etti ve dervişleri arasına aldı. Bu sırada Sâfî Efendinin iltifâtlarının neticesi, Zühdî Efendi günden güne tasavvufta ilerledi. Dergâhının hizmetini gören talebelerinden İbrâhim Hilmi Bey, hocası için yazdığı menâkıbnâmede şöyle anlatmıştır: "MustafaSâfî Efendi zâhir ilimlerinde derin âlim olduğu gibi, bâtın ilminde, tasavvuf ilminde de çok yüksek derecelere ulaşmıştı. Zamânın en meşhur ve seçilmiş evliyâsından idi. Vefât edeceği sırada şöyle buyurmuştur: "Bende ağzı kapalı bir sandık vardır. Senelerce irşâd postunda oturdum, bu sandığın içindeki şeyleri kimse benden sormadı. Kapağını açıp da göstereyim. Bunları anlatacak kâbiliyetli bir kimse de bulamadım ki ona açayım. Sandık benimle gidiyor." buyurarak kendisinde Allahü teâlânın ihsân ettiği yüksek mârifetler olduğuna işâret etmiştir. Evliyânın üç alâmeti vardır: Evliyâ her işinde dâimâ Allahü teâlâ iledir. Yâni her ne işle meşgûl olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmaz. Her hususta Allahü teâlâya sığınır, maksadı dâimâ Allah içindir. Evliyâ, Ehl-i sünnet îtikâdında olup, İslâmiyete tam uyar. Sâfî Efendide bu alâmetler tamâmen mevcud idi. Üstün ahlâk sâhibi olup, halk içinde Hakk'ı anardı. Âdetâ dünyâdan çekilmişti. Himmeti o kadar yüksek idi ki, halktan ve ileri gelenlerden pekçok kimse onu sevip, sohbet ve derslerine meylederdi. Tasavvufta onun yoluna intisâb eder ona talebe olurdu. Çok âlim tasavvuf ehli kendisine teslim olmuş, istifâde etmiştir. Meşhur müderrislerden Taşçı Osman Efendi önceleri ona çok muhâlif olduğu halde, zamanla büyüklüğünü anlayıp medresesini ve talebelerini bırakıp Sâfî Efendinin dergâhına gidip, talebesi olmuş, sohbetlerinden ayrılmamıştır. Önceki muhâlefetini hatırladıkça ağlardı. Bu müderris, MustafaSâfî Efendinin sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek derecelere kavuşup yetmiş yaşını geçtikten sonra vefât etti ve dergâhın civârında bir yere defnedildi. Mustafa Sâfî Efendi zamânında Bolu'da pekçok âlim vardı. Fakat tasavvuf ehli, mürşid-i kâmil yok ve tasavvuf yolu da yaygın değildi. Mustafa Sâfî Efendi Bolu'ya geldikten sonra, Semerkant Medresesine yerleşti. Semerkant Câmiinde de tarikat âdâb ve usullerini yerine getiriyordu. Birkaç sene sonraKaraçayır semtinin Aktaş mahallesinde bir dergâh ve bir câmi yaptırdı. Önceleri onu kabullenemeyen ilim ehli kimseler, kısa zamanda dergâhında toplanmaya ve sohbetlerinden istifâde etmeye başladılar. Sonra halk da kendisini tanıyıp sohbetine koştu. Zâhirî ilimleri öğrenmiş olan âlimler, ondan tasavvuf ilmini de öğrendikten sonra bu nîmete kavuşmaları sebebiyle memnuniyetlerini ifâde etmişlerdir. Nihâyet Mustafa Sâfî Efendinin rehberliği ile Bolu havâlisinde insanların din gayretleri arttı. İnsanlar dînin emirlerini iyice öğrenip, öğrendikleri bu doğru bilgilere göre yaşadılar. Cemiyet arasında İslâm ahlâkı yaygınlaştı. Bolu'da dergâhında ders verdiği sıralarda Acem diyârından gelen dehrî, dinsiz biri orada pekçok âlimle münâzaraya girmiş ve huzursuzluğa sebeb olmuştu. Beldenin vâlisi durumdan haberdâr olup Mustafa Sâfî Efendinin bu dehrî ile bir mecliste konuşmasını ve sorularına cevap vermesini ricâ etmişti. Dehrî ile görüşüp bütün sorularını cevapladı. Onun ilmi ve olgunluğu karşısında hayran kalıp verdiği cevaplarla iknâ olan dehrî, ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Bolu kaymakamı Mîr-i Mîrân Tâhir Paşa da onun sevenlerindendi. TâhirPaşa vefâtından sonra onun kabri üzerine bir türbe yaptırmıştır. Türbenin inşâsı sırasında yapanlara rüyâsında görünerek, bâzı tavsiyelerde bulundu. Son derece takvâ sâhibiydi. Geceleri bir saat kadar uyur, diğer vakitlerini ilim mütâlaası, ibâdet ve tâatla geçirirdi. O derece tevâzû sâhibi idi ki, hâlini kimseye belli etmezdi. Halk arasına fazla çıkmazdı. Talebelerine o derece iltifat ederdi ki, herbiri bana gösterdiği alâkayı başkasına göstermez zannederdi. Talebeleri gördükleri rüyâları arzettiklerinde; "Var çalış bunlar bir şey değildir." der sonra sohbet sırasında bir yolla tâbir ederdi. Talebelerine o derece hoş ve yetiştirci muâmelelerde bulunurdu ki, hiçbirini incitmez, gâyet mâhirâne bir yolla eğitirdi. Herkes tarafından sevilir medhedilirdi. Sohbetine gelenlerin kalplerinden dünyâ sevgisi silinir giderdi. Âdetleri şöyle idi ki; her sabah namazından sonra câminin kapısı önünde bastonuna dayanarak bir müddet sohbet ederdi. Bu âdetini yaz kış devâm ettirir ve bu kısa sohbetlerinde ayak üstü dinleyen talebelerine çok kıymetli şeyler anlatırdı. Şöyle buyururdu: "Zâhir ilimleri günahkâr olanlar da elde edebilir, öğrenebilir. Lâkin tasavvuf ilmi, İslâmiyetin emir ve yasaklarına tam uymadıkça ele geçmez, öğrenilmez. İslâmiyetin emirlerine uymadan tasavvufta ilerlemek isteyen kimse, gevşekliğe düşer, tasavvuftan tad alamaz. Ömrü boyunca hep ilim öğretmek ve rehberlik yapmakla meşgûl olup, hiç yatağa yatıp ayaklarını uzatarak dinlenmemiştir. Tasavvufta talebeliği sırasında iki diz üzerinde kıbleye karşı sabaha kadar oturup zikirle meşgul olurdu. Bir defâsında çilehânede iken ayağını uzatmıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri gözüküp elindeki baston ile ayağına vurarak îkâz etmiş, üç gün ayağının acısından yere basamamıştır. Bu hâdiseden sonra ayağını hiç uzatmamıştır.Hem talebeliğinde hem de irşâd ve rehberlik faâliyeti sırasında sokağa çıkarken üzerine sokak çamuru değmemesi için altı kalın ayakkabı giyerdi. Hocasının yerine geçtikten sonra o zamânın parasıyla beş akçe ile beş talebesiyle birlikte hacca gitti. Beş akçeyi kendilerine harcamak için bir talebesini vekil etti. Para, kerâmetiyle talebenin elinde çoğaldı. Bütün harcamalardan sonra talebenin elinde yüz akçe kalmıştı. O talebesi bu hâli kendisine arzedince; "O parayla ticâret yap!" buyurdu. Bu talebesi Bolu'ya döndükten sonra hocasının emri üzere elinde artan parayla ticârete başladı. Kısa zamanda yüz bin akçe para kazandı. Bu bereket hocası Mustafa Sâfî Efendinin duâsı ve kerâmetiyle hâsıl olmuştu. Sâfî Efendi, otuz üç gün hasta yattıktan sonra, altmış üç yaşındayken 1846 târihinde vefât etti. Vefâtına "El-ulemâü vereset-ül-enbiyâi" hadîs-i şerîfi ebced hesâbına göre târih düşürüldü. Vefâtından önce üç çeşit hastalığa yakalanmıştır. Biri zâtülcenp sancısı, biri baş ağrısı, diğeri de semm-i sihr idi. Bu üçüncü hastalığı olan sihrin farkına vardı ise de vefât zamânının geldiğini bildiğinden ve şehitlikle şereflenmeyi arzu ettiğinden sükût edip, bir şey yapmadı. Hastalığı her tarafta duyulmuştu. Vefâtından önce talebelerini toplayıp yerine talebesi Geredeli Şeyh Abdullah Efendiyi halîfe tâyin ettiğini ve ona tâbi olmalarını vasiyet etti. SonraAllahü teâlânın ismini hafif sesle zikre başladı. Binden fazla talebesi de onunla berâber hafif bir sesle zikrederken rûhunu teslim etti. Vefâtından bir gün önce; "Allahü teâlâya hamdolsun ki her ne taleb ettiysem ihsân buyurdu. Otuz üç sene irşâd vazîfesinde bulundum. İki kişi feyz alarak halîfe oldular. Cenâb-ı Hakk'ın bana ihsân buyurduğu kemâlâtı halîfelerim de bilmez... Bu fânî dünyâdan göçüyorum. Bana ihsân olunan kemâlât da benimle birlikte gidiyor... Buna çok teessüf ederim!" demiştir. Halîfesi Şeyh Abdullah Efendi; "Hocam Mustafa Sâfî Efendinin kutup olduğu mâlumumdur. Ancak vefât ederken beyân buyurduğu kemâlâtın, yüksek derecelerin ne olduğunu ben de bilemem, düşünüyorum ve teessüf ediyorum." dedi. Vefâtından sonra altı ay müddetle türbesine akşam namazından sonra büyük zâtların rûhâniyetlerinin ziyârete gelmesi sebebiyle ziyâretçileri bir titreme tutup, ziyâret edemediler. Vefât etmeden önce 1846 (H.1263) senesi Muharrem ayının onuncu gecesinde vefât edeceğini sohbeti sırasında talebelerine defâlarca söylediği çok işitilmiştir. Buyurdu ki: "Sâdık talebe İslâmiyete dikkatle uyar, haramlardan son derece sakınır. İbâdet ve tâata dikkat üzere devâm ettiği ve kendini tam verdiği takdirde uzun zaman çalışmakla kavuşulan derecelere kısa zamanda kavuşur. Bu işâreti üzere, talebelerinden Devrekli Yûsuf Efendi dört senede tasavvufta yetişip kemâle ermiştir. Bu talebesine daha sonra icâzet verip, Devrek'e irşâd vazîfesiyle göndermiş ve pekçok talebe yetiştirmiştir. Bu zât da talebelerinden Ereğlili İsmâil Ağaya icâzet verip Ereğli'ye irşâd için gönderdi. En meşhûr talebesi Geredeli Abdullah Efendi idi. Bu talebesini yerine halîfe bırakıp bütün talebelerinin ona teslim olmasını vasiyet etmiştir. Ayrıca kerâmet ehli çok talebesi vardı. BİZİ HATIRLAYIN! Rumelili yüzbaşı İbrâhim Ağa adında bir kimse Bolu'da bir müddet vazîfe yaptı. Memleketine döneceği zaman Mustafa Sâfî Efendiyle vedâlaşmak için ziyâretine gitti. Vedâlaşıp giderken yüzbaşı İbrâhim Efendiye; "Yolculuğunuz sırasında sıkıntıya düşerseniz bizi hatırlayınız. Selâmetle memleketine ulaşırsın." dedi. Yüzbaşı İbrâhim Ağa bir gemiye binip yola çıktı. Denizde bir müddet yol aldıktan sonra fırtına çıkıp, bindiği gemi batmaya yüz tuttu. Yüzbaşı İbrâhim Ağa suyun dibine doğru batarken Mustafa Sâfî Efendinin kendisine vedâlaşırken söylediği sözü hatırlayıp, Allahü teâlânın izniyle Mustafa Sâfî Efendinin rûhâniyetinden yardım istedi. O anda Mustafa Sâfî Efendi gözüküp onu elinden tuttu ve sudan çıkardı. Sonra da; "Suyun üzerinde bağdaş kur otur! Korkma bir gemi gelip seni kurtaracak!" buyurmuştur. Biraz sonra bir gemi gelip onu kurtarmış ve memleketinin sâhiline götürüp bırakmıştır. Bu hâdiseden sonra Yüzbaşı İbrâhim Ağa memleketinden Bolu'ya giderek Mustafa Sâfî Efendiye talebe olmuş ve ömrü boyunca orada kalmıştır. EVLİYÂNIN TERBİYESİ Mustafa Sâfî Efendi Bolu'ya insanları irşâd için geldiği ilk sıralarda, Bolu'da Kara Hacı Hâfız Kavvam Efendi adında meşhur biri vardı. Bu zât âlimlerin ve halkın bulunduğu bir mecliste Mustafa Sâfî Efendi hakkında dedikodu yaptı. Onun bu uygunsuz davranışı, Mustafa Sâfî Efendi tarafından duyuldu. Onu huzûruna çağırıp nasihat etti. Böyle şeyleri yapmaktan vaz geçmesini söyledi. Ancak o, bu hâlini terk etmeyip, meclislerde aleyhinde yine konuşuyordu. Tam o mübârek zâtın aleyhinde konuştuğu bir sırada dili ağzından dışarıya çıkıp, acı acı bağırmaya başladı. Meclistekiler onun bu hâline çok şaştılar. Bu ne haldir diye sorduklarında, Mustafa Sâfî Efendinin aleyhinde konuşması sebebiyle ondan mânevî bir okun kendisine isâbet ettiğini, gidip ondan kendisini affetmesini arzetmelerini söyledi. Bunun üzerine gidip hâlini arzettiler. Ölecek dediler. Affetmesi için yalvardılar. Mustafa Sâfî Efendi gelenlere; "Evliyâullahın terbiyesi böyle de olur. Onun vefât etmesi, hakkında hayırlıdır." buyurdu. Dedikleri gibi o gün öldü. BİZİ TANIMAZ OLDUN Bir Ramazân-ı şerîf ayında türbesinin inşâsı sırasında bu işle meşgul olanlar, oruç olmaları sebebiyle kabri yanında ona karşı lâzım olan edebi tam gösterememişlerdi. Türbe inşâsında çalışan ustalar edebe uymayan şekilde ayaklarını uzatarak oturmuşlardı. Yine bir defâsında kabri yanında böyle ayaklarını uzatıp oturdukları sırada, Sâfî Efendinin rûhâniyeti kendi sûretinde gözüktü. Ayaklarını uzatıp oturanlara tebessüm edip, aralarından İbrâhim adındaki kimseye; "İbrâhim Bey! Artık sen büyüdün bizi tanımaz oldun." dedi. Hemen yerinden fırlayıp; "Aman efendim ben kimim ki sizi saymayayım." diyerek, ağladı. Çok gözyaşı döktü. Sonra ayaklarına kapanıp affetmesini istedi. O böyle ağlayıp yalvararak affetmesini isteyince onu affetti. Kendinden öyle geçmişti ki, affedilince kendini toparlayabildi. Artık bu hâdiseden sonra türbenin yanına yaklaşırken tâ uzaktan ayakta durarak edep gösterirdi. Bu menkıbeyi yazan müellif şöyle demektedir: Bunu anlatmaktan maksadım nefsin terbiyesi içindir. Allahü teâlânın sevgili kulu olan bir mürşid-i kâmil, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehber, mahâretli, mesleğinde mütehassıs bir doktor gibidir. Talebesinin ıslahı ve yetişmeleri için ne lâzım olursa, ona göre muâmele eder. Kimisine sert muâmele eder. Çünkü iltifat ona zararlıdır. Bâzısına da yumuşak muâmele eder. Her talebe meşrebine, yapısına, huyuna göre terbiye edilir. Eğer bunun tersi yapılırsa, rehber ne kadar mâhir olursa olsun talebe onu herhangi bir sûretle inkâra kalkışır. Buna gücü yetmezse istikâmetine zarar verir. Güneş her meyveye ve bitkiye yapısına göre parlar. Meyve tatlı ise tadını, acı ise acılığını artırır. Mürşid-i kâmiller de talebenin meşrebine, hâline bakıp ona göre yetiştirirler. 1) Menâkıb-ı Hacı Mustafa Sâfî, Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî (Şer'iyye) Kısmı, No: 1111
Saîd Bin Müseyyib
Said Bin Müseyyib Said Bin Müseyyib Tâbiîn devrinde Medîne'de yetişen yedi büyük âlimden biri. İsmi, Saîd bin Müseyyib'dir. Annesi, Ümm-i Saîd binti Hakîm bin Ümeyye bin Hârise bin Evkas es-Sülemî'dir. Künyesi Ebû Muhammed Medenî'dir. Kureyş kabilesinin Mahzum kolundan olduğu için, el-Kuraşî ve el-Mahzumî de denilmektedir. Babası Müseyyib ile dedesi Hazn, Eshâb-ı kirâmdandır. 636 (H.15) yılında hazret-i Ömer'in hilâfetinden iki sene sonra doğdu. Hazret-i Osman'ın hilâfeti gençlik yıllarıydı. 710 (H.91) yılında Medîne'de vefât etti.Vefât târihi olarak başka rivâyetler de bildirilmektedir. Vefâtında yetmiş yaşını geçmişti. Kendisinin ve çoluk çocuğunun ihtiyacını karşılayacak ve komşularına ve fakirlere yardım ve ihsanda bulunacak kadar malı vardı. Zeytinyağı ticareti yapardı. Vaktini ilim öğrenmek ve öğretmekle geçirirdi. Hiçbir hükümdardan hediye kabul etmezdi. Saîd bin Müseyyib, Tâbiînin büyüklerinden ve Medîne'deki yedi büyük âlimdendir. Bunlara "fukahâ-i seb'a" denirdi. Bu yedi âlim: Saîd bin Müseyyib, Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr-i Sıddîk, Urve bin Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebû Seleme bin Abdürrahman bin Avf, Ubeydüllah bin Utbe ve Ebû Eyyûb Süleymân bin Yesâr (r. aleyhim) idi. Bunlar Tâbiîn içinde, kendilerine çok sorulan ve en çok fetvâ veren âlimlerdi. Saîd ibni Müseyyib, ilminin yanında takvâ, zühd ve verâsı ile de çok meşhur olmuştu. İbâdete çok düşkündü. Kırk defa hac yapmış, bütün namazlarını cemâatla kılmıştır. Elli yıl yatsı abdesti ile sabah namazı kıldı.Yâni hiç uyumadı. Halîfe Abdülmelik bin Mervan, Saîd bin Müseyyeb'in kızını oğlu ve veliahdı Velid'e almak istediği halde o, Ebû Veda'a isminde sâlih, dînine bağlı bir fakire vermişti. Bu yüzden çok sıkıntılara katlandı. Hadîs ve fıkıhtaki ilimleri, Eshâb-ı kirâmdan birçok zevat ile görüşerek, onların ilmî sohbetlerinde bulunarak elde etmiştir. O, hazret-i Ebû Bekr'den mürsel olarak, hazret-i Ömer'den, hazret-i Osman'dan, hazret-i Ali'den, Sa'd bin Ebî Vakkâs'tan, Abdullah ibni Abbâs'tan, Abdullah bin Ömer'den, Ebû Katâde'den, Ebû Hüreyre'den, hazret-i Âişe'den ve babasıMüseyyeb'den daha birçok Sahâbiden hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuştur. En çok Ebû Hüreyre'den hadîs rivâyet etmiştir. Kendisinden de, oğlu Muhammed, Sâlim bin Abdullah bin Ömer, Zührî, Katâde, Ebü'z-Zemân, Târık binAbdurrahman ve daha pekçok âlim hadîs rivâyetinde bulunmuşlardır. Kendisinin ilmini birçok âlim övmüştür. Onun için "Fakîhlerin fakîhi, âlimlerin âlimi" denilmiştir. Kendisi şöyle derdi: "Bâzan bir tek hadîs-i şerîfi öğrenmek için günlerce yolculuk ederdim." Çünkü hadîs-i şerîfte; "İlim talebi için evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır" ve "İlim aramak için yola koyulan kimseye, Allahü teâlâ Cennet yolunu kolaylaştırır." buyrulmuştu. Onun ilmi hakkında Ali bin el-Medenî dedi ki: "Tâbiînin içinde ondan daha âlim birini bilmiyorum. O, Peygamberimizin sünneti böyle olmuştur dese, bu sana yeter!..." İmâm-ı Şâfiî: "Onun mürselleri, (Sahâbiyi saymadan bildirdiği hadîsleri), bizim için huccettir, sağlam bir delildir." demiştir. Amr bin Meymun ibni Mihran babasından naklen şöyle anlatıyor: "Medîne'ye geldiğimde, şehir halkının en âlim olanını sordum. Bunun üzerine beni, Saîd bin Müseyyib'e gönderdiler." Katâde bin Diame: "Helal ve haramı İbn-i Müseyyib'den daha iyi bilen birisini asla görmedim" dedi. Muhammed bin İshak, Mekhul eş-Şâmî'nin şöyle naklettiğini söyledi: "İlim tahsili için bütün beldeleri dolaştım. Saîd bin Müseyyib'den daha âlim birisi ile karşılaşmadım." "İbn-i Mende, el-Vasiyye adlı eserinde; "Saîd bin Müseyyib'in yanında idim. Bana hadîs-i şerîf bildirdi. Ona; "Ey Muhammed, bunu sana kim söyledi" dedim. "Ey Şamlı kardeşim, sormadan al. Zîrâ biz sika olan ravilerden hadîs-i şerîf alırız" dedi. Bütün âlimler, onun mürsel olarak bildirdiği hadîs-i şerîflerin sahih hadîs olduğunda ittifak etmişlerdi. İbn-i Hibban da Kitâbüs-Sikât'ında; O, büyük bir fakih, dinde haramlardan çok sakınan verâ sâhibi bir velî, ibâdet, ahlâk ve fazilet bakımından Tâbiînin en büyüklerindendi. Hicaz halkının en fakihi, âlimi, rüyâ tabirinde insanların en üstünüydü. Kırk sene namazını, câmide cemâatla kılmıştır." diye bildirmektedir. Fıkıh ilminde yüksek mertebelere kavuşmuştu. Resûlullah efendimizin bildirdiği bütün hükümleri, Ebû Bekir ve hazret-i Ömer'in ve hazret-i Osman'ın naklettiği bütün dînî hükümleri, ondan daha iyi bilen yok gibiydi. Basra'danHasan-ı Basrî, dinde bir müşkülü olunca, ona mektup yazardı. Medîne'de herkes, ona gelip fetva ister, haram ve helâli öğrenirlerdi. Bunu, İbrâhim bin Sa'd, babasından naklederek bildiriyor. Mânevî bir heybete sâhipti. Yanına varmak istiyenler, vâlilerin huzuruna çıkar gibi, ziyâret için izin isterlerdi. Hep hikmetli konuşurdu. Sözleri veciz olup, kalblere tesir ederdi. Dinden kıl ucu ayrılmaz, önce nefsine nasihat ederdi. Gece olunca, nefsini muhatab alır, ona: "Ey bütün şerrin yuvası, kalk bakalım. Allah'a yemin olsun, seni yorgun bir deve haline getirip bırakacağım." der. Sabaha kadar ibâdet ederdi. Bu sebeple ayakları şişerdi. Bu defâ da nefsine; "İşte böyle olacaksın; aldığın emir bu yoldadır ve bunun için yaratıldın" derdi. Hikmet dolu sözlerinden bâzıları şunlardır: "Dünyâyı toplıyan bir kimsenin niyyeti, dînini korumak, yakınlarına bakmak, ibâdet için kuvvet kazanmak değilse, onda hayır yoktur." "Kırk yıldır, farzı cemâatle kılmağı bırakmadım. Otuz yıldır müezzin ezân okurken, ben mescidde olurum." Yaşı yetmişi geçmişti. Yine de; "Bana göre, en çok korkulacak şey, kadınlardır. Şeytan bir adamı, başka yollardan aldatamayınca, ona kadın ile yaklaşmaya çalışır." buyururdu. "Hangi şerif, hangi âlim, hangi fâzıl olursa olsun, mutlaka bir aybı vardır. Ama öyleleri vardır ki, ayıplarını anlatmak doğru olmaz. Bir kimsenin fazilet tarafı, eksik tarafından çok olursa, eksiği fazileti için bağışlanır." Gıybet hakkını helâl et, diyenlere, o: "Onu ben haram etmedim ki, helâl edeyim, onu haram eden Allahü teâlâdır. Sonuna kadar da haramdır" derdi. "Kırlarda namaz kılan kimsenin, sağında ve solunda iki melek durur ve onunla kılarlar. Ezan okur ve kâmet getirirse arkasında dağlar gibi melekler saf bağlar." "Yemin karışmayan manifatura ticâreti kadar hoşuma giden hiçbir ticâret yoktur". Nitekim hadîs-i şerîfte de; "Ticâretin en hayırlısı bezzazlık yâni kumaş ve elbise ticâreti; san'atın en güzeli de terziliktir" buyrulmuştur. "Geçmiş ümmetlerin hıyânet yapmalarına, kâfir olmalarına sebep, şarap içmekti." "Dünyâ malını toplayıp da, her türlü fenalıkta bulunanlarda hayır yoktur." "İnsanların hepsi Allahü teâlânın muhâfazası altındadır. O, insanlar için bir şey dilerse, buna kimse mâni olamaz." "Hazret-i Ali ile Medîne kabristanına geldik. Selâm verip, (Halinizi bize bildirir misiniz? Yoksa biz mi hâlimizi haber verelim) dedi. Bir ses işittik (Ve aleykesselâm yâ Emîr-el müminîn. Bizden sonra olanları sen söyle!) dedi. YEDEK SERMÂYE Saîd ibni Müseyyib bildirdi ki: Dindar dost aramağı teşvik etmek üzere hazret-i Ömer şöyle buyurmuştur: "Sâdık dost bul ve onların arasında yaşa!Dürüst ve samimi arkadaşlar, genişlikte süs ve ziynet; darlıkta yedek sermayedirler. Dostunun sana düşen işini güzelce gör ki, lüzumunda sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma, onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını verme, ifşâ ederler. İşlerini, Allah'tan korkanlara danış ve onlarla istişâre et." 1) Şevâhidün-Nübüvve; s.281 2) Vefeyât-ül-A'yân; c.2, s.375 3) Tabakât-ı İbn-i Sa'd; c.5, s.119 4) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.161 5) Tehzîb-üt Tehzîb; c.4, s.84 6) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.94 7) El-A'lâm; c.3, s.102 8) Menhel-ül Azbül Mevrûd; c.2, s.175 9) Meşâhir-i Eshâb; s.80 10) Tam İlmihâlSeâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1137 11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.27
Selâhaddîn Zerkûb
Selahaddin Zerkub Selahaddin Zerkub Konya'nın büyük velîlerinden. İsmi Selâhaddîn Feridun'dur. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin önde gelen talebelerindendir. Önceleri Mevlânâ'nın hocası olan Seyyid Burhâneddîn Tirmizî'nin talebesi idi. Kuyumculuk yapardı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bir gün Konya'nın kuyumcular çarşısından geçerken, bir kuyumcu dükkânından gelen çekiç seslerinden çok etkilendi.Her çekicin vuruluşunda çıkan seslerin, "Allah! Allah!" dediğini müşâhede etti. Bu sesler, eşi bulunmaz bir haz ve dükkânın sâhibine karşı kalbinde büyük bir muhabbet hâsıl etti. Kapının önünden Mevlânâ hazretlerinin geçmekte olduğunu gören kuyumcu Selâhaddîn ve çırakları, onu hürmetle selâmladılar. Mevlânâ, dükkâna merhametle teveccüh ettiğinde, dükkândaki bütün eşyâlar altın oldu. Bu durumu hayretle gören Selâhaddîn, dükkânındaki bütün malzemeyi, âletleri, çıraklarına ve fakirlere dağıtıp Mevlânâ'nın peşinden gitti. Ona talebe olmayı, dünyâ servetlerinden üstün gördü. Huzûra vardığında Mevlânâ onu talebeliğe kabûl etti.Selâhaddîn'deki istidâd ve kâbiliyeti görünce, yetişmesi için çalıştı. Selâhaddîn de hocasına kusûr etmiyerek, on sene hizmet etti. Mevlânâ, hocası Şems-i Tebrizî hazretlerine gösterdiği hürmet ve saygı kadar, bu talebesine de şefkat ve merhametle muâmelede bulundu. Onu, kendisinden sonra yerine vekîl olabilecek şekilde yetiştirdi. Mevlânâ Celâleddîn, Selâhaddîn'i o kadar çok severdi ki, onunla akrabâ olmak istemiş ve oğlu Sultan Veled'e, Selâhaddîn'in kerîmesini nikâh etmişti. Selâhaddîn Zerkûb bir gün dedi ki: "Gönlümde bulunan nûr çeşmeleri, bende gizli ve örtülü olduğu hâlde, hocam Mevlânâ hazretlerinin mübârek vücûdlarına, nûrların nehir gibi aktığını gördüm." Kayınpederinden bu sözleri işiten Sultan Veled, babası Mevlânâ'ya; "Efendim! Selâhaddîn hazretlerini sevmeniz, ona aşırı muhabbet beslemeniz, nûrunuzu müşâhede ettiği için midir?" diye sordu. Babası da; "Kıymetli evlâdım! Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti, dünyâ zevklerinden, onu yedirip içirmesinden, giydirip kuşatmasından dolayı değildir. Aralarındaki bu bağ, Allahü teâlânın kalbe yerleştirdiği akrabâlık, annelik muhabbetinden dolayıdır." diyerek, Selâhaddîn'in derecesini açıkladı. SultanRükneddîn, Mevlânâ hazretlerinin evliyâlıktaki üstünlüğünü anlıyamamıştı. Bir gün Şemseddîn-i İsfehânî'ye; "Senin, Mevlânâ'ya bu kadar bağlı olmanın sebebi nedir ki, ondan başkasına bu kadar izzet, ikrâmda ve hürmette bulunmazsın?" diye sordu. O da sultana, Mevlânâ'nın üstünlüğünü anlatmaya başladı ve sonunda; "Onun büyüklüğünü anlayabilmek için, talebesi Selâhaddîn'e bakmak lâzımdır. Selâhaddîn'in kemâlâtını, olgunluğunu, derece ve mertebelerini bilseydiniz böyle söylemezdiniz. Zîrâ Selâhaddîn'eAllahü teâlâ öyle ihsânlarda bulunup nîmetler vermiştir ki, kalblerdeki bütün gizli sırlara vâkıftır, bilmektedir." dedi. Sultan Rükneddîn bu sözlerin doğruluğunu tahkîk etmek için, gizlice bir hokkanın içine küçük bir yılan yavrusu koydurdu. Bu işi yapana da, bu durumu kimseye söylememesini tenbih etti. Sonra Konya'daki bütün âlim ve velîleri saraya dâvet etti. Dâvetliler geldiğinde hokkayı çıkarıp; "Bu hokkanın ağzını açmadan içindekinin ne olduğu sorulmaktadır." dedi. Oradakilerden hiçbirisi cevap vermedi, sustular. Sultan Rükneddîn tekrar; "Bu hokkanın içindekinin mutlaka anlaşılması lâzım." diyerek, tekrar tekrar sordu. Oradakilerden hiçbirisi buna cevap vermediler. Ancak Mevlânâ Celâleddîn hazretlerinin işâret ederek izin vermesi ile, Selâhaddîn Zerkûb söze başladı ve; "Ey Sultan! Allahü teâlânın sevdiği kulları olan velîler, kerâmet göstermekten hayâ ederler. Onun için hiçbirimiz bu hokkanın içinde ne olduğunu söylemek istemedik. Evliyâya cenâb-ı Hak öyle nîmetler ihsân etmiştir ki, onlara, değil bu gözle görünen hokkaların içindekini, yedi kat göklerde ve yerlerde mahrem olan gizli sırlar bile bildirilir. Doğuda ve batıda olan her şey onlara mâlûmdur. Bunu kısa olan akıllar elbette anlıyamaz. Bizi bu basit şey için imtihan etmeniz uygun mudur? Ve bu hokkanın içine zavallı yılan yavrusunu hapsedip, havasız ve yiyeceksiz bırakmanız doğru mudur?" dedi. Bu sözleri hayretle dinleyenSultanRükneddîn, yaptığı hatânın büyüklüğünü anlayıp, Mevlânâ'dan özür diledi. Orada hazır bulunan Şemseddîn İsfehânî, Sultan'a; "Gördüğünüz gibi, talebesi böyle olursa, hocası kimbilir nasıl olur?" dedi. Bunun üzerine SultanRükneddîn, Mevlânâ'ya candan bağlananlar arasına katıldı ve onun talebesi oldu. Selâhaddîn Zerkûb hazretleri buyurdu ki: "Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, Allahü teâlânın evliyâ kulları, insanlara ve diğer mahlûkâta karşı büyük bir rahmet-i ilâhîdir. Çünkü onların mübârek vücûdlarının varlığı sebebiyle, bütün mahlûkât, huzur ve büyük bir rahatlık içindedir. Gelen feyz ve bereketler, yiyecek ve içecekler, rızıklar, hep o velîler sebebiyledir." Selâhaddîn Zerkûb, 1258 (H.657) senesinde hocası Mevlânâ'nın sağlığında vefât etti.Cenâze namazını hocası kıldırdı. PERDE Mİ ÇEKİLDİ Bir gün Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye; "Ârif kimdir?" diye sordular. O da; "Daha bir şey sormadan, onun sonundan haber verendir. O da bizim Selâhaddîn'e mahsustur." buyurdu. Tekrar sordular ki: "Selâhaddîn önceleri, hocamızın nûrunu şöyle şöyle gördüm diye anlatırdı.Şimdi bu gibi hâllerini hiç anlatmıyor. Acaba kalb gözlerine bir perde mi çekildi de söylemiyor?" Mevlânâ da; "Selâhaddîn, şimdi nûr deryâsına batmıştır. Nûrun içinde olduğu için, dışardaki nûr ona görünmez. Hattâ kendisi nûr olmuştur." buyurarak, Selâhaddîn Zerkûb hazretlerinin ne kadar kıymetli, mübârek bir zât olduğunu talebelerine îzâh etti.Selâhaddîn Zerkûb hazretlerinin vâlidesi vefât ettiğinde, kabre koyduktan sonra herkes ayrılıp giderken, Mevlânâ hazretleri de; "Ey Selâhaddîn! Bize düşen vazifeyi yaptık. Artık gidebiliriz." buyurunca, o da; "Efendim! Benim burada bir mikdâr daha kalmama müsâade eder misiniz? Zîrâ Münker ve Nekir melekleri geldiler. Vâlideme yardım edeyim." dedi ve mezarın başında kaldı. Bir müddet sonra tebessüm ederek hocasına yetişti. 1) Menâkıb-ül-Ârifîn; c.1, s.109 2) Velednâme; s.64 3) Nefehât-ül-Üns; s.523 4) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.9, s.254
Senâullah-i Sebnehlî
Senaullah-i Sebnehli Senaullah-i Sebnehli Hindistan'da yetişen büyük âlim ve velîlerden. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin önde gelen talebelerinden. İsmi Senâullah, nisbesi Sebnehlî'dir. Mevlevî Senâullah-i Sebnehlî diye tanınır. Din ilimlerinde mütehassıs idi. Kaynak eserlerde, doğum ve vefât târihleri ile hâl tercümesi hakkında mâlûmât bulunmamakta ise de, on dokuzuncu asrın başlarında vefât ettiği bilinmektedir. Kırâat, hadîs ve diğer naklî ilimleri, Şâh Veliyyullah Ahmed Sâhib-i Dehlevî'den okuyan Senâullah-i Sebnehlî, evliyâlık yolunda Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden çok istifâde etti. İlk zamanlarında hocasının emriyle, HâceMûsâ Hân'dan feyz aldı. Onun sohbetlerinde bulunarak çok ilerledi.Hâce Mûsâ Hân da, Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın halîfelerindendi.Mûsâ Hân hazretlerinin bâtınî kemâlâtından çok istifâde etti. Evliyâlık yolunun son makamlarına kadar yükseldi. Ondan ve dolayısıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden icâzet alıp, Sebnehl beldesinde talebe yetiştirmeye başladı. O beldenin insanlarına, İslâm ilimlerini, tasavvufî mârifetleri öğretti. Çok talebe yetiştirdi. Senâullah-i Sebnehlî hazretleri devamlı ibâdetle meşgûl olur, vakitlerini hiç zâyi etmezdi. Yüksek ilim sâhibi olmakta, ilimle amel etmekte, her hâlinde istikâmet sâhibi olmakta, sabır ve güzel ahlâkta fevkâlâdeydi. Hep Allahü teâlâyı düşünür, O'ndan gâfil olmazdı. Devamlı murâkabe hâlindeydi. Hep Allahü teâlânın ihsân ettiği sayısız nîmetleri, bunlara karşılık olarak O'na hakkıyla ibâdet edemediğini düşünür, kendini kusurlu ve kabahatli görürdü. Şüpheli şeylerden çok sakınırdı. Buyurdu ki: "Bir defâsında, dünyâya düşkün olan devlet adamlarından birinin yemeğini yemiştim. Kalbim ve rûhum sıkıldı. Mâneviyâtım bulandı. Ne kadar tövbe istigfâr ettiysem, eski iyi ve huzurlu hâlime gelemedim. Gerçi doğru yoldan hiç ayrılmadım ama, mânevî lezzetimi kaybettim. Demek ki yediğim o yemek şüpheli imiş." Senâullah-i Sebnehlî, bir gece rüyâsındaPeygamber efendimizi gördü.Peygamber efendimiz ona, günlük olarak bir rubiyye (Hind lirası) tâyin buyurdu ve ona çok iltifât eyledi.Bu rüyâdan birkaç gün sonra, zenginlerden birisi Senâullah hazretlerine gelip, ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendisine her gün bir rubiyye vereceğini söyledi. Senâullah-i Sebnehlî hazretleri buyurdu ki: "İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretlerinin mübârek sînelerinden, büyükler yolunun feyz ve nûrları, coşkun bir sel misâli öyle akmakta idi ki, onu sevenlerdeki bütün karartı ve lekeleri, kalbden silip götürürdü." MÜCEDDİDİYYE YOLU Senâullah-i Sebnehlî hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki tahsîlini tamamlayıp, icâzet ve hilâfet aldıktan sonra, talebe yetiştirmek üzere memleketi olan Sebnehl'e gitti. Vazifeye başladığı sırada, hocası Mazhar-ıCân-ı Cânân, ona bir mektup yazarak buyurdu ki: "Her nerede bulunursanız bulununuz, Allahü teâlâ sizinle berâberdir. Oraya gittiniz. Mübârek olsun! Bu fakîre olan bağlılığınızın harâreti eksilmesin; yâni her hâlinizle bizi temsil edin ki, bu yolun kıymeti oralarda da anlaşılsın. Dervişlik demek, sâdece birine bağlanmak demek değildir. Dervişlik, gönlünü toparlayıp, kul olduğunu düşünmek ve kulluğu ile meşgûl olmak, kalbe dağınıklık getirmemek, vakitlerini hep hâlis niyet ile, Allahü teâlânın dînine hizmetle geçirmektir. Allahü teâlâ size büyük bir saâdet vermiştir. Bunun şükrünü yapmak ancak şöyle olabilir ki, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri; "Şükür, Allahü teâlânın verdiği nîmetleri, O'nun râzı olduğu şeye sarfetmektir" buyurmuştur. İstenmediği hâlde, Allahü teâlâ tarafından maddî bir nîmet gelirse, bunu kabûl etmeli, sıkılmamalıdır. Çünkü istenmeden gelen şeyler tevekkülü bozmaz. Hele bu zamanda gönül dağınıklığını giderir. Fakat, maddî şeylere gönül vermemenin elbette mühim şart olduğu unutulmamalıdır. Tevekkül, gönül huzûrunu temin eder. Tasavvuf ehlinin sermâyesi de işte bu gönül huzûrudur. Allahü teâlâ Resûlullah'ın sünnet-i seniyyesine bağlı olanları ve Müceddidiyye yolunun bağlılarını zâyi etmez. Bu mübârek yolu öğretmekle, bu hususta talebelere ders vermekle meşgûl olunuz. Vakitlerinizi bunlara sarfetmenin, size dünyâ ve âhiret saâdetlerini temin edeceğini iyi biliniz. Her sabah büyük âlimlerin isimlerini söyleyiniz, etrâfınızda bulunanlara da böyle yapmalarını, duâ ederken onların isimlerini araya koyup, onları vesîle ederek duâ etmelerini söyleyiniz. Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden ümidli olunuz ve O'ndan gayrısından bir şey beklemeyiniz.Çevrenizde dinsizlerin çıkardıkları fitnelerden endişe etmeyiniz. Öyle ümîd ediyorum ki, Allahü teâlâ benim dostlarımı zarara uğratmaz. Bizi yanınızda biliniz. Vesselâm." 1) Makâmât-ı Mazhariyye; s.93 2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.203
Serrâc
Serrac Serrac Evliyânın büyüklerinden, maddî ve mânevî ilimler sâhibi. Ebû Nasr künyesi olup, ismi,Abdullah bin Ali'dir. Tûs şehrinde doğup yaşadığı için, Tûsî nisbet edildi. Saraçlık yaparak nafakasını temin ettiği için, Serrâc lakâbı verildi. Tâvûs-ul-fukarâ diye bilinirdi. 988 (H.378) yılında Tûs şehrinde vefât edip, oraya defnedildi. Zamânının büyüklerinden ders aldı. Ebû Muhammed Mürteiş'in talebesi idi.Sırrî-yi Sekatî ve Sehl-i Tüsterî gibi büyük evliyâları gördü. Câfer Huldî ve Ebû Bekr Muhammed bin Dâvûd Dûkkî de onun hocaları arasındaydı. Az yer, az uyur, çok ibâdet ederdi. Ömrü, Allahü teâlânın dînini öğrenmek ve öğretmekle geçti. Onun en mutlu günü, gerçek mânâda Allahü teâlânın rızâsına uygun yaşadığı gündü.Allahü teâlânın seçilmiş, sevgili kullarına hizmet eder ve onların sözlerini kitaplarında yazardı. Tâvûs-ul-fukarâ lakabı da bundan dolayı verilmişti.Tasavvuf ve hakîkat bilgilerinde birçok sözleri vardır. Bir kimsenin tövbe etmesine çok sevinir, kendisini vesile ettiği için Allahü teâlâya şükrederdi. İşlediği sevaplara ve yaptığı ibâdetlere de tövbe eder, ancak Allahü teâlânın rızâsına kavuşmakla Cennet'ine girebileceğini söylerdi. Pekçok insan, bu mübârek zâta talebe olmak istedi. Onları doğru yolda ilerletmeyi, Cehennem ateşinin şiddet ve dehşetinden kurtarmayı vazife bildi. Çok kıymetli talebeler yetiştirdi. Onlar da hocalarından aldıkları feyz ve bereketi, emredilen yerlerde saçtılar. Beldeler, yıllarca onların nûru ile parladı. Bunlardan en meşhûru Ebü'l-Fadl ibni Hasan Serahsî'dir. O da, Ebû Saîd Ebü'l-Hayr'ın üstâdıdır. Pek kıymetli eserleriyle de, büyüklerin sözlerini daha sonraki nesillere aktaran Ebû Nasr Serrâc'ın en meşhûr kitabı, Lum'a'dır. Lum'a'nın baskısı yapılmıştır. Bu eseri, evliyânın sözleri ve hâlleriyle ilgili daha sonra yazılan birçok esere kaynaklık etmiştir. Risâle-i Kuşeyrî ve Keşf-ül-Mahcûb bunlardandır. Serrâc'ın feyz kaynağı olan diğer bir eseri de Kitâb-ül-Milh'tir. Onun şu menkıbeleri meşhûrdur: "Bir sene, Ramazan ayında Bağdât'a gitti. Kendisine Şünûziyye mescidinde bir oda verip, talebelere imâmlıkla vazifelendirdiler. Bayrama kadar onlara imâmlık yaptı. Terâvih namazında beş defâ Kur'ân-ı kerîm'i baştan sona okurdu. Hizmetine bakan kimse, hergün odasına gelir ve çörek bırakırdı. Bayram günü çöreklerin hepsinin olduğu gibi durduğu görüldü." "Yanan bir tandırın başında, mârifetden konuşuyorlardı. Ebû Nasr Serrâc, birden değişip ateşe doğru yürüdü. Tam ateşin ortasında Allahü teâlâya secde etti. Ateşten çıktığında yüzünde hiçbir yanma alâmeti görülmedi. "Bu hâl nedir?" diye sorulunca; "O'nun dergâhında göz yaşı dökenin, yüzünü yakmaya ateşin gücü yetmez" buyurdu. Tûs'ta "Benim toprağımın önünden geçirilen cenâze, Allahü teâlânın rahmetine kavuşur, bağışlanır" buyurduğu söylenir ve bu müjdeye kavuşabilmek için, cenâzeler onun kabri önünde bir müddet bekletildikten sonra defnedilirdi. Onun kıymetli sözlerinden ve daha önceki İslâm âlimlerinin nasîhatlerinden yaptığı nakillerden bâzıları şöyledir: "Dünyâyı iki defâ terketmek lâzımdır. Önce dünyânın her türlü nîmetlerini terketmek. Sonra nîmetlere şükür için dünyâya dönmek ve dünyâ hırsından uzak olmaktır." "Nefsine karşı olan sevginden dolayı isteklerine rızâ göstermek, onu Cehennem'e atmaktır." "İnsanlar edebi üç ayrı şekilde anlamaktadırlar. Dünyâ ehlinin edebi; fesâhat ve belâgat ilimlerine sâhip olup, pâdişâhların isimlerini ve şiirlerini ezberlemektir. Dünyâya ehemmiyet vermeyen zâhidlerin edebi; riyâzet çekerek nefsi ıslâh etmek, şehvet ve arzularını terkederek dînin emir ve yasaklarına uygun hareket etmektir. Âriflerin edebi; kalb temizliği, sırların kontrolü, vaktin muhâfazası, hatıra gelen şeylere iltifât edilmemesi, taleb, huzûr ve kurb ânında edebe riâyet edilmesidir." "Tüster şehrine gittiğimde, Sehl bin Abdullah'ın evini ziyâret ettim. Halk evin bir odasına, "beyt-üs-sibâ" (yırtıcı hayvanlar odası) diyordu. Bunun sebebini sorduğumuzda, "Arslanlar,Sehl'i ziyârete gelirdi. O da, onları bu odada misâfir eder, et ikrâm eder, sonra da salıverirdi" dediler. Biz bu durumu Tüster halkından kime sorduysak aynı cevâbı aldık." İbn-i Rüveym'e "Allahü teâlânın insanlar üzerine ilk olarak farz kıldığı şeyin ne olduğu soruldu. O da, "Mârifettir. Nitekim Allahü teâlânın, meâlen "Ben cinni ve insi yalnız bana ibâdet etsinler diye yarattım" (Zâriyât sûresi: 56) şeklinde bildirdiği âyet-i kerîmede ibâdet etsinler kısmını İbn-i Abbâs hazretleri, "Tanısınlar" şeklinde tefsîr etmiştir" buyurdu. Tevekkülü Ebû Bekr Dekkâk ve Sehl bin Abdullah'ın şu sözleri ne güzel anlatır: "Tevekkül; yarını düşünmeyip, hayatının o günde son bulacağını düşünmektir. Tevekkül; kulun Allahü teâlânın irâdesine kendisini tam teslim etmesidir." Tevekkülün şartı, Ebû Türâb Nahşebî'nin şu sözünde bildirilmiştir: "Bedeni Allahü teâlâya ibâdette kullanıp, kalbiyle Rabbine bağlanmak, Allahü teâlânın kâfî olduğuna kalbin mutmain olması, verilirse şükredip, verilmezse sabretmektir." Yahyâ bin Muâz buyurdu ki: "Allahü teâlâyı seversen, halk da seni sever. Allahü teâlâdan ne kadar korkarsan, insanlar da o kadar senden korkar. Sen ne kadar Allahü teâlâ ile meşgûl olursan, insanlar da o kadar seninle meşgûl olur." Ebü'l-Hasan Dîneverî'den "Mârifet nedir?" diye soruldu. "Allahü teâlânın nîmetini görmek ve bu nîmetlere şükürden âciz olduğunu anlamaktır" buyurdu. 1) Şezerât-üz-Zeheb; c.3, s.91 2) Mir'ât-ül-Cinân; c.2, s.408 3) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.6, s.89 4) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.447 5) Îzâh-ül-Meknûn; c.2, s.552 6) El-A'lâm; c.4, s.104 7) Nefehât-ül-Üns; s.324 8) Risâle-i Kuşeyrî; s.26, 369, 370, 562, 674 9) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.111 10) İslâm AlimleriAnsiklopedisi; c.4, s.89 11) Brockelmann; c.1, s.359
Seyyid Alevi
Seyyid Alevî Seyyid Alevî Yemen'de yaşamış evliyânın büyüklerinden. İsmi, Alevî bin Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Ahmed olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır. Yemen'de Terîm şehrinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Baba ve dedeleri gibi fazîlet sâhibi bir zât idi. Çok kerâmetleri görüldü. 1270 (H.669) senesi Terîm'de vefât etti. Zenbil Kabristânlığına defnedildi. Kabri ziyâret mahalli olup, gelenler rûhâniyetinden istifâde ile murâdlarına kavuşmaktadır. Seyyid Alevî ilk önce Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Kâmil bir zât olan babasının terbiyesinde yetişti. Zamânının fen bilgilerinde ve dînî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Tasavvuf adı verilen kalb ilimlerinde zamânın ileri gelen velîleri arasına girdi. Bu sebeple evliyâ bir zât olan babası onu medheder, velîlikte daha yüksek derecelere kavuşacağını işâret ederdi. Seyyid Alevî tasavvuf yoluna girdiği günlerden birinde babası ona koyunlar için yeşil otlardan toplamasını söyledi. O da bahçelere gitti lâkin bir tutam ot toplamadan geri döndü. Hiçbir şey koparmamıştı. Babası sebebini sorduğunda, o; "Babacığım! Her şey Allahü teâlâyı tesbih ediyor, anıyor. Allahü teâlâyı zikreden yeşillikleri koparmak cesâretinde bulunamadım. Hayâ ettim." dedi. Babası, oğlunun mânevî derecelerdeki bu üstünlüğü sebebiyle; "Benim şu oğlum, Allahü teâlânın izniyle insanların hâllerini bilir, hâlleri ona mâlûm olur." buyurdu. Seyyid Alevî birgün yolda giderken çocuklar oynuyordu. Onlara bakıp; "Şu ikisi hayırlı, diğer ikisi de hayırsız olur." buyurdu. Hakîkaten hayırlı dedikleri dinde âlim ve sâlih kimselerden oldu. Büyük fıkıh âlimi İbrâhim bin Ebî Süleyb hayırlı iki kişiden birisi idi. Diğer ikisi ise, insanlara zulümde birbirleriyle yarıştılar. Seyyid Alevî, babasının vefâtından sonra yüksek mânevî ilimlere ve hâllere kavuşmak için Mekke-i mükerremeye doğru yola çıktı. Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Îsâ Abbâd ile tanıştı. Sonra onun ilim meclisine devâm etmeye başladı. Bir zaman sonra oğlunun ayrılığına dayanamayan annesi, hocası Abdullah bin Muhammed hazretlerine bir mektup yazarak oğlunu geri göndermesini istedi ve evin geçimi ve kardeşlerinin bakımı için ona ihtiyaçları olduğunu bildirdi. Seyyid Abdullah hazretleri bu haber üzerine Seyyid Alevî'yi yanına çağırıp memleketine dönmesinin iyi olacağını bildirdi. Seyyid Alevî, hocasının bu sözleri üzerine kalmakta ısrâr etti ve; "Biz Allah için neye karar vermiş isek ondan geri dönmeyiz." dedi ve sohbetlere devâm edeceğini bildirdi. Şeyh Abdullah hazretleri onu dönmeye iknâ edemeyince, annesine bir mektup gönderdi. Mektupta; "Döndürmek için ileri sürdüğümüz şeyler bir fayda vermedi. Hâlimiz, makâmımız onu geri döndüremedi." diye yazdı. Seyyid Alevî daha sonraları Şeyh Ahmed Ebi'l-Cu'd hazretlerine geldi. Ondan istifâde etmek istedi. Şeyh Ahmed hazretleri onu tanıyıp; "Söylendiği üzere sen ilim ve fazîlet sâhibi Alevî değil misin?" dedi. O da; "Evet ismim Alevî, lâkin söylenenlerden Allahü teâlâya sığınırım." dedi. Şeyh Ahmed hazretleri bu defâ ona; "Sen babanın derecesinde değil misin?" dedi. Bunun üzerine SeyyidAlevî; "Onun derecesini biliyorum lâkin ben ondan çok aşağılardayım." diye cevap verdi. Sonra onun sohbetlerine katılıp icâzet aldı. Seyyid Alevî hazretleri Mekke-i mükerremede kaldığı sırada çok umre yaptı. Gece gündüz çok tavâf etti. Çok namaz kıldı. Pekçok kimse ilminden edebinden istifâde ettiler. Seyyid Alevî hazretleri, ceddiResûlullah efendimizi ziyâret için Medîne-i münevvereye gitti. Kabr-i şerîfi ziyâretten sonra Eshâb-ı kirâmın kabirlerini ziyâret etti. Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret esnâsında Hücre-i seâdetin önünde bir müddet başını eğip durdu. Bir zaman bekledikten sonra hürmetle ayrıldı. Sevdikleri onun bu ziyâreti ile ilgili sorunca, o da şöyle anlattı: "Kabr-i seâdette Resûlullah efendimizi ve yanında iki azîz sahâbisi hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer'i gördüm. Efendimize hürmetle arzedip yanlarındaki kadrimi sordum; "Evlâdım sen bizim gözümüzdesin." buyurdular. Sonra bana hitâben; "Peki senin yanında yerimiz nedir?" sorusunu sordular. Ben de; "Yâ Resûlallah başımın üzerindesiniz." diye cevap verdim. Daha sonra hazret-i Ebû Bekr ile konuştum. Bana; "Ey SeyyidAlevî! Cedd-i âliniz olanPeygamber efendimize insaflı cevap vermediniz. Zîrâ efendimiz sizi gözde kıldı. Siz ise efendimizi başta kıldınız. Hâlbuki gözde olmak daha üstün bir nîmettir." dedi. Ben de; "Peki buna şükür olarak ne yapmamı tavsiye edersiniz?" dedim. O da; "Şimdi yanındaki bir mikdâr parayı mücâvirlerin fakirlerine dağıt!" buyurdu. Ben de hürmetle ayrılıp öyle yaptım." Seyyid Alevî hazretleri bir müddet daha Medîne-i münevverede kaldıktan sonra memleketi olan Terîm'e döndü. Yolda bir gemiye binmişti. Giderken bir kısım korsan, deniz eşkıyâsı baskın için gemilerine yaklaşmaya başladı. Gemidekiler Seyyid Alevî hazretlerine gelip duâ etmesini istediler. Seyyid hazretleri duâ edince şiddetli bir rüzgâr, korsan gemisini alıp götürdü. Zarar veremiyecekleri tarafa sürükledi. Böylece gemidekiler selâmet buldu. Seyyid Alevî hazretleri Bender Sahar'a vardı. Gemiden inip memleketi tarafına yola çıkacaktı. Bu esnâda vâli bir adamını gönderip dâvet etti. Seyyid hazretleri gitmek istemedi. Bunun üzerine vâli, maiyyetiyle birlikte Seyyid hazretlerini karşılamaya çıktı. Seyyid Alevî hazretleri şu beyitleri okudu: Devlet adamlarının, Allah adamlarının Kapısında beklemesi ne kadar güzelse, Allah adamlarının, devlet adamlarının Kapısına gitmesi ve beklemesi o kadar çirkindir. Vâli elinden gelen hürmeti gösterdi.Seyyid hazretlerinin duâsını aldı. Seyyid hazretleri memleketine dönünce, talebe yetiştirmekle meşgûl oldu. Çok kerâmetleri görüldü. Terîm'de vesvesesi çok bir adam vardı. Abdestini vesveseyle aldığından çok uzun zaman sürerdi. Seyyid Alevî hazretlerinin ve talebelerinin çabuk çabuk abdest almaları hoşuna gitmez, onlar iyi abdest almıyorlar der, beğenmezdi. Birgün Seyyid Alevî hazretleri abdest almak için su istedi. Kendisine vesveseli adamın kuyu başında abdest aldığı haber verildi. Seyyid hazretleri kendilerini ve talebelerini beğenmeyen bu zâtı hatırladı. Abdest işini gittikçe uzatan o kimse, bulunduğu yerde şiddetli bir susuzluk hissetmeye başladı. Hemen bir kova su içti. Daha sonra bir kova daha içti. Hâlâ susuzluğu gitmiyordu. Daha sonra kendisini oradaki çamurlu bir su birikintisinin içine attı. Bunun sebebini düşündüğünde, Seyyid hazretleri hakkındaki kötü düşünceleri olduğunu anladı. Hemen gidip özür diledi. Duâ istedi. Sonra vesveseleri gitti. Bir zaman, Ali bin Abdullah isminde üç aylık bir çocuk hastalanmıştı. Annesi onu alıp Seyyid Alevî hazretlerinin huzûruna getirdi ve şifâ bulması için duâ istedi. Seyyid hazretleri ona; "Üzülmeyiniz. İnşâallah ömrü yüz sene olur." buyurdu. Daha sonra çocuk iyileşti. Sonradan o çocuğun yüz sene ömür sürdüğü görüldü. Seyyid hazretleri Terîm'de âilesinin ismini taşıyan Benî Aleviyye mescidinde gece-gündüz çok defâ îtikâf ve ibâdetle meşgûl oldu. Îtikâf ettiği günleri oruçlu geçirirdi. Çok namaz kılar, civardaki kabirleri ziyâret ederdi. Bunlar içinde, Hûd aleyhisselâmın kabri de vardı. İlk ziyâretinde kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Daha sonra kendine geldiğinde; "Evet burası Hûd aleyhisselâmın kabridir." buyurdu. Sonra da; "Hûd aleyhisselâm, Peygamber efendimize salâtü selâm okuduktan sonra kendilerine de okumasını benden istedi ve; "Mahlûkâtın en şereflisi, en hayırlısı olan Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun. Hûd nebî üzerine de salât ve selâm olsun." de! buyurdu. Seyyid Alevî hazretleri ikinci defâ evlenmek istememişti. O zaman; "Senin belinde sâlih bir zürriyet var, evlen!" diyen bir ses duydu. Bunun üzerine evliyâ bir hanım olan Fâtıma binti Ahmed Alevî ile evlendi. Ondan Abdullah ve Ali isminde iki oğlu oldu. Bunlardan da sâlih evlâtlar meydana geldi. YİYECEKLERİ GÖTÜR Seyyid Alevî hazretleri, Kâbe-i muazzamayı ziyâret ve hac için Mekke-i mükerremeye gitti. Tavâf esnâsında birisi yanına sokulup; "Biz Sidre denilen yerdeki sınır karakolunda altı mücâhid gâziyiz ve açız. Bizden gâfil olma!" deyip kayboldu. Seyyid Alevî bunun üzerine talebelerinden Ahmed bin Muhammed Bâ-Muhtâr'a altı kişilik yiyecek hazırlamasını emretti. Bu durumu talebesi şöyle anlatır: "Hocam Seyyid Alevî hazretlerinin emrettiği yiyecekleri hazırladım. Sonra târif ettiği yerdeki sınır karakoluna gittim. Orada yalnız bir kişi vardı. Yiyecekleri verdim. O kişi berâber yemek yememiz için beni de çağırdı. Ben yemek istemedim. İçimden de keşke onunla birlikte birkaç lokma alsaydım, berekete kavuşurdum diye geçirdim. O kişi yemeğe devâm etti. Tâ ki birkaç lokmacık kalmıştı. Bana; "Bereket için bari ye!" dedi. Sonra da: "Altı aydır böyle bir yiyecek ağzıma koymadım." dedi. Sonra oradan ayrıldım ve hocamın yanına gelerek olan bitenleri anlattım. Bana; "Arkadaşları yanında idi. Lâkin o onları senden gizledi. Sen onları göremedin. Sonra yemeği de onlardan gizledi. Onlar da yiyecekleri göremediler. Şimdi tekrar oraya git. Yiyecekleri götür!" buyurdu. Ben de bu emir üzerine oraya vardım. Yiyeceklerle içeri girdim. İçeride altı mücâhid gâziyi gördüm. Getirdiğim şeylerin hepsini yiyip duâ ettiler."
Seyyid Emîr Hamza
Seyyid Emir Hamza Seyyid Emir Hamza Evliyânın büyüklerinden. Peygamberimizin soyundan olup, seyyiddir. Silsile-i aliyye denilen evliyânın meşhûrlarından SeyyidEmîr Külâl hazretlerinin ikinci oğludur. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1475 (H.880) senesinde vefât etti. Babası ona, kendi babasının ismi olan "Hamza" ismini koydu. Ona "Baba" diye hitâb ederdi. Seyyid Emîr Hamza, küçük yaşta babasının sohbetlerinde bulundu. Sonra babası onu, yetişmesi için, talebelerinin meşhûrlarından olan Mevlânâ Ârif Dikgerânî'ye havâle eyledi. O da onu yıllarca çalıştırarak, ilimde ve tasavvuf hâllerinde zamânın bir tânesi olacak şekilde yetiştirdi. Babasının vefâtından sonra, onun yerine geçip, yıllarca insanlara doğru yolu gösterdi. Ehl-i sünnet îtikâdını anlattı. Talebeleri, onun derslerine akın akın koşarlardı. Binlerce talebe, teveccühleri ile yetişti. En meşhûr talebeleri şunlardır: Mevlânâ Hüsâmeddîn Buhârî, Mevlânâ Kemâl Meydânî, Emîr Büzürk, Emîr Hard, Bâbâ Şeyh, Mübârek Buhârî, Şeyh Ömer Buhârî, Şeyh Ahmed Harezmî, Mevlânâ Atâullah Semerkandî, HâceMahmûd Hamevî, Mevlânâ Hamîdüddîn Kermînî, Mevlânâ Nûreddîn Kermînî, Şeyh Hasan Nesefî, Şeyh Tâceddîn Nesefî, Şeyh AliNesefî. Hocam Mevlânâ Ârif bize derdi ki: "Yükünüzü çekecek bir dost isterseniz, bu çok az bulunur. Eğer yükünü çekeceğiniz birini ararsanız, bütün dünyâ size dosttur." Seyyid Emir Hamza'nın talebelerine vasiyeti şöyledir: "Ey talebelerim! Bizim bulunduğumuz bu yol, sıdk ve doğruluk üzerine kurulmuştur. Muhterem babam Seyyid Emîr Külâl buyurdu ki: "İnsanların Hakk'a kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi, İslâmiyete tam uymadıklarındandır." Önce îtikâdı düzeltmek lâzımdır. Şekten, şüpheden, bid'at ve dalâletten ve gayr-i meşrû olan her şeyden kalbi temizlemelidir. Bir kimsenin, anlamadan, mezheblerin ihtilâflarından ve ittifaklarından konuşması çirkin bir iştir. Bir kimse bu hususta bilmeden konuşursa, câhilliğinin alâmetidir. Çünkü tasavvuf ehlinin yolu, yolların en aydınlığıdır. Hepsinden daha yakındır ve en nûrlu olanıdır. Yolların en doğrusu ve en iyisidir. Necmeddîn Ömer Nesefî buyurdu ki: "Tasavvuf; kalbden, Allahü teâlânın sevgisinden başka her şeyi çıkarmaktır. Bedeni de, Allahü teâlânın emirlerine ve Resûlullah efendimizin sünnetine uymakla süslemelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yapmalı ve Resûlullah efendimizin sünneti üzere hareket etmelidir. Zamânımızdaki dalâlet fırkaları, tasavvufu yanlış anlayıp, yanlış yorumlayarak başka yollara sapmışlardır. Tasavvuf ehli olanlar, Resûlullah efendimizin sünnetine uyarlar. Yâni İslâmiyete uyarlar. Haram işlerden ve haram yemekten sakınırlar. İnsanların yükünü çekip, kimseye yük olmazlar. Şöhretten sakınırlar. Müslümanlara acıyarak, onlara yumuşak davranırlar. Dâimâ Allahü teâlâdan korkarlar ve günahlarının affedilmesi için yalvarırlar. Gıybet etmezler. Dünyâya, dünyânın rahatlığına ve zînetine güvenmezler. Sâlihlerin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda ve onların ahlâkı üzere olurlar. Büyükleri inkâr etmezler ve bid'at ehline uymazlar. Bunlar Ehl-i sünnettir. Hak üzere olan cemâattir. Sakın onların sevgisini kalbinizden çıkarmayınız. Çünkü onların sevgisi,Allahü teâlânın ve Resûlünün râzı olmasına sebeb olur. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmin Hucurât sûresi üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allah onların kalblerini takvâ için imtihân etmiştir. Onlara bir magfiret ve büyük bir mükâfat vardır." buyurdu. Bu tâifenin hâlini öğrenmiş oldunuz. O hâlde onlara tâbi olunuz ve onlarla sohbet ediniz. Bid'at ve dalâlet ehli olan fırkalardan ve onlarla sohbet etmekten sakınınız da, âhirette zarar etmeyesiniz. Bid'at sâhibi olanları aşağılamak husûsunda çok çalışmalı ki, Resûlullah efendimizin müjdesine kavuşulsun. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Bid'at sâhibini aşağılayanı, Allahü teâlâ büyük korkudan emin eder." Ey talebelerim! Dâimâ namaz vakti ne zaman girecek de namaz kılacağım diye bekleyin. Abdesti, namaz vakti girmeden alınız. Namazı huşû ve hudû ile kılınız ve Allahü teâlâdan korkunuz. Namaz vaktinde hiçbir şeyle meşgûl olmayınız. Nitekim Resûl-i ekrem; "Vakit geçmeden namaza, ölüm gelmeden tövbeye acele edin." buyurdu. Dâimâ tövbe ediniz. Resûlullah efendimiz; "Günâhına tövbe eden, günâhı olmayan gibidir." buyurdu. Gaflet uykusundan kendinizi uzak tutunuz ki, uyanık olasınız. Mümkün mertebe lüzumsuz konuşmayın. Sakın boş söz söylemeyin. Dâimâ namaz ve oruçla süslenin. Elinizden geldiği kadar hiçbir mahlûka hakâret gözü ile bakmayınız. Çünkü o, Alahü teâlânın katında sizden daha makbûl olabilir. Birbirinizi çok seviniz. Sevdiğiniz kimse, Allahü teâlânın dostlarından biri olabilir. Buna çok dikkat ve gayret ediniz. kimseye dünyâlık için tâzim etmeyiniz ki, dîniniz dünyâ uğruna gitmesin. Zîrâ, dünyânın Allahü teâlâ katında hiç değeri yoktur. Dünyâyı sevmek aşağılıktır ve her şeyden aşağıdır. Dîninizi dünyâya fedâ etmeyiniz. Dînini başkalarının dünyâsı için satan ve bu yüzden Allahü teâlânın rahmetinden mahrum kalan kimseden daha câhili yoktur. Böyle kimse, hem dünyâda, hem de âhirette zavallıdır. Allahü teâlânın râzı olmasını düşünmeyip de insanların rızâsını düşünen, onların râzı olmasını arayan kimse, Allahü teâlânın gadabını istemiş olur. Allahü teâlâ, insanları da ona karşı gadablandırır. Allahü teâlânın kendisinden râzı olmasını isteyip, insanların râzı olmasına bakmayan kimseden Allahü teâlâ râzı olur. İnsanları da ondan râzı ve hoşnûd kılar. Birisi size husûmet, düşmanlık ederse, onunla meşgûl olmayınız. Çünkü husûmetin sonu gelmez. Allah korusun, bu uğurda dîniniz elden çıkabilir! İnsanların sevgisine de aldanmayınız! Zîrâ bu sevgileri devamlı değildir. İnsanların elinde olana tamâ etmeyiniz. Allahü teâlânın size verdiğine kanâat ediniz. Çünkü tamâ eden, dâimâ sıkıntı ve üzüntü içinde olur. Kanâat eden de, her zaman neşeli ve rahattır. Beyt: "Beni kanâatle eyledi dâim azîz, Husûmet ve temâdan eteğim oldu temiz" Namazı öyle kılınız ki, yalnız ve kalabalıkta iken namazdaki hâliniz değişmesin. İnsanların yanında iken çok yavaş kılmayın ki, bu, kendini insanlar nzarında iyi göstermek olur. Beyt: "Gizli şirk var riyâ ile tâatte, Ya Hak için ol, ya ukbâ iste." İnsanlardan ve makamlarından yardım beklemekten ümîdi kesip, Allahü teâlâya bağlanmalıdır. Başkalarından yardım bekleyen kimse, insanlar yanında hor görülür. İnsanlarla tamâ etmeyi bırakan kimse, dünyâda da, âhirette de azîz ve mükerrem olur. Yardımı Allahü teâlâdan isteyin. Birinin size karşı kusûru olursa, şikâyet etmeyin. Kabahati kendinizde arayın. Dâimâ özür dileyici olun. Kimsenin ayıbını aramayın. Nasîhat kabûl eder görünen münâfıklara nasîhat etmeyin. Onu ayıblarsanız, duymasın. Size düşman olur. Bir kimse yanlış konuşmuşsa, insanlar arasında yanlışını ona söylemeyin. Yalnız olduğu zaman ve nasîhat kabûl edici olduğunu bilirseniz, o zaman söyleyin. Ama günâhla ilgili ise, lütf ile, yumuşaklıkla söyleyin. İnsanlardan bir sıkıntı gelirse, affedin. Karşılığında iyilik yapmaya bakın. Biri size tâzim etmezse, sakın ondan dolayı hatırınız kırılmasın. Filân kimse bana saygı göstermedi gibi sözlerden çok sakınınız. Bir kimse size tâzim eder ve sizden iyi olarak bahsederse, ona sevinmeyin. Bu söz üzerinde durmayın ve; "Benim iyi kalbim vardır" deyip kendinizi aldatmayın. İnsanların medhini ve zemmini (övüp kötülemesini) aynı tutarsanız, felâket uçurumuna düşmezsiniz. Size bir acı haber gelir veya hasta olursanız, Allahü teâlâdan râzı olmaya dikkat edin ve Allah'a hamd edin. Ne kadar hasta olsanız, ayağa kalkamayacak hâlde bulunsanız da, namazı kazâya bırakmayınız. Îmâ ile kılınız. Eğer Allah korusun, kazâya kalırsa, en kısa zamanda kazâ ediniz. Hastalığınızı, günahlarınıza keffâret biliniz. Zîrâ kula gelen belâlar, onlara sabır ve tövbe ile kalkar. Önünüze bakın. Her tarafa, öteye beriye bakmayın. Her gördüğünüzle değil, îcâbedenlerle konuşun. Konuşmak îcâbederse, yavaş konuşun. Birisi sizinle konuşursa, onu iyi dinleyin. Güldürücü sözler konuşmayın. Mecbur olmadıkça insanlardan bir şey istemeyin. İsterseniz, az isteyin. Hiç kimseye zulüm ve günahta yol göstermeyin. Evinizde iyi ahlâklı olun. Ağır söz söylerlerse, siz dilinizi koruyun. Düşünerek söz söyleyin. Hürmet ehli, kendisine hürmet gösterilenler sizi yanına çağırırsa, onunla mağrûr olmayın. Dünyâ ve dünyâyı sevenlerden kaçın. Elden geldiği kadar ilmiyle amel eden âlimelrin sohbetinde bulunun. İlim öğrenmekten bir adım geri ve uzak durmayın. Zîrâ ilimsiz amel, şeytanın oyuncağı olur. İlminiz azsa, onunla amel edin, çoğalır. Her işte esas, ilim ve takvâdır. Îmândan güzel hiçbir nîmet yoktur. Allah'a ibâdetten daha iyi amel, iş yoktur. Ölümden iyi ibret yoktur. Kendini; ucbdan (kendini begenmekten), riyâdan (gösterişten), tekebbürden (böbürlenmekten), hasseden (çekememezlikten), gıybetten (dedikodudan), bahillikten (cimrilikten), kin tutmaktan, düşmanlıktan ve nifaktan korumalıdır. Bunlar, kişinin kötülüğüne alâmettir. Dâimâ kalb temizliği ile meşgûl olmalıdır. Kalbini pisliklerden temizlemedikçe, hakîkî maksada kavuşulamaz. Bütün iyiliklerin başı, dünyâyı terk etmektir. Bütün kötülüklerin başı da dünyâ sevgisidir. Bununla birlikte, Server-i kâinât efendimiz; "Dünyâ âhiretin tarlasıdır." buyurdu. O hâlde dünyâda âhiret işleri yap ve dünyâya ve dünyânın nîmetlerine bğlanma! Dünyâ rahat yeri değildir. İbret yeridir. Bunun için Resûl-i ekrem efendimiz; "Dünyâ ibret yeridir, tâmir etme yeri değildir." buyurdular. "Dünyâ bir kulübedir ve biz onda misâfir, İki cihânda bâkî, sâdece Allah'dır." Demişlerdir ki, bir lokma haram yiyenin, ibâdetleri kırk gün perde arkasında kalır. Elbisesinde haramdan bir iplik bulunanın, o haram iplik o elbisede bulundukça, tâati kabûl olmaz. Yiyecek ve giyecek temiz olmazsa, namaz, oruç ve cihâdınız kabûl olmaz. Din yolunda mahreminiz olmayanla birlikte oturmayın. Seyyid Emîr Hamza hazretleri, bu vasiyetleri buyurduktan sonra, husûsî odalarına girip, üç gün üç gece, başını murâkabe yakasının içine çektiler. Sonra başını kaldırıp; "Âlemlerin Rabbine hamd olsun ki, yüksek babamıza geldiği gibi, bize de aynı müjdeler geldi." buyurdular. Bunları söyledikten sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât edip, Hakk'ın rahmetine kavuştular. Emîr Hamza hazretlerinin iki oğlu ve bir kızı vardı. Hepsi de babalarından feyz alarak, ilimde, ahlâkta yetişmiş, yüksek derecelere kavuşmuşlardı. Kızı Hâtûn-ı Külân için, "Herkes oğlu ile iftihâr eder, biz de kızımızla iftihâr ederiz. Allahü teâlâ bize ne verdiyse, biz de kızımıza verdik." buyurmuştur. Bu kızı, her zaman Kur'ân-ı kerîm okurdu. Odaya girip bir işle meşgûl olunca, odası nûrdan, kandile ihtiyaç göstermeyecek derecede aydınlanırdı. Kilim dokusa, iplikler kendiliğinden düğümlenirdi. Bu işle uğraşırken namaza kalksa, onun çıkrığı kendiliğinden dönerdi. Gündüz olsa, demetleri kendiliğinden iplik olurdu. Bu hâlini, ancak sırdaşları bilirdi. Emîr Hamza hazretlerinin bu kızının, Şehâbeddîn adında bir oğlu vardı. Emîr Hamza bu torununun yetiştirilmesi vazifesini Mevlânâ Hüsâmeddîn'e verdi. Üç sene Mevlânâ Hüsâmeddîn'in huzûrunda kaldı. Bu müddet zarfında Hak teâlâ, ona çok ilim ihsân etti. Hocası Mevlânâ Hüsâmeddîn ona dedi ki: "Ey Mevlânâ Şehâbeddîn! Eğer bundan sonra sen bize ders okutacaksan burada kal, yoksa bende sana ders verecek güç kalmadı." Sonra Mevlânâ Hüsâmeddîn'in izni ile Sûhârî'ye döndü. İnsanlara nasîhatle meşgûl oldu. Bütün vakti ilim ve âlimlerle geçerdi. Bir gün halka vâz ü nasîhattan sonra şöyle söyledi: Ey azîzler! Size bir vasiyetim var. Onu kabûllenin ki, âhirette size faydası olsun. Nitekim Resûl-i ekrem; "Vakit geçmeden namaza, ölüm gelmeden tövbeye acele edin" buyurdu. Ey dostlarım! Allah'ın emirlerini yerine getirmede eksiklik etmeyin. Peygamber efendimiz; "Namaz dînin direğidir. Namazını kılan dînini kurmuş, terkeden dînini yıkmış olur." buyurdu. 1) Reşehât; s.44 2) Umdet-ülMakâmât; s.62 3) Agâhî Seyyid Emîr Külâl; s.96 vd. 4) Hadâik-ül-Verdiyye; s.124 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.27
Seyyid Hasan Berzencî
Seyyid Hasan Berzenci Seyyid Hasan Berzenci Irak'ta yetişen evliyâdan. İsmi Hasan bin Şeyh Muhammed el-Berzencî'dir.Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. 1677 (H.1088) târihinde Nûdî köyünde doğdu. 1743 (H.1156) târihinde Gelezer'de vefât etti. Seyyid Hasan ilim, edeb sâhibi bir âile içinde büyüdü. Önce Kur'ân-ı kerîmi hatmetti. Sonra civar medreselerde ilmî kitapları mütâlaa ile meşgûl oldu. Kalaçuclan kasabasında, Şeyh Muhammed Siymül Kebîr, Seyyid Molla Câmî Cûrî ve başka âlimlerden okuyup icâzet diploma aldı. Seyyid Hasan, mânevî ilimleri evliyâ bir zât olan babasından ve babasının önde gelen talebesi Şeyh Abdullah Sevîdî'den ve Bağdat'ta Şeyh Ahmed Ahsî'den, son olarak da büyük birâderi Kutb el-Veliyânî adı ile meşhûr Şeyh İsmâil'den öğrenip kemâle geldi, olgunlaştı. Seyyid Hasan, fazîlet sâhibi birâderi Şeyh İsmâil ile birlikte Nûdî köyünden Karadağ taraflarına gittiler. Orada ilim öğretmekle meşgulken Zengene beylerinden Ahmed Bey kendilerini ziyârette bulundu ve onlara arâzi verdi. Şeyh İsmâil Velîyan'da, Seyyid Hasan da Gelezer'de müslümanlara hak yolun bilgilerini öğretmekle ve din ilmi hizmetleriyle meşgûl oldular. Bilhassa Seyyid Hasan hazretleri insanları irşâdda ve ibâdette hep önde oldu. Çok kimseler onun bu ihlâsından ve ilminden istifâde için etrâfına toplandılar. Gelenler içinde âlim zâtlardan Şeyh Mustafa Nûdihî, Şeyh Câfer el-Meczûb, Hurmal müderrisi Molla Celâleddîn ve oğlu Abdülcebbâr, Hacı Abdurrahîm Dergezînî, Molla Mahmûd Gazâî, Molla Ahmed ve Şeyh Abdullah Hirâtî ve başkaları vardı. Seyyid Hasan bir ara Şam yoluyla hacca gitti. Hacda birçok âlim, sâlih ve velî ile görüştü. Bunlar içerisinde fazîlet sâhibi Şeyh Mustafa Şâmî de vardı.Seyyid Hasan hazretlerinin bu hac seferinde yanında oğlu Şeyh Muhyiddîn de vardı.Hac dönüşünden sonra daha büyük bir gayretle din neşri hizmetine devâm etti. Vakitlerini boş geçirmez, ilim ve ibâdetle meşgûl olurdu. Seyyid Hasan hazretleri çok cesur ve gayretliydi. Allah yolunda kimsenin kınamasından çekinmez, zâlim kimselerden korkmazdı. Bir zaman Acem Şâhı, ordusuyla Musul'a yönelmiş, Surdaş nâhiyesi Merkibe köyüne kadar gelmişti. Nâdir Şâh burada nüfûz sâhibi vilâyetin önde gelenlerini öğrenmek istedi. Kendisine SeyyidHasan hazretlerini söylediler. Şah bunun üzerine Seyyid Hasan hazretlerine mektup yazdı ve maksadını îzâh edip hedefine ulaşmak husûsunda kendisinden yardım istedi. Şâhın mektubu özetle şöyleydi: "Fazîletli Seyyid Hasan hazretlerine:Maksâdım dedeniz Câfer-i Sâdık'ın yolunu yaymaktır. Ecdâdınızı seviyorum. Bize katılmanız en lüzumlu bir iş olur. Mektubum size ulaşır ulaşmaz bize geliniz. Sizi görmekle bereketlenmiş oluruz. Aksi halde öfke ve gadâbımı çekmiş olursunuz. Vesselâm." Bu mektuba Seyyid Hasan şu cevâbı yazarak din gayretini ve cesâretini göstermiş oldu. "Mektûbuma besmele ile başlarım. Rabbime hamd ederim. Salât ve selâm sevgili Peygamberimizin ve âlinin ve eshâbının üzerine olsun. Mektûbunuzu aldım. Ecdâdımı (dedelerimi) sevdiğinizi söylüyorsunuz. Bu sevginizle berâber, Eshâb-ı kirâmdan bâzısına düşmanlık edip etmediğinizi bilmiyorum.Şâyet Eshâb-ı kirâmdan bâzısına düşmanlık ediyorsanız, ecdâdıma olan sevginiz kıyâmet günü size fayda vermeyecek, belki azâba ve hesâba çekilmenize sebeb olacaktır. Hedefinizin İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın rahmetullahi aleyh mezhebini yaymak olduğu na dâir sözünüze gelince; o, Tâbiînin ve müctehidlerin en büyüklerinden olmakla berâber, talebeleri kalmadığı için, mezhebi tedvîn edilmemiş, derlenip toplanamamıştır. Tedvîn edildiğini bilseydik, onun neslinden geldiğimiz için, mezhebine tâbi olurduk. Oraya gelmemizi istiyorsunuz. Fakat gelecek durumda değilim. Ancak size bâzı tavsiyelerde bulunacağım. Bunlara uyarsanız kurtulur, rahat edersiniz: 1)Osmanlı sultanları ile harb etme. Çünkü ehl-i keşf (kalb gözü açık olan evliyâ) onlarda başkalarında olmayan husûsiyetlerin bulunduğunu, kıyâmete yakın zamâna kadar (veya uzun zaman) yaşayacaklarını bildirdiler. 2) Musul'u tahrîb etmeyi, halkı ile harb etmeyi düşünüyorsun. Bunu yapma. Çünkü ordunun yok olmasına sebeb olur. Ecel gelmeden önce tövbe ve istiğfârda acele et. Çünkü bâzı akrabâların seni öldürmek istemektedir. Doğru yolda gidenlere selâm olsun." Acem Şâhı, Seyyid Hasan hazretlerinin nasîhatlerini dinlemeyince, onun buyurdukları aynen ortaya çıktı. Şah hezimete uğrayıp İran içlerine çekildi. Çok geçmeden de akrabâları tarafından öldürüldü. Seyyid Hasan hazretlerinin sekiz oğlu olup, bunlar; Muhyiddîn, Abdülcebbâr, Mârûf, Abdüssamed, Îsâ, Abdurrahîm, Muhammed, Ârif ve Abdülkerîm'dir. Her biri fazîlet sâhibi kimseler olarak hürmet ve îtibâr gördüler. 1) Ulemâünâ fî Hidmet-il-İlmi Ved'dîn; s.159
Seyyid Emîr Külâl
Seyyid Emir Külal Seyyid Emir Külal Büyük velîlerden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâadete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on dördüncüsüdür. Hazret-i Hüseyin'in soyundan olup, seyyiddir. Evliyânın meşhûrlarından olan Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin talebesi ve Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için "Külâl" ismiyle meşhûr olmuştur. Buhârâ'nın Sûhârî kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1370 (H. 772) sensinde Sûhârî'de vefât etti. Kabri oradadır. Büyük bir âlim ve mürşid-i kâmil olup, her ânını İslâmiyete uygun olarak geçirdi. Pekçok kimse onun sohbet ve derslerinde kemâle gelmiştir. Onun üstün hâllerini gösteren çok menkıbesi vardır. Annesi şöyle anlatmıştır: "Emîr Külâl'e hâmile iken, şüpheli bir lokma yesem, krın ağrısına tutulurdum. O lokmayı mîdemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hâl başımdan üç defa geçti. Sonra çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hâmile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helâlden olmasına çok dikkat edip, ihtiyatlı davrandım." Sâlih bir zât olan babası Seyyid Hamza, Medîne'den gelip, Buhârâ'nın Efşene köyüne yerleşmişti. Bir defâsında, devrinin en meşhûr velîsi Seyyid Atâ beraberinde zamânın en meşhûr zâtlarıyla, büyük bir cemâat hâlinde, Emîr Külâl hazretlerinin babası Seyyid Hamza'nın bulunduğu köyden geçiyordu. Bu yolculuğu sırasında tanışıp dost oldular. Bundan sonra Seyyid Atâ'nın her ne zaman oraya yolu düşse, evvelâ dosdoğru Seyyid Hamza'nın evine gider, başkalarıyla daha sonra görşürdü. Yine bir defâsında Efşene köyüne uğramış ve Seyyid Hamza'nın yanına gelmişti. Bu gelişinde ona bir müjde verip; "Ey kardeşim! Allahü teâlâ sana şânı pek yüce olacak bir evlât verecek. Cihân, baştan başa onun hizmetine girecektir. Bu çocuk doğduğu zaman, ismini Emîr Külâl koy!" dedi. Aradan yıllar geçti. Seyyid Hamza'nın bir oğlu oldu. Seyyid Atânın işâreti üzerine, ismini "Emîr Külâl" koydu. Emîr Külâl, on beş yaşlarında iken güreşmeye heves etmiş ve bu işle meşgûl olmaya başlamıştı. Bir gün güreş meydanına çıkıp dönerken, seyircilerden birinin kalbine şöyle gelir: "Bu seyyid çocuk, güreş ile meşgûl oluyor, hâlbuki böyle hâlde bulunmak, kendisinin yüksek değerine v eseyyidlik şerefine uygun değildir. Kalbine bu düşüncenin gelmesiyle, oturduğu yerde uyur; rüyâda kıyâmetin koptuğnu ve göğsüne kadar bir bataklığa battığını görür. Çıkmaya gücü de yoktur. O sırada Emîr Külâl hazretleri gelip, elleriyle onu pazusundan ttup, bataklıktan çıkarır. Uykudan uyanınca, güreşin sona erdiğini görür. O zaman Seyyid Emîr Külâl hazretleri, ona dönüp; "Senin rüyânda gördüğün gün için pehlivanlık ediyorum; senin gibi çamura ve bataklığa batmış olanları kuvvet ve himmetle kurtarırım." buyurmuştur. O zât, Emîr Külâl'in ellerine kapanıp, tövbe ve istigfâr etmiştir. Yine gençlik yıllarında bir gün, er meydanında güreş tutmakta ve büyük bir kalabalık da onu seyretmekte idi. Zamânın büyük âlimi ve mürşid-i kâmili olan Muhammed Bâbâ Semmâsî, o güreşirken tam oradan geçmekte idi. Orada durup, uzun müddet ayakta onu seyretti. Yanında bulunan talebeleri bu hâle şaşıp, kendi kendilerine; acaba bu işle meş"ul olanları seyretmesinin sebebi nedir? diye düşündüler. Muhammed Bâbâ Semmâsî, yanında bulunan talebelerinin kalblerinden geçeni anlayıp buyurdu ki: "Bu meydanda öyle bir mert vardır ki, pekçok kimse onun sohbetinin bereketiyle evliyâlık konaklarının üstün mertebelerine kavuşacaktır. Onu, bulunduğumuz yola bağlamak istiyorum." Onlar böyle konuşurken, Emîr Külâl'in gözleri Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye takıldı. Onu görür görmez, birdenbire kalbi ona tutulup değişiverdi. Hemen koşup yanına yaklaştı. Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin ellerine kapandı. O güne kadar yaptığı bütün hatâ ve günahlardan tövbe etti ve Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye sâdık bir talebe oldu. Bundan sonra, hayâtında yeni ve bambaşka bir safha başlamıştı. Hocasının sohbet ve hizmetinden hiç ayrılmadı. Yirmi sene sohbetine ve derslerine devâm etti. Her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri, Sûhârî'den beş fersah (30 km kadar) uzakta bulunan ve hocasının ikâmet ettiği Semmas'a gider gelirdi. Hocasına olan bağlılığı, temizliği, gayreti, ilme olan arzu ve isteği, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Hocasının ders ve sohbetlerinde kemâle ulaştı. İnsanlara doğru yolu gösteren kıymetli bir rehber oldu. Hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine geçip, irşâd vazifesi yaptı. İnsanların İslâm ahlâkı ile ahlâklanmasını, kalbin ve rûhun kötü huylardan kurtulmasını, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlayan ve bu iş için lâzım olan bilgileri öğreten tasavvuf ilminde çok talebe yetiştirdi. Emîr Külâl, hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin yanında, Semmâs'ta bulunduğu sırada, orada oturan bir grup insanla, başka bir köyden bir cemâat arasında anlaşmazlık çıkmıştı. İş kavgaya dökülüp, birinin dişi kırılmıştı. Dişi kırılan kimse ve tarafdârları, kırılan dişin diyetini almak için hâkime mürâcaat etmey karar verdiler. Fakat önce Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye danışalım, kendi başımıza iş yapmayalım, ne buyurursa öyle yapalım dediler. Doğruca Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna gidip, durumu arzettiler. "Kırılan dişi verin." buyurdu. Dişi alıp, o sırada henüz yanında talebe olan Emîr Külâl'e kırık dişi verip; "Evlâdım, şu işi hallet de, aralarındaki anlaşmazlık bitsin." buyurdu. Emîr Külâl, evliyânın rûhâniyetini vesîle kılıp, Allahü teâlâya duâ ederek, kırık dişi yerine koydu. O anda, duâsı bereketiyle diş, eskisi gibi sağlam bir hâle geldi. Dişi kırılan kimse, bu hâdise karşısında hayret edip, dişini kıranları şikâyet etmekten vazgeçti. Yanında bulunanlarla birlikte, yaptıklarına pişmân olup, tövbe ettiler ve doğru yol üzere yürüyen sâlih kimselerden oldular. Bir gün Emîr Külâl sohbet ederken, kendisini bir hâl kapladı. Bu sırada hac yapanların hâllerin, nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek, anlatmaya başladı. Meclisinde bulunanlardan biri; "Kâbe'yi nasıl görüp de anlatıyor? Kâbe buraya çok uzaktır." diye düşündü. Biraz sonra Emîr Külâl, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp, elinden tuttu ve; "Gözlerini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin." buyurdu. O da söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Emîr Külâl'i de tavaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalıp, Emîr Külâl'in ellerine kapandı, yanlış düşüncelerinden dolayı af diledi. Bundan sonra Seyyid Emîr Külâl; "Ey câhil kişi, bir kimse, kendisinde bir şeş olmazsa, başkasında da yok zanneder. Gönül aynası açılmadıkça da, hiçbir şeyi görmez, idrâk edemez." dedi. O kmise tövbe edip, sâlih ve makbûl kimselerden oldu. Seyyid Emîr Külâl bir defâsında, talebeleriyle birlikte evliyânın meşhûrlarından Hayrûn Atâ'nın kabrini ziyarete gitmek için yola çıkmıştı. Yolun bir kısmını yürümüşlerdi ki, yolun ilerisinden bir heybetli arslan ortaya çıkıp, yolda durdu. Arslanı gören talebeler endişelenip, huzursuz olmaya başladılar. Emîr Külâl hiç aldırmadı. Arslanın yanına yaklaşınca, yelesinden tutarak çekip yoldan çıkardı ve kenara bıraktı. Talebeleri geçtiler. Arslan da, Emîr Külâl'e yaklaşıp, başını yere koyarak, saygı gösterir gibi hareketler yaptı. Sonra oradan uzaklaştılar. Bu hâli gören talebeleri; "Efendim, bu nasıl bir iştir." dye suâl ettiler. Bunun üzerine buyurdu ki: "Ey dostlarım, şunu biliniz ve dikkat ediniz ki, her kim gerçekten Allahü teâlâdan korkarsa, her şey ondan korkar, zarar vermez. Allah'tan korkmayan kimse, her şeyden korkar. Bir kimse, dâimâ Allahü teâlâdan korkar bir rhâlde olursa, Allahü teâlâ ona korkutucu bir şeyi, musallat etmez. Hattâ o kul, Allah'tan korktuğu için her şey ondan korkup, çekinir." Nakledilir ki, bir köyde sâlih zâtlardan biri vefât edecegi sırada, cenâze namazını Emîr külâl hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Emîr Külâl, uzak bir yerde bulunuyordu. O zât vefât edince, o beldenin âlimleri, velîleri toplandı. Emîr Külâl'in çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfî; "Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allahü teâlânın izni ile mâlûm olur ve burya gelir." dedi. Bu arada iki kişi gidip, haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, Emîr Külâl hazretleri âniden karşıdan gözüktü. Halk onu görünce, karşıalamaya koştular ve bu kerâmeti karşısında onu daha çok sevip, bağlandılar. Bundan sonra Emîr Külâl, vefât eden zâtın cenâze namazını kıldırdı ve toplananlarla birlikte kabre götürüp, defnettiler. Cenâze defnedildikten sonra, kalabalakı bir cemâat câmide toplandı. Oradaki âlimler, bu iş için kendisine bir işâret ulaşıp, ulaşmadığını ve nasıl mâlûm olduğunu sordular. Bunun üzerine Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: "Ey kardeşlerim, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Kalb, kalbe karşıdır." Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Mümin, müminin aynasıdır." "Her kaptan içindeki sızar." Emîr Külâl bunları söyledikten sonra, halk onun mârifet sahibi büyük bir velî olduğunu anlayıp, kendi kendilerine; "Biz bu zâtın büyüklüğünü bilmiyormuşuz." dediler. Bu sırada cemâat içinde bulunan âlimlerden Mevlânâ Tâceddîn, Emîr Külâl hazretlerine, kendisini talebeliğe ve hizmetkârlığa kabûl etmesini söyledi. "O bizim vazifemiz değildir." buyurarak; "Bari seni mânevî evlâtlığa kabûl edeyim." deyip, onu mânevî evlâtlığa kabûl etti. Öyle bir teveccühte bulundu ki, Mevlânâ Tâceddîn, o ânda mârifet ilmine kavuşup, maksadına ulaştı. Nakledilir ki, Kemş şehrinde Mevlânâ Celâleddîn Kebşî, bir cemâatla oturmuş sohbet ediyorlardı. Tasavvuf ehlinden ve evliyânın kerâmetinden söz açılmıştı. Mevlânâ Celâleddîn, "Şimdi bizim zamânımızda böyle kerâmet ehli, dîn-i İslâmın emirlerine tam uyup, Resûlullah efendimizin yolunda olan büyük bir velî yok gibidir." dedi. Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, bu cemâat arasında idi. Bu zât, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî'ye; "Bu zamanda sayılan sıfatlara ve üstünlüklere sâhib bir zât vardır. Tasavvufta o kadar yükselmiştir ki, bir göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyâyı dolaşacak bir hâl sahibidir." dedi. Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "Ah şimdi böyle zât nerede bulunur?" deyince, o talebe; "Evet şimdi böyle bir zât vardır. O da benim hocam Seyyid Emîr Külâl'dir." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "bizi sohbetine kavuştur da, onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım." dedi. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur." dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî teveccüh edip, Allahü teâlâya hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemât birdenbire ayağa kalktı. Çünkü Emîr Külâl hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, içeri giriverdi. Bu hâle çok şaştılar. Sonra da oturup sohbete başladılar. Mevlânâ Celâleddîn, Emîr Külâl'e; "Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey nedir? Burayı bir ânda teşrifiniz nasıl oldu?" diye sordu. Bunun üzerine Emîr Külâl, sohbete başlayıp buyurdu ki: "Bizi, sizin samîmî arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allahü teâlâya ihlâs ile yalvarır, tam samîmiyetle bir şey ister ve duâ ederse, Allahü teâlâ onu maksadına kavuşturur. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum." dedi. Emîr Külâl hazretleri ona; "Biz seni evlâtlığa kabûl ettik." buyurdu. Sonra ona teveccüh nazarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuşturdu. Orada bulunanlar bu hâli görüp; "Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tükettin, fakat şimdi maksadına kavuştun." dediler. Onların böyle söylemeleri üzerine, Emîr Külâl; "Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sâdece bizim bir işâretimize, teveccühümüze ihtiyâcı kalmıştı." buyurdu. Türkistan'dan Buhârâ'ya bir grup insan, Emîr Külâl'i ziyârete geldi. Buhârâ'dakiler, gelenlere; "Emîr Külâl sizin diyârınıza gitmemiştir, siz onu nerden tanıyorsunuz?" dediler. Gelenler; "Emîr Külâl, bizim memleketimizde o kadar tanımış ve sevilmiştir ki, anlatmakla bitmez. Biz, onun talebeleriyiz. O çok defa bir anda bizim memleketi teşrif eder, biz de sohbetinde bulunurduk. Bu hâdise çok vukû buldu. Biz böyle âniden teşrîf edip, bizimle sohbet eden zâta kim olduğunu sorduğumuz zaman, Emîr Külâl olduğunu söylerdi. İşte biz de, böylece onun talebelerinden olduk. Buhârâ'dakiler, anlatılan bu hâdiseye hayret edip, Emîr Külâl hazretlerini daha çok sevdiler. Bağlılıkları kat kat arttı. Emîr Külâl hazretelri buyurdu ki: "Allahü teâlâ, sevdiği kullarına öyle ihsânlarda bulunmuştur ki, bir ânda doğudan batıya gidip gelirler. Başkalarının bundan haberi olmaz." Bir defâsında, Emîr Külâl, Buhârâ'da Cumâ namazını kılıp, talebeleri ile birlikte ikâmet ettiği yere dönüyordu. Yolculukları sırasında, Gülâbâd ile Fetihâbâd arasında, yeşillik bir yerde oturan bir cemâate rastladılar. Sohbet ediyorlar ve sohbetlerinde; evliyâlıktan, kerâmetten bahsediyorlardı. Bu cemâat arasında, Timûr Hân da bulnuyordu. Emîr Külâl, talebeleriyle birlikte oradan geçerken, Timûr Hân onları görüp; "Bunlar kimdir?" diye sordu. "Emîr Külâl ve talebeleridir." dediler. Timûr Hân bu sözü duyar duymaz, kalkıp süratle yanlarına koştu. Huzûruna varıp, fevkalâde bir edeble önünde durdu. Sonra şöyle dedi: "Ey, dînin büyük âlimi! Ey doğru yolun ve yakîn yolunun kılavuzu! Burada biraz durup sohbet ediniz ve bize nasâhitta bulununuz da, dervişler istifâde edip, bereketlensinler." dedi. Bunun üzerine Emîr Külâl; "Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazifemiz değildir. Büyüklerin rûhâniyetinedn bir işâret almadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve gâfil olma. Görüyorum ki, senin başına mühim bir iş çıkacak ve bunda muvaffak olacaksın." buyurdu. Sonra yola devâm ettiler. Evine varınca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemâatle birlikte yatzı namazı kıldı. Namazdan sonra bir müddet oturup, büyüklerin rûhâniyetine teveccüh etti. Sonra hemen, Şeyh Mansûr adında bir talebesini yanına çağırdı. Talebe huzûruna gelince, ona; "Hiç durma süratle Emîr Timûr'a git; derhâl Harezm tarafına harekete geçmesini söyle. Eğer oturuyorsa, hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü velîlerin rûhâniyetleri, onun ve oğlunun bütün memlekete baştan başa hâkim olacağını bildirdi. Harezm'i alınca, Semerkand'a hareket etsin." Haberi götüren Şeyh Mansûr, süratle Timûr Hânın bulunduğu yere gitti. Timûr Hânı ayakta bekler hâlde buldu. Haberi aynen iletti. Timûr Hân, bu haberi alır almaz, hemen ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip, gideceği yolun yarısına vardığı sırada, düşmanları Timûr Hânın çadırına hücûm ettiler. Fakat o, çoktan yola çıkmıştı. Timûr Hân, Harezm'e yürüyüp, orayı aldı. Sonra Semerkand'a yürüdü, orayı da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulaşıp, hep muzaffer oldu ve işleri dâimâ iyi gitti. Bir gün Emîr Külâl hazretleri, talebeleriyle bir talebesinin evine gitmişti. Evine gittiği talebesi ise, ava gittiğinden evde yoktu. Bu sebeple, evine Emîr Külâl hazretlerinin teşrif ettiğini haber vermek üzere, bir haberci gönderildi. Hiçbir av bulamamıştı. Hemen evine dönmek üzere hareket etti. Bir av bulamadığı için üzülmüştü. Dönerken, birden karşısına iki kuş çıktı. Kuşlara atıp, vurdu ve yanına alıp sevinerek evine döndü. Emîr Külâl hazretlerinin teşrifine çok sevinip, avladığı iki kuşu pişirip ikrâm etti. Kuşlar pişirilip sofraya konduğu sırada, Emîr Külâl hazretleri talebesine; "Eğer bu iki kuş da karşına çıkıp avlamasaydın, hiç av getiremezdin, o zaman ne yapardın?" deyip, talebelerine şöyle buyurdu: "Ey dostlarım şunu biliniz ve rahat olunuz ki, bizim maksadımız, Alahü teâlânın rızâsını kazanmaktır. Allahü teâlâ sizi, hem dünyâda, hem de âhirette utandırmaz, mahrum bırakmaz. İnşâallah fadl ve keremine kavuşturur." Emîr Külâl hazretleri, bir gün Şeyh İbrâhim adında bir zâtın bulunduğu Kıraman denilen yere gitmişti. Şeyh İbrâhim Kıramanî'ye; "Bize helâl et bul." dedi. Şeyh İbrâhim; "Bu iş oldukça zor, helâl et az bulunur." dedi. Emîr Külâl ona; "sen silâhını al, ava çık. Kuşları kendine çağır, geldiklerinde birkaç tâne avla." dedi. Bunun üzerine Şeyh İbrâhim, silâhını alıp, ava çıktı. Kuşları çağırdı, yanına pekçok kuş toplandı. Birkaç kuş avlayıp, Emîr Külâl'e götürdü. Bu hâdiseden sonra, Şeyh İbrâhim şöyle demiştir: "Her ne zaman ava çıkıp kuşları çağırsam, Emîr Külâl hazretlerinin bereketiyle yanıma toplanırlar, ben de avlardım." Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, Kermine şehrine gitmişti. Bu şehirde bulunduğu sırada, bir grup kimse ile sohbet ediyordu. Sohbette bulunanlardan her biri, kendi hocasından ve hocasının üstünlüklerinden bahsediyordu. Emîr Külâl'in talebesi de söze karışıp, benim hocam, hepinizin hocasından üstündür. Çünkü o, hem seyyid hem mürşid-i kâmildir dedi. Bu sırada, orada toplanıp konuşmakta olanların üzerinden bir kuş sürüsü geçiyordu. Bâzıları Emîr Külâl'in talebesine dediler ki: "Eğer dediğin gibi hocan büyük bir velî ise, haydi duâ et de onun hürmetine şu kuşlardan biri önümüze düşsün!" Onların bu isteği üzerine, Emîr Külâl'in talebesi Allahü teâlâya duâ edip, hocasının hürmetine bu işin gerçekleşmesini istedi. O talebe duâ eder etmez, kuşlardan biri cemâatin üzerine düşüverdi. Orada bulunanlar hayretten şaşıp, Emîr Külâl hazretlerinin gerçekten büyük bir velî ve tasarrufu kuvvetli bir mürşid-i kâmil olduğunu anladılar. Emîr Külâl bir defâsında, Buhârâ'da Cumâ namazı kılmak için talebeleriyle Buhârâ'ya gidiyordu. Buhârâ'ya vardıklarında, Emîr Külâl dedi ki: "Ey dostlarım, Şeyh Muhammed Agâî Bâzergân, şu anda Belh şehrinde vefât etti." bu söze şaşanlar oldu. Çünkü kendisi Buhârâ şehrinde olduğu hâlde, Belh şehrindeki b hâdiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu ki: "Biliniz ki, Allahü teâlâ, resûlü Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olan kullarına öyle dereceler ihsân eder ki, her zaman doğuda ve batıda ne vukû bulursa, gözlerinin önünde görüp bilirler. Belh şehrinin uzaklığı nedir ki!" Bunun üzerine talebleri, o günün târihini yazdılar. Daha sonra gördüler ki, Emîr Külâl hazretlerinin işâret ettiği gün, o zât vefât etmişti. Emîr Külâl hazretlerinin yaşadığı diyârda bulunan Kermîne şehrinden bir adam ava çıkmıştı. Bu Emîr külâl'i tanıyıp çok severdi. Ava çıkarken; "Eğer avlamak istediğim kazlardan avlayabilirsem, ikisini Emîr Külâl'e götürüp hediye edeceğim." diye niyet etti. Nihâyet bir mikdâr kaz avladı. İki tânesini Emîr Külâl'e vermek için ayırdı. Evine, şehrin ileri gelenlerinden biri geldi. O iki kazı görüp, gözü onlarda kaldı. Kazlar, kuzu gibi iri ve semiz idi. Gelen kimse, ev sahibine; "Bu kazları pişir de yiyelim." dedi. Ev sâhibi; "Onları, Emîr Külâl hazretlerine vermek için ayırdım. Onları yememiz uygun olmaz, ben buna cesâret edemem." dedi. Gelen adam ısrâr edip; "Ne olursa olsun bunları yiyeyim, ben oğlu vâsıtasıyla ondan özür dilerim." diyerek, ev sâhibini iknâ etti. Ev sâhibi kazları pişirtip, o şehrin meşhûrlarından olan o kimsenin önüne koydu. Tam yiyeceği sırada, yüzne kazlardan öyle bir buhar ve sıcaklık yükseldi ki, gözlerine tesir edip, gözleri görmez oldu. Kazları yiyemedi ve yaptığı işe pişmân oldu, tövbe etti. Hemen Emîr Külâl hazretlerine bir at hediye etmeye niyet etti. Birkaç gün sonra gözleri iyileşip eski hâline döndü. Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, bir gece kendinde bambaşka bir hâl hissedip; "Hocamın yanına gideyim, bakalım benim hakkımda ne emreder ve ne buyurur?" diye düşündü. Sonra, Emîr Külâl'in yanına gitti. bu talebesi şöyle anlatmıştır: "Gece vakti, varıp hocamın odasına girdiğimde, kalabalık bir cemât vardı. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmediğim ve tanımadığım kimselerdi. Kalbalıktan oturacak yer kalmamıştı. Herkes başını eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere oturarak başımı yere eğip beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra başımı kaldırıp baktım ki, odada hocam Emîr Külâl'den başka hiç kimse görünmüyordu. Hocam bana bakıp; "Sana müjdeler olsun, şimdi sen artık maksada kavuştun, ama bunu gizli tut." buyurdu. Bundan sonra hocama; "Burada gördüğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar kimlerdi?" diye sordum. Buyurdu ki: "Bunlar ricâl-ül-gayb denilen velîlerdi. Aralarında Hâce Gülân ve Abdülhâlik Goncdüvânî de vardı. Bunlar öyle zâtlardır ki, vefâtlarından önce ve sonra, Allahü teâlânın dînine hizmet ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın." Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin talebelerinden bir kısmı, Emîr Külâl hazretlerine, evliyânın kerâmetinden sordular. Buyurdu ki: "Evliyânın kerâmeti haktır. Aklen ve naklen câizdir. Bu hususta evliyâdan çok nakiller vardır. Mâlûm ve meşhûr olup, hiç şüphe yoktur. Kalbi îmân nûruyla aydınlanmış olan herkes, evliyânın kerâmetine inanır ve bu hususta hiç şüphe etmez. Buna misâl çoktur. Süleymân aleyhisselâmın vezîri Âsaf'ın, Saba melîkesi Belkîs'in tahtını bir ânda Sana'dan Kudüs'e getirmesi gibi. Bir başka misâl, hazret-i Ömer, bir defâsında Medîne-i münevvered mescidde, Peygamber efendimizin mimberi üzerinde hutbe okuyordu. Bu sırada çok uzaklarda düşmanla cihâda çıkmış olan İslâm ordusunun tehlikeli bir durumda olduğunu görüp, ordu kumandanına; "Yâ Sâriye, dağa dağa!" buyurdu. Uzakta olan kumandan Sârye ve ordunun erleri, bu sesi duyup dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücumundan korundu. Bu, apaçık bir kerâmettir. Eğer bir kimse, bu kerâmet, mûcizeden aşağı değil derse, bu yanlıştır. Çünkü, hiç bir velî, Peygamber derecesinde olamaz. Evliyâ-i kirâm buyurmuşlardır ki: "Evliyâdan meydana gelen kerâmet, Peygamber efendimizin mûcizesinden dolayıdır ve peygamberin peygamberliğini tasdîk eder. Ona tâbi olmayı gösterir. Eğer peygamberler doğru sözlü olmasaydı, evliyânın kerâmeti de hâsıl olmazdı. Çünkü evliyâ, Nebî'ye tâbi olmuştur." Emîr Külâl hazretleri, marâz-ı mevtinde (ölüm hastalığında) bulunduğu sırada, talebelerine şöyle vasiyet etti: "Ey kıymetli talebelerim! İlim öğrenmekten ve Muhammed aleyhisselâmın yoluna tabî olmaktan aslâ ayrılmayınız. Bu, mümin için bütün saâdetlerin ve nîmetlerin vâsıtasıdır. Bunun için Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem buyurdu ki: "İlim öğrenmek, her müslüman erkek ve kadına farzdır." Yâni her müslüman ereğin ve kadının, kenidne lâzım olan din bilgilerini öğrenemsi farzdır. Bunlar, sırasıyla şu bilgilerdir: 1- Îmân ve îtikâd bilgileri. 2- Namazla ilgili bilgiler. 3- Oruçla ilgili bilgiler. 4- Zengin ise, zekât ile ilgili bilgiler. 5- Eğer zengin ise hac ile bilgiler. 6- Ana-baba hakkını öğrenmek. Allahü teâlânın kendisinden râzı olmasını isteyen, annesinin ve babasının rızâsını kazanır. Resûlullah efendimiz; "Allahü teâlânın rızâsı, ana-babanın rızâsını kazanmakla elde edilir." buyurdu. Bu bakımdan, ana-babanın hakını gözetmek mühimdir. 7- Sıla-i rahm (akrabâyı ziyâyeret). 8- Komşu hakkını gözetmek. 9- Lâzım olan alış-veriş bilgilerini öğrenmek. 10-Helâli ve haramları öğrenmek lâzımdır. Çünkü insanların çoğu, bilmediğinden ve bildiği ile amel etmediğinden helâk olmuştur. Şiir: "Dünyâ tâlibleri, hep hırs ile mest oldular, Para için, dâim kendilerini bozdular. Hüdâya yaptıkları ahidleri bozdular, Hepsi Mûsâ'ya düşman, Fir'avn'a dost oldular." İyi biliniz ki, dünyâyı ve dünyâya düşkün olanları sevmek, sizin, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda yürümenize mâni olan büyük bir engeldir. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayıp, O'nu zikrediniz. Böylece dîninizi dünyâya değişmemiş olursunuz. Dâimâ Allahü teâlâdan korkunuz! Hiçbir ibâdet, Allah korkusundan daha tesirli değildir. Allahü teâlâdan korkan kimseden çekininiz. Allahü teâlâdan korkmayan kimseden ise, korkmayınız. Ey dostlarım, dâmiâ Allahü teâlâyı zikrediniz. Allahü teâlâdan başka herşeyi bırakınız. "Lâ ilâhe illallah" Kelime-i tevhîdini söylerken "Lâ" derken nefyediniz, Allahü teâlâdan başka hiçbir ma'bûd olmadığını biliniz. "İlallah" derken, Allahü teâlânın noksan sıfatlarından münezzeh olduğunu biliniz. Biliniz ki, elbiseyi temiz su temizler. Dili, Allahü teâlâyı zikretmek temizler. Bedeninizi namaz kılmak, malınızı zekât vermek temizler. Yolunuzu, insanların sizden hoşnut, memnun olması temizler. İhlâs sâhibi oluncaya kadar ihlâsı, kurtuluşa erinceye kadar da kurtluşu arayınız. Kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helâl lokma yemeye bağlıdır. Bunu, iyi biliniz. Helâl lokma yiyen insanın mîdesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu havuzdan etrâfa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifâde edilir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: "Bir kimse, hiç haram karıştırmadan kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine nahirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini kalbinden giderir." Töbe ediniz. Tövbekâr ve edebli olmak lazımdır. Töbe ediniz ki, tövbe, bütün tâatların başıdır. Tövbe, sadece dil ile olmaz! Tövbe, işlenen günahlara kalbden pişmanlık ve bir daha günâhı işlememektir. allahü teâlâdan dâimâ korkunuz. Kendi günahlarınıza bakıp, tövbe ediniz. Başkaları sizden hoşnûd olsun. Günahlarınıza pişmân olup, o kadar ğlayıp tövbe ediniz de, gerçektensize tövbekâr densin. Dünyâda iken günahlara pişmân olup, kuluk vazifesini yaparak âhireti kazanmak lâzımdır. İşte, bütün işin aslı budur. Sevgi ve muhabbet; allahü teâlânın rızâsını aramak ve kötü işleri terketmek, ahde vefâ göstermek, emânete ihânet etmemek, kendi kusûrlarını görüp, amelleri ile övünmemek, amellerini görmemek, dâimâ Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl olaktır. Hiçbir işe, Allahü teâlânın ismini söylemeden (besmelesiz) başlamayınız ki, âhirette yaptığınız o işten dolayı utanmayasınız. Bu bakımdan, bir şeye başlarken, önce Besmele çekiniz, sonra işe başlayınız. Allahü teâlânın emirlerine itâat ediniz. Nerede olursanız olun, ilim öğrenmekten ve amel etmekten uzak kalmayınız. Her ne olursa olsun karşınıza her ne güçlük çıkarsa çıksın, ilmi ve ameli aslâ terketmeyiniz. Emr-i mârûf ve nehy-i münker, iyilikleri emredip, kötülüklerden sakındırmak vazifesini yerine getiriniz. Dînin yasak ettiği şeylerden, dîne uygun olmayan işlerden ve bid'atlerden sakınınız. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: "Ey îmân edenler! Kendinizi ve evlerinizde ve emrinizde olanları ateşten (Cehhennem'den) koruyunuz ki, onun yakacağı, insanlar ve taşlardır..." (Tarim sûresi:6). Âhirette bunlardan olmamak için çok korkup, sakınınız! Rivâyet edilir ki, Fudayl bin Iyâd şöyle anlatmıştır: Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdülallâm'ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen, alnından buram buram ter damlıyordu. Bunun üzerine; "Bu soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir?" dedim. Cevâbında "Bir gün burada bir günah işleniyordu. Ben buna mâni olmak istedim. Fakat mâni olamadım. Bunun ızdırabından dolayı ve kıyâmet günü bunun günâhından nasıl kurtulurum diye düşünmekten böyle terliyorum." dedi. Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i mârûfu kaçırıyorsunuz, hâlinize bir bakınız! İşlerinizi, dînimizin emirlerine uygun yapınız. Bir iş yapacağınız zaman, bakınız, dînin emirlerine uygun ise, onu kabûl edip yapınız. Uymuyorsa, vazgeçiniz. Bütün işlerin başı, dînin emirlerine yapışmaktır ve allahü teâlânın koyduğu hudutları aşmamaktır. Akıllı kimse, kendi hâlini düşünür. İnsanlar ile kendi arasındaki hudûda, hakka riâyet eder. Bunu gözetmeyenler için verilecek cezâyı bildiren nice âyet-i kerîmeler nâzil olmuştur. Her zaman ve her yerde, bakarken, konuşurken, dinlerken, gelirken, yerken ve içerken, allahü teâlâya ve insanlara karşı uyulması gereken bir hudut vardır. Fırsatı ganîmet biliniz, yaptığınız işleri kurtuluşunuza vesîle olacak şekilde yapınız. Helâl rızık kazanmak için çalışınız. Kâfi miktârda kazanıp, isrâf ve cimrilik etmeyiniz. Nafakanızda dînimizin emrine uygun olarak davranınız. Resûlullah efendimiz; "İşlerin hayırlısı, vasat olanıdır." buyurdu. Helâlinden ve kendi kazancınızdan yiyiniz. Eğer uykunuz gelirse, biraz uyuyunuz ki, ibâdet ve tât yapmak için dinlenmiş olasınız. Fakat, Allahü teâlâyı zikretmeden uyumayınız. Resûlullah efendimiz; "Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır." buyurdu. Ey talebelerim! İnsanların maksada, saâdete kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi; âhiret yolunu bırakıp, yalancı dünyâya sarılmalarıdır. Âhiret saâdetini isteyen kimse, doğru îtikâda sâhib olup, bid'at ve dalâlet olan şeylerden uzak durarak ve yaptıı her işten hesâba çekileceğini bilerek, ona göre hareket etmelidir. Ey dostlarım! Gidişâtınızdan habersiz olmak kadar kötü birr şey yoktur. Bu hâl, gaflet içinde olmanın delîlidir. Başkalarının habersiz olduğu şeyler, bu yolun büyüklerine açılmıştır. Onların maksadı, Allahü teâlânın rızâsını aramaktır. Onlar, buna kavuşmuşlardır. Alahü teâlâ, her asırda sevip seçtiği kullarından bir büyük zât yaratır. Böylece herkesi belâlardan, felâketlerden korur. Ey talebelerim! Böyle olan zâta talebe olunuz. Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşursunuz. Ümmet-i Muhammed'in aydınlatıcıları olan âlimlere yakın olunuz. Resûlullah efendimiz; "Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir." buyurdu. Sakın, ilmi ve âlimleri sevmekten uzak kalmayınız. Bu, kurtuluş vesîlesidir. Resûlullah efendimiz; "Kim âlimi ve ilmi severse, hatâ işlemez." buyurdu. Câhiller ile görüşmek, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Sima' yapıyoruz diyerek hoplayıp, zıplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz. Onlarla oturmayınız. Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için bu yolun büyükleri, bu işten uzak durmuşlardır. Gerçekten sima' hâlinde olan kimsenin hâli öyledir ki, o anda bıçak çalsan haberi olmaz. Eğer böyle olursa, o kimse sima' hâlinde olduğunu gösterir. Ruhsatlardan uzak durup, azîmet ile amel ediniz. Ruhsatlar ile amel etmek zayıf kimselern işidir. Eğer bundan daha çok nasîhat isterseniz, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin nasîhat ve yazılarına bakınız. Bu kadar kifâyet eder. Akıllı olana bir işâret yetişir." Emîr Külâl hazretleri vasiyetini yaptığı sırada, oğulları; Emîr Burhân, Emîr Şâh, Emîr Hamza, Emîr Ömer ve talebelerinin çoğu huzûrunda bulunuyordu. Bu oğullarından Emîr Burhân'ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halîfesi Behâeddîn-i Buhârî'ye havâle etti. Diğer oğlu Emîr Şâh'ı, Şeyh Yâdigâr'a, Emîr Hamzâ'yı Mevlânâ Ârif Dehdigerânî'ye, Emîr Ömer'i de, Mevlânâ Cemâleddîn Dehkesânî'ye yetiştirilmeleri için havâle etmişti. Oğullarına; "Hanginiz, Allahü teâlânın kullarına hizmet etmek için benim vekîlim olur?" buyurdu. Oğulları; "Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna nasıl güç yetirebiliriz? Fakat kim bu işi kabûl ederse, biz onun hizmetine girelim." dediler. Oğulları böyle deyince, Emîr Külâl hazretleri başını eğip, murâkabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı. "Büyüklerin rûhâniyeti, Emîr Hamza'nın bu işi kabûl etmesini işâret buyurdular." dedi. Emîr Hamza, kabûllenemeyeceğini arzetti ise de; "Bunu kabûl etmekten başka çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin, bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun." buyurdu. Bundan sonra Emîr Külâl talebelerinden ayrılıp, husûsî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki: "Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünoyurdum. Gaybden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: "Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim." Allahü teâlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti" dedi. Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefât etti. Nakledilir ki, bir defâsında Mekke-i mükerremeden ve Medîne-i münevvereden tasavvuf ehli olan kimseler, bir cemâat hâlinde Buhârâ'ya geldiler. Buhârâ'da Sûhârî köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; "Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?" dediler. Onlar da Mekke ve Medîne'den geldiklerini, Sûhârî köyünü sormalarından maksadlarının, orada ikâmet etmekte olan Emîr Külâl hazretlerini ziy"aret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler. Buhârâ'da görüştükleri kimseler onlara; "Mâlesef, Emîr Külâl hazretleri vefât etti." dediler. Bu maksadla Sûhârî köyüne gittiler. Emîr Külâl hazretlerinin oğulları, onlarla görşüp sohbet ettiler. Onlara; "Babamız Mekke ve Medîne'ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz?" dediler. Gelenler; "Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emîr Külâl hazretlerini Kâbe'de gördük. İki-üç seneden beri hac mevsiminde bizimle berâber Kâbe'yi tavaf ederdi. Mekke ve Medîne'de pekçok kimse ona bîat edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kâbe'ye gelmedi. Merak edip, ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasîb olmadı." dediler. Böylece, Emîr Külâl hazretlerinin, kerâmetle, her sene hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kâbe'ye gittiği anlaşıldı. Gelen ziyâretçiler, daha sonra Emîr Külâl hazretlerinin kabrini ziyaret edip, duâ ettiler. Sonra da oğullarından müsâade alarak Sûhârî köyünden ayrıldılar. ÇOK DU ETTİ Seyyid Atâ Efşene köyüne gelmişti. Bu sırada Seyyid Emîr Külâl dört-beş yaşına basmıştı. Seyyid Atâ, Efşene köyüne geldiği sırada, çocuklardan bir kısmı sokakta oynuyor, Emîr Külâl de oyun karışmadan kenarda duruyordu. Seyyid Atâ'yı görünce, koşup yanına geldi. O da elinden tutup, berâberce eve gittiler. Evlerine varınca, Seyyid Atâ onu yanına oturtup, kendi sarığını ikiye bölüp, bir kısmını kendi başına, bir kısmını da Seyyid Emîr Külâl'in başına sardı. Ona teveccüh ve himmette bulunup, çok duâ etti. Duâsı ve himmeti bereketiyle, tasavvuf hâllerinden ve mertebelerinden çok nîmetlere kavuşturdu. Sonra da; "Emîr Külâl'in yüksek derecelere kavuşacağını müşâhede ediyorum ve onun derecesi, benim derecemden üstün olacak." buyurdu. Böylece Emîr Külâl, henüz küçük yaşında büyük bir velînin teveccüh ve duâsına kavuşmakla şereflendi ve bu sâadetle büyüdü. TİMÛR HAN Timûr Hân Semerkand'a yerleşince, Buhârâ'ya gitmeyi arzu etti. Bu sebeple Emîr Külâl hazretlerine haber gönderip, bizim Buhârâ'ya gelmemize müsâade ederler mi? Şâyet izin verilmezse, kendilerinin Semerkand'ı teşrîf etmelerini arzu ediyoruz, nasıl buyururlarsa öyle ypalım." dedi. Timûr Hânın bu arzusu üzerine, Emîr Külâl hazretleri ne gelmesini, ne gitmeyi kabûl edemeyeceğini ve kendilerine duâ etmekte olduğunu söyledi. Bunları bildirmek ve Timûr Hânla görüşmek üzere, oğ3lu Emîr Ömer'i vazifelendirdi. Oğlunu gönderirken şöyle dedi: "Ey oğlum! Emîr timûr'a söyle! Eğer Allahü teâlânın râzı olduğu yolda yürümek istiyorsa, takvâdan ve adâletten aslâ ayrılmasın. Bunları kendisine şiâr edinsin ki, kıyâmet günü kurtulabilsin! Yine talebelerimizle her zaman ona duâ ettiğimizi söyle. Eğer dünyâya meylederse, bu durumların faydasına kavuşamaz." Emîr Külâl hazretlerinin oğlu Emîr Ömer, Semerkand'a gidip, Timûr Hân ile görüştü. Babasının söylediği şeyleri aynen bildirdi. Birkaç gün sonra da, Buhârâ'ya dönmek üzere Timûr Han'dan müsâade istedi. Ayrılırken, Timûr Han ona; "Buhârâ ve çevresini sizin emrinize bırakayım, ne olur kabûl edin." dedi. Emîr Ömer; "Buna izin yok." dedi. Bunun üzerine Timûr Hân; "Öyleyse Buhârâ şehrini Emîr Külâl hazretlerine bağışlayayım." deyince, Emîr Ömer yine; "Buna izin yok." dedi. Timûr Han; "Hiç olmazsa, Buhârâ yakınında ikâmet etmekte olduğunuz köyü size bağışlıyayım." diyerek, çok temennide bulundu. Emîr Ömer şöyle dedi: "Babamdan şu sözleri işittim: Sizin için; "Eğer, Allah adamı olan büyüklerin kalbinde bir yer kazanmak istiyorsa, takvâdan ve adâletten ayrılmasın. Kıyâmet günü Allahü teâlânın rahmetine kavuşmak bununla olur." buyurdu. EĞER EVLİY OLSAYDI Nakledilir ki, Emîr Külâl hazretleri bir imâret yaptırmakta idi. Bu binânın inşâsı için pekçok kimse toplanmış çalışıyordu. Bir gün Emîr Külâl, âniden evine gitti. O gidince, orada çalışanlar dediler ki: "Emîr Külâl gerçekten velî ise, bizim her birimize birer sıcak ekmek verir. Bir müddet sonra Emîr Külâl geldi. Yanında hiçbir şey yoktu. Yerine oturunca, binânın inşâsında çalışanlardan bâzıları bir birine; "Eğer velî olsaydı, bizim arzu ettiğimiz şeyi getirirdi." diyerek, aralarında konuşmaya başladılar. Daha sonra onlar böyle konuşurlarken, Emîr Külâl hemen ayağa kalkıp; "Ey tahammülsüzler, işte istediğiniz!" diyerek, elini koltuğunun altına sokup, herbirine sıcak bir ekmek çıkarıp verdi. Onlar da söyledikleri sözlerden dolayı pişman olup, tövbe ettiler. Bundan sonra, Emîr Külâl hazretleri onlara buyurdu ki: "Ey dostlarım, biz arzu ederiz ki, siz bizden âhireti, âhirette kurtulmayı taleb ediniz. Nefsinizin istekelrini terkediniz ki, âhirette utanıp, mahcûb olmayasanız. Eğer şükrederseniz, Alahü teâlâ size her istediğinizi ihsân eder. Bu dünyâda ne yaparsak âhirette onun karşılığını bulacağız. Ey dostlar, dikkat ediniz ve uyanık olunuz! Bir kimse hevâ ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşmeyen ve eli boş kalan avcı gibidir. Eğer insan, Allahü teâlâyı unutur, gaflete dalarsa, belâya ve musîbete düşer. Ne yazık ki, ömür bitmek üzere olduğu hâlde, insan dünyâlıklara dalmış, nefsinin esîri olmuş ve âhiret yolculuğunu unutmuş, ihmâl etmiştir. AĞRIYAN DİŞ Emîr Külâl kendine âit bir yerde dergâh inşâ ettiriyordu. Çalışanlardan biri, kendi kendisine; "Hiç kimse bir şey getirmiyor." dedi. Henüz aradan az bir zaman geçmişti ki, bir adam geldi. Çok miktarda ekmek ve üzüm getirdi. Emîr Külâl hazretlerinin huzûruna varıp, gece gündüz diş ağrısı çekmekteyim. Sizin duânızı almak için geldim, bana yardımcı olunuz, tâkadım kalmadı dedi. Emîr Külâl, gelen adama; "Yanıma yaklaş bakayım, hangi dişin ağrıyor?" dedi. Adam yaklaştı. Emîr Külâl parmağını ağzına sokup, ağrıyan dişinin üzerine koydu. Sonra İhlâs sûserisini okudu. Gelen kişinin diş ağrısı kesilip, hiç hastalanmamış gibi oldu. Bundan sonra Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: "Ey dostlar! İlâslı olunuz. Her işinizi Allah rızâsı için yaparsanız, kurtulursunuz. İhlâssız yapılan amel, üzerinde pâdişâhın mührü bulunmayan para gibidir. Üzerinde pâdişâhın sikkesi bulunmayan parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır. İhlâs ile yapılan az amel, Allahü teâlâ indinde çok amel gibidir. İhlâssız yapılan çok amelin ise, Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibâdeti ve işi, ihlâs ile yapınız. Böylece Allahü teâlâya yakın ve rızâsını kazananlardan olursunuz. Ey dostalrım! İhlâs ile amel yaprasanız korkmayınız, bu size âhirette îtibâr ve şereftir. Eğer tamâ sâhibi olup dünyâya düşkün değilsen, sonunda varacağın yeri düşün. Merd o kimsedir ki, önce iyice düşünür, sonra amel etmeye başlar. Böylece, sonunda yaptığı işten utananlardan olmaz." HEM DOĞUDA, HEM BATIDA Bir gün Emîr Külâl hazretleri, talebeleri ile oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada içeriye güzel yüzlü bir genç girdi. Hiçbir rşey söylemeden oturdu. Orada bulunananlar, onu hiç tanımıyorlardı. Bir ara Emîr Külâl hazretleri ona bakıp; "Tamâm oldu mu?" dedi. Gelen genç de; "Bir açıklık kalmıştı, o da tamamlandı." dedi. Gelen genç biraz oturup, gitmek üzere kalktı, bir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü. Orada bulunanlardan bir kısmı, gencin yanına koşup, yakalayıp konuşmak istediler. "Sen kimsin? Gelince bir şey söylemedin ve giderken müsâade istemedin. Emîr Külâl'e; "Bir yer kalmıştı, o da tamamlandı." dedin. Bu hâlin ne ve bu sözün mânâsı nedir? Bunları bize açıkla ve kendini tanıt." dediler. Bunun üzerine genç, "Ben, Rûm vilâyetindenim ve Emîr Külâl'in talebelerindenim. Bizim memleketimizde bir câmi yapılıyordu ve bu câmi inşâsı ile Emîr Külâl hazretleri ilgileniyordu. Bitince haber vermemizi emretti. Câmi tamamlandı, ben de haber vermek üzere geldim." dedi. Bunları dinleyince, çok şaşırıp; "Nasıl olur? Biz onun talebeleriyiz ve hocamız Rûm diyârına gitmedi." dediler. Gelen genç; "Ben de onun talebesiyim, her gün arkasında namaz kılarım. Bizim memleketimizde çok talebesi ve tanıyıp seveni vardır." dedi. "Peki girince neden selâm vermedin ve giderken neden izin istemedin?" dediklerinde; "Bunları kalben söyledi." dedi. Ayrılırken de; "Bizim karşımıza mühim bir riş çıktığı zaman, Emîr Külâl hazretleri gelir. Bizim memleketimizde, sizin burada olduğundan daha meşhûr ve daha çok tanınıp sevilmiştir." dedi. Bunları dinleyen talebeleri, Emîr Külâl hazretlerinin tasavvuftaki derecesinin yüksekliğini ve tasarrufunun çokluğunu görüp, ona sevgi ve bağlılıkları kat kat arttı. 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s. 1074 2) Agâhî Seyyid Emîr Külâl (Mevlân Şihâbüddîn) 3) Reşehât; s.42 4) Nefehât-ül;Üns; s.415 5) Hadîkat-ülVerdiyye; s.123 6) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.363 7) Rehber Ansiklopedisi; c.5, s.108 8) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.41 9) Umdet-ül-Makâmât; s.61 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.20
Sofu Baba
Sofu Baba Sofu Baba Van evliyâsından. İsmi MustafaEfendidir. Sofu Baba adıyla meşhûr oldu. Van eşrâfındanAbdullah Tüfekçibaşızâde'nin torunu olup babasının adı Abdurrahmân Efendidir. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında Van'da yaşadı. Kabr-i şerîfi İpek Yolu üzerinde olup, ziyâret mahallidir. Kabri yanında kendi adıyla anılan Sofu Baba Câmii vardır. Mustafa Efendi gençliğinde evliyânın büyüklerinden ve Peygamber efendimizin soyundan olan Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerini tanımakla şereflendi. Tanıması şöyle anlatılır: Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleri her sene Van'a gelir, Şâbâniye mahallesindeki câmide halka vâz eder, ilim ve edep öğretirdi. Vâzlarına devâm edenler arasında MustafaEfendi de vardı. Seyyid Fehîm hazretleri sıcak bir yaz günü dersine gelen talebeleri imtihan etmek maksadıyla; "Birisi olsa da Erek Dağından bir tabak kar getirse. Bir karlı su içseydik." buyurdu. MustafaEfendi sessizce bu işe tâlib oldu. Binbir zorlukla kısa zamanda dağa gidip kar getirdi. O zaman Seyyid Fehîm hazretleri ona ismini sordu ve duâ etti. O sırada Mustafa Efendi'de bâzı haller görüldü ve ağlamaya başladı. Gönlü her şeyden boşalıp muhabbetle doldu. Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerine candan âşık oldu. Sonra hocası Van'da kaldığı müddetçe yanından hiç ayrılmadı. Sofu MustafaEfendi anlatır: Bir zaman Başkale'den Suvar Ağa ile birlikte Van'a koyun götürüyorduk. Dağda müthiş bir tipiye yakalandık. Dağ başında tipi fırtınası bir nevî ölüm demektir. O zaman endişe ile hocam Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerini hatırlayıp gözlerimi kapadım. Bir müddet o halde kaldım. Sonra gözlerimi açtım. Fırtınayı dinmiş gördüm. Daha sonra selâmetleVan'a geldik. Ben burada Seyyid Abdülhakîm-iArvâsî hazretlerine uğradım. Abdülhakîm Efendi beni görünce; "Çok mu korktunuz?" dedi. Ben sükût edince; "Nasıl olsa kurtulurdunuz. Hocasını hatırlayanın ve bağlılığı olanın endişesi yersizdir." buyurdu. Sofu Baba'nın o târihte ışıklandırma için Arvas'a getirdiği yağ küpünün ve yakılan yağ ile isten kararmış duvarlarının hâlâ Arvas'taki medresede durduğu bildirilmektedir. Seyyid Fehîm hazretlerinin torunu rahmetli Tâhâ Arvas Efendiye, dergâhı ziyâret edenlerce; "Neden bu şekilde bırakıldığı?" sorulduğunda o, Sofu Baba'nın getirdiği küpü göstererek; "Eski mânevî havanın dağılmaması için o zamanki durum silinmesin diye badana yaptırmaya kıyamadık." demiştir. Sofu Baba'nın sülâlesinden Fehîm isminde birçok zât vardır. Sofu Baba'nın oğlu Sıtkı Efendi onun oğlu Ağabey diye bilinen Abdurrahmân Efendi, onun oğlu Fehîm Efendi, Fehîm Efendinin oğlu ise mahkeme zâbit kâtipliği yapmış olan Necmeddîn Efendidir. HİÇ DÖNÜP BAKILIR MI HIZIR'A Seyyid Fehîm hazretlerinin Van'dan ayrılmasından sonra Mustafa Efendi onun hasret ateşiyle sararıp soldu. Kimseye bakmaz ve sokağa çıkmaz olmuştu. Bunun üzerine kendisine Sofu dediler. Sofu Mustafa Efendi bir kış günü annesine; "Anneciğim heybemi hazırlaArvas'a gideceğim." dedi. Annesi durumunu ve hocasına olan derin sevgisini bildiğinden; "Etme oğlum bu karda kışta evden dışarı çıkılmaz. Aç kurtlar seni yerler. Gitme. Bahar yaklaşıyor. Biraz bekle. O zaman gidersin." dedi. Lâkin onun kararlı olduğunu anlayınca, çâresiz heybesini hazırladı. Mustafa Efendi hediye olarak Arvas'ta büyük ihtiyaç olan bir küp kandil yağı da alarak yola koyuldu. Soğuk dondururken, kurtlar yiyecek ararken dağ dere demeyip gece gündüz yola devâm etti. Yol, yüz kilometre kadardı. Sofu Mustafa Efendi yüksek bir dağ tepesindeyken karşısına biri çıktı ve; "Oğlum! Aç isen sıcak yemek vereyim. Nereye gidiyorsan ben götüreyim." dedi. Genç âşık onunla oturup konuşmadı. Yoluna devâm etti. O devamlı Seyyid Fehîm hazretlerini düşünüyor, onun aşkı damarlarındaki kanı ısıtıyor, kendini ona o kadar yakın hissediyor, karşısındaki hayâlini; "Çabuk gel, seni bekliyorum." der halde görüyordu. Geri dönmek aklının ucundan geçmiyordu. Nihâyet bir akşam vakti Arvas Câmiinde ezân okundu. Seyyid Fehîm hazretleri mihrâba geçmeyip biraz durdu. Halbuki böyle yapmazlar, ezan okununca mihrâba geçer, imâm olur, huzûr içinde namaza dururdu. Talebeleri ve cemâat; "Bunda bir hikmet vardır." düşüncesinde iken Seyyid hazretleri; "Bir yolcumuz geliyor. Kendisi farkında değil ama nerede ise donacak." buyurdu. Hakîkaten biraz sonra kapıdan içeri Sofu MustafaEfendi girdi. Buzdan kardan bir adam gibiydi. Seyyid Fehîm hazretlerinin emriyle papuçlarını ve paltosunu çıkardılar. Sobayı yaktılar. Genç âşık kendine gelince hocasının o mübârek ellerini muhabbet ve eşsiz aşkı ile öptü, öptü. Ağladı öptü. Karada ölümle savaşan, kendini suya atmak için çırpınan bir balığın suya kavuşması, deryâya dalması gibi rahatladı. Herkes bu hâle şaşa kaldı. O zaman Seyyid Fehîm hazretleri âşık gence; "Peki yolda karşına çıkıp, sana yardım etmek isteyeni tanıdın mı? O Hızır aleyhisselâmdı. Niçin yardımını istemedin?" buyurdu. Âşık genç; "Efendim! Tanıdım size selâmı var, ama o anda sizinle öyle bir huzurda idim, kendimi bütün varlığımla size öyle vermiştim ki, Hızır aleyhisselâmla konuşmakta bir fayda görmedim. Ben ona güvenerek değil, aşkınıza tutunarak geliyordum. Her adımda size biraz daha yaklaşıyor, karşımda sizi daha net görüyor, himmetinizi her zerremde hissediyordum. Beni bana bırakmıyordunuz." dedi. Sonra namaza durdular
Sûfî Allahyâr
Sufi Allahyar Sufi Allahyar Allahü teâlânın yolunu anlatan güzel şiirleri ile meşhûr bir Türkistan evliyâsı. Özbek Türklerinin Hita kolundan olup, Buhârâlıdır. 1633 (H.1043) de Kette Kurgan’da doğmuştur. Babası Ahmed Kulı Atalık’dır. Zamânındaki ilim sâhiplerinden, Ehl-i sünnet îtikâdını ve Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Bir ara Buhârâ Hânlığı’nda tamgacı yâni gümrük idâresi reîsliğinde bulundu. Bu esnâda Nakşibendiyye halîfelerinden Habîbullah Şeyh Nevrûz’dan feyz alarak kemâle geldi. Daha sonra resmî vazifeden ayrılarak, halkı irşâd ile meşgûl oldu. 1723 (H.1135) yılında Rahşvâr adlı köyde vefât etti. Bu köy daha sonra Allahyâr adını aldı. Sûfî Allahyâr’ın, Habîbullah-ı Buhârî’ye talebe olması şöyle anlatılır: Sûfî Allahyâr hazretlerinin kabadayılığı çok meşhûr olmuştu. O, sokaklarda dolaşırken sokakta oynayan çocuklar korkarak dağılıyorlardı. Habîbullâh-ı Buhârî hazretlerinin bir talebesini de hırpalamıştı. O gece Sûfî Allahyâr hazretleri çok sayıda halıyı üst üste yığarak, üstünde arkadaşlarıyla birlikte oturmakta idi. Gecenin ilerlemiş bir saatinde Sûfî Allahyâr hazretleri birden ayağa kalkarak Habîbullah-ı Buhârî hazretlerinin dergahına doğru koşmaya başlar. Kapıyı çalar. Habîbullâh-ı Buhârî hazretlerine talebe olmak istediğini söyler ve bütün günâhlarına tövbe eder. Ancak kendisinin bir şartla talebeliğe kabul edilebileceği belirtilir. Şart şudur: Sûfî Allahyâr hazretleri hemen o günden itibaren sokakta ciğer satacak, bunu yaparken kafasına da koyunun sakatatını saracaktır. Sûfî Allahyâr hazretleri şartı kabul eder ve bütün şartlara riâyet ederek hiç bir şeye aldırmadan uzun zaman ciğer satar. Nihâyet bir gün dergaha kabul edilir ve büyük bir ihlasla hizmete başlar. On iki yıl burada kalarak tasavvufta yüksek derecelere ulaşır. Yaşadığı bölgenin dil ve lehçesiyle İslâm îtikâd bilgilerini yayan Sûfî Allahyâr, halk arasında pek çok tutulmuş ve şiirleri dilden dile dolaşmıştır. Şiirlerini Arapça, Farsça ve Türkçe olarak söyleyip yazmıştır. Bölgede kendisinden önce gelip ilim yayan Ahmed Yesevî, Burhâneddîn Merginânî, İsmâil Buhârî ve Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî (r.aleyhim) gibi ilim sâhiplerinin îtikâd ve yollarını şiirle dile getirmiştir. Bu îtibârla şiirleri daha ziyâde didaktik yâni öğretici mâhiyette, tasavvufî ve ahlâkîdir. Bu hâliyle Ahmed Yesevî’nin (r.aleyh) on sekizinci asırdaki tâkibcisi olduğu söylenebilir. Eserlerinde Farsçayı da çok iyi kullanan Allahyâr’ın bütün gayreti, gerek şiir, gerekse nesirle olsun; Ehl-i sünnet inancını yaymaya ve İslâmî esasları bildirmeye yöneliktir. Farsça Dîvân’ı yanında, manzum Meslek-ül-Müttekîn, Murâd-ul-Ârifîn, Mahzen-ül-Mutîîn ve Sebât-ül-Âcizîn adlı eserleri vardır. Bunlardan, Özbek Türkçesi ile yazdığı Sebât-ül-Âcizîn adlı eserinde, baştan başa îmân esaslarını anlatır. Münâcât, tevhîd ve peygamberlere, bilhassa Muhammed aleyhisselâma ve Eshâbına (r.anhüm) geniş yer verir. Ayrıca, hikâyelere yer verdiği eserinde, vasiyetlerini de bildirir. Burada emr-i mârûf ve nehyi anilmünker yaparak sevenlerine nasîhat etmektedir. Sûfî Allahyâr, eserinde halka hitâb ettiği için oldukça açık ve anlaşılır bir Türkçe kullanmıştır. Eseri bu bakımdan ele alınıp değerlendirilince, Türkçesinin çok açık olduğu görülür. Ayrıca, yer yer İslâm büyükleri ile ilgili hikâyeler anlatması, dilinin açıklığına bir başka sebeb olarak gösterilebilir. Şiirlerini aruz vezni ile yazmış olması ve bu vezni en iyi şekilde kullanması bir başka husûsiyetidir. En çok kullandığı arûz kalıbı “mefâîlün mefâîlün feûlün”dür ve yetiştiği bölgenin Yûnus Emre’si durumundadır. Bütünüyle alıp değerlendirilince, İslâmiyete ve Türkçeye hizmetlerinin pek büyük olduğu görülür. Tesiri her iki yönden bu gün de devâm etmekte ve şiirleri elden ele dolaşıp dillerden düşmemektedir. Bitilse Türkî til birle akîde Köngüller bolsa andın âramîde derken inanç esaslarını bildiren eserlerin Türkçe yazılmasını ve gönüllerin böylece aydınlanıp haz almasını ve huzûra kavuşmalarını söyler. Burada açıkça anlaşıldığı gibi, Türkçeyi gönül dili hâline getirmiştir. Peygamberning barı âdil ü a’del Velîkin bâzısıdın bâzı efdal Barınıng bihterîni Mustafâ’dur Habîb-i Ha nigîn-i enbiyâdur Peygamberlerin hepsi âdil ve adâleti hakkıyla gözetendir. Fakat (böyle olmakla birlikte) bâzısı bâzısından üstündür. Hepsinin en üstünü Mustafâ’dır ve O, Allahü teâlânın sevgilisi ve bütün peygamberlerin sonuncusu olan Hâtem-ül-enbiyâdır. Hâcetim oldur Hudâyâ pâ işim baş eyleseng Munda tevfik anda îmânımnı yoldaş eyleseng Elgime birseng asâ-yı himmet ağzımga senâ’ Könglüme ışk âteşin salsang közüm yaş eyleseng Allahü teâlâdan dileğim odur ki, ayaktaki işimi başa çıkarıp, bu dünyâda tevfîk, âhirette de imânımı yoldaş eylesin. Elime himmet asâsını, ağzıma da övgüsünü versin; gönlüme aşk ateşini salsın ve gözümü yaş eylesin. Hikâyet Azîz-i Kâmilî’ni câhil-i hâm Kabîha lafzı birle birdi deşnâm Tutup sakkalını ol merd-i hoş-hû Dir irdi öz tenige ey hunuk-rû Sening rüsvalığınğni irte vü kiç Özüm ayğanga bâver kılmadınğ hiç Bu mü’mindin işitip kiltür insâf Nikûlar ehlimen dip urmagıl lâf Anâ insâf anâ hulk ey birâder Özinğning aybınğa sen yapma çader Eğer sen kılmasanğ nefsinğ şikestî Yeter sakkalınğa her künde destî. Yâni: Hâm ve câhil biri, aziz ve kâmil bir zâta kaba ve kötü bir lafızla küfretti. O güzel huylu zât sakalını tutarak kendi kendine şöyle diyordu: Ey soğuk yüzlü şahıs! Senin rüsvâlığını gece gündüz sana söyledim durdum. Ama sen hiç inanmadın. Bu müminin sözünü duyarak insafa gel. Ben iyilerdenim diye övünüp durma. Ey kardeşim, işte insaf, işte ahlâk. Sen kendi ayıbını örtüp durma. Eğer sen nefsini kırmazsan, sakalına her gün bir el uzanır. 1) Sebât-ül-Âcizîn 2) Edebiyât Târihi 3) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.9, s.142
Süfyân-ı Sevrî
Süfyân-ı Sevrî Süfyân-ı Sevrî Büyük velîlerden. İsmi Süfyân bin Saîd bin Mesrûk, künyesi Ebû Muhammed veya Ebû Abdullahtır. 713 (H.95) senesinde Kûfe'de doğdu. 778 (H.161)'de Basra'da vefât etti.Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir. Zamânındaki büyük âlimlerden ilim ve edeb öğrendi. Hadîs ve fıkıh ilminde müctehîd oldu. Meşhûr âlim ve velîlerden Cüneyd-i Bağdâdî, Hamdun Kassâr bunun mezhebinde idiler. Mezhebi zamanla unutuldu. Süfyân-ı Sevrî hazretleriMekke-i mükerremeye gittiği zaman halk başına toplanır, bilmedikleri ve anlayamadıkları hususları sorarlardı. Hepsine teker teker cevap verir, müşkillerini hallederdi.Hâfızası çok kuvvetli ve fevkalâde idi. "Hâfızam, kendisine tevdi ettiğim hiçbir şeyde bana ihânet etmedi." buyurdu. Yâni öğrendiğim hiçbir şeyi unutmadım demek istedi. Yirmi yıl geceleri uyumadı ve hiç abdestsiz gezmedi. Ölümü hatırladığında kendinden geçerdi. Kime rastlasa; "Ölüm gelmeden önce ona hazırlan!" derdi. Güzel halleri ve kerâmetleri pek çoktur. Süfyân-ı Sevrî'nin annesi ona hâmile iken bir gün dama çıkıp komşudan habersiz bir turşu ağzına koydu. Bunun üzerine henüz ana rahminde bulunanSüfyân, kafasını şiddetle annesinin karnına vurdu. O anda annesi, yediği turşuyu izinsiz aldığını hatırlayıp, komşuya koştu.Onunla helallaştı.Süfyân-ıSevrî ana karnında bile haram lokmayı kabûl etmeyip, hep helâl lokma ile büyüdü. Bir zaman yanında biri olduğu halde Mekke'ye gidiyorlardı.Süfyân hazretleri yolda hep ağlıyordu. Yanındaki; "Günahların sebebi ile mi ağlıyorsun?" dedi. Hazret-i Süfyân; "Günahlarım çoktur. Lâkin beni en fazla endişelendiren ve ağlatan şey acabâ îmânımı muhâfaza edebilecek miyim? korkusudur." buyurdu. Mekke'ye vardılar. Hac esnâsında bir genç, Allah korkusuyla öyle bir "Allah" dedi ki, dayanamadı düşüp vefât etti. Süfyân-ı Sevrî hazretleri bu hâli görünce, gencin cesedinin yanına geldi ve; "Dört defa hac yaptım. Bunların sevâbını senin rûhuna hediye ettim. Sen de bu söylediğin "Allah" sözünden meydana gelen sevâbı bana versen." deyince, gencin cesedinden; "Verdim" sesi duyuldu.Süfyân-ı Sevrî'ye o gece rüyâsında; "Sen çok kâr ettin. Eğer bu aldığını bütün Arafat'ta bulunanlara dağıtsan hepsi zengin olurlardı." denildi. Birisi Süfyân-ı Sevrî hazretlerine iki altın gönderdi ve; "Babam sizin dostlarınızdan ve talebelerinizden idi. Bu iki altın, onun bana mirâs bıraktığı helâl paradandır. Lütfen kabûl ediniz." dedi. Süfyân-ı Sevrî altınları çocuğuna verip geri götürmesini emretti ve; "Onun babasıyla olan dostluğum ve muhabbetim Allah içindi." dedi. Çocuğu, altınları iâde edip gelince, babasına; "Ey babacığım! Bizim bu paraya ihtiyâcımız vardı.Bu durumda, siz yine o altınları kabûl etmediniz." deyince; "Ey oğlum!Sen yemeyi, içmeyi düşünüyorsun. Ben, Allah için olan muhabbeti verip de, kıyâmette zararını göreceğim dünyâ sevgisini düşünüyorum." buyurdu. Süfyân-ı Sevrî hazretleri bir defâ devrin halîfesiyle namaz kılıyordu. Halîfe namaz kılarken sakalıyla oynuyordu. Süfyân hazretleri namazdan sonra; "Ey Halîfe! Namaz kılarken lüzumsuz hareket yapılmaz. Yarın kıyâmet günü böyle kıldığın namazları paçavra gibi yüzüne çarparlar." buyurunca, Halîfe; "Biraz yavaş konuş etraftakiler duyacaklar." dedi. Süfyân hazretleri; "Eğer, böyle önemli bir meseleyi izâh etmezsem, dînin emrini yerine getirmemiş olurum. Bu ise bana yakışmaz." buyurdu. Bu söz hâlîfeye çok acı geldi. Halîfe, kendisine başkalarının da söz söyleyememesi için darağacının kurulmasını ve âleme ibret için asılmasını emretti. Darağacının kurulduğu gün, Süfyân hazretlerinin yanında Fudayl bin İyâd veSüfyân bin Uyeyne olduğu halde uyuyordu. Bu iki büyük, onun asılacağını öğrenmişlerdi. Birbirlerine; "Asılacağını uyanıncaya kadar bildirmiyelim." derken işitti ve; "Ne konuşuyorsunuz?" buyurunca, durumuSüfyân-ı Sevrî'ye anlattılar. O da; "Ben yaşamaya hevesli biri değilim. Fakat, dünyâda yarım kalan, yapmam lâzım gelen işler var." buyurdu. Gözleri dolu dolu oldu ve;"Ey Allah'ım! Onları şiddetli bir cezâya çarptır!" diye duâ etti. Daha duâsı biter bitmez sarayın kubbesi çöktü.Halîfe Câfer ve adamları altında kalarak can verdi. O iki büyük zât; "Bu kadar çabuk kabûl olunan bir duâ bilmiyoruz" dediler. O zamânın en büyük âlimlerinden İmâm-ı A'zam, Süfyân-ı Sevrî, Mis'âr bin Kedâm ve Şüreyk, halîfe tarafından kâdı tâyin edilmek isteniyordu. Lâkin bunlar bu mesûliyetli işten çekiniyorlardı.Halîfe Mensûr bunları yanına çağırttı. İmâm-ı A'zam hazretleri yolda giderken arkadaşlarına; "Netîcenin nasıl olacağını size tahmin edeyim mi? Ben yolunu ve çâresini bularak, Süfyân firâr ederek ve Mis'âr kendini deli göstererek bu işten kurtuluruz. Şüreyk kâdı olur." buyurdu. Nihâyet yolda giderken, Süfyân-ı Sevrî hazretleri; "Kâdı tâyin edilen kimse, bıçaksız boğazlanmıştır." hadîs-i şerîfini düşünerek oradan uzaklaştı bir vapura sığındı. "Beni gizleyiniz zîrâ öldürecekler." buyurdu. Gizlenip kâdı olmaktan kurtuldu. İmâm-ı A'zamın buyurduğu gibi Şüreyk kâdı oldu. Birisi şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: Bir seher vakti zemzem kuyusunun yanında oturuyordum. Bir kimse geldi. Kuyudan bir kova doldurup çekti, içti. Kalanını bırakıp gitti. Yüzünde örtü olduğu için kim olduğunu da anlıyamadım. Kovada kalan artığını içtim. Tadı bâdem ezmesi gibiydi. O âna kadar o lezzette bir şey içmemiştim. Bir seher vakti yine aynı yerde oturuyordum. Yine geldi, kovayı doldurup kuyudan çekti ve içip gitti.Artığını içtim. Tadı bal şerbeti gibiydi. Geri döndüm gitmişti. Başka bir sefer yine böyle oldu. Bu sefer tadı şekerli süt gibiydi. Elbisesinden sıkıca tuttum; "Allah için söyle kimsin?" dedim. O; "Ben hayatta olduğum müddetçe kimseye söylemeyeceğine söz ver." dedi. Ben de kabûl ettim. "Ben Süfyân-ı Sevrî'yim." dedi. Mahlûklara karşı çok şefkatliydi. Bir gün çarşıda kafeste ötüp duran bir kuş gördü.Satın alıp salıverdi. Bu kuş her gece evine gelir namaz kılarken onu seyrederdi. Bâzan da omuzuna konardı. Vefât ettiğinde yine geldi. Bulamayınca kabrine gidip üstüne kendini attı ve orada öldü. O esnada bir ses işitildi ki; "Allahü teâlânın mahlûkuna olan aşırı merhameti yüzünden, Süfyân'a Allahü teâlâ çok merhamet etmiştir." Bir gün elinde bulunan bir ekmekten hem kendisinin yediğini, hem de yanında bulunan bir köpeğe yedirdiğini gördüler. "Niçin böyle yapıyorsunuz?" diye soranlara; "Sabaha kadar beni bekliyor, ben de namaz kılıyorum." cevâbını verdi. Süfyân hazretleri sâde yaşamayı sever, aza kanâat eder, fakirlere çok îtibâr gösterirdi. Süfyân-ı Sevrî hazretleri dünyâlık ele geçirmek için devlet adamlarına hizmet eden birine bu halden uzaklaşmasını, Allahü teâlâya ibâdet etmesini tavsiye etti. O zât; "Âilemin geçimi ne olacak?" diye sorunca, hazret-i Süfyân; "Sübhânallah! Kendisine âsî olduğun hâllerde bile rızkını kesmeyen Allahü teâlâ, kendisine itâatkâr olduğun zaman rızkını vermez mi?" buyurdu. Süfyân hazretleri; birisiyle birlikte evin kapısında duruyordu. Önlerinden, süslenmiş bir adam geçti. Arkadaşı, bu adama bakarken, Süfyân-ı Sevrî mâni olup; "Eğer sizler bakmamış olsanız, böyle isrâf yapmazdı. Bunun isrâf günahına siz de ortak oluyorsunuz." buyurdu. Birisi gelip; "Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki: "Çok et yenen bir hâne halkındanAllahü teâlâ nefret eder." "Buradaki hâne halkından murâd nedir?" diye sordu. Süfyân-ı Sevrî hazretleri; "Gıybet edenlerdir. Çünkü gıybet edenler başkalarının etini yerler." cevâbını verdi. Süfyân-ı Sevrî hazretleri hikmetli sözleriyle insanlara nasîhatlarda bulunup, hak yolun bilgilerini öğretti. Bu hususta nasîhatleri pek çoktur. Buyurdu ki: "Ey kardeşim! Her zaman ve her yerde, doğru ol. Yalan, sözünde durmamak, emâneti yerine getirmemek gibi kötü huylardan çok sakın. Yalancı ve sözünde durmayanlarla düşüp kalkma. Çünkü böyleleriyle berâber olmak, günaha sebeb olur. Yine, sözlerinde ve işlerinde riyâdan sakın. Çünkü riyâ, gizli şirktir. Ucb'dan da kendini muhâfaza et. Ucb, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek bunlarla övünmektir. Ucb bulunan amel, Allahü teâlânın katında makbûl değildir. (Fakat bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler olduğunu düşünerek sevinmek, ucb olmaz.) Sen, dînini, dîni üzerine titreyen (Sünnet-i seniyye'ye bağlı, ilmiyle amel eden) âlimlerden öğren. Çünkü, dîninde sağlam olmayan, ilmiyle amel etmiyenlerin hâli, hasta olup, kendisini tedâvîden ve kendine bir çâre bulmaktan âciz olan tabîbin hâline benzer. Böyle bir tabîb, insanların hastalıklarını, nasıl teşhis edip, iyileştirir? Onlara nasıl ilâç tavsiye eder? Çünkü kendisi hastadır. İşte dîni üzerine titremiyen, ilmiyle amel etmiyen bir kimse, senin dînine, îmânına zarar gelir diye nasıl titrer? Ne derecede titizlik gösterebilir? Aziz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhirete hazırlık için teşvik eden kimselerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhireti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, îtikâdını ve kalbini bozarlar. Ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istigfâr et. (Allahü teâlâdan af ve magfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhâfaza etmesini iste. Aziz kardeşim! Güzel edep ve güzel ahlâka iyi sarıl. Cemâate muhâlefet edip, onlardan ayrılma.Çünkü hayır, cemâat iledir. Fakat, cemâat dünyâya dalıp, dünyâlarını mamur etmeğe çalışıyorlarsa, onlara uymazsın. Dîni hakkında senden bir şey soran her mümine, yardımcı ol. Onlara yol göster. Onlara nasîhatta bulun. Allahü teâlânın beğendiği bir işte, seninle müşâvere eden (sana danışan) bir kimseden hiçbir şeyi gizleme. Bir mümine hıyânet etmekten çok sakın. Kim bir mümine hıyânet ederse, Allahü teâlâ ve Resûlüne hıyânet etmiş olur. Mümin bir kardeşini Allahü teâlânın rızâsı için sevdiğin zaman, canını ve malını ondan esirgeme. Münâkaşa ve mücâdele de yapma. Haksızlık edip günaha girebilirsin. Her yerde sabırlı ol. Sabır, hayra ve iyiliğe, bunlar ise Cennet'e götürür. Hiddet ve gadabtan da kendini muhâfaza et. Bunlar, insanı kötülüğe çeker. Kötülükler ise Cehennem'e götürür. Âlimlerle münâkaşa yapma. Kıymetini düşürürsün. Âlimlerin yanına gidip gelmek rahmettir. Âlimlerle irtibatı kesmekten Allahü teâlâ râzı olmaz. Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir. Zühde, dünyâya rağbet etmemeye sarılırsan, Allahü teâlâ sana çok şeyler ihsân eder. Verâya şüphelilerden sakınmağa yapışırsan, hesâbın kolay olur. Seni şüpheye düşüren şeyleri bırakıp, şüpheye düşürmeyen şeylere sarılırsan günaha düşmekten kurtulursun. İyiliği emret, kötülükten alıkoy. Böylece Allahü teâlânın sevdiği kul olursun. Fâsıkları sevme. Böyle yaparsan, şeytanları kovmuş olursun. Dünyâda, kavuştuğun şeylerden dolayı sevinci ve gülmeyi azalt, Allahü teâlânın nezdinde kıymetin olur. Âhiretin için çalış, dünyân için Allahü teâlâ kâfi olur. İçini, kalbini güzelleştirirsen, Allahü teâlâ da dışını güzelleştirir. Hatâların, günahların için ağla, Refîk-i âlâ ehlinden olursun. Allahü teâlâdan gâfil olma. Çünkü Allahü teâlâ senden gâfil değildir. Allahü teâlânın senin üzerinde hakları vardır. Onları yerine getirmen gerekir. Bu vazifelerden gâfil olma. Kıyâmet gününde onlardan hesâba çekileceksin. Vakar ve îtidâl sâhibi ol. Bir işin âhiretin için muvâfık, uygun olduğunu görürsen, ona yapış. Eğer âhiretin için muvâfık değilse, dur, ona yapışanların ne yaptıklarını ve ondan nasıl kurtulduklarını gör. Hemen acele etme. Allahü teâlâdan, âfiyet (sıhhat) dile. Âhiretle alâkalı bir işe yöneldiğin zaman, senin ile onun arasına şeytan girmeden önce, acele edip onu hemen yap, geciktirme! Çok yeme, yerken de niyetsiz ve isteğin olmadan yeme. Yemeği, sağlık, sıhhat ve âfiyet sâhibi olup, daha iyi ibâdet ve tâat yapabilmek niyetiyle ye. Karnını şişirme, Allahü teâlâyı zikredip, anmana mâni olur. İnsanların elindekine düşkün olma ve rağbet etme.Çünkü bu, insanın dînine zarar verir ve kalbi katılaştırır. Dünyâya düşkün olma! Dünyâya düşkün olmak, kıyâmet günü insanın ayıbını ortaya çıkarır. Kalbi ve cesedi, günah ve hatâlardan arınmış, eli zulümden uzak, kalbi kin, hîle ve hıyânetten kurtulmuş, karnı haramdan boş olan kimselerden ol. Haram kazanç ile beslenen vücut Cennet'e giremez. Gözünü insanlardan çevir. İhtiyâcın olmadan yürüme. Boş yere, sebebsiz konuşma. Senin olmayan şeyi alma. Kalan ömrün için, acaba dînime ve âhiretime bir zarar gelir mi diye kork, bunun hüzün ve endişesi içerisinde ol. Allahü teâlâya tâatta (beğendiği işlerde) bulunan sâlih bir müslümana buğzetme. Büyük-küçük herkese merhametli ol. Akrabân ile alâkayı kesme. Sana gelmeyene, sen git. Akrabân, seninle alâkayı kesse de, sen kesme. Sana zulmedeni affet. Peygamberler ve şehîdlerle berâber olursun. Çarşıya fazla girme. Çünkü çarşıda (çoğunlukla) iyi olmayan şeyler görülür. Çarşıda fazla kalma. İhtiyâcını gör ve ayrıl. Oruca devâm et. O, kötülük kapısını kapalı tutar. İbâdet kapısını açar. Az konuş, kalbin yumuşak olur, katılaşmaz.Ekseriyetle suskun ol, verâ sâhibi olursun. Dünyâya hırslı olma, hasedci olma, anlayışın süratli olur. Herkesi kötüleyici ve suçlayıcı olma, insanların dilinden kurtulursun. Şefkatli ve merhametli ol, herkes seni sever. Allahü teâlânın yaptığı taksime râzı olup, rızkından memnun olursan, gönlü zenginlerden olursun. Allahü teâlâya tevekkül et. Kuvvetli olursun. Dünyâ ehli ile onların dünyâ menfaatleri üzerinde münâkaşa etme, o zaman seni, Allahü teâlâ ve insanlar sever. Mütevâzi, alçak gönüllü ol, sâlih amelleri tamamlamış olursun. Acırsan, her şey sana acır. Kıymetli kardeşim! Günlerini, gecelerini ve saatlerini boşa geçirme, âhiretine hazırlık yap. Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya bak. Bu da, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle olur. Yine buyurdu ki: "Büyük bir kalabalık, bir yere toplansa ve biri, içinizden akşama kadar kim yaşayacak, bilsin dense, kimse bilemez. İşin şaşılacak tarafı şurasıdır ki, eğer o kimselere; "Öyleyse, ölüm için gerekli hazırlığı yapan, ayağa kalksın, dense kimse ayağa kalkmaz. Bu gafletten kurtulmaya çalışmalıdır." "Zühd, yamalı elbise giymek, arpa ekmeği yemek değil, dünyânın faydasız şeylerine gönül bağlamamak ve uzun emel sâhibi olmamaktır." "Para, mal ve mülk, kişinin zâhid olmasına mâni değildir. Dünyâlığı bulunmayan da zâhid sayılmaz. Dünyânın faydasız şeylerine aşırı düşkünlük olup olmadığı araştırılıp, ona göre hüküm verilir. Bir kimsenin elinde dünyâlığı vardır. Fakat zâhiddir. Bir kimsenin de dünyâlığı yoktur. Lâkin zâhid değildir. Mal, insanın silâhı gibidir. Yâni, insan canını, sıhhatini, dînini ve şerefini mal ile korur." "Bir kimse, hep ölümü hatırlar, ömrünü ölüme ve ondan sonraki hayata hazırlamakla geçirirse, kabri Cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Ölümü hiç hatırlamaz, gafletle günleri geçerse, onun kabri Cehennem çukurlarından bir çukur olur." "Bir kimsenin, duâ ederken yalnız kendisine duâ edip, ana-babasına ve diğer müslümanlara duâ etmemesi, Kur'ân-ı kerîm okumayı bildiği halde her gün en azından yüz âyet okumaması, câmiye girdiği halde iki rekat olsun namaz kılmadan çıkması, kabristandan geçtiği halde mevtâlara selâm vermemesi, bir yerde yalnız olarak yaşıyorsa, Cumâ günü şehre geldiği halde Cumâ namazı kılmaması, bulunduğu beldeye bir âlim geldiği halde, onun ilminden hiç istifâde edememesi, bir kişi ile dost olduğu halde ismini öğrenmeden ayrılması, bir tanıdığı kendisini dâvet ettiği halde dâvetine gitmemesi, gençlik çağı büyük bir fırsat olduğu halde o zamanını boşa geçirmesi, kendisi tok ve komşusunun aç olduğunu bildiği halde, ona bir şeyler vermemesi o kimsenin gafletindendir." "Rızâ; Allahü teâlânın takdir ettiğine şükrederek kabûl etmektir." "Birisi sana gelip; "Sen ne mübârek bir zâtsın" dese, bir başkası da;"Sen ne kötü ve aşağı bir kimsesin" dese, sana birinci söz ikinci sözden daha hoş geliyorsa, anla ki fenâ bir kimsesin." "Edeb öğrenilmeden ilim öğrenilmez." "Para, eskiden sevimsizdi. Ama şimdi müminin kalkanıdır." "Harama düşmemek, zarûrî ihtiyaçlarını temin etmek için, elinde dünyâlık bulunmasının zararı yoktur." "Kendini iyi tanı. O zaman, hakkında söylenenler sana zarar vermez." "İlmine ve ameline güvenerek, bu hâliyle kendini din kardeşlerinden üstün zanneden kimsenin ilmi de ameli de zâyi olmuştur." "Lüzumsuz yere konuşan zelil olur." "İlim öğrenmenin ilk şartı, susmak ve edepli olmaktır. İkinci şartı, dikkatle dinleyip ezberlemektir. Üçüncü şartı, öğrendiği ile amel etmektir. Dördüncüsü de, öğrendiği ilmi başkalarına öğretmek, herkese yaymaktır." "Kötü işler hastalıktır. Âlimler ise hastalıklara ilâçtır. Âlimler bozulur, kötü işlere bulaşırsa, hastaları kim iyileştirecek?" "İlim, Allahü teâlâdan korkmak ve ona ibâdet etmek için öğrenilir." "İlim öğreten birini buldukça öğrenmeye devâm ederiz." "Haram para ile sadaka veren, câmi yaptıran, hayrat yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan adama benzer ki, daha çok pislenir." "Ana-babaya, helâl ve mubah olan işlerde itâat edilir. Haram ve şüphelilerde değil." "Bir kimse Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip kalbinde az bir dünyâ sevgisi bulunsa, kıyâmet günü herkesin huzûrunda; "Bakın bu filân oğlu filân kimsedir. Bu Allahü teâlânın kendisine, sivrisineğin kanadı kadar kıymet vermediği dünyâya gönül verdi." diye nidâ edilir. Bu hâlden dolayı öyle mahcûb olur ki, yüz etleri dökülecek gibi olur." "Bu zamanda helâl lokma yemek zorlaştı." "İyi ve kötü amellerin kendilerine mahsus kokuları vardır. İyiliğin kokusu çok hoş, kötülüğün kokusu ise, rahatsız edicidir. Kalbde kötülük yapmak için bir meyil olduğu anda kokusu, insanın yanındaki meleklere gelir. İyilik durumunda da iyi kokuyu hemen alırlar. Nasıl ki o melekler, sizi hiç rahatsız etmiyorlarsa, siz de onları rahatsız etmeyin." "Yemeklerini toplu olarak bir sofrada yiyen ev halkına meleklerin duâ ettiğini duydum. Bunlara Allahü teâlâ rahmet eder." "Bir din kardeşin seni ziyârete geldiği zaman ona; "Yemek yer misin? Karnın aç mı? Bir şeyler getireyim mi?" diye sorulmaz. Hemen bir şeyler hazırlanıp getirilir yemezse kaldırılır." "Sende olmayan meziyetleri söyleyerek seni medheden kimse, hiç şüphe yok ki, sende olmayan günahı söyleyerek seni kötüler." "Ölüm her an gelebilir. Yarına kadar yaşayabileceğini zanneden bir kimse ölüm için hazırlıklı değildir. Allahü teâlâya yapılan ibâdetler, ölümü hatırlamaya işârettir. Günah ve kusur olan işler de, ölümü unutmuş olmanın alâmetidir." "Dîni ve îmânı hakkında, "Sonum ne olur?" diye söğüt yaprağı gibi titremiyen kimsenin, sonu tehlikelidir." "Allahü teâlâdan korkmakta, emirlerini yapmakta, ibâdet etmekte ve O'nun yasak ettiklerinden sakınmakta İmâm-ı A'zam' dan daha üstün kimse görmedim." "Ey insan! Senin bütün sermâyen, dünyâdaki bir kaç günlük ömründür. Bu günler mutlaka gelip geçecek, hattâ birçoğu geçti. O halde hiç olmazsa geride kalanlarının kıymetini bil." "Kişinin Allah'tan korkmak, haramlardan uzak durmak, şüphelilerden sakınmak ve sabırlı olmak gibi güzel huylara sâhib olması, ilmi, Allah rızâsı için öğrendiğinin alâmetidir." "Allahü teâlâ, sevdiği bir kuluna hiçbir zaman düşman olmaz. Düşmanını da hiçbir zaman dost edinmez." Süfyân-ı Sevrî hazretleri talebelerinden birisi sefere çıkacak olsa, ona; "Eğer gittiğiniz yerlerde, satılık bir ölüm görürseniz onu benim için satın alınız." buyururdu. Vefâtı yaklaştığında çok ağlıyordu. "Ölmeyi çok arzû ediyordum, lâkin şimdi ölümümün nasıl olacağını bilemediğim için çok korkuyorum. Bu sefere çıkmak gâyet güçtür. Başka seferlere çıkmak gibi, bir âsâ ve bir su kabı yetmiyor." deyince, dostları kendisine; "Cennet'i beğeniyor musunuz?" diye sordular. Bunlara cevâben; "Siz ne söylüyorsunuz? Benim gibi birine, hiç Cennet'i verirler mi?" buyurdu. Süfyân-ı Sevrî hazretleri Basra'da hastalandı. Karnı ağrıdığından devamlı abdesti bozuluyordu. Abdestsiz ölmek korkusuyla o gece altmış defâ abdest aldı ve hasta hâliyle hep namaz kıldı. Vefâtı yaklaştığında Abdullah bin Mehdî'ye; "Beni yatağımdan indirip, yüzümü yere koyunuz. Çünkü vakit tamam oldu." buyurdu. Abdullah, Süfyân-ı Sevrî hazretlerinin yüzünü toprağa koyup, dostlara haber vereyim diye dışarı çıktığında, herkesin hazırlanmış olarak beklediklerini gördü. "Size kim haber verdi?" deyince, hepsi de, rüyâda haydi kalkın, Süfyân'ın cenâze namazına hazırlanın." diye bir ses işittik dediler. Bâzıları içeri girdiler. Süfyân hazretleri son anlarını yaşıyordu. Yastığının altından içinde bin altın bulunan bir kese çıkardı. "Bunu sadaka olarak dağıtın." buyurdu. Orada bulunanlar hayret edip, "Allah, Allah! Bu zât, dünyâ malına kıymet vermez, yanında dünyâlık bulundurmaz, hattâ dünyâlık olan hediyeleri de kabûl etmezdi. Bu kadar para biriktirmesinin hikmeti nedir?" diye birbirlerine sordular. Söylediklerini işitince buyurdu ki: "Bu para ile dînimi ve bedenimi korudum. Şeytan elbisen ve yiyecek şeylerin yok, bunlar için dünyâlık kazan." diye ne kadar vesvese vermiş ise, her defâsında; "İşte altın." diyerek bu altınları göstererek onu başımdan kovdum. Bu altınları ona karşı silâh olarak kullandım." Bundan sonra Kelime-i şehâdeti söyledi ve rûhunu teslim etti. Vefât ettiği gece; "Verâ ve dinde hassasiyet sâhibi olan Süfyân vefât etti." diye bir ses duyuldu. Vefâtından sonra kendisini rüyâda görenler, sordular ki: "Efendim, mezar daracık bir yerdir. Hem karanlık hem de yalnızlıktır. Buna sabretmeniz nasıl mümkün oluyor?" Cevâbında; "Benim mezarım Allahü teâlânın izni ile çok genişledi veCennet bahçelerinden bir bahçe oldu. O bahçede Cennet kuşları ötüşüyorlar." buyurdu. Dostlarından biri kendisini rüyâda görüp, "Allahü teâlâ sana nasıl muâmele eyledi?" diye sordu. Cevâbında; "Allahü teâlâ bana öyle ihsânda bulundu ki, iki adımda Cennet'e vardım." buyurdu. Diğer bir kimse, Süfyân-ıSevri hazretlerini Cennet'te nûrdan kanatlarla uçtuğunu gördü. "Bu dereceye nasıl kavuştun?" diye sordu. "Dînin emirlerine uymakta çok hassas davranmakla." buyurdu. Süfyân-ı Sevrî hazretleri haramlardan kaçıp, şüpheli şeyleri yapmamakta nihâyete erenlerdendi. Edeb ve tevâzuda (alçak gönüllülükte) benzeri azdı. Câmi'ul-Kebîr, Câmi-us-Sagîr ve Ferâiz isimli kitapları meşhûrdur. SON NEFES Süfyân-ı Sevrî'nin gençliğinde sırtı kamburlaşmıştı.Sebebini sordular. Onlara; "Üç üstâda talebelik yaptım. Hepsi de zamânının en âlimleriydi. Ölüm zamanında üçü de dünyâdan îmânsız gittiler. Ben onların hâlini görünce, korkudan omurga kemiğim eğrildi.Hele üstâdımın birine uzun seneler hizmet ettim, talebelik yaptım. Hiçbir edebi terkettiğini görmedim. Dünyâdan âhirete göçeceği zaman başucunda idim. Gözünü açıp; "Ey Süfyân!Bana ne olduğunu görüyor musun?" dedi. Ben de; "Ey üstâdım, kendinizi nasıl buluyorsunuz?" dedim. O; "Beni dergâhından kovuyorlar, kabûl etmiyorlar. Sen buradan git, bize lâyık değilsin diyorlar." dedi. Sonra Süfyân hazretleri yanındakilerden Kur'ân-ı kerîm istedi ve elini kitabın üzerine koyarak; "Şâhid olunuz ki o, bu mushaftan ve içinde bulunanlardan nasipsiz öldü. Yahûdî dînini seçti ve can verdi.Allahü teâlâ dilediğini yapar." dedi. YÜKSELEN NÛR Bir gün arkadaşları; "Ey Süfyân! Güç ve tâkatınızın üzerinde ibâdet ve nefsinizle mücâdele ediyorsunuz. Nefsinize biraz merhamet etseniz yine murâdınıza erersiniz." dediler. Süfyân-ı Sevrî onlara; "Ey kardeşlerim! Âlimlerden duydum ki; "Kıyâmet günü Cennet ehli Cennet'e girip, makamlarına vardıklarında bir nur görürler. Öyle ki o nur Cennet'in yedi katını da aydınlatır. Bu durumda zannederler ki, bu nur Allahü teâlânın cemâlinin nûrudur. Onun için secdeye kapanırlar. Sonra Allahü teâlâ tarafından bir ses gelir; "Siz başınızı secdeden kaldırın. Bu nur, Allahü teâlânın cemâlinin nûru değildir. Bir hûrinin, sâhibinin yüzüne karşı güldüğünde meydana gelen ve bu kadar yükselen nurdur." Bu hûrileri isteyenler kınanmazlarsa, Rabbini istiyenler nasıl kınanabilirler." buyurdu. CÖMERTLİK Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyurdu ki: Kıymetli kardeşim! Cömert ol. Bununla Allahü teâlâ, sana hesâbını kolay yapar. Çok iyilik yap. Kabrinde sana arkadaş olurlar. Haramlardan sakın. Îmânın tadını duyarsın. Takvâ ve verâ ehli olup haramlardan ve şüphelilerden uzak duranlar ile oturup kalk. Allahü teâlâ âhiretini iyi yapar. Dînin ve âhiretin husûsunda, Allahü teâlâdan korkan kimselerle istişâre et, onlara danış. Hayırlı işlerde acele et. Allahü teâlâ, seninle günah olan ve kötü şeyler arasına perde yapar. Allahü teâlâyı çok an, Allahü teâlâ seni dünyâya düşkün yapmaz. Ölümü çok hatırlarsan, Allahü teâlâ, sana dünyâ işini hafîf kılar. Cennet'e kavuşmağa arzulu olursan, Allahü teâlâ seni beğendiği işleri yapmağa muvaffak kılar. Cehennem'den korkarsan, dünyâ musîbetleri sana hafif ve kolay gelir. Cennet ehlini seversen, kıyâmet günü onlarla berâber olursun. Günah işleyen ve kötülük yapanları sevmezsen, seni Allahü teâlâ sever. Müslümanlardan hiç kimseye kötü söz söyleme. Hiçbir iyiliği hor görme. Açıkta ve gizlide ilk işin, Allahü teâlâdan korkup, yasakladığı şeylerden sakınmak olsun. Allahü teâlâdan şöyle kork: Ölmüşsün, kabirde başına gelenleri görmüşsün, sonra kıyâmet kopup diriltilmişsin, sonra haşr olup, Allahü teâlânın huzûrunda durmuş dünyâda yaptıklarından hesâba çekiliyorsun, bu sıradaki sıkıntılarla karşılaşıyorsun, sonra Cennet ve Cehennem'e gidiyorsun. Eğer Cennet'e gidiyorsan, ebedî nîmetlere kavuşuyorsun, Cehennem'e gidersen, çeşit çeşit azaplar göreceksin ve orada olup, kurtulma da yok. İşte bütün bunları görüp, başına bir musîbet gelmesinden nasıl korkuyorsan, Allahü teâlâdan da öylece kork! MEĞER HASTA DOKTOR İMİŞ Bir zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri hastalandı. Mütehassıs bir hıristiyan doktor getirdiler. Doktor muayene edeceği şahsın müslümanların büyüklerinden ve evliyâsından olduğunu duymuştu. Süfyân hazretleri, gelen doktor ile tıp ve diğer ilimler üzerinde bir süre sohbet etti. Gelen şahıs, tabib olmasına rağmen Süfyân-ı Sevrî'nin tıp üzerine verdiği mâlûmat, hiç duymadığı, bilmediği şeylerdi. Hayretler içinde kaldı. Sonra muâyene etti. Muâyeneden sonra dedi ki: "Sizin akciğeriniz ve böbrekleriniz tamâmen çalışmaz durumda olup, korkudan ciğerleriniz parçalanmış. Bu hâliyle bir insanın yaşaması imkânsızdır." Süfyân-ı Sevrî; "Allahü teâlâ her şeye kâdirdir." buyurdu. Bunun üzerine hıristiyan doktor; "Bir dinde, tıbben yaşaması mümkün olmayan bir insanın yaşaması, o dînin yanlış, bâtıl olmadığına açık delildir." deyip hemen orada Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Devrin halîfesi bunu duyunca; "Ben sandım ki, doktor hastanın yanına geldi. Meğer hasta doktora gönderilmiş." dedi
Şâh-ı Nakşibend
Şah-ı Nakşibend Şah-ı Nakşibend Evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerden. Seyyid olup insanları Hakka dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl'in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed'dir. Behâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalplere nakşettiği için, "Nakşibend" denilmiştir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ'ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifân'da doğdu. 1389 (H.791)'da Kasr-ı Ârifân'da Rebî'ul-evvel ayının üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır. İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamânında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pekçok insan, hidâyete, doğru yola kavuşmuştur. Zamânının büyük velîlerinden Muhammed Bâbâ Semmâsî, henüz o doğmadan Kasr-ı Ârifân'a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zâtın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir velî yetişecek diyerek işâret etmiş, tarîkatın imâmı olacak emsâlsiz bir zâtın buradan zuhûr edip ortaya çıkacağını talebelerine ve sevenlerine müjdelemişti. Daha sonra babası Seyyid Muhammed Buhârî şöyle anlattı: "Oğlum Behâeddîn'in doğmasından üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-ı Ârifân'a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-ı Ârifân'ı teşrif edince, yeni doğan oğlum Behâeddîn'i alıp huzûruna götüreyim ve himmet, mânevî yardım isteyeyim, böylece feyze kavuşur dedim. Bu niyetle Behâeddîn'i kucağıma alıp, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna götürdüm. Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, Behâeddîn'i elimden alıp, bağrına bastı ve; "Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, mânevî evlâtlığa kabûl ettim." buyurdu. Sonra yüzünü talebelerine çevirip, aralarında en meşhûru olan Seyyid Emîr Külâl'e şöyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zâtın kokusu geliyor derdim. Şimdi bu tarafa gelirken de, buraya yaklaştığımızda size önce duyduğum koku iyice arttı demiştim. Hakîkat şudur ki, size bahsettiğim mübârek zât doğmuştur. İşte o mübârek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zât olsa gerektir." buyurdu. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamânının en büyük evliyâ ve mürşid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavuştu. Henüz daha küçük yaşta iken, evliyâlığa âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alnında açıkça görünür, hidâyet ve irşâd, hakkı bulma ve yol gösterme nişanları yüksek simâsından belli olurdu. Annesi şöyle anlatmıştır: "Oğlum Behâeddîn dört yaşında iken, evimizde yavruluyacak bir inek vardı. Behâeddîn, doğumuna bir müddet daha olan bu ineği göstererek, öyle anlıyorum ki, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracaktır dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu." Behâeddîn Buhârî hazretlerinin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini mânevî evlâtlığa kabûl eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'dir. Önce ondan istifâde etti. Sonra bu hocası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi Seyyid Emîr Külâl'e havâle etti. Yedi sene Seyyid Emîr Külâl'in sohbetine devâm etti. Sonra da onun izni ile Mevlânâ Ârif Dikgerânî'nin sohbetine devâm etti. Yedi sene de onun yanında kaldı. Bundan sonra Kusam Şeyh ve Halîl Atâ'nın sohbetlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ'nın yanında kaldı. Ayrıca Mevlânâ Behâeddîn Kışlâkî'den hadîs ilmini öğrendi. Sonra, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı. Üveysî olarak yetiştirildi. Böylece tasavvufda ve diğer ilimlerde çok iyi yetişti. Bu tahsil devresini ve tasavvufta yetişmesini bizzât kendisi şöyle nakletmiştir: "Çocukluktan bülûğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin sohbetinde bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'yi düğünüme dâvet etmek için beni Semmâs'a gönderdi. Semmâs'a varıp hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, devamlı hocamın sohbetine can atıyordum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından sonra kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip, iki rekat namaz kıldım. Başımı secdeye koyup çok duâ ettim. Dilimden şu duâ çıktı: "Allah'ım, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye tâkat, güç ver." Sabah olunca hocamın huzûruna vardım. Bana bakıp, gece olup bitenleri söyledikten sonra; "Evlâdım, duâda; "Yâ Rabbî, râzı olduğun şeyi bu zayıf ve güçsüz kuluna, fazlın ve kereminle ihsân et." demelidir. Çünkü Allahü teâlânın rızâsını kazanan kimseye belâ gelmez. Eğer Allahü teâlâ, hikmet-i ezelîsiyle sevdiği bir kuluna belâ gönderirse, kendi inâyetiyle o kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder ve o belâya tutulmasının hikmetini bildirir. Belâ istemekte güçlük vardır." buyurdu. Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam, sofrada bir somun ekmeği alıp verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; "Ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzım olacaktır." buyurdu. Nihâyet dâvetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı Ârifân'a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum. Rûhum zevkle dolmuş olduğundan kalbimde hiçbir dünyâ düşüncesi yoktu. Aşk ve şevkle dolu olan kalbim heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; "Kalbini ayrılıktan koru." buyururdu. Hocamın bu kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine dâvet etti. Hocam da bu dâveti kabûl edip, o zâtın evine indi. Ev sâhibinin, mahcûbiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye; "Senin ızdırabının sebebi nedir?" dedi. O da; "Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum, fakat sütten başka bir şeyim yoktur." dedi. Bunun üzerine hocam bana; "Behâeddîn, sana verdiğim ekmeğe ihtiyaç hâsıl oldu. O ekmeği ver." dedi. Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sâhibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hocamıza hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp yolumuza devâm ettik." "Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî vefât edince, dedem beni Semerkand'a götürdü. Orada bulunan büyük âlim ve velîleri ziyâret edip, benim için duâ ve himmet istedi. Sonra Kasr-ı Ârifân'a döndük. O günlerde Ali Râmîtenî hazretlerinden gelip, emâneten saklanmakta olan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emîr Külâl, Kasr-ı Ârifân'a geldi. Bana çok iltifâtta bulunup; "Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, bana; "Oğlum Behâeddîn'in yetişmesi ile ilgilen. Ondan şefâatini esirgeme! Eğer onun yetişmesinde kusûr edersen, sana hakkımı helâl etmem." buyurdu. Ben de bu vasiyeti üzerine senin yetişmen ile ilgileneceğime söz verdim." dedi. Seyyid Emîr Külâl hazretleri Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgûl olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı. Hattâ bir gün ona şöyle buyurdu: "Yüce mürşidim Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Hem hâl bakımından, hem de ilim bakımından yüksek bir himmete sâhip bulunuyorsun. Şimdi nereye gitmeyi arzu edersen gidebilirsin. Her kimden olursa olsun, sohbetinde bulunmak ve istifâde etmek husûsunda serbestsin. Tarafımızdan size izin ve ruhsat verilmiştir. Bizde olan hâl ve makamları size fazlasıyla verdim. Bostânı senin için kuru ettim. Yâni göğsümde, kalbimde olanların hepsini sana verdim. Rûhâniyet kuşunu, insanlık yumurtasından (dar nefis çerçevesinden) çıkardım. Ama senin himmet kuşun, yükseklerde uçuyor. Şimdiden sonra icâzetlisin, müsâdelisin, izinlisin." Behâeddîn Buhârî hazretleri, hocası Emir Külâl hazretlerinin bu sözleri üzerine Mevlânâ Ârif'in sohbetine gidip, yedi sene de onun yanında kaldı. Sonra Halîl Atâ hazretlerinin yanına gidip, on iki sene sohbetinde bulundu. İki defâ hacca gitti. İkinci haccında Herat'a gidip, Mevlânâ Zeynüddîn hazretleriyle üç gün sohbet etti. İkinci hacca gidişinde Hicâz'dan dönüp, bir müddet Merv şehrinde ikâmet etti. Daha sonra Buhârâ'ya dönüp orada yerleşti. Emîr Külâl hazretlerinin vefâtından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazîfesini yaptı. Şâh-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir gece rüyâmda, Türk âlimlerinden Hakîm Atâ, beni yetiştirmesi için talebelerinden birine havâle etti. Sâliha bir ninem var idi, rüyâmı ona anlattım. "Oğlum, senin Türk âlimlerinden nasîbin vardır." dedi. Bunun üzerine rüyâda gördüğüm o dervişin sîmâsını hatırımda tuttum ve karşılaşacağım günü bekledim. Bir gün Buhârâ pazarında, Hakîm Atâ'nın rüyâmda beni yetiştirmesi için kendisine havâle ettiği zât ile karşılaştım. İsmi Halîl Atâ idi. Ben onu derhâl hatırlayıp, tanıdım. Fakat bir türlü yanına yaklaşıp sohbet edemedim. Bundan dolayı üzgün bir hâlde eve döndüm. Akşam bir kimse evime gelip, Halîl Atâ seni çağırıyor dedi. Bu habere çok sevindim ve bir mikdâr hediye bulup, hemen huzûruna gittim. Sohbetiyle şereflendim. Bana çok iltifât etti. Rüyâyı anlatmak isteyince; "Senin hâtırında olanı biz biliyoruz, anlatmana gerek yok." buyurdu. Bundan sonra uzun zaman sohbetine devâm ettim. Çok feyz alıp, istifâde ettim. Bir müddet sonra Mâverâünnehr sultânının vefât etmesi üzerine, oranın halkı, Halîl Atâ'yı sultanlık yapması için Buhârâ'dan Mâverâünnehr'e dâvet ettiler. Dâveti kabûl edince ben de birlikte gittim. O tahta oturdu. Ben de hizmetine devâm ettim. Kendisinde çok kerâmetler görülüyordu. Bana şefkat ve muhabbet gösterip yetiştirdi. Böylece orada altı sene süren sultanlığı sırasında da hizmetinde bulundum. Kendisine o kadar yakın oldum ki, her sırrına vâkıf, işlerinde idâreci oldum. Görünüşte diğer hizmetçiler gibi çalışırdım. Hâlimi bildirmezdim. Altı sene sonra bu büyük âlim tahttan indi. Sultanlığı sona erdi. Bundan sonra Zeyvertûn köyüne yerleştim. Yine şöyle nakletti: "Bende tasavvuf hallerinin görüldüğü ilk günlerde mübârek bir zât ile yakınlığım oldu. Bu zât bana; "Seni Hakk'ın âşinâlarından görüyorum." deyince, "Umarım ki, sizin teveccühünüz ve yardımınızla âşinâlardan olurum." dedim. Dedi ki: "Arzular karşısında nefsin ile ne hâldesin?" "Bulursam şükrederim, bulamazsam sabrederim." dedim. "Bu kolay bir iştir. Asıl iş, nefsini bir yerde hapsedip, ekmek ve su vermeyeceksin ve nefsin o hâle gelmiş olacak ki, sana serkeşlik etmeyip, boyun eğsin." buyurdu. Bunun üzerine o zâta yalvardım. Bu hâle kavuşmam için teveccüh etmesini istedim. Buyurdu ki: "Nefsinin, başkalarından ümitsiz ve yalnız kalacağı bir sahrâya gideceksin, Allahü teâlâya ibâdet ile meşgûl olacaksın ve orada üç gün kalacaksın, dördüncü gün târif edeceğim bir dağa gideceksin, karşına çıplak ata binmiş bir kimse çıkacak. Ona selâm verip geç. Üç adım geçtiğin zaman sana o; "Ey genç! Dur sana ekmek vereyim." diyecek. Sen hiç aldırmayıp, ekmeği almadan geçip gideceksin. Bu zâtın emri üzerine, söylediği gibi üç gün sahrâda yalnız kalıp ibâdet ile meşgûl oldum. Dördüncü gün târif ettiği dağın eteğine gittim. Giderken buyurduğu gibi ata binmiş bir zât karşıma çıktı. Selâm verip, geçtim. Bana; "Delikanlı sana ekmek vereyim." dedi. Ben aslâ aldırmadım ve ekmeği almadan geçip gittim. Sonra, bana bunları yapmamı tavsiye eden zâtın huzûruna gittim. Bana; "Behâeddîn! Bundan sonra insanların hatır ve gönüllerini alıp, düşkünlerin hizmetinde bulunup, zayıflara ve gönlü kırık olanlara ikram ve hürmette bulunacaksın! İlim öğrenme husûsunda gayret ederek, kimsesizlere yoldaş olup, onlara karşı tevâzu göstereceksin!" buyurdu. Bu zâtın emirlerini de yerine getirdim. Uzun zaman bu yolda devâm ettim. Sonra tekrar huzûruna çıktım. Buyurdu ki: "Behâeddîn! Bundan sonra da hayvanlara bakacaksın. Onlar, seni yaratan Rabbinin mahlûklarıdırlar. Eğer yük çeken hayvanların vücutlarında yara görürsen tedâvi edeceksin." Bu emre de uyarak çok gayret gösterdim. Yolda eğer önüme bir hayvan gelse, o geçinceye kadar dururdum. Hayvanın önüne geçmezdim ve geceleri izlerine yüzümü sürüp, Allahü teâlâya yalvarırdım. Bütün bunlar, içimdeki nefs düşmanının kırılması, ıslâh olması için idi. Yedi sene böyle devâm ettim. Sonra tekrar o zâtın huzûruna gittim. Buyurdu ki: "Behâeddîn! Bundan sonra yolların hizmetiyle meşgûl ol, yolları süpürüp temizle, gelip geçenlere eziyet veren şeyleri kaldır. İğrenç şeyleri yollardan alıp, görünmez bir yere at. Yollardan gelip geçenler zahmet çekmesinler ve rahatsız olmasınlar." Bu emrine de uyarak, bir müddet de bu işle meşgûl oldum. Bu zât ne emretmişse, büyük bir bağlılık ile hepsini yerine getirdim. Bu hizmetleri yaparken, Allahü teâlânın nice nîmetleri ve ihsânları bana göründü. Nefsim iyice ezildi. Nefsâniyetten ve mâsivâdan, Allahü teâlâdan başka herşeyden kurtulup, rûhâniyet derecesine eriştim. Bu sırada bana Allahü teâlâdan pekçok sırlar tecellî etti." Behâeddîn Buhârî Şâh-ı Nakşibend hazretleri yine tasavvuftaki ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: "Tasavvuf hâllerinden cezbe hâli çoğalıp kararsız düştüğüm günlerde, geceleri ay ışığında kabristanda dolaşırdım. Bir gece, devamlı ziyâret edilmekte olan üç büyük zâtın mezarını gördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu hâlde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket ettirmek lâzımdı ki, parlak yanıp, çok ışık versinler. O kandilleri öylece bırakıp, Hâce Muhammed Vasî'nin kabrinin başına gittim. Bana orada Hâce Ahmed Eçkarnevî'nin kabrine gitmem işâret olundu, oraya gittim. Onun kabrinin başına, bellerinde kılıç takılı olan iki kişi geldi. Beni tutup, bir hayvana bindirdiler. Hayvanın yönünü Mezdâhin tarafına çevirip, gittiler. O gece sabaha doğru Mezdâhin mezarlığına ulaştım. Orada da diğer kabirlerdeki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat o da sönük yanmaktaydı. Kıbleye karşı dönüp oturdum. Bu sırada bana kendimden geçme hâli geldi. Kıble tarafında bir duvar gördüm. Duvar yarılıp, yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht üzerinde bir zât oturmuş idi. Etrâfında ise kalabalık bir cemâat vardı. İçlerinde Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri de vardı. Sâdece onu tanıyordum. Bunların vefât eden ve bu yolun büyükleri olduğunu anladım. Fakat kürsünün üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum. Ben böyle düşünürken, kürsü etrâfında bulunan cemâatten biri bana şöyle dedi: "Kürsü üzerinde oturan mübârek zât, Hâce Abdülhâlık Goncdüvânî'dir. Etrâfındaki cemâat ise, onun halîfeleri; Hâce Ahmed Sıddîk, Hâce Evliyâ Gülân, Hâce Ârif Rîvegerî, Hâce Muhammed İncirfagnevî, Hâce Ali Râmitenî'dir." Sonunda hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'yi göstererek; "Bunu, sen hayatta iken gördün, o senin şeyhindir. Sana tâc verdi. Kendisini tanıdın mı?" dedi. "Evet hocamı tanıdım fakat bıraktığı tâcın nerede olduğunu bilmiyorum." dedim. "O senin evindedir. Onu sana kerâmet olarak verdiler ki, bir belâ gelecek olsa, onun bereketiyle belâ def edilir." buyurarak müjdeledi. Cemâatten bana dediler ki: "Dikkat et, kulak ver, şimdi sana Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri nasîhat edecek! O nasîhatten başka bir şeyle Hak yolunda ilerlenemez. Hâce hazretlerinin elini öpmek için izin istedim. Bana izin verildi. Kalkıp yaklaştım. Selâm verip, edeble elini öptüm. Sonra huzûrunda edeble ayakta durdum. Tasavvufda ilerlemek husûsunda buyurdu ki: "Kabirlerin başında kandillerin sana öyle gösterilmesi, senin bu yolda kâbiliyet sâhibi olduğuna alâmettir. Fakat, fitil gibi olan kâbiliyeti hareketlendirmek lâzımdır ki, bu kâbiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun. Her durumda dînimizin caddesinde yürümek, azîmet ve sünnet-i seniyye üzere olmak lâzımdır. Emirlere ve yasaklara uymak husûsunda istikâmet üzere olacaksın. Bid'atlerden, Peygamber efendimiz ve arkadaşları zamânında olmayıp sonradan çıkan, ibâdet olarak yapılan şeylerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksın. Hadîs-i şerîfleri öğrenip, amel edersin." Sonra cemâattan bana dediler ki: "Yarın acele Nesef tarafına gideceksin. Seyyid Emîr Külâl'in hizmetinde bulunacaksın. Oraya giderken yolda ihtiyar bir zât ile karşılaşacaksın. O sana sıcak bir çörek verecektir. Ekmeği al, fakat onunla hiç konuşma. O ihtiyârı geçtikten sonra bir kervana, sonra da ata binmiş bir kimseye rastlayacaksın, o kimse senin önünde tövbe edecek. Sen, o evindeki mübârek tâcını al, Emîr Külâl'e götür." Bu konuşmalardan sonra bendeki o hâl gidip, eski hâlime döndüm. Derhal başında bulunduğum kabrin yanından ayrılıp, Zeyvertûn tarafına gittim. Evime varıp, bana bırakılmış olan tâcı istedim. Getirip verdiler. Onu giyince hâlim değişti. Bambaşka bir hâle girdim. Tâcı alıp yola çıktım. Sabah namazı vaktinde Mevlânâ Şemseddîn'in mescidine ulaştım. Sabah namazını orada kılıp, o gün Eyne adındaki köyde kaldım. Ertesi gün güneş doğarken Nesef tarafına hareket ettim. Yolda, önceden büyüklerin işâret ettiği gibi, bir ihtiyâra rastladım. Bana bir ekmek verdi. Ekmeği alıp, hiçbir şey söylemeden geçip gittim. Sonra bir kervana rastladım. Kervanın başı bana; "Ey yiğit, nereden geliyorsun?" deyince; "Eyne köyünden." dedim. Ne zaman yola çıktığımı sordular. "Güneş doğarken." dedim. Kervana rastladığım vakit kuşluk vakti idi. Kervandakiler bu sözümü işitince hayret edip; "Eyne köyü buraya dört fersah, yaklaşık 24 km mesâfededir. Sabah vakti çıkılsa, ancak buraya ikindiden sonra gelinebilir." dediler. Kervanı da geçip gittim. Kervanı geçtikten sonra bir atlıya rastladım. Bana; "Sen kimsin? Seni görünce içime bir korku düştü." dedi. "Ben öyle bir kimseyim ki, sen benim önümde tövbe edeceksin." dedim. O atlı yanıma gelip tövbe etti. Şarap yüklü bir beygiri vardı. Beygirin üzerindeki şarabı yere döktü. Onu da geçip yoluma devam ettim. Nesef taraflarında bir köye uğradım. Seyyid Emîr Külâl'in orada olduğunu öğrendim. Hâcegân büyüklerinin mübârek tâcını çıkarıp arz ettim. Bir müddet sükût ettikten sonra; "Bu tâc, Hâcegân büyüklerinin mübârek tâclarıdır." buyurdu. "Evet efendim." dedim. Devâm ederek; "Bu tâc-ı şerîfi almakta iki şart vardır. Birinci şart; bunu korumak, ikincisi; îcâbını yerine getirmek. Bu iki şart, büyüklerin (Hâcegân'ın) yolunda bulunmak ve bize hizmettir. Bundan sonra ben de bu şartlara uymak üzere tâcı alıp kabûl ettim." buyurdular. Yine şöyle anlatmıştır: "Tasavvufda ilerlemek için çalıştığım ilk günlerde, bir yerde iki kişinin konuşup sohbet ettiğini görsem, gider onlara katılırdım. Onları dinlerdim. Eğer Allahü teâlâdan, Resûlullah'tan, Kur'ân-ı kerîmden konuşup, hayır olan işlerden bahsederlerse, memnun olur ferahlık duyardım. Boş şeyler konuşanlardan ise, keder ve üzüntü duyarak uzaklaşırdım." "Hak yolda ilerleyip, günahlardan arınmağa ve olgunlaşmağa çalıştığım günlerde, bir gün yolum bir kumarhâneye uğradı. İnsanların kumar oynadıklarını gördüm. Bunlardan iki kişi kumara öylesine dalmışlardı ki, hiçbir şeyin farkında değildiler. Böylece bir müddet devâm ettiler. Nihâyet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyâlık neyi varsa hepsi bitti. Buna rağmen, kumar oynadığı kimseye şöyle diyordu: "Bu kadar kaybıma rağmen, bu oyunda başımı dahî versem oyundan vazgeçmem." Kumarbazın, kumar oynayıp bu kadar zarar ve ziyân görmesine rağmen, o oyuna olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp daha da olgunlaşabilmek için, bende öyle bir gayret hâsıl oldu ki, o günden îtibâren Hak yolunda talebim her gün biraz daha arttı." "Tövbe edip, tasavvufa yönelişim şöyle oldu. "Âileme ve çocuklarıma karşı kalbimde sevgi ve muhabbetim çok fazla idi. Bir gün evimde otururken, âileme ve çocuklarıma pek fazla iltifât ve muhabbet gösterdim. Bu sırada âniden kulağıma gizli bir ses geldi. "Her şeyi bırakıp Allah'a dönme zamânı daha gelmedi mi?" denildi. Bu sesi duyunca hâlim değişiverdi. Oturduğum yerde duramaz oldum. Hemen yakındaki nehre gidip, elbisemi yıkadım ve gusl ettim. Sonra iki rekat namaz kıldım. Bir daha günah işlememek üzere tam bir tövbe yaptım. Her şeyden el çekip, Allahü teâlâya döndüm. Nice seneler kıldığım o iki rekât namazın arzusundayım. Bu yola girdikten sonra Zeyvertûn köyünde oturdum. Beş vakit namazımı bu köyün câmisinde kılıyordum. Bir gün nasıl olduysa, bir vakit namazı cemâatle kılmayı kaçırmışım. Câminin, âlim ve takvâ sâhibi bir imâmı vardı. Bana; "Ben seni, ibâdet meydanının safını dolduran erlerinden zannederdim. Meğer sen, saf dolduran er değil, saf kıran imişsin." dedi. Buna karşılık imâma; "Zât-ı âliniz, hakkımda böyle düşünüyorsunuz, fakat ben yaldızlı ve parlak bir tuncum." dedim. Böyle deyince, imâm efendi şu beyti okuyarak cevap verdi: "Kalbinin yönünü aşk pazarına çevir, Demirin hâlis olması ateş iledir." Bu söz kalbime ziyâdesiyle tesir etti ve içime öyle bir dert saldı, beni öyle bir aşka düşürdü ki bu aşk ile kararsız kaldım. Bundan sonra Allahü teâlâ bana lütuf ve kereminden kapılar açtı. Önceki dostlarımdan birkaçı, bir gece yoluma çıktılar. Bana her biri bir şeyler söyledi. Böylece benim kendilerine uymam için çok uğraştılar. Onlara tâbi olmak isterken, Allahü teâlânın inâyeti ile bir âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, Allahü teâlânın açtığı kapıyı kapatmaya ve kapamış olduğu kapıyı açmaya kimsenin gücü yetmez dedim. Bu söz, eski dostlarıma çok tesir etti. Onlar da benim bulduğum yola girdiler. Benim bütün gayretim, Allahü teâlâdan başka her şeyi bırakıp, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktı. Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun ki, bana inâyet-i Rabbânî, Allahü teâlânın yardımı erişti ve maksadıma kavuşturdu." Şâh-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlatmıştır: "Talebeliğimin ilk günlerinde, büyük hocam Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin emrettiği şeylerin hepsini yerine getirdim. Bunların faydalarını ve tesirlerini kendimde gördüm. Hocam bana, Resûlullah efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda bulunmamı söylemişti. Ben bu vasıyeti tuttum. Bu hususta son derece dikkat ve gayret gösterdim. Âlimlerin meclisine devâm edip, nasîhatlerini dinledim. Âlimlerin eserlerini okuyup, bildirilenlere göre amel ettim. Allahü teâlânın ihsânıyla bunların faydasını gördüm. Tasavvufta en faydalı ve maksada çabuk kavuşturan şey, Allahü teâlâya cân-u gönülden, kendinden geçerek duâ ve niyaz etmek, yalvarmak ve Allahü teâlânın rızâsını istemek, nefsi ezmek, onu mağlub etmektir. İşte bizi bunun için bu kapıdan içeri aldılar. Her ne bulduksa, bu sebeble bulduk. Bu mekânda sarı yüz ve eski elbise ararlar. Atlas ve ipeğin pazarı burası değildir. Bir sâlik, hakîkat yolunda kendi nefsini Fir'avn'ın nefsiyle mukâyese etmeli ve kendi nefsini onun nefsinden yüz bin defâ daha aşağı görmeli. Eğer böyle olmazsa, o sâlik, hakîkat yolunun ehli olamaz. O yolda yokluk, nefsi temizlemek kolay değildir. Fakat bu, yolda maksada ulaşmak için bir ip ucudur. İşte ben de bunun için, nefsimi varlıkların her tabakasına nisbet edip, bu yolda yürüdüm. Nefsimi kâinâttaki her şey ile karşılaştırdım. Hakîkatte her şeyi, her varlığı, her mahlûku daha üstün ve daha hoş gördüm. O hâle geldi ki, nefsim ile varlıklardan herhangi biri arasında kıyâs yaparak düşündüm. Kendimi aşağı ve âciz gördüm. Bu, benim içimdeki her türlü kir ve pası temizledi. Kâinâtta ne varsa hepsinden fayda gördüm. Fakat nefsimden hiçbir fayda görmedim. Nefsimin önüne geçmemiş olsaydım, onu terbiye etmeseydim ve kendi isteği ile başbaşa bıraksaydım, beni bu kapıdan içeri almadıkları, bu makama koymadıkları gibi, nefsimin daha bana nice zararları dokunacaktı." Yine şöyle anlatmıştır: "Gençliğimde Allahü teâlâya yalvarıp; "Yâ Rabbî! Bana yardımını ihsân et. Bu yolun ağırlığını çekmeye kuvvet ver. Bu yolda ne kadar riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediği ne varsa yapayım." diye duâ ettim. Allahü teâlâ duâmı kabûl buyurup, bana öyle bir kuvvet ve kudret ihsân etti ki bu yolun ne kadar zahmet ve meşakkati varsa hepsine katlandım. Ne yapmak lâzımsa Allahü teâlâya hamd olsun yaptım. Şimdi ihtiyâr hâlimde, riyâzetten ve nefsimle mücâdeleden kurtulmuş bulunuyorum... Evliyâ-i kirâmın rûhlarına teveccüh ediyor, hepsinin rûhâniyetlerinin eserini görüyordum." Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri öyle bir yıldız olarak yetiştirildi ki irşâd semâsı onunla süslendi. O, ucu bucağı olmayan bir ilim ve irfan denizi idi. Her nerede cehâlet zulmeti varsa, onu üstün nurları ile örttü, kapattı. Kimin gönlüne bir şüphe düştüyse, özündeki çürütülmez belgelerle onu giderdi. İnsanlara üstün şânını anlatan nice işâretler gösterdi. Ölü kalbleri diriltti. Ruhlara kuvvet verip canlandırdı. Pekçok kerâmetlerin sâhibi oldu. İnsanları irşâd etmeye, doğru yolu göstermeye başladığının haberi bütün fezâyı doldurdu. Doğunun ve batının kalbi onunla sevince boğuldu. Kisrâlar ve sultanlar onun karşısında edeple durdu, ona merhabâya geldi. Çöldeki vahşi hayvanlar bile yardım istemeye geldi. İşte onun ciltler dolusu tutan kerâmetlerinden ve menkıbelerinden bir kaçı: Bir defâsında Nesef'te büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsûller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur bekledi. Fakat bir damla bile düşmedi. Nesef halkı, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin duâsını almak için aralarından birini huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzûn ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Üzülmesinler, Allahü teâlâ onlara yağmur gönderecek." Aradan kısa bir zaman geçti, Nesef'e yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devâm etti. Kuraklık kalkıp bolluk oldu. Bir talebesi şöyle anlatmıştır: "Ben küçük yaşta Cenânyan denilen yerden Buhârâ'ya geldim. Âlimlerin derslerine devâm ettim. Sonra kalbime Kâbe'yi ziyâret etme arzusu düştü. Mekke'ye gidip, Kâbe'yi ziyâret etmek şerefine kavuştum. Buhârâ'ya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı. Hattâ eşkıyâlık yapacak kadar kötü bir hâlde idi. Ben bu hâlde iken, bir çekilme hâli hâsıl oldu. Bu hâl, beni ister istemez, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna sürükledi. Huzûruna varınca, beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yediğim sillenin tesirinden neye uğradığımı bilemedim. İstemeyerek bağırdım. Behâeddîn Buhârî hazretleri bu hâlime öfkelenip; "Sus!" dedi. Sonra da; "Eğer sabredip o nârayı atmasaydın, bir sohbetle işin tamâm olurdu." buyurdu." Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden Şeyh Ömer Taşkendî şöyle anlatmıştır: "Benim, Behâeddîn Buhârî'ye muhabbetim ve talebe olmam şöyledir: Önce Taşkend'de talebelerinden bir kısmını tanımıştım. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde bulunurdum. Sohbet sırasında bana, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin fazîletini, hâllerini anlatırlardı. Böylece görmediğim hâlde ona karşı içimde bir muhabbet hâsıl oldu. Bir gün Taşkend'deki talebelerinden birinin evine gittim. Hocasını hatırlıyor ve ona râbıta ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra yemek getirdi. O anda Behâeddîn Buhârî hazretleri gözüme göründü ve kulağıma; "Senin Horasan'a gitmen gerekir." diye söyledi. Yemekten sonra Horasan'a gitmek üzere yola çıktım. Horasan'a, oradan da Beheâddîn Buhârî'nin yakın talebelerinden Mevlânâ Celâleddîn'in bulunduğu yere gittim. Evine varıp kapıda durdum, kendisi tarafından çağrılmamı bekledim. Bir saat sonra evinden bir cemâat çıktı. Beni çağırıp huzûruna kabûl ettiler ve; "Sen geldiğin sırada, gelişinden haberim var idi. Fakat seninle başbaşa görüşmek istedim. Onun için beklettim." dedi. Bundan sonra hâlimi ona anlattım ve çok ağladım, yardımcı olmasını istedim. Yemîn ederek dedi ki: "Behâeddîn Buhârî sana kâfidir, teveccühüne kavuşursun." Sonra onun fazîletinden, menkıbelerinden bahsedip, huzûruna kavuşmak için hemen yola çıkmamı söyledi. Yolculukta başıma bâzı hâdiselerin geleceğini de işâret etti. Derhâl Nesef tarafına doğru yola çıktım. Oradan da Horasan'a hareket etmek üzere bir gemiye bindim. Gemi bir müddet yol aldıktan sonra sabah namazının vakti girdi. Gemide bir ezân okudum. Hiç bir yolcu namaza kalkmadı. Bu duruma üzülüp, onlara nasîhat ettim. Fakat bana kızdılar. Bu durum karşısında bende öyle bir hâl oldu ki, kendimi suya atmak istedim. Ayaklarımı suya uzatıp gemiden ayrıldım, fakat batmadım. Öyle bir hâl oldu ki, suyun üzerinde yürümeye başladım. Gemidekiler bu hâlimi görünce ağlamaya başladılar. "Biz yanlış bir iş yaptık, yaptığımıza tövbe ettik. Gemiye gel, sen ne dersen onu yapacağız." dediler. Bunun üzerine tekrar bindim. Sabah namazını, gemideki yolcular ile cemâat olup kıldık. Bir müddet yolculuktan sonra Âmûre kalesine vardık. Orada da acâib hâdiseler oldu. Behâeddîn Buhârî hazretlerine ilticâ edip, sığındım. Şîrmüşter denilen bir dergâha vardım. Yola devâm ederken bir kervana rastladım. Bana; "Bu çöle dalma, çok büyük bir çöldür, yolunu şaşırırsın. Burada dur, şâyet yola devâm edecek olursan sağ tarafa yönel, sol tarafdan gidersen sonunu bulamazsın ve helâk olursun." dediler. Kervan geçip gittikten sonra, kendi kendime; "Ben, Behâeddîn Buharî hazretlerinin huzûruna gitmek üzere yola çıkmış bulunuyorum. Ona tâbi olup, hak yola gireceğim için bana tehlike gelmez." dedim. Çöle dalıp yürümeye başladım. Bir müddet yürüdükten sonra aç olduğumu hatırladım. Kendi kendime bâzı nefis yemekleri düşünerek; "Âh o yiyecekler olsa da yesem!" dedim. Ben böyle düşünürken, o anda önüme birdenbire bir sofra geldi, üzerinde aklımdan geçen yemekler vardı. Bu durum karşısında hâlim değişti. Ağlamaya başladım. "Ey Allah'ım, senin rızânı arayan kimseye her ne lâzım olursa ihsân ediyorsun. Ben de senin rızândan başka bir şey aslâ taleb etmeyeceğim." dedim. O yemekleri yiyip, çölde yola devâm ettim. Yolda karşıma bir ceylan sürüsü çıktı. Beni görünce sağa sola kaçışmaya başladılar."Eğer bu yoldaki arzum ve isteğimde samîmî isem, ceylanlar benden kaçmazlar" dedim. Böyle der demez, ceylanlar yanıma toplanıp bana yüzlerini sürmeye başladılar. Bu durum karşısında da hâlim değişti ve çok ağladım. Behâeddîn Buhârî hazretlerine karşı muhabbetim o kadar arttı ki, huzûruna bir an evvel kavuşmak için can atıyordum. Ehan denilen yere vardığımda, yine Behâeddîn Buhârî hazretlerinin bereketi ile acâib hâllere kavuştum. Oradan Serahs'a vardım. Kendi kendime; "Her yerde Allahü teâlânın dostları, sevgili kulları bulunur. Bu civarda da vardır. Onlardan müsâade almadıkça bu şehre girmeyeyim." dedim. Böyle düşünürken, karşıma dîvâne hâlde bir kimse çıktı. Halk onu görünce; "Divâne Dâvûd geliyor." dediler. Benim yanıma yaklaşınca, onu karşılayıp, selâmün aleyküm diyerek selâm verdim. "Ve aleykesselâm." deyip selâmımı aldı. "Hoş geldin Türkistanlı derviş!" dedi. Beni yanına yaklaştırıp koynundan bir ekmek çıkardı. Ekmeği parçalayıp yarısını bana verdi, ve; "Ey derviş, bu ekmeğin yarısını sana verdiğim gibi, bu mülkün yarısını da sana verdim!" dedi. Bu hâdiseden sonra Serahs şehrine girdim. Çarşıya girince, bir başka divâne gördüm. Çocuklar taşa tutuyorlardı. "Bu divânenin adı nedir?" diye sordum."Câvadâr'dır. Bu beldenin divânelerindendir." dediler. Kendi kendime; "Bundan da izin alayım." dedim. Bir tarafdan da çocuklar onu taşa tutuyorlardı. Bana bakıp; "Ey Türkistanlı derviş, söz divâne Dâvûd'un söylediği gibidir!" diyerek ilk karşılaştığım kimse ile görüşüp kavuştuğumuz şeylere işâret etti. Bundan sonra bende güzel bir hâl, cem'iyyet hâsıl oldu. Yemek arzu ettim ve; "Her hâlde bu şehirde Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sevenlerinden bir kimse bulunur ve ilk lokmayı onun elinden yerim." dedim. Bu sırada yanıma biri gelip; "Ben Behâeddîn Buhârî hazretlerinin hizmetçilerindenim. Evime buyur." dedi. Beni evine götürdü. Üç çeşit yemek getirdi. Sonra bana; "Behâeddîn Buhârî hazretleri Behrâb denilen yere gitmişler, oradan burayı teşrif edecekler. Burayı teşrif edinceye kadar sen bizde kalacaksın, senin yerin burasıdır." dedi. Birkaç gün sonra Behâeddîn Buhârî hazretlerinin orayı teşrif etmek üzere oldukları haberini aldık. Karşılamak üzere derhâl dışarı çıktık. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir merkeb üzerinde ve etrâfında talebeleri olduğu hâlde teşrif ettiler. Bir mezarlığa yöneldiler. Ziyâretinde o kadar insan toplanmıştı ki, kalabalıktan yanlarına yaklaşmak mümkün olmadı. Kendi kendime; "Çok uzaklardan geldim. Çok zahmetlere katlandım. Acabâ bana neden hiç iltifât etmediler? Artık ben kendi başıma kaldım." diye düşündüm. Bu düşünceler hatırımdan geçtiği sırada, Behâeddîn Buhârî hazretleri merkebden indiler ve yanına yaklaşmamı istediler. Bana; "Hoş geldin ey Taşkendli Derviş Ömer, yanlış anlama, daha sen buraya geldiğin saatte haberdâr oldum. Şimdi şu gördüğün kalabalık ile bir müddet meşgûlüm." buyurdu. Sonra eve gittiler ve kalabalık da dağıldı. Beni huzûruna kabûl edip; "Başından geçen hâdiselerin hepsini bilmekteyiz. Gemide iken denize inince sana biz yardım ettik. Çölde önüne sofra bizim tasarrufumuzla geldi. Ceylanların sana yaklaşması ve iki divâne ile karşılaşman ve vukû bulan diğer hâdiseler hep bizim teveccühümüz ile oldu." buyurdu. Bu sohbeti sırasında bana öyle teveccüh ve tasarrufda bulundular ki, bambaşka bir hâle girip, çok ağladım. "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Ben de; "Şimdiye kadar geçen ömrü zâyi etmişim." dedim. "Öyle söyleme; yalnız bundan evvel bunu bilmiş olsaydım diyebilirsin. Şu andaki müşâheden ve teslimiyetin ondan daha büyüktür." buyurdu. Sonra; "Şimdi sen, bulunduğun hâli mi, yoksa geçen hâlini mi istersin?" diye sordu. Ben de; "Bu hâlimi isterim." dedim. "Bu iş tâbi olmadan olmaz." buyurdu. "Ne işâret buyurursanız, ne emrederseniz yerine getiririm. dedim. Ben böyle deyince; "Huyunuz mübârek olsun!" buyurdu." Talebelerinden Emîr Hüseyin de şöyle anlatmıştır: "Benim evim Kasr-ı Ârifân'da idi. Yirmi yaşına kadar çiftçilik ile uğraştım. Namazdan ve niyâzdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yoktu. Tam gençlik cehâleti içinde idim. Behâeddîn Buhârî hazretleri câmiye giderken, gelip geçtikçe beni görüp tebessüm ederdi. Nihâyet bir gece rüyâmda Behâeddîn Buhârî hazretlerini gördüm. Mübârek elinde bir ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım, kendimi gördüm. Uyanınca, beni bambaşka hâller kaplamıştı. Âniden Behâeddîn Buhârî hazretleri evime geldi. Bana dedi ki; "Aynayı sana kim verdi?" "Siz verdiniz efendim." dedim. "Niçin namaz kılıp, Kur'ân-ı kerîm okumazsın?" buyurdu. "Kur'ân-ı kerîm okumayı bilmiyorum." dedim. "Ben sana namazı ve Kur'ân-ı kerîmi öğretirim." buyurdu. Bundan sonra beni yetiştirip, terbiye etti. Pekçok ihsâna ve nîmete gark etti." Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı Ârifân'a gelip, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; "Bedâva özür kabûl edilmez." buyurdu. Gelen zât; "Bir öküzüm vardır, onu size vereyim." dedi. "Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir." buyurdu. Şeyh Şâdî; "Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?" diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî altınları sayıp, içinden bir tânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi. "Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlânın kullarına dağıt." buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; "Bu altın haramdır." buyurdu. Daha sonra o zâta; "Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?" dediler. Behâeddîn Buhârî hazretlerini tanıyıp, ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebelerinden birini, bir işi için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle, dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, uyuya kaldı. Uyur uyumaz rüyâsında hocası Behâeddîn Buhârî'yi gördü.Elinde bir asâ ile yanına yaklaşıp; "Uyan, kalk burası uyuyacak yer değildir." dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Birden, iki kurdun kendisine doğru yaklaştığını ve hücûm etmek üzere olduklarını gördü. Hemen oradan uzaklaşıp yoluna devâm etti. Kasr-ı Ârifân'a varınca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yola çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; "Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirahat edilir mi?" buyurdu. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir gün bir yere gitmekte iken, yolları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan talebelerinden Emîr Hüseyin'e; "Kendini bu suya at." buyurdu. Daha böyle derdemez, Emîr Hüseyin hiç tereddüt etmeden kendini akan suya attı ve suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçti. "Ey Emîr Hüseyin, çık gel!" buyurdu. Emîr Hüseyin derhâl sudan dışarı çıktı. Elbisesinde en ufak bir ıslaklık yoktu. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona; "Ey Emîr Hüseyin, kendini suya atınca ne gördün?" diye sordu. Emîr Hüseyin dedi ki: "Emriniz üzerine kendimi size fedâ ederek suya atınca, bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, kendimi birden bire gâyet güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç kapısı yoktu. Kapı aradım, orada zâtı âlinizi gördüm. Bana bir kapı gösterdiniz. İşte bu kapıdan çık buyurdunuz. Eliniz ile kapıyı açtınız, ben de kapıdan çıktım. İşte huzûrunuza geldim." dedi. Behâeddîn Buhârî hazretlerine bir gün hediye olarak bir mikdâr balık getirilmişti. Balığın getirildiği sırada, o mecliste hazır bulunan talebeleri ile berâber balığı yemek arzu ettiler. Bunun üzerine balık hazırlanıp, sofra kuruldu. Talebeler, Behâeddîn Buhârî ile birlikte sofraya oturdular. İçlerinden biri, gelip sofraya oturmadı. Behâeddîn Buhârî ona; "Niçin gelip oturmuyorsun?" dedi. O da oruçluyum diyerek, nâfile oruç tuttuğunu bildirdi. Ona; "Gel bize uy!" dedi. Fakat gelmedi. Tekrar; "Gel bize uy! Sana Ramazan günlerinden bir günde tutulan oruç sevâbı kadar hediye edeyim." dedi. Fakat o kimse söz tutmayıp, inadında ısrâr etti. Bunun üzerine talebelerine; "Bu adam, Allahü teâlâdan uzaktır. Siz onu terkediniz." buyurdu. O oruçlu kimse, son derece zâhid bir kimse idi. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sözüne peki demeyip, muhâlefet göstermesi sebebiyle, zâhidliğini kaybetti, ne namaz, ne niyaz kaldı. Tamâmen dünyâya tapmaya başladı ve felâkete düştü. Behâeddîn Buhârî hazretleri, Buhârâ'nın bir köyüne gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu. O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine dâvet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri, ev sâhibi Şeyh Hüsrev'e; "Git kapıya bak kim var?" buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından Yûsuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki armut dolu kabı Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî; "Bu armutları nereden aldın?" dedi, o da aldığı yeri söyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir müddet susup, sonra ev sâhibine; "Bu armutları büyük bir kaba boşalt gel." dedi. Ev sâhibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Behâeddîn Buhârî, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtılmasını emretti. Dağıtıldıktan sonra; "Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin." buyurdu. Sonra armutları getiren Yûsuf adlı köylüye dönüp; "Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin?" dedi. Getiren kimse; "Efendim, bana köyümüze keşf ve kerâmet sâhibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm." dedi. "Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret koyduğun armut mu?" buyurdu. "Evet efendim. O armuttur." dedi. Bundan sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlânın evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işâretlediğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resûlullah efendimizin bildirdiği yolda bulunan kimseyi imtihâna hâcet yoktur." Armutları getiren kimse, yaptığı işten çok pişmân olup, Behâeddîn Buhârî hazretlerinden af ve özür diledi. Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: "Semerkand'da oturuyordum. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin keşf ve kerâmet sâhibi büyük bir zât olduğunu duyunca, ona karşı muhabbetim iyice arttı. Sabrım kalmadı ve sohbetine kavuşmak için Buhârâ'ya gitmeye karar verdim. Yola çıkarken annem hırkamın bir yerine harçlık olarak dört altın dikti. Buhârâ'ya varınca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sohbetine katıldım. Sohbeti sırasında beni öyle bir hâl kapladı ki, sabrım kalmadı. Orada bulunanlardan birine, Behâeddîn Buhârî hazretlerine beni talebeliğe kabûl etmesini söylemesi için ricâ ettim. Durumumu arz edince, bana çok iltifât edip, kabûl ederiz, fakat senden altın alırız buyurdu. "Ben fakirim, altınım yoktur." dedim. Talebelerine dönüp; "Bunun hırkası içinde dört altını var, yok diyor." dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bunu söyleyince, hayretler içinde kaldım. Hemen hırkamı söküp, içindeki dört altını çıkarıp önlerine koydum. O mecliste bir çocuk vardı. Talebelerinden birine; "Al şu altınları bu çocuğa ver." buyurdu. O talebe alıp çocuğa verdi. Fakat çocuk almadı. Çok ısrar etmelerine rağmen kabûl etmedi. Tekrar bana verdiler. Çok utanıp mahcub oldum. Bu hâdiseden sonra, Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebeleri ile birlikte başka bir köye gitmek üzere yola çıktı. Ben de onlara katıldım. O köyde büyük bir sohbet meclisi kuruldu. Bir ara talebeleri, beni de talebeliğe kabûl etmesini arzettiler. Bu sefer yanımdaki altınları, o mecliste bulunan başka bir çocuğa vermemi söylediler. Verdim fakat, o da almadı. O kadar mahcub oldum ki, utancımdan yerin dibine girecektim. Talebeleri, beni talebeliğe kabûl buyurmaları için bir daha arz ettiler. O zaman buyurdu ki: "Hasislik, cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç bir sıfattır. Bilhassa Hak yolunda ilerlemek isteyen bir kimsenin hasislik etmesi çok kötü bir iştir." Bundan sonra beni de talebeliğe kabûl etti. Beni irşâd ederek, dünyâ sevgisini kalbimden çıkardı. Hamdolsun tevekkül sıfatı böylece kalbime yerleşti. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden biri, bir yere gitmek istediği zaman kerâmetiyle havada uçarak gider, gideceği yere hemen varırdı. Diğer talebeleri onu bir iş için Kasr-ı Ârifân'dan Buhârâ'ya gönderdiler. Bu talebe uçarak giderken, Behâeddîn Buhârî hazretleri onun üzerinden tasarrufunu çekti. Talebe uçamaz oldu. Bu hâdise üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri; "Allahü teâlâ bana talebelerimin gizli açık bütün hâllerini bilmek ve onlar üzerinde tasarruf etme kudreti verdi. Arzu edersem, Allahü teâlânın izniyle talebelerime çeşitli hâller veririm ve yine ellerinden hâllerini alırım. Onları kâbiliyetlerine göre terbiye ederim. Çünkü yetiştirici ve terbiye edici, yetiştirmek istediği kimseye yarayan ve en çok faydası olan şeyi yapar." buyurdu. Yine talebesi Emîr Hüseyin şöyle anlatmıştır: " Bir gün hocam beni bir iş için Kasr-ı Ârifân'dan Buhârâ'ya göndermişti. Bu gece Buhârâ'da kal, sabaha doğru geri dönersin dedi. Ben hemen yola çıktım. Yolda nefsimle mücâdele edip; "Ey nefsim! Acabâ sen bir gün ıslâh olacak mısın ve ben senin elinden kurtulur muyum?" diyordum. Nefsimi böyle azarlarken, karşıma nûr yüzlü bir zât çıktı. Bana; "Sen bu yolda ne mihnet, ne meşakkat çektin ki, nefsini ayıplıyorsun? Bu yolda gelip geçen büyükler öyle mihnet ve meşakkat çekmişlerdir ki, senin bir zerresini bile çekmeğe tahammülün yoktur." dedi. Sonra vefât etmiş olan büyüklerin isimlerini ve çektikleri meşakkatleri bir bir anlatıp, târif etti. Ben kusurlarımı kabûl edip, özür diledim. Bundan sonra karşı çıkan o zât, bana dağarcığından bir mikdar hamur çıkarıp verdi. "Bu hamuru Buhârâ'da pişirip, yersin." dedi. Hamuru alıp yoluma devâm ettim. Buhârâ'ya varınca, hamuru fırıncıya verdim. Fırıncı hamuru görünce hayret edip; "Şimdiye kadar böyle hamur görmedim." dedi. Bana kim olduğumu ve hamuru kimin verdiğini sordu. Ben de Behâeddîn hazretlerinin talebesi olduğumu söyledim. Fırıncı hürmetle hamuru pişirip bana verdi. Bir parça koparıp ona verdim. Sonra hocamın emir buyurduğu işi bitirip, o gece Buhârâ'nın Gülâbâd mahallesindeki mescidde akşam ve yatsı namazını kıldıktan sonra, kıbleye karşı oturdum. Bu sırada canım elma istedi. O anda mescidin penceresinden birkaç elma attılar. Elmaları alıp ekmekle yedim. Gece yarısına kadar o mescidde kaldım. Sonra kalkıp yola çıktım. Sabaha doğru Kasr-ı Ârifân'a vardım. Sabah namazını hocam Behâeddîn Buhârî ile kıldım. Hocam bana; "Sana hamuru veren kimdi bildin mi?" diye sordu. Bilemediğimi arz ettim. "O, Hızır aleyhisselâm idi." buyurdu. Sonra mescidin penceresinden bana atılan elmalardan bahsetti. "O fırıncıya ne büyük saâdet ki, senin verdiğin hamuru pişirdi ve ondan yemek nasîb oldu." buyurdu. Behâeddîn Buhârî, Peygamber efendimizin sünnetine tam uyar. O'nun yaptığı şeyleri yapmağa çok gayret ederdi. Resûlullah efendimizin işlediği her sünneti işlerdi. Bir defâsında Peygamberimiz Eshâb-ı kirâm ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki, Eshâb-ı kirâmdan bir grup, her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki, Eshâb-ı kirâmın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat Peygamber efendimizin koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş, Peygamber efendimizin mübârek elinin dokunduğu hamura tesir etmedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri, Resûlullah'a uymak için, talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretlerinin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübârek elinin dokunduğu hamura ateş tesir etmedi. Resûlullah efendimize uymaktaki derecesi bu kadar çok idi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususta; "Her hususta tâbi olana, tâbi olunanın kemâlâtından büyük pay vardır." buyurdular. Mevlânâ Abdullah-ı Hâcendî, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî'ye talebe olmasını şöyle anlatır: "Bir ara içime öyle bir ateş düştü ki, yerimde duramıyordum. Bana yol gösterecek âlim bir zâta talebe olabilmenin istek ve arzusuyla yanıyordum. İçimdeki arzu dayanılmaz duruma gelince, bulunduğum Hâcend'den ayrıldım ve Tirmiz'e kadar hep bunu düşündüm. Oradan Ârif-i Kebîr Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî'nin kabrini ziyârete gittim. Sonra Ceyhun Nehri kenarında bulunan mescide geldim. Orada namazı kıldıktan sonra, bir ara uyuya kalmışım. Rüyâda heybetli iki zât gördüm. Onlardan biri bana: "Ben Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî'yim, yanımdaki de Hızır aleyhisselâmdır. Sen hoca aramak için şimdilik zahmet çekme. Çünkü hem kimseyi bulamazsın, hem de istifâde edemezsin. On iki sene sonra Buhârâ'ya gidip orada bulunan ve zamânın kutbu olan Behâeddîn Buhârî'ye talebe olur, ondan istifâde edersin." buyurdu. Bunun üzerine Tirmiz'den Hâcend'e geri döndüm. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra, bir gün çarşıda iki Türk gördüm. Gayr-i ihtiyârî peşlerinden gittim. Bir mescide girdiler. Namazdan sonra, aralarında bir hocaya bağlanmanın kıymeti ile ilgili hususlar konuşuyorlardı. Onlar böyle konuşurlarken, onlara karşı olan ilgim arttı. Hemen acele ile dışarı çıkıp, çarşıdan bir şeyler alıp yanlarına geldim. Beni yanlarında görünce, biri; "Bu, iyi bir insana benzer, bizim hocamızın oğlu İshak'a talebe olabilir." dedi. Bu durum karşısında çok merak ettim ve o zâtın kim olduğunu sordum. Hâcend'e bağlı bir köyde olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine o köye gittim, zâtı buldum. Fakat bana hiç yakınlık göstermedi ve iltifât etmedi. Bu hocanın her hâliyle temizliği yüzünden belli olan bir de oğlu vardı. Bu durum karşısında, bu temiz yüzlü çocuk, babasına dedi ki: "Babacığım, bu zât, sana talebe olmak ümidiyle buraya gelmiş, sen ise ona hiç yakınlık göstermiyorsun. Neden ilgilenmiyorsun, sebep nedir?" Bunun üzerine ağladı ve; "Ey evlâdım, bu, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerindendir. Bizim onun üzerinde hiç bir hükmümüz yoktur." dedi. Bunun üzerine ben tekrar Hâcend'e, memleketime döndüm ve hocamla ilgili bir işâretin çıkmasını bekledim. Aradan bir zaman geçtikten sonra kalbim, beni Buhârâ'ya gitmeğe zorladı. O isteği bir an dahi tehir etmeye kâdir değildim. Hemen kalkıp Buhârâ'ya doğru yola çıktım. Bir zaman sonra Buhârâ'ya vardım ve Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yerini öğrenip yanına gittim. Ne zaman ki huzûr-i şerîfleri ile şereflendim, bana buyurdu ki: "Yâ Abdullah-i Hâcendî, senin daha üç günün vardır. Yâni sana bildirilen on iki senenin tamam olmasına daha üç günün vardır. Bunu unuttun mu?" Bunları duyunca, âdetâ kendimden geçtim. Sohbetinin muhabbeti benim kalbimin ufuklarına yerleşti. Artık hep onlara olan bağlılık ateşi ile yanıyordum. Bir müddet sonra himmet istedim. Behâeddîn Buhârî; "Himmetin zamânı var." buyurdu. Bunun üzerine bir müddet daha sohbete devâm ettim. Büyük âlimlerden birisi anlatır: Gençlik zamânında, Hâce Behâeddîn Buhârî hazretlerini çok severdim. Himmetleri ile bende şaşılacak hâller meydana geldi. Bana dâimâ; "Beni hâtırından çıkarma!" derdi. Ben de dâimâ onları düşünür, hatırlardım. Bu hâl üzere iken babam hacca gitti. Beni de berâberinde götürdü. Giderken Hirat'a uğradık. Hirat şehrini seyrederken, Hâce hazretlerini unuttum, bağlılık hâtırımdan çıktı. O anda bendeki hâller gitti. Sonra İsfehan'a gittim. Orada bir büyük âlim var idi. Bütün İsfehanlılar ondan himmet ve duâ isterlerdi. O zâttan çok kerâmetler meydana gelmişti. Babam beni alıp, o zâtın huzûruna getirdi ve benim için ondan himmet istedi. Fakat ben Hâce hazretlerinden çok korktuğumdan, o zâtın huzûrundan dışarı çıktım. Sonra hacca gittik. Beytullah'ı ziyâret ettik. Dönüşte Hâce hazretlerinin ziyâreti ile şereflendiğim zaman, onu unuttuğum için çok çekiniyordum. Korktuğumu anlayıp; "Korkma, biz kusûru affederiz. Sen benim oğlumsun. Benim oğullarıma kimsenin tasarruf etmeye haddi yoktur." buyurup latîfe yollu; "Hirata gidince niçin beni unuttun?" deyip; "Unutmak katiyyen dostluğa sığmaz." mısrâını okudular." Behâeddîn Buhârî, Tûs şehrine gidip, birkaç gün kaldı. Bir gün talebe ve ahbâbıyla Şeyh Mâşuk-ı Tûsî'nin kabrini ziyârete gittiler. Mezarın yanına gelince: "Esselâmü aleyke, yâ Mâşuk-ı Tûsî, nasılsın, iyimisin? buyurdu. Kabirden; "Ve aleykesselâm. İyiyim, çok rahatım." diyen bir ses geldi. Yanındakilerin hepsi, bu cevâbı duydular. Orada bulunanlardan biri, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Bu kerâmeti görünce, tövbe etti. Bundan sonra talebelerinden ve sevdiklerinden oldu. Hâce Behâeddîn Buhârî'ye, talebelerinden biri bir mikdar elma hediye getirdi. O elmaları hazır bulunanlara bölüştürdü ve buyurdu ki: "Bir saate kadar, kimse kendi elmasını yemesin. Çünkü bu elmalar, şimdi tesbih ediyorlar." Hâce hazretlerinin mübârek ağzından bu söz çıkar çıkmaz, elmalardan tesbîh sesleri gelmeye başladı. Mevlânâ Necmeddîn anlattı: "Birgün Hâce hazretleriyle Buhârâ'nın etrâfında bir sahrâda giderken, iki ceylânın gezdiğini gördük. Hâce hazretleri bana hitâben; "Hak teâlânın kulları yanına, bu ceylânlar gibi vahşî hayvanlar gelir. Sen de bunların yanına gelmesini dile." buyurdu. Ben; "Benim ne haddime, sizin huzûrunuzda kerâmet dileyeyim." dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: "Sen onlara teveccüh eyle. Onlar senin yanına gelirler." Ben de onlara doğru iki adım gittim. O ceylanlar, koşarak yanıma gelip durdular. Hâce hazretleri buyurdu ki: "Hangisini tutarsan tut!" Ben hangisini tutmak istedimse, diğeri beni tut diye geldi ve onu tutayım dedim. Diğeri geldi. Ben hayretler içerisinde kalıp, birini tutamadım. O esnâda Hâce hazretleri bir ceylanın sırtına mübârek elini koyup; "Sana lüzum kalmadı, ben tuttum." buyurdular. Sonra o ceylanları orada bırakıp gittik. Onlar ise arkamızdan bakıp durdular." Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: Kasr-ı Ârifân'da bir bostan ektim. Sulama vakti geldi. Fakat sular kesildiğinden, bostanı sulayamadım. Hâce hazretleri o günlerde bostanıma geldi ve buyurdu ki: "Bostanın sulama zamânı geldi." Ben de; "Sulama vakti geldi ama, sular kesildi." dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: "Yer ve gökleri yaratan, sana su vermeğe kâdirdir. Sen su yollarını aç." Acele ile su yollarını açtım. O gece sabah oluncaya kadar suyu bekledim. Sabah vaktinde su geldi. Bostanı suladım. Hattâ bir mikdâr soğan ve sarımsak var idi. Onları da suladım. Sonra su kesildi. Dağlara yağmur mu yağdı diye düşündüm. Gittim, ırmak tarafına su akıyor mu diye baktım. Aslâ sudan bir iz göremedim. Acabâ bu su nereden geldi, diye şaştım kaldım. Sonra Hâce hazretlerinin ziyâretine gittim. "Bostanı suladın mı?" buyurunca; "Evet, suladım." dedim. "Su kesildikten sonra ne yaptın?" buyurdu. "Irmağa gittim ve hiç su görmedim. Şaştım kaldım. Suyun nereden geldiğini anlayamadım." dedim. Hâce hazretleri; "Bunu sen gördün, kimseye söyleme." buyurdu. Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: "Hâce hazretleri bir gün bu fakirin hânesini şereflendirdi. Çok sevindim. Pazardan bir çuval un aldım, geldim. Behâeddîn Buhârî hazretleri unu görünce; "Bu unu, çoluk çocuğun ile pişirip yiyin ve bunun sırrını kimseye söylemeyin." buyurdu. Hâce hazretleri o zaman evimde iki ay misâfir oldu. Talebelerinden bir kısmı da onun yanında idi. Çoluk çocuk ve diğer ahbâblarım, hepimiz, hattâ Hâce hazretleri gittikten sonra, o undan çok zaman yedik. Un hâlâ ilk aldığımız gibi duruyordu. Aslâ eksilmedi. Sonra Hâce hazretlerinin mübârek sözünü unutup, o sırrı çoluk çocuğuma anlattım. Bunun üzerine o undan bereket kesilip, un tükendi." Behâeddîn Buhârî hazretleri, birgün İshâk isminde bir talebesinin evine teşrif etmişlerdi. Orada bulunan talebeler, yemek pişirmek için tandıra çok odun koyup, ateş yakmışlardı. Her biri bir işle meşgûl oldukları sırada, tandırın ateşi alevlenip, tandırdan dışarı çıktı. Bunun üzerine hazret-i Hâce mübârek ellerini tandıra sokunca, Allahü teâlânın inâyeti ve yardımı ile tandırın ateşi sâkin oldu. Mübârek ellerini tandırdan çıkardığı zaman, ne elbisesine bir şey olmuş, ne de ellerinden bir tüy yanmış idi. Derviş Muhammed Zâhid şöyle anlatmıştır: "İlk zamanlarımda, Hâce hazretleri ile bir gün sahrâda gidiyorduk. Bahar günlerinden bir gün idi. Canım karpuz yemek istedi. Hâce hazretlerinden bir karpuz istedim. Bunun üzerine bana; "Muhammed, çay kenarına git!" buyurdu. Ben de, o sahrâda akan bir çayın kenarına gittim. Suyun üzerinde, Baba Şeyh karpuzu denilen sulu karpuzları gördüm. Su üzerinde yüzen karpuzlardan biri, kenara yanaşıp durdu. Aldım, henüz bostandan kopmuş gibi olduğunu gördüm. Hâce hazretlerinin huzûruna bıraktım. "Bu karpuzu kes de yiyelim." buyurunca kestim. Hâce hazretleri ile yedik. Bu büyük kerâmeti hazret-i Hâce'den gördüğümde, onun, vilâyet ve tasarrufun en yüksek derecesinde olduğuna îtikâdım arttı. Bu yüzden de çok şeylere kavuştum." Hâce hazretlerinin talebelerinden birisi şöyle anlatmıştır: "Bir gün Hâce hazretlerinin sohbetlerine kavuşma arzusu içime doğdu. O arzu ile Taşkend vilâyetinden Buhârâ'ya hareket ettim. Hanımım bir mikdâr altın getirip bana verdi ve; "Bu altınları Hâce hazretlerine ver!" dedi. Niçin gönderiyor diye merak edip sordum, fakat söylemedi. Hazret-i Hâce'nin sohbeti ile şereflendiğim zaman, o altınları önüne koydum. Görünce, tebessüm ederek buyurdu ki: "Bu altınlardan çocuk kokusu geliyor. Ümid ederim ki, cenâb-ı Hak sana bir çocuk verecektir." Hâce hazretlerinin bereket ve himmetlerinden Hak sübhânehu ve teâlâ hazretleri bana bir sâlih oğul ihsân etti." Talebelerinden biri anlatır: "Merv'de, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûrunda idim. Buhârâ'daki ehlimi, akrâbamı görmeyi çok arzûladım. Kardeşim Şemsüddîn'in vefât haberi geldi. Hazret-i Hâce'den izin istemeğe cesâret edemedim. Yakınlarından olan Emîr Hüseyin'e, bana izin almasını ricâ ettim. Cumâ namazını kılıp mescidden çıkınca, Emîr Hüseyin, kardeşimin ölüm haberini hazret-i Hâce'ye arz etti. "Bu nasıl haberdir! Onun kardeşi sağdır. Onun kokusunu alıyorum, hem de pek yakından." buyurdu. Sözleri biter bitmez, kardeşim Buhârâ'dan çıkageldi. Behâeddîn Buhârî'ye selâm verdi. Bunun üzerine hocam; "Ey Emîr Hüseyin! İşte Şemsüddîn." buyurdu. Dâmâdı ve yüksek talebelerinden Alaeddîn-i Attâr hazretleri anlattı. Hazret-i Hâce Buhârâ'da idi. Eshâbının ileri gelenlerinden Mevlânâ Ârif, Harezm'de idi. Bir gün eshâbı ile, görme sıfatı üzerinde konuşuyordu. Söz arasında; "Mevlânâ Ârif, şu anda Harezm'den Serâ'ya doğru yola çıktı ve filân yere ulaştı." buyurdu. Bir müddet sonra; "Kalbime geldi ki, Mevlânâ Ârif, Serâ'ya gitmekten vaz geçti. Şu anda Harezm istikâmetine doğru geri döndü." buyurdu. Talebeleri, bu konuşmanın olduğu gün, saat ve târihi bir yere yazdılar. Bir zaman sonra, Mevlânâ Ârif, Harezm'den Buhârâ'ya geldi. Behâeddîn Buhârî'nin buyurduklarını ona anlattılar. "Tam buyurduğu gibi olmuştur." dedi. Talebeleri hayretler içinde kaldı. Talebelerinden biri anlatır: "Hazret-i Hâce'nin sohbeti ile şereflendiğimde, talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Şâdî, bana çok nasîhat etti ve edebden bahsetti. Bana emrettiklerinden biri; hazret-i Hâce'nin bulunduğu yere doğru hiçbirimiz ayağımızı uzatmayız nasîhati idi. Bir gün hava çok sıcaktı. Gazyût'tan Kasr-ı Ârifân'a Hâce hazretlerini ziyârete geliyordum. Bir ağacın gölgesinde dinlenmek için yattım. Bir hayvan gelip, ayağımı iki kere kuvvetlice tekmeledi. Fırladım kalktım. Ayağım çok fazla ağrıyordu. Tekrar yattım. Yine o hayvan gelip beni tekmeledi. Kalkıp oturdum ve sebebini düşünmeğe başladım. Nihâyet Şeyh Şâdî'nin nasîhatını hatırladım ve ayaklarımı, hocamızın o anda bulunduğu Kasr-ı Ârifân'a doğru uzatarak yattığımı anladım." Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: "Hocamız, Emîr Hüseyin'e, kış mevsiminde çok odun toplamasını emr etti. Odun toplama işi bittiğinin ertesi günü, kırk gün devâm eden kar yağmağa başladı. Sonra Hâce hazretleri, Hârezm'e gitmek için yola çıktı. Şeyh Şâdî de hizmetinde idi. Hırâm Nehrine geldiklerinde, suyun üzerinden yürümesini ona emretti. Şeyh Şâdî korktu, çekindi. Bir defâ daha emretti. Yine yapamadı. O zaman büyük bir teveccühle ona baktı. Bununla kendinden geçti. Kendine gelince, ayağını suyun üzerine koyup yürüdü. Suya batmadı. Hocamız da arkasından yürüdü. Suyun üzerinden karşıya geçince, Hocam; "Bak bakalım, pabucun hiç ıslandı mı?" buyurdu. Baktığında, Allahü teâlânın kudreti ile, en küçük bir ıslaklık yoktu." Talebelerinden biri anlatır: "Hâce hazretlerini sevmem ve sohbetinde bulunmamın sebebi şudur: Bir gün Buhârâ'da dükkânımda idim. Gelip dükkânıma oturdu ve Bâyezîd-i Bistâmî'nin bâzı menkıbelerini anlatmağa başladı. Anlattığı menkıbelerden biri şu idi: "Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: "Elbisemin eteğine bir kimse dokunsa, bana âşık olur ve ardımdan yürür." Ve sonra buyurdu ki: "Eğer kaftanımın kolunu hareket ettirsem, Buhârâ'nın büyükleri, küçükleri bana âşık ve hayran olup, ev ve dükkânlarını bırakarak bana tâbi olurlar."O sırada elini yeni üzerine koydu. O anda gözüm yenine daldı. Beni bir hâl kapladı. Kendimi kaybettim. Uzun zaman öyle kalmışım. Kendime gelince, muhabbeti beni kapladı. Ev ve dükkânı terk edip, hizmetini canıma minnet bildim." Şeyh Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl'in halîfelerinin büyüklerindendi. O anlatır: "Bir gün, Behâeddîn Buhârî hazretlerini, Kasr-ı Ârifân'da ziyârete gittik. Buhârâ'ya döndüğümüzde, oranın fakirlerinden bir grup da bizimle berâberdi. Onlardan biri, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin aleyhinde konuştu. Sen onu tanımıyorsun, Allah'ın evliyâsına karşı sû-i zan ve sû-i edepte, kötü zan ve edepsizlikte bulunman uygun değildir dedik. Susmadı. Bir eşek arısı gelip, ağzına girdi ve dilini soktu. Dayanamayacak kadar canı yandı. Bu, o büyük zâta edepsizliğinin cezâsıdır dedik. Çok ağladı, pişmân oldu, tövbe etti. Ona karşı îtikâdını düzeltti ve hemen ağrısı geçti. Bir defâsında Kıpçak çölü askerleri, Buhârâ'yı bir müddet kuşattılar. Buhârâlılar çok zor günler yaşadı. Birçok insan öldü. Buhârâ vâlisi, husûsî adamlarından birini hazret-i Hâce'ye gönderip; "Düşmana karşı koyacak gücümüz yok. Her çâremiz tükendi, plânlarımız bozuldu. Sizin yüksek kapınıza sığınmaktan başka çâremiz kalmadı. Bizi bu zâlimlerden siz kurtarırsınız. Müslümanların onların elinden kurtulması için Allahü teâlâya yalvarınız, duâ ediniz. Şimdi yardım zamânıdır." deyip, ricâda bulundu. Hazret-i Hâce; "Bu gece Allahü teâlâya yalvarırız. Bakalım Allahü teâlâ ne yapar." buyurdu. Sabah olunca, onlara; altı gün sonra bu belânın kalkacağı müjdesini verdi ve; "Vâlinize böyle müjde verin!" buyurdu. Buhârâlılar bu müjdeye son derece sevindiler. Buyurduğu gibi oldu. Altı gün sonra, şehri kuşatan düşman askerleri çekilip gitti. Hazret-i Hâce, Herat melîkinin arzusuyla Tûs'dan Herat'a geldiklerinde, Pâdişâhın sarayına girdi. Her uğradığına dikkatle baktı. Kapıcıdan vezîrlere kadar, herkeste bir hal ve değişiklik oldu. Hâlden hâle girdiler. Kendilerinde olmayan mertebelere kavuştular. Yâkûb-i Çerhî hazretleri anlatır: Buhârâ'nın âlimlerinden ilim öğrenip fetvâ vermeye izin aldıktan sonra, memleketime dönmeyi düşündüm. Hazret-i Hâce'ye uğrayıp; "Beni hâtırınızdan çıkarmayın." dedim ve çok yalvardım. "Gideceğin zaman mı, yanımıza geldiniz?" buyurdu. "Hizmetinize müştâkım, arzu ve istekliyim." dedim. "Hangi bakımdan?" buyurdu. "Siz büyüklerdensiniz ve herkesin makbûlüsünüz." dedim. "Bu kabûl şeytânî olabilir, daha sağlam delîlin var mı?" buyurdu. Sahîh hadîsde; "Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalbine düşürür." buyuruluyor dedim. Tebessüm edip; "Biz azîzânız." buyurdu. Bunu duyunca birden hâlim değişti. Bir ay önce rüyâda birisi bana: "Git, Azîzân'ın talebesi ol!" demişti. Onu unutmuştum. Onlardan duyunca, bu rüyâyı hâtırladım. Yine devâm ederek anlatır: "Hazret-i Hâce'ye, beni şerefli hâtırınızdan çıkarmayın!" dedim. Bunun üzerine; "Bir kimse Azîzân hazretlerinden, beni unutmayın diye ricâda bulundu, o da Allah'tan başka hâtırımda bir şey kalmaz. Yanımda bir şey bırak ki, görünce hâtırıma gelsin buyurdu." diye anlattıktan sonra, mübârek takyelerini bana verip: "Senin bana bırakacak bir şeyin yoktur. Bâri bu takyeyi sakla! Bunu gördüğün zaman beni hatırlarsın, beni hâtırladığın zaman yanında bulursun." buyurdu. Ayrılırken; "Bu yolculukta muhakkak Mevlânâ Tâcüddîn Deşt-i Gülekî'yi gör!O evliyâullahdandır." buyurdu. Hâtırıma; "Ben Belh'e gidip, oradan vatanıma varırım; Belh nerede, Deşt-i Gülek nerede?" diye geldi. Sonra Belh yolunu tuttum. Ama öyle bir zarûret hâsıl oldu ki, yolum Deşt-i Gülek'e düştü. Hazret-i Hâce'nin işâreti aklıma gelip, şaştım kaldım. Seyyid Burhâneddîn, Hâce hazretlerine bir mikdâr balık getirdi. Hâce hazretleri bağda idi. Balıkları da bağda pişirmek istediler. İlkbahar mevsimiydi. Hâce hazretleri balıkları pişirirken, gök yüzünü büyük bir bulut kapladı. Yağmur yağmaya başladı. Hâce hazretleri, Seyyid Emîr Burhâneddîn'e; "Duâ et, benim olduğum yere yağmur yağmasın!" buyurdu. Burhâneddîn; "Efendim, benim ne haddime?" dedi. Hâce hazretleri; "Benim dediğimi yap." buyurdu. Seyyid Burhâneddîn emre uyarak duâ etti. Kudret-i ilâhî ile Hâce hazretlerinin olduğu yere yağmur yağmadı. Diğer yerlere o kadar yağdı ki, suları, sel gibi yanımızdan akıyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldı. Bu kerâmetten çokları istifâde ettiler. Hâce hazretleri, talebeleri ile bir kimsenin evinin terasında otururlarken, gönülleri yakan, kalblere tesir eden bir sohbet ettiler. Sohbet esnâsında talebelerine; "Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi buldum?" dediler. Talebeleri; "Biz sizi bulduk." dediler. "Mâdem ki, siz beni buldunuz, bu terasta beni bulun." buyurup, talebelerinin gözünden kayboldular. Talebeleri her tarafı arayıp, bulamadılar. Söyledikleri söze pişmân olup; "Sizin câzibeniz olmasa, siz lutf etmeseniz, kim sizin sohbetinize kavuşabilir?" deyip özür dilediler. Bunun üzerine Hâce hazretleri kendisini gösterdi. Biraz önce oturdukları yerde, aynı şekilde oturuyordu. Bir defâ buyurdu ki: "Bizim yolumuz Resûlullah efendimizin sünnetine uymak ve Eshâb-ı kirâmın hâllerine bakmaktır. Bunun için bu yolda az bir amel, büyük kazançlara, netîcelere sebeb olur. Sünnete uymak çok büyük bir iştir. Bu yoldan yüz çeviren, dînini tehlikeye atmış olur." Behâeddîn Buhârî hazretleri Buhârâ'da, yaz mevsiminde bir akşam, talebeleriyle birlikte Atâullah adında bir zâtın evinin damında oturmuş sohbet ediyordu. Mübârek ağzından inci gibi güzel sözler dökülüyor, dinleyenlere feyz saçıyordu. Evin yakınında, Buhârâ vâlisinin sarayı vardı. O akşam vâli de, sarayının damında adamlarıyla birlikte def ve çalgı çalıp, eğleniyordu. Ses her tarafa yayılıyordu. Behâeddîn Buhârî; "Bizim bu sesleri işitmemiz câiz değildir, kulağımıza pamuk tıkamak lâzımdır." dedi. Böyle söyledikten sonra, sohbet meclisinde bulunan talebeleri ve kendisi, çalgı sesini işitmez oldular. Hâlbuki vâli ve adamları sabaha kadar çalgı çalmışlardı. Sabahleyin komşular, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerine; "Biz çalgı sesinden sabaha kadar uyuyamadık, siz nasıl durabildiniz?" dediler. Talebeler; "Hocamız bu sesi dinlememiz uygun olmaz, kulağımıza pamuk tıkamamız lâzımdır." buyurdu. O andan îtibâren sabaha kadar hiç çalgı sesi işitmedik." dediler. Bu durum, o vâliye anlatıldı. Vâli durumu öğrenince, yaptığı işe pişmân olup, tövbe etti. Bu hâdise Buhârâ'da günlerce anlatıldı. Herkes Behâeddîn Buhârî'nin büyüklüğünü gördü. Ona muhabbetleri daha çok arttı. Behâeddîn Buhârî hazretleri Kâbe'yi ziyârete giderken, Horasan'a uğramıştı. Orada Hâce Müeyyiddîn adında bir zâtın evinde misâfir olup, birkaç gün kaldı. Bu sırada bir gün, Kârubanî saray mesîresine gitmişlerdi. Orada huzûruna bir derviş geldi. Dervişe iltifât edip; "Bunlar bizim sevdiklerimizdendir, fakat bizi tanımazlar." dedi. Sonra o dervişi yanına alıp, misâfir kalmakta olduğu eve götürdü. Ev sâhibi yemek koyunca, ev sâhibine; "Bugün şehrimizdeki Allah dostlarından birini bulup getirdim. Müsâade ederseniz bizimle birlikte yemek yesin." dedi. Ev sâhibi; "Hay hay efendim, emrediniz, sofraya gelsin." dedi. Bunun üzerine o derviş de sofraya oturdu. Yemekten sonra sohbete başladılar. O derviş ile tarîkat hâllerinden ve hakîkat sırlarından bahsettiler. Bir müddet sohbetten sonra, o derviş müsâade isteyip, gitmek üzere kalktı. Oradan, havada uçarak ayrılıp gitti. Behâeddîn Buhârî, dervişin bu hâline tebessüm edip; "Bu kolay iştir." buyurdu. Yatsı namazı vaktinde, o derviş tekrar geldi. Behâeddîn Buhârî ona uçarak ayrılıp gitmesini sorarak; "Allah dostlarının yanında böyle işler mûteber değildir. Allahü teâlâ bâzı kullarına öyle sırlar ihsân etti ki, bu sırlardan birini insanlara gösterse, halk perişân ve mahvolur." buyurdu. Derviş zât; "Ben, kırk beş seneden beri denizlerde ve karada dolaşırım, söylediğiniz gibi tasarruf sâhibi bir zât bulamadım. On defâ Kâbe'yi, on defâ da Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettim. Bahsettiğiniz sırlardan hiç birinin kokusunu duymadım." dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri o dervişe; "Bir an bana teslîm olursan, sana nice sırları koklamak nasîb olur ve âlemde öyle kimse olup olmadığını anlarsın." buyurdu. Derviş; "Peki" deyip teslîm oldu. Yanına oturdu. Behâeddîn Buhârî, şehâdet parmağı ile dervişe dokundu. Derviş kendinden geçip yere yıkılıverdi. Nefesi dahi kesildi. Bir müddet öylece kaldı. Sonra şehâdet parmağını dervişin alnına dokundurdu. Derviş kendine gelip kelime-i şehâdet getirerek kalktı, özür ve af dileyerek; "Câhillik ettim. Sizin gibi Allah'ın sevgili bir kulunun huzûrunda edepsizlik ettim. Uygunsuz sözler söyledim. Kerem ve ihsân ediniz, küstahlığıma bakmayıp, beni bağışlayınız ve terbiye ediniz. Bunca zamandır gezip dolaştım ve hep sizin gibi kemâl ehli bir büyük âlim aradım. Şimdi himmetiniz bereketiyle aradığımı buldum." dedi. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî; "Bu mertebeye erişmek için, Allahü teâlânın rızâsına uygun amel işlemek ve O'nun sevgili bir kuluna teslîm olmak lâzımdır." buyurdu. Derviş dedi ki: "Emriniz başım üstüne, emir buyurun, hizmetinizde Kâbe'ye gideyim." "Sen on defâ Kâbe'ye gitmişsin." buyurunca; "Sizinle gitmeyi arzu ediyorum." dedi. Dervişe dedi ki: "Senin için hayırlı olan şudur: Sen Herat'a git ve bize bağlılığını sürdür. Derviş söz dinleyip, Herat'a gitti. Behâeddîn Buhârî hazretleri de, talebeleriyle birlikte Kâbe'ye gitmek üzere misâfir olduğu evden ayrılıp, Horasan'dan yola çıktılar. Behâeddîn Buhârî hazretleri hacda iken hacılar Mina'da kurban kesiyorlardı. "Bizim de kurban kesmemiz lâzım, fakat biz oğlumuzu kurban edeceğiz." buyurdu. Talebeleri bu sözde bir hikmet vardır diyerek, o günün târihini kaydettiler. Hacdan sonra Buhârâ'ya döndüklerinde, Behâeddîn Buhârî'nin o sözü söylediği gün, oğlunun vefât ettiğini öğrendiler. Oğlunun vefâtı üzerine buyurdu ki: "Allahü teâlânın ihsânı ile oğlumun vefât etmesi husûsunda da Resûlullah efendimize uymuş oldum. Çünkü Peygamberimizin de oğlu vefât etti. Resûlullah'ın başından geçen işlerin hepsi benim başımdan da geçti. Yapmış olduğu her işle amel ettim. Hiçbir sünneti terketmedim. Hepsini yerine getirdim ve netîcesini buldum. Behâeddîn Buhârî hacda iken, Kâbe'yi tavaf sırasında, ak sakallı bir ihtiyârın, Kâbe'nin örtüsüne sarılarak ağladığını ve göz yaşları ile orayı ıslattığını gördü. İmrenilecek bir hâlde olan ihtiyârın, bir de kalbine teveccüh etti. Keşfiyle gördü ki, ihtiyârın kalbi tamâmen dünyâlık şeylerle meşgûl. Minâ pazarında ise genç bir tüccar gördü. Bu genç tüccar, aşağı yukarı elli bin altın değerinde alış veriş yapıyordu. Görünüşte tamâmen dünyâya dalmış gözüken gencin kalbine teveccüh ettiğinde, kalbini hep Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl bir hâlde gördü. Behâeddîn Buhârî hazretleri, asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaşmıştır. Yıllarca insanları hidâyete, kurtuluşa, doğru yola kavuşturmuş, nice gönüller onun feyzleriyle nurlanmıştır. Vefâtına yakın halleri ve talebelerinin bu hususta nakilleri ise şu şekildedir. Büyük âlimlerden Mevlânâ Muhammed Miskin şöyle anlattı: "Buhârâ'da Şeyh Nûreddîn Halvetî adında, sâlih ve meşhûr bir zât vefât etmişti. Behâeddîn Buhârî hazretleri talebeleriyle birlikte vefât eden o zâtın yakınlarına tâziyeye gitmişlerdi. Tâziyeye gelenlerden bir kısmı ve o evin halkı, yüksek sesle ağlayıp feryâd ediyorlardı. Behâeddîn Buhârî hazretleri bu hâli görüp, onları yüksek sesle ağlamaktan men etti. Orada bulunanlardan her biri bu hususta bir şeyler söyledi. Bu arada Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Benim ömrüm sona erince, ölmek nasıl olurmuş dervişlere öğreteyim!" Bu sözü dâimâ benim hatırımda kaldı. Behâeddîn Buhârî hazretleri hastalandılar. Bu hastalığı ölüm hastalığı olup, ömrünün son günleri idi. Husûsî odasına çekildi. Vefâtına kadar orada kaldılar. Her gün talebeleri oraya giderler huzûrunda bulunurlardı. Talebelerinin herbirine şefkat gösterip, iltifatta bulunurdu. Vefât etmek üzere iken, ellerini kaldırıp duâ etmeye başladı. Ellerini uzatıp uzun müddet duâ etti. Sonra ellerini yüzüne sürüp vefât etti." Alâeddîn-i Attâr hazretleri de şöyle anlatmıştır: Behâeddîn Buhârî hazretleri ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emretti. Gidip emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzûruna geldim. Bu sırada, acaba kendilerinden sonra irşâd emrini kime verecekler diye hatırımdan geçmişti. O anda mübârek başını kaldırıp; "Söyleyeceğimi, Hicaz yolunda söylemiştim. Her kim bizi arzu ederse, Hâce Muhammed Pârisâ'ya nazar etsin." buyurdu. Bu sözü söyledikleri günden sonraki gün vefât etti. Yine Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: "Hâce Behâeddîn Buhârî hazretlerinin vefâtı sırasında Yâsîn-i şerîfi okuyorduk. O da bizimle okuyordu. Yarısına gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler." Kasr-ı Ârifân'da toprağa verildi. Talebeleri, üzerine güzel bir türbe yaptırdılar. Daha sonra türbenin yanına genişce bir mescid inşâ edildi. Gelen pâdişâhlar o mescid için vakıflar kurdular. Oranın bakımını yapmak, şanını, şerefini duyurmak için çok îtinâ gösterdiler. Bu muhabbet günümüze kadar devâm edegelmiştir. Temiz rûhu vesîle edilerek cenâb-ı Hak'tan yardım istenmektedir. Eşiğinin toprağı gözlere sürme gibidir. Dar zamanlarda onun kapısına sığınılır. Zamânın büyüklerinden Abdülkuddüs şöyle anlatmıştır: Behâeddîn Buhârî hazretlerini kabrine koyduk. Gördüm ki, mübârek yüzleri tarafından "Mü'minin kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir." hadîs-i şerîfinde buyurulduğu gibi, Cennet'ten bir kapı, kabr-i şerîflerine açıldı. O kapıdan iki hûri gelip, ona selâm verdi ve; "Allahü teâlâ bizi, sizin için yarattığı vakitten beri sizi bekliyoruz." dediler. Hâce hazretlerinin onlara; "Ben Hak teâlâ hazretleri ile ahdettim ki, O'nun hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlatılamayan dîdârını görmedikçe, benim yolumda bulunanlara ve benden hakkı işitip amel edenlere şefâat etmedikçe, hiçbir şey ve hiçbir kimse ile meşgûl olmam." dedi. Vefâtından sonra sevenlerinden biri onu rüyâda görmüş ve; "Ne amel işleyelim ki kurtuluşa erelim?" diye sormuştur. "Son nefeste ne ile meşgûl olmak gerekirse, onunla meşgûl olunuz." buyurmuştur. Behâeddîn Buhârî hazretleri orta boylu, mübârek yüzü değirmi olup, yanakları kırmızıya yakın idi. İki kaşı arası açık, gözleri sarı ile elâ renk karışımı olan kestane renginde idi. Sakalının beyazı siyahından çok idi. Ne hızlı, ne de yavaş yürürdü. Konuşmaları Peygamber efendimizin konuşması gibi tâne tâne idi. Konuştuğu kimseye yönünü dönmüş olarak konuşurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi. Her gün kendini yirmi kere ölmüş ve mezara konmuş olarak düşünürdü. Kimseyi küçük ve hakîr görmez, dâimâ güler yüzle karşılardı. Ancak celâllendiği zaman kaşlarını çatardı. Bu zamanda heybetinden karşısında durulmaz olurdu. Şemâili, görünüşü birçok bakımdan Resûlullah efendimize benzediği gibi, sözleri, işleri ve bütün hareketleri sünneti seniyyeye uygun idi. En başta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: "Hâce Behâeddîn Nakşibend hazretleri o derece fakir idi ki, evlerinde kış günleri namaz kılmak için yere serecek bir şey bulunmadığından, eski bir kilim serip, onun üzerinde namaz kılarlardı. Maîşet ve geçimlerine bir çekirdek bile haram karıştırmazlardı. Kendilerinin ve âile efrâdının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şeyden uzak dururlardı. "İbâdet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır. Diğer kısmı sâlih ameller ve ibâdetlerdir." buyurulan hadîs-i şerîfi bildirirlerdi. Fakir olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse, mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıymetinde bir hediye verirlerdi. Tanıdığı veya tanımadığı bir kimse evlerine ziyârete gelse, güleryüzle karşılar, nezâketle yol gösterir, evde ne bulunursa ikrâm ederlerdi. Misâfirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Eğer ev soğuk olursa, kendi giyeceğini ve yatağını misâfire verirdi. Misâfirin hayvanı varsa, hayvanın yemini ve suyunu verirdi. Nafakasını çalışarak temin ederdi. Bunun için eker, biçerdi. Bir mikdar arpa, biraz da hayvan yemi eker kaldırır, bununla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi çalışır, bütün işlerini görürdü. Zamânında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip, hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa yemek husûsunda Peygamber efendimize uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; "Sofra başında kendinizi Allahü teâlânın huzûrunda biliniz. O'nun verdiği nîmeti yediğimizi unutmayınız." buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; "Önündeki yemeği, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahü teâlâyı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahü teâlâ, sana senden yakındır. O'nu düşün." buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi. Rivâyet edilir ki, bir zaman Şâh-ı Nakşibend hazretleri Gazyut denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurdu ki: "Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi. Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur. Belki de şeytan yemek yaparken hep onunla bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz?" Buyurdu ki: "Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veya kerâhatle hazırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan karışmışdır. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü teâlâyı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû' ve hudû' hâlinde bulunmak, zevkle ve göz yaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyı hâtırlıyarak yemeği pişirmek ve yemeği Allahü teâlânın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûduna haram lokma karışmış bir kimse, namazdan tad duymaz." Tasavvufdaki hâllerinin kaybolduğunu söyleyen bir talebesine; "Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını araştır." buyurmuştur. Talebesi araştırdığında, yemeğini pişirirken ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yakmış olduğunu tesbit ederek tövbe etmiştir. Namazda hûdû' ve huşû' nasıl elde edilir? diye sorulunca, buyurdu ki: "Huzurlu bir hâlde helâl lokma yiyeceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitâh tekbirini, kimin huzûruna durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz." Buyurdu ki: "Nefsinizi dâimâ töhmet altında tutunuz ve ona uymayınız. Her kim bunda muvaffak olursa, Allahü teâlâ ona bu işinin mükâfâtını, karşılığını verir, sâlih amel işlemeye muvaffak olur, buna tahammül ve güç bulur. Yaptığı her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapmaya başlar. Bütün işlerde niyeti düzeltmek çok mühimdir. Buyurdu ki: "Namaz müminin mîrâcıdır." buyurulan hadîs-i şerîfte, hakîkî namazın derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allahü teâlânın azametini, yüceliğini düşünerek, hudû' ve huşû' hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istigrâk, kendinden geçme hâline eriştirmelidir. Bu sıfatın kemâl derecesi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemde vardı. Rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah efendimiz namazda iken, mübârek göğsünden öyle bir ses gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin dışından işitilirdi. Namazda kalp huzûru nasıl elde edilir? diye sorulunca da; "Helâl lokma yemek ve yerken gaflet içinde olmamak, abdest alırken, iftitâh tekbirini söylerken, tam bir âgâhlık, gafletten uzak olma, uyanıklık içinde bulunmakla." buyurdu. Buyurdu ki: "Oruç bana mahsustur. Onun karşılığını ben veririm." buyrulan kudsî hadîste, hakîkî oruca işâret vardır. Bu ise, mâsivâyı, Allahü teâlâdan başka her şeyi terketmektir." Yine buyurdu ki: "Allahü teâlânın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa, Cennet'e girer." buyurulan bu hadîs-i şerîfteki "Ahsa" kelimesinin bir mânâsı, saymaktır. Diğer bir mânâsı ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip, bilmektir. Bir mânâsı da, bu esmâ-i şerîfenin mûcibince amel etmektir. Meselâ "Rezzâk" ismini söylediği zaman, rızkı için aslâ endişe etmemeli. "Mütekebbîr" ismini söyleyince, Allahü teâlânın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir." Behâeddîn Buhârî hazretlerine bu dereceye nasıl ulaştınız? diye suâl olununca; "Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla." buyurdu. Yine buyurdu ki: "Bizim yolumuz sohbettir. Halvette, yalnızlıkta şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kimsenin arkadaşında fânî olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bâzılarının kalblerindeki muhabbet tohumu başka şeylere bağlılığı sebebiyle gelişmez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan bâzılarının da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz." "İnsanlara rehber olan, onları irşâd eden doğru yolu gösteren âlimler, usta avcıya benzerler. Usta avcılar, ince mahâretlerle vahşî bir canavarı tuzağa düşürüp yakalarlar, sonra avladıkları o vahşî hayvanı terbiye edip, ehlileştirirler. Bunun gibi, Allahü teâlânın velîleri de hikmet ehli olup, güzel tedbirler ile, huylarına göre tâliblere gereği gibi muâmele ederek, teslimiyyet makâmına ulaştırırlar. Sonra sünnet-i seniyyeye tâbi olmalarını sağlayarak, maksada ulaştırırlar." Yine buyurdu ki: "İnsanlara rehber olan zâtlar, herkesin kâbiliyetine ve istidâdına göre muâmele ederler. Eğer tâlib yeni ise, onun yükünü çekip, ona hizmet ederler. Dâvûd aleyhisselâma; "Ey Dâvûd! Beni taleb eden birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol!" buyrulduğu gibi, çok hizmet ve himmet göstermek gerekir ki, tâlibde bu yola girme kâbiliyeti peydâ olsun. Bizim yolumuzda olan kimse, bu yola tam uyup, bunun aksine bir iş yapmamalıdır ki, işin netîcesi meydana çıksın. Sünnet-i seniyyeye uymaktan ibâret olan yolumuza uyarak, işlerde ve amellerde dikkatli davranmalıdır ki, yolumuzda olanlarda ehlullahın tam bir mârifetine kavuşma saâdeti hâsıl olsun." Yine buyurdu ki: "Resûlullah efendimizin, benim ümmetim buyurduğu ümmet, İbrâhim aleyhisselâmın Nemrud'un ateşinden kurtulduğu gibi Cehennem ateşinden kurtulurlar. Çünkü Resûlullah efendimiz; "Benim ümmetim, dalâlet (sapıklık) üzerinde birleşmez." buyurdu. Buradaki ümmetten maksad, hakîkî ümmettir. Yâni Resûlullah'a tâbi olan ümmettir. Bunun için Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Benim ümmetim üç kısımdır. Birincisi dâvet ümmeti (müslüman olmayanlar), ikincisi icâbet ümmeti (müslüman olanlar), üçüncüsü de müteâbât (tam uyanlar) ümmetidir." Buyurdu ki: "Bir kimse nefsine muhâlefet etmeye muvaffak olursa, ameli az da olsa, nefsinin isteklerine boyun eğmemeye muvaffak olduğu için şükretmesi lâzımdır. Ebdâllerin makâmını isteyen kimsenin, hâlini değiştirmesi, yâni nefsine muhâlefet etmesi lâzımdır." Buyurdu ki: "Bizim yolumuz, Allahü teâlânın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshâb-ı kirâma tâbi olmaktır. İşte bu sebeple, bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek, sabır ve tahammül ister. Biz, bizim yolumuza girenleri, istersek kolayca çekme ile, dilersek bir başka usûlle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim, bir tabîbe benzer. Hastanın hastalığını, derdini tesbit eder ve ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Sohbetin de şartları vardır. İki kişi sohbet etmek isterse, birbirinden emin olmaları gerekir. Böyle olmazsa, sohbetten fayda hâsıl olmaz. Bizim sohbetimize girenlerin kalblerinde, muhabbet tohumu vardır. Kısaca bu yola, Ehl-i sünnet ve cemâat yolu denir. Bizim sohbetimize dâhil olanların kalbine muhabbet tohumu atılmıştır. Fakat Allahü teâlâdan başka her şeyden alâkasını kesmemiş olabilir. Bu durumda sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, Allahü teâlânın sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu kalbinden temizleriz. Kalbinde bize karşı meyli ve muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece gündüz onu terbiye etmemiz bizim vazîfemizdir. Muhabbet için uzakta olmak farketmez." Behâeddîn Buhârî hazretlerine siz nasıl bir yolda bulunuyorsunuz? diye suâl sorulunca, buyurdu ki: "Ancak ârif olanların istifâde edebileceği bir yolda bulunuyoruz. Bu yol da üç şeyden ibârettir. Bunlar; murâkabe, müşâhede ve muhâsebedir. Murâkabe: Bu yola giren kimsenin, her şeyi bırakıp Allahü teâlâya dönmesidir. Murâkabe ehli pek azdır. Olanlar da gizlidir. Biz şu netîceye vardık ki, murâkabeyi elde etmenin yolu, nefse muhâlefet etmektir. Müşâhede: Gayb âleminden gelir ve kalb üzerine işlenen bir tecellîdir. Celâlî veya cemâlî olmak üzere ikiye ayrılmışdır. Muhâsebe: Bizim yolumuzda olan kimse, düşünüp araştırır. Kendini hesâba çekip bakar. Geçmiş zamânı gaflet ile mi, huzûr ile mi geçti? Eğer huzûr ile geçmişse, o kimsenin vakti değerlendirilmiştir. Allahü teâlâya hamd etsin. Eğer geçen zaman gaflet ile geçmişse, o kimse vaktini zâyi etmiştir. Yapacağı iş, geleceği için tedbirli olup, tövbe etmektir. Ârif olanlar, bu üç husûsa riâyet ettikleri için pekçok fayda elde ederler. Ârif olmadan istifâde edemezler. Bizler, maksada ulaşmakta vâsıtayız. Allahü teâlânın inâyeti olmadan ve rehber olmadan maksada erişmek mümkün olmaz. Şu hâlde bu yolda ilerleyen kimse, kıyâmete kadar yaşasa, kendisine rehber olan zâtın terbiye nîmetinin, lütuf ve himmetinin şükrünü yerine getiremez." Behâeddîn Buhârî, Allahü teâlânın kullarına şefkat ve acımalarının çokluğundan, on iki gün başını secdeye koyup, Allahü teâlâdan, tasavvufta kolay ilerlenen, kolay ele geçen ve elbette kavuşturucu olan bir yol istedi. Duâsı kabûl edildi. Bu yol; yeme, içme, giyimde, oturmada ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi çeşitli düşüncelerden korumaktır. Her ân güzel ahlâkla ahlâklanmaktır. Kendisinden kerâmet isteyenlere buyurdu ki: "Bizim kerâmetimiz açıktır. Bu kadar çok günâh ile yeryüzünde yürümemizden büyük kerâmet olur mu?" Bir defâsında ise; "Biz Allahü teâlânın fadlına, ihsânına kavuştuk. Bizi murâdlardan, çekip götürülenlerden eyledi." buyurdular. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yolunun esaslarından olan; "Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik." buyurması, Resûlullah efendimizin daha ilk sohbetinde bulunan bir kimsenin kalbine hikmet ve feyz akmasına ve bir sohbetle nihâyete kavuşmasına benzetilmiştir. Buyurdu ki: "Yolun esâsı, kalbe teveccühdür. Kalp ile de, Allahü teâlâya teveccühtür. Kalp ile çok zikretmektir. Farz ve sünnetleri edâ etmektir. Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan âlimin sohbetini ganîmet bilmektir. Hocasının huzûrunda iken ve yanında yok iken edebe uymaktır. Bu yoldan maksad ve ele geçen şey; Allahü teâlânın devamlı huzûrunda olmaktır. Eshâb-ı kirâm zamânında buna "ihsân" denilmişti. Bu yolda ilerleme esnâsında; nefsin arzularını yok etmek, nûrlara ve hâllere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer." Buyurdu ki: "Lâ ilâhe illallah kelimesini söylemenin hakîkati, Allahü teâlâdan başka ne varsa hepsini yok bilmektir." Yine buyurdu ki: "İslâm dîninin hükümlerini yapmak, yâni emirleri yapıp yasaklardan sakınmak, haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların fazlasını terketmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret mikdârınca kullanmak, tamâmen nûr ve safâdır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Vilâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa cenâb-ı Hakk'ın feyzi her ân gelmektedir." Bir kimse sizin yolunuzun esâsı ne üzere kurulmuştur? deyince; "Zâhirde halk ile, bâtında Hak ile olmak üzere kurulmuştur." buyurdu ve şu beyti okudu: "İçerden âşinâ ol, dışdan yabancı, Az bulunur cihânda böyle yürüyüş." BU KİMDİR? Behâeddîn-i Buhârî hazretleri şöyle anlatır: "Bir kış günüydü. Beni bir cezbe hâli kapladı. Kendimden geçip, kırlarda, sahrâ ve dağlarda, yalın ayak, başı açık gezip, dolaşmaya başladım. Ayaklarım yarılıp, parçalandı. Bu hâlde iken bir gece hocam Emîr Külâl ile sohbet etmek arzusu uyandı. Bu arzu ile huzûruna gittim. Talebeler etrâfında toplanmış, hocam da baş tarafta oturuyordu. İçeri girdim, aralarına katıldım. Emîr Külâl; "Bu kimdir?" dedi. "Behâeddîn'dir." dediler. Talebelerine beni meclisten dışarı çıkarmalarını söyledi. Onlar da beni dışarı çıkardılar. O zaman nefsim son derece azdı ve taşkınlık yapmak istedi. Az kalsın nefsim, irâdeme gâlip geliyordu. Fakat Allahü teâlânın ihsânıyla, nefsimi serkeşlikten ve îtirazdan menederek; "Ey nefs!Ben bu horlanmayı Allah için kabûl ettim. Beni, Allahü teâlâ elbette bundan dolayı mükâfatlandırır." dedim. Sonra başımı Emîr Külâl hazretlerinin kapısının eşiğine koydum. Sabaha kadar öyle kaldım. Üzerime kar yağdığı hâlde kalkmadım. Sabah namazı vakti Emîr Külâl, ayağını kapının eşiğine atınca, karlar arasında kalan başıma bastı. Beni o hâlde görünce teveccühte bulunup müjde verdi. İçeri alıp teselli ederek ayaklarımdaki dikenleri mübârek elleriyle çıkardı. Yaralarıma ilâç sürdü. "Oğlum! Bu saâdet libâsı (elbisesi) ancak sana lâyıktır." buyurdu. Rûhânî feyz, işte bende o zaman hâsıl oldu. Şimdi, her sabah evimden mescide çıkarken, bir talebemi o hâlde görmek isterim; fakat şimdi talebe kalmadı. Hepsi şeyh oldu." ÖYLE ZÂTLAR VARDIR Kİ! Behâeddîn Buhârî hazretleri, bir defâsında Şeyh Seyfeddîn adlı bir zâtın ırmak kenarında bulunan kabri karşısında kalabalık bir cemâatle sohbet ediyordu. O cemâatte bulunanlardan bir kısmı, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin tasavvufdaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz, velîlerin hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada, evliyânın meşhûrlarından olan Şeyh Seyfeddîn ile Şeyh Hasan-ı Bulgârî arasında geçen kerâmetler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: "Eskiden velîlerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acabâ bu zamanda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır? "Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Bu zamanda öyle zâtlar vardır ki, şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar." Bu sözler Behâeddîn Buhârî hazretlerinin mübârek ağzından çıkar çıkmaz, önlerindeki ırmak ters akmaya başladı. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri; "Ey su! Ben sana yukarı ak demedim." buyurdu. Irmak tekrar eski yöne akmaya başladı. Bu kerâmetini o kadar çok kimse gördü ki, bu sebeple çokları Behâeddîn Buhârî hazretlerinin büyüklüğünü anlayıp, tam bir teslimiyetle ona bağlandılar ve saâdete kavuştular. MUHABBET DAĞI Talebesinden Emîr Hüseyin anlatır: "Hâce hazretleri bir gece; "Yarın filân dostumu ziyârete gideceğim, inşâallah on beş güne kadar gelirim." dedi. Sabahleyin talebesi ile yola koyulup gittiler. O gün Hâce hazretlerinin ayrılığına dayanamayıp, onu görmek isteği beni kapladı. Hânekâhda benimle bir kişi daha kalmış idi. Akşam olunca ona; "Korkarım Hâce hazretleri kendilerine olan bu aşırı sevgimi keşf eder ve şefkat edip, bana acıyıp döner." dedim. Ertesi sabah gördüm ki, hazret-i Hâce dönüp geldi ve bana heybetle bakıp; "Ben sana demedim mi ki, on beş gün sonra geleceğim. Sen ise önüme muhabbet dağını sed çektin. Ben o dağı nasıl aşıp gideyim?" buyurdu. Sonra mübârek yüzünü yanımızdaki talebesine çevirip, buyurdu ki: "Emîr Hüseyin sana; "Korkarım Hâce hazretleri yoldan döner gelir." demedi mi?" O da; "Evet." dedi. Hâce hazretleri; "İşte o muhabbet ve arzulardır ki, önümüze sed çekti." buyurdular. Bunun üzerine Hâce hazretlerinin celâlini müşâhede ettiğimde, kalbimde büyük bir ürperme zâhir olup, ayaklarına düşüp af diledim. Onlar da bu âciz hizmetçilerine, merhamet edip affetti ve; "Eğer maksadın benden ayrılmamak ise, beni seninle düşün. Çünkü ben, senden ayrı değilim. Bundan sonra, sakın beni senden ayrı sanma!" buyurdular. Beyt: "Nerede olursan seninleyim ben, Kendini sakın, yalnız sanma sen." ONLAR KİMSEYE KILIÇ VURMAZ Behâeddîn Buhârî hazretleri, kendisine karşı edebsizlik yapan birine kızmayıp, tebessümle karşıladı. Fakat edebsizlik yapan kimse büyük bir derde düşüp, helâk olacak hâle geldi. Hatâsını anlayıp tövbe etti. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir ara o adamın evinin önünden geçerken, içeri girip hâlini sordu. "Allahü teâlâ şifâ vericidir, korkma iyileşirsin." dedi. O kimse bu söz üzerine kalkıp; "Efendim, size karşı edebsizlik ettim, hatırınızı incittim, beni affediniz." dedi. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Kalbimiz o zaman incindi. Fakat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşidlerin, yol göstericilerin kılıcı, kınından çıkmış yalın bir kılıçtır. Ama mürşid merhamet sâhibidir. Kimseye kılıç vurmaz. İnsanlardan belâsını arayanlar gelip kendilerini o kılıca vururlar. EDEB Behâeddîn Buhârî hazretleri bir sohbetlerinde buyurdu ki: "Bizim yolumuzdaki kimselerin şu edebi gözetmesi gerekir: Birincisi; Allahü teâlâya karşı edeptir. Yâni zâhiri ve bâtını ile tamâmen kulluk içinde olmalı. Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınması ve Allahü teâlâdan başka her şeyi, mâsivâyı terketmesidir. İkincisi; Resûlullah efendimize karşı edeb: Bu da iş ve hâllerde O'na uymaktır. Üçüncüsü; hocasına karşı edeb: Çünkü kendisinin Peygamberimize uymasına, hocası vâsıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman unutmamalıdır." NEYLEYELİM Kİ NASÎBİN YOKMUŞ Behâeddîn Buhârî hazretleri, bir defâsında Buhârâ'da Gülâbâd mahallesinde bir dostunun evinde, talebeleri ile sohbet ediyordu. Talebelerinden Molla Necmeddîn'e dönüp; "Sana ne söylersem, sözümü tutup söylediğimi yapar mısın?" dedi. Molla Necmeddîn, "Elbette yaparım efendim." dedi. "Eğer bir günah işlemeni söylesem yapar mısın? Meselâ hırsızlık yap desem yapar mısın?" dedi. Bunun üzerine MollaNecmeddîn; "Mâzur görünüz efendim, hırsızlık yapamam." dedi. "Mâdem ki bu hususdaki isteğimizi kabûl etmiyorsun, meclisimizi terket!" buyurdu. Molla Necmeddîn bunu duyunca, dehşet içinde kalıp, olduğu yere düştü ve bayıldı. Orada bulunanlar Behâeddîn Buhârî hazretlerine yalvarıp, onun affedilmesini istediler. Kabûl edip affetti. Molla Necmeddîn de kendine gelip kalktı. Bundan sonra hep berâber o evden dışarı çıktılar, Dervâze-yi Semerkand (Semerkand Vâdisi) denilen tarafa doğru gittiler. Behâeddîn Buhârî hazretleri yolda giderlerken, bir ev duvarı gösterip talebelerine dedi ki: "Bu duvarı delin, evin içinde falan yerde bir çuval kumaş vardır. Onu alıp getirin." Talebeleri bu emre uyup, duvarı yardılar. Kumaş dolu çuvalı buldular ve çıkarıp getirdiler. Sonra bir köşeye çekilip bir müddet oturdular. Bu sırada bir köpek sesi işitildi. Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebesi Molla Necmeddîn'e; "Bir arkadaşınla gidip evin etrâfına bakın ne vardır?" dedi. Gidip baktılar ki, eve hırsızlar gelmiş, başka bir duvarı yarıp evde ne varsa almışlar. Gidip bu durumu Behâeddîn Buhârî hazretlerine haber verdiler. Talebeler bu hâle şaştılar. Sonra tekrar talebeleri ile birlikte önceki misâfir oldukları eve döndüler. Sabahleyin, gece o evden aldırdığı kumaş dolu çuvalı sâhibine gönderdi. Talebelerine; "Gece buradan geçerken, bu malınızı alarak hırsızların çalmasına mâni olduk, bu malınızı hırsızlardan kurtardık." demelerini tenbih etti. Onlar da götürüp sâhibine teslim ederek durumu anlattılar. Behâeddîn Buhârî, bundan sonra talebesi Molla Necmeddîn'e dönüp; "Eğer sen emrimize uyup da bu hizmeti yapsaydın, sana çok sırlar açılacak ve çok şey kazanacaktın. Neyleyelim ki, nasîbin yokmuş." dedi. Molla Necmeddîn ise, yaptığına çok pişmân olup, yanıp yakındı. BEHÂEDDÎN'E UY! Âlimlerden biri, Behâeddîn Buhârî'nin talebelerinden bir grupla Irak'a gitti. O anlatır: "Yolda Semnân şehrine varınca, burada ismi Seyyid Mahmûd olan, mübârek bir kimsenin bulunduğunu ve hocamızı çok sevenlerden olduğunu duyduk. Topluca onun ziyâretine gidip, hocamıza bağlılığının sebebini sorduk. Dedi ki: "Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Çok güzel bir yerdeydi. Yanında heybetli bir zât vardı. Ben, Resûlullah'a tevâzu ve edeb ile yaklaşıp; "Sohbetinizle şereflenemedim, bereketli zamânınızda ve huzûrunuzda bulunamadım, bu büyük ve eşsiz saâdeti kaçırdım, şimdi ne yapayım?" diye arz ettim. Bana; "Bereketime ve beni görmek fazîletine kavuşmak istersen, Behâeddîn'e uy!" buyurdu. Sonra yanında duran mübârek zâtı işâret etti. Bundan önce Behâeddîn Buhârî'yi görmemiş idim. Uyanınca, ismini ve şeklini, şemâilini bir kitabın üstüne yazdım. Uzun zaman sonra, bir manifaturacı dükkânında oturuyordum. Nûrlu ve heybetli bir zât gördüm. Geldi ve dükkânda oturdu. Yüzünü görünce, o simâyı hatırladım. Birden bende büyük bir hâl ve değişme oldu. Kendimi toparlayınca, evime gelip şereflendirmesini ricâ ettim. Kabûl buyurdu. Kalktık, o önde ben arkalarında yürüdük. Bizim eve gelinceye kadar, hiç dönüp bana bakmadı. Ondan gördüğüm ilk kerâmet buydu. Çünkü o, bizim evin nerede olduğunu, daha önceden bilmiyordu. Doğruca bizim eve gitti. Sonra kütüphânemin bulunduğu odaya girdi. Çok kitabım vardı. Elini uzatıp bir kitap çıkardı. Bana uzattı ve; "Bu kitâbın üzerine ne yazdın?" buyurdu. Bir de ne göreyim. Yedi sene önce gördüğüm ve târihini yazdığım rüyâ orada yazılı idi. Bu kerâmetlerinden, daha ilk anda bende büyük bir hâl hâsıl oldu. Kendime gelince, bana lutf ile mukâbele edip, beni talebeliğe kabûl buyurdu ve kapısında hizmet edenlerin saâdeti ile şereflendirdi."
Şâh Şücâ Kırmânî
Şah Şüca Kirmani Şah Şüca Kirmani Büyük velîlerden. Adı Şâh bin Şücâ, künyesi Ebü’l-Fevâris’tir. Kirman pâdişâhının oğlu olup zamânının büyüğü, hakîkat yolunun önderi idi. Firâseti keskindi. İşi evliyâyı bulup, onunla sohbet etmekti. Ebû Türâb Nahşebî, Ebû Hafs, Ebû Ubeyd Busrî ve Yahyâ bin Muâz gibi âlimlerle sohbet etmiştir. Ebû Osman Hîrî talebesi iken, Şâh Şücâ’nın izniyle Ebû Hafs’ın talebesi olmuştur. Şâh Şücâ 889 (H.276) da vefât etti. Tövbesinin sebebi şöyle anlatılır: “Şâh Şücâ dünyâya geldiği vakit, göğsünün üzerinde yeşil bir hatla “Allah celle celâlühü” yazılıydı. Gençlik zamanında gezip tozmayı, eğlenmeyi kendine iş edinmişti. Saz çalıp, şarkı söylerdi. Bir gece, bir mahallede, saz çalıp şarkı söylüyordu. Bir kadın evinden çıkıp, onu seyretmeye gitmişti. Kocası uyanıp karısını evde göremeyince, dışarı çıkıp karısını Şâh Şücâ’yı seyrederken görünce, Şâh Şücâ’ya; “Ey zâlim! Tövbe etmenin zamanı gelmedi mi?” diye sordu. Şâh Şücâ’ bunun etkisinde kalarak; “Geldi, geldi...” deyip elbisesini yırttı ve sazı kırdı. Eve gelip gusül abdesti alarak, kırk gün dışarı çıkmadı ve bir şey yemedi. Bunun için babası; “Bize kırk yılda vermediklerini ona kırk günde verdiler.” demişti. Şâh Şücâ kırk yıl uyumadı. Uyumaması için gözüne tuz sürerdi. Gözleri bu yüzden devamlı kızarık olurdu. Bir gece uyuduğunda, rüyâsında anlatılması güç, çok güzel şeyler gördü. Bundan sonra onu nerde görseler, yanında bir yastığa dayanır uyurdu. “Belki öyle bir rüyâ görürüm diye uyuyorum.” derdi. Uyumağa âşık olmuştu. “Böyle rüyânın bir ânını, bütün âlemin uyanıklığına değişmem.” buyururdu. Şâh Şücâ ile Yahyâ bin Muâz arasında iyi bir dostluk vardı. Aynı bölgede bulundukları halde, Şâh Şücâ, Yahyâ bin Muâz’ın meclisinde bulunmazdı. "Niçin Yahyâ bin Muâz’ın sohbetlerine katılmıyorsun?” dediklerinde, “Doğrusu budur.” derdi. Isrâr etmeleri üzerine, bir gün gidip bir köşede oturdu. Yahyâ bin Muâz konuşamadı ve; “Burada, konuşmaya benden lâyık birisi vardır.” dedi. Şâh Şücâ, “Benim buraya gelmem uygun olmaz demedim mi?” dedi. Ebû Hafs, Şâh Şücâ’ya bir mektup yazarak: “Nefsime, amelime ve kusuruma bakıp ümitsizliğe düştüm.” dedi. Şâh Şücâ ona cevap yazarak şöyle dedi: “Mektubunu kendi gönlüme ayna yaptım. Eğer hâlis bir şekilde nefsimden ümit kesecek olursam, saf bir şekilde Allahü teâlâya ümid bağlamış olurum. Şâyet Allahü teâlâya saf bir şekilde ümit bağlarsam, Allahü teâlâdan saf bir şekilde korkmuş olurum. O zaman kendi nefsimden ümit keserim. Nefsimden ümit kesince, Allahü teâlâyı zikredebilirim. Ben Allahü teâlâyı zikredince, Allahü teâlâ beni affeder. Allahü teâlâ beni affedince halktan kurtulur, Allah dostları ile berâber olurum.” Şâh Şücâ Kirmânî buyurdu ki: “Evliyâyı sevmekten daha kıymetli ibâdet olamaz. Evliyâyı sevmek, Allahü teâlâyı sevmeğe yol açar. Allahü teâlâyı seveni Allahü teâlâ da sever.” “Âbidlerin yaptığı nâfile ibâdetler arasında, evliyâya olan muhabbet gibisi yoktur.” “Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.” “Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murâkabe, bedenini sünnete uygun amellerle mâmur edenin, firâsetinde hiç hatâ olmaz.” “Sabrın alâmeti üçtür: Samîmî bir rızâ, şikâyeti terk, kaderin tecellîsini gönül hoşluğuyla kabûllenme.” “Tövbe etmiş olmak için dünyâyı, murâda ermek için de nefsinin arzu ve isteklerini terk et.” “Takvânın alâmeti verâ; verânın alâmeti, helâl olduğu şüpheli olan şeylerden geri durmaktır.” “Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyânette bulunmaktan uzak durunuz.” "Rabbini tanıyan O'ndan başka her şeyi unutur. O'nu tanımayan O'ndan başka her şeye tutulur." Şâh Şücâ Kirmânî’nin Mir’ât-ül-Hukemâ isimli bir kitabı ile tasavvufa dâir birçok küçük risâlesi vardır. ŞÂH’IN KIZI Şâh Şücâ Kirmânî’nin bir kızı vardı. Kirman vâlileri ona tâlibdi. Şâh onlardan üç gün mühlet istedi. Bu üç gün içinde mescidleri dolaştı. Güzel namaz kılan bir genç gördü. Namazı bitirinceye kadar onu seyretti. Sonra yanına gidip: “Ey genç, evli misin?” diye sordu. Genç; “Hayır.” deyince, ona; “Kur’ân-ı kerîm okuyan, takvâ sâhibi ve güzel bir kızla evlenmek ister misin?” dedi. Genç; “Bana kim kız verir ki, dünyâda üç dirhemden başka hiç bir şeyim yok.” dedi. “Ben veririm, bu üç gümüşün biri ile ekmek, biri ile katık, biri ile güzel koku satın al.” dedi. Şâh Şücâ kızını o genç ile evlendirdi. Kızı, o fakir gencin evine girdiğinde, bir kuru ekmek parçası gördü. “Bu nedir?” diye sorunca, genç; “Senin nasibindir. Yarın sabah yemek için ayırmıştım.” dedi. Şâh’ın kızı babasının evine doğru gitmeye başlayınca, genç; “Ah! Ben Şâh’ın kızının, benim yanımda durmayacağını bilmiştim.” dedi. Kız bunu işitince; “Ben senin fakirliğin sebebiyle gitmiyorum, îmânının zayıflığı için gidiyorum. Sen akşamdan, sabahın ekmeğini hazırlıyorsun. Ben ise babama şaşıyorum, bunca senedir yanındayım, bana seni haramlardan kaçan, dünyâyı hiç düşünmeyen birine vereceğim derdi. Bugün öyle birine verdi ki, Rabbine îtimâd etmiyor, rahat içinde bulunmuyor. Bu evde ya ben kalırım, ya bu ekmek. Sen karar ver.” dedi. Genç ekmeği bir fakire verdi. Şâh’ın kızı geri döndü ve onunla mesûd olarak yaşadı. MİSÂFİR KÖPEK Hâce Ali Sirgâhî, Şâh’ın türbesinin yanında yemek verirdi. Böyle bir gün; “Yâ Rabbî! Bir misâfir gönder!” dedi. Âniden bir köpek geldi. Hâce Ali köpeği kovaladı. Köpek kaçtı. Sonra Şâh’ın kabrinden bir ses geldi: “Misâfir istiyordun. Gönderdik, kovdun.” dedi. Derhal kalktı, dışarı koştu. Köpeği aradı bulamadı. Şehrin dışına gitti. Köpeği orada bir ağacın altında yatıyor halde buldu. Yemeği onun önüne koydu. Köpek yemeğe dönüp bakmadı. Hâce Ali utandı ve istigfâra başladı. Tövbe etti. Köpek; “Ey Hâce Ali, şimdi iyi ettin. Misâfir çağırıp kovmak ne demektir. Dikkatli ol! Eğer Şâh Şücâ orada olmasaydı, göreceğini görmüştün.” dedi. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.237 2) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.192 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.105 4) Nefehât-ül-Üns; s.137 5) Keşf-ül-Mahcûb; s.286 6) Kıyâmet ve Âhiret; (5. Baskı) s.333 7) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.202 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.306
Şerâfet Nevşâhî
Şerafet Nevşahi Şerafet Nevşahi Pakistan'da yetişen velîlerden. İsmiAhmed'dir. 1907 (H.1325) senesinde Gücerât şehri yakınlarında Sehanpâl'de doğdu. 1983 (H. 1403) senesinde vefât etti. Kabri Sehanpâl'dedir. Soyu Eshâb-ı kirâmdan Peygamber efendimizin amcası hazret-i Abbâs'a dayanır. Âlimler, velîler yetiştirmiş bir âileye mensûbdur. Tasavvufta Kâdiriyye yolundan yetişip kemâle ermiştir. Dört yaşında iken babasının halası Bîbî Hanımdan ilk din bilgilerini öğrendi. Yedi yaşında iken dedesi Muhammed Şâh Nevşâhî'den ilim öğrenmeye başladı. Sonra Farsça kitaplardan, Kerîmâ, Nâm-ı Hak, Pendnâme-i Attâr, Sa'dî-i Şîrâzî hazretlerinin Gülistan ve Bostan adlı kıymetli eserlerini, MollaCâmî'nin Yûsuf ve Zeliha adlı eserini, Nizâmî'nin İskendernâme'sini dedesinin huzûrunda okuyup bitirdi. Bundan sonra Farsça eserler yanında Urduca kitaplardan da ders okudu. Vâhid Barî, Râh-ıNecât, Hakîkat-üs-Salât, Masdar-ı Feyz ve bâzı dînî kitapları da dedesinden okudu. On iki yaşında iken İskendernâme'yi de dedesinden okumakta iken, dedesi 1918 (H.1337) senesinde vefât etti. İskendernâme kitabını babasının derslerinde okuyup tamamladı. Babasından Fârisî dilinde Mesnevî-yi Nireng-i Işk, Envâr-ı Süheylî kitaplarını okudu. Ayrıca babasındanArapça öğrendi. Sarf-ıBehâî'yi de ondan okudu. 1922 (H.1341) senesinde hat, güzel yazı dersleri almaya başladı. Mevlevî Muhammed Hüseyin Mübârek'ten ta'lik ve nesih gibi hat çeşitlerini yazmayı öğrendi. Bu hocasından Tefsîr-i Hüseynî'yi okudu. Hat sanatında gâyet güzel yetişti.Kamış kalemle yazdığı güzel yazısıyla çok kitap yazmıştır. İktibas ettiği bu kitaplar, hat sanatında güzel nümûnelerdendir. Kendi hattıyla yazdığı kitapları özel olarak kurduğu kendine âit büyük bir kütüphânede muhâfaza edilmiştir. Dedesinden, babasından okuyarak ve şahsî gayretiyle ilim öğrenip, gâyet iyi yetişmiştir. Bir medreseye veya fakülteye devâm etmemiştir. Bilhassa çok kitap okumakla geniş kültür sâhibi olmuştur. Üniversite mensupları ondan istifâde için devamlı yanına gelirlerdi. 1921 (H.1340) senesinde babasından Nevşâhiyye silsilesi üzere tasavvufta icâzet aldı. Babası onu şifâhen ve yazılı olarak kendisine halîfe tâyin etti. Böylece âlim, hattat ve tasavvuf ehli iki yönlü bir zât oldu. Gündüzleri yazı yazmak ve kitap okumakla, geceleri de ibâdet, tâat ve zikirle meşgûl olurdu. Ömrünün sonuna kadar hep böyle devam etti. 1928 (H.1347) senesinde evlendi. İki oğlu üç kızı vardır. 1983 senesinde bir yolculuğu sırasında hastalandı ve bu hastalıktan vefât etti. Bir Ramazan ayının onuncu gününde Lahor'a gitmişti. Orada oğluna; "Kendimde halsizlik hissediyorum. Beni Sehanpâl'e götür." dedi. İki gün sonraSehanpâl'e ulaştılar. Orada biraz iyileşti. İki defâ yazı yazmak ve dostlarına mektup yazmakla meşgûl oldu. Bu mektubunda; "Hâlim iyi değildir. Zayıf düştüm." diyerek hastalığını belirtmiştir. Bu arada iki defâ hastalığı ağırlaştı, ateşi yükseldi. Yapılan tedavilere rağmen hastalığı geçmedi. Gün geçtikçe halsizleşti. Konuşamayacak hâle gelip, maksadını işâretle anlatmaya başladı. Ramazanın on dokuzuncu günü biraz iyileşip konuştu. Sonra Genc-i Bahş hazretlerinin hallerini anlatan kitaptan biraz okutup dinledi ve vasiyetini yaptı. Ramazân-ı şerîfin yirmi ikinci günü öğleden sonra vefât etti. Vefâtı, sevenlerini çok üzmüştür. Onu tanıyan ilim ehli pekçok kimse, hakkında medhedici sözler söylemişlerdir. Genc-i Bahş Kütüphânesinin eski müdürü Prof. Muhammed Hüseyin Tesbîhî onun vefâtını öğrenince; "Âlim ve fâdıl hazret-i Seyyid Şerîf Ahmed Şerâfet Nevşâhî'nin vefât haberi beni pek ziyâde üzdü. Ah! Yazık ki şimdi Nevşâhî âilesinden ilim hazînesi olan o zât da gitti..." demiştir. Dr. Muhammed Eyyûb Kâdirî de onun için; "Büyük bir velî, şeyh-i tarîkat, yazar, şâir, edip, târihçi idi. Hayâtı gâyet sâde ve mütevâzî idi. Umûmî olarak Pencab âlimleri arasında ve husûsî olarak da Nevşâhî âilesi arasında kâmil ve mütehassıs bir zât idi." demiştir. Prof. Muhammed İkbal Müceddidî; "Zaman onun gibi bir dehâ daha yetiştiremez. Hiç kimse onun yaptığına güç yetiremez kanâatindeyiz." demiştir. Prof. Ahtar Râhî ise; "O, son nefesine kadar ilimle meşgul olmuştur. Allahü teâlâ onun ilme ve dîne hizmetlerini kabûl buyursun." demiştir. Urdu dili muallimlerinden Muhammed Sıddık da onun için; "O, ilim deryâsında, fazîlette, hakîkat ve mârifette zamânın nâdir yetiştirdiği bir zâttır. Tevâzû ve şeref sâhibi olmak onun tabiî husûsiyeti idi. O sahrâda esen güzel bir rüzgâr idi. Vefâtıyla serin esintisi son buldu!" demiştir. Şerâfet Nevşâhî kendini ilme o kadar vermişti ki; "Eğer ilimle, kitap okumakla, yazmakla meşgûl olmasam muhakkak hasta olurum." demiştir. En küçük fırsatı dahi değerlendirir, devamlı ilimle meşgûl olurdu. Yolculuğa çıkınca büyük bir azimle aynı meşgûliyetini devâm ettirirdi. Büyük bir kütüphâne kurmuş, devamlı bu kitaplarla meşgûl olmuştur. Bütün kitaplarını cild içinde mütehassıs bir sahâfa ciltletmiştir. Kitap okumaktan yorulunca yazmaya, yazmaktan yorulunca da okumaya başlar, aslâ boş durmazdı. Yazdığı eserler ve çalışmaları onu tanıyan ilim ehlini hayrete düşürmüştür. Kitapları ve müelliflerini o derece bilirdi ki, hangi kitaptan söz açılsa, kitabı ve müellifini, muhtevâsını, şaşılacak derecede anlatır, o hususta doyurucu bilgi verirdi. Bir defâsında Lahor şehrinde Melfûzât-ı Nevşah Genc-i Bahş adıyla da bilinen Çıhâr Behâr adlı kitabın el yazma nüshasını sâhibinden bir geceliğine emânet almış, o gece kitabı yazıp bitirmiştir. Pekçok kitabı da satın almıştır. Şerâfet Nevşâhî'nin Şerîf-üt-Tevârih adlı târihle ilgili eseri çok meşhurdur. Ayrıca tercüme ve telif yoluyla yazdığı pekçok eseri olup, bir kısmı şunlardır: Dürr-ül-Yetîm (Besmelenin fazîleti hakkında), Ulûm-ıKur'ân, Er-Ravd-ül-Cinân fî Ahâdîs-i Seyyid-il-İns ve'l-Cân, Envâr-üs-Seyyidât fî Âsârı Sâdât, Tuhfe-i Muhibbîn fî Cevâzi Simâi Âşikîn, Siyâdet-ül-Ulûbe, Sahîfe-i Mesâil, ZaferiHanefiyye ber Fırka-i Mirzâiyye, Mir'ât-ül-Hak, İsbât-ı Sohbet-ül-Hasan maaİmâm-ı Ebi'l-Hasan, Cevâhirât, Hazâin-ül-Esrâr, Kelimât-ı Tayyibât, Feyz-i Çeştiyye, İ'câz-üt-Tevârih, A'dâd-üt-Târih, Târih-i Sehanpâl, Târîh-i Selâtîn, Târîh-i Abbâsî, Vâkıat-ıCenk, Şerîf-üt-Tevârîh, Meâhiz-i Ahvâl-i Nevşâhiyye, Tezkirat-ü Muhadderât, Avâkıb-ül-Meâkıb, Tezkire-i Şuarâ-ı Nevşâhiyye, Tezkire-i Musannifîni Nevşâhiyye, Feydânî İlâhiyye, Tezkire-i Âfitâb-ıPencâb, Mirkât-üd-Darûriyye, Tarrâz-ı Evliyâ ve daha pekçok eser. ÂHİRETTE İŞE YARASIN Şerâfet Nevşâhî hazretlerinin vasiyeti şöyledir: "Bütün ömrüm boyunca, kütüphâne kurmak için kitaplar satın aldım. Dünyâ malı biriktirmedim. Vârislerim, evimde bulunan bir mal olduğunu biliyorlarsa, âlimlerin fetvâsına göre taksim etsinler. Vârislerim din ilimlerini, Kur'ân-ı kerîmi, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerini öğrenmeye gayret göstersinler. Çocuklarına da bu ilimleri, din bilgilerini öğretsinler ki, âhirette işe yarasın. Enbiyâya, sıddıklara, şehidlere, sâlihlere tâbi olmak, uymak lazımdır. Onlar, Allahü teâlânın nîmetlerine kavuşmuşlardır. Dînin emirlerine uyan tasavvuf ehli ile berâber bulunsunlar. Dînin emirlerine uymayanlarla berâber bulunmaktan sakınsınlar... Kütüphânemi taksim etmesinler! Kıymetli oğul Ârif'i kütüphânemin sorumlusu tâyin etsinler. Çünkü o, ilim ehlidir. Kütüphânenin koruma vazîfesi ve salâhiyeti ve istifâdeye sunma işi ona âid olsun. Kütüphânemdeki yazma eserleri aslâ satmasınlar. Çünkü ben, o kitapları büyük gayretler sarfederek geride kalanlar için topladım. O halde bu kitapları satmak benim maksadımı heder etmek olur! Kütüphânemdeki matbu kitaplar da Nevşâhî âilesine âittir. Bu kitaplar Nevşâhî âilesine ister uygun olsun ister olmasın bunları da satmasınlar. Şâyet vârislerim arasında kütüphânemden istifâde edecek salâhiyette, ehil kimse kalmazsa, kütüphânemi üniversite kütüphânesine veriniz ki, kütüphânem korunmuş olsun." 1) Şerâfet Nevşâhî (Seyyid Ârif Nevşâhî)
Şerefüddîn Ahmed
Şerefüddin Ahmed Bin Yahya Müniri Şerefüddin Ahmed Bin Yahya Müniri Hindistan'da yaşayan evliyânın büyüklerinden. Mahdûm-ül-Mülk Bihârî diye tanınır. Lakabı, Şerefüddîn olup, nesebi, Peygamber efendimizin amcalarından Zübeyr bin Abdülmuttalib'e dayanır. Dedesi, evliyâdan bir kimse olup, Halîl kasabasından, Bihar'daki Münîr kasabasına göç etti. Anne tarafından dedesi, Sühreverdiyye yolunun rehberlerinden idi. Bu dedesi, Kaşgarlı olup, sonradan Patna'ya bağlı Jathli köyüne geldi. Hazret-i Hüseyin'in soyundan olduğu için, seyyid idi. Şerefüddîn Ahmed'in; Halîlüddîn, Celîlüddîn veHabîbüddîn isimlerinde üç kardeşi vardı. Şerefüddîn Ahmed, 1263 (H.661) senesinde Münîr'de doğdu. Hindistan'da Bihar şehrinde yaşadı.1380 (H.782)de vefât etti. Kabri de oradadır. Şerefüddîn Ahmed, ilk tahsîlini kendi kasabasında yaptı.Büyük âlim Mevlânâ Şerefüddîn Ebû Tavâma'nın talebesi oldu. Onunla Sonârgaon'a gittiler. Orada derslerine o kadar çok çalışırdı ki, bir dakikasını boşa geçirmezdi. Diğer talebeler yemek yemek için bir müddet istirahata çekildikleri hâlde, o hocasından izin alarak yiyeceğini kendi odasında yeyip, zaman isrâfı yapmazdı. Derslerine kendini o kadar çok vermişti ki, memleketinden gelen mektupları cevaplayacak zaman bulamazdı. Hattâ mektupları, belki üzüntüye ve derslerinden ilgisini dağıtmaya sebeb olur düşüncesiyle okumazdı. Kısa zamanda, zâhir ve bâtın ilimlerinde kemâle geldi. Hocasının kızıyla evlenerek, Zekiyyüddîn isminde bir oğlu oldu. Babası Yahyâ Münîrî hazretlerinin vefâtı üzerine Münîr'e döndü. Çocuklarını annesinin yanına bırakarak, Dehlî'deki büyük velî Nizâmüddîn Evliyâ ile görüşmek üzere yola çıktı. Daha şehre girmeden Nizâmüddîn Evliyâ hazretlerinin vefât ettiğini öğrendi. Necîbeddîn Firdevsî orada idi. Necîbeddîn Firdevsî'nin huzûruna erişince; "Ey Şerefüddîn Ahmed! Senelerdir oturup seni beklerim. Sana teslim edilecek bir emânetim var." sözleriyle karşılandı. Firdevsî hazretleri, Şerefüddîn Ahmed'i talebeliğe kabûl buyurdu. Şerefüddîn Ahmed Münîrî, ona hizmet etti ve kendisi için saklanan nîmetlere kavuştu. Büyük velîlerden oldu. İnsanların doğru yola gelmeleri, Ehl-i sünnet îtikâdı üzere yaşamaları için yarım asırdan fazla uğraştı. Ahmed Münîrî'nin sohbetlerine, her sınıftan ve îtikâddan insanlar katılırdı. Onların sordukları en karmaşık suâllere, tatmin edici cevaplar verirdi. Sohbetlerinde, tasavvufun inceliklerini, insanlara faydalı olmayı, sünnet-i seniyyenin ihyâsını, bid'atlerden sakınmayı anlatırdı. Yüz binden ziyâde insan, talebesi olmakla şereflendi. Bunlardan üç yüzden fazlası, büyük âlimler derecesine yükseldi. Pekçok hindûnun müslüman olmasına sebeb oldu. Zamânındaki sultanlara, devletin ileri gelen kimselerine, halk arasında söz sâhibi olanlara ve talebelerine mektuplar yazarak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirirdi. Bu mektuplar, sonradan toplanarak kitap hâline getirildi. Ahmed Münîrî, Peygamber efendimizin sünnetlerine o kadar sarılırdı ki, âlimler onun hakkında; "Şerefüddîn'in ahlâkı, Resûl aleyhisselâmın bir kopyasıdır." derlerdi. Herkese karşı güler yüzlüydü. Başkalarının haklarına çok saygı gösterir, kalbi kırık garîblerin yardımına koşardı.Ahlâk bakımından Peygamber efendimize çok benzerdi. Nitekim Mektûbât'ının 50. mektubunda; "Bu da göstermektedir ki, kibir, gurûr ve bilgisizlik sebebiyle, Peygamber efendimizin yolunu tâkib etmeyen câhil insanlar, onun mübârek nûrlarının pırıltılarını bulamazlar. Bunların, bir rehber yol gösterici olmadan mânevî makamların yüksek derecelerine gidecek doğru (hakîkî) yolu bulmaları imkânsızdır. Bunun içindir ki; "Kör, elinde değnek olmadan aslâ yolunu bulamaz" demişlerdir. Ey genç, yolun uzundur ve tehlikelerle doludur, o yüzden bir yol gösterene sarıl!" buyurmaktadır. Şerefüddîn Ahmed Münîrî, Peygamber efendimize uymakta çok titiz olması sebebiyle, dindeki her bid'atten sakınırdı. Bu mevzûda o kadar dikkatliydi ki, bir defâsında talebelerine; "Peygamberimizin herhangi bir hareketini bid'atlerle karışmış görürseniz, o sünneti terketmeniz daha iyidir." buyurdu. Ahmed Münîrî, sünnet-i şerîfe uymanın bereketiyle, Allahü teâlânın kendisini affedeceğini ümîd ederdi. Vefât ettiği gün, yüz yirmi bir yaşında idi. Vefâtından bir gün önce çok hasta olmasına rağmen, son defâ abdest almak istedi. İkindi vakti yaklaşıyordu. Hırkasını çıkardı, su istedi, yenlerini kıvırdı, dişini temizledi.Besmele okuyarak abdest almaya başladı. Her uzvunu yıkamaya başlarken, başka duâlar okudu. Kollarını yıkarken, Şeyh Halîl yüzünü yıkamayı unuttuğunu hatırlattı. Tekrar tâze abdest almaya başladı. KâdıZâhid, sağ ayağını yıkamaya yardım etmek istediyse de, ona mâni oldu. Abdesti tamamladıktan sonra, bir tarak ve seccade istedi. Sakalını taradıktan sonra, iki rekat namaz kıldı. Biraz dinlendi ve sonra ikindi namazını kıldı. 1380 (H.782) senesi Şevvâl ayının beşinde de, evdeki çocuklarıyla ve talebeleriyle helâllaştı. Onlarla vedâlaştı. Ertesi gün yatsı vaktinde, salevât-ı şerîfe getirerek duâ etmeye başladı. Duâ esnâsında mübârek rûhunu teslim etti. Cenâze namazı, Şeyh Eşref Cihangir Semnânî tarafından kıldırıldı. Şerefüddîn Ahmed Münîrî'nin eserlerinin listesi çok kabarık olmakla berâber, ne yazık ki, bunlardan pek azı bu güne kadar gelebilmiştir. Saklanabilen kitapları şunlardır: Râhat-ül-Kulûb, Ecveb, Fevâid-i Rüknî, İrşâd-üt-Tâlibîn, İrşâd-üs-Sâlikîn, Risâlet-ül-Mekkiyye, Ma'den-ül-Meânî, İhvân Pür Ni'met, Tuhfet-i Gaybî. Şerefüddîn Ahmed hazretlerinin İrşâd-üs-Sâlikîn, Ma'den-ül-Me'ânî ve Mektûbât kitapları çok kıymetlidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden Gulâm-ı Ali Abdullah-i Dehlevî, doksan dokuzuncu mektubunda, Ahmed bin Yahyâ Münîrî'nin Mektûbât'ını okumayı tavsiye etmekte, nefsin temizlenmesinde çok tesiri olduğunu bildirmektedir. SAÂDET VE ŞEKÂVET Şerefüddîn Ahmed bin Yahyâ Münîrî hazretleri yetmiş altıncı mektubunda buyuruyor ki: "Saâdet" Cennetlik olmak demektir. "Şekâvet", Cehennemlik olmak demektir. Saâdet ve şekâvet, Allahü teâlânın iki hazînesi gibidir. Birinci hazînenin anahtarı, tâat ve ibâdettir. İkinci hazînenin anahtarı, ma'siyyet yâni günahlardır. Allahü teâlâ, her insanın saîd veya şakî olduğunu ezelde takdîr etmiştir. (Buna alın yazısı denir.) Ezelde saîd denilen kimsenin eline dünyâda saâdetin anahtarı verilir. Bu insan, Allahü teâlâya itâat eder. Ezelde şakî olanın eline de, dünyâda şekâvetin anahtarı verilir. Bu kimse, hep günah işler. Dünyâda herkes, eline verilmiş olan anahtara bakıp, saîd veya şakî olduğunu anlayabilir. Âhireti düşünen din âlimleri, herkesin saîd veya şakî olduğunu böylece anlar. Dünyâya dalmış din adamı ise, bunu bilmez. Her izzet ve her nîmet, Allahü teâlâya itâat ve ibâdet etmekle ele geçer. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hâsıl olur. Herkese derd ve belâ, günah yolundan gelir. Rahat ve huzûr da, itâat yolundan gelmektedir. (Allahü teâlânın âdeti böyledir. Bunu kimse değiştiremez. Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saâdet zan etmemeli. Nefse güç ve acı gelenleri de şekâvet ve felâket sanmamalıdır.) Kudüs'deMescid-i Aksâ'da senelerce tesbih ve ibâdet ile ömrünü geçiren kimse, bir secdeyi terk etdiği için öyle yuvarlandı ki, bir daha kalkamadı. Eshâb-ı Kehf'in köpeği ise, pis olduğu hâlde, sıddîkların arkasında birkaç adım yürüdüğü için, öyle yükseldi ki, hiç düşmedi. Bu hâl, insanı hayrete düşürmektedir. Asırlar boyunca, ilim adamları bu bilmeceyi çözememiştir. İnsanın aklı, bunun hikmetini anlıyamadı. Âdem aleyhisselâma buğdaydan yeme dedi ve yemesini diledi. Şeytanın Âdem aleyhisselâma secde etmesini emreyledi ve secde etmemesini diledi. Beni arayınız buyurdu. Fakat kavuşmağı dilemedi. İlâhî yolun yolcuları, "Hiç anlayamadık" demekten başka bir şey söyleyemediler. Bizlere ne demek düşer. O'nun, insanların îmân etmelerine, ibâdet yapmalarına ihtiyâcı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin O'na hiç zararı olmaz. Mahlûklarına O'nun hiç ihtiyâcı yoktur. İlmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de günah işlemesine sebep yaptı. İlimden îmân ve tâat doğmakta, cehâletten de küfr ve günah hâsıl olmaktadır. Tâat, çok küçük olsa da, kaçırılmamalı. Günah pek küçük görünse de yaklaşmamalıdır. İslâm âlimleri dedi ki; üç şey, üç şeye sebeptir: Tâat, Allahü teâlânın rızâsını kazanmağa sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gadabına sebeptir. Îmân etmek, şeref ve değer sâhibi olmağa sebeptir. Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gadabı, bu günahta olabilir. Her mümini kendinden iyi bilmelidir. Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdîr hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip, hiç tâat yapmamış olanı, dilerse affeder. Melekler; "Yâ Rabbî! Yeryüzünde fesâd çıkaracak ve kan dökecek insanları niçin yaratıyorsun?" dediklerinde, "Onlar fesâd çıkarmazlar." demedi. "Sizin bilmediklerinizi ben bilirim." buyurdu. "Lâyık olmayanları lâyık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelîl olanları azîz ederim." buyurdu. "Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalblerine bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, onların günahlarını affetmeği de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. Onları, ezelî olan lütfuma kavuşturur, ebedî olan lütfum ile hepsini okşarım" buyurdu. 1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.123 2) Herkese Lâzım Olan Îmân; (6. Baskı) s.63 3) Menâkıb-ül-Esfiyâ; s.141 4) Nüzhet-ül-Havâtır; c.2, s.9 5) Sîret-üş-Şeref; s.46 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.56
Şeyh Tâc
Şeyh Tac Şeyh Tac Hindistan'ın büyük velîlerinden. Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin en yüksek talebelerindendir. İsmi, Tâcüddîn bin Zekeriyyâ bin Sultan el-Osmânî el-Hindî en-Nakşibendî olup, Hanefî mezhebi âlimlerindendir. Tâcüddîn-i Nakşibendî ve Şeyh Tâc gibi isimlerle tanınır. Hindistan asîlzâdelerinden idi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1641 (H.1050) senesi Cemâzil-evvel ayının on sekizinde, Çarşamba günü güneşin batmasından biraz evvel Mekke-i mükerremede vefât etti. Ku'aykı'ân Dağının Ebû Kubeys Dağı tarafındaki eteğinde, kendisi için önceden hazırlanmış olan türbeye defnolundu. İlk zamanlarında, kendisini mânevî olarak terbiye edip yetiştirecek bir rehber bulup, ona talebe olmak niyetiyle çok seyahat eden Şeyh Tâc, bu vesîle ile çok yer dolaştı. Tasavvuf yoluna girmesinin ilk zamanlarında bile, kalbi çok saf, temiz; aşk, muhabbet ve ihlâs ile dolu olduğundan, seyahatleri sırasında kabirlerini ziyâret ettiği velîlerin rûhâniyetleri ile, hattâ, o velîyi ziyârete gelmiş başka velîlerin rûhâniyetleri ile görüşürdü. Hindistan'da Ecmîr şehrine gittiğinde, orada bulunan evliyânın büyüklerinden; HâceMuînüddîn-i Çeştî hazretlerinin kabrini ziyâret etti. Bu esnâda rûhâniyeti ile görüştü ve o büyük velî, Şeyh Tâc'a nefy ve isbât yâni; "Lâ ilâhe illallah" zikrini Çeştiyye yoluna mahsus şekilde öğretti ve çeşitli tavsiyelerde bulundu. Yine bu ziyâreti esnâsında Hâce Muînüddîn-i Çeştî, Şeyh Tâc'a, evliyâdan Hamîdüddîn Bâkûrî'nin medfûn olduğu Bâkûr beldesine gitmesini, orada bir müddet kalmasını emretmişti. O da bir müddet sonra Bâkûr'a gidip, orada zikrle meşgûl olmaya başladı. Zaman zaman da, orada medfûn olan Şeyh Hamîdüddîn'in kabrini ziyâret ederdi. Oradaki bir hâlini kendisi şöyle anlatır: "Bâkûr'da bulunduğum zamanlar, çok nûrlara, hâllere kavuştum. Halvete, yâni tenhâ bir yerde yalnız kalıp, ibâdet ve zikr ile meşgûl olmaya girerdim. Üç evin arasında tenhâ bir oda vardı. Hiçbir şeyin beni ve zihnimi meşgûl etmemesi için geceleyin geç vakitte, zifiri karanlıkta o yere girer, kapıyı kapatırdım. O karanlık vakitte odanın içinde güneş misâli bir nûr zâhir olurdu. Sonra o nûr artar, duvarları aydınlatacak kadar parlardı. O nûrun aydınlığı, güneşli bir öğle vaktindeki aydınlık kadar olurdu. Ben bu ışıkta Kur'ân-ı kerîm okurdum. Bu nûr devamlı bana arkadaş idi." Sık sık seyahate devâm eden Şeyh Tâc, o zamanda bulunan birçok velî zât ile karşılaştı. Nihâyet Delhi'nin yakın köylerinde bulunan Şeyhullah Bahş (Şeyh İlâh-bahş) hazretlerinin dergâhına geldi. Şeyh İlâh-bahş ona; "Ey Tâc! Bir kimseyi talebeliğe kabûl etmeden evvel ona odun ve su taşıtmak bizim yolumuzun husûsiyetlerindendir. Bunun için sen bir müddet mutfağa su taşımakla meşgûl ol." dedi. O ise asîl bir âileye mensub olup, böyle şeylere alışık olmadığı hâlde nefsi terbiye için hocasının bu emrini seve seve kabûl etti ve su taşımaya başladı. Bu günlerde onda hârikulâde hâller görüldü. Gücünün üstünde yük taşırdı. O beldenin insanları, onda gördükleri yüksek hâlleri anlatırken; "Su testisini doldurur, başının üzerinde götürürdü.Biz dikkat ettiğimizde testinin, başından iki karış yukarıda, onunla birlikte boşlukta hareket ettiğini görürdük." demişlerdir. Şeyh Tâc ise bu hizmeti büyük bir edeb ve şevkle yapıp; "Böyle bir vazifem var iken başka işleri neylerim" derdi. Hocasına hizmet etmesi bereketiyle kavuştuğu derecelerin pekçok olduğunu bildirirdi. "Ulaştığım derecelere hizmetle ulaştım." derdi. O büyük zâtın hizmet ve sohbetinde uzun müddet kalıp icâzet aldı. Bu sırada Hâce Muhammed Bâkî-billah, Mâverâünnehr seferinden dönüp, Lâhor'da bir sene kaldıktan sonra gelip Delhi'ye yerleşti. O zaman Şeyh İlâh-bahş da vefât etmişti. Şeyh Tâc ise ondan icâzetliydi. Bununla berâber Muhammed Bâkî-billah'ın sohbet ve terbiyesine kavuşmak şevki ve arzusuyla seve seve o büyük zâtın şerefli huzûruna koştu. Asâlet ve icâzetine rağmen büyük bir tevâzu ve edeb örneği göstererek, hazret-i Hâce'nin sohbetine, husûsî teveccühlerine ve mahrem halvetlerine kavuştu. Yâni Hâce hazretleri ona ayrıca teveccüh ve iltifâtlarda bulunur, husûsî odalarında onunla başbaşa kalıp sohbet ederdi. Muhammed Bâkî-billah'ın husûsî sohbetlerinde, celîsi, birlikte oturanı ve enîsi, sohbet arkadaşı idi. Ondan feyz alanlar arasında Şeyh Tâc önde gelenlerdendir. Kendisi şöyle anlatır: "Hazret-i Hâce'miz bana icâzet verecekleri zaman, mübârek kalblerinden geçmiş ki: "Eğer o da hâl esnâsında, Nakşibendî büyüklerinin kendisine icâzet verdiğini görse ne iyi olur." O sırada hâl esnâsında kendimi Buhârâ'nın iftihar kaynağı olan, Azîzân ve Pîr-i Nessâc isimleriyle meşhûr Hâce Ali Râmitenî hazretlerinin huzûrunda gördüm. Üzerinde ismi yazılı olan mübârek takkelerini başıma koydular. Çok teveccühte bulundular. Sonra bu hâli hazret-i Hâce'mize arzettiğimde tebessüm edip, daha evvel hatırına geleni anlattı ve icâzet verdi. Rivâyet edilir ki: Hâce Muhammed Bâkî, Şeyh Tâc'a icâzet verdikten sonra, Allahü teâlânın ihsânı ve o büyüklerin bereketi ile, Şeyh Tâc'ın nazarında öyle bir bereket ve tesir hâsıl oldu ki; her kime bu yüksek yolun zikrini telkin eylese, derhal o kimsede cezbe ve hâller hâsıl olurdu. Hâce Muhammed Bâkî-billah vefât edince, Şeyh Tâc şaşkına döndü. Kalbindeki rahatsızlıktan dolayı diyâr diyâr dolaşmaya başladı. Hindistan ve Keşmîr'in çok beldelerini gezip, daha sonra hacca gitti. Mekke-i mükerremeye vardı.Harem-i şerîfin büyük âlimlerinden ilim, amel, riyâzet, kanâat ve nûrlar sâhibi Ahmed ibni Allân da orada idi. Nakşibendiyye yolunun büyüklerine karşı tam bir ihlâs ve îtikâdı olan bu zât, aşk ve muhabbetle bu büyükleri anlatan Reşahât Ayn-ül-Hayât kitabını Fârisîden Arabîye tercüme etmişti. Bu tercümeyi, Arabistan halkının, bu büyükleri tanımaları ve onların yolunda yürümeleri için yapmıştı. İşte Nakşibendiyyenin büyüklerinden olan Tâcüddîn-i Nakşibendî oraya gelince, yine bu yolun büyüklerinden bâzıları, mânevî işâretler ile İbn-i Allân'ı onun huzûruna gönderdiler. Tam bir ihlâsla ve aradığını bulmanın neşe ve sürûru içinde Şeyh Tâc'ın huzûruna gelen İbn-i Allân, o büyük zâtı görüp sohbetinde bulununca, muhabbet ve bağlılığı çok arttı. Tam bir tevâzu, istek ve muhabbetle hizmetlerine koyuldu. Onun bu hâli, orada bulunan başkalarının da, Şeyh Tâc'a karşı muhabbet ve ihlâslarının artmasına vesîle oldu. Şeyh Tâc, birçok defâlar Hicaz'dan Hindistan'a geldi ve tekrar o şerefli diyâra gitti. Son defâsında Lâhor ve Basra viâyetlerine gitti. Çok insanlar onun vesîlesiyle evliyâlık yoluna katıldılar. Hattâ o diyârın pâdişâhı da, onun hâlis talebelerinden oldu. Onlarla toplanıp sohbetlerde bulunurken hac mevsimi yaklaştı. Fakirlik ve kanâate râzı iki talebesi ile birlikte Kâbe-i muazzama ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfine gitmek üzere yola çıktılar. Sâlihlerden bir zât şöyle anlatır: "O sene hac esnâsında Şeyh Tâc'ı gördüm. Bana buyurdu ki: "Senelerdir sahrâlarda, şehirlerde dolaştım. Şimdi sâhibimin evinin süpürgecisi olmaya geldim. Tâ ki, aynı yerde toprak olayım. O eşikte toprak olan başa ne mutlu." Talebelerinden biri şöyle anlatır: "Bir gün hocamızla birlikte Emrûhe beldesinde oturuyorduk. O başını eğmiş, murâkabe hâlindeydi. Biraz sonra başını kaldırdığında kendisinden bir nûr çıktı ve o nûr yakında bulunan bir nar ağacının üzerine gitti. Ertesi gün baktığımızda o ağacın, bütün meyvelerinin, dal ve yapraklarının inci hâline döndüklerini gördük." Tâcüddîn-i Nakşibendî'nin küçük bir kızı vardı. Hasta idi. Bir gün Şeyh Tâc abdest alırken, babasının kullandığı sudan artanı içmesi bu kıza Allahü teâlâ tarafından ilhâm olundu. O hasta kızcağız bu sudan içti ve Allahü teâlânın izni ile hemen şifâ buldu. Rivâyet edilir ki: Tâcüddîn hazretleri, bir zaman sefere gitmişti. Gittikleri yerde talebeleri ile oturmuş sohbet ederken oraya biri geldi. Şeyh Tâcüddîn'in elini öptü. O ise bu gelen kimseyi hiç tanımıyordu. Gelen kimse; "Efendim! Ben cinlerdenim. Burası bizim kaldığımız yerdir. Sizin talebeniz olmak, feyz ve bereketlerinizden istifâde etmek istiyorum. Sizin gibi yüksek zâtları pek görmedik. Bunun için sizi çok sevdik." dedi. Cinnin bu sözlerini dinleyen Şeyh Tâcüddîn onun arzusunu kabûl edip, sohbetlerinde bulunabileceğini, böylece arzu ettiklerine kavuşacağını bildirdi. Cin sevinerek oradan ayrıldı. Daha sonraki sohbetlere bu cin gelir, o büyük zâtı dinlerdi. Bu cinnîyi, Tâcüddîn hazretlerinden başkası görmezdi. Şeyh Tâcüddîn-i Nakşibendî çok büyük bir velî idi. Üstâdının Hâce Muhammed Bâkî-billah olması buna en güzel delîldir. Gâyet vakûr ve heybetli bir zât idi. Talebeleri yetiştirmesi, mânevî olarak terbiye etmesi, Allahü teâlâya kavuşmak arzusunda bulunanlara yol göstermesi pek güzel idi. Çok talebe yetiştirdi. Çok kerâmetleri görüldü. Tâcüddîn-i Nakşibendî çok kitap okumuştu. "Tasavvuf ehlinin, zâhirî ilimlerden, fenden haberi olmaz. Onlar zikr ve tefekkürden başka bir şey bilmez" diyenlere karşı onun hâli çok güzel bir delil, kuvvetli bir sened idi. Bütün velîler gibi o da zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim idi. Bâzı fenlere âit öyle sözleri vardı ki, bu sözler o fende mütehassıs olan ilim sâhiplerini dahî hayrette bırakırdı. Birçok ilimde ve tıb husûsunda çok kıymetli eserler telif etmiştir. Bir defâsında yanına tıb konusunda mütehassıs bir kimse gelmişti. O kimseye, tıb ilmine âid öyle ince meseleler anlattı ki, o kimse bu ilimde ihtisas yapmış olduğu hâlde bu yüksek bilgileri hiç duymamıştı. Bu sözler karşısında çok hayrette kaldı. Tâcüddîn'e olan muhabbeti arttı. Tâcüddîn-i Nakşibendî çok kıymetli eserler yazmış olup, bâzılarının isimleri şöyledir: 1) Ta'rîb-ür-Reşehât: Reşehât kitâbının Fârisîden Arabîye tercümesidir, 2) Ta'rîb-ün-Nefehât: Nefehât kitâbının Fârisîden Arabîye tercümesidir. 3) Nefehât-ül-İlâhiyye fî Mev'ızat-in-Nefs-iz-Zekiyye, 4) Câmi'ul-Fevâid, 5) Es-Sırât-ul-Müstekîm, 6) Tuhfet-üs-Sâlikîn, 7) Risâletün fî Tarîk-is-Sâdât-in-Nakşibendiyye, 8) Risâlet-üt-Tâc, 9) Âdâb-ül Mürîdîn. Son iki eser Konya Yûsuf Ağa Kütüphânesi 695 numarada kayıtlıdır. MÜNÂSİP DEĞİLDİR Talebelerinden biri şöyle anlatır: "Bir defâsında hocamızla bir yerde oturuyorduk. O, feyz saçılan ağızlarından sanki inci ve mercan dökülüyor, tasavvufa âit ince mârifetlerden, yüksek hakîkatlerden anlatıyordu. Bâzan da, talebelerin dikkatlerinin dağılmaması ve usanmamaları için, arada bir latîfe ve şaka yapıyordu. Talebelerden birinin gönlünden; "Böyle yüksek bir zâtın, böyle latîfe ve şaka ile de meşgûl olması münâsib değildir." diye geçti. Allahü teâlânın izni ile, kerâmet olarak o talebenin kalbinden geçenleri anlayan Tâcüddîn hazretleri buyurdu ki: "Mîzâh (latîfe, şaka yapmak), Resûlullah efendimizin sünnetlerindendir. Çünkü O, aşırı olmamak ve yalan olmamak şartı ileEshâb-ı kirâm ile şakalaşırdı." Bunun üzerine, kalbine öyle düşünceler gelen talebe, düşüncelerinde hatâlı olduğunu, hocasının yaptığının uygunsuz olmadığını anlıyarak, o hâline tövbe etti. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.3, s.87 2) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.244 3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.373 4) Hulâsat-ül-Eser; c.1, s.464 5) Îzâh-ul-Meknûn; c.1, s.356, c.2, s.66, 664 6) Berekât-ı Ahmediye; s.70 7) Brockelmann-Sup-2, s.618 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1151 9) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.16, s.224
Tâcüddîn Bin Rıfâî
Tacüddin Bin Rifai Tacüddin Bin Rifai Evliyânın büyüklerinden. Hayâtı, doğum ve vefâtı hakkında pek fazla mâlûmât bulunmamakta ise de, on üçüncü asrın ikinci yarısında yaşadığı bilinmektedir. İbn-ür-Rıfâî diye de bilinmektedir. Zamânında bulunan âlimlerin sohbetlerinde yetişen İbn-ür-Rıfâî bu yoldaki gayretleri ile kısa zamanda yükselerek zamânındaki evliyânın büyüklerinden oldu. Kerâmet ve fazîletler sâhibi idi. Tâcüddîn bin Rıfâî'nin bulunduğu yere yakın bir belde olan Hasankeyf'de, fakirlere âit bir vakıf ve buraya âit arâziler vardı. Bu vakfın ve arâzilerin mesulü, Muhammed bin Verşâne isminde biri idi. İbn-i Verşâne, bir gün fakirlerle birlikte İbn-ür-Rıfâî hazretlerinin yanına geldi. İbn-ür-Rıfâî buna; "Fakirlerin çoğu senden şikâyetçi." dedi. O ise, pişman olup özür dileyeceği yerde, kendisini haklı göstererek ve İbn-ür-Rıfâî'yi de kendisine yalancı şâhid göstererek; "Sen de bilirsin ki, yalan söylüyorlar. Ben onların söyledikleri gibi değilim." dedi. Bu hâle çok üzülenİbn-ür-Rıfâî ona; "Eğer doğru söylüyorlar ise, o zaman sen bilirsin." dedi. Daha sözü bitmeden İbn-i Versâne yere düştü ve oracıkta öldü. Tâcüddîn bin Rıfâî bir köyden geçiyordu. Orada kendisinin büyüklüğünü, yüksekliğini inkâr edenler vardı. İbn-ür-Rıfâî, o köyde cimriliği ile tanınan bir kimseden bir tavuk satın almak istedi. O da verdi. Tavuğu kesip pişirdiler ve birlikte yediler. Bâzı köylüler kemiklerini kapalı bir kaba koydular. Tâcüddîn bin Rıfâî'nin büyüklüğünü inkâr edenler de orada idi. İmtihân etmek ve kendisini zor durumda bırakmak için; "Bu tavuğun civcivleri vardı. Şimdi onlar anasız kaldı." dediler. İbn-ür-Rıfâî, bunların maksatlarını anlayıp, yedikleri tavuğun kemiklerinin bulunduğu kapalı kaba işâret etti. Allahü teâlânın izni ile o kaptan bir tavuk çıktı ve civcivlerin yanına gitti. Onun bu kerâmetine gözleriyle şâhid olan inkârcılar, hemen tövbe ve istigfâr edip inkârlarından vazgeçtiler. Bir defâsında İbn-ür-Rıfâî hazretleri, Anadolu beldelerinden birine gitmişti. Geldiğini duyan âlimler toplanarak, ondan istifâde etmek istediler. Yanına, oradan ve çevre beldelerden birçok kimse geldi. Hattâ o beldenin vâlisi de gelip sohbetinde bulundu. Vâli, İbn-ür-Rıfâî'ye; "Efendim, siz asîl bir âiledensiniz, şânınız, şöhretiniz her tarafa yayılmıştır. Birçok günahkâr, sizin dergâhınıza sığınıyor. Onların tövbe etmesine, hak yolda yürümesine, ilerlemesine vesîle oluyorsunuz. İlim ve fazîlet sâhibisiniz. Bizler, sizden istifâde etmek istiyoruz. Sizden nakledilen güzel sözlerle bereketleniyoruz. Biz, size bâzı suâller sormak istiyoruz." dedi.İbn-ür-Rıfâî, talebelerinin içinde en genç, ilim bakımından diğerlerinden aşağı olan birine işâret ederek, suâllere onun cevap vermesini söyledi. Vâli, zihnine takılan suâlleri bu talebeye sordu. Talebe, suâllerin hepsine, açık, net ve pek güzel cevaplar vererek, vâliyi hayrette bıraktı. Vâli, yanında bulunan âlimlere, suâllere verilen cevaplarda bir yanlışlık olup olmadığını sordu. Hepsi, cevapların çok güzel olduğunu, yanlışlık bulunmadığını söylediler. Vâli ve orada toplananlar, hayretler içinde kalıp, en aşağı talebesi, sorulan suâle âlimleri bile hayrette bırakan cevaplar verirse, diğer talebelerinin ve hele kendisinin hâli nasıldır? diyerek, İbn-ür-Rıfâî hazretlerine ve talebelerine olan muhabbetleri çok arttı. Irak'ta Tâcüddîn bin Rıfâî'nin büyüklüğünü inkâr eden biri vardı. Ona dil uzatır, eziyet ve sıkıntı verirdi. Fakat Tâcüddîn hazretleri buna hiç cevap vermez, hep sabrederdi. Bir gün bu kimse, Şam'a gitmek üzere yola çıktı. Yolda hastalandı. Ağzından kan gelmeye başladı. Hastalığı ağırlaştı. Nihâyet yolda öldü. Bu sırada Tâcüddîn bin Rıfâî talebeleri ile sohbet ediyordu. Sohbet esnâsında; "Bizi inkâr edip, eziyet ve sıkıntı veren falan kimse, Şam yolunda, falan yerde hastalandı ve öldü. Fakat öldüğü yer yol üstü olmadığından, cenâzesi orada günlerce güneş altında kalır, kimse göremez." dedi. Talebelerinin hepsi hayrette kaldılar. Sonra o kimse, gittiği Şam seferinden dönmedi. Merak edip araştırdılar. Hakîkaten durum, Tâcüddîn bin Rıfâî'nin bildirdiği gibi olmuştu. Hülâgû'dan sonra yerine geçen hükümdarlardan Emîr Ahmed Teküdâr nâmındaki zât, Hülâgu'nun oğlu idi. Fakat dinsiz değildi. Müslümandı. Müslümanları sever, âlimlere çok hürmet ederdi. Fakat Tâcüddîn hazretlerine ve talebelerine olan muhabbeti, hürmet ve ikrâmı daha çoktu. Bâzıları kendisine bunun sebebini sorduklarında şöyle anlattı: Siz bilmezsiniz. Ben, babamın askerleri ile bu zâtın arasında meydana gelen muhârebeyi gördüm. O muhârebede, bunların yaktıkları büyük bir ateş vardı. Onun yardımcıları, babamın askerlerini tutup bu ateşe atarlardı. Babamın askerlerinden o ateşe yaklaşanlar, ne kadar kaçmak istese de o ateşten kurtulamazdı ve ateş onu içine çekerdi. Fakat muhârebenin sıkışıklığında bunlar o ateşin içine girerlerdi de, ateş bunlara zarar vermezdi. Ben, Tâcüddîn hazretlerinin bu büyük kerâmetini gözlerimle gördüm. Bunun için, ona çok hürmet ediyorum. Ona ne kadar hürmet ve hizmet edilse yine azdır." Rivâyet edilir ki, Tâcüddîn bin Rıfâî'nin zamânında, İlhanlılar devletinin başına geçen müslüman devlet reislerinden Mahmûd Gazân Hanın hükümdarlığı sırasında bir vakıf vardı. Bâzı kimselerin bu vakfın mallarını yedikleri söyleniyordu.Mahmûd Gazân, Tâcüddîn bin Rıfâî'yi çağırarak bu meseleyi anlattı. Fakirlerin ve talebelerin hakkı olan bu vakıftan kimin mal kaçırdığını, vakfın malını kimlerin yediğini tesbit etmesini ricâ etti. O da bir müddet susup, murâkabe ettikten sonra; "Sultanım, vakfın malını yiyenler filân filân kimselerdir." diyerek isimlerini saydı. Onlar îtirâz edemeyip suçlarını îtirâf ettiler. Bundan sonra Mahmûd Gazân, Tâcüddîn hazretlerini ahâlisi gayr-i müslim olan bir beldeye, İslâmiyeti anlatması için gönderdi. O da kabûl edip, o beldeye gitti. Onlara İslâmı anlattı.Bir müddet böyle devâm etti.Kabûl eden olmadı. Bundan sonra, başkalarını bırakıp husûsen bâzı kimseler ile ilgilendi. Bir zaman sonra, böyle husûsî olarak ilgilendikleri kimselerin hepsi îmân ettiler. Tâcüddîn bin Rıfâî de gelerek müslüman olanların isimlerini, Mahmûd Gazân'a arzetti. Herkese değil de, husûsen bu kimselerle alâkadar olmasının sebebi sorulduğunda, Allahü teâlâ tarafından kendisine, bu kimselerin îmân edeceklerinin diğerlerinin kâfir olarak öleceklerinin bildirildiğini", bu yüzden yalnız onlarla meşgûl olduğunu bildirdi. O BİR ÇÂRE BULUR İslâmiyete düşman olan hıristiyanların bâzıları, meşhûr Tatar hükümdârı zâlim Hülâgu'nun yanına gelerek ve kendisine yaltaklanarak, müslümanların mescidlerini yıkmasını, medreseleri dağıtmasını, ezânı ve İslâmın sembolü olan şeyleri ortadan kaldırmasını söylediler. Kan dökmekten, insanlara eziyet ve işkence etmekten zevk alan o meşhûr zâlim de, mâcera uğruna çok müslüman kanı döktü. Âlimlerden ve diğer müslümanlardan birçok kıymetli zâtı şehîd etti. Müslümanlar, bu zâlimler karşısında âciz kalıp, ne yapacakları hakkında görüşmek üzere beş yüz kadar âlim toplanıp, o zamandaki meşhur âlimlerden Şemseddîn Müsta'cel bin Rıfâî hazretlerine geldiler ve bu fitneyi durdurmak için bir şeyler yapmasını, bir çâre göstermesini, bu belânın üzerlerinden kaldırılması için duâ etmesini istediler. O ise, kendisini buna lâyık görmeyip: "Bu iş benim yapabileceğimin üstündedir. Ben de sizinle berâber geleyim. Birlikte Tâcüddîn hazretlerinin yanına gidelim. O bir çâre bulur." dedi. Dediği gibi yaptılar. Tâcüddîn bin Rıfâî'ye, Hülâgu zâliminin müslümanlara yaptığı zulmü anlatıp, bu belânın yakın zamanda, kendilerine de ulaşacağından endişe ettiklerini bildirdiler. O da, o beldede bulunan müslümanları toplayıp: "Âlim olanlarınız ve olmayanlarınız bana yardım edin. Allahü teâlânın izni ile bu kâfirin şerrinden bütün müslümanları kurtaralım." buyurdu. Orada bulunan herkes, ne emrederse yapmaya hazır olduklarını bildirdiler. O da hepsini toplayıp, bir gece, bulundukları beldenin etrâfına genişçe bir hendek kazdılar. Hendeği odun ile doldurdular. Ayrıca demir, bakır, kurşun ne buldularsa o hendeğe doldurdular ve müdhiş bir ateş yaktılar. Tâcüddîn bin Rıfâî oraya gelip iki rekat namaz kıldı. Orada bulunanlar da ikişer rekat namaz kıldılar ve duâ ettiler. Bir saat kadar sonra Hülâgu'nun askerlerinden bir kısmı oraya geldi. Allahü teâlânın hikmeti, Tâcüddîn bin Rıfâî'yi ve diğer müslümanları göremediler. Ateşin yanına kadar geldiler. Tâcüddîn, emir verdi. Zulüm askerlerinden yakaladıklarını ateşe attılar. Hiçbirisi bir karşılık veremedi. Onların, hepsi silâhlı idi ve müslümanların hiç silâhları yoktu. Orada bulunan müslümanlar diyorlar ki: "Onların hepsi silâhlı oldukları hâlde silâhlarını kullanamadılar. Biz çok hayret ettik." O beldede bulunan müslümanlar, Tâcüddîn hazretlerinin bereketi ve kerâmetiyle böylece büyük bir belâdan kurtulup, selâmete kavuştu. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.370 2) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.9, s.300
Tâcüddîn Zâhid-i Geylânî
Tacüddin Zahid-i Geylani Tacüddin Zahid-i Geylani İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi İbrâhim, babasınınki Rûşen Emir'dir. Künyesi Ebü's-Safvet, lakabı Tâcüddîn'dir. Doğum târihi bilinmeyen İbrâhim Zâhid-i Geylânî, Âzerbaycan'da bulunan Geylân nâhiyesine bağlı Siyâverû isimli köyde doğdu. 1305 (H.705) senesinde Geylân yakınlarında bulunan Lenger-i Künân denilen yerde vefât etti. Kabri oradadır. İlim tahsîline Geylân'da başlayan İbrâhim Geylânî'nin, baba ve dedeleri de kendisi gibi ilim ve fazîlet sâhibi idiler. Seyyid Cemâleddîn-i Ezherî, hocası Şihâbüddîn-i Tebrîzî'nin huzûrunda kemâle gelip, insanlara İslâmiyet bilgilerini anlatmak üzereGeylân'a gitmesi emredilince, Geylân'a gelip yerleşti. Bu günlerdeİbrâhim Zâhid çocuk olup, kitapları koltuğunda mektebe gidip geliyordu. Cemâleddîn hazretleri bir gün yolda, aynı şekilde mektebe gitmekte olan İbrâhim Zâhid'i gördü.Elini başına koyarak; "Hocam Şihâbüddîn, bizi buraya, bu mâsûm yavruyu yetiştirmek üzere gönderdi." buyurdu. İbrâhim Zâhid-i Geylânî, zâhirî ilimlerde tahsîlini tamamlamak üzere Şîrâz'a gitti. Orada zâhirî ilimleri ikmâl ettikten sonra, bâtın yolunda da ilerlemek için, Ehl-i sünnet âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Sa'dî-i Şîrâzî hazretlerinin huzûruna vardı. Ona talebe oldu. Onun sohbetleri bereketi ile, yüce makamlara, üstün derecelere kavuştu. Sâ'dî-i Şîrâzî hazretleri, bir gün İbrâhim Zâhid'e; "Evlâdım! Bizim yanımızdaki terbiyen tamam olmuştur. Bundan sonraki yetişmen ve yükselmen ise, Seyyid Cemâleddîn'e havâle edilmiştir. Geylân'a git. Cemâleddîn'in hizmetinde bulun." dedi. Bundan sonra Geylân'a gidip, orada Lâhicân'da oturan Cemâleddîn hazretlerinin dergâhına vardı ve ona talebe oldu. Sohbet ve hizmetinden ayrılmadı. Burada, yüksek olgunluklara, üstün makamlara ulaştı. Bir gün geçtiği bir yerde bulunan yabânî otlardan biraz kopardı. O otların, elinde ham gümüş olduğunu görünce hayret etti. Hâlbuki onun, böyle şeylerde gözü gönlü yoktu. İstemezdi.Dünyâlık şeylerin elde bulunmasını kabahat ve kusûr sayardı. "Ne kabahat işledim ki böyle oldu?" diye ağlayarak secdeye kapandı.Tövbe ve istigfâr etti. Sonra yolunu değiştirip, başka tarafa gitti.Bu defâ eline aldığı otların hâlis altın olduğunu görüp, sıkıntı ve üzüntüsü daha da arttı.Hemen hocası Cemâleddîn'in yanına geldi. Ağlayarak olanları anlattı. Yalvararak, bu hâlden kurtulmak istediğini, bunun için kendisine yardım etmesini istirhâm etti. İbrâhim Geylânî'nin anlattıklarını dikkatle dinleyen hocası şöyle söyledi: "Bu öyle bir hâldir ki, tasavvuf yolunda ilerleyen sâliki, böyle şeylerle tecrübe ve imtihân ederler. Sen bu imtihanı kazandın. Bütün nebî ve velîlerin rûhları ile birlikte, yerde ve gökte olan melekler ve bütün mahlûkât, sana Zâhid dediler ve nâmını da Şeyh Zâhid koydular." Zâhid, haram ve şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk eden, dünyâya ve dünyâlık olan şeylere muhabbeti olmayan, kalbi bunlara meyletmeyen kimsedir. Bir gün hocasının emri ile, tarladan bir çuval pirinci omuzlayıp dergâha getiriyordu.Bir ara çok yorulduğu için, çuvalı yere koyup birazcık dinlenmek istedi. Bu esnâda, çuvaldan bir pirinç tânesinin düştüğünü gördü. Onu alıp ağzına atmak istedi. Fakat, bir tâne olmasına rağmen buna ehemmiyet verdi.Bununla imtihân edilmekte olabileceğini düşündü ve pirinç tânesini çuvala koydu. İbrâhim Zâhid, çuvalla birlikte dergâha geldi. Hocası Cemâleddîn hazretleri onu görünce; "Ey İbrâhim! Sözünde sadâkat gösterdin. Ahdine vefâ eyledin. Zâhid nâmına lâyık olduğunu isbât ettin." buyurdu. Seyyid Cemâleddîn hazretlerinin huzûrunda yetişip kemâle gelen İbrâhim Zâhid-i Geylânî, fetvâ verecek dereceye geldi.Evliyânın büyüklerinden oldu. Hocası Seyyid Cemâleddîn, vefâtı yaklaştığında,İbrâhim Zâhid-i Geylânî'ye vasiyet edip buyurdu ki: "Vefâtımdan sonra, insanlara faydalı ve onların hidâyete kavuşmalarına vesîle olmak maksadıyla, memleketinden tarafa git. Orada taşlık ve dağlık bir bölge görür ve dağ içinde bulunan bir vâdiye ulaşırsın. O vâdi sık ağaçlarla kaplıdır, içine girip yol almak mümkün değildir. O ağaçların yanına vardığında, selâm verirsin. Ağaçlar, hâl lisanları ile senin selâmına cevap verirler ve ikiye ayrılıp sana yol gösterirler. Orayı da geçtikten sonra karşılaştığın yer, senin hizmet yerin olsun." dedi. Bunları dikkatle dinleyip; "Baş üstüne." diye karşılık veren Zâhid-i Geylânî, hocasının vefâtından sonra, aynı târif edilen şekilde gitti. Her şey hocasının bildirdiği gibi oluyordu. Nihayet bildirilen yere vardı ve orada yerleşti. Burada uzun seneler hizmet ile meşgûl olup, insanlara faydalı oldu. Bir çok kimsenin hidâyete kavuşmasına vesîle oldu. Nefse uymamakta çok gayretliydi. Gündüzleri oruç tutar, geceleri de namaz kılmakla, Kur'ân-ı kerîm okumakla, Allahü teâlâyı zikretmekle vakit geçirirdi. Hiç uyumazdı. Gündüzleri oruç tutmakla birlikte, tarlasında çalışır, boş durmazdı. Geceleri uyumamak için, ucu demirli bastonunun sivri demirini boğazının altına dayar, böylece uyanık kalmayı sağlardı. Hacı Ali isminde bir zât şöyle anlatır: "Şeyh Zâhid diye bilinen İbrâhim Zâhid-i Geylânî ile birlikte bir gemide yolculuk ediyorduk. O zamana kadar ben kendisini şahsen tanımıyordum. Fakat hâlinden derviş bir zât olduğu anlaşılıyordu. Gemide bir köşede oturuyor ve kimseye karışmıyordu. Bir ara bir fırtına çıktı. Gemi sallanmaya başladı. Hepimiz batacağız zannettik. Bu hengâmede, yine bir köşede sâkin sâkin oturmakta olan İbrâhim Zâhid'in yanına vardım. Kendisine; "Ey şeyh, böyle tehlikeli bir anda, bir köşede oturacağınıza, bir şeyler yapıp, kurtulmamıza vesîle olsanız, olmaz mı?" demeyi düşünüyordum. Hemen yerinden kalkıp, gemicinin yanına geldi. Dümeni eline aldı ve çok güzel idâre etmeye başladı. Onun dümeni eline almasıyla fırtına sâkinleşti ve gemimiz düzgün gitmeye başladı. İbrâhim Zâhid bana hitâben; "Ey Hacı Ali! Gemi böyle kullanılır değil mi?" dedi. Ben de; "Evet." dedim. Biraz sonra sâlimen karaya ulaştık. Gemide bulunanlar dışarı çıktılar. Ben de çıktım. İbrâhim Zâhid'in yanına yaklaşıp selâm verdim. "Ve aleyküm selâm ey Hacı Ali Erdebîlî!" dedi. Ben ellerine sarılıp; "Beni nasıl tanıdınız? İsmimi ve nereli olduğumu nereden öğrendiniz?" dedim. "Allahü teâlânın izni ile gönlünden geçeni bilen, ismini ve memleketini bilmez mi?" diye cevap verdi. Bunun üzerine; "Allahü teâlâ, evliyâsının gözlerinden perdeyi kaldırır ve gizli şeyleri onlara gösterir." sözünü hatırladım. Şerefüddîn isimli bir zât şöyle anlatır: "Âdetimiz olduğu üzere, bir arkadaşım ile berâber İbrâhim Zâhid'i ziyârete gidiyorduk. Yanımızda, ona hediye olarak götürecek bir şeyimiz yoktu. Bu endişeyle yola devâm ederken, Geylân Nehri kenarına geldik. O sırada nehrin sularının kabardığını, büyük bir balığın sâhile vurduğunu hayretle gördük. Biz, gözümüzün önünde bir anda meydana gelen bu hâl karşısında hayrette iken, nehrin suyu tekrar sâkinleşti. Bizim hayretimiz daha da arttı. Balığı alıp hocamıza hediye götürmeye karar verdik. Vardığımızda, bizi huzûruna kabûl etti. İltifât ederek hediyemiz olan büyük balığı aldı ve mutfağa gönderdi. O balığı pişirdiler. Orada bulunan herkes yiyip doyduğu hâlde, balığın eti bitmemişti. Yemekten sonra sohbete başlayan İbrâhim Zâhid hazretleri, söz sırasında buyurdu ki: "Tam bir teveccüh ile Allahü teâlânın velî kullarına yönelenler,Allahü teâlânın ve mahlûkâtın sevgilisi olurlar. Hattâ göktekiler ve yerdekiler bile, onlara yardım, ikrâm ve hürmet ederler." Biz, onun bu sözünü, bizim hakkımızda söylediğini, kerâmet olarak hâlimize vâkıf olduğunu anladık." İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin talebelerinden olan Ahmed isimli bir zât şöyle anlatılır: "Bir gün hocamızla birlikte bir yerden geçiyorduk. Yanımızda bâzı talebe arkadaşlarımız da vardı. Haddini bilmezlerden bâzıları, bizi görünce birbirlerine; "Hey! Bakın pilav düşmanları geçiyor. Kim bilir nereye yağlı pilav yemeye gidiyorlar. Bunlar dışarıdan sûfî görünürler, ama Allah bilir, tenhâda yalnız kaldıklarında neler işlerler!" gibi uygunsuz ve edep dışı şeyler söylediler. Bu sözler hocamızın gayretine dokundu. Çok üzüldü. Onlara; "Eğer biz, sizin dediğiniz gibi değilsek, hidâyete kavuşmuş olup, başkalarını da bu yola dâvet eden, nefsinin arzularını hakîr gören, nefsine ve şeytana uymayıp, cenâb-ı Hakk'a şükredenlerden isek, ayaklarınız dökülsün mü?" dedi. İbrâhim Zâhid hazretlerinin sözü biter bitmez, o kimselerden herbiri kötürüm oldu. Ayakda duramayıp, yere yıkıldılar ve hepsi de, binlerce elem ve sıkıntı içinde, acılarla kıvranmaya başladılar. Oradakiler bu hâli görüp ibretle seyrettiler. Orada bulunan diğer insanlar, Allahü teâlânın velî kullarına sataşmanın, onları incitmenin ne büyük felâket olduğunu, gözleriyle görüp anladılar. Bununla berâber, bu kimselerin bu acılarının, âhirette çekecekleri azap ve sıkıntılar yanında pek hafif kalacağını da düşünüp; "Allahü teâlânın evliyâsını incitmekten Allahü teâlâya sığınırız." dediler. Vefâtı yaklaştığında, yanında bulunan talebeleri ve yakınları, ona yalvararak; "Efendim! Uzun zamandır ağzınıza bir şey koymadınız. Hep oruçlu oluyorsunuz. Bununla berâber, iftar ve sahurda da bir şey yemiyorsunuz. Bu sebeple rahatsız olmanızdan, hastalığınızın artmasından endişe ediyoruz." dediler. Onların bu sözlerine karşı iltifât edip tebessümle karşılık veren İbrâhim Zâhid; "Güzel bir et olsa, suyla pişirilip yahni yapılsa." dedi. Bildirdiği gibi güzel bir yemek pişirip akşama hazırladılar. Akşam olup, namazdan sonra sofraya oturdular. Kendisi su ile iftâr eden İbrâhim Zâhid hazretleri, o yemekten yemedi. "Efendim! Bir mikdâr da olsa yeseniz." diyenlere; "Siz yiyiniz. Talebelerimin yemek yemelerini, ağızlarının hareketlerini seyretmek bana ayrı bir zevk veriyor." buyurdu. Ertesi gün yine oruca niyet etti ve oruçlu olarak vefât etti. Yetiştirdiği talebelerinin sayısı pekçok olup, önde gelenleri ve kendisinden sonra halîfesi olan dört tânesinin isimleri şunlardır: Safî, Ahî Yûsuf, Pîr Hikmet ve Ahî Muhammed. MİSÂFİRE İKRÂM Bir defâsında seyahate çıkan İbrâhim Zâhid hazretlerinin yolu Erdebîl'e düştü. Orada Abdülmelik Mescidi diye bilinen bir mescidde misâfir oldu. Mescidin vazifeli müezzini o gece rüyâsında, mescidin bânîsi (inşâ ettireni) olanAbdülmelik hazretlerini gördü. Abdülmelik, müezzine; "Bu gece mescidimize bir misâfir geldi. Git bak. Onu ağırla." dedi. Müezzin de, misâfire ikrâm edecek bir şeyi bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine Abdülmelik; "Evin falanca yerindeki yağ ile, falan kimsenin hediye ettiği pirinci ve filan yerdeki eti pişir. Mescidde bulunan misâfirimize ikrâm et!" dedi. Bundan sonra uyanan müezzin, rüyâya îtimâd etmeyip tekrar yattı. Aynı rüyâyı tekrar gördü. Uyandı. Tekrar yattı. Aynı rüyâyı üçüncü defâ görüp biraz da îkâz edilince, kalktı ve mescide geldi. İbrâhim Zâhid mescidde oturup, Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûldü.Müezzin ona, rüyâdan hiç bahsetmeden; "Efendim! Hoş safâ geldiniz. Bir şeyim yok ki size ikrâm edeyim." dedi. O da; "Şimdi geri git, Abdülmelik'in târif ettiği şekilde yemek yap getir! Ona îtirâz etme! Sonra zarar görürsün." dedi. Onun bu apaçık kerâmeti karşısında hayrete düşen müezzin, karşısındaki şahsın, sıradan bir kimse olmayıp velîlerden olduğunu anladı ve ellerine sarıldı. Hemen gidip yemeği hazırladı. İbrâhim Zâhid hazretlerine ikrâm etti ve talebeleri arasına katıldı. ŞEYH ZÂHİD'İN EMRİ Bir gün İbrâhim Zâhid-i Geylânî hazretlerinin huzûruna, gözyaşları içinde bir kadıncağız gelerek, çok sıkıntıda olduğunu, duâsını almaya geldiğini, derdine hiç kimsenin çâre bulamadığını, lütfen kendisine bir çâre göstermesini ricâ edip, derdini şöyle anlattı: "Dünyâda bir oğlumdan başka kimsem yoktur. Oğlum bir hastalığa tutuldu. Hastalığın verdiği elem ile, kendinden geçmiş bir şekilde bir ağacın altında uyurken, bir yılan gelip, ağzından midesine girdi. Hâlen orada. Bâzan çok elem veriyor. Çok yerlere mürâcaat ettim. Fakat bir netîce alamadım. Ne olur siz yardımcı olunuz!" Kadının anlattıklarını üzüntü ile dinleyen İbrâhim Zâhid'in önde gelen talebelerinden Şeyh Sâfî de orada idi. İbrâhim Zâhid bu talebesine buyurdu ki: "Git, o yılana; "Şeyh Zâhid'in emri var." de. Oradan çekip gitsin ve bir daha o yiğide zarar vermesin." Kadın biraz rahatlamış olarak evine döndü. Biraz sonra da Şeyh Safî o eve geldi. Bu hâli haber alanlar meraklanıp, acabâ nasıl olacak diye o kadının evine toplanmışlardı. Şeyh Safî, delikanlının yanına varıp, hocasının söylediklerini söyledi. Sözünü bitirir bitirmez, gencin ağzından çıkan yılan, oradan uzaklaşıp gözden kayboldu. Bu hâli görenler, hayrette kaldılar. Genç ve annesi, sevinçlerindenAllahü teâlâya çok şükredip, İbrâhim Zâhid ve talebelerine çok duâ ettiler. Onlara olan muhabbetlerini arttırdılar. 1) Lemezât (Süleymâniye Kütüphânesi, Hâlet Efendi Kısmı, 281 numaralı kitap) 2) Menâkıb-ı Safiyyüddîn Erdebîlî (SüleymâniyeKütüphânesi,Hekimoğlu Kısmı, 775 numaralı kitap) 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.96 4) Silsilenâme-i Celvetî; s.65
Taflâtî
Taflati Taflati Hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Muhammed bin Muhammed bin Tayyib Taflâtî'dir. Fas taraflarında doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1777 (H.1191) senesi Zilka'de ayında Kudüs'de vefât etti. Muhammed Taflâtî, sekiz yaşında iken kırâate uygun olarak Kur'ân-ı kerîmi, ayrıca babasının yanında muhtelif ilimlere dâir metinleri ezberledi ve Ecrûmiyye adlı kırâat kitabını okudu. Şeyh Muhammed Sa'dî Cezâirî'den Sünûsiyye kitabını okudu. Büluğ çağına girmeden talebelere Sünûsiyye kitabını ders olarak okuttu. İlim tahsîl etmek için Batı Trablus'a gitti. Trablus'tan deniz yoluyla Mısır'a giden Muhammed Taflâtî, burada iki sene dokuz ay ilimle meşgûl oldu. Mısır'ın ileri gelen âlimlerinden ders aldı. Annesini ziyârete giderken Fransızlar tarafından esir edildi. Fransızlar, Muhammed Taflâtî'yi Malta adasına götürdüler. Malta, o zaman İslâmiyetin ve müslümanların düşmanlığını yapanların bulunduğu mühim bir merkezdi. Muhammed Taflâtî, orada bulunduğu zaman hıristiyan papazlarla uzun münâzaralarda bulundu. Papazların bir tânesi Arabçayı ve mantık ilmini çok iyi biliyordu. O ve diğer papazlar, Muhammed Taflâtî ile yaptıkları münâzara sonunda susmak zorunda kaldılar. Yapılan münâzaralar, hazret-i Îsâ'nın ilâh olup olmadığı hakkında idi. Muhammed Taflâtî, hazret-i Îsâ'nın ilâh olmadığını, onun sâdece Allahü teâlânın kulu ve peygamberi olduğunu, papazlar ise hazret-i Îsâ'nın ilâh olduğunu söylüyorlardı. Papazların ileri gelenlerinden biri, Muhammed Taflâtî'ye şöyle dedi: "Ey Muhammedî! Hazret-i Îsâ'nın hakîkati, ilâhın hakîkati ile birleşip tek bir hakîkat olmuştur." Bunun üzerine Muhammed Taflâtî; "Eğer mesele dediğin gibi olsaydı. İlâh ve hazret-i Îsâ'nın hakîkatlarının birleşmelerinden önce, şu üç ihtimalden birisinden başkası tasavvur edilemezdi. Ya ikisi de kadîm, yâhut ikisi de hâdis (sonradan var olan) veya birisi kadîm diğeri hâdis olurdu. Hâlbuki bütün bu ihtimaller bâtıldır. O zaman bu ihtimallere göre düşünülen birleşme de hükümsüz olur. Meselâ birinci ihtimâle; yâni hakîkatların birleşmesinden önce ikisinin de kadîm olmalarına gelince, böyle düşünmek katî olarak her ikisinin de hâdis olduklarına götürür. Çünkü birkaç şeyden meydana gelmek, sonradan var olanların temel husûsiyetlerindendir. Hâdis yâni sonradan var olan şey ilâh olamaz. İkinci ihtimâlin, yâni her ikisinin hâdis olması da bâtıldır. Çünkü ilâhın hâdis olması muhal olup mümkün değildir. Üçüncü ihtimâle gelince, bu da bâtıldır. Böyle düşünmek de imkansızdır. Çünkü bu ihtimâlde, kadîm olan ilâhın terkîbden sonra hâdis olması, hâdis olanın da kadîm olması lâzım gelir. Böyle bir durum ise hakîkatlerin değiştiklerini söylemek demek olur ki, böyle bir şey bâtıldır. Hem sonra bu üçüncü ihtimâlden iki zıd şeyin, ilâh ile ilâh olmayanın, ilâhın yarattığı bir şeyin birleşmesi hâli ortaya çıkar ki, böyle iki zıddın birleşmesini hiçbir akıl sâhibi söylememiştir" dedi. Papazlar bu sözler karşısında verecek cevap bulamayıp, şaşırıp kalınca, ileri gelenlerinden ve en bilgili olanı; "Bu pek ince ve derin bir mesele olup, bizim akıllarımız bunu anlıyamaz" dedi. Bunun üzerine Muhammed Taflâtî; "Bunlar bizde sonda değil başlangıçta öğrenilen bilgilerdir." dedikten sonra papazların ileri gelenine; "Doğru söyle! Îsâ aleyhisselâm puta (hâşâ) tapınır mıydı?" diye sorunca, papaz; "Hayır, hazret-i Îsâ haça tapmazdı. Ancak haç, hazret-i Îsâ'dan sonra ortaya çıkmıştır. Fakat biz ilâhın benzerine tapıyoruz." dedi. Muhammed Taflâtî; "Doğru söyle! Allahü teâlâ başkasına benzer mi?" diye sorunca, papaz; "Hayır benzemez" dedi. Bunun üzerine Muhammed Taflâtî; "Öyleyse şu haçı, katran ve ziftle yakmak gerekir." dedi. Muhammed Taflâtî ile o papaz arasında daha başka münâzaralar oldu. Papazın, İslâmiyet, Kur'ân-ı kerîm ve muhtelif mevzûlardaki yanlış fikirlerine sağlam ve delîlli cevaplar verdi. Muhammed Taflâtî'nin yaşı o sırada 19 idi. Papaz ona; "Sen bu kadar bilgiyi nereden öğrendin" diye sordu. Muhammed Taflâtî ona; "Senin bana sorduğun bütün suâller, bizim başlangıçta öğrendiğimiz bilgilerdir. Eğer sana derin, ince ve yüksek bilgilerden bahsetmiş olsaydım, hayretler içinde kalırdın" dedi. Papaz, onunla münâzarayı bırakmak zorunda kaldı. Ondan sonra Muhammed Taflâtî'nin şöhreti papazlar ve Malta'nın ileri gelenleri arasında yayıldı. Nereye gitse ona hürmet ve ikrâmda bulunuyorlardı. Muhammed Taflâtî, bir gece esirlikten kurtulacağına dâir bir rüyâ gördü. Ertesi gün bir gemi ile İskenderiyye'ye gitme imkânı buldu. Oradan Mısır'a geçti. Mısır'da kaldığı sürece birkaç kere Hicaz'a gitti. İlim öğrenmek için; Yemen, Amman, Basra- Haleb ve Dımeşk'a gitti. En sonunda Kudüs'e yerleşti. Kudüs'de Hanefî mezhebi kâdılığı yaptı. İlmî seferleri sırasında ve Mısır'da, Şemsüddîn Muhammed bin Sâlim Hafnî, Yûsuf Hafnî, Şeyh Ahmed Mevlevî, Şeyh Muhammed Belîdî, Şeyh Ahmed Cevherî, Şeyh Ahmed İşbilî, Şeyh Ahmed Dimenhûrî ve daha birçok âlimden ders aldı. Muhammed Taflâtî'nin manzum, nesir ve muhtelif ilimlere dâir seksene yakın kitap ve risâlesi vardır.
Tâhir-i Lâhorî
Tahir-i Lahori Tahir-i Lahori Hindistan'ın büyük velîlerinden. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin halîfelerinden ve çocuklarının hocalarındandır. Büyük bir âlim idi. 1630 (H.1040) senesinde bir Perşembe günü elli altı yaşında vefât etti. Kabr-i şerîfi Lâhor'da Meyânî tarafındadır. Tâhir-i Lâhorî, küçük yaşta memleketindeki âlimlerden zâhirî ilimleri tahsîl etmeğe başladı. Hocalarının verdiği dersleri kısa zamanda eksiksiz olarak yapardı. Çok zekî idi. Derslerini dinleyenler onun ileride büyük bir âlim olacağını söylerlerdi. Genç yaşta, tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde âlim oldu. Büyük âlim Mevlânâ Tâhir-i Lâhorî'nin kalbine, tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlıkdan pay almak ve yüksek dereceler sâhibi olmak arzusu, ateşi düştü. Allahü teâlânın nihâyetsiz ihsânı, kalbinde bu yolun zevkini hâsıl edince, kendini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kapısına attı. Senelerce bu kapıda canla-başla çalıştı, hizmet etti. Kendini, dergâhta bulunan talebe arkadaşlarının en aşağısı olarak görürdü. Çok defâ helâların temizliği işinin kendine verilmesini ricâ ederdi. Nefsini terbiye etmek için çok zor riyâzetler ve şiddetli mücâhedeler çekerek, nefsinin istediklerini yapmayıp istemediklerini yapardı. Öyle ki, bir deri bir kemik kalmıştı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Tâhir'i çok sever ona husûsî muâmelede bulunarak ilgi gösterirdi. Oğullarının zâhirî ilimlerde yetişmesi için, Tâhir-i Lâhorî'ye vazife verdi. O da hocasının yüksek oğullarını yetiştirmekte, onlara ilim öğretmekte çok uğraştı. Hattâ hazret-i İmâm'ın oğulları; "Şeyh Tâhir'in bizim üzerimizde o kadar hakkı var ki, ne kadar şükretsek yine azdır. Allahü teâlâ ona bizim tarafımızdan en iyi karşılıklar, hayırlar ihsân etsin!" buyurdular. Bir gün hazret-i İmâm buyurdular ki: "Muhammed Yahyâ'yı da Şeyh Tâhir'e teslim etmek isterim. Çünkü, ağabeyleri bu hocanın bereketleriyle ilmi ile âmil oluyorlar." İlimde çok yüksek mertebeye sâhib olduğu hâlde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin karşısında edebe mükemmel riâyet ederdi. Hazret-i İmâm'ın, Mevlânâ Muhammed Tâhir üzerindeki heybeti o kadar çoktu ki, yazı ile anlatılamaz. Bir gün hazret-i İmâm, Mevlânâ Tâhir'e imâm olmasını buyurdu. Mevlânâ'nın yüzünün rengi sarardı. Vücûdu titremeye başladı. Kur'ân-ı kerîmi ezbere bildiği ve derin ilme sâhib olduğu hâlde, hazret-i İmâm'ın heybet ve korkusundan zaman zaman kırâatı boğazında düğümlendi. Bu tâzimi, hürmeti, edebi sâyesinde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bakırı altın yapan nazarları ve teveccühleri bereketiyle kemâl ve tekmîl mertebesine ulaştı. Nakşibendiyye yolunda kendisine icâzet verildiği gibi, Kâdiriyye ve Çeştî yolunda da talebe yetiştirmesine izin verildi. Hazret-i İmâm, kendisine icâzetnâme yazıp, tâliblerin terbiyesi, yetiştirilmesi için Lâhor'a gönderdi. Mevlânâ Tâhir hazretleri, Lâhor'da talebeye faydalı olmakla meşgûl oldu. Lâkin inzivâ ve yalnızlığı seviyordu. Kapıyı herkese açmazdı. Hele zenginlere ve devlet adamlarına hiç açmaz, onlarla görüşmek istemezdi. Ömrünün uzun zamânını bekâr olarak geçirdi. Sonunda, Resûlullah'ın sünnetini yerine getirmek için evlendi. Senede bir yâhut iki senede bir bâzan da senede birkaç defâ hazret-i İmâm'ın huzûruna gider, sohbet ve teveccühlerinin bereketlerinden nasîbini alır, sonra hocalarının izni ile yurduna dönerdi. Bedenen ayrı olduğu zamanlar, hallerini, makamlarını bâzı mektuplarla hazret-i İmâm'a arzederdi. Bir gün hazret-i İmâm, mel'ûn İblisi görüp; "Benim eshâbımdan kime hükmedemezsin." buyurdukta; "Şeyh Tâhir'e, aç olduğu zaman hükmedemem." dedi. Bunun için Şeyh çok çetin riyâzet ve şiddetli mücâhedeler çekti. Riyâzetin çokluğundan bedeni kurumuş, bir deri bir kemik kalmıştı. Açık keşf ve kerâmetler sâhibiydi. Tâhir-i Lâhorî'nin, hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerine gönderdiği, onun yüksek hâllerini anlatan mektuplarından biri şöyledir: Hizmetçilerinizin en aşağısı Muhammed Tâhir yüksek makâmınıza arz eder: O yüksek kapının eşiğinden ayrılıp bu tarafa doğru yola çıkınca, her adımda kendi kendime; "Ey câhil! Maksûdunu arkada bırakıp da nereye gidiyorsun?" diyordum. Ama ardımdan bir ses; "Yoluna devâm et!" diyordu. Velhâsıl, çeke çeke bu şehre getirdiler. Bir köşede şaşkın şaşkın otururken, âniden Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti zâhir oldu. Emrolduğum işi yapmamı söyledi. Onun ve sizin emrinize uyarak, bir müddet tâliblerle (talebelerle) meşgûl oldum. Bu arada yüksek kâbiliyetli bir genç geldi. Kendisine, meşgûl olması için verdiğim vazife ânında, büyüklere olan muhabbet, onun bütün vücûduna yayıldı. Tepeden tırnağa kendisini huzur ve uyanıklık hâli kapladı. Diğer tâlibler de, huzur ve cemiyyete kavuşuyorlar. Çekemeyenlerden bâzıları, yüksek mürşidimize, makamlar hakkında, bilhassa Sıddîk-i Ekberin makâmı hakkındaki yazılarınızı söyleyip, kendinden bâzı şeyler ilâve ederek, hazretinize dil uzattılar. Mevlânâ Hâmid, o mektubu, derin âlim Mevlânâ Abdüsselâm'a götürdü. Mevlânâ okuduktan sonra, hiçbir şüphe edilecek yeri olmadığını söyledi ve çok hüsn-i zan gösterdi. Çekemiyenlerin dilleri bağlandı." YAPILACAK ÇOK İŞ VAR İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Tâhir-i Lâhorî'ye zaman zaman mektuplar yazıp haberleşirlerdi. Yazdığı mektuplardan biri aşağıdadır: "Allahü teâlâya hamd ederiz. O'nun Peygamberine, Âline ve Eshâbına salât ve selâm ederiz! Kıymetli mektuplarınız, ard arda geldi. Talebenin ilerlemekte oldukları, bizi çok sevindirdi. Bu yolun sonu başlangıçta yerleştirilmiş olduğundan, bu yüksek yola başlayanlarda, sona varmış olanların hâllerine benzeyen hâller hâsıl olur. Bunların hâllerini, o büyüklerin hâllerinden ayırmak güçtür. Ancak, keskin görüşlü ârif ayırabilir. Böyle olunca, hâllerin görülmesine güvenerek, hâl sâhibine yol gösterici olarak izin vermemelidir. İzin verilirse, zararı, talebelerinin zararından daha çok olur. Belki de, kendini olgun sanarak, ilerlemesi büsbütün durur. Belki de, irşâd sâhiblerine hâsıl olan mevkî ve saygı toplamak, onu büsbütün belâya sokar. Çünkü, nefs-i emmâresi, daha îmâna gelmemiştir ve tezkiye bulmamış, temizlenmemiştir. Olan olmuştur. İcâzet, izin vermediğiniz kimselere, tatlılıkla anlatınız ki, böyle izin almak, olgunluğu göstermez. Daha yapılacak çok iş vardır. İşin başında ele geçenler, sondakilerin başlangıca yerleştirilmesindendir. Uygun gördüğünüz nasîhatları yaparsınız. Eksik olduklarını kendilerine bildiriniz. İcâzet vermiş olduklarınızın bu yolu öğretmelerini önlemeyiniz. Belki, sizin nefesinizin bereketi ile, hakîkî rehber olmakla şereflenebilirler. Bu büyük işe başlamış bulunuyorsunuz. Mübârek olsun. Çok çalışınız! Sizin çalışmanız, tâliblerin de çalışmalarını arttırır. Vesselâm." (1'inci cild, 225'inci mektup) 1) Zübdet-ül-Makâmât; s.340 2) Hadarât-ül-Kuds; s.319 3) Tezkire-i İmâm-ı Rabbânî; s.324 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.238
Takıyyüddîn Hısnî
Takıyyüddin Hısni Takıyyüddin Hısni Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi ve büyük velîlerden. Hazret-i Hüseyin'in neslindendir. Künyesi Ebû Bekr, lakabı Takıyyüddîn'dir. Takıyyüddîn Hısnî diye tanınır. Havran köylerinden Hısn beldesinde doğup yetiştiği için Hısnî, seyyid olup, hazret-i Hüseyin'in soyundan olduğu için Hüseynî, sonraDımeşk'a yerleştiği için de Dımeşkî diye nisbet edilmiştir. 1351 (H. 752) senesinde Hısn'da doğdu. 1426 (H.829) senesi Cemâzil-âhir ayının ortalarında, bir Çarşamba gecesi Dımeşk'da vefât etti.Cenâze namazına kalabalık bir cemâat katıldı ve namazını kardeşinin oğlu Şemsüddîn kıldırdı.Tabutu, o zamandaki büyük zâtların omuzlarında taşındı. Dımeşk'ın dışında bulunan Kubeybât'ta Kerîmüddîn Câmiinin yanına defnedildi. Zamânında bulunan büyük zâtların derslerine devâm ederek yetişen Takıyyüddîn Hısnî; Şerîşî, Zehrî, İbn-ül-Câbî, Sarahdî, Şerefüddîn-i Gazzî, İbn-i Ganûm, İbn-i Mektûm, Sadrüddîn Yâsûfî, İzzeddîn Abdüsselâm el-Kudsî gibi âlimlerden ilim öğrendi. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra, talebelere ders okutmaya başlayan Takiyyüddîn Hısnî, dînimizin emirlerine son derece bağlı, olgun, yüksek bir velî idi. Verdiği sözü mutlaka yerine getirirdi. İlim öğretmekteki gayreti pekçok idi. Talebeleri bir araya toplayıp ders verirdi. Dünyâ nîmetlerine düşkün olmayan, zühd sâhibi bir zât idi. Her ân Allahü teâlâya yönelmiş vaziyette bulunurdu. Her hareketinin İslâmın emirlerine uygun olmasına çok dikkat ve gayret ederdi. Herkesin îtimâd ve sevgisini kazanmıştı. Devâmlı emr-i mârûf ve nehy-i münker yapardı. Gâyet mütevâzî, alçak gönüllü, ince rûhlu ve temiz kalbli bir zâttı. Talebeleriyle birlikte gezmeye çıkardı. Çok az konuşurdu. Vekar ve heybet sâhibiydi. Lüzûmu hâlinde kâdılar ve devlet adamlarını îkâzdan çekinmez, onlar da onun îkâzlarını dikkate alırlardı. Kul hakkına çok ehemmiyet verir, bilhassa talebelerini ve arkadaşlarını gözetirdi. Başta âile efrâdı, talebeleri ve yakın akrabâsı olmak üzere, herkese karşı merhamet, iyilik, ikrâm ve ihsân sâhibi, eli açık, cömert bir zâttı. Bâb-üs-sagîr'de bir imâret yaptırmak için inşâata başladığında, herkes ona yardımcı oldu. Kısa zamanda bitirilen bu inşâat, devrinde ve daha sonraki zamanlarda bir ilim merkezi oldu. Âlimlerin yükseği, önderi ve Allahü teâlâyı tanıyan tasavvuf büyüğü anlamına gelen İmâm-ül-allâme ve Sûfî-yi Ârif-i billâh diye tanınırdı. Menkıbe ve kerâmetleri pekçoktur. Takiyyüddîn Ebû Bekr el-Hısnî hazretlerinin zamânında, İslâm askeri Kıbrıs Adasını fethe gitmişti. Savaş başladı. Müslüman askerler, adanın yabancısı oldukları ve adayı iyi tanımadıkları için çok zâyiat veriyorlardı. Harbe katılan askerler arasında, Takıyyüddîn hazretlerinin talebelerinden birkaçı da vardı. Bu asker talebeler, bir akşam toplanarak, hep birlikte hocalarından yardım istediler. Sabah olduğunda düşman askerleri ile savaşırken, hocalarını da aralarında gördüler. Askerler ile birlikte düşmana karşı saldırıyordu. Nihâyet İslâm askeri harbi kazanıp, zafer ile memleketlerine döndüler. Takıyyüddîn hazretlerinin talebelerinden harbe katılanlar, harb esnâsında gördüklerini, hocalarının zaferin kazanılmasındaki üstün gayretlerini anlattılar. Harb esnâsında memlekette bulunan talebeler ise hayret edip; "Nasıl olur? Hocamız bir saat bile buradan ayrılmadı" dediler. Her iki talebe bölüğü de hayret etti. Sonra bu hâlin, hocalarının bir kerâmeti olduğunu anladılar. Hocaları Allahü teâlânın izni ile, hem memleketinde, hem de Kıbrıs Adasında harbin içinde bulunmuştu. Büyüklerden, buna benzer daha nice hâdiseler nakledilmiştir. Rivâyet edilir ki, bir sene Dımeşk'dan bâzı kimseler hacca gitmişlerdi. Medîne-i münevvereye vardıklarında, Takıyyüddîn Hısnî'yi de orada gördüler. Mekke-i mükerremeye geçtiler. Orada da gördüler. Arafât'ta vakfeye durduklarında o da orada idi. Yâni Takıyyüddîn Hısnî, kendileriyle birlikte bütün hac vazifelerini edâ ediyordu. Onun, kendilerinden ayrı olarak hacca gelmiş olduğunu zannettiler. Hac dönüşünde o kimseler, Takıyyüddîn hazretlerinin talebelerine gördükleri hâli anlattılar. Onlar da, hocalarının bir gün bile Dımeşk'dan ayrılmadığını, hep yanlarında bulunduğunu söylediler. Bu hâlin de, o zâtın bir kerâmeti olduğu, Allahü teâlânın izni ile, kerâmet olarak başka başka yerlerde görüldüğü anlaşıldı. Başka senelerde de aynı hâl vâki olmuştur. Seyyid Takıyyüddîn, ziyâretine gelenlere tâze hurma ikrâm ederdi. Hâlbuki, her mevsimde tâze hurma bulunmazdı. Bu ikrâma kavuşanlar, tâze hurmanın nereden geldiğini bilemezler, o zâtın bir kerâmeti olduğunu anlarlardı. Velîlik yolunda çok üstün olduğu gibi, fıkıh, hadîs ve başka ilimlerde de çok derin âlim olan Takıyyüddîn hazretleri, çok talebe yetiştirmiş, bununla berâber birçok kıymetli eser de telif etmiştir. Şerhu Minhâc-üt-Tâlibîn lin-Nevevî, Şerhu Muhtasar-ı Ebî Şücâ', Telhîs-ül-Mühimmât, Kavâid-ül-Fıkh, Şerhu Sahîh-i Müslim, Şerh-ut-Tenbîh, Şerh-ul-Esmâ-il-Hüsnâ, Ahvâl-il-Kubûr, Te'dîb-ül-Kavm, Seyr-us-Sâlik, Kam'un-Nüfûs, Def'uş-Şübeh bunlardan bâzılarıdır. KORKMA! Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı: "Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyordu. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu. Gemicilerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalmadı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi." 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.375 2) Ed-Dav-ül-Lâmi'; c.11, s.81 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.188 4) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.3, s.74 5) Keşf-üz-Zünûn; s.203, 487, 491, 558, 1013, 1032, 1193, 1356, 1625, 1875, 1915, 2039
Vecîhüddîn Ömer Efendi
Vecihüddin Ömer Efendi Vecihüddin Ömer Efendi Evliyânın büyüklerinden. Ebû Bekr'in (radıyallahü anh) neslindendir. Muhammed Dîneverî amcasıydı. Babası Ebû Muhammed'dir. İlk zamanlarında memleketin ileri gelen âlimlerinden olup, fetvâlar kendisine sorulurdu. Bu sırada tasavvufa meyledip, kemâle ermiştir. Sühreverd'de doğup, Bağdat'ta yetişti. Tasavvuf yoluna girişi şöyle olmuştur: Âl-i Selçuktan İbrâhim Han zamânında Sühreverd'e onu kâdı tâyin ettiler. Pâdişâh tarafından yarlığ (ferman) verilip, gelip hizmete başladı. Bu sırada iki kişi huzûruna geldi. Biri aleyhinde bir hususta dâvâcı oldular. Beyyine (delil) de getirdiler. Yalancı şâhid ile dâvâlarını isbat ettiler. Sonra dâvâcıların dâvâlarında yalancı olduklarını ve şâhidlerinin de yalancı şâhid olduğunu Kâdı Vecîhüddîn öğrenince, üzülüp bu vazîfeden ayrıldı. Şeyh olan amcalarına talebe oldu. Mücâhede ve riyâzetle meşgûl olup yetişti ve tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Talebelerinden biri şöyle anlatır: Bir gün kendi bağımda zerdâli ağacına çıkmıştım. Meyve düşürüp dururken, Şeyh oradan geçiyordu. Şeyh ızdırabından beşeriyet hâli galebe edip, kendi kendine şöyle söyleniyordu: "Yâ Rabbî! Sen her şeye kâdirsin. Şu ağaçların yaprağını altın edip, onda olan meyveleri gümüş edersin." O anda o ağaçların altın, meyvelerinin gümüş olduğunu ve yolu üzere önüne dökülmeye başladığını gördüm. Şeyh bu durumu görünce söylediğine pişman olup yüzünü toprağa sürdü. İnleyip ağlayarak istiğfâr etti. Ben yerimde duramadım. Bağdan çıkıp yanına vardım. Ellerine sarıldım. Bana; "Biz sağ oldukça bu gördüklerini söyleme!" dedi. Hak teâlânın kendi dostları ile bu gibi muâmelesi çok olur.Ben dahi o zaman bir altın almıştım. Vefâtından sonra müridlere bu hâdiseyi anlattım. Buyururlardı ki: "Hak yolu arayanlara onlara yol gösterecek bir mürşîd-i kâmil, rehber lâzımdır." "Tasavvuf ehli, kavuştukları mânâları, halleri, çoluk çocuğunu muhâfaza ettiği gibi korur." Bir defâsında hasta oldular. Sevdiklerinden bâzısı; "Sultânım! İlaç alsanız olmaz mı?" dediler. "Bir tabib getirseniz iyi olur." buyurdu.Tabib; "Birkaç gün tahammül edebilseniz de size falanca şerbeti içirsek, iyi gelir." dedi. Şeyh; "Bizim rahatsızlığımız şerbet ve macunla gidecek bir şey değil. O kendiliğinden gider." buyurup, bir kerre; "Hû" deyince hemen o anda tabib kendinden geçti. Nice zaman öyle kaldı. Sonra kendisine gelip, Şeyh'in huzûrunda îmâna gelip ona talebe oldu. Şeyh; "Bizim hastalığımız seni küfr hastalığından kurtarmak içindi. Yoksa bizim ilâca ihtiyâcımız yoktu." buyurdu. Şeyh iyileşip, çok zaman yaşadıktan sonra 1050 (H.442) yahut 1060 (H.452) senesinde vefât etti. Kabirleri Bağdat'tadır. Abbâsî halîfelerinden El-Kâimbillah, Gaznelilerden İbrâhim bin Mes'ûd, Selçuklulardan Tuğrul Bey zamânında yaşadı. Dört halîfesinden biri Ömer Bekrî, Osman Harrât, Mâcid Şirvânî ve kendi yerlerine geçen Ebû Necib'dir. Buyurdular ki: "Dört kimseden şu dört işin meydana gelmesi güzeldir: 1)Bir pâdişâhın âdil olup, halka adâletle muâmele etmesi, 2)Âlimin, ilmi, âhiretle ilgili derecelere kavuşmayı kolaylaştırmak için öğrenmesi, 3)Tüccarın, bedeni kuvvet kazanıp, Allahü teâlâya ibâdete yardımcı olması için dolaşması, 4)Tövbe edip, tasavvuf yoluna girenin bunu Allah için yapmış olması. Dört iş vardır ki, onlardan sakınmak lâzımdır: 1)Pâdişâhın zulme rızâ göstermesi, 2)Âlimin ilmini, dünyâlık ve dünyâ makamlarını elde etmeye vâsıta yapması, 3)Tüccarın bu işini mal toplayıp insanlar arasında parmakla gösterilmeye vâsıta yapması, 4)Tövbe edip tasavvuf yoluna girenin, riyâzet ve mücâhede ettiği halde, tasavvufun hakîkatından gâfil, habersiz olması. Böyle olanların Allahü teâlânın gazâbına ve azâbına uğrayıp, Cehennem'e girmesi muhakkaktır." Buyururlar ki: Tövbenin icâbı, ibâdettir. Bir büyüğe bağlanmanın icâbı ise, ona itâattir. Kulluğun icâbı, tövbe etmek, dâimâ Allahü teâlâyı anıp, ibâdet üzere olmak ve her zaman hocasına itâattan ayrılmamaktır. Şeyh Ömer Bekrî anlatır: Hocam Şeyh Vecîhüddîn ile hacca gidiyorduk. Azıksız, bineksiz yola çıktık. Biraz yol gittik. Bir yere vardık. Açlıktan gâyet zayıf düştük. Öyle bir yerde bulunuyorduk ki, insan olması ihtimâli yoktu. Hocam Şeyh Vecîhüddîn sırtını bir yere dayayıp oturdu. Bu fakire; "Biraz etrafta dolaş, ola ki bir çobana rastlarsın da ondan bize yiyecek bir şeyler temin edersin." buyurdu. Peki deyip, etrafta dolaşmaya başladım. Bir müddet sonra sürüleriyle berâber bir çobana rastladım.Beni görünce hâlimi sordu. Ben de olanları anlattım. Bana yeni pişmiş ekmek ile su verdi. Onları alıp hocam Şeyh Vecîhüddîn'e götürdüm. Ekmeğin bir kısmını yedik. Su ile ihtiyaçlarımızı giderip, abdestimizi tâzeleyip, akşam namazımızı kıldık. Hocamızın bereketiyle tâ Hicaz'a varıncaya kadar, ne o ekmek bitti, ne o su tükendi. Neşeli bir vakitlerinde hocama, o yolculuğumuzda öyle kuş uçmaz, kervan geçmez yerde nasıl tâze ekmek ve su bulduğumuzu sordum. Buyurdu ki: "Öyle bir yerde bulduğumuz o tâze ekmek ve su, sıkıntı ve meşakkatli zamanlarda sevdiklerine Allahü teâlânın ihsân ettiği bir sofradır. Yoksa, sen de gördün orada kimsecikler yoktu!" 1) Lemezât (Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4536) v.70
Ya’kûb-i Çerhî
Yakub-i Çerhi Yakub-i Çerhi Evliyânın büyüklerinden. İnsanların îtikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslâm âlimlerinin on yedincisidir. İsmi, Ya’kûb bin Osman bin Mahmûd’dur. Kâbil yolu üzerinde Gazne yakınlarında Çerh köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1447 (H.851) senesinde Hılfetû’da vefât etti. Burası, Hisâr Şâdmân’a yakın sınır köylerinden bir köy olup, kabri oradadır. Derin âlim ve veli-yi kâmil idi. Ya’kûb-i Çerhî, önce Herat’a gidip, bir müddet ilim tahsîli yaptı. Sonra yine ilim tahsîli için Mısır’a gitti. Orada Zeynüddîn-i Hâfî ile birlikte, zamânının büyük âlimi Mevlânâ Şihâbüddîn Şirvânî’den ve diğer âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Sonra Buhârâ’ya gitti. Orada da âlimlerden ilim öğrenip, icâzet aldı. Zâhirî ilimlerde yetişdikten sonra tasavvuf ilmine yöneldi. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde önce Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî’nin, sonra da onun halîfesi Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetinde yetişti. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Buhârâ’nın âlimlerinden ilim tahsîl edip icâzet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yanına gitmek arzusu hâsıl oldu. Huzûruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız.” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyâkınızla dolu, sizi seviyorum." dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zâtsınız ve herkesin makbûlüsünüz.” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi değil, daha makbûl bir şey bulman lâzımdır. Halkın beni kabûlü şeytânî olabilir.” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahîh bir hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu severler.” buyrulmuştur.” dedim. Sözünü bitirince tebessüm etti ve; “Biz azîzânız (azîzlerdeniz). Bu söz üzerine kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüyâ görmüştüm. Rüyâmda bana; “Azîzân’ın mürîdi, talebesi ol!” demişlerdi. Rüyâyı unutmuştum. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Biz azîzânız.” buyurunca hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız.” diye yalvardım. Buyurdu ki: “Bir gün Azîzân’dan (Ali Râmitenî'den) böyle bir istekde bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vâsıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesîle olacak bir şey istemişler.” Bunu söyledikten sonra, bana mübârek takkesini hediye etti ve buyurdu ki: “Senin bana verecek bir şeyin yok, şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul.” Bundan sonra ayrıca tenbih edip; “Bu yolculukta Mevlânâ Tâcüddîn Deştgûlegî’yi bulmaya gayret et. Çünkü o, Allahü teâlânın velîlerindendir.” buyurdu. Yola çıktıktan sonra, içime önce Belh şehrine, oradan da memleketime dönme arzusu düştü. Belh ile Deştgûlek arası çok uzaktı. Yolculukta öyle vesîleler oldu ki, birden kendimi Deştgûlek yakınlarında buldum. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin tenbihi hatırıma geldi. İşâretlerinden dolayı şaşırıp, hayran kaldım. Deştgûlek’e gidip, hemen Mevlânâ Tâcüddîn'in sohbetine can attım. Onun sohbetinde bulunduktan sonra Behâeddîn-i Buhârî’ye geri dönüp ona teslim olmak arzusu beni sardı. Buhârâ’da bir meczub vardı. Onu bir yolda oturur gördüm. Ona dedim ki; “Ben gidiyorum!” Bana; “Hiç durma, çabuk git!” dedi. Oturduğu yerde toprak üzerine çizgiler çizdi. Kendi kendime, bu çizgileri sayayım, eğer tek çıkarsa gitmem gerektiğine işâret sayayım diye düşündüm. Saydım tek çıktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine tekrar gitmeye karar verip, yola çıktım. Nihâyet Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Hâlimi arzettim. Bana zikretmemi ve zikirde teke riâyet etmemi bildirip; “Elinden geldiği kadar zikirde tek sayıya riâyet et.” buyurdu ve böylece yolda karşılaştığım meczub zâtın yer üzerine çizdiği çizgilerin tek oluşuna işâret etti.” Ya’kûb-i Çerhî hazretleri, bir eserinde şöyle anlatmıştır: “Allahü teâlânın inâyetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğup da fazl-ı ilâhiye Allahü teâlânın yardımına kavuşunca, Buhâra’da Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine kavuşmak nasîb oldu. Onun kerem ve iltifâtları beni saâdete garketti. Gördüm ki, mürşidim kâmil ve mükemmildir ve evliyânın en üst tabakasındandır. Çeşitli vakalar ve gaybî işâretlerden sonra, Kur’ân-ı kerîmi açıp bir âyeti işâret tutmak istedim; meâlen; “O peygamberler Allah’ın hidâyetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü...” (En’âm sûresi: 90) buyrulan âyet-i kerîme çıktı, bağlılığım kat kat arttı. Tereddüt içinde bulunduğum günlerden bir gündü. Evimin bulunduğu Fethâbâd’da, Şeyh Seyfüddîn’in kabrine doğru oturmuştum. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavuşmak için Kasr-ı Ârifân’a doğru yola çıktım. Kasr-ı Ârifân’a varıp, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman, yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Bana ihsânda bulundular, yanına oturttular. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladılar. Heybeti beni öyle sarmıştı ki, konuşmaya mecâlim kalmadı. Bu sohbet sırasında buyurdu ki: “İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebîler ve resûller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânın insanoğluna huccetidir. Bâtın ilminden sana bir pay erişmesini ümid ederim. Yine nakledildi ki; “Sadâkat ehliyle oturduğunuz zaman, sıdk, doğruluk üzere bulununuz. Çünkü onlar, kalb câsuslarıdır. Kalblerinize girerler ve himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabûl edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işâret buyrulur. Eğer seni kabûl ederlerse, biz de kabûl ederiz.” buyurdu. Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saâdet kapısının açılmasını umarken, bu kapının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile berâber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabûl işâreti geldi. Biz insanları az kabûl ederiz. Kabûl ettiğimiz zaman da geç kabûl ederiz. Tâ ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamânının gelmiş olduğu belli olsun.” buyurdu. Bundan sonra Şâh-ı Nakşibend hazretleri, silsilelerini Abdülhâlık Goncdüvânî’ye kadar gösterdi. Bundan sonra nice zaman Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulundum. İcâzet verdikleri güne kadar yanlarından ayrılmadım. Yanlarından ayrılıp, yola çıkacağım zaman; “Sana tarîkat edebi ve hakîkat sırrı olarak bizden ne erişmişse, Allahü teâlânın kullarına ulaştır, götür. Bu, senin saâdete kavuşmana sebeb olur.” buyurdu. Ayrıca halîfesi Alâüddîn-i Attâr ile sohbet etmemizi emretti. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin vefâtından sonra, ben uzun müddet Bedehşan’da kaldım. Alâeddîn-i Attâr ise Çigâniyân’da bulunuyordu. Bana bir mektup yazarak, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin emrini hatırlattılar. Bundan sonra hemen Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin yanına gittim ve vefâtına kadar sohbetlerinde kaldım. Vefâtlarından sonra memleketime döndüm.” Ya’kûb-i Çerhî, önce Behâeddîn-i Buhârî’nin, sonra onun seçkin talebesi ve halîfesi olan Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetinde yetişip kemâle geldi. Hocası Alâüddîn-i Attâr’ın halîfesi olup, insanlara doğru yolu gösterdi. Onun en başta gelen talebesi ve halîfesi de Ubeydullah-i Ahrâr’dır. Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin yazdığı, Fâtiha, Tebâreke ve Amme cüzleri tefsîri ve Fârisî Risâle-i Ünsiyye adlı eserleri vardır. Bu eserleri Hindistan’da basılmıştır. (Bombay, 1297, 1326) Ya’kûb-i Çerhî hazretleri, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinin sohbetine kavuşmasını ve o büyük rehberden duyduklarının bir kısmını Farsça bir risâle hâlinde yazmış, bu risâlesinde o büyükler yolunun edeb ve dîne bağlılıklarını hâlisâne bildirmiştir. E’ÛZÜ Ya’kûb-i Çerhî buyurdu ki: E’ûzü okumak, “E’ûzü billâhi mineşşeytânirracîm” demektir. Besmele okumak, “Bismillâhirrahmânirrahîm” demektir. Abdullah ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur.” ve “Kur’ân-ı kerîmin anahtarı, Besmeledir.” Bu ikisini okuyan kimse sözünü, okumasını bu iki zînet ile süslemiş ve bu iki hazînede, dostlar için toplanmış olan faydalara kavuşmuş olur. Allahü teâlâya yaklaşmak isteyenler, E’ûzü’ye yapışmakta, O'ndan korkanlar da, E’ûzü’ye sarılmaktadır. Günâhı çok olanlar E’ûzü’ye sığınmıştır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin doksan yedinci âyetinde meâlen, Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem); “Kur’ân-ı kerîm okuyacağın zamân E’ûzü... söyle.” buyurmuştur. Bu emir, “Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyâda ve âhirette helâk olan şeytândan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim de!” demektir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehennem'e girmemesi için sened yazdırır.” Abdullah ibni Mes’ûd diyor ki: “Cehennem'de azâb yapan on dokuz melekten kurtulmak isteyen, Besmele okusun! Besmele, on dokuz harfdir.” Levh-i mahfûzda, ilk yazılan, Besmeledir. Âdem’e (aleyhisselâm) ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırâttan geçer. Cennet dâvetiyesinin imzâsı Besmeledir. Besmelenin mânâsı; “Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmiş ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, başlıyorum. Ârifler, O'nu ilâh olarak tanıdı. Âlemler, O'nun merhâmeti ile rızık buldu. Günâh işleyenler, O'nun rahmeti ile Cehennem'den kurtuldu” demekdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîme bu üç isim ile yâni Allah, Rahman ve Rahîm isimleri ile başladı. Çünkü, insanın üç hâli vardır. Dünyâ, kabir ve âhiret hâlleri. İnsan, Allahü teâlâya ibâdet ederse, dünyâda işlerini kolaylaştırır. Kabirde ona acır, âhirette günâhlarını affeder. 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baskı) s.1162 2) Hadâik-ül-Verdiyye; s.154 3) Nefehât-ül-Üns; s.436 4) Reşehât; s.58 5) İrgâm-ül-Merîd; s.63 6) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.73 7) Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.93 8) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.546 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.141 10) Sefînet-ül-Evliyâ; s.80 11) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.566 12) Persian Literature; c.1, s.9
Zâhid İsfehânî
Zahid İsfehani Zahid İsfehani Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerinden. İsmi, Muhammed bin Yûsuf’tur. İbâdete çok düşkündü. Dünyânın, Allahü teâlânın rızâsı için olmayan her şeyinden el çekmişti. Çok büyük evliyâdan olmasına rağmen, kendisini büyüklerden başkası tanımazdı. Künyesi Ebû Abdullah’dır. Ez-Zâhid, el-Âbid lakabları ile tanınırdı. Aslen İsfehanlıdır. Doğum tarihi bilinmemektedir. İlim tahsili için uzun zaman Mekke’de bulundu. Basra’da ve değişik yerlerde ikâmet etti. Tanındığı yerden kaçmanın yollarını arardı. Geceleri hiç uyumazdı. Devamlı ibâdet ederdi. İnsanlardan bir şey istemez, hâcetini Allahü teâlâdan dilerdi. 804 (H.188)’de veya daha sonraki bir tarihte, otuz yaşlarında vefât etti. Basra’nın Mesîse kasabasında Ebû İshâk el-Fezârî’nin yanına defnedildi. Ziyâret edenler feyz ve bereketinden istifâde etmektedir. Yûnus bin Ubeyd, Hammâd bin Seleme, Hammâd bin Zeyd, Süleymân bin Mihrân, el-A’meş, Süfyân-ı Sevrî ve Sâlih el-Müzenî’den (r.aleyhim) hadîs rivâyet etti. Kendisinden ise; İmâm-ı Evzâî, Âmir bin Hammâd İsfehânî ve Zübeyr bin Abbâd (r.aleyhim) ilim tahsil edip, hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Yahyâ bin Saîd el-Kettân hazretleri; “Birçok âlimin sohbetinde bulundum. Fakat, Muhammed bin Yûsuf İsfehânî’den daha fazîletli birini görmedim. Benim nazarımda o, Süfyân-ı Sevrî’den daha üstündür.” deyince, Ahmed bin Hanbel; “İlim ve fazîletteki üstünlüğünü mü kastediyorsun?” diye sordu. O da; “Evet ilim ve fazîletteki üstünlüğünü kastediyorum.” buyurdu. Abdurrahmân bin Mehdî; “Muhammed bin Yûsuf’un benzerine rastlamadım” buyurdu. Züheyr el-Benânî; “Onun gibi çok ibâdet edip, dünyâya rağbet etmeyen bir daha gelmez.” buyurdu. Talebelerinden Dirhem, “Meclislerinde çok kaldım. Onun Allah için olmayan birşeyden bahsettiğini hiç duymadım” dedi. Atâ bin Müslim Halebî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed bin Yûsuf İsfehânî, her gün garip bir şekilde kapının önüne gelir, çok garip bir şekilde öğrenmek istediğini sorar, benden suâlinin cevâbını alınca da, yine çok garip bir şekilde kapımdan ayrılırdı. Bu hâli yirmi sene devam etti. Ben ona kim olduğunu hiç sormamıştım. Ama ben Muhammed bin Yûsuf'un ismini işitiyor, ona hayranlık duyuyordum. Bir gün biz câmideyken, o da geldi. Onu ta- nıyanlardan biri; “İşte Muhammed bin Yûsuf bu gelen zâttır.” dedi. Yirmi senedir bu zât her gün benim kapıma gelir, fakat ne ben ona kim olduğunu sordum, ne de o bana kim olduğunu söyledi.” Abdullah bin Mübârek; “İbn-i İdris’e Basra’da kimden daha çok istifâde edebileceğimi sordum. Ben, sana Muhammed bin Yûsuf İsfehânî hazretlerinden başkasını tavsiye edemem. Ona git, çok istifâde edersin. Onu lütûf ve ihsân yerlerinde bulursun. O, Basra’nın Mesîse kasabasında oturur” dedi. Ben de Basra’yı ziyâret ettiğim zaman Mesîse’ye gittim. Orada Muhammed bin Yûsuf hazretlerini sordum. Onu kimse tanımıyordu. Tanınmaması, onun takvâ ve fazîletinin üstünlüğündendi. Ben, Muhammed bin Yûsuf hazretlerini üstâdımın dediği gibi lütûf ve ihsân yerleri olan câmilerden birinde buldum. Onun âbid ve zâhidlerin ileri gelenlerinden olduğunu gördüm” buyurdu. Abdullah bin Mübârek, Muhammed bin Yûsuf hazretlerinin yaşının çok genç olmasından dolayı onun için; “Âbidler ve zâhidler arasında bir gelindir.” buyururlardı. Salt bin Zekeriyyâ anlatır: Muhammed bin Yûsuf hazretleriyle Ehvas’a gidiyorduk. Bir handa sabahladık. Bana; “Kervancıbaşını yanıma çağır, çok çabuk hazırlansınlar. Hemen yolumuza devam edelim” buyurdu. Kervancıbaşının yanına gittim. Ayağını bir akrep sokmuş kalkamıyordu. Muhammed bin Yûsuf hazretlerine durumu arz ettim. “Yanıma muhakkak gelmeli” buyurdular. Kervancıbaşının koltuğuna girdim, beraberce geldik. Kervancıbaşının elini akrebin soktuğu yere koydurup, sessizce bir şeyler okuyarak oraya üfledi. Adam hemen kalktı ve hiçbir şey olmamış gibi yürüdü, gitti. Muhammed hazretlerine, içinden ne okuduğunu sordum; “Ümmü’l-Kitâb”ı okudum, buyurdular. “Ümmü’l-kitâb” nedir? diye sorunca; “Fâtiha’dır. Ben Fâtiha sûresini okudum” buyurdular. Ben ondan sonra, Fâtiha sûresi okuyup hastaların üzerine üflerdim. Lâkin benim okumamla hiçbir hasta şifâ bulmadı. Muhammed bin Hilâl hazretleri anlatır: Muhammed bin Yûsuf hazretleri ile Fudayl bin Iyâd hazretleri çok arzu etmelerine rağmen birbirlerini görüp tanışamamışlardı. Bir gün Basra çarşısında karşılaştılar: “Sen Muhammed bin Yûsuf musun?” “Sen Fudayl bin Iyâd mısın?” Bir ağızdan “Evet” derken ikisi de aynı anda birer nâra atarak bayıldılar. Tanıyanları, bir müddet sonra Fudayl bin Iyâd’ı baygın olarak evine götürdüler. Muhammed bin Yûsuf ise ayılıncaya kadar güneşin altında yattı. Çarşıda kimse tanımadığı için “uyuyor” zannedildi. Sâlih bin Mehdî anlatır: Muhammed bin Yûsuf ile beraber Yahûdiyye beldesine gidiyorduk. Yolda bir hıristiyanla karşılaştık. O, hıristiyanın selâmını çok güzel bir şekilde aldı. Ona çok hürmet etti. “Nasıl olur da bir İslâm âlimi ve velî, bir kâfire böylesine hürmet eder?” diye düşündüm. Hıristiyan yanımızdan ayrılınca bunun sebebini sordum. “Bu nasrânî gözüken kimse, gizlice îmân etmiştir. Müderris olan kardeşim, dokuz talebesiyle birlikte bunun köyüne geldi. Bu adam da hizmetçisini gönderip köyde misâfir olup olmadığını araştırdı. Durumu anlayınca, bizzat kendisi gidip onları evine dâvet etti. Onlara izzet ve ikrâmda bulundu. Ayrıca içinde yüz bin dirhem bulunan bir keseyi yol harçlığı vermek istedi. Ama onlar; “Bizim ihtiyâcımız yoktur.” diyerek kabûl etmediler.” buyurdu. İsfehanlı biri anlatır: Bir grup eşkıyâ, çobanlarımızı bağlayarak hayvanlarımızı çaldı. İçinde Muhammed bin Yûsuf’un hayvanları da vardı. Bizden biri onlarla görüşmek üzere gitti. Şakîlerin reisi Ona; “Muhammed bin Yûsuf’un hayvanlarını bize göstermek şartıyla, kendi hayvanlarını götür. O, büyük velîdir. Biz, onun bedduâsından korkarız. Onun hayvanlarının hepsini geri göndereceğiz” dedi. Ama, daha sonra göndermedi. Bir müddet sonra çaldıkları hayvanların hepsi telef oldu. Onlardan bir fayda göremediler. Yalnız Muhammed bin Yûsuf hazretlerine âit hayvanlardan hiçbiri telef olmadı. Talebelerinden biri, Muhammed bin Yûsuf hazretlerinden nakleder: Kazvîn beldesinde ikâmet ederken, o şehrin ileri gelen zenginlerinden biri de sohbetime devam ederdi. Bir gün ikimiz yalnız kalınca, bana bir teklifi olduğunu söyledi ve devamla; “Dünyâda yalnız bir çocuğum var. O da, evlenecek çağda, dînine bağlı bir kızcağızdır. Onu bütün mallarımla birlikte sana vermek ve daha sonra da Mekke veya Medîne’de ikâmet etmek isterim.” dedi. Ben de ona; “Allahü teâlâ senden râzı olsun. Eğer benim evlenmek gibi bir niyetim olsaydı, kabûl ederdim. Fakat böyle bir niyetim yok” diye cevap verdim. “Bu teklifi niçin kabûl etmediniz?” diye soran bir talebesine de; “Ben mal-mülk sâhibi olsaydım, onlarla meşgûl olurdum. Şimdi ise daha kıymetli şeylerle meşgûlüm. Beni bu kıymetli şeylerden alıkoyacak hiçbir şeyi istemem” buyurdu. Ali bin Ezher anlatır: Muhammed bin Yûsuf hazretleri bir ara Mesise’ye geldi. O sıralarda Ebû İshâk hazretleri vefât etmişti. Bizden onun kabrini sordu. Kabrinin başına gittik. Kur’ân-ı kerîm okuyup duâ ettikten sonra, Ebû İshâk el-Fezârî hazretlerinin kabrinin bitişiğindeki boş yeri göstererek “Burası bir müslümana ne güzel kabir olur” buyurdu. Biz burasını kendisi için temennî ettiğini anladık. Mesise’ye geri döndük. Kısa bir müddet sonra hastalandı ve on iki-on üç gün sonra vefât etti. Biz de işâret ettiği gibi kendisini Ebû İshak hazretlerinin yanındaki boş yere defnettik. Saîd bin Gaffâr’a hitâben buyurdu ki: “Ey Saîd, en kıymetli vaktin olan şu ânını, en kıymetli şeyle değerlendir.” Dostlarına; “Bu zaman fazîleti arama zamânı değil, bilakis kurtuluşu arama zamânıdır.” buyurdular. Kardeşi Zürâre’ye yazdığı mektupta; Besmele ve hamd ü senâdan sona, “Ey kardeşim! İşittim ki, ticârete başlamışsın. Bilmiş ol ki, senden önceki bütün tüccârlar ölmüşlerdir. Vesselâm” buyurup, altına şöyle not düştüler: “Ey kardeşim Zürâre! Allahü teâlâdan kork ve ona itâat et! O’nun azâbını unutma! O’nun azâbına kimse karşı koyamaz. Şartlarına sâhib olunca hacca git! Zîrâ hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz; “Her kim ki helâlden kazandığı mal ile Allahü teâlânın rızâsı için hac etse, anasından doğduğu gün gibi günahsız olur” buyurdu. Bir sohbetlerinde: “Şu gördüğünüz arâzilerin hepsini iki kuruş karşılığında bana verseler hiç sevinmem. Zîrâ bu dünyâdaki bütün mal ve mülk geçicidir. Yok olmaya mahkûmdur. Biz öleceğiz, malımız ve mülkümüz dünyâda kalacaktır” buyurdular. Mekke yolunda, Abdurrahmân bin Ömer’in elinden tutup buyurdular ki: “Ey Abdurrahmân! Sen zevk ve keyfiyle uğraşanların kapıları önünden geçtiğinde onlara; “O yüksek köşkleri ve kaleleri yaptıranlar hani, bu muhteşem köşk ve muazzam kalelerde sizden önce zevk ve sefâ sürenler, bütün dünyâ bizimdir diyenler nerede?” diye sor. Muhakkak ki, onların hepsi ölüp gittiler. Sen, çok ibâdet edenlerin yanlarına varırsan onlara; “Ey âbidler! Ölüm vaktiniz gelip, âhirete göçtüğünüz zaman, istirahatin en güzeli sizin içindir” dersin.” Süleymân bin Mihrân’dan duydum, Abdullah bin Mes’ûd buyurdu ki: “Cumâ günü bin defa Allahümme salli alâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve sellem demeyi terketme!” BENİ TANIMASINLAR Yûsuf bin Zekeriyyâ anlatır: Biz Harran’da idik. Muhammed bin Yûsuf hazretleri yanımıza geldi. Oradaki hadîs âlimleri etrafını çevirdiler. Hemen Harran’dan ayrılıp Resûleyn denilen yere gitti. Bir ay orada kaldıktan sonra geri geldi. Orada neden çok kaldıklarını sordum. “Resûleyn’de bir ay kaldım. Ne kimse beni tanıdı, ne de ben kimseyi tanıdım” buyurdu. Dikkat ettim; Muhammed bin Yûsuf hazretleri, ekmeğini her zaman değişik fırından alırdı. Sebebini sorduğumda; “Her zaman aynı fırından alırsam, belki fırın sâhibi beni tanır ve bana hürmet eder, ben de o zaman dînimi dünyâya âlet etmiş olmaktan korkarım. Muhtelif fırınlardan alınca beni hiçbiri tanımaz” buyurdu. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.225 2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.318
Yûsuf Nebhânî
Yusuf Nebhani Yusuf Nebhani Son asır İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyâdan. İsmi Yûsuf bin İsmâil'dir. Nebhânî nisbesiyle meşhûrdur. 1849 (H.1265) senesinde Hayfa’da Eczim köyünde doğdu. 1932 (H.1350) senesinde Beyrut'ta vefât etti. Küçük yaşından îtibâren ilim tahsîline başlayan Yûsuf Nebhânî, 1866-1872 seneleri arasında Kâhire’deki meşhûr Câmiü’l-Ezher Üniversitesinde yüksek din ilimlerini tahsîl etti. Ayrıca zamânın büyük âlimlerinden ilim öğrenip, icâzet aldı. Câmiü’l-Ezher’i bitirdikten sonra 1874 senesinde kâdı tâyin edildi. Şam’da kâdılık, Beyrut’ta Hukuk Mahkemesi Reisliği yaptı. Beyrut’ta yerleşerek uzun yıllar kâdılık vazîfesinin yanında çok kıymetli eserler yazdı. Musul, Haleb, Diyarbakır, Şehrezûr, Bağdât, Samarra, Kudüs veİstanbul gibi beldeleri gezdi. Gittiği yerlerdeki âlim ve velîlerle sohbetlerde bulundu. Zamânın büyük velîsi Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin hac yolculuğu sırasında, onu ziyâret edip elini öptü. Bereketli sohbetinde bulunup istifâde etti. 1892 senesinde Hicaz’a giderek hac vazîfesini yerine getirdi. Mübârek ve mukaddes makamları ziyâret etti. Senelerce Medîne-i münevverede kalıp incelemelerde bulundu. Orada bulunduğu sırada Vehhâbîlerin Eshâb-ı kirâmın, âlim ve velîlerin kabirlerine ve onların yaşayışlarına karşı olan tutumlarını inceleme fırsatı buldu. Yazdığı Şevâhidü’l-Hak kitabında İbn-i Teymiyye’nin ve Vehhâbîlerin bozuk fikir ve inanışlarını reddetti. Bu eserinde ayrıca Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini, hazret-i Muâviye ile Amr bin Âs hazretlerinin yüksekliklerini ve İslâmiyete olan hizmetlerini anlattı. Câmiü’l-Ezher Üniversitesi profesörlerinden Allâme Şeyh Ali Muhammed Beblâvî Mâlikî, Allâme Şeyh Abdurrahmân Şerbînî, Şeyh Ahmed Hüseyin Şâfiî, Şeyh Ahmed Besyânî Hanbelî, Ârif Allâme Süleymân Şübrâvî, Şeyh Abdülkâdir Râfiî, Mısır Başmüftüsü Allâme Bekrî Muhammed Sadefî, Müderris Muhammed Abdülhay Kettânî İdrîsî Fâsî, Allâme Seyyid Ahmed Bey Şafiî, Allâme Şeyh Saîd-i Mûcî, Allâme Şeyh Muhammed Halebî ve daha pekçok Ehl-i sünnet âlimleri, Yûsuf Nebhânî’nin yazdığı Şevâhidü’l-Hak kitabını beğenmişler, uzun yazıları ile övmüşlerdir. Yûsuf Nebhânî hazretleri Şevâhidü’l-Hak kitabında, Vehhâbîlerin; “Mutlak ictihad her zaman vardır.” demelerinin yanlış olduğunu, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem ve bütün evliyânın mezarlarını ziyâret için uzak yerlere gitmenin uygun olduğunu, Resûlullah efendimizi ve evliyâyı vesîle ederek Allahü teâlâya duâ etmenin meşrû ve câiz olduğunu, dört hak mezhebdeki âlimlerin, İbn-i Teymiyye’nin çıkardığı bid'atlere karşı olan yazılarını bildirmektedir. Yûsuf Nebhânî hazretleri ilmiyle amel eden fazîlet sâhibi derin âlim ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret eden velî bir zâttı. Her sözü ve hareketi Allahü teâlânın emirlerine ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine uygundu. Allahü teâlânın velî kullarını çok sever, onların yüksek hallerini ve menkîbelerini anlatırdı. Bu sebeple evliyânın kerâmetlerinin hak olduğunu ve onların pekçok kerâmetlerini ve kısa hal tercümelerini anlatan iki cildlik Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ adlı eserini yazdı. İçinde binlerce velînin kerâmetleri bulunan bu kitabı 1911 yılında Mısır’da basıldı. Yûsuf Nebhânî hazretleri o zaman Osmanlı Devletine bağlı ve önemli ilim merkezlerinden olan Beyrut’ta, Arapça neşriyat yapan ve zamânının en iyi kitaplarını en iyi şekilde basan, önce hıristiyanlığın Mârûnî koluna mensûb iken, daha sonra İslâmiyeti kabûl etmekle şereflenen Ahmed Fâris Şedyak’ın, Cevâib adlı matbaa ve yayınevinin bir çok kitaplarını tashih etti. O devirde bütün İslâm dünyâsını maddî ve mânevî yönden tehdid eden hıristiyanlık kültürüne karşı İslâmiyeti müdâfaa eden eserler yazarak âlem-i İslâmı uyandırmaya çalıştı. İslâmiyeti temelinden yıkmak isteyen misyonerler tarafından açılan kolejlere müslümanların çocuklarını göndermemeleri için gayret etti. Bu hususta İrşâdü’l-Hıyârâ min Tahzîri Medâris-in-Nasâra (Hıristiyan Kolejlerine Çocuk Yollamaktan Sakındırmak İçin Aklı Erenlere Yol) adlı kıymetli bir eser yazdı. Yûsuf Nebhânî hazretleri, Kudüs tarafında yaşayan velîlerden Abdülhamîd bin Necîb Nûbânî ile görüşüp sohbet etti. Bir gün Abdülhamîd bin Necîb Nûbânî ona; “Zamânın evliyâsı seni seviyor ve işlerine de yardımcı oluyorlar. Bu velîlerden ikisi ile büyük câmide görüştüm. Hani Lazkiye’de bir iş için yardım istemiştin de sana yardım etmişlerdi.” dedi. Bu sözleri işiten Yûsuf Nebhânî hazretleri hayretler içinde kaldı. Çünkü seneler önce meydana gelen bu hâdiseyi kimseye anlatmamıştı. Hâdise şuydu: Lazkiye’de Cezâ Mahkemesi Reisi iken bir hıristiyan öldürülmüştü. Onun akrabâsı ve diğer hıristiyanlar, kâtil olarak köyün ileri gelen müslümanlarından birini gösteriyorlar, hapsedilmesi veya îdâm edilmesini istiyorlardı. Halbuki o müslüman suçsuzdu. Ona iftirâ ediyorlardı. Vilâyetin vâlisi ile bu hususta telgrafla haberleştiler. Birçok yalancı şâhit buldular. Mahkemede, müslüman şahsı, öldürülen hıristiyana kurşun sıkarken gördüklerini söylediler. Nihâyet müslüman şahıs hapse atıldı ve üzerinden aylar geçti. Halk arasında bu işin iftirâ olduğu konuşuluyordu. Müslümanlardan pekçok kimse Yûsuf Nebhânî’ye gelerek hâdisenin iftirâdan başka bir şey olmadığını, gerekirse aleyhte bâzı deliller bulabileceklerini söylediler. Yûsuf Nebhânî hazretleri onlara; “İnşâallah hak ortaya çıkıncaya kadar bu meseleyi tetkik edip inceleyeceğim.” dedi. Ancak hâdisenin ortaya çıkışından îtibâren gelen haberlerden bunun kesin olarak yalan ve iftirâ olduğunu iyi anladı. Fakat hıristiyan yalancı şâhitler çok olduğu için, o müslümanı kurtarmak çok zordu. Kânun, şâhitlik husûsunda müslüman ile kâfir arasında fark görmüyordu. Bu sebeple Yûsuf Nebhânî hazretleri müslümanı kurtaramama endişesi içindeydi. Çünkü mahkeme heyetinde onunla beraber karar veren dört kişi daha vardı. Üçü müslüman kimsenin aleyhine hükmetseler ekseriyete göre karar verilir, müslüman zâtın suçlu olduğu sâbit olurdu. Böyle bir durumda onun hakkında verilecek hüküm îdâmdı. Yûsuf Nebhânî hazretleri kendisinin bulunduğu mahkemede suçsuzluğunu bildiği bir müslümanın zarar görmesine çok üzülüyordu. Mahkeme günü geldi. Evinden üzgün ve zihni karışık bir halde çıktı. Yolda giderken bu işin kolay olması için Ehl-i nevbet denilen zamânın evliyâsından yardım istedi. Çünkü onlar Allahü teâlânın izniyle gizli tasarruf sâhibi olup, yardım ederlerdi. Yûsuf Nebhânî hazretleri; “Ey Allahü teâlânın sevgili kulları! Ey Ehl-i nevbet! Bu zor dâvâyı bir nazar buyurun da, eziyet ve meşakkat olmadan, bu müslüman, Allahü teâlânın izniyle kurtulsun.” diye yalvardı. Mahkeme salonuna girdiği zaman herkesin iknâ olacağı bir usûl hâtırına geldi. Müslüman kimsenin suçsuzluğunun ortaya çıkması için şâhitlere işlenen suçun ne zaman ve nasıl meydana geldiğini, cinâyetin nasıl bir âletle işlendiğini, orada kimlerin hâzır bulunduğunu ve daha başka hususları sordu. Şâhitlerin bunların hepsini bilmesi mümkün olmadığı gibi, hepsinin aynı ifâde üzerinde birleşmeleri de mümkün değildi. Şâhitlerin hepsi de yalnız cinâyetin nasıl işlendiği ile ilgili hususta aynı cevâbı verdiler. Diğer sorulara çok farklı cevaplar verdiler. Şâhitlerin ifâdeleri tek tek alınıyor ve diğerlerinin de ifâdeleri alınıncaya kadar bırakılmıyordu. Nihâyet şâhitlerin hiçbirinin ifâdesi diğerini tutmadığı için yalancı oldukları ortaya çıktı. Müslüman ve hıristiyanlardan meydana gelen mahkeme heyetinin hepsi müslüman kişinin suçsuz olduğunu anlayıp, berâatine, serbest bırakılmasına ve mazlum olduğuna söz birliğiyle karar verdiler. Hıristiyanlar çok üzerinde durdukları ve ehemmiyet verdikleri halde, Allahü teâlânın izniyle bu zor mesele kolaylıkla halledildi. Yûsuf Nebhânî hazretleri sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine titizlikle uyardı. Bu sebeple Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem zamânında ve daha sonra meydana gelen mûcizelerini anlatmak için Huccetullahi alel-Âlemîn fî Mûcizâti Seyyidi’l-Mürselîn adlı eserini ve Peygamber efendimizin hayâtını anlatan El-Envârü’l-Muhammediyye mine’l-Mevâhibi’l-Ledünniyye adlı kıymetli eserini yazdı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında Beyrut’ta vazîfeli olduğu sırada, Beyrut vâlisi bir takım gerekçeler ileri sürerek Yûsuf Nebhânî’nin vazîfeden alınması veya başka bir yere tâyin edilmesi için pâdişâha teklifte bulundu. Sultan Abdülhamîd Han, Yûsuf Nebhânî hazretlerini Beyrut’a yakın bir yere tâyin ederek, vazîfelendirmeyle ilgili kararnâmeyi imzâladı. O gece Peygamber efendimiz, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın rüyâsına girerek; “Beyrut’ta bizi en çok seven Yûsuf Nebhânî idi. Bizim bu âşıkımızın Beyrut’taki aslî vazîfesinde kalması uygundur.” buyurdu. Pâdişâh bu rüyâ üzerine hazırlattığı kararnâmeyi iptal ettirdi ve Beyrut’ta kalması için emir çıkarttı. Yûsuf Nebhânî hazretleri ilim ve fazîlette yüksek bir zât olduğu gibi, bütün gücüyle Ehl-i sünnet dışı zararlı ve reformcu cereyanlarla mücâdele etti. Hakîkî kurtuluş yolu olan Ehl-i sünnet vel-cemâati müdâfaa etti. Bu sebeple Vehhâbîler ve kendilerinin selefi olduğunu iddiâ eden reformcu çevreler, bu büyük zâtı sevmezler, isminden ve eserlerinden bahsetmezler. Osmanlı Devletinin son zamanlarında yaşayan Yûsuf Nebhânî hazretleri, devletin parçalandığını ve yıkıldığını görmüş, İslâm düşmanlarının bilhassa İngilizlerin türlü hîleleriyle Türklerle Arapların birbirlerine düşman edildiklerine ve düşmanların maskarası durumuna düştüklerine şâhid olmuştu. Osmanlıların İslâmiyete yaptıkları hizmetleri takdir eden, ileri görüşlü bir zât olan Yûsuf Nebhânî hazretleri, 1932 (H.1350) senesi Ramazan ayında Beyrut’ta vefât etti. Yûsuf Nebhânî hazretlerinin çeşitli konularla ilgili pekçok eserleri vardır. Brockelmann elli iki eserinden bahsetmiştir. Bunların bâzıları şunlardır: 1) El-Fethu'l-Kebîr: Bu eserinde on dört bin dört yüz elli hadîs-i şerîfi harf sırasına göre toplamıştır. Üç cild hâlinde basılmıştır. 2) Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ: İki cild olup içinde binlerce evliyânın kerâmetleri anlatılmıştır. 3) Tayyibâtü’l-Garrâ fî Medhi’l-Enbiyâ, 4) El-Mecmûat-ün-Nebhâniyye fil-Medâihi’n-Nebeviyye ve Haşiyyetühâ, 5) Müntehabü’s-Sahihayn min Kelâmî Seyyidi’l-Kevneyn, 6) El-Ehâdisü’l-Erba'în fî Vücûbi Tâati Emîri’l-Müminîn, 7) Hizbü’l-İstigasât bi-Seyyidi’s-Sâdât, 8) İrşâdü’l-Hayârâ fî Tahzîri’l-Müslimîn min Medârisi’n-Nasârâ, 9) El-Burhân-ül-Musaddak fî İsbâtü Nübüvvet-i Seyyidinâ Muhammed, 10) Câmiu’s-Salevât, 11) Riyâzü’l-Cenne fî Ezkâri’l-Kitâb ve’s-Sünne, 12) Saâdetü'd-Dâreyn, 13) Hulâsâtü’l-Kelâm fî Tercihi Dîni’l-İslâm, 14) Es-Sihâmü’s-Sâibe) RESÛLULLAH’I GÖRDÜ Yûsuf Nebhânî hazretleri Peygamber efendimizi sık sık rüyâda görür; “Beni rüyâsında gören sağlığımdayken görmüş gibidir.” hadîs-i şerîfinde müjdelenen yüksekliklere kavuşurdu. Bir defâsında Lazkiye’de vazîfeli bulunduğu sırada bir gece Peygamber efendimize çokça salevât-ı şerîfe okuduktan sonra yatağına uzandı. Uyuduğu zaman rüyâsında ayı on dördüncü gününde parlak olarak gördü. Yeryüzünü çok yakından aydınlatan ay ile Yûsuf Nebhânî hazretleri arasında çok kısa bir mesâfe vardı. Aya biraz dikkatli baktıktan sonra ayın üzerinde cemâl ve güzelliği gâyet çok bir çehre belirdi. O çehrenin sâhibi Yûsuf Nebhânî hazretlerine bakıyordu. Yûsuf Nebhânî de o çehreye bakıyordu. Dikkatlice baktığında o çehrenin sevgili Peygamberimize âid olduğunu anladı. Onu görmesinin çok kısa olacağını düşünerek, bu kısa zaman içinde en önemli bir husûsu istemeye niyet etti. Kendi kendine; “En önemli şey, son nefeste îmânla gitmektir.” diye düşündü. Peygamber efendimize dönüp; “Yâ Resûlallah, ölüm ânında îmân ile gitmeyi istiyorum.” diye tekrar tekrar yalvardı. Peygamber efendimiz memnun ve tebessüm eder bir vaziyette bakıyordu. Biraz sonra ayın ışığı fazlalaştı. Peygamber efendimizin mübârek çehreleri kayboldu. Ay aynı şeklinde ışığını saçmaya devâm etti. Bir defâsında da Peygamber efendimizi Medîne-i münevveredeki bir yerde rüyâda gördü. Peygamber efendimiz yüzü açık bir halde uyuyordu. Yûsuf Nebhânî yakınına varıp oturdu ve uyanmasını beklemeye başladı. Orada başkaları da vardı. Biraz sonra Peygamber efendimiz uykudan kalkıp bir kürsünün üzerine çıktı. Yûsuf Nebhânî hazretleri herkesten önce Peygamber efendimizin huzûruna vardı, önce elini sonra da mübârek ayaklarını öptü. Peygamber efendimiz ona; “Cennet’e girersin.” buyurarak müjdede bulundu. 1) Seâdetü’d-Dâreyn; s.478 2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1164 3) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; c.3, s.2077 4) Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.52
Zâhidü’l-Kevserî
Zâhidü’l-Kevserî Osmanlı velî ve âlimlerinden. İsmi Muhammed Zâhid’dir. Babası ulemâ ve meşâyıhtan Hasan Hilmi Efendidir. Kevserî nisbesiyle meşhûr oldu. 1879 (H.1296) senesinde Bolu’nun Düzce ilçesine bağlı Çalıcumâ (Hacı Hasan Efendi) köyünde doğdu. 1951 (H.1371) senesinde Kâhire’de vefât etti. Kabri Karâfe Kabristanında, İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kabrinin yakınındadır. Babası aslen Kafkasyalı olup, memleketleri Ruslar tarafından işgâl edilince, hicret ederek Anadolu’ya geldi. Bolu’nun Düzce ilçesi yakınındaki bugünkü adı Çalıcumâ olan o zamanki adıyla Hacı Hasan Efendi köyüne yerleşti. Muhammed Zâhidü’l-Kevserî bu köyde dünyâya geldi. İlk tahsîlini babasından gördü ve Düzce âlimlerinden ilim öğrendi. Sonra İstanbul’a gelerek Kazasker Hasan Efendinin Dârülhadîs Medresesinde yerleşti. Fâtih dersiâmlarından Eğinli İbrâhim Hakkı Efendi ile Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Efendiden dînî ve Arabî ilimleri okuyarak, icâzet, diploma aldı. 1907 senesinde yapılan rüûs imtihânını kazanarak ders vekîli oldu. Ahmed Âsım Efendinin başkanlığındaki Ahıskalı Ahmed Esad Efendi, Dağıstanlı Mustafa bin Azm Efendi ve Tosyalı İsmâil Zühdü Efendilerden meydana gelen heyet huzûrunda dersiâmlık imtihânını kazandı. Bir müddet Fâtih Câmiinde müderrislik yapan Muhammed Zâhidü’l-Kevserî, 1913 senesinde İstanbul Müderrisliği rütbesine ulaştı. Fâtih Câmiinde müderrislik yaptığı sırada ayrıca Dârüşşafaka’da Arapça dersleri okuttu. Zâhidü’l-Kevserî, Dârülfünûnda (İstanbul Üniversitesi) fıkıh ve fıkıh târihi derslerini okutmak için açılan imtihânı birincilikle kazanmış ise de bu vazîfeye, mevcut öğretim üyelerinden birisi vekâleten getirildiğinden, tâyini gerçekleşemedi. Ürgüplü Mehmed Hayri Efendinin şeyhülislâmlığı sırasında ıslâh edilen medreselerde belâgât, aruz ve ilm-i vâd' derslerini okuttu. Bu sırada Kastamonu’da açılan yeni bir medreseyi faâliyete geçirmekle vazîfelendirildi. Üç yıl kadar bu vazîfeyi liyâkatle yürüten Zâhidü’l-Kevserî, istifâ ederek İstanbul’a döndü. İstanbul’a dönüşü kış mevsimine rastlıyordu. Her taraf karlarla kaplı olduğu için Karayolundan gitmeyi tercih etmeyip deniz yolundan gitmeye karar verdi. İnebolu Limanından bindiği eski bir gemi kâh durup kâh dolanarak Ereğli’ye yaklaştı. Zâhidü’l-Kevserî yola böyle devâm etmektense inmeye ve Akteşşehir’e geçmeye karar verdi. Orası Düzce’ye yakındı. Sefere ara verip Düzce’ye gitmeyi ve şartlar yolculuğa müsâit oluncaya kadar orada kalmayı düşünüyordu. Gemiden inip bir kayıkla Akteşşehir’e gitmek üzere yola koyuldu. İkindi vaktine doğru deniz hırçınlaştı. Ard arda vuran dalgalar, Zâhidü’l-Kevserî ve Akteşşehir yolcularının bulunduğu kayığı devirdi. Fakat yolcular devrilen kayıktan ayrılmayıp kayığın kenarlarına tutundular. Dalgalarla uğraşmadan dolayı bir müddet sonra Zâhidü’l-Kevserî de diğer yolcular gibi kendini kaybetti. Denizden çıkarıldığında tek hissettiği şey kulağındaki çınlamaydı. Diğer yolcular da güçlükle fakat sağ olarak sâhile çıkarıldılar. Zâhidü’l-Kevserî’nin Kastamonu’ya götürüp de, orada bırakmayıp İstanbul’a geri getirmek için yanına aldığı çok sayıda eşyâları ve nefis yazma kitapları sulara gömüldü. Aralarında asırlarca önce yazılmış ünlü âlimlere âit fıkıh, hadîs ve akâid ilimlerine dâir kitaplar da bulunuyordu. Kazâdan sağ sâlim kurtulan Zâhidü’l-Kevserî hazretleri birkaç gün kalmak üzere Düzce’ye gitti. Bu esnâda İstanbul’dan Dârüşşafaka Medresesine tâyin edildiğini bildiren telgraf geldi. Bu emir üzerine İstanbul’a gelen Zâhidü’l-Kevserî, Dârüşşafaka’daki vazîfesine başladı. Bir ay sonra da Medresetü’l-Mütehassısîne müderris tâyin edildi. Ders vekâleti meclisine üye seçildi. Bir müddet sonra yetmiş beş Osmanlı lirası aylıkla ders vekilliğine tâyin edildi. Sultan İkinci Bâyezîd Han bir medrese yaptırmış ve bu medresede Şeyhülislâmın bizzat ders vermesini emretmişti. Fakat zamanla Şeyhülislâmlar meşgûliyetlerinin çoğalması sebebiyle kendilerinin yerine ders vermek üzere bir vekil görevlendirmişlerdi. Şeyhülislâmın yerine ders veren bu müderrislere ders vekîli denirdi. Ders vekîlinin yetkisi El-Ezher Üniversitesi rektörünün yetkisine eşitti. Sultan Vahîdeddîn Han zamânında Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin ders vekîli olan Zâhidü’l-Kevserî bu şerefli vazîfeyi liyâkat ve üstün başarıyla yürüttü. Sonra Bayındırlık Kurulunun, Sultan İkinci Mustafa Hanın yaptırmış olduğu Lâleli Medresesini yıkmasına karşı çıktığı için bu vazîfesinden alındı. İslâm dînini doğru olarak anlatan Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda giden, her türlü sapık ve bozuk cereyânlara karşı olan Zâhidü’l-Kevserî, Osmanlı Devletini batıran İttihâd ve Terakkîye ve onlara âlet olan, din âlimi ve şeyh geçinen fakat İslâmiyetten haberi olmayan kimselere şiddetle karşı çıktı. İstanbul’da kaldığı zamanlar yüzlerce talebe yetiştirdi. Bu talebelere tahsillerinin sonunda ehliyetli olduklarına dâir icâzetnâme, diploma verdi. Fakat Ehl-i sünnet yoluna ve Ehl-i sünnet âlimlerine olan hücûmlar karşısında kale gibi direnmesini sürdürdüğü için ittihâdçılar ve onların maşaları durumunda olanların haksız ithâm ve hücumlarına uğradı. Ders Vekâleti Meclisi üyeliğini ve müderrislik vazîfesini devâm ettirdiyse de, bâzı ihlâslı kimselerin kendisine, tutuklanması için türlü oyunların tezgâhlandığını haber vermeleri üzerine durum yatışıncaya kadar geçici olarak İstanbul’dan ayrılmaya karar verdi. 3 Kasım 1922 târihinde Mısır’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. Deniz yoluyla İskenderiyye’ye oradan da Kâhire’ye gitti. Birkaç ay Kâhire’de kaldıktan sonra Şam’a gelip bir yıl burada kaldı. Sonra tekrar Kâhire’ye dönerek Câmiü’l-Ezher’de (Ezher Medresesinde) okuyan Türk talebelerin kaldığı Ebü’z-Zeheb Muhammed Bey Dergâhına yerleşti. Orada kaldığı müddet içinde ders okutup talebe yetiştirmekle ve ilmî eserler yazmakla meşgûl oldu. 1928 senesinde tekrar Şam’a gelip bir yıl kaldıktan sonra Kâhire’ye döndü. Dârü’l-Mahfûzâti’l-Mısriyye (Mısır Devlet Arşivi)de bulunan bir kısım Türkçe belgeleri Arapça’ya tercüme etme gibi mütevâzî bir işte çalışarak geçimini sağladı. Bir müddet sonra eşini ve çocuklarını da İstanbul’dan yanına getirtti. Bir oğlu ve üç kızı olan Zâhidü’l-Kevserî, son senelerini ilmî eserler yazmakla geçirdi. Son yıllarda şeker hastalığı ve yüksek tansiyon rahatsızlığına tutuldu. Bir oğlu ve üç kızı onun sağlığında Kâhire’de vefât ettiler. Zâhidü’l-Kevserî hazretleri de 1951 (H.1371) senesinde Kâhire’de vefât etti. Câmiü’l-Ezher’de kılınan cenâze namazından sonra Karâfe Kabristanında İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kabri civârında, dostu İbrâhim Selîm’e âit bölümde defnedildi. Vefâtından sonra ayağına sıcak su dökülüp rahatsızlanan hanımı Türkiye’ye dönmüş ve 1957 senesinde Düzce’de vefât etmiştir. Zâhidü’l-Kevserî hazretleri uzun boylu, geniş omuzlu, dolgun vücutlu bir yapıya sâhipti. Güçlü bir işitme kâbiliyeti ve keskin görüşü vardı. Hâfızası çok kuvvetliydi. Arapça, Türkçe, Farsça ve Çerkezce lisanlarını çok iyi bilirdi. Arapça’yı konuştuğu zaman onun Arap olmadığını ancak bir Arap anlayabilirdi. Çeşitli halk lehçelerini ve fasîh Arapça’yı büyük bir mahâretle konuşurdu. Kendisinin esas alanı nesir olmasına rağmen şiirde de güçlü bir edipti. Hanefî mezhebine mensûb olmasına rağmen, İmâm-ı Şâfiî hazretlerine de büyük bağlılığı vardı. İlmî çalışmalarını ince bir dikkat ve titizlikle yürütürdü. İlmî münâzara ve mülâkâtlarda kendisine yöneltilen çeşitli sorulara kesin ve iknâ edici cevaplar verirdi. İslâm âlimlerinin ve evliyâullahın büyüklüğünü kavrayamamış olan İbn-i Teymiyye ve onun yolunda olan, dinde reform yapılmasını savunan kimselere karşı çıkardı. Ehl-i sünnetin savunuculuğunu yaptığı, İslâmiyetin emir ve yasaklarının değiştirilmesine karşı çıktığı için muârızları tarafından taassupla ithâm edilmişti. Fakat onun ilmi, çalışması ve yaşayışı muârızlarının haksız ithamlarını çürütmekteydi. Ömrünü her fırsatta eser yazmak, nasîhat etmek ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla geçiren Zâhidü’l-Kevserî hazretleri, talebelerine dâimâ faydalı eserler yazıp, basmalarını ve dağıtmalarını tavsiye ederdi. Zâhidü’l-Kevserî İstanbul’da ve Mısır’da bulunduğu sırada pekçok talebe yetiştirip icâzet verdi. Onun talebelerinden bâzıları şunlardır: Sultan Bâyezîd Câmii vâizlerinden Hacı Cemâl el-Asûnî, Mısır’daki Kudsî Kütüphânesinin sâhibi Hüsâmeddîn Kudsî Efendi, Osmanlı Sultanı Abdülazîz Hanın yeğeni Şehzâde Hüseyin Hayreddîn Efendi. Ömrünün son günlerinde yanından ayrılmayan Çerkez asıllı Şeyh Abdullah bin Osman el-Humûsî, Şeyh Abdülfettâh Ebû Gudde, Te’nîbü’l-Hatîb adlı eserini neşreden İzzet Attâr el-Hüseynî, İzmir vâizlerinden Ali Aksoy, Şeyh Muhammed İbrâhim Hatenî ve Şeyh Muhammed İhsân bin Abdülazîz'dir. Zamânının tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi olan Zâhidü’l-Kevserî hazretleri pekçok kıymetli eser yazdı. Türkiye’de iken yazdığı yirmiden fazla eserden sâdece dördü basılabilmiştir. Bunların birisi Farsça, birisi Türkçe, diğer ikisi de Arapçadır. Kendisi Türkiye’de yazdığı eserler arasında tefsîre dâir iki ciltlik basılmamış eserinin çok önemli olduğunu söylerdi. Mısır ve Şam’da yazdığı eserlerin sayısı ise otuzu geçmektedir. Arapça kaleme aldığı bu eserlerin çoğu basılmıştır. Hadîs, fıkıh, fıkıh usûlü ve İslâm âlimlerinin hayatlarını anlatan elliden fazla esere uzun önsözler, notlar ve açıklamalar yazmıştır. Mecelletü’l-İslâm gibi dînî ve ilmî dergilerde çıkan yüzden fazla makâlesi talebeleri tarafından derlenerek Makâlâtü’l-Kevserî adıyla yayınlanmıştır. Vehhâbîliği reddeden Esseyfü’s-Sakîl kitabı ile Makâlât kitabı çok kıymetlidir. “El-İşfâk alâ Ahkâmi’t-Talâk kitabı Kâhire’de ve İrgâmü’l-Merîd İhlâs Vakfı tarafından İstanbul’da basılmıştır. Ayrıca Hüsnü’t-Tekâdî kitabı kıymetlidir. En çok hadîsle meşgûl olan, Hanefî mezhebi imâmları Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed Şeybânî, İmâm-ı Züfer gibi talebelerinin biyoğrafileri, görüş ve ictihadları üzerinde duran Zâhidü’l-Kevserî hazretlerinin, Hatîbü’l-Bağdâdî’ye karşı İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerini müdâfaa etmek gâyesi ile yazdığı Te’nîbü’l-Hatîb adlı eseri de önemlidir. ÜCRETSİZ DERS Zâhidü’l-Kevserî hazretleri İslâmiyetin emirlerine uymakta, yasaklarından sakınmakta, zühd, dünyâdan uzaklaşmakta ve takvâda âdetâ isminin canlı bir misâliydi. Dünyâ malına ve makâmlarına değer vermez, dünyâ ehlinden uzak olmaya çalışırdı. Bu yönüyle seçkin bir kişiliğe sâhipti. Hiç kimseye şahsî kin beslemezdi. Bir kimsenin kendisini aldattığını anlarsa, onu tahkik ederek araştırır, o kimseyle bir daha münâsebet kurmazdı. Darlık ve sıkıntılara sabreder, kendisinde bulunan ilmî ve ahlâkî üstünlük sebebiyle diğer insanlardan kendini üstün görmezdi. İlmini istismâr vâsıtası yapmaktan şiddetle sakınırdı. Bu sebeple çevresi oldukça genişlemişti. Hiçbir ücret almadan ders verirdi. Yaptığı kitap tashihlerinden bile herhangi bir para veya karşılık almazdı. Hayâtının son günlerinde hastalığı iyice artınca, tedâvî masraflarını karşılayabilmek için kitaplarını satmaya karar vermişti. O halde iken dahi talebelerinin maddî yardımlarını kabûl etmemişti. Sıkıntılı günlerinde Fuâd Üniversitesinden iki profesör, kendisini ziyâret ederek üniversitede ders vermesini istediler. Zâhidü’l-Kevserî özür dileyerek bunu yapamayacağını belirtti. Onlar gittikten sonra; “Niçin kabûl etmediniz?” diye sorulunca; “İçinde bulunduğum durumdan dolayı kesinlikle ücretli olarak ders vermemi istiyorlardı. Bunun için kabûl etmedim. Böyle bir işi aslâ kabûl edemem.” diye cevap verdi. 1) İrgâmü’l-Merîd 2) Makâlâtü’l-Kevserî; s.1-90 3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1165 4) İşâretü’l-Merâm Mukaddimesi 5) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; c.3, s.2083
Ziyâeddîn Nahşebî
Ziyâüddîn Nahşebî Ziyâüddîn Nahşebî Hindistan âlim ve velîlerinden. Bedâyûnlu idi. Bedâyûnî, Nahşebî, Dehlî ve Hindî nisbet edildi. Şeyh Hamîdeddîn Nâgûrî’nin torunu ve halîfesi olan Şeyh Ferîd’in talebesi olup seyyiddir. Ondan ilim öğrenip, feyz aldı. Hindistan’da onun devrinde Ziyâ isminde üç kimse vardı. Biri Nahşebî diğerleri, Ziyâ Semnânî ve Ziyâ Bernî idi. Ziyâ Semnânî, zamânın büyük evliyâsı Nizâmüddîn Evliyâ’ya muhâlifti. Ziyâ Bernî, Nizâmüddîn Evliyâ’yı çok severdi ve onun talebesiydi. Ziyâ Nahşebî ise, Nizâmüddîn Evliyâ’ya muhâlif olmadığı gibi, talebesi de değildi. Herkesten uzak bir hayat yaşardı. Kimseyi beğenmemezlik etmez, kimseye de gönül bağlamazdı. Bedâyûn’daki, isimsiz ve ıssız zâviyesinde kitap yazmakla meşgûl olurdu. Silk-üs-Sülûk, Aşere-i Mübeşşere, Külliyât, Cüz’iyyât, Tûtinâme adlı eserlerinden başka, daha birçok telifleri vardır. Eserleri daha çok, açıklanması zor meselelere dâirdir. Silk-üs-Sülûk adlı eseri, güzel ve tesirli bir dille yazılmış olup, evliyânın hikâyelerini ve sözlerini ihtivâ etmektedir. Eserlerinde, kendi yazdığı pekçok şiiri de vardır. 1350 (H.751) yılında Bedâyûn’da vefât etmiştir. Ziyâüddîn Nahşebî buyurdu ki: Büyüklerden biri, bir kadınla evlendi. Gece olunca ona; “Ey hanım, pijamamı hazırla yatacağım.” dedi. Hanımı; “Efendim, senin Mevlâ’n (sâhibin) yok mu?” dedi. “Vardır” buyurdu. “Senin Mevlâ’n uyur mu, uyumaz mı?” dedi. “Uyumaz” buyurdu. “Mevlâ’n uyanık iken sen uyumaktan hayâ etmez misin?” dedi. İnsan, ölüm, fakr ve ateşin (Cehennem'in) yarış meydanındadır. Allahü teâlâ onun terbiyecisi, peygamberler sürücüsü, kitaplar öncüsüdür, o ise serkeştir, söz dinlemez. Kardeşim, eskiden öyle insanlar vardı ki, başkalarının günah işlediklerini duysalar, sıtmalı gibi titrerlerdi. Senin ise kendi günâhından için yanmıyor. Eskiden bir âdet vardı; güller açınca, insanlar oyun oynarlar, eğlenirlerdi. Bu sebebtendir ki, her sene güllerin yetişme, açılma zamanı gelince, Ma’rûf-i Kerhî hazretleri üzülür; “Gül açtı, şimdi insanlar oyunla meşgûl olacaklar” derdi. Büyüklerimiz diyorlar ki, bir kimsenin başkasının emri altında olması, nefsinin emri altında olmasından iyidir. Dervişlerden biri, Cuma günleri dışarı çıkar, kimi görse; “Mescide hangi yoldan gitmeli?” diye sorardı. Birisi ona; “Senelerdir mescide gidersin, yolu öğrenemedin mi?” dedi. “Bilmiyorum, ama gittiğimiz yolda mahkûm olmak, hâkim olmaktan daha iyidir” derdi. Dinle, iyi dinle! Vehb bin Münebbih anlatır: Ka’b-ül-Ahbâr, mescidde arka saflarda durur. Ona; “Bunun altında hangi sır gizlidir?” diye sordular. Buyurdu: “Tevrât’ta okudum ki, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden öyle insanlar vardır ki, onlardan biri başını secdeye koyunca, başını secdeden iyice kaldırıncaya kadar, Allahü teâlâ onun arkasında olanı magfiret eder. Ben de hepsinden geride dururum, umarım ki, öyle birisinin secdesiyle benim işim görülsün.” Büyük şeyh Abdullah ibni Hafîf (kuddise sirruh) hastalanmıştı. Bir doktor geldi ve; “Ey Şeyh hastalığın nedir?” dedi. “Vücûd gidince, hastalık da gider” buyurdu. Cihânı, karıncanın gözünden daha küçük gören Muhammed Vâsi buyurdu: “Eğer günâhın kokusu olsaydı, hiç kimse benim yanımda oturamazdı.” Hâce Ebü'l-Hasan Harkânî buyurdu: “Yakınların yakını, bizim maksadımız olanın yanında uzak kalır. Kardeşim, suya daha yakın olan, daha çok batar; ateşe daha yakın olan, daha çok yanar.” Derler ki, bir gün bir genç, zengin bir kadının kapısına geldi ve; “Ben ona âşık oldum” dedi. Bu haberi kadına ulaştırdılar. Kadın onu çağırdı ve onunla konuşmaya başladı. “Sakın bir daha bu sözü söyleme!” dedi. “Edemem ki” dedi. “İki bin gümüş vereyim” dedi. “Yapamam” dedi. On bin gümüşe kadar çıkardı. Genç, on bin gümüşü duyunca râzı oldu. Kadın bu durumu görünce, onun dilini kesmelerini emretti ve; “Bizi sevdiğini iddiâ edip de, bize değil malımıza râzı olanın cezâsı budur.” dedi. Râbia-i Adviyye’ye sordular ki: “Sen şeytana düşman mısın?” “Hayır” dedi. “Niçin?” dediler. “Ben dostla o kadar meşgûlüm ki, başkası hâtırıma gelmiyor” buyurdu. Büyüklerden birine; “Dünyâ neye benzer?” dediler. “Dünyâ, benzeri olmaktan daha aşağıdır” buyurdu. Bir kimse, bir dervişe gidip; “Birkaç gün seninle berâber olayım” dedi. "Ben olmasam kiminle olacaktın?” diye sordu. “Allahü teâlâ ile” dedi. “Benim olmadığımı kabûl et ve şu anda Allah ile ol” buyurdu. Bir gün dünyâ ehli zengin birisi, bir dervişin evinden su istedi. Ona tatsız, ılık bir su verdiler. “Bu su, sıcak tatsızdır” dedi. O derviş; “Ey efendi, biz zindandayız. Zindanda olan iyi su içmez” dedi. Yahyâ bin Muâz-ı Râzî’yi öldükten sonra rüyâda gördüler. “Yüksek âlemde sana ne yaptılar?” diye sordular. Buyurdu ki: “Dünyâdan ne getirdin?” dediler. “Zindandan geliyorum; zindandan ne getirilir?” dedim. Şiblî hazretlerini, öldükten sonra rüyâda gördüler. “Münker ve Nekîr’in suâllerinden nasıl kurtuldun?” dediler. “Siz orada olsaydınız da, benim yanımdan nasıl gittiklerini bir görseydiniz. Bana, “Rabbin kimdir?” dediler. “Rabbim öyle birisidir ki, size, bütün meleklerle birlikte babamın önünde secde etmenizi emretti; biz onda babamın sülbünde, bütün kardeşlerimle birlikte sizi görüyorduk.” dedim. Melekler; “Biz buradan çekilip gidelim. Biz ona suâl soruyoruz, o ise hazret-i Âdem’in bütün zürriyetinin cevâbını veriyor.” dediler. Ey insan, bir gün sabahtan akşama kadar nefsinle harb et. Neler zâhir olacağını bir gör. Merd, nefsinde bir eksik görüp de onunla harb edendir. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini vefâtından sonra rüyâda görüp; “İşin nereye vardı?” dediler. “Âhiret işi, bizim dünyâda zannettiğimizden daha zordur.” buyurdu. KAVUŞMAK İSTERSEN Ziyâeddîn Nahşebî hazretleri buyurdu ki: Dinle, iyi dinle! Büyüklerden biri, hiç sağına soluna bakmazdı. Bir gün Kâbe’yi tavâf ederken, birisi ona seslendi. Onun tarafına bakmak istedi. Gâibden bir ses işitti: “Bizden başkasına bakan, bizden değildir.” Kardeşim, bu yolda bin sene yürüsen ve hâtırından; “Bunu kabûl ederler.” düşüncesi geçse, hâlâ makam arzusunda olup, hâlâ istek yolunun yolcusu olduğun anlaşılır. Ey kardeşim, eğer bu yoldan menzile kavuşmak istersen, sakın kendini arada görme! Tâat zenginliğine kavuşmuş olan büyükler, kendilerini dâimâ müflis olarak, düşünmüşlerdir. Her zaman müflis olanlar ise, kendilerini nasıl zengin yaparlar. Dinle, iyi dinle! İbrâhim aleyhisselâm ateşe eriştiğinde, ateş ona selâmet oldu. Zîrâ onun kalbi, hakîkî ateşle yanmıştı. Bunun içindir ki, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın kâinâtı yaratmazdım.” makâmının sâhibi, yâni Resûl-i ekrem efendimiz; “Benim kadar hiç kimse eziyet çekmedi. Hazret-i İbrâhim’in ateşe atılması belâ değildi. Hazret-i Zekeriyyâ’nın parça parça edilmesi sıkıntı değildi. Belâ ve sıkıntı, bizim başımıza dökülendir. Bizi, gök ve yer ehlinin önüne geçirdiler ve Âdem aleyhisselâmın zürriyetinin günahlarını, benim şefâat eteğime bağladılar.” buyurdu.
Zuhurat Baba Hz.

Kırmızı Ebe Hz.
Ankara Kızılcahamam İlçesinde Kırmızı Ebe Hz. Türbesi Horasan erenlerinden olan Kırmızı Ebe ile oğlu Oruç, Türk ordularından önce Diyar-ı Rum olarak bilinen Taşlıca’ya yerleşir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, 1220-1237 yılları arasında Başköy Rum Kalesini fethetmek için Taşlıca’da konaklar. Sultan’ın geldiğini duyan köylüler telaşlanırken, Kırmızı Ebe, sırtında yetim yavrusu Oruç ile elinde bir helke (bakraç) ayranla çıka gelir. Kırmızı Ebe yayık ayranını, bugün Ayran Taşı denilen mezarlığın yanında koruma altına alınmış olan yalağa döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem ayran içerler hem de mataralarını doldururlar. Fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Bu olayda, Allah Kırmızı Ebe’ye, ‘keramet’ denilen olağanüstü durumu ihsan eder. Türbesi, Taşlıca Köyü'ndedir.

Yedi Kızlar Hz.
Manisa Şehzadeler İlçesinde Yedi Kızlar Hz. Türbesi, Gülgün Hatun olarak da bilinir.

Elvan Çelebi Hz.
Çorum Mecitözü İlçe'sinde Elvan Çelebi Hz. Türbesi On dördüncü asırda yaşamış Anadolu velilerinden ve şair. İsmi Elvân bin Ali'dir. Babası meşhur şâir, târihçi Âşık Paşadır. Doğum ve vefât târihleri tesbit edilememiştir. Babası Âşık Paşa, Kırşehir'de yaşayıp orada vefât ettiğinden, Kırşehir'de doğduğu söylenmiştir. Kabri, Çorum-Mecidözü, Elvân Çelebi köyündeki zâviyesinin yanındadır. Elvân Çelebinin mensub olduğu âile, on üçüncü asrın ilk yarısında Moğol istilâsı sebebiyle Anadolu'ya gelmiş ve Anadolu'da önemli bir nüfuz kazanmıştır. Elvân Çelebi, ömrünün çoğunu Çorum-Mecidözü arasında kendi ismiyle anılan Elvân Çelebi köyünde geçirmiştir. Burada daha önceden dedesi Muhlis Paşa yerleşmiştir. Dedesi Muhlis Paşa da babası Baba İlyas Horasânî (Şücâüddîn Ebi'l-Bekâ)'nin kabrinin bulunduğu Ellez (Eski Çat, İlyas) köyünde kabri üzerine bir türbe yaptırmıştır. Bu köye yerleşip, talebeleri ile birlikte orada evler yaptırıp, çiftçilik ile meşgul olmuştur. Vefat edince de bu köyde defnedilmiştir. Elvân Çelebi de babası Âşık Paşanın izniyle bu köye yerleşti. Câmi, zâviye, türbe ve hamam yaptırdı. Bu köye yerleşmesi sebebiyle köyün ismi de Elvân Çelebi olarak anıldı.

Seyyid Nizam Hz.
İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Seyyid Nizam Hz. Türbesi İstanbul velilerindendir. Asıl adı Nizameddin Ahmed Ebu Nesim'dir. Hazret-i Hüseyin neslinden gelip, seyyiddir. Halk arasında "Seyyid Nizam" olarak meşhur olmuştur. Bağdat'ta doğmuştur ama doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hicri 957 (m.1550) yılında İstanbul'da vefat etti. Kabri İstanbul'du Silivrikapı’da, Seyyid Nizam Camii içindedir. Aslen Bağdatlı olan Seyyid Nizam Efendi Hazretleri, Kasım Zülfikar Mazenderânî'nin ilim meclislerinde ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerlemiştir. Yavuz Sultan Selim Han'ın padişahlığı zamanında İstanbul'a geldi. Silivrikapı dışında bulunan dergâhta şeyh oldu. Burada talebe yetiştirdi. Pek çok kimse onun sohbetinde bulunup feyiz aldı. Pek çok kerametleri görülmüştür.

Alaaddin Efendi Hz.
Kastamonu İli Alaaddin Efendi Hz. Türbesi Şehrin kuzeybatısındaki Tevser Tepesinin üzerinde bulunmaktadır. İlk kabir, Müfessir Alaeddin’e aittir. Belh veya Buhara’dan gelmiştir. Kuran-ı Kerim’i tefsir eden alimdir ve eseri vardır. Hz. Mevlananın oğlu Arif Çelebi ile Kastamonu’da görüşmüşlerdir. Arif Çelebi 1272-1319 yıllarında yaşadığına göre Müfessir Alaaddin Hz. de aynı tarihlerde hayattadır. Türbede hangi mezarda medfun olduğu bilinemeyen diğer bir zat: Kurban Risalesi Müellifi Mumcuzade olarak bilinen Kastamonulu alimdir. Türbenin ilk yapılış tarihi de bilinmemektedir. Türbenin içinde bulunan ve Müzeye nakledilen bir kitabede: M.1289 yılında Yaman Bin Mehmet tarafından yaptırıldığı ifade edilmektedir. Bu kişinin Candaroğlu Beyliğini kuran Şemseddin Yaman Candır olması ihtimali kuvvetlidir. 1., 2. ve 6. kabirlerin kimlere ait olduğu bilinmemektedir. 3. Kabrin başında m. 1374 tarihi yazılıdır. 4. kabir, M.1870 yılında ölen Sırtlı Hoca Ali Senai Efendidir. 7. kabir ise M. 1813 yılındı ölen İzbelizade Mehmet Bey’e aittir. Bir başka kayıttan, bu zatın Türkistan’ın Belh şehrinden geldiği ve tefsir okuttuğu öğrenilmektedir.

Ay Dede Hz. (Kırk Fenerleliler)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Ay Dede Hz. Türbesi,

Sarı Dede Hz.
İstanbul Sarıyer İlçe'sinde Sarı Dede Hz. Türbesi,

Örümceksiz Dede Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Örümceksiz Dede Hz. Türbesi,
Telli Baba Hz.
Edirne İli Telli Baba Hz. Türbesi, Selimiye Arastası'ndadır.

Yunus Emre – Afyon – Sandıklı
Afyon – Sandıklı – Yunus Emre mah Döneminin ünlü Türk Mutasavvıfı ve halk ozanı olan Yunus Emre’nin, bilahare Sandıklı’nın bir mahallesi haline getirilen Yunus Emre Mahallesinde (Çay Köy), iki ayrı yönden gelen daha sonra birleşerek vadi boyunca akıp Menderes nehrine ulaşan Sel Çayı ve Çanlı Dere olarak anılan iki çayın birleştiği yerde hocası Taptuk Emre ile birlikte yaşamış olduğu ileri sürülür. Halen bu çayın bir tarafında Yunus Emre’nin diğer tarafında da Taptuk Emre’nin kabirleri bulunmaktadır. Yunus Emre ile aynı yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yalıncak Sultan ile Nurettin Sultan da Sandıklı’ya yerleşmişlerdir. Bu gün halen ziyaret edilmekte olan türbeleri ilk halleriyle ayakta durmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Gürgür Dede
Malatya – Kuluncak – Alvar köyü Gürgür Dede (1911-1999), Malatya-Hekimhan kazası Ballıkaya (Mezirme) köyünden ocakzade dedelerden Cenefer Dede’nin oğlu Büyük Cafer (Göğ Cafer)’in oğlu Ali Çavuş’un oğludur. Dedeler göçünde Mezirme’den ayrılarak Alvar köyüne yerleşir Anası, Bicir köyünden Safıya Hanımdır. Babası adını Yusuf koyar. Gürgür lakabını daha sonra alır. Alvar köyünden Çiçek hanımla evlenir. Bu evlilikten Bağdat adında bir kızı olur. Çiçek hanımın ölümü üzere aynı köyden ikinci karısı olan Gülcihan hanımla evlenir. Bu evlilikten de dört erkek üç kızı dünyaya gelir. Çocuklarının hepsini okutur. Soyadı kanunu çıkınca Çalışkan soyadını alır. Köyünde çiftçilik yapmaya başlar. Bir taraftan da babasından Dedeliği ve Şah İbrahim Veli tarikat yolunu öğrenir. Dedelerin yanında görümlere katılmaya daha sonra da çevre köylerde Dedelik yapmaya başlar. Zamanla Türkiye içerisinde, Suriye ve Kıbrıs’ta taliplerinin daveti üzere gidip görüm yapmıştır. Okumayı seven, her kötülüğün cahillikten geldiğine inanan Gürgür Dede bütün taliplerine, “aman cahil kalmayın çocuklarınızı okutun. Hele kız çocuklarını hiç ihmal etmeyin. Yemeyin, içmeyin, aç kalın, kızlarınızı okutun”, dermiş. Gürgür Dede 5 Ağustos 1999 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Türbesi Alvar köyündedir. 1970 yılında köyün adı Devlet tarafından Yünlüce olarak değiştirilir. Fakat köy halkı 1990 da “Alvar ismi bize evliyanın armağan ettiği bir isimdir”, diye imza toplayarak tekrar Alvar kalmasını sağlamıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Yusin Tepesi Ziyareti
Adana – Feke – Çandırlar köyü – Yusin tepesi Adana İli Feke İlçesi Çandırlar Köyü yakınındaki Yusin Tepesinde ziyaret vardır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halk bu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Üç Oğlan Ziyareti
Adana – Kozan – Göller (Üçoğlan) Yaylası Adana İli Kozan İlçesi Göller (Üçoğlan) Yaylası denilen yerde türbesi vardır. Yaylanın kuzeyinde bir iki ulu ağacın bulunduğu taştan oluşmuş bir tepedir. Yağmur duası için bu ziyarete gidilir. Ziyarete gidilir, kurban kesilir, namaz kılınır ve yağmur duası edilir. Köye dönmeden yağmur yağdığı rivayet edilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Molla Ali Türbesi
Adana – Kızıldağ Yaylası Adana İli Karaisalı İlçesi sınırlarında olan Kızıldağ Yaylasına gelmeden önce kuş uçuşu 5km kala Molla Ali Gediğinde türbesi vardır. Molla Ali’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgimiz yoktur. Türbe ağaçlar arasında üstü açık bir türbedir. Molla Ali değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Şıhmus Türbesi – Adana
Şıhmus Ziyareti Adana’nın Tepebağ Mahallesi 5 Sokak No: 5’dedir. Şehrin merkezi yerinde ve mahalle içindedir. Yan yana iki mezardan oluşan ziyaret bir evin içindedir. Evin yerleşimi ön taraftadır, ziyaret ise evin arkasındadır. Bu yüzden ziyarete, evin içinden geçilerek gidilmektedir. Ziyaret oldukça bakımsız bir durumdadır. İçinde bulunduğu evin, gereksiz eşyalarının konulduğu bir yer olarak kullanılmaktadır. Ziyaretin olduğu yerde yalnızca iki mezarın olduğu bölüm boş kalmıştır. İki mezarın bulunduğu yerde çok büyük ve yaşlı bir incir ağacı bulunmaktadır. Ziyaret, türbe biçiminde değildir. Yalnızca yan yana iki mezardır. Bu mezarların ne zamandır, burada olduğu ise bilinmemektedir. Bir rivayete göre bu mezardaki kale beyinin oğlu ve nişanlısıdır. Çok eski tarihlerde Adana’nın Tepebağ Mahallesi kaleymiş. Ziyaretin bu kalenin hangi döneminde hüküm sürmüş beyin oğlu olduğu bilinmemektedir. Bu yüzden mezarların yapıldığı tarih de bilinmemektedir. Ziyaretin hangi beyin oğlu olduğu bilinmediği için, ziyaretin ismini de kesin olarak bilen yoktur. İki mezardan hangisinin beyin oğluna, hangisinin nişanlısına ait olduğu da bilinmemektedir. Mahalle sakinleri de ziyarette yatan kişilerin ismini kesin olarak bilmemektedirler. Fakat eskiden bu yana Şıhınus Dede dendiği için, ziyaret bu isimle anılmaktadır. Genel olarak mahalle sakinleri ise “ziyaret” demektedirler. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Hatuniye ( Hüma Hatun ) Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesinde Ak Türbe ve Hümâ Hatun Türbesi olarak anılır. Sultan II. Murad’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun için yaptırılmıştır. Türbe içerisinde iki adet sanduka vardır. Diğer sandukanın kime ait olduğu bilinmemektedir. 1449 (Hicri 853) tarihli kitabesi kapısının üzerindedir. Altıgen plânlıdır. Duvarları bir sıra taş, iki sıra tuğla ile örülüdür. Türbenin üzeri kasnaksız bir kubbe ile örtülmüştür. Giriş kısmı sivri kemerli ve revak biçimindedir. Hüma Hatun’un İsfendiyaroğlu Tacettin İbrahim Bey’in kızı olduğu yönünde görüş ağırlıktadır. Türbe 1601 ve 1844 yıllarında tamir edilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Dede Mezarı
çanakkale – merkez – salavat köyü Çanakkale merkez, Salavatoba köyü sınırları içinde, Sakartepe üzerindedir. Mevki Salavatoba köyünden Çiftlikdere köyüne giden yol üzerinde bulunan tepe üzerindedir. Köyden yaklaşık 500 m uzaklıktadır. Mezarlık içinde moloz taşlardan yapılmış mezarlar yanında, Osmanlıca yazılı mezar taşlı mezarlarda bulunmaktadır. Mezar taşları üzerindeki tarihlerden 200 yıllık bir mezarlık olduğu anlaşılmaktadır. Moloz taşlardan yapılmış olan mezarlar, mermer mezarlardan çok daha eski tarihen olmalıdır. Mezarlığın üst kısmındaki apa üzerinde diğer mezarlardan ayrı olarak yapılmış moloz taşdan yapılmış mezar, bölge halkının kutsal saydığı önemli bir zata ait (Dede Mezarı) olmalıdır. Kusal günlerde yöre halkı mezarı ziyare ederek, kurbanlar kesilerek ziyafetler verilmekedir. Alandaki mezarlık burada bulunan mezardan dolayı oluşmuş olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

Gözübüyükzade İbrahim Efendi
kayseri – incesu – hacı kılıç mezarlığında Alim ve müderris (Kayseri, Ocak, 1747-Kayseri, ıs Ocak 1838). Hacı Kılıç Mahallesi’nde doğdu. Babası o dönemin bilginlerinden olan Müid Efendizade Mehmet Behçet Efendi’dir. İlk tahsilini Kayseri’de yaptıktan sonra Konya’nın Hadim ilçesine giderek devrin tanınmış bilginlerinden Hadım Müftüsü Ebu Said Mehmed el-Hadimi’den dini ve ilmi bilgiler aldı. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Büyük Hüseyin Efendi’den icazet alarak Kayseri’ye döndü. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , devrindeki gelenek olan ilim tahsili için İstanbul, Mısır,Şam, Bağdat vb. şehirlere değil de, Hadım’a gitmeyi tercih ederek, burada dini ve ilmi alanda büyük başarı göstermesi ile çağdaşlarından ayrılmaktadır. Kayseri’de 1785 yılında Gözübüyükzade Medresesini kurarak burada Arap dili, mantık, kelam, felsefe. tefsir ve hadis dersleri vermeye başladı. Elli yılı aşkın bir süre bu medresede başmüderris olarak görev yaptı ve çok sayıda eserle birlikte beş yüzden fazla öğrenci yetiştirdi. Kayseri Müftüsü Hacı Torun Efendi , Hisarcıklızade Mustafa Efendi gibi bilginler bunlar arasındadır. Aynı aileden yetişen müderrislerin idaresinde 134 yıl kesintisiz hizmet veren Gözübüyükzade Medresesi 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. Bu medresede kurulduğundan 1924 yılına kadar, çok sayıda ilim adamı yetiştirdi. Örneğin, siyaset ve bilim adamı Suat Hayri Ürgüplü bu medresenin son döneminde yetişenlerden birisidir. Gözübüyükzade İbrahim Efendi ‘nin ve ailesinin asıl lakabı Muid Efendizade ol masına rağmen öğrencileri, onun ileri görüşlü olması ve meseleleri çözmekteki maharetinde dolayı ”Gözübüyükzade” lakabıyla anmaya başlamışlar ve bu lakap ile meşhur olmuştur . Bu nedenle Mu’id Efendizade ailesinden gelenler bundan böyle günümüze kadar Gözübüyükzadeler (Gözübüyükoğulları) olarak tanınmıştır. Gözübüyükzade ‘nin müderrisliği, öğrencileri arasında problemleri çok kolay çözmesi ve izah etmesiyle çok sevilmiştir. Ayrıca hoşgörüsü ve insanlarla iyi iletişimi nedeniyle Kayseri halkının büyük sevgisini kazanmış olan Gözübüyükzade 91 yıllık uzun ömrü boyunca yedi Osmanlı padişahı görmüştür. Kendisine II.Mahmud tarafından şeyhülislamlık görevi teklif edilmişse de yaşının ilerlemesini ileri sürerek bu görevi kabul etmemiştir. İlmi çalışmaları yanısıra hayır faaliyetlerine de katkıda bulunmuştur. Nitekim Gümrükçü Osman Paşa’nın yaptırdığı Battal Gazi mesiresi, Ziyaretçiler Köşkü ve mutfaktan oluşan hayrat ve imaret kurumlarının idaresi kendisine verilmiştir. Gözübüyükzade birçok alanda eser vermesine rağmen özellikle tefsir alanın da verdiği dersler ve eserlerle tanınmıştır. Bu eserler arasında Nebe Suresi Tefsiri en tanınmış olanlardandır. Onun eserlerindeki üslubu çok önemli konuları çok kısa ve açık bir şekilde ortaya koymadaki metodolojisi ile dikkat çeker. Eserlerinin bir kısım ders notu şeklinde olup kendi medresesinde ve diğer medreselerde okutulmuştur. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , 15 Ocak 1838 Pazartesi günü Kayseri’de vefat etti ve Hacı Kılıç Mezarlığına defnedildi. Mehmed Cemaleddin’in Gözübüyükzade’nin Mecmuatü’r-Resail’e yazdığı takdiminde, “Kaza-i merkumda i’dad olunan mahalde defin kılınmıştır” ifadesi, başta Bursalı Mehmet Tahir Bey’in Osmanlı Müellifleri olmak üzere birçok eserde, Gözübüyükzade’nin vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu yer yanlışlıkla Hadim olarak kaydedilmiştir. Mezar taşında Fehmi mahlaslı bir şairin Gözübüyükzade’nin ölümüne tarih düşürdüğü şu beş beyitlik bir manzume bulunmaktadır: Kurretü’l-aynı cihanın hem zemanın seyyidi. Nuş edip cam-ı ecelden daldı bahr-ı rahmete Kabr-i yari eylenir ravza-i Huld-i berin Hurilerle daim olsun iş-ü zevk-i ibrete Tuttu matem hep vilayetler ona feryad edüp, Nice tullap bağrını yandırdı nar-ı firkate Gel dua kıl kabrine şimdengeru ihlas ile Hem şefaat iltica kıl gitti erdi devlete Mevtini tarih di Fehmi ah ile cevher gibi Es-sena li’llah düştü İbrahim Efendi Cennete. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Mir’ati Dede Türbesi

Helvacı dede
kayseri – sahabiye – serçeönü mah – helvacı sokak Tarihi şahsiyeti hakkında bilgi bulunamayan ve menkibevi yönü ile şöhret bulan Helvacı Dede ‘nin sandukası, Serçeönü mahallesi, Helvacı sokağında yol ortasında bulunmaktadır. Mezarın etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olup hiçbir mimari özelliğe sahip değildir. Rivayete göre, burada eskiden Helvacı Dede ‘ye ait bir dergah varmış. Helvacı Dede ‘nin bulunduğu arsa parsellenip inşaat yapılmaya başlanınca bu mezar da kaldırılmak istenmiş, ancak bütün teşebbüslere rağmen mezarı kaldırmak mümkün olmamış, bunun üzerine bu teşebbüsten vazgeçilerek mezar beton bir sanduka haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre, Melikgazi ‘nin kumandanlarından Kapadokya fatihi olarak bilinen Tur Hasan Bey, hacca gittiği bir sırada Medine’de Şeyh Eimmetu’l-Hulvan diye bilinen Helvacı Dede ‘yle tanışır, Dönüşünde de onu beraberinde Kayseri’ye getirir. Helvacı Dede uzun bir süre Kayseri’de halkı irşad eder. Tur Hasan Bey’in yine hacca gittiği bir sene, annesi bir gün helva yapar ve “Oğlum olsa da şu helvadan yeseydi” der. Bunun üzerine Helvacı Dede , helvayı soğumadan sıcak sıcak Medine’deki Tur Hasan Bey’e ulaştırır. İşte bu olay, onun kerametleri arasında anlatıla gelmektedir. Eskiden burada perşembeyi cumaya bağlayan akşamları mum yakılırmış. Helvacı Dede ‘yi bilenler, Türkiye’nin dört bir yanından kalkarak ziyarete gelmekte, burayı ziyarete gelenler, dilekleri geçekleştiğinde helva dağıttıkları gibi, ayrıca kandil geceleri ve cuma günleri de burada helva dağıtılmaktadır. Bununla birlikte, mezarın bulunduğu yerin ziyarete müsait olmayışı, buranın daha çok ve daha rahat ziyaret edilmesine engel teşkil etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Melikgazi Türbesi ( Makam )
eskişehir – seyitgazi – doğançayır beldesi Danişmend Gazi’nin 1105 yılında vefat etmesinden sonra yerine en büyük oğlu olan Emir Melik Gazi geçer ve yaklaşık olarak otuz yıl hükümdarlık yapar. Danişmend Gazi’nin vefatından sonra hanedan üyeleri arasında taht kavgaları oluşur. Bunu fırsat bilen I. Kılıç Aslan Malatya’yı alır. Emir (Melik) Gazi , başlangıçta Anadolu Selçuklularına tâbi olur. Sultan Mesud’u nüfuzu altına alan ve ona karşı Atabey olarak davranan Emir Gazi ; onunla birlikte Haçlılar, Bizanslılar ve Ermeniler gibi dış düşmanlara karşı ortak bir siyaset takip eder. Bu dönemde Anadolu Selçuklu-Danişmendli ilişkileri bu şekilde devam eder. Emir Gazi ’nin Bizanslılar, Haçlılar ve Ermenilere karşı yaptığı gazalar ve kazandığı zaferler sonucu Konya dışında Sakarya’dan Malatya’ya kadar Anadolu hâkimiyetini ele geçirmesi, huzur ve asayişi sağlayarak Anadolu’nun en nüfuzlu hükümdarı olması, Abbasi Halifesi ile Büyük Selçuklu Sultanı’nın da kulağına gitmiştir. Bunun üzerine 1134 yılında Abbasi Halifesi (1118- 1135) ve Büyük Selçuklu Sultanı Sancar, Emir Gazi’ye menşur, bayrak, davul, altın asa, tac gibi hâkimiyet alametlerini vermek ve “Melik” ünvanını tevcih ederek onu Kuzey Anadolu Hükümdarı ilan etmek için elçiler gönderirler. Ancak, onun ölümü üzerine bu hâkimiyet alametlerini yerine geçen oğlu Muhammed’e vererek onu “Melik” ilan ederler. Malatya’da vefat eden (1134) E mir Gazi ’nin cenazesi, Kayseri’ye getirtilerek burada Pınarbaşı ilçesi Pazarören nahiyesinin Melik Gazi köyünde sağlığında yaptırdığı türbeye defnedilir. Eskişehir ile olan bağlantısı nedeniyle bazı yerel kaynaklar ve söylenceler O’nun Seyitgazi nahiyesinin Arabviran Karyesiyle Çukur Ağıl Karyesi arasında bulunan bir toprak kale civarında vefat ederek (H 529, M/1134) defnedildiğini kaydeder. Malatya ile olan bağlantısı nedeniyle de Seyyid Battal Gazi’nin evladı; Seyyidetü’ş-Şerifetü’l-Aleviyye, Battal Gazi’nin kız kardeşi olup Malatya emiri Ömer b. Nu’man ile izdivacından olan Nâzırü’l-Cemal Hatun’un çocukları olduğu belirtilir. Bunların yanında diğer Melik Gazi Tekkeleri Kale Dağ yakınlarındaki Sarımsaklık’ta, Niksar’da bulunanla büyük bir ihtimalle, Danişmendoğullarının aynı adı taşıyan beyi (M 1106-13) ile de aynı kültürel bağlantılarla ilgilidir. Dolayısıyla Eskişehir’deki Melik Gazi adına izafe edilen tekke bir makam tekkedir. Türk ve İslam kültüründe kahramanlıklarıyla büyük izler bırakmış olan kimliklerden Melik Gazi’nin bu bölge içinde bu manada anıları hâlâ tazedir. Burada gömülü olmasa bile onun kutlu adı için bir tekkenin kurulmuş olması yöre insanının dini inançlarının köklerinin yanında millî benliğin oluşturulmasında da son derece önemli bir hareket noktasını oluşturur. Melikgazi ( Melekgazi ) Türbesi Seyitgazi ilçesi, Doğançayır köyündedir. Mimari özelliklerine göre 14. yüzyıla tarihlenen yapı sağlam durumdadır. Doğançayır köyünün 3 km. güneydoğusunda tepe üzerinde yer alır. Çevresinde yapı kalıntıları ve devşirme malzemeler bulunmaktadır. Eski bir yapının kısmen temelleri üzerine oturtulmuşa benzeyen tek katlı yapı, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülüdür. Doğu cephe ekseninin kuzeyinde dikdörtgen biçimli bir kapı, kapının güneyinde kare biçimli bir pencere yer alır. Kapı ve pencere, üstlerinde yer alan sonradan doldurulmuş sivri kemer biçimli, açıklıkların içerisine sonradan oturtulmuşa benzemektedir. Güney cephe ekseninin iki yanında doğudakinin sonradan doldurulduğu sivri keıner alınlıklı dikdörtgen biçimli birer pencere yer alır. Yapının batı cephesi sağırdır. Kuzey cephe ekseninin batısında, sivri kemer alınlıklı dikdörtgen biçimli sonradan doldurulmuş bir pencere yer alır. Söz konusu pencere iç mekana dikdörtgen biçimli bir niş olarak yansır. Tüm duvarlarını bir sekinin dolandığı mekanın ortasında doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş sanduka yer alır. Güney duvar ekseninde dikdörtgen biçimli mihrap nişi bulunmaktadır. Cephe düzenlemesi kapı ve pencere biçimleriyle içeriye yansır. Yapının sivri kemer profilli tonoz örtüsü, kuzey güney doğrultusunda atılmış, eş aralıklı dört duvar payesinin taşıdığı birer sivri kemerle takviye edilmiştir. Cephelerde düzenli teknikle moloz taş, pencere alınlık kemerleriyle tonozda, düz istif-şaşırtmalı teknikle tuğla, kapı-pencere söve ve lentolarıyla mihrap lentosunda devşirme malzeme, iç duvarlarda sıva kullanılmıştır. Mihrabın iki yanında ve doğudan batıya doğru dördüncü kemer kamında kartuşlar içerisine alınmış ayetlerle bitkisel bezemelerden oluşan kalem işi süslemeler yer alır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

Tablacı başı Kaşıkcı Mustafa
İstanbul – Fatih Molla gürani mah Nakibul eşraf sokak İstanbul fethine iştirak etmiş, Ni’me’l-Ceyş’dendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa Efendidir. Türbesi 1969 yılında okul ve cami yaptırma derneği tarafından tamir ve ihya edilmiştir. Kabirleri; Mollagürani Dede Paşa sokak üzerindedir. Kitabesi Fatih Sultan Mehmed Han Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa ruhuna fatiha (1146) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Sofu Baba
İstanbul – Beyoğlu Meclisi Mebusan yokuşu no :41 Fındıklı, Mebusan Yokuşu üzerinde medfun olup, türbesi gece gündüz ziyaretçilerle aydınlanır. Asıl ismi bilinmemektedir. Sofu Baba, daha ziyade askerlerin evliyasıdır. Mahalleliler onu sık sık rü’yalarında gördüklerim söylerler. Rüyalarına girdiği komşusuna yol gösterir, kuvvet olurmuş. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Şimşir Dede
İstanbul – Eyüp SUltan camii sol tarafında Kabirleri; Eyyüb Sultan Camii’nin sol tarafındadır. Türbelerine; Caminin Haliç kapısından çıkılınca Beybaba Sokağından girilir. Bugün türbenin etrafı ve üzeri açık olup kabir taşlan koyu yeşile boyanmıştır. Şimşir Dede’nin asıl adı Seyyid İbrahim’dir. Halk arasında «Şimşir Dede» diye şöhret bulmuştur. Babaları Acem büyüklerindendir. Oradan Amasya’ya gelerek Yenice Nahiyesine yerleşmiştir. Şimşir Dede – Küçük Emir Efendi; alim, ilmiyle amil, faziletli, kamil, haseb ve neseb itibariyle her bakımdan meşhur, evliya mertebesine yükselmiş büyük bir velidir. Babaları keramet sahibi, kibar-ı evliyaullahtan bir zat idi. Ömrünün sonunda gözleri görmez oldu. Bir gün muhterem oğlu Seyyid İbrahim – Şimşir Dede başı açık yanına geldi. Babaları: — Ya Seyyid İbrahim! Başım açma, hava soğuktur, soğuk zarar vermesin, dedi. Seyyid İbrahim: — Ey muhterem babam! Gözleriniz bu halde iken benim başımı açtığımı nasıl gördünüz? dediler. — Hak Teala’ya senin vechini görmek için basarımın açılmasını niyaz ettim. Kabul olup gözlerim açıldı, senin başının açık olduğu vakte tesadüf etti. Şimdi gene eski hali gibi oldu, dediler. Sultan Beyazıd Amasya’da şehzade iken Şimşir Dede’nin babalarına giderler. Dualarını ve niyazlarını isterler. Sultan Beyazıd ava çok meraklı idi. Şimşir Dede’nin babası ona av için fazla ifrat etmemesini tavsiyede bulunmuştu. Bir gün gene av yerinde bir geyik sürüsü görüp tam yayını gerip okunu atacak iken elini yaydan çekti. Merhum, Beyazıd’a elini yaydan neden çektiğinin sebebini sorduklarında Beyazıd Han: Oku tam çekmeyi murad ettiğimde Seyyid İbrahim’in babasını bir geyik üzerine binmiş, bana doğru geldiğini gördüm ve: “ben seni avdan nehyetmedim mi? Niçin ikazlarıma aldırmıyorsun” dedi. Bende elimi yaydan çektim. Sözün şiddetinden korktum. Buyurdular. Şimşir Dede tam civanmerd, iffet ve şecaatte büyüdüğü bir çağda ilim tahsili için Bursa’ya Şeyh Sinaneddin Hazretlerine gelir ve önün hizmetine girer. Bursa’da Ulu Cami’de itikafa girer. Nefsini temizlemekle meşgul olmasını tavsiye eder. Ondan sonrasınıı Şimsir Dede şöyle anlatıyor: O esnada kendimi büyük ve beyaz, yeşil kanatlı, kırmızı burunlu büyük bir kuş suretinde gördüm. Arş’ı, Kürsî’yi, yedi kat semavatı seyrederken, büyük bir ağaç gördüm. Kökleri ve dalları yerde, doğu ile batı arasını kaplamış, kendimi o dalların arasında gördüm. Durumu Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine söyledim, fakat rü’yamı tabir etmediler. Nefsimi temizlemekle meşgul olmamı tavsiye ettiler. Bir müddetten sonra gene bir olay gördüm ki, bir merkeb üstüne binmişim. Merkebin yuları yerde sürünüyor, merkebin üstünde bir kab içinde şarap var. Arkamda dünya güzeli bir çocuk oturuyor, elimde bir tanbur çalip dururum. Uyandığımda bu olay bana çok hüzün verdi. Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine anlattım. O da: ‘’Bu olaydan korkma. Evvel gördüğünden güzeldir. Zira şarap cezbe suretidir. Çocuk ruhtur, tanbur alem-i kudsîye cezbettiricidir . Merkebin yuları elinde olmadığı için sen bundan sora kimsenin terbiyesine muhtaç değilsin, diye rü’yamı tabir ettiler. Ve tabir ettikleri gibi olmuştur. Daha sonra ilimle meşgul olmuştur. Bundan sonra Sultan Beyazıd merhumun oğlu Şehzade Korkut’a, Karamani Mehmed Paşa’nın oğluna ilim talimi için muallim olmuştur. Sonra Merzifon medresesine daha sonra Karahisar medresesine sonra İstanbul’da Köcamustafapaşa medresesine, sonra Amasya’da Sultan Beyazıd medresesine.., Amasya fetvasını kendisine takdim etmişlerdir. Bu görevden 100 dirhem aylıkla emekliliğini istemişlerdir. Yavuz Sultan Selim Han tahta çıktıklarında Şimşir Dede’ye Eyyüb Sultan Hazretlerinin yakınında bir ev takdim edip vefatına kadar burada oturmuşlar, vefatında şimdiki yerine defnedilmiştir. Hicrî 935 tarihinde 90 yaşında vefat etmişlerdir. Rahmetullahi aleyh. Annesi Seyyid İbrahim’i, salih bir hanımla evlendirmek istemiş, fakat Seyyid İbrahim Efendi istemediği halde annesinin hatrı için bu evliliğe razı olmuştur. Sonra annesi birden bire bu evlilikten vazgeçmiştir. Neden vazgeçtiği kendisine sorulduğunda: — Rü’yamda Peygamber Efendimizi gördüm: ‘’Sana Hak Teala Seyyid İbralıim gibi bir oğul ihsan etmiş, ona kanaat etmeyip ona da bir oğul taleb edersin” buyurduklarından bu evlilik işinden vazgeçtim, dediler. Şimşir Dede insanlardan ayrı, ilim ve ibadet ile meşgul, zahid bir zat idi. Yanında zengin-fakir eşit idi. İffet, salah ve takva sahibi idiler. Yattığı yerde uyumaz, daima oturduğu yerde uyurlardı. Bir kimseye hatta en yakınlarına bile bir şeyi emir yolu ile dahi olsa söylememek adetlerindendi. Su içmek istese, emir olur diye korkar, «bardağı doldur» demez, fukaraya çok sadaka verirdi. Uzun boylu, orta sakallı, yüzü çok güzel, ilim ve ibadet neşesi yüzünden belli idi. Kırıcı, üzücü olmayan, konuşması düzgün, büyük küçük herkese hürmet eder, mütevazi, hoş görülü bir zat idi. Hat yazısını çok iyi bildiğinden bir çok kitaplara yazı yazmıştır. Taşköprülüzade merhum hakkında şöyle nakleder: «Ölüm yaklaştığı bir vakitte yanına vardım. Bana. “Bana Hak Teala kerim ve latif dir. Lütf ü kereminden o kadar şey inayet ettiler ki, anlatmaktan acizim” diyerek nefs ile meşgul oldular. Yanından ayrılıp gittim. O gece vefat ettiler. Bazı talebeler onun hakkında uygunsuz sözler söylediler. Onun aleyhinde konuşanların dilleri tutulup Şimşir Dede vefat edinceye kadar tutuk kaldılar. Beş vakit namazda cemaate devam eder, yatsı namazından sonra seccadeden çıkmayıp sabah namazına kadar niyaz ederdi. Allah şefaatlerine nail eylesin. Amin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Neccar Mehmed Efendi
İstanbul – Fatih – Hoca efendi sokak ile hüsrev paşa sokağı kesişiminde Halk arasında “Keserci Baba” veya “Rüya Dede” diye bilinen bu zatın asıl adı Mehmed olup, Süheyl Ünver hoca Fatih Sultan Mehmed Han’ın Dülgerbaşısı (Marangozcubaşı) olduğunu belirtmiştir. Bazı kaynaklarda Tüccar Mehmed Efendi olarak bahsedilmektedir. Fatih’te Akşemseddin Mahallesi’nde Hüsrev Paşa türbesi yakınında apartmanlar arasında kalmış küçük bir türbedir. Osmanlı devrinde buraları Yenibahçe diye bilinirdi.. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin Hadikatü’l-Cevami adlı eserinde şu bilgiler kayıtlıdır: “…Mescid-i mezbûrun karîbinde Hüsrev Paşa Çarşusı meydânına nâzır tâk-ı türbede Tüccar Mehmed Efendi nâm kimse medfûndur ki Süleymâniye suyunun binâsına me’mûr olanlardandır…” İbrahim Hakkı Konyalı, Neccar Mehmed Efendi Türbesi hakkında şunları söyler: “…Türbenin mermer pencere şebekeleri ve mimarî tarzı çok nefistir. Mihrapçıklı mezar taşı da taşçılık sanatının güzel bir örneği idi. Esefle söylemeliyiz ki bu taşlar ve pencere şebekeleri şimdi tamamen kırılmıştır. Türbenin yapı karakterine ve asaletine bakılırsa bunun da Sinan (Mimar Sinan) tarafından yapılmış olduğu kabul edilebilir…” Türbe, kesme taştan yapılmış olup, üzeri kubbelidir. Halk arasında Keserci Baba adı ile anılan bu zatın vaktiyle keserini Fatih Camii’nin minaresinden attığı ve keserinin buraya düştüğü, vefatından sonra da buraya defnedildiği rivayet edilmektedir. Mermer kitabesinde şunlar yazılıdır; Fatih Sultan Mehmed Han Hz.’nin Marangozcu başısı Neccar Mehmed Efendi Ruhuna Fatiha Bugün bu türbeden eser kalmamıştır. Kabir, basit gecekondu türü bir yapının içinde olup kapalı durumdadır. Ziyaret bahçe dışından yapılmaktadır. Kaynak: http://www.dunyabizim.com/…/keserci-baba-baltali-baba… Ord.Prof.Süheyl ÜNVER İstanbul Risaleleri Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Mithat Bahari Beytur
Bİstanbul -Sahrayı cedit kabristanında Ahmet Mithat, 1879 yılında Eyüp semtindeki Taşlıburun Sadi Dergahı’ nda doğmuştur. Babası Askeri Mahkeme Başkatibi Kütahyalı Mehmet Nuri Efendi, annesi Sadiye Dergahı Şeyhi Süleyman Efendi’nin kızı Fatma Aliye Harum’dır. Ahmet Mithat, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve annesi ile dedesi Süleyman Efendi’nin yanında kalmıştır. İlkokulu Eyüp’teki “Daru’l Feyz-i Hamidi” mekte binde, ortaokulu Eyüp Askeri Rüşdiyesi’nde okumuştur. Lise eğitimini o sırada Bitlis’te görevli bulunan ağbeyi İsmail Zihni Beyin yanında, Bitlis İdadisi’nde tamamlamıştır. İlk dini bilgilerini dedesinden, Farsçayı ağabeyi Mustafa Rafet Efendi’den ve doğduğu semtteki komşu tekke olan Bahariye Mevlevihanesi’nin şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ den, Arapça’yı da Beyazıt dersiamlarından ve Darulfünun müderrislerinden Hüseyin Avni Efendi’den öğrenmiştir. Ahmet Mithat, Hüseyin Fahreddin Dede’nin yanın da, Mevlevi çilesini tamamlamış ve semazen olmuştur. Hatuni ye şeyhi Hüsam Efendi’den de Mesnevihanlık icazeti almıştır. Konya makam çelebisi Abdülhalim Çelebi’den destarlı sikke giyerek, 1924 yılında dedelik makamına gelmiştir. Mevleviler arasında Abdülhalim Çelebi’nin Ankara Mevlevihanesi’ndeki bir sohbette Mithat Bahari ‘nin sözlerinden etkilenip başındaki sikkeyi ona giydirdiği rivayet edilir. Cumhuriyet’ten önceki adı Ahmet Mithat olan Mithat Bahari Beytur, Bahariye Mevlevihanesi ‘ne intisabı ve şiirlerinde “Bahari” mahlasını kullanması dolayısıyla Midhat Bahari diye tanınmıştır. Soyadı kanunu ile de “Beytur” soyadım almıştır. Mithat Bahari Beytur , tekkeler kapandığı sırada Kasımpaşa Mevlevihanesi Mesnevihanı idi. Cumhuriyet döneminde Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası’nın haberleşme şubesi başkatipliğine tayin edildi. Daha sonra Sümerbank Alım-Satım Şubesi Haberleşme Şefliği’ne getirildi ve 1945 yılında bu görevden emekli oldu. Emekli olmasından sonra, İstanbul Göztepe’deki evinde kendisini ziyarete gelen Mevlevilerin eğitimiyle ilgilenmeye devam etti.1950’li yıllarda yeniden uyandırılan Şeb-i Arus törenlerinde postnişin olarak ayinleri yönetti. Mithat Bahari Beytur ; Midhat Baharı, Nuriza de Midhat, Midhat Bahari Hüsami gibi imzalarla şiirler kaleme aldı ve birçok kitap yazdı. Bu eserler Ruh-i Kuran’dan Bir Sahife-i Nur, (1342/1926), Tercüme-i Risale-i Sipehsalar, (İstanbul 1331/1914), Deflegül, (1343/1927), Leali-i Meani, (İbni Kemal’in Beyanu’l-Vücud adlı eserinin tercümesi. İstanbul 1328/1912), Ravza, (İstanbul 1324/1899), Sünbüliflan Şerhi, (İstanbul 1325/1910), Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler (İstan bul 1942-MEB. Şark İslam Klasikleri. Üç cilt), Mihrab-ı Aşk, (İstanbul, Sulhi Garan matbaası, tarihsiz), Mesnevi Gözüyle Mevliıniı, (İstanbul 1965) ve Güşvar’dır (İstanbul, tarihsiz). 1971 yılında Hakk’a yürüyen Mithat Bahari Beytur, İstanbul’da Sahrayı Cedit Mezarlığı’nda sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

M. Şerafeddin Yaltkaya
ankara – cebeci – asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Diyanet İşleri Başkanı, Ord. Prof. Şerafeddin Yaltkaya 1879’da, İstanbul Fatih ilçesi, Şehremini nahiyesinde, Balcı yokuşu mahallesinde doğmuştur. Babası, Cerrahpaşa Camii imam ve hatibi, Kadiriyye tarikatının halifelerinden Hafız Mehmed Arif Efendi’ dir. Annesi ise Salihat-ı nisvandan Atiyye Hanım’dır. İlk tahsilinden sonra hafız olan Yeltkaya, Davutpaşa Rüşdiyesi’nden ve Darü’l-Muallimin’den mezun olmuştur. Fatih dersiamlarından meşhur Manastırlı İsmail Hakkı Bey ‘den tefsir ve Şırvanlı Halis Efendi ‘den makalat dersleri almıştır. Bayezid Camii’nde de Kastamonulu Süleyman ve Trabzonlu Hacı Hasan Efendilerin derslerini takip ederek 1904’te büyük İslam alimi Hoca İsmail Saip (Şancer) Efendi’ den okuyarak icazet almıştır. Görev Yerleri Böylece medrese tahsilini tamamlayan Yaltkaya, (O zamanın İslam Üniversitesi olan Süleymaniye Medresesi) Darü’l-Hilafet-i Aliyye Medresesi Sahn kısmı Arap edebiyatı müderrisliği ile tedris hayatına başlamıştır. 1909’da, Arapça tedrisat yapan Darü’l-İlim ve’t-Ta’lim adlı özel okulda ders nazırlığı yapmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi zamanında yeniden yapılanan medreselerde, muhtelif derecelerdeki medreselerde müderrislik yapmıştır. Çeşitli dersler okutmuştur. 1924’te, Darülfünun İlahiyat Fakültesine kelam tarihi müderrisi, daha sonra da İslam dini ve felsefesi ordiyaryüs profesörü oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra Darüşşüfaka, Gelenbevi, Vefa ve Kandilli liselerinde Arapça ve din dersleri okutmuştur. İstanbul Üniversitesi camiasında 18 yıl müderrislik yaptıktan sonra (Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin 1941’de vefatı üzerine) Yaltkaya Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Diyanet İşleri Reisi oldu. Riyaset makamında iken Maarif Vekaleti’nce bastırılan Keşfü’z Zünün adlı meşhur eserin tashihlerini yapan görevli heyete de başkanlık etmiştir. Aynı zamanda iyi bir şair olan Yaltkaya, altmıştan fazla eser yazmıştır. Ayrıca, Sebilü’r reşad, Beyanü’l-Hak, Mihrab, ilahiyat, İslam gibi devrin önemli dergilerinde pek çok ilmi makaleleri yayınlanmıştır. Özellikle düşünce hürriyetine çok önem verirdi. Atatürk’ün cenaze namazını o kıldırdı. Atatürk’ün cenaze namazı için şöyle bir fetvası da vardır: “O’nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.” Başkanlık görevi, ölüm tarihi olan 23.03.1947 tarihine kadar devam etmiştir. Vefatı M. Şerafeddin Yaltkaya , Riyaset makamında iken 23 Nisan 1947’de vefat etmiştir. Merhuma, şair Rıfkı Melul şu tarihi düşürmüştür: Dergah-ı Kib riya’ya giderken Necat için, Dini müellefata bürünmüş kefen diye, Tarihini çıkıp kudema söyledi melul, Cennet makam ola Şerefüddin Efendi’ye . Vefatı üzerine devrin edebiyatçılarından Halide Edip Hanım Akşam Gazetesi’nde, 01 Mayıs 1947’de; eşi Dr. Adnan Bey Vatan Gazetesi’nde, 28 Haziran 1947’de ve Hasan Ali Yücel Ulus Gazetesi’nde, 26 Nisan 1947’de, Yaltkaya’nın şahsiyetini belirten makaleler yazmışlardır. Halen Akdeniz üniversitesi Tıp Fakültesi Noroloji Anabbilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Korkut Yaltkaya, O’nun oğludur. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Kahhar Baba
İstanbul – Beyoğlu – Turşucu hüseyin sokak’da Halıcıoğlu. Kudüm Sokak 4 numaralı evin bahçesindedir. ‘’Ya Kahhar. ya Kahhar’’ diye zikrettiği için Kahhar Baba kendisine ad olmuştur. Mahalle sakinleri Kahhar Baba’yı çok seviyorlar, el açıp dua ediyorlar. Kahhar Baba zamanının büyük yelilerinden olup her gece sabaha kadar zikir eder, cezbeye kapıldığı zaman «Ya Kahhar! Ya Kahhar!..» diye niyaz edermiş. Bazı veliler Cemalin, bazı veliler de celalin mazharıdırlar. Bazı veliler güler yüzlü, hoşgörülü, tevazu sahibi, bazıları ise öfkeli, celallidir. Kahhar Baba Cenab-ı Hakk’ın 99 isminden kahredici manasına. gelen «Kahhar» diye niyaz ettiğine göre celalli evliyalardandır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Celalzade Salih Çelebi
İstanbul – Eyüp nişanca camii haziresinde Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerinden olup tarih, edebiyat, dil bilimi ve fıkıh alanlarında eserleri bulunan çok yönlü bir şahsiyettir. 1494 yılında, aslen Tosyalı olan babasının kadı olarak olarak vazife yaptığı Priştine dolaylarındaki Vulitrin’de doğmuştur. Asıl adı Molla Salih bin Celal er-Rumi ‘dir. Dönemin ünlü alimlerinden, özellikle İbn Kemal’den dersler alarak yetişmiş, hocasının bazı eserlerini istinsah etmiştir. Celalzade , aynı zamanda, Osmanlı’nın en büyük hattatlarından birisi olan Şeyh Hamdullah ‘ın yetiştirdiği bir hattattır. İlk olarak Edirne Saraciye Medresesi, ardından İstanbul’a çağırılarak önce Murad Paşa, Atik Ali Paşa ve 1536 yılında da Sahn-ı Seman Medreseleri’nde müderrislik yapmış, daha sonra da 1542 yılında Edirne Bayezid Medresesi’ne atanmış, İstanbul Bayezid Medresesi’nde de talebe okutmuştur. 1544 yılında Halep’e kadı olarak tayin edilen Celalzade Salih , bir süre bu görevden ayrı kalsa da yeniden göreve getirilmiş, Şam ve Mısır Kadılıklarını da yürütmüş, kadılık mesleğinden 1550 yılında emekli edilmiştir. Salih Çelebi, üç yıl kadar vazife yaptığı Mısır’da kadılık görevinde iken emekliye ayrılıp İstanbul’a gelmiş, Eyüp Nişancıbaşı’ndaki evinde ilmi araştırmalarına devam ederek kıymetli eserler kaleme almıştır. Bu arada Eyüp Medresesi’nde de müderris olarak hır sure vazife gördüyse de gözlerine perde inmesi üzerine tamamen evine çekilmiştir. 1565 yılında İstanbul’da vefat eden bu önemli şahsiyetin kabri, kendisi gibi alim ve fazıl bir kişi olan, aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın Nişancılığını ve Reisülküttablığını da yapan ağabeyi Celalzade Mustafa Bey ‘in Eyüp’de yaptırdığı Nişanca Camii’nin haziresindedir. Adil bir idareci olarak takdir gören Celalzade Salih Efendi’ yi önemli kılan asıl özelliği tarihçiliğidir. Yine önemli bir tarihçi sayılan hocası İbn Kemal’ e intisab ettiği yıllarda tarihle ilgilenmeye başlamış, Edirne’de müderrislik yaptığı yıllarda da Kanuni’nin hükümdarlığının ilk sekiz yılını, Belgrad, Rodos ve Budin seferlerini anlattığı, Süleymanname olarak da bilinen Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserini kaleme almıştır. Kanuni’nin beğenisini kazanarak, kendisinden istenen bazı Farisi eserleri tercüme ederek padişaha sunmuştur. En önemli eserlerinden biri kabul edilen ve sonraki yıllarda İspanyolca’ya da çevrilen Tarih-i Mısır’ı da Kanuni’nin isteği üzerine kaleme almıştır. Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı şiirlerinden oluşan bir de divanı vardır. Celalzade Mustafa Bey ‘in kardeşi Salih Çelebi ‘nin vefatına düşürdüğü tarih: Dar-ı dünya menzif-i fani imiş Hep geçer mir ü vezir ü padişah İrse ger takdir-i hayy-ı ld-yemut Saçılır toprağa tohm-ı ‘iz z ü cah Avn-i Hakk ile birader-i ferid Fazlu ‘irfan u ‘ulum ana sipah Azm-i tarf-ı ahiret kıldı bu dem Rahmet-i Hak’dan teala lutfullah Rıhlet-i saini ma’lum itmeğe İstedi Hak ‘dan Nisani pür-günah Didi hatif bu du’a tarihidür Kabr-i Safih cennet ola ya İlah, 973. Aşık Çelebi’nin Celalzdde Salih Çelebi ‘yi tarif ve tal tif ettiği, beyit: Ulema-yı fudala-yı fukahadandır ol Şu’ara-yı bülega-yı füsahadandır of Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları . .

Beşir Gazi Türbesi
Fatih İlçesi, Ayvansaray Mahallesi, Hoca Çakır Caddesi, No:92 karşısında ki Tekfur Sarayı önünde yüksekçe bir konumda kabri bulunmaktadır. İstanbul’un fethinden önceki tarihlerde bu topraklara cihad niyetiyle gelip şehid olanlara “evvelun” deniyor, bunlarda Ni’mel ceyş askerleri olarak tabir ettiğimiz Fetih Askerlerindendir. Beşir Gazi’de işte bu “evvelun” mücahitlerindendir. İstanbul Fethinde Şehit olan Fatih Sultan Mehmed Han’ın askerlerine de bildiğinizi gibi “âhirun” denilmektedir. Tekfur sarayının altında sura bitişik konumda Sa’diyye tarikatına ait bir tekke bulunmaktaymış. Tekkenin kapısında “Haza merkad-i Beşir Gazi bin Battal Gazi” yazıldığı rivayet edilmiş. Bu bilgiye göre; Emeviler devrinde yaşamış, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış meşhur Seyyid Battal Gazi’nin (vefat: H.122–M.740) oğlu olduğu rivayet edilen Beşir Gaz’nin burada medfun olduğu görülmektedir. Bir rivayete göre, Seyyid Battal Gazi Emeviler döneminde “Abdullah el-Antaki” ismiyle bilinmekte olup Hişam bin Abdülmelik zamanında Konstantin‘i esir etmiş ancak İstanbul’u kuşatmayı başaramamıştır. Beşir Gazi’de muhtemelen bu çarpışmalar sırasında şehid düşen mücahidlerdendir. Beşir Gazi’nin kabri yerden yüksekte olması hasebiyle basamakla güçlükle çıkılarak ulaşılabilen, alçak bir taş duvar ile çevrilmiştir. Kabre ait kırık ve başlıksız bir şahide bulunmaktadır. Kendini adeta bizden gizlemiş olan bu kutlu askeri, yolunuz Tekfur Sarayına düştüğünde muhakkak ziyaret etmeyi unutmayınız. Beşir Gazi’nin ruhuna el-fatiha. Kaynak —————————————– Istanbul Risaleleri- 5 Ord.Prof. Süheyl Ünver Sayfa : 239 İBB, İstanbul Fatih Türbe Hazire ve kabirleri Türbe Kaynakları

Baba Cafer Türbesi
İstanbul – Eminönü Galata Köprüsü ile İstanbul Ticaret odası arasında Baba Cafer Hazretleri Medinelidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin torunu mazlum İmam Hüseyin çocuklarındandır. Asıl adı Seyyid Cafer’dir. Cafer-ül-Ensari, Baba Cafer-i Sadık da denilen bu muhterem zatı İstanbul halkı Baba Cafer diye tanır. Eskiden İstanbul halkı manevi bir çok sebeblerden dolayı bu zata bağlanmışlardır. Baba Cafer Hazretleri hakkında Evliya Çelebi ve Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin kitablarında bilgiler vardır Doğru yolda yürüyenlerden muteber bir zattır. Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid zamanında İstanbul’a gönderilen iki elçiden biridir. Diğeri Baba Maksud’dur. Evliya Çelebi’ye göre İstanbul kralını fazlaca gadablandırdığından, şimdiki kabrinin bulunduğu zindana hapis edilmiş ve o kederle vefat etmiştir. Kralın hiddeti geçmediğinden cenazesini dahi aynı yere hapsettirmek suretiyle aynı yere defnolunmuştur. H. 191 (807). O zaman zindanda bekçi olarak bıılunan kimse, Baba Cafer Hazretlerinin bazı kerametlerini görünce müslüman olmuş ve Ali ismini almıştır. Baba Ali diye bilinince, İstanbul kralı haberdar olup onu da şehid etmiş ve Şeyhin yanma defnolunmuştur. Cafer Baba Hazretlerinin arkadaşı Baba Maksud ise Bağdad’a geri dönmüştür. Seyyid Cafer Hazretlerinin türbesi İkinci Sultan Mahmud tarafından tamir edilmiş, ondan sonra buraya «Hazret-i Cafer Kapısı» yahut «Baba Cafer» denilmiştir. İki demir kanatlı sokak kapısının üstünde şu kitabe vardır: Gel ziyaret kıl niyaz et Cafer-ül-Ensarî, Kıraet eyle üç ihlası dahi Süre-i Fethi. Mübtela-yı derd olanlar biavnillah olur hoş, Bu ab-ı Al-i Aba’yı sakın eyleme feramüş. Gerek ekdar, gerek emraz ne denlü hüzn ü endişe, Eğer mü’min, eğer gayrı alup bir katre abından. Namuradı bermurad eden eyle güş… Hasılı cah-ı necattan her kim eylerse nüş. 1250(1834) Türbe içinde bir kuyu vardır. Baba Cafer Hazretlerini ziyaret edenler bu kuyudan alınmış suyu içmeden ve Zindancı Ali Baba’yı ziyaret etmeden türbeden dışarı çıkmazlardı. Cümle hastalıklar ve hatta aile anlaşmazlıkları için dahi başvururlardı. Baba Cafer Zindanı Baba Cafer Zindanı ile ilgili Diyanet İslam Ansiklopedisinde şu bilgiler yer alır ; Günümüzde İstanbul Ticaret Odası ile Galata (Karaköy) köprüsü arasındaki Haliç kıyısında yakın zamana kadar Yemiş İskelesi adıyla anılan yerde bulunmaktadır. Buraya adını veren Câfer rivayete göre Hz. Peygamber soyundan gelmektedir ve Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd tarafından Bizans İmparatorluğu’na elçi olarak gönderilmiştir. Câfer, İstanbul’da bulunan Araplar’la Rumlar arasındaki çarpışmalarda ölen müslümanların naaşlarının sokak aralarında kalmasına çok üzülerek devrin imparatoru Nikephoros’a sert bir dille çatınca zindana atılmış, daha sonra da öldürülerek mahpus bulunduğu burcun altına gömülmüştür. Bir başka rivayete göre ise Şeyh Zindânî Abdürraûf Samedânî adlı bir kişi İstanbul’un fethinde bulunmuş ve onun girdiği kapıya Zindan Kapısı denilmiştir. Seyyid Baba Câfer’in torunlarından olduğu iddia edilen Zindânî Abdürraûf yıllarca ceddinin türbedarlığını yapmış ve ölünce buraya gömülmüştür. İstanbul’un fethinden sonra yeniçeriler bu kapıya, mensubu bulundukları Bektaşîlik geleneklerine uygun olarak muhtemelen Bâb-ı Câfer’den bozma Baba Câfer demişlerdir. Baba Câfer’in türbesinin üst kısmında bulunan hapishaneye de Baba Câfer Zindanı adı verilmiştir. Buraya sivil ve bazan da asker, özellikle yeniçeri zümresinden katil, hırsız, borç ve zina hükümlüleri gibi âdi suçlular atılırdı. Hapishanede ayrıca hırsızlık yapan veya zina eden kadın suçlular için de bir bölüm vardı. Hatta XIX. yüzyılda bir ara burası bütünüyle kadınlara tahsis edilmişti. Zindanda Rum, Ermeni ve yahudi gibi azınlıklar için de ayrı ayrı koğuşlar mevcuttu. Buraya giren mahpuslar serbest bırakılırken kendilerinden harç adı altında 18 para ve dilekçi akçesi olarak da 2 para alınırdı. Ancak daha sonraları kilim, keçe vb. mefruşat getirenlerde yatak akçesi adıyla ücret alınmıştır. Mahpusların iâşesi için devletçe herhangi bir ödenek ayrılmaz, mahkûmlar bazı hayır sahiplerinin sadaka ve adak gibi yardımlarıyla geçinirlerdi. Zaman zaman gerek bu bağışlar gerekse buraya düşen bazı zenginlerin verdiği rüşvetler yüzünden zindan kâtipleri ve subaşılar arasında anlaşmazlıklar, hatta kavgalar çıktığından 1766’da bazı tedbirlerin alınmasına ihtiyaç duyuldu. Buna göre İstanbul kadılığı tarafından zindana tecrübeli ve dürüst bir subaşı tayin edilecek, mahkûmlardan kesinlikle para alınmayacak, hayır sahiplerinin yaptığı aynî ve nakdî yardımlar Baba Câfer türbedarı, mütevelli ve zindan subaşısı nezâretinde muhafaza edilecek ve İstanbul kadısı dört ayda bir hesapları kontrol edecekti. Subaşı mahpusların yiyeceklerinden, serbest bırakılan bir mahkûmdan 20 akçeden fazla harç alınmamasına kadar zindanın her işinden sorumluydu. Mahpuslara hiçbir şekilde eziyet edilmeyecek, herhangi bir suistimali görülen subaşı cezalandırılacaktı. Zindan bekçiliğinden ise asesbaşılar sorumluydu. İstanbul bazı isyan hareketlerine sahne olduğu zamanlarda âsiler tarafından öteki hapishanelerdeki mahpuslarla birlikte buradakiler de salıverilir, böylece isyancılar taze güç kazanırlardı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra ocakla ilgili her şey ilga edilirken Bektaşîliği hatırlatan Baba Câfer Kapısı yerine Bâb-ı Câfer veya Hazret-i Câfer Kapısı, inşa edilecek karakola da Bâb-ı Câfer Karakolhânesi denilmesi hakkında II. Mahmud’un bir fermanı çıkmışsa da yeni isimler pek tutunmamıştır. Bu dönemde hapishane Sultanahmet’teki Tabhâne’ye nakledilince burası kısmen karakol, kısmen de esnaf ve tüccar için ticarethane olarak kullanılmıştır. Seyyid Câfer’in türbesi II. Mahmud tarafından tamir ettirilmiş, kapının üstüne de bu padişahın tamir kitâbesi konulmuştur. Sokak kapısı üstünde bulunan 1298 (1881) tarihli kitâbede ise Ca‘fer el-Ensârî’ye yapılacak ziyaretin faziletleri belirtilmektedir. Burası gerçekten yüzyıllarca halkın ümit kapılarından biri olmuş, dertli, çocuksuz, sakat kimseler gerek türbe sahibinden gerekse türbe içindeki sudan medet ummuş ve şifa aramışlardır. Zindanın halen (1989-1990) restorasyonu yapılmaktadır. Bitişiğinde bulunan Batı mimari üslûbundaki ticaret hanı da Baba Câfer Hanı veya Zindan Hanı olarak tanınır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi
manisa -demirci ahmet ziyaeddin Gümüşhanevi’hz nin halifesi Kuloğlu Medresesi müderrislerinden ve Kuloğlu Nakşibendi tarikatı tekkesi şeyhlerinden Hacı Mehmet Emin Efendi (1868-1934), Hafız Mehmet Efendi Hoca’nın büyük oğludur. Medreseyi, tekkeyi vaaz hocalığını senelerce idare eder. Devrinde kendisi için ‘Ayaklı Kütüphane’ denmektedir. Her sınıftan halk ve memleket idaresinde söz sahibi olan memurlardan hürmet görür. Sözü, sohbeti dinlenir, güleryüzlü, nüktedan bir zattır. Anlatılır ki, çarşı ve pazara, kasaba alışverişe çıkmaz, bir adamını gönderir, ihtiyaçlarını aldırır. Adama kime aldığını söylememesini de sıkı sıkı tenbih eder. Çünkü, hatırını sayan esnafın kendisine malın en iyi yerinden fazla fazla ve çok az bir fiyatla vermesinden korkar, kul hakkı üzerine geçmesin diye büyük dikkat etmektedir. Hacı Mehmet Emin Efendi’nin Zehra ve Naciye isimlerinde iki kızı ve Mehmet isminde bir oğlu olur. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi bir gece Kuloğlu Camisi’nin batısındaki evinin çardağında yaz gecelerinden birinde zikirle meşgulken büyük kapıdan avluya bir hırsız girer. Ahıra girerek şeyhin kıymetli atını çıkarıp götürmek ister, fakat bir türlü kapıyı bulamaz. Geri dönerek hayvanı bırakır, kapıyı bulur. Tekrar hayvanla çıkmak istediğinde kapıyı yine göremez ve bu hal üç defa tekrar eder. Durumu çardaktan takip eden şeyh efendi hırsıza seslenerek, “oğlum yeter. Daha anlayamadın mı..gel artık Hak yoluna gir.”, der. Ve hırsız ettiğine pişman olup utanarak şeyhin ayaklarına kapanır, af diler, tarikat dairesine girer. Bir diğer menkıbe de, onun kendi şeyhiyle ilgilidir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi, daha İstanbul’da Şeyh Ziyaeddin Gümüşhaneli’nin (1813-1893) dervişi iken bir gün şeyhle beraber camiye giderler. İçeri girmeden önce, şeyh Ziyaeddin Efendi cebinden bir gümüş mecidiye çıkarıp, “Mehmet Emin şunu al”, der. Hacı Emin Efendi parayı alıp cebine koyar, fakat namazda düşüncelere dalarak, “Acaba şeyhimin bana bunu vermekteki maksadı nedir? Bana bir şey mi aldıracaktı”, diye düşünürken namaz biter. Şeyhi ile beraber camiden çıkarlarken şeyh, “Mehmet Emin şu mecidi ver. Daha olmamışsın. Bir mecid namazda seni bu kadar meşgul etmemeliydi”, der. Daha bunun gibi nice ağır imtihanlardan geçtikten sonra, Hacı Mehmed Emin Efendi bu zattan icazet alarak Demirci’nin irşadı ile vazifelendirilmiş ve ölümüne kadar bu vazifeyi yürütmüş ve halkın sonsuz hürmet ve sevgisini kazanmıştır. Hakkında anlatılan bir diğer menkıbe de şöyledir. Simav’ın Yağıllar köyü öteden beri zahir ve batın ilimleri merkezidir. Bir gece Yağıllar Medresesi’nde mana ilminden bir mesele gecenin geç vakitlerine kadar tartışılır. Hocalar işin içinden çıkamayarak dağılıp evlerine yatmaya giderler. Mecliste bulunanlardan Hacı Kara Ahmet oğlu gece uyumaz, atına atlayarak süratle Demirci’ye gelir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi’den meselenin cevabını aldıktan sonra tekrar atına atlayarak Yağıllar’a döner. Sabah namazından sonra gece halledilemeyen mevzu tekrar ortaya atılınca, Kara Ahmet oğlu doğru cevabı verir. Hocalar, bu cevap senin olamaz, diyerek itiraz ederler. “Bunu ancak bu havalide Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi verebilir”, derler. O da olayı anlatır. Hocalar bu zatın ilim uğrundaki fedakarlığından dolayı tebrik ederler. Çok zengin olan Hacı Kara Ahmet oğlu sarı samur kürkünü Hacı Mehmet Emin Efendi’ye hediye etmiş olup şeyh bunu vefatına kadar giymiştir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Yatağan Köyü Türbeleri

Çekiçlerli İzzet Baba
AKSARAY – MERKEZ’DE BEDİR MUHTAR KABRİSTANLIĞINDA CAMİNİN ARKASINDAKİ TEPE ÜSTÜNDE babasının yanındadır Çekiçlerli Ahmedi Lütfi Hazretlerinin oğlu olan İzzet Baba Hazretleride Babası gibi bir Allah(C.C.) dostuydu. Hakkın vaki olup Babasının Rahmeti Rahmana kavuşmasından sonra Müritler arasında yatılan İstihare sonucu Mürşitliğe kimin getirileceğine karar verilme istişaresinin ardından Müritlerin genel yekunun Rüyalarında İzzet Efendi Hazretlerine işaret edildiğini belirtmeleri üzerine İzzet Efendi babası Ahmedi Lütfi Hazretlerinin yerine Mürşit olur. Duaları yapılır şerbeti içilir. İzzet Babanın şerbetinin içilmesine katılan ve bu katılmayla onun babasının yerine geçmesine onay verenlerin içinde olmasına rağmen Yenice köyüne dönen Mehmet Efendi Rüyasında Hz. Ali(R.A.) yi gördüğünü , Rüyasında Hz. Ali(ra)nın ;Eğerki Şeyhliği sen yapmaz isen seni Minareden atarım.”dediğini belirterek kendisini şeyh olarak ilan eder. Bu bölünmeden sonra İzzet Baba Hazretleri Ekeciğin Doğu tarafının şeyhi oldu. Mehmet Baba ise Batı tarafının şeyhi oldu. İzzet Baba Hazretlerinin de Babası Ahmedi Lütfi hazretleri gibi görülen çokça Kerameti bulunmaktadır. DAĞIN ARKASINDAKİ ZİYARETÇİLERİN KURTARILMASI! İzzet Babayı kışın ziyarete gelen bir gurup Ekecik dağının arkasında tipiye yakalanarak mahsur kalır. O sırada Müritleri ile oturmakta olman İzzet Baba hazretleri yanındakileri ;Kalkın giyinip mahsur kalan ziyaretçilerimizi getirin.”der. Hemen giyinip giden adamları mahsur kalanları kurtarıp yanına getirirler. İNTİHAR ETMEK İSTEYENİ KURTARMASI! Konya da bir kişi çok borçlu olduğundan alacaklılarının da sık, sık kapısını aşındırarak alacaklarını istemeleri üzerine bunalıma girer. Borçlularından bıkan bu kişi borçlarını ödeyemeyeceğini sanarak intihara karar verir ve bir göl kenarına giderek ayağına taş bağlayıp göl’e atlar. Boğularak ölmek üzere iken daha önce ismini ve manevi rütbesini duyduğu İzzet Baba Hazretlerinin aklına gelmesi ile bu durumdan kurtulmak isteyen kişi ”Mademki Evliyadır Allah(C.C.)ın izniyle beni kurtarsında görelim.”diye aklından geçirmesi ile uzanan bir el kendisini alıp gölün kenarına koyar. Daha sonra işlerinin dek gelmesi ile para kazanıp bu borçlarını ödeyen kişi teşekkür için Aksaray a gelir ve sora,sora İzzet Baba Hazretlerinin Hasas Mahallesindeki Camisini bulur. Buraya geldiğinde kendisini daha önce görmemiş ve hikâyesini bilmeyen İzzet Baba tebessümle karşılayarak ”A benim evladım insan borç için canına kıyarmı?” der. ÖLECEĞİNİ BİLMESİ! İzzet Baba Hasta yatağında yatarken ağlamaya başlayınca arkasında bulunan kız kardeşi bunu görür ve neden ağladığını sorar. Kız kardeşine verdiği cevapta ”Benden görev alındı ve oğlum Hüseyini Lütfiye verildiğini belirttikten sonra Kelimeyi Şahadet getirip Ruhunu teslim eder. CENAZESİNİ GÜNEŞTEN KORUYAN KUŞLAR 1983 Yılının sonbaharında Rahmeti Rahmana Kavuşan İzzet Baba Hazretlerinin naaşı yıkandığında birden üç grup kuş gelip cenazenin üstünde bir şemsiye oluştururlar. Kuşları gören cenazeye katılanlar bir taraftan hayret ederken diğer taraf tanda bu kuşları saymak isterler fakat kuşlar bir birinin içine girerek sayılmalarını engeller. Cenazenin Ulucamiiye gidişi esnasında da tabutun üstünde uçan kuşlar tabut Camii önüne Musalla taşına konup Cemaat Vakit Namazı için Camiye girdiğinde doğuya doğru uçup gözden kaybolurlar. Cenaze Namazı kılındığında ise yine gök yüzünde tabut üzerinde bir şemsiye gibi dururlar, cenaze kabre götürüldüğünde yine üstünde uçarlar. İzzet Baba Hazretlerinin Naşı Kabre defnedilinceye ve Hoca Efendi tarafından talkın verilinceye kadar oradan ayrılmadan gökyüzünde beklerler. Talkının ardından yine doğuya doğru uçup gözden kaybolurlar. Mevla’mızın tüm Müslümanlarla birlikte biz edna kullarını da başta Hazreti Adem(A.S) atamız ile Peygamberimiz Hz. Muhammed(S.A.V.)efendimiz olmak üzere her ikisi arasında gelip geçmiş Peygamber efendilerimizle Velileri ve Peygamberimizden sonrada günümüze kadar gelip geçmiş.kıyamete kadar geçecek Veli kulları ile birlikte İzzet Baba Hazretlerinin de şefaatine nail kılsın. Kaynaklar ; Ali Genç , Aksaray Medya

Seyyid Abdülaziz Arvasi
Ağrı – doğubeyazıd da ahmed hani türbesi yanındaki aile kabristanında Seyyid İbrahim’in Abdülaziz (öl.1888) adlı oğlundan nesli devam etmiş, torunu Muhammed Sıddık 1940’lı yıllarda Doğu Bayezid’de müftülük yapmıştır. Seyyid Abdülaziz’in büyük oğlu Seyyid Emin’dir. 1854’te Yukarı Doğu Bayezid’de tevellüt, 1914’ te yine orada vefat etmiştir. Yedi oğlu, iki kızı vardı. Oğullarından Abdülhakim Arvasi, meşhur yazar fikir adamı ve pedagog Seyyid Ahmed Arvasi’nin babasıdır. Seyyid Ahmed Arvasi 1932’ de Yukarı Doğu Bayezid’de tevellüt etmiş, 1988 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nden mezun olmuş, çeşitli enstitü ve okullarda hizmet vermiştir. Günlük gazetelerde yayımlanmış makalelerin yanında, Eğitim Sosyolojisi, Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Türk İslam Ülküsü, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz ve İlm-i Hal adlı kitapları yayımlanmıştır. Seyyid Abdülaziz Hazretlerinin ilk hanımından çocuğu olmamıştır. İkinci hanımından Beş oğlu ve bir kızı olmak üzere altı çocuğu olur. Oğullarından Seyyid İbrahim ve Seyyid Yusuf bekar olarak vefat etmişlerdir. Diğer oğlu Seyyid Mahmud, Doğubayezid’in eşrafından olup, insanlara ihsanları ve iyiliği ile meşhurdur. Diğer bir oğlu olan Seyyid Ömer de babalarının yolundaydı. Bir oğlu da Seyyid Muhammed Emin olup emsalsiz bir zattı. Seyyid Abdülaziz’in kızı Seyide Hadice, Bayezid Medresesi’nde yetişen ve orada müderrislik yapan Şeyh Muhammed Celali (1851-1914) ile evlenmiştir. Seyyid Abdülaziz Efendi’nin türbesi Yukarı Doğubayazıt’ta aile kabristanlığındadır. Oğlu Seyyid Ömer ve kızı Hadice Hanımla aynı türbededir. Seyyid Abdülaziz Hazretleri kerametleri açık bir veli idi. Anlatılır ki, hayvanlara hürmet ederdi. Hayvanlarla konuşur, hayvanlar da ona karşılık verirdi. Hayvanları, hatta yılanları yedirir içirirdi. Hatta yabani hayvanlar bile belli günlerde beslenmek için kapısına gelir, onun emrine uyarlardı. Onun bu adeti ailede Birinci Dünya Savaşına kadar devam eder. Beslediği hamile bir inek aç kalır ve komşusunun biriktirdiği otları yemeğe başlar. Durumu gören komşu, ineği alıp Seyyid Abdülaziz’in kapısına dayanır ve, “niye hayvanınızı beslemiyorsunuz”, diye hesap sorar. Gürültüyü duyan Seyyid dışarı çıkar ve olayı dinler. Döner ve ineğe sorar. “Bu söylenenler doğru mu?”. İnek dile gelir. “Evet çobanlar bana yem vermiyorlar. Biliyorsunuz yüklüyüm, mecbur kaldım.”, der. Seyyid, çoban ve hizmetçilere şöyle bir bakıp içeri girer. Bu kerameti gören komşu yaptığına pişman olur, özür dileyerek oradan ayrılır. Seyyid Abdülaziz Hazretleri, bir defasında gelininden çamaşır ister. Gelini her nedense vermek istemez. Bu davranışı üzerine gelinine, “Kasım’ın torunu, sandığına ateş düştü. Çabuk koş hiç olmazsa içindeki tabancayı kurtar yazık olmasın.” der. Gelini koşup odasına gider. Sandığının alevler içinde olduğunu, kayın babasına vermekten sakındığı çamaşırların tamamen yandığını görür. Seyyid Abdülaziz Hazretlerinin Türbesinin üzeri açıktır. Basit, kesme taştan yapılmış bir türbedir. Değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Uzun Veli türbesi
İl merkezine 26 km. mesafede bulunan Uzunveli köyünde köye ismini veren Uzun Veli’nin türbesi vardır. Uzun Veli’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe tarihi mezarlığın içindedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

İlla Baba
İlla Baba Türbesi, Çalpınar (Köyü) Mahallesindedir. Köy içinden geçen derenin karşı tarafındadır. Çalpınar köyünün eski adı İlla’dır. Köyün ismini burada medfun olan İlla Baba’dan aldığı söylenmektedir. Ermiş bir zat olarak anılmaktadır. Türbe betonarmeden kare plana yakın inşa edilmiştir. Türbe içinde üç sanduka bulunmaktadır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Antalya , Abdulhalim Durma

Şeyh Çelebi Süleyman Kaya
İlk öğrenimini Cizre’de, liseyi ağbisi ile birlikte Diyarbakır’da tamamladı. Küçük yaşta bağlandığı Mevlâna Hâlid’in baş halifesi Osman Sirâcüddîn et-Tavîlî torunu Şah Muhammed Ali Hüsâmüddîn’in (Kds) en değerli halifesi Cizreli Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn’in (Kds) kudsi nazarları, feyiz, bereket ve terbiyeleri altında sohbetlerinden istifadeye nail olarak yetişip icazet aldı. Üzerindeki daimi rabıta nimetinden hasıl olan feyiz ve bereket aşikar olarak görülürdü. İlmi, hizmet aşkı, sadakati, mahviyet ve teslimiyeti sayesinde Seyyid Kadri Hz.’nin tam meşrebi ve halavetinde yetişmiş olmasıyla Sultan Seyyid Kadri Hz.’nin ve Ahmed Cezeri Hz.’nin divanlarının inceliklerine vakıf idi ve o manevi halleri yaşar durumda sohbette bulunurlar, dinleyenleri hayran bırakırlardı. Şeyhi tarafından “Naib” (vekil) seçildi ve “Çelebî” diye nitelendirildi. Müfettiş olarak emekliye ayrıldığı Devlet Demiryollarındaki otuz yıllık memuriyeti esnasında yurdun değişik bölgelerinde maddi ve manevi hizmetlerde bulundu. Dünyasını değişmesine kadar Muhammedî meşrep, ahlâk ve neşesi içerisinde irşad (Hak yolunu gösterme) faaliyetlerini sürdürdü. Şah Muhammed Ali Hüsâmüddîn Hazretlerinin Cizre’deki halifesi Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddîn’in (ö. 1913) tek yazma nüsha halindeki “Muhtasaru’s-Sülûk ve’l-İhsân” adlı eserini gün yüzüne çıkardı. Bu eseri, zengin dipnotlardaki açıklamalar eşliğinde “İhsan Yolu” adıyla dilimize çevirerek ilk baskısını 1973 yılında yayınladı. Daha sonra bu eserle beraber, Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn Hz.’ne ait “Dîvân-ı İrfân Hayret-i Hayrân”ı yine benzersiz açıklamalarla tezyin edip dilimize çevirerek, iki eseri bir ciltte “Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri” adıyla biraraya getirerek yayımlamıştır. Kabri Şerifi, Cizre’de Seyyid Muhammed Kadri Mevlana Hazin (Kds) Hazretlerinin ve evlatlarının da bulunduğu, Hz. Nuh (AS)’ın Merkadi Şerifinin hemen yanındaki bir merkad içindedir.

Mirmehmetli Hacı Cuma Hoca
Elazığ – Kovancılar , ilçeye 36 km. mesafede Çatakbaşı köyünün Mirmehmet mezraında medfundur. Kırkların İmamı – Şeyh Ali Sebti halifesi – Şeyh Hasan Efendinin halifesi Mirmehtli Hacı Cuma Hoca Efendi, Palu’da dünyaya geldi. Burada Şeyh Ali Sebti’ye intisap eder. Otuz dört yaşına geldiğinde Şeyh Ali Sebti vefat eder (1871). Bunun üzerine Şeyh Ali Sebti’nin oğlu Şeyh Hasan Efendi’nin dergâhında derslerine devam eder. Ve seyr-i sulükünü burada tamamlar. Şeyh Hasan Efendi icazetnamesini verdikten sonra Hacı Cuma Hocayı bizzat kendisi Karaçor nahiyesi Mirmehmet köyüne getirip yerleştirir ve bu bölgenin irşâd görevini ona verir. Şeyh Hasan Efendi dervişlerinin hazır olduğu bir ortamda tekkesinde otururken “Kırkların İmamı vefat etti”, der ve hüzünlenir. Biraz sonra “Bizim tarikatımızdan biri Kırkların İmamı tayin edildi” der. Yanındakiler “Efendi kimdir? diye sorunca, Şeyh Hasan Efendi kapıyı göstererek “Şu kapıdan ilk girendir” diye cevap verir. Bir süre sonra kapıdan Hacı Cuma Hoca girer. Şeyh Hasan Efendi kendisini tebrik ederek gözlerinden öper. Bazı tasavvuf çevrelerinin naklettiğine göre, Şeyh Ali Sebti’nin vefatından sonra Hacı Cuma Efendi “Kırkların İmamı” mertebesine yükselmiştir. Hacı Cuma Hoca Şeyh Hasan Efendi’nin vefatından sonra Şeyh Ali Sebti’nin tekkesini bir süre idare eder. Ayrıca Haydar Baba Mirmehmet Köyüne gelerek Hacı Cuma Efendi’nin gözetiminde çileye oturmuş ve icazetini almıştır. Yöre halkı tarafından Hacı Cuma Efendi hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Haydar Baba rahatsız olduğu dönemde ziyaretine gelen Hacı Cuma Efendi’nin torununa onunla ilgili başından geçen şöyle bir hadiseyi anlatır. Rivayete göre, birgün Hacı Cuma Efendi, Haydar Baba ve Haydar Baba’nın bir arkadaşı beraberce Palu’dan Mirmehmet Köyü’ne gitmektedirler. Bir suyun başına gelindiğinde Hacı Cuma Efendi atından iner ve suya giderek elini ve yüzünü yıkar. Bu arada Haydar Baba ve arkadaşı aralarında keramet üzerine konuşmaktadırlar. Onların bu konuşması Hacı Cuma Efendi’nin dikkatini çeker ve onlara dönerek “Kendi aranızda ne konuşuyorsunuz?” diye sorar. Haydar Baba’nın arkadaşı bir anda cesaretle “Efendi, bu kadar zamandır sana hizmet ediyoruz, ne olur bize bir kerametini göster” der. Bunun üzerine Hacı Cuma Efendi “Ben kimim, benim ne değerim var ki size keramet göstereyim” diye cevap verir. Bunun üzerine bu kişi tekrar “ Allah aşkına Efendi ne olur göster” diye arzu dolu isteğini yeniden söyler. Onun “Allah aşkı” ifadesi üzerine Hacı Cuma Efendi birden titremeye başlar. Bunun üzerine elini bir anda suyun üzerindeki birikintiye batırarak sudan canlı bir balık çıkarır ve tekrar elini suya batırarak onu bırakır. Hacı Cuma Efendi onlardan bu olayı kimseye anlatmamalarını ister. Haydar Baba bu hadiseyi Hacı Cuma Efendi’nin torunu Hasan Hüseyin Efendi’ye anlattıktan bir gün sonra vefat eder. Yine Hacı Cuma Efendi hasta ve zor günlerini yaşadığı sırada kız torununu yanına çağırır ve ona “Kızım benim yatağımı dama serin, ben orada yatacağım” der. Kız torunu ve damadı onun bu isteğine şaşırırlar. Kendi aralarında onun bu talebini kısa süre tartıştıktan sonra yatağı dama çıkarmaya karar verirler. Önce yatak sonra Hacı Cuma Efendi dama çıkarılır. Yatağına yatar yatmaz torunundan bir ibrik su ister. Kendisine su dolu ibrik getirildikten sonra torunu ve damadına dönerek “Yavrum siz gidip yatın” der. Onlar ondaki bu garip hali merak ettiklerinden uyumayıp Hacı Cuma Efendi’yi gözetlemeye başlarlar. Gecenin ikisine doğru her taraf zifiri karanlığa bürünmüşken gökyüzünden beyaz bir ışığın dama doğru indiğini görürler. Arkasından beyaz ışıkla birlikte yeşil bir ışık gökyüzüne doğru çıkıp gider. Torunu ve damadı bu hal karşısında bir an şaşkınlık geçirirler. Sonra ikisi dama çıkıp Hacı Cuma Efendi’ye bakmak istediklerinde onun yatağında olmadığını görürler. Damı dolaşırlar ama Hacı Cuma Efendi’yi bulamazlar. Bunun üzerine tekrar aşağı inip beklerler. Bir süre sonra aynı iki ışık dama iner. Bu sefer beyaz ışık tek başına gökyüzüne doğru yükselerek kaybolur. Bu olağanüstü durum karşısında ikisi de şaşkına döner. Yeniden dama çıkıp baktıklarında Hacı Cuma Efendi’yi yatağında oturmuş tesbih çekerken bulurlar. Hacı Cuma Hoca vefatından önce, “Kim damdan düşer ve vefat ederse şehit olur.” dermiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hacı Cuma Hoca 1944 yılında damdan düşerek vefat eder. Ölümünden sonra aradan birkaç yıl geçince bilinmeyen bir nedenden dolayı kabri açılır. Kabri açıldığında cesedinin ilk gömüldüğü gün gibi çürümemiş ve sağlam olduğu görülür. Bunun üzerine köylüler ve yakınları tarafından kabrine bir türbe yaptırılır. Köyün kuzey tarafında yer alan türbeyi ilk olarak Molla Bekir isminde bir zat yaptırmıştır. Daha sonraları türbeye bazı eklemeler yapılarak bugünkü haline ulaşmıştır. İki metre yüksekliğindeki türbenin tavanı ahşap örtülüdür. Türbe, taş ve topraktan yapılmıştır. Makam bölümünün tavanı kubbelidir. Makam bölümünde Hacı Cuma Efendi ile birlikte oğluları Mehmet Efendi ve Hilmi Efendinin kabirleri bulunmaktadır. Türbenin üst kısmına yakın zamanlarda çatı yapılmıştır. Türbede makam bölümü ile beraber mescit ve gelen ziyaretçilerin kalmaları için iki bölüm daha bulunmaktadır. Her bölüme ait kapılar dışarıdan ayrı olup, içeriden bölümler arası geçiş bulunmamaktadır. Türbenin hemen arkasında yer alan mezarlıkta Hacı Cuma Efendi’nin aile fertlerinin kabirleri yer almaktadır. Türbeye haftanın bütün günleri gelinmekle beraber harhangi bir hastalıktan muzdarip olan kişiler buraya Cuma akşamları gelmekte ve şifa bulmak ümidiyle yatıya kalmaktadırlar. Türbeye her türlü hastalık için gelinmekle beraber daha çok psikolojik rahatsızlığı bulunanlar tarafından rağbet edilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Keşkekci Dede Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocafakıf Mahallesi Pirinçci sokak …….. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

Şeyh Takıyeddin Norşini (k.s.)
Bitlis – Güroymak – Norşin ( Nurtepe) köyünde Şeyh Takıyuddin Norşini hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Takiyeddin Norşini hazretleri ; Şeyh Molla Fethullah’ın oğlu ve Şeyh Muhammed Dıyaeddin Hazret (k.s) torunudur. Doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Fakat Hazret (k.s)’in vefatında on iki yaşlarındaydı. İlk tevbesini Hazret (k.s)’den almıştır. Hazret (k.s) hayatta iken Hazret (k.s)’den, babası Şeyh Fethullah’dan ve ağabeyisi Molla Cemaleddin’den ders alırdı. İlk cuma Molla Fethullah, ikinci cuma Hazret (k.s), üçüncü cuma Molla Fethullah (k.s)’ın oğlu Molla Cemaleddin vefat etti. Bu üç Mübareğin de onbeş gün içerisinde vefat etmelerinden sonra Seyda ailesinin bütün çocukları yetim kaldılar. Fakat Hazret (k.s) onlara büyük bir miras birakmıştı. Bu miras ; 16 halife ve sayısı belli olmayan çoklukta ki alimlerdi. Bu halife ve ulemalar Seyda ailesinin çocuklarına sahib çıktıkları gibi, müritlerede manevi destek veriyorlardı. Hazret (k.s)’in vefatından sonra amcası sayılan Şeyh Masum onlara dediki ; – ” Yeterki okuyun sizden hiç bir iş yada çalışma istemiyorum.” Onlarda hiç zamanlarını boşa harcamadan okudular. Akabinde her biri birer büyük alimler oldular. Bunlar ; 1- Şeyh Takiyeddin (k.s) 2- Şeyh Taha (k.s) – Şehid Şeyh Muhammed Said (k.s)’in oğlu. 3- Şeyh Maşuk (k.s)- Şeyh Masum (k.s)’un oğlu. 4- Şeyh Nasır (k.s) – Şeyh Molla Fethullah (k.s)’ın oğlu. Bu Mübarekler, tasavvuf derslerini Mele-i Mezin Şeyh Muhammed Emin (k.s) yanında çalışıyorlardı. Şeyh Takiyeddin (k.s) ilminin büyük bölümünü Seyda Şeyh Muhammed Baki (k.s) yanında okudu ve ondan ilmi icazet aldı. Hazret’in k.s vefatından sonra Norşinde irşad faaliyetlerini devam ettiren Şeyh Muhammed Emin Kursinci Mele-i Mezin (k.s)’in vefatından sonra, Şeyh Alaeddin Verkanisi’nin (k.s) yanında tasavuf derslerine devam etti. Onaltı seneye yakın bir zamana kadar, Şeyh Alaeddin (k.s)’in yanında süluk’a devam etti. Bütün kış boyunca Oğin’de kaldı. Şeyhan ve Balekan’lılar gelip onu Norşin’den Oğin’e götürürledi. Arada bir Şeyh Alaaddin (k.s)’den izin alıp onu köyüne götürürlerdi. Bazen Şeyh Alaaddin (k.s) ona bir kaç gün izin verirdi. Şeyhan ve Balekan’lılar gelip onu tekrar Oğin’e geri götürürlerdi. Onaltı seneye yakın böyle devam etti. Şeyh Alaaddin (k.s)’in vefatından önce. Şeyh Alaaddin (k.s)’in zevcesi ; – ” Sen niye Şeyh Takiyeddin (k.s)’e hilafet vermıyorsun ? O uzun zamandır burda Seyda ailesinin ona ihtiyaçları var.” Şeyh Alaaddin (k.s)’ şöyle cevap verir ; – ” Evet doğru. Uzun zamandır burada süluk yapıyor. O şimdi ki şeyhlerden çok daha iyi yetişmiş bir durumdadır. Ben istiyorum ki Seyda-i Taği (k.s) ve Hazret (k.s) gibi olsun. Bu sebeb ile kendisini bekletiyorum.” Şeyh Alaaddin (k.s)’in ömru ona hilafet vermeye yetmedi. Ölüm şerbetini içti. (Hakk’a kavuştu) Şeyh Alaaddin (k.s)’in vefatından sonra. Şeyh Alaaddin (k.s)’in oğulları Şeyh Mazhar (k.s), Şeyh Halid (k.s) ve Şeyh Asım (k.s)’a ; – ” Sizler nereye gidersenız, ben de oraya giderım. ” Diyerek onlara bağlılığını gösterdi. Bunlar büyük ve olgun bir grup idiler. Hazret (k.s)in işaretlerini araştırdılar. Hazret (k.s)’in şeyh Alaaddin (k.s)’e ; – ” Sen büyük emek vereceksin. ” Şeyh Mahmud-i Karaköy (k.s)’e ; – ” Sonu sende olacak.” Sözünden yola çıkarak, hep beraber Şeyh Mahmud-i karaköy (k.s)’e gittiler. Şeyh Alaaddin (k.s)’in üç oğlu, Şeyh Takiyeddin (k.s), Şeyh Cüneyd (k.s) (Şeyh Mahmud-i Zokaydinin k.s oğlu) ve beraberlerinde çok sayıda alimlerle birlikte yola çıkarak Suriye – Haseki’ye bağli Tililon köyüne gittiler. Şeyh Mahmud (k.s) Şeyh Alaaddin (k.s)’in taziyesini yapar. – ” Keşke ben ondan üç sene önce vefat etseydim.” Der. (burada ilk kerametini gosterir. Gerçekten Şeyh Mahmud (k.s) Şeyh Alaadin (k.s)’den üç sene sonra vefat eder) Bu Alimler tekrar Şeyh Alaaddin (k.s)’in yanında seyri sulükleri kaldıkları yerden Şeyh Mahmud’un (k.s) yanında amele başlarlar. Şeyh Mahmud (k.s) onların herşeylerinin tamamlandıklarını görür. Aynı sene Şeyh Asım (k.s)’ın dışında, Onların hepsine hilafet verir. Önce Şeyh Takiyeddin (k.s)’e hilafet verir. Bunun üzerine biri sorar ; – ” Kurban Şeyh Takiyeddin (k.s)’e Hazret (k.s)’in torunu olduğu içinmi önce ona halifelik verdin ? Yoksa onu kamil mi gördün? Şeyh Mahmud (k.s) ; – ” Vallahi onu çok kamil gördüğüm için verdim. Zaten Şeyh Alaaddin (k.s), bana şefkat gostermiş. Herşeylerini tamamlamıştı. Sadece beni bu hayırdan mahrum birakmamak için onu bana verdi.” Şeyh Asım rivayet ediyor ; – ” Şeyh Takiyeddin letaifleri o kadar çok zikir yapıyordu ki, uykusu hiç gelmiyordu. Çok büyük bir alim olarak yetişti.” O kış mevsimini Tililon’da geçirdikten sonra Şeyh Mahmud (k.s) ; – ” Git irşad et.”dedi. Norşin bölgesi susamış uzun zamandır onu bekliyorlardı. Döner dönmez irşada başladı. İlk tevecühünü Xask köyünde yaptı. (Norşine yakın bir köy) Sonra köy köy dolaştı. Tarikat verdi, teveccüh yaptı. Bütün kış köylerde irşat yapıyordu. Bu bölgeler de tarikat almayan çok az kişi kaldı. Aynı zaman da talebelere de ders veriyordu. Norşin medresesinde, Onun derslerinin bereketli olduğu çok meşhurdu. Herkes onun yanın da okumak ve onun talebesi olmak istiyordu. Talebeler ; – ” Bir ders bile bizim için çok onemli ” Derlerdi. O donemde yetişen büyük ulemalar onun talebesiydi. (Molla Sadreddin Yüksel gibi zatlar.) Onun Özelliklerini gören herkes onu çok severdi. Birde onun mutevaziliği meşhurdu. Şeyh Abdulğani El-Haznevi’nin de (k.s) kayınpederidir. Şeyh Takiyeddin (k.s)’in vefat tarihi ; 6 Haziran 1967 ŞEYH TAKİYEDDİN (K.S)’E DAİR MENKIBELER Şeyh Takyedin (k.s) küçükken, Hazret (k.s)’in odasında uyurdu. Kendileri Hazret (k.s)’den şöyle bahis ederlerdi. – ” Birgün. Ben daha küçüktüm. Hazret (k.s) ; fecir vaktinden önce teheccüt namazı kıldıktan sonra. Yüce Allah (c.c)’a haykırışla yalvardı. Fakat nasıl yalvarıyor. O sırada hanımı namazı bitirirken sonra, hanımının paçasını tutup, yüce Allah (c.c)’a şöyle yalvardı. ” Ey Allah (c.c)’ım bilirsin.” Bir kişi bir kişiye karşı suç işlediği zaman. Hanımıyla o kişinin evine gider. ” Namusumla beraber sana geldım. Bunun hatırı için beni af et. ” Derdi. O kişi de ne kadar suçlu olsa dahi. Hanımıyla kendini o kişiye teslim etmesi o kişinin af edilmesine sebep oluyordu. Ve hazret şoyle devam etti. ” Ey Allah (c.c)’ım ben namusumla kendimi sana attım. Beni af et.” Şeyh Takiyeddin (k.s) diyor ; ” Ben on yaşindaydım. Hazret (k.s)’in bu haykirişi sonrası, birden şiddetli deprem gibi bir şey hissetım. Sanki arş yere inecek. Ben çok korktum, yatakların bulunduğu yere saklandım. Sessizlik olunca. Hazret (k.s)’in hanımı ; ” Oğlum nerde ? Onu korkuttun.” Beni aramaya başladılar. O zaman ben yatakların bulunduğu yerden çiktım.” ” Ben Hazret (k.s)’in bu haykırışından göklerin titrediğini fark ettim. ” Şeyh Takiyeddin (k.s) 1968 yılında vefat etmiştir. Kabri Norşinde markad’ta Seyda ailesi kabristanlığındadır. ŞEYH TAKİYEDDİN (K.S)’İN HALİFELERİ 1- Şeyh Asım (k.s) – Şeyh Alaaddin (k.s)’in oğlu. 2- Şeyh Molla Muhammed Çılğori (k.s) – Balekan’lı. 3- Şeyh Molla Abdulbari Ğavaşi (k.s) 4- Şeyh Molla Tayfur Diyarbekri (k.s) [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=1596068340459609&id=815355828530868 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Ali Hüsameddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Tavila yakınlarındaki Bahekon köyünde Şeyh Ali Hüsameddin Tavili hazretleri , Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili Hazretleri’nin oğludur.O da babası ve dedesi gibi Hüseynîdir. Şeyh Ali Hüsâmeddîn hazretleri, 1278 yılında Safer ayının 24. günü (Miladi 31 Ağustos 1861) Cumartesi gecesi doğdu. 1867’de daha 6 yaşındayken dedesini kaybetti. 1881’de babası Muhammed Bahâeddin’i de kaybedince genç yaşında, Tavila Tekkesi’nde dedesinin yerine irşad vazifesine başladı. Üstün çalışkanlığı ile ilim sahibi oldu. Daha sonra Bahekon’a geçti ve orada bir tekke inşa ettirdi. Bazı vakitler dedesinin Tavila’daki makamında oturan Şâh Ali Hüsâmeddîn’in şöhreti çevreye yayıldığından herkes etrafına toplandı. Türk, Arap, İngiliz, Rus, Kürt, Zaza, Azeri, Afgan, birçok ırktan, farklı ülkeden yüzlerce insan onu görmek, sohbetine nail olmak için kilometrelerce yol kat etti. Dünya’da yaklaşık 24.000 halifesi olan Şeyh Ali Hüsâmeddîn’in, 9 ayrı tarikata halife olduğu bilinmektedir: (Nakşibendî, Kadirî, Rüfâi, Sühreverdî, Kübrevi, Dusuki, Bedevi, Şazeli, Çeşti) Kendisi güler yüzlü, yüksek ahlak ve vekar sahibi ve heybetliydi. Konuşmada belagat sahibi, hatip, Arapça, Osmanlıca, Farsça, Türkçe ve bölgedeki dillere vakıf olan ve bu dillerde yazan bir kimsedir. Aynı zamanda büyük bir servete hükmeden ve bununla birlikte muhtaçlara yardım eden Şeyh Ali Hüsâmeddîn akrabalık, kardeşlik, yakınlık sevgisine önem veren ve her yönüyle örnek gösterilen bir şahsiyetti. Arazinin ıslâhı ile ağaç ve bahçelere büyük sevgi ve merakı olduğundan, ağaçların kesilmesini yasaklamıştı. Verimsiz yerleri ekip elverişli bir hale getirmeyi, su kanalları ve yolları açmayı sever, çalışmaları sonucu elde ettiklerini yolculara, ziyaretçilere ikram ederdi. Menkıbeleri Seyyid Muhammed Kadrî (K.s.) anlatıyor: “Bir sabah namazını Şahımız Hz. Ali Hüsameddin’in arkasında kılıyorduk. Hz. Şah’a “- Şimdiye kadar Hz. Şahın yalnız anne cihetinden seyyid olduğu söylenmekte idi. Lütuflarınızla Hz. Şah’ – “Evet, elhamdülillah öyledir. Seyyidlik, ecdâdımız Seyyid Battal Gazi’den geliyor. Açıklar ve iddia edersem, çok yanlış kişiler de seyyidlik davasında bulunacaktır. En doğrusu, Allah yanındaki seyyidlik makbuldür.” buyurdu.” (Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin, İhsan Yolu(Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri adlı kitap içinde), Çeviri: Çelebi Süleyman Kaya, Ankara,1996, s.26.) Yine Şeyh-i Meczûb anlatıyor: “Melekûtta Hz. Resul (a.s), Şahım Muhammed Ali Hüsameddin’e (K.s.) buyurdu ki; “Sen ve senden salavat isteyenler vitr namazından sonra binlerce Sallallâhu ale’n Nebiyyi ve âlihî salavât-ı şerifesini okusunlar.” Birkaç gün sonra yine sohbetlerini müşahede etiim. Hz. Şah Hüsameddin taliplerin bu zamanda başka meşguliyetleri de olduğundan, bu salavat miktarının azaltılmasını recâ etti. Hz. Resul (a.s) buyurdular ki ;100 kere okusunlar, 1000 kere okumuş gibi kabul ederim.”(Şeyh-i Meczûb 108-109) Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin (1289-1331) (K.s.), Muhtasaru’s – Sülûk ve’l ihsan fî Beyâni’l-Vüsûl ilâ Meliki’l-Mülük ve Tarikatu’l-Hâcegân adlı eserinde anlatılıyor: “Şahım Şah Muhammed Ali Hüsâmeddin, zehirli engerek yılanının soktuğu bir kişiye nazar ederek derhal zehir acısı ve şişkinliğini yok etmiş ve hasta ömür boyunca yarasından acı çekmemiştir. Hâlbuki, bu cins zehirli yılanların soktukları nadiren iyileşse bile her sene nükseder.” (Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin, İhsan Yolu(Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri adlı kitap içinde), Çeviri: Çelebi Süleyman Kaya, Ankara,1996, s.10.) Bir Tavsiyesi: “Taliplere müslümanlara layık olmayan işlerden sakınmalarını ve şer’i emirleri bildirmelerini ve iyilikle nasihat etmelerini tavsiye ederiz.”(Şeyh-i Meczûb.22) Vefatı Zamanın büyük alimi olan Şeyh Ali Hüsâmeddîn tüm ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve İslâmiyeti anlatmakla geçirdi. 60 yıl boyunca bu vazifeyi devam ettirdi ve 1939 yılında 80 yaşında vefat etti. Türbesi, Irak’ın Bahekon köyünde olup hâlâ ziyarete edilmektedir. Şeyh Ali Hüsameddin Tavili Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ebu Silham Hazretleri
Fas. Bu zat Mağrip’te bulunan, tasarrufu devam eden üç veliden biri olarak kitaplarda zikrediliyor. İbni Meşiş Hazretleri’nin huzurunda sadece ahiret işleri için tevessül yapılacağı, Ebu Silham Hazretleri’nin ziyaretinde özellikle dünya hacetleri ile ilgili muratlar isteneceği, Ebü Yaze Hazretleri’nde ise her türlü muradın Mevla Te’ala’dan İstenebileceği hususunda kitaplarda malumat bulunmaktadır. Rabbim şefaatlerine nail eylesin. Amîn Kaynak ; Lalegül dergisi , Ekim 2015 , Sayı 32 , Cübbeli Ahmet Hoca Efendi (Abduflah et-Telîdî, el-Mutrib, sh:55; Ebul Hasen el-Yüsî, el -Muhazarat, sh:75)
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.