Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 19 / 29 · 2.869 kayıt
Kalburcu Şeyhi Ahmet Efendi

Kalburcu Şeyhi Ahmet Efendi

Kütahya – Eskişehir yolu üzerinde. Kütahya ya 20 km mesafede Kânûnî Sultan Süleymân devri âlim ve velîlerinden. Aslen Kütahya’ya yakın Gırbalcı köyündendir. Halk arasında Kalburcu Şeyhi adıyla meşhûr olmuştur. Mihmandâr ve Çavdarlı adıyla da bilinirdi. kaynaklarda doğum târihi bildirilmemektedir. 1570 (H.978) senesinde vefât etti. Önce kendi memleketinin âlimlerinden ilim tahsîl etti. Sonra Şeyh Sinân Karamânî’nin hizmetinde bulundu. Abdüllatîf Efendinin sohbetlerinden çok istifâde etti.Mânevî hâllere ve makamlara kavuştu. Şöyle bir hâdise anlatılır: Henüz talebeyken, arkadaşlarıyla derse gidip gelirlerdi. Bir gün derse gittiklerinde, iki arkadaşıyle berâber her biri, gönüllerinden geçenlerin hâsıl olması için hocalarından duâ istediler. Hocaları bu talebelerini kırmadı. Onlar için duâ etti.Hocalarının duâsı bereketiyle, o talebelerden biri Pâdişâhın ordusunda komutan, biri de ilim ehli âlim bir kimse oldu. Ahmed Dede ise; hazret-i İbrâhim gibi çok mâl ve mülke kavuştu, zengin oldu. Daha sonra İstanbul’a geldi. Burada büyük zâtlardan olan Kütahyalı Merkez Efendinin yanında hizmet etti. Merkez Efendinin yanında İslâmiyetin güzel ahlâkını ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yolunu öğretmek için izin aldı. Yine büyük zâtlardan Kastamonulu Şâban Efendinin de iltifatlarına kavuştu. İstanbul’dan ayrılıp memleketine geldi. Burada yaptırdığı zâviyesinde ikâmet eder, insanlara dünyâ ve âhiret saâdetinin yollarını öğretirdi.Hocasının duâsı bereketiyle çok mal ve mülke kavuştuğundan, herkese çok fazla ikrâmlarda bulunurdu. Gece-gündüz, gelene geçene yemek yedirir, açları doyururdu. Zâviyesinde sofra hiç eksik olmazdı. Çok kerâmetleri görüldü. Ömrü boyunca hiç kimseden hediye, maaş ve sadaka gibi şeyleri kabûl etmedi. Çiftçilikle geçinirdi. Tarlalarından elde ettiği ürünlerden, misâfirlerine yedirmek ve ihtiyaç sâhiplerine vermek için bir mikdar ayırmak âdetiydi. Hattâ hayvanlar ve kuşlar için bile yiyecek ve buğday ayırırdı. Tarlaya ektiği buğday ve çavdarlar, normal tohumdan olmasına rağmen, çok güzel ve benzersiz olurdu. Bu sebeple Ahmed Dede’ye halk arasında Çavdar Şeyhi de derlerdi. Tarlalardan elde ettiği buğdayı bir anbara koyar, kapısını kapatırdı. Buğdayı anbarın altındaki oluktan alırlardı. Anbarın tamâmen boşaldığı hiç görülmedi. Bu sâyede hiçbir zaman zahire sıkıntısı çekilmezdi. Ahmed Dede’ye civar köy ve kasabalardan çok misâfirler gelirdi. Misâfirlere, ayrılırken birer çörek verir, onlar da bunu yol azığı yaparlardı. Her zaman; “Bu nîmetlerin hepsi, Ahmed Dede’nin hocası Abdüllatîf Efendinin duâsı bereketi iledir” diye Allahü teâlâya şükrederlerdi. Sultan İkinci Selîm şehzâdeyken Ahmed Dede’yi ziyâret etmiş ve zâviyesi yakınında bir mescid yaptırmıştır. Kalburcu Şeyhi Ahmed Dede 1570 (H.978) senesinde memleketinde vefât etti.Kabri oradadır. KAYNAKLAR 1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.203 2) Sicilli Osmanî; c.1, s.201

📍 Kütahya
Nur Mehmet Efendi – Ak sakallı Dede

Nur Mehmet Efendi – Ak sakallı Dede

Afyon – Merkez’de Nur Mehmet efendi camii yanındaki türbesinde İsmail Beliğ Efendi H. 1142 tarihli kitabında Nur Mehmet efendi’nin ; Osmanlı’nın ilk Şeyhül islamı Molla Fenari gibi büyük zatları halka-ı tedrisinde yetiştirdiğini söyler. Hakkında Ne yazık ki başka bir bilgi bulamadık. .. Nurcu Mahallesi’nde günümüzde hala faal olan mescidin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı tespit edilememiştir. Mescit çatı örtülü, minâresi kesme taştandır. Mescit içerisinde Şakalak (Sakalı ak) Dede ve Nur Mehmet Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Mescit olarak inşa edilen mabedin ne zaman camiye dönüşltürüldüğü hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Arşiv ve Mahkeme kayıtlarında da bu isimi taşıyan bir cami veya mescit kaydına raslamadık. Pek çok cami ve mescitte rastladığımız gibi bu mescidin de ikinci ve hatta üçüncü bir isminin bulunabileceğini, belki de kayıtlara bu farklı isimlerle geçmiş olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Camii, 1955 yılına kadar içinde üç mezar bulunan bir türbe ve basit bir binadan müteşekkil iken, bu tarihte betonarme olarak yeniden yapılmış ve türbedeki mezarlar şimdiki yerine nakledilmiştir. Kaynaklar ; Afyonkarahisar Vakıf Eserleri , Afyon kocatepe Üniversitesi

📍 Afyonkarahisar
Molla Yakşi – Molla Bakşi – Molla Bektaş

Molla Yakşi – Molla Bakşi – Molla Bektaş

Afyon Merkez’de Ayaktekke camiinde Bu üç dervişten ikisi Sultan Divani hazretlerinin müritlerindendir. Kabirleri Mecidiye caddesindeki Ayak tekke camiindedir. Nakşi Mevlevi dervişi olmakla beraber Çilteana dahil değildir. ( Çilteana : Sultan divanin meşhur 40 müridi) Çiltenandan bir asır sonra vefat etmişlerdir.

📍 Afyonkarahisar
Kemaleddin Sofi Çelebi

Kemaleddin Sofi Çelebi

Afyon merkez’de Mısri camii içerisindeki Abdurrahim Mısri hazretlerinin yanında. Kasımpaşa’nın oğlu olup Abdurrahim Mısri Sultan’ın damadıdır.Hayatı hakkında başka bir bilgi yoktur. Kabri şerifi Mısri Sultan’ın kabrinin yanındadır.

📍 Afyonkarahisar
Hızır Şah Çelebi

Hızır Şah Çelebi

Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Postnişin Odası Semazen Odası Afyon Merkez’de Mevlevi camii içerisinde İkinci Sultan Veled diye meşhur olan Divani Mehmed Çelebi’nin oğlu olan Hızır Şah Çelebi, 1497 yılında dünyaya gelir. 1525 yılında hilafetnamesini alan Çelebi babası Divani Mehmed Semai’nin vefatıyla da makamlarına geçer. ” Olup dil-i sir seyr-i enfüs ü afak ü nagah Vera-yı perde-i gaybe çekince peyker-i canı Didi tarihini bir müstemend-i derd-i hicranı Beka mülkine çekdi ‘askerin Sultan Divani 1570’te vefat eden Hızır Şah’ın Şeyh Şah Mehmed Çelebi isminde bir oğlu ile II. Destina Hatun isminde bir kızı olur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar
Şeyh Kutbuddin İzniki

Şeyh Kutbuddin İzniki

Bursa – İznik’de Şeyh Kutbuddin İzniki camiinde İsmi şerifleri Muhammed bin Muhammeddir. ” Kutbuddin İzniki” diye şöhret bulmuştur. Hanefi mezhebi fıkıh alimi ve tasavvuf büyüklerindedir. Sultan Yıldırım Bayezid devri alimi ve evliyanın büyüklerindendir. Şakayıkı Numaniye ve Aşıkpaşazade tarihlerinin kaydına göre doğum yeri İznik olup , doğum tarihi hakkında bilgi mevcut değildir. Zamanının birçok âliminden ders okudu. Dînî ilimleri ve zamanının fen bilgilerini Mevlânâ Hasen Paşa’dan öğrendi. Her ilimde mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Ahlâken yüksek, faziletlerle mücehhez (süslenmiş), zühd ve vera’ sahibi idi. Tasavvuftan büyük haz, pay aldı. Evliyâlığın yüksek derecelerine kavuştu. Fıkıh ve ahlâk ilimlerini kendinde topladı. Bilhassa Timur Hân, din ilimlerindeki yüksekliği sebebiyle karşılaştığında ona çok saygı göstermiştir. 821 (m. 1418) senesi Zilka’de ayının sekizinci günü, İznik’te vefât etti. Kabri üzerindeki üstü kubbeli dört köşe türbe ile bitişiğindeki Şeyh Kutbüddin Camii’nin XV. yüzyıl yapıları olduğu tesbit edilmekle birlikte kimin tarafından inşa edildikleri kesin olarak bilinmemektedir. Cami ve zaviye zaman içinde harap olmuş, türbe ise yakın zamanda onarım görmüştür. Şeyh Kutbuddin İzniki hazretlerinin eserleri ; 1 – Tefsiri’l-Kur,an 2 – Mukaddime Namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadet konularının Hanefi mezhebine göre anlatıldığı, ayrıca inanç ve ahlaka dair meselelerin ele alındığı eser Türkçe ilmihal geleneğinin ilk örneklerindendir. Mukaddeme adlı eserine şöyle anlatır; Kutbüddîn-i İznîkî, “Mukaddimet-üs-salâh” kitabında buyuruyorki: ilim, farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olmak üzere ikiye ayrılır: Farz-ı ayn: Her müslümanın bülûğa erdikten sonra bilmesi ve öğrenmesi gereken ilimdir, öğrenmezse, namazı terk edene nasıl azâb edilirse, ona da öyle şiddetli azâb edilir. Farz-ı kifâye: Bir beldede veya bir şehirde bir kişi bilirse, farzın yerine getirdiği ilimdir. Diğer kişilere farz olmaz. Eğer öğrenemezlerse de günahkâr olmazlar. Bu fakîr gördü ki, bu farz-ı ayn olan ilimde latîf şekilde kitaplar düzmüşler ve yazmışlar. Ama, bunların kimi Arabî ve kimisi Fârisîdir. Her kişi onları mütâlâa edip ma’nâsını çıkaramaz ve okuyup öğrenirlerse de çabucak unutur, veya ma’nâsına gönlü yatmaz O zaman diledim ki, bu farz-ı ayn olan ilimde Türkçe bir mukaddime yazayım, tâ ki mübtedilere (âkil baliğ olmaya yakın kız ve oğlanlara) öğreteler. Tâ ki, gönlüne ve i’tikâdına, dînimizin emrini tutmak ve müslümanlık kaydına riâyet etmek yerleşsin. Baliğ olduktan sonra bunun içindekilerle amel edeler. Farz-ı ayn olan ilimde âlimler ihtilâf etmişlerdir: Kelâm âlimleri şöyle dediler: “Farz-ı ayn olan, Hak teâlânın birliğini ve sıfatlarını delîlleriyle bilmektir.” Fakîhler dediler ki: “İlm-i fıkıhtır. Zîrâ Hak teâlânın farz ettiği şeyleri bildirir. Helâl ve haramı bilmek fıkıhla hâsıl olur.” Tefsîr ve hadîs âlimleri şöyle dediler “Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin ma’nâsını bilmektir. Zîrâ din ilmi, bunlardan çıkmıştır.” Tasavvuf âlimleri dediler ki: “Kişi kendi hâlini ve makamını ve nefsin âfetlerini ve nefsin ne sıfatlarla bezenip kâmil olduğunu ve ne sıfatlarla mertebeden düşüp helak olduğunu bilmektir. Ebû Hanîfe, kâmil fıkıh budur demiştir.” Şimdi bunların her birisinin maksûdu, mühim gördükleridir. Ebû Tâlib Mekkî şöyle dedi: “Farz-ı ayn olan ilim odur ki, İslâm onsuz tamâm olmaz. O da beş şeydir: Biri; Allahü teâlâyı bir ve Muhammed aleyhisselâmı hak Resûl bilmektir. İkincisi; beş vakit namazın şartlarını ve rüknlerini bilmektir. Üçüncüsü; oruç, ne ile tamâm olur bilmektir. Dördüncüsü; zekâtın farzlarını bilmektir. Beşincisi; haccın şartlarını bilmektir. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “İslâm binası beş şey üzerine kurulmuştur.” Böylece hakîkat şudur ki, mutlaka ilim öğrenmek her müslüman erkeğe ve kadına farzdır. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ); “İlmi taleb etmek, her müslüman erkeğe ve kadına farzdır.” buyurmuştur. Burada farz olan ilim, ilmihâl bilgileridir. Birkaç mes’eleyi bildirelim ki, namaz kılanlarda çok vâki olur. Mecmûz şerhinde kaydedilmiştir “Bir kişi, şüphelenip bir vakit namazı kılıp kılmadığını bilmezse, eğer namazın vakti içinde şüphelendiyse eda etmeli, eğer vakti çıktıktan sonra şüphelendiyse kılması lâzım olmaz. Namaz kılarken kaç rek’at namaz kıldığını bilmezse, eğer ilk defa şüphelendiyse tekrar kılar, şayet birkaç defa şüphelendiği var ise, şüphe ettiği rek’attan az kıldığını kabûl edip, onun üzerine tamamlar. Meselâ bir rek’at mı yoksa iki rek’at mı kıldığını bilemezse, bir rek’at kılmış kabûl edip, bir rek’at daha kılar.” (Nûruosmâniye Kütüphânesi Hâmidiyye kısmı No: 550/1 Varak 18 a) 3- Rahatü’l-kulub ;Kelam, fı­kıh ve tasavvufun mezcedildiği bu Türkçe eserde müellif, inanç ve ibadet konularını mutasavvıfların anlayışından hareketle anlatmış, son kısımda şeyhe bağlan­manın gerekliliği, kamil şeyhin vasıfları, hırka giyme gibi tasavvuf konularını ele almıştır. Rahatü’l Kulub kitabında şöyle anlatır; Allaha hamd olsun ki, bize, evliyâyı ve âlimleri sevmeyi nasîb etti, gönlümüzü onlara bağladı. Peygamberlerin en üstününe selâmlar olsun ki, O, Resûllerin İmâmı ve hem de Peygamberlerin sonuncusudur. O, Muhammed Mustafâ’dır ki, dünyâda ümidimiz O’nadır, âhırette O’ndan şefaat umarız. O’nun yüksek mertebede olan Ehl-i beytine ve Eshâbına selâm olsun! Onlara uyanlar hidâyet üzeredirler. Bütün evliyâya ve âlimlere uyanlar, İslâmiyetin hem zâhiri hem de bâtını üzere dururlar. Gerçek talibler ki, dâima halvette ve hem ibâdette dururlar. Mü’minler ve sâlihler ki, gece-gündüz Hak yardımıyla Hak yolunda dururlar ve hem tâatta dururlar. Ey kardeşim! Bir kişinin senin katında haceti (ihtiyâcı) olsa, sen o haceti bitirirsen, Allahü teâlâ senin yetmiş türlü dünyâ ve âhıret hacetini giderir. Eğer bir kişi bütün yer ehli kadar ibâdet etse ve bütün gök ehli kadar tâat etse, imânı Ehl-i sünnete uygun değilse kabûl olmaz. Zîrâ amelin kabûl olunması ve îmânın dürüst olması, takvânın şartıdır. Takvâ, Allahtan korkmaktır. Allahı bilmeyince, O’nun azametini ve celâlini anlamayınca, Allahtan korkmak hâsıl olmaz. Dînin ve îmânın aslı ve ilmin temeli, Allahü teâlâyı bilmek ve birliğini kalb ile tasdîk etmektir. Şöyle ola ki, eğer başını keserler ise ve bütün varlığını alırlar ise râzı olasın; Allahü teâlânın birliğini gönülden çıkarmayasın. 4- Telfikat ;Ferra el-Begavi’nin Meşabihu’s-sünne adlı eserinin Arapça haşiyesidir. 5- Risale fi hakkı devrani’s- sufiyye Kaynaklar ; Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007 Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

📍 Bursa
Mevlana Taceddin İbrahim

Mevlana Taceddin İbrahim

Bursa – İznik’de Eşrefoğlu rumi camii haziresinde Sultan II. Murat döneminin tanınmış alimlerinden biridir. Molla Yegan’da ders görmüş ve onun halkasında bütün ilim dallarında maharet kazanmıştır. Sultan II. Murat kendisini bazı medreselerin müderrisliğiyle görevlendirildikten sonra İznik Medresesi’nin müderrisliğine getirmiş ve yüz otuz dirhem yevmiye tayin edilmiştir. Yiğit , heybetli , cesur yürekli ve fazilet sahibi bir zat idi. Oğlu Molla Muhyiddin Muhammed şöyle bir olay anlatmıştır; ” Molla Yegan hac farizası için Hicaz’a giderken İznik Medresesi’ne uğramıştı. Babam kendisini büyük saygıyla karşıladı ve şehrin en güzel evinde ağırlayarak izzet ü ikram da bulundu. O sıralarda ben küçük bir çocuktum. Babam kendisine banyoyu gösterdi ve Molla Yegan banyodan çıkınca babam ayaklarını su ile yıkayarak öptü. Molla Yegan da bunun üzerine şöyle dua etti ; Allah her işini mübarek etsin Molla Taceddin!…. Molla Yegan’ın sesi hala kulaklarımda çınlar. ” Mevlana Taceddin İbrahim , Sultan II. Mehmet’in saltanatının ilk yıllarında İznik beldesinde Hak’kın rahmetine kavuştu. Bir gün, dergahına bir delikanlı girip diz çöktü mübareğin önünde. -Hocam, nasihat almaya geldim. Büyük velî sevgiyle baktı gence: -Evladım, âzâlarını günah işlemekten koru. Ne için yaratılmışlarsa o yolda kullan sadece. -İnşallah hocam. Dua edin, başarayım. -Kalbini de dünyaya bağlama sakın. -Dünyadan maksat nedir hocam? -Dünya, haram ve günahlardır oğlum. Allahü tealanın beğenmediği şeyler yani. “NAMAZLARINI KILIYOR MUSUN?” Sonra sordu gence: -Namazlarını kılıyor musun oğlum? -Beş vakit kılamıyorum hocam. Acı acı gülümseyip sordu gence: -Sen hiç temelsiz bina gördün mü? -Hayır hocam, görmedim. -Niye görmedin? -Temelsiz bina olmaz ki hocam. -Doğru dersin. Temelsiz bina olmaz. İşte “İslam” binasının temeli de “Namaz”dır evladım. Namaz yoksa, İslamiyet de yoktur, anladın mı? -Anladım hocam. *** Mevlânâ Tâceddîn hazretleri bir gün yakınlarını çağırıp vasiyyetini bildirdi: -Beni falan yere defnediniz! Çocukları “Peki” dedilerse de, kabir yeri için başka yer düşünüyorlardı. Sordular: -Babacığım, biz falan caminin avlusunu düşünüyorduk. Ne dersiniz? “GÜCÜNÜZ YETERSE!..” Cevap iki kelimeydi: -Gücünüz yeterse!.. Biraz sonra ağırlaştı ve vefat etti. Son sözü “Namaz” olmuştu. Cenaze hizmetini görüp tabuta koydular. Düşündükleri caminin avlusuna götürmeyi denediler önce. Ama ne mümkün! Tabut havada bir ağırlaştı ki, bir milim götüremediler. Kendi istediği yere doğru çevirdiler, kuş gibi hafifledi. Mecburen o yere defnettiler mübareği… Kaynak ; Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007

📍 Bursa
İdris Baba – Macaristan

İdris Baba – Macaristan

İdris Baba Çeşmesi Macaristan’ın Pécs şehrinin, Rókusdomb tepesinde. İdris Baba Güney Macaristan’ın Sancak merkezi olan Pécs şehrinde XVI. Yüzyılda yaşamıştır. Macaristan’a ilk gelen yerleşimci kafilelerin arasında olduğu sanılmaktadır. Neyle ilgilendiği, mesleğinin ne olduğu konusunda rivayet muhteliftir. Bazı tarihçilere göre tabip, bazılarına göre ise müneccimdir. Ölümünün ardından şehir sakinleri onu bir evliya olarak görmüşlerdir. Zamanla onun anısına yapılan türbe de sürekli ziyaret edilen bir merkez haline gelmiştir. Ünlü tarih yazarı Peçuylu İbrahim Efendi İdris Babayı “ Peçuy’da büdeladan İdris Baba denen bir meczüb-ı ilahi vardı. O nice keramet ve velayeti zahir bir aziz idi. Şimdi mezarının üzerine yüksek bir kubbe yapılmış olan baba o vakitler yaşıyordu, kendisine rastladım ” cümleleriyle tanıtmak­tadır. Peçuylu ;onunla 1000 (1591) yılında Bosna Beylerbeyi Hasan Paşa’nın yanına giderken karşılaştığına göre İdris Baba XVI. yüzyılın sonlarında veya XVII. yüzyılın ilk yıllarında ölmüş ve kabri üstüne kubbeli bir türbe yapılmıştır. Gerçekten yaşadığı bu bilgiden öğreni­len İdris Baba’nın sonradan kemikleri de bulunmuştur. Evliya Çelebi 1073 yılı Zilkadesinde (Haziran 1663) Peçuy’a da uğramış ve şehirdeki cami, medrese, tekke ve hamam gibi vakıf eserlerden bahsederken İdris Baba’yı “1000 tarihinde hayatta olup nice kerametleri nakledilir” cümlesiyle anmıştır. Evliya Çelebi, Peçuy’daki yatır ziyaretgahları arasında Sigetvar Kapısı dı­şında güneye meyilli yolun sağ tarafında dağlık yerde bir alim hekimden de söz eder. Kabri üzerinde kubbe olmayan bu kişi burada yaşamış ve mezarı üstüne çeşitli dillerde yazılar bulunan bir mermer levha konulmuştur. Evliya Çelebi’nin tarif ettiği bu yer. İdris Baba Türbesi’nin olduğu araziye topografya bakımından uygun düşmekteyse de ikisinin ayrı anılma­sı bunların değişik kişiler olduğunu belli etmektedir. Evliya Çelebi’nin İdris Baba’ya dair daha geniş açıklama yapmaması şaşırtıcıdır. Fakat 1000 yılında henüz hayatta olduğunu bildirmesi Peçuylu İbra­him’in verdiği bilgiyle tam uyum sağlar. Bu hususta akla gelen başka bir nokta da . Evliya Çelebi’nin İdrisBaba Türbesi’ni ciddi olarak incelememesi ve onunla ilgili bilgiyi Peçuylu’nun tarihinden aktarmış olmasıdır. Aksi halde adını belirtmediği hekime o kadar yer ayınrken İdris Baba’nın tek satırla geçiştirilmesine bir anlam vermek mümkün değildir. İdris Baba Türbesi, Macaristan’ın elden çıkmasının ardından 1693’ten sonra Cizvit tarikatı tarafından şapele dönüştürül­müş , pencerelerinden biri bozularak buraya yarım yuvarlak çıkıntı halinde bir ap-sis eklenmiştir. Ancak yapının hristiyan­ların ibadetine tahsisi fazla sürmemiş. Macar yazarlarının ifadesine göre XVIII. ve XIX. yüzyıllarda baruthane olarak kullanılmıştır. 1912-1913 yıllarında Istvan Möller tarafından bir dereceye kadar restore edilmiş bu sırada apsis de kaldırıl­mış, fakat tepesindeki haç bırakılmıştır. 1917’de Budapeşte Yüksek Mimarlık Okulu çalışmaları arasında bu ülkedeki Türk yapılarının rölövelerini çizdirerek bir albüm halinde yayım­ladığında İdris Baba Türbesi’nin de plan ve kesitleri çıkarılmıştır. Bu çizimlerin teknik bakımdan mükemmel olduğu söy- lenemezse de yine o yıllardaki durumu gösteren birer belge olarak değerlidir. İd­ris Baba Türbesi 1961-1963’te tekrar restorasyon görmüş, bu sırada evvelce sandukanın bulunduğu yerde bir kazı yapıl­dığında İdris Baba’nın iskeletine oldukça tamam bir halde rastlanmıştır. 1980’li yıllarda görüldüğünde bu küçük yapı, o sırada bir hastahanenin hemen yanında ağaçlık bir arazi ortasında bakımlı olup içi bir türbe görünümünde düzenlenmişti. Rumeli’de birçok benzeri gibi daha önce belki bir tekkenin yanında bulunan türbe bugün tek başınadır. Burada eskiden bir tekkenin varlığını gösteren bir iz yoktur. Türbenin etrafındaki arazinin Osmanlı döneminde oldukça yoğun müslüman yerleşmesine sahne olan Peç’in Türk mezarlığı olduğuna ihtimal verilebilir. Türbe sekizgen bir plana göre yapılmış ve inşasında kaba moloz taşlar kullanılmıştır. Pencerelerden biri burası şapel yapıl­dığında sivri gotik kemerli bir kapıya dönüştürülmüş, diğer Türk dönemi pencereleriyle kapısı örülmüş, bir pencerede yarılarak büyütülmüştü. Son onarımda bunlardan bazıları düzeltilmiş, üst dizide olan yuvarlak pencerelerden bozulan bir tanesi eski şekline getirilmiş, gotik biçimli sövelere sahip kapıya ise dokunulmamıştır. Taştan örülmüş kasnaksız kubbe de kiremitle örtülmüştür. Türbenin içiyle duvarlarında hiçbir süsleme veya yazı izi bulunamamıştır. Herhalde Peç’te Türk idaresi sona erinçeye kadar duvarların iç yüzleri süslemesiz değildi. Bugün İdris Baba’nın ağaç parmaklıkla ayrılmış kabri üstünde bir sanduka, bunun da başında bir Kadiri tacı vardır. Ayrıca şamdan, seccade gibi mefruşatı da mevcuttur. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Köpüklü Dede

Köpüklü Dede

Bursa – Osmangazi’de ‘. Kavaklı caddesi ile Yalın sokağın kesişiminde. Halk arasında Köpüklü sultan, Köpüklü dede olarak anılan yüksek mezar taşları ve lahitten oluşan mermer bir kabirdir. Mezar taşında ” Derviş Mehmed bin Hamdi Şehr Baba” yazılıdır. Yanında daha önce bulunana medrese ya da mescidin haziresi olması muhtemeldir.

📍 Bursa

Hacı İvaz Paşa

📍 Bursa
Alaeddin Ali Aksarayi

Alaeddin Ali Aksarayi

Bursa – Osmangazi’deki Başcı İbrahim Efendi camii haziresinde medfun . Ne yazıkki Kabir taşı yok. Karamanlı Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin halifelerindedir. Hayreddin Efendi’den hilafet almıştır. ” Güldeste-i Riyaz-ı İrfan ” adlı eserde Larendeli ( Karaman) olduğu yazılıdır. Muhyiddin İbn Arabi hazretlerinin ” Anka-ı Mağrib ” adlı eserine çok ince meselelere temas eden bir şerh yazmıştır. Kanuni Bağdat seferine çıkarken kendisiyle görüşmüş ve duasını almıştır. Daha sonra Bursa’ya yerleşmiş ve orada 11 Zilhicce 940/1534 tarihinde vefat etmiştir. Kabri şerifi Başçı İbrahim camii haziresindedir. Ama ne yazıkki kabir taşı yoktur.

📍 Bursa
Pazarlı Bey

Pazarlı Bey

Bilecik – Söğüt’de Ertuğrul Gazi türbesinde Osman Gazi’nin oğlu. İznik kuşatmasına ve Pelekanon savaşma katılmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Halime Hatun

Halime Hatun

Bilecik – Söğüt’de Ertuğrul gazi türbesinde Ertuğrul Gazi’nin eşi ve Osmanlı Deceletinin kurucusu Osman Bey’in annesidir. Türkmen bir aileden gelir.Hakkında çok fazla bilgi yoktur. Savcı Bey – Gündüz Alp ve Osman Bey olmak üzere üç yiğit yetiştirmiştir.. 1281 yılında Söğüt ‘de vefat etmiştir. Kabri Ertuğrul gazi türbesinin hemen yanındadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bilecik Özel, Bilecik
Dündar Bey

Dündar Bey

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi’nin amcasıdır. Ertuğrul Gazi hakkındaki bilgiler açık olmakla birlikte, Dündar Bey hakkındaki bilgiler daha da açıktır. Dündar Bey’in hayatının ilk dönemleri Osmanlı Devleti’nin doğuşu ile ilgili efsanelere karışmakla birlikte, onun Osman Gazi’nin hayatında belirli bir yer tuttuğu görülmektedir. Süleyman Şah, 4 oğlu ile Kayı boyunun beyi olarak İran’da Mahan hükümdarı iken, Moğol saldırısı üzerine Anadolu’ya göç etmiş, Ahlat’a geldikten sonra Erzincan ve Amasya taraflarına geçmişti. Ancak, burada yerleşme imkanı bulamayınca eski yurduna dönmeye karar veren Süleyman Şah, Elbistan- Halep yolu ile Fırat kıyısına inmişti. Caber Kalesi çevresinde ırmağı geçerken boğulması üzerine ona bağlı Kayılar ikiye bölünmüşler; oğullarından Sungur Tigin ile Gün Doğdı doğuya gitmeye karar vermişti. Ertuğrul Gazi ile Dündar ise Anadolu’da yerleşmek üzere Pasin’e doğru yollarına devam etmişlerdi. Kayı boyunun yerleşmesi ile ilgili bu haberlerde Dündar Bey’in, Ertuğrul Gazi’nin ve daha sonra da Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin yanında, bu devletin kuruluşunda hizmet ederken görüyoruz. Ertuğrul’un ölümü üzerine onun yeni doğan kabileler birliğine baş olmak istediği bazı aşiretlerin de Dündar Bey’i tuttukları bilinmektedir. Ancak Osman Gazi bu birliğe seçildikten sonra Dündar, yeğenini bütün gücü ile desteklemiştir. Bir süre sonra Osman Gazi ile Dündar’ın araları tekrar açılmış, özellikle Köprü-Hisar yöresine yöneltilen saldırılar karşısında Dündar, Osman Gazi’ye cephe almıştır. Bu konuda bütün gaziler Osman Gazi ile aynı düşüncede oldukları halde Dündar bu sefere karşı çıktı. Dündar, Köprü- Hisar’ın alınmasının bir yandan Germiyan Beyliği’nin, bir yandan da Rum tekfurlarının düşmanlığına yol açacağını ileri sürüyor ve bu düşüncesinde ayak diriyordu. Bu karşı düşüncenin kuvvetleri arasında ayrılık ve anlaşmazlık yaratacağını anlayan Osman Gazi, sinirlenerek amcasını bu toplantıda bir okla öldürmüştür (1302). Neşri tarafından ileri sürülen bu söylentiyi birçok Osmanlı tarihçileri kabul etmezler. Dündar öldüğü tarihte 90 yaşını aşmış bulunuyordu ki, buna göre en az 1212 yılında doğmuş olması gerekir. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] www.e-tarih.org [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Sunullah Gaybi (k.s.)

Sunullah Gaybi (k.s.)

Kütahya – Merkez’de Musalla kabristanında 1615 yılında Kütahya’da dünyaya gelen şair ve mutasavvıf Sunullah Gaybi hazretleri , halk arasında ‘ Hüda Rabbim Sultan” diye bilinir. Babasının adı Ahmed, dedesinin adı ise Beşirdir. Babası Şeyh Ahmet efendi müftü olup , ömrünün sonlarına doğru tasavvuf yoluna girmiştir. Babasının dedesi Kalburcu Şeyhi Ahmed Efendi’de evliyanın büyüklerinden ve Merkez Efendi’nin halifelerindendir. Böylece bir dervişzade , müftizade olan Sunullah, hem zahir hem batın ilimlerini öğrenerek aile ocağında ilk eğitim ve öğrenimini görmüştür. Yine aynı zamanda babasının da şeyhi olan Halveti Şeyhi Muslihuddin Efendi’den de ders almıştır. 1649 yılında İstanbul’a gelerek Oğlan Şeyh İbrahim Efendi’nin sohbet dairesinde bulunmuş ve Melamiliğe intisap etmiştir. 1655 de şeyhinin vefatı üzerine Kütahya’ya dönmüş ve kentin dışında kendine bir zaviye yapmış ve halkı irşada başlamıştır. Sun’ullah Gaybi eserlerinde mensup olduğu iki ayrı tarikatın silsilesini kaydeder. Buna göre Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi yoluyla Bayrami-Melami, Kütahya’daki Balıklı Tekkesi’nin kurucusu ve babasının pirdaşı Muslihuddin Efendi yoluyla Halveti tarikatına mensuptur. Sun’ullah Gaybi, Türk tasavvuf şiirinin önemli temsilcilerinden biridir. M. Fuad Köprülü onu Yunus Emre takipçileri arasında sayar. Hüseyin Vassaf, Sun’ullah’ın adının tezkirelerde zikredilmemesini mensup olduğu Bayrami-Melami geleneğine karşı olumsuz tutum dolayısıyla kendisini gizlemesine bağlar. Rıza Tevfik ise onu basit ve açık bir Türkçe ile felsefi konuları iş­leyebilen nadir şairlerden biri diye nitelendirir. Gaybi çoğunluğunu aruz, bir kısmını hece vezniyle yazdığı şiirlerinde tecelli, devir nazariyesi ve insan-ı kamil düşüncesi gibi tasavvufun temel konularını işlemiş­tir. Risale-i Halvetiyye ve Bayramiyye’nin giriş cümlelerinden Kütahya’da mülhidlik ve zındıklıkla itham edildiği anlaşılan Sun’ullah Gaybi hayatının sonlarına doğru yazdığı bazı risaleleri bu yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak için kaleme almıştır. Devir nazariyesini anlattığı doksan dokuz beyitlik “Keşfü’l-gıda” manzumesi tasavvufi çevrelerde çok tanınmıştır. Vefat tarihi tam olarak bilinmeyen Sunullah Gaybi hazretleri , son eseri Risale-i Esmayı 1676 da yazmış olduğuna göre bu tarihten sonra vefat etmiştir ve Kütahya’da musalla kabristanında sırlanmıştır. [toggle title=”Eserleri” load=”hide”] 1. Divan. İlahi , na’t, devriye, şathiye, mi’raciyye ve münacat türü 115 manzumeyi ihtiva eder. Gaybi ve divanı üzerine Bilal Kemikli tarafından hazırla­nan doktora tezi (1998, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) basılmıştır (İstanbul 2000) . Divanın biri eksik ve hazırlayanı bilinmeyen iki neşri daha bulunmaktadır (İstan­bul 1963; haz. Abdurrahman Doğan. istanbul2001 ). Kemikli neşrinin baş tarafında “Keşfü’l-gıta” manzumesi de yer almak- tadır. 2. Sohbetname. 1059-1065 (1649- 1655) yılları arasında Olanlar Şeyhi İbra­ him Efendi’nin sohbetlerine katılan Gaybi, İbrahim Efendi’den dinlediği sözleri derleyerek bu kitabı telif etmiştir. Bir iki cümlelik 560 paragraftan meydana gelen eser İbrahim Efendi’nin hayatı, tasavvuf anlayışı ve çevresine ilişkin en sağlam bilgileri vermesinin yanında dönemin dini-içtimai tarihine de ışık tutacak önemli bir kaynaktır. Eserin 1071 (1660) tarihli müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’n dedir (Hacı Mahmud Efendi. nr. 3137/1). 3. Tariku’l-hak ii teveccühi’l-mutlak. İnsan-ı kamil nazariyesi çerçevesinde kaleme alınmıştır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3ı37/2). 4. Ruhu’l- Hakika 1072’de (1661) yazılan eserde tarikatta gidilen yol ile hakikate en kolay ne şekilde ulaşılacağı meselesi ele alınmak­ tadır. 5. Biatname. Mürşid-mürid ilişkisi, muhabbet, zikir ve zikir çeşitleri, zikir telkini gibi konuları içerir. Kamil bir mürşid­ de bulunması gereken özelliklere değinilen eser Bayram’i-Melam’i geleneğinin önemli bir kaynağıdır. 6. Risflle-i Halvetiyye ve Bayramiyye. Müellif esere bir ad vermemiş. bu ad daha sonra müstensihler tarafından kaydedilmiştir. 1073’te (1662) yazılan eserin tek nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi’nde kayıtlıdır (Genel. nr. 1441/l) Şeriat, tarikat. hakikat ve marifet kavramları üzerinde duran müellifin insan, insan-ı kamil ve aşk hakkındaki görüşleri dikkat çek- mektedir. 7. Mekarimü’l-ahlf1k ii tari- ki’l-uşşak. 1072’de (1661) kaleme alınan eserde tasavvuf ve ahlak ilişkisi konu edilmektedir. 8. Akaidname. Sun’ullah Gayb’i’nin tasavvufi görüşlerini içeren eserde Sünni ulemanın tasavvufa olan ilgilerine değinilmiş, bazı mutasavvıfların inançlarında görülen sapmalara işaret edilmiştir. 9. Risale-i İlm ü Amel. Gayb’i’nin 1074 (1663) yılında yazdığı bu risale onun ilim ve amel hakkındaki görüşlerinin yanı sıra döneminin ilim anlayışını yansıtması ba- kımından önemlidir. 10. Risale-i Esma. İki bölümden oluşan eserin ilk bölümün- de isim, müsemma ve ism-i zat gibi kavramlar ele alınmış. esma-i hüsna şerhe­ dilmiş ve ism-i a’zamdan bahsedilmiştir. İkinci bölümde sülük, talibin izlemesi gereken yol. mürşid, aşk, erkan-ı süluk gibi konuların yanında rüya üzerinde genişçe durulmuştur. [/toggle] [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Baki Yaşar Altınok , Hacı Bayram veli ve Bayramilik Melamilik , Ahi yayınları Abdurrezzak Tek , Melamet Risaleleri , Emin Yayınları , 2007 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Hacı Mehmet Faslı Arap Şeyh Hoca

Hacı Mehmet Faslı Arap Şeyh Hoca

Vezirköprü İlçesi merkez mahallelerinden Yeni Mahalle mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Hacı Mehmet Faslı Arap Şeyh Hoca Türbesi ” şeklinde anılan türbenin, 1856-1951 yıllarında yaşadığı Nakşibendi tarikat büyüklerinden olduğu bilinmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte kabir mermerle kaplanmış olup mezar başlığı mevcuttur. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hacı Mehmet Faslı Arap Şeyh Hoca Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. . Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun
Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi

Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi

Vezirköprü İlçesi merkez mahallelerinden Yeni Mahalle mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte kabir mermerden olup, zemin beton kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi sizin hayırlınız Kuranı kerimim öğreten veöğrenendir. Hadisi şeriften yola çıkarak pek çok hafız yetiştirilmesine vesile olmuştur. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun
Şehit Müftü Türbesi

Şehit Müftü Türbesi

Vezirköprü ilçesinin merkez mahallelerinden Mehmet Paşa Mahallesi Org. Faruk Cömert Caddesi, 27ada, 1 nolu parselde, ticari iş yerlerine ait dükkânların arasında bulunmaktadır. Bir sıra işyerinin arasında kalantürbe ilk bakışta fark edilememektedir, iki yanında iş yerleri bitişik olarak bulunmaktadır TARİHÇE: Türbe halk arasında ” Şehit Müftü Mustafa Bey” şeklinde anılmaktadır. Mezar taşında Osmanlıca“Merhum ve Mağfurun leh Nakşibendi Şeyhlerinden Vezirköprü Müftüsü Hacı Hafız Mustafa Efendi” yazmakta vefatettiği yıl olarak da 1214 rakamı bulunmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Vezirköprü’ye büyük bir han ve kütüphane kurmuş olan Hacı Hafız Mustafa Efendi’nin türbesi kurmuş olduğu kütüphanenin yanında hanın karşısındadır. Türbe camekânlı bir dükkân içerisindedir. Türbeye ait mezarın üzerinde taştan sanduka bulunmaktadır. Baş ve ayak taşları yuvarlak ve sade taştan yapılmakla birlikte gayet gösterişli durmaktadır. Mezar başlığında 9 satırlık Osmanlıca kitabe bulunmaktadır. Mezar sandukası ve taşlarıson yıllarda açık yeşil rengine boyanmıştır. Taştan yapılı sandukanın orta kısmı oval şeklinde açık olup burada toprak ve çiçekler bulunmaktadır. RİVAYET: Şehit Müftü öğrenimini İstanbul Eyüp’te Abdullah Kaşgari Hazretlerinde ikmal etmiş, daha sonra Vezirköprü’ye gelerek büyük bir han ve Kütüphane kurmuştur. Kurmuş olduğu han Abdülgani Mahallesindeki türbesinin karşısındaki dükkânların bulunduğu yer olarak bilinmektedir. “Müftü hanı denmektedir.” Kütüphane iseyine türbesinin yanındaki iki katlı binadır. Yazmış olduğu kitapları Vali Kazım Paşa zamanında Samsun Gazi Kütüphanesine nakledilmiştir.Vezirköprü’de Müftü olarak görev yaptığı yıllar kesin olarak tespit edilmemeklebirlikte hayat hikayesinden kesitler halk arasında konuşula gelmiştir. Evliyadan bir zat olduğu, kendisinden İslam’auymayan bir fetva istendiği, Vezirköprü’de yaşayan gayri Müslimlerin bütün ısrarlarına rağmen yanlış fetva alamadıkları için şehit ettikleri anlatılmaktadır. 20 Aralık 1799 gecesi Orta Cami’de geceleyin Teheccüd namazınıkılmakta olan Kıldır Zade Mustafa Efendi’yi katiller kementle boğdular. Vücudunu parçalara ayırdılar (Hicri 11 Şaban1214). Şehit edilişinden sonra bir yakınının rüyasında şehit Müftüyü gördüğü ve şehit edildiği evindeki yatağınınyanında kesik parmağının bulunduğunu haber verdiği, kesik parmağının sonradan bulunarak mezarına konulduğu anlatılmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun
Ahmet Baba – Vezirköprü – Samsun

Ahmet Baba – Vezirköprü – Samsun

Vezirköprü İlçesinin 23 kilometre Güney Batısındaki Ahmet Baba Köyü’ne 500 m mesafede yolkenarında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Ahmet Baba Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda yarı kâgir şekilde yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dışı ile sıvalıdır. Türbeye ait sanduka mermerden olup, zemin halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Ahmet Baba Türbesi hakkında fazla rivayet bulunmamaktadır. Genellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilmekte, Ahmet Babanın hatırına Allah’tan (c.c) kendilerine hayırlı evlatlar vermesi istenmektedir. Hatırına edilen duaların kabul olduğu yönündeki inanış ile birlikte yöre halkının bölgeye ilginin artmasına neden olmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun

Kızılot Türbesi

Terme İlçesinin 10 km güneyindeki Kocaman Beldesi Merkez Mahallesi Tekke altı mevkiindeki Köymezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Kızılot Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Türbe 2005 yılındayeniden inşa edilmiş olup Kubatoğlu Cüneyt Beyin kol askeri olduğu söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; yarı kagir şekilde yeniden inşa edilmiştir.Türbenin Çatısı atermit ile kaplanmış, iç ve dışı sıvalı olup ahşap kaplama yapılmış sanduka ahşaptan olup, zemin halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Kızılot türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Köyde bir gün fırtına çıkar mezarlık içerisinde bulunan ağaçlar yıkılır köylülerden bazıları yıkılanağaçları almak isterler almak isteyen kişiler rüyasında siyah sakallı ve yanında çocuk olan bir zat onlara ağaçları bırakın dediği anlatılmaktadır. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Hacı Alıko Türbesi

Terme İlçesinin 14 kilometre güneyindeki Kocaman Beldesinin Kocaman Köy mezarlığında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Hacı Aliko Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır.Mezar başlığında 1773-1853 yılları arasında yaşadığı yazılmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; sık ağaçlık içerisinde ahşap dikdörtgen şeklinde yapılmış olup Çatısı kiremit ile kaplanmış, çatı ile kabir arasında yarı açık bırakılmış. Türbeye ait sanduka betondan olup, zemin topraktır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Hacı olarak nitelendirilen ve korunan Hacı Aliko Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Yöre halkı ördek avlamak için bu alana havadan ağ germişler Hacı Aliko denen zat geceleyin bu ağı göremez ve ağa takılır köylüler ağa ördek takıldı diye ateş ederler köylüler ağın altına geldikleri zaman Hacı Alıko’nun yerde yattığını görürler buna bir anlam veremezler. Hacı Alıko’nun havada uçmasının bir keramet olduğunu düşünerek vurulduğu yere bir türbe yapmışlar. Genellikle hasta kişiler şifa bulmak amacıyla ziyaret etmektedirler. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun)

📍 Terme, Samsun

Tavuk Türbesi

Terme İlçesinin 15 km kuzeyindeki Göl yazı Beldesi Kabalı Köyü yılanlı mevkide köye gidiş yolununsağında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Tavuk Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. 1800-1886 yıllarıarasında yaşayan Trabzon’dan sefere gelen askerlerden olduğu söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; kargır bina şeklinde yapılmış olup çatısı kiremitle kaplanmış içi ve dışı sıvalıdır. Sanduka ahşaptan olup, zemin beton kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Tavuk türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Türbeye sara hastası çocuklarını getiren yöre halkının tavuk kestiğinde çocuklarının iyileşmesi üzerine türbeye Tavuk Türbesi denmektedir. Genellikle Türbe hasta olan çocuklarına şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Kabalı Türbesi

Terme İlçesinin 11 kilometre kuzeyindeki Gölyazı Beldesi Kabalı Köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Kabalı Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; kargır bina şeklinde yapılmış olup çatısı kiremitle kaplanmış içi ve dışı sıvalıdır. Sanduka ahşaptan olup, zemin tahta kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Kabalı türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Köylülerin anlattığına göre savaş sırasında bu türbenin bulunduğu yerden top sesleri geldiği ancakhane sayısı arttığı zaman bu seslerin duyulmaz olmuş. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla adak adayıp ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Emrullah ve Nurullah Türbesi

Terme İlçesinin 17 km Kuzey Batısındaki Geçmiş Köyü Akar yanı mevkisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Emrullah ve Nurullah Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır.Sefere gelen askerlerden oldukları söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; 1979 yılında kargır bina şeklinde yapılmış olup çatısı kiremitle kaplanmış içi ve dışı sıvalıdır. İki adet sanduka ahşaptan olup, zemin beton kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Emrullah ve Nurullah türbesi hakkında pekçok rivayet anlatılmaktadır. Köylülerin birinin evindeki kullandığı malzemeler yerlerinde alınıp yere atılıyormuş ev sahibi bunun üzerine evi sökmeye karar verir. Ev sahibi rüyasında iki zat görür. Bu zatlar ev sahibine “Bizi ilerde çukur olan yere koyun bir daha sizi rahatsız etmeyeceğiz” der. Rüya sonrası ev sahibi sabah kalkar kalkmaz o zatlarındedikleri yere gider. Oranın çukur olduğunu görünce burayı türbeyi yapar. Ayrıca İstiklal savaşında bu türbeden iki ışığın gece ayrılıp sabah namazında döndüğünün görüldüğü rivayet edilmektedir. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla adak adayıp ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Arzuman Türbesi

Terme İlçesinin 19 kilometre Kuzey Batısındaki Geçmiş Köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Arzuman Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Sefere gelen askerlerden oldukları söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; kargır bina iki oda şeklinde yapılmış olup çatısı beton kaplanmış içi ve dışı sıvalıdır. Sanduka ahşaptan olup, zemin beton halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Arzuman Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla adak adayıp ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Küçük Türbesi – Samsun

Terme İlçesinin 10 km Güney Batısındaki Dibekli Köyüne 1 km mesafedeki Yukarı Mahallesinde merkezcamının yanında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Küçük Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. 1400 yıllarda Çelebi Beyliklerinde Manga kol başı olarak yaşayan ve şehit düşen Osmanlı askerlerinden olduğu söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda ateş tuğlasından kâgir şekilde mavi kemer işlemeli olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısında bir kubbe bulunan türbe, içi sıvalıdır. Türbeye ait sanduka ateş tuğlasından olup, zemin seramik yapılmış üzeri halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Şehit olarak nitelendirilen ve korunan Küçük Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. 1413-1418 yılları arasında Dikbiyikli Köyü’nde yaşayan Çelebi Beyliği bir Tabur Askerle burada yaşadıkları bu zatın manga kol başı olduğu savaşta şehit düştüğü rivayet edilmektedir. Küçük Türbesi genellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilmekte, Allah’tan (c.c) kendilerine hayırlı evlatlar vermesiistenmektedir. Şehidin Hatırına edilen duaların kabul olduğu yönündeki inanış ile birlikte yöre halkının türbeyeilginin artmasına neden olmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Dağdıralı Türbesi

Terme ilçesinin 20 kilometre kadar Güney Batısına düşen Dağdıralı Köyün merkezinde yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Dağdıralı Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Şehitasker oldukları bilinmekle beraber türbenin dönemi konusunda kesin tarih bulunmamaktadır. Ancak Kubatoğlu Cüneyt Bey türbesiyle çağdaş olduğu önerilebilir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda tadilat edilmiştir. Çatısı etermitile kaplanmış olan türbenin dış ve içi ahşaptır. Türbe içerisinde 2 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Dağdıralı Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe bahçesinde bugün işlev görmeyen su kuyusu olup, içildiğinde öksürük, karın ağrısı v.b. hastalıklara iyi geldiğine inanılır. Çocuklar için yapılan cevşenler onlar büyüdükçe türbeye geri getirilerekasıldığından türbe içinde ve dışında asılı cevşenler çoğunluktadır. Tekkeye gelen ziyaretçiler kurban keserken, yılınbelli dönemlerinde etli pilav yapılıp dağıtılır. Şehitler için sürek Kuran-ı Kerim okunmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Üfü Türbesi

Terme’ye 15 kilometre kuzey batısında bulunan Çanaklı Köyü camii yanında yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Üfü Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda kara tuğla ile yeniden inşaa edilmiştir.Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi kara tuğladır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Üfü Türbesi hakkında pek fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun

Sunullah Paşa – Samsun

Lâdik ilçesi merkez mahallelerinden Bahşi Mahallesi’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Yapıya ait bir kitabe olmadığı gibi kayıtlı bir vakfiyesine de rastlanmamıştır. Bir belgede “Sadullah Paşa Türbesi” şeklinde de kaydedilen yapının adı, diğer bazı belgelerde ve halk arasında “Sunullah Paşa” şeklinde geçmektedir.Yöreyle ilgili araştırmalarda inşa tarihiyle ilgili bir ipucu bulunmayan yapıdan, Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’yle, Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi’nde bahsedilmektedir. M. Tunçel, yapıyı Canik Beyleri devrine, 14. yüzyıl sonu veya 15.yüzyıl başlarına tarihlemektedir. Türbenin plân, mimari, malzeme özellikleri ve cephe düzeni klasik Osmanlı üslubuna yakın durmaktadır. Bunlara bakarak yapının 15. yüzyılın 2. yarısında inşa edilmiş olabileceğini düşünülebilmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; düz bir alanda, batısında komşu bir evin bahçesi, kuzey ve doğusunda sokaklarla çevrili,güneyde ise önü açık bir konumdadır. Türbe iç ve dıştan sekizgen plânlı, kubbeyle örtülü bir gövde ile beşik tonozla örtülü, dikdörtgen şeklinde bir cenazelikten oluşur. Girişin bulunduğu kuzeyde, iki sütunla taşınan bir kapı sundurması yer alır. Sekizgen gövdenin her yüzünde birer pencere açılmıştır. Sekizgen gövdenin kuzeyinde 3.70 m. x 2.15 m.ölçülerinde küçük bir giriş ünitesi yer alır. Kenarlarda 1.20 m.ye kadar yükselen yarım duvarların ortasındaki dört basamak, türbeye çıkışı sağlamaktadır. Duvarlardan hafifçe içe çekilen yüzeylerde açılan pencereler, dikdörtgen bir çerçeveye alınarak vurgulanmıştır. Lokmalı demir şebekelerle muhafaza altına alman açıklıkların etrafında, mermer söveler, üstte ise yekpare taştan kesilmiş sivri kemer görünümlü alınlıklar yer alır. Sivri, kemer içerisine alınan alınlıklar,ince profillerle detaylandırılmış olup, köşelileri mermerdir. Yapının içerisinde hiçbir süsleme unsuru, yazıt ve sanduka yoktur. 1969 yılı rölöve çizimlerinde gövde katında, ortada görülen iki kademeli prizmatik sandukadan bugün eser yoktur. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Seyyid Ahmed Kebir (k.s.)

Lâdik’in merkez mahallelerinden Şehre Küstü Mahallesi’nde mezarlık içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Seyyid Ahmed-i Kebir” şeklinde anılan türbeye ait Kapı açıklığı üzerinde bir “tecdid”(yenileme) kitabesi bulunur.Kitabenin metni şöyledir:”Evliyü tac-ü tahtın kutbu Şah Abdülhamid / Kim ana olmak diler İskender-i dara mürid Hem anın baş çukadanSeyyid Abdullah Ağa / Hazret-i Nuri Efendizâde ol merd-i reşid Gavs-ı a’zam Şeyh Abdülkadirin dir nesli hem / Seyyid Ahmed hal’e olmuştur nesebde ol hafıd Şimdi anın türbesin himmetle tecdîd eyledi / Beyti ma’mur oldu dirsemdesakın görme ba’id Hak teala hürmetiçün ol veliyy-i ekmelin / Hazret-i şah-ı cihanın ömrünü kılsun mezid Halemuhtaç oldu mahza kal birle eyleme / Bu mücedded türbenin seridesin güftü şenid Zihniya ‘uryan-ı sevb kalehu yaztarihini / Seyyid Ahmed hale gel nev türbedir lebsi cedid.”Kitabenin son satırında “uryan-ı sevp” ifadeleriyle, ebcedusulünde, 1192 tarihi düşürülmüştür.Yapının çeşitli kaynak ve yayınlarda “Seyyid Ahmed-i Kebir Türbesi” adıyla bilinmesine karşılık kitabede, türbedemedfun şahsın “Seyyid Ahmed” şeklinde geçtiğine dikkat çekmektedir. Seyyid Ahmed-i Kebir’in; tarikatın kurucusu olarak bilinen Ahmed er- Rıfaî’nin torunlarından veya halifelerinden olabileceğini ifade ederek, tarikatın Anadolu’da ilk kurucularından 1240-1335 tarihleri arasında yaşamış olduğu varsayılırsa ilk yapının, 14. yy başlarına kadar gittiği düşünülebilir.Kitabeden yapının Sultan I. Abdülhamid döneminde (1774-1789)Sultan’ın baş çukadan Nuri Efendi oğlu SeyyidAbdullah Ağa tarafından 1778’de yenilendiği anlaşılmaktadır.Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan H. Zilhicce 1294 / M. 1877 tarihli bir belgede yapının “… Lâdik kazasındamedfun es- Seyyid Ahmed el-Ekber Zaviyesi’ne…” şeklinde anıldığı görülmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; duvarlarla çevrili büyük bir hazire içinde etrafa hâkim yüksekçe bir alanda bulunmaktadır. Yapı, içten bağdadi tavan, dıştan dört omuz kırma çatıyla kapatılmış kare şeklindeki asıl mekân ilebunun önündeki küçük kapı revakından oluşmaktadır.Bir sıra düzgün kesme taş, üç sıra tuğla olmak üzere almaşık düzende örülen duvarların doğusunda bir kapı açıklığı,diğer cephelerde blok kesme taşlarla çevrelenmiş dikdörtgen açıklıklı, birer mazgal pencere yer alır. Birbirinin aynısı olan pencerelerin üzerinde, hafifçe içe çekilmiş sivri kemerli alınlıklar görülür. Kilit taşıyla birlikte üzengi hizasında kemse taş, diğer kesimlerinde tuğla kullanılan alınlıkların içi, yatay tuğla dizileriyle yalın bırakılmıştır. Son dereceyalın tutulan duvarlardaki hareketli tek unsur almaşık örgü ve pencerelerdir. Duvarların üzerinde 1.00 m. kadartaşırılan saçaklarıyla, yakınlarda elden geçirilen yeni kiremitlerle kaplı kırma çatı yükselmektedir.Giriş cephesi küçük bir kapı revakıyla hareketlendirilmiştir. Muhdes betonarme kaidelere gömülü iki ahşap direkletaşman bağdadi kemerler üzerinde, içten düz tavan, dıştan ana çatının uzantısıyla örtülen, geniş saçaklı kapı revakı,1994 yılından sonra yenilenmiştir. Orijinalde ortası yuvarlak, alt ve üst kesimi köşelerden pahlı kare şeklindekidirekler, revakın diğer kesimlerinde olduğu gibi, lambriyle kaplanmıştır. 1994’da sıvası kısmen dökülmekle birliktebağdadi kemerler ve tavanın iç yüzünde görülen kalem işi nakışlar, son onarımda yok edilmiştir. Nakışlarda çeşitlikartuşlar, yıldız ve papatya benzeri beş yapraklı kırmızı çiçeklerle donatılmış, zarif dal ve yapraklar görülmekteydi.Tavamn ortasında kırmızı konturlarla çevrili, yeşil bir göbekten dağılan stilize, iri kıvrık dal ve yapraklar, saçakaltında, mızrak ucu şeklinde bir kompozisyon görülmekteydi. Altın sarısı, kırmızı ve yeşilin görüldüğü geç devirbatılılaşma modasını yansıtan kompozisyonların benzerleri, yapıyı içten örten bağdadi tavanda mevcuttur.Doğu cephenin ortasına yerleştirilen kapı, duvardan hafifçe ileri taşırılmıştır. Kapı açıklığını örten basık kemerin kilittaşında yer alan gül bezeğin, buraya sonradan tutturulduğu düşünülebilir. Kapının türbenin içine bakan yüzü, yalınbir sivri kemerle kapatılmıştır. Ahşap kapı kanatlan yenidir. Türbenin içine girildiğinde girişe yakın sırada dört,bunların ilerisinde üç olmak üzere yedi sandukayla karşılaşılır. Son derece yalın tutulan duvarların sıvası yenidir.Ahşap dörtgen bir çerçeve içerisine alınarak kalem işi nakışla bezenen küçük bir kesim, duvarlardaki süslü tekunsurdur. Üçayaklı altın sarısı renkte sehpayı andıran bir mobilya tasviri üzerinde, altı yeşil, üstü beyaz bir kavukresmedilmiştir. Kavuğun üstünde, yarı natüralist tarzda, karşılıklı simetrik, çiçek ve yapraklarla bezeli bir kıvrık dalgörülmektedir. Koyu yeşil bir perde motifleriyle kompozisyon tamamlanmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Seyyid Ahmed-i Kebir Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Evliya Çelebin’in ifadelerine bakarak yapının birRufai Tekkesi dâhilinde olup, bundan başka bir takım yapıların daha bulunabileceği, ancak sadece türbenin günümüze ulaştığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim türbenin içinde bulunduğu duvarlarla çevrili büyükçe bir hazireyide içine alan avluda, biri dış kapıda, diğeri türbeye çıkan basamaklı yolun sağ başında olmak üzere, iki çeşme kitabesi bulunmaktadır. Her ikisi de şimdiki yerlerine sonradan konulan kitabelerin 1778 yılındaki tecditle ilgili olup, tekkekompleksi dâhilinde olabilecekleri görülmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Gül Abdal Er Rufai

Lâdik’in 12 km kadar doğusunda yer alan Hamit Köyü’nün Tekke Altı Mahallesi’nde köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Gülabdal Er-Rufai” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. Ancak rivayetlere göre Seyfi Dede ve Karaabdal ile kardeş olduğu söylenmektedir. Selçuklu kumandanlarından olduğu rivayet edilen Gülabdal’ın 1180’li yıllarda şehit düştüğüve türbenin bu tarihlerde yapıldığı ileri sürülmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Orijinali Karadeniz’e özgü ahşap olan Türbe; son yıllarda yeniden yapılmıştır. Türbe kubbeyle örtülü bir gövde ile L şeklinde betonarme olarak inşaa edilmiştir. Gövdenin her yüzünde birer pencere açılmıştır.Türbe girişinde hol ve mescit bulunmakta, mescidin arka tarafında ise kabir bulunmaktadır. Kabir ahşap sandukalıdır. Duvarlar ve kubbe ayet işlemelerle süslüdür. Binanın dışı doğal taş ile örülüdür. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Seyfi Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Rivayetlere göre Seyfi Dede ve Kar aabdal ile kardeştir. Rivayete göre Gül abdal Er Rufai ve kardeşleri Selçuklu kumandanlarından ve âlimlerindendir. Gül abdal 1180’li yıllarda şehit düştüğü de bir başka rivayettir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Hasan Paşa – Samsun

Lâdik’e 6 kilometre Güneydoğusunda yer alan Çakır Gümüş Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır.. TARİHÇE: Halk arasında “Hasan Paşa” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hasan Paşa Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre Hasan Paşa Selçuklu veya Osmanlı kumandanlarından dır. Bu bölgede şehit düşmüştür. Aynı zamanda Allah dostu bir zat olması nedeniyle türbesi bulunmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sinir ve ruh hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Yöre halkı türbe ziyaretinde bölgedeki ağaçlardan dal parçaları koparmakta, dal parçası kuruyana kadar hastanın şifa bulacağına inanmaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Altın Kızlar Türbesi

Lâdik’in 17 kilometre Kuzeybatısında bulunan Çadırkaya Köyü’nün merkezinde yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Altın Kızlar Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. Ancak mezar taşlarından türbenin Anadolu Selçuklu döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda yıkılarak doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbe içerisinde 2 adet Selçuklu dönemine ait kabir bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Altın Kızlar Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre bölgede yaşayanlar sabah namazı için kalktıklarında türbelerin çevresinde gezen sapsarı saçlı, ay gibi parlak 2 genç kız görmektedir. Türbe’nin etrafında dolaşan sarı saçlı genç kızların birçok kişiye görünmesi nedeniyle yöre halkı burada bulunan türbelere Altın Kızlar Türbesi ismini vermişlerdir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, çocuğu olmayanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile evlat sahibi olmak umuduyla ziyaret edilmektedir Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun

Horasanlı Ahmed Ceylani

Kavak’ın 8 kilometre Kuzeydoğusunda yer alan Tekke Köyü’ne ait Tekke Köyü Camisi’nin arkasında bulunmaktadır. Köy ismini Horasanlı Ahmet Ceylani’nin Tekkesinden almıştır TARİHÇE: Halk arasında “Horasanlı Ahmet Ceylani” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda yıkılarak dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içindeki mezar ise betonarme üzeri mermer ile kaplanmıştır. Türbe içerisinde ağaçlar bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Ahmet Ceylani Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Ahmet Ceylani Nakşibendi şeyhi olup İslamiyet’e hizmet etmek için geldiği Erzurum Horasan ilçesine nispetle anılmaktadır. Köyde ahşaptan yaptığı cami ve tekkesi günümüze ulaşmamış, ancak köyünismi Tekke Köy olarak kalmıştır. Türbesi halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlariçinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle felçli hastalar türbeyi ziyaret etmekte veAllah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Mahmut Bey – Samsun

Kavak’ın 19 kilometre Kuzey Doğusunda yer alan Mahmutlu Köyü merkezinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Mahmut bey” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ : Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde betonarme üstü tel çit ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakla birlikte türbeye ait mezar 1 metre yüksekliğinde beton ile çevrilmiştir. Türbenin içerisinde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Mahmut Bey hakkında pek fazla rivayet bulunmamakla birlikte bu köye türbede yatan zata hürmeten Mahmutlu denilmiştir. Rivayete göre türbe köyeyapılan asfalt yolun üzerinde olmasına rağmen iş makinalarının türbenin bulunduğu alanda arızalanmaları nedeniyle köy yolu türbenin çevresinden geçmek zorunda kalmıştır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Demir – Temür Bey – Samsun

Kavak’ın 17 kilometre Kuzeyinde yer alan Bekdemir Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Demir/ Temür Bey” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. Ancak bölge tarihi göz önüne alındığında türbenin Danişmenttiler dönemine ait olduğu sanılmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 70 santimetre yüksekliğinde duvar ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yeralmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Demir/ Temür Bey hakkında pek fazla rivayet bulunmamakla birlikte Temür Bey’in Danişmenttiler döneminde bölgede fetih hizmetlerinde bulunmuş gazi komutanlardan bir bey olduğu ileri sürülmektedir. Köy içindeki caminin de bu mezarlığın yanında olduğu sonyıllarda caminin türbenin yanından alınarak köy içerisine taşındığı belirtilmektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Hatip Hoca – Samsun

Kavak’ın 10 kilometre Kuzeybatısında yer alan Bey Köyü’nün merkez camii önünde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Hatip Hoca” şeklinde anılan türbede medfun bulunan Sadık Hoca’nın oğlu Hatip Hoca 1842 tarihinde vefat etmiştir. Türbesi de bu yıllarda yapılmıştır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Orijinali Karadeniz’e özgü ahşap yapı iken Türbe ve yanındaki cami yıkılarak yeniden yapılmıştır. Türbe camiyi yapanların hesap hatası nedeniyle cami merdivenlerinin dibinde yer almaktadır. Türbeyeait mezar camide de kullanılan mermer ile çevrilmiştir. Başucunda bulunan eski mezar başlığı mermer kaplamanın içerisinde korunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hatip Hoca Nakşibendi şeyhidir. Rivayet odurki talebelerine eğitim verebilmek ve insanları irşat edebilmek için dağdan kendi kestiği ve geyiklere taşıttığı ağaçlarile cami ve Tekke yapmıştır. Köy merkezine yaptığı tekkede halkı irşat etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul olmuştur. Hatip Hoca’nın büyük emekler vererek kendi elleriyle yaptığı cami bugün yıkılmış yerine betonarme cami yapılmıştır. Ahşaptan yapılma Tekkede yıkılmış ve yerine betonarme ev yapılmıştır. Hatip Hoca yöre halkı tarafından Allah’ın rızasını kazanmak için ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun

Seyyid Kutbiddin

Türbe şehir merkezinde Kökçüoğlu Mahallesi’nde, 100 Yıl Bulvarı üstündeki Kökçüoğlu (Seyyid Kutbeddin)Mezarlığı içerisinde, aynı adlı caminin kıble bitişiğinde bulunmaktadır. TARİHÇE: İnşa kitabesi bulunmayan türbede Şeyh Seyyid Kutbeddin’in metfun olduğu bilinmektedir. Hakkında yeterli bilgi sahibi olamadığımız Seyyid Kutbeddin’in türbesinin, ölümünden sonra kendisi adına yanındaki camiyle birlikte 1895 yılında Hazinedar Süleyman Paşa’mn torunu Memduh Bey tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.Yanındaki camiyle birlikte 1971-72 yıllarında belediye tarafından, onarılan türbe orijinal görünümünü büyük ölçüde yitirmiştir. Şeyh Seyyid Kutbeddin’ine atfedilen ahşap sandukalar yenidir. Bazı yerel yayınlarda kaynak gösterilmeksizin Şeyh Seyyid Kutbeddin’in mezanndaki H. 15 Safer 722 (M. Şubat 1322) tarihi bulunduğu belirtilirse de bugünkü mezarda böyle bir kayıt yoktur. MİMARİ ÖZELLİKLERİ : Kareye yakın dikdörtgen şeklindeki türbe içten ahşap beşik tonoz, dıştan tek eğimli çatıyla örtülüdür. Türbenin girişi doğuda olup, cenazelik katı bulunmamaktadır. Türbenin güneydoğu köşesinde, içeriyedoğru taşıntı yapan minare kaidesi yanındaki camiye aittir. Yapının içinde zeminden tavana kadar görülen çiniler vekon trplaklarla kaplı ahşap tonozun yüzeyindeki kalem işi nakışlar ve ahşap sanduka 1970’li yıllarda yapılan onarımdan kalmadır. RİVAYET : Rivayetlere göre Bu türbede metfun bulunan Seyyid Kutbeddin büyük İslam din âlimi ve mücahitlerindendir. Gavs-l Azam adıyla anılan ve Şeyh Seyyid Abdülkadiri Geylani (1078-1166) (k.s.) hazretlerinintorunudur. Babası Muhyi-üd-din’dir. İslam ordularına manevi fütuhat öncülüğü yapan sayısız şeyhlerle birlikteBizans sınırlarına kadar gelmiş ve oradan da Samsun’a geçerek bu gölgeye yerleşmiştir. Seyyid Kutbeddin’in birkardeşi, Tekkeköy’de Zeynuddin Camii mezarlığında metfun Şeyh Seyyid Yusuf Zeynuddin, diğer kardeşi iseÇarşamba ilçesinde Ahubaba Köyü merkezindeki Şehitlik içerisinde bulunan Seyyid Semail (İsmail) Baba’dır. Türbehalk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İlkadım, Samsun

Satuk Buğra Han (k.s.)

Doğu Türkistan’ın Kaşgar Eyaleti Kızılsu Bölgesinde Babası; bugün Doğu Türkistan sınırları dahilinde bulunan Kaşgar şehri civarında hükümran olan Karahanlı Devleti hükümdar ailesinden Bezir Arslan Han; onun da babası, Bilge Mangur Kadir Han idi. Soyları, Afrasiyab bin Besen vasıtasıyla Türk bin Yafes bin Nuh aleyhisselama ulaşmaktadır. 829 (H. 245) yılında bir Karahanlı şehzadesi olarak doğan Satuk Buğra Han, babası Bezir Han’ın ölümü üzerine, amcası Oğulcak Kadir Hanla evlenen annesinin himayesinde büyüdü. 12 yaşlarında iken müslüman olmakla şereflenip Abdülkerim ismini aldı. 25 yaşında iken islâm nimetine kavuştuğunu herkese ilan etti. 26 yaşında iken, putperest olan amcasını öldürüp Karahanlı tahtını ele geçirdi. İlk, Müslüman-Türk hükümdarı oldu. 70 yıl hakanlık yaptı. Güzel idaresi, kavminden binlerce kimsenin müslüman olmasına sebeb oldu. 955-956 (H. 344) senesinde, Kaşgar civarında bulunan Artuc kasabasında vefat edip oraya defnedildi. Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olması hususunda, tarihçiler çeşitli bilgiler vermektedir. Bunlardan Müneccimbaşı, “Cami-ud-duvel” adlı eserinde; “Karahanlılardan ilk müslüman olan, Satuk Buğra Kara Han’dır. Onun müslüman olmasının sebebi şöyledir: O, rüyasında bir zat gördü. Bu zat ona; “Müslüman ol, dünyada ve ahırette selamete erersin” dedi. Bunun üzerine rüyasında müslüman oldu. Sabahleyin uyanınca, İslâmiyet’i kabul edip müslüman olduğunu açıkladı. Satuk Buğra Han, vefat edince, yerine oğlu Mûsâ bin Satuk geçti. Bundan sonra onun oğlu Ali bin Mûsâ, sonra bunun oğlu Nasr Arslan hükümdar oldu…” demektedir. İbn-ul-Esir de, “El-Kamil fit-tarih” adlı eserinde; “Satuk Buğra Han, rüyasında yanına, gökten bir adamın inip geldiğini gördü. Ona Türkçe; “Müslüman ol, dünyada ve ahırette selamet bul” dedi. Bunun üzerine rüyasında müslüman olan Satuk Buğra Han, uyanınca da müslüman oldu” diyerek ondan bahsetmektedir. Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olması hususu, onun adına yazılmış olan “Tezkire-i Satuk Buğra Han” adlı eserde de yer almıştır. Bu eserin muellifinin Ahmed ibni Sa’d-ul-Erganî olduğu rivayet edilir. Farsça ve Türkçe pek çok nüshası bulunan bu esere, sonradan sıhhatli olmayan bilgiler ve efsaneler karıştırılmıştır. Bu bakımdan bu eserde verilen malumat, muteber kabul edilmemektedir. Abdülkerim Satuk Buğra Han hakkında bilgi veren en önemli kaynak Cemal Karsî’nin yazmış olduğu “Mulhakat-us-surah” adlı eserdir. Cemal Karsî de, Ebu’l-Fütuh Abdu’l-Gafîr ibni Şeyh Ebu Abdullah Hüseyn Fadlî’den rivayet etmektedir. Rivayete göre, Horasan ve Maveraünnehr’de hükümran olan Samanoğulları Devleti hükümdarlarından İsmail bin Ahmed, Nuh bin Esed’in vefatından sonra idareyi ele alınca, Türklerle olan önceki iyi münasebetlerine sadık kaldı. Bu sırada Türklerin başına Satuk Buğra Han’ın amcası Oğulcak Kadir Han geçmişti. Oğulcak Kadir Han’a, İslâm elçileri gelip gidiyordu. Fakat o, elçilerin söylediklerini ve İslâm’a davetlerini kabul etmiyordu. Samanîlerden Nasir bin Ahmed, kardeşleriyle giriştiği taht kavgasında mağlub olunca, Kaşgar’a gelerek Oğulcak Han’a sığındı. Oğulcak Kadir Han, onu hoş karşılayıp himayesine aldı. Yardım ve ikramda bulunup; “Sen evine geldin, ailene kavuştun” dedi. Sonra da Artuc nahiyesinin idaresini Nasir bin Ahmed’e verdi. Semerkand ve Buhara’dan gelen kafileler, Artuc’da yiyecek ve çeşitli mallar satıyorlardı. Nasir bin Ahmed, Artuc’da bulunduğu sırada, kendisini himaye eden Türk hakanı Oğulcak Kadir Han’a kıymetli hediyeler vererek, onun gönlünü kazanmaya çalıştı. O zaman müslüman olmayanlar, yiyecekleri ve giyecekleri memleketin bir yerinde topluyorlardı. Bunlardan istifade edebilmek, ancak onlarla yakınlık kurduktan sonra mümkün oluyordu. Nasir bin Ahmed, bir ara Oğulcak Kadir Han’a müracat edip, ondan, cami yapmak için öküz derisi genişliğinde bir yer istedi. Oğulcak Kadir Han bu isteğini kabul etti. Nasir bin Ahmed de, bir öküz kesti. Bu öküzün derisini ince ince dildi. Metrelerce uzunlukta sırım yaptı. Sırımın çevrelediği yer kadar toprağa sahib oldu. Sonra da kendisine verilen bu küçük yere bir cami yaptı. Bu yer Artuc Camii’nin bulunduğu yerdir. Onun bu zekasına, insanlar hayret ettiler. Bu sırada Oğulcak Kadir Han’ın yeğeni Satuk Buğra Han, güzel simalı, zeki, akıllı ve fasih bir lisan ile güzel konuşan on iki yaşlarında bir genç idi. Artuc’a gelip giderken Nasir bin Ahmed’le tanıştı. Zaman zaman onunla gizlice görüşüp, İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Kalbinde İslâmiyet’e karşı sevgi ve muhabbet hasıl oldu. Arasıra Buhara’dan gelen kafileleri görmek için Artuc’a giderdi. Yine bir defasında Artuc’a gitmişti. Nasir bin Ahmed, Artuc’a gelen ticaret kafilesine gayet hoş muamele ve ikramda bulundu. Öğle vakti olunca, müslümanlar öğle namazını kılmak için abdest alıp namaza gittiler. Satuk Buğra Han, bu sırada henüz müslüman olmamıştı. Fakat, müslümanların namaz kılması hoşuna gitti. Niçin namaz kıldıklarını merak edip, sebebini Nasir bin Ahmed’den sordu. O da; “Bizim üzerimize her gün beş vakit namaz kılmak farzdır” dedi. “Bunu sizin üzerinize kim farz kıldı” deyince, Nasir bin, Ahmed; “Allahü teâlâ farz kıldı” deyip, Satuk Buğra Han’a îmanı, İslâm’ı anlatmaya başladı. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamm, Eshab-ı kiramın ve müslümanların üstün hallerinden bahsetti. Sonra da; “Allah’dan başka ilah yoktur. İbadet ancak O’na yapılır. Muhammed aleyhisselam emin ve sadık bir peygamberdir. İnsanların her bakımdan en üstünüdür. O’ndan başka tabi olunacak bir kimse yoktur. O’nun getirdiği din olan İslâmiyet’ten de güzel bir din yoktur” dedi. Satuk Buğra Han’ın kalbinde îman nuru parladı. İslâmiyet’i kabul ederek müslüman oldu ve Abdülkerim isrnini aldı. Bu hadiseye Oğulcak Kadir Han’dan gizlediler. Bu arada, Satuk Buğra Han, Kur’ân-ı kerirni ve İslâmiyet’i öğrendi. Amcası Oğulcak Kadir Han’ın, bu durumun farkına varmasından çekiniyordu. Bundan sonra, yakın akrabasından elli kişinin müslüman olmasına vesile oldu. İslamiyet’i kabul eden bu elli kişilik grup, genç Türk şehzadesi Satuk Buğra Han’a tabi oldu. Oğulcak Kadir Han ise Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olduğundan şüphelenerek, durumu incelemeye başladı ve peşine adam taktı. Bunlar, Satuk Buğra Han’ı gizliden gizliye takib edip, durumu araştırıyor, ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Bir defasında onun abdest alıp namaz kıldığını gördüler. Durumu Oğulcak Kadir Han’a bildirdiler. Oğulcak da onun müslüman olduğunu çevresine ve annesine bildirdi. Oğulcak Kadir Han bu hadiseden sonra, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı bizzat kendisi de denemek istedi. Bg maksadla ona, puthaneyi tamir etme vazifesini vermeye karar verdi. Bu durumu annesi haber alınca, oğlu Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı haberdar etti. Amcasının kendisini denemek istediğini ve herkesten çok çalışrnasını söyledi. Nihayet Oğulcak Kadir Han bu hususta emir verince, Abdülkerim Satuk Buğra Han derhal çalışmaya başladı. Zaten Nasir bin Ahmed ona bu hususta gerekli telkinlerde bulunmuş; “Şimdi puthane olarak yapılır, sen sonra orayı camiye çevirirsin” demişti. Abdülkerim Satuk Buğra Han, puthanenin tamir işinde gayretle çalıştı. Herkes birer birer kerpiç taşırken, o ikişer ikişer taşıyordu. Bu çalışması sırasında bir taraftan da dua ediyor; “Ey yüce Allah’ım! Eğer bana, din düşmanlarına ve sana iman etmeyenlere karşı yardım edersen, beni, İslâmiyet’in yayılmasına, senin isminin yüceltilmesine vasıta kılarsan; ben elbette bu puthaneyi mescid yaparım. Senin kulların, orada sana ibadet etmek için toplanırlar. Sana ibadet etmek için orada bir mihrab ve seni sena (yüce ismini anmak) için bir de minber yaparım. Bundan sonra sadece senin rızan için ezan okur ve kendim imam olurum” diyordu. Abdülkerim Satuk Buğra Han yirmi beş yaşına geldiği sırada, İslâm ilimlerini iyice öğrenmişti. Müslüman olduğunu açıkça etrafına îlan etti. Bundan sonra da, hâlâ müslüman olmak şerefine erişemeyen ve Karahanlı Devleti’nin başında bulunan amcası Oğulcak Kadir Han ile mücadeleye karar verdi. Bir gün, yanına inananlardan elli kişilik bir süvari grubu alarak ava gitmek maksadıyla yola çıktı. Yegag Balık adlı beldeye varınca, şehrin kalesini kuşattı. Bu kuşatma üç ay sürdü. Bunu haber alan Oğulcak Kadir Han, ona karşı derhal harekete geçti. Bu sırada, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın etrafında üç yüz kadar Kaşgarlı süvari toplanmıştı. Oğulcak Kadir Han ile Fergana savaşını yaptı. Bunu takib eden günlerde, taraftarları bin kişiye yükseldi. İlk fethettikleri yer de Atbaşı oldu. Sahib olduğu üç bin kişilik atlı bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp, orayı da fethetti. Amcası Oğulcak Kadir Han’ı öldürdü. Kaşgar’da kendisine karşı çıkan asîleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Kaşgar halkını İslâm’a davet etti. Onlar da müslüman oldular. Kaşgar’dan sonra Bormekik şehrini de aldı. Memleketin idaresini ele geçirip, ülkesinde İslâmiyet’i sür’atle yaydı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, müslüman olduktan sonra, Allahü teâlânın rızası için cihada başladı. Türk ülkelerinde İslâm’ı yaydı. Zaferler kazandı. Büyük bir mücahid ve cihangir oldu ve her tarafta tanındı. Doğru olarak öğrendiği İslâm dinini hiç saptırmadan Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiği gibi yaydı. Bu, onun en büyük meziyeti ve hizmeti oldu. Onun vesîlesiyle Türklere İslâmiyet saf bir şekilde; Peygamber efendimizin bildirdiği, Eshab-ı kiramın ve Tabiînin aynen naklettiği Ehl-i sünnet itikadına uygun olarak ulaştı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, Türklere İslâmiyet’i anlatıp yaymakta fazla zorluk çekmedi. Türklerin bazı örf ve adetleri İslâmiyefe uygunluk gösteriyordu. Zaten Türkler, Nuh aleyhisselamın oğullarından müslüman olan Yafes’in neslinden geliyordu. Yafes, mü’min idi. Evladı çoğalınca, onlara reis oldu. Hepsi, dedelerinin gösterdiği gibi, Allahü teâlâya ibadet ederdi. Yafes nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Bunun evladı çoğaldı. Nesline Türk denildi. Bu Türkler, ecdadı gibi müslüman, sabırlı, çalışkan insanlardı. Bunlar, zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldı. Başlarına geçen bazı zalim hükümdarlar, semavî dini bozarak, puta taptırmaya başladılar. Bunlardan, bugün Sibirya’da yaşayan Yakutlar, hâlâ puta tapmaktadır. Dinden uzaklaştıkça, eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdi. Hele Hunlar ve onların reislerinden Atilla, dinsizliği ve zulmü ile Allah’ın gadabı ismini almıştı. İslâm güneşi, Mekke-i mukerremeden doğarak, ilim, ahlâk ve her türlü fazilet ışıklarını dünyaya saçınca, Romalıların, Asya’ya kadar yayılan sefahat ve ahlâksızlıkları ve Asya’yı, Afrika’yı kaplamış olan dinsizlik, cahillik ve vahşet altında yetişmiş diktatörler, sömürdükleri insanların İslâmiyet’i işitmelerine, anlamalarına mani oldular. Bu engeller kılıc gücü ile ortadan kaldırıldı. Türk hakanları, asaletleri ve uyanık olmaları sebebi ile islamiyet’in işitilmesine mani olmadılar. Türk’ün asaleti ile İslâmiyet’in şerefi bir araya gelmeden önce, Asurîler Türkistan’a girerek, Türkleri, güneşe, yıldızlara tapınmaya alıştırmıştı. Tan yeri ağarınca, güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri ve nihayet tanrı oldu. Türkler sonradan tekrar iman ile şereflenip, büyük gruplar halinde müslüman oldular. Sapıklık zamanında uydurdukları tanrı ismini kullanmaz oldular. Kur’ân-ı kerîmde bildirilen; “Benim ismim Allah’dır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibadet ediniz. Allah diye yalvarınız!” meâlindeki muteaddid ayet-i kerîmelere uydular. Bu bakımdan Allahü teâlâya, kendi istediği ismi söylemeyip de, inanmıyanların, O’nun en sevmediği mabudlarına koydukları tanrı ismi ile O’nu çağırmanın yanlış ve uygunsuz olduğunun şuuruna vardılar. Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olmakla şereflenmesi ve ülkesinde İslâmiyet’i yayması, Türk Tarihi’nin en büyük ve en güzel hadiselerinden biridir. Daha önceden, Oğuz ve Kalag Türkleri arasında müslüman olan gruplar olmuşsa da, devlet olarak İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk boyları Karahanlılar ve İdil Türkleri olmuştur. Türkler devlet olarak müslüman olduktan sonra, İslâmiyet’in bayrakdarlığını yapıp dünyanın dört bir tarafına yaydılar. Eshab-ı kiramdan sonra tarihte nadir görülen hizmetler yapıp, din uğrunda cihad ettiler. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın bildirdiği İslâmiyet’i, Ehl-i sünnet îtikadını; Karahanlı Türkleri, Türkistan’da; Gazneli Türkleri, Hindistan’da; Oğuz, Selçuklu Türkleri, Anadolu’da ve tarihin en muhteşem müslüman Türk devleti olan Osmanlılar da üç kıtaya yaydılar. Böylece müslüman Türkler, İslâmiyet’e bin yıldan fazla bir zaman hizmet ettiler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, Karahanlıların başına geçip hükümdar olduktan sonra, kendisinin müslüman olmasına vesile olan Samanîlere de yardımda bulunmuştur. İbn-i Haldun’un “El-iber” add eserinde ve Cemal Karsî’nin, “Mulhakat-us-Surşh” adlı eserindeki rivayete göre 915 (H. 303) senesinde Hasan ibni Kasım Ed-Daî tarafından Cürcan’a vali tayin edilen Leyla bin Nu’man, Samanîlere karşı isyan etmişti. Etrafına da şiîleri toplamıştı. Samanîler, Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan yardım istediler. Samanîlerin kendi orduları Horasan’da başlayan isyanı bastıramamış, asilere yenilmişti. Şiîler, büyük bir ordu ile Horasan’ın merkezi olan Nişabur’u işgal etmişlerdi. Samanîlere yardım etmek üzere hareket eden Abdülkerim Satuk Buğra Han, 921 (H. 309) yılında Leyla bin Nu’man’ın karşısına çıktı. Bu sırada Amid şehrinde bulunan Leyla bin Nu’man’ı mağlub edip yakaladı ve idam ettirip başını Buhara’ya gönderdi. Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yagma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. İslamiyet’i yayma hususunda, meşhûr alimlerden olan Ebu’l-Hasen Muhammed bin Süfyan Kalamati Horasanî’den çok istifade etti. Ayrıca Karahanlılar Devleti’nin doşu kısmına hakim olan Büyük Kağan, Çinlilerden yardım alarak 942 (H. 332) yılında Abdülkerim Satuk Buğra Han’a karşı savaş açtı. Abdülkerim Satuk Buğra Han müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun savaşını yaptı ve galib geldi. Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslâm alimi gelip, İslâmiyet’i doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Mûsâ Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Beytar Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir. 1) Mülhakat-üs-Surah (Cemal Karsî), (nşr. V. Bartold, st. Petersburg) sh. 130, 135 2) Câmi-üd-düvel; sh. 240, 1030 3) El-Kamil fit-tarih 4) El-İber (İbn-i Haldun); cild-4, sh. 339 5) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh. 147 cild-9, sh. 249 6) Kaşgar Tarihi (Mehmed Atıf), İstanbul 1300, sh. 52 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Çöğenderli Hacı Salih Efendi (k.s.)

Çöğenderli Hacı Salih Efendi (k.s.)

Erzurum’a 26 km. Pasinler’e 12 km. mesafede bulunan, Pasinler’e bağlı Çöğender köyündedir. Köye girişte sol tarafta köy kabristanı, sağ tarafta Hacı Salih Efendi’nin türbesi mevcuttur. Salih Efendi Hazretleri Kırımdan gelen ve ilk Of müftüsü olan Tahir Efendinin torunlarındandır. Çaykara Yukarı Akdoğan köyünden Hanecizade oğullarındandır. Babası Trabzon’un ileri gelenlerinden Hanecizade Hacı Şerif Efendi’dir. Soyu aslen Kırım’dan göçle Erzurum’a gelmiş, oradan da Trabzon Çaykara’ya göçmüşlerdir. Hacı Salih Efendi Hazretleri 1898’de Trabzon’un Çaykara ilçesinin Akdoğan köyünde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Muhammed Şerif Efendi, annesi Havva hanımdır. Sülalesi ilim ehli insanlardır. Merhum pederi, o doğmadan önce annesine şöyle demişti: “Bu çocuk erkek olacak, salih bir kimse olacak. Sakın ola ki ona abdestsiz süt vermeyesin.” Tahsil hayatı Ailesi, Salih Efendi doğduktan kısa bir zaman sonra Erzurum’un, Pasinler ilçesinin Çöğender köyüne yerleşti. Bunun için Salih Efendi “Çöğenderli” olarak tanındı. İlk derslerini dedesi İbrahim Hakkı Efendi’den alan Salih Efendi, 7 yaşında hafız oldu. Bundan sonra 1915 yılına kadar memleketi olan Çaykara’da tahsiline devam etti ve icazet aldı. Aynı zamanda, tasavvuf yolunda ilerlemek için devrinin büyük âlim ve mutasavvıfı Hacı Ferşad Efendi’ye intisap etti. Ferşad Efendi, Nakşibendîliğin Gümüşhanevi koluna mensup, 40 sene müderrislik yapmış çok değerli bir zattı. Salih Efendi, 18 yaşına kadar bu feyyaz ilim menbağının ikliminde serinledi. Daha sonra, irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere Erzurum’a geldi. Çeşitli köylerde bir müddet tesirli hitabetiyle gönül iklimlerini coşturdu. Erzurum’a dönünce, bir süre Tortum’a bağlı Kisha (Uncular) köyünde imamlık yaptı. İlme doymayan Salih Efendi, Kisha’da kaldığı bu süre içinde Vıhikli Muhammet Efendi’den de Kadiri icazeti de alarak ilmini artırdı. Daha genç yaşlarında iken bile iffeti, edebi, kemalatı ile dikkat çekiyordu. Hatta daha çocuk yaşlarındayken Alvar İmamının şu beşaretine mazhar olmuştu: “Bizim Salih, salih bir kimse olacak.” İrşadla geçen ömür 1924 yılında önce babasını, ardından dedesini kaybeden Salih Efendi, 1925’te askere gitti. Asker dönüşü Çöğender’de kalmaya devam etti. 1929’te çok sevdiği şeyhi Hacı Ferşad Efendi’nin ufulü üzerine Alvar İmamı Hace Muhammed Lütfi hazretlerine intisap etmek istediyse de, Efe hazretleri “Senin dersin yüksek yerden. Ona devam et.” diyerek eski dersine devam etmesini tavsiye buyurmuştu… Çöğender’de bir süre imamlık yapan ve burada kaldığı süre içerisinde çevresindekilerden büyük bir ilgi ve alaka gören Salih Efendi, 1936 yılında Pasinler’in Sivaslı Camii’nde yaklaşık bir yıl imamlık yaptı. “Lisan-ı pakinde her dem lafzullah.. Etrafa hizmeti hasbeten lillah.. Hulus-i tam ile etmiş zikrullah.. Halka-i tevhidde devran eylemiş.” Yusufiye Medresinde 1939’da bir süre hapiste yatan Hacı Salih Efendi, hapishane arkadaşlarıyla birlikte güzel günler geçirdiğini anlatırken, yanlarında büyük veli, Mahmut Vehbi Efendi Hazretlerinin de bulunduğunu ifade etmektedir. Salih Efendi ilerleyen yaşlarında, Mahmut Vehbi Efendi ile birlikte hapishanede kaldıkları günlerin güzellik ve önemini ifade sadedinde, “Hayatımda ne varsa Vehbi Efendi ile geçirdiğimiz o yetmiş gündür.” diyecektir. Hizmetleri 1947’de Alvar İmamı ile ilk haccına gitti. Hac dönüşü geldiği Kurnuç köyünde 5 sene imamlık vazifesine devam etti. 1950’de ikinci defa hacca gitti. Hayatı boyunca 10 defa hac yapmıştır. 1952’de Hasankale’de meydana gelen deprem’de göçük altından çıkarıldı. 1954’te Sivas, 1955’te Denizli 1956’da Merzifon bu zatın bereketinden nasibini aldı. Aynı yıl bir müddet Çorum’da vaazu nasihatta bulundu. Gittiği yerlerde dokunaklı hitabeti, melek nümun siması, mahviyyet ve mahfiyeti ile ölü kalplere sağnak olup yağıyor ve herkesi kendisine müştak ediyordu. 1960’da Sarıkamış’a bağlı Yeniköy’e yerleşti. Orada 5 sene imamlık vazifesinde bulundu ve yöre halkı tarafından baştacı edildi. 1965’te Çöğender’e döndü. İki sene sonra Erzurum’a taşındı. Dosta Vuslat 1971’de İstanbul’a teşrif etti. Küçükköy’e yerleşti. Gittiği her yerde olduğu gibi burada da kısa bir zamanda büyük bir sevenler halkası etrafında halelendi. Hacı Salih Efendi, dünyaya hiç ehemmiyet vermemiş daima insanlara hizmete koşmuş, sofrasında misafirsiz yemek yememeye gayret etmiştir. Numune-i imtisal olan hayatı Rasûlul-lah’ın çizgisinden asla uzak olmamış, en büyük kerameti Sünnet-i Rasülullah’a ittibası olmuştur. Ve nihayet 2 Şubat 1991’de her zaman emirlerine büyük bir titizlikle uyduğu rabbinin “ircii” çağrısına teslim olarak bu sıkıntı yurdundan ferahlık meşherine adım attı. İnna lillah ve inna ileyhi raciun… Milletimizin manevi önderlerinden biri olan Hacı Salih Efendi Hazretleri’nin mübarek naaşı Bakanlar Kurulu kararı ile defnedildiği Esat Paşa Cami Haziresindeki kabrinden 6 ay sonra izinsiz olarak çıkarılarak Çöğender Köyü’nde yeniden defnedilmiştir. Mezarı gece yarılarında gizlice açan Çöğender Köyü sakinleri mübarek vücutlarının hiç bozulmadığını hayretle müşahede etmişlerdir. Hacı Salih Efendi’nin kabri şerifleri Erzurum’a 26 km. Pasinler’e 12 km. mesafede bulunan, Pasinler’e bağlı Çöğender köyündedir. Köye girişte sol tarafta köy kabristanı, sağ tarafta Hacı Salih Efendi’nin türbesi mevcuttur. Türbe dört sütun üzerine oturtulmuş, dikdörtgen planlı çevresi açık, üzeri iki uçta mahruti birer kubbe, kubbeler arası açık güzel bir mimari yapı ve yan tarafta Hacı Salih Efendi adına yapılmış bir cami mevcuttur.

📍 Pasinler, Erzurum

Hasan Dede – Samsun

Havza’ya 9 kilometre doğusundaki Yenice Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Hasan Dede Türbesi” veya “ Sancı Yatırı ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe, doğal taşlarla örtülmüştür. Türbenin çatısı kiremit döşelidir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan “ Hasan Dede Türbesi ” hakkında çeşitlirivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle baş ağrısı çeken hastalartürbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Erenler Evliya Türbesi

Havza’nın 22 km Kuzey Doğusunda bulunan Taşkaracaören Köyü Erenler mevkiinde tepe üzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Erenler Evliya Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metreyüksekliğinde taş duvarlarla çevrilmiştir. Duvarların üzerinde demir kazıkların bulunduğu türbenin içerisinde 2 adetkabir bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Erenler Evliya Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, çocuğu olmayanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile evlat sahibi olmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Sofu İbrahim Baba – Samsun

Havza’ya 17 km güney doğusundaki Kocapınar Köyü’nde 1km uzak tarla içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sofu İbrahim Baba” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığındantürbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içinde kabir ve ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Molla Abdullah Oğlu Sofu İbrahim Baba Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak,hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Sofu Dede – Samsun

Havza’ya 17 km güney doğusundaki Kocapınar Köyü’nde köy yolu kıyısında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sofu Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenintarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içinde kabir ve ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sofu Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Siğil ve öksürük şikayeti olanlar tarafından da türbe ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Abdurrahman Türbesi – Samsun

Havza’nın 19 km kuzey doğusunda bulunan Kale Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Abdurrahman” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yenideninşaa edilmiştir. Çatısı kiremit kaplama olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde mermer sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Abdurrahman Türbesi hakkında çeşitlirivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle baş ağrısı çeken hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Köy halkı Abdurrahman Türbesi nedeniyle köyde uzun yıllardır dolu afetinin yaşanmadığına inanmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Köserelik Türbesi

Havza’ya 12 kilometre güneyindeki Çeltek Köyü’nde Köserelik Mahallesi’nde cami önünde TARİHÇE: Halk arasında “Köserelik Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe cami önünde bulunmaktadır. Türbeye ait kabir betondan yapılmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Köserelik Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre bazı geceler kabir çevresinde etrafı aydınlatan nur gözükmekte.Bu olayı gören çok kişide kişinin olması nedeniyle türbeye köylüler tarafından büyük saygı gösterilmektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastaları türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Suboğan Türbesi

Havza’nın merkez mahallelerinde Boyacılar Mahallesinde, Kulluk mevkiinde TARİHÇE: Halk arasında “Su Boğan Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Kubbe çatılı olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde mermer sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Su Boğan Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre türbede Pınarçayır Köyü’ndeki Yahya Paşa’nın akrabası bir Osmanlı komutanı medfun bulunmaktadır. İsmi bilinmeyen bu kabre yakın zamanda halk tarafından türbe inşaedilmiştir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ileşifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Beyviran Ali Dede

Bafra’ya 20 km batısında bulunan Bey Ören Köyü, Kınataşı mevkii, Üzümlü Çeşme üstünde TARİHÇE: Halk arasında “Beyviran Ali Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; varvara çeşmesinin üst tarafına örmetaşlarla yarı açık şekilde çevrilerek yapılmıştır. Türbe içerisindeki kabir mermerle kaplanmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Beyviran Ali Dede hakkında çeşitli rivayetleranlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Pamuk Dede – Samsun

Havza’nın merkez mahallelerinden olan İmaret Mahallesinin Kapıcılar mevkiinde TARİHÇE: Halk arasında “Pamuk Dede ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte orijinali ahşap olan Türbe; 1995 yılında hayırsever bir işadamı tarafından betonarme şeklinde yeniden yaptırılmıştır. Türbe içinde 2 adet sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Pamuk Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen rivayete göre 1940’lı yıllarda zamanın Kaymakamı rüyasında Pamuk Dede’yi görür. Pamuk Dede Kaymakama “Benim mezarım Hükümet Konağının önündeki yolun altında kaldı.Beni buradan alıp kışlanın arkasına gömün” der. Kaymakamın rüyası üzerine yol kazılır ve Pamuk Dede’nin naaşına ulaşılır. Pamuk Dede’nin Aksakallı, pamuk gibi bembeyaz olan naaşı ile kefeninin çürümemiş olması ilçede büyük yankı uyandırır. İsmi belli olmayan Allah dostu, buradan alınarak şimdiki yerine nakledilir ve naaşının nur yüzlü, aksakallı, pamuk gibi bembeyaz olması nedeniyle halk arasında ‘Pamuk Dede’ diye anılır.Yine bir rivayete göre 1995’li yıllarda Pamuk Dede Giresunlu bir işadamının rüyasına girer. Pamuk Dede bu kişiye rüyasında; “Benim mezarım Havza’da. Benim türbemi yaptırmadan hacca gitme” der. İşadamı bu rüyayı birkaç kezgörmesine rağmen dikkate almaz ancak hacca gitmek için hazırlık içindeyken hanımının felç olması sonucu, doğru Havza’ya gelerek Türbeyi bulur ve betonarme olarak yeniden inşa ettirir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veliziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Üçler Türbesi – Malkara

Üçler Türbesi – Malkara

Hacıevhat Mahallesi, Erenler semtinde bulunmaktadır. Hacıevhat Mahallesi, Erenler semtinde bulunmaktadır. Biri kız, ikisi erkek üç kardeşin mezarı bulunmaktadır. Ne zaman yaşadıkları kesin belli olmamakla birlikte düşmanlarla yaptıkları mücadelede hayatlarını kaybeden üç kardeşin mezarları üzerine kurulmuştur. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Malkara, Tekirdağ
Halveti Şeyhi Ahmed Efendi (k.s.)

Halveti Şeyhi Ahmed Efendi (k.s.)

Tekirdağ – Çorlu’da Bormalı camii avlusunda ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorlu, Tekirdağ
Şeyh Hovand Tahur (k.s.)

Şeyh Hovand Tahur (k.s.)

Özbekistan – Taşkent 14. yüzyılda yaşayan Şeyh Hovand hazretleri , Hace Ubeydullah Ahrar hazretlerinin dayısıdır.

Ali Ramiteni (k.s.)

Özbekistan – Buhara’da Ramiten Kasabasında İslâm âlimlerinin büyüklerinden. “Hâce Azîzân” ve “Pîr-i Nessâc” isimleri ile meşhûrdur. Mahmûd-i İncirfagnevî’nin talebesidir. Buhârâ’ya onbeş kilometre olan Râmiten köyünde doğdu. Râmiten’de ilim tahsiline başladı. Çok kısa zamanda ilim yolunda mertebeler katetti. O devrin en büyük âlimi olan Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî’nin derslerine büyük bir aşkla devam etti. Hocasının iltifâtlarına kavuştu. Ma’nevî ve maddî ilimlerde kemâle erdi. Böylece zamanın en büyük âlimlerinden, yol göstericilerinden oldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka da’vet edenlerin büyüklerinden oldu. Ali Râmîtenî ( radıyallahü anh ), silsile-i âliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği altın halkalar diye isimlendirilen Hak yolu zincirinin onikinci halkası olma şerefine kavuştu. Helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Yüksek makamlar, şaşılacak kerâmetler sahibi idi. 721 veya 728 (m. 1328)’de yüzotuz yaşında vefât etti. İhtiyâç sahipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedir. Ali Râmîtenî hazretlerine, “Azîzân” denmesinin sebebi şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmîtenî’nin evinde iki-üç gün yiyecek birşey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikram edecek birşey yoktu. O sırada Ali Râmîtenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. “Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz” diyerek yalvardı. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hoşnut olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikram ederek ağırladı. Misâfir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne muradın var ise iste. Çünkü hacet kapısı şu ânda açıktır” buyurdu. Genç de; “Zâhirde ve bâtında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim” dedi. Ali Râmîtenî hazretleri; “Çok zor ve yükü ağır bir iş arzu ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin, istersen başka bir arzuda bulun” buyurdu. Genç ise; “Dünyâda tek muradım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka birşey beni teselli etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona râzıyım efendim” dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî ( radıyallahü anh ); “Pek a’lâ” buyurup, elinden tutarak beraberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtında Allahü teâlânın izniyle Ali Râmîtenî’nin şekline girdi. Onun derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti, öylece kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz ma’nâsında, hazret-i üstadın ismi “Azîzân” olarak kalmıştır. Ali Ramiteni hazretlerinin Menkıbeleri Azîzân hazretleri, Seyyid Atâ ismindeki zât ile görüşür, aralarında yazışmalar olurdu. Buna rağmen Seyyid Atâ, Ali Râmîtenî’nin büyüklüğünü anlıyamamıştı. Bu sebeple kendisinde ona karşı, zâhirde edebe uymaz gibi görünen bir hâl meydana geldi. O sıralarda Kıpçak sahrâsındaki Türklerden bir grup, Seyyid Atâ’nın bulunduğu havâliyi yağmaladılar. Oğlunu da esîr ettiler. Seyyid Atâ, bu üzüntünün, Azîzân hazretlerini üzmenin cezası olduğunu anladı, yaptığına pişman oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmîtenî’yi ( radıyallahü anh ) da’vet etti. Azîzân ( radıyallahü anh ), Seyyid’in maksadını anlayıp, ricasını kabûl etti ve da’vetine geldi. Bu mecliste çok sayıda âlim ve evliyâ var idi. Bugün; Ali Râmîtenî’nin ( radıyallahü anh ) üzerinde büyük bir rahatlık vardı. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmîtenî; “Seyyid Atâ’nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz” dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ’nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; “Şu anda bir grup kimsenin elinde esîr idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum” dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflenmenin büyük bir ni’met olduğunu anladılar. Ali Râmîtenî ( radıyallahü anh ), Hârezm şehrine göç etmek istedi. Yakınlarıyla birlikte Hârezm’e gelip, oranın sultânına iki talebesini gönderdi. Talebelerine; “Sultâna gidiniz. Fakir bir dokumacı şehrinize gelmiştir. Müsâade ederseniz burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gidecektir deyiniz. Şayet izin verirse, sultânın elinden mühürlü bir vesîka alınız” buyurdu. Talebeleri de gidip sultâna durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk defa duyduğu için tuhaf karşıladı. Fakat gelen talebeleri de kurmayarak mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesîkayı talebeler hocalarına getirdiler. Azîzân hazretleri şehrin kenarında bir semte yerleşti. Hergün işçilerin toplandığı pazara gidip, içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara günlük yevmiyelerini sorduktan sonra; “Şimdi abdestlerinizi alıp, ikindi namazına kadar sohbetimize katılınız, ikindiden sonra da ücretlerinizi alıp evlerinize dönünüz” buyururdu, işçiler, çalışmadan oturmak sûretiyle, hem de ibâdetlerini yaparak hiç işitmedikleri şeyleri öğreniyorlar, akşama doğru da ücretlerini almayı ganîmet biliyorlardı. Ali Râmîtenî’nin ( radıyallahü anh ) sohbetine bir katılan kimse, sohbetin lezzetine doyamayıp, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrılamıyordu. Bu durum, bütün şehre yayıldı. Herkes Ali Râmîtenî’nin ( radıyallahü anh ) talebesi olmak, cana can katan sözlerini işitmekle şereflenmek için kapısına koştular. Hergün evi dolup dolup boşaldı, onun duâsını almak için herkes birbiriyle yarıştı. Nihâyet ba’zıları, durumu sultâna şöyle anlattılar: “Şehirde bir hoca türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun yolunda yürüyor, bir dediği iki edilmiyor. Bir arzusunu, emirmiş gibi yapmak için yarış ediyorlar. Bu gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de saltanatınızdan olursunuz. Şimdiden çâresine bakmazsanız, sonu iyi olmaz. Yine de siz bilirsiniz…” Sultan, Ali Râmîtenî’nin şehirden çıkması için bir ferman yazdırıp adamlarıyla gönderdi. O da gelen adamlara; “Biz, koynumuzda şehre girebileceğimize ve orada yerleşeceğimize dâir altı imzalanmış, mühürlenmiş bir ferman taşıyoruz. Sultan, eğer kendi imzasını, mühürünü ve müsâadelerini inkâr ediyorsa, biz çıkıp gitmeye râzıyız” cevâbını verdi. Bu cevâbı sultâna bildirdiler. Sultan, verdiği müsâadeyi geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ayrıca Ali Râmîtenî hazretlerini ziyâret edip sohbetine katıldı. Onun sohbetindeki lezzeti, nasîhatlerindeki inceliği iyi anlıyan sultan, onun en önde gelen talebelerinden oldu. Ali Râmîtenî hazretleri anlatır: “Hocam Mahmûd İncîrfagnevî ( radıyallahü anh ) zamanında, talebelerden biri Hızır aleyhisselâmı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak rehber, üstâd kimdir?” diye sordu. Hızır (aleyhisselâm); “Şimdiki hâlde, bu dediğiniz vasıfları taşıyan Hâce Mahmûd İncîrfagnevî hazretleridir” diye cevap verdi.” Birgün Azîzân Ali Râmîtenî, talebe arkadaşları ile Râmiten sahrasında Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında sohbet ederlerken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Kuş onların üzerine gelince, açık bir lisân ile; “Ey Ali! Kâmil bir er ol!” sözlerini söyledi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Sonra kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Râmîtenî; “O, hocam Mahmûd İncîrfagnevî idi. Allahü teâlâ, ona bu kerâmeti ihsân eyledi. Kelîmullah Mûsâ aleyhisselâmın makamında, binlerce söz ve kelâm ile dâima uçmaktadır. Şimdi Hâce Dihkan ( radıyallahü anh ) hastadır, son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyârete, yoklamağa gidiyor. Çünkü o, Allahü teâlâdan, son nefeste yardımcı olması için evliyâsından birini kendisine göndermesini istemişti. Hocam Mahmûd İncîrfagnevî, bu sebeple onun yanına gidiyor” diye anlattı. Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazilet ve kemâl sahibi idiler. Her biri onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakkı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed’dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz’dur. Hârezm’de medfûndur. İkincisi, Hâce Muhammed Hallâc-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfûndur. Üçüncüsü, Hârezm’de medfûn olan Hâce Muhammed Bâverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerini vekîl olarak bıraktı. Ali Râmîtenî buyurdu ki: “Allahü teâlâ, mü’min bir kulunun gönlüne bir gecede üçyüzaltmış defa nazar eder” sözünün ma’nâsı şudur: “Kalbin, vücûda açılan üçyüzaltmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üçyüzaltmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi hâline göre zevkle ibâdet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır.” Yine buyurdu ki: “Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itminana kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere kavuşturur. O da; Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği yerdir.” Rükneddîn Alâüddevle Semnânî ( radıyallahü anh ), Azîzân hazretlerinin zamanında yaşamış idi. Birbirlerine mektûp yazarlardı. Derler ki, bir defasında Rükneddîn bir kimse gönderip, suâllerinin cevâbını istedi. Suâllerinden birisi şöyle idi: Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikram ettiğimiz hâlde, sizde böyle birşey yok iken, gene de insanlar sizden râzıdırlar, bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?” Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz.” İkinci Suâl: Duyduğumuza göre, sizi Hızır aleyhisselâm terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur? Cevap: Allahü teâlânın, zâtına âşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır. Buyurdu ki: “Hallâc-ı Mensûr zamanında, büyük mürşid Abdülhâlık Goncdüvânî ( radıyallahü anh ) hazretlerinin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallâc-ı Mensûr o hâllere düşmezdi.” Buyurdu ki: “Allahü teâlâya hiç isyan etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun.” “İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.” “Halkı hakka da’vet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle…” Fârisî şiirlerinden bir kıt’a: Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa, Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa, Onun ile sohbetten etmez isen teberri, Sana yardıma gelmez azîzândan hiçbiri. İki oğlu olup, ikisi de maddî ve ma’nevî ilimlerde söz sahibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve ma’nevî ilimlerde büyük âlimdi, insanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmîtenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefâtından ondokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu. Ali Râmîtenî hazretlerinin yazdığı, Süleymâniye Kütübhânesi’nin Tâhir Ağa kısmında, 265/2 nolu risalede buyuruluyor ki: “Allahü teâlânın sevdiği kul olabilmenin on şartı vardır. Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısıma ayrılır, 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır ki, bütün insanların dikkat edeceği husûslardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram gıdası hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?” Ya’nî haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyurdu. Gönül ya’nî kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, ma’rifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz. İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münasebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’ân-ı kerîm okuması, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunması, ya’nî Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi, Zîrâ sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehenneme atılırlar.” Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz haram olan şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” Yabancı kadınlara bakmak haramdır. Allahü teâlâ, Nûr sûresinin otuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm mü’minlere söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramdan korusunlar! imânı olan kadınlara da söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haram işlemekten korusunlar!” buyurdu. Dördüncü şart; oruç tutmaktır, insan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır” buyurulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; “Oruç, Cehenneme kalkandır” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir. Yine hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Oruçlu için iki ferahlık (sevinç) vardır. Birincisi iftar ânında, ikincisi de Rabbine kavuştuğunda.” Oruç tutarak sıhhate kavuşulur. Bilhassa Receb, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem aylarında tutulan orucun faziletleri hakkında hadîs-i şerîfler pek çoktur. Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak. İsmini çok söylemektir. En faziletli olan zikir, “La ilahe illallah”tır. Lâ ilahe illallah diyen kimse ihlâs sahibi olur. İhlâs, bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhıreti taleb etmektir. İhlâslı olan kimse; “İlâhî! Benim maksudum sensin, seni istiyorum” der. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ), “La ilahe illallah” demenin çok faziletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırkbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahı çok zikrediniz” buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir. Altıncı şart; hâtıra ya’nî kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytanî, nefsânî’dir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytanî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir. Eğer insan buna güç yetiremiyorsa, şöyle duâ etmelidir: “Allahümme erinel hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâ-behu bi-hurmeti seyyidil-beşer sallallahü aleyhi ve sellem.” Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, tevekkül ve tevfîz eylemek, ya’nî dünyâdaki şeylerden birşeyi beğenmeyip, cenâb-ı Hakkın ihtiyâr ve irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Allahtan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mü’min, ümitsizliğe de düşmez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir. Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdîrde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür. Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, herşeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız” buyurdu. Onuncu şart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin yüzaltmış sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz” buyurmaktadır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ise; “İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâli taleb etmektir.” Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itaat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyankâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez. Nitekim Allahü teâlâ, A’râf sûresinin otuzbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yiyiniz, içiniz, fakat isrâf etmeyiniz” buyurmaktadır. Aynı zamanda, Besmelesiz kesilenleri de yememelidir. Zîrâ Allahü teâlâ, En’âm sûresinin yüzyirmibirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Üzerlerine Allahın ismi zikredilmeyen (Besmele çekilmeyen) şeyden yemeyiniz” buyurmaktadır. Gâfillerle beraber oturmamalıdır. Yiyeceği temiz ve Besmele ile yemek pişiren kimselerin yiyeceğini yemelidir. Çünkü, bu husûs gaflet sebebidir. Allahü teâlânın dostları, uygunsuz kişilerin elinden gelen lokmayı, yaradılışlarına lâyık görmeyerek, yememişlerdir. Allahü teâlâ bizi ve bütün mü’minleri, helâl ve temiz rızıklarla rızıklandırsın.” Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şair Firdevsi

Şair Firdevsi

İran – Tus’da Şehir merkezindeki park’ta Meşhûr İran şâiri ve Şehnâme’nin yazarı. Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Asıl adının Ahmed yâhud Mansûrveya Hasen olduğu tahmin edilmektedir. Babasının adı İshak, dedesininki, Şerefşâh’dır. Babasının güzel bir bahçesi olmasından dolayı Firdevsî denilmiştir. Horasan’ın Tûs şehri civarında, Rezân veya Şâdâb adlı köyde doğdu. Doğduğu şehre nisbetle de Firdevsî-i Tûsî denildi. Avrupalılar bemu Firdevsî şeklinde yazmaktadırlar. 934’de doğduğu ve seksen yaşında Taberan’da vefat ettiği rivayet edilen Firdevsî’nin doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Firdevsî, eski İran’ın târihî hâtıralarına ve geleneklerine bağlı toprak sahibi (çiftçi) bir aile muhitinde yetişti. Hakkındaki en eski kaynak; Nizâmî-Arûzî’nin Cihar Makale adlı eseridir. Bunda bildirildiğine göre, Firdevsî, Tûs şehri dehkanlarından idi. Dehkan o zamanlarda İran’da çiftlik sahibi demek idi. Ayrıca mâlî ve idarî vazifeleri de vardı. Bunlar eski İran kültürünü yaşatan bir zümre idi. Firdevsî, sonraları kaleme aldığı Şehnâme’nin malzemesinin büyük bir kısmını bunlardan sağladı. Firdevsî’nin çocukluk ve gençlik devresi hakkında fazla bilgi yoktur. Bilindiği kadarıyla gençliğinde iyi bir eğitim ve dil öğretimi gördü. Eski farsçayı yâni Pehlevî dilini ve Arabçayı öğrendi. Gençliğinde rahat bir hayât sürdü. Ancak sonraları çiftçilikle hayâtını kazanması zorlaştığından geçim sıkıntısına düştü. Kendisi soğuktan zarar gördüğünü, hayvanlarının öldüğünü, vergi ödeyemeyecek duruma düştüğünü eserinde anlatmaktadır. Firdevsî, uzun seneler Tûs şehrinde yaşadı. Ebû Mansûr bin Muhammed ismindeki bir san’atkârın himayesinde kaldı. Tûs âmili Huday bin Kuteyb’in yakrnlığını kabandı. Bir ara İran’dan Irak’a giderek, Şiî Büveyhoğulları Devleti hükümdarı Behâüddevle’nin sarayında. yaşadı. Bağdâd’da Yûsuf ve Züleyhâ hikâyesini konu alan bir mesneviyi kaleme aldığı ve Behâüddevle’nin adamlarından Ebû Ali İsmail el-Muvaffak’a 996 yılında sunduğu rivayet edilmektedir. Firdevsî, sonraları Han Lencan’da, İsfehan hâkimi Ahmed bin Muhammed’in misafiri oldu. Firdevsî’nin memleketinde 900 (H. 288) senesinde kurulup, Gazneliler zamanına kadar süren Sâmânî Devleti devrinde, millî mes’elelere karşı büyük bir alâka vardı. Fârîsi lisânı kuvvetlenip, Arabî harflerle yazılmaya başlanmıştı. Firdevsî, İran târihine ve ağızdan ağıza zamanına kadar gelen an’ane ve söylentilere karşı büyük ve derin bir ilgi duyarak, bunları bir araya getirmek istedi. 974 yılında destanını yazmaya başladı ve ilk metni 996 (H. 386) senesinde bitirdi. Bu metin, önce İsfehan valisine, sonra ikinci defa elden geçirilip, 1010 senesinde düzenlenen metin Gazneli Devleti’nin kurucusu Sultan Mahmûd-ı Gaznevî’ye arzedildi. İlim adamlarına çok kitap yazdıran büyük Türk sultânı Gazneli Mahmûd, âlimleri, edibleri ve şâirleri çok sever, destekler, teşvik ederdi. İran dili ve edebiyatını kaybolmaktan kurtaran, yaşatan Şehname de bu Türk sultânının teşviki ile güzel bir şekilde yeniden yazıldı. Şehnâme’nin başıda şöyle denilmektedir: Besî rene bordem derîn sâl-i sî Acem zin de kerdem bedîn parî (Otuz yıldır çok zahmetini çektim ve Acem milletini, bu Fars diliyle kaybolmaktan kurtardım.) Şehnâme’nin on dört yerinde Türk sultânı Mahmûd Gaznevî medhedilmektedir. Sultanın eli açık, cömert birisi olduğu bildirilmektedir. Bir ara Sultan Mahmûd Gaznevî; çevresinden Firdevsî hakkında kötü şeyler duyunca, ilgisini kesmişse de sonradan gerçeği öğrenince, altmış bin dinar değerinde hediye göndermiştir. Şehnâme’nin tamâmı altmış bin beyt idi. Firdevsî, eserini rivayetlere göre, 70 yaşında tamamlamıştır. İran milletinin bütün târihini, geleneklerini toplayan bu eser, dünyâ destan edebiyatının en güçlüleri arasında yer almaktadır. Halk arasında, özellikle yaşlılarca söylenen hikâyeler derlenip yazılırken Avesta, Hudaynâme gibi destânî İran devleti târihi, Ebü’l-Müeyyed el-Belhî’nin nesir, Mesûdî, Mervezî ve Dakîkî’nin nazım şekillerindeki Şehnameleri de göz önünde bulundurulmuştur. Üçüncü Yezdicürd’e kadar, İran târihinin anlatıldığı Şehname; İran ve Türk edebiyatında, kahramanlık mesnevileri için değişmez örnek hâline geldi. Yer yer nasîhate yer veren eser, günümüze kadar geldi ve ondan örnek alınarak bir çok eser yazıldı. Nizâm-ül-Mülk’ün Siyâsetnâmesi, Selçuklularda Koçi Bey risalesi, Osmanlılar da (nasîhatnâmeye) örnek eserler olarak karşımıza çıkarlar. Şehnâme’de sâde ve akıcı bir üslûb hâkimdir. Arabî kelimeler azdır. Eserin ifâde bakımından teşbih (benzetme) tarafı ağırlıktadır. Güzelliği; canlı ve orijinal anlatımından, tasvirlerinden ileri gelmektedir. Firdevsî eserinde; 1-Püşdânîler sülâlesi, 2-Kiylânî sülâlesi, 3-Eşkânîler sülâlesi, 4-Sâsânîler sülâlesi olmak üzere İran târihini dört büyük döneme ayırmıştır. Püşdânîler sülâlesinden on, Kiylânîlerden on beş, Sâsânîler sülâlesinden de dokuz hükümdarın devri anlatılmakta, Eskânîler üzerinde ise kısaca durulmaktadır. Püşdânîler ve Kiylânîler, yıldızlara ve güneşe taparlardı. M.Ö. 100 yılında Kiylânîler zamanında Zerdüşt (Zoroastre) isminde birisi mecûsîliği çıkararak, İranlıları ateşe taptırdı. Bu bozuk inanış mensubları, hazret-i Ömer’in İran’ı fethetmesiyle hidâyete erip İslâmiyet’i kabul ettiler. Şehnâme’nin İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Türkçe tercümeleri vardır. Eserin İstanbul kütüphanelerinde daha başka manzum ve mensur tercümeleri de bulunmaktadı. Kaynak; Türkiye Gazetesi , İslam Tarihi Ansiklopedisi , 5. cilt Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İmam Gazali (k.s.)

İmam Gazali (k.s.)

İran – Tus şehrinde , şehir merkezinde yer alan Şair Firdevsi türbesinin 150 – 200 metre ilerisinde yol üzerinde bir tarlanın ortasında Büyük İslam alimi, mütefekkir, mutasavvıf, Şafi fakihi. İran’ın Horasan bölgesinde Tus (bugünkü Meşhed) şehrinde doğdu. Orada Ahmed b. Muhammed er-Razekani’den fıkıh okudu. Cürcan’da Ebu Nasr El-İsmaili’den ders aldı. Sonra Nişabur’a gitti ve meşhur Nizamiye medreselerinde Cüveyni’nin derslerine devam etti. Hocasından sonra Horasn ve Irak muhitinin fıkıh , usuli mantık, kemal, cedel ve hilafiyatta en büyük siması oldu. Nişabur’daki öğrenimi sırasında meşhur mutasavvıf Ebu Ali Farmedi hazretlerinden tasavuuf eğitimi aldı. Nizamülmülk ; Bağdat’daki Nizamiye medresesine Gazali’yi tayin etti (1091) Gazali orada büyük alaka gördü. Ancak fikri ve ruhi bir takım sebeplerle 1095 yılında eğitim ve öğretimi bırakarak tasavvufa sülük etti.10 yıl kadar Şam, Harameyni Kudüs, Hamedan, Bağdat gibi şehirleri ve Horasan bölgesini dolaşan Gazali felsefenin dalalet olduğunu leri sürdü, eser ve münazaralarıyla felsefecilere hücum etti, görüşlerini çürüttü. Bu sebeple ” Hüccetül İslam” diye anılan Gazali’nin asıl nisbeti olan ” Gazali” ise babasının iplikçi (gazzal) olmasından gelmektedir. Temmuz 1106’da Nişabur’a dönen Gazali buradaki Nİzamiye Medresesi’nde tekrar göreve başladı. Üç yıl sonra tekrar Tus’a gitti ve bir süre sonra orada telifle meşgul olduktan sonra 14 Cemaziyelahir 505 ( 18 Aralık 1111)’de Tus’da vefat etti. İmam Gazali hazretlerinin Eserleri 1. İhyâ-u ulûmiddîn, 2. Kimyâ-i Se’âdet, 3. Vasît, 4. Basît, 5. Vecîz, 6. Hulâsa, 7. Erbeîn, 8. Esmâ-ül-hüsnâ, 9. Mustasfâ (Usûl-i fıkha dâirdir.), 10. El-Menhûl (Usûl-i fıkha dâirdir.), 11. Bidâyet-ül-hidâye, 12. Tahsin-ül-meâhiz, 13. El-Münkızü aniddalâl, 14. El-Lübâb-ül-müntehâl, 15. Şifâ-ül-galil fî beyânı meslek-üt-ta’lil, 16. El-İktisâd fil-i’tikâd, 17. Mi’yâr-ün-nazar, 18. Mehakk-ün-nazar (Mahall-ün-nazar), 19. Beyân-ül-kavleyn, 20. Mişkât-ül-envâr, 21. El-Müstazhirî (Bâtınîlere reddiyedir.), 22. Tehafüt-ül-felâsife, 23. El-Makâsıd fî beyâni i’tikâd-ül-evâil (Makâsıd-ül-felâsife), 24. İlcâm-ül-avâm an ilm-il-kelâm, 25. El-Gâyet-ül-kusvâ, 26. Cevâhir-ül-Kur’ân, 27. Beyânü fedâih-il-İmâmiyye, 28. Gavr-üd-devr (Gâyet-ül-gavr fî dirâyet-üt-devr), 29. Keşfü ulûm-ül-âhıre, 30. Er-Risâlet-ül-kudsiyye, 31. Fetâvâ, 32. Mîzân-ül-amel, 33. Kavâsım-ül-Bâtıniyye (Bâtınîlere reddiyedir.), 34. Hakîkât-ür-rûh, 35. Kitâbü Esrârı muâmelât-iddîn, 36. Akîdet-ül-misbâh, 37. El-Minhâc-ül-a’lâ, 38. Ahlâk-ül-envâr, 39. El-Mi’râc, 40. Hüccet-ül-hak, 41. Tenbîh-ül-gâfilîn, 42. Elmeknûn (usûle dâirdir), 43. Risâlet-ül-aktâb, 44. Müsellem-üsselâtîn, 45. El-Kanûn-ül-külliyyü, 46. El-Kurbetü ilellah, 47. Mi’yâr-ül-ilm (Mu’tâd-ül-ilm), 48. Mufassal-ül-hılâf fî usûl-il-kıyâs, 49. Esrâru ittiba-üs-sünne, 50. Telbîsü iblîs, 51 El-Mebâdî vel-gayât, 52. El-Ecvibetü, 53. Acâ-ibü sunillah, 54. Risâlet-üt-tayr, 55. Er-Reddü alâ men tagâ, 56. Kavâid-ül-akâid, 57. Kıstâs-ül-müstekîm, 58. Dürret-ül-fâhire (Kıyâmet ve âhıret adıyla Türkçeye tercüme edilmiş olup, Hakîkat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.), 59. Hülâsât-üt-tasnîf fit-tasavvuf, 60. Acâib-ül-mahlûkât (İlcâm-ül-avâm, el-Münkızü aniddalâl ve Kimyâ-i Se’âdet kitapları Hakîkat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.), 61. El-İmlâ fir-reddi alel-İhyâ. Bu eseri, İhyâu ulûmiddîn adlı eserini tenkid etmeye kalkışanlara cevap olarak yazmıştır. “Eyyühelveled” kitabı Arabcadır. Farsça tercümesi, Bursa’da Orhan Câmii Kütüphânesinde mevcûttur. Bu kitap, 1945’de kurulmuş olan Milletlerarası ilim Yayma Teşkilâtı (UNESCO) tarafından 1951’de Fransızca, İngilizce ve ispanyolca” ya tercüme edilerek hepsi basılmıştır. Türkçesi Hak Sözün Vesîkaları adlı kitabın içinde bir bölüm olarak Hakîkat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. İmâm-ı Gazâlî’nin Arabca olan beş cildlik “İhyâ-ül-ulûm” kitabı, 1968 senesinde Beyrut’ta Arabca ve 1974’de İstanbul’da Türkçe olarak basılmıştır, ihyâ kitabı dört kısımdır: 1. İbâdâd; ibâdetleri anlatan bölüm. 2. Mu’âmelât; alış-veriş, rehin, kira, havale, vekâlet gibi muâmeleleri anlatır. 3. Mahlikât; insanı felâkete sürükleyen şeyler ve bunlardan sakınmayı anlatan kısım. 4. Münciyât; kurtuluşa götüren şeyler. Bu dört kısımdan her biri kendi arasında on bölüme ve bu bölümler de kısımlara ayrılmıştır. İhyâ’nın Zübdet-ül-İhyâ adıyla ve Ahmed Gazâlî tarafından Lübâb-ül-İhyâ adı altında muhtasarı (özeti) yazılmıştır. Bir cild olan Farsça “Kimyâ-i Se’âdet” kitabı da, 1955’de Tahran’da 1977’de İstanbul’da basılmıştır. Büyük hadîs âlimi Hâfız Zeynüddîn Ebü’l-Fadl Abdurrahmân el-Irâkî”, 1353 yılında “İhya”daki hadîsleri birer birer ele almış, her birinin kaynak ve senetlerini araştırmış, bulmuş ve bu tahriçlerle basılan İhyâ kitabı beş cilde ulaşmıştır. Abdurrahmân Irâkî’nin bu gayretli çalışması, tam 40 yıl sürmüştür. Bu eserin ismi, “Tahrîcü-ehâdis-il-İhyâ”dır. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en kıymetli eseri “İhyâ”sıdır. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi, “Tasavvufun Zaferi” isimli eserinde, İmâm-ı Gazâlî’nin bu kitabı hakkında şunları yazmaktadır. “Hüccet-ül-İslâm vel-müslimîn İmâm-ı Muhammed Gazâlî’nin “İhyâ-ül-ulûm” kitabı, öyle bir yüce kitap, öyle yüksek bir eserdir ki, Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerinin ma’nâlarını müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarını, doğru yola irşâd etmek, İslâm ahlâkını huzûr ve se’âdete kavuşturucu hükümlerini öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifâyet ederdi. Ey Oğul !!! Allah’tan kork Ey oğul! Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle kork. Ona kulluk görevini gereği gibi yap. Haram kıldığı şeylerden mümkün olduğu nisbette kaçın. Allah’ın saadete uzanan yolundan ayrılma. Hayatını düzene sokan emirlerini sakın ihmal etme ki, yaşayışın sıhhat bulsun, gözlerin aydın olsun. Çünkü gizli ve kapalı hiçbir şey Allah’tan gizli ve kapalı değildir. Babana itaat et Ey oğul! Senin hayatını renk katmak için güzel belgeler koydum. Onları korur ve dediklerime kulak verir, günlük yaşayışını ona uydurursan hükümdarların gözleri ve gönülleri sana karşı ilgiyle dolup taşacaktır. O halde şu anda da, bundan sonra da babana itaat et. Boş sözden uzak dur Ey oğul! Aklının hemen kabul etmeyeceği şeyi söyleme. Lüzumsuz lâftan, çok gülmekten, şaka ve alaya almaktan, din kardeşinle tartışmaktan sakın. Böyle yapmak saygıdeğerliği götürür, kin ve düşmanlık kapılan açar. Ağırbaşlı ol Ey oğul! Ağırbaşlı, terbiyeli, saygılı ve nezaketli olmaya çok dikkat et ve itina göster. Ancak böyle yaparken gurura kapılma. Sonra senden bu sıfatla söz edilir. Halka tepeden bakma. Sonra senden bu sıfatla bahsedilir. Herkese hoşnut davran Ey oğul! Dostuna da düşmanına da hoşnutluk göster. Başkasına eza ve cefa etmekten kendini alıkoy ve bunu onlardan korkup ürktüğün için de yapma. Sadece iyi bir huy olduğunu düşünerek öyle davran. Ortayolu tut Ey oğul! Bütün işlerinde ortayolu tut. Çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Az konuş. Karşılaştığın her Müslümana selâm ver. Yürüyüşüne dikkat et Ey oğul! Ölçülü adımlarla yürü, ayaklarını yerde sürükleyerek yürüme. Sağa sola baka baka yürüme. Etrafı rahatsız ederek, başını şunun bunun kapısına doğru döndürme. Toplantılarda şunlara dikkat et Ey oğul! 1. Uğradığın bir toplantıda yer alanların üzerine dikilip durma. 2. Sokak ve caddeleri meclis gibi kullanma. 3. Dükkânları sohbet yeri olarak seçme. 4. Fikrî tartışmada kendini haklı çıkarmak için inat gösterme. 5. Edep ve terbiyesini yitirmiş patavatsız kimselerle tartışma. Bir hüküm verirken “şahsî görüşümdür” de. 6. Birşeyi veya bir adamı överken aşırıya gitme. 7. Bir mecliste oturmak istediğin zaman bağdaş kurup otur. 8. Sakın parmak çatlatma 9. Sakalınla oynama 10. Yüzüğünle meşgul olma. 11. Oturduğun bir yerde, bulunduğun bir toplulukta dişlerini kürdan ve benzeri şeylerle temizlemeye kalkışma. 12. Burnunla oynama 13. Parmağını burnuna sokma. 14. Yüzüne sinek konarsa yavaşça onu kovmayı ihmal etme. 15. Esnememeye dikkat et. 16. Halkın seni hafife alacağı söz ve davranıştan sakın. 17. Bulunduğun topluluk yol gösterici olsun. 18. Sözlerin çok kıymetli bir nesne gibi paylaşılsın. 19. Güzel sözlere kulak ver. 20. Konuşulan bir sözün tekrar edilmesini isteme. Bu, onu dinlemediğini gösterir. Şu kadından uzak dur Ey oğul! Huysuz ve karaktersiz kadından sakın. Çünkü böylesinin dili kocası üzerinde çirkin ve ağırdır. Dünyaya çocuk getirmesi, yüzündeki haya perdesini açmıştır. Artık ne ev halkından utanır, ne de konu komşusundan. Böyle kadınlar ne dünyaya yararlar, ne de âhirete. Bunlar ülfet ve sohbet edilmeye lâyık değildirler. Böylelerinin gizli hali olmaz. Aile sırrını sokağa dökerler. İyilik ve hayrı çoktan yere gömmüşlerdir. Asık suratlı olarak sabahlar, akşam nerede olduğu bilinmez. Onun sunduğu bir yudum su şerdir, zehirdir. Yemeği öfke, konuşması maskedir. Evi perişan, elbisesi kir ve pastır. Yılan gibi sokar, akrep gibi ısırır. Kocası evet dese, o hayır der. Böylesi kadınlardan uzak dur. Kadınların bir kısmı da geri zekâlı ve hantaldır. Ağır canlı ve kıt anlayışlıdır. Kocasını sever, kazancına razı olur; fakat güneş doğup yükseldiği halde hâlâ sesi duyulmaz. Yemekleri bayat, kapları kirli ve paslıdır. Şu kadınla da hayatını kur Ey oğul Kadınların bir kısmı da sevimli ve merhametlidir. Bereketli ve feyizlidir. Soylu çocuk doğurur. Kendisine her zaman güvenilir. Komşuları arasında itibarlıdır. Aile sırlarım korur, kimsenin yanında açmaz. Cömerttir, eli açıktır. Bağırıp çağırmaz, alçak sesle konuşur. Evi ter temizdir. Çocukları çiçek gibi, gönül alıcıdır. Hayrı süreklidir. Kocası da o nisbette yumuşak huyludur. Namus onun şiarı, terbiye değişmez vasfıdır. Fırsatları kaçırma Ey oğul! Fayda sağlayacak fırsatları kaçırma. Muhtaç olduğun şeylere iyice sahip çık. Görülmesini acele ettiğin işlerinde dikkatini başka taraflara dağıtma. İçinde bulunduğun toplumun âdet ve geleneklerine saygılı ol. Âhirette seni rüsvay edecek çirkin âdet ve geleneklerden sakın. Birşeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan yapmakta acele etme. Soysuz adamlarla tartışma Ey oğul! Soysuz adamlarla tartışma. Sonra onun kötü arzularını kendine çekmiş olursun. Namus ve şerefini koruyan insanlara herkes izzet ve ikramda bulunur. Böyle kimseler halk tarafından itibar görür. Hakkı bilmek, doğruluktan gelen bir fazilettir. Kendini zavallı ve fakir göstermeye çalışan kimse hakarete uğrar. Az kelime ile çok şey anlat Ey oğul! Bir meseleyi yazarken gereksiz kelime kullanma. Az kelimeyle çok şey anlatmaya çalış. Sonu gelmeyecek arzular peşinde koşmak, sapıklıktır. Başkasını kınayan ve hep kusur söyleyen adamın dostu olmaz. Din süslerin en güzelidir. Kuru gürültü, boş yere vakit harcamaktır. Sarhoşluk insanlıktan uzaklaşıp şeytanlaşmaktır. Yapılan bir akdi bozan kimse sırtına bir kin yüklenmiş olur. Yumuşak söz büyüklerin ahlâkındandır. Evlenmek istediğin kızı iyi seç Ey oğul! İnsanın hanımı huzur ve sükûnet kaynağıdır. Bir kızla evlenmek istediğinde ailesini iyice araştır ve öğren. Çünkü temiz ve asil bir aile tatlı meyveler yetiştirir. Bilmiş ol ki kadınlar parmaklarımız kadar birbirinden farklıdırlar. Şirret ve karaktersiz kadından sakın. Onların dış görünüşlerine aldanma, böyleleri kocasına karşı kaba ve hırçındır. Kocası kendisine saygılı olduğu zaman bunu bir üstünlük sanar. Hiçbir iyiliğe karşı teşekkür etmesini bilmez. Az şeye de hiç kanaat etmez. Dostunu iyi seç Ey oğul! İki çeşit dost ve kardeş vardır. Birisi, başına bir bela geldiği zaman seni korur; diğeri de mutluluk ve ikbal günlerinde senin dostundur. Belâ gelip ikbalden düştüğünde dostluk yüzünü gösteren kardeşi hakiki kardeş ve dost bil ve dostluğunu korumaya çalış. Saadet günlerindeki dosta pek güvenme. Sıkıntılı günlerinde dostluk bağını uzatmıyorsa, onu düşmanların düşmanı bil. İnsanları iyi tanı Ey oğul! Heveslerine ve nefsine uyan aşağılık çukuruna yuvarlanır. Zarif görünümlü insanlar fazla ilgini çekmesin, dış görünüşe pek aldanma. Çünkü insan, kalbiyle, düşüncesiyle ve diliyle adamdır, kıyafetiyle değil. Benzi sarı, zayıf kimseleri hor görme. Çünkü insan iki küçük et parçasıyla ölçülür: Kalbi ve dili. Öyleyse insanların bu iki değerinden faydalanmaya çalış; gerisi et, kan ve kemiktir. Fitneden sakın Ey oğul! Düşman ülkesinde de olsan fitne ve fesat çıkarmaktan sakın. Kendinden aşağı kimselere karşı çoluk çocuğunu, şeref ve itibarını yaygı yapma. Malını kendinden fazla kıymetli ve üstün tutma. Fazla konuşma Ey oğul! Fazla konuşma. Sonra bulunduğun toplulukta taşınması güç bir yük olursun. Seninle beraber oturana karşı alicenap davran. Yanına oturmak isteyene güzel, nazik, hareket et. Başkasının gözüne dikkatle bakıp durma. Fazla lügat parçalayıp yaldızlı söz söyleme. Çünkü bu sözlerin dış görünüşü belki güzel sayılabilir, fakat gerçekte güzel değildir. Kendinden fazla söz etme Ey oğul! Çocuğunu çok beğendiğini başkalarına anlatma. Hizmetçinin çok hünerli olduğundan başkalarına söz etme. Atından ve kılıcından bahsetme. Gördüğün rüyaları her yerde anlatmaya kalkışma. Çünkü gördüğün rüyadan sevinç duyduğunu belirttiğin zaman beyinsiz ve seviyesiz insanlar bu konuda seni rahatsız etmeye başlarlar. Kişiliğini korumak için şunlara dikkat et Ey oğul! 1. Saçını sakalını tarayıp öyle sokağa çık. 2. Beyaz kılları koparmaya kalkma. 3. Lüzumundan fazla güzel kokulu şeyler sürünme. 4. Bir ihtiyacını dile getirirken üzerinde ısrarla durma. 5. Birtakım arzularının yerine gelmesi için küçülme. 6. Servetinin tam listesini, mevcut paranın tam rakamım çoluk çocuğuna verme. Çünkü bunlar onu az görecek olurlarsa kendilerini zayıf sanarlar. Çok görecek olurlarsa yaşayışlarında değişiklik yapmak isterler. Onları hırpalamadan belli ölçüde idare etmeye çalış. Tartışmada şunlara dikkat et Ey oğul! 1. Birisiyle tartışırken vakar ve efendiliğini elden bırakma. 2. Bilgisizliğini ortaya koyma. Bu konuda aceleci olma. 3. Delillerini getirirken çok iyi düşün. 4. Tartıştığın kimseyle aranda hakem olarak yumuşak huyunu gör. 5. Elinle ve parmağınla fazla işarette bulunma. 6. Fazla heyecanlanıp yüzün turp gibi olmasın. 7. Şakakların terlemesin. 8. Karşındaki adam sana ölçüsüz davranır, küstahlıkta bulunursa sen de nezih ve ağırbaşlı davran. 9. Seni kızdıracak olursa, yine ölçülü konuşmaya çalış, kendi şerefini düşün. Hükümdarla görüşmede şunlara dikkat et Ey oğul! 1. Devrin hükümdarı sana yakınlık gösterirse, onunla mızrak ucunda bulunduğunu hesapla. 2. Hiçbir zaman onu bu yakınlığından cesaret alıp haddini aşma ve kendini güven içinde hissetme. 3. Son derece efendi ve yumuşak davran. 4. İlâhî hükümlerden biri zedelenmedikçe hükümdarın hoşuna gidecek şekilde konuş. 5. Onun sana lütufları seni ölçüsüzlüğe sürüklemesin. 6. Sakın hükümdarla yakını arasına girme. Ancak iyilik ve hayırlı işlerde gir. Çünkü hükümdarla yakınları arasına giren kişinin düşüşü çok ani ve sür’atli olur. Konuşurken şu noktalara dikkat et Ey oğul! 1. Söz verdiğinde onu mümkün olduğu ölçüde yerine getir. 2. Konuştuğunda ancak doğruyu söyle. 3. Sağırlara seslenir gibi konuşma. 4. Dilsizlere hitap eder gibi sesini kısma. 5. Makbul söz söyle, güzel konuşmaya çalış. 6. Seni dinleyenin olduğu takdirde konuş. 7. İlgi duyulmayan yerde konuşma. 8. Halkın kabul etmeyeceği ve garip karşılayacağı olaylardan söz etme. 9. Bazı sözleri devamlı olarak tekarlayıp durma: “Yani, ondan sonra, evet evet evet, hayır hayır hayır,” ve benzeri gibi… Büyüklerin sofrasında dikkatli ol Ey oğul! Büyüklerle bir sofraya oturduğun zaman fazla su isteme. Etin kemiği ile fazla meşgul olma. Hiçbir yemeği ayıplama ve sofradaki hiçbir yiyeceği küçümseme. Sonra sofra sahibini üzmüş olursun. Gözü aç ve savurgan olma Ey oğul! Kendini iyice sıkıntıya sokmuş bir miskin gibi gözü aç; mal kıymeti bilmeyen, ilerisini görmeyen bir sefih gibi savurgan olma. Sana ait hakları belirle. Dostuna saygılı, düşmanına insaflı ol. Nimetlere şükret Ey oğul! Allah’ın verdiği nimete dâima şükret. Musa Aleyhisselâm, münacatında, “Yâ Rabbi! Âdemoğullarına el, ayak, göz, kulak ve sair birçok nimetler verdin. Âdemoğulları bu nimetlerin şükrünü nasıl îfa edebilir?” diye sordu. Cenab-ı Hak ona şöyle buyurdu: “Yâ Musa! Verdiğim nimeti Benden bilip, kendi işinden ve çalışmasından bilmeyen kulum, ona verdiğim nimetin şükrünü eda etmiş olur. Verdiğim nimetleri kendinden ve çalışmalarından bilip, Benden bilmeyen kulum da nimetin şükrünü eda etmemiş olur. Kula lâyık olan gece ve gündüz Bana teşbih ve hamd etmektir.” Fakirlere ihsan et Ey oğul! Cenab-ı Hakkın ihsan buyurduğu nimetten fakirleri ve muhtaçları hissedar etmek şükürdür. Eğer kapına bir fakir gelirse, onun kalbini hoş et, öyle gönder. Sadakayı gizli ver Ey oğul! Sadaka verirken gizli vermek, kendine bir musibet geldiğinde bağırıp çağırmayarak, yaygara yapmayarak gizlemek gerekir. Bir günah işlediğinde ceza gelmeden hemen tevbe et. Sadaka vermek sıddıklar nişanıdır. Onlar sıddıklar zümresindendir. Tamahkâr olma Ey oğul! Tamahkâr olma. Kalbin katı ve kara olur. Çok mal arttırmak için hasislik etme. Salih insanların sohbetinde bulun Ey oğul! Âlimlerin ve sâlih insanların sohbet ve meclisinde bulunmayı elden bırakma. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse ulema ve sâlihlerin meclis ve sohbetine giderse. Cenab-ı Hak o kimsenin herbir adımına karşılık kabul olunmuş bir hac sevabı ihsan eder.” Âlim ve sâlih zatlar Allah’ın dostlarıdır. Onları ziyaret edenin sevabı Allah’ın evini ziyaret edenin sevabı gibidir. Dargınları barıştır Ey oğul! Dargın ve küsülü olanları barıştır ki, sen de yarın Kıyamet gününde mesrur ve şad olasın. Musa Aleyhisselâm münacatında, “Yâ Rabbi! Küsülü iki kişiyi barıştırana ne ecir verirsin? Senin rızanı kazanmak için halka zulmetmeyenlere nasıl bir mükâfat verirsin?” diye sordu. Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “Ben de yarın Kıyamet gününde ona selâmet verip korktuğundan emin ederim.” Merhametli ol Ey oğul! Cenab-ı Hak şefkati ve merhameti sebebiyle Musa Aleyhisselâma peygamberlik verdi. Ey oğul! Sen de şefkat ve merhameti elden bırakma ki merteben yüce olsun. Yeryüzünde olan mahlukata merhamet eyle. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Yâ Ebâ Hüreyre! Yeryüzünde olan mahlukata merhar met eylersen, Allah da sana merhamet eder.” Anne-babanın rızasını al Ey oğul! Anne-baban yaşlanınca elinden geldiği kadar onlara yardım et. Çünkü ebeveynin, sen küçükken türlü türlü zahmetini çektiler. Devamlı onların hayır duasını al. Beddua ederlerse dünyan da, âhiretin de yıkılır. Anne-babanın rızası Allah’ın rızasıdır. Onların öfkelenmesi Allah’ın gazabıdır. Resul-i Kibriya Efendimiz (a.s.m.), “Cennet onların ayağı altındadır” buyurmuştur. Bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Anne-babasına iyilik edenin, onların gönlünü alanın ömrü bereketli ve uzun olur. Yarın kıyamette azap görmez.” Yakın akrabalarına iyilikte bulun Ey oğul! Amcan ve halan baban hükmündedir, teyzen ve dayın da ana hükmündedir. Onlara anne-babana ettiğin hürmet gibi hürmet et. Hayır dualarını almaya çalış, sakın ihmal etme. Âmâ akrabana iyilik et Ey oğul! Senin evindeki bereket direği, rahmetin vesilesi, sana gelecek musibetlerin gidericisi evindeki yaşlı âmâ akra-bandır. “İdare edemiyorum, geçimim dardır” deme. Onların vesilesiyle gelen bereket olmasaydı, geçimin daha da darlaşacaktı. Hocana hürmet et Ey oğul! Hocana tazim ve hürmet et. Çünkü hoca hakkı ana-baba hakkından fazladır. Ana-baban dünyanı mamur ederken, hocan âhiretini mamur eder. Onun içindir ki, hocaya hürmet, ana-babaya hürmetten efdaldir. Hocanı gördüğün zaman elini öp, hürmet et, diz çöküp edeple otur. Senden bir isteği olursa, kendi işini bırak, önce onun işini gör. Eğer fakir ise elinden geldiği kadar yardım ederek hayır duasını al. Çünkü hocanın talebesine duası, ana-babanın evladına duası gibidir. Kardeşinin ayıbını gizle Ey oğul! Mü’min kardeşinin bir ayıp ve kusurunu görürsen onu gizle, ifşa edip yayma. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Kim bir mü’min kardeşinin kusurunu görür de, halkın yânında onu rüsvay etmezse, Allahü Taâla Kıyamet gününde onun ayıplarını örter, mahşerde halkın huzurunda rüsvay etmez.” Hayırlı işlerde devamlı ol Ey oğul! Hayırlı amellerinde sebat et ve işlemede devamlı ol. Birgün yapıp birgün terk etme. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Allah katında en sevgili amel, daimi yapılan ameldir. Daimî yapılan amel kişiyi maksuduna ulaştırır.” Anne babana karşı gelme Ey oğul! Anne-babana karşı gelme. Gönüllerini kırma. Kalblerini incitme. Bir kimseden anne-babası razı olmazsa o kimse için Cehennemden iki kapı açılır. Bir kimsenin anne-babası zâlim olsa bile onlara karşı âsi olmamalıdır. Cenab-ı Hak, Musa Aleyhisselâma şöyle buyurmuştur: “Ya Musa bil ki, günahların içinde bir günah vardır ki, mizanda en ağır o gelir. O da anne-babası çağırdığı zaman, çocuğun onlara ‘efendim’ deyip cevap vermemesidir. Anne babanı darıltma Ey oğul! Anne-baban sana darılırsa, sen onlara karşı gelme. Bir köle efendisine nasıl hürmet ve itaat ederse, sen de ana-baban bir iş buyururlarsa o işi çabucak yap ki, sana beddua etmesinler. Eğer sana darılırlarsa onlara karşı kafa tutma. Ellerini öpüp hiddetlerini teskin et İzzet-i nefsini koru Ey oğul! Fakirlere karşı mütevazi ol. Zenginlere karşı zillet gösterme. İzzet-i nefsini koru. Kimseyi incitme Ey oğul! Âhirette selâmet istersen kimseyi incitme. Bir çocuk görünce, “Bu günâh işlememiş masumdur. Ben günahkârım, bu benden üstündür” de. Kendinden yaşlı birisini gördüğün zaman da, “Bu benden çok ibadet etmiştir. Benden efdaldir” de. Kendini herkesten aşağı gör Ey oğul! Cahil birisini görürsen, “Bu bilmeyerek günah işler, ben ise bile bile günah işlerim, bu benden efdaldir” de. Bir fakiri görürsen “Bu imân ve saadetle gider. Ben ise nasıl gideceğimi bilmiyorum. Bu benden efdaldir” diye düşün. Eğer bu şekilde kendini herkesten aşağı görmezsen Allah katında yüce olamazsın. Mü’min kardeşini sevindir Ey oğul! Mü’min kardeşini sevindir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse dünyada bir mü’min kardeşim sevindirirse, Cenab-ı Hak kıyamet gününde onun kalbini ferahlatır.” Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Bir kimse bir çocuğu sevindirirse, Allah onu şirkten başka bütün geçmiş günahlarını bağışlar.” Mü’min kardeşinin ihtiyacını gör Ey oğul! Elinden geldiği kadar mü’min kardeşinin ihtiyacını gör. Peygamber Efendimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Kim dünyada bir mü’min kardeşinin ihtiyacını giderirse, Cenab-ı Hak, on’u dünyada, altmışı da âhirette olmak üzere yetmiş ihtiyacını giderir.” Küçük ve büyük kardeşine güzelce davran Ey oğul! Eğer kardeşin senden küçük ise, ona edep ve terbiyeyi öğret. Okut ve tahsil yapmasını temin et. Tatlı sözlerle öğüt ver, fena hallere düşmesine mâni ol. Şayet kardeşin senden büyükse, ona saygı ve hürmet göster, sözünü dinle, anlattıklarına kulak ver. Âhiret kardeşine ise tazimde kusur etme. Senden bir haceti varsa, çabuk yerine getir. Çünkü, ana-baba bir kardeşten âhiret kardeşin daha hayırlıdır. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Birbirleriyle Allah için âhiret kardeşi olanlara, Cenab-ı Hak âhirette bir derece ihsan eder ki, hiçbir amelle o manevî dereceye erişilemez.” Eğer âhiret kardeşin uzakta ise ara sıra ziyaret et, ihmal etme. Oğlunu ve kızını iyi yetiştir Ey oğul! . Oğluna ve kızına küçükken edep ve terbiye öğret. Onları iyi yetiştir. Büyüdükleri zaman öğretmen güç olur. Hanımının ve çocuklarının bir suçu olursa bağışla. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızın, hanımınızın ve hizmetçinizin suçunu bağışlayınız.” Küçüklerin kabahatim affetmek, büyüklerin şanıdır. En efdal sadaka ehline, evladına ve hizmetçisine verdiğin sadakadır. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Bir kimse hanımına, çocuklarına ve hizmetçisine gönlünün istediği yemeği yedirirse, Allah Taalâ ona bin derece ihsan eder.” Oğlunu yabancı kadınlarla ülfet ettirme. Yedi yaşında namazı, dokuz yaşında orucu öğret. Günah ve haram olan şeyleri bellet. Misafire ikram et Ey oğul! Evine misafir gelirse kapıda karşıla, selâmını al. İzzet ve ikram ile “Hoş geldiniz, safa geldiniz” diyerek önlerine düş. Odada üst başa oturt. Sen de aşağıya otur. Yemek vaktinden önce gelmişse yemek çıkar. Yemek vaktinden sonra gelmişlerse tatlı birşey ikram et. Kalkıp giderken “Rahatsız oldunuz, özür dilerim” diyerek kapıya kadar uğurla. Gece kalmak için akşam üstü gelen misafire de bu şekilde ikram et, yemek yedirdikten sonra gece fazla oturma. Belki misafir yorgundur. Münasip bir yere yatağını yap, yanına su koy, tuvaleti de göster. “Allah rahatlık versin” diyerek kendi odana çekil. Sabah olunca kahvaltı çıkar. Eğer kalıcı misafir ise, kalıncaya kadar gönlünü hoş tut. Gideceği vakit yemek yedirmeden bırakma. Belli bir yere kadar yolcu et, “Allah selamet versin” diye dua et. Yiyip içerken şunlara dikkat et Ey oğul! 1. Sofraya oturmadan önce ellerini yıka. 2. Sağ dizini dikip sol dizinin üzerine otur. 3. Tabağın ortasından değil, kendi önünden ye. 4. Sofrada sağa sola eğilerek yanındakileri rahatsız etme. 5. Ağzında lokma varken konuşma. 6. Ağzındaki lokmayı kimseye gösterme. 7. Etrafına çok bakma. 8. Ekmeği ısırıp yemeğe batırma. 9. Vücudunun rahatını istersen az ye ve az iç. 10. Sofradan kalkınca da az su iç. 11. Cemaat içinde sümkürüp tükürme. 12. Su içerken acele ile bardağı dikerek, hort hort içme. Vücuda zarardır. Yavaş yavaş arada nefes alarak iç. 13. Ayakta su içme. Sıhhate zarardır. 14. Bir kimse su isterken sen de isteme. 15. Terli iken su içme. 16. Gece uyanıp su içmek doğru değildir. 17. Eğer çok susamışsan önce ağzını çalkala, sonra az iç. Çarşı pazarda şunlara dikkat et Ey oğul! 1. Çarşı pazarda yürürken kimseye omuz vurma, incitme. 2. Kimse ile alay etme. 3. Meydanda yere sümkürme ve tükürme. 4. Elle çekişip kavga etme. 5. Sattığı şeyi geri getirirlerse al. 6. Yalan söyleme 7. Kimseyi aldatma. 8. Dükkânını erken aç, geç kapa ve kaparken Besmele çek ve “La havle velâ kuvvete illâ billahi”l-aliyyilazîm”i oku. 9. Halkla tatlı konuş. 10. Yenecek birşey alırken sahibinin izni olmadan alıp tatma. 11. Aldığın yiyeceği evine açıktan götürme. “O nedir?” diyene tattır. Arkadaşlık hukukuna riayet et Ey oğul! Bir kimseyle yol arkadaşlığı yaparsan onun ayağınca yürü, hızlı yürüme. Öteye beriye sapma. Yol arkadaşını bırakıp da bir tarafa savuşma. Bir işle meşgul olup da bekletme. Arkadaşlık hakkını ve onun alışkanlıklarını gözet ki, senden hoşnut olsun. Ondan ayrılacağın vakit helâlleşip veda et ve elini sık. Hasta ziyaretine git Ey oğul! Hastanın halini hatırını sormak görgü kuralıdır. Hastayı ziyaret ettiğin zaman odasına habersiz girme. İçeri girerken selâm ver, hastanın sağ yanına oturup elini okşa. “Neren ağrıyor, hastalığın nedir, şimdi nasılsın?” diye sor. “İnşâallah geçer” diye teselli et ve ümitlendir. Hastanın yanında çok oturma. İhtiyacı varsa elinden geldiği kadar yardım et. Eğer hasta ağır ve kendini bilmiyor veya doktor, kimse ile görüşmesini yasaklamışsa odasına girme, ev halkından haber al veya bir adam gönderip sordur: Hasta ziyareti insanî bir vazife olduğu gibi, sünnettir ve sevabı çoktur. Cenazeye katıl Ey oğul! Akrabandan, dostlarından veya memleketin ileri gelenlerinden biri vefat ederse cenazesine katıl. Cenaze sahibine, evlat ve akrabasına orada hazır bulunanlara selâm ver. Vefat eden fakir ise cenaze masraflarına yardım et. Cenazeyi yaya olarak takip, etmek sünnettir. Mazeretin yoksa mezara kadar yaya git. Cenazeye katılamıyorsan ailesine mektup yazarak başsağlığı bildir. Cenazede bulunmak ve cenaze namazını kılmak çok büyük sevaptır. Kaynak ; Ahmet Özel , Hanefi Fıkıh Alimleri ve Diğer mezheplerinin meşhurları , Türkiye Diyanet Vakfı ,2014 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Cemalettin Dede – Çorlu

Cemalettin Dede – Çorlu

Tekirdağ – Çorlu’da Şehit Teğmen Yavuzer caddesi üzerinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorlu, Tekirdağ

Şeyh Abdulkadir Efendi – Mudurnu

Bolu – Mudurnu’da Kanuni Sultan Süleyman camii karşısındaki Abdurrahim Tirsi hazretlerinin yanında Mudurnu Velilerindendir. Şeyh Abdullah Efendi ‘nin oğludur. Babasından inabe alarak feyz almış, irşad postuna oturmaya hak kazanmıştır. Ömrünü mücahede ve riyazatlarla geçiren erenlerdendir. Sırri mahlası ile ilahileri vardır. Hicri 1176 (miladi 1734) yılında ahiret alemine yürümüş, temiz soylu dedelerinin yanında yüce Allah’ın rahmetine emanet edilmiştir. Şeyh Abdulkadir Efendi’nin Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ali (ra.) 3. Hz. Hasan Basri (ks.) 4. Hz. Habib Acemi (ks.) 5. Hz. Maruf Kerhi (ks.) 6. Hz. Sırrı Sakati (ks.) 7. Hz. Cüneyd Bağdadi (ks.) 8. Hz. Ebû Bekir Şibli (ks.) 9. Hz. Abdülvahid Tamimi (ks.) 10. Hz. Şeyh Ebu Fereç Tarsusi (ks.) 11. Hz. Şeyh Ebu Kureyşi Ayiyul Hakari (ks.) 12. Hz. Şeyh Ebu Said Mubarek Mahsumi (ks.) 13. Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (ks.) 14. Hz. Şeyh Seyyid Şemseddin Muhammed (ks.) 15. Hz. Şeyh Seyyid Şehabeddin Ahmed (ks.) 16. Hz. Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi (ks.) 17. Hz. Şeyh Seyyid Eşrefoğlu Rumi (ks.) 18. Hz. Şeyh Abdurrahim Tirsi (ks.) 19. Hz. Şeyh Muslihiddin Efendi (ks.) 20. Hz. Şeyh Hamdi Efendi (ks.) 21. Hz. Şeyh Sırrı Ali Efendi (ks.) 22. Hz. Hamdullah Sani Efendi (ks.) 23. Hz. Şeyh Lütfullah Efendi (ks.) 24. Hz. Şeyh Ahmed Efendi (ks.) 25. Hz. Şeyh Eşref Sani (ks.) 26. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 27. Hz. Salih Efendi (ks.) 28. Hz. Şeyh Abdülkadir Efendi (ks.) 29. Hz. Şeyh Muhyiddin Efendi (ks.) 30. Hz. Şeyh Şerafüddin Efendi (ks.) 31. Hz. Şeyh İzzeddin Efendi (ks.) 32. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 33. Hz. Şeyh Avnüllah Efendi (ks.) 34. Hz. Şeyh Fahreddin Efendi (ks.) 35. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) 36. Hz. Şeyh Mehmed Fahreddin Efendi (ks.) 37. Hz. Şeyh Nafiz Efendi (ks.) 38. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) Devran sırrına (ayak zikrine) dair ” Devranname” adında bir eseri ve bir ” Divan’ı” vardır. Farsça şiir yazacak kadar Fars diline aşina idi. Kaynak ; Rahmi Serin, Hayreddin Tokadi Hazretleri ve Bolu ilçelerindeki Türbeler İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mudurnu, Bolu
İskilipli Atıf Hoca (k.s.)

İskilipli Atıf Hoca (k.s.)

Çorum – İskilipli’de Gül Baba kabristanında İskilip’in Toyhane köyünde doğdu. Babası, Akkoyunlu aşireti beylerinden ve İmamoğulları’ndan Mehmed Ali Ağa, annesi Mekke-i Mükerreme’den göç etmiş Benî Hattâb aşireti şeyhlerinden, Kartaldağ yaylasında medfun Arap Dede adıyla şöhret bulmuş şeyhin torunu Nazlı Hanım’dır. Altı aylıkken öksüz kalan Mehmed Âtıf dedesi Hasan Kethüdâ tarafından büyütüldü. İlk dinî bilgileri köyündeki hocalardan aldı. İskilip’te müderrislik yapan Hoca Abdullah Efendi’den bir süre ders okuduktan sonra ailesinin muhalefetine rağmen ilim tahsili amacıyla İstanbul’a gitti. Burada öğrenimine devam ederken bir yandan da geçimini sağlamaya çalıştı. 1902’de medrese tahsilini bitirdi ve aynı yıl açılan ruûs imtihanına girerek “İstanbul müderrisliği”ni kazandı; ertesi yıl Fâtih Camii’nde ders vermeye başladı. Bu arada İstanbul Dârülfünunu İlâhiyat Fakültesi’nden 1905’te mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça öğretmenliğine tayin edilen Âtıf Efendi, Meşîhat-ı İslâmiyye Dairesi’nde bulunan dersiâmların mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine şeyhülislâm tarafından Bodrum’a sürüldü; oradan da Kırımlı İbrâhim Tâli Efendi’nin pasaportu ile Kırım’a geçti. Kırım’dan Varşova’ya kadar giden Âtıf Efendi, II. Meşrutiyet’in ilânından bir hafta önce İstanbul’a döndü. 1910’da medâris müfettişliğine getirildi. Bu arada Sebîlürreşad ve Beyânülhak’ta yazılar yazdı. Donanma Cemiyeti yararına kaleme aldığı Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye’nin Ehemmiyet ve Vücûbu adlı eseri dolayısıyla takdirnâme aldı. 31 Mart Vak‘ası’nda bir hafta tutuklu kalan Mehmed Âtıf Efendi, Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi (1913) olayında dahli olduğu gerekçesiyle Sinop’a sürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu’da yaklaşık bir buçuk yıl kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul’a döndü. Her iki olaydan sonra da resmî makamlar bir yanlışlığa kurban gittiğini, suçlu olmadığının anlaşıldığını ifade etmişlerdir (Ebül‘ulâ Mardin, II-III, 970). Dört yıl görev alamadı. 1918’den sonra Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi kısm-ı âlî tefsîr-i şerîf ve Medresetü’l-kudât’ta hikmet-i teşrîiyye müderrisliğine tayin edildi. 1 Ocak 1919’da da İbtidâ-i Dâhil Medresesi umum müdürlüğü idarî görevine getirildi. 19 Şubat 1919’da Mustafa Sabri Efendi’nin başkanlığında kurulan Müderrisîn Cemiyeti’nin ikinci başkanlığına tayin edildi. Cemiyet, 24 Kasım 1919’da genel kurul toplantısında alınan karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti adını aldı ve Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislâmlık makamına tayini üzerine başkanlığa Âtıf Efendi getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden bir beyannâme yayımladı. İskilipli, işgal kuvvetlerine ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm’e karşı olan beyannâmelere de imza attı. Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde şubeleri açılan Teâlî-i İslâm Cemiyeti pek çok kitap bastırarak dağıttı ve köylü çocuklarının bilgilendirilmelerine öncülük etti, ayrıca bir ilmihal ile İslâm tarihi kitabı hazırlattı. 1922 yılı Ramazanında huzur derslerine muhatap olarak katılan Âtıf Efendi, Alemdar ve Mahfil gibi gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Cenab Şahabeddin, Ömer Rıza (Doğrul) ve Süleyman Nazif ile itikadî ve fıkhî konularda kalem münakaşalarına girişti. Bu arada İstiklâl Savaşı’nda işgal güçlerine karşı mücadele verdi. 1924’te yazıp Maarif Vekâleti’nin ruhsatı ile bastırdığı Frenk Mukallidliği ve Şapka adlı risâlesi yüzünden şapka kanununa muhalefetten dolayı 7 Aralık 1925’te tutuklandı ve Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından Giresun’a sevkedildi. Ankara İstiklâl Mahkemesi Of, Erzurum, Rize vb. yörelerdeki şapka kanununa aykırı hareketlerle ilgisi olup olmadığını araştırdı. Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine berat ettiyse de serbest bırakılmayarak İstanbul’a getirildi, oradan da tekrar Ankara’ya gönderildi. 1926 yılı başlarından itibaren Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılandı. Savcı Necip Ali’nin (Küçüka) iddia makamı olarak istediği üç yıllık kürek cezasına karşılık mahkeme heyetince idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1926’da Ankara’da eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı’nda Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idam edildi . Âtıf Hoca idam edildikten sonra, yıkanmadan ve cenaze namazı kılınmadan Mamak Kimsesizler Mezarlığı’na defnedildi. Yıllar sonra aile üyelerine Âtıf Hoca’nın mezarının taşınması gerektiği söylendi. Aile fertleri ise, devlet yetkililerinden korktuklarından bir cevap veremiyordu. Çünkü Âtıf Hoca’ya uygulanan zulüm ve işkence ile bütün akraba ve arkadaşları sindirilmişti. Âtıf Hoca’nın idamından sonra eşi Zahide Hanım ve kızı Ayşe Melahat kimsesiz kaldı. İstanbul’da bir gayrimüslim topluluğun saldırısına uğrayan aile, Âtıf Hoca’nın doğduğu köye, Toyhane’ye döndü. Âtıf Hoca’nın yeğenlerinden Bahattin İmal Hoca anlatıyor: “Âtıf Hoca’nın idamından sonra, aile daha fazla zarar görmemek için sürekli olarak devletten uzak durdu. Tabir yerindeyse ailenin izi kaybettirildi. Nüfus müdürlüğünde bir memur biz sıkıntı çekmeyelim diye kayıtları değiştirmiş. Soyadı kanun çıktığı yıllarda bütün köyün kütüğü değiştirilmiş. 1954 yılında Ankara’daki mezarlığın yeri değişeceği zaman ‘Gelin mezarınızı taşıyın.’ diye köye zabit göndermişler. Ancak hiç kimse korkudan gidip mezarı alamamış. Çünkü İskilip halkı ve bütün köylü sindirilmiş.” İskilipli Atıf Hoca’nın Eserleri 1- Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye’nin Ehemmiyet ve Vücûbu (İstanbul 1326); Muînü’t-talebe (İstanbul 1326); 2- Medeniyyet-i Şer‘iyye ve Terakkiyât-ı Dîniyye (İstanbul 1329; Şeriat Medeniyyeti, s. nşr. Sadık Albayrak, İstanbul 1975); 3- Mir’âtü’l-İslâm (İstanbul 1332); 4- İslâm Yolu (İstanbul 1338; Yeni İlmihal: İslam Yolu, s. nşr. S. Hüküm, İstanbul 1991); Tesettür-i Şer‘î (İstanbul 1339); 5- İslâm Çığırı (İstanbul 1339); 5- Dîn-i İslâm’da Men‘-i Müskirât (İstanbul 1340); 6- Frenk Mukallidliği ve Şapka (İstanbul 1340; s. nşr. Ömer Faruk, İstanbul 1994). 7- Frenk Mukallidliği ve Şapka, Dîn-i İslâm’da Men‘-i Müskirât ve Mir’âtü’l-İslâm adlı eserleriyle Sebîlürreşad, Beyânü’l-Hak, Mahfil ve Alemdar’da çıkan bazı yazıları bir araya getirilerek Frenk Mukallitliği ve İslam adıyla Sadık Albayrak tarafından yayımlanmıştır (İstanbul 1976). Ayrıca Frenk Mukallidliği ve Şapka’nın dışındaki bütün eserleri ve yazıları İskilipli Âtıf Hoca Nasıl İdam Edildi? (İskilipli Atıf Efendi ve Tüm Eserleri; haz. Sadık Hocaoğlu, İstanbul, ts.) ve yazma halindeki Mültekā tercümesi İslâm Fıkhı altında yeni harflerle neşredilmiştir (I-VI, haz. Mümtaz Habip Güven – Abdullah Sivridağ, İstanbul 1994). Âtıf Hoca’nın Mamak Kimsesiz mezarlığındaki kabri, mahkemede zabıt katipliği yapan ve Atıf Hoca”nın idam ve defninde bulunan bir kişinin oğluna bıraktığı vasiyet ile 2000 yılında bulundu. Atıf Hoca”nın kemikleri, yeğenlerinden alınan kan, tırnak ve saç örnekleriyle yapılan DNA testi de pozitif çıkınca, 2008 de Fazilet Partisi eski Hatay Milletvekili Dr.Mehmet Sılay ve İskilip eski Belediye Başkanı Orhan Öztürk tarafından alınarak, İskilip”teki Gülbaba Mezarlığına getirildi. Cenaze namazı yıllar sonra kılınan Atıf hoca, Gülbaba Mezarlığında defnedildi.Atıf Hoca”nın kabrine sahip çıkan İskilip halkının yoğun isteği üzerine bir süredir yapımı konuşulan anıt mezar için çalışmalar uzun gayretler sonunda 2008 yılında tamamlandı ve kabri şerifi şimdiki halini aldı. (Allah yapanlardan razı olsun ) Kaynaklar ; Türkiye diyanet vakfı , İslam Ansiklopedisi , Sadık Albayrak Mehmet Sılay, İskilipli Âtıf Hoca, Düşün Yayınları, 2010, İstanbul. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İskilip, Çorum
Şeyhülislam Paşmakçızade Seyyid Ali Efendi (k.s.)

Şeyhülislam Paşmakçızade Seyyid Ali Efendi (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı’da Mısır Tarlası kabristanın hemen arkasında yer alan Necati Bey kabristanında. Eski Üsküdar kadılarından Paşmakçızade Mehmed Efendi’nin oğludur.1638 de İstanbul da doğmuştur. Seyyid Ali Efendi ; uzun yıllar medreselerde ilim tahsil etmiş ve en büyük fetva makamı olan Şeyhülislamlığa kadar yükselmiştir. Seyyid Haşim Efendiye intisap ederek Melami yoluna girmiş ve onun yegane müridi olmuştur. Vefatından sonra da Melami kutupluğuna geçen Seyyid Ali Efendi ; Haşim Efend i’nin prensiblerine sıkı sıkıya bağlı kalarak gizliliğe çok önem vermiştir. Lalizade Abdulbaki Efendi ‘nin naklettiğine göre ; şeyhin kendisiyle tarikata dair meseleleri konuşabilen ihvanı dört, beş kişiyi geçmemiştir. Şeyhülislam makamında bulunan Seyyid Ali Efendi ; Bayrami – Melamileri devlet içiresinde korumuş ve himmet etmiştir. Hazretin kutupluğu zamanında Seyyid Muhammed Buhari de kendisine intisab etmiş ve böylece Horasan ekolünden gelen Nakşibendilik ile Melametilik yeniden buluşmuş ve Müceddid – Melami adlandırılan bu ekol Seyyid Abdulkadir Belhi ile zirve yağmıştır. Tasavvufi ve Melamilikle ilgili eserleriyle tanıdığımız Lalizade Abdulbaki Efendi de yine Seyyid Ali Efendi zamanında Melamiliğe intsab etmiştir. 1716 yılı Muharremin 4. günü vefat eden Paşmakçızade Seyyid Ali Efendi , vasiyeti üzerine Sütçü Beşir Ağa’nın damadı Melami büyüğü Hacı Osman Ağa nın yanına defnedilmiştir. Kaynaklar ; Baki Yaşar Altınok , Hacı Bayram veli ve Bayramilik Melamilik , Ahi yayınları Lalizade Abdulbaki Efendi , Aşka ve aşıklara Dair / Melami Büyükleri, Furkan Yayınları Abdulkadir Altunsu , Osmanlı Şeyhülislamları , 1972 Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012

📍 İstanbul

Emir el- Hac Veliyyüddin bin Berekât Şah

Samsun -Havza’nın 19 kilometre Kuzeydoğusuna düşen Dere Köyü merkez cami yanında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında ” Zeyneddin bin Veli ” şeklinde anılan türbe, batısındaki aynı adlı camiyle birlikte, camiyebitişik inşa edilmiştir. Türbe ve camiye ait bir inşa kitabesi bulunmamaktadır. Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi adlı kitabına göre cami ve türbe, Selçuklu Emirlerinden’ Emir el- Hac Veliyyüddin bin Berekât Şah tarafından H. 647 /M. 1249-50’de yaptırılmış ve vakıfları düzenlenmiştir. Türbenin banisi olarak gösterilen Selçuklu Emiri Veliyyüddin’inismine ise kaynaklarda rastlanmamaktadır. Cami ve türbenin tarihini aydınlatacak başka bir belgeye de ulaşılamamaktadır. Mevcut yapım plânı, duvar kalınlığı, işçiliği ve mimari elemanları bu tarihe uygun düştüğündentürbenin yapımı için kitapta verilen H. 647 / M. 1249-50 tarih söylenebilir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; içten sekizgen, dıştan ise camiyle bitişmesi ve kuzeyinde bir giriş mekânı yer almasıitibariyle, güneydoğu köşesi pahlı, dikine dikdörtgen şeklindedir. İçten sekiz köşeli, piramidal külah örtülü yapı,dıştan camiyle birlikte kırma çatıyla örtülüdür. Sıvalı sekizgen külah, pek muntazam değildir. Çatı, 1940 yılında kuzeye eklenen caminin çatısının devamı olarak yapılmıştır. Kuzey cephedeki kapıyla girilen türbenin, sekizgenkenarları, birbirine yakın ölçülerde, ancak aynı değildir. Kıble duvarında alt seviyedeki mazgal pencere, yapınınaltındaki cenazelik katına işaret etmektedir. Sekizgen yapının kuzeyinde yeni cami, batısında eski cami bulunmaktadır. Türbenin kuzeyi, doğu yönde yeni bir kapıyla girilen, enine dikdörtgen şeklinde olup, bir tür girişolarak belirmektedir. Ancak bugün etrafını kapatan duvarlarla kendiliğinden oluşan bu kesimde, orijinalde ne tür birdüzen olduğu anlaşılamamaktadır.Yapının zamanla aldığı görünüm, türbe olduğu kanaatini vermekten uzaktır. Türbeye; tek kanatlı, iki panoyaayrılarak oymalarla bezenmiş ahşap bir kapıyla girilir. Eğilerek girilecek kadar alçak tutulan kapının eşiği, hafifyüksekçedir. Birbirinin simetriği dikdörtgen panolarda, ortada tüm panoyu kaplayan eşkenar dörtgen çerçeveiçerisinde, “S” kıvrımlarıyla birlikte, stilize, bitkisel bir kompozisyon görülür. Barok karakterli iri kıvrımların ortasında,papatya benzeri stilize bir çiçek motifi yer alır. Panonun köşelerinde oluşan üçgen alanlarda, daireden dağılan ışıkdemetlerini hatırlatan, bir kompozisyon vardır. Ahşap yüzeyin oyulmasıyla kabartılan kompozisyonun üslubu,türbenin ilk inşasından çok sonralara; geç devir Batılılaşma dönemine işaret etmektedir. Sadece kıble yöndekipencereden ışık alan yapının içi, bir hayli karanlıktır. Pencerenin yetersizliğiyle birlikte, duvarlar ve külahın kısa tutulması, yapının içinde basık bir etki uyandırmıştır. Türbede sanat değeri taşımayan iki sanduka bulunur. Ortadakibiraz daha büyük, kıble taraftaki küçük olan sandukalar, kabaca yapılmış olup, küçük olanın bir çocuğa ait olmasıbeklenir. Zamanla elden geçirilen, halen beyaz alçıyla kaplı sandukaların, kimlere ait olduğu konusunda bir belgeolmamakla birlikte, bani ve bir yakınına ait olabilecekleri akla gelmektedir. Duvarlarda içte dört köşede, 1.70 m.yükseklikte taş kandillikler göze çarpar. RİVAYET: Rivayet olunur ki, kısa bir süre öncesine kadar türbe duvarındaki delikten bakıldığında Emir el-HacVeliyüddün Bin Berekat Şah’ın ayaklarının çürümemiş bir şekilde olduğu bakanlarca görülmekteydi. Ancak türbeiçindeki sehpanın çökmesi nedeni ile artık görülmemekte. Yine rivayet olunur ki define aramak için türbeye girenkişiler define aramaya fırsat bulamadan başlarına gelen çeşitli belalar nedeniyle perişan olmaktadır. Yöre halkıtarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan “Dereköy Evliyası” veya ” Zeyneddin bin Veli ” olarak tanınantürbe ziyaret yeridir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın(c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Genellikle erkek çocuk isteyen ve ruhsal bozukluğu bulunanhastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummakta adaklar adamaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Dede Pınarı Türbesi – Samsun

Samsun – Havza’ya 27 kilometre kuzey doğusundaki Çakıralan Köyü’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Dede Pınar ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dikdörtgen şeklinde 1,5 metrelik bahçeduvarıyla yarı açık olarak çevrilmiştir. Türbe içinde doğal taşlardan yapılı kabir ve ağaçlar vardır. Türbenin önünde ise kışın sıcak yazın serin akan pınar bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Dede Pınar Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Kurtuluş Savaşı yıllarında Pontuslu Rum çetelerinin diğer köylere baskın düzenlerken ÇakıralanKöyü’ne hiçbir şekilde baskında bulunmamasının nedeni yöre halkı tarafından köyde bulunan Dede Pınar Evliyası’nadayandırılmaktadır. Ayrıca Kıbrıs Barış Harekatı döneminde mezar üzerinde bulunan kavun büyüklüğündeki taşınbir hafta kaybolduğu ve bir hafta sonra akşam namazından çıkan cemaatin aynı taşın kıvılcımlar saçarak yerinedöndüğünü gördüğü rivayetler arasındadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hastaolanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastalarıtürbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Ahmet Efendi Türbesi – Samsun

📍 Havza, Samsun
Hüsameddin Gazi

Hüsameddin Gazi

Denizli – Baklan ilçe merkezindeki kabristanda. Selçuklu Dönemi eseri olan Hüsameddin Bey Türbesi, Baklan ilçe merkezindeki mezarlıkta yer almaktadır. Türbe, Denizli’nin Türkleşmesi sürecinde bölgede Yatağan Baba ile birlikte görevlendirilen Selçuklu komutanı Bahadır Hüsameddin Gazi Bey’e aittir. Kare planlı olan türbenin duvarları kesme blok taştan yapılmıştır. Duvarları içeriden beton sıvalıdır. Giriş portalının iki yanında yuvarlak kemerli 1’er pencere bulunmaktadır. Yan cephelerde; altta ve üstte sivri kemerli 1’er pencere mevcuttur. Üstteki pencereler alçıdan yapılmış olup, bal peteği formundadır. Yapının giriş portalı eyvan tipindedir. Giriş portalında kemerin altında dikdörtgen bir kitabe panosu bulunmaktadır. Portalın üst kısmının iki yanında birer konsol taşı vardır. Giriş kapısı ahşap ve çift kanatlıdır. Kubbesi dıştan kurşun kaplamalıdır, içten beton sıvalıdır. Türbe içinde 4 sanduka yer almaktadır. Fotoğraf ve Metin için Kaynak ;Denizli Kültür Envanteri , Denizli Belediyesi , 2014 , sy 68 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Baklan, Denizli
Şeyh İsmail Maşuki (k.s.)

Şeyh İsmail Maşuki (k.s.)

İstanbul – Bebek’te Kayalar mescidinde. Bayrami – Melami Yolunun Kutuplarından Pir Ali Aksarayi hazretlerinin oğludur. ” Oğlan Şeyh ya da Çelebi” isimleriyle bilinir. 1508 yılında doğmuştur . Sultan Süleymân Han İran’a sefer yaptığı sırada Pîr Ali hazretlerine bâzı hasetçiler iftirâ atıp; “Aksaray’da bir kimse Mehdîlik dâvâsında bulunuyor.” demişlerdir. Bunun üzerine Pâdişâh araştırılmasını, durumun öğrenilmesini emretti. Bâzı kimseler aleyhinde idiler. Durumu soruşturmak üzere kurulan mecliste, Pîr Ali hazretleri, aleyhinde bulunanlara bakıp celâlli bir şekilde; “Bizim aleyhimizde bulunan siz misiniz?” diye işâret etti. Aleyhinde bulunanlardan biri orada düşüp öldü. Diğeri de istifrâ etmeye başladı. Ağzından pislik geldi. Mecliste bulunanlar onun heybetinden korkup, bu hususta soruşturmadan vaz geçtiler. Pâdişâh Aksaray’a uğradığında ziyâret edip; “Sizi bize yanlış anlatmışlar. Hamdolsun sohbetinizle şereflendik.” dedi. Pâdişâh onun büyük bir velî olduğunu görüp, hürmet etti ve duâsını aldı. Acem seferinden sonra dönüşte yine ziyâretine geldi. Bu ziyâreti sırasında Sultana nasîhatler ve dualar etmiştir. Nasîhatları dinleyen Pâdişâh çok ağladı. Pîr Ali Sultan hazretlerine pekçok mülk ve tarla bağışlamak teklifinde bulundu. Fakat o kabûl etmedi. Bunun üzerine oğlunu İstanbul’a yanına göndermesini istedi. Sultanın bu arzusunu kabûl edip; “Şevketli Pâdişâhım! Oğlum İsmâil Hak yoluna kurban olmaktan dönmez. Onu size göndereyim.” dedi.Pâdişâh İstanbul’a döndükten sonra Pîr Ali hazretleri oğlu İsmâil’i ve birkaç mürîdini İstanbul’a gönderdi. Altı ay sonra da Pîr Ali hazretleri vefât etti İsmail Maşuki, İstanbul’a geldikten sonra Edirne’ye gitmiş, bir süre orada oturmuş çok teveccüh görmüş ancak tekrar İstanbul’a gelerek Ayasofya ve Beyazıt camilerinde vaaz vermeye başlamış, tevhidin derinliklerini açıkca ilan ve izhar etmiş ,temeli vahdet-i vücud’a dayanan sohbetlerle halkı cezbelendirmiştir. Pek genç ve yakışıklı olması sebebiyle ” Oğlan Şeyh” lakabıyla meşhur oldu. Henüz on sekiz yaşında olan bu cezbesi galip şeyh, yaptığı vaazlarla İstanbul ve Edirne de bir çok müridler edinmişti. Bilhassa Askeriye de sipahiler arasındaki müridleri pek çoktu. İstanbul da bir yıl içinde zengin, fakir ve mevki sahibi kimselerden bir çok müridi oldu. Fakat zamanla sözleri çarpıtılarak hakkında dedikodular türemiş , müridlerinin çokluğu ve askerler arasında yayılması devlette bir grubu endişelendirmeye başlamıştı. Hatta Padişah ona şu haberi gönderir ; ” Size suikast yapılma ihtimali vardır. Aksaraya dönmek daha iyidir .” der. bazı dostlarıda aynı şeyi tavsiye ederler : Fakat Şeyh Maşuki onlara şu cevabı verir ; ” Benim için son, önceden takdir edilmiştir. Alnıma ne yazılmışsa o olur. Ben günün birinde kanımın döküleceğini zaten biliyorum . Bunun müjdesi çoktan verilmiştir.” Nihayet yapılan ihbarlar sonucu İsmail Maşuki müridleriye birlikte zendeka ve ilhad suçundan mahkeme önüne çıkmıştır. Mahkeme heyeti ; Şeyhülislam Çivicizade oğlu Muhyiddin Mehmed efendi,Sahn Müderrislerinden Ebusuud Efendi ile İstanbul Kadısı Şeyhi Çelebi ve diğer ileri gelen ulemadan oluşmuştu. Mahkemenin Oğlan Şeyh’in yargılaması konusunda çok hassas hareket ettiği , sorgulamanın tek celsede bitirilmeyip uzun uzun tartışıldığı , tam sekiz şahidin muhtelif defalar ifadelerinin alındığı , Özelikle Ebusuud Efendi’nin ; İsmail Maşuki’yi idamdan kurtarmak için elinden gelen gayreti sarf etmiş, dava süresini normalden fazlaca uzatarak bu genç adamı kurtarmak için her yolu denemiş, bir kaç toplantı boyunca bir çıkış yolu aramış ( Daha sonra Şeyhülislam olan Ebussuud efendi , Yine bir Melami Şeyhi olan Gazanfer Dede’yi böyle bir davadan kurtarmıştır.) . Ancak şahitlerin ifadelerindeki açıklık karşısında Şeyhülislam’ın ve İstanbul kadısı Çelebi Şeyhi efendi’nin tutumları buna imkan vermediği gibi oda sonunda ikna olmuştur. Şeyhülislamın fetvasıyla on iki müridiyle birlikte Sultan Ahmed’de At meydananın da idam edildi; başı ve vücudu ayrı ayrı Ahır kapı’dan denize atıldı. Çok sevilen bir şeyhti ve arkasından oluklar dolusu gözyaşı dökülmüştür. Vefatından yıllarca sonra bile onların şehit olunmalarına çok acınmış ve dedikodular bir hayli zaman sürmüştür. Hatta bu iş o kadar ileri gitmiştir ki ; ” Genç Şeyhin zulmen katledildi diyenlerin de katledileceklerine ” dair fetva çıkmıştır. Çok kısa bir ömür sürmesine karşın gerek Melami tarihinde gerekse de Tasavvuf tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Hikaye olunur ki; müridlerinden birinin rüyasında şeyh görünür ve ” Rumeli hisarında Kayalar kabristanın da cesedimi bekle; önce bedenim sonra başım gelecektir oraya defnedersin” der. O mürid de hayretle rüyanın gereğini yapar. Gerçekten de dalgalar önce şeyhin bedenini, ertesi günde başını sahile getirir. Mürid, Şeyhinin naaşını bugünkü İstanbul – Bebek’teki Kayalar mescidinin yanına defneder. Kaynaklar ; Sarı Abdullah Efendi , Semeratu’l – Fuad Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Ahmet Yaşar Ocak , Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler , Tarih Vakfı Yayınları ,2014 Hüseyin Vassaf , Sefine-i Evliya , Kitabevi yayınları , 2013

📍 İstanbul
Sultan Sarı Baba – Denizli

Sultan Sarı Baba – Denizli

Denizli – Sarayköy İlçesine bağlı Tekke mahallesindeki Tekke camii avlusunda Sarayköy ilçesine bağlı Tekke Mahallesi’nde bulunan Sultan Sarı Baba Türbesi’nin 18. veya 19. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. İslâmiyeti yaymak için Horasan’dan Anadolu’ya gelen velîlerden. Doğum ve vefât târihleri kesin bilinmemekte olup 13. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbe yapısı, orijinalinde birbirine bitişik iki sekizgen planlı odadan meydana gelmektedir. Ancak bilinmeyen bir tarihte yapılan tadilatla giriş kısmı değiştirilmiştir. Duvarları karkas tekniği üzerine taş malzeme ve harçla yapılmıştır. Yapının çatısı kiremitle kaplıdır. Çatı saçağı kademeli yapısıyla dikkat çekmektedir. Türbenin giriş kısmı üç ahşap sütun üzerine oturtulmuş 2 adet Bursa kemerine benzer kemere sahiptir. Giriş kapısı oldukça alçak bir noktada olup ahşaptır. Giriş kapısının iki yanında 1’er adet yekpare taş söve vardır. Kapının üzeri kilitli taşlardan yapılmış basık kemerle çevrilidir. Sanduka odasına, türbedar odasının içinde bulunan oldukça alçak bir kapıdan girilmektedir. Sanduka odasının tavanı; ortasında iç içe yerleştirilmiş yıldız motifleri bulunan işlenmiş ahşap plakayla süslenmiştir. Her yıl çok sayıda kişinin ziyaret ettiği Sultan Sarı Baba Türbesi, 2012 yılında aslına uygun şekilde restore edilmiştir. Fotoğraf ve Metin için Kaynak ; Denizli Kültür Envanteri , Denizli Belediyesi , 2014 , sy 90 Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sarayköy, Denizli

Emirza Bey Türbesi – Samsun

Bafra’ya yaklaşık 5 kilometre kuzeyindeki Türbe Köyü’nde köy merkezinin birkaç yüz metre uzağındakitarlalar arasında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Emirza Bey Türbesi” şeklinde anılan türbenin giriş kapısı üzerindeki, üç parça mermere yazılmış, inşa kitabesinin sağ alt parçası yerinde değildir. Kitabenin üzerlerine çekilen kırmızı boya büyük ölçüde silinmiştir. Kaybolan parçayla birlikte kitabe Z. Oral tarafından 1956’da yayınlanmıştır.Arapça ve Farsça yazılan kitabenin metni şöyledir:”Lâilâhe illallah Muhammedurresulûlüllah Fî târihi’1-muharremi selâse ve semânîne ve seb’a mayeh Velev necâ mine’lmenûni ahedün necâ’n-nebiyyü’ 1-Hâşimiyyü Ahmed hibâb (habbâb-ı) (?) hâzihi’l- ‘imâreti merhûm mağfûrMa’sûm sa’îd şehîd hâfız ü kelâmüllah Hacı Lütfullah bin Emîr muhterem mükerrem Emirzâ bin Hüseyin Bey vehavâhirân -ı merhûm mezkûr merhûmât mağfurât sa’îdât şehîdât hâfizâtKelâmüllah paşa ve İlalmış paşa ve Havând (Hant)Hâtûn ve sultan ce’alehüllahü fî bahbûheti’l-cenneti (?) çün hükm-i RabbânîTârih-i Tâ’ûn der resîd hime der Bey (himederin) (?) lahza bicivâr-ı Hakk.Pibustend peder ve mâder hûn del ez dîde bârânîdend ve çûn müddet-i medîde mâtemdâşdend ve râhat-ı dünya cümle kezâştend ammâ hûrEndişend ki dünya denî fenâ est her tahti râb i-tahtihi tâbûtî bedel kendHer şahsı azîz re’l-bâs küllü men ‘aleyhâ fan pûşând her sâhib-iZevk râ şarâb küllü nefsin zâikatü’l-mevt bi haşând bifürûze noksân zâdândVe tarîk-i teslîm-i nass dîd ve dânstend ki hükm-ü Hüdâ-yı “azze ve celle cez’ünBi seyyâri kerden veya sabûrî nemûden rücû’ netvând bûd her ki re’l-bâs-ı hayat pûşânîdendkâs-ı memât-ı nûşânîdend.” Kitabeden türbenin, H. Muharrem 783/M. Mart 1381’de inşa edildiği anlaşılmaktadır. Türbeyi kitabesine göre tarihleyen H. G. Danışman, türbenin Candaroğullan veya İsfendiyaroğullarına bağlı bir yerel yönetici tarafındanyaptırıldığına işaret ederek, yapının “yöresel beylik mimari tarzını yansıttığını” belirtmektedir. Emirza Bey bu yıllardaBafra mıntıkasına hâkim olan yerel bir beydir. Türbenin Emirza Bey’in ölümü üzerine 1381’de inşa edildiğini, daha sonra vefat eden yakınlarının da türbeye defnedildiğini kabul etmek mümkündür. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarlalarla çevrili etrafı açık, düz bir alanda bulunan türbe içten üçgenlerle geçilen iç yüzü hafif kavisli bir kubbe, dıştan sivri konik bir külahla örtülü, kare şeklinde basit bir mekân düzenine sahiptir. Girişinbulunduğu güney cephede bir kapı, diğer cephelerde birer pencere yer alır. Büyük ölçüde moloz taş malzemeyle inşa edilen yapının, duvar köşeleriyle kapı ve pencere çevreliklerinde düzgün kesme taş kullanılmıştır. Yer yerduvarların çatlamasına sebep olan ağaç ve çalılıklar, üst örtünün görülmesine büyük ölçüde engel olmaktadır.Sağlam ve bitkilerin istilasından kurtulabilmiş küçük bir kesimde, alaturka kiremitler görülmektedir.Türbenin kapı açıklığı, sivri kemer şeklinde kesilen tek parça blok kesme taşla kapatılmıştır. Üstüne inşa kitabesiyerleştirilen kapının çevreliğinde, düzgün kesme taş kullanılmıştır. Kaçak define kazılarıyla türbe içerisindekisandukalar büyük ölçüde talan edilmiştir. Vaktiyle içinde on yedi sanduka, dışında ise üç mezar bulunurken bugüniçindeki sandukaların büyük bir kısmı yerlerinden edilmiş, bazıları kırılmış, ikisi de pencereden dışarı atılmış olarak,duvar dibinde bulunmaktadır. Türbenin dışındaki bahçede bulunduğu belirtilen üç mezardan ise eser kalmamıştır.Türbenin içinde bugün, bir kısmı kırılmış halde on beş kadar mermer ve kalker taşından yapılmış sanduka sayılabilmektedir. Z. Oral’ın sandukalardan tespit ettiği üzere, türbede gömülü şahısların isimleri ve ölüm tarihleriniplândaki sanduka numaralarına göre şöylece sıralayabiliriz: 2- Emirza Bey kızı Hant Hatun (H. Recep 782 / M. 1380),3- Emirza Bey kızı Sultan Hatun (H. Recep 782 / M.1380), 4- Emirza Bey kızı İlalmış Hatun (H. Şaban 782 / M.1380),5- Emirza Bey oğlu Hacı Lütfullah (H. Şa’ban 782 / M.1380), 6- Emirza Bey kızı Paşa (H. Şa’ban 782 / M.1380), 7-Mehmet Kızı Giçi Hatun (H. Recep 782 / M.1380), 9- Hüseyin oğlu Ahmed (H. 814 / M. 1411-12), 10- Emirza Bey (AliBeyoğlu Hüseyin Bey oğlu Emirza Bey), 11- Ali Bey kızı Şeref Hatun (H.799 / M.1396-97), 12- Hüseyin oğlu Resul, 14-Gazi oğlu Seyyid (H. 814 / M.1411-12), 15- Sultan Baht Hatun (H.814 / M.1411-12), 16- Sultan Hant Hatun (H.814 /M.1411-12)Z. Oral, 1 numaralı sandukanın baş ve ayakucu şahidelerinin o tarihte mevcut olmadığını, diğer kesimlerde yazı vetarih bulunmadığını, 8 nolu sandukada yazı olmadığını, 10 numaralı Emirza Bey’in sandukasında tarih görmediğini,12 numaralı Hüseyin oğlu Resul’ün sandukasında ölüm tarihinin silindiğini, 13 numaralı sandukada tarih ve isimgörülmediğini, 15 numaralı sandukada yazı bulunmadığını belirtmektedir. Sandukalarda ölümle ilgili veciz sözler,dualar, kelime-i tevhid, ayet-i kerimeler (Ayete’ 1-Kürsî ve ölümle ilgili ayetler) yazıldığı anlaşılmaktadır. Yine Z.Oral’ın tespitine göre avludaki kabirlerde, Mehmed oğlu Gazi (H. 872 / M. 1467-68), Şadi oğlu Hızır (H. 782/M. 1380-8), Şadi oğlu Eylük (ölüm tarihi yok) isimleri görülmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun

Şeyh Ulaş – Samsun

Bafra’ya 12 kilometre güneyinde bulunmaktadır. Burada yatan ve Şeyh Ulaş adıyla bilinen zatın ismine binaen bulunduğu Köye aynı ad verilmiştir TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Ulaş” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihihakkında kesin bilgi edinilememektedir. Mahallinden edinilen bilgilere göre ise 1485 tarihli Osmanlı arşivlerindetürbede medfun olan Şeyh Ulaş’ın bölgede tekkesinin bulunduğunun yazdığı söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe son yıllarda betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı betonarme olup içi ve dışı sıvalıdır. İçerisinde Türbeye ait sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Ulaş hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen rivayetlerde Şeyh Ulaş’a ait tekke ve zaviyesinde yolculara, fakir vekimsesizlere yemek ve erzak yardımında bulunduğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun da Şeyh Ulaş’ın bu hizmetine karşılık zaviyeyi vergiden muaf tuttuğu ve nakdi destekte bulunduğu anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaretedilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun

Emir Efendi -Samsun

Bafra’nın merkezinde olup, ilçenin doğu yakasında bulunmaktadır. Burada yatan ve Emir Efendi adıylabilinen zatın ismine binaen bulunduğu mahalleye aynı ad verilmiştir. TARİHÇE: Halk arasında “Emir Efendi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. Mahallinden edinilen bilgilere göre burada yatan zatın 1878’li yıllarda Bafra’da önemli hizmetlerde bulunmuş ve ilk belediyeciliğin kurulmasına teşebbüs etmiş bir kişi olarak anlatılmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; 1995 yılında Ayşe – Adem BİRCAN çiftitarafından betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı betonarme olup içi ve dışı çini kaplıdır. İçerisinde 2 kabirbulunan Türbeye ait sandukalar ise çini üstü ahşaptan yapılmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Emir Efendi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun

Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa

Bafra İlçesinin merkezi cami mahallesindeki Büyük Camii haziresi’nde bulunmaktadır TARİHÇE: Daha önce hac kafilesinin başkanı ve Mısır-Kahire ordu komutanı ve Trabzon’a vali olup hâlâ Erzurum valisi ve Canik sancağı vergi memuru iken Allah’ın emri ile ahirete göç eden Allah’ın rahmetine kavuşmuş ve günahlarının bağışlanmasına dua edilen Allah’ın merhametine muhtaç mekânı cennet olan Vezir Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa Hazretlerinin ruhu için Allah rızası için Fatiha. Sene (H. Şaban 1215, M. Aralık 1800)” MİMARİ ÖZELLİKLERİ Türbe; Vezir Hüseyin Paşa’ya ait mezar, şahideli üstü açık lahit formundadır.Başlık kısmını, kallavi tipli bir kavuğun oluşturduğu başucu şahidesinin dış yüzeyindeki alınlık ve kaide kısmında,bitkisel karakterli ve nesnel süsleme görülür.Şahidenin, kaideye birleştiği kısımda olması gereken kenarlıkları kırıktır.İç yüzeyi oval olan ayakucu şahidesinin dış yüzeyinde ve kaide kısmında yine bitkisel ve nesnel süsleme görülür.Şahidenin kaideye birleştiği kısmındaki kenarlıklardan doğudaki kırıktır.Lahdin kuzeydeki ve güneydeki cephelerinde simetrik,nesnel ve bitkisel karakterli süslemeler yer alır.Lahit, kendi ölçülerinden yaklaşık 20 cm. dışa taşan dikdörtgen bir platforma yerleştirilmiştir.Başucu şahidesinde, boyun kısmına doğru yönelmiş stilize bir yaprak işlenmiştir.Bu yaprağın alt kısmından başlayan ve şahide kenarlarına kıvrılan stilize yaprak parçacıkları, kitabenin üst kısmındaki süslemeyi tamamlamaktadır.Başucu şahidesinde asıl süsleme şahidenin kaidesinde görülür.Kaidenin üst kısmında yer alan ve bir dizi halinde sıralanan stilize çiçekler, ince silmelerle konturlanmıştır.Dizi halindeki bu çiçekler lahit kenarlarını boydan boya dolanmaktadır. Kaidenin kenarları, silmeli ve boğumlu ikisütunceyle sınırlandırılmıştır.Bu sütunceler altta silmeli ve yivli ortada katlı silmeli, üstte stilize çiçekli ve tepede, kaidenin üst kısmında görülen süslemenin devamı olacak şekilde dizayn edilmiştir.Şahide yüzeyine ise, ortasında ve uçlarında stilize yaprakların görüldüğü büyük bir rozet işlenmiştir.Üst kısmında, kat kat ve boğumlu bir tepeliğin yer aldığı ayakucu şahidesinin dış yüzeyinde, alt ve üstte kartuşlanan stilize çiçek ve yaprak motifleri görülür.Şahidenin kaide kısmındaki süsleme, baş ucu şahidesinin kaide kısmındaki süslemeyle simetriktir.Lahit yüzeylerini, kaidelerdeki sütuncelere simetrik 4 sütunce, eşit üç parçaya bölmüştür.Bu bölümlerdeki natürmort karakterli süslemeler, ortasında tabak içinde meyvelerin yer aldığı rozetler şeklindedir.Sağ ve soldaki kâse içinde üzüm, ortadaki kâse içinde ise armut meyvesi görülür.Rozetlerin tepesi, sütuncelerin üst kısmında olduğu gibi yüzeyde hafif taşkın durmaktadır.Lahit yüzeylerindeki süslemeler simetrik olup barok karakter göstermektedir.Şahide kaideleri ve lahit yüzeyleri ayrıca demir rabıtalarla birbirine bağlanmıştır. RİVAYET: Daha önce hac kafilesinin başkanı ve Mısır-Kahire ordu komutanı ve Trabzon ,Erzurum valisi ve Caniksancağı vergi memuru iken Allah’ın emri ile ahirete göç eder.Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa Hazretlerinin Türbesihakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe; halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hastaolanlar içinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle ruh hastaları olanlar ziyaretetmekte ve türbede medfun bulunan Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa hatırına Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun

Şeyh Mahmud – Samsun

Bafra’ya 20 kilometre güneyinde bulunan İkiz Pınar Beldesinin merkez mahallesi olan TekkeMahallesinde bulunmaktadır. TARİHÇE: : Halk arasında “Şeyh Mahmud” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: : Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali sekizgen ahşap iken 1994 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kubbeli olup dışı çini kaplı, içi sıva üstü boyadır. İçerisinde 3 kabir bulunan Türbeye ait sanduka ise mermer üstü ahşaptan yapılmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Mahmud hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Nakşibendi şeyhi olan Şeyh Mahmud’un türbesine halk tarafından büyük önem verilmektedir.Türbenin içerisinde geyik boynuzları bulunmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre köy halkı köye camiyaptırmaya karar verir. Caminin malzemelerini köyün diğer ucuna cami yapılacak yere koyarlar. Ancak camiye aitmalzemeler geyikler tarafından gece yarısı türbenin yanına getirilir. Bunu gören yöre halkı önce ne olduğunuanlamaz. Tekrar malzemeleri cami yapılacak yere götürürler. Ancak geyikler gece yarısı tekrar malzemeleri türbeninyanına taşırlar. Bunun üzerine bir araya gelen köylüler camiyi türbenin yanına yapmaya karar verirler. Sekizgenşekilde Ahşaptan olan türbeyi de yıkarak yerine aynı şekilde sekizgen betonarme bir türbe yaparlar. Türbedekimezarları ise mermer ile kaplarlar. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmaktadırlar. Çocuğuolmayanlar da türbeyi ziyaret etmekte Allah’ın (c.c) izni ile evlat sahibi olmayı dilemektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun

Şeyh Hacı Hasan Özkök (k.s.)

Bafra’ya 20 kilometre kuzeyinde bulunan Boğazkaya Köyü’ne 1 km mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Şeyh Hacı Hasan Özkök’ün medfun bulunduğu türbe 1968 yılında yapılmış son dönemlere ait türbedir.Şeyh Hacı Hasan Özkök’ün manevi tesiri köyde hala sürmektedir. Köy halkı türbeye büyük önem vermekte vekorumaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; alt kısmı betonarme, üst kısmı demirparmaklıklar ile çevrilidir. Türbe sandukasız mezar şeklinde olup, içerisinde mezar taşı ile ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Hacı Hasan Özkök hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. İslamiyet’i dosdoğru yaşayan ve Kuran-ı Kerim ve Peygamber efendimizin sünnetinden şaşmayan Şeyh Hacı Hasan Özkök hem Nakşibendi hem de Kadri mürşididir. Nakşibendi Şeyhliğinin icazetini Kebenin İmamı Durrizade Hacı Mahmut Sami’den, Kadri Şeyhliğinin icazetini ise Peygamber efendimizin türbedarıve aynı zamanda dayısı olan Şeyh Hamza’dan aldığı belirtilmektedir. Birçok talebe yetiştiren ve bu büyük dinâliminin medfun bulunduğu Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun

Akalan Türbesi

Atakum’a 27 km uzaklıkta batısında Akalan Köyü’ne 1 km mesafede bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Akalan Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenintarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda kâgirolarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dış duvarlar sıvalıdır. Türbeye ait sanduka ahşaptanyapılmıştır.. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Akalan Türbesi hakkında çeşitli rivayetleranlatılmaktadır. Allah dostu İslam âlimi olan zat vefat ettikten sonra, kendisi için yapılan türbe Köy’ün ismi ileanıldığından ve türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından kendisi hakkında fazla bilgi edinilememektedir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Atakum, Samsun

Asarma Türbesi

Asarcık’ın 6 kilometre Güney Batısında yer alan İmamlı Köyü’ne 1 kilometre mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Asarma” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda kâgir olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dış duvarlar sıvalıdır. Türbeye ait sanduka betonüstü ahşaptan yapılmıştır. Türbenin etrafı ağaçlar ile çevrilidir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Asarma Türbesi hakkında fazla rivayet bulunmamaktadır. İnsanları hakka davet eden, İslamiyet’i en güzel şekilde yaşayamaya gayret gösteren Allah dostu kardeş oldukları, diğer kardeşlerinin Yeni Ömerli ile Aydın Köy’de metfun bulunduğu rivayetler arasındadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunulmaktadır. Hasta olanlar Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak,evlenecek gençler Allah’tan (c.c.) hayırlı kısmet istemek amacıyla da türbeyi ziyaret etmektedirler. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun

Hambaşı Türbesi

Asarcık’ın merkez mahallesi olan Atatürk Mahallesinde tepe üzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Hambaşı” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihihakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen bahçe duvarı ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hambaşı hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle felçli hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun

Divri Türbesi

Asarcık’ın 3 kilometre Güneybatısında bulunan Aydın Köyü’ne 1 km mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Divri” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı betonarme dikdörtgen bahçe duvarı ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Divri hakkında pek fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe yolunun solundaki su insanlar tarafından şifalı su olarak kullanılmaktadır. Türbe halktarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık ve felçli hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifaummaktadır Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun
Helvai Yakub Baba (k.s.)

Helvai Yakub Baba (k.s.)

İstanbul – Veznecilerde ; İstanbul Üniversitesi Merkez kampüsün bir alt sokağında yer alan Bozdağan caddesi üzerinde Bozdoğan kemerinin hemen yanında Halk arasında Helvacı Baba (1510 – 1589) diye anılan Şeyh Yakub Efendi ; 1510 yılında Silifke’de doğmuştur. Melami Şeyhi Pir Ali Aksarayi hazretlerinin halifelerindedir. Pir Ali Aksarayi hazretlerine intisabı ”Lemazat-ı Hulviyye”’de şöyle alatılır. ” Bir tarihte Pir Ali Sultan ‘ın (k.s.) yetişkin dervişlerinden bir kaç dervişle yoldaş olup Aksaray’a doğru yola çıktı. Gece vakti şeyhin hanesine celal ile geldiler. Şeyh Pir Ali Sultan ; kapı çalındığında hizmetçisine ; – Bak bakalım , kapıya haramiler gelmişler. Bizi yağmalamak istiyorlar kapıyı aç girsinler dedi.Yakub Efendi ; Pir Ali Sultan bu sözünü duyunca sabah ziyaret etmeyi teklif etti. Fakat diğerleri onu dinlemedi ve içeri girdiler. Yakub Efendi başka bir yerde geceledi. Şeyh Pir Ali Sultan hemen eline bir mum alıp geldi ve haramilerin yüzlerine dikkatle baktı. Her birine hitaben ” Sen falanca mısın” diye sorarak isim namlarıyla onları bildirdi. Sonra; – Bre münafıklar, ben pirimden bu esrarı döverek mi aldım? siz benim üzerime niçin gelirsiniz? hele ahirette sizinle görüşürüz. Siz acıklı azabı tatmadan akıllanmayanlardansınız, diyerek onları payladı. Sonra bunların herbirini bir semte yolladı. Sabahleyin erkenden Helvai dede gelip önünde elpençe divan durdu. Pir hazretleri, -Bizim yolumuz bizden bizedir. Sihir ise şeytan iledir. Bizden bize olan rahmani yolu Yakub’ vermek isteriz, dedi. Yakub Efendi’ye kuşak kuşatıp ilim ve çerağ vererek kendisine hayır dua eyledi. Sonra onu İstanbul’a gönderdi. Diğerleri ise sır davasına ve merakına düşüp her biri bir vilayeti teshir etmek üzere gittiler. Helvai Yakub Efendi 60 yıl boyunca bıkmadan yorulmadan Bayrami – Melami yolunu halka anlatmıştır. Abid zahid ve daima murakabe halinde gönlü uyanık bir melamet eriydi. Cezbe ve aşkla konuşan şeyhine ( ve diğer Melami büyüklerine)nazaran çok daha temkinli ve tedbirli idi. Bu bakımdan ulema tarafından fazlaca aleyhinde bulunulmamıştır.Ömrü boyunca, mensub olduğu Bayrami yolunun geniş halk kitlelerine sevdirmiş, özellikle İstanbul’da yayılmasına büyük çabalar sarfetmiş ve büyük bir itibar kazanmıştır. İsmail Maşuki hazretleri şehit edildiği zaman Helvacı Baba’da Pir Ahmed Edirnevi hazretleri ile birlikte hapsedilmişti. Acem seferindeki muvaffakiyetsizlik üzerine padişah bu iki zatı serbest bıraktırıp dualarını rica etmiş ve daha sonra zafer kazanılınca Yakub baba ‘ya İstanbul’daki ilk Bayrami Tekkesini, Şehzadebaşı civarında, Bozdoğan kemeri bitişiğinde inşa ettirmiştir. Padişah bir gün bu tekkeyi ziyaret etmiş ve şeyhten burhan talebinde bulunmuş, derhal helva pişirilip padişaha takdim edilince padişah gönlünden helva geçirmiş olması sebebiyle memnun olmuştu. Şeyhin lakabı olan ” Helvai” buradan kalmıştır. Helavi Yakub Baba 1589 yılında vefat ettiğinde binlerce öğrencisi ve seveni vardı. Vefatından sonra Bozdoğan kemeri altındaki tekkesinde sırlanmıştır. Kaynak ; Mahmud Cemaleddin El- Hulvi – Lemazat-ı Huviyye – Semerkand yayınları Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 Osmanzade Hüseyin Vassaf , Sefine-i Evliya – 2. cilt , Kitabevi yay.

📍 İstanbul

Soğukçam Şeyhi

Alaçam’a 12 km doğusunda bulunan Yukarı Soğukcam Köyü’ne 1 km mesafede Şeyhler mahallesinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında ” Soğukçam Şeyhi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü çivisiz ahşap yapı tarzında sekizgen tarzında yapılmış olup, yıkılan çatısı son yıllarda saç ile kaplanmıştır. Türbeye ait sanduka ise tahtadandır. Türbe çatı kısmı hariç ilk yapıldığı orijinal halini korumaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Soğukçam Şeyhi hakkında pek fazla rivayet bulunmamaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre türbede medfun bulunan zat Anadolu’da İslamiyet’i yayan İslam Âlimi veli kullardan birisidir. Ancak vefat ettikten sonra kendisi için yapılan türbe zamanla bulunduğu bölgenin ismiyle anıldığından bu zatın ismi kesin olarak bilinmemektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Alaçam, Samsun

Geyik Koşan Türbesi

Alaçam’ın merkez mahallesi olan Fatih Mahallesi Geyik Koşan Caddesi üzerinde bulunmaktadır.Türbenin çevresi mesire yeri olarak da kullanılmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Geyik Koşan” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı beton olup, dışı yerden denizliklere kadar fayans, denizlik ile tavan arası sıva üstü boya, binanın iç kısmı ise iki bölüm halinde yerden tavana kadar desenli fayans ile kaplıdır. Türbeye ait sanduka ise fayans kaplama üzeri mermerdir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Geyik Koşan hakkında çeşitli rivayetler anlatılmakla birlikte Türbe Geyik Koşan dede efsanesiyle bütünleşmiştir. Rivayete göre şimdiki Geyik Koşan mevki çevresinde ormanlıklar bulunan bir yermiş. Türbede metfun bulunan zat, burada yaşar ve geçimini çiftçilikle sağlarmış. Tarlasını bir çift geyikle sürermiş. Bu zatın tarlasını geyiklerle sürdüğünü görenler yaşanan durumu başkasına söyler söylemez gözleri kör olurmuş. İşte bu efsaneden dolayı türbede metfun bulunan zat yöre halkı tarafından Geyik Koşan olarak anılmış, söz konusu bölgede ismini bu efsaneden almıştır. Bölge Alaçam ve Bafra halkı tarafından yaz aylarında mesire yeri olarak kullanılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Alaçam, Samsun
Şeyh Said hazretleri (k.s.) – Tillo

Şeyh Said hazretleri (k.s.) – Tillo

Siirt – Tillo – Çatılı köyünde Şeyh Said hazretlerinin buradan başka Siirt Conkbayır Mahallesi, ve Doluharman köyünde de kabri olduğu söylenir. Anlatılır ki, yetim büyüyen bu Şeyh Said hazretlerine üvey annesi eziyet eder. Onu bir kış günü dama çıkartıp toprak damın akmasını önlemek için ağır silindir taşla loğlamasını ister. Zayıf çocuk damın bir kenarında oturur semavattan inen yılanlar sayesinde silindir bir o yana bir bu yana gidip gelir. Üvey annesi bu durumu görünce eziyetten vazgeçer. Ormandan çalı-çırpı toplarken ipi evde unuttuğunu görünce yılanları birbirine bağlayarak ip niyetiyle çalıları bağlayıp öylece köye dönmüş olduğu anlatılır. Köyde yılan sokma vakasına rastlanmaz. Toprağını evlerinde bulundurarak yılan-akrep sokmalarına karşı korunacağına inanılır. Aynı şekilde, Şeyh Said türbesinde bulunan ve şeyhin kendi eliyle diktiğine inanılan dut ağacından alınan bir parça dalın da yılan ve akrep sokmalarına karşı koruyucu olduğuna inanılır. Türbenin etrafı ihata duvarı ile örülüdür. Siirt Evliyaları , Abdulhalim Durma , sayfa 150 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tillo, Siirt
Seyyid Davud – Tiilo

Seyyid Davud – Tiilo

Siirt -Tillo’ya Bağlı Akyayla köyünde ……… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tillo, Siirt
Gavs-ül Memduh (k.s)

Gavs-ül Memduh (k.s)

Siirt – Tillo’da İsmail Fakirullah hazretlerinin Türbesinin hemen yakınında Osmanlılar zamanında Anadolu’da yaşayan evliyânın büyüklerinden. Asıl ismi Mahmûd bin Abdürrahmân olup, 1174 (m. 1760) senesinde Tillo’da doğdu, İsmâil Fakîrullah hazretlerinin torunlarından olan Mahmûd bin Abdürrahmân, büyük âlim İbrâhim Hakkı Erzurûmî’nin talebesidir. Gavs-ül-Memdûh ismi ile şöhret buldu. Pekçok kimselerin hidâyete kavuşup Allahü teâlânın sevdiği kullar arasına girmelerine vesile oldu. 1263 (m. 1847) senesinde Tillo’da vefât etti. Küçük yaşta, İbrâhim Hakkı hazretlerinden ilim ve ma’rifet öğrenmeye başladı. Keskin bir zekâya sahip olan Gavs-ül-Memdûh, ısrarlı ve düzenli bir çalışma ile, kısa zamanda hocasından tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri, zamanın matematik, edebiyat, astronomi ve fen ilimlerini öğrenerek, büyük bir âlim oldu. Ayrıca kalb ilimlerini de tahsil ederek, ma’rifetullah sahibi olan velîler arasına girdi. Gavs-ül-Memdûh, talebe arkadaşlarıyla zaman zaman hocası İbrâhim Hakkı hazretlerinin yanında, Tillo’nun Cebel-i Re’s-il-kuvâ ismindeki tepesine çıkarlardı. İbrâhim Hakkı hazretleri talebelerine; “Bu tepe, yakında büyük bir nâma kavuşacaktır” dedi. İbrâhim Hakkı, bu tepeye bir musalla taşı yaptırdı. Her uğradığında oraya otururdu. Ölümü, âhıreti ve hesabı düşünürdü. Yine birgün üç talebesi ile bu tepeye çıktı. Üçünün de ismi Mahmûd idi. Onlara; “Sübhânallah! Hepinizin de adı Mahmûd. Her biriniz de amcalarınızın kızı ile evleneceksiniz. Fakat sâdece biriniz Allahü teâlânın evliyâ kulları arasında yüksek derecelere sahip olup; “Memdûh” lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan akın akın talebe istifâde etmek için gelecektir. O, bu tepeye bir ev yaptırıp, herkesin hidâyete kavuşmasına vesile olacaktır” buyurdu. Talebeler de kendi kendilerine; “Mübârek hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam” diye temenni ettiler. Bir müddet sonra içlerinden iki tanesi oradan ayrıldı. İbrâhim Hakkı hazretleri yanında kalan Mahmûd’a; “Biraz önce müjde verdiğim Mahmûd sensin. Fakat bu sırrı ben sağ olduğum müddetçe kimseye söyleme” buyurdu. Bu müjdeye çok sevinen Gavs-ül-Memdûh, hocası sağ olduğu müddet içinde kimseye söylemedi. Gavs-ül-Memdûh, hocasının sık sık iltifâtlarına mazhar olur, “Bârekallahü fike yâ Memdûh” (Allahü teâlâ sana bereketini ihsân etsin) duâsını almakla şereflenirdi. Gecesini gündüzüne katarak hocasının hizmetinde bulunur, ona hizmeti büyük bir ni’met bilirdi. Onun huzûrunda lüzumsuz hiç konuşmaz, ancak sorulan bir suâle kısa ve öz cevap verirdi. Yüksek edeb sahibi olup, arkadaşları arasında parmakla gösterilirdi. Yumuşak huyu ile herkesin dikkatini çeker, aklının kemâlini ve edebini takdîr etmeyen kalmazdı. Onun sohbetine kavuşan, tatlı sözlerine kendini kaptırır, ondan ayrılmak istemezdi. Gavs-ül-Memdûh, yirmi yaşına girdiğinde, amcası Şeyh Mustafa’nın kızı Zemzem-il-Hassa ile evlendi. Zemzem-il-Hassa ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuşan kadın evliyâdan biri idi. Onun büyüklüğünü annesi Âişe hâtun şöyle anlattı: “Zemzem’e hâmile idim. Birgün bana gâibden bir zât görünüp, sâliha bir çocuğumun olacağını müjdeledi. Kim olduğunu sorduğumda, bir melek olduğunu söyledi. Doğumuna kadar hamileliğim çok hafif geçti. Nihâyet 1178 (m. 1764) senesi Şevval ayının yirmisine rastlayan Perşembe gecesi dünyâya geldi. Doğumundan onbeş gün sonra bir gece uyandığımda kendisini emzirmek istedim. Üzerindeki örtüyü kaldırdığımda bütün vücûdunun ilâhî bir nûra gark olduğunu gördüm. Çok hareketsiz bir hâlde uyumasından öldüğünü sandım. Dikkatle üzerine eğildiğimde, nefes alıp verdiğini anladım. Sonra babasını uyandırıp çocuğun durumunu gösterdim. Babası, çocuğumuzun üzerini kaplayan nûra bakarak, onun ileride çok sâliha bir hanımefendi olacağını müjdeledi.” Gavs-ül-Memdûh, hocası İbrâhim Hakkı hazretlerinin vefâtından sonra, yerine geçip, talebeleri okutmağa başladı. Her geçen gün talebesi ve ziyâretçileri çoğaldı. Öyle ki, artık dergâha sığmaz hâle geldi. Ba’zan günde bin beşyüz kişiden fazla ziyâretçi oluyordu. Bu izdihamın kalkması için hocasının işâret buyurduğu Re’s-il-kuvâ dağının bir tepesine büyük bir dergâh ve yanına ev yaptırdı. Burada insanlara feyz ve bereketler yağdırıp, hidâyete kavuşmalarına sebep oldu. Gavs-ül-Memdûh, bir gece rü’yâda Mûsâ Kâzım hazretlerinin kendisine; “Ey Memdûh, kalk! Kalb gözünün açılacağı, ilâhi tecellilerin zâhir olacağı zaman yaklaştı” müjdesine mazhar oldu. “Hayırdır inşâallah” diyerek yatağından fırlayan Gavs-ül-Memdûh hazretleri, ilâhi bir cezbeye kapıldı. O anda bütün vücûdunda şiddetli bir hararet meydana geldi. O günden sonra şiddetli kış günlerinde bile dışarda durduğu hâlde harareti sönmedi. Bu rü’yâdan sonra, daha önce konuşmadığı lisânlarla Allahü teâlânın izniyle konuşup, o dillerde şiirler, kasideler söyledi. Ondan sonraki üç senede, üzerindeki bu hararet hâli kalkıp yerini tam tersine bir soğukluk hâli aldı. Öyle ki soğuktan durmadan titrerdi. Dördüncü senede bu hâlden kurtulup, normale döndü. Bundan sonra artık talebe okutmaya devam etti. Gavs-ül-Memdûh’un torunu Halîl Efendi anlattı: “Birgün mübârek hocamın hizmetiyle şerefleniyordum. İçeri tanımadığım birisi girerek, Gavs-ül-Memdûh hazretlerinin elini öpmeye başladı. Sonra hürmetle; “Muhterem efendim! Tâ Sivas’tan sırf size teşekkür edip, müstecâb duâlarınızı almak için geldim. Çünkü hayatımı kurtardınız. Eğer müsâdeniz olursa hâdiseyi anlatayım” dedi. Hocam da gülümseyerek müsâade etti. O kimse başından geçen hâdiseyi şöyle anlattı. “Bir deniz yolculuğuna çıkmıştım. Gemimiz bir müddet yol aldıktan sonra, şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Koskoca dalgalar gemiye çarptıkça, gemi bir sağa bir sola yatıyor, tahtaları gıcırdayarak kırılmamak için direniyordu. Gemide bulunan herkes, kurtulmak için duâ ediyor, kurbanlar adıyordu. Nihâyet dalgaların şiddetine dayanamayan gemimiz battı. Hepimiz suyun üzerinde durabilmek için çabalıyorduk. Yüzmek için uğraşırken aklıma aniden zât-ı âliniz geldi ve; “İmdat yâ Gavs-ül-Memdûh hazretleri!..” diye sizden yardım istedim. O anda önümde bir geniş tahta belirdi. Ona yapışarak su üzerinde kalabildim. Uzun uğraşmalardan sonra sahile çıktım. Fakat açlıktan ve yorgunluktan çok halsiz düşmüştüm. Gözümün önünü görecek durumum yoktu. Birden nûr yüzlü bir kimsenin, bana, içinde ekmek ve peynir bulunan bir paket uzattığını gördüm. Verilenleri yemek için çabalarken o mübârek zât oradan kayboldu. Yemîn ederek söylüyorum ki, benim denizde boğulmaktan ve açlıktan ölmekten kurtulmama sebep olan sizden başkası değildi.” Gavs-ül-Memdûh’un akrabalarından Ali Efendi anlattı: “Birkaç arkadaşımla hacca gitmiştik. Dönüşte Lazkiye civarına geldiğimizde yiyeceklerimiz bitti. Lazkiye’ye giderek orayı idâre eden Osmanlı paşasına durumu anlattık ve yardımlarını taleb ettik. Bizim Tillo’lu olduğumuzu öğrenince, Gavs-ül-Memdûh hazretlerini sordu. Yeğeni olduğumuzu söyledik. Paşa buna çok sevindi ve hocamızın evsâfını sordu. Ben de tek tek anlattım. Anlattıkça paşa tasdik ediyordu. Buna oldukça şaşırdım. Acaba paşa, hocamızı nereden tanıyordu? Dayanamadım sordum. O da cevap olarak şöyle anlattı: “Pâdişâhımızdan, buradaki Fransızlarla savaş yapmak üzere emir almıştım. Askerlerimi toplayarak düşmana saldırdık. Onlara karşı gerek silâh olarak, gerekse asker olarak çok az olmamız hasebiyle mağlup olmuştuk. Durumu sultânımıza bildirdik. Sultan da yeniden asker toplayıp Fransızların üzerine yürüyerek galip gelmemizi emretti. “Başüstüne” diyerek tekrar asker topladım. Hazırlıklarımı tamamladıktan sonra savaş meydanına yürüdük. Her askere tekrar tekrar tenbîh ettirdim ki, namazını hiç kimse geçirmesin, âmirlerine mutlak itaat etsin, birbirlerine haklarını helâl etsin ve zamanın evliyâsının en üstünü olanlardan imdat istesin. Böylece hem maddî, hem de ma’nevî sebeplere yapıştık. Başta kendim, savaş meydanında geçirdiğim o ilk gecede, sabahlara kadar uyumadım. Namaz kılıp, Kur’ân-ı kerîm okudum ve cenâb-ı Hakka çok duâ edip yalvardım. Gözyaşları arasında zamanın Gavs’ından da yardım istedim. Fecr vaktinde askerîmi uyandırdım. Ezân-ı Muhammedî okundu. Cemâatle sabah namazını kıldık. Rabbimizden bize zafer nasîb etmesi için duâlar edip askerîmle helâllaştım. Güneş doğarken, karşı tepede ordugâhını kuran Fransızlar üzerine; “Allah Allah!…” nidâlarıyla hücuma geçtik. Önce top atışları ile başlayan savaş, sonra tüfek ve tabancaya, göğüs göğüse geldiğimizde de kılıç ile çarpışmaya döndü. Her iki tarafında bütün gücü ile vuruştuğu bir anda, bir atlının rüzgâr gibi saflarımıza katılıp düşmana hücum ettiğini gördük. Bu gelenin nûr yüzü, yeşil sarığı ve beyaz elbisesi içinde daha da heybetli görünüyordu. Elinde kılıncı ile; “Allahü Ekber” nidâlarıyla hücum üzerine hücum tazeliyordu. Onun bu gayreti hepimizi heyacana getirdi. Canımızı dişimize takarak Fransızların üzerine şiddetle saldırdık. Öyle ki, herbirimiz birer arslan kesilmiştik. Vurduğumuz yerden ya kol, ya baş koparıyorduk. Bizim bu anî gayretimiz düşmanın gözünü yıldırdı ve kaçmaya başladılar. Peşlerine düştük, pekçoğunu öldürdük, bir kısımını esîr aldık. Pek azı kaçabilmişti. Topları, cephâneleri hep elimize geçti. Bu arada bize yardıma gelen o mübârek zâtın, düşmanın kaçtığı istikâmetten atıyla geldiğini gördük. Önünde elleri bağlanmış bir Fransız vardı. Yanımıza gelmesini heyecanla bekledik. Nihâyet geldiklerinde esîri yere bıraktı ve; “Paşa! Bu papaz, Fransızları galeyana getirerek, müslümanlara saldırtıyordu. Bu İslâm düşmanını iyi zaptet!” buyurdu. Buna çok sevindim ve imdâdımıza yetişen nûr yüzlü zâtın ellerine sarıldım. Doya doya öptükten sonra; “Canım size feda olsun. Kim olduğunuzu lütfeder misiniz?” diye sordum. “Tillolu Memdûh’um” diyerek atını mahmuzladı. Önce şaha kalkan at, hızla yanımızdan uzaklaştı. O günden beri bu zâtı tanıyan biriyle karşılaşmak için Allahü teâlâya duâlar ettim. Nihâyet kabûl olmuş. Sizinle görüşmek, ondan haber almak devletine kavuştum. Lütfen Tillo’ya vardığınızda, benim yerime mübârek ellerinden öp, selâm ve hürmetlerimi bildir. Kıyâmet günü bize şefaat etmesini istirhâm ettiğimi de bildir.” Paşa’nın anlattıklarını hepimiz heyecanla dinledik. Sonra bize çok izzet ve ikramlarda bulundu. İhtiyâçlarımızı giderdi. Sonra yola koyulduk. Tillo’ya geldiğimizde doğruca Gavs-ül-Memdûh hazretlerinin huzûruna gidip durumu anlattım. Selâmını söyledim. “Ve aleyküm selâm. Paşa doğru söylemiş” diyerek, Allahü teâlânın kendisi için ihsân ettiği bu ni’mete şükretti.” Gavs-ül-Memdûh’un yakın talebelerinden Abdürrahîm Efendi anlattı: “Hocam Gavs-ül-Memdûh hazretleri, birgün dergâhın önünde otururken beni huzûr-u şerîflerine çağırdı. Şam’a gidip gitmediğimi sordu. Ben de; “Gitmedim efendim” deyince. “Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin.” buyurdu. İşâret ettiği yöne baktığımda, yemyeşil bahçeleriyle. Şam’ın karşımda durduğunu hayretle gördüm. Şam’ı merakla seyrettiğimi gören mübârek hocam: “Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?” buyurunca, rü’yâdan uyanır gibi Şam gözlerimden silindi ve hocama; “O köy buraya uzaktır, görünmez efendim” diye cevap verdim. Bunun üzerine; “Doğu tarafına bak” buyurdu. O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözümün önüne geldi. O anda köyün bir kenarında, hocamın talebelerinden birkaç tanesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebe arkadaşlarımla alay ediyordu. Hocam; “Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?” diye sordu. Ben de; “Görüyorum efendim. Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim” diye sordum. Hocamın hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağımı hızla bekçiye doğru salladım. Allahü teâlânın izniyle, ayağım bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı. Bir daha vuracaktım fakat mübârek hocamın; “Yeter, yâ Abdürrahîm!” buyurması üzerine durdum. Boşi köyü de gözümden kayboldu. Hocamın bu kerâmetlerine hayran kalmıştım. Aradan on gün geçmişti. Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde hocamın huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi; “Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi. Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve ağzımın eski hâle gelmesi için duâ etmenizi yalvarırım” diyerek ağladı. Hocam onun bu durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.” Gavs-ül Memdûh hazretlerinin akrabalarından Molla Hâmid anlattı: “Yaya olarak Erzurum’a gidiyordum. Bir gece Çakmak isimli bir köyde, Yûsuf Efendi isminde iyilik sever birisine misâfir olmuştum. Nereden gelip nereye gittiğimi, kim olduğumu sordu. Tillo’lu olduğumu, Gavs-ül-Memdûh’un akrabası olduğumu söyledim. Hocamın ismini işiten Yûsuf Efendi birden heyecanlandı ve başından geçen şu hâdiseyi anlattı: “Birisi bana bir iftira atarak hapsettirmişti. Hiçbir suçum olmadığı hâlde verilen cezaya üzülmüştüm. Oradan kurtulmak için pekçok çâreler düşündüm, plânlar kurdum. Fakat hiçbirinden netice alıp, hapisten kurtulamadım. Bir gece iki rek’at namaz kılıp Allahü teâlâya gözyaşları arasında kurtulmam için duâ ettim. O duâdan sonra hatırıma cenâb-ı Haktan velî olan kulları geldi. Onlar, darda kalan kullara yardım eder düşüncesiyle; “Ey zamanımızın Gavs-ı a’zamı! Ne olur buradan kurtulmam için himmet buyurmanızı istirhâm ediyorum” diyerek, imdat istemeye başladım. Bu şekilde geç saatlere kadar hep Allahü teâlânın sevdiği kullarını yardıma çağırdım. Derken uyumuşum. Birisinin müşfik ve heybetli sesiyle uyandım. “Yûsuf Efendi! Haydi kalk” diyordu. Kalktım. Başucumda üç kimse duruyordu. Herbirinin yüzleri nûr gibi parlıyordu. “Kimsiniz? Ne için geldiniz?” der gibi yüzlerine bakınca, içlerinden biri; “Sen bizi imdâda çağırmamışmıydın? işte geldik!” buyurdu. Sevincimden ne yapacağımı şaşırdım. Fakat kapılar kilitli idi. Üstelik nöbetçiler sabahlara kadar kapı önlerinde gezinip duruyorlardı. Nasıl çıkıp gidecektim. Daha böyle düşünceler aklımdan geçerken o heybetli zât tekrar; “Vesveseyi bırak, cenâb-ı Hak herşeye kâdirdir. Yürüyerek evine git” buyurdu. “İsm-i âliniz nedir?” diye arz ettiğimde de; “Tillolu Memdûh’um. Allahü teâlâ darda kalan kullarına yardım etmekle bizi vazîfelendirdi” deyip gözden bir anda kayboldular. Korka korka kapıya vardım. Koluna bastığımda, kapı kilitli değilmiş gibi açıldı. Nöbetçi oturmuş uyukluyordu. Çok güzel bir fırsattı. Sür’atle yanından uzaklaştım. Sevincimden kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Hapishâneden çıktıktan sonra sanki arkamdan beni çağıracaklarmış gibi korkuyla sık sık arkama bakıyordum. Nihâyet eve vardım. Ertesi günlerde beni hiç arayan soran olmadı. Böylece Gavs-ül-Memdûh hazretlerinin himmeti, bereketi ve yardımı ile kurtuldum.” 1263 (m. 1847) senesinde Tillo’da hastalanan Gavs-ül-Memdûh hazretleri, talebe, akraba, ahbapları ve çocukları ile helâllaştı. Bir Pazartesi günü öğleye doğru Kelime-i tevhîd söyleyerek vefât etti. Cenâzesini, yerine bıraktığı oğlu İbrâhim yıkadı ve namazını kıldırıp kalabalık bir grup ile defnetti. Mübârek kabri, âşıkları tarafından ziyâret edilmekte, onun feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır. 1) Kenz-ül-fütûh fî menâkıb ve ahvâl-il-Gavs-il-Memdûh. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Siirt Özel, Siirt
Şehit Bayram Ali Öztürk Hoca Efendi (k.s.)

Şehit Bayram Ali Öztürk Hoca Efendi (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı Sakızazağacı Kabristanı . Ahıskalı Ali haydar Efendi’nin hemen yakınında Hatice’den doğma Mehmet Ali’den olma 01.03.1952 Adapazarı ili Karasu ilçesi doğumlu Bayram Ali Öztürk iki aylıkken yetim kaldı. Annesinin ikinci evliliğini yapması acı ve ızdırap dolu yıllarının başlangıcı oldu. Amcası Bilal Öztürk’ün himayesinde ilk orta ve liseyi adapazarı’nda bitirip o zamanki adı Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü olan Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girer. Eğitimine yörenin tanınmış âlimlerinden Mehmet Tavaslıoğlu’ndan aldıklarını da ekleyip memleketi Adapazarı’na döner. Efendi Hz amcası Bilal Öztürk’ü tanıması vesile ile İsmailağa Cemaati ile tanışarak İstanbul’a gelerek ders vermeye başlar. Efendi Hz.’leri İmam Rabbani Hz’nin Mektubat’ını okuyup şehretme görevini ona verir. Zamanla mektubat derslerinde o derece uzmanlaşır ki birçok hocanın okumaya cesaret edemediği mektubatları kürsüde şehreder. Bu yönü “Mektubatçı Bayram Hoca” diye tanınmasına sebep olur. İlme çok düşkün olan Bayram Ali Öztürk Mahmut Efendi Hz, Sadreddin Yüksel, Halil Günenç, Mehmet Savaş gibi âlimlerden dersler alır. Bunlara Hukuk eğitimini de ekler. Psikolojiden felsefeye, İslami ilimlerden sosyolojiye kadar her alandaki muazzam bilgi birikimi ve muhatabının içine saygı ile karışık bir muhabbet salan heybeti onunla konuşan kişinin dikkatini çeken en önemli özelliğidir. Ömrünü kitaplara vakfeder. Devlet kütüphanelerinin birçoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahip olur. Ardında 20 bin ciltlik bir kütüphane bırakmıştır. Arapça, Osmanlıca, Farsça, İngilizce ve Fransızca bilen 2 kız 1 erkek çocuk ve 4 torun sahibi Bayram Ali Öztürk 03.09.2006 sabahı 07.30’da İsmailağa Camii Şerifinde sabah namazı ardından vermiş olduğu dersin bitiminde Mustafa Erdal adındaki bir meczubun bıçaklı saldırısı sonucu şehit olmuştur.

📍 İstanbul
Hacı Hasip Yardımcı (k.s.)

Hacı Hasip Yardımcı (k.s.)

Kabr-i Şerifi Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğindedir.Şehitliğin kapısından girince 200 m dosdoğru yürüyoruz sol tarafta tabelada ismini göreceğiz. Abdulaziz Bekkine hazretlerinin hemen yanında Abdullah Hasib (Yardımcı) Efendi, 1280/1863 senesinde Serez’de doğmuştur. Babası “muavin” namı ile bilinen Halis Efendi’nin oğlu Ali Efendi olup Serez’de Câmi-i Atik imamı, aynı zamanda Serez Rüşdiyesi’nde öğretmen ve müdür muavini idi. Ali Efendi Cidde’de medfundur. Hasib Efendi, orta tahsilini Serez Rüşdiyesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul’a gelerek eğitimini Çarşamba’da Mahmud Ağa Medresesi’nde sürdürür. Burada on sene kaldıktan sonra 1310/1893 yılında Tokatlı Hacı Şakir Efendi’den müderrislik icazeti alır. Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhanevî hazretleri de bu icazet merasiminde hazır bulunmuştur. Bu arada Sandıklılı Hasan Hamdi Efendi hazretlerine intisab etmişlerdir. Tashîh-i Hurûf’u Fatih’in meşhur Baş İmam’ı Filibeli Arap Hoca’dan tahsil etmiş olup bu hususta yaptığı çalışmalar halen erbabı tarafından bilinmekte ve kaynak gösterilmektedir. Hâmil-i Kur’ân olmanın gereği olarak kabul ettiği kıraat ilmine ait icazeti o zamanın Reîsü’l-Kurrâ’sı olan Hacı Nuri Efendi’den almıştır. Meslek-i dîniyenin seçkinleri arasında yer almasına ve birinci derecede ehliyet sahibi olmasına rağmen herhalde nâm ve şöhretten endişe duydukları için mensubu bulundukları mesleğin en mütevazî bölümü olan imamlık hizmetini tercih etmiştir. Serez’e dönüp daha önce babasının imamlık yaptığı Cami-i Atik’de görev almıştır. Orada Buhârî dersleri okutmuş, pek çok talebe ve hafız yetiştirmiştir. Hat sanatıyla da uğraşan Hasib Efendi’nin meşhur hatları da bulunmaktadır. 1924 senesinde tekrar İstanbul’a dönerek Eyüp Sultan semtine yerleşir. Bu arada Abdülaziz (Bekkine) Efendi ve Mehmed Zahid Efendi ile tanışır. Daha sonra onların feyiz aldıkları mürşidleri Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’ye intisab ederek derslerine devam etmeye başlar. Abdülaziz Efendi hazretleri Hasib Efendi’yi dergaha getirip tanıtınca Mustafa Feyzi Efendi; “İşte şimdi güzel elyaflı bir kereste getirdin.” diyerek iltifat etmişlerdir. Hasib Efendi (ks.), Mustafa Feyzi Efendi’nin derslerini takip etmek için Eyüp Sultan semtindeki evlerinden, o günkü ismi Bâb-ı Alî olan bugünkü İstanbul Valiliği’nin hemen yanıbaşında bulunan Fatma Sultan Camii’ne kadar her sabah yaya olarak gelirlermiş. Bir müddet sonra aynı camide vazife alıp caminin meşrutasına yerleşmişlerdir. Fatma Sultan Camii’ndeki bu vazifesinin ardından Şehzadebaşı Damat İbrahim Paşa Camii’nde imam-hatiplik yapmıştır. Bu arada Mahmutpaşa semtinde bir ev alarak oraya taşınmıştır. Son zamanlarında Kapalıçarşı Camii hatibi olarak görev yapmışlardır. Hasib Efendi’nin dört hanımından onyedi çocuğu olmuş, bunlardan yalnızca biri yaşamıştır. Ömründe dört defa hacca giden Hacı Hasib Efendi, uzunca boylu, beyaz sakallı, nur yüzlü, çok yumuşak ve hilim sahibi, mübarek bir kimse idiler. Zahirî ilimlerde üstat olduğu gibi mânevî ilimlerde de zamanının yüksek bir şahsiyetidir. Kendisinden sonra Gümüşhaneli Dergâhı’nda postnişîn olan Aziz Efendi, Hasib Efendi’nin vefatının ardından yaptırdığı Hatm-ı Hâcegânlarda onun için “Kutbü’l-Aktâb” sözünü zikrederlermiş. Hasib Efendi’nin evinde her hafta pazartesiyi salıya bağlayan gece Hatm-ı Hâce yapılırmış. Fakat sabahlara kadar sürmezmiş. Sünnete riayette titizlik gösteren Hocaefendi, yatsıdan sonra uzun oturmaları hoş görmezlermiş. Kırk yıl -oruç tutulması haram olan günler hariç- hergün oruç tuttuktan sonra şöyle demişlerdir: “Artık ihtiyarladık da Savm-ı Dâvûd’a çevirdik.” Hasib Efendi, Bayezid Camii’nde, uzun süre, çarşamba günleri öğle namazından sonra Râmûzü’l-ehâdîs sohbetleri yapmıştır. Kendi mahallî şîvesi ile yaptıkları konuşmalar dinleyiciler üzerinde derin tesirler uyandırmıştır. Hasib Efendi mûnis yaratılışlı, rikkat dolu bir kalbe sahiptir. Peygamber Efendimiz’e karşı büyük bir muhabbeti vardır. Ondan bahsedilince bile gözyaşlarını tutamazlarmış. Âyetler okunurken ağlarlarmış. Bununla beraber dinî meselelerde çok sert ve titizlermiş. Sevenlerinden biri birgün faiz konusunda kaçamak aramaya çalışıyormuş. “Şöyle olsa nasıl olur, böyle olmaz mı?” derken Hocaefendi hazretleri cevaben “Olur, olur be yahu, ama haram olur.” buyurmuşlardır. Hasib Efendi’nin gönüllere ve rüyalara tasarrufları vardır. Açık kerametleri sevenleri tarafından anlatılmaktadır. O yıllarda öğrenci olan bir bağlısı şöyle anlatıyor: “İmtihanımın yaklaştığı bir zaman evlerine gittim. Yanlarına oturdum. İçimden, ‘Hocaefendi bir sorsa da dua etmesini istesem.’ diye geçirdim. O sırada birşeyler anlatıyordu. Sözünü yarıda kesip nerede okuduğumu, ikmalim olup olmadığını sordu. ‘Bir ikmalim var.’ dedim. ‘İnşaallah geçersin ben bazen dua ederim, sınıflarını geçerler. O benden değil Allah’tandır Allah’tan.’ dedi ve ağladı.” Bir akşam Hasib Efendi, bir kumaş tüccarı ile birlikte yürümekte iken karşılarına elinde şişesi ile bir sarhoş çıkar. Körkütük sallana-sallana gelir, içki şişesini Hasib Efendi’ye doğru uzatır ve der ki: “Söyle hoca, bunun içinde Allah var mı?” Hasib Efendi cevap verir: “A be kuzucağızım, sen onu nerde ararsan ordadır.” Bu olaydan bir süre sonra aynı sarhoş Hasib Efendi’nin vazife gördüğü Kapalıçarşı Camii cemaatinden olmuştur. Hasib Efendi hazretleri şöyle derlermiş: “Hidayet kalbe inen bir nurdur, rahmettir. O rahmet, suyun çorak bir toprağı yumuşatması gibi kalbi yumuşatır. Kalp doğru söze açılır ve o doğru sözü hemen kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, tohumu kapıp da yeşermesi gibi…” Hasib Efendi (ks.), son zamanlarında prostat ameliyatı olmuşlardı. Hasta yatıyorlardı ve ızdırapları dayanılmız şekilde ağırdı. Son sözleri “Yâ Rabbi! Al emanetini, artık etrafımı rahatsız eder haldeyim.” olmuş ve ruhunu teslim etmiştir. Âhirete göçmesi 86 yaşlarında iken 15 Mayıs 1949 senesinde geceleyin vuku bulmuş, Edirnekapı Sakızağacı Kabristanı’na defnedilmiştir. Halvette iken kendisinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aşkıyla söylediği na’t-ı şeriflerinden bir bölümü şöyledir: Bana evvelce gösterdin senin ol gül cemâlini, Kulağıma işittirdin dahi şirin mekâlini, Sonunda perdeyi çektin esirgedin visâlini, Hasib’in maksadı ancak teşerrüftür cemâlinle, Senin dîdârına geldi, şefaat Yâ Resûlallah Giderse cennete ahbâb-ı yarânım, Beni nâra sokarsa cürm-ü isyânım, Dökülür yaşlarım hâke, çıkar eflâke efgânım, Hasib’in başlıca arzusu Cemâlullâh’ı görmektir. Sana yalvarmağa geldi, şefaat Yâ Resûlallah. Bir gün Aziz Efendi, Hasib Efendi’ye bir sohbet meclisinde sorar: “Hocam, bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu azalır mı veya kalkar mı?” Hasib Efendi şöyle cevap verir: “Yok, yok kalkmaz! Bilakis derler ki şeyhin vefatı ile dervişler üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir.”

📍 İstanbul
Köpekçi Hasan Efendi (k.s.)

Köpekçi Hasan Efendi (k.s.)

İstanbul – Eyüp’de Edirnekapı Kabristanında. Fethi Çelebi caddesinin hemen arkasındaki bölümde Bundan yüz sene evvel İstanbul’da yaşayan ve Fatih Cami-i şerifinin Karadeniz kapısında yatıp kalkan Köpekçi Hasan Baba İstanbul’un tanınmış meczublarındandır. Uzun boylu, kılıklı kıyafetli bir adamdı. Daima yanında beş altı sokak köpeği ile gezdiği için ‘’Köpekçi Hasan Bab’’ diye anılırdı. O tarihte İstanbul sokakları sahipsiz köpeklerle dolu idi. Hasan Baba bunlardan hangilerini isterse çağırır, onlar da derhal emrine itaat ederek gelirlerdi. Sokak köpeklerinin her semtte, her mahallede sınırları vardı. Bu hududu, başka semtlerin köpekleri tecavüz edemezlerdi. Ederlerse kavga kıyamet kopardı. Buna rağmen Hasan Baba’nın herhangi bir semtten çağırıp o gün için yanına aldığı köpeklere, başka mahalleden hiç bu köpek sesini çıkarmazdı. Hasan Baba bazen bütün bir mahallenin köpeğini yanına alıp, onlarla İstanbul’u dolaşırdı. Hasan Baba, zamanında bütün meczubların reisi gibi idi. Kendisine bir şey sorulduğu zaman yanlış kafiyeli cümlelerle cevap verirdi. Ve ehemmiyet verdiği mes’ele olursa: ‘’Yazını der’’ ve sözlerini yazdırırdı. Kimseden on para almaz… Yanındaki meczublarla ne yer, ne yapar kimse bilmezdi. Daima Edirnekapı semtine gittiği için orada oturduğu zannolunurdu. 1897’de Yunanistan’la harp ihtimali kamuoyunu meşgul ettiği sırada Hasan Baba, Melami Şeyhi Terklikçi Salih Efendi’nin Veznecilerdeki dükkanına gelir. Dükkandakiler sorarlar: — Hasan Baba harb olacak mı? — Olacak ya… der, yazın. Dükkanda bulunan Maliye Muhasebe Kaleminden Cemil Bey kalemi kağıdı alır. Hasan Baba söyler: — Acele ile muharebe. Tarik tarik yürümekle. Beşir’lerle beşaret, müşirlerle reşadet. Kalayları, alayları. Meydana çıkararak nişadırların dayanur nî mî? — Bu ne demek Hasan Baba? — Dayanabilir mi düşman demektir. Kaç satır oldu? — Onsekiz satır oldu. — Onsekizbin alem hürmetine. Say ondokuzu. Al eline çık topuzu. Ondokuz gün sonra Yunanistan’la harb başlamış ve pek kısa zamanda Yunanistan yenilmiş, ezilmiş bitmişti. İltifatı da acaibti. Hasan Baba bir gün sürücü beygirine biner, kocaman ayaklarında büyük yemeniler olduğu için ayakları üzengiye girmez. Aksaray’dan geçerken Valide Camii İmamı Ahmed Efendi ile karşılaşır. Ahmed Efendi: Hasan Baba, ayakların yemenilerle üzengiye girmiyor. Yemenileri çıkar sürücüye ver. Yalnız çorap olursa ayakların üzengiye sığar, der. Hasan Baba, dediğini yapar, Ahmed Efendi’ye — İmam! Sende yıllanmış it aklı varmış, der. Kazasker Muhittin Efendizade İsmet Molla merhum gayet titiz bir adamdı. O kadar ki evde sofraya oturmaz, yemeğini ayrı yerdi. Bir gün Molla bey’in canı paça yahnisi istemiş. Pişirmişler, ayrı sahanla önüne getirmişler, tam yiyeceği sırada kapı çalınmış. Hasan Baba girmiş: — Molla, demiş, sen bugün paça pişirttin. Çoktandır canım istiyordu. İsmet Molla, ister istemez: — Buyurun Hasan Baba! demiş. Karşılıklı sahanın başına geçmişler. O zaman elle yenildiği için Hasan Baba elle yemeğe başlamış, hatta arada bir lokma da İsmet Molla’ya uzatırmış. Bu fıkrayı dinleyenler Molla Bey’e sormuşlar: — Ne yaptınız? yediniz mi? — Eşşekler gibi yedim. Yemeyeyim de ne halt edeyim? Hem de Hasan Baba’yı kızdırmamak için ufacık bir iğrenme hareketi yapmamak şartıyle yedim. Meczublar yıkarlar, fakat yapamazlar, irşad vazifesi verilmez. Bazı meselelerde keşifleri ne ise olduğu gibi söylerler. Salih Efendi’nin biraderinin hanımı rahatsızlanır, bir türlü iyi olamaz. Adamcağız mahzun bir halde yolda giderken Hasan Baba ile karşılaşır. Hasan Baba: — Uzaktan! der, kurtulursun tuzaktan.. Ve ilave eder: – Kurtulakaz topraktan… Hanım üç gün sonra vefat eder. Hasan Baba’nın kerametler, saymakla bitmez, onlardan bazıları ; Hasan Baba köpeklere: «Gelin!» diye emir verdiği vakit, civarda ne kadar köpek varsa akın akın huzuruna gelir, o da onlara kule ile ekmek getirir, doğrar ve yedirirmiş. Hiçbir köpek diğerinin yiyeceğine el uzatmazmış. Bir gün nasıl bir köpeğin ağzındaki lokmayı diğer bir köpek kapmış. Köpekçi Hasan Baba hemen köpeğin kulağını çekerek: ‘’Yolsuzsun, üç gün huzuruma çıkmayacaksın’’ diye tekdir etmiş. O vakit bu işe tesadüfen şahid olan oradaki sıra kasaplardan meraklı bir kasap da köpeğe boya ile derhal bir marka vurarak bakalım hakikaten üç gün bu köpek bu huzura gelmeyecek mi?” diye dikkat etmiş. Cezalı köpek hakikaten üç gün ağacın dibinde yatmış, diğer köpekler ekmeklerini yedikleri halde onların yanına dahi yaklaşmamış, nihayet dördüncü gün o da Hasan Baba’nın huzuruna çıkarak kısmetini almış. Köpekçi Hasan Baba bir bayram günü Fatih Camiinde namazdan evvel elinde resimli bir (Aşık Garib) kitabı olduğu halde derse çıkıyor. Cami-i Şerif bembeyaz sarıklı, mükellef insanlarla dolu. Çıt yok… Hasan Baba ise elindeki Aşık Garip kitabının sahifelerini gayet ağır bir şekilde çeviriyor ve her çevirişde cemaatı nazariyle ince bir süzgeçden geçiriyor. Bu iş tam bir saat sürüyor. Nihayet kitabın son sahifesini de çevirdikten sonra yüksek sesle: —Ey cemaat. Ders aşık karîbe okutulacaktı. Buradakiler ise hepsi garîb. Onun için ders yine gelecek seneye kaldı» diyerek bir fatiha çekiyor. Hasan Baba’nın «karib» kelimesinden kasdettiği mana Hak’ka yakınlık, «garib» ise Hak’dan uzaklaşmaktır İstanbul’daki azınlıklar bir kilise yaptırmak isterler. Fakat Sultandan bir türlü müsaade alamazlar. Mes’eleyi bir gün Köpekçi Hasan Baba’ya söylerler. Hasan Baba bir kağıda şu satırları yazar; ‘’Sultanım! Yaptırmazsan kiliseyi, darıltırsın İsa ile Musa’yı.» Ve hemen ruhsat çıkar. Hasan Baba’nın kabri Edimekapı Mısır Tarlası mezarlığında Kabrinin üzeri açık, etrafı 30 santim kadar duvarla çevrilidir. Başucunda iki, ayak ucunda bir olmak üzere üç adet kabir taşı vardır. Kabir taşındaki kitabede: YAHU Fatih Cami-i şerifi imamının arkasında Kırk yıl beş vakti eda eden meşhur Köpekçi demekle maruf kutbü’l-arifîn Hasan Efendi Hazretlerinin ruh-u şerifleri için El-Fatiha. Sene: 1315.

📍 İstanbul
Ömer Ziyaüddin Dağıstani (k.s.)

Ömer Ziyaüddin Dağıstani (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Ömer Ziyâüddin Efendi, Dağıstan’da Çerkay’a bağlı Miatlı Köyü’nde 1266/1849 senesinde doğmuştur. Babası, zamanın ulemâsından Müderris Abdullah Efendi, Avar Türkleri’ndendir. Ömer Ziyâüddin Efendi, uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı, vakur ve son derece cömert idi. Arapça, Farsça ve Rusça’dan başka Türk lehçeleri uzmanı idi. İlk tahsiline babasından ders görerek başlar. Gençlikk yıllarına geldiğinde Ruslarla Şeyh Şamil arasında 1825’lerden beri devam eden mücadelelere iştirak eder. Şeyh Şamil’in oğlu Gazi Mehmed Paşa’nın maiyetinde Kafkas Cephesi’nde Ruslar’a karşı yıllarca at üstünde savaşır. O sıralar yirmi yaşlarındadır. Mücadele sona erince Dağıstan grubu Osmanlı Devleti’ne hicret eder. Böylece Ömer Ziyâüddin Efendi de İstanbul’a yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerine intisap eder. Aynı yıl şeyhülislâmlığa takdim ettiği Tecvîd-i Umûmî isimli eseriyle, Taşra ruûsuna nail olur. Ömer Ziyaüddin Dağıstani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Ömer Ziyâüddin Efendi’nin asıl adı Ömer’dir. Gümüşhânevî hazretleri kendisini, “Sana Ziyâüddin adını veriyorum, isminle muammer ol.” diyerek taltif etmiştir. Yine şeyhinin kendisine “Hâfız Ömer” diye hitap etmesi üzerine gece-gündüz demeden kendi kendine çalışarak altı ayda hıfzını tamamlamıştır. Kur’an’ı hıfzettiği gibi 200 bin hadîsi de râvî zinciriyle beraber ezberlemiştir. Daha çocukken hadis hıfzının isbatı için kendini hafızlar cemiyetine mümeyyiz seçtirmiştir. Bunlara devam ederken bir ara “ben başka tarikata geçsem” diye düşünür. Galata Mevlevîhânesi’ne gider. Ayinleri seyrederken bir ara kendinden geçer. Birisi cübbesinin ensesinden tutar, kubbeye doğru çıkartır, oradan aşağı bırakır. O arada Ömer Ziyâüddin Efendi “Allah” diye haykırır. Ter içindedir. Tekkeye gelip şeyhinin elini öpmek ister, şeyhi Gümüşhânevî hazretleri ise gülerek; “O kadar yüksekten düşersen tabi bağırırsın.” der. Kendisini kaldıranın kim olduğunu anlayan Ömer Ziyâüddin Efendi şeyhinin ellerine kapanmış, dört elle tekkeye sarılmıştır. Gerek çalışması, gerekse hafızasının kuvvetiyle kısa zamanda terakki ederek icazet almıştır. Tahsilini tamamlayıp icazet aldıktan sonra Aralık 1878’de Edirne ikinci Ordu Alay Müftülüğü’ne tayin edilir. Eylül 1892 tarihine kadar 14 sene bu vazifeyi îfâ eder. Haziran 1893-Mayıs 1901 seneleri arasında Malkara kadılığı vazifesinde bulunur. 1903’de Kudüs mevleviyetine, ertesi yıl Malkara kadılığına tayin olunur. “Şeriatte icrâ-ı adâlet eden kişi devletten para almaz.” diyerek kadılık maaşını cebine koymadan talebelerine dağıtır. Ömer Ziyâeddin Efendi Malkara’da iken son eşi Hafize Hanım’la evlenmiş ve kendisinden sekiz çocuğu olmuştur. İlk üç hanımından doğan çocukları yaşamamıştır. Malkara’da bulunduğu süre içinde her sene hatimle teravih namazı kıldırmıştır. Altı saatte tam bir hatimle teravihi bitirir ve eve geldiklerinde sahur olurmuş. Ömrünün son demlerinde bile Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona Fatiha gibi okuyabildikleri bildirilmektedir. Malkara kadılığı vazifesinde iki yıl kaldıktan sonra 1906 senesinde İstanbul’a yerleşir. 1908’de saltanat ve hilafeti savunan Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-selâtîn adlı eserini neşreder. 1909 senesinde 31 Mart Vakasına karıştığı, İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti ve Derviş Vahdetî ile ilgisi olduğu iddiasıyla Divân-ı Harb-i Örfî tarafından müebbet kalebentliğe mahkum edilir. Cezası bir süre sonra sürgüne çevrilerek Medine’ye gönderilir ve orada yedi ay kalır. Bu arada Mısır Hidiv’i Abbas Hilmi Paşa rüyasında Peygamber Efendimiz’i görür. Kendisine, “Medîne-i Münevvere’de bulunan Hâfız Ömer’i himayene al, getir.” diye ismiyle belirterek söyler. Üç gece üstüste aynı rüyayı görür. Nihayet maiyetiyle yola çıkar. Medîne-i Münevvere’ye vasıl olur. Ömer Ziyâüddin Efendi’yi yanına alır. Mısır’a gelirler. Abbas Hilmi Paşa kendisine, “Peygamber’in emaneti!” der, büyük hürmet gösterir. Ömer Ziyâüddîn Efendi böylece Müntezeh sarayına yerleşir. Abbas Hilmi Paşa’nın saray hocalığını ve imamlığını yapar. Burada yaklaşık 10 yıl kalır. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir. Bir ara Mısır’da İngilizler tarafından hapse atılır. 14 Nisan 1912’de çıkan umumî af üzerine şeyhülislâmlığa müracaat ederek devrin şeyhülislâmından vazife talep etmiştir. Hilâfeti savunan kırk hadîs-i şerîfin yer aldığı Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-salâtîn isimli eseri yüzünden bu isteği geri çevrilmiştir. Uzun süren mücadeleleri sonunda nihayet hakkı teslim edilerek önce 5 Ağustos 1919’da Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hilâfiyat (tartışma ve münakaşa yoluyla karşı fikri çürütme) sonra da yine aynı medresenin Hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir (27 Ekim 1920). Ömer Ziyâüddin Efendi, 1919 senesinde Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden İsmail Necati Efendi’nin vefatı üzerine Gümüşhânevî’nin üçüncü halifesi olarak postnişin olmuş, irşat görevini üstlenmiştir. Bu arada Râmûzü’l-ehâdîs adlı hadis kitabını da okutmaya devam etmiştir. Sultan Vahidüddin’in bizzat gelip yaptığı şeyhülislâmlık teklifini “İşgal altında bulunan bir memlekette fetvâ makâmı işgal edilmez.” diyerek kabul etmemiştir. 30 Kasım 1920 senesinde 18 Rebiülevvel Perşembe günü 73 yaşlarında iken Gümüşhâneli Dergâhı’nda âhirete irtihal etmiştir. Kabri Süleymaniye Camii Hazîresi’ndedir. Ömer Ziyâüddin Efendi’nin Türkçe, Arapça ve Dağıstan dillerinde pek çok eseri bulunmaktadır. Lezgi dili ile yazılmış (Çerkezce) Mevlîd-i Şerîf’i 1.000 beyitliktir. Dağıstan yöresinde Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi meşhur olmuştur. Şairlik tarafı baskın olan Ömer Ziyâüddin Efendi’nin Şeyh Şamil’in kabilesinin dili ile yazılmış Kısâs-ı Enbiyâ adlı manzum eseri, Dağıstan’da, Mevlid, Mi’rac ve Mu’cizât isimli eserleri de Edirne’de basılmıştır. Fetevâ-yı Ömeriyye bi-Tarikati’l-Aliyye adlı eseri tercüme edilerek Seha Neşriyat tarafından neşredilmiştir. Diğer eserleri şunlardır: Sünenü akvâli’n-bebeviyye mine’l-ehâdîsi’l-Buhâriyye, Zübdetü’l-Buhârî, Es’ile ve ecvibe fî ilmi’l-hadîs, et-Teshîlâtü’l-atire fi’l-kıraati’l-aşere, Metnü Akâid Tercemesi Adâbu’l-Kur’ân, Mevhibe-i Bârî Terceme-i Buhârî, Mu’cizât-ı Nebeviyye, Zübdetü’l-Buhârî Tercemesi, Zevâidü’z-Zebidî, Mir’ât-ı Kanûn-i Esâsî. Hadis, siyer, fıkıh, tecvid ve kıraat gibi ilimlerde eser vermiş, fıkhî ve tasavvufî eserleri ile tanınan Ömer Ziyâüddîn-i Dağıstani (ks.), son devrin ilim ile tarikati, tasavvuf ile fıkhı bir arada yürüten muhaddis ve mutasavvıflarından, aynı zamanda hadis hâfızlarından biridir. Şöhret ve nüfûzunun, geniş bölgelerde yayılmasından dolayı eserleri çeşitli yörelerde neşredilmiş, dağıtımı yapılmıştır. İstanbul, Dağıstan, Mısır, Trabzon ve Edirne’nin çeşitli matbaalarında basılıp dağıtılan eserleri, Mısır’dan Dağıstan’a, Edirne’den Trabzon’a kadar, geniş bir kesime feyiz kaynağı olmuştur.

📍 İstanbul
Ramazan Mahfi Efendi (k.s.)

Ramazan Mahfi Efendi (k.s.)

İstanbul – Kocamustafa paşa’daki Ramazan Efendi camii avlusundadır. Şeyh Ramazan Mahfi Efendi ,949/1542 senesinde Afyon’da dünyaya geldi. Ramazaneddin-i Mahfi diye tanınmıştır. Akli ve nakli ilimleri tamamlayarak devrin meşayıhından olan Halvetiyye-yi Ahmediyye Şeyhi Kasım Çelebi’den el almıştır. Şeyh Kasım Çelebi’nin vefatından sonra halifesi olan Şeyh Muhammed Muhyiddin Karahisarı’nin yanında seyr ü sülükunu tamamlamış ve onun halifesi olmuştur. Şeyh Ramazan Efendi , Şeyh Muhyiddin efendi’den aldığı hilafet ile 994/1586 yılında İstanbul’a gelmiştir. Sevenlerinden biri olan Bezzazzistan Kethudası Hüsrev çelebi tarafından Koca Mustafa Paşa da kendisi için bir tekke bina ettirmiştir.Hüsrev çelebi tekkeyi 994/1586 de Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Şeyh Ramazan Efendi güzel ahlak sahibi bir zat idi. İlahi aşk yolunun saliklerine yol gösterir, insanların dertlerine çareler bulurdu.Rüyâ tâbirinde çok derin bilgilere sâhipti. Şeyh Ramazan Efendi ,’ ‘ Mahfi” mahlasından anlaşıldığı gibi kemalini gizleyen bir Allah dostudur. Hüseyin Vassaf’ın ifadesi ile ”tarik-i tesettür’ ‘ e meyyaldir. Bu nedenle zamanında gerekli şöhreti bulamamış , hayatı tafsilatlı olarak kaleme alınamamıştır. Ramazan Efendi son zamanlarında tekkesinde halktan uzak bir hayat yaşadı. Yetmiş altı yıllık ömrünün otuz iki yılını dergahta şeyhlik yaparak sürdürmüştür. 1025/1616 yılında vefat ederek tekkesinin avlusuna defnedilmiştir. Ölümüne ”Rıza-ı Pak” ” Eş-Şeyhül Mücahid” ” Kabetül Uşşak’ ‘ ” geçti Şeyh bugün” gibi tarihler düşülmüştür. Ramazan Efendi vefatından sonra birçok halife bırakmıştır. Şu beyit meşhurdur ; Mahfi bugünü gözleyip Girdi yola aşk özleyip Aşıkların cem eyleyip Gitsin bugün hu hu deyu Tasavvufla ilgili de şu sözü meşhurdur; Tasavvuf kimse gönlün yıkmamaktır Haram ve nehyi olana bakmamaktır Menkıbeleri ; …..Sünbül Efendinin, Ramazan Efendi hakkında gösterdiği kerâmet şöyle anlatılır: “Ramazan Efendinin dergâhının olduğu yer önceleri bahçe idi. Bir gün Sünbül Efendi buradan geçerken, dergâhın bulunduğu yerde oturarak; “Buradan tevhîd kokusu geliyor.” buyurdu. Hâlbuki Ramazan Efendi daha doğmamıştı. Fakat daha sonra İstanbul’a gelen Ramazan Efendi buraya gelip yerleşti ve insanlara doğru yolu gösterdi.” ……..Zamânın vezirlerinden Mahmûd Paşa, Ramazan Efendiye bağlı olanlardan idi. Vezirliği bırakarak, tasavvufa yönelip, bu bağlılığı devâm ettirmek istiyordu. Bir gün Sadrâzam Yemişçi Hasan Paşanın elinden kaçıp, Ramazan Efendiye sığınmıştı. Sadrâzam onun, Ramazan Efendinin dergâhında gizlendiğini öğrenince, adam gönderip, oradan almalarını emretti. Fakat Ramazan Efendi, Mahmûd Paşayı teslim etmedi. Bir gün Sadrâzam bizzat kendisi gelip, vezîri teslim almak isteyince, Ramazan Efendi; “Bizim dergâhımızda paşa yoktur. Cümlesi derviştir. İsterseniz gelsinler, görünüz, hangisi Mahmûd Paşa ise alınız.” dedikten sonra, dervişleri çağırdı. Mahmûd Paşa onların arasında aba giymiş olarak bulunuyordu.Hasan Paşa onu bu hâlde görünce, işte budur demeye gücü yetmedi ve oradan ayrılıp gitti.”

📍 İstanbul
İsmail Saib Sencer

İsmail Saib Sencer

İstanbul – Topkapı; Merkez Efendi kabristanında . Merkez efendi’nin kabrinin yanındaki kapıdan girince 20 metre sonra solda. ………

📍 İstanbul
Hacı Hafız Mustafa Özgür (k.s.)

Hacı Hafız Mustafa Özgür (k.s.)

İstanbul – Göztepe’de; Şahkulu Sultan dergahının arkasında yer alan Merdivenköy kabristanında Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi 1938 yılının ocak ayının ilk gününde Kars’ın Susuz ilçesinin Kayalık (Bendivan) köyünde dünyaya gelmiştir.Babası Hacı Ruşen Efendi, annesi ise Şehriye Hanımdır.Beşi erkek ikisi kız toplam yedi kardeşin en küçükleridir. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi oniki yaşında hafızlığa başlamış, ondört yaşında da hafızlığını bitirerek zamanın müderrislerinden olan Oflu Hacı Muhammet Sula ve oğlu Hacı Hüseyin Sula Efendilerden Fıkıh, Hadis ve Arapça dersleri almıştır. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendinin köyü olan Kayılık (Bendivan) köyü bünyesinden çıkardığı hafızları ve alimleri ile bilinen ve tanınan bir köydür. 16-17 yaşlarında hem medrese hocalarından ilim tahsiline devam etmiş hem de aynı zamanda çevre köylerde vekil olarak imametlik görevine başlamıştır. Bu durumu askerlik görevini yapıp dönünceye kadar devam etmiştir. Askerliğini yapmadan önce yine böyle imamlık yaptığı bir köy olan Kars Merkez Çakmak Köyünden Gülgez Hanımla evlenmiştir. Bu hanımdan iki çocuğu olmuştur. Askerden sonra Kars Müftülüğünün açtığı yeterlilik sınavlarını kazanmış ve vekâleten sürdürdüğü memuriyet hayatına asil olarak devam etmiştir. Kars’ın muhtelif camilerinde müezzinlik, imam-hatiplik görevlerinde bulunan Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi, bir dönem de Kur’ân Kursu hocalığı görevini sürdürmüş ve halen görevlerini sürdürmekte olan çok sayıda hafız, imam ve hoca yetiştirmiştir. Bu arada ilk hanımı olan Gülgez Hanımı bir hastalık neticesinde kaybeden Hafız Mustafa Efendi Söğütlü Köyünden Ayşe Hanımla ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Bu ikinci evliliğinden yedi erkek iki kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Askerlik görevini sürdürürken tanıştığı bir arkadaşı ona Eşşeyh Esseyyid Hacı Mustafa Hayri Baba Hazretlerinden bahsetmiştir. Askerlik görevi bittikten sonra o zamanlar Hayri Baba Hazretlerinin Kars’taki müritlerinden Hacı Nazım Efendinin vesilesi ile mektupla, Ankara’da ikamet eden Hayri Baba’dan tarikata intisap dersi almıştır.(1961) Tarikat-ı Kadiriyenin Halisiye Koluna bu şekilde intisab eden Hafız Mustafa Efendi dört yıl boyunca hiç şeyhini görmeden sadece mektupla irtibat sağlayarak intisabını sürdürmüştür.Bu dört yılın sonunda Ankara Etlik’te oturan şeyhini ziyaret edip karşılıklı olarak tanışıp görüşme lütfuna nail olmuş ve bu uzun süren hasret sona ermiştir.Bu ilk görüşme esnasında Şeyhi Hayri Baba Hazretleri kendisine, Kars’ta tarikata intisap dersi vermeye ve halka-i zikir çektirme izni vermiştir. Hayri Baba Hazretleri Ankara’dan İstanbul’a taşındıktan sonra (1965 aralarındaki zahiri mesafe daha da artmıştır. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi bu hasrete ancak yedi yıl daha dayanabilmiş ve 1972 yılında İstanbul’a gelerek şeyhini ziyaret etmiş ve kendisinin de İstanbul’a tayinini almak istediğini belirterek bu konuda izin istemiştir. Hayri Baba Hazretlerinin de uygundur demsi üzerine hemen işlemlere başlamış ve aynı yıl İstanbul’un Üsküdar İlçesine bağlı Örnek Mahallesi Camiinde göreve başlamıştır. Otuz yıl süren hocalık görevi esnasında şeriattan ve bağlı olduğu tarikattan ödün vermediği için o dönemin müftüleri ile anlaşamayıp görev yaptığı zaman zarfında sık sık bir camiden diğer bir camiye tayin edilmiş ve ancak görev yaptığı beşinci camiden emekli olmuştur. Bir ara tekrar Kars’a tayini çıkan Hafız Mustafa Efendi’yi, Şeyhi Hayri Baba Hazretleri “Hayır evladım sen bize burada lazımsın” diyerek göndermiş ve tekrar İstanbul’a geri nakletmesinde bizatihi maddi ve manevi olarak yoğun bir çaba sarf etmiştir. Hafız Mustafa Efendi’nin İstanbul’da Görev Yaptığı Camiler : – Üsküdar Örnek Mahallesi Camii – Bakırköy Dârusselam Camii – Bakırköy Kartaltepe Camii (Sefâköy) – Bakırköy Ali Osman Camii – Üsküdar Beylerbeyi Küplüce Camii (Bu camiden emekli olmuştur.) Görev yaptığı otuz sene boyunca tarikata verdiği hizmetlerden ve kazandırdığı sayısız müritlerden dolayı şeyhinin teveccühünü kazanan Hafız Mustafa Efendi, Hayri Baba Hazretleri ile karşılaştığı ilk andan itibaren Tarikat-ı Kadiriye-i Halisiyye’de aktif görevler tayin edilmiş olup, vefatından hemen önce (1979) şeyhi Hayri Baba tarafından tam icazet verilmiş olan sekiz erkek halifeden birisi olarak taltif edilmiştir. İstanbul, Erzurum, İzmir, Bursa, Uşak, Çanakkale, Kars, Kütahya, Adana, Antalya ve hemen hemen Türkiye’nin her köşesinde; Almanya’nın Berlin şehri başta olmak üzere birçok şehrinde, Avusturya’da, Amerika’da ve Mısır’da Tarikat-ı Kadiriyyenin dergâhlarını kurmuş ve yetiştirmiş olduğu zakirler vasıtası ile buralarda halka-i zikir meclisleri oluşturup bu nurlu yolun kıyamete bâki kalması için elinden gelen bütün maddi ve manevi gayretlerini seferber etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Bu manevi hizmetlerine 1993 yılında kurduğu ÖZGÜR VAKFI’NI DA ekleyerek Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma hizmetlerinde de öncülük etmiştir. Hafız Mustafa Özgür Hocaefendi ; 25 ekim 2014 tarihinde vefat etmiş ve İstanbul – Göztepe deki Merdivenköy kabristanında babasının yanına sırlanmıştır.

📍 İstanbul
Lalizade Abdulbaki Efendi (k.s.)

Lalizade Abdulbaki Efendi (k.s.)

İstanbul – Eyüp’de Eyüp Sultan camii’nin hemen yakınında bulunan Kalenderhane caddesindeki Eski Kalenderhane tekkesinde (Yeni Eyüp Kur’an kursu ) ……

📍 İstanbul
Hamza Bali (k.s.)

Hamza Bali (k.s.)

İstanbul – Silivrikapı’da Merkez Efendi Kabristanın biraz aşağısında yer alan Eski Kozlu Kabristanında caddeye çok yakın ……… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
İdris Muhtefi (k.s.)

İdris Muhtefi (k.s.)

İstanbul – Kasımpaşa’da Kulaksız Kabristanında. Tersane tarafındanki kapıdan girdikten sonra Kuzeye doğru 300 metre solda. (google.map haritasındaki işaret tam olarak kabrinin olduğu yeri işaret eder) Bugün Yunanistan’ın sınırları içinde bulunan Tırhala’da doğan İdris Muhtefi (k.s.) ; Hasan Kabaduz’dan sonra melami kutbu olarak tanınmıştır. Asıl adı Ali Rumi olan İdris Muhtefi ; küçük yaşta Veziriazam Rüstem Paşa’nın terzisi olan amcasının himayesinde iken, 1546 da Elfas seferine çıkan orduya iştirak etmiştir.Ordu Ankara’dan geçerken amcası ile Kutluhan’a uğrar ve bu köyde melemi şeyhi Hüsameddin Ankaravi ile görüşür. Bu görüşme de Ali rumi de kuvvetli bir sadakat ve istidat gören Hüsameddin Ankaravi , terzi Ali’yi yanına alır ve onun manevi terbiyesi ile bizzat ilgilenir. Mesleği Terzi olduğu için ; Hüsameddin Ankaravi Ali Rumi’ye ”İdris” mahlasını verir. Şan ve şöhretten uzak durması için ”Muhtefi” lakabını almıştır. ( Bir görüşe göre ; İdris Ali rumi Kutubluk makamına geçtikten sonra ; kendisini ve müridlerini devletin takibatından korumak faaliyetlerini son derece gizli yürüttüğünde dolayı ”Muhtefi” lakabını almıştır.) İstanbul’a dönüp irşad faaliyetlerine başlayan İdris Muhtefi , bu görevini tanınmadan 46 yıl sürdürmüştür. Bir kaç defa hacca gidip gelmiş , aynı zamanda ticaretle uğraşmış ve bu amaç Filistin , Sofya, edirne ve Belgrada gidip gelerek hem ticari olarak zenginleşmiş hemde Melamiliğin bu bölgelerde yayılmasında etkili olmuştur. Daha sonra ticareti yakınlarına bırakarak Sultan Selim civarında (Mehmet Ağa camii yakınında) geniş arazisi olan bir ev alıp kendisini tamamiyle irşad ve rizayata vermiştir. İdris Muhtefi hazretleri; Şeyhi Hüsameddin Ankaravi , İsmail Maşuki ve Hamza bali (k.s.) ile silsiledki bazı kutupların trajik ölümlerinde dolayı (idam) kendini gizlemiş ve meçhul olmak istemiştir. Tam bir melameti tavır ile hareket eden İdris Muhtefi , melamiliğe daha önce hiçbir melemi kutbunun öne çıkarmadığı bir yorum geitrmiştir. Kimi çevrelerde önde gelen eşraf, tanınıp bililnen , hürmet edilen servet sahibi bir tüccar ” Tüccar Ali Bey’ iken, madalyonun diğer yüzünde etkili vaazlar veren, semt semt cami cami dolaşan ve kısa zamanda hüsnü kabul gören sırlı bir Melami kutbudur. Söylenceye göre ; İstanbul’da Ali , Mekke’de Hasan , Medine’de Muhammed, Kahire’de İbrahim diye tanınan bir gizli hazine idi. İdris Muhtefi’nin konağının altı çarşı olup dükkanları bağlıları tarafından çalıştırmaktaydı. Ayrıca Kırkçeşme’deki Peştemalcılar Hanı esnafı da ona tabi idi. Onun faaliyetleriyle birlikte esnaf ve fütüvvet mensupları melami zümreleri ile tekrar bütünleşmiş ve Gölpınarlı’ya onun zamanında Melamilik en parlak zamanını yaşamıştır. İrşad hizmetini en parlak şekilde yapan İdris Muhtefi hazretleri bir süre sonra İstanbul’daki konuşmalarından ve vaazlarından ötürü diğer ulema ve meşayihin kıskançlığından kurtulamamış ; O dönemin en etkili isimlerinden Şeyh Sivasi Efendi bile , ”İdris denen bu adamın” küfre girdiğini tez zamanda yakalanıp icabına bakılmasını söylemiştir. Bu sebeple kısa zamanda İdris Muhtefi hazretleri hakkında ferman çıkar ve yakalanıp şer an idamı istenir. Hatta bu olayla ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır; ”Onun hakkında soruşturma yapmakla vazîfelendirilen Tercüman Yunus Tekkesi Şeyhi Ömer Efendi, iyi halleriyle ve akıllı bir kimse olarak tanıdığı Hacı Ali Beyi dâvet etti. İdris-i Muhtefî hakkında bâzı şeyler sordu ve onun bozuk inanış ve hareketlerinden bahsederek; “Şehrimizde büyük bir fitne peydâ oldu. Hiçbir yolla mâni olunamadı. Netice nereye varacak bilemiyoruz. Ali Bey bu hususta sizin görüşünüz ve düşünceniz nedir acabâ? Bu fitne nasıl bertaraf edilebilir. İdris derler bozuk îtikâtlı ve sapık bir kimse ortaya çıkmış. Sözleri ve hareketleri sebebiyle katl edilmesi gereken bu kimse nice müslümanın dalâlet ve sapıklık çukuruna düşmesine sebeb olmuş, başına topladığı serseri kimselerden olan bir gürûhla birlikte fitnelerini yaymaktaymış. Bu zamâna kadar ne kendisi, ne de etrâfındakilerden kimse ele geçirilemedi. Bu hususta sizin bildiğiniz bir şey var mı, yardımınız olur mu?” dedi. Ömer Efendinin sözü bitince söz alan Hacı Ali Bey; “Siz hiç o adamı gördünüz mü? Dediğiniz halleri o kimse sizin huzûrunuzda îtirâf etti mi? Yâhut o kimsenin halleriyle ilgili olarak size kesin bir bilgi ulaştı mı?” diye sordu. Ömer Efendi ve yanındakiler bu sorulara “Hayır” diye cevap verdiler. Hacı Ali Bey tekrar söz alıp; “O halde hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığınız bir müslüman hakkında bu derece iftirâ ve taşkınlık edilmesinin sebebi nedir?İşte sizin bahsettiğiniz ve hakkında pekçok şeyler söylediğiniz kimse benim. İsmim Ali, lakabım İdris’tir. Beni nasıl bilirsiniz? Bu söylediğiniz haller bende var mıdır?” deyince, Ömer Efendi söylediklerine tövbe edip pişman oldu. Hacı Ali Beyden özür diledi ve helallığını istedi. Söze devâm ederek; “Ben sizi salâh, iyi hal ve takvâda yâni haramlardan sakınmak husûsunda üstün bir zât ve pîrim, azîzim makâmında bilirim. Sizden bu anlatılanlar doğrultusunda ne bir söz işittim, ne de bir hareket gördüm.” dedi. Hacı Ali Bey; “O halde meseleyi böylece bilin. Hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığınız kimseler hakkında uygunsuz konuşulmasına müsâde etmeyin.” dedi. Ömer Efendi ve yanındakiler pâdişâha, anlatılanların aslının olmadığını bildirdiler. Böylece bir fitne ve iftirâ ateşi söndürülmüş oldu. Buradan da belli olduğu gibi ; gerek Abdulmecit Sivasi’nin gerkese Ömer Efendi’nin İdris Muhtefi hakkındaki suçlamaları esasen bir bilgiye değil dedikoduya dayanmaktadır. Hatta İdris Muhtefi, kendisiyle ilgili suçlamalar sebebiyle Sivasi Efendi’yi şikayet etmiş ve bunun üzerine mensuplarından Sadrazam Halil Paşa tarafından Sivasi Efendi Bursa’ya sürgüne gönderilmiştir. 46 yıl süren irşad vazifesi sonrasında 1615 yılında 83 yaşında büyük ve müeddep bir melamet kutbu olarak hakkın rahmetine kavuştur. İrşad faaliyetleri sırasında evine her gün 50-60 mürid ve ziyaretçinin geldiği, yaklaşık 24.000 müridinin bulunduğu ve cenazesinde 40.000 kişinin hazır bulunduğu kaynaklarda zikredilir. Bu rakamlar dikkate alındığın, Hazreti Muhtefi’nin ne büyük bir gizlilik ve müessiriyet içerisinde irşad faaliyetlerini yürüttüğün anlamak mümkün olur. Hatta Hüseyin Vassaf’ın kaydına göre , baba-oğul-kardeş kendisinin bağlısı olduğu halde Hazretin cenazesine katılıp birbirlerini teşhis edinceye kadar birbirlerinin bağlılığında haberdar olmamışlardır. Kabir taşında şunlar yazılıdır; Rıhlet Etti ol aziz-i muhterem Ravza-i cennat-ı Adn ona harem Rahmet olsun dediler cümle ümem Namıdır Hacı Ali Ali Himem Hem Rebiülevvel ayın ahiri Bin yirmi dört idi sal-i rakam <p> Kaynaklar durrezzak Tek , Melamet Risaleleri , Emin Yayınları , 2007 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 Ali Bolat , Melametilik , İnsan yayınları , 2011 Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 Türkiye Gazetesi , İstanbul Evliyaları cilt 1 </p>

📍 İstanbul
La’li Muhammed Fenayi (k.s.)

La’li Muhammed Fenayi (k.s.)

📍 Edirne
Hasan Sezai Gülşeni (k.s.)

Hasan Sezai Gülşeni (k.s.)

Edirne – Kavaklı Tekke sokakta yer alan Hasan Sezai Tekkesinde . XVIII. asırda Gülşeniliğin güçlü temsilcisi ve kendi adına izafe edilen Sezaiyye kolunun piri Hasan Sezayi Efendi ‘nin tam adı Hasan b. Ali’dir. Aslen Mora’lı olup, 1080/ 1669 yılında Gördes’te (Korent) doğmuştur. W. Björkman tarafından Sezayi’nin aslen Rum olduğuna dair verilen malumatın doğruluğunu teyid eden bir kayda kaynaklarda rastlanmamaktadır. Bu iddia olsa olsa Kamusu’l-A ‘lam’da “an asl Maralı” ibaresinin yanlış anlaşılmasından ileri gelmiş olmalıdır. On sekiz yaşına kadar doğum yeri olan Gördes’te kalmış, 1098/ 1687’de Venediklilerin burayı işgal etmeleri üzerine gemi ile İstanbul’a gelmiştir. Bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra Edime’ye geçmiş, burada Piyade Mukabelesi Kalemi’nde kendisine görev verilmiştir. Hasan Sezayi, bir yandan bu görevini ifa ederken diğer yandan kendisini Hakk’a erdirecek bir mürşid-i kamil aramıştır. Gördüğü bir rüya üzerine Aşık Musa Dergahı Şeyhi Muhammed Sırri Efendi’ye intisab etmiş ve bir süre hizmetinde bulunmuştur. Şeyh Şucaüddin Zaviyesi’nde talebe yetiştirmekle meşgul iken, Şeyh Mehmed Sırri’nin vefatından sonra yerine geçen Kastamonulu La’li Muhammed Fenayi ‘ye intisab ederek manevi terbiyesi altına girmiştir. Daha sonra seyr u sülukunu tamamlayıp icazetini almış ve halifesi olarak Veli Dede Dergahı’na postnişin olmuştur. La’li Fenayi Efendi’ye son derece sıkı bir hürmet hissi ile bağlanan Sezayi’nin, pek çok yerde kendi ismi ile birlikte onu da zikrettiğini görüyoruz: Her biri vechine mir’at olmuş Gören ol vechi bizzat olmuş Görinür vech-i Sezayi’den ol Bilinen hal Fenayi’den olmuş Hasan Sezayi ‘nin La’li Efendi’den başka Mısır’da bulunan Gülşeni şeyhlerinden İbrahim Çelebi’den de tarikat icazeti aldığını biliyoruz. Şöyle ki, Hüseyin Vassaf Sefine’de, Mısır Kahire Gülşeni Asitanesi’nde irşad seccadesinde oturan Şeyh İbrahim Çelebi tarafından Pir-i Sani Sezayi-i Gülşeni’ye verilen icazetnamenin suretini o zamanın şive-i beyanına göre vermektedir. Hasan Sezayi de şeyhi La’li Efendi gibi Sümbüli, Celveti, Uşşaki ve Nakşibendi tariklerinde yekta olup, Bektaşiyye tarikatında da devrin önderidir. Dolayısıyla pek çok abdalı terbiyesi altına almış, hatta Edime yakınlarında bulunan Muhyiddin Baba Tekkesi’ni tamir ettirmiştir. La’li Muhammed Efendi’den sonra posta oturan Mahmud Hamdi Efendi (ö. 113/ 1702)’nin vefat etmesi üzerine, Aşık Musa Efendi Dergahı postnişinliğine tevcih olunmuş, halifelerinden Ahmed Müsellem Efendi’yi Veli Dede Dergahı’na geçirerek görevini buraya nakletmiştir. Dergaha ait vakıfların kiralarını topladığı için “Cabi Dede Efendi” olarak da tanınan Hasan Sezayi, “Didi hatif Sezayi rıhlet itdi”, “Kudse pervaz eyledi ruh-ı Sezayi Gülşen”, “Sezayi göçdi kutb-ı ‘asr iken Firdevs-i a’laya”, “Kutb iken göçdü Sezayi rahmetullahi aleyh” ve “Sezayi kutb-ı ‘alem şimdi uçmağa olur bülbül” mısralarının delaleti olan 18 Ramazan 1151/29-30 Aralık 1738 Pazartesi sabaha karşı saat 4.30’da vefat etmiş, ismi ile anılan dergahın haziresine defnedilmiştir. Sezayi Efendi’nin irtihal ettiği gece aşağıdaki beyitleri okuduğu rivayet edilmektedir: Rah-ı ‘aşkda canını kurban iden Şüphesiz ol vasıl-ı Yezdan olur Gülşeni’den bir kadeh nüş eyleyen Ey Sezayi nail-i canan olur La’li Efendi işaretleriyle Sezayi’nin terbiye ettiği Nazir İbrahim Efendi, bir şiirinde onun aşıkların önderi, sadıkların rehberi, vaktin kutbu ve aktabı hakikat sırlarının agahı olduğunu beyan eder: Sezayi pişva-yı ‘aşıkandır Sezayi reh-nüma-yı sadıkandır Sezayi kutb-ı vaktı olmuş idi Hem aktab ile bil ol hem-mugandır Nazıra derdmend-i dergehidir Ol esrar-ı hakikat agehidir Ailesi Oldukça küçük yaşta Ali Efendi tarafından Şeyh Seyyid Osman Efendi’nin kızıyla evlendirilen Hasan Sezayi’nin, kaç çocuğu olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, kaynaklarda iki oğlu ile iki kızından söz edilmektedir. Büyük oğlunun ismi Muhammed Sadık (ö. 1175/ 1761-62) iken, küçüğünün ismi bilinmemektedir. Kızlarından Zehra Hanım’ı halifelerinden Ahmed Müsellem Efendi, diğerini de Şeyh Gürcü Ali Efendi’nin halifesi Hafız Mustafa Efendi ile evlendirdiğini biliyoruz. Sezayi’nin Divan’ındaki bir tarih manzümesi bize onun 1123/ 1711 senesinde çok küçük yaşta kaybettiği Fatma Zehra adlı bir kızının olduğunu haber vermektedir. Bunların dışında Mora yarımadasında yaşayan İbrahim Efendi adında bir kayın biraderi de vardır. Bu zat, Gördes’te zaviye haline getirdiği evin yönetiminden sorumludur. Mektübat’ta bu zata temas edilmiştir. Osmanlı Müellifleri’nde, Hasan Sezayi Efendi ‘nin hem aşık ve hem de şiirlerinin hikmetlerle dolu bir şair olduğu ve şiirlerinde kullandığı “Sezayi” mahlasının kendisine Niyazi-i Mısri (ö. 1105/ 1694) tarafından verildiği belirtilmektedir. Bir şiiri şu şekildedir: Hal-i siretden haber bilmez o kim süret görür Süretin aslın duyarsa ‘aynıla siret görür Ademin aslın bilür anlar hilafet sırrını Meclisinde mürşidin kim sıdkıla sohbet görür Hakin iksir aldığın seyreyler ol ‘ayne’l-yakin Dergeh-i pir-i hakikatde o kim hıdmet görür Seyr iden eşyada vech-i mutlakın envannı Her dil mür-ı za’ifi ‘alem-i vüs’at görür Kim görür burc-ı celalinden tecelli cilvesin Zillet-i yari kabül eyler anı ‘izzet görür Narını nür-ı cemalinden o kim itfa ider Narını nür eyler amma yine germiyyet görür Nar-ı nürından Sezayi mahvolan ehl-i kemal Görmez ol gayrı tecelli ‘ayn-ı ‘ayniyyet görür. Eserleri Sezayi’nin tespit edilebilen eserleri şunlardır: Mektübat, müretteb ve matbu Divan, İzahu’l-Meram, Kaside, Makale-i Niyazi-i Mısri Şerhi, Makale-i Şerifeleri, Nutk-ı Arifane, Risale-i Eşrat-ı Saat, Şümü’un Lami’dir Silsilesi Sezaiyye, Pir Hasan Sezayi’ye nisbet edilen Gülşeniliğe bağlı bir koldur. Gülşeniyye tarikatının XVIII. asırdaki yeni bir filizi olarak değerlendirilen Sezailik’te saliklerin işini kolaylaştırmak ve muhib olanları da teşvik etmek amacıyla Hasan Sezayi, seyr u sülükta asıl ve furü’ isimlerde bazı değişiklikler yapmıştır. Asıl (La ilahe illallah, Allah, Hü, Hak, Hayy, Kayyüm, Kahhar) ve furü’ (Fettah, Vahid, Ehad, Samed, Allah) isimlerde bazı kolaylıklar getirmiştir. Hasan Sezayi’nin silsilesi Pir İbrahim Gülşeni’ye şu şekilde ulaşmaktadır: Şeyh La’li Muhammed Fenayi, Şeyh Mehmed Sırri (ö. 1051/ 1640), Şeyh Necibüddin Hasan Ahseni, Seyyid Ali Safveti (ö. 1005/ 1595), Emir Ahmed Hayali (ö. 977 / 1569), Pir İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1533) Halifeleri Hasan Sezayi’nin bilinen halifeleri ise şu zatlardır: Şeyh Ahmed Müsellem Efendi, Şeyh Vefa b. Müsellem, Şeyh Abdullah b. Müsellem, Şeyh Hafız Mustafa Efendi, Şeyh Gürcü Ali Efendi, Şeyh Peyk Dede Efendi, Şeyh Hasib Bey, Şeyh Kmmi Hasan Efendi, Şeyh İbrahim Nazir Efendi, Şeyh Muhammed Fakri-i Kırımi, Derviş Yüsuf Efendi, Şeyh Seyyid Osman Efendi, Hayrabolulu Fazıl Dede, Karasulu Ali Dede, Çukadar Muhammed Efendi, Receb Dede, Şeyh Süleyman Efendi, Mahmüd Efendi, Boğazhisari Ahmed Efendi, Keşfi Hüseyin Efendi, Filibeli Seyyid Muhammed Efendi, Muhammed Sadık Efendi ve Tatar Hasan Efendi. Hasan Sezai Gülşeni Tekkesi Gülşeniler Zaviyesi, Aşık Efendi, Gülşeni, Sezai Tekkesi ve Şah Melek Zaviyesi adlarıyla da bilinen Hasan Sezai Tekkesi; Talat Paşa Mahallesi, Bostan Pazarı Caddesi ‘nde yer almaktadır. Halveti tarikatının (Gülşeni-Sezai) koluna bağlı bu tekke, Şah Melek Bey tarafından H.892/M.1486 tarihinde camisiyle birlikte inşa edilmiştir. Cami, türbe, şadırvan, çeşme ve hazireden oluşan tekkenin günümüze; minaresi, iki türbesi, şadırvanı, çeşmesi ve haziresi ulaşabilmiştir. Bu yapılar; doğu, kuzey ve güney yönlerinden bahçe du­ varlarıyla çevrili bir avlu içerisinde yer almaktadır. Tekkenin bulunduğu avluya giriş, avlu duvarının batı kanadındaki iki türbenin (Hasan Sezai, La’li Fenai ve Aşık Efendi türbeleri) ortasında kalan bir kapıyla sa­ğlanmaktadır. Kapı, iki türbe arasındaki taş ve tuğla ile almaşık teknikte örülmüş ve üstten iki sıva tuğla kirpi saçakla son­lanan bir duvar üzerinde yer almaktadır. Düşey dikdörtgen planlı, mermer söveli ve kemerli kapı açıklığının üzerinde yatay dikdörtgen formlu H.1151/M. l 738 tarihli onarım kitabesi bulunmaktadır. İki basamakla ulaşılan kapının kemer köşeliklerinde, birer gülbezenk motifi yer almaktadır. Kapı, yandan profil silmelerle kuşatılmıştır. İki kanatlı demir kapıdan düz tavan örtülü girişe ulaşılır. Buradan da tekke yapılarının bulunduğu bahçeye geçilmektedir. Bahçeye giriş kapısı üzerinde bakıldığında yuvarlak bir kemer, kemeri oluşturan tuğlalar şeklindedir. Kalın der­zlidir. Kapının bulunduğu bu duvar, dış cephede olduğu gibi, burada da üstten iki sıra tuğla kirpi saçakla sonlanmaktadır. Kapıdan avluya girildiğinde, girişin kuzey ve güneyinde birer türbe yer almaktadır. Bunlardan güneydeki, Hasan Sezai’ye, kuzeydeki ise tekke şeyhlerinden La’li Fenai Efendi ve Aşık Efendi’ye aittir yükselen pabuç kısmının doğu ve batı cepheleri üst seviyelerde pahlanmıştır. İki sıra düzgün kesme taş örgüden sonra gelen yarım daire profilli bilezikten sonra geçilen gövde, düşey olarak uzanan silmelerle bölümlenmiştir. Yine bir yanın daire profilli bilezikle sonlanan gövdeden ve üç sıra taş örgüden sonra şerefe gelmektedir. Mermer korkuluğa sahip şerefe altı, beş sıra mukarnasla dolgulanmıştır. Şerefeden sonra petek ve piramidal külahla devam eden minare, alem ile sonlanmaktadır. Minare kaidesinin doğu cephesindeki basık kapıyla harime, pabuç kısmına giriş cephesindeki yine basık bir kapıyla da caminin mahfil katına geçilmektedir. 1971 yılına ait fotoğraflarında, şerefeden soması yıkık olarak görülen minare, son onarımlarla aslına bağlı kalınarak tamamlanmıştır. Bu onarımlar sırasında, şerefe ve korkuluğu ile petek, külah, alem ve pabuç kısmındaki eksik kısımlar tamamlanmıştır. 1950’li yıllara ait fotoğraflardan anlaşıldığına göre cami ile minare arasında bir boşluk bulunmaktadır. Belirleyemediğimiz bir tarihte, minare ile cami arasına; cami ile aynı yükseklikte bir mekan eklenmiştir. Niteliği belirlenemeyen bu mekanın selamlık olma ihtimali vardır. 10.12.2006-10.03.2007 tarihleri arasında yapılan kazı çalışmasında caminin batı cephesinde bu bölüme ait temel kalıntılarına rastlanılmış ve bir ocak nişi ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde bu yapı­lardan sadece minare sağlam, onarılmış olarak ayakta durmaktadır. Sezai Tekkesinin Şeyhler Tekkede Pir Hasan Sezayi’ye kadar şu zatlar şeyhlik postuna oturmuştur: Aşık Müsa Efendi, Abdülkerim Efendi, Sadık Efendi, Kutbi Efendi, Sırrı Efendi, Seyyid Ali Efendi, La’li Muhammed Efendi, Mahmud Efendi ve Hasan Sezayi. Pir Hasan Sezayi:’den sonra sırasıyla şu zatlar postnişin olmuştur: Hasan Sezayi:’nin oğlu Mehmed Sadık Efendi, onun oğlu Çelebi Hasan Efendi -kızının oğlu Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed Efendilerle müştereken­ Çelebizade Sezayi: Efendi – kız kardeşinin mahdumları Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed Efendilerle müştereken-, Çelebi Hasan Efendi’nin kızının oğlu Şeyh Ahmed Efendi, Ahmedzade Mehmed Efendi, Çelebi Hasan Efendi’nin kızının bir diğer oğlu Şeyh Ahmed Efendi -Çelebi Abdüllatif Efendi’nin babası Şeyh Mehmed Efendi ile müştereken-, Ahmedzade Şeyh Hasan Sezayi Efendi. Hasan Sezai Türbesi Eskiden bir sebzeci dükkanı olduğu bilinen yapı, Hasan Sezai Efendi ‘nin vasiyeti üzerine H.1151/M.1738 yılında türbeye dönüştürülmüştür. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve düzgün kesme taştan inşa edilen yapının üzeri pandantifli kubbeyle örtülüdür. Bu kubbenin 1751 yılında yapılan onarım sırasında yaptırıldığı bilinmektedir. Düzgün kesme taşlarla örülmüş olan türbenin batı cephesinde; dıştan demir şebekeli kare formlu, mermer söveli, sağır alınlıklı ve sivri kemerli iki adet pencere yer almaktadır. Bu pencerelerin sivri kemerleri kalın derzli tuğla ile örülmüştür. Cephenin üst bölümünde ortaya yakın bir yerde, pencere kemerlerinin ortasına gelecek şekilde yerleştirilmiş yatay dikdörtgen formlu dört satırlık H.1153/M.1741 tarihli bir onarım kitabesi bulunmaktadır. Cephe üstten ve yandan yarım daire kesitli profil süsleme ile sınırlandırılmıştır. Düzgün kesme taş ile örülen kuzey cephe üzerinde, batı cephes­ indekilerle aynı karakterde bir adet pencere ile bu pencerenin mermer sövesi üzerinde tarihi belli olmayan bir kitabe kuşağı bulunmaktadır. Ahmet Efendi1 tarafından kaleme alınan kitabenin okunuşu . “Eya Şah-ı rus’ül rahm et Seza-i derdimendindir Kapun bekler kadem-i hizmetinde pir u perverdir” şeklindedir. Türbenin sağır olan güney cephesine karşın doğu cephesinde biri büyük; diğeri ise küçük boyutlu iki kapı bulunmaktadır. Kapılardan güney kesimde olanı diğerine göre daha büyük olup, sövesiz ve lentosuzdur. Diğer kapı ise, boyut olarak daha küçük ve aşağı kotta olup, mermer sövelidir. Kemerin kilit taşında çarkıfelek motifi, kemer köşelerinde ise gül dalından oluşan süslemeler yer almaktadır. Bu kapının hemen üzerinde, kare formlu bir mermer levha üzerinde Hasan Sezai’nin tuğrası bulunmaktadır. Tuğra levhasının dört bir yanında bitkisel kar­akterli bir süsleme kuşağı bulunmaktadır. Mehmed Ta’ib tarafından yazılan tuğranın okunuşu; ”Ya Hazreti Şeyh Hasan Sezai Gülşeni Ketebehu Mehmed Taib Sene H.1153/M 1740″ şeklindedir. Diğer cepheler gibi düzgün kesme taş ile örülen doğu cepheye belirleyemediğimiz bir tarihte betonarme olarak bir ek mekan yapılmıştır. Üzeri eğimli bir çatı ile kapatılan bu mekanın yapımı sırasında, cephede daha önce var olan büyük kapı açıklığı örülerek kapatılmıştır. Günümüzde türbeye giriş bu modem ek mekan arcılığıyla sa­ğlanmaktadır. Yuvarlak kemerli kapı açıklığından türbeye girildiğinde; ortada Hasan Sezai’ye ait mermer sanduka bu­lunmaktadır. Son onarımlar sırasında sandukanın tamamı, damarlı mermerle kaplanmıştır. Türbenin güney duvarı, ortasında yarım daire formlu bir mihrap nişi ile bunun hemen doğusunda, dikdörtgen kesitli ve yuvarlak kemerli bir dolap nişi yer al­ maktadır. Pandantiflerle geçilen bir kubbe ile örtülü türbenin iç duvar yüzeyleri ve Hasan Sezai Türbesi, doğu cephesi kubbe tamamen sıvalı ve boyalıdır. Türbenin doğu cephesinde varlığı bilinen ancak, son onarımlar sırasında kapatılan yuvarlak kemerli büyük kapı, içeride camekanla kapatılan bir nişe dönüştürülmüştür. La’li Fenai ve Aşık Efendi Türbesi Kuzeydeki şeyhlere ait türbe yapısı ise, kare planlı olup üzeri iki yöne eğimli, kiremit çatıyla örtülüdür. Edime Vakıflar Bölge Müdürlüğü Arşivi’ndeki 1960 yılına ait fotoğraflardan elde edilen bilgilere göre, ahşap karkas arası hımış dolgulu yapının batı cephesinde; demir şebekeli dikdörtgen açıklıklı penceresinin solunda çift kanatlı ahşap kapısı yer almaktadır. Ancak bu kapı günümüze ulaşamamıştır. Sağır kuzey cephesine karşılık, güneyde cephede dikdörtgen kesitli bir pencere, doğu cephesinde ise yine dikdörtgen kesitli bir kapı bulunmaktadır. Günümüzdeki girişi, doğudaki kapı ile sağlanan ve betonarme olarak yenilenen türbenin mekanında ise biri üç; diğeri iki kademeli kaide üzerinde yer alan ahşap sandukalar yer almaktadır. Şadırvan Tekke yapılarının bulunduğu bahçenin batı bölümünde yer alan şadırvan H.1164/M.1750 yılında Mustafa Efendi tarafından yaptırılmıştır. Poligonal planlı bir alanın ortasında yükselen taş kaideye oturan ortasındaki mermer hazne de, dilimli bir gövdeye sahiptir. Şadırvanın etrafını kuşatan dilimli mermer levhaların alt ve üst Sezai’nin tuğrası (2008) kesimlerinde profilli süslemelerden oluşan kuşaklar vardır. Dilimli gövdenin her bir yüzeyinde, birer gülbezenk motifi yer almakta ve bunların ortasında da musluklar bulunmaktadır. Son onarımlar sırasında üzeri demir profillerle örülen şadırvanın etrafında, küp şeklinde betonarme oturma birimleri bulunmaktadır. Şadırvanın doğu yüzünde Nazira Efendi tarafından kaleme alınan kitabesi bulunmaktadır. Kitabenin okunuşu şu şekildedir; “Rum ilinin ebruyi Mustafa el hur peştevi Yapdı bu havzu giderken hacca ‘izz ü şan ile Geldi ba tevfik-ı Bari yazdı tarihin nazir Oldu ihya tekye-i vala bu şadırvan ile Sene H.1164/M 1750″ Çeşme Hasan Sezai Türbesi’nin güney cephesine bitişik durumdaki çeşmenin yarıya yakın bir kısmı ile yalak ve ayna taşı günümüzde toprak altında kalmıştır. Kesme taştan inşa edilmiş olan çeşme, kare planlı ve piramidal taş külahla örtülüdür . Oldukça sade bir görünüşe sahip çeşmede herhangi bir mimari unsur bulunma­ maktadır. Cami, türbe, şadırvan, çeşme ve hazire yapı­ larından oluşan tekke, günümüze kadar pek çok tahribata maruz kalmıştır. Buna bağlı olarak da, H.1041/M.163, H.1151/M.l 738, H.1153/M.l 740, H.1165/M.175, H.1286/M.1869, H.1305/M.1887, tarihlerinde onarılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne
Pehlivanlar Şeyhi Seyyid Cemaleddin Efendi

Pehlivanlar Şeyhi Seyyid Cemaleddin Efendi

Edirne – Kule Kapı caddesi sonundaki Pehlivanlar kabristanında I. Murad Han zamanı, Pehlivanlar tekkesi şeyhi ve baş pehlivanı . Sultan Murad, Edirne’yi alınca buraya Pehlivanlar tekkesi yaptırdı ve Şeyhliğine de Seyyid Cemaleddin Efendi ‘yi getirdi. Burada uzun yıllar pehlivan ve talebe yetiştirdi ve vefat edince buraya defnedildi. Burada Adalı Halil ve Kara emir ile birlikte sırlanmıştır. Tarihi Kırkpınar güreşcileri açılış merasiminden önce bu kabristana gelip ziyaret ederlermiş. Pehlivan Cemalettin Tekkesi Güreşçiler, Pehlivanlar, Kuştigiran ve Güreşciler Duacısı Zaviyesi adlarıyla da bilinen Pehlivan Cemalettin Tekkesi; Mithat Paşa Mahallesi, Kule Kapı Caddesi’nde yer almaktaydı. Nakşibendi tarikatına bağlı tekke, Pehlivan Cemalettin (Küştigiran) tarafından yaptırılmış olup, ahşap çatılı olduğu bilinmektedir. Yapının, Güreşçiler duacısı zaviyesi adıyla bilinen bir vakfı bulunmaktadır. H.937/M.1530 tarihli tapu tahrir defterinde yirmi sekiz zaviyeden biri olarak gösterilen bu tekke hakkında Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde “Seyyid Cemalüddin Sultan yeridir. Fatih ‘ten sonra Gazi Hüdavendigar İslam askerleri eğlensinler diye gürbüz, tuvana, dilaver, server, hünerverler için bina eylemiştir. Buranın zemini siyah taş gibi, yağa bulanmış bir güreş mey­danıdır. Bu tekke gerçi kagir değildir ama ma­murdur. Birçok odaları, mutfağı, bahçesi vardır. Meydanında eski pehlivanların demirden yayları, okları, gürzleri ve çeşitli beğenilmiş kemankeş harbları, salkları, zerdeştleri ve mızrakları, kırkar ellişer okka gelen camus derile­rinden kısbetleri ve nice elvan pehlivan aletleri er meydanında asılıdır. Bu pehlivanlar dergahı Ali Paşa çarşısı yakınında, Balıkpazarı kapısının iç yüzünde güreşçiler tekkesidir” şeklinde bilgiler ver­mektedir. Zaman içerisinde harap olan tekke H.1308/M. 1890 yılının ilk ayında yeniden yaptırılmıştır Bugün, Mithat Paşa Mahallesi, Kule Kapı Caddesinde Pehlivanlar Mezarlığı bulunmak­ tadır. Pehlivanlar tekkesinin burası olduğu düşünülmektedir. Mezarlıkta; Pehlivan Ce­malettin, Ali Efendi, Mehmed Ağa ve kimliği belirlenemeyen bir kişiye ait mezarlar yer almaktadır. Kaynaklar ; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971 Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008 Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne
Şekmeti Mehmed Efendi (k.s.)

Şekmeti Mehmed Efendi (k.s.)

Edirne’de Kıyık caddesinin paralelinde yer alan Kız türbe sokak’ta. Edirne velilerindendir . 18. yüzyılda yaşamıştır. Muradiye camii hatibiydi.Doğum tarihi bilinmeyen Şekmeti Mehmed Efendi 1767 yılında vefat etmiş kabri Hatip camii bahçesinde sırlanmıştır. Ancak camii günümüzü ulaşmamış fakat türbesi ( Çok bakımsız olmasına rağmen) vardır. Kaynak ; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2

📍 Edirne
Kıyak Baba

Kıyak Baba

Edirne – Kıyık caddesi üzerindeki Kıyak Baba camii önünde Edirne’nin fethinde bulunan Horasan erlerindendir.Fetihten sonra Edirne’de dergahında yıllarca İslamiyeti anlatmaya çalışan Kıyak Baba’nın kabri ; Kıyık caddesi üzerideki Kıyak Baba camii önündedir. Asıl adı Şakir’dir. Edirne’nin kuşatıldığı ve tıpkı Mekke’nin fethinde olduğu gibi, bütün askerlerin ateş yakarak, Edirne’yi ışık seli içinde bıraktığı gecenin sabahı , Şakir Baba , aşka gelip öyle bir sabah ezanı okur ki yer ve gökteki bütün mahlukat dinler. Padişah da bu ezanla kendinden geçenlerdedir. Şakir Baba’yı buldurur ve kendisine, ” baba , çok kıyak (güzel) bir ezan okudu ” der. Bundan sonra Şakir Baba , Kıyak Baba diye anılır. Kaynaklar; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971

📍 Edirne
Huysuz Baba

Huysuz Baba

Edirne – Uzun Kaldırım caddesi , Huysuz Baba sokağın hemen başında ( Kesikbaş türbe’nin karşısında) Ne zaman yaşadığı bilinmeyen Huysuz Baba ; Edirne’de Uzun kaldırım caddesinde sırlanmıştır. Ziyaretçiler Huysuz Baba ‘yı vesile ederek çocuklarının yaramazlıktan kurtulmaları için dua etmektedir. Rivayete göre ; yüz on , yüz yirmi okka gelen , uzun boylu, gayet iri cüsseli bir zat imiş. Mevlevi semazenlerinden imiş. O dergahta sema’a başladığı zaman, heybetli cüssesiyle yel gibi dönerken, küçük çocuklarında ” Havale ” denen bayılma rahatsızlığı olan anneler , kundaktaki çocuklarını onun ayakları altına koyarlar, o da çocuklara bir ayağıyla hafifçe basarak aralarında dolaşıp sema edermiş. Allah’ın izniyle çocuklar iyileşirmiş. Kaynaklar; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971

📍 Edirne
Abdülhayy Efendi ( Öztoprak)

Abdülhayy Efendi ( Öztoprak)

İstanbul – Beşiktaş’da Çırağan sarayının karşısında yer alan Yahya efendi dergahında. Yahya Efendi dergahının son şeyhidir. Babası Fikri efendi , dedesi Şerif Ali Efendi , annesi ise Zeynep hanımdır. 1884 de İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Abdülhayy Efendinin dedesi Şerîf Ali Efendi Mekke’den kalkarak İstanbul’a geldi. Bir müddet Aksaray’daki Oğlanlar Tekkesinin şeyhliğini yaptı. Sonradan Tosya’ya giderek Kâdirî tekkesi şeyhi İsmâil Rûmî hazretlerinin torunlarından biriyle evlendi. Tekrar Mekke’ye giderek orada yerleşti. Mekke’de Fikri adında bir oğlu oldu. Fikri Efendi Mekke’den Mısır’a giderek oraya yerleşti. Askerlik mesleğine girip albaylığa kadar yükseldi. Gördüğü bir rüyâ üzerine Mısır’dan İstanbul’a gelip Kaygusuz Baba dergâhına intisâb etti. Sultanahmed’deki bu dergâha uzun müddet kırba ile su taşıdığı için kendisine “Kırbacı Baba” ismi takıldı. Bütün bu hizmetlerine rağmen dergâhın şeyhi, kendisini talebeliğe kabûl etmedi. Fakat bir gün şeyhin, bir köpeğe attığı artıklarını, köpekle birlikte yemeye teşebbüs etti. Bunun üzerine şeyh kendisini talebeliğe kabûl etti. Kaygusuz Babanın vefatından sonra da dergaha postnişin oldu. Fikri Efendi bir müddet bu tekkede kaldıktan sonra Zeyrek yokuşu başındaki yanmış olan Ümmü Gülsüm Câmiini tâmir ettirdi. Mısır kuyumcularından birinin Zeynep Hanım adındaki kızıyla evlendi. Bu evlilikten Abdülhay Efendi dünyâya geldi. Üç aylıkken babası vefât eden Abdülhay Efendi, yetim kaldı. Annesi oğlunu alıp Ümmü Gülsüm Câmiinin meşrûtasına yerleşti. Yetim kalan Abdülhay efendi , annesinin titiz nezaretinde 11 yaşında hafız oldu. Zamanın usulune göre ciddi bir medrese tahsili gördü. 18 yaşına geldiğinde Ümmügülsüm camiine imam oldu. 21 yaşında kendisi gibi münevver ve şair bir hanım olan Naciye Hanım ile evlenir. Fatih ders hocalarından Rıza Efendi’den İslami ilimelere dair icazet aldı. Nakşibendi tarikatı’nın Rabbani kolu dersini İntisap ettiği Şeyhi Hacı Nuri efendi’den alır. Şeyh Hacı Nuri Efendi’nin vefatından sonra da Gümüşhanevi Şeyhi İsmail Necati hazretlerinden icazetname alır. Bir ara Çiçekçi Câmi İmâm-Hatipliğini yaptı. Yahyâ Efendi dergâhının şeyhliğini yürüttü. Bir taraftan da Baytar mektebinde ayniyat muhâsipliği yaptı. Daha sonra buradan emekli oldu. Soyadı Kânunundan sonra Öztoprak soyadını aldı. Zaman zaman sevenleriyle sohbet edip onları irşâda çalıştı. Mütevazi, ilim sahibi , yumuşak huylu, cömert, misafirperver , haramlardan sakınma hususunda son derece titizdi. Sofrasında bir fakir almadan oturmazdı. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilirdi. Abdülhayy Efendi ,ömrünün son yıllarında, vücudunda arız olan çeşitli hastalıklarla (özelikle ağır bir fıtık rahatsızlığı) uğraştı, bilhassa 1961 de rahatsızlıkları fazlalaştı. Şeyh Efendi camiye gelse namaz kıldıramaz hale gelmişti. Daha sonraları dergaha bitişik olan evinden çıkamamış ve bir müddet sonra yatağa düşmüş ve 16 Temmuz 1961 pazar günü 19:30 çivarında sağa dönük halde yüzlerini süüsleyen derin bir ” Huuuu ” sesiyle Hakk’a kavuşurlar. Allah şefaatlerine nail eylesin.. Kaynak ; Türkiye Gazetesi , İstanbul Evliyaları Yahya Kutluoğlu , Yolumuzu Aydınlatanlar , İstanbul Kültür a.ş. , 2014 Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları

📍 İstanbul

Kutup İbrahim Efendi (k.s.)

📍 Bursa
Molla Hüsrev (k.s.)

Molla Hüsrev (k.s.)

Bursa – Emirsultan camii’nin çok yakınında bulunan Zayniler camiinin hemen yanında yer alan Zeyniler kabristanında. Osmanlı alimlerinin önde gelenlerden olup, asıl adı Mehmed Bin Feramuz Bin Ali dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın Köyünde doğduğu ve Türkmenlerin Üçok Koluna mensup Varsak boyundan olduğu anlaşılmaktadır. Müderrislik, kazaskerlik ve şeyhülislamlık görevlerinde bulunan Molla Hüsrev’ in doğum tarihi belli değildir, 1480 yılında vefat etmiştir. Küçüş yaşta iken babasını kaybettiğinden Osmanlı emiri olan eniştesi Hüsrev Bey’in himayesinde eğitimini tamamladığından Hüsrev Kaynı diye çağırılırdı, daha sonra’da Molla Hüsrev adıyla meşhur olmuştur. Sadeddin Taftazani’nin öğrencilerinden Mevlana Burhaneddin Haydar el Herevi’den ve Molla Fenari’nin çocuklarından Yusuf Bali Efendi’den ders almıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra ilk olarak Edirne’de Şah Melek Medresesinde daha sonra da II. Murad’ın Edirne’deki Halebiye Medresesinde müderrislik yapan Molla Hüsrev, 1444 yılında kazasker olarak atanmış 1446 yılında da Edirne Kadısı olmuştur. Sultan II. Mehmed’i İstanbul’un fethi için teşvik eden devlet adamları arasında Molla Hüsrev de bulunmaktaydı bu yüzden Fatih’in nezdinde büyük itibara sahipti. Fetih ile birlikte Ayasofya Medresesi’nde ilk müderrislik görevi kendisine verilmiştir. 1455 yılında Bursa kadısı olarak gördüğümüz Molla Hüsrev, 1459 yılında İstanbul kadısı Hızır Bey’in vefatı üzerine yerine İstanbul kadısı olmuş ayrıca Eyüp,Galata ve Üsküdar kadılarıda kendisine bağlanmıştır. Molla Hüsrev, Ayasofya’ya geldiğinde bütün cemaat ayağa kalkar ve kendisine saygı gösterirdi. Bu durumu gören Fatih Sultan Mehmed ” Zamanımızın Ebu Hanifesi Molla Hüsrev’dir ” diyerek iltifat etmiştir. 1426 yılında bir davette ortaya çıkan protokol kriziyle Fatih’e gücenen Molla Hüsrev İstanbul’u terk ederek Bursa’ya geldi ve Zeyniler’de bir medrese inşa ettirip dersler vermeye başladı. 1469 yılına kadar yedi sene boyunca Bursa’da kaldıktan sonra Fatih’in daveti üzerine yeniden İstanbul’a dönen Molla Hüsrev, şeyhülislamlık makamına tayin edilmiş ve 1480 yılında vefatına kadar bu görevde kalmıştır. Cenaze namazı Fatih camiinde kılındıktan sonra Bursa’ya nakledilerek Zeynilerdeki medresesinin haziresine defnedilmiştir. Orta boylu, uzun sakallı, heybetli, diyanetperver ve mütevazi bir kişiliği vardı. Başına İmam-ı Azam tacı gibi küçük bir sarığı giyerdi. Konağında birçok hizmetçisi bulunmasına rağmen odasını kendisi süpürür ve temizler, kandilini de kendisi yakardı. İstanbul2un Vefa semtinde bir de cami yaptırmış olan Molla Hüsrev , hukuk ve fıkıh alimi olduğu gibi iyi de bir şairdir, Türkçe ve Arapça şiirler yazmıştır. Medreselerde okutulan 12 kitap kaleme almışsa da en meşhuru Fatih’e takdim ettiği Dürer ve Gürer adlı eseridir. Zeyniler Kabristanı Zeyniler kabristanı her ne kadar bir dergah kabristanı olarak kabul edilirsede o boyutu aşmış genel bir mezarlık halini almıştır. Sadece Zeyniyye tarikatı mensublarının değil yüzyıllar boyunca Bursa’nın bilginlerine ev sahipliği yapmıştır. Bilinen ilk mezar 1432 tarihli Abdullatif kudsi’nin mezarıdır. Molla Hüsrev ,Muslihiddin Tavil, Muhaşşi Hasan Çelebi, Müftü Ahmed Paşa, Şair Sun’i ve N,iyazi gibi isimlerin kabirlerinin yer aldığı bu mezarlıkta 70 civarında kabir vardır. Yadigar-ı Şemsi müelllifi 1400 kadar önemli ismin medfun olduğuna dair rivayet etmiş ve bir çok mezar taşının kaybolduğunu kayıt düşmüştür. Molla Hüsrev Medresesi Zeyniler Tekkesinin yakınında idi. XV. yüzyıl ortalarında Mehmed Bin Feramuz tarafından yapılmıştır. XX. yüzyıla kadar Medresenin faal olduğu bilinmektedir. Medresenin haziresi zamanla kaybolmuştur. Yalnızca Molla Hüsrev hz’nin kabri kalmıştır.[/toggle] Molla Hüsrev (k.s.) ‘un kabir taşı ön yüzü ; Arka yüzü ; Menba-ı ilm ü hüner varis Mevlana Mehmed Bin Feramuz Ulum-ı Hazret-i Hayrül beşer Eş-Şehir bi-Mevlana Husrev Fazlı hurşid eser tabe serah Sahibu’d-dürer ve’l Gurer sene 886 Mevlana Mehmed Hüsrev sene 886 Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

📍 Bursa

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.