Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Ünzile Tenzile Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Cumhuriyet Mahallesi Mazlumlar Cami Sokak sonu ………….. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

Menfi Hoca Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocaimat Mahallesi Hoca İsmail Efendi Sokak Tosya’da 1934 yılında vefat etmiş olan Menfi Hoca’nın türbesi Sarıkız Mezarlığında büyük bir çitlenbik ağacının altındadır. Asıl adı Hacı Ġsmail olan Menfi Hoca’nın padişah imamı iken Tosyaya sürgün edildiği, kırk sene kaldığı Tosya’da Yeni Cami’nin avlusundaki küçük bir kulübede yaşamış olduğu anlatılır. Ölümüne kadar Yeni Cami’nin tamiri, Kale Suyunun getirilmesi ve şadırvan yapımı gibi hizmetleri görülmüştür. Evliyadan bir zat olup açık kerametleri dilden dile dolaşır. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

Cünuni Baba Türbesi
Kastamonu – Tosya – Çatma Mahallesi Çatalkaya Sokak devamı kaleyakası Cünuni Baba ’nın türbesi Tosya’da Çatalkaya’dan Kaleyakası bağlarına kadar inen yolun sağındadır. Şehirden uzaklığı yürüyerek yarım saat kadardır. Halk arasındaki inanışa göre, Cünuni Baba çok keskin bir evliyadır. Türbesine ‚Cinönü‛ denmesinin sebebi de bu olsa gerektir. Onun Ilgaz Dağlarında yatan Benli Sultan’la kardeş olduğu, bir savaşta şehit düşerek buraya gömüldüğü rivayeti de daima anlatılanlar arasındadır. Türbe iki katlı büyük bir gümeleden ibarettir. Kerpiçleri dökülmüş, sadece bir iskeleti kalmıştır. Yola bakan duvarda bir iki kerpiç arasına örülmüş iki mezar taşı görülür. Bunlar Cünuni Baba ’nın mezar taşlarıdır. Üzerindeki yazılar son derece silinmiş olup sadece eski rakamlarla 978 tarihi okunabilmektedir. 1570’e karşılık olan bu tarihe göre taşların yazılışı dolayısıyla türbe 400 yılı aşan bir geçmişe sahiptir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

Tosyalı Şeyh Hacı Mehmet Efendi
Kastamonu – Tosya – Kargı mahallesi havuzaltı sokak No:29 . Benli Sultan’nın Şeyhi , Tosyalı Hacı Mehmet Efendi Türbede Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden Tosyalı şeyh hacı Mehmet efendi yatmaktadır.1250 hicri Tosya kayıtlarına göre doğum tarihi 1208 dir.Orta boylu kır sakallı bir zattır. Türbeye abdulgaffur denmesinin nedeni Hacı Mehmet Efendinin Oğlu Abdulagaffur’un da aynı yerde yatmasıdır.Zamanın en büyük din alimlerinden biridir Hacı Mehmet Efendi.Bilgilerini insanlara yaymak adına bir çok eseri kaleme almıştır.Bunlardan en önemlisi VAKIF adındaki el yazması tefsiridir.İki ciltlik bu eserin sadece bir cildi günümüze kadar gelmiştir.Hocasının kim olduğu konusunda kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır.Hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğimiz Hacı Mehmet Efendi yaşadığı süre içerisinde birçok öğrenci yetiştirmiştir.Bunlardan beklide en önemli olanı Benli Sultan diye bilinen Şeyh Muhyittin Efendidir.Hakkında anlatılan bir çok menkıbesi vardır.Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak isterim. Her evliyanın kendine has kerametleri vardır.İşte Şeyh Hacı Mehmet Efendiye ait olduğu rivayet edilen menkıbeler: Birgün davul zurna eşliğinde düğün alayı geçiyormuş.Bu düğün alayının önünde köçekler oynuyormuş. Şeyh Hacı Mehmet Efendi bu alayı görmemek için oradan uzaklaşmaya çalışır.Acele ile başkasına ait bir ekili ekin tarlasına girer.Dervişlerine bu olayı anlatır ve ‘’ben ölünce benim sağ ayağımın kefeni çürür,mezarımdan çıkarıp beni yeniden kefenleyin’’ der. Ölümünden 7-8 sene kadar geçmiştir.Dervişlerinden birinin rüyasına girer ve ona bu vasiyetini hatırlatır.Dervişi bunu dikkate almaz ama olay birkaç defa tekrarlanınca diğer dervişlerle birlikte mezarı açarlar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin vasiyetinde olduğu gibi sağ ayağının kefeni çürümüştür.Hemen kefeni değiştirirler ve yeniden Şeyh Hacı Mehmet Efendi yi gömerler. Dervişleri Şeyh Hacı Mehmet Efendiye hastalanıp ölüm döşeğine düştüğünde ‘’Sen ölürsen biz senin hasretine dayanamayız kırkına bizide kat ,bizi koynuna al ‘’ derler. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin ölümünün kırkıncı gününde ikiside ölür. Şeyh Hacı Mehmet Efendi’nin ayak taşını onların baş taşı yaparlar ve onları buraya gömerler. Şeyh Hacı Mehmet Efendi ölümünden birkaç gün önce hasta yatağında yatarken bir hurma ister.Hurmayı yer çekirdeğini ise yutar.Karısına ise bir hurma çekirdeği yuttuğunu ölümünden sonra mezarından bir fidan biteceğini ve bunu ilkkez görenin fidanı neye benzetirse o meyveyi vereceğini söyler.Ölümünün üzerinden bir süre geçtikten sonra birgün kızı Şeyh Hacı Mehmet Efendinin mezarından göğüs hizasında bir fidan çıktığını görür.Hemen annesine seslenir:’’anne babamın mezarından bir çağla (badem) fidanı çıkmış’’. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin eşi ise vasiyetini hatırlar.Bir süre bekledikten sonra o fidanın Şeyh Hacı Mehmet Efendinin söylediği gibi çağlaya benzetilmesinden ötürü çağla olduğu rivayet edilir. Benli Sultan Şeyh Hacı Mehmet Efendinin talebesidir.İlim tahsilini tamamlayınca’’ İrşad görevi için nereye gideyim ya şeyhim ‘’diye sorar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de ona ‘’bana yakın olup ziyaretçin az mı olsun,yoksa bana uzak olup ziyaretçin çok mu olsun’’ der.Benli Sultan Hazretleri de ‘’ziyaretçim bol olsun isterim ama hocam bu nasıl olabilir ki?Siz burada iken benim ziyaretçimin çok olması hiç olası değil.Siz ölünce burada kalırsınız.Beni o gideceğim köydekilerden başka kimse tanımaz ziyaretime gelmez ‘’cevabını verir. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de’’ben Tosya’da yatacağım bana ziyarete gelenleri ben sana gönderirim’’ der. Bu gün Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin mezarını çok az kişi bilir.Ama Benli Sultan’ı akın akın insanlar ziyaret ederler. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Hayatı için ; http://www.haber37.gen.tr/evliyadan-tosyali-haci-mehmet-efendi.html
Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi (k.s.)
Konya – Merkez – Hacı Fettah Kabristanında Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Kutbü’l-ârifin, kıdbetü’l-vasüîn Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi, 1250/1831 yılında Karacahisar Köyü’nde doğdu. Babası ile birlikte Hocaköy’e hicret etti ve orada babası, Memiş Efendi’nin rahle-i tedrisinde yetişti. Babasının vefatından sonra 1279/1862 yılında Konya’ya yerleşti ve burada O’nun halifesi olarak Tarikat-ı Nakşibendiye-i Halidiye kolunu yaydı ve irşadlarda bulundu. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin kızı Ayşe Hanım’la evlendi, Zeynelâbidîn, Ahmet Ziya, Rıfat ve genç yaşlarında vefat eden Nuri adında dört erkek çocuğu oldu. Kütüb-ü Sitte ve Cevami-i Hadis hafızı da olan Muhammed Bahaüddin Efendi’nin, Bâisü’l Mağfireti fî Beyan-ı Akvâli’l-Vahdeh, Âdabü’l mürîd ve İkazü’n-nâimîn ve Tenbîhü’l mukallidîn eserlerinden bazılarıdır. Nakşibendî Tarikatı’nın Anadolu’da yayılmasında büyük emeği geçmiştir. Pek çok halifesi ve müridi olan Bahaüddin Efendi, Konya’da büyük Şeyh olarak anılmış, şeriat uleması tarafından da sevilip sayılmıştır. Muhammed Bahaüddin Efendi, Bekir Sami Paşa (Paşa Dairesi) Medresesi’nde hem müderris hem de tekkenişîndir. 1883 yılında 30 talebesine Dürrü’n-naci ve Dürrü’l-muhtar, ertesi yıl da aynı sayıda talebesine aynı kitapları okutur. Müspet ilimlerle din ilimlerinin bir arada okutulmasını istemiş ve oğulları, babalarının bu düşüncesini Islah-ı Medâris’de uygulamaya çalışmışlardır. 1906 yılında Konya’da vefat eden Muhammed Bahaüddin Efendi, Hacı Fettah Kabristanı’ndaki türbesine defnedilmiştir. Türbesi, dört sütun üzerine oturmuş etrafı açık bir kubbeden ibarettir. Yanında eşi ile ikinci oğlu Rifat Efendi metfundur. Başta Hacıveyiszade Hocamız ve Fahri Efendi olmak üzere pek çok insan, Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi’den istifade ile ondan feyz almışlardır. Alâeddin Caddesi civarında Merkez Bankası’nın batı tarafında faaliyette bulunan, Paşa Dairesi de denilen Ebubekir Sami Paşa Medresesi’nde de uzun yıllar müderrislik yapmış ve pek çok talebe yetiştirmiştir. Hayatları üzerinde ayrıca duracağımız Ahmet Ziya, Rifat ve Zeynelabidîn Efendiler, Muhammed Bahaüddin Efendi’nin oğullarıdır. Vefatından sonra tarikatın hilafeti, oğlu Zeynelabidîn Efendi’ye intikal etmiştir. Şeyh Muhammed Bahaüddin Hazretleri’nin hayatları kabir taşı kitabelerinde özetlenir. Kabir taşı kitabesi şöyledir: Hüve’l-Bakî Sâkin-i Kabr kutbu’l-arifin Kıdvetü’l-vasılin umdet-ü ehl-i Es Sahv ve’l müttekîn Şeyh Muhammed Bahauddin Kuddise Sırrahu Hazretleri Bozkırî Memiş Efendi nâmıyla meşhur âfâk Şeyh Muhammed Kudsi kuddise sırrahu Hazretlerinin Büyük mahdumu ve halife-i mutlakası Ve Şeyh Hasan Kudsi Hazretlerinin damad-ı âlileridir. Bozkır kazasının Karacahisar Karyesinde 1247 tarihinde tevellüd Buyurup peder-i âli güherleriyle Hâce Karyesine hicret ve anda pederi Kutb-u müşârün-ileyhden ulum-u tahsil Ve tekmil-i meratib-i sulûk iderek ulûm-i Akliyye ve nakliyyede felekcâh Ve terbiye-i mürîdanda âyetün min âyetillah olmuştur. Ve 1279 senede Konya’ya hicretle tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye-i Halidiyye Üzre irşâd-ı sâlikîn Ve neşr-i envâr-ı ulûmu din ile Meşgul olup fi 22 Cemaziyelûlâ Sene 1324 fî 2 Temmuz pazar gicesi Saat bir de irtihal buyurmuştur Mettenallahii Teâlâ bi-enfasihı’l-kudsiyyeti 2 Temmuz senet-i hicriyye-i şemsiyye 1284 [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] KVS, H.1300, 1301; Arabacı, a.g.e. s. 491; Uyar, Konya Bilginleri, S 120-121, s. 41.Sural, a.g. dizi yazı, 10 Eylül 1975; İsmail Bilgili-Ahmet Çelik, a.g.e. s.57-58, 115-116; A. Osman Koçkuzu, “Bahaddin Efendi” DİA, s. 4/458. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Seyyid Muhammed Nurani Erol (k.s.)

Şeyh Ali Arınci (k.s.)
Siirt – Baykan – Arınç Köyü (Çamtaşı köyü) Şeyh Ali Arınci hazretlerinin Silsile-i Şerifi Siirt bölgesinde son dönemde yaşamış önemli alim ve ariflerinden biri olan Şeyh Ali Arınci, 1916 yılında Siirt’in Baykan ilçesinin Arınç köyünde doğmuştur. Babasının adı Molla Ömer, annesinin adı Halime Hatun’dur. Babası Molla Ömer Efendi, Norşin Dergahı şeyhlerinden Muhammed Ziyauddin’in (o. 1924) dervişlerindendi. Şeyh Ali Arınci, tahsil hayatına Kur’an dersiyle birlikte babasının yanında başlamıştır. Bir süre sonra yine Arınc köyünden Şeyh Ahmed Haznevi’nin halifelerinden Molla Muhammed Reşid’in (ö. 1977) yanında medrese tahsilini sürdürmüştür. Bunun haricinde Molla Şefik, Molla İbrahim ve Şeyh Muhammed Arbovi gibi alimlerden de ders almıştır. Ozellikle Şeyh Muhammed Arbovi’nin yanında uzun süre okumuştur. Bu tahsil hayatından sonra ilk olarak bir süre Arınç köyüne 3 km. mesafede bulunan Millo (Günbuldu) köyüne geçerek fahri imamlık yapmış ve orada köyün çocuklarına medrese usulüne göre ders vermiştir. Millo köyünde yaklaşık 3 yıl gorev yaptıktan sonra Bitlis’e bağlı Kermate (Alanici) köyünde imamlık yapmaya başlamıştır. Şeyh Ali Arınci, Kermate köyünde görev yaptığı yıllarda Şeyh Abdulhakim Bilvanisi ile tanışmış ve onun yanında medrese derslerini tamamlamıştır. Bu yıllarda Abdulhakim Bilvanisi, Şeyhi Ahmed Haznevi’yi ziyaret etmek icin Kamışlı yakınlarında bulunan Hazne’ye giderken Ali Arınci’ye beraber gitmeyi ve ona intisab etmesini teklif etmiştir. Ali Arınci, bu ziyaret icin imkanı olmadığını belirtmiş ve “Selamlarımızı iletin eğer beni müridliğe kabul ederse ben zaten kabul ediyorum” demiştir. Böyle bir uygulamanın olmadığını söyleyen Abdulhakim Bilvanisi, Hazne’ye gitmiş ve ziyaretini yapmıştır. Rivayete göre döneceği zaman Şeyh Ahmed Haznevi, Abdulhakim Bilvanisi’ye “Molla Ali sana bir şey söylemedi mi?” diye sorduğunda, o da aralarında geçen konuşmayı anlatmıştır. Bunun uzerine Şeyh Ahmed Haznevi, “Ben onu müridliğe kabul ettim” demiştir. Abdulhakim Bilvanisi, döndükten sonra bu olayı Ali Arınci’ye anlatmıştır. 1950 yılında Şeyh Ahmed Haznevi’nin vefatı uzerine aynı yıl 33 veya 34 yaşında iken Abdulhakim Bilvanisi’ye intisap etmiştir. Bu sürede zaman zaman Bilvanis köyüne gitmiş ve orada belli süre kalmıştır. Sekiz yıl süren seyr u suluktan sonra 1958 yılında Abduhakim Bilvanisi kendisine hilafet vermiştir. Abdulhakim Bilvanisi, halifesi Ali Arınci’yi önce Van bölgesinde irşad faaliyetleri yürütmekle görevlendirmiştir. O da ozellikle bahar mevsiminden sonra Van’ın ilçelerinde ve köylerinde yanında bulunan muridleriyle birlikte aylarca dolaşarak kendisine verilen görevi yerine getirmiştir. Şeyh Ali Arınci, 1954 yılında şeyhi Abdulhakim Bilvanisi’nin ve bazı muridlerinin de bulunduğu kalabalık bir grup ile İskenderun’dan Cidde’ye deniz yoluyla giderek Hac vazifesini ifa etmiştir. Şeyhinin vefatına kadar yalnız onun verdiği vazifeleri yaptırmıştır. 25 Mayıs 1972 tarihinde şeyhinin vefatından sonra, 1974 yılında Millo yakınlarındaki Tılfakir mevkiindeki araziyi satın alarak buraya kerpiçten bir mescid, medrese ve dergah yaptırmıştır. Ardından doğu istikametinde ailesinin kalacağı bir ev ile dergaha gelenlerin kalacağı misafirhaneler eklemiştir. Şeyh Ali Arınci vefatına kadar on yıl bu dergahta irşad faaliyetlerini sürdürmüştür. Günümüzde medrese ve dergah daha da genişlemiş durumdadır. Dergah gunumuzde faal durumdadır ve her gün ikindi namazından sonra toplu olarak hatme-i hacegan yapılmaktadır. Büyük şehirlerde ise genellikle hafta içi iki gun yatsı namazından sonra, cumartesi gunleri ise ikindi namazından sonra hatme-i hacegan yapılmaktadır. Şeyh Ali Arınci, medreseden mezun ederek cok sayıda talebeye icazet vermiştir. Çok sayıda muridi olmasına ve seyr u suluklarını tamamlamalarına rağmen yalnız bir kişiye hilafet vermiştir. O da kendi şeyhi Abdulhakim Bilvanisi’nin büyük oğlu Muhammed Nurani Erol’dur. . Şeyh Ali Arınci, 24 Temmuz 1984 tarihinde, 68 yaşında Diyarbakır’da tedavi gördükten sonra Siirt’e dönüşünde yolda vefat etmiştir. Kabri şerifi Arınç köyünde, Tılfakir denilen mevkidedir. Talebesi M. Akif İnan, şeyhinin vefatı üzerine 1984 yılında yazdığı Arzıhal isimli bir şiirde kendi halini şöyle dile getirir ; Sen öte bahçede açalı gülüm Bütün bülbülleri yandı içimin Dağıldı eczası sesin ahengin Güzelin lezzetin rengin biçimin Öpüp kokladığım ellerin gülüm Hayat ırmağıydı fidanlarıma Açardı yolumu anahtar sesin Gözlerin guneşti zamanlarıma Bir yetim çocuktur günlerim gülüm Seslerim kırıktır yatağım zindan Ne olursun tez elden beni de çağır Al götür yanına sevdiğim aman [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Şeyh Ali Arınci ve Arınç/Tılfakir Dergahı , İbrahim Baz , Şırnak Ünicersitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi , 2016/2 yıl 7 Cilt :VII [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Hacı Halid-i Gülpevari (k.s.)
Şanlıurfa – Siverek – Gülpınar Beldesinde Şeyh Hacı Halid Gülpevari Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altoğar (Altunakar) köyünde hicri 1279 tarihinde doğmuştur. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz dördüncüsüdür. Babası, meşhur ulemadan, aynı zamanda Şeyh Hasan-i Nurani’nin halifesi olan Şeyh Kasım El-Hadi Altunakar (El Toğârî) Hazretleridir. İlim ve tarikat tahsilini babasının yanında yaparak sohbetlerinde kemale ermiş hem ilim, hem tarikat icazetini alarak babasının halifesi olmuştur. Muhterem babası Şeyh Kasım El-Toğari resmi bir dilekçe ile oğlu Şeyh Halid-i Gülpevari’ye (Gülpınar) Siverek ilçesinde görevlendirmiştir. Bu dilekçe şöyledir; Huzur-i Ali-i Risalet penahiye Ma’rudi daireleridir ki: Vilayeticelilelerine mülhak, Siverek kazası dahilindeki –Gülpınar- karyesinde, ihtiyar-ı ikamet ve inziva eyleyip, ibadet ve duayı vacib-ul edayı cenab-i Padişahiye muvazebetle meşğul iken, her nasılsa hasbelkader bundan birkaç ay evvel, Mekke’ye i’zam olunan oğlum Şeyh Halid, Dairelerinin şayani mürüvvet ve merhamet olan ahvali perişaniyeti iştimaline dair, kendisinden bu kere almış olduğum arabiyyul ibare bir kıt’a mektubunu zat-ı Ali-i Vilayetpenahilerine takdim etmiştim. Münderecatından, mumaileyh dailerinin güya Mekke’den hilafı rızai ali, firar eylemiş olması hakkında zuhur eden havadis ve eş’arat’ın, makarin-i Hilafe-i Uzma’ya, her mü’min ve muvahhid’in ma’ruden uhde-i sadakati olan daavat-ı Hayriye ile meşğul bir hal’i felaket ve zaruret içinde olduğu halde, merahim ve eşfak’i alemşumuli şehriyari’ye muntazır bulundağu ve şu hal Mekke’ye i’zam içun sebeb addedilen şeylerin mahiyetini tehvin ve mağduriyet ve sadakatini açıklamakla bulunmuştur. Ahvali hususiye ve umumiyemize tahvile vakıf olan vilayet-i Celileleri ahalisince ma’lumdur ki, gerek senakar malasşiarları ve gerek oğlum mumaileyh Şeyh Halid daileri, fukarayı tarikat-ı aliyeyi Nakşi’den olup, sakin olduğumuz karyelerde, ta’lim-i ulum’i diniyye ile iştiğal ve bu cihetle isticlab-ı daavat-ı hayriyye-i ayat-ı cihanbani ile vazife-i sadakat ve ubudiyeti ikmal edegelmekte, hilafı emr ve rıza-i ali, hiçbir hal ve harekette bulunmamış ve bundan böyle dahi bulunmayacağımız derkar bulunmuştur. Mumaileyh dailerinin Mekke’ye i’zamından bu an’a kadar tarafı ali-i asifanelerinden icra buyurulan tahkiat ve tetkikatı lazime neticesinden dahi, mumaileyh daileri hakkında, dermeyan olunan şeylerin ehemmiyetsizliği bir derece tahakkuk eylediğine ve mumaileyh’in burada kalan evladu iyali, bir hali sefalet ve felaket ve acizleri de, bu şehir-i sırr-ı şeyhuhat içinde, mufarakatı evlat teessürat-ı tahammülkedalerine takat getirememekte olup, bu gah rıza-i ali ve merhamet-i meselleme-i cenabi velayetpenahileri kail olunamayacağına binaen, dailerinin; ikamet etmekte olduğum karye’de oturup hizmeti daiyanemde bulunmak üzere mumaileyh dailerinin yine bu tarafa celbine delalet ve merhamet-i aliyye-i fehimanelerinin ……..(okunamadı)……. Buyurulması, istirhaf-e cesaret olundu Ol bab da emr ve ferman Hazret-i men leh’ul emr’indir. 28 teşrinievvel 1306 Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiye hulefasından Şeyh Kasım Mühür Şeyh Halid-i Gülpınar henüz genç sayılan 27 yaşında babasının emriyle bu dilekçe ile Şanlıurfa iline bağlı Siverek ilçesinin Gülpınar nahiyesine görevlendirilerek hemen medrese tedrisata ve tekkede irşada başlar. Birçok ulema ve meşayih yetiştirir. Türbesi Şanlıurfa ili Siverek ilçesi Gülpınar Beldesinde meftun bulunmaktadır. Sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği ve icazet verdiği en büyük talebeleri şunlardır: Oğlu Eyyüb Gülpınar, Seyyid Mevlana Muhammed Halid-i Zilan ve Muhammed Bel Fırat Hazretleridir. Yüce sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak : 1) Tezkire-i Meşayih-i Amid Diyarbekir Velileri I-II M.Şefik Korkusuz s.144-146 [/toggle]

Seyyid Şeyh Mevlana Halid-i Zilani (k.s.)
Batman – Beşiri – Örmegözü köyü Kanireval’deki kabristana Şeyh Seyyid Mevlana Halid-i Zilani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Osmanlı zamanında Anadolu’da yetişen evliyanın en büyüklerinden olup insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve ahirette saadet ve mutluluğa kavuşmalarına vesilen olan insanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakikî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin otuz beşincisidir. 1826 yılında şimdiki Batman iline bağlı Zilan köyünde doğdu. Soy kütüğü Hazreti Hüseyin, Hazreti Fatıma ve Hazreti Ali yoluyla Allah Resulüne ulaşan Hâlid-i Zilan Hazretleri “Seyyid” olup, ceylan derisi üzerine yazılı ve Osmanlı padişahlarının tasdik ettikleri havi şecerelerinin çok yakın tarihe kadar ellerinde bulunduğu bilinmektedir. Hazret-i Sultan 7 yaşından 10 yaşına kadar Zilan da amcası Şeyh Muhammed Zilan’dan ve cami imamından medrese eğitimi aldı. Hazreti Sultan köyün çocuklarını medresede toplayıp küçük yaşta olmasına rağmen çocuklara hatme ve teveccüh yaptırmıştır. Hazreti Sultan Yeniçağlar köyü Zilan medresesinde talebeyken bir gün hocası Hazret-i Sultan’a toprak olan medrese damını silindir (banger) taşı ile sıkıştırmasını söylüyor. O esnada çok şiddetli bir yağmur yağıyordu. O’da yağmurdan korunmak için damın saçağı altında duruyor ancak çok ağır taş kütlesinden olan silindir taşı sanki güçlü bir kimse tarafından kullanılıyor gibi kendiliğinden gidip geliyordu. Hocası talebelerden bir tanesine; ”git Halid’e söyle ıslanmasın insin aşağı” diye söylüyor. Talebe yukarı çıktığında Halid’in saçağın dibinde olduğunu, silindir taşınında kendiliğinden gidip gelmekte olduğunu görüyor. Hazreti Sultan’ın kerametini gören bu talebe Şeyh Halid’in amcası olan hocası Şeyh Muhammed’in yanına giderek bu olayı Şeyh Muhammed’e anlatıyor. Halid’in üstün kabiliyet ve zekaya sahip olduğunu gören amcası Şeyh Muhammed, bu olay üzerine küçük yaşta kerametler gösteren yeğeni Halid’i alarak kendi üstadı olan çok ünlü İslam âlimi ve Silsileyi Aliyyenin büyüklerinden zahiri ilim ve tasavvuf âlimi Şeyh Kasım-i Al-Toğari’ye götürüyor. Kasım-i Al-Toğari Hazretleri genç Halid’e nazar ederek, tövbe verip amel ettirmeye başlatıyor. Kasım-i Al-Toğari Hazretleri artık iyice yaşlanmıştı. Şeyh Muhammed Zilana dönerek “ben ihtiyarladım, bu evladımı üstadım olan Hasan-i Nurani’nin okuduğu Molla Halil-i Si’ridî Hazretlerinin medresesine gönder” diye buyuruyor. Bu emir üzerine Şeyh Muhammed yeğenini Molla Halil-i Si’ridî’nin o tarihteki Medresesinde (şimdiki üniversite) okumaya gönderiyor. Hazret-i Sultan burada yetişen birçok âlimlerle imtihan edilerek başarılı bir şekilde eğitimini tamamlamıştır. Birçok Arvasi âlimleri ve Halid-i Zibari Hazretleri ile çok mülakatlar yapmış ve kimse bu mülakata erişememiştir. Seyyid Halid-i Zilan hazretleri 21 yaşında Zilan Köyüne geri gelerek (bugünkü ismi Yeniçağlar Köyü) burada çiftçilik etmeye başlar. Çift sürmek üzere öküzlerle birlikte tarlada iken öküzün hal dilini dinler, o esnada hayvanların “Allah bu işi yapasın diye seni yaratmadı” sözünü işitir ve bu söz üzerine kendisine büyük bir dikkat çeker. Hazreti Sultan bu arada yine ilme devam eder. Bu süreçte Delail-ul Hayrat ismiyle bilinen Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin üzerinde büyük bir çalışma yaparak Delail-ul Hayrat’ı tamamlayıp İlahi sırlara nâil oldu. Seyyid Halid-i Zilan hazretleri bu yaşlarda Allah-ü Teala’nın lütuf ve ihsanına kavuşarak ilimde mücazi oldu. Levh-i Mahfuz Hazreti Sultan’a bu yaşta gösterildi. Genç yaşta olmasına rağmen pek çok âlim müşküllerini Hazreti Sultana gelip sorarlar idi. Zira O, Allah-ü Teala’nın izni ile bu yaşta âlim olmuştu. Yanına gelen büyük âlimler O’nu görünce kendilerini “deryada bir damla su gibi” görürlerdi. Bunu gören amcası Şeyh Muhammedi Zilan, yeğenini yetiştirmeyi düşünüyordu. Ama Hazret-i Sultan bir gün rüyasında Sevgili Peygamber Efendimizi gördü. Peygamber Efendimizin; “Gülpevar’a gideceksin, benim manevi emanetim var O’nu alacaksın” diye buyurduğunu gördü. Hazreti Sultan bu rüyayı annesine anlattı. Annesine; “babamdan müsaade al ben gideyim” dedi. Hazreti Sultan babasından da müsaade aldıktan sonra çok genç yaşta meşrebine uygun bulunduğu Şeyh Hâlid-i Gülpevarî Hazretleri’nin hizmetine girdi. Yirmili yaşlarda sülûkunu tamamlayıp şeyh Hâlid-i Gülpevarî’den hilafet aldı. Böylece hazreti sultan Nakşibendi tarikatının Zilaniye kolunun kurucusu olmuş oldu. Nakşibendi tarikatı Hatme dualarında “Menzilete” diye geçer. Menzilete’den kasıt Nakşibendi tarikatı piri Bahaaddin-i Buhara hazretlerinin Menzilete köyüdür. Hazreti Sultan Zilaniye kolunun kurucusu olduğundan Hatme dualarında “Zilanete” diye geçer. Hazreti Sultan’ın hilafeti aldığı gece üstadı Halid-i Gülpevari hazretleri uykusunda bir rüya görür. Rüyasında babası ve üstadı olan Kasım-i Al Toğari hazretlerinin kendisine beyaz bir kartal verdiğini ve bu kartalı uçur dediğini görür. Sabah uyanınca rüyasında aldığı emir gereğince, Hazreti Sultan’ın icazetini vererek Zilan’a gönderir. Rüyasında gördüğü bu beyaz kartal kendisinden icazet ve hilafet alan talebesi Hazreti Sultandır. Bu nedenle Seyyid Halid-i Zilan hazretlerine ”Beyaz Kartal” da denmektedir. Hâlid-i Gülpevarî hazretleri talebesi Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan’a; “eğer; Allah (c.c.)’ın ve Resulünün feyzi sende ise ve seni köyden taşlayıp, kovarlarsa bilki “ diye buyuruyor. Hocası Hâlid-i Gülpevar’ın bu sözü aynen yerine gelmiş Hazreti Sultan Zilan köyüne yaklaştığı zaman akrabaları ve amcası olan Şeyh Muhammed O’nu köyden kovdurmuştur. Bu olayı duyan Hâlid-i Gülpevarı hazretleri çok sevinmiştir. Çünkü Allah ve Resulullah’ın aşkı, muhabbeti ve feyzi Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan’dadır. Bütün bunlara rağmen Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan yoluna devam etti ve her türlü engellemelere karşı koyabildi. Ancak bu bakışlar sonucu bölgesinde sık sık yer değiştirme durumunda kaldı. Kaderin cilvesine bakınız ki çok geçmeden kendisine dünyayı dar eden yakınları ve rakiplerinin tamamı birer birer dünyadan çekilip gittiler. Bir asrı aşan irşad hayatında, dünya mevkiine ve zenginliğine meyletmedi. Gerek Güneydoğuda gerekse Anadolu’nun muhtelif yörelerinde bulunduğu zamanlarda hep insanların irşad ve İslami bağlılıklarına yardımcı oldu. Anadolu’daki sevenlerince “Hazreti Sultan” olarak isimlendirilen şeyh Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri, küfürle ettiği mücadele kadar, cehalet ve koyu taassupla da mücadele etti. İnsanların dış görünümlerinden ziyade iç güzelliklerini esas aldı. Teferruat sayılacak şeylerle uğraşırdı. Hazret-i Sultan günde 7 cüz Kur’an-ı Kerim okuyarak haftada bir hatim yapardı. Kur’an okumayı yani Allah (c.c.) ile kelam etmeyi çok severdi. 1938 yılında bazı olaylar nedeniyle Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan hazretleri ailesi ile birlikte Siirt’ten Giresun’a mecburi ikametgah nedeniyle göç etmek zorunda kaldı. Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretleri Giresun’da sürgün olduğu ilk yıllarda bir çadır içinde bütün ailesiyle birlikte kaldılar. Zaman sonra çocuklar acıkmaya ve üşümeye başladılar. Bu şikâyetlerini Halid-i Zilan Hazretlerine bildirirler. Efendi Hazretleride namazdan sonra yörenin en zengini olan bir yahudinin evinin yolunu tutar. Yardım istemek için eve yaklaştığında “gâvur” kokusu geliyor diye gerisin geri döner ve camiye gelir. Camide bulunan cemaat Efendi Hazretlerini sarıklı ve cübbeli görünce kendisinden vaaz vermesini ister. Efendi Hazretleride vaaz ettikten sonra vaktin namazını da kıldırır ve camiden ayrılır. Hazret-i Sultan’ın anlattıklarının etkisinde kalan halk; bundan sonra Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretlerinin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan Hazretlerinin hizmetinde bulunmak için Siirt’ten gelen Hamo adında bir mürid, çadırda kaldıkları sırada aileden birine darılarak Samsun’a gider. Orada inşaat işçiliği yapmaya başlar. Daha sonra Samsun’da şeyhlik yapan Açıkbaş Ömer Efendi’nin müridleriyle tanışır ve onlarla oturup kalkmaya başlar. Hamo, Ömer Efendinin müridlerinden, geçimini hamallık yaparak sürdüren Abdullah Efendi adında bir zatın dikkatini çeker. Hamo, Abdullah Efendiyi alarak en kısa zamanda Hazreti Sultana götürerek tanıştırır. Abdullah Efendi, Hazreti Sultan’a teslim olur, tövbe ederek amel etmeye başlar. Bir müddet sonra Abdullah Efendi ile Hamo Samsun’a geri dönerler. Hamo iki yıl kadar Samsun’da kaldıktan sonra tekrar Giresun’a geri döner. Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan Hazretleri Giresun’da iken bir ara Samsun’a, oradan da Havzaya gitti. Tedavi için bir müddet Havza kaplıcasında kaldı. Kısa sürede hayli kişi onun muhabbet halkasına katıldı. Daha sonra Bafra ve Çarşamba dolaylarına giderek buralarda da bir çok insanın muhabbet halkasına girmesine vesile oldu. Böylece Samsun ve çevresinde de Seyyid Halid-i Zilan hazretlerinin nuru yayıldı ve muhabbet halkası genişledi. Hazreti Sultan Giresun’a döndükten sonra zikir yaptıkları esnada, ihbar üzere polisler zikir meclisini basarlar. Bunun üzerine Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri ve yanında bulunanlar tevkif edilerek hapse atılırlar. Hazreti Sultan cezaevinde bulunduğu sırada yaklaşık 300 kadar mahkûma Allah’ın emir ve yasaklarını anlatır, mahkumlara imamlık eder ve namaz kıldırır. Bu olaylardan haberdar olan ve mahkumların ıslah edici bu durumlarını gören cezaevi savcısı kısa zamanda Hazreti Sultanın hapisten çıkarılmasını sağlar. Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan Hazretleri aile fertleriyle birlikte Giresun’da tam on yıl kadar ikamet ettiler. Bu sırada Hazreti Sultanın sağ kolunda bilinmeyen bir sebepten dolayı yara çıkmıştı. Doktorlar Hazreti Sultan’ın yaralı olan sağ kolunu ameliyata aldılar ve Efendi hazretlerinin kolunu kurtaramayarak kesmek zorunda kaldılar. Samsun’dan gelen ihvanlar Hazreti Sultanın kesik kolunu alarak Samsun’a götürüp defnettiler. Bu hastalığın ardından Hazreti Sultan Ankara’ya dilekçe yazarak Giresun’dan başka bir yere nakledilmelerini istedi. Ankara’ya ulaştırdıkları dilekçelerine ”Söke’ye gönderilmeleri” şeklinde cevap geldi. Sevenlerinin gözyaşları arasında Giresun’dan uğurlandılar. Gemiyle Samsun’a gelip, karaya çıktılar ve Samsun vekili Abdullah efendi’nin evinde misafir oldular. Bu misafirlik bir hafta sürdü. Bu süre zarfında Samsun’da Hazreti Sultan’ın birçok kerameti görüldü ve unutulmaz hatıralar bıraktı. Seyyid Hâlid-i Zilan hazretleri ve ailesi trenle Samsun üzerinden Havza’ya doğru gitmek üzere tren garına gelirler. Hacı Halid-i Zilan hazretlerinin müridleri kendisini bir kez daha görebilmek için tren garının yanında bulunan arazide toplanır. Efendi hazretleri trenden inerek topluluğun ortasına oturup sohbete başlar. On dakika mola süresi dolar, makinist treni hareket ettirmeye çalışır, bir türlü treni çalıştıramaz. Seyyid Halid-i Zilan Hazretleri tam dört saat sohbet eder ve sohbeti bittikten sonra trene biner. Hazreti Sultan trene biner binmez tren çalışır ve Söke’ye doğru uğurlanırlar. Hazreti Sultan Söke’ye yerleştikten kısa bir süre sonra, yarım kalan bir mahkûmiyetinden dolayı tekrar tevkif edilir. On iki gün hapiste yatıp tahliye olur. Söke’deki sürgün yılları iki yıl kadar sürdükten sonra Demokrat Partinin iktidar olmasıyla, sürgünde bulunanların tamamına af çıkar. Onlarda bu aftan yararlanıp Beşiri’ye geri dönerler. Hazreti Sultan; oğlu Seyyid Muhammed Zilan’ın aniden hastalandığını ve Diyarbakır hastanesine yatırıldığını öğrenince çok üzülür. Bir hafta sonra ise Seyyid Muhammed Zilan hastanede vefat eder. Cenazesi Beşiri’ye getirildikten sonra naaşı daha sonra Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri’ne türbe olacak Kanireval’deki kabristana defnedildi. Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri oğlunun vefatına çok üzüldü. Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretleri gayet vakarlı ve heybetli bir zattı. Müritleri yetiştirmesi, manevi olarak terbiye etmesi Allah-ü Tealaya kavuşmak arzusunda bulunanlara pek güzeldi. Seyyid Hâlid-i Zilan pek çok seyyidler, müridler ve talebeler yetiştirdi. Hazreti Sultan’ın çokça kerametleri görülmüştür. Hazreti Sultan’ın dünya hayatında yetiştirdiği sülük yoluyla icazet verdiği talebelerinden bazıları şunlardır. Önce babası Seyyid Abdurrahman (lakabı Seyh Cami) Hazretlerini yetiştirdi. Hâlid-i Gülpevar Hazretlerinin sülükten gönderdiği Ahmet Belfırat Hazretlerini, daha sonra oğlu Seyyid Muhammed-i Zilan Hazretleri, Hacı Hamid-i Hasani, Molla Süleyman ve oğlu Seyyid Kasım-ı Zilani Hazretlerini yetiştirdi. Mevlana Seyyid Kasım-ı Zilan Hazretlerini 1953’te sülüke sokarak bu yolun icazetini ve postunu sülükten başarıyla çıkan oğluna verdi. Hazreti Sultan talebelerini sülükten çıkardıktan sonra tasavvufi icazet diplomasını mühürleyerek kendilerine vermiştir. Günümüzde bazı insanlar sülük gördüğünü ve icazet aldıklarını söylemektedirler. Ancak bu kişiler icazet diplomalarını göstermedikleri sürece sülüke girdiklerini ispat edemezler. Hazret-i Sultan’ın bu halifelerinden başka birçok yetiştirdiği âlim ve veli zatlar vardır. Yetiştirdiği âlimlere tasavvuf icazeti vermemiştir. Bunlardan örnek vermek gerekirse Molla Said Erdinç gibi mümtaz şahsiyetlerin yetişmesine vesile olmuştur. [toggle title=”Menkıbeleri ” load=”hide”]Menkıbeleri 1- Hac vazifesini deniz yolunu kullanmak suretiyle gerçekleştirdi. Hicaza giderken Suriye sınırlarında vapur alabora oldu. Bütün Hac yolcuları Mevlana Seyyid Hâlid’in yanına gelerek; “Ey Allah (c.c) dostu duanız makbuldür, dua edin bu sıkıntıdan kurtaralım” dediler. Hazreti Sultan ayağa kalkarak bastonunu vapurun ortasına vurdu, muhabbeten çok sevdiği Muhyeddin-i Arabî Hazretlerine; “şaka yapma, bende şaka yaparsam Şam’ı alt üst ederim” buyurdular. Bunun üzerine vapurda bulunan bir Hacı adayı Hazreti Sultan’ın yanına yaklaşarak “o ki bu kadar birbirinize nazınız geçiyorsa, tasavvufta ”Yusuf Hamedani’nin yanına Seyyid Abdulkadir-i Geylani Hazretleri gitti. Yusuf Hamedani Hazretleri Abdulkadir-i Geylani ye buyurdu ki: ”öyle görüyorum ki Allah Resulünün ayakları Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin omuzuna, Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin ayakları da tüm Velilerin omuzuna olsun” bu söze ne dersiniz dedi. Hazreti Sultan; “Ben çok severim Abdulkadir-i Geylani hazretlerini, Ben severim Hallac-ı Mansur Hazretlerini, Ben severim Muhyeddin-i Arabî Hazretlerini, Ben severim Ahmed-i Bedevi Hazretlerini, Ben severim Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerini” dedi ve devamla; “herkes kendi devrinde o makamı alır, şimdi ise o makam ve Allah Resulünün ayakları kimin omzunda olduğunu buna göre tasavvur edin” diye buyurdu. Ve bu sözden sonra Resul oğlu Nizam isimli hacı adayı bir cezbe haliyle yere düşüyor. Cezbeden uyanınca “şu anda görüyorum ki Allah Resulünün ayakları Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan’ın omzunda, O’nun ayakları da tüm Velilerin omzundadır” diye nida ediyor 2- Osmanlı döneminde Siirt Merkez vaizi olan Molla Süleyman Efendi birgün vaazında “şeyhler, tarikat ehilleri kimseyi kurtaramazlar, kimseye ahirette yardımcı olamazlar” diye konuşmuştu. Molla Süleyman o geceden sonra üç gün üst üste aynı rüyayı görür. Rüyasında Mevlana Seyyid Muhammed Halid-i Zilan hazretlerini görür. Sırat köprüsünün kurulduğunu, sırat köprüsünden Halid-i Zilanın tek başına gittiği sırada Molla Süleyman; “işte ben kürsüden dedim ya, işte tek başına gidiyor” diye söyleniyor. Şeyh Seyyid Halid-i Zilan hazretleri sırat köprüsünü geçtikten sonra geri dönerek; “Molla Süleyman, ben teslim aldığım ihvanı sırat köprüsünün korkusunu göstermeden, cübbemin altında taşıyarak geçiririm” dediğini, cübbesini silkelediğini ve o esnada mahşeri bir kalabalığın Hazreti Sultanın cübbesinden döküldüğünü görüyor. Molla Süleyman rüyanın etkisiyle uyandıktan sonra sabaha kadar sağa sola dönüyor, sabah namazını kıldırdıktan sonra medresede bulunan Said isimli 9 yaşındaki talebesine; “bugün Beşiriye gidelim, Halid-i Zilan hazretlerini ziyaret edelim” diyor. Birlikte Beşiriye gelerek rüyasını Seyyid Halid-i Zilan hazretlerine anlatıyor. Hazreti Sultan “bir mürşidi kamil müridine ecel ve sırat korkusunu hissettirmez” diyerek Molla Süleyman ve küçük Said’e tövbe ve tarikat veriyor. Molla Süleyman ve Said, Siirt’e geri dönerek medrese eğitimlerine devam ediyorlar. Küçük yaşta Halid-i Zilan hazretlerinden tarikat ve tövbe alan Said, zamanın büyük üstadlarından Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleridir. 3- Hazreti Sultan icazet aldıktan yirmi yıl kadar sonra hacca gitmeye karar verdi. Büyük oğlu Seyyid Abdülkuddüs ve yeğeni Abdulkadir ona refakat ettiler. Hazreti Sultan 40 yaşında 1866 yılında bu Hac kafilesi ile Cidde’ye geldikten sonra Resul oğlu Nizam isimli bu zat uzaktan Halid-i Zilan hazretlerini takip etmeye başlıyor. Kafile Medine’ye vardıktan sonra hacı adayları çadırlarda kalıyorlar. Bir gece yarısı herkes uykudayken Hazreti Sultan çadırdan çıkarak Ravzayı Mutahhara’ya doğru gider. Hacı Nizam Hazreti Sultanı takip etmeye devam eder. Hazreti Sultan, Ravzanın kapısında durarak “Ya Resülallah senin kabrini ziyaret etmek ve öpmek istiyorum, kapıyı aç” diye dua etti. Bu esnada kapı büyük bir nur ile aydınlanıp açıldı ve Hazreti Sultan “Ya Resülallah, ihvanıma Cehennem korkusu ve kabir azabı çektirme” diye dua etti. Hazreti Sultanı takip eden zat “Evladım Halid, senin dualarını Allah (c.c) kabul etti, senin ismini duyan kabir azabı çekmesin” diye bir ses işitti. Ve bu olaydan sonra hacı adayı yere yığılıp kalıyor. Hazreti Sultan Ravzayı Mutahharadan ayrılırken kendisini takip eden bu zata doğru gelerek Resul oğlu Nizam isimli bu zatı yerden kaldırarak “beni niye takip ettin” diyerek kızar ve bu olayı kimseye söylememesini tembihler. Daha sonra Hazreti Sultan hacı adayına dönerek ”Seyyid Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin kabrinin önünden geçen ve dua eden kabir azabı çekmeyecek ve benim ismimi duyan da yine kabir azabı çekmeyecek” diye söyler. Hac vazifesinden döndükten sonra çok geçmeden Hazreti Sultan’ın küçük oğlu Alâeddin Efendi vefat eder. Hazreti Sultan oğlunun vefatına çok üzülür. Hazreti Sultanı takip eden hacı Nizam isimli kardeşimiz üç yıl sonra tekrar Hacca gider. Ravzayı Mutahharayı ziyaret edince çok ağlar. “Ya Resülallah yanımda Hazreti Sultan yok ki senin nurunu göreyim, senin O sesini işiteyim” diye dua eder ve ağlar. Bu arada kendisine bir uyku gelir, uykusunda Allah Resulü (s.a.v)’nü görür, Peygamber Efendimiz bu kişiye rüyasında şu sözü söyler “ümmetim beni görmek, beni ziyaret etmek isterse evladım Seyyid Muhammed Halid-i Zilan’ı ziyaret etsin, beni hayatta iken görmüş gibi olur” diye buyurduğunu görür. Hacı kardeşimiz Hac dönüşünden sonra her yıl iki defa Hazreti Sultan’ın ziyaret gider. [/toggle] Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretlerinin vefatından önceki son sözleri şöyledir: “Silsileyi Aliyye ismi verilen büyük velilerden otuz altıncı zatı görüyorum. Bu yüksek hanedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki siz bizim makamımıza oturmuş kayyumluk size verilmişti. Teveccühü ve kabiliyeti ile bizden sonra bu dergahı Seyyid Muhammed Kasım-i Zilan’a bırakıyorum” buyurmuştur. Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretleri oğlu Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerine tasavvufi icazetlerin tümünü verdikten sonra irşad vazifesi ile Batman’ın Binatlı köyüne gönderir. Bu arada yöre halkı ve sevenleri Hazret-i Sultan’ı ziyarete gelirler. Hazreti Sultan ziyaretine gelenlere; “artık bende bir şey yok, bende oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’dan himmet bekliyorum, hepsini oğlum Seyyid Kasım aldı. Cenab-ı Allah Zülcelal(c.c.) hepsini oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’a verdi. Bu yüzden sizler oğluma gidiniz” buyurarak Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerinin de babasını yetiştiren veli unvanının Kasım-i Zilan Hazretlerinde olduğunu belirtmiş, oğlu Seyyid Kasım-i Zilanında “MEVLANA” makamına ulaştığını beyan etmiştir. Seyyid Hacı Halid-i Zilan Hazretleri Süleyyi Hak Edebi isimli bir kitap yazmış ancak bu kitabı çoğaltılmamıştır, ayrıca birçok Divançeleride mevcuttur. 19 Aralık 1954 tarihinde bir Pazar sabahı, emanetini sahibine, yüceler yücesi Allah’a teslim etti. Seyyid Mevlana Muhammed Kasımi Zilan Hazretleri muhterem babasını yıkayıp kefenledikten sonra Hazreti Sultanın vücudunu bir Nur kapladı, Seyyid Muhammed Kasımi Zilan Hazretleri dışarıdaki topluluğa “Allah ve Resulullah’ın nurunu görmek isteyen varsa gelsin baksın” diye nida etti. Hazreti Sultan Kanireval’deki türbede oğlunun yanına defnedildi. 128 yıllık büyük çınar fani vücudunu toprağa teslim ediyordu. Ruhu ise atalarının yanına, Allah Resulü’nün “liva’ü hamd” inin altına doğru uçuyordu. Her yıl Mayıs ayının ikinci haftasında Batman – Beşiri- örmegöze köyünde Şeyh Halid’i anma ve aş dökme etkinliği yapılır. 2 gün süren etkinlikte konuları ağırlamak için 5 bin çadır kurulur ve 50 bin kişi katılırdı. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Kaynaklar Kaynak: Pamuk Yayıncılık İstanbul ve Anadolu Evliyaları Ansiklopedisi s.176 Tezkire-i Meşayih-i Amid (Diyarbekir Velileri I-II s.246 Şeyh Halid, Yazan İbrahim Bağdu, Star Matbaası, İst.1993. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Hasan El Nurani (k.s.)
Diyarbakır – Çınar – Aktepe köyü Şeyh Hasan El Nurani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Şeyh Hasan el-Nurani, Diyarbakır velilerindendir. Hasan-El Nurani Hazretleri Hicri 1201 yılında Batman’ın El-Medine köyünde (eski adı Garzan Bölgesinin Koh Köyü) dünyaya gelmişti. Bu Köy Veysel Karani’ye yakın bir köydür. Adı Hasan Lakabı Nuranidir. Daha dünyaya gelmeden önce babasını kaybetmiştir. Annesi oldukça saliha bir bayandı. Çok fakir olduklarından dolayı köyün ağası Hüseyin Efendi bu Saliha hanımı hizmetlerinde kullanmak üzere yanında çalıştırmaya başladı. O zaman çocuk olan Hasan-el Nurânî de Hüseyin Efendinin yanında hizmetlerine devam etti. Altı yaşlarında iken küçük Hasan ağılda karanlık bir yerde oturuyordu. Hüseyin Efendi abdest almak üzere ağıla gittiğinde köşede bir Nur olduğunu görüp bu Nura doğru ilerledi. Nura elini vurduğunda, Nur’un Hasan’ın başında olduğunu fark etti. Bu olayın zuhur etmesinden sonra tüm ahali çocuk yaştaki Hasan’a “Nurânî” ünvanını verdiler. Hüseyin Efendi bu olaydan sonra Hasan-el Nurânî yi ilim tahsil etmesi için devrin büyük âlimlerine gönderdi. İlim tahsilini yörece meşhur olan Molla Halil-i Siirti’nin yanında yapar. Bu zat meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Halifesidir. Fıkıh, Beşeri İlimleri tahsil ettikten sonra Molla Halil-i Sîirtî Hazretlerinin yanına giderek Geometri ve Matematik ilimlerini tamamladı. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Sâlih-i Sıbkî’nin sohbetlerine katılarak zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet diplomasını aldı. Artık Şeyh Salihi-i Sıbki’nin halifesi oldu. Yaşı 25 ile 35 arası genç bir yaş. Hürmeten Şeyh Salih-i Sıbki Hazretleri; talebelerinden hilafete hak kazanan Şeyh İbrahim, Şeyh Hasan-i Nurani ve Şeyh Hamid-i Mêrdini’ye der ki; “Siz hilafete hak kazandınız ancak edeben gidin üstadım olan Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafeti alınız!” Demiş ve bu üç zat da gidip Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafet alırlar. Üstün kabiliyetini iyi bilen hocası, o dönemin Padişahı Sultan Abdulmecid’e yazdığı bir mektupla talebesinden bahseder. Padişah, anında Diyarbakır’a bağlı çok eski tarihi bir köy olan Aktepe köyü arazisinden 52 parselin tapusu ve o köyde bir tekke ve medrese kurma emrini gönderir. Bundan sonra Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Sâlih Sıbkî’nin vasiyeti üzerine Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Aktepe köyü yerleşerek, insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yaptığı ilmi ve manevi hizmetler için kendilerine dönemin Padişahı Sultan Abdulmecid tarafından bir Sancak ve çeşitli hediyeler gönderilir. Şeyh Hasan Efendi 1 kez hacca gitmiştir. Kendileri orta boylu, kumral ve sakalı tamamıyla beyazlanmamış, sireten de; çok halim selim bir zattır. Şeyh Hasan efendi birçok eser yazdığı halde, bunların birçoğu zamanla çeşitli olaylardan dolayı kaybolmuş veya zayi edilmiş, dolayısıyla isimlerini de tespit edemedik. Yapılan araştırmalar sonucunda torunlarında yalnızca kendisinin istinsah etmiş olduğu bir eseri bulabildik. Eserin adı: “El Miftah ul Maiyye. Fit Tarîkatin Nakşibendiyye.” Kitabın Müellifi: Şeyh Abdulhani en-Nablûsidir. Şeyh Hasan-i Nurani Hazretlerini bıraktığı halifeleri : 1- Abdurrahman-i Aktepe, (oğludur) 2- Molla Hasan-i Barê. (Barê Çınar’ın Bir Köyüdür) 3- Şeyh Kasım Altuhari (Altuxêr, şimdiki ismi Altunakar Çınar’ın Bir Köyüdür) 4- Şeyh Eyyüb-i Cırnık (Cırnık Terkan’ın Bir Köyüdür) 5- Şeyh Ahmed-i Hanevi. (teberrüken hilafet vermiştir) 6- Şeyh Muhammed Emin-i Şeyh Selemeta Hazretleri sülük yoluyla irşâd ettiği, icazet ve diploma verdiği talebelerindendir. Şeyh Hasan-i Nurani tasavvufta üveysilik yolunda birkaç evliyanın ruhaniyetinden feyz alarak büyük müceddit ve sancak sahibi oldu. Kerâmetleri pek çoktur. 1865 (H.1283) senesinde Diyarbakır’ın Bismil İlçesine bağlı Aktepe köyünde vefât etti. Türbesi bu köydedir. Vefatından sonra büyük oğlu Abdurrahman Aktepe irşâda devam etti. Seyyid Kasım da Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altuxêr (altunakar) köyüne irşâd vazifesi ile görevlendirdi. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Seyda Muhammed Said El Cezeri (k.s.)
”Ay yüzlü Seyda” Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında. Seyda Muhammed Said El-Cezeri hazretlerinin Silsile-i Şerifi Son asır Anadolu velîlerinden. İsmi Muhammed Saîd olup Şeyh Seydâ diye meşhûr olmuştur. Babası Şeyh Ömer Zengânî, annesi Halîme Hâtundur. 1889 (H. 1309) senesinde Cizre’de doğdu. 1968 (H. 1387) senesinde Cizre’de vefât etti. Kabri oradadır. Muhammed Saîd henüz bir yaşındayken, babası Ömer ez-Zengânî hac yolculuğu sırasında 1890 senesinde Cidde’de vefât etti. Küçük yaşta yetim kalan Muhammed Saîd, yedi yaşına kadar konuşmadı ve yürümedi. Yedi yaşından sonra yavaş yavaş konuşan MuhammedSaîd Efendi ilim öğrenmeye başladı. Ağabeyi Şeyh Sirâceddîn Efendiden ilim tahsil etti. İlim tahsil ettiği müddetçe hiç evine gitmez, medresede kalırdı. Medresede kaldığı zaman geceleri bir hasırın içine sarınarak uyurdu. Annesi Halîme Hâtun oğlunu çok özler, hasretliğine dayanamayarak ağlardı. Muhammed Saîd Efendi annesinin isteği sebebiyle bâzan eve giderek ziyâret ederdi. 17 yaşına geldiği zaman ilim tahsilini tamamlayarak ağabeyi Şeyh Sirâcüddîn Efendiden icâzet aldı. Genç yaşta müderrisliğe başlayıp talebe okuttu. 23 yaşına geldiğinde medrese tamamen kendisine kaldı. İlim ve fazîlette emsâllerini geçip zamânın ileri gelenleri arasına girdi. Dayısı Şeyh Muhammed Nûrî Dirşevî’nin sohbetlerinde bulundu. Tasavvuf yolunda ilerledi. Dayısı onu irşâd için gittiği yerlere beraberinde götürdü. 30 yaşına gelince dayısı ve hocası Şeyh Muhammed Nûrî’nin kızıyla evlendi. Nihâyet bir müddet sonra Şeyh Muhammed Nûrî hazretleri ölüm döşeğinde yatarken oğullarını ve halîfelerini yanına çağırarak; “Artık bundan sonra Şeyhiniz Seydâ’dır. buyurarak Muhammed Saîd Efendiyi yerine vazifelendirdi. (1929). Şeyh Seydâ bu sırada 40 yaşında bulunuyordu. Medresede talebe okutmasının yanı sıra, hizmetinde bulunanlara ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların iki cihan saâdetine kavuşmaları için gayret ediyordu. Kendisinden icâzet almış, 150’ye yakın talebesi ve ayrıca 100 kadar halîfesi vardı. Talebeleri ve halifelerini Sûriye, Irak, Arabistan gibi memleketlere gönderdi. Şeyh Seydâ hazretleri tasavvuf yolunda zaman zaman Cezbeye kapılırdı. Bu cezbe sırasında bâzan kışın dondurucu soğuğunda Dicle’ye iner nehrin buzlarını kırarak içeri sarkar ve saatlerce öyle kalırdı. Bâzan da yazın kavurucu sıcağında soba yaktırırdı. Şeyh Seydâ hazretlerinin vücûdu çok yumuşaktı. Elini öpenler sanki ellerinde hiç kemik yok zannederlerdi. Orta boylu ve şişmanca idi. Küçüklüğünden beri kimse yüzüne bakamazdı. Şeyh Seydânın yüzüne bakan kimse anlayamadığı bir hisle ürperir ve vücudunu bir titreme kaplardı. Kaba ve sert darvanışlardan şiddetle sakınan Şeyh Seydâ yumuşak davranırdı. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatma yolunda çeşitli sıkıntılara ve hakâretlere mârûz kaldığı halde, onlara tatlı bir dille ve yumuşak bir edâyla muâmele ederdi. Nitekim kendisini tutuklamağa gelen askerleri hoş davranışıyla yola getirmiş ve nicelerinin de kendisine talebe olmasını sağlamıştı. Allahü teâlâ ona olgunluk ve cemâl yâni yüz güzelliği ihsân etmişti. Sohbetinde bulunan herkes onun cemâline bakmaktan sohbetinden ayrılmak istemezdi. Onun üstünlüğünü duyan herkes kâfile kâfile ziyâretine gelir, Şeyh Seydâ onları şefkat ve merhametle karşılar, bağrına basardı. Şeyh Seydâ hazretleri fakirlere karşı gayet merhametli ve şefkatli davranırdı. Onlara dâimâ yardım ederdi. Birgün bir köyün ileri gelenlerinden biri gelerek; “Şu işim olursa, falanca arâziyi sana hibe edeceğim.” dedi. Şeyh Seydâ hazretlerinin duâsı bereketiyle işi oldu. O kimse, vâdettiği arâziyi Seydâ’ya bağışladı. Şeyh Seydâ hazretleri de arâziyi Cizre’nin fakirlerine paylaştırdı. Şeyh Seydâ’nın asıl gâyesi talebe toplamak olmayıp insanlara yol göstermek ve onları ıslâh etmeye çalışmaktı. Onun için önemli olan insanların ıslâh olmalarıydı. Bu hususta şöyle buyururdu: “Zamânımızın bâzı şeyhleri, köy ağalarının etbâ (tâbi olan kimseler) toplamaya çalıştığı gibi, talebe toplamaya çalışıyorlar. Halbuki gâye, mürîd (talebe) toplamak değil insanları ıslâh etmek, onların nefsin ve şeytanın kötülüklerinden kurtulmalarına yardımcı olmaktır.” Şeyh Seydâ hazretleri cömert ve ihsân sâhibi olup, ziyâretine gelen binlerce insana yemekler yedirir, fakir zengin ayırd etmeden herkese aynı ilgiyi gösterirdi. Ayrıca devamlı dergâhında bulunan yüzden fazla âmâ, sakat, çaresiz ve düşkünlere yemek yedirir, onların kalblerini aslâ kırmaz ve incitmezdi. Kendisine eziyet edenleri affeder, kimseye kin beslemezdi. Çünkü o her hareketiyle ve davranışıyla Resûlullah’ı sallallahü aleyhi ve sellem örnek alırdı. Hattâ hakkında konuşan kimselere duâ ederdi. Sabır ve tevâzû sâhibi olan Şeyh Seydâ, nefsini herkesten aşağı görür ve onlardan duâ isterdi. Hemen herkese; “Siz benim büyüğümsünüz. Ben ise sizin küçüğünüzüm” derdi. Fakir ve düşkün kimselerle oturur, onlarla yemek yer ve herkese de böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Bir gün üstü başı dağınık bir kıyâfetle ziyâretine gelen bir hamalın yük taşımak için sırtında gezdirdiği ipi öperek helâl kazancın ehemmiyetine ve teşvikine işâret etti ve; “Allah için tevâzû edeni Allahü teâlâ yükseltir.” hadîs-i şerîfini okudu. Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmeye, öğretmeye, insanlara anlatıp onların dünya ve âhirette kurtuluşa ermelerine sarfeden Şeyh Seydâ hazretleri ömrünün sonuna doğru etrafında kendisine tâbî binlerce insanı görebiliyordu. 1968 (H. 1387) senesi Ramazan bayramında binlerce kişi onun ziyâretine gelip, bayramını tebrik etti. Şeyh Seydâ da gelen binlerce insana sevinçle, muhabbetle ve tâzimle mukâbelede bulundu. Bayramın birinci günü câmiye çıktı, öğle namazını kıldırdıktan sonra câmide kaldı. Ziyâretçilerle bayramlaşıp ikindiye kadar onlarla sohbet etti. Kalabalık bir cemâate ikindi namazını kıldırdıktan sonra evine döndü. Yedi gün sonra pazar gecesi evlatlarına vasiyette bulundu. “Benden sonra şeyhiniz Nûrullah’tır. Çünkü onu hem zâhir ve hem de bâtında imtihan ettim. İmtihanı başarıyla kazandı.” buyurdu. Yanında bulunan Hacı Muhammed Bûzî’ye evine gitmesi için izin verdi. Yanında yalnızca Hacı Kâsım vardı. Kıbleye karşı namaz kılıyormuş gibi oturdu. Kendisinde hiç ölüm alâmeti yoktu. Birden bire ağzını açtı yumdu ve sustu. Hacı Kâsım dokunduğunda Şeyh Seydâ hazretlerinin vefat ettiğini anladı ve âilesine bildirdi. Ertesi sabah MollaSüleymân el-Hüseynî gasl ve tekfin işlerini yürüttü. Sonra binlerce insanın iştirâkiyle cenâze namazı kılındı ve evine defnedildi. Tâziyesine yakın ve uzak yerlerden kar, tipi ve şiddetli soğuğa rağmen, halifelerinden, talebelerinden onbinlerce insan geldi. Şeyh Seydâ’nın yerine oğlu Şeyh Muhammed Nûrullah geçti ve vazifesini ifâ etmeye başladı. KERÂMET ve MENKÎBELERİ – Devlet adamları dahi onun üstünlüğünü kabûl ederlerdi. Birgün Cizre kaymakamı, belediye başkanı, hâkim ve diğer vazîfelilerden bâzıları anlaşarak Şeyh Seydâ’yı ziyârete karar verdiler. Serhadlı köyüne ziyârete gittiler. Yolda giderken; “Eğer bu kimse hakîkaten velî ise bize şunu şunu yedirsin.” diye her birisi ayrı ayrı şeyler istediler. Öğleden sonra köye ulaştılar. Şeyh Seydâ’nın evine gittiler. Oturup sohbet etmeye başladılar. Bu sırada yemekler geldi. İstedikleri yemekler geldikçe orada bulunanlar biribirlerinin gözüne bakmaya başladılar. Yemekler yendikten sonra ikindi vakti girdi. Şeyh Seydâ ziyârete gelenlerden biri hâriç diğerlerine; “Haydi abdest alın namaz kılalım.” dedi. Ayağında çizme olan misâfire ise; “Sen dur, senin çizmelerini çıkarman zor olur.” dedi. Namaz kılındıktan sonra misâfirler müsâde istediler ve oradan ayrıldılar. Yolda giderken namaz kılmayan misâfir dedi ki: “Ben pis idim. Şeyh Efendi, benim durumumu anladı. Bana onun için “Sen dur.” dedi. Yoksa çizmelerimi çıkarıp giymek zor değildir.” Ekseriya bu şekilde gezmeyi âdet edinen o şahıs, bu hâdiseden sonra kötü hareketini terk etti. – İbrâhim Ay adındaki bir kimse şöyle anlattı: “Ben Şeyh Seydâ’yı ziyârete ilk gittiğimde Pakistan’dan bir zengin gelmiş, dört gün beklediği halde Şeyh Seydâ’yı görememişti. Akşam vakti varmıştım. Sabah oldu. Şeyh Seydâ, erkenden İzmit Kağıt Fabrikasının Müdürünü çağırdı. İki memuru ile birlikte onlar içeri girince ben kapıda bekledim. İsmimle çağırılmadıkça girmemek düşüncesindeydim. İsmimi kimseye de söylememiştim. Baktım Şeyh Seydâ’nın oğlu Şeyh Muhammed Nûrullah ile beni; “İbrâhim Adıyamânî de gelsin!” diye çağırtmış. İçeri girdim. Beni karşısına oturttu. Sağımda İzmit Kâğıt Fabrikası Müdürü, solumda da iki memuru vardı. Bize bîat verdi yâni talebeliğe kabûl etti. Yapacağımız vazifeleri anlattı. Ben kendi kendime; “Önceden duydum ki bu zât Nakşî, Kâdirî ve Rufâî yollarının üçünden de bîat veriyor. Bu nasıl olur?” diye düşündüm. Başımı kaldırıp yüzüne doğru bakınca, bana bakarak “Evet biz kök olarak Nakşî’yiz. Fakat hem Kâdirî, hem de Rufâîliği vermekle vazîfeliyiz.” buyurarak benim zihnimden geçen soruya cevap verdi. – Bir defâsında Dicle Nehri taşmış, Cizre şehrini bir çember içerisine almıştı. Şeyh Seydâ’nın Dergâhının duvarından içeriye su akıyordu. Durumu Şeyh Seydâ hazretlerine bildirdiler ve yardım istediler. Seydâ hazretleri de parmağındaki yüzüğünü çıkararak; “Benden bir yüzük istiyor.” buyurdu ve yüzüğünü nehre attı. Nehir derhal yatağına çekildi. Yine bir defasındaCizre’yi Dicle Nehri basmış, her tarafı su kaplamıştı. Kaymakam ve belediye reisi gelerek Seydâ hazretlerinden duâ istediler. Şeyh Seydâ duâ ettikten sonra onlara seccâdesini verdi ve; “Seccâdeyi alın gidin. Uğradığınız her yerde nehir önünüzden kaçıp gidecektir.” buyurdu. Kaymakam ve belediye reisi seccâdeyi alarak şehrin her tarafını gezdiler. Hakikaten uğradıkları her yerde, nehir önlerinden çekilip, yatağına gitti. – Molla Muhammed adında bir kimse, Şeyh Seydâ hazretlerine; “Kurban! Allahü teâlânın rızâsına nasıl erebiliriz?” dedi. Şeyh Seydâ hazretleri; “Cenâb-ı Allah lutf ederse erersin.” buyurdu. O kimse aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa sorunca aynı cevâbı aldı. Dördüncü defa sorunca Şeyh Seydâ hazretleri; “Bana bak MollaMuhammed! Kalbinin üzerindeki paraları ne zaman yakarsan, işte o zaman Allah’a erersin.” buyurdu. Görünüşte mütteki bir insan olan Molla Muhammed, parayı çok seviyormuş. Onun kalbindekileri kerâmet olarak bilip bu şekilde cevap verdi. – Şeyh Seydâ’nın talebelerinden bir çoban vardı. Bir gün sürüsünü otlatırken bir ayının kendine doğru hızla geldiğini gördü. Korkusundan hiçbir yere kaçamadı. Ayı tam yanına geldi ve arka ayaklarının üstüne kalktı, pençelerini kaldırdı. O anda çoban; “Medet yâ Şeyhim.” diye Şeyh Seydâ’dan imdâd istedi. Baktı ki ayı sanki taş kesildi. Hiç kıpırdamıyordu. Ayının bu durumunu gören çoban, sürüyü alıp oradan uzaklaştı. Sohbetlerinden Şeyh Seydâ hazretleri, teheccüd (gece) namazlarına devam ederdi. Güzel sözleri ve örnek ahlâkıyla insanlara yol gösterirdi. Sohbetinde bulunan en âsî insanlar dahi onun duâsı bereketiyle, hallerine pişman olup hidâyete kavuşurlardı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: “Dil ve kalbin bozukluğuna sebep olan cehâleti terk ederek ilim ile meşgûl olunuz. Takvâ (haramlardan sakınma) ile bu ilminizi aydınlatarak ay ve güneş gibi parlayınız. İlmin zamanı ve erbâbı geçmiştir demeyiniz. İlmi sâlih amellerle tamamlarsanız elde ettiğiniz nurla şark ve garbı aydınlatırsınız. Nerede altın sâhipleri! Nerede altın ve gümüşü toplayanlar. Onların hepsi gittiler. Nerede dünyâ malı için çalışıp çabalayanlar? Ey kardeşlerim gözlerinizi açıp ibretle bakınız! Altın gümüş toplamak ve dünyâ malı elde etmek için didinenler, yanakları çürüten toprağa girdiler. Nerede seslerini yükseltenler ve hak dâvâ uğruna kan akıtanlar? Ay ve güneş gibi safâda bulunanlar. Nerede gece gündüz çalışıp süslü köşkler yapanlar. Nerede onlar! Hiç bir göz onları görmüyor. Onlar tamamiyle öldüler. Sevgili kardeşlerim ibretle bakınız ve hüsrandan kendinizi kurtarınız. Size hak nasihati bildirenleri can kulağıyla dinleyiniz. Tâ ki gözleriniz doysun. Ya Rabbî! Fazlınla, rahmetinle bizi affet. Bizleri başkasına bırakmadan kurtar. Çünkü kurtardığın kişi Cennet’te seâdete kavuşacaktır. Yâ Rabbî kâinâtın Efendisine, âl ve eshâbına salât, selâm ve duâlar olsun. Hamd, kâinâtı yaratan Allahü teâlâya mahsustur”. Şeyh Seydâ hazretlerinin Şeyh Muhammed Nûrullah’tan başka halifeleri şunlardır: 1- Şeyh Fahreddin el-Arnâsî 2- Muhammed Beşir el-Alkemşî 3- Hasan eş-Şeyh Hasenî 4- Halil el-Bacırmânî 5- Yûsuf el-Vezerkî 6- Cemil ed-Danışmânî 7- Cemîl el-Antâkî 8- Seyyid Ali el-Fındıkî 9- İbrâhim el-Karsî 10- Muhammed Emin ed-Diyârbekrî 11- Abdullah el-Filfilî 12- Mustafa ed-Doğubeyazıtî 13- Muhammed Üveys el-Mardînî 14- Abdurrahman es-Sarûhî Eserleri: 1) Kitabü Ahkâmü’l-Envât, 2) Ed-Dâbıta fir-Râbıta, 3) Et-Te’lif fit-Te’lif, 4) Et-Tasavvuf, 5) Manzumeler, 6) Tenbîhü’l-Müsterşidî, 7) El-Mecmeu’s-Sağîr. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhyiddin Basreti (k.s.)
Siirt – Merkez’de bulunan Şeyh Hüseyin hasreti Kur’an Kursu binasının yanındaki türbesinde Şeyh Muhyiddin 1932 yılında Basret köyünde doğdu. Aile ortamında ilimle iştigal ederek büyüdü. Henüz on dört yaşında iken babasından tarikat dersi aldı. Babasından hilafet aldığı gibi Basretilerin Suriye kolu olan Şeyh İbrahim Hakkı Basreti’nin oğlu Şeyh Ulvan’dan da icazet aldı. Siirt merkezde büyük bir medrese yaptırarak tedris ve irşad hizmetlerini birlikte yürüttü. Siirt ve çevresi başta olmak uzere değişik illerde yirmiden fazla camiin yapılmasına vesile oldu. Bolgede kendisine duyulan saygı ve hürmet nedeniyle meydana gelen yüzlerce sorunun çözmüne yardımcı oldu. Vefatından bir hafta önce Suriye’ye geçerek orada amca cocukları Şeyh Adnan Basreti, Şeyh Haşim Basreti ve bazı alimlerle vedalaşmaya gitti. Dönüşten bir hafta sonra 2009 tarihinde Siirt’te vefat etti. “Beni medresenin ve dergahın yanına defnedin, talebelerin sesini duyayım” şeklindeki vasiyeti gereği Siirt merkezde bulunan medresenin bahcesine defnedildi. Şeyh Muhyiddin Basreti hazretleri’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle]
Hz. Şeyh Reşid El Derşevi
Mekke – Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. Derşev Şırnak ın terkedilmiş bir köyüdür. Birçok alimin çıktığı bir yerdir. Hocası olan Molla Ali Meydini, Hz. Şeyh Reşid El Derşevi’nin takva ve ilim sahibi olduğunu görünce kızını Şeyh Reşid El Derşevi ile evlendiriyor. Okumak için Diyarbakır’a gidiyor.Yedi yıl süresince orada medreselerde okur. Medrese usulüne göre ilmini tamamlayıp memleketine geri dönüyor. İlmi icazetini ve tarikat icazetini aldıktan sonra, Cizre Bölgesine, irşad için görevelendiriliyor . Aldığı üstün ilimlerle birlikte tasavvuf ilmini de Cizre Bölgesinin her yerine yayar. Hz. Şeyh Reşid el Derşevi hazretleri 1865- 1868 yılları arasında hac farizasından sonra yolda vefat etmiştir. Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. . Menkıbeleri Şeyh Hazretlerinin müridi ve has dostu olan, Hamedi (Muhammed’) Xwarzî El Cezeri anlatıyor: Hz. Şeyh Reşid , bir cuma gecesi Kırmızı Medrese’de (medrese-a sor) âlimlerle ve ilim öğrencileriyle dolu olan bir meclisinde (divanda), konu evliyaların yaşadığı Hâl’a gelince, öğrenciler edeben meclisten ayrılmaya başladılar; bende kalkacaktım ki, o anda şeyh hazretleri kalmamı emretti. Ben de, alimlerin arasında ne işim var diye düşünerek utanarak bir köşede öylece oturdum. Şeyh evliyaları şöyle anlatıyordu: Ğavs’ın yeri Mekke’dir. Bazen cuma geceleri mizam-ı rahmetin(altın oluk’un) altında Hazreti İsmail’in hücresinde huşu ile dua ediyor. Seneler geçtikten sonra şeyh hacca gidiyor. Hacdayken bir gece onu ararken gördüm ki mizam-ı rahmetin altında dua ediyor. O anda, yıllar öncesinde içinde benim de bulunduğum medrese-a Sor’daki şeyhin meclisini hatırladım ve onun yanına doğru gittim. Ellerini öpüp, sen Ğavsun Kutbu Fertsin dedim. Şeyh bu durumu gizlemeye çalışarak bu durumu kimselere söylememi istedi. Ben de Şeyh’in heybetinden bayıldım. Ayıldıktan sonra millet başıma duruyordu. Bana ne oldu sorarken; ne yazı ki söyledim. O anda Şeyh Hazretleri beni burada bıraktın dedi. Şeyh hazretleri hastalandı… Arkadaşlar dönüş için vapura yetişmek üzere yola çıktılar. Ben de Şeyh’in yanında ağlayarak kaldım. Şeyh gözlerini açtı ve bana baktı. Bana dedi ki; “üzülme vapura ilk binen sen olacaksın.” İşte O an, Şeyh’in “Beni burada bıraktın” sözleri ile vefat edeceğini anlatmaya çalıştığını anlamıştım. Birkaç gün sonra Şeyh Hazretleri vefat ediyor. Onun için bir Mezar yeri satın aldım (4 altın lirası ile) defin ettikten sonra Arazinin sahibi geliyor ve Kabrinin yeri için Ücretini istiyor. Meğer araziyi bana satan ilk kişinin arazinin asıl sahibi olmadığını ve beni dolandırmış. Artık, arazinin asıl sahibine verecek param kalmamıştı. Param kalmadı demem üzerine; O zaman cenazeyi çıkarın dedi. Ben de Allah’a sığındım ve dedim ki ey Şeyh Reşid eğer buradan çıkarılmandan razıysan, çıkarsınlar… Sen ki Ğavssın… İşçiler cesede ulaşınca kabirden bir ışık çıktı ve cenaze kayıp oldu. Bunun üzerine işçiler bağırarak kaçtılar. Kabristan’ın sahibi ise bu bereketli mübarek zat burada kalsın dedi. Kabri yeniden kapattırdı ve üstelik bana dört lira’nın yerine sekiz lira da verdi. Ben de yola çıktım. Memlekete dönmek üzere limana vardığımda baktım ki arkadaşlarım halen vapuru bekliyorlar. Vapur gelince, vapura ilk binen de ben oldum. Şeyh Reşit hazretlerinin vefa ederken arkasından iki oğul bırakır: Şeyh Abdulhakim Ed derşevi ile Şeyh Muhammed Nuri Ed derşevi . (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Ayni (k.s.)
Siirt – Eruh – Ayne (bağgöze köyü). Anadolu velilerinden. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1859 (H.1276) senesinde vefat etti. Türbesi Eruh’ta Ayni (Bağgözü) köyündedir. Babası Şeyh Muhammed, mürşid-i kamil bir zattı. Memleketinde ilim tahsiline başlayıp ilm-i aletten Şerh-i Şemsiyye kitabına kadar okudu. İlim tahsili sırasında bir gün Şeyh Salih Sibkî’yi ziyaret için Basret köyüne gitti.Şeyh Salih hazretleri onun mürşid olmaya istidatlı ve kabiliyetli bir kimse olduğunu görerek onu yetiştirip kendine vekil olarak insanların irşâdı ile vazîfelendirdi. Bu emir üzerine bir hafta Ayni, bir hafta da Basret köyünde kalmak suretiyle insanların irşadı ile meşgul oldu. Dünyaya hiç meyletmezdi. Üstün haller sahibiydi. O devrin paşalarından Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Ayni hazretlerini ziyaret maksadıyla Siirt’e oradan da Ayni köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Ayni köyüne varınca, caminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; “Bu hususta tekellüfe girmeyiniz, kendinizi zorlamayınız.” dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; “Bunlar yemek olarak kafidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikram etmekte bir mahzur yoktur.” dedi. Sonra kendisi Kenan Paşa’nın yanına gitti.Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Ayni hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsade isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh’in huzurunda ne yemeği yediğini sorunca; “Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim.” dedi. Şeyh Halid Zibari onun halifesi ve damadıdır. Damadı olunca onu kendine vekil etmek istedi. Ancak o bunu kabul etmeyip medrese hocalığı yapmak istediğini bildirdi. Bu hususta uzun müddet ısrar etti. Kabul ettiremedi. Bir gün talebelerine; “Hazırlık yapınız. Yarın oradaki ve çevresindeki insanları irşad için Basret köyüne gideceğiz.” dedi. Adeti üzere bir hafta Ayni köyünde bir hafta da Basret köyünde ikamet ederdi. İhtiyarlayıp gidip gelemeyecek hale gelinceye kadar bu adetine devam etti. Bu sebeple o havalinin irşad işini Hâlid Zibârî’ye vermek istiyordu. Pekçok müridinin de bulunduğu bu yolculukları sırasında, namaz vaktinde namaz kılmak ve istirahat için bir akarsuyun başında durdular. Bu sırada şeyhlerinin ve Peygamber efendimizin ruhaniyetinden yardım isteyerek talebesi Şeyh Hâlid Zibarî’nin kalb gözünün açılması ve halifelik teklifini kabul etmesi için dua etti. Şeyh Halid Zibari bu sırada bir ağaç altında bir müddet uyumuştu. Uyandığında yüzünde bir nur parlıyordu. Hocası onun güzel bir rüya gördüğünü anlayıp ne gördüğünü sordu. O da; “Rüyâmda Şeyh Hâlid Cezeri’yi gördüm. Bana hırka giydirdi kalb gözüm açıldı. Sizin emrinize uymamı, razı olmamı söyledi.” dedi.Sonra Basret köyüne gittiler. Orada kendi yerine Şeyh Hâlid Zibarî’yi halife tayin etti. İnsanlara İslamiyeti anlatmakla vazîfelendirdi. Bunun üzerine o da Basret köyüne yerleşti. İrşâdı o havâlide, Siirt ve Mardin çevresine kadar yayıldı. Vefâtı yaklaşınca, evladlarına ve talebelerine yaptığı vasiyetinde Aynî köyünün batısındaki tepenin üzerine defnetmelerini söyledi. Kabri üzerine üstü açık, kubbesiz türbe yapmalarını ve kubbe yerine türbenin ortasına o bölgede meşhur olan bıtım ağacı dikmelerini söyledi. Vefatından sonra kabri üzerine yapılan türbenin üstünü de bir kubbe ile kapattılar. O gece köy halkı bir gürültü duydu. Sabahleyin yaptıkları kubbenin yıkıldığını gördüler.Tekrar ve daha sağlam bir şekilde yaptılar. Fakat gece şiddetli bir gürültü ile yine yıkıldı. Bunun üzerine vasiyetine uyarak kubbesiz bir türbe yaptılar, ortasına da bir bıtım ağacı diktiler. Bu ağaç büyüyüp türbenin üzerini kubbe gibi kapattı. Dalları türbenin duvarından taşmadan âdetâ çadır gibi türbeyi kapatmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Taşkesenli Şeyh Muhammed Sırrı Efendi

Taşkesenli Şeyh Şahabettin Efendi
Erzurum – Taşkesenli Ahmed Efendi camii haziresindeki aile kabristanında Erzurum’un Sultanmelik Mahallesi’nde dünyaya gelir. Babası Taşkesenli Şeyh Ziyaettin Efendi, dedesi de Şeyh Ahmet Efendi’dir. Gerek baba ve gerekse anne tarafı hep ilim ve irfanla iştigal etmiş olan zatlardır. İlk tahsiline babasının yanında başlayan Şeyh Şahabettin Efendi, daha sonra medrese tahsiline Tortum Müftüsü Mehmet Bey veya Büyük Müftü olarak tanınan aynı zamanda halasının kocası ve babasının talebesi olan Muhammed Sıddık Efendi’nin yanında Arapça ve Farsça okuyarak devam eder. Aynı zattan kelam, mantık, hadis ve tefsir derslerinden icazet alır. Dedelerinin maruz kaldığı akibete o da uğrar. Rus ve Ermenilerin Erzurum’u işgalinden ve daha sonra da Şapka İsyanından etkilenen ailesi ile birlikte Erzurum’un dışında ikamete zorlanır. Bunun üzerine Pasinler’in Ketvan ve Kurnuç köylerinde uzun süre imamlık görevi yapar. Bu yıllarda maddi ve manevi sıkıntılar içinde vazifesini yürüten Şeyh Şahabettin Efendi, aynı zamanda çevre köylerde irşad faaliyetleri yürütür. Bu köylerde ve çevresinde büyük bir saygınlık kazanan Şeyh Şahabettin Efendi, fıkhi meseleleri izah etmekle de ün kazanır.Şeyh Şahabettin Efendi talebe okuturken baş gösteren Ermeni zulümlerine karşı çıkmak için Pasinler’in köylerini gezer, halkı cihada davet eder ve Ermeniler’le savaşır. Gazi ünvanını alan Şeyh Şahabettin Efendi, 11 Ocak 1956’da Erzurum’da vefat etmiş ve Şeyh Ahmet Efendi’nin Taşkesenli Camii bahçesinde bulunan türbesi yanına defnedilmiştir. Hayatını ilme ve irşada vakfeden Şeyh Şahabettin Efendi, Horasan Müftüsü olarak meşhur olan küçük kardeşi Şeyh Muhammed Sıddık Efendi ve Nakşibendi Halifesi Yüzören köyü imamı Muhammed Efendi gibi büyük zatları yetiştirir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi (k.s.)
Erzurum – Tekman ilçesine bağlı Taşkesen köyünde. Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi, 1855 senesinde Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Hacılar köyünde doğar. Babası Molla Muhyiddin Efendidir. Küçük yaşta tahsil hayatına başlayan İbrahim Efendi, çeşitli medreselerde eğitim görür. Amcasının oğlu Şeyh Ahmed Efendinin sohbetlerinde olgunlaşır. Hocası Ahmed Efendi ile Erzurum’a gidip, Taşkesen köyüne yerleşir. İbrahim Efendi 1914 Rus harbinde Kafkas cephesinde talebeleriyle birlikte savaşır. Sarıkamış yakınlarında harp esnasında, bir şarapnel parçası ile ayağından yaralanarak gazi olur. Bu yaradan dolayı topal kalır ve Topal Şeyh olarak da anılır. Birinci Dünya Harbi, Erzurum’un işgali, Ermeni zulmü ve Cumhuriyetin ilk yıllarında meşakkatli bir hayat sürmesine rağmen, talebe yetiştirmekten vazgeçmez. 1926 senesinde tutuklanarak Hınıs mahkemesince, Harput (Elazığ) İstiklal Mahkemesine sevkedilir. Yaralı ayağına ve Şubat ayının çetin kış şartlarına rağmen yaya olarak Elazığ’a gönderilir. Elazığ İstiklal Mahkemesi tarafından, İzmir’de mecburi ikamete tabi tutulur. Bu arada köydeki evi, eşyası, hayvanları ve kütüphanesine, devlet tarafından el konulur. Hanımı ve çocukları parasız ve açıkta kalır. Erzurum ve Pasinler’de akraba ve dostlarının yanına sığınmak mecburiyetinde kalırlar. İzmir’de iken, bölge halkı tarafından sevilmeye başlayan İbrahim Efendi, bir süre sonra Demirci ilçesine sürgün edilir. Talebelerinden Şeyh Muhammed, hocasının öngörüsünü şöyle anlatır: “İzmir’de iken bir gün Bitlis’ten bir telgraf aldım. Şeyh Abdurrahman Tagi’nin ailesinin İzmir’e sürgün edildiği bildiriliyor, ikametleri için büyükçe bir ev tutulması isteniyordu. İzmir’in yabancısı olduğumuz için şaşırıp kaldım. Sıkıntı ve moral bozukluğu içinde hocam İbrahim Efendinin huzuruna gittim. Durumu anlattım. Hocam biraz düşündükten sonra bana dönerek; “Rahat ol! Ev arama! Şeyh hazretlerinin ailesi İzmir’e gelmeyecek.” dedi. Ben rahatladım ve ev aramaktan vazgeçtim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir telgraf daha aldım. Bu defa; “Şeyhin ailesinin yola çıktığı bildiriliyordu. Büyük bir telaşla evden çıktım. Yolda İbrahim Efendiye rastladım. Ona bakmadan yanından geçmek istedim. O kolumdan tutarak; “Hayrola Muhammed bu ne telaş!” dedi. Ben de sinirli bir şekilde; “Siz şeyhin ailesi gelmeyecek dediniz. Bugün bir telgraf aldım. Şeyhin ailesi yola çıkmış buraya geliyormuş.” dedim. İbrahim Efendi tebessüm ederek gayet ciddi; “Ben Allahü tealaya yemin ederim ki Şeyhin ailesi İzmir’e gelmeyecek. Bunun için telaşlanma ve ev arama!” dedi. Artık Şeyhin ailesinin kesinlikle İzmir’e gelmiyeceğine inandım. Ama beni bu sefer yolda başlarına bir şey gelebileceği düşüncesi kapladı. Birkaç gün sonra aldığım telgrafta şeyhin ailesinin mecburi ikametinden vazgeçildiği, bu yüzden Nurşin’e geri döndüğü bildirildi.” Sevenlerinden Agıt Bey şöyle anlatır: “Bir akşam bazı sürgün arkadaşlarla birlikte İbrahim Efendiyi ziyarete gittik. Hepimiz sıkıntılı ve geleceğimizin ne olacağı merakı ve endişesi içinde sohbeti dinliyorduk. Bir süre sonra bizlere; “Hiç üzülmeyin, yakında hepiniz evlerinize gideceksiniz. Çoluk çocuğunuzla refah içinde yaşıyacaksınız. Ben de geleceğim, ancak ne zaman ve nasıl geleceğimi söyleyemem” dedi. Birkaç gün sonra vefat etti ve Demirci’de defnedildi. “Ben de gelirim.” deyip burada kalışına, hepimiz hayret ettik. Bir süre sonra biz evlerimize gönderildik. “Ben de gelirim.” sözünün manasını ancak yirmi yedi sene sonra naaşının nakli sırasında anladık.” İbrahim Efendi 3 Kasım 1927’de Demirci’de vefat eder ve buraya defnedilir. Sevenleri tarafından üzerine bir türbe yaptırılır. 1954 senesinde türbenin bulunduğu yerden yol geçeceği için, kabrin nakli gerekir. Bu durum, oğlu Abdülkuddüs Efendiye bildirilir ve izin istenir. Abdülkuddüs Efendi, babasının naaşını Erzurum’a nakledeceğini bildirerek, yola çıkar. Kalabalık bir cemaat ile kabir açılır. 27 sene toprak altında kalan İbrahim Efendinin kefeninde en ufak bir leke yoktur. Durum Erzurum ve Demirci’de büyük yankı uyandırır. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendinin oğlu Şeyh Mehmed Sırrı Efendinin nezaretinde ve büyük bir cemaatle Taşkesen köyüne defnedilir. Kabri günümüzde ziyaretgah mahallidir. Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

Şeyh Osman Siraceddin Sani Tavili (k.s.)
İsanbul – Hadımköy’de Çakmaklı köyü yakınındaki dergahında. Tem’den Hadımköy’e giderken , fatih üniversitesini geçtikten sonra 300 mt ileride 184. sokağın bir arka sokağındadır. Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), ulu bir zat olup, hayâ ve vakar sahibi bir mürşid, milletin ve dinin kandili olarak, İslamî şeriatın, gerçeğin ve tarikatın başında hizmetkâr olarak bulunmaktadır. Bizzat âlimlerin, fakirlerin, iyiliklerin ve güzelliklerin hâdimidir. 1314 hicrî senesinde (miladî 1896) Halepçe kentine bağlı, şerefli Biyara köyünde dünyaya gelmiştir. İlim, takva, temizlik, iffet, itaat ve ibadet evinde terbiye görüp yetişmiştir. Henüz küçük bir çocuk iken, Yüce Allah (CC), O’nu, en güzel bir şekilde biten bitki gibi terbiye ve edep sahibi bir çocuk olarak irşad evinde yetiştirmişti. Genç yaşta babasının nezaret ve terbiyesi altında büyümüş, Arapça ve kısmen Fars ilimleri öğrenmiş, özellikle Arap edebiyatına vâkıf olmuş, Biyara ve Durud medreselerinde eğitim yapmıştır. Bahusus en çok Kur’an tilâvetini sevmiş, tecvid dersini meşhur Mısırlı Şeyh Mustafa İsmail’den almış, ihlâsla amellerine devam etmiş, din, şeriat ve fıkıh ilimlerinde ilerlemiş ve yükselmiş; işte bütün bunlar bağlılığın, takvanın ve ledûnnî ilmin sonucu olarak kendilerine ihsan buyurulmuştur. Babalarının vefatından sonra ilim ve dine bütün gayreti ve cehdi ile sarılmış, yılmadan çalışmış, fakirlere ve zavallılara kendi malından yedirmiş, bu uğurda vaktini, malını, rahatını harcamış; ziyaretçilerine ve mensuplarına yardım ederek, hizmetini sürdürmüştür. Diğer yönden birçok aileleri korumuş, böylece uzak, yakın, oğul, kız diye bir fark göstermeden herkesi bir tutmuş, onların başında bir gölge olarak kalmıştır. Böylece 1958 yılına kadar hayatını Biyara’da geçirmiş, bazı siyasî sebeplerden dolayı, bu tarihten sonra İran’a göç etmiş, orada irşad ve çalışmaları için ve İslâmî incelikleri ayakta tutup korumak için daha geniş bir alan bulmuş, bu suretle çevresi âlim, fazıl kimselerle sarılmıştı. Bunlardan bir örnek gösterebiliriz: Mesela, asrın büyük bilgin ve âlimlerinin başkanı ve Balik’de müderris olan üstad Hacı Molla Bakır, Dağıstan ve Türkmen baş âlimlerinden Sahra Şeyhi Dağıstanlı Abdülkadir Hazretleri, Şeyh Yar Muhammed Nazarî Hazretleri ki, Yarcan lâkabı ile anılmaktadır. Bu zat, Rus hududu sahrasındaki Türkmenler’den olup, Şeyh Alâeddin (KS)’in halifesi idi. Daha sonra Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’e bağlanmış, Hazret-i Şeyh’in ders vermesi için kendilerine 400-500 talebelik büyük bir medrese inşa etmiş, bütün masrafları da bizzat kendisi karşılamıştır. Bu meşhur Yarcan Medresesi’nden başka, kendi mıntıkasında, Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in irşad görevini sürdürmesi için yüzden fazla medrese bina etmişti. Bu çalışma ve gayreti sayesinde, özellikle Hazret-i Şeyh (KS)’in bu mıntıkayı ziyareti süresince, Kendileri’ne bağlanan Müslümanların sayısı bir milyonu geçiyordu. Bütün bu harcamaların çoğunu Şeyh Yarcan, kendi has malından vermekteydi ki burada yenme ve içme harcamaları, söz konusu hesaba dâhil değildi. Şimdiki halde Devrud Medresesi, halen tedrisatına Molla Muhammed Selinî idaresi altında devam etmekte, buraya devam eden talebelerin nafaka ve harcamaları, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’in mülkünün gelirinden karşılanmaktadır. Bu medresede Seyyid Molla Ahmed, beş vakit namazı cemaatle kıldırmakta, Mahmudabad ve Devrud hanegâhında hatm-i şerif, tehlil ve tekbir meclisleri kesintisiz göreve devam etmektedir. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Bizzat ben, batıdan, özellikle Avrupa’dan Mübarek Şeyhimize pek çok mektup geldiğine şahid oldum. Burada bu mektuplardan birini, içindeki samimi şiir dolayısıyla yazmadan geçemeyeceğim. Mektup, Amerika Kıtası’nın Kanada ülkesinden gelmekteydi. Kanada’nın Nores bölgesinde bu tarikatın benimsenmesi görevinde bulunan Yahya bin Hakaveyk adlı bağlısı, şeyhi Hazret-i Osman Siraceddin (KS) hakkında şu şiiri yazmış ve göndermişti. Şiir, Yahya bin Hakaveyk’in Hazret-i Şeyh (KS)’e ihlâsla bağlılığının mütevazı bir örneğidir: Ey Şeyhlerin Şeyhi, Hazret-i Siraceddin, Bu fakir, feda olsun senin için. Mübarek cevherleri, çıktığı ağzından Günün birinde avucumla topladım. O vakit, arzın kutbu olduğuna inandım, Sana hoş gelecek, ancak Rabb’imi andım. Merhamet et ki dualarıma cevap alayım, Allah’ımı Amerika’nın Nores’inden anayım. Hizmetkârınız Yahya bin Hakaveyk İşte orada bulunanlar da yeterli şahid olarak, ulu makam sahibi Hazret-i Şeyh (KS)’e tutunup bağlanmışlardı. Daha sayılamayacak kadar sayıda mektuplarla kendisine bağlananların çokluğuna şahidiz. Böylece güzel nam ve şöhreti, âlemin ufuklarını aşmış bulunmaktadır. 1970 senesinde, İran’da yapılan devrimden sonra ve bazı sebeplerden dolayı, Hazret-i Şeyh (KS), çok kıymetli ve aziz vatanına, yani doğduğu yer olan Biyara’ya dönmüştü. Daha sonra Irak ile İran arasında alevlenen savaş sırasında, evliyalar diyarı Bağdat’a göç etmiş, böylece kış, yaz, soğuk, sıcak, gece, gündüz demeden, kıymetli vakitlerini, muhtaca yardım, korkana teselli, hastaya şifa, tövbekârları irşad işinde harcamış, diğer taraftan da keremli ailesi ve çocuklarına müşfik bir baba sevgisi göstermeyi ihmal etmemiş, onların iyi yetişmelerine, mütevazı ve edepli olmalarına özen göstermiş, dolayısıyla saygı görmelerini temin etmiştir. Mütevazı evi ve hanegâhı, ziyaretçilerinin misafirhanesi, miskinlerin barınağı ve umutsuz hastaların bakım yeri olmuştur. Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in ilk evlilikleri, Hüseyin Han Rezav’ın kızı Rabia Hanım ile olmuştur. Bu hanım, güzel ahlâk ve güzel sesiyle Kur’an tilâveti yapması ile bilinir. Bu hanımdan Şeyh Cemaleddin, Şeyh Abdülmelik ve Âmine Hanım doğmuştur. Daha sonra, Eba Ubeyde köyünün ileri gelenlerinden, Seyyidzâde lâkabı ile bilinen, Şeyh Ali oğlu Şeyh Muhammed’in kızı Kâfiye Hanım ile evlenmiş, bu evlilikten de Şeyh Nasıh, Şeyh Rauf ve Sıdıka Hanım adında çocukları olmuştur. Son eşi ise vefatına kadar yanında bulunan iffetli ve dindar, Hazret-i Şeyh (KS)’e ve tarikata bağlılığı ile tanınmış olan Hacı Seyyide Emine Hanım’dır. Bu hanım, Hoşer mıntıkasında, Kâdirî tarikatı mürşidi, Safa Hâne köyünün ileri gelenlerinden Şeyh Seyyid Mehmet Çerağ Abdül Al’ın kızıdır. Hazret-i Şeyh (KS), ailesi hakkında şöyle demiştir: “Allah (CC.)’a hamd olsun ki, ailem, benim tam rızam ve şükrümdür. Bize hizmette kusur etmediği gibi, hanegâha gelenlere bakmakta ve bu güne kadar onlara sonsuz cömertlikte harcama yapmaktadır. Minnetim büyüktür. Bu ailenin adına gölge düşürecek hiçbir aykırı şeyi ondan görmedim ve hissetmedim. “ Hakikat şudur ki, muhterem ailesi, nesebce ve nisabca hanımefendi, ehl-i itaat ve ehl-i namaz olup, ailesinin yolunu izlemektedir. Babasının Şeyh Mahmud ile akrabalığı bulunmaktadır. Bu zat, tanınmış bir bilgin olup, icazetini Çersitânî Üstad Molla Abdullah’tan almıştır. Ayrıca Hazret-i Şeyh (KS)’den de Nakşibendî Tarikatı’nı almış bulunuyordu. Emine Hanım’ın annesi Hacer Hatun olup, şeriata bağlı, güzel Kur’an okuyan, eli açık, bağış ve ihsan sahibi bir hanımdır. Kızı Emine Hanım’ı, Şeyh Alâeddin (KS)’in oğlu Şeyh Osman (KS)’a vereceğini adamıştı. Kendisi vefat edince, ailesi adağını yerine getirmiş, Emine Hanım’ı, Hazret-i Şeyh Osman (KS)’a vermişlerdi. Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), birçok kitap sahibiyle dosttur. Bunlardan Şeyh Muhammed Ârif, Şeyh Muhammed Garib, Üstad Molla Ali Şerifî, Üstad Hacı Edib, şair olan ve bu risaleyi anlatan Molla Abdullah Fenaî ve mütevazı gönüllü, şeyhine vefalı, edep sahibi ve on beş sene Hazret-i Şeyh (KS)’in hizmetinde bulunan üstad Hacı Molla Ali Lacânî bulunmaktadır. Yine arkadaşlık ettiklerinden, Müderris Molla Mahmud Kalî vardır. Keza Kur’an-ı Kerim’i üç türlü tilâvet eden hattat, zahid ve nâsık Lübnanlı Şeyh Hüseyin Useyran ve Devrud’da hanegâh imamı Molla Üstad Seyyid Ahmed gibi kişiler vardır. Özellikle Seyyid Ahmed, Şeyh Muhammed Balisânî, merhum Şeyh Molla Muhammed ve Molla Bahâ ve merhum Müderris Biyaralı Molla Ali ve Molla Abdullah Fenaî, Molla Abdülhâlik ve Molla Muhammed Dergî’nin mallarıyla ve hizmetleriyle yaşattıkları medreselerde, talebe okutmuş ve eğitmişlerdir. Nitekim bugün dahi Devrud’da tedrisat devam etmekte ve pek çok talebe okumaktadır. Bu âlim, fâzıl, edeb ve dirayet erbabı, Hazret-i Şeyh (KS)’e tam ihlâs ve itaat ile bağlı olup, çevresini bir halka gibi sarmış bulunmakta, meclisleri bu gibi kimselerden boş kalmamaktadır. Kur’an okuyan büyük bilginlerden biri de Âlim Hacı Molla Mehmed Emin Kânî Sananî ve vakar ve edep sahibi üstad Şeyh Halid El Müfti, kardeşi Nureddin El Müfti ve Ömer Bin Hattab Camii’nde hatip ve imam olan oğlu Şeyh Muhsin, Hacı Molla Nezid, Hacı Molla Osman El Merduhî, Hacı Osman Siyrî, okuyucu Şeyh Molla Halid El Serdî, Üstad Seyyid Ahmed ve kardeşi Molla Seyyid Ebubekir, merhum edib Molla Ahmed’in kardeşi Hoca Molla Hîbetullah, Hazret-i Şeyh’in etrafındaki halkada bulunan kişilerdir. Molla Hîbetullah’ın dinî ve şer’î telif kitapları bulunmakta olup, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS) hakkında el yazısı ile Ke’sü-şşaribin adlı bir kitabı vardır. Ayrıca bu aileyi anlatan bir kitabı ile Arap, Türk ve Kürt büyüklerini anlatan kitapları bulunmaktadır. Biyara veya Devrud’daki hanegâhı ziyaret etmiş olanlar, oranın idare ve tedrisatı ile misafireten gelen yolcuların ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarının nasıl giderildiğini görür, bu işlerin görülmesi için ne kadar insana ihtiyaç olduğu da anlaşılmış olur. Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, henüz parmak boyunu geçmeyen gençler, bu şerefli hizmetleri, Allah (CC) için ve şeyhlerine sevgi ve bağlılıktan görmektedirler. Bu hizmetleri yapanlardan biri de Hacı Mehmed oğlu Hacı Tevfik Efendi’dir. Bu zat ümmî olup, okuma yazması olmadığı halde, hanegâhta Hazret-i Şeyh (KS)’in maiyetinde okuma yazma öğrenmekle kalmamış, Arapça ve Farsça dillerini öğrenmiş, kavramış, bugün dahi gece ve gündüz Hazret’in hizmetinde bulunmakta idi. Ve yine bu aileye hizmet edenlerden biri de Mehmet Said Çaycı’dır. Bu kerametli aileye bugüne dek hulûs ile bağlı olup, 40 senedir, yorgunluk duymadan şeyhinin hizmetinde bulunmakta, ziyaretçilerin ve hacet erbabının rahatını temin etmektedir. Keza Abdullah Derman lakabı ile anılan Abdullah Sübhan ise Hazret-i Şeyh (KS)’in kâtipliğini yapmakta ve hastalara verilen ilâç reçetelerini yazmakta idi. Yine bu ailenin ve Hazret-i Şeyh (KS)’in vefakâr aşçısı Hacı Muhammed Aşpeze, günde 200 ve daha çok kişiye yiyecek hazırlamakta, Horamî lehçesiyle konuşmaktadır. Ve yine mutasavvıf zatlardan biri de sabırlı, zâhid ve nâsik Mahmud Çaycı’dır. Bu evin ihtiyaçlarını temin eden halûk, sevimli ve hareketli bir zat olan Cemal Bahavan ve Hazret-i Şeyh (KS)’in emlâkinin idaresi ve hizmeti ile görevli mühendis Salâh Said-Et-Tâhirî vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in hanegâhında, bakacak kimsesi olmadığından, daimi hanegâhta kalan, kendilerini ibadete vermiş tarikat erbabı ile sâlim ve sakin olan Molla Kerkim ve Mutasavvıf Ahmed Efendi, amcaları olan cezbe sahibi sofilerden Nadir Efendi vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in özel hizmetini gören Şeyh Ebu Mustafa Molla Kerim Hammudî, Ane kesimi ahalisinden olup, Hazret-i Şeyh (KS)’in doktorlara havale ettiği hastaların rehberliğini yapmakta idi. Saliha kardeşlerden olup ziyarette bulunan kadınlar ile hanegâhtaki kadın efendilere canla başla hizmet edenlerden biri, Hazret-i Şeyh (KS)’in sütkız kardeşi Tuba Hanım, diğerleri ise Hace Hatice Hanım, Seyyidzâde Âmine Hanım ve Hacı Tevfik’in zevcesi Aişe Hanım’dır. Bu hanımlar, bu keremli evi ziyaret edenlere hizmet etmekte olup, bu görevi ne bir memuriyet, ne de hizmetçilik görevi ile yapmamaktadırlar. Bunlar, Allah (CC)’ın ve Şeyhleri (KS)’nin rızasını almak için sadakat ve muhabbet ile hizmette bulunmakta, evin eşyasının bakımına, temizliğine itina göstermekte ve korumaktadırlar. Bu hanımlar, dünyanın ziynet ve eşyasına tamah etmeden bakmakta, Şeyhleri (KS) de kendilerine cömertçe elini uzatmaktadır. Şeyh Osman Siraceddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Hazret-i Şeyh (KS), 1990 senesinde Türkiye’ye hicret etmiştir. Hadımköy yolu üzerinde bulunan Çakmaklı köyü yanındaki dergâhında irşadına devam etmiş ve 30 Ocak 1997’de vefat etmiştir. Türbesi, Dergâhın bahçesindedir.

Şeyh Muhammed Alaaddin Biyari (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Babası Ömer Ziyaeddin hazretlerinin yanında Şeyh Alaaddin hazretleri, 1280/1863 yılında Tavîle Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Ömer Ziyaüddin , dedesi ise Osman Siraceddin Tavili Hazretleridir. MŞeyh Alaaddin çocukluğunda ailesinde gördüğü ilk eğitiminin ardından medreseye yönelmiş ve sıralı medrese kitaplarını okumuştur. Medrese eğitiminin ardından kardeşi Şeyh Necmüddin Tavili ile beraber amcaları Şeyh Muhammed Bahauddin ’in yanında tasavvufî eğitim görmüştür. Babasının vefatı üzerine kardeşi Şeyh Necmüddin , Biyâre Tekkesi’nde posta oturunca o da Halepçe ile Biyâre arasında yer alan Dereşiş Köyüne giderek orada bir tekke kurmuştur. Fakat Dereşiş’te uzun süre kalamamıştır. Zira bir yıl sonra İran Havramanı’nda hısımlarının bulunduğu Servâbâd Köyü’ne giderek orada iki yıl ikamet etmiştir. O bölgenin yerel yöneticileri olan kayınbiraderleri tekke ve medrese kurması ve hizmetlerini yürütebilmesi için Durud Köyü’nü ve gelirlerini kendisine bağışlamışlardır. Şeyh Alaaddin Durud Köyü’ne yerleşip tekke ve medrese kurduktan sonra etrafında çok sayıda talebe ve ilim erbabı toplanmıştır. Bu sayede Durûd Tekkesi İran’ın kuzeybatısında yaşayan Sünnî kesim arasında ilim ve irşad faaliyetlerinin yürütüldüğü ciddi bir merkez haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşının devam ettiği 1336/1917 yılında meydana gelen kıtlık ve yokluk sebebiyle halk zor durumda kalınca Şeyh Alaaddin elindeki tüm maddi olanakları kullanarak halkın sıkıntılarını gidermeye ve fakirlere yardım etmeye çalışmıştır. 1338/1919 yılında İran’dan Biyâre’ye dönen Şeyh Alaaddin kardeşi Şeyh Necmüddin ve oğlu şeyh Nureddin’in vefat etmelerinden sonra Biyâre Tekkesi’nde postnişin olmuştur. Şeyh Alaaddin’in yanında tasavvufî eğitim gören çok sayıda âlim şahsiyet içinde irşad izni verdiği halifelerinden tespit edilenler şunlardır; 1. Hacı Seyyid Baba Şeyh el-Kajâvî 2. Hacı Mamosta Molla Bakır 3. Şeyh Abdullah el-Bânî el-Horremtâyî 4. Molla Abdullah en-Nemşîrî 5. Mamosta Molla Heme Said el-Abâbeylî 6. Şeyh Abdülvehhab en-Nergisecârî 7. Şeyh Sıddik en-Nergisecârî 8. Şeyh Abdülkerim el-Haneşorî 9. Şeyh Heme Said 10. Şeyh Ömer b. Şeyh Muhammed el-Karadağî 11. Şeyh Baba Resul el-Mîresorî 12. Molla Arif 13. Molla Nasrullah el-Bânî 14. Molla Ahmed Şefik 15. Molla Kadir el-Gelâlî 16. Molla Hıdır el-Âlânî 17. Şeyh Molla Sadık el-Mâvîlî 18. Şeyh Molla Muhammed el-Bîtevâtî 19. Şeyh Molla Ahmed el-Vertî 20. Şeyh Molla Muhammed Emin el-Karnakavî 21. Şeyh Kâke Molla es-Serdeştî el-Vâşemezînî 22. Şeyh Abdülkadir el-Hevtâşî 23. Şeyh Abdullah el-Evbârî 24. Şeyh Mollan Muhammed Emin el-Mevlânâbâdî 25. Şeyh Abdülhak Hamid Mestûnî el-Musılî 26. Mamosta Molla Abid el-Abâbeylî 27. Mamosta Molla Muhammed Emin b. Molla Muhammed Sâdık 28. Molla Arif el-Volejîrî 29. Molla Said el-Bâlekî 30. Molla Mahmud el-Veysî 31. Seyyid Hüsameddin es-Sakızî 32. Molla Zahid b. Molla Muhammed es-Sünnetî 33. Baba Molla b. Molla Muhammed es-Sünnetî 34. Şeyh Raûf es-Safahâneyî 35. Hacı Ma’sûm b. Hacı Şeyh Muhammed Arif eş-Şâroçkeyî 36. Şeyh Hüseyin Ramazanî el-Hâlidî 37. Şeyh Abdullah Ahrar b. Haci Ahmed el-İzzî Şeyh Muhammed Alaaddin Hazretlerinin Sİlsile-i Şerifi İlim ve irşad faaliyetlerini düzenli olarak sürdüren Şeyh Alaaddin 1373/1953 yılında vefat etmiş ve Biyâre Tekkesi’nde kabirleri bulunan babası Şeyh Ömer Ziayaüddin ve kardeşi Şeyh Necmüddin’in yanına defnedilmiştir. Biyâre’de yan yana yatan Şeyh Ömer Ziyaüddin ve iki oğlu Şeyh Necmüddin ve Şeyh Alaaddin ile İstanbul’da vefat eden torunu Şeyh Osman-ı Sânî için Biyâre’deki kabirlerine şu satırlar yazılmıştır; ” Osman Siraceddin Tavili Hazretlerinin tarikatına mensup aslanların yattığı mezarsın. ( Ömer Ziyaeddin, Necmüddin, Alauddin ve Osman’sın) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle]< Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Ömer Ziyaeddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Şeyh Ömer Ziyaüddin hazretleri, Şeyh Osman Siracüddin Tavili ’nin oğludur. 1255/1839 yılında Biyârede doğmuştur. İlk eğitimini ilim ve tasavvuf ocağı olan ailesinden alan Şeyh Ömer, Kur’an-ı hatmedip sıralı ilimleri okumaya başlamıştır. Babası Şeyh Osman Siracüddin onun Talabânî Tekkesi’nin postnişîni Şeyh Abdurrahman Hâlis el-Kerkükî (v. 1275/1858)’den istifade etmesi ve yanında tasavvufî eğitim görmesi için Kerkük’e göndermiştir. Fakat Kerkük’teki tekkede çok rahat hareket edip tasavvufî eğitimin gereklerinden uzaklaştığını işitince onu hemen geri çağırıp kendi gözetimi altında medrese eğitimini ikmal ettirmiş ve tasavvufî eğitimden geçirerek ona tarîkat icâzeti vermiştir. Şeyh Ömer, irşad icazeti bulunduğu halde babasının emri üzerine kardeşi Şeyh Muhammed Bahauddin’in gözetiminde Tavîle Köyü’ndeki ilmî ve tasavvufî faaliyetlere yardımcı olmuştur. Kardeşi Muhammed Bahauddin’in 1298/1880 de vefatından sonra Tavîle Köyü’nden ayrılarak Biyâre’ye gelmiş ve ailesiyle oraya yerleşmiştir. Bilahare Bağdat, Necef ve Kerbela şehirlerine giderek oraları ziyaret eden Şeyh Ömer Biyâre’ye döndükten sonra sırasıyla Hanekîn, Kazrabât ve Kifrî bölgelerine birer tekke kurmuştur. Şeyh Ömer uzun bir süredir Biyâre Medresesi’nde devam ettirilen ilim ve irşad faaliyetlerinde medresenin artık ihtiyaca cevap veremediğini görünce 1307/1889 tarihinde müştemilatıyla beraber müstakil bir tekke ve medrese yaptırmıştır. Şeyh Ömer döneminde Biyâre Medresesi’nde çok sayıda talebe eğitim görmüş ve mezun olmuşlardır. Sonradan bir kısmı çok yüksek mevkilere gelen bu talebeler içinde Irak müftülerinden Şeyh Kâsım Kaysî, Molla Abdullah el-Vulzî, Molla Zeynelabidin en-Nûdşî, Molla Abdullah Kânî Sânânî, Molla Abdullah el-Ubeydî, Molla Mustafa el-Hurmâlî gibi âlimler yer almaktadır. Şeyh Ömer Ziyaüddin ilim talebeliğini müritlikten daha önde görür ve talebelere çok değer verirdi. Tekkeye dinî ilimlerle ilgili kitap getirildiğinde yahut kendisine hediye kitap gönderildiğinde Allah’a şükreder ve bu eserlerle dinine hizmeti nasip ettiği için şükür secdesine kapanırdı. Kendisine Osmanlı Devleti’nin tahsis ettiği aylık üç lira maaşı önce fakir ve muhtaçlara dağıtmış bir süre sonra ise bu aylığı almayı reddetmiştir. Neden bunu yaptığını soranlara ise buraya insanlar her taraftan gelip kalırlar ve Ben “Beytü’l-Mal”den tahsis edilen bir paranın sorumluluğunu ve vebalini yüklenemem diye cevap vermiştir. Aynı şekilde Kaçar Şahı Nasruddin’in tekkenin bütün masraflarını karşılamaya hazırım teklifine de olumsuz cevap vererek nazikçe reddetmiştir. Şeyh Ömer Ziyaüddin hafî zikrin yanında cehri zikir de çektirmesi, ilime, eğitime ve farklı kültürlere ilgisi, kullandığı “Feyzî” lakabıyla Arapça, Farsça ve Kürtçe şiir yazmadaki kaabiliyetiyle seleflerinden farklı bir mutasavvıf olduğunu ortaya koymuştur. Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi [toggle title=”Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri’nin Halifeleri” load=”hide”] Şeyh Ömer Ziyaüddin’in çok sayıda halifesinden bahsedilir. Bunlardan tespit edilebilenler şunlardır: 1. Şeyh Necmüddin el-Biyârî/oğlu 2. Şeyh Alaaddin el-Biyârî/oğlu 3. Şeyh Tacuddin/yeğeni 4. Molla Kadir el-Biyârî 5. Şeyh Kadir el-Abâbeylî 6. Molla Kadir el-Abâbeylî 7. Molla Muhammed el-Pejderî 8. Şeyh Ma’rûf en-Nergisecârî 9. Molla Resûl Hâfız 10. Molla Resûl Keçel 11. Seyyid Abdullah el-Belberî 12. Seyyid Ahmed el-Kelcî 13. Şeyh Molla Veysi el-Pejderî 14. Şeyh Molla Hıdır 15. Molla Abdurrahman Gevre 16. Molla Abdurrahman Biçûk 17. Şeyh Emin el-Bîjveyî 18. Şeyh Molla Kadir Dîvâne 19. Baba Şeyh es-Seyrî 20. Hacı Seyyid Ali es-Sefâhâne 21. Hacı Seyyid Fethullah Gûl 22. Molla Muhammed el-Bîdenî 23. Şeyh Muhammed Emin Bayramâvâ 24. Şeyh Abdullah ed-Dîmeyevî 25. Halife Allahkerim el-Vesneyî 26. Şeyh Selîm et-Tahtî 27. Şeyh Ali el-Karadağî 28. Molla Abdülazîm es-Sineyî 29. Molla Muhammed es-Sünnetî 30. Molla Muhammed Emin eş-Şerîfâvâyî 31. Molla Şeyh Taha el-Bâlîsânî 32. Hacı Molla Abdullah el-Pesvî 33. Şeyh Şemsüddin es-Sakızî 34. Molla Ömer el-Vâşemezinî 35. Şeyh Said Fazlî el-Bağdadî 36. Şeyh Ahmed ed-Deyrî 37. Halife Ali el-Kerkükî 38. Hacı Şeyh Arif el-Kazrâbâdî 39. Halife Abdi el-Hanekînî 40. Molla Ahmed el-Kânîkeveyî 41. Şeyh Kasım Kaysî el-Bağdadî [/toggle] On erkek çocuğu bulunan Şeyh Ömer bunlardan ikisine irşad izni vermiştir.Bunlar Şeyh Necmeddin ve Şeyh Alaaddin’dir. 1318/1900 yılında vefat eden Şeyh Ömer Ziyaeddin kabri Biyare Tekkesinde bulunmaktadır. Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri’nin Kerametleri Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin-i Sâni (KS) anlatıyor: Saygıdeğer pederim Şeyh Alâeddin (KS), Hormal kasabasında dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (KS)’in hizmetinde bulunuyormuş. Günün birinde dedem Şeyh Ziyaeddin, babama: “Haydi, seninle birlikte, büyük bilgin Şeyh Nesim’i ziyarete gidelim” demiş. Bu şeyhin Şeyh Kasım ve Şeyh Vesim adında derin bilgi sahibi iki kardeşi daha varmış. Birlikte bu zatın ziyaretine gidip ona misafir olmuşlar. Gece yatmak zamanı gelince ev sahibi, dedeme: “Nerede yatmak istersin?” diye sormuş. Dedem onlara: “Ben, Şeyh Nesim’in bulunduğu yerde yatmak isterim, yeter ki başlarımız birbirine yakın olsun” demiş. Dedem Ömer Ziyaeddin (KS), uyku halinde içinde, ilmin özünü taşıyan sözcüklerle yüksek bir sesle konuşmaya başlamış. Birbirlerine yakın baş başa yattıkları için Şeyh Nesim uyanık bir halde, dedemin bu uyku halindeki konuşmalarını dikkat ve incelikle dinliyormuş. Sabaha kadar bu konuşma sürmüş. Şeyh Nesim de uyumadan, merakla ve yorulmadan onu dinlemiş. Sabah olunca ev sahibi, dedeme: “Allah’a and içerim ki, ne eskilerden ve ne de yenilerden bugüne dek böyle ilmin özüyle konuşan bir kimseye rastlamadım ve kimseden böyle bir şey işitmedim ve yine Allah’a and içerim ki, bu gece duyduklarıma göre ne derece cahil olduğumuzu anlamış olduk” demiş. Bir gün Molla Abdülkâdir, Ömer Ziyâeddin ve diğer bâzı talebeleri ile Horaman’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Molla Abdülkâdir ilimde oldukça yükselmiş, Ömer Ziyâeddin Efendinin kerâmetini görüp öyle bağlanmak istiyordu. Yolda, ikindi vakti, yolun kenârında dokuz-on kişinin üzerinde rahatça cemâatle namaz kılabilecekleri bir kayalık yere geldiler. Ömer Ziyâeddin Efendi ikindi namazını burada kılmayı emretti. Namazdan sonra Molla Abdülkâdir’e; “Benden bir şey istemiştiniz. İşte isteğinizin vakti geldi.” buyurdu ve meâlen; “Eğer biz bu Kur’ân-ı kerîmi bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla, baş eğerek parça parça olduğunu görürdün.” (Haşr sûresi: 21) âyet-i kerîmesini okudu. Bu esnâda üzerinde bulundukları kaya ikiye ayrılmış, Ömer Ziyâeddîn’in oturduğu kısım diğerlerinin oturduğu kısımdan ayrılmıştı. Bunu gören Molla Abdülkâdir, özür dileyerek Ömer Ziyâeddîn Efendinin talebesi oldu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂN HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’nin Tavile köyünde Babası Osman Siraceddin hz’nin yanında Şeyh Osman Siraceddin Tavili hazretlerinin en büyük oğlu ve halifesidir . 1252/1836 yılında Tavila’da doğmuştur. Tarikat eğitimini babasından, diğer ilimleri bölgesinde bulunan büyük ( Mahmud deşi gibi) âlimlerden almıştır. Zâhirî ilimlerde derin bir âlim, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. Babası ona hilâfet verip talebe yetiştirmekle vazîfelendirdi. Babası hayattayken Abdurrahmân, Ömer Ziyâeddîn ve Ahmed adındaki kardeşlerinin tâlim ve terbiye işini ve yetiştirme vazîfesini ona verdi. Kardeşleri onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde yetişerek her biri üstün zâtlar oldular. Babasının vefâtından sonra insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı ve talebe yetiştirdi. Vakarlı, kanâatkâr, iffetli, dünyâya gönül vermeyen, haram ve şüphelilerden şiddetle sakınan bir hayat yaşadı. Pekçok insanın hidâyete kavuşmasına, dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermelerine vesile oldu. Arkasında faydalı, edep sâhibi çocuklar bıraktı. Onlar da kendisi gibi ilim ve fazîletin yayılması için çalıştılar. Çocuklarının adları Şeyh AliHüsâmeddîn, Şeyh Sâdık, Şeyh Mazhar ve Şeyh Câfer’dir. Talebelerinden Abdürrahîm Mevlevî sohbetlerini Mir’ât-ül-Kâmil adıyla toplamıştır. Mürşidi olan babasının başlattıklarını genişletti. Sıfatı itibarıyla vakarlı, kanaatkâr, iffet ve zahidlikle hayatını sürdürdü. Geride salih, faydalı, edep ve sıfat sahibi çocuklar bıraktı. Onlar da kendisi gibi şöhret sahibi oldular. Bu zat Rebiyülevvel ayının beşinde Cuma günü 1298/1881 de Tavila’da vefat etti. Babasının mezarının yakınında medfundur. Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi

Şeyh Osman Siraceddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’nin Tavile köyünde Hazret-i Siraceddin el-Sâni’nin bu ailenin büyüklerinden naklettiğine göre; Hazret-i Mevlâna Hâlid-i Bağdadi (KS): “Ben gurbete ve meşakkate tahammül ettim. Ve bende makamatlar hâsıl oldu. Onları da benden Osman Taviylî aldı” buyurmuşlardır. Şeyh Osman Siraceddin Tavili hazretleri 1195/1781 yılında günümüzde Kuzey Irak’ın Halepçe kentinde yer alan Tavile Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Soyu baba tarafından Hz. Hüseyin’e, anne tarafından ise Hz. Hasan’a dayanan Şeyh Osman’ın tam adı Osman b. Hâlid b. Abdillah b. Muhammed b. Dervîş b. Müşerref b. Cum’a b. Zâhir’dir. Halepçe’nin köklü ve saygın ailelerinden olan Tavili ailesinin, soyu Hz. Hüseyin’e dayanan ve Hamrin Dağında ikamet eden Naim Seyyidleri’nden oldukları ve aile büyüklerinden Seyyid Zahir’in Hamrin’den Havraman bölgesine göç ederek Tavîle Köyü’ne yerleştiği belirtilir. Şeyh Osman’ın Tavile’de Kur’an-ı Kerim öğrenimi ile başlayan eğitimi Biyâre, Hırpan, Hurmal ve Halepçe’de bulunan medreselerde devam etmiştir. Abdülkerim Müderris Yar-ı Merdan isimli eserinde, onun medrese eğitimini ikmal ettikten sonra daha üst seviyede medrese eğitiminden istifade edebilmek ve içinde tasavvufa karşı oluşan iştiyak sebebiyle yirmi beş yaşında iken Bağdat’a gittiğinden bahseder. Şeyh Osman, Bağdat’a gittikten sonra Şeyh Abdulkadir Geylani’nin türbesinin yanında yer alan medresede ders okumaya başlar. Bu arada kurulan zikir halkalarına da dâhil olur.Onun medrese eğitiminin devam ettiği bu dönemde herhangi bir şeyhe intisap edip etmediği hususunda bilgi bulunmamaktadır. 1226/1811 yılında Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hindistan’dan memleketi Sü- leymaniye’ye dönmüş ve çok geçmeden Bağdat’a gelerek Şeyh Abdulkadir Geylânî türbesinde misafir olarak kalmaya başlamıştır. Şeyh Osman daha önce Halepçe bölgesindeki medreselerde eğitim gördüğü dönemde tanıştığı Mevlânâ Hâlid’i ziyaret ederek ona intisap etmiştir. Abdülkerim Müderris, Şeyh Osman’ın Mevlânâ Hâlid’e intisap ettiğinde otuz bir yaşında olduğunu ifade eder. Şeyh Osman Tavili, Bağdat’ta Abdulkadir Geylânî türbesinde başlayan tasavvufî eğitimine Süleymaniye’de devam etmiştir. Çünkü Mevlânâ Hâlid beş ay kaldığı Bağdat’tan ayrılarak Süleymaniye’ye dönmüş ve orada Nakşbendi şeyhi olarak irşad faaliyetlerine başlamıştır. Şeyh Osman da intisap ettiği Mevlânâ Hâlid ile beraber Süleymaniye’ye dönmüş ve yanında seyr ü sülûkünü devam ettirmiştir. 1226/1811’de başlayan tasavvufî eğitimini 1228/1813 yılında tamamlayan Şeyh Osman otuz üç yaşında Mevlânâ Hâlid’den tarîkat icâzeti almıştır. Şeyh Osman Siracüddin et-Tavîlî’nin Süleymaniye bölgesinde Mevlânâ Hâlid’den tarîkat icâzeti alan ilk halifesi olduğu söylenir. Tarîkat icâzeti aldıktan sonra da Mevlânâ Hâlid’in yanından ayrılmayan Şeyh Osman, şeyhinin 1238/1822’de Şam’a gidişinden sonra Havraman bölgesine dönmüş Biyâre ve Tavîle köylerinde irşad ve tedrîsâtla uğraşmıştır. Mevlânâ Hâlid’in “Fakih Osman” diye hitap ettiği, Şeyh Osman, Hurmal mıntıkasında yer alan Biyâre Medresesi’ni daha da etkin hale getirmiş ve ilmî faaliyetlere paralel olarak tasavvufî etkinlikleri de bu medresede yürütmeye başlamıştır. Biyâre ve Tavîle arasında mekik dokuyan ve daha çok Biyâre’de ikamet eden Şeyh Osman Siracüddin, 1272/1856 tarihinden sonra tamamen Tavîle Köyüne yerleşerek orada bir de Zaviye kurmuştur. Şeyh Osman’ın Tavîle’de ikamet etmeye başlaması oranın ilmî ve tasavvufî yönden canlanmasını sağlamıştır. Bir dönem Süleymaniye merkezinde bulunan Hânekâyı Mevlânâ Hâlid’de görev yapan Şeyh Osman ömrünün geri kalanını Biyâre ve Tavîle’de ilim ve irşadla geçirmiştir. Büyük çoğunluğu Biyâre Medresesi’nde olmak üzere yüze yakın halife yetiştiren Şeyh Osman, Mevlânâ Hâlid’in ilk halifeleri içerisinde en çok halife yetiştiren kişidir. Şeyh Osman’ın postnişîn olduğu Biyâre Medresesi hem ilmî hem de tasavvufî açıdan bölgenin gözde merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu sayede gerek Irak’ın farklı bölgelerinden gerekse İran’ın Sünnî Kürtlerin meskûn olduğu kuzeybatı şehirleri Merivan, Senendec ve Bane ile Azerî ve Dağıstanlıların meskûn olduğu Taliş ve Dağıstan bölgelerinden çok sayıda zevat ilim ve tasavvuf eğitimi için Biyâre’ye teveccüh etmişlerdir. el-Beytâr isimli eser , Şeyh Osman’ın irşad faaliyetleri sayesinde İran’da yaşayan çok sayıda Yahudi ve Hıristiyan’ın Müslüman olduklarından bahsetmektedir. İrşad faaliyetlerini yürütürken diğer tarîkat mensuplarıyla oldukça seviyeli ve samimi münasebetler kuran Şeyh Osman, bölgede saygın bir yere sahip olan Berzencî ailesine mensup Kadirî şeyhlerinden Süleymaniyeli Kâke Şeyh Ahmed’le mektuplaşarak dostluğunu ilerletmiştir. Şeyh Osman’ın yaptığı evliliklerden altısı erkek on altısı kız toplam yirmi iki çocuğu dünyaya gelmiştir. Altmıştan fazla halifesini İslâm coğrafyasının dört bir yanına göndermiş ve Nakşibendîlik ruhuna büyük bir güç kazandırmıştır. Sirâceddîn Hazretleri, irşâd vazifesini büyük oğlu Muhammed Bahâuddin’e ve Abdurrahman Ebu’l-Vefâ’ya bıraktıktan sonra 88 yaşında iken Tavila’daki evinde vefat etmiş ve evinin önünde defnedilmiştir. Kabri hâlen burada ziyaret edilmektedir. Şeyh Osman Siraceddin Tavili Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle]

Şeyh Nazım Kıbrısi (k.s.)
Kıbrıs – Lefke’deki dergahında Yirminci asrın yetiştirdiği İslam alimlerinden olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî, El-Kıbrısî Hazretleri 21 Nisan 1922’de Kıbrıs’ın Güney yakasında bulunan Larnaka kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet Nazım Efendi’dir. Baba tarafından soyu Gavsu’l Azam Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne, Anne tarafından ise Mevlana Celaleddin-i Rumî (k.s.) Hazretleri’ne dayanmaktadır. Çocukluğundan itibaren onda manevi hallerin varlığı fark edilmiş olup, çok zamanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in halası, Hala Sultan Hazretleri’nin Kıbrıs / Larnaka’da bulunan Kabr-i şerifini ziyaret eder oradan hiç ayrılmak istemezdi. Çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Larnaka’da ahali tarafından sevilen, ilgi gören bir gençtir. Kıbrıs’ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağabeyi ve kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a üniversite tahsili için yerleşmiştir. Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği bölümünde ihtisas görmeye başlamıştır. Kimya bölümünde oldukça başarılı bir öğrencidir. Aynı zamanda Şeyhi Cemaleddin el-Alasunî Hazretleri (1955-Hicri 1375) ile hem şeriat ilminde ilerleyip, hem de Arapça lisanı öğrenmiştir. Süleyman Erzurumî Hazretleri ile tanışıp Nakşibendi yoluna girmiştir.Kendisinin çok defa İstanbul Sultanahmet camisinde, bütün geceyi tefekkürle geçirdiği görülürdü. O yılları kendisi şöyle anlatıyor: “ Orada, kalbime rahmet ve selamet geliyordu. Sabah namazlarını o camide, şeyhlerim Şeyh Cemaleddin el-Alasunî ve Şeyh Süleyman Erzurumî ile beraber kılıyordum. Beni eğitiyor ve kalbime manevi ilim yerleştiriyorlardı. O zamanlar beni Şam’ın mübarek topraklarına çağıran birçok rüya gördüm fakat henüz şeyhimden izin yoktu. Birçok kez rüyalarımda Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) beni huzuruna çağırırken gördüm. Kalbimde her şeyi bırakıp Peygamberimiz’in mübarek şehrine göç etmek için derin bir arzu vardı. Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir zaman, Şeyhim Süleyman Erzurumî Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu. Şeyh Erzurumî Hazretleri gelip beni omzumdan salladı ve bana: “İznin şimdi geldi.Senin sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet olarak tuttum, ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstanî Hazretlerine hazır olana kadar. O senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam’da bul. Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor.” Zuhurat bitmişti ve ben Şam’a gitme iznini almıştım.Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp: “Oğlum, zuhurattan memnun musun?” dedi. Olan biten her şeyden haberdar olduğunu anladım. Bana: “Bekleme, hemen Şam’a doğru yola çık.” dedi. Adres veya başka bilgi vermemişti, sadece Şam’da Şeyh Abdullah Dağıstani demişti. ” Üniversite eğitimini yarıda bırakarak ikinci dünya savaşının zor günlerinde manevi işaretlerle evliyalar sultanı Şeyh Abdullah Dağistanî Hazretleri’ni bulmaya Şam’a gitmek için İstanbul’dan Halep’e trenle gelir. Ancak Fransızlar ve İngilizler o bölgede savaştıklarından yoluna devam edemez. Humus’ta Halit Bin Velid türbesine gider, günlerini kendisine cami yanında verilen bir odada geçirir. Burada Şeyh Abdulcelil Murat ve Şeyh Seyit Es-Subayî Hazretleri’nin ilim ve irfan pınarlarından istifade etmiştir. 1944’de bir ay kadar Trablus’da, Trablus müftüsü Şeyh Münir el-Melik’in yanında kaldıktan sonra mürşidini bulmak için Şam’a doğru savaşın zor şartlarına rağmen devam etmiştir. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatıyor:“ İstanbul’dan Halep’e trenle gittim. Oradan Şam’a geçmeye çalıştım ama mümkün değildi. Şam’ı işgal eden Fransızlar İngilizlerin hücumuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabesi Halid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Humus’a gittim. Türbeyi ziyaret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir kişi geldi ve bana şöyle dedi: “Akşam rüyamda Peygamberimizi gördüm; bana ‘Torunlarımdan biri yarın buraya geliyor, onunla ilgilen’ dedi. Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu görüyorum.” dediğinden o kadar etkilendim ki davetini kabul ettim. Bana caminin yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve Humuslu iki büyük alimin meclislerinde bulunmak dışında odamdan çıkmıyordum. Bu alimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun es-Sud ve Humus müftüsü Şeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi. Aynı zamanda, iki Nakşibendi şeyhinden de manevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad ve Şeyh Said es-Subai idi. Şam’a gitmek için can atıyordum. Savaşın yoğunluğu yüzünden, önce Trablus’a, oradan Beyrut’a, Beyrut’tan da Şam’a daha güvenli bir şekilde gitmeye karar verdim. ” Şam’a geldiğinde Dağıstanî Hazretleri’nin evini bilmemektedir. Bilâl-i Habeşi Hazretleri’nin makamı yanında Hayy el-Meydan bölgesinde Şeyhin evini arar.. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri hayatının dönüm noktası olan bu çok önemli günü şöyle anlatmaktadır: “Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken bir zuhurat hâsıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve ‘Hoş geldin, oğlum, Nazım Efendi’ dedi. Olağan dışı görünüşü beni cezbetmişti. Daha önce hiç böyle bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve ‘Seni bekliyorduk’ dedi. Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum. Ona ‘Ne yapacağım?’ diye sordum. ‘ Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen’ dedi. Bana akşam yemeği ikram etti.” “Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim. Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu. Sonra bir zuhurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Kabesi olan Beytü’l Ma’mur’a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beytü’l Ma’mur’a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gördüm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimiz’in (s.a.v.) 124 000 sahabesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendî tarikatının 7007 evliyasını gördüm. Sonra diğer tarikatların 124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm. Hazreti Ebu Bekir’in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıratının güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkü bu ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim benden sabah namazı için ezan okumamı istedi. Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıda iki ordunun da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk etti ve bana ‘Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır’ dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge ait bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi değişiyordu. İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali’den gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Makamından kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın sırrı denilen üçüncü makam, sadece, Hazreti Ebu Bekir’den gelen Nakşibendî tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu gizli makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan tam yok olma makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah’ın huzuruna çıkardı, sonra geri varlığa getirdi. Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve sükuneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana, ‘Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs’a git’ dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs’a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi fakat tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalı idi. Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs’a gitmek için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve ‘Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. ‘Evet! nereye gidiyorsunuz?’ dedim. ‘Trablus’a’ dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus’a vardık. Oraya gelince, ‘Beni limana götür’ dedim. ‘Niye?’ dedi. ‘Kıbrıs’a giden bir gemi bulmak için’ dedim. ‘Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor ki!’ dedi. ‘Boş ver, sen beni oraya götür’ dedim. Beni limana götürüp bıraktı. Şeyh Münir el Malik’in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi “Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine rüyamda bana gelip ‘Oğlum Nazım geliyor, onunla ilgilen’ dedi.” Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs’a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, ‘Gidebilirsin ama çok tehlikeli’ dedi. ‘Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir’ dedim. Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs’a götürmesi için çok yüklü para verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gidilen yolu yedi günde aldık.Kıbrıs’a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: ‘Oğlum, hiçbir şey seni, emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan, ben orada olacağım.Ne zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan cevabını alacaksın. Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve bütün evliyalar senden memnundur.’ Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.” Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıbrıs’ta İslamî eğitimi ve manevi terbiyeyi yaymaya başladı.Maalesef bu zaman, dinin Türkiye’de kısıtlandığı bir zamandı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Türk toplumunda yaşadığı için orada da dini ibadetler kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı. Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine davalar açıldı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Hazretleri bu duruma tam tevekkül gösterip, mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minarelerden ezan okudu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı. Avukatlar, ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat Şeyh Efendi, “Yapamam, insanların ezanı duyması lazım” diyordu. Dünyada aleyhine 114 ayrı dava açılan başka bir İslam Âliminin varlığı somut deliller ile halen bilinmemektedir. Davaların okunma günü gelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa 100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye’den seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti. Başvekil olarak ilk işi bütün camileri açıp Arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu olay, Büyük Şeyh Efendinin bir kerameti olmuş ve bu sayede Ezan-ı Muhammediye’nin okunması serbest bırakılmıştı. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıbrıs’ın her yerini dolaştı, ardından Lübnan, Mısır, Suudi Arabistan ve daha birçok yeri ziyaret edip tebliğde bulundu ve tarikat esaslarını öğretti. 1952 yılında Şam’a yerleşip Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hazretleri’nin değerli müritlerinden Hâce Emine Sultan Hanımefendiyle evlendi. Bu izdivaçtan Hacı Nezihe Hanım, Şeyh Mehmet Efendi, Şeyh Bahauddin Efendi ve Hacı Rukiye Hanım isimlerinde çok güzide beş evlâtları dünyaya teşrif etti. Hatice adlı kızları 2 yaşındayken Hakk’a yürüdü. Hanımı Hace Emine Sultan Hanımefendi Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ehl-i beytten olup üstün ahlak ve edep timsaliydi. Babası, Büyük Şeyh Efendi’nin müridi Abdullah Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Şeyh Muhammed Nazım Efendi Hazretleriyle 50 yıldan fazla evli kalan Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ulvi sohbetleriyle hanım ihvanların Nakşibendi tarikatın yolunda edep, usul, uslup ve manevi terbiyeleriyle ilgilenmiştir. Nur Yumağı, Hatemü-l Enbiya, Kırk Sual, Bir Evliyalık Rahiyası, My Little Lore of Light, Muhammad, The Messenger of Islam, The Light of Muhammad gibi önemli kitapları kaleme alınmıştır.Şam’da hayatlarına devam edip her sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs’ı ziyarete gidiyordu. Hakikatler padişahı Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî, aldığı icazetle 1970’ten itibaren İslâm’ı yaymak için sürekli olarak seyahat etti. Çok iyi derecede İngilizce bildiğinden, batılıların meraklı sorularına karşı olağanüstü cevaplar vererek onların hayretler içerisinde kalmasına ve çoğunun İslam’la şereflenmesine vesile olmuştur.Her sene Kıbrıslı hacı kafilesine lider olarak Hacc’a giderdi. Toplam 27 kez Hacca gitmiştir.Bir keresinde, Büyük Şeyh Efendi, Şam’dan Halep’e yürüyerek gitmesini ve her köyde durup iman, tasavvuf ve Nakşibendiliği yaymasını istedi. Yaklaşık 400 km yolu gidip gelmek bir yıldan fazla zamanı almıştır.Bir iki günlük yürüyüşten sonra bir köye varıyor, insanlara tebliğde bulunuyor, Nakşibendi tarikatını yaymak ve zikir yaptırmak için orada bir hafta kalıyor sonra diğer köye gitmek için tekrar yola koyuluyordu. Nazım Kıbrısi Hazretlerinin Londra’ya gidişi ve Dünya’ya Nakşibendiliği yayma çalışmaları Büyük Şeyh Efendi Hazretlerinin isteği ile Şeyh Nazım El-Hakkani Hazretleri Kıbrıs adasını adım adım dolaşmış her gittiği yerde o kadar tanınmış ve çok sevilmiş ki ismi “Şeyh Nazım Yeşilbaş” olarak bilinir. Şey Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî 1974’ten itibaren Avrupa’yı ziyarete başlamıştır. 1974 yılında Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını gözeten ilk Nakşibendî dergâhı Londra’da bizzat açmıştır. 1986’da uzak doğu seyahatini gerçekleştirmiş ve Brunei, Malezya, Singapur, Hindistan, Pakistan ve Sri Lanka’yı ziyaret etmişlerdir. Buralarda da sultanlar, başkanlar ve umum halk tarafından heyecan ve coşkuyla karşılanmış, büyük ikram ve iltifatlarda bulunulmuştur. 1991’de Amerika seyahatine çıkmış ve 15 eyalet dolaşmıştır. Bu esnada değişik din ve inançlardan birçok kişiyle görüşmüş ve bunun neticesinde Kuzey Amerika’da Nakşibendî tarikatına ait 15 merkez açmıştır. İkinci ziyaretini 1993’te yapmış ve yine birçok yeri dolaşmıştır. Sayesinde, Kuzey Amerika’da 10 000 kişi Müslüman olup Nakşibendî tarikatına girmiştir. Türkiye’deki Çalışmaları Türkiye’de başta İstanbul, Ankara, Konya, İzmir olmak üzere birçok ilde; köy köy, kasaba kasaba seyahatlerde bulunmuştur. Başta Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri, Yahya Trabzonî Hazretleri gibi birçok türbe, makam, cami, tarihi ve manevi yerleri ziyaret etmiştir. Ziyaret ettikleri yerlerde ulvi sohbetlerde bulunaraktan her seviyedeki insanların gönlüne hitap etmiş ve dinleyicilerin Nakşibendi tarikatına girmelerine vesile olmuştur. O yıllarda Türkiye’de bulunan İslamî baskıların yıkılması için manevi himmetleri olmuş ve dualarda bulunmuştur. 90’lı yıllarda Hacı Mustafa Türabı Hoca Efendi ile yolları birleşmiş, bugün Üsküdar Beylerbeyi Sarayı karsısına denk düşen tarihi Ahmet Bedevî Tekkesi’nin tekrar inşa edilip bugünkü halini almasına vesile olmuştur. Şimdiki “Beylerbeyi Bedevi Tekkesi”dir. Kurmuş olduğu İstanbul Eğitim Vakfı (İSTEV) ile gençlerin ve bilhassa yardıma muhtaç çocukların yetişmesine, topluma kazandırılmasına katkıda bulunmuştur. Yine o yıllarda Hüseyin Hıfzı Aşevi’nin kurulması ile ihtiyaç sahibelerine erzak ve gıda tedarikini sağlanmıştır. Beykoz İlçesinde bulunan Akbaba Sultan köyünde dergâh açmış, Şeyh Muhammed Mehmet Efendi’yi halifesi olarak İstanbul’da vazifelendirmiştir. Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde şehirlerde dergâhlar kurdurmuş, zikir ve tasavvuf ehlinin yetişmesine öncülük etmiştir. Dünyanın dört bir yanında, milliyet gözetmeksizin imarethaneler ve dergâhlar açılmasına öncülük etmiştir.Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretlerinin Refikası Hâce Emine Sultan Hanımefendi 16 kasım 2004 (1931-2004) yılında Hakk’a yürümesinden sonra Hâce Emine Adil isminin verildiği, Güzelyurt- Lefkoşa arasında büyük bir cami inşa ettirilerek 24 Kasım 2012 tarihinde hizmete açılmıştır. Üstün ahlak ve manevi hallere sahip olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri zamanının çoğunu, ilim, irşat, tebliğ ile geçirmiştir. Bu yolda yurt dışı seyahatleri düzenlemiştir, dünya üzerinde gitmediği ülke, şehir sayısı çok azdır. Diğer yandan Lefke’de bulunan dergahını dünyanın dört bir yandan ziyaret eden misafirleri ile yakından ilgilenir ve sohbetlerde bulunurdu. Kendisi Osmanlı İmparatorluğu hüviyetine sahiptir. Bu anlamda son Osmanlı şeyhlerindendir. İslam’ın kitlelere ulaştırılmasında Osmanlı tebaasını ve tasavvuf esaslarını dikkate almıştır. Lefke’deki dergâhı imparatorluk tebaasını, tarikat ve tasavvuf yaşamını günümüze taşıyan eşsiz bir örnektir. Yetmiş milleti bir araya İslam sancağı altına toplamıştır. Derin bir Osmanlı tarihi bilgisine sahiptir. Osmanlıca dilinin okutulmasına çok önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim ve hafızlık eğitimi için Hakkani Adil medresesini kurdurmuştur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin himmetleri üzerine 2014 yılında Osmanlıca Dili hükûmetin aldığı karar ile tekrar okullarda ve üniversitelerde ders olarak okutulmaya başlanılmıştır. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin sadece tarikat şeyhi yönünü ele almak eksik olur. Tarih, sosyoloji, ekonomi ve felsefe üzerine ciddi bir bilgi birikimi olup, bu anlamda entelektüel sermayesi oldukça geniştir. Ekonomik kriz ve çözümü ile ilgili verdiği sohbet ve beyanatlar, iktisadi yönden incelenmesi gereken önemli bulgulardır. Filozofvari fikirleri ile benim diyen düşünürlere yol gösteren bir liderliği vardır. Çağımızın içerisinde bulunduğu karmaşıklığa ışık tutacak sentez ve yorumları ile İslam’ın hızla dünyada yayılması için mücadele etmiştir. Ömrünü ümmet-i İslam’a İ’la-yı Kelimetullahı tebliğ için sarf etmiştir. Diğer önemli özelliklerinden birisi de derin İslamî bilgisi, İngilizce, Arapça, Almanca gibi dilleri iyi bilmesidir. Seyahatlerinde birçok gayrimüslimin, yüce dinimiz İslam’la ve ardından Nakşibendi tarikatı ile şereflenmelerine vesile olmuştur. Bu özelliği basın-yayın kuruluşlarının dikkatini çekmiş, dünya kamuoyunda Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarına yaptığı ziyaretlere yer verilmiştir. Hazret bu konu üzerine katıldığı mülakat ve söyleşilerde, “Tevfik ve hidayet Allah’tan, biz vesileyiz” diye buyurmuşlardır. Altın Silsilenin 38. Büyük Şeyhi olan Şeyh Şerafettin Dağıstanî Hazretleri 1922 yılında Bursa’da Güneyköy’de verdiği bir sohbetinde “Evlatlarımdan biri çok Hristiyan’ı Müslüman yapacak, O henüz daha doğmamıştır. Onun ayak numarası 42’dir” buyurur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani’nin aynı yıl Kıbrıs/Larnaka’da dünyaya teşrif etmesi üzerine Şeyh Şerafettin Hazretleri Güneyköy’de; “O evladım doğdu” deyip, Kıbrısî El Hakkanî Hazretleri’nin doğumunu müjdelemiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri zahiren 27 kez hacca gitmiş, sonraki yıllarda yaşının ilerlemesi üzere kutsal topraklara gidememiştir. Biiznillah keramet halidir ki Lefke dergâhında iken hac vazifesini tamamlamak üzere kutsal topraklarda bulunan sevenleri, Kâbe-yi Muazzama’yı tavaf esnasında kendisini gördüklerini birçok kez ve farklı zamanlarda beyan etmişlerdir. Dünyaya ve dünya hayatına tenezzül etmeyip ebediyeti, sonsuzluğu dilemiştir. Hiç kimseden dünya için bir talepte bulunmamıştır. Ahir ömrünü mütevazi bir hayatla geçirmiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri 41 tarikattan icazetli olup, 41 tarikatın Şeyhidir. Vefatından bir kaç yıl önce manevi işaret üzere oğlu Şeyh Muhammed Mehmet Adil El Hakkani Hazretlerini bu yolun öğretilerini yapması ve yaptırması üzere kendinden sonrası için vazifelendirmiştir. Ömrünün son bir kaç yılında,“Merhaba ey Şah-ı Merdan, Yârân’ınız size hayran” sözleri ile Şah-ı Merdan sohbetlerine başlamıştır. Âlemi manada Resul-ü Zişan Efendimiz’in (s.a.v.) “İlmin kapısı” diye hitap ettiği Ali Bin Ebu Talip (r.a.) Hazretleri’nin manevi sohbetlerinde bulunmuştur. İlerleyen yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen sohbetlerine devam etmiş ziyaretçileriyle yakından ilgilenmişlerdir. Meşâyıh-ı kiram yanı kendi yaptıklarını hiçbir zaman büyük görmez. Hâlbuki Şeyh Efendi binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanın hidayetine vesile olmuştur. O bile tevazudan dolayı “Biz bir şey yapamadık” buyurmuşlardır. Ülkemizde birçok can ve mal kaybına neden olan Marmara depremine vurgu yapmış, 1998 ve 1999 yıllarında deprem gerçekleşmiştir. Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap baharını ve bundan etkilenecek ülkeleri tek tek belirtmiştir. Şili’de Ekim 2010 yılında maden faciasında göçük altından 69 gün sonra sağ kurtulan madencilerin, sonrasında Kıbrıs’a gelip Şeyh Efendi Hazretleri’ni göçük altındayken gördüklerini ve yardım aldıklarını beyan etmeleri, tüm dünya medyasında yankı bulmuştur. Yine 90’lı yıllarda devleti yönetmekle vazifeli hükûmet ve meclis üyelerinin, Milenyum denilen 21. Yüzyılın başlaması ile bir tanesinin dahi devlet yönetiminde kalmayacağını, yepyeni bir neslin geleceğini, İslam’a hürmet edenlerin yönetimde olacağını müjdelemiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’ne özellikle yabancı uyruklu sevenleri, Şeyh’in kendilerine göstermiş olduğu sevgi, muhabbet ve hoş görüsünden dolayı ceddi olan Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri’nden esinlenerek kısaca Mevlana (Mevlana Şeyh Muhammed Nazım Adil Hakkani) ismi ile hitap etmektedirler. Asya ve Arap kökenli sevenleri, Şeyh Efendi’nin Hakk üzere olmasından dolayı El-Hakkanî (Şeyh Muhammed Nazım El- Hakkani) ismiyle hitap etmişlerdir. Türkiye’de ise Kıbrısî (Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Kıbrısi) Hazretleri olarak bilinmektedir. 7 Mayıs 2014 (Hicri 1435) tarihinde güneşin zeval noktasında İrtihal-i Dâr-ı Bekâ’ya, Rahmet-i, Rahman’a, yani en sevgiliye kavuşmuştur. Vasiyeti üzere mübarek na’şı şerifleri ebedi istirahat hanesine bekletilmeden ikindi namazını müteakip uğurlanmıştır. Makamı Lefke dergâhı içerisindedir. Dünyanın her tarafında bu güzel yol insanlara nur olarak, hidayet olarak, bereket olarak devam edecektir. Bu yola tabi olan saadet ehlindendir. Şeyh Nazım Kıbrıs Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh İzzeddin El Haznevi (k.s.)
Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde Şeyh İzzeddin El-Haznevi (k.s.) 1923 yılında Suriye´nin Kamışlı kazasına bağlı bir köy olan Hazne´de dünyaya geldi. Şeyh hazretlerinin pederi alisi ve validesi çok salih kimseler idiler. Şeyh hazretleri bu iki salih ebeveyninin kucağında büyüdü. Ailesinden aldığı terbiye hayatı için çok önemli bir başlangıç oldu. Şeyh Hazretlerinin babası, bütün dünyada şöhret bulan havas ve avam arasında meşhur olan Şeyh Ahmed El-Haznevi (k.s.) hazretleridir. Valideleri ise; takva sahibi, gece namaz kılan, gündüz oruç tutan, Allah´a taat ve ibadetle yönelen bir hanımefendiydi. Şeyh İzzeddin El-Haznevi hazretleri ilk çocukluk dönemlerini babasının ve annesinin terbiye kucağında geçirmiştir. O zamanlar şerefli ebeveyni Suriye´nin doğusunda bulunan Kamışlı kazasına bağlı Tel-Maruf köyünde idiler. İslami ve dini tahsillerini öncelikle akli ve nakli ilimlerde üstün bir otorite sahibi olan Allame Şeyh Ahmed El-Haznevi´den almışlardır. Şeyh İzzeddin (k.s.) küçük yaşlarda Kuran-ı Kerim´i okudu. Daha sonra kardeşleri Şeyh Masum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte ilim tahsiline başladı. Arap edebiyatı kaidelerini çok güzel kavradı. Sarf, nahiv, belagat, adab vb. ilimlerde öylesine mesafe kat etti ki zamanın Sibeveyh´i ve asrının müracaat edileni haline geldi.Daha sonra Fars dilini ve bu dilin inceliklerini öğrenmeye başladı. Esaslarını, füru ve meselelerini kavradı. Mantık ilmini, meselelerini, kaidelerini bütün yönleriyle ele aldı. Bunun akabinde Şafii mezhebi ile ilgili yazılmış fıkıh kitaplarını okumaya, usul ve füruunu, akli ve nakli yönlerini tahsile başladı. Kendi akranı olanları geçip adeta zamanın İmam-ı Şafii´si oldu. Yalnız bir ilmi değil birçok ilmi tahsil etti. Fıkıh, Nahiv, Edep, Tasavvuf, Belagat, Mantık, Ahlâk, Usul ilimleri, Arap ve Fars Edebiyatı v.d. Bu tatlı ilim kaynağından doya doya içtikten sonra, babası Şeyh Ahmed El-Haznevi´nin marifet ve ilim deryasından; sarsılmaz azmi ve üstün zekası, âli himmeti ile cevherler ve eşsiz inciler çıkarınca, icazet almak şöyle dursun icazet vermek hususunda ehil olunca, pederi âlileri mübarek eliyle yazdığı icazeti ona vermiştir. Üstün bir feraseti, kabiliyeti ve çok harika bir zekâsı vardı. Nasıl denizlerin hacmini ihata etmek, sırlarını keşfetmek zor ise, deniz misali olan bazı insanların da Allah´ın onların kalplerine ilka ettiği sırlar öyle çoktur ki onları bilmek ve anlamak çok zordur . İşte Şeyh İzzeddin (k.s.) bu sır dolu zatlardan birisiydi. Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) mezun olduğu medresede ilim okuttu. Şeyh Masum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte geceyi gündüze katarak ders okutmaya ve istifade etmek isteyenlere faydalı olmaya çalıştı.İlmi neşretmek, faziletleri yaymak yolunda hiç bir şey esirgemedi. Çok alim yetiştirdi ki, bu alimler ilim dünyasının gökyüzünde parlayan yıldızları ve simaları oldular. Şeyh İzzeddin (k.s.) ilme çok değer veriyordu. İlim öğrenmenin ve öğretmenin gereğini daima vurguluyordu. Dini müesseseleri yapıyor, yaptırıyor ve akla hayala gelmeyen malları bunun için harcıyordu.Bu medreselerin en barizi ve görkemlisi dini ilim merkezi olan Haznevi Medresesidir. Bu muazzam medrese Tel-Maruf köyündedir. Bu medrese adeta İslam´ın bir kalesidir. Bir iman kaynağıdır. Şeyh (k.s) bu medreseyi kendi özel malından yaptırmıştır. Medresede ilim okutacak müderris kadrosunu kendi seçmiş, maaşlarını kendi malından tahsis etmiştir. Bu hizmetin devam etmesi için kendi malından pay ayırmış ve büyük bir meblağ ayarlaması yapmıştır. Bütün bunları yaparken istediği tek şey Allah´ın (c.c.) rızası olmuştur. Medresede okuyan sayıları bin iki yüz (bugün iki bini aştı) olan bu öğrenciler ücretsiz ilim okuyor; medresede barınıyorlar. Yiyecek içecek her şey medreseye aittir. Şeyh (k.s.)´e aittir. Şeyh hazretleri gerek medreseyi yaparken ve gerek medreseye ve medresedekilere harcama yaparken hiçbir kimseden veya hiçbir kurumdan bir kuruş dahi yardım almamıştır. Şeyh Alaaadin Haznevi hazretleri’nin 1969 yılında vefatından sonra yerlerine Şeyh İzzeddin hazretleri geçtiler. Bu Şeyh Ahmet Haznevi hazretleri’nin vasiyetiydi. Şeyh İzzeddin Haznevi hazretleri Yüce Allah’a ; Resulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem 23 yıl insanları irşad ettiler. Ben de onun gibi irşat makamında bu kadar süre kalayım diye sürekli dua ettiler. Gerçekten de vefat ettikleri 1992 yılında 23 yıllık imanla, ihlasla takva ile bütün insanlara fayda ile dolu bir ömrü tamamlamış oluyordu. Şeyh İzzeddin bütün işlerinde ve davranışlarında yüce şeriati kendisine ölçü olarak alırdı. İslam ulemasının, ehli sünnet vel cemaatin görüşlerine ters düşen her şeyi reddederdi. Canı,malı,evladı pahasına dahi olsa dininden zerrece taviz vermezdi. Kızgınlığın da ve sevincinde her zaman kitap ve sünnete bağlı idi. 1950’li yıllarda Yüksek Şer’i Fetva üyeliğine seçilmişlerdir. Görev almak için gitmeden önce orada kalacak bir süre içerisinde yiyeceklerini kendi malllarından ayarlayıp yanlarında götürdüler. Temiz olmayan nasıl yapıldığını bilmediği üzerine bereketin inmediği yiyecekleri asla yemezlerdi. Kendilerine bakanlıkça verilen iaşeyi kabul etmeyip ihtiyaçlarını kendileri karşılayıp ayrılan parayı hazine’ye geri iade etmiştir. Göreve başladıktan sonra çok kısa bir zaman içerisinde bilgisi, zekası ve görüşünün keskinliği ile diğer alimler arasından sıyrılıp fetva heyeti içerisinde ileri bir seviyeye geldiler. Bir gün Diyanet işlerinde kullanılmak üzere alınacak araçlarda ve onların yakıt masraflarının hazineden karşılanması ile ilgili bir karar onaylanmak için fetva makamına gönderilmiştir. Şeyh İzzettin Hazretleri Bu fetvayı imzalamadı ve diğer fetva üyelerinin ne yapacaklarını görmek için bekliyordu herkes imzalamış ve son imza olarak onun imzası kalmıştı. Kendisine geldiklerinde bu fetvayı imzalamadı ve ”Sizler hizmet için alınan bu araçların kendi yakın ve akrabalarızın işlerinde ve kendi özel işlerinizde kullanılmayacağından emin misiniz bunları kendi menfaatiniz için kullanacak ve sonra da yakıt parasını ayrılan ödenekten karşılaşacaksınız ben bu olaya onay veremem” dedi. Heyetin üyelerini vereceklere fetvalar da akla değil nakle, yoruma değil rivayete fikre değil fıkha dayanmaya bunun için de kitap sünnet ve Salih Ulemanın hükümlerine uymaya davet edip görevinden istifa etti. Tel’maruf’a geri döndüklerinde zaman irşat makamında bulunan Şeyh Alaaddin hazretleri onu bunu tavizsiz tavırlarından dolayı takdir eder. 1970’li yıllarda irşat için Kuveyt’e gitmişlerdir. Öğle namazı kılınmış, sohbet yapılacağı cemaate bildirilmesine rağmen ayakkabısını alan camiyi terk ediyordu çünkü daha önce sohbet için kürsüye çıkan herkes cemaatten para istemekten başka bir şey yapmamıştı. Şeyh İzzeddin haretleri mikrofonu eline alıp; siyasetle uğraşmadığını ve verseler dahi kimseden para kabul etmediğini yüksek sesle ilan edince, insanlar onun sohbetini dinlemek için geri geldiler. Şeyh İzzeddin hazretleri şöyle söyler ; ” Mürşidin gözü insanların malında ve onların makamında olursa seviyesi düşer, kıymeti azalır. Maneviyatı zayıflar ve mana aleminden kesildiği için sözünün tesiri de azalır. Mürşid herkesten daha fazla söylediğini uygulamalıdır ki daha olgun, tesirli ve bilgi sahibi olabilsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ” Yüce Allah bildiği ile amel edene bilmediğini öğretir.” Ben siyasetle uğraşmıyorum. Zira Yüce Allah’ın dinini tebliğ etmeyi, kulluk vazifesini ifa etmeyi ve Yüce Sadat’ın adablarını yaymayı her şeyden üstün biliyorum …”Mal toplamıyorum. Verseler dahi kabul etmiyorum. Çünkü Yüce Allah beni zengin ve insalardan müstağni kıldı. Her yerde herkese meydan okuyorum. Eğer bana yardımda bulunan varsa ortaya çıksın diyorum. Allah’a bundan dolayı hamdediyorum. Şeyh İzzeddin Haznevi Hazretleri çok zeki, akıllı ve zarif bir zat olaması yanında edeb bakımından da çok üstündü. Kıble cihetine ve Şeyh Ahmed Haznevi hazretlerinin türbesine karşı asla sırtlarını dönüp oturmazlardı. Medine-i Münevvere’de bulundukları zamanlarda kendilerini yok edecek seviyede tevazu gösterirlerdi. Mescid-i Nebevi’de direk arkasına büzülürek ibadet ve münacaatlarını yaparladı. Efendimizin huzurlarında saatlerce murakabe halinde kalırdı. Öyle ağlar, sızlarlardaki ayakta durmaz hale gelirlerdi. Şeyh Hazretlerinin Kur’an-ı Azimüşşana karşı büyük bir muhabbetleri vardı. Bulundukları odada herhangi bir köşede Kur’an-ı kerim’den bir lehva olsa o yöne ayak uzatmaz ve sırtlarını çevirerek oturmazlardı. Şeyh İzzeddin Hazretlerinin Şahsiyeti Ve Bazı Sıfatları Şeyh hazretleri (k.s.) orta boylu idi. Kısadan uzun, uzundan kısa idi. Heybetli, celâletli ve vakarlı idi. Onunla ilk görüşen ondan heybet kapar ve ürkerdi. Bu ise Hz. Peygamber´e (s.a.v.) iktida etmesinden kaynaklanıyordu. Fakat onunla ilk görüşen ve ürperen insan onunla konuştuktan ve ünsiyetten sonra bu hali unutur, korkusu sevgiye dönüşürdü. Onunla ünsiyet ve mücaleseden tatlı sözlerinden çok haz alır rahatlardı. Birisi ona bir soru sorsa sorusunu en güzel şekilde cevaplandırır, cevabın anlaşılmasını kolaylaştıran misaller verirdi. O kişi Şeyh´in (k.s.) meclisinden ayrılırken mutlaka ikna olmuş bir vaziyette ayrılırdı. Ömer´in cesareti, Hatem´in cömertliği, Ahnef´in hilmi ve İyas´ın zekâsı onun için biçilmiş kaftandı. Şeyh İzzeddin (k.s.) sorulan bir soruya Allah´ın kitabından, Hz. Peygamber´in hadislerinden, sahabeden günümüze kadar gelip geçen İslam ümmetinin alim ve salihlerinin üzerinde ittifak ettikleri meselelerden cevap verirdi. Vefatı Şeyh İzzeddin Hazretleri 31 Temmuz 1992 (1 Sefer 1413 Hicri) tarihinde Cuma ikindi namazını kıldıktan sonra en faziletli ve duaların en çok kabul edildiği bir saatte Hakk´ın rahmetine kavuşmuştur.Vefat etmeden önce kendi evinde binlerce insana vaaz-u nasihat ediyordu. Onlara şu hadisi anlatıyordu: Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Size iki vaiz bıraktım. Biri konuşan vaiz diğeri de susan vaiz. Konuşan vaiz Kur´an-ı Kerim, susan vaiz ise ölümdür.” İşte bu mübarek Hadis-i Şerifin ışığı altında konu Feth Bin Seleme´nin Ömer bin Abdülaziz´e nasihati idi.Şeyh Hazretleri konuya devam etti. Ölümden, ölüme hazırlanmaktan, ölümün çok yakın olduğundan, bunun şuurunda olmanın gereğinden bahsediyordu. O dereceye geldi ki, rahatsızlandı ve konuştuğu kelimeleri mübarek ağzından tam telafuz edemiyor, mübarek eliyle mikrofonu tam tutamıyordu. Şeyh´in elinden mikrofonu Şamlı eş Şeyh Arabi Kabbani aldı. Bu zat çocuklarıyla Şeyh´i ziyarete gelmişti ve Şeyh´in yanında oturuyordu. Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) misafiri olan Şeyh Arabi Kabbani”ye vaazı tamamla diye emretti. Misafir zat muhabbetten ve sevgiden bahsetti. Şeyh İzzeddin (k.s.) ona teşekkür etti ve dedi ki: “Siz ve çocuklarınız eve buyurun size yemek verelim.” Şeyh hazretleri son dakikalarını yaşadığını anlayınca kendini kıbleye doğru çevirdi. Etrafındakiler Şeyh hazretlerinin kendini kıbleye çevirdiğini görünce ağlamaya başladılar. Şeyh İzzeddin (k.s.) etrafındaki insanların ağlamalarını ve üzüntülerini görünce onlara merhamet etti ve aralarında iken mübarek ruhunu teslim etmemeyi temenni etti. Hemen ilacını kullanmak için su istedi ve “arabayı getirin” dedi.Misafir olan Şeyh Arabi Kabbani”nin arabası yanaştı. Arka koltuğa hizmet ehli olan Hasan efendi oturdu ve Şeyh İzzeddin´i (k.s.) kucağına aldı. Ön tarafa Şeyh Arabi Kabbani ve Şeyh´in torunu Muhammed Faiz bindi. Çok süratli bir şekilde Zebedan´daki evden iğneyi alıp Şam Hastanesine doğru gittiler. 31 Temmuz 1992´de akşam saat 18:00´da mübarek ve tahir ruhunu Allah´a teslim etti. En son sözü: “Lailahe İllallah Muhammedun Resulullah. La havle ve la kuvvete illa billahilaliyyil azim” oldu. Akla hayale gelmeyen kalabalıklar; Şam´dan, Zebedan´dan ve her taraftan geldi ve hastaneyi adeta kuşattılar. O gün dehşetli bir gün idi. Şam Radyo´su vefat haberini duyurdu. Sonra başka radyolar da bu elim haberi verdiler. Gazeteler ve mecmualar bu elim haberi yazdılar. Mübarek cesed yıkandıktan sonra hastaneye yakın Sad bin Muaz hazreterinin (r.a.) adıyla bilinen camiye kaldırıldı. Şam´ın ileri gelen alimleri ve muhteşem bir kalabalık cenaze namazını kıldılar. Şeyh İzzeddin (k.s.) hayatında insanlara vaaz-u nasihat ettiği gibi vefatından sonra da vaaz etmiş oldu. Sonra bu dehşetli kalabalık eşliğinde Mübarek cenaze 1 Ağustos 1992´de Şam havaalanına getirildi. Özel bir uçak ile büyük oğlu Şeyh Muhammed (k.s.) refakatinde Şeyh´in diğer oğulları, kerim ailesi, akrabalar, alimler ile birlikte Kamışlı havaalanına getirildi. Kamışlı havaalını, uçak pistine yakın her yer, yollar, bahçeler yüz binlerce insanla doldu taştı. İnsanlar ağlıyor, gözyaşı döküyorlar, mürşidleri ve mürebbibleri olan Şeyh´den ayrılık onları son derece üzüyordu. Evet yüz binler sanki gözyaşı değil, kan ağlıyorlardı. Şeyh İzzeddin Hazretlerinin (k.s.) cenazesi kilometrelerce uzanan konvoy eşliğinde Telma´ruf?a doğru yola çıktı. Şeyh hazretlerinin (k.s.) mübarek cenazesi Telma´ruf´a vardığı gece defnetmek mümkün olmadı. Çok aşırı bir kalabalık ve insan seli karşısında izdihamdan dolayı mübarek naaşı o gece defnedilemedi. Mübarek cenaze Şeyh hazretlerinin evine götürüldü ve bir müddet çocukları, ehli ve akrabaları arasında kaldı. Bu arada insanlar, cenaze münasebetiyle gelenler hiç bir yere sığmıyorlardı. Ne camide, ne medreselerde ve ne avluda hiçbir yer kalmadı. Telmaruf?” gelenler, Müzdelife´de, meşar´ı haram´da ve çevresinde sabahladıkları gibi buldukları yerlerde sabahladılar. Evet 31 Temmuz günü ve onu takip eden bir kaç gün insanların hiç karşılaşmadığı ve görmediği bir gün idi. İnsanların akılları başlarından gitmiş, gözler soluk vesönük, kalbler heyecanlı ve canlar boğaza gelmişti. Büyük kalabalıklar bir yana, Kamışlı bütünüyle Şeyh´in cenazesini karşılamak için havaalanına gitmişti. Ve aynı kalabalık Şeyh hazretlerinin cenazesini, ikametgâhı olan, dergâhın ve medresenin olduğu Telma´ruf´a getirmiş, beraberinde gelmişlerdi. 2 Ağustos 1992 pazar günü Telmaruf görmediği kalabalıklara sahne oluyordu. Suriye´den, Lübnan´dan, Ürdün´den, Türkiye´den ve daha başka yerlerden binlerce, on binlerce insan. Bu muazzam kalabalık Şeyh Muhammed´in arkasında cenaze namazını kıldıktan sonra; Şeyh´in kerim ailesi, aile efradı, evladı, ev halkı onunla vedalaştılar. Sonra o kalabalık, başları ve elleri üzerinde Şeyh hazretlerini, babası ve iki kardeşinin olduğu Markad-ı Şerif´e doğru taşıyıp götürdüler. Tekbirler, tehliller ve gözyaşları arasında babası ve kardeşlerinin yanına defnedildi. Allah Rahmet eylesin. Geniş rahmetine gark eylesin. İslam ümmeti adına onlara rahmet eylesin ve hayırlar versin. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Ziyaeddin Nurşini (k.s.)
Bitlis – Güroymak – Norşin ‘de Babası Abdurrahman Tagi hazretlerinin yanında Muhammed Ziyaeddin hazretleri (1855-1923) Nurşini nisbesiyle meşhurdur. Babası Abdurrahman Tagi (Tahi) hazretleridir. Hizan ilçesine bağlı Usba köyünde doğdu.Nurşin köyünde vefat etti. Kabri Nurşin’de babasının türbesinin yanındadır. Ziyaeddin Nurşini’nin aile çevresi ilim ve fazilet sahibi dindar insanlardan meydana geliyordu. Muhammed Ziyaeddin Efendi ilk tahsilini babası Abdurrahman Tagi’den alır. Zamanında medreselerde okutulan dersleri tamamlayarak ilimde yükselir ve mollalık payesine ulaşır. Babasının ilim meclislerine ve tasavvufi sohbetlerine devam ederek zahiri ilimlerde alim, tasavvuf yolunda yüksek derece sahibi olur. Babası Abdurrahman Tagi Hazretleri vefatına yakın onu halifesi Fethullah-ı Verkanisi’ye emanet eder. Böylece zahiri ilimlerde yüksekliğinin yanında manevi derecelerde ve tasavvuf yolunda da ilerler. Fethullah Verkanisi Hazretlerine intisabı ve talebeliği Fethullah-ı Verkanisi Hazretleri, hocasının oğlu Muhammed Ziyaeddin Nurşini’nin yetişmesi ve olgunlaşması için özel itina gösterir. Hatta onu en ağır hizmetlerde kullanarak kınayanların kınamasına aldırmadan onu kamil ve mükemmil (yetiştirebilen) bir zat olarak yetiştirir. Nakledilir ki, Fethullah-ı Verkanisi kışın karda kızağına biner köylere irşada giderken, Ziyaeddin Nurşini’yi çağırarak kendisini çekmesini isterdi. Bu duruma Abdurrahman Tagi Hazretlerinin bazı halifeleri itiraz ederler. “Hocasının oğluna saygı göstermesi gerekirken, kızağa binip keyf sürüyor, hocasının oğlu ise, zahmet ve meşakkatle kızağını çekiyor.”, derler. Bu durumu duyan Fethullah-ı Verkanisi, “Üstadım oğlunu bana teslim etti. Ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi yapmakta serbestsiniz.”, der. 1889 yılında icazet, diploma ve hilafetle, İslamiyeti anlatma vazifesi vererek insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirir. Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, hocası Fethullah-ı Verkanisi’nin sağlığında on sene, onun vefatından sonra da 24 sene olmak üzere tam 34 yıl talebe yetiştirir. I. Dünya savaşındaki mücadelesi Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, aynı zamanda dini, vatanı ve milleti için savaşarak büyük kahramanlıklar gösterir. Birinci Dünya Savaşında talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermenilere karşı kahramanca savaşır. Derik köyünde emrindeki milislerle beraber Ermeni ve Ruslara karşı, bulundukları bölgeyi savunmakla vazifeliydiler. Kardeşleri Muhammed Said ve Muhammed Eşref ile birçok talebesi şehid olurlar. Birinci Dünya Harbine katılarak büyük kahramanlıklar gösteren Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, koluna isabet eden bir mermi sebebiyle felç olur. Felcin bütün vücuda yayılmaması için Bitlis Askeri Hastanesinde sağ kolu kesilir. Bunun üzerine V. Mehmet Reşat kendisine protez bir kol ve Mecidiye Madalyası gönderir. Fakat Ziyaeddin Nurşini hazretleri bu ameliyatın arkasından ağır bir hastalığa tutulur. Talebeleri ve sevenleri o vefat edecek diye üzülürler. Bazan kendinden geçmekte, bazan ayılmaktadır. Anlatılır ki, bu hal üzereyken bir gün şöyle buyurur. “Rüyamda yanıma kalabalık bir veli grubunun geldiğini gördüm. Gavsü’l-a’zam Arvasi, Abdurrahman Tagi ve Şeyh Fethullah Verkanisi de aralarındaydı. Dünyada mı kalacağım yoksa ahirete mi intikal edeceğim hususunda aralarında uzun müzakereler yaptılar. Şeyh Fethullah Verkanisi dünyada kalmamın daha hayırlı ve insanların hidayete kavuşmalarına vesile olacağımı belirterek sekiz yıl daha yaşamamı teklif etti. Hazır bulunan büyüklerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar. Nitekim Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri bu rüyanın dokuzuncu yılı başlarında vefat eder. Halifeleri Halifeleri, Molla Muhammed Emin El-Kursincî (Mela-yi mazin, v.1936), Hacı Abdulkerim (Hizanlı), Şeyh Ahmedi El-Haznevi (Suriye), Şeyh Mahmud Karaköy (Varto-Karaköy), Şeyh Muhammed Selim (Diyarbekir-Hezanlı, v. 1919), Şeyh Mahmud Zokaydi (Şeyh Abdülkahhar’ın oğlu), Şeyh Alauddin Verkanisî- Ohinî (Şeyh Fethullah’ın oğludur), Şeyh Şihabuddin Tihî (Muş’un nahiyesi), (Şeyh Şihabuddinin oğlu) Molla Ubeydullah, Molla Halil El-Koğaki (Muş-Bulanık’ın Koğak Köyü), Molla Yusuf-i Hort, Şeyh Abdurrahman-i Çokreşi (Erzurum-Karayazı), Şeyh İbrahim El-Abrî (Muş-Bulanık’ın Köyü), Molla Abbas (Bulanıklı), Molla Halid-i Poğaşi (Reşadiye Köyü)’dir. Ömrünün son zamanlarında Azizan’dan Nurşin’e taşınmayı ısrarla ister. Ailesinden bazıları da Azizan’da kalmak istemektedir. Azizanlılar da Şeyh Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin köyde kalması için yalvarıp dil dökerler. Şeyh hazretleri bütün bu ısrarlara rağmen babası Abdurrahman Tagi hazretlerinden “uzak kalmaktan ve onun beldesinden uzakta vefat etmekten korkuyorum”, demektedir. Vefatından bir yıl önce kesin bir kararlılıkla Azizan’dan Nurşin’e taşınır. Ömrünün son senesini Nurşin ve civarında geçirir. Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin tek oğlu olan Fethullah Efendi, kendisinden sekiz gün önce vefat eder. Onun vefatı üzerine, “Senden önce vefat edeceğimi ve senin geride kalacağını sanıyordum. Fakat Allahü teala böyle diledi. Böyle oluşunun hikmetini o bilir?”, buyurur. Oğlu defnedildikten sonra hastalanır. Hastalığının ilk günlerinde, “Molla Fethullah gitti. Görünen o ki, onun arkasından ben de kalıcı değilim, böylece dünya yıkılıyor.”, der. Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri vefatından önce yerine geçecek kimseyi belirler ve bütün bağlıları ile talebeleri teslim edeceği bir vekil tayin eder. Vefat zamanı yaklaşmasına ve hastalığı iyice ağırlaşmasına rağmen sünnetlere eksiksiz uymaya gayret eder. Vefatı Anlatılır ki, son nefesini vereceği anda yüzünde ve alnında ayna gibi bir parıltı belirir. Bu parıltıyı orada bulunan herkes görmüştür. O günün sabahı yattığı odadan dünya kokularına benzemeyen hoş bir koku yayılmaya başlamıştır. Yanına giren herkes bu kokuyu hisseder. Bu koku gittikçe kuvvetlenir ve vefatı sırasında odanın her yanını sarar ve hatta dışarıdan bile hissedilmektedir. Son nefesini verdiği anda ve cenazesi yıkandığı zaman, vücuduna değen her elbise veya bez parçasından aynı hoşkoku dağılır ve üstelik bu koku sindiği yerden birkaç kere yıkansa bile çıkmamaktadır. Ailesi ve Çocukları Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin tek oğlu olan Molla Fethullah’ın büyük oğlu Cemaleddin de kendisinden on üç gün sonra vefat eder. Geriye Aişe adında bir kızı ile Takıyyüddin ve Nasırüddin adında iki torunu kalır. Nasırüddin daha sonra Şeyh Abdülhakim Hüseyni’den hilafet alır. Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin her iki torunundan devam eden evlatları günümüzde hizmete devam etmektedirler. Eseleri Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin sevdiklerine ve talebelerine yazdığı mektublarını, on üç halifesinden Muhammed Alaüddin-i Ohini toplamıştır. Mektubat adı verilen bu eserinde yüz on dört mektup vardır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Bitlis Evliyaları, Abdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Mazhar İşan Can-ı Canan (ks.)
Medine – Cennetül Baki’de Mazhar İşan Can-ı Canan(k.s.) Hazretleri, Ahmed Said (k.s.) Hazretlerinin en küçük oğludur. 3 Cemaziyelevvel 1248 (M. 1832) senesinde Delhi’de dünyaya geldi. Dedesi Şeyh Ebü Saîd (k.s.) Muhammedî meşreb olduğuna işaret için doğum tarihi olarak (Mezahir-i Muhammedi) ibaresini düşmüş ve Mazhar-ı Muhammed ismini vermiştir. İlim Tahsili ve İrşad Vazifesi Dedesi, bu torununu çok sever ve: “Bu çocukta ülü’l-azmiyye kokusu kokuyor. Yakında şanı yüce, feyzi umumi olacak.” buyururlardı. Dedesi bu sözleri söylediğinde Muhammed Mazhar Hazretleri henüz bir yaşındaydı. Hakikaten az bir zaman geçtikten sonra, buyurdukları ortaya çıkıp hakka’l-yakin mertebesine ulaştı. Muhammed Mazhar Hazretleri: ”Ben bu hali bekledim. Bu hal tam otuz üç sene sonra zuhur etti.” buyurdular. Dokuz yaşında Kur’an-ı Kerîm’i ezberledi; pederlerinden dinî, tasavvufî ve Sarf-Nahiv gibi alet ilimlerine dair kitaptan okudular. Tarikat-ı aliyyeyi, daha küçük yaşta iken pederlerinden aldılar. Yirmi iki yaşında iken zahiri ve batıni ilimleri tahsil edip bitirdi ve icazet-i mutlaka aldı. Babası, kendisine huzurunda müridlerine teveccühü emrettiler ve mürîdlerinden bir cemaati ona havale ettiler. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektübat’ını, pederlerinin huzurunda tahkik ve tedkik ile iki defa okudular. Bundan dolayı Mektübat’ın müşkil yerlerini halletmede Allah’ın ayetlerinden bir ayet; bir rehber oldular. Haremeyn-i Şerîfeyn’i ziyaret şevki arttığından pederlerinden izin aldılar. Seyyid-i Kainat Efendimiz (s.a.v.) tarafından çeşitli inayet ve kerametlere mazhar oldular. Maksadına kavuşmuş ve memnun olarak babasının hizmetine; Delhi’ye döndüler. Daha sonra, Delhi’de meydana gelen hadiseler üzerine babasıyla beraber Haremeyn-i Şerîfeyn’e hicret ettiler. Bazen Mekke-i Mükerreme’de bazen Taifte bazen de Medîne-i Münevvere’de irşada devam ettüer. Pederleri Ahmed Said (k.s.) kendisini çok sever; namazlarında onu imam yapar, ondan hususiyle maraz-ı mevtinde Kur’an-ı Kerim dinlerdi. Pederlerinin vefatından sonra, yirmi dokuz yaşında irşad makamına geçti. Akli ve nakli ilimleri cami, usul ve fürüu havi, bütün ilimlerde mahir idi. İsyan ve gaflette olan birçok kişiyi irşad edip hidayete erdirdi. Kalblerin derdini ve devasını bilir, her talebesine munasib olan zikri tarif ederdi. Mürîdleri terbiyede takib ettiği usul, hiçbir ziyade ve noksan; tebdil ve tağyir olmadan aynen babalarının usulü idi. Saliklerin terbiyesinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ”Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” hadis-i şeriflerini esas alırlardı. Huzuruna birçok yerden, alimler ve salihler geldiler. Himmeti ve Allahü Teala’nın fazlıyla Medîne-i Münevvere’de Babu’l-Baki’de üç katlı bir medrese yaptırdı. İçinde beş bin cild kitabı bulunan bir kütüphane ve yetmiş odalı bir tekke vardı. Her hafta Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek, her Ramazan-ı şerifte Sahih-i Buhari hatmi yapmak, her Zilhicce ayının onunda Sahih-i Müslüm hatmi yapmak, Muharrem-i şerifin ilk on gününde, Pazartesi ve Perşembe günleri, eyyam-ı biyz yani her Hicri ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tutmak onun adetlerindendi. Bu esnada hadis-i şerîf ve tasavvuf dersleri yapar, hususiyle İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektübat’ını okuturdu. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Mektübat’ını Arapçaya tercüme eden Muhammed Murad Kazani, Muhammed Mazhar (k.s) Hazretlerinin mürîdlerindendir. Mübarek Sözlerinden ”İşleri Allahü Teala’ya havale etmek, hallerin değişmesinin Allahü Teala’nın takdiriyle olduğuna inanmak, meydana gelen hadiselerde ‘niçin, nasıl’ dememek, itiraz etmemek, Allahü Teala’nın kullarına vadettiği nimetleri tefekkür ederek kalbini/ imanını kuvvetlendirmek, onun sonsuz hazinesini hatırlamak, kendi nefsinden ve bütün mahlükattan tamamen ümidini kesmek, sadece Allahü Teala’dan ümid etmek, işte hayat-ı tayyibenin özü bunlardır.” ”Talib, masivallahı terk ettiği ve Allah’ın kazası ve hükümleri karşısında gassalın elindeki meyyit gibi olduğu zaman Allahü Teala’nın rızasını ve ona kavuşmayı istemiş olur” Eserleri Menakib-ı Ahmediyye ve Makamat’ı Saidiyye isimli eseriyle, adab-ı tarikat ve pederinin menkıbelerine dair Risaleleri vardır. Vefatı ve Kabr-i Şerîfleri 12 Muharrem 1301 (M. 1883) senesinde karın ağrısından ahirete irtihal ettiler. Sabah, kalabalık bir cemaat ile namazı eda olunduktan sonra Cennetü’l-Baki’de pederi Ahmed Said (k.s.) Hazretlerinin kabri yanına defnolundu. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Silsile-i sadat-ı Nakşibendiyye – Fazilet Neşriyat [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)
Hindistan – Delhi – Abdullah dehlevi hz’nin yanında Şeyh Ebü Said Sahib (k.s.) Hazretleri 2 Zilkade 1196 (M.1782) senesinde Hindistan’ın Rampur şehrine bağlı Mustafaabad beldesinde doğdu. Nesebi İmam-ı Rabbanî Hazretlerine ulaşır. Babasının ismi şeyh Safiyyü’l-kadr’dir. İlim Tahsili Salih bir zat olacağının alametleri daha küçük yaşta iken alnında parlıyordu. Zira hiç kimse onu diğer çocuklar gibi oynarken görmemişti. On bir yaşında iken Kur’an-ı Kerim ezberledi. Tecvid ilmini Kari Nesîm’den (rah.) öğrendi. Sesi gayet güzel, okuyuşu düzgün, tertil üzere okumaya riayet eder, dinleyenler mest olurdu. Akli ve nakli ilimleri tahsîl etti ve çok büyük ilim sahibi oldu. Birçok kitabı Müftü Allame Şerefüddîn’den (rah.) okudu. Bazılarını da Şah Veliyullah Dehlevi Hazretlerinin oğlu Mevlana Rafiuddin Muhaddis’ten (rah.) okudu. Hadis senedini üstazı şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinden, dayısı Mevlana Sirac Ahmed’den (rah.). Şah Veliyullah Dehlevî Hazretlerinin oğlu Şeyh Abdülaziz’den (rah.) öğrendi. On dokuz yaşında tahsilini tamamladı. Abdullah Dehlevî Hazretlerine İntisabı ve Irşad Vazifesini Alması Tarikat-ı Müceddidiyye-i Nakşibendiyye’yi, ilim tahsili esnasında babasından öğrendi. Babası 1236 (M. 1820) senesinde vefat edinceye kadar onun hizmetinde bulundu. Ondan istifade etti ve feyz aldı. Babasının vefatından sonra, onun emriyle Şeyh Şah Dergahı Hazretlerinin sohbetlerine katıldı. Sonra Şemsüddin Habibullah (k.s.) Hazretlerinin halîfelerinin büyüklerinden Panipüt şehrinde bulunan Senaullah-i Panipütî’ye bir mektub yazdı. Senaullah Hazretleri, cevap olarak yazdığı mektupta Mevlana Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine gitmesini söylemesi üzerine onun sohbetine katıldı. Abdullah Dehlevî Hazretleri onu izzet ve ikram ile karşıladı ve irşad makamına oturmasını işaret etti. Ancak Ebü Said Hazretleri, ”ben bunun için değil istifade ve hizmet için geldim” deyince birçok iltifatta bulundu. Birkaç ay sohbetine devam ettikten sonra Abdullah Dehlevî Hazretleri, Nakşibendiyye, Kadiriyye ve Çeştiyye tarikatlerinden icazet ve hilafet verdi; birçok müridini ona havale etti. Mürîdlerinin büyüklerinden olan Mevlana Halid-i Kürdî ve Seyyid İsmail Medenî gibi zatlar onun teveccühüne mazhar oldular. Abdullah Dehlevî Hazretleri sık sık: ”Mürîdin iradesi, Ebü Saîd Hazretlerinin iradesi gibi olmalı. Zira o, irşad makamını bırakıp müridliği tercih etti.” buyururlardı. Ebü Saîd Hazretlerine karşı tazim ve medihte mübalağa ederdi; seferden dönse onu karşılardı. Bir defasında, Ebü Said Hazretleri bir seferden dönerken hasta olmasına rağmen kalkıp oturdu ve karşılamayı ihmal etmemek için ”Beni ona götürün” dedi. Dergahın dışında bulunan Mescidü’l-hakîm’e götürdüler ve Ebü Said Hazretlerine birçok iltifatta bulundu. Ebü Said Hazretleri, Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine devam etti. Abdullah Dehlevî Hazretlerinin hastalığı şiddetlenince, Ebü Saîd Hazretlerine birkaç mektub yazdı. Bu mektuplardan birisi şöyledir: “Nesebi ve hasebi yüksek Hazret-i Şah Ebu Saîd Sahib! Esselamü aleyküm ve rahmetullah. Bu günlerde zayıflığım, nefes darlığım ve diğer rahatsızlıklarım arttı. Oturmak ve kalkmak çok zor olmaya başladı. Bir de bel ağrısı başlayınca namazlarımı ayakta kılamaz oldum. Oturmaya dahi takatim yok. Şeyh Rafîuddîn senin veya Mevlevî Beşaretullah’tan birinizin yanımda olmasını zaruri olduğunu söyledi. Şu günlerde sizin gelmeniz daha münasib olur. Süratle buraya gel. Çünkü Mevlevî Beşaretullah evimdekiler hasta olduğu için benden izin istedi. Ne zaman geleceği de belli değil…. Görüyorum ki bu makama oturmak bizden sonra size verildi. Daha önceki hastalığım sırasında görmüştüm ki sen bizim makamımızda oturuyorsun ve sana bu yolun kayyumluk vazifesi verildi. Bu teveccühlere kabiliyetli sizden başka kimse yoktur. Mektubumu alır almaz buraya hareket ediniz. Şeyh Ahmed Said’i orada kendi yerinize bırakınız. O da hüsn-i hatimemiz ve Rabbimin huzuruna kavuşmamız için dua etsin ve salevatla, istiğfarla, kelime-i tayyibeyi tekrarla meşgul olsun, Kur-‘an-ı Kerîm hatmi ve bu yolun büyüklerinin tarif ettiği hatimleri yapsın; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerine sımsıkı sarılsın” Ebu Said Hazretleri bu mektuplar üzerine yerine oğlu Ahmed Said Hazretlerini bıraktı ve Leknev’den Delhi’ye, Üstazının emrine uyarak huzuruna geldi. Vefatından sonra irşad makamına oturdu. Dünyanın her bir tarafından talebeler geldi; feyz-i ilahiyi, mürîdlerin kalbine akıtan bir vasıta oldu. Babaları ve dedeleri gibi Şerîat-i Mustafaviyyenin yücelmesi, Tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Ahmediyyenin yayılması için büyük gayret gösterdi. Bu yolun lazımı olan fakirlik ve yoksulluğun acılarını tattı. Tevazu, inkisar, vakar, sabır gibi ahlak-ı hamide ile mevsuf idi. Yaklaşık dokuz sene irşad makamında bulundu. Haremeyn-i Şerîfeyn’i Ziyareti Yerine oğlu Şeyh Ahmed Said Hazretlerini oturtup 1249 (M.1834) senesinde hac vazifesini ifa için Haremeyn-i Şerifeyn’e gitti. Bütün belde halkı Ebü Said Hazretlerinin gelişini nimet ve ganimet bildiler. Hicaz topraklarına ulaştığında, Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretlerinin halîfesi ve o zaman Şeyhu’l-Haremeyn makamında bulunan Şeyh Muhammed Can el-Bacuri Hazretleri karşıladı. Mekke-i Mükerreme’ye girdiğinde kadı, müfti, ulema ve ümeradan ileri gelenler, hürmet ve tazim ile karşıladılar. Mekke-i Mükerreme’de üç ay kadar kaldı. Muharrem ayında, ishal ve humma gibi hastalıklar arız oldu. Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) ziyaret etmek için Medine-i Münevvere’ye gitti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından manen çeşitli iltifat ve alakaya mazhar oldu. Buranın ileri gelenlerinin birçoğu, intisab etti ve kendilerinden istifade ettiler. Eserleri Talebelerinin arzusu üzerine tarikatı anlatan Hidayetü’t-talibîn isimli latif bir risale hazırladı. Üstazına arz edince üstazı son derece beğendi ve risalenin sonuna risaleyi medheden birkaç satır yazdı ve duada bulundu. Bu risale müridler için bir rehber oldu. Mekke-i Mükerreme’de Farsçadan Arabçaya tercüme de edildi. Ayrıca Veliyyüddinzade Mehmed Hıfzi Efendi tarafından da Türkçeye tercüme edilmiş, 1882 yılında basılmıştır. Vefatı ve Kabr-i Şerîfleri Birçok fütühat ve füyüzat ile Medine-i Münevvere’den vatanına dönmek için yola çıktı. Leknev şehrine varınca hastalığı şiddetlendi. 1250 (M. 1835) senesi, Ramazan Bayramı günü sekerat-ı mevt hali zuhur etti. Sefer müddetince yanında bulunan ortanca oğlu Şeyh Abdülgani’ye sünnete tabi olmasını, ehl-i dünyadan da uzak durmasını vasiyet etti. “Eğer ehl-i dünyanın kapısına sen gidersen zelil olursun.” buyurdular. Sonra hangi namaz vakti? diye sordu. Mevlevi Habibullah, mübah bir vakitteyiz, namaz kılabilirsiniz,dedi. Ebu Said hazretleri o gecenin tamamını namazda geçirdi. Öğleden sonra Yasin suresini okunmasını istedi. Yasin suresini 3 defa dinledi. ” tamam çok az kaldı” buyurdular. Kelime-i sehadet okuyordu. 1250 (M. 1835) senesi, Ramazan Bayramı günü öğle ile ikindi arasında ruhunu teslim ettiler. Mevlevî Habibullah ve kafilede bulunan diğer kimseler gasil işiyle meşgul oldular. Yıkanıp kefenlendi ve Kadı Halilurrahman namazını kıldırdı. Sonra tabutunu kırk gün süren bir yolculukla Delhi’ye götürdüler. Delhi’de naşını tabuttan çıkarıp kabre koyduklarında daha yeni yıkanmış gibi hiçbir değişme olmamıştı. Naşının altına konulan pamuklar da gayet güzel kokuyordu. Kabr-i şerifleri Delhi’de, üstazı Şeyh Abdullah Dehlevi hazretlerinin yanındadır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Silsile-i sadat-ı Nakşibendiyye – Fazilet Neşriyat [/toggle]

Safranbolulu İsmail Necati Efendi (k.s.)
İstanbul – Eminönü – Süleymaniye camii haziresi Gümüşhâneli Dergâhı Şeyhlerinden İsmail Necati Efendi Kastamonu’ya bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren Köyü’nde doğmuştur. Ömeroğlu Sülalesine mensup Hacı Mehmed Efendi’nin oğludur. Gür ve beyaz sakalı, celal ve heybeti ile İsmail Necati Efendi, Şeyhi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’yi andırırdı. İlk tahsiline Safranbolu’da Müftü Mehmet Hilmi Efendi’den ders görerek başlamıştır. Ardından İstanbul’a gelmiş, muhtelif hocalardan ilim tahsil ederek icazet almaya muvaffak olmuştur. Bayezid Medresesi müderris ve dersiâmlarından Aksekili İbrahim Efendi’den, tekmîl-i nüsah eden İsmail Necati Efendi 1876’da açılan rüûs imtihanında başarılı olmuş ve 35 yaşlarında iken Bayezid Medresesi’nde ders vermeye, 1892’den itibaren de talebelerine icazet vermeye başlamıştır. 1897-1909 yılları arasında Huzur Dersleri muhataplığı, 1909 ve 1910 senelerinde de mukarrirlik vazifesini yerine getirmiştir. Zâhirî ilimlerde bu yükselişin ardından İsmail Necati Efendi, Gümüşhânevî hazretlerine intisap etmiştir. Mânevî kemâli için gereken eğitime tamamiyle kendini vererek zâhirî ilimlerde olduğu gibi bâtınî ilimlerde de temayüz etmiştir. Öyle ki Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci büyük halifesi olarak 1916 yılında irşat makamına geçmiş ve ömrünün sonuna kadar da bu vazifeyi sürdürmüştür. Aynı yıl ayrıca Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye kısm-ı âlî hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir. İsmail Necati Efendi, irşat makamında bulunduğu on yıl süresince pek çok alim ve talebe yetiştirdiği gibi Râmûzü’l-ehâdîs’i de senelerce okutmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk İstanbul Müftüsü ve Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Şevket Efendi’nin hocası, Süleymaniye Medresesi Usûl-i Fıkıh dersi müderrisi ve aynı zamanda Huzur Dersleri muhataplarından Safranbolulu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener) Efendi, İsmail Necati Efendi’nin oğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise torunudur. Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci halifesi olan İsmail Necati Efendi dokuz sene dergâhta hilafet vazifesini sürdürmüştür. Kendisinden hilafet alanlardan Ferşâd diye tamınan Of’lu İbrahim Hakkı Efendi’nin talebelerinden şu hadiseler naklediliyor: Halvette iken bir gün İbrahim Hakkı Efendi’ye mühim bir kalp krizi gelir. İsmail Necati Efendi’ye haber verirler. Doktor Emin Paşa’yı çağırın der. Emin Paşa Gümüşhanevî hazretlerine mensuptur ve aynı zamanda sarayın doktorudur. Emin Paşa hastayı muayene edince rengi kül gibi olmuş bir halde dergâhtan çıkıp gider. Ertesi gün dergâha gelerek ihvana müjde verir: “İbrahim Hakkı Efendi’nin yakalandığı kalp hastalığından kimsenin kurtulmadığını muayene sonunda anlamıştım. Ama Allah’tan ümit kesmedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e durumu arzettim. ‘Âhir zaman ulemâsındandır, ondan çok hizmet bekliyoruz.’ diye niyaz ettim. Şifa bulacakları müjdesini aldım. Elhamdülillah…” demişlerdir. Bundan sonra İbrahim Hakkı Efendi -Hacı Ferşad Efendi- uzun seneler Of, Trabzon, Samsun ve havalisinde ilim ve tarikat neşrinde bulunmuş, eserleri halen mevcut olan hizmetler yapmıştır. Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin’in de kendisine intisab ettiği ve derslerine devam ettiği İsmail Necati Efendi, 6 Şubat 1919’da dünyasını değiştirmiş Süleymaniye Haziresi’ndeki kabrine defnedilmiştir. Mezar taşı kitabesinde şu beyitler yer almaktadır: Hüve’l-Bâkî, Mürşid-i ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn, Hazret-i Üstâd-ı a’zam, tâc-u fahri’l-ârifîn, Sâni-i kâim-makâm-ı hazreti Ahmed Ziyâ, Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn, Nisbet-efzâ-yı tarîkat rehberi ilm-i bütün, Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn, Zü’l-cenâhayn Hâce İsmail Efendi hazreti Fevziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha, Vâris-i ekmel idi, her hâli gâyetle metin, Burdadır rûh-ı ziyâ, Hilmi, Necatî berîn…

Ahmed Bin Süleyman Ervadi (k.s.)
Lübnan – Trablusşam’da Diba Mescidinde Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi hazretleri’nin Şeyhi , Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin en son halifesi Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî, Trablusşam’ın Ervad kasabasında doğdu. Bu yüzden Ervâdî nisbesiyle tanındı. Nesebi Hz. Hüseyin (ra.) yoluyla Peygamber Efendimiz’e ulaşır. İlk tahsiline memleketinde başlayan Ervâdî hazretleri ilmini ikmal etmek için Mısır ve Şam’a çeşitli seyahatler yapar. Bu memleketlerin meşhur alimlerinden dersler alır. Bunlar arasında Mısır ve Şam diyarının en mümtaz alimlerinden ve Ezher Üniversitesi şeyhlerinden İbrahim el-Bacûrî, Şeyh Muhammed el-Fudâlî; Mısır müftülerinden Şeyh Ahmed et-Temîmî, Şeyh Abdurrahman el-Uşmûnî, Şeyh Ahmed es-Sâvî el-Halvetî en-Nakşibendî, Mustafa el-Mübellad el-Ahmedî, Mustafa el-Bolâkî, Şeyh Abdurrahman el-Küzberî, Hüseyin ed-Decânî, Allame Muhammed İbni Âbidîn de bulunmaktadır.İlim tahsilini bu hocalarda tamamlayarak icâzet alır. Bu sahada bazı hocalarını bile geride bırakacak kadar büyük bir mesafe kat’eder. Zâhirî ilimlerde üstadlık payesini kazandıktan sonra kendisinde tarikate intisap duygusu uyanır. Bunun için muhitinin muhtelif bölgelerinde bulunan meczub, ümmî, velî ve ârif şeyhlerin hizmetinde bulunur. Ekberiye, Rifâiye, Desûkiye, Ahmediye (Bedeviye), Halvetiye ve Şâzeliye’den icazet alıp Câmiu’t-turûk bir hilâfet iznine sahip olur. Daha sonra Şam’da bir müddet Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin hizmetlerine ve sohbetlerine devam ederek kısa zamanda Kâdiriye, Sühreverdiye, Kübreviye, Çeştiye, Nakşibendiye, Müceddidiye, Mazhariye ve Hâlidiye tarikatlerinden de hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Memleketine dönerek şeyhinin işareti ile tarikat neşrine başlar. Hiçbir ilim yoktur ki Ervâdî hazretlerinin ondan büyük bir nasibi olmasın ve hiçbir tarikat yoktur ki ondan büyük bir fazilete ermesin. Ervâdî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere çok faydalı dersler takrir ettirir, nefis terbiyesi ve tasfiyesi için kendisine gönül bağlayan müridlerine de izinli olduğu tarikatlerden birinin usûl ve âdâbı ile müridin kabiliyetine göre değişen seyr u sülûk tarzı uygulardı. Müridlerine; bazen Ekberiye tarikatinde olduğu gibi sadece teveccüh ederek, bazen Bedeviye tarikatinde olduğu gibi muhabbet nazarıyla bakarak, bazan de Rifaiye ve Hâlidiye tarikatinde olduğu gibi onları etrafına saf saf toplayıp kalplerindeki havâtırın def’i için teveccüh ederdi. Her müridin kabiliyetine göre kendi bâtınından feyz almasını sağlar, ledünnî ilmin gönüllerinde zuhuruna gayret gösterirdi. Şeyh-i Ekber Muhiddin İbnü’l-Arabî’ye ait Risâle Men Arefe Nefsehu Fekad Arefe Rabbeh isimli eserin şerhinde Ervâdî, Nakşibendî tarikatinde bulunan, nefsin yedi mertebesini kat’etme keyfiyetini anlattıktan sonra şöyle diyor: “Nefsin yedi tabakasını kat’etmek bazı tarikatlerde esmâ-ı seb’ay’ı (yedi isim) geçmekle, bazılarında şeyhin müride teveccüh etmesiyle, bazılarında şeyhin müride muhabbet nazarıyla bakmasıyla, bazılarında ise şeyhle bir araya gelerek ilim ve feyiz almak suretiyle olur. Bu durumda mürid şeyhin dediklerini duymasa bile şeyhle biraraya gelmek suretiyle ilimle dolup taşar. Nitekim şeyhim Hâlid-i Bağdâdî’nin dersinde hazır bulunduğum zamanlar istiğrak haline girer, ne dediğini duymaz ve birşey görmez olurdum. Şam’daki medresesinde bulunduğum sırada bazı alimler bana şeyhin derste takrir ettiği şeylerden sordukları zaman, söylediklerinin hepsinin hafızamda fazlasıyla mevcut olduğunu görür ve onları tek tek açıklardım.” Ervâdî hazretleri bir müddet memleketinde bulunduktan sonra şeyhi tarafından İstanbul’a gönderilmiştir. Mevlânâ Hâlid (ks.), halifesi Ervâdî’yi İstanbul’a gönderişindeki ulvi gayeyi şöyle anlatır: “Ey dost! Parıltısı ile Kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Uzak Doğu’nun aydınlanacağı zât için İstanbul’a git, onu ara bul. O henüz açılmamış bir velayet goncasıdır. İstanbul’a senden evvel pek çok halife gönderilmiş ise de onun nasibi ezelde sana tevdi ve tensip edilmiştir. Onun irşadı ile meşgul ol. Zira o bizden sonra sâhib-i zaman ve rehber-i tarîkat olacaktır.” Bu sözler üzerine Ervâdî hazretleri, İstanbul’a giderek Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerini bulur ve ona tarikat telkininde bulunur. Osmanlı Devleti’nin her bölgesine, her köşesine halifeler gönderen Bağdâdî hazretleri, İstanbul’a gönderdiği halifelerin özellikle uymaları gereken hususları belirlemiş, bunların yerine getirilmesini istemişti. Bunun sebebi, İstanbul’un Dârulhilâfetilaliyye olarak İslâm dünyası içindeki özel konumu ve hemen hemen bütün tarikatlerin temsil edildiği zengin bir tasavvuf muhitine sahip oluşuydu. İstanbul halifelerinin uyması gereken şartlar şunlardı: 1. İstanbul’a gidecek olan halife vezirler ve devlet adamları ile yakın alaka kurmaktan kaçınıp gerek bizzat ve gerek bir vasıta ile onlardan bir maaş tayini veya yakınlık istemeyecek. Tekke ve zaviye adına bile olsa bundan sakınılmalıdır. 2. Tekke ve zaviyesine genç kadınların tarikat ve telkin alma bahanesi ile olsa da gidip gelmelerine izin verilmemelidir. 3. İstanbul hilafetini kabul eden kişi basit bir meselede dahi olsa ihtiyatı ve haberleşmeyi elden bırakmamalı, bağımsız hareket etmemelidir. 4. Beraberinde götürdüğü hanımı üzerine İstanbul hanımlarından biri ile evlenmemeli, irşat hizmetlerinin verimini düşürücü böyle bir tutumdan sakınmalıdır. 5. Mürid ve müntesiplerin şahsi işlerinde, tekke ve tarikat adını kötüye kullanmalarına asla fırsat verilmemelidir. 6. Dünya işlerinde kanaatkâr olmalı, Peygamber Efendimiz’in “Yaşayabileceğin kadar dünyan için, içerisinde kalacağın kadar âhiretin için çalış. Muhtaç olduğun kadar Allah için ateşinin yakıcılığına tahammülün kadar cehennem için çalış.” hadîs-i şerîfini hatırdan uzak tutmamalıdır. İstanbul’da hizmet görmesi düşünülen Hâlidîler için ileri sürülen bu emir ve tavsiyeler, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin tarikat prensiplerini gösterdiği kadar zamanın şartları çerçevesinde tarikatlere yönelik tenkit noktalarını da giderici mahiyet arzetmektedir. Halifelerinde mânevî kemal ve kabiliyetten başka anılan bu şartlara da riayeti şart koşan Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden Ervâdî’yi sırf Gümüşhânevî’yi irşad etmek üzere mânevî bir işaretle göndermiş olması, onun İstanbul şartlarında ve konulan esaslara göre tarikat neşrinde bulunabilecek kabiliyet sahibi olduğunu gösterir. Ervâdî hazretlerinin Günüşhanevî hazretlerinden başka müridleri ve halifeleri de vardır. Halifelerinden Salim el-Mesûtî, Ervâdî hazretlerinde şahit olduğu kerâmetleri şöyle anlatıyor: “Bir gün elinde çok az miktarda su alan bir ibrik gördüm. Şeyhim abdest almaya başladı. Su yetmedi ve bitti. Sonra hazret, ibriğe baktı aniden bardak su ile doldu, tekrar bitti, tekrar bakınca ibrik su ile doldu. Üç veya dört defa tekerrür eden bu halden sonra abdestini tamamladı. “Bir defasında da çok uzaklarda, haksız yere hapsedilmiş olan ve kendisinden istimdat eden müridini, bir anda tayy-ı mekân ederek bulunduğu yere varıp hapisten kurtarmıştır.” Halifelerinden biri de Abdüllatif b. Ömer el-Buhârî’dir.Mevlânâ Hâlid’in kendisine “Sana Şam sahillerinin şeyhi denilse yeridir.” diye iltifat ettiği Ervâdî, açık bir sırrın, berrak bir nurun, bol bir feyzin, güzel koku gibi yayılan şeref ve faziletin ve seyyid olma şerefinin sahibi idi. Alim ve ârif olarak zamanının büyüklerinden olduğunda şüphe olmayan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî hazretlerinin yüzden fazla eseri bulunmaktadır. Kendisi aynı zamanda şairdir. Ervâdî hazretlerinin önemli eserleri şunlardır: 1. Ferâid-i Fevâid 2. Mir’âtü’l-irfân 3. Târîh-i Kebîr 4. Elfiye fî ulûmi’l-edeb 5. Kifâyetü’l-mürîd min Mühimmâti’l-Tarîk 6. Kitâbu’n-Nuri’l-mazhâr fî Şerhi Salâti’l-vüstâ li’ş-Şeyhi’l-Ekber 7. Risâle fî Râbıta beyne fîhâ şemâili’r-ricâli’t-tarîka 8. Risâle fi’l-Halvet 9. Evrâd 10. Manzûme fî Esmâi’llâhi’l-hüsnâ 11. İlhâmâtü’r-rabbâniyye fî Şerhi’s-Saliti’z-Zâtiyye 12. Keşfu’s-sutûr an meâni salâti’n-nûr 13. et-Tibrü’l-Mesbûk fî nihâyeti’s-sülûk Ervâdî hazretleri, 1261/1845 senesinde şeyhinin işareti ile İstanbul’a gelmişti. Burada müridi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’ye yaptırdığı ilk halvetten sonra bir ara memleketine gider. Bir yıl sonra İstanbul’a gelen Ervâdî iki sene Ayasofya Camii’nde hadis dersi okutur. İcra edilen ikinci halvetin ardından Gümüşhânevî’ye izinli olduğu bütün tarikatlerden hilâfet-i tâmme ile icâzet verir. Ervâdî hazretleri 1264/1848 yılında Gümüşhânevî’ye İstanbul’daki Hâlidi şeyhlerinden Abdülfettah el-Ukarî’ye (1281/1864) sohbet şeyhi olarak bağlanmasını tavsiye ederek, memleketi Trablusşam’a döner. Trablusşam müftüsü diye de anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî 1275/1858 senesinde memleketinde âhirete irtihal etmiş, Diba Mescidi’ndeki medfen-i mahsusuna defnedilmiştir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Mevlana Halid Bağdadi (k.s.)
Mevlana Halid Bağdadi hazretlerinin kabri şerifi ; Suriye – Şam’da Kasiyun Dağındaki Dergahında On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında Irak ve Şam’da yetişmiş büyük velîlerden. Asrının müceddidi idi. Babasının ismi Ahmed’dir. İsmi Hâlid, lakabı Ziyâüddîn’dir. Bağdâdî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası hazret-i Osman’ın, annesi ise hazret-i Ali’nin soyundandır. Bu sebeple Osmânî diye de anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî diye meşhûr olmuştur. 1778 (H.1192) senesinde Bağdât’ın kuzeyindeki Şehrezûr kasabasında doğdu. 1826 (H.1242) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri Şam’ın kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Hâlid-i Bağdâdî, keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile dikkati çekti. Süleymâniye’de devrin meşhûr âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahîm Berzencî ile kardeşi Abdülkerîm Berzencî’den, Abdullah-ı Harpânî’den ve daha pekçok âlimden ilim öğrenip, icâzet aldı. Sarf, nahiv, edebiyât, usûl, mantık, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ilimleri ile tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi. Fîrûzâbâdî’nin Kâmûs’unu ezberledi. Öğrendiği bütün ilimlerde din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhib oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi. Hocası Seyyid Abdülkerîm Berzencî 1788 (H.1203) senesinde tâundan vefât edince, onun talebesi boş kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkülü çözer her derde devâ olurdu. Dünyâya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibâdet ederdi. Böylece yirmi bir yaşındayken, ulemâya ve talebeye üstâd olup, yedi sene ders okuttu. Sözü tesirli, avâm ve havâss arasında sözü delîl olan şerefli bir zâttı. 1805 senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevâzûundan dolayı, Allâme Muhammed Kuzberî’den hadîs rivâyeti; Mustafa Kürdî’den Kâdirî yolu icâzeti aldı. Bir müddet Şam’da kaldıktan sonra Hicaz’a gitmek için yola çıktı. Medîne-i münevvereye kavuştuğu zaman Peygamber efendimize aşk derecesindeki sevgisini anlatan Kasîde-i Muhammediyye’yi Farsça olarak yazdı. Medîne-i münevvereye geldiğinde, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusundaydı. Bir gün Yemenli fazîlet sâhibi bir zâta rastladı. Câhilin âlimden nasîhat istemesi gibi ondan nasîhat istedi. O zât dedi ki: “Ey Hâlid Mekke-i mükerremeye gittiğin zaman edebe uymayan birşey görürsen hemen reddetme.” Mevlânâ Hâlid hazretleri Mekke-i mükerremede bir Cumâ günü Kâbe-i şerîfe karşı Delâil-i Hayrât’ı okurken birinin, Kâbe’ye sırt çevirip kendine bakdığını gördü. “Utanmadan Kâbe’ye arkasını çevirmiş. Edebi gözetmiyor!” diye düşünürken, o kimse; “Mümine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medîne’deki zâtın nasîhatını unuttun mu?” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunun büyük velîlerden olduğunu anladı. Ondan af diledi ve; “Beni talebeliğe kabûl et.” diye yalvardı. O da; “Sen burada olgunlaşamazsın.” dedikten sonra eli ile Hindistan’ı göstererek; “Senin işin orada tamam olur.” dedi ve gitti. Bu gördüğü zatın hocası Abdullah-ı Dehlevî olduğu rivayet edilmektedir. Mevlânâ Hâlid hazretleri, memleketi Süleymâniye’ye dönüp ders vermeye başladı. Fakat gece-gündüz Hindistan’ı düşünüyordu. Bir gün bu düşünceler içindeyken, Hindistan’ın Dehli şehrinde bulunan evliyânın en büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden Mirzâ Abdürrahîm isimli bir zât çıkageldi. O talebe, Abdullah-ı Dehlevî; “Mevlânâ Hâlid’e selâmımızı söyle bu tarafa gelsin!” buyurdu.” dedi. Uzun zaman başbaşa görüştüler. Mevlânâ Hâlid talebelerine ders vermeye gelmez oldu. Talebeler, Hindli’ye kızmaya başladı. Bir süre sonra, 1809 senesinde ikisi birlikte İran ve Afganistan üzerinden Hind yolculuğuna çıktılar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu ânî ayrılışına şehrin bütün halk ve talebeleri çok üzüldüler. Yoldan çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi. Hindistan’ın karanlıklar ve tehlikeler içinde bulunduğunu söyleyip vaz geçirmek istediler. Onlara; “Âb-ı hayât zulümâtta bulunur.” şeklinde cevap veren Mevlânâ Hâlid hazretleri, arkadaşı Mirzâ Abdürrahîm ile yaya olarak yola çıktı. Mevlânâ Hâlid, Tahran’dan; Bistâm, Harkan, Semnân ve Nişâbur’a geçti. Geçtiği yerlerdeki evliyâyı, şiirleriyle medheyledi. Âriflerin kutbu Bâyezîd-i Bistâmî’nin kabrini ziyâret ettiği zaman meşhûr bir kasîde söyledi. Sonra Tûs (Meşhed) şehrine gitti. Orada, on iki imâmın dokuzuncusu Mûsâ Kâzım’ın oğlu İmâm Ali Rızâ’nın türbesini ziyâretinde de, çok güzel bir kasîde okuyarak onu medheyledi. Mevlânâ Hâlid, Ahmed Nâmıkî Câmî’nin kabrini ziyâret etti. Onu da Fârisî bir kasîdeyle medheyledi. Buradan Afganistan’a geçti. Hirat’a uğradı. Hirat’ın bütün âlimleri, fazîlet sâhipleri, ziyâretine geldiler. Gelenler arasında Abdullah-i Hıratî (Hirevî) de vardı. Bu zât sonradan Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebesi oldu. Her şehirden ayrılırken; âlimler, vâli ve kumandanlar ve halk ona âşık olup, saatlerce yola uğurladılar. Kandehâr, Kâbil, Peşâver âlimlerinin suâllerine verdiği cevaplarla hepsini hayran bıraktı. Peşâver’de çok hürmet ve tâzimle karşılandı. Âlimler onun üstünlüğünü tasdik ve ikrâr ettiler. Sonra Lâhor şehrinin bir kasabasında kâmil bir velî olan Allâme Mevlânâ Senâullah Dehlevî’yi (rahmetullahi aleyh) ziyâret etti. Mevlânâ Senâullah Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın en üstün talebelerindendi. Mevlânâ Hâlid; burada başından geçenleri şöyle anlatır: Bu kasabada bir gece kaldım. Rüyâda, Şâh Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin, yanağımdan tutup beni kuvvetle kendine çektiğini gördüm. Sabahleyin Mevlânâ Senâullah’ın huzûruna gittiğim zaman, daha rüyâmı anlatmadan; “Kardeşimiz ve seyyidimiz Abdullah-ı Dehlevî’nin huzur ve hizmetlerini câna minnet bilmeli, huzur ve hizmetinde bulunmayı, sana vâd olunan nîmetlere kavuşmaya sebep bilmelisin.” dedi. Daha sonra o kasabadan ayrıldım. Hindistan’ın başşehri olan Dehli ismi ile meşhûr Cihânâbâd’a geldim. Aylarca süren uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra tam bir senede Dehli’ye (Cihanâbâd) ulaşan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Dehli’ye vardığında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile, seferdeyken yanında bulunan şeylerin hepsini, fakirlere dağıttı. Sonra Hindistan’ın en büyük velîsi ve büyük İslâm âlimi, Şâh Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna kavuştu. Abdullah-ı Dehlevî, onu talebeliğe kabûl etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme vazifesini verdi. Mevlânâ Hâlid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen, hiç îtirâz etmedi. Bir gün yerleri temizleme işi nefsine zor geldi. Derhal nefsine; “Eğer mübârek hocamın verdiği bu şerefli vazifeden kaçarsan yerleri süpürge ile değil, bu sakalınla süpürtürüm.” diyerek hitâb etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiçbir düşünce gelmedi. Bir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile karşılaştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerinden Arş’a doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve hayranlıkla baktıklarına şâhid oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlânâ’nın tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzûrunda bulunmasını emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet ederek, büyük mücâhede ve çetin riyâzetler çekti. Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûrunda beş ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velîlerden olmak saâdetine erişti. Huzur ve müşâhede makâmına kavuştu. Vilayet-i kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbindeki bütün esrâr ve mânevî üstünlüklere kavuştu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri; “Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdât’a git! Oradaki Hak âşıklarını, sevdiklerine, yâni Allahü teâlâya kavuştur.” buyurunca, Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sâhibi ve âlimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni men ederler.” diye arz etti. “Sen, memleketine git. İrşâd ile meşgûl ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zâtına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri, fazîlet sâhipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim, iste yâ Hâlid!” buyurdu. “Din için dünyâlık isterim!” dedi. “Git, her istediğini verdim!” deyip; “Yolun üzerinde, filân yerde, evliyânın büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk’a gönlünü vermiş, ölü gibi hareketsiz durup, Hakk’ın sevgisine dalmış şerefli bir zât var. Ona selâmımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!” buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar Mevlânâ Hâlid’i uğurladı. Sonra; “Hâlid bürd”, yâni “Hâlid herşeyi aldı götürdü.” buyurdu. Mevlânâ Hâlid, o velînin olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid’i (rahmetullahi aleyh) bir korku ve dehşet kaplayıp, gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şâh-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zâtın yanına gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da başını murâkabeden kaldırıp; “Aleyke ve aleyhisselâm.” buyurdu. Sonra; “Ey Hâlid, senin fütûhâtın ve irşâdının yayılma yeri Bağdât’tır.” deyip, tekrar murâkabeye daldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri, o zâtın, nisbet-i Muhammedî denizine gömülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl-i Haktan ve O’nu murâkabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı. Mevlânâ Hâlid Şîrâz’a, oradan İsfehan’a sonra Hemedan’a gitti. Hangi şehre teşrif etse, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını hatırlatması güzel âdetlerindendi. Bu şehirlerdeki vâz ve nasîhatlerini duyan îtikâdı bozuk kimseler ona kötülük yapmak istedilerse de, Allahü teâlânın koruması ve Mevlânâ Hâlid’in heybeti sebebiyle korkup bir şey yapamadılar. Sonra Senendec’e, oradan da 1811 (H. 1226) senesinde vatanları olan Süleymâniye’ye gittiler. Bütün âlimler, fazîlet sâhipleri, talebe, şehrin ileri gelenleri ve halk sevinç ve neşe ile onu karşılamağa çıktı. Süleymâniye’de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet burada kaldıktan sonra Bağdat’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekrar Süleymâniye’ye dönerek ilim öğretmeye ve talebe yetiştirmeye devam etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1813 senesinde Süleymâniye’den tekrar ayrılıp Bağdât’a gitti. İkinci defâ Bağdât’a teşriflerinde, çok kimseler kendisine talebe oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Bağdât’ta kalıp İslâmiyeti anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra memleketi olan Süleymâniye’ye döndü. Orada kendisi için bir dergâh inşâ edildi. Bu dergâhta insanlara vâz ve nasîhat edip talebe yetiştirdi. Süleymâniye’deyken, Berzencîler’den silâhlı iki yüz kişi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin öldürülmesine karar verdiler. Cumâ günü, silâhlı olarak mescidin dış kapısında beklemeye başladılar. Cumâ namazı kılındıktan sonra, bütün halk câmiden dışarı çıktı. Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, her zaman câmiden en son çıkardı. Dışarı çıkanlar bu silâhlı kişilerin Mevlânâ Hâlid hazretlerine kötülük yapmak niyetinde olduklarını anladılar. Mevlânâ Hâlid hazretleri, mescidin kapısından çıkıp, bu silâhlı ve kötü niyetli kimselere heybetli bir nazarla bakınca kalblerinde müthiş bir korku hâsıl oldu. Öldürmek için gelenlerden bâzısı nâra atarak kaçıştı, bâzıları da yüzüstü düşerek perişân oldu. Bundan sonra, Mevlânâ Hâlid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey olmamış gibi, Cennet misâli olan hânekâha gittiler. Kaçan bu düşmanların çoğu; “Mevlânâ câmiden çıkınca, onun omuzlarında heybetli bir arslanın ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gördük. O anda aklımız başımızdan gitti, kaçacak yer bulamadık.” dediler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’ta ilimle ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olduğu sırada, onu hased eden inkarcılardan birisi Bağdât Vâlisi Saîd Paşaya bir mektup yazarak Mevlânâ Hâlid hazretlerini şikâyet etti. Mektup yalan ve iftirâlarla doluydu. Hattâ Mevlânâ Hâlid hazretleri küfürle ithâm ediliyordu. Mektûbu okuyan vâli, sinirlenerek mektubu yere çarptı ve; “Sübhânallah! Eğer hazret-i Şeyh Hâlid de müslüman değilse, müslüman kimdir? Bu mektubu yazan ya delidir veya Allahü teâlâ onun basîret gözünü kör etmiştir. Bunun sebebi de o kimsedeki aşırı haseddir. Allah’a sığınırız, Allah’a sığınırız.” dedi. Bağdât’taki âlimlere bu mektuba bir reddiye yazılmasını emretti. Halle Müftüsü Muhammed Efendi bu mektuba bir reddiye yazarak bozuk fikirlerini çürüttü. Bu mektubu Bağdât âlimleri de tasdik ettiler. Daha sonra hatâ ettiğini anlayan iftirâcı iddiâlarından vazgeçip Mevlânâ Hâlid hazretlerinden özür diledi ve affedildi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine düşman olan ve karşı çıkanlardan pekçoğu onun güzel ahlâkı ve kerâmetleri karşısında insafa gelip büyüklüğünü kabûl ettilerse de bâzıları aynı hased ve muhâlefetlerine devâm ettiler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Allahü telânın emir ve yasaklarını anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra Süleymaniye’den âile fertlerini ve talebelerinden bir kısmını da berâberine alarak yerleşmek üzere Şam’a gitti. Şam ahâlisi, âlimleri ve idârecileri ona saygı ve iltifât gösterdiler. Şam Vâlisi Abdurrahmân Paşanın oğlu Mahmûd Paşa Mevlânâ Hâlid hazretlerinin üstünlüğünü anladı. Uzaktan yakından pekçok kimsenin onun sohbetiyle ve ilim meclisleriyle şereflenmek üzere geldiklerini görerek ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Kendisinin ve talebelerinin geçimlerini sağlayabilecek maddî yardımlarda bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri sohbetleriyle insanların dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Pekçok âlim ve fazîlet sâhibi kimse onun sohbetlerinde bulundu. Şeyh İsmâil Şirvânî, Şeyh Ahmed Eğribozî ve başka zâtlar bunlardandır. [toggle title=“Abdülvehhab es-Susi olayı load=”hide”] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da bulunduğu sırada Abdülvehhâb es-Sûsî’yi İslâmiyeti anlatmak ve Nakşibendiyye yolunun esaslarını tanıtmak üzere vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî İstanbul’a gidince, kendisini şeyhülislâma kabûl ettirdi. Âlimlerden bir grub büyük vezirler ona bağlandılar. Abdülvehhâb es-Sûsî devlet adamları ve ulemâ ile düşüp kalkması sebebiyle ucb ile kendini beğendi ve kibire kapıldı. Zenginliğe ve dünyâ malına meyletmesi sebebiyle İslâmiyete uygun olmayan hareketler yapmaya başladı. Bu durumu keşif yoluyla anlayan ve habercileri vâsıtasıyla bilgi alan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri mektup yazarak Abdülvehhâb es-Sûsî’yi Şam’a çağırıp tövbe etmesini istedi ve yerine başkasını vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî zâhiren Mevlânâ Hâlid hazretlerine itâat ediyor göründüyse de, gizlice hîleli yollara başvurdu. Fakat Allahü teâlâ Mevlânâ Hâlid hazretlerine onun başvurduğu hîleli yolları bildirdi. Mevlânâ Hâlid efendimiz üç kere mektup yazarak işin hakîkatini İstanbul’daki talebelerine ve sevenlerine bildirdi ve onun tasavvuf yolundan tard edildiğini, sözlerinin dinlenmemesi gerektiğini haber verdi. Bu mektuplardan birinde buyurdu ki: “…Size mâlûm olsun ki, Abdülvehhâb tarîkat ve şerîat esaslarından pekçok şeyi bozdu. Bu yolda bulunma şerefini de dünyâ leşini almaya vesîle etti, îtibâr vesîlesi kıldı. İstanbul’da maddî çıkarlara yol açtı. Allah orayı belâdan korusun. Gerek İstanbul’da, gerekse Irak’ta insanların inkârına sebeb oldu. Onun davranışları insanlar arasında vehimlere ve vesveselere yol açtı. Sizin ona çok tâzim edip saygı göstermeniz onun için gurur sebebi oldu.Kendi üzerindeki terbiye haklarını inkâr yoluna gitti. Ondan son derece ters davranışlar ortaya çıktı. İşte anlatılan sebeplerden dolayı ilâhî irâde onun tarîkat yolundan kovulması yolunda tecellî etti. Bâzı sırlarından dolayı, onlar basîret sâhibi olanlara gizli bir şey değildir. Bu mektup size ulaştıktan sonra onunla muhatap olmayın. Bunun tersine davranırsanız bu silsile büyüklerinin sizinle olan bağları kopar. Kezâ bu fakirle de bir bağlantınız kalmaz. Sevgi hakkını gözeterek bu mektubu yazdım. Size bir zarar gelmemesi için oradaki ihlâs sâhibi kardeşlerimiz ve sevenlerimiz de bu mektubun muhâtabıdırlar.” Tasavvuf yolundan tard olunan Abdülvehhâb es-Sûsî yaptıklarına pişman olup bir gün Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Yahyâ hazretlerine gelerek elini öptü ve affedilmesi için vâsıta olmasını istedi. Şeyh Yahyâ, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin huzûruna geldi ve Abdülvehhâb’ın affını diledi. Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdular ki: “Bu iş benim elimde olsa affederdim. Fakat Nakşibendiyye silsilesinin sâdâtı (efendileri) onu tarîkat kapısından kovmuşlardır. Şâyet Abdülvehhâb sakalını traş eder, yüzünü siyaha boyayıp bir merkebe ters bir şekilde biner, sokaklarda gezer, kendini teşhir ederse, o zaman belki şeyhlerin rûhâniyeti onu affeder.” Bunun üzerine Şeyh Yahyâ; “Üstâdım! Abdülvehhâb nefsine böyle bir iş yükleyemez. İzin veriniz de onun yerine bu işi ben yapayım, Abdülvehhâb affolunsun. Ben kendimi müslümanların hayrı için fedâ ederim.” dedi. Onun bu sözlerini dinleyen Mevlânâ Hâlid hazretleri ağlayarak Şeyh Yahyâ ile kucaklaştı. Şeyh Yahyâ dönüp Abdülvehhâb’ın yanına gitti ve dedi ki: “Sen kendinden başka kimseyi kınama, ancak ve sâdece kendini kınayabilirsin.” Zâten kötü niyetliliği kendine huy edinmiş olan Abdülvehhâb es-Sûsî, Medîne-i münevvereye giderek Mevlânâ Hâlid hazretlerinin aleyhinde küfre vardıracak iftirâlar ve sözler sarf etti. [/toggle] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çekemeyenler, Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd’a; “Asker ve silâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan koruyasın.” diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna çağırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; “Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; “Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın.” buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler.” Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydirip araştırmak için Şam’a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler gizlice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki misâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetindeki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-iBağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bulamadılar. Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladılar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul’a dönmek istemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Olmaz. En uygunu İstanbul’a dönmenizdir. Hazret-i Sultana durumu anlatırsınız.Verilen görevi tam yerine getirmiş olursunuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur.” buyurdu. Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam’a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi. Sonra Sultan Mahmûd Hanın saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi, Mevlânâ Hâlid’in şöhret ve îtibârını çekemeyerek, kendisini halîfeye çekiştirdi. “On binlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lâzımdır.” dedi. Sultan Mahmûd Han; “Din adamlarından devlete zarar gelmez.” diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunu işitince, hayır ve selâmetle duâ etti ve; “Hâlet Efendinin işi Pîri Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine havâle olundu. Onu huzûruna çekip cezâsını verecektir.” buyurdu. Az zaman sonra Sultan Mahmûd Han Mora İsyânına sebeb olduğu için onu Konya’ya sürdü. Orada îdâm olundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’taki vazîfesini tamamladıktan sonra son olarak 1822 senesinde Şam’a gitmek üzere hazırlandı. Âile fertlerinden bazılarını Bağdât’ta bıraktı. Bağdâtlılar gitmesini istemediler. Ancak Mevlânâ Hâlid hazretleri kendilerine gelen mânevî işâretin Şam’a gitmeleri doğrultusunda olduğunu belirterek yola çıktı. Talebeleri ve sevenlerinden büyük bir cemâatle Şam’a geliyorlardı. Şam arâzisine geldikleri zaman, Safvek bin Fâris diye meşhûr Şemmer kabîlesinden bir yol kesici, adamları ile kâfileyi soymak istedi. Safvek bin Fâris, bu hâdiseyi şöyle anlatır: “Pekçok yardımcımla Mevlânâ Hâlid’in kâfilesine hücûm edeceğim zaman, kâfileden beyaz elbiseli, ata binmiş, heybetli biri göründü. Sonra gözlerimizin önünde büyük bir dağ kadar oldu. Yolcular ile aramızda büyük bir engel teşkil etti. Artık kâfiledekileri seçemez olduk. Boyunun uzunluğu semâya kadar varan bir büyük dağ gibi olan bu zâtı görünce, korkudan bir titreme gelerek, mızraklarımız elimizden düştü.Sonra herkes hayvanlarından düştü. Artık kâfilede Allah’ın sevgili bir kulu olduğunu anladık ve hep bir ağızdan; “Aman aman, affedin affedin!” diye bağırıştık. Bunun üzerine kâfile görünmeye başladı. İçlerinde Mevlânâ Hâlid’i görünce, hepimiz kusurlarımızın affını rica ve niyâz ettik. Ellerine sarılarak tövbe ve istiğfâr eyledik.” Sağ sâlim Şam’a gelen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Ümeyye Câmiindeki Gazze büyüklerinin Halvethânesine girdi. Şam’a bu gelişi sırasında Seyyid İsmâil Efendinin kızı Âişe Takıyye Hanımla evlendi. Sonra Bağdât’ta kalan hanımı ve âile fertlerinin de getirilmesini emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’ın meşhûr semtlerinden Kunvat’ta büyükçe ve geniş bir konak satın aldı. Âilesi ile birlikte oraya yerleşti. Oranın bir kısmını vakıf olarak bağışladı. Konağın yanına bir mescid yaptırdı. Bu mescidde beş vakit namaz cemâatle kılınmaya başladı. İleri gelenlerden ve halktan pekçoğu Mevlânâ Hâlid hazretlerinin cemâat ve sohbetlerine koştu. Vezirler ve devlet adamları onun huzûrunda el pençe divan durdular. Kâfile kâfile gelenler Nakşibendiyye yoluna girip talebesi oldular. Kendisine devletin ileri gelenlerinden mektuplar yazıldı, vâliler ziyâretine koştular. Âlimler ve şâirler üstünlüğünü anlatan eserler ve şiirler yazdılar. Kısaca İslâm dünyâsının her tarafında onun üstünlüğünü ve fazîletini bilmeyen ve kabûl etmeyen kalmadı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da kaldığı müddet içinde pekçok yıkık mescidi tâmir ettirdi. İdas Câmii de bunlar arasındadır. Yerleştiği konağın yakın bir yerine bir köy kurdu. Orada halîfeleri ve talebelerinden bir cemâatin kalmasını emretti. O köy halkının dînî terbiyesini ise, halîfelerinden Şeyh İsmâil Enârenî ile Şeyh Ahmed Hatib’e bıraktı. Şuvayka Câmii olarak bilinen Murâdiye Câmiinde Muhammed Hânî’yi, Sâlihiyye’deki Câmi-i Sâhibe’de Abdülkâdir Dimlanî’yi insanlara İslâmiyeti anlatmakla ve Hatm-i hâcegân yaptırmakla vazîfelendirdi. Kendisi de medresesinde sabahları Şâfiî fıkhı okuttu. Şam’dayken Kudüs’e giderek Mescid-i Aksâ’yı ve büyüklerin kabirlerini ziyaret etti. Kudüs halkından saygı iltifat gördü. Kudüs’ten Urfa’ya gelerek mübârek makamları ziyâret etti ve insanlara vâz nasihat ederek kurtuluşlarına vesîle oldu. Tekrar Şam’a döndü. 1826 senesi hacca gidişinde berâberinde halîfelerinden ve talebelerinden pekçok kimse de bulundu. Yol boyunca gittiği beldelerin insanlarına da İslâmiyeti anlatanMevlânâ Hâlid hazretleri hac vazîfesini yerine getirdi. Medîne-i münevvereye giderek sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede pekçok âlim ve evliyâ zâtlarla karşılaşıp sohbet etti. Aynı sene içinde Şam’a döndü ve vazîfesine devâm etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri hayâtının son senesinde Ramazân-ı şerîf ayının son gününde halîfeleri ve sevenlerine Kudüs’e gitmek istediğini bildirdi. Talebeleri bu habere çok sevindiler. Fakat Şevvâl ayı içerisinde tâûn salgını, vebâ hastalığı ortaya çıktı. Talebeleri; “Kudüs’e gitmenin tam zamânıdır.” dediler. Onlara buyurdu ki: “Şimdi üzerinde durduğumuz mesele, tâuna karşı sabırlı olmaktır. Bunun sevâbı, istediğiniz şeyden daha çoktur.” Tâunla şehîd olup gitmenin fazîletinden ve iyiliğinden bahsetti. Tâûndan ölenlerin şehîd olacağı hakkında hadîs-i şerîfleri okuyarak bu yüksek dereceye kavuşmak istediğini bildirdi. O sırada birisi gelip; “Efendim duâ edin de bana tâûn bulaşmasın.” diye yalvarınca, ona duâ ettiler. O kişi kurtuldu. Kendileri için ise; “Rabbime kavuşmayı istememekten hayâ ederim.” buyurdu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Muhammed Behâüddîn isimli beş yaşındaki oğlu bu sene tâûn hastalığına tutulup vefât etti. Onun vefâtını haber alınca, buyurdu ki: “Ey Rabbim! Bu musîbete sabır ve genişlik verip, beni sevinçle rızıklandırdın. Önümde rûhunu aldın. İnşâallah yüksek katınızda büyük bir nasîbi olur. Oğlum Behâüddîn mıknatısımızdır. Bizi kendisine çeker. Biz ona uyarız. Vekîlimizdir.” buyurdu. Nûrlu yüzlerinde sevinç doğmuştu. Merhum oğluna sabır ve tahammül etmenin fazîletlerini içine alan sohbet ve vâza başladı. Âhirete göç eden bu temiz yavrunun Kâsiyûn Dağındaki bir tepeye defnolunmasını emretti. Bu yere bundan evvel kimse defnolunmamıştı. Şeyh İsmâil ve Şeyh Muhammed Nâsih hazretlerine techiz ve tekfinini emir buyurdu. Cenâze yıkandıktan sonra, müslümanların omuzlarında, adı geçen yere götürüldü. Bizzat Mevlânâ Hâlid hazretleri imâm olup, cenâze namazını kıldırdıktan sonra defneylediler. Behâüddîn’in vefâtından sonra, diğer oğlu Abdürrahmân da aynı sene içinde taûndan vefât etti. Abdürrahmân gâyet zekî, merhamet sâhibi, akıllı bir çocuktu. O da defin hazırlıkları bitince Kâsiyûn isimli tepeye, kardeşi Behâüddîn’in mezârının kuzey tarafına defnedildi. Çok kalabalık bir cemâat cenâzesinde bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, son zamanlarına doğru, yanlarında bulunan emânet kitapları sâhiplerine vermek için ayırmaya başladılar. Bir ara talebelerinden birini gönderip, Şeyh İsmâil Enârenî’yi çağırttı. Ona; “Buradan hiç bir yere çıkmam. Ancak oğlum Behâüddîn’in yanına gitmeyi isterim.” buyurdu. Şeyh İsmâil; “Efendim güneşin harâretinden oraya gitmek ve orada oturmak mümkün olmaz.” deyince Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Güneşin harâreti bize zarar vermez.” buyurdu. Sonra kütüphânesinin önünde oturdu ve; “Ey İsmâil! Beni dinle, aslâ muhâlefet etme. Vefâtımdan sonra, çoluk-çocuğum, fıkıh kitaplarım, diğer hukûkî işlerim için yerime vasî olarak, İsmâil Enârenî’yi tâyin ettim. Ondan sonra Muhammed Nâsih, sonra Abdülfettâh, ondan sonra da seni seçtim. Malımın üçte birini namaz borcumun iskâtı için ayırın. Bir su sarnıcı inşâ edin. Ben zannederim ki, ümmetin iyi zâtlarından bâzı ihlâs sâhipleri, bu makâmda, sevdiklerimiz için dergâh binâ ederler. Malımın üçte birinden geri kalanı da, kapımızdaki fakir ve yoksullara verilsin. Ölümümden daha büyük bir musîbet size gelmez. Ona karşı sabır ve tahammül gösteriniz. İnsanlarla münâkaşa etmeyiniz.” buyurdu. Şeyh İsmâil de; “Efendim, bugün kalblerimizi hüzün ve kederle doldurdunuz. İnşâallah bu emir gelmez de ömrünüz uzun olur.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey İsmâil! Biz Şam’a ancak ölmek için geldik. Buraya geliş gâyemiz bundan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hak, Beyt-i mukaddesi ve Nebiyy-i zîşânı ziyâreti ve Hâcc-ı ekberi, bize geçmiş senelerde nasîb etti. İnşâallah saâdet-i ebediyyeye nâil oluruz. Başka bir şey istemiyoruz. Bâzı inkârcıların size yapacağı ezâ ve cefâdan korkuyoruz. Bilhassa falan kimsenin ezâ ve cefâsından korkuyoruz. Hak teâlâya yalvararak duâ ediyoruz ki, size eziyet verecek olan o kimse fazla yaşamasın. Çünkü sevdiklerimize iftirâ ederek zahmet verir.” buyurdu. Buyurdukları gibi, kendilerinden kısa bir müddet sonra o kimse öldü. Bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Şeyh İsmâil Gazzî’ye buyurdular ki: “Bütün kitaplarımı vakfettim.” O esnâda içeriye Şeyh Muhammed Nâsih Efendi girdi ve; “Efendim Seyyid Hüseyin Efendi ve berâberinde bâzı âlim zâtlar, size tâziyeye geldiler.” dedi. Daha sonra onları karşılayıp, oturmalarına müsâade ettiler. Oğlu Abdurrahmân için tâziyelerini kabûl etti. Ziyâretçiler gidince, Şeyh İsmâil Efendi de izin alıp ayrılmak istedi. Mevlânâ hazretleri: “Bugün burada kalınız.” buyurdu. Sonra da; “İnsanların; “Mevlânâ Hâlid kerâmet izhar ediyor.” demelerinden korkmasaydım, bütün arkadaş ve dostlarımla vedâlaşırdım. Bu Cumâ gecesi gideceğimizi zannediyorum.” buyurdu. Daha sonra kendisine yemek getirildiğinde; “Bu ve bundan başka yemeklerden yiyemeyeceğim, ölümü isteyen hem de yemek yiyen hiç bir kimse gördünüz mü?” buyurdu. Uzun bir müddet dünyâ yemeklerinden yemedi. Sonra; “Dünyâ yemeklerine doymuş olduğum hâlde, Rabbime kavuşmayı arzu etmem.” diyerek, evlâdı ile şakalaşan bir baba gibi, ayaklarını evin içinde yere vurdu. Bundan önce böyle bir hâl kendilerinden görülmemişti. Sonra kitapların bulunduğu yere gitti. Emânet aldığı kitapları sâhiplerine göndermeye başladı. Çoluk-çocuğuna teker teker nasîhat ve vasiyet ederek vedâlaştıktan sonra; “Biz bu Cumâ gidiyoruz.” buyurdu. Sonra mescide vardı. İkindi namazını kıldıktan sonra, medresenin olduğu tarafa yöneldi. Kapısına geldiklerinde, sevdiklerinden İsmâil Gazzî’yi yanına çağırıp iltifât etti.Kütüphânesinin önünde oturdu. Önceki vasiyetini ve nasîhatı tekrar etti. Çoluk-çocuğuma hoş nazarla bakınız. Seçtiğim vasîm Şeyh İsmâil Enârenî’dir. Benden sonra irşâd vazifesinde bulunacak seçtiğim talebemdir. Bu husûsu hiç kimse hatırından çıkarmasın.” buyurup, İsmâil Gazzî’ye: “Bana kalemi ver, vakıf şartlarını yazayım.” buyurdu ve mübârek ellerine kalem alıp; “Bu kitapları Allah için vakfettim. Vakfımın şartları şunlardır.” diyerek şartlarını yazdı. Sonunda da; “Bu yazılan şartlarla vakfettiğim kitaplarımın küçük bir tânesini de olsa değiştiren, noksanlaştıran kimseler üzerine; Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti yağsın.” buyurdular. O esnâda talebelerinden olan Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Seyyid Muhammed Emîn ibni Âbidîn içeri girdi ve bâzı sorular sordu. Kaynaklar Kaynak: İslam Alimleri Ansiklopedisi – Türkiye Gazetesi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Abdullah Mekki (k.s.)

Hace Alaaddin Attar (k.s.)
Hace Alaaddin Attar (k.s.) hazretlerinin kabrisi Şerifi ; Özbekistan – Tirmiz’e 130 km uzaklıktaki Namazgah bölgesinde Buhârâ’da yetişen en büyük velîlerden. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on altıncısı. İsmi Muhammed bin Muhammed Buhârî, lakabı Alâeddîn’dir. Doğum yılı belli değildir. 1400 (H.802) senesinde Buhârâ’nın Cağanyân nâhiyesinde vefât etti. Alaeddin-i Attar’ın babası, Buhara’nın zengin eşrafından idi. Üç oğlu vardı. Bunlardan büyük oğullarının isimleri; Şehâbeddîn ve Hâce Mübârek’tir. Alâeddîn en küçükleri idi. Babası vefât edince, oğullarına çok fazla mal kaldı. Fakat Alâeddîn hiç miras kabûl etmeyip, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî’ye talebe olmayı tercih etti. Huzûrlarına varıp hâlini arz etti ve talebeliğe kabûl buyrulmasını istirhâm eyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri Alâeddîn’e nazar ettikten sonra; “Evlâdım bizim yolumuzda çeşitli mihnet ve sıkıntılar vardır. Dünyâyı ve nefsini terketmek vardır. Sen bunları yapabilecek misin?” buyurunca, Alâeddîn derhal; “ Yaparım efendim! ” diye cevap verdi. “ Öyleyse bugün bir küfe elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat! ” buyurdu. Alâeddîn, soylu ve tanınmış bir âileye mensûb olmasına rağmen, kibirlenmeyerek, kardeşlerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend’in huzûruna gelerek; “ Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim. ” dedi. Behâeddîn-i Buhârî; “Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın.” buyurdu. Alâeddîn; “ Peki efendim! ” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri yanına gelip; “Bizi elâleme rezil etme, para lâzım ise, istediğin kadar verelim, mîrâsından daha fazlasını al, fakat bu işi bırak.” dediler. Alâeddîn hiç dinlemeyip elma satmaya devâm etti. Ağabeyleri; “ Mâdem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma, git başka yerde sat! ” diye ısrâr ettiler. O yine dinlemedi. Bunun üzerine kendisine pekçok hakâret ederek, dövdüler. Ne var ki, Alâeddîn-i Attâr hiçbir şeye aldırış etmedi. Verilen emre göre hareket etmeye devâm etti. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend hazretleri; “ Artık bu iş tamamdır .” diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri anlatır: “Şâh-ı Nakşibend hazretleri beni kabûl edince, onu o kadar sevdim ve sohbetlerinden ayrılamıyacak hâle geldim. Bu hâlde iken, birgün bana dönüp; “ Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim? ” buyurdu. “ İkrâm sâhibi zâtınız, âciz hizmetçisine iltifât etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir. ” diyerek cevap verdim. Bunun üzerine; “ Bir müddet bekle, işi anlarsın. ” buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman; “ Gördün mü, sevgi benden midir. Senden midir? ” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr talebeliğe kabûl edilince, canla başla çalışmaya, hizmet etmeye başladı. Gece-gündüz hiç boşa vakit geçirmeyip, hocasının verdiği dersleri ve vazîfeleri en kısa zamanda yapmak gayretiyle çalıştı. Talebe arkadaşlarının arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Dünyâya meylederim korkusuyla, yatacak bir döşek ve üzerine örtecek bir yorgan bile almazdı. Bütün dikkatini, derslerine ve hocasının hizmetine verdi. Hocası Behâeddîn-i Buhârî de onun kemâlini, olgunluğunu, derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, birgün hanımına; “ Ey hâtun! Kızımız bülûğa erişince bana haber ver. ” buyurdu. Bir müddet sonra kızının bülûğ çağına geldiğini öğrenince, Alâeddîn-i Attâr’ın odasına gitti. Bu sırada Alâeddîn-i Attâr, eski bir hasır üzerinde kitap mütâlaa ediyor, okuyordu. Odasında, başının altına koymak için bir de tuğlası vardı. Başka bir şeyi yoktu. Behâeddîn-i Buhârî’yi karşısında görünce, hemen ayağa kalktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: “ Eğer kabûl edersen, evimde yeni bülûğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim. ” Alâeddîn-i Attâr, edeble durumunu arzetti: “ Hakkımda büyük bir lütuf ve saâdet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki, yanımda dünyâlık olarak hiçbir şeyim yoktur. ” Behâeddîn-i Buhârî ise; “Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir. Rızkınızın da, Allahü teâlânın gayb hazînesinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme!” buyurdu. Behâeddîn-i Buhârî, talebeleriyle birlikte Alâeddîn’e bir ev yapmak için çalışmaya başladılar. O sıcak yaz günlerinde bir müddet çalışırlar, öğle vaktinin sıcağında dinlenirlerdi. Herkes gölgede istirahat ederken, Alâeddîn-i Attâr hazretleri güneş altında dinlenirdi. Diğer talebeler güneşin Alâeddîn hazretlerine gölge yaptığını hayretle görürlerdi. Alâeddîn-i Attâr hazretleri o hâlde iken Allahü teâlânın yarattıkları hakkında tefekkür eder ve Cehennem’in şiddetli sıcağı yanında, güneşin sıcaklığının hissedilmeyeceğini düşünürdü. Bir ân dahi Allahü teâlâyı unutmaz, kalbinde O’nun muhabbetinden başka bir şey bulundurmazdı. Öyle ki, bütün hücreleri cenâb-ı Hakk’ı zikreder; “Allah! Allah!” derdi. Ev tamamlanınca, düğünleri yapıldı. Böylece iffet ve ismet sâhibi, temiz ve edebli bir kızla evlenmiş oldu. Bu hanımından; Hâce Hasan, Hâce Şehâbeddîn, HâceMübârek, Hâce Alâeddîn isimlerinde oğulları dünyâya geldi. Behâeddîn-i Buhârî hayatta iken, bütün talebelerinin yetiştirilmesini Alâeddîn-i Attâr’a bırakıp; “Alâeddîn, bizim yükümüzü hafifletti.” buyurdu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimseyi, kemâl derecelerine çıkardı. Alâeddîn-i Attâr, evliyâlık makamlarında ve mârifette, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgilerde o kadar yükseldi ki: “Alâiyye” ismi ile Silsilet-üz-Zeheb’e (en büyük âlimler ve velîler silsilesine) yeni bir şekil verdi. Talebelerin maksadlarına daha çabuk kavuşabilme yolunu keşfedip, o yol ile hedefe varılmasını sağladı. Büyük âlimler; “Tasavvuf yollarının en yakını “Alâiyye yoludur”. Bu yolun esâsı Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî’den, elde edilmesi ise Alâüddîn-i Attâr’dandır.” buyurdular. Alâeddîn-i Attâr anlatır: “Dervişlerden biri, birgün bana, kalbin nasıl olduğunu sordu. “Nasıl olduğunu bilmiyorum.” dedim. O; “Ben kalbi, üç günlük ay gibi görüyorum.” dedi. Bunu üstâdım ve efendim Şâh-ı Nakşibend hazretlerine anlattım. “Bu, onun kalbine göredir.” buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayağını ayağımın üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcûdâtı, Arş-ı a’lâyı kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince; “Gördüklerini anlat.” buyurdu. Anlattım. Bunun üzerine; “Gönül budur. O dervişin sandığı gibi değil. Allahü teâlâya, kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mahlûkların en üstünü, en şereflisi kalbdir. Kalb, bilinmiyen sırlarla dolu bir âlemdir, her şeyi kendinde bulundurur. Görüldüğü gibi kalb, her şeyden geniş bir latîfedir. Böyle olunca, onu bir kimse nasıl anlayabilir. Bunun için hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Yere ve göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım.” buyurdu. Bu, derin sırlardandır.” buyurdu. “Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emir buyurdu. Gidip, emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzûruna geldim. Yâsîn-i şerîf okumamı istediler. Diğer talebelerle birlikte okumaya başladık. Kendisi de bizimle birlikte okuyordu. Yarısına gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Bundan sonra Alâeddîn-i Attâr hazretleri zamânında kâmil velîlerin baş tâcı oldu. Halktan olsun, ilim ehlinden olsun irşâd işinde pekçok kimseye doğru yolu göstermede kaynak durumuna geldi. Halkı Hakk’a götüren delillerin en önde gideni idi. Üstünlüğünden yer gök onun aşkını anlatmaya başladı. Yaşadığı asırda İslâmiyeti bütün güzelliği ile kâinâta gösterdi. Seyyîd Şerîf Cürcânî, Muhammed Pârisâ, Yâkûb-i Çerhî gibi âlimler ve velîler, Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin talebesidir. Bunlardan başka pekçok kimseler, onun vâsıtasıyla hidâyete kavuştu, başkalarını yetiştirecek irşâd makamlarına yükseldi. Vefâtlarından evvel, talebelerinden biri şöyle bir rüyâ gördü: “Büyük bir otağ kurulmuş. Otağda Peygamber efendimiz de bulunuyordu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri ile hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otağın yanında duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardı. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir müddet sonra sevinç ile çıkarak buyurdu ki: “Bize, kabrimizin 100 fersah mesâfesine defnedilecek her müslümana şefâat etmemiz ihsân edildi. Alâeddîn-i Attâr’a da 40 fersah mesâfedekilere şefâat ihsân edildi. Bizi sevenlere ve ihlâs ile bağlılık gösterenlere de, bir fersah mesâfede olanlar ihsân edildi.” (Bir fersah, altı kilometredir.) Alâeddîn-i Attâr hazretleri vefâtına yakın talebelerine vasiyet ederek buyurdu ki: “Birbirinize sığının! Her işte yolunuz, dînî ölçülere bağlılık olsun! Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz! Sohbet mühim sünnettir. Bu sünnete riâyet edin, umûmî ve husûsi şekilde ona devâm ediniz! Eğer bu yolda sebât ve istikâmet gösterirseniz, bir ânda büyük derecelere kavuşursunuz. Hâlinizin dâimâ yükselişte olması lâzımdır.” 1400 (H.802) senesinde, bel ağrısıyla başlayan bir hastalığa yakalandı. 2 Receb Perşembe günü yatağa yattı. Talebelerinden Şeyh Safiyyüddîn anlattı: “Hocam, hayatlarının sonunda ve yakınlarının huzûrunda bu fakîr hakkında buyurdu ki: “Yirmi yıldan fazla bir zamandırSafiyyüddîn ile aramızda, Allahü teâlânın rızâsı için olan bir dostluk vardır. Elbette bu dostluk bozulmaz.” Ben orada olmadığım bir günde; “Ondan râzıyım. Allahü teâlânın Resûlünün, Eshâb-ı kirâmından râzı oldukları gibi.” buyurmuşlar.” Alâeddîn-i Attâr, yine vefâtına yakın buyurdu ki: “Allahü teâlânın inâyeti ve Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin himmeti ile, müsâade edilseydi, bir nazarda bütün insanları vilâyet mertebesine kavuştururdum. En önce Allahü teâlânın ezelî inâyetini görmek ve bundan ümitli olmak lâzımdır. Bundan bir ân gafil kalmamalıdır. Dâimâ muhtâc olduğunu düşünmelidir. Allahü teâlânın küçük bir gadabını çok büyük görmeli, titremeli ve çok korkmalıdır.” Son hastalıklarında, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti ile hayli sohbet etti. Buyurdu ki: “Dostlar ve azîzler hep gitti. Bazıları da arkalarından gitmek üzeredir. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür.” Bundan sonra bir ara bahçedeki yeşilliğe gözleri takıldı. Yakınlarından biri; “Ne güzel sebzelik.” deyince; “Toprak da güzeldir. Bu âleme hiç meylimiz olmamıştır. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur.” buyurdu. Receb ayının yirmisine rastlayan Çarşamba gecesi, son nefesinde “Lâ İlâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyerek vefât etti. Vefât ettiği gece, sevenlerinden biri onu rüyâsında gördü. Buyurmuş ki: “Allahü teâlanın bize verdiği nîmetler ve ihsânlar, yazı ile, söz ile anlatılamaz. Bunlardan en küçüğü şudur ki: Kabrimin kırk fersah uzaklığına defnedilmiş olanların, benim şefâatim ile affolunacağı, magfiret buyurulacağı bildirildi.” MUBAREK SÖZLERİ Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetlerinde ve çeşitli suâller karşısında buyurdukları kalbe şifâ olan sözlerinden bâzıları şu şekildedir. Tasavvuf yoluna giren ve bu yolda ilerlemek isteyen sâlikin, talebenin durumu ve yapacağı işler hakkında: “Bu yola taklîd ederek girenin, birgün hakîkate kavuşacağına kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emr ettiler. Onları taklîd ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve netîcesini görüyorum.” “Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vaz geçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terketmelidir. Bunun çâresi şöyledir: “Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; “Bu elbise falan kimsenindir.” diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi.” “Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini taleb etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir.” “Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya. Kabir ziyâreti hakkında: “Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk’a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir.” “Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; “Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz.” buyurdu. Allah adamları ile sohbet hakkında: “Allahü teâlânın velî kulları ile sohbet etmek öbür âlemin işlerini yürütmeye yarayan aklı artırır.” “Allahü teâlânın velî kullarını hergün, iki günde bir kere görmek bırakılmaması gereken sünnettir. Ama edeple, saygı ile.” Gönülde Allahü teâlânın sevgisini bulundurmak hakkında: “Bir kimse susup duruyorsa, onun bu hâli, şu üç şeyden boş olmamalıdır. 1. Gönüle kötü duyguların girmesini önlemek, 2. Allahü teâlâyı sessiz sessiz zikretmeyi, anmayı sağlamak, 3. Kalb hallerini gözetmek. “Gönüle Allahü teâlânın düşüncesinden başkasını koymamaya çalışmak zordur. O gönüle gelen şeyleri tamâmen atıp uzaklaşmak ise, mümkün değildir. Yirmi sene gönlüme bir şey koymamaya çalıştım. Sonra yine geldi. Geldi ama, gönlümde yer bulamadı.” “Amellerin en güzeli, gönülden geçenleri araştırmaktır. İyi mi geliyor, kötü mü geliyor bilmektir.” KERÂMET VE MENKÎBELERİ SÖKÜP GÖTÜREMEDİ! Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, birgün talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehrin üzerinden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabardığından birçok ağacı kökünden söküp götürüyordu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Alâeddîn atla!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri, kendini hemen nehrin azgın sularına attı. Sular Alâeddîn’i derhâl yuttu. Diğer talebeler şaşkınlık ve korku içinde idi. Ancak hocalarına da bu işin esrarını soramıyorlardı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, talebeleriyle yoluna devâm ederek kırlarda bir müddet gezdi. Akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, talebelerine; “Biz kaç kişiydik, bir eksiğimiz var mı?” diye sordu. Talebeler de; “Bir kişi eksiğimiz var. O da sabahleyin buradan geçerken nehre atlamıştı.” dediler. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ellerini nehre uzatarak; “Alâeddîn gel!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr nehirden çıktı. Elbiseleri hiç ıslanmamıştı.Behâeddîn-i Buhârî, talebelerine buyurdu ki: “Görüyorsunuz, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâeddîn’in kökü sağlam olduğundan söküp götüremedi.” [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.410-983 2) Hadâik-ul-Verdiyye; s.144 3) Nefehât-ül-Üns; s.428 4) Reşehât(Osmanlıca); s.162 5) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.70 6) Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.180, 182 8) İrgâm-ül-Merîd; s.60 9) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.166 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.265 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeref Ali Türbesi
Niğde – Yukarı Kayabaşı mah Şeref Ali sokağında Türbe inşa kitabesine göre, “Mutasarrıf Hacı Said Paşa” tarafından 1282 H./ 1865-66 M. yılında yaptırılmıştır. Fakat inşa kitabesindeki ifadeden, daha önce mevcut olan türbenin yıkılıp yerine, Hacı Said Paşa tarafından ikinci defa olarak şimdiki türbenin yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Hacı Said Paşa, Niğde’de mutasamf olarak görev yapmıştır. Karaman Eyaleti’nde 1476 yılında evkaf ve emlak tahriri yapılmış ve tahrir defterinde, “Niğde Şeref Ali Zaviyesi” isminde bir yapı geçmektedir. Muhtemelen bu zaviyenin türbede yattığı bildirilen Şeref Ali tarafından yaptırıldığını ve bu şahsın XV. yüzyılda veya daha önce yaşadığı sanılmaktadır. Yıkılan ilk türbenin de zaviye ile aynı dönemde yapıldıgı anlaşılmaktadır. Kitabe: Türbede sadece kapının üst kısmma yerleştirilen inşa kitabesi bulunmaktadır. Kitabe, mermer levha üzerine ta’lik hatla dört satır olarak yazılmıştır. l- Olmak ister sen iki alemde makbulü’l-enam 2- Türbe-i Şeref Ali-yi kıl ziydret-i ey am 3- Banî-i sanisi el-Hac Saîd Paşa 4- Sene 1282. (Ey halk, iki alemde insanların beğendiği kimse olmak istiyorsan, Şefer Ali Türbesi’ni ziyaret et.) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Kesikbaş Türbesi – Şems Tebrizi Makamı
Niğde – Merkez Burhan Mahallesi Kesikbaş sokak’taki Kesikbaş camiinde Türbenin inşa kitabesi olmadığı gibi, yapım yılı hakkında da herhangi bir belge mevcut değildir. Günümüze kadar bir çok onarımlar gördüğü anlaşılan yapı orjinal özelliğini kaybetmiştir. Sadece kuzey ve güney cephe duvarlarının üst kısmında 1296 H./ 1878-79 M. ve 1340 H. / 1921-22 M. tarihli iki onarım kitabesi vardır. Bu kitabelerde yapı, Şems-i Tebrizi Kesikbaş’ın “Makam Türbesi” olarak belirtilmektedir. Kaynaklara göre Şems-i Tebrizi 1247’de öldürülmüş ve nerede gömülü olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, Konya’da gömüldüğüne dair bazı bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu’da “Kesikbaş” motifi XIV. yüzyılda büyük yaygınlık kazanmıştır. Türbe de bir ihtimal dahilinde XIV. yüzyılda yapılmış olabilir. Onarım kitabelerinde türbenin, Şems-î Tebrizî Kesikbaş’ın makamı olduğu ifade edilmektedir. Şems-i Tebrizî, Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı üzerinde büyük bir değişikliğin meydana gelmesine sebep olan kalender-meşrep bir derviş olup Mevlana’nın mürşididir. Şems-i Tebrizî’nin ölümü hakkında birçok rivayetler bulunmakla birlikte genel görüş, 5 Şaban 645 H./ 5 Aralık 1247 M. tarihinde Mevlana’nın ortanca oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından Konya’da öldurülerek kuyuya atıldığı şeklindedir. Bir rivayete göre, Sultan Veled tarafından bulunup kuyudan çıkarılarak Konya’da Mevlana’nın medreseninin banisi Bedrettin Gevhertaş’ın yanına, diğer rivayete göre de Mevlana Bahaeddin’in yanına gömülmüştür. Türk folklorunda ”Kesikbaş” motifli destan, efsane ve menkıbe çok yaygın olup. Balkanlardan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafî sahaya yayıldığı görülür. Bir menkıbeye göre, Mevlana bir gün Hacı Bektaş-ı Velî’den bir dede ister ve Şems-i Tebrîzî kendisinin gitmek istediğini söyler. Onun tevazu göstermemesinden rahatsız olan Hacı Bektaş, “benlik ile meydane geldin, başlı git, başsız gel!” der : Şems gider ve öldürülür, kellesi koltuğunda uçarak şeyhinin dergahına gelerek özür diler. Hacı Bektaş, Şems’e basını alıp memleketi Tebriz’e gitmesini emreder ve orada başını yere koyup oracığa uzanır ve ruhunu teslim eder. Hatta Evliya Çelebi, Şems-i Tebrîzî’nin başının Azerbaycan’da Hoy Kasabası’nda bir türbede gömülü olduğunu ve kendisinin burasını bizzat ziyaret ettiğini belirtmektedir. Ayrıca Türkiye’nin pek çok köy, kasaba ve şehirlerinde “Kesikbaş Türbeleri” ve bunlarla ilgili efsaneler meydana gelmiş olup çeşitli ziyaret ve adak usulleri geliştirilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Envanteri – Niğde – Türk Tarih Kurumu Evliyalar Şehri Manisa , Abdulhalim Durma , 2013 . [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Yakup Afvi Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında. İnadiyeden Karacaahmet sultan dergahına giderken . Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin Halifesi ve damadı. Odabaşı Şeyhi lakabıyla tanınmış olan Amasyalı Fenayi Mustafa Efendi’nin oğlu, Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin damadıdır. İnabet ve hilafeti kaimpederi Osman Efendi’dendir. Babasının inabet ve hilafeti Şeyh Selami Ali Efendi’dendir. Vefatına, ‘Şeyh rahil (Şeyh göçtü)- 1149’ tarih vaki olmuştur. Celvetiye Tarikatı’nın fazilet sahibi bir Şeyhi olan Yakup Gafuri Efendi, ilmi tahsilini babasıyla zamanın kemal sahibi alimlerinden ikmal ettikten sonra Üsküdar’da Atpazarı yakınında yaptırdığı Celvetiye Dergahı’nda ilim ve irfanı neşretmekte olan Şeyh Osman Efendi’ye intisab etmiştir. Bir çok eserleri ve divance teşkil edecek kadar arifane ilahileri vardır. Kabri, İnadiye’den Karacaahmet Türbesi’ne giderken, sağ tarafta, Yuksekkaldırım adlı yerde, annesinin yanındadır. şahidesi şudur; Celveti Mahmud Efendi’ye halife idi bu Lezzet-i dünyaya kat’a eylemezdi arzu Giceler kaim, günü savm üzre geçdi nice yıl Hak budur kim rah-ı takvada iderdi cüst ü cu Mürg-i ruhu Cennet-i firdevs içinde ola şad Sebz-i bağ-ı gulşen-i Adn ide daim su-be-su Bir elif kamet gidub fevtinde tarihin didi Kutb-i Hak Yakub Efendi bezm itdi Hakk’a Hu Sene 1149 fi Ramazan 15 17 Ocak 1737 tarihinde vefat etmiş olan Yakup Efendi’nin oğlu Ahmet Efendi, Selami Ali Efendi Tekkesi’nin Şeyhi idi. 1196 (1782) tarihinde vefat ederek, babasının yanına gömülmüştür. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Ata Efendi ( Şeyh Ata )
İstanbul -Üsküdar’da Özbekler Tekkesi yanındaki kabristanda. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

Köstendilli Ali Efendi
İstanbul – Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki caminin haziresinde. Nureddin Cerrahi Hazretleri’nin mürşidi. Nureddin Cerrahî Hazretlerinin mürşidi olan Köstendilli Şeyh Ali Efendi , tanınmış evliyadandır, ilimde ve amelde zühd ve takvası herkesçe teslim edilmiştir. O da tarikatı Lofçalı Fazıl Aliyyü’r-Rumî Hazretlerinden almış ve uzun müddet mürşidine hizmet ile tarikat adabını ikmal eylemiştir. Kerametleri halk dilinde dolaşan şeyhlerdendir. Halk arasında Köstendilli Kadısı Ali Efendi namı ile meşhur olan. bu zat Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki Hz. Selami’nin halen yıkılmış olan tekkesinin mezarlığında medfundur. Adı geçen tekkeye şeyh olması hadisesini Evrenoszade Sami Bey şöyle anlatmıştır: Zamanın padişahı, uzun müddet Medine’de kalan haremağalarından Beşir Ağa’ya sormuş : — Bunca sene «Ravza-i Mutahhara»’da hizmet etmişsin, bu müddet zarfında hiç bir fevkaladelik görmedin mi? Beşir Ağa: — Evet Efendim, demiş. Bir gün şöyle bir vak’a oldu: Bir akşam üzeri türbenin kapıları kaparken bir adam hızla içeri girdi. «Ben Köstendil Kadısı Ali» dedi ve benden geç kaldığı için özür diledi ve ziyaret sebebi olarak bazı hadis hakkındaki iltibasın halli için huzur-u Peygamberi’ye geldiğini söyledi. Kendisini biraz bekledim ve beraberce türbenin kapısını kapayıp çıktık. Yolda ben birisine selam verdim, hal hatır sorarken bir de arkama bakayım ki Hazret kaybolmuş. Beşir Ağa’nın anlattığı bu vakıa üzerine Padişah bu zatı arayıp bulmasını irade ediyor. Bir gün Beşir Ağa Beyazıt meydanında geçerken Kadıya rast geliyor. Köstendilli Ali Efendi: — Bre ulan Arap! diyor, beni Padişaha neden gammazladın? Beşir Ağa Padişahın zoru ile anlattığını söylüyor ve saraya avdet edince vaziyeti Padişaha arzediyor. Hükümdar da Ali Efendi’nin şeyhliği açık olan bir tekkeye tayin edilmesi hususunda Şeyhü’l İslamlığa irade ediyor. Köstendilli Ali Efendi bu vazifeyi kabul etmek istemiyor. Fakat Şeyhü’l-îslam kendisine: — İki şey reddedilmez, diyor. Biri padişahın iradesi, diğeri Şeyhü’lislam’ın mucibi. Hazret ister istemez vazifeyi kabul edip Üsküdar’ın yolunu tutuyor. Üsküdar iskelesinde kendisini alayla karşılayıp Tekkekapusu’na götürüyorlar, fakat mahallelinin engeli ile karşılaşıyorlar Mahalleli tekkeye dervişlerden birinin şeyh olmasını arzu ettikleri için tekkenin kapısını iç tarafından açılmasın diye duvar örerek kapatmışlar. Bu vaziyet karşısında Kadı Hazretleri: — Bize yalnız “Padişahın iradesi ile Şeyhü’l-İslam’ın mucibi red olumnaz” dediler, buna Evliyaullah’ın Fatihasını da ilave etmek lazım deyip bir Fatiha çekiyor. Kapı kendi kendine yıkılıyor ve post’a geçiyor. Kabir taşı ; “Tarikat-i Halvetiye’den, hatemu’l muctehidin Piri, Muhammed Nureddin-i Cerrahi Hazretleri’nin murşid-i azizi, Köstendil Mufti-yi kibarı, ricalullahtan Hazreti Şeyh Ali Alaaddin-i Halveti kuddise sırruhu’l-baki 1143 (1730-31) ile haremi Havva Bacı Hatun (k.s.) 1167 (1761-62) ruh-i şerifleri icin el Fatiha” [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak İstanbul Evliyaları ve Fetih şehidleri ; Şevket Gürel [/toggle]

Halil Numan Dede
İstanbul – Üsküdar’da Doğancılar caddesindeki Üsküdar Mevlevihanesinde 1- Tekkenin kurucusu Numan Halil Dede Efendi 1213 Receb 27 (4 Ocak 1799) 2- Hafız Seyda Abdurrahim Dede Efendi. Üsküdar ve Galata ve Yenikapı ve Beşiktaş Mevlevihaneleri ser-kudumi eş-şeyh es-seyyid Seyda Hafız Dede Efendi. Rihleti 27 Muharrem 1215 (20 Haziran 1800) 3- Şeyh Seyyid Mehmed Hüsameddin Dede Efendi1216 (1801). 4- Eş-Şeyh el-hac Ali Dede Efendi (Hacı Dede). 1217 (1802) 5- Şeyh İsmail Hulusi Dede Efendi. 1219 (1804) 6- Eş-Şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Emin Dede Efendi. 1227 (1812) 7- Kapıdan girişte sol tarafta kime ait olduğu bilinmeyen bir sanduka vardır. Bu, Şeyh Abdullah Necip Dede Efendiye ait olmalıdır. 1252 (1836) 8 – Şeyh Abdulkadir Kadri Dede Efendi. Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhi iken vefatında oradaki türbeye gömülmüştür 1267 Zilkade 15 (11 Eylul 1851). 9- Hazreti Şeyh es-seyyid Hafız Ahmed Arif Himmeti Dede Efendi. 1290 Rebiyulevvel 17 (15 May›s 1873). 10- Eş-şeyh Mehmed Hasib Dede Efendi. 11 -. Eş-şeyh Mehmed Halid Dede Efendi. Oldu Halid Dede’ye huld makam 1320 (1902) 12- Ahmet Vesim Paşa 1328 (1910). 13 – Bursa Mevlevihanesi seccadenişini Şeyh Şemseddin Dede Efendi’nin oğlu Fasih Dede Beyefendi 1335 (1916). 14- Üsküdar Mevlevihanesi’nin meydancısı Mustafa Dede. 1285 Zilkade 3 (şubat 1869). 15- Derviş Aziz Efendi 1323 Zilkade 29 (Ocak 1906) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]
İmam Ali Naki el Hadi – Samerra

İmam Musa Kazım (k.s.)

İmam Ebu Yusuf
Irak – Bağdat – Kamiziye bölgesindeki İmam Musa Kazım camiinin hemen yanındaki İmam Ebu Yusuf vamiinde …….. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Fotoğraflar için Şehit Mehmet Cambaz Bey’e teşekkür ederiz. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Behlül Dana (k.s.)
Irak – Bağdat – Şeyh Maruf Kerhi Kabristanında [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Fotoğraflar için Şehit Mehmet Cambaz Bey’e teşekkür ederiz. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hoca İshak B. İsmail Ata
Kazakistan – Güney Kazakistan – Turbat kasabası. XIV. yüzyılda Taşkent ile Sayram arasındaki İspicab’da halkı irşad ile meşgul olmuştur. XIV. Yüzyılın ortalarında yazılmış olan “Hadikatu’l-Arifin”, hem genel anlamda tasavvuf, hem de ilk Yesevi şeyhlerinin düşüncelerini günümüze aktaran en eski eserlerden biridir. Kabri İspicab’ın (isficab) Hüziyan nahiyesinin Türbet diye anılan kasabasındadır. Bu kasaba bugün Kazakistan’ın güneyinde, Çimkent ile Taşkent arasındaki Kazıgurt ilçesinin doğusunda olup Turbat diye anılmaktadır. Emir Timur, mezarının üzerine bir imaret inşa ettirmiştir. Hadikatü’l-Arifî’ne göre silsile geriye doğru şöyle gider: İsmail Ata, İbrahîm Ata, Süksük Ata, Süfi Muhammed Danişmend, Hakim Ata, Ahmed Yesevî. Günümüzde mezarı. Güney Kazakistan Bölgesi’nde Lenin merkezinin Turbat köyünde yer almaktadır.
Safi Muhammed Danişmend Zernuki
“Mir’a-tü’l-kulub” isminde eseri bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar Danişmend’in Ahmet Yesevînin üçüncü bazıları ise dördüncü halifesi olduğunu belirtmektedir. Muhammed Danîşmend, Ahmed Yesevi’nin ağabeyi Hace Sadr(eddîn) ibn İbrahim’in oğlu ve Yesevî’nin ise öz yeğeni olup önde gelen Yesevi halifelerindendir. Hazinî’nin Cevahiru’l-Ebrar’ın da Yesi dergahındaki ilk postnişin olarak birinci halife olarak gösterir. Otrar’da tekke kurmuş ve kırk yıl irşad faaliyetinde bulunduktan sonra burada vefat etmiştir. Mezarı Kazakistan’ın Otrar şehrindeki Süfihanede’dir.
Seyyid Ata (Seyyid Ahmed B. Seyyid Ebu Bekir)
Özbekistan Taşkent’in Sabır Ralhimov semtinde bulunmaktadır. Seyyid Atanın asıl adı Seyyid Ahmet b. Seyyid Ebu Bekir (vefatı 1291 veya 1310) olup, Zengi Atanın ikinci halefidir. Seyyid Ata’nın mezkur sembolik türbesi 18. yüzyıla ait bir mezarlıktadır. Seyyid Atanın asıl mezarı Harizm’dedir. Başka bir kaynakta Seyyid Atanın kabrinin Hakim Ata kabri yakınında olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Türkmenistan’ın Ürgeç kentinde Yesevî silsilesi halifelerinden Seyyid Ahmed adında bir türbe daha yer almaktadır.
Uzun Hasan Ata
“Kul Gedayî” mahlasıyla dini-tasavvufi şiirler yazmakta olup 12.-13. yüzyıllarda yaşamıştır. Ahmed Yesevi’den “Gözlü Ata” unvanını almıştır. Günümüzde Türkmenistanda Balkan vilayetine bağlı Türkmenbaşı şehrinin 150 km kuzeydoğusunda Uzun Hasan Ataya ait olduğu söylenen bir kabir ile çevresinde oluşan kabristan yer almaktadır.
Yusuf ibni Ali Ebu Yakub
Bu mübarek zat aslen yemen Araplarından olup daha sonra Mağrip kabilelerinden Sınhaç kabilesine intisap etmiş ve kendisinin Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ‘in sahabesinden Akmer İbni Ezher El-Himyeri Hazretlerinin zürriyetinden olduğu kitaplarda yer almıştır. Bu mübarej zat hicri sene 593’te Recep ayında vefat etmiş ve cenazesine insanlar çok büyük kalabalıklarla iştirak etmişlerdir. Kendisi şanı büyük ve faziletli zatlardandır. En büyük özelliği Allah-u Te’ala’nın kaderine razı gelmesi ve mübarek bedeninde bazı vakitler zuhur eden cüzzam hastalığına sabretmiş hatta şükretmiş olmasıdır. Hatta cüzzam hastalığına uğrdığı için Allah-u Te’ala’ya şükretmek üzere dervişlere yemekler hazırlamış ve Mevla Te’ala’nın kendisini imtihan etmesinden dolayı Mevla Te’ala’ya şükretmiştir. Bu zatı yıkayan ve cenazesini kılan fakih Ebu ali Hazretleri: ” Ben onu yıkarken tebessüm ettiğini müşahede ettim” demiştir. Kendisi vefatından evvel ne zaman vefat edeceğini beyan etmek üzere vefatından kırk gün evvel parmaklarıyla işaret ederek günleri saymıştır ve böylece kerameti sabit olmuştur.

Ebu’l Abbas Septi

Muhammed Zühti Uşşaki (k.s.)
Aydın – Nazilli’de Hürriyet caddesindeki Polis lojmanlarının yanında ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İbrahim Şahidi (k.s.)
Muğla – Merkez’de Şahidi camii avlusundaki türbesinde …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ahmed Gazi – Fethiye
Muğla – Fethiye’de ilçe merkezindeki Tekke camii yanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Davut Dede – Fethiye
Muğla – Fethiye’nin 16 km yakınındaki Yeşilüzümlü köyünde Üzümlü Selçuk camii yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ebu Hafs Ömer Sühreverdi (k.s.)

İmam Azam Ebu Hanife (k.s.)
Irak – Bağdat’da Azamiye Bölgesinde İmam Azam Ebu Hanife camii içerisinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Nizameddin Evliya (k.s.)

Muhammed Bakibillah (k.s.)
Hindistan – Delhi’de sadar Bazaar bölgesinde Muhammed Bâki Billah hazretleri 1563 (H.971) senesinde Kâbil şehrinde doğdu. Babasının ismi Abdüsselâm olup, fazîletli bir zâttı. Annesi ise hazret-i Hüseyin’in soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanımdı. Daha çocukluk zamanlarında, bâzan bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsîli için Kâbil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamânının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı. Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtınî ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kâbiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı. Muhammed Bâkî Billah’ın, zâhirî ilimleri tahsîl ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı. Sonra Nakşibendiyye yoluna bağlanma arzusu ile yola çıktı. Semerkand’a geldiğinde rüyasında Ubeydullah Ahrar (k.s.) hazretlerini gördü. Ahrar, bu rüyada ona Hacegi İmkenegi hazretleri’ne intisap etmesini tavsiye etti, oda gidip İmkenegi hazretlerine mürid oldu. Başka bir rivayete göre, Baki Billah hazretleri zihnine tasavvufla ilgili iki soru takılmıştı. Bunların cevabını bir türlü bulamıyordu. Rüyasında gördüğü Ubeydullah Ahrar hazretleri ‘’ bu problemlerini kim çözerse senin zahiri şeyhin odur.’’ demişti. Görüştüğü şeyhlerden tatmin edici cevap alamayan Baki Billah hazretleri sonunda Hacegi İmkenegi hazretleri ile tanışıp sorularına cevap alına ona intisap etti. Şeyhi İmkenegi hazretleri, Baki Billah hazretleri ile üç gün halvet halinde sohbet etti, bu süre sonunda onu tasavvufa yeterli görüp irşad icazeti verdi ve Hindistan’a gidip Nakşibendiliği orada yaymasını tavsiye etti. Baki Billah hazretleri kendisini bu göreve hazır ve yeterli görmediği için kabul etmek istemedi. Bunun üzerine şeyhinin tavsiyesi ile istihare yaptı. Rüyasında dala konmuş bir papağan gördü ve ‘’bu papağan o daldan inip elime konarsa bu Hindistan seferi çok hayırlı olacaktır’’ diye düşündü. Böyle düşünürken papağanın uçup eline konduğunu gördü. Ağzının suyunu papağanın gagasına akıttı, papağan konuşmaya başladı ve Baki Billah’ın ağzına şeker döktü. Sabah uyandığında rüyasını Şeyhi İmkenegi hazretlerine anlatınca o; ‘’ Papağan Hindistan kuşlarındandır, hemen Hindistan’a gidiniz, orada sizin bereketli varlığınızdan hakikatleri konuşan bir aziz meydana gelecek, bize de onun sayesinde bir bereket ulaşacaktır ’’ dedi. Muhammed Bâkî Billah hazretleri hocasının emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makâmında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve velî yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ında bunlara yazılmış mektupları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardandı. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâimâ hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibiydi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla berâber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin mânâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamâmen anlayabileceği şekilde, açık şekilde îzâh ederdi.Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranırdı. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan aslâ kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı hürmetleri vardı. Muhammed Baki Billah hazretlerinin Farsça bazı eserleri ve mektupları Külliyat-ı Baki Billah adıyla tek cilt içinde yayınlanmıştır. (nşr. Ebu’l Hasan Zeyd Faruki ve Burhan Ahmed faruki, Lahor 1967). Kırk yaşına geldiğinde hastalanan Baki Billah hazretleri 25 Cemaziyel-ahir (30 Kasım 1603) tarihinde genç yaşta vefat etti ve delhi’de Kademgah denen mevkide defnedildi. Burası bugün Nebi Kerim Mahallesi, İdgah ( Eidgah Road, Singara Chowk) olarak anılmaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kabri şerifi ; Hindistan – Delhi’de Tam adı Şemsüddin Habibullah Mirza Mazhar Can-ı Canan ibni Mirza Can ibni Abdissübhan ed-Dehlev’dir. 1 Ramazan 1110’da (3 Mart 1699), ailesi Dekken’den Ekberabad’a (Agra) göç ederken Kalabağ adlı küçük bir kasabada doğdu. Can-ı Canan Hazretleri ‘nin babası bir Çiştî şeyhine intisab ederek tasavvuf yoluna girince 1110 (1699) yılında askeri görevinden istifa edip ailesiyle birlikte göç etmiş, Mazhar Hazretleri de bu yolculuk sırasında dünyaya gelmişti. Kendisine, babasının isminden kinaye olarak ve bir erkek çocuğun babasının asıl canı olduğunu ifade etmek üzere Can-ı Can adı verilmiştir. Ancak bu isim kısa bir süre sonra Can-ı Canan (Cancanan) olarak değiştirilmiş, Farsça ve Urduca şiirlerinde kullandığı “Mazhar” mahlası da zamanla adının bir parçası olmuştur. Mirza Mazhar Hazretleri muhtemelen babasının son yıllarında veya onun 1130’da (1718) ölümünden kısa bir süre sonra Ekberabad’dan aynlarak Delhi’ye gitti. Başlangıçta tasavvufa pek az ilgi duyan Mazhar Hazretleri, Abdürrasül ed-Dehlevli’den tefsir ve İmam-ı Rabbani’nin torunu Hacı Muhammed Efdal es Sıyalkutî’den hadis ve fıkıh tahsili gördü. Babasının mesleğini devam ettirmeyi düşünerek orduda bir görev almak için girişimde bulundu. Başvurusu reddedildiğinde Çiştî velîlerinden Kutbüddin Bahtiyar Kaki’nin, kendisine manen bütün gücünü manevî arayışa vakfetmesi tavsiyesinde bulunduğu kaydedilmektedir. Mirza Mazhar Hazretleri bunun üzerine Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Nur Muhammed el-Bedayuni Hazretleri’ne intisab etti, Bedayuni Hazretleri’ne bağlılığı onun vefatından sonra da devam etti ve türbesinde altı yıl süreyle inzivaya çekildi. Bedayünî Hazretleri son dönemlerinde ona bir mürşid aramasını söylediği için kendisi Şah Muhammed Zübeyr, Şah Hafız Sa’dullah ve Muhammed Abid Sünamî (Kaddesellahu Esrarahum) adlı üç Nakşî-Müceddidî şeyhine daha intisab etti. Şah Hafız Sa’dullah bir şair olarak kabiliyetini geliştirmesine yardımcı oldu,Muhammed Abid Sünamî de ona Kadiri, Sühreverdi ve Çişti tarikatlarına intisab etmesi için ayrıca destek verdi. Böylece Mazhar (Kuddise Sirruhu) Hazretleri, Nakşibendî-Müceddidi silsilesinin dört ana kolunu kendi şahsmda birleştirmis oldu. Sünami’nin vefatından (1160/1747) sonra yoğun bir şekilde irşad faaliyetine başlayan Mazhar Hazretleri, dergahını Delhi’de kurarak Müceddidiliğin merkezinin Sirhind’i de tehdit eden istikrarsızlığın hakim olduğu Pencap’tan Delhi’ye intikal etmesini sağladı. Halifelerini Gucerat, Pencap ve Dekken başta olmak üzere Hindistan’ın her tarafına gönderdi. Bazen onların faaliyet merkezlerini bizzat ziyaret etti. Hadis alimlerinin meşhurlarından olan Şah Veliyyullah ed-DehIevi şöyle demiştir: “Allah-u Te’ala bize sahih keşifler ihsan eyledi. Bu zamanda, hiçbir yerde Mirza Can-ı Canan Hazretleri’nin benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin.” Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, istifade etmeleri için Can-ı Canan Hazretleri’ne gönderirdi. Ona yazdığı mektuplarda ; “Allah-u Te’ala faziletlerin tecelli mahalli olan sizlere uzun zaman selamet versin ve bütün Müslümanları bereketlerinize kavuştursun.” derdi. Mirza Mazhar Hazretleri 1183’te (1769) Delhi’den ayrılıp aralarında çok sayıda müridinin bulunduğu Rohilla Afganlıları’nın geleneksel kalesi olan Rohilkband’a gitti. Sonra yine Delhi’ye döndü. Artık vücudu oldukça zayıf düştüğünden sadece ileri gelen mürîdlerinin huzuruna çıkmasına izin veriyordu. Nihayet cuma namazına gidemez oldu. 1195 yılı Muharrem ayının başında (Aralık 1780 sonu) dergahının önünden geçmekte olan Şi’i bir grubun taziye törenini görünce, onların hak ettikleri şekilde tahkîr edici bir değerlendirme yaptı. 5 veya 7 Muharrem’de (1 veya 3 Ocak 1781) dergahına gelen silahlı üç kişi tarafından vuruldu, üç gün sonra da (10 Muharrem Aşara Günü’nde) şehid oldu. Saldırganların, taziye törenini kınadığından dolayı kendisinden intikam almak isteyen Şi’iler olduğu iddia edilmekteyse de bu konuda kesin bir delil bulunamamıştır. Katilleri siyasi ve dini sebeplerden dolayı Rohilla Afganlıları’na düşman olan Necef Han’in görevlendirmiş olmasi da muhtemeldir. Mirza Mazhar Hazretleri üç önemli halife yetiştirmiştir. Bunlardan tefsir ve hadis alanında büyük bir alim olan Gazi Senaullah Panipeti, ”et-Tefsiru’l-Mazhari” adlı Arapça tefsiri Mirza Mazhar Hazretleri’ne ithaf emiştir. Hatta Can-ı Canan Hazretleri bu müridi hakkında “Kıyamet günü bana Ne getirdin denilince Senaullah Panipeti’yi getirdim, diyeceğim.” buyurmuştur. Diğer halîfesi Na’imullah Behraiçî; Mazhar Hazretleri’nin hayatı, görüşleri ve uygulamaları hakkında ”Matmüuat-ı Mazhariyye” ve ”Bişarat-ı Mazhariyye” adıyla iki kitap kaleme almıştır. Onun daha etkili halifesi Şah Gulam Ali diye de tanınan Abdullah ed-Dehlevi’dir. Mürşidi hakkında ”Makamat-ı Mazhariyye” adlı bir eser yazan Gulam Ali Dehlevi, Mirza Mazhar Hazretleri ‘nin türbesinin yaninda Hindistan’ın en önemli Müceddidi merkezi olan bir dergah inşa etmiştir. İngilizler’in 1857’deki Hint ayaklanmasını bastırması sırasında yıkılan dergah Şah Gulam Ali’nin silsilesinden gelen Şah Ebü’l-Hayr tarafından onarılmıştır. Kendisine nisbetle Dergah-ı Şah Ebü’l-Hayr olarak tanınan dergah bugün de faaliyetini sürdürmektedir. Şah Ebü’l-Hayr ayrıca Mirza Mazhar Hazretleri, Abdullah ed-Dehlevî ve Ebü Sa’îd Ahmedi’nin kabirlerini aynı alanda yanyana gelecek şekilde toplamıştır. Mazhar Hazretleri’nin müridlerini irşad amacıyla Farsça olarak yazdığı mektuplar “Kelimat-ı Tayyibat” adlı eserde derlenmiş olup seksen dokuz mektup ihtiva etmektedir. Abdullah ed-Dehlevi’nin ”Makamat-ı Mazhariyye “sinde de yirmi dört mektubu yer almaktadır. Bütün mektupları “Mirza Mazhar Can-Canan ki Hutut” adıyla Urduca’ya tercüme edilmiştir (nşr. Halîk Encüm, Delhi 1962). Mazhar Hazretleri’nin Farsça ve Urduca şürlerini ihtiva eden bir de dîvanı vardır (Kanpür 1271/1855). Kaynak ; Lalegül dergisi , Mayıs 2017 sayısı , Cübbeli Ahmed Hoca Efendi

Abdullah Dehlevi (k.s.)
Hindistan – Delhi Altın silsilenin yirmidokuzuncu halkası yine Hind diyarından. Babası Şah Abdüllatif, Kadiri tarikatına bağlı. Oğlu doğmadan önce rüyasında Hz. Ali’yi gördü. Hz. Ali ona: “Oğluna Ali adını koymasını” söyledi. Bu yüzden oğlu doğduğunda babası ona “Ali” adını verdi. Ancak daha sonra kendisine “Gulam-ı Ali” denmeğe başlandı. “Gulam-ı Ali” Ali’nin hizmetçisi demekti. Daha sonra rüyasında Hz. Peygamber’in Dehlevi’ye bizzat ”Abdullah” diye hitap etmesi sonucu ” Abdullah Dehlevi” diye meşhur oldu. Seyyid olup, Hazreti Ali efendimizin soyundandır. 1158 (m. 1745) senesinde Hindistan’ın Pencap şehrinde doğdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe oldu. Onun sohbeti ve teveccühleri ile kemâle gelerek, zamanının bir tanesi oldu. Çok kerâmetleri görüldü. En büyük kerâmeti, kendisine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek, feyz ve bereketle doldurmasıydı. Binlerce âşıkı bir bakışta cezbelere ve vâridât-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. İnsanların Cehennemden kurtulması için zamanın sultanlarına, komutanlarına, beylere, âlimlere, cemiyete hükmeden kimselere mektûplar yazar, onlara nasîhatlarda bulunurdu. Çeşitli memleketlere göndermiş olduğu mektûplarından yüzyirmibeş adedi, talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî tarafından toplanarak, “Mekâtîb-i şerîfe” ismi verildi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, 1240 (m. 1824) senesinde Delhi’de vefât eyledi. Şah Cihan Câmii yakınındaki kendi dergâhında, mermerden yapılmış mezar içinde, üstâdının yanında ve onun batı tarafında medfûndur. Binlerce âşıkı her zaman ziyârete gelmekte, onun feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedir. Abdullah-ı Dehlevî, küçük yaşından i’tibâren babasının yanında ilim öğrenmeye başladı. Onüç yaşına gelince, babası onu, kendi hocası olan Nâsırüddîn hazretlerinin sohbetinde bulunup, ilim öğrenmesi için Delhi’ye götürdü. O sırada Şeyh Nâsırüddîn vefât ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Bunun üzerine babası; “Ey oğlum! Ben seni üstadım Nâsırüddîn hazretlerinden ilim öğrenip, onun terbiyesi altında yetişmen için getirmiştim. Ne yapalım, nasip değilmiş. Şimdi serbestsin. Mübârek kalbine nereden bir ma’rifet kokusu gelir, seni yetiştirecek bir âlim ve velî bulabilirsen, ona gidip büyüklerin yolunu öğrenebilirsin” dedi. Abdullah-ı Dehlevî, bunun üzerine Delhi’de Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmaya gayret etti. Evliyânın büyüklerinden Hâce Zübeyr, onun halîfelerinden Ziyâullah ve Abdüladl, Hâce Nâsırüddîn’in oğlu Hâce Mîr Dürer, Mevlânâ Fahreddîn, Fahr-i Cihân-ı Çeştî Dehlevî, Hâce Nânû, Hâce Gulâm-ı Çeştî gibi büyük zâtların sohbetleriyle şereflendi. Yirmiiki yaşına kadar onlardan tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri öğrendi. Tasavvuf yolunda yetişip büyük bir velî olmak için çalıştı. Yirmiiki yaşından sonra, zamanın bir tanesi, dünyânın en büyük âlim ve evliyâsı, insanları hakka da’vet eden, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyz ve bereketleri alıp başkalarına aktarabilen, velîler zincirinin halkalarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleriyle karşılaştı. Seyyid Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kendisini talebeliğe kabûl buyurması için yalvardı. O da; “Evlâdım! Bizim yolumuz, tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için sen kendine, zevk ve şevk ile dolu olan yerler bul” buyurdu. Onun büyüklüğünü anlayan Abdullah-ı Dehlevî ise; “Ben de tuzsuz taş yalamayı arzu ediyordum. Bunu hepsinden çok seviyorum. Ne olur bu fakiri kabûl buyurunuz” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân “Peki” buyurup kabûl etti. Önce zâhirî ilimleri öğretti. Zamanın fen ilimlerinde yetiştirdi. Sonra da tasavvufta yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye yolunun edeblerini öğretti. Onbeş sene Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın şerefli sohbetinde bulundu. Huzûrunda nihâyete kavuşunca, ya’nî evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşınca, kendisine Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyyede irşâd için icâzet verdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, hocasının vefâtından sonra talebe okutmağa başladı. Âlim ve sâlihlerden yüzlerce kimse, uzak yolculuklara katlanarak Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna koştular. Onun hizmetiyle şereflenip, kalblere deva olan sohbetlerine kavuştular. Teveccühleri bereketiyle yüksek makamlar sahibi oldular. Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) i’tibâren gelen nübüvvet yolunun feyzlerine mazhar oldular. Bunların en başta geleni, Bağdat’tan gelen Mevlânâ Hâlid hazretleridir. Abdullah-ı Dehlevî, günlük hayâtını hadîs-i şerîflere uygun olarak geçirirdi. Çok az uyurdu. Teheccüd namazına kalktığında, talebelerini de uyandırırdı. Namazdan sonra yatmaz, Kur’ân-ı kerîm okur, murâkabe ve Allahü teâlâyı zikr ile meşgûl olurdu. Sabah namazını evvel vaktinde cemâatle kılar, talebeleriyle birlikte işrak vaktine kadar murâkabe ve Allahü teâlânın yüce ism-i şerîfini kalbleriyle anarlardı. Her bir talebesine ayrı ayrı teveccüh ederek, onların tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağlardı. İşraktan sonra talebelere hadîs-i şerîf ve tefsîr dersi verirdi. Ziyâret için gelenlere ikramlarda bulunur, onlarla kısaca görüşür, sıkıntılarını giderdikten sonra gitmelerine müsâade ederdi. Makam sahibi olanlara da aynı muâmeleyi yapar, diğerlerinden ayırt etmezdi. Cömertliği dillere destan idi. Hayası o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışır, aynada kendi yüzüne dahî bakmazdı. Müslümanlara o kadar şefkatli ve merhametli idi ki, kendisine kötülük yapanlara bile gece seher vakitlerinde duâ ederdi. Hâkim Kudretullah Hân, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin komşusu idi. Çoğu zaman Abdullah-ı Dehlevî’yi gıybet eder, aleyhinde konuşurdu. Birgün hapse düştü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri onu hapishâneden çıkartmak için her türlü çâreye başvurdu. Hapisten çıktığında yaptıklarına utanıp, Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna geldi. Tövbe ettiğini bildirdi ve ona çok bağlı talebelerinden oldu. Abdullah-ı Dehlevî her zaman şehîd olmayı arzu ederdi. Lâkin buyururlardı ki: “Mürşidim ve üstadımın, ya’nî Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehîd edilmesinden insanlara çok sıkıntılar geldi. Üç sene büyük kıtlık olup, binlerce insan öldü. Yine o şehîdlik hâdisesi üzerine insanlar arasında olan kavga ve gürültülerde ölenler, herkesin bildiği gibi yazıya sığmayacak kadar fazla oldu. Onun için şehîd olmaktan vaz geçtim.” Abdullah-ı Dehlevî’nin son hastalığında basur ve kaşıntısı arttı. Bu sırada Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Fârûkî’ye kısa zamanda birçok mektûplar yazıp; “Benden sonra yerime siz oturursunuz” dediler. Bu haberler üzerine Ebû Sa’îd çok şaşırdı. Çoluk çocuğunu Luknov’da bırakıp sür’atle geldi. Huzûrlarına gelince; “Sizinle karşılaştığım zaman içimden çok ağlayacağım diyordum. Fakat öyle bir vakitte geldiniz ki, ağlayacak gücüm de yok” buyurup, çok ihsânlarda bulundular. Âdetleri öyle idi ki, hastalandığında vasıyyetname yazdırırlardı. Şimdi de hem yazdırdılar, hem söz ile anlattılar ve buyurdular ki: “Devamlı zikrediniz. Büyüklere bağlılığımızı muhafaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kaza ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve feragat üzere olunuz. Benim cenâzemi, âsâr-i nebeviyyenin bulunduğu Delhi’deki Büyük Câmi’ye götürünüz Allahın Resûlünden ( aleyhisselâm ) şefaat isteyiniz.” Yine buyurdu ki: “Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibend (r.aleyh); “Bizim cenâzemizin önünde; Huzûruna müflis olarak geldim, Yüzünün güzelliğinden birşey isterim. Şu boş zenbilime elini uzat, O mübârek eline güvenirim beytlerini okuyun” buyurmuşlardı. Ben de, bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin güzel sesle okunmasını istiyorum: Kerîmin huzûruna azıksız geldim, Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim, Bundan daha çirkin hangi şey olur? Azık götürürsün, O ise kerîm.” Cumartesi günü idi. Mevlevî Kerâmetullah Sâhib’e; “Çabuk Meyan Sâhib’i (ya’nî Şah Ebû Saîd’i) (rahmetullahi aleyh) çağırınız” buyurdular. Mevlevî Sâhib ecele kalkıp, Ebû Sa’îd hazretlerini çağırdı. Kapıdan içeri girince, bakışlarını ona çevirdi ve bu hâlde, 22 Safer 1240 (m. 1824) senesinde, kuşluk vakti murâkabe hâlinde iken, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan ayrıldılar. İnsanlık için büyük üzüntü ve zarar olan vefâtı haberini duyan binlerce insan toplandı. Cenâze namazı, Büyük Câmi’de kılındı. Şah Ebû Sa’îd imâm oldu. Cenâzesı, üstâdı Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin medfûn bulunduğu kabrin sağ yanına defnolundu. Şimdi orada bulunan üç kabirden biri de Şah Ebû Sa’îd hazretlerinindir. Hacdan dönerlerken Tunek’de vefât etti. Cenâzesini oradan getirip, Abdullah-ı Dehlevî’nin sağ yanına defnettiler. Bu duruma göre, Abdullah-ı Dehlevî’nin mezârı ortada olandır. Abdullah-ı Dehlevî’nin vefâtı için; “Nevverallahu madca’ahü: Allahü teâlâ kabrini nûrlandırsın” “Can be-Hak Nakşıbend-i sânî dâd: İkinci Nakşibend hakka can verdi” târih düşürüldü. Şâh Rauf Ahmed de pek güzel bir ruba’i söyledi ki şöyledir: Zamanının kayyûmu Şâh Ahdullah-ı Dehlevî, Vefât etti, açıldı ona, Cennât-i kerîm Kalbimden vefâtına târih aradım, buldum: Fî ravhın ve reyhânın ve Cennât-in-na’îm (1240) Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin en büyük kerâmeti, yetiştirdiği binlerce âlim ve evliyadır. Bunların içinde en büyükleri şunlardır: Mevlanâ Hâlid Ziyâeddîn Bağdâdî, Ebû Sa’îd Fârûkî, Mevlânâ Besâretullah, Mevlânâ Pîr-zâde, Rauf Ahmed, Mevlanâ Muhammed Can, Mevlanâ Fadıl Gulâm, Mevlânâ Şeyh Sa’dullah Sahib, Mevlânâ Şeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Şeyh Gulâm Muhammed, Mevlanâ Abdürrahmân, Mevlânâ Seyyid Ahmed, Mevlânâ Seyyid Abdullah Magribî, Mevlânâ Pîr Muhammed Mevlânâ Muhammed Münevver. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” isimli eserinde, mübârek hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ı pek güzel anlatmaktadır. “Mekâtib-ı şerîfe” isimli kitabı ise, çok fâideli bilgi ve sırları açıklayan bir hazînedir. Bu kitaptan birkaç mektûp Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye isimli eserde, Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu mektûpları okuyanlar Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin ilminin, derecesinin yüksekliğini açıkça görmektedir. Talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî, hocasının son bir sene içinde yaptığı sohbetleri yazarak, bir kitap hâlinde toplamıştır. Bu kitaba; “Dürr-ül-me’ârif” ismini vermiştir ki, çok fâideli bir eserdir. Bu iki kitap, Hakîkat Kitabevi tarafından neşredilmiştir. [toggle title=”Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerini, Dîvân’ında şöyle anlatmaktadır:” load=”hide”] “Mübârek hocam karanlık ufukları aydınlatıp, mahlûkâtı dalâletten hidâyete kavuşturmaya vesile oldu. Bu büyük zât, Gulâm Ali Abdullah’dır ki, bir teveccühü ile çürümüş kemikler dirilir. Onu anlatmak kelimelerle ifâde etmek öyle kolay değildir. Ancak edibler onu anlatmak için, temsil yapıp, misâl vermekte bir beis görmediler. O, bir fazilet denizi bir cömertlik ve kerem dağıdır. Her fazilet ve iyi hallerin kaynağı, menbaıdır. O, hidâyet yıldızı, karanlık gecelerin dolunayı, takvâ ummanı, feyzler definesi, yüksek hâller ve kerâmetler hazinesidir. O, hilmde yer, vekarda dağlar, ziya bakımından güneş, yükseklikte semâ gibidir. O, dîn-i İslâmı en güzel bilen bir kaynak, irfan ma’deni, mahlûkâtın yardımcısı, iyilik ve ihsân menbaıdır. O, Allahü teâlâya kavuşturucuların kutbu, evtâdın rehberi, mahlûkların gavsi (yardımcısı), ebdâl isimli Hak âşıklarının maksadı, hedefidir. O, mahlûkların şeyhülislâmı, müslümanların baş tacı, büyüklerin reîsi, müşkillerde müracaat yeridir. Gizli bir rehberlikle en iyiye götürücü, en iyi yol göstericidir. Bütün gücü ile insanları Allahü teâlâya da’vet edici, çağırıcıdır. O, âlemlerin Rabbinin sevdiği bir kuldur. Kim onun gösterdiği doğru yoldan giderse, sen o kimseye; “Ey emsallerine rehber olan zât” diye hitâb et. Nefsi hevasının bukağısıyla bağlanmış nice câhilleri, o, bir nazarla, teveccühle nefsinin elinden kurtarmıştır. Nice kâmil velîler, ondan yüzçevirdiği için yüksek hâllerden ve ma’rifetlerden mahrûm kalmıştır. Onun yüksekliğini inkâr eden nice kimseler helak olmuş, Allahü teâlânın şiddetli azâbına yakalanmıştır. O, noksan olanların kemâle gelmesine vesile olan, bütün kemâl ehlinin de noksanını tamamlayandır. Şânı yüce Allahü teâlâ, onu, azamet ve heybet kubbesi altında gizlemiştir.” [/toggle] [toggle title=”Mübarek Sözleri” load=”hide”] “Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür.” “Hizmet görmek isteyen, hocasına hizmet etsin.” “Talibin her vakit, her ibâdetten ayrı ayrı lezzet alması lâzımdır. Namazda nasıl hâllere kavuştuğunu, Kur’ân-ı kerîm okurken nasıl bir bağlılığın zuhur ettiğini, hadîs-i şerîf dersinde nasıl şevklerin hâsıl olduğunu, Kelime-i tevhîd söylerken nasıl bir zevkin meydana geldiğini bilmelidir. Bunun gibi şüpheli lokmalardan nasıl bir zulmetin yükseldiğini ve diğer günahları da buna benzeterek te’sîrlerini bilmelidir.” “Zevk, şevk, keşf ve kerâmet peşinde olan, Allahü teâlâyı arayıcı değildir.” “Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.” “Müceddidî yolu, dört feyz denizini birlikte bulundurur: Nakşibendî, Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî. Lâkin birincisi galiptir.” “Bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz! Yahut, Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın mezarına gidip, onun rûhâniyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, Allahü teâlânın feyzlerine kavuşulur. O, zamânımızdaki binlerce diriden daha fâidelidir.” “Yemekde, bir nefsin rızâsı (beğenmesi), bir de nefsin hakkı vardır. Nefsin rızâsı, çok ve iyi yemekler yemektir. Nefsin hakkı ise, farzları ve sünnetleri yerine getirecek kadar kuvvet verecek gıdalardır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bütün kemâlâtı kendinde toplamış idi. Ama o kemâllerden, her asırdaki ümmetinde o vakte uygun olanlar zuhur etmiştir ve edecektir. Feyzler hazînesi olan mübârek bedeninin kemâlleri, aç durmak, cihâd ve ibâdet etmek olup, Eshâb-ı Kirâmda göründü. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbi ile alâkalı olan kemâller, istiğrak (nurlara gömülme), kendinden geçme, zevk ve şevk, âh, feryâd ve vahdet-i vücûd sırları olup, Cüneyd-i Bağdâdî’nin (r.aleyh) dilinden evliyâya verildi. Bâtın nisbetinde kendini yok etmek ve yok olmak, Nakşibendî büyükleri ile Hâce Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinde ortaya çıktı. Şerefli Muhammed ismi ile alâkalı kemâl mertebeleri ve olgunluklar, Müceddîd-i elf-i sânî zamanında zuhur etti.” “Duâ ederken nûrlar akıp gelir. Duânın kabûl olması yönünden bu bereketleri ayırmak zordur. Ba’zıları demişlerdir ki, eğer iki elde ağırlık hissedilirse, duânın kabûl alâmetidir. Biz de deriz ki, eğer sadrın inşirahı, ya’nî göğüste bir genişleme, kalbde bir açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir.” “İnsanlar dört kısımdır: “Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve ferdlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd. âhıreti istiyen merd, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız, Hakkı isteyen ferddir.” “Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) üveysî olmak isteyen, yatsı namazından sonra, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ellerini, kendi elinde imiş gibi tutup şöyle demelidir: “Ey Allahın Resûlü, sana beş şeyde bî’at ettim: Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü demek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan’da oruç tutmak ve gücüm olduğunda Kâ’be’ye gidip haccetmek.” Birkaç gece bunu yapmalıdır. Eğer büyüklerden birine üveysî olmak istiyorsa, yalnız olarak oturup, iki rek’at namaz kılıp, sevâbını onun rûhuna göndermeli ve rûhuna müteveccihen oturmalıdır.” “Allahü teâlâ bana öyle bir idrâk, ya’nî anlama kuvveti ihsân etti ki, bedenim de, kalb gibi oldu. Önden, arkadan, sağdan, soldan kim gelirse bilirim.” “Sa’dî Şirâzî, Sühreverdî yolunda, anlayış sahibi idi. İki sözde tasavvufu ne güzel anlatır. Âlim, mürşid, üstâd Şihâbüddîn Sühreverdî. Bana unutulmayan iki nasihat verdi. Biri, asla kendini hiç iyi bilmemektir, Diğeri, başkasını hiç kötü görmemektir.” “Bizden konuşan, bizim elbisemizi giyinir ve bizim tavrımızı seçmiş olur.” Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin Mekâtib-i şerîfe adında bir mektûbâtı vardır. Farsçadır. Çok hoş, çok tatlı, fâideli ve bereketli bir eserdir. Mektûplarından ba’zı bölümler aşağıdadır: “Allahü teâlâya, çok, temiz, sevdiği ve beğendiği gibi hamd-ü sena olsun. Ni’metlerine şükretmeyi, ni’metlerini arttırması için vesile kıldı. O’na, nasıl ve ne kadar hamd ve şükredeceğimizi bilemiyoruz. Zîrâ bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden edip, Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı ile şereflendirdi. Ehl-i sünnette, Şeyhayn’ı ya’nî Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’i diğer bütün ümmetten üstün tutmak, iki dâmâdı, ya’nî hazret-i Osman’la hazret-i Ali’yi sevmek, Ehl-i beyti sevmek ve ta’zim etmek, Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm) hürmet etmek esastır. Bu sevgi ve ta’zim, îmân ve kurtuluşun iki esâsıdır. Yine Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize peygamberleri evliyâdan üstün tutma i’tikâdını ihsân eyledi. Hiçbir velînin zevk, şevk, sır ve ilimleri, hiçbir peygamberin yüksek derecelerine ulaşamaz. Çünkü velîdekiler sıfatların, peygamberdekiler zâtın tecellîsinden hâsıl olmaktadır. Bunun için evliyâ, enbiyâya tâbi oldu. Hattâ Eshâb-ı Kirâmın da (r.anhüm) evliyâ üzerine üstünlüğü sabittir. Peygamberlerin en üstününün bereketli sohbetinde bulunmakla, ilâhî hikmet çeşmeleri ve nihâyetsiz feyz pınarları oldular ve Ümmet-i Muhammedin hidâyet ve saadetine çalıştılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) inâyet nazarlarından, kalblerinde öyle feyz ve nûr buldular ki, sabır, kanâat, tevekkül, rızâ ve teslimiyet, hayatlarının sermâyesi oldu. Teheccüd ve nafile ibâdetler, kendilerine güzel ahlâk oldu. Allahü teâlâya ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) olan aşırı muhabbetlerinden, îmân etmemiş akrabâları ile muharebeyi iki dünyâ saadeti ve kurtuluşu bildiler. Canları pahasına, din ve İslâmın yücelmesi için, cihâddan hiç geri durmadılar. Ya’nî diğer insanların müslüman olması için, onlara İslâmı duyurmak için, kendi canlarını verdiler. O hâlde hiçbir velî, en aşağı derecedeki bir sahâbînin derecesine erişemez. Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) hepsine teşekkür etmek, bütün müslümanlara lâzım oldu. Allahü teâlâ onlara en iyi karşılıklar versin. Buradan Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ve mukaddes sohbetinin ne kadar te’sîrli, bereketli olduğu anlaşılmaktadır. Önceki âlim ve evliyâ sonrakilerden üstündür. Yakînen biliyor ve inanıyoruz ki, evvelki büyüklerin bereketli terbiye ve telkinleri ile, sonrakilerde hâller, sırlar ve ma’rifetler hâsıl oldu. Bizim büyüğümüz hazret-i Müceddîd İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: “Şeyh Muhyiddîn İbni Arabî (r.aleyh), ma’rifet ve sırlarda İmâm ve rehberdir. Biz sona kalanlar, onların ni’met sofrasından birşeylere kavuştuk, üzerinde durulmamış ba’zı cüz’î şeyler, mes’eleler kalmıştı, onları açıkladık. Nitekim nahiv ilminin İmâmı Sibeveyh, Ahveş ve benzerleridir, İbn-i Hâcib, Radî ve benzerleri, ba’zı incelikleri ortaya çıkardılar. Fukahâdan sonra gelen âlimler, fer’î ve cüz’î çok mes’ele açıkladılar. Ama bütün bunlara, İmâm-ı a’zam ve İmâm-ı Muhammed’den (r.aleyhimâ) ettikleri istifâdelerle kavuştular.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri, beyân eylediği kendi yolunun ilim, ma’rifet ve tarikat ıstılâhlarının hepsi, velîlerin üstadı Hace Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin onları terbiyesi ile hâsıl olmuştur. Onlar, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Müceddîd-i elf-i sâni’dir. Hicri ikinci bin yılında İslâm dîninin yenileyicisi ve kuvvetlendiricisidir. Beyân ettiği hakîkatler, incelikler, ilâhî ma’rifetler, feyzler, bereketler, kalblere feyz akıtıp ıslâh etmeler, yüksek makamlar, Allahü teâlâya yaklaştırıcı dereceler hakkında bildirdikleri ile, sofiyye-i aliyyenin ilimlerini yenilemiş, zamanına kadar hiçbir tasavvuf kitabında bulunmayan mertebe, makam, ıstılâh ve hâllerden, sır ve ma’rifetlerden bahsetmiş, müceddidlik vazîfesini yapmıştır. O hâlde, inkarcılardan olma! Bütün bunlar, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Hâce Ma’rûf-ı Kerhî, hazret-i Gavs-is-sekaleyn, Hâce Mu’înüddîn, Hâce Şâh-ı Nakşibend, Hâce Alâüddevle Semnânî ve hazret-i İmâm-ı Gazâlî (r.aleyhim) gibi hepsi müceddid idiler. Bunların nûrları, ilimleri, ma’rifetleri ve feyzleri, müceddid olduklarının delîlidir.” “Yüksek makamlar ve beğenilen hâller sahibi. Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Münşî Na’îmüddîn Hân, iyi hâllerinizden çok bahsettiler. Bunun için, bu birkaç satır, kırık dökük ifâdeler yığını mektûbu yazdım ki, uzakta kalmış olanları inâyet nazarınızdan unutmayasınız ve teveccüh ediniz. Zîrâ bu ihtiyârın ömrü günah işlemekle geçti. Şikâyet, gıybet, dil uzatma, ayıblama, la’net etme, büyükleri anlayamama neticesi sitemler şeklinde açık günahlar, yahut huzûr içinde olmayan, tecvide riâyet edilmeden namaz kılma, boş ve lüzumsuz şeylerden kesilmeden oruç tutma, ma’nâsını düşünmeden Kur’ân-ı kerîm okuma ve boş vakitleri Allah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayılı nefesleri gafletle harcama şeklindeki diğer günahlar o kadar çoktur ki, amel defterimi kararttılar. Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihan bahçesine gül için geldik, ama diken topladık. Hasretler, ziyanlar olsun ki, bize sıhhat, afiyet ve rahatlık verildi. Hepsinin şükründe kusur ve eksiklik eyledik. Pişmanlıklar olsun ki, Kur’ân-ı kerîm ve Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) gibi eşsiz iki ni’met ihsân olundu. Biz ise onların şükründe olacak yerde hâlâ gafletteyiz. Allah korusun. Hayretteyim. Yarın ne yüzle Allahü teâlânın ve Peygamberinin ( aleyhisselâm ) huzûrunda kabûl görürüz. Bu ne anlayışsızlıktır. Bu uygunsuzluk ve liyakatsizlikle, şefaat ve mağfiret derecesine ulaşmak çok zordur. Ancak Allahü teâlânın gadabını aşmış rahmeti, ümîdimizdir. Mücerred ihsânı ile muâmelesine güveniyoruz. Yoksa hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur. Ölüm başımızın ucunda, kıyâmet çok yakın, işe yarar hangi ameli işledik. İyiler Cennete girip, Cennet ni’metlerine ve Hakkın dîdârına kavuşurlar. Bizim gibi gafiller, ellibin senelik hesâb günü bizi hesaba çektirecek, bırakmayacak şeylerle meşgûlüz. Düşünmek lâzımdır ki, yarın hasret, ziyan elde kalmasın. Allah katında kıymetli kulların yaptıkları gibi, seher vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmağı, mücâhede ve can çıkarırcasına gayretle ibâdet ve kullukta bulunmayı Hak teâlâ nasîb eylesin. Hazret-i Münşî Na’îmüddîn Hân ve sevgili zât-ı âliniz, husûsî zamanlarınızda, yolda kalmış ihtiyârları hatırlayınız. Gıyabî duâ kabûle daha yakındır. Buradakiler ve bu fakîr size her zaman duâ ediyoruz. Allahü teâlâ iki dünyâ se’âdeti versin.” “Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât-ü selâmdan sonra, o bereketli memleketin (Orta Doğu) âlimleri, fâdılları, hafızları, emirleri, hâkimleri, şerîfleri ve ileri gelenleri! Hepinizin ma’lûmu olsun ki, zâhir ve bâtın faziletlerini, ya’nî İslâm dîninin görünen ve görünmeyen güzellik, üstünlük ve meziyetlerini kendinde toplamış olan Mevlânâ Hâlid (r.aleyh), gaybî işâretlerle, Hindistan’da, Şâhcihânâbâd’da (Delhi) bu aşağı kulun yanına geldi. Zikr, murâkabe ve diğer vazîfeler ile meşgûl oldu. Allahü teâlânın yardımı ve meşâyıh-ı Kirâmın vâsıtası ile kendilerinde huzûr, Cem’iyyet, kendinden geçme, cezbeler, varidat, keyfiyetler, hâller, nûrlar hâsıl oldu. Nakşibendîde, kalb nisbeti denilen mertebeye kavuştu. Bu hâl ve makamlarla, talibleri yetiştirmek ve Hakka kavuşturmak için, kendilerine icâzet ve hilâfet verilip, vatanına gitti. Büyük kabûl gördü ve o diyarda Ahrâriyye yüksek yolunu yaydı. Bunun için Allahü teâlâya hamd olsun! Mevlânâ Hâlid’in eli benim elimdir. Onu görmek beni görmektir. Onu sevmek beni sevmektir. Bunun gibi onu sevmemek, ona düşman olmak da, bana ulaşır. Onun makbûlü, benim pîrân-ı kibârımın ya’nî Şâh-ı Nakşibend, Hâce Ubeydullah-i Ahrâr, Hâce Muhammed Bâkî-billah, İmâm-ı Rabbânî’nin (r.aleyhim) makbûlüdür. Mevlânâ Hâlid’e ta’zim ve hürmet etmek, o memleketteki Müslümanlara lâzımdır. Ona hayır duâ edip, çok yaşamasına, kaza ve belâlardan korunmasına duâ etmek ise bu fakîre vâcibdir. Hadîs-i şerîfde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan kimsedir” buyuruldu. Mevlânâ’nın varlığını büyük ni’met, onu sevmeyi ve edebini gözetmeyi vâcib biliniz. Hadîs-i şerîfde; “İslâmın dört cüz’ü vardır: Tevhîd ve ameller, îmân, ihsân ve kıyâmetin tasdiki” buyuruldu. İhsân mertebesi İslâm dîninin rûhudur. Sübhânellah! Mevlânâ Hâlid’in huzûr ve sohbetinde bu mertebe ele geçiyor. Âhırete yönelme kuvvetlenip, dünyâdan yüz çevirme, soğuma hâsıl oluyor. Eshâb-ı Kirâm (aleyhimürrıdvân) zamanında, Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, Eshâb-ı Kirâmın kalblerinde huzûra sebep olurdu. Peygamber efendimizden sonra, O’nu göremeyen evliyânın kalblerine gelen feyzler, dayanamayıp kendinden geçmelere, ızdırablara, velvele ve cezbelere sebep oldu. (Bu, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) görememenin, kavuşamamanın neticesi idi.) Sübhânellahi ve bihamdihi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, Mevlânâ Hâlid, bütün feyz ve hâl derecelerinden, nasîbini aldı ve taliblerin istidat ve kabiliyetlerine göre o feyzleri kalblerine akıtmakla meşgûldür. Böyle bulunmaz bir cevherin şimdi o memlekette olması, o ülkeler için saadet, ondan istifâde etmek istiyenler için, en büyük kurtuluş vesilesidir. Tasavvuf ehli arasında, hiçbir asırda, hiçbir devirde, onun kadar çok feyz toplamış bir başkasını bilmiyorum. Onu himâye, ona yardım, ihlâs, muhabbet ve ondan istifâde vâcibdir. Hâce Muhammed Bâkî’nin talebeleri içinde İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’nin, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebeleri arasında, Seyyid Âdem Bennûrî’nin ve bu hiçbir işe yaramayanın talebeleri arasında Mevlânâ Hâlid hazretlerinin imtiyazları vardır. Belki bu kadar çok feyzler, o büyüklerin sohbetlerinde bile yoktu. Elhamdülillah, tekrar elhamdülillah. Mevlânâ Hâlid’i çekemeyenlerin eziyet ve düşmanlıklarına mâni olunuz. Mübârek kalbini üzmesinler ve kılına kimseyi dokundurmasınlar ve bu hareketleri ile sevâba kavuşsunlar. Yoksa yardımcı ve mu’în olmada Allahü teâlâ kâfidir.” Şâh-ı Dehlevî Gulâm Ali Abdullah hazretleri, talebesinin büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye (r.aleyh) gönderdikleri bir mektûpda, Mevlânâ’nın derece ve faziletlerini uzun uzun anlattıktan sonra, İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) hakkında şöyle buyuruyor: “Âlimler ve ârifler söylemişler ve yazmışlardır ki: “İmâm-ı Rabbânî’yi sevenler, mü’min ve müttekî olanlardır. Sevmiyenler de, münâfık ve şakilerdir. İslâm memleketleri hazret-i Müceddîd’in feyz ve nûrları ile doldu. Bütün müslümanlara, hazret-i Müceddîd’in (r.aleyh) ni’metlerine şükr ve hamd etmesi vâcib oldu.” Başka bir mektûbunda; “İnsanda bulunabilecek her kemâli, her üstünlüğü, Allahü teâlâ, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine vermiştir. Vermediği yalnız peygamberlik makamı kalmışdır” demiş ve aşağıdaki rubaiyi yazmışdır: Her letâfett ki, nihân bûd pes-i perde-i gayb, Heme der sûret-i hûb-i tu ıyân sahte end, Herçi ber safha-i endîşe keşed kilk-i hıyâl, Şekl-i matbû’i tû zîbâ-ter ezan sahte end. Ma’nâsı: Gayb perdesi ardında bulunan güzellikler, Senin eşsiz simanda hepsi zuhur ettiler. Hayal kalemi gönül sayfasına ne çizse, Senin düzgün şeklini, ondan güzel ettiler. “Talebe, sâdık olan tâlib demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve O’nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlıyamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişdeki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allahdan korkar, titrer, Allahü teâlânın sevgisine kavuşduracak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikde, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefesde Allahını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı Kirâmın hepsini “r.anhüm” diyerek iyi bilir. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Eshâbı Kirâm arasında olan şeyleri konuşmamağı emir buyurdu. Sâlih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edebsizlikde bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allahın Resûlünü ( aleyhisselâm ) sevmenin nişanıdır, alâmetidir. Kendi bilgisi ile, kendi görüşü ile evliyâ-yı Kirâmı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve Sahâbe-i Kirâmın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu elbet başkadır. Aşk sahibi ma’zûrdur. Namazı cemâat ile kılmak ve “tumânînet” (rükû’da, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû’dan sonra “Kavme” (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerleşecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında “Celse” (dik oturmak) yapmak bizlere Allahın Peygamberi ( aleyhisselâm ) tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdîhân, bu ikisinin vâcib olduğunu, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmak vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar kılmasını bildirmişdir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vacibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermiyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükû’unda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamanında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur. Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmışdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tesbih söylemek (ya’nî sübhânallah demek), Resûlullaha ( aleyhisselâm ) salevât söylemek, günahlara istiğfar etmek ve ihtiyâçları yalnız Allahü teâlâdan istiyerek O’na duâ etmek, namaz içinde toplanmışdır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû’ hâlinde, cansızlar da namazda (ka’dede) oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılmak, mi’râc gecesi farz oldu. O gece mi’râc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ( aleyhisselâm ) uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber ( aleyhisselâm ) gibi, Allahü teâlâya yaklaşdıran makamlarda yükselir. Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile namaz kılanlar, bu mertebelere yükseldiklerini anlarlar. Allahü teâlâ ve O’nun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namaz kılmağı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükür olsun! O’nun sevgili Peygamberine ( aleyhisselâm ) salevât ve tehıyyât ve duâlar ederiz! Namaz kılarken hâsıl olan safa ve huzûr şaşılacak şeydir. Üstadım (Mazhar-ı Cân-ı Cânân) buyurdu ki: “Namaz kılarken, Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.” Bu hâlin hâsıl olduğunu tasavvuf büyükleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. İslâmiyetin başlangıcında namaz Kudüs’e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmağı bırakıp, İbrâhim aleyhisselâmın kıblesine dönmek emîr olunduğu zaman, Medine’deki yuhudiler kızdılar. “Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namazlar ne olacak?” dediler. Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesi gelerek; “Allahü teâlâ îmânlarınızı zayi eylemez!” meâlinde buyuruldu. Namazların karşılıksız kalmayacakları bildirildi. Namaz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namazı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zayi etmek olur. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf; “Allahü teâlâ namazda zuhur ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor” demektir. Bir hadîs-i şerîfde; “Ya Bilâl ( radıyallahü anh ) Beni rahatlandır!” buyuruldu ki; “Ey Bilâl! Ezan okuyarak ve namazın ikâmetini söyliyerek, beni rahata kavuşdur” demekdir. Namazdan başka bir şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zayi eden, elden kaçıran, başka din işlerini daha çok kaçırır. Faidesiz şeyler söylemek, müslümanları gıybet etmek, orucun sevâbını giderir. Gıybet etmek, ibâdetlerin sevâblarını yok eder. Gıybetden sakınmak vâcibdir. Zahmet çekerek, sıkıntılara katlanarak ibâdet yapıp da, bunun sevâbını yok etmek, ne kadar akılsızlıkdır. İbâdetler, Allahü teâlâya arz olunur. Gıybeti ve fâidesiz sözleri sahibinin huzûruna çıkarmak, O’na karşı edebsizlikdir. Din büyüklerinin resimlerini yaparak ziyâret ediyorlar. Bunları ziyâret, Allahü teâlânın rızâsına kavuşdurur diyorlar. İslâmiyetde böyle şeyler yoktur. Görmeden uydurma yapılan resimlere büyüklerin ismini koymak iftira olur. Allahü teâlâ bunlara tövbe etmek nasîb eylesin! Medîne-i münevverenin büyük âlimlerinden, hadîs ilmi mütehassısı Seyyid İsmâil Efendi (r.aleyh), ulûm-i Müceddidî’ye kavuşmak için, Medîne-i münevvereden Hindistan’a kadar bu fakiri görmeğe geldi. Bu zâtı “Âsâr-ı şerîfi (ya’nî mukaddes emânetleri) ziyâret etmesi için Büyük Mescid’e (ya’nî Asya’nın en büyük câmii olan Delhi’deki Şah Cihan Câmii’ne) gönderdim. Hemen geri gelip, orada Resûlullahın ( aleyhisselâm ) nûrları bulunmakla beraber, putların zulmeti de duyuluyor dedi. Câmi’deki vazîfelilerden araştırdım. Odadaki bir sandıkta büyüklerin ismini taşıyan resimlerin bulunduğunu öğrendim. Seyyid İsmâil Efendi’nin, bu zulmetlerin te’sîri altında kaldığını anlamış oldum. Resûlullaha ( aleyhisselâm ), İbrâhim aleyhisselâmın resmini gösterdiklerinde, mübârek eli ile bu resmi yırtdı. Yûsuf sûresinin 106. âyet-i kerîmesinin; “Onların çoğu Allahü teâlâya îmân ediyoruz derler. Fakat imansızdırlar. Başka şeylere ibâdet ederek müşrik olmuşlardır” meâl-i şerîfi, bu hâli haber vermekdedir. Horoz döğüştürmek, güvercinle oynamak gibi her oyun haramdır. Bir taşı yontarak, “Kadem-i şerîf adını takıp, Peygamberin ayağının izidir demek de resimlere, putlara tapınmak gibidir. Nevruz günü (ve Noel gecesi), mecûsîler gibi bayram yapmak, kâfirlere teşebbüh (benzemek) olur. Tarikatçılar, şeyhler bu çirkin işleri yapınca talebelerine nümûne olur) sened olur. Onlar da bu felâkete, bu akıntıya kapılırlar. Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur. Şirkden ve haramlardan sakınmakla olur. Kalbde hâllerin hâsıl olması ve ba’zı şeylerin keşf olunması, görülmesi ve fen bilgilerinin dışında, akılları şaşırtacak işlerin yapılması, kâfirlerde de hâsıl olur. Riyâzetler çekmek, belli şeyleri ibâdet olarak yapmak, muska yazmağı, hastaları, büyülenmiş olanları okumağı, üflemeyi, san’at hâline getirmek din işleri değildir. Câhilleri, ahmakları toplamak ve dünyâlık ele geçirmek için yapılmaktadır. İslâmiyetde bunların kıymeti ve ehemmiyeti yokdur. İslâmiyetde kıymeti olan ve ehemmiyeti olan ve insanı Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ancak, O’nun Peygamberine ( aleyhisselâm ) uymak, o yüce Peygamberin ( aleyhisselâm ) izinde bulunmakdır. Eshâb-ı Kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın (r.anhüm) yolu budur. Kur’ân-ı kerîm bu yolu göstermek için gönderilmiştir. Allahü teâlâ, hepimizi sevgili Peygamberinin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın yolunda bulundursun! Âmîn. Îmânı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşde yanmak ne demekdir? Herhangi bir insan sonsuz olarak ateşde yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise, çok kolaydır. “Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın O’nun son peygamberi olduğuna ve O’nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felâketten kurtarmaktadır. Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketten korkmuyorum, bu felâketden kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki: “İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?” Elbet vesîka gösteremeyecekdir) senedi, vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, “Sonsuz olarak ateşde yanmak” felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile böyle felâketden sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin îmân etmesi lâzımdır. İmân etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samimî olarak inanmak kâfidir. Bu inancını, inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) yetmişüçüncü mektûpda buyuruyor ki: “Sonsuz ateşde yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zannetmesi akıl icâbıdır.” Sonsuz olarak ateşde yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan “Îmân” ni’metinden kaçınmak, akılsızlık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?” “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), bütün peygamberlerin efendisi olup, kemâlât-ı ilâhiyyeyi, ya’nî Allahü teâlânın ihsân ettiği kemâlâtın cümlesini kendinde toplamıştır. Âlimlerin ve velîlerin gıpta ettiği ilimler ve feyzler, O hazretin ( aleyhisselâm ) kemâlâtından bir nûr zerresidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kendinde toplanan bu kemâlâtı, Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) gönüllerine akıtarak, onları, Allahü teâlâya olan yakınlık mertebelerinin en üstününe ulaştırdı. Böylece Eshâb, ihsân, iyilik, yakîn, muhabbet ve ma’rifet derecelerinde en büyük mertebeye yükseldiler. Dünyâdan yüz çevirmeyi, âhırete dönmeyi ve Peygamber efendimizin bütün sünnetlerine uymayı âdet edindiler. Mü’minin mi’râcı olan ve sünnet üzere (Peygamber efendimize tam uyarak) kıldıkları namazdan, Kur’ân-ı kerîm okumaktan, zikirlerden nasîbdâr oldular. Vatanlarını, mal ve mülklerini terk ederek, kâfirlerle muharebe edip, Allah yolunda şehîd olmayı arzu ettiler. Sekîne ve itminanda öyle idiler ki, Resûlullahın huzûrunda iken, onları taş sanarak başlarına kuş konardı. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbeti ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, O’nun ( aleyhisselâm ) şereflendiği rü’yet, sanki bunlara da nasîb olurdu. Bu sebeple Eshâb, sohbetten sonra; “Cenâb-ı Hakkın şühûdunda idik” derlerdi.” [/toggle] [toggle title=”Menkıbeleri” load=”hide”] Yine Abdullah-ı Dehlevî hazretleri anlattı ki: “İlk zamanlar geçiminde zorluklarla, güçlüklerle karşılaştım. Elimde olan ne kadar dünyâ malı varsa hepsi bitti. Allahü teâlâya tevekkülü, ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğla taşını yastık edindim. Bir elbiseyi yıllarca giydim. Bu şekilde, on beş senedir kanâat köşesinde oturdum. Bir defasında o kadar çaresiz kaldım, bitkin düştüm ki, artık bulunduğum bu hücre benim mezârım olacaktır diye düşünmeye başladım. İşte bu düşünce bende hâsıl olunca Allahü teâlânın yardımı ulaştı. O’nun ihsân denizine gark oldum. Kalb gözüm açıldı. Melekler âlemini görmeye başladım. Ondan sonraki günlerde hücreme bir kimse gelip; “Kapıyı açınız” dedi. Açmadım. Tekrar açınız dedi. Yine açmadım. Bunun üzerine pencereden bir miktar para atıp gitti.” Abdullah-ı Dehlevî’nin, Peygamber efendimize çok fazla muhabbeti vardı. Şerefli ismini duyduğu zaman, kendinden geçecek gibi olurdu. Bir defa hizmetçisi su getirdiğinde; “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sayesi, ya’nî feyz ve nûr gölgesi üzerinize olsun” dedi. Bu sözü duyunca birden yüzlerinin rengi değişti, kendinden geçer gibi oldu ve hizmetçinin alnından öpüp; “Biz, o şerefe lâyık bir kimse olabilir miyiz?” diyerek tevâzu ettiler ve hizmetçiye duâ ettiler. Kur’ân-ı kerîmi okumaktan ve dinlemekten çok zevk alırdı. Eğer şevk hâlinin galip olduğu zamanlar dinleseydi, düşer kalır ve; “Daha okumayınız, dayanamıyorum” buyururdu. Ekseriya, Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sini okutup dinlerdi. Onunla vecd hâline kavuşur. Kendini kaybedercesine ilâhî aşka dalardı. Fakat, başkalarının yaptığı gibi dînin-emir ve yasaklarına uymayan taşkınlıklarda bulunmazdı. Onun her hali dîne uygundu. Çok nâzik ve nazîf (temiz) idiler. Yakın talebeleri anlattılar “Mübârek hocamızın odasından zaman zaman çok güzel kokular duyardık. O zaman anlardık ki, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve büyük âlim ve evliyânın rûhları ziyârete gelmişler. Hocamız; “Hâce Nakşibend’in ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mübârek yüzlerini baş gözümle görüyorum. Bir defa karnım ağrıdı. Hazret-i İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetinden yardım istedim. O anda hazret-i İmâm’ın sûretini havada gördüm. Yanıma geldiler ve rahatsızlığımı ânında giderdiler” buyururdu. Hocamız, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine o kadar bağlıydı ki, birgün; “Biz muhabbet şerbetini içenlerdeniz. Bizim muhabbetimizin artmasına sebep olan, kalblerimize çeşit çeşit zevk bahşeden hadîs-i şerîfler ve salevât-ı şerîfelerdir” buyurdu. Bütün âlimler, evliyâ ve sonsuz feyz talibleri bilirler ki; hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü teâlâyı sevmek ve peygamberlerin Efendisine ( aleyhisselâm ) tâbi olmak gibi olamaz. Bu iki ana madde, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinde kemâl üzere idi. Ya’nî kerâmetten üstün diye bildirilen istikâmet sahibi idi. Kerâmetlerinin en büyüğü, hârikalarının en üstünü, taliblerin gönüllerine tasarruf etmeleri ve Hakkın feyz ve bereketlerini onların kalblerine akıtmaları idi. Bu büyük iş, Abdullah-ı Dehlevî’de o kadar çok oldu ki, anlatması ve misâlleri, cildlerle kitap olur. Binlerce talibin kalbini devamlı Allahü teâlâyı anar hâle getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuşturdu. Çoklarını yüksek makam ve hâllere eriştirdiler. Bununla beraber dünyâya âit kerâmetleri ilâhî ilhamlarla gaybdan haber vermeleri de çok idi. İnsanların müşkillerini çözer, derdleri ve istekleri için duâ ederdi. Çoklarının işleri onun duâları ile hallolurdu. Beyt: İşlerin olması mutlak Allahdandır. Sakın zannetmeyin Abdullahdandır. O yüksek makamlar sahibinin her sözü hârika olup, Allahın Peygamberinin ( aleyhisselâm ) mu’cizelerinin şuaları idi. Birçokları Abdullah-ı Dehlevî’yi rü’yâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûrlarına gelir, yüksek makamlara kavuşur, memleketlerine dönerlerdi. Taliblerin sayısı çok olduğu hâlde, teveccühle herbirini makamdan makama geçirir, hâlden hâle ulaştırırdı. Teveccühünün kuvvetli oluşundandır ki, senelerce sürecek işleri, günlere sığdırırlardı. Çok fâsık ve fâcirler, yüksek teveccühleri sebebiyle tövbe edip, doğru yola gelmişlerdir. Ba’zı kâfirler, küçük bir iltifâtı ile İslâmla müşerref olmuşlardır. Abdullah-ı Dehlevî şöyle anlattı: Birgün, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) muhabbet ateşinden dayanamaz hâle geldim. O’nun ayrılık acısıyla çok ağladım. O gece hocam Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin önde gelen talebelerinden Mîr Rûhullah’ı rü’yâda gördüm. Bana; “Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) oturmuş sizi bekliyorlar” dedi. Son derece istek ve şevkle huzûrlarına gittim. Boynuma sarıldılar. Boynuma sarılıncaya kadar kendi mübârek şekillerinde idiler. Sonra Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin şekline girdiler. Yine birgün, yatsı namazından önce uyumuştum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) gelip, men’ettiler. (Ya’nî o saatte yatmaktan men’ettiler) ve bunun cezasını bildirdiler. Bir defa rü’yâda Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) suâl edip; “Yâ Resûlallah; “Beni gören gerçekten beni görmüştür” sizin hadîsiniz midir?” dedim. “Evet” buyurdu. Devamlı tesbih ve tahmîd okuyup, mübârek rûhuna hediye ederdim. Bir defa okuyamadım. Rü’yâda Resûlullahı, Tirmizî’nin Şemâil’inde anlatılan şekilde gördüm. Geldi ve; “Okumamışsın” buyurdu. Ber defa Cehennem ateşi korkusu bini kapladı. Rü’yâda Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve; “Bizi seven, Cehenneme girmiyecek” buyurdu. Bir defa O yüksek hazreti ( aleyhisselâm ); gördüm “Senin ismin, Abdullah ve Abdülmüheymin’dir” buyurdu. Bir defa gördüm ki, yüzümün şekli Sultân-ül-meşâyıh hazretlerinin (Ya’nî Nizâmeddîn Evliyâ’nın) mübârek yüzüne çok benziyor. Bir defa gördüm ki, bir şahıs, Sultân-ül-meşâyıh hazretlerinin gömleğini getirdi ve; “Onlar, sizin üstâdınızdır” dedi. Dedim ki: “Benim üstadım Mirzâ Cân-ı Cânân hazretleridir.” Birkaç defa tekrar etti. Sonunda; “Sultân-ül-meşâyıh, sizin sohbet hocanızdır” dedi. Bir defa İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sani hazretleri teşrîf eylediler. “Sen benim halîfemsin!” buyurdular. Bir defa hazret-i Şâh-ı Nakşibend teşrîf buyurdu. Gömleğimin içine girdiler. Birgün Hâce Bâkî-billah hazretlerinin mezarına gittim. Teveccüh buyurmalarını arzettim. Mezardan kalktı ve teveccüh eylediler. Birgün Hâce Kutbuddîn (Bahtiyar Kâkî) hazretlerinin kabrini ziyârete gidip; “Allah için bana bir şey verin” dedim. Su ile dolu bir havuz gördüm. Kenarından su akıyordu. Kalbime; “Senin kalbin, Müceddidî muhabbetiyle doludur. Başkasını almaz” diye bildirildi. Birgün Sultân-ül-meşâyıh Nizâmeddîn-i Evliyâ’nın mezârına gittim. Teveccüh etmelerini arzettim. “Kemâlât-ı Ahmedî sizde hâsıl olmuştur” buyurdu. “Kendi bağlılığınızı muhabbetinizi de ihsân ediniz” diye arzettim. Teveccüh ettiler. Gördüm ki, çehresi benim yüzüm gibi olmuş. Çok memnun ve mesrûr oldum. Son derece haz duydum. Bir defa hazret-i Hâce Muhammed Zübeyr’in vefâtının sene-i devriyesi gününde bulundum. Toplu hâlde oturmuş Hâce Muhammed hakkında sohbet ediyorduk. Bir ara kapı açıldı, içeri Hâce Muhammed Zübeyr girdi ve; “Çok ibâdet ediniz, bu yolda kulluk yapmaya çalışmak lâzımdır ki, tasarrufdan bir kapı açsınlar” dedi. “Siz bu mertebeye nasıl kavuştunuz?” diye arzettim. “Çok ibâdet etmekten” buyurdu. Birgün şüpheli bir yemek yemiştim. Gördüm ki, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri istifra ediyor ve ardından; “Her yerde yemek yememelidir” buyuruyordu. Ben de yediklerimi istifra edip kustum. Birgün kendi kendime “Oturduğumuz ev geniş olsaydı” diye düşündüm. “Çoluk-çocuğun yok, ne yapacaksın” diye ilham olundu. Bir gece; “Yâ Resûlallah!” dedim. “Söyle, ey sâlih kul!” diye cevap geldi. Talebesinden Mevlevi Kerâmetullah, zâtülcenb hastalığına yakalanmışdı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin elini hastanın üzerine temas ettirmesiyle, hastalık Allahü teâlânın izniyle geçti. Delhi Câmii’nin imamının çocuğu uzun zamandır hasta yatıyordu. Bir gece rü’yâda, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna birşey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini gördü. Çok sevindi. Sıdk ve hâlis bir niyet ile biraz para alıp, huzûruna geldi ve; “Bunları kabûl ediniz” diye arzetti. Abdullah-ı Dehlevî tebessüm ederek; “Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir?” diyerek keşf-i kerâmet buyurduğunda, Mevlevi Fadl Ahmed (Câmi’nin İmâmı); “Hayır efendim, bu ancak bu geceki, lütf ve inâyetinize şükür bile olamaz” dedi. Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkmıştı. Dönerken hocası Abdullah-ı Dehlevî’yi yanında yürüyor gördü. Ahmed Yâr’a; “Hızlı yürü, kâfile geride kalsın! Çünkü yolda, soyguncular, yol kesiciler vardır. Kâfileyi basmak istiyorlar” buyurdu ve kayboldu. Ahmed Yâr anlattı: “Acele ettim. Kervandan çok ileri geçtim. Yol kesiciler gelip, ardımdan kâfileyi bastılar. Ben kurtuldum. Sağ sâlim evime geldim.” Hazret-i Zülf Şah anlattı: Abdullah-ı Dehlevî’yi ziyârete gidiyordum. Fakat onu hiç görmemiştim. Memleketim Delhi’den çok uzaktı. Yolu şaşırdım. Heybetli bir zât karşıma çıktı ve bana yolu gösterdi. “Sen kimsin” dedim. “Ben, ziyâreti için yola çıktığın kimseyim” buyurdu. Bu hâl, bana iki kerre oldu. Eshâbının büyüklerinden Mîr Ekber Ali’nin akrabasından bir kadın hastalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden, hastalığının azalması için duâ etmesini rica etti. Fakat o duâ etmedi. İlle duâ etmesini istirhâm edince; “Bu kadın, onbeş günden çok yaşamaz” buyurdu. Allahü teâlânın takdîri ile onbeşinci gün vefât etti. Lâkin Mîr Ali, kadına teveccüh edip, hastalığının kalkmasına uğraşdı. Ama yaşamasına fâide vermedi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri cenâzesinde bulundu ve; “Mîr’in teveccühlerinin bereketleri, bu hanımın üzerinde açıkça görülmektedir” buyurdu. Abdullah-ı Dehlevî, birgün Hakîm Nâmdâr Hân’ı ziyârete gitti. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış ve şuuru gitmiş buldu. Yakınları; “Allahü teâlâya, hastalığının gitmesi için teveccüh ediniz” dedi. O da, hastaya bir baktı. O anda hastanın şuuru yerine geldi, gözlerini açtı. Bir müddet, rahat olarak onunla konuştu. Sonra Abdullah-ı Dehlevî kalkıp mübârek adımını, kapısından dışarı atıp çıkınca hasta hemen vefât etti. Ahmed Yâr’ın amcasını, sultan hapsetmişdi. Ahmed Yâr ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve durumu arz etti. Abdullah-ı Dehlevî; “Birisini gönder, onu hapisten çıkarsın” buyurdu. Ahmed Yâr ise; “Bu nasıl olur, kalenin etrâfı muhafız askerler ve nöbetçilerle kuşatılmıştır” dedi. Hocası da; “Sen orasını düşünme, sözümü dinle git, onu kurtarırsın” buyurdu. Ahmed Yâr anlattı ki: “Gittik, onu hapisten kurtardık ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdâhalede bulunmadı.” Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna bir şahıs gelip; “Ey yüksek efendim! Oğlum iki aydan beri kayıbdır: Çocuğumu bana vermesi için Allahü teâlâya duâ eder misin?” dedi. O da; “Çocuğunuz evdedir” buyurdu. Gelen çok şaşırarak; “Ben şimdi evden buraya geldim” dedi. Tekrar; “Evinize gidiniz. Çocuğunuz evdedir” buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuğunu evde buldu. Hakîm Rükneddîn Hân başvezir olunca, Abdullah-ı Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Hân onunla ilgilenmedi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra hiçbir sebep yok iken Rükneddîn Hân azlolundu ve bir daha o yüksek makama gelemedi. Başka bir seferinde Delhi vâlisine kalbi kırıldı ve o gün o vâli de azledildi. Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden biri, ahbâbları ile bir yolculuktan hocalarına dönüyordu. Yolda kendi aralarında konuşuyorlar ve; “Hocamızın yüksek huzûrlarına kavuştuğumuzda, bize ikram olarak ne istiyelim?” dediler. Biri; “Bana bir seccade vermesin”, öbürü; “Bana bir takke vermesini arzu ederiz” diye konuştular. Huzûrlarına varınca, Abdullah-ı Dehlevî herkese, arzu ettiği şeyi ikram etti. Ölüm hâline yaklaşan birisini, dostlarından biri sırtına alıp, seher vaktinde Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna getirdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri duâ ettikten sonra hastaya bir teveccüh buyurdu. O anda hasta iyileşti. Abdullah-ı Dehlevi hazretlerine, hasta sahipleri gelir hastalarının iyi olması için duâ isterlerdi. O da, gelenleri boş çevirmez, sıhhate kavuşmaları için duâ buyururdu. Allahü teâlâ, böyle sevgili bir kulunun duâsını kabûl buyurduğu için, hasta ânında iyi olurdu. Bunu işiten herkes, Abdullah-ı Dehlevî’nin hâne-i saadetlerinin önünde birikirler, dertlerine derman ararlardı. Buna rağmen Abdullah-ı Dehlevî’nin mübârek vücûtlarında üçten ziyâde hastalık mevcût idi. Bu hastalıklar sebebiyle namazlarını dahî özürlü olanlar gibi kılardı. Bunu bilen dostlarından biri dayanamayıp; “Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ı Hak da bu duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya kavuşmuş olarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki kendi üzerinizde birden çok hastalık var. Bir duâ buyursanız da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı?” diye sordu. O da cevaben; “Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûbtur. Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiği kullarına, dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz” buyurdu. Delhi’de kıtlık, kuraklık vâki oldu. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve; “Yâ Rabbî, sen yağmur yağdırmayınca, buradan kalkıp gitmem” dedi. Bir saat geçmeden yağmur yağdı. Bid’at sahiblerinden biri, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabrinin yanında oturmuştu. O anda Abdullah-ı Dehlevî de orada idi. “Orada oturma!” buyurdu. O kimse bu sözü dinlemedi. Bunun üzerine; “Allahü teâlânın hakkı için, orada oturamazsın” buyurdu. O anda söz dinlemeyen bid’at ehli kimse, titretici bir sıtmaya yakalandı. Oradan istemeyerek kalktı gitti. Üç gün sonra öldü. Birgün güzel, yakışıklı bir gayr-i müslim genç, Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisine, severek gelip, sohbetini dinlemeye başladı. Mecliste olanların hepsi, onun bu hâline hayret ettiler. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin mübârek nazarları o gence değince, gencin kalbinde bir değşiklik oldu. Hemen küfürden tövbe ederek İslama geldi. Böylece yüz güzelliğine bir de İslâmın ve îmânın güzelliği, nûru eklendi. Beyt: Evliyâyla, onları candan severek otur, Onlarla oturan kul, kalkınca sultan olur. Yine Meyan Ahmed Yâr anlattı: “Birgün mübârek hocam ile birlikte, kızı vefât etmiş olan yaşlı bir hanımın evine ta’ziyeye gittik. Hazret-i Şeyh, o hanıma hitaben; “Allahü teâlâ, sana ona karşılık daha iyisini ihsân eder” dedi. Kadın; “Hocam! Ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bu durumda bizim artık çocuğumuz olmaz” diye cevap verdi. Hocam buyurdu ki: “Hak teâlâ herşeye kâdirdir.” Sonra hocam ile birlikte o evden çıktık. O kadının evinin bitişiğinde olan mescide geldik. Hocam abdestini tazeledi ve iki rek’at namaz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ etti. Sonra bana dönüp; “Allahü teâlâya, o kadına bir çocuk vermesi için arz-ı hacette bulundum. Duâmın kabûl oluğuna dâir alâmetleri gördüm. İnşâallah çocuğu olacaktır” buyurdu. Daha sonra hocamın buyurduğu gibi, Allahü teâlâ, o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı. Mübârek dergâhlarının yakınında, Eshâb-ı Kirâma düşman olan birinin yeri vardı. Abdullah-ı Dehlevî’nin talebesi çok olduğundan dergâh küçük geliyordu. Bunun için genişletilmesi lâzımdı. Sahibi olan kadından, o yeri istediler. Kadın vermedi. Nihâyet Delhi’nin ileri gelenlerinden olan Hâkim Şerîf Hân’ı ona gönderdiler ve; “Eğer satıp, para almaktan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim. Siz, nezr, hediye gibi bir isimle bize verdiğinizi söyleyin” dediler. Allahın velî kullarına düşman olan bu kadın, Hâkim’in sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdullah-ı Dehlevî hakkında, râfızîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin, kaba sözler söyledi. Hâkim kalktı. Abdullah-ı Dehlevî’nin yanına geldi ve duruma anlattı. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ellerini açarak; “Yâ Rabbî, söylediklerini duydun!” dedi. Allahın takdîri ile o evde bir çocuk hâriç, hepsi kısa zamanda öldü. Çocuk da hastalandı. Anladılar ki, yaptığımız kötü iş sebebiyledir. O oğlanı Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna yolladılar. O yeri de hediye ettiler. Mevlânâ Kerâmetullah Sâhib anlattı: “Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin şerefli huzûrunda bulunduğum zamanlar, acâib ve garîb şeyler müşâhede ederdim. Bir defasında sabah namazından sonra murâkabe ve zikr zamanında, kitabı koltuğumun altına alıp, okumak niyeti ile geldim. Bakışlarını bana çevirdi ve; “Otur ve meşgûl ol” buyurdu. Büyük küstahlık edip; “Sizin huzûrunuza gelmemin sebebi, zahmet ve zorluk çekmeden öğrenmek istememdendir. Sıkıntı ve zorluk çektikten sonra her yerde mümkündür” dedim. “Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn’in hürmetine sana sıkıntısız ve zahmetsiz vereceğim, otur” buyurdu. O esnada bana teveccüh eyledi. Kendimden geçtim ve düştüm. Sanki yüreğim, göğsümden dışarı çıkmış idi. Bir zaman sonra kendime geldim. Abdullah-ı Dehlevî zikri bitirmişti. Güneş de doğmuştu. Şah Ebû Sa’îd gibi seçkin eshâbı hâlâ orada idiler. Mahcûb oldum. “Ne oldu” dediler. “Uyku bastırdı” dedim. Tebessüm ettiler.” Abdullah-ı Dehlevî, ömrünün sonlarında hastalıklardan çok güçsüz kaldı. İbâdetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardı. Buyururdu ki: “Şu şiiri okuduğum zaman Allahü teâlâ, vücûduma bir güç kuvvet veriyor, gençleşiyorum: “Gerçi ihtiyârım, kalbim hasta, dermansızım, Yüzünü andıkça kuvvet gelir, gençleşirim.” Ya’nî; “Her ne kadar ihtiyâr, hasta ve mecalsiz olsam da, hakîkî ma’şûk, aşk ve şevkinin nûrlarını gösterdikçe gençleşirim.” [/toggle] [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] 1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 77 2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 490 3) Makamât-ı Mazhariyye sh. 159 4) Hadâik-ül-verdiyye sh. 209 5) İrgâm-ül-merid sh. 70 6) Adâb sh. 10 7) Behcet-üs-seniyye sh. 8 8) Hadîkat-ül-evliyâ sh. 122 9) Reşehat, zeyli sh. 72 10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 431, 690, 701, 734, 920, 957, 979, 1081 11) Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 18 [/toggle]
Abdulehad Serhendi
Hindistan – Serhend’de Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu olan Muhammed Saîd Fârûkî’nin beşinci oğludur. “Hazret-i Vahdet” lakabıyla, kardeşleri arasında da “Hazret-i Meyân Gül” ismiyle meşhûr olmuştur. 1635 (H.1045) senesinde Serhend’de doğdu, 1710 (H.1122) senesinde vefât etti. Âlim ve evliyâ bir âileden gelen Abdülehad Serhendî önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesinde ve sohbetinde bulunup mânevî feyzlerine kavuştu. Sonra amcası Muhammed Ma’sûm Fârûkî’nin ilim meclisinde ve sohbetinde bulunarak zâhirî ilimlerde ve tasavvufta pek yüksek derecelere kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi ilimlerde ve fen ilimlerinde büyük âlim oldu. Amcası Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri Abdülehad Serhendî’nin tasavvuf yolunda daha yüksek derecelere kavuşması için ona kırk defâ teveccühde yâni mânevî olarak çok yardımda bulunacağına söz verdi. Muhammed Ma’sûm hazretleri otuz dört defâ teveccüh ettikten sonra vefât etti. Yeğeni Abdülehad ise, her gün amcasının kabrine gitti. Amcası, Abdülehad’ın her gelişinde Allahü teâlânın izni ile kabirden kalkarak yeğenine teveccühde bulundu ve onun yüksek mânevî derecelere kavuşması için yardımcı oldu. Yaptıklarını da bir kâğıda yazıp, onun eline verdi. Bu şekilde teveccüh adedini kırka tamamlayarak sözünü yerine getirdi. Abdülehad Serhendî hâdiseyi Muhammed Ma’sûm hazretlerinin oğullarına anlattı ve elindeki altı adet yazıyı gösterdi. Onlar babalarının bizzât kendi el yazısını görünce; “Bu büyük kerâmet ancak ona yakışır, elhak doğrudur.” dediler. Zâhirî ilimlerde ve tasavvufta yüksek derece sâhibi olan Abdülehad Serhendî hazretleri iki defâ hacca gitti. Birinci gidişinde babası Muhammed Saîd Fârûkî ve amcası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî ile berâber bulundu. Bu gidişinde on sekiz yaşında idi. Sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîflerini de ziyâret eden Abdülehad Serhendî hazretleri Peygamber efendimizin husûsî iltifâtlarına kavuştu. Kabr-i seâdeti ziyâret ederken mazhar olduğu iltifâtlardan birisini şöyle nakletti: Peygamber efendimizin kabr-i seâdetlerini edeple ziyâret ediyordum. Üzerime güzel bir hil’at yâni elbise giydirildi ve; “Seni kardeşin ile kuvvetlendireceğiz.” buyruldu. Hac ibâdetini yapıp döndükten sonra babasının ve amcasının hizmetine devâm etti. Önce amcasının ve sonra da babasının vefâtı üzerine babasının yerine geçip talebelerine ders verdi. Bereketli sohbetleriyle onların tasavvuf yolunda ilerlemelerine vesîle oldu. İlim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi olan Abdülehad Serhendî hazretleri sohbetleri sırasında talebelerine buyurdu ki: Bize ve size lâzım olan; İslâmiyete uymak ve büyüklerin yolu üzere istikâmette olmaktır. Bu istikâmete, kerâmetten üstün demişlerdir. Büyüklerden biri talebelerinden birine, vazîfe verip gönderirken buyurdu ki: “Allahlık ve peygamberlik dâvâsında bulunma!” Talebe; “Bundan Allah’a sığınırım.” deyince, o büyük buyurdu ki: “Ben ne istersem, o olsun demek Allahlık, beni inkâr eden, kabûl etmeyen kâfirdir demek, peygamberlik iddiâ etmektir.” Kardeşine yaptığı nasîhatte de buyurdu ki: “Ey can kardeşim! Bu dünyâ amel yeridir. Karşılık yeri âhirettir. Ameli, işi bitirmeden ücret, karşılık istemek yersizdir. İş yapma ve amel etme bittiği gün, yapılan işin karşılığı ihsân olunacaktır.” Kötü ve zararlı kimselerle berâber bulunmanın mahzurları ile şüphelilerden sakınmak hususunda da: “Zararlı kimselerin sohbetinden, arkadaşlığından, şüpheli yiyeceklerden ve çeşitli şeyleri istemek arzularından sakınınız. Bu üç kelimenin bildirdiği mânâları iyi düşününüz.” buyurdu. Talebelerinden birisi kendisi için nasîhat isteyince ona hitâben buyurdu ki: “Azîzim, nasîhatimi can kulağı ile dinle! Allahü teâlâ hâzır ve nâzırdır. Her işini görmekte, her yaptığını bilmektedir. O hâlde bilerek, anlayarak söyle. Bilerek anlayarak dinle. Bilerek anlayarak iş yap. Bunu bilerek dur. Bunu bilerek yürü. Kısaca bugün öyle ol ki, yarın mahcûb olmayasın. Birkaç gece rahatsız ol da, sonsuz râhata kavuş.” “İyi ameli sonraya bırakıp tehir edenler helâk oldular. Sen dersin ki, yarın yaparım. Ya yarına kavuşamazsan! Yâhut kavuşur da, bu imkân, sıhhat, kuvvet ve rahatlığı bulamazsan. O zaman çok pişmân olursun. Beyt: Çalış, ibâdet et, bırak emeli, Son nefese kadar bırakma ameli. İnsan kendi başına değildir ki, istediğini yapsın, her bulduğunu alsın. Allahü teâlâ mahşer yerinde, herkese amelini gösterecektir. Hareketlerinden, hareketsizliklerinden, yaptıklarından ve söylediklerinden herkes hesap verecektir. İşin esâsını düşünmelidir. Şefkatli bir ana gibi daha ne kadar kendi üzerine titreyeceksin. Ne zamâna kadar, kıymetli cevherleri bırakıp, çocuklar gibi ceviz, kozalak peşine koşacaksın.” Ömrünü İslâmiyet’i öğrenmek, öğretmek ve kıymetli eserler yazmakla geçiren Abdülehad Serhendî hazretleri 1710 (H.1122) senesinde Serhend’de vefât etti. Orada defn edildi. Sohbetlerinde birçok âlim ve evliyâ yetiştiren Abdülehad Serhendî hazretleri birçok kitap yazdı. Babasının güzel ahlâkını ve yüksek hâllerini Letâif-i Medîne adlı bir kitapta topladı. Öteki eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Beydâvî Tefsî’rinin bâzı kısımlarına yazdığı hâşiyeler. 2) Mevedde. 3) Menşûr-üd-Dürer fî Fedâil-is-Suver. 4) Sehâif-i Tis’a, 5) Bürhân-ı Celî, 6) Bedâyi-üş-Şerâî, 7) Cennât-ı Semâniyye, 8) Sebîl-ür-Reşâd, 9) Esrâr-ül-Cumâ, 10) Risâle-i Men’i Sebâbe, 11) Şevâhid-üt-Tecdîd, 12) Hayr-ül-Kelâm, 13) Münâcât-ı Kebîr, 14) Münâcât-ı Sagîr, 15) Kısâs ber-Hak, 16) Neşr-ül-Itr, 17) Şerh-i Kelime-i Tesbîh, 18) Şerh-i Kelime-i Tehlîl, 19) Şerh-i Mektûbât-ı Müceddîdî, 20) Ensâr-ül-Fakr. KERÂMET VE MENKÎBELERİ GENÇLİK BÜYÜK NÎMETTİR Abdülehad Serhendî kendisinden nasîhat isteyen birine şu mektubu yazdı: “Azîzim! Evvelkiler çok amel etselerdi, az kabûl ederlerdi. Şimdikiler az bir şey yapsalar, çok kabûl ediyorlar. Bir gümüş verseler, bir altın verdik diyorlar. Çünkü şimdi bid’atler çoğaldı, nefsin arzuları her yerde mevcut, zulmet dalgaları ise, birbiri ardınca gelmektedir. Heybetinden öncekilerin ve sonrakilerin titrediği, cinlerin, insanların ve hayvanların dehşetinden şaşırdığı büyük korku geldi. Haşir ve neşir günü çok yaklaştı. Bir bölük Cennet’e, bir bölük Cehennem’e gitsin denecek gün geldi çattı. İşte bunları düşünüp uyanmalı, hakîkatleri gören gözleri açmalıdır. Akıllı gençlere, düşünen yaşlılara yazıklar olsun ki, gaflet pamuğunu kulaklarından çıkarmıyorlar ve gurur perdesini basîret gözlerinden uzaklaştırmıyorlar. Azîzim! Gençlik en büyük nîmettir. Elden geldiği kadar en iyi vakitleri, en iyi işlere sarf etmelidir. Kıymetli cevherleri, çocuklar gibi oyuncaklarla değişmemelidir. İstîdâd toprağınız temiz ve yüksektir. Sakın onu boş koymayın. Yâhut bozuk tohum ekmeyin.” Abdülehad Serhendî hazretlerinin hepsi âlim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi dört oğlu vardı. Bunlardan birincisi Şeyh Ebû Hanîfe’dir. Abdülehad Serhendî’nin vefâtından sonra beş veya altı sene onun dergâhında kalıp talebelerine ders verdi. Daha sonra ishal hastalığından vefât etti. Ebû Hanîfe’nin iki oğlundan biri olan Muhammed Zeki babasının hac için gittiği iki seferde hizmetinde bulundu. Abdülehad Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu Şeyh Muhammed Takî olup, zâhirî ve mânevî fazîletlerle süslenmişti. Uzun müddet babasının dergâhının hizmetini görmüştür. Pekçok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuşmuştu. Babası Abdülehad Serhendî hazretleri gibi güzel şiirler söylerdi. Abdülehad Serhendî hazretlerinin üçüncü oğlu Şeyh Muhammed Murâd idi. Babasının Haremeyn’e, Mekke ve Medîne’ye yaptığı yolculuk sırasında onun hizmetini görmüştü. Onun da Şeyh Enverullah isimli bir oğlu vardı. Abdülehad Serhendî hazretlerinin dördüncü oğlu Nûr-ul-Hak idi. Zâhirî ilimlerle ve bâtınî feyzlerle süslenmişti. Abdülehad Serhendî hazretlerinin talebelerine ve sevdiklerine yazdığı mektupları, halîfelerinden Muhammed Murâd Keşmîrî toplamıştır. Mevlânâ Abdullah Cân Fârûkî tertib etmiştir. Ekserisi Farsça olup, içerisinde yüz on dokuz mektup vardır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak KAYNAKLAR 1) Gülşen-i Vahdet Mukaddimesi 2) Umdet-ül-Makâmât; s.243 3) Persian Literature; c.2, s.1257 4) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.662 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.258 6) İslâm MeşhûrlarıAnsiklopedisi; c.1, s.26 7) Muhammed Ma’sûm Fârûkî; s.249 [/toggle]

Bibi Heybet Ziyaretgahı
Azerbaycan – Bakü’de Bibi Heybet camiinde Azerbaycan’nın Bakü körfezindeki Bibi Heybet camii’nde On iki İmamın yedincisi İmam Musa Kazım Haretlerinin kızı Hazreti Hekime’nin ve İmam Musa Kazım hazretlerinin iki erkek ve bir kız torununun kabirleri bulunmaktadır. Mimarlık abidesi bu yapı 13. yüzyılda (1281-1282) Şirvanşah II. Ferruhzad bin Asitan tarafından inşa edilmiştir. Mimarı, Mahmud Bin Seyyid’dir.Bu yapı 1936 yılında Sovyet rejimince yıkılmış, Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonra cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in teşebbüsü ile 1998’de yeniden inşa edilmiştir. 1257 yılında vefat eden Hazreti Hekime Hanım hiç evllik yapmamış , tüm ömrünü kardeşinin ( İmam Ali Rıza) çocuklarına bakarak geçirmiştir. Hazreti hekime onu inciten Halife’nin elinden kaçarak Bakü’ye gelmiştir. Cami’ye Bibi Heybet ismini almasının sebebi ise , Hazreti Hekime’nin düşmanlarına haber ulaşmasın diye devrin büyüklerinden Hacı Bedir Hazretleri , Hekime Hanımın adını saklar ve ondan ‘Bibi’ diye söz eder. Bibi Heybet ise Heybet’in Halası demektir. Hacı Bedir Hazretleri kendi arzusu ile Hekime Hanım’ın ayak tarafında ve Yükseklik bakımından Düşük bir seviyeye kabrini yaptırdı. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Nakkaş Baba
İstanbul – Kuzguncuk – Nakkaş Baba Mezarlığı Türbe, Nakkaş Baba Mezarlığının caddeye açılan üç kapısından, Beylerbeyi tarafındaki merdivenli kapıdan girildiğinde, merdivenler bitmeden sol tarafta bir servinin gölgesindedir. Bu açık türbenin etrafını alçak bir duvar çevirmiştir. İnce, silindir şeklindeki baş ve ayak şahidelerinde yazı yoktur. Baş taşı üzerine altı parçalı bir sikke yerleştirilmiştir ki, bu tip serpuş başka hiç bir yerde mevcut değildir. Duvar uzerindeki demir korkuluğa: “ Yavuz Sultan Selim ricalinden Nakkaş Baba ” diye bir levha asılmıştır. Bu tarihte yol genişletilmiş ve merdivenler yapıldığı gibi mezarlık duvarı da geri alınmıştır. Üstünde Fatih Sultan Mehmet’in altınlı ve etrafı yazılı tuğrası olan Safer 880 (Haziran 1475) tarihli Arapça bir vakfiyeden oğrendiğimize göre, Baba Nakkaş, Fatih devri (1446- 1481) sanatkarlarından bir zat olup “üstad-ı muazzam, Hazreti padişahın yakınlarından” idi. ismi, “Mehemmed ibni Şeyh Bayezidu’ş şehir bi-Baba Nakkaş” yani Baba Nakkaş diye anılan ve Şeyh Bayezid’in oğlu olan Mehmed’dir. Yine aynı vakfiyeye gore Fatih, ‘Kutlubey’ denen ve Çatalca yakınlarında bulunan bir köyü arpalık olarak 870 (1465-66) tarihinde bu zata vermiştir. Bundan on sene sonra Baba Nakkaş bu köye bir cami yaptırarak burasını vakfetmiş ve köy bundan sonra onun adı ile anılmaya başlanmıştır. Bu köy bugün de mevcut olup Büyük Çekmece Gölü ile Terkos Gölü arasında ve Hadımköy’ün kuzey batısındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları, 2.cilt sayfa 58 [/toggle]

Asadar Baba
İstanbul – Üsküdar’da Feyziye Hatun camii’nin avlusu yanında ve Selânikliler Sokağı’nın sol tarafında ve iki çatallı ulu bir çınar ağacının yanındadır. Türbede Celveti sikkeli bir şahide bulunmaktadır. Üzerinde şu kitâbe vardır: ”Asadar Baba Pir Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin Asadar. Lillâhi’l-Fatiha Sene 1038 (1628-29) ” Türbenin etrafını beton bir vibet çevirmiş olup hâlâ ziyaret edilir. Hüdâyî Hazretleri, 3/4 Safer 1038 (2/3 Ekim 1628) tarihinde vefat ettiğine göre, esas ismini bilmediğimiz Asadar Baba’nın da aynı yılda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Eskiden “yürümesi geç kalmış çocuklar getirilip etrafnda gezdirilir, bu ziyaretten sonra yürüdükleri” söylenirdi. Bu ulu çınarın altında 1908 tarihinden evvel bayram yeri kurulurdu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermi Haskan , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt sy 531 [/toggle]

Şeyh Mehmet Murad Efendi
İstanbul – Fatih çarşamba da Mesnevihane camiinde Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Seydi Seyfullah Baba
adres

Mustafa Rakım Efendi
İstanbul – Fatih Atik Ali camii karşısında

Mehmet Haffaf Hazretleri
İstanbul – Fatih – Cevatpaşa caddesi

Koruk Mahmut Ağa
İstanbul – Fatih – Şehremini de Koruk Mahmutağa camii bahçesinde

Gelibolulu Tahir Efendi
istanbul – fatih – mısır tarlası mezarlığı

Yatağan Dede
İstanbul – Fatih – Hacı İlyas Yatağan camii

Şeyhülislam İbn Kemal Efendi
istanbul – fatih – mısır tarlası kabristanında Osmanlı şeyhülislamı ve tarihçisi. Asıl adı Şemseddin Ahmed’dir. Babasının adı Süleyman, dedesinin adı ise Kemal Paşa ‘dır. Şehzade Bayezid’e (II. Beyezid) lalalık yapan büyük babası Kemal Paşa’ya nispetle “Kemal Paşazade” veya “İbn-i Kemal” diye anılır. 15 Mayıs 1469’da dünyaya geldi. Doğum yeri olarak bazı kaynaklar Tokat’ı, bazıları da Edirne’yi kaydederler. İstanbul’un fethinde bulunan babası Süleyman, 1474’te Amasya, 1478’de de Tokat sancak beyliklerine tayin edilmiştir. Kemalpaşazade ‘nin annesi, İran’dan gelip Tokat’a yerleşen Fatih Sultan Mehmed dönemi kazaskerlerinden Küpelioğlu Muhyiddin Efendi’nin kızıdır. Küçük yaşta Kur’an-, Kerim’i ezberledikten sonra Amasya alimlerinden Arap dili ve edebiyatı, mantık ve Farsça öğrenimi gören Şemseddin Ahmed, askerlikle temayüz etmiş bir ailenin mensubu olarak, aile geleneğine uyarak askeriyeye intisap etmiştir. Altı bölük sipahisi olarak II. Bayezid’in seferlerine katıldı. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın maiyetinde iştirak ettiği bir sefer esnasında, Sadrazam’ın huzurunda bir toplantı yapılır. Filibe’de yapılan bu toplantıya, Filibe’de müderris olarak bulunan Molla Lütfi de katılır. Müderris, orada bulunan paşalara ve beylere hiç aldırmadan en üst tarafa geçip oturur. Bu durum İbn-i Kemal’i çok etkiler. Alimlerin devlet adamlarından daha çok itibar gördüğüne kani olur. Ve: “Ne kadar uğraşsa da askerlikte böyle bir itibar kazanamayacağını, fakat çalışarak Molla Lütfi gibi olabileceğini”düşünür. Hemen askerlikten ayrılıp ilmiye sınıfına geçmeye karar verir. Sefer bitip Edirne’ye döndükten hemen sonra kararını hayata geçirir. O sırada Edirne Darülhadis’ine tayin edilen Molla Lütfi’nin derslerine başlar. Sur’atle ilerler. Edirne’nin en meşhur müderrislerinden ders görerek tahsilini tamamlar. Bulunduğu Görevler İlk olarak Edirne’deki Taşlık Medresesi’ne müderris olarak tayin edilir. Bu arada kendisine 33.00 akça ihsan edilip Türkçe bir Osmanlı Tarihi yazmakla görevlendirilir. Arkasından sırasıyla Üsküp İshak Paşa Medresesi (1505), bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye ve Üç Şerefeli medreseleri, İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesi müderrisliklerinde bulunur. Bunlardan sonra da o tarihlerde Osmanlı Devleti’nin en büyük medreselerinden olan Edirne’deki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine 1511’de tayin edilir. Şiiler hakkında yazdığı risalesinde, Şiiler’le yapılacak savaşın cihad sayılacağını belirtmesiyle şöhreti artan Kemalpaşazade Yavuz Sultan Selim’in nezdinde büyük itibar kazanmıştır. Bu yüzden Yavuz kendisini 1515’te Edirne Kadılığı’na, 1516’da da Anadolu Kazaskerliği’ne getirmiştir. İbn-i Kemal, Kazasker olarak Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katılmıştır. Sefer dönüşünde, İbn-i Kemal ‘in atının ayağından sıçrayan çamur padişahın kaftanına isabet eder ve kaftanı kirletir. Bunun üzerine Yavuz: “Ulemanın atının ayağından sıçrayan çamurların medar-zinet ve bais-i mefharet” olacağını söyleyerek, çamurlu kaftanının, ölümünden sonra sandukası üzerine örtülmesini vasiyet eder (1517). Kemalpaşazade’nin en önemli özelliklerinden biri de Ehl-i Sünnet itikadı, inancını savunuculuğudur. Bu durumunu Kanuni (1520-1566) devrinde de sürdürür. Kanuni devrinde de büyük itibar görmüştür. Kanuni devrindeki ilk görevi 100 akçeli Edirne Darü’l-hadis’i müderrisliğidir. (1520). Bu görevde iken Kanuni’nin seferlerine de iştirak etmişti. 1522’de Edirne Sultan Bayezid Medresesi, 1524’te İstanbul Fatih Medresesi müderrisliklerine tayin edilmiş ve görevini sürdürmüştür. Şeyhulislamlığı Devrin büyük alimlerinden, şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ‘nin vefatı üzerine, Mayıs 1526’da İbn-i Kemal şeyhülislamlığa getirilmiştir. Vefat tarihi olan 16 Nisan 1534 gününe kadar bu makamda kalmıştır. Böylece askeriyeden ayrılıp ilmiye sınıfına geçmesinin mükafatını görmüş oldu. İlmiye sınıfının en yüksek makamı olan şeyhülislamlığa yükselerek hayatını tamamladı . İlmi şahsiyetinde gösterdiği üstün liyakatten dolayı kendisi “Müftiyu’s-sakaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) diye anıla gelmiştir. O’nun vefatı üzerine: “Kemal ile birlikte ilimler öldü gitti:’ diye tarih düşülmesi, onun ilmi kişiliğinin bir ifadesidir. Dönemlerinde yaşadığı (II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni) üç padişahın sevgi ve saygısını kazanan Kemalpaşazade hadis, tefsir, fıkıh, İlm-i kelam gibi dini ilimler başta olmak üzere tarih, edebiyat, felsefe, dil ve tıp alanlarında da eserler vermiş çok yönlü bir alimdir. Birçok ilme olan vukufu ve bu alanlarda verdiği eserlerle 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ilim ve kültürünün en büyük temsilcilerinden biri olarak görülmektedir. Çok değerli alimler yetiştirmiştir. Kendisinden önceki alimleri unutturmuştur. Osmanlı alimleri arasında ilmi kudretinden dolayı kendisi “el-muallimü’l-evvel” olarak kabul edilmiştir. İlmiye mesleğine intisap ettikten sonra müderrislik, kadılık, kazaskerlik ve şeyhülislamlık makamlarını elde etmiş ve kısa sürede devamlı bir yükseliş göstermiştir. İlmi ihtisası, muhakeme ve münazara kudreti, şer’i meseleleri çözme ve fetva verme konularındaki kabiliyetinden dolayı ayrı bir şöhreti vardı . Muhyiddin İbnü’l-Arabi hakkında verdiği meşhur olumlu fetvası, Yavuz Sultan Selim üzerinde etkili olmuş, padişah Mısır dönüşünde dört ay kadar kaldığı Şam’da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin kabrini tespit ettirerek üzerinde bir türbe, yanında bir cami ve bir de imaret yaptırmıştır. Muhyiddin ibnü’I-Arabi hazretleri 1165-1240 yılları arasında yaşamış büyük bir alim, mütefekkir ve mutasavvıftır. Ortaya attığı “Vahdet-i vücud” nazariyesi, İslam aleminde yüzyıllar boyunca çeşitli tartışmalara yol açmış ve kendisine değişik ithamlar yöneltilmiştir. İbn-i Kemal vermiş olduğu meşhur fetvasıyle onu ithamlardan kurtarmıştır. Bu meşhur fetvada İbn-i Kemal şöyle der: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Hamd, kulunu ihlaslı alimlerden ve nebi lerle resullerin varislerinden eyleyen Allah’a mahsustur. Salat, doğru yoldan sapanları ve saptıranları islah için gönderilmiş olan Muhammed (s.a.v.)’e O’nun aline, sapasağlam apaçık şeriatı tatbik etmek hususunda ciddiyet gösteren ashabınadır. Ey insanlar! Biliniz ki, en büyük şeyh, kendisine tabi olunan en kerim kişi, ariflerin kutbu ve tevhid ehlinin imamı olan, Endülüslü Muhammed b. Ali el-Arabi, kamil bir müctehid ve faziletli bir mürşidtir. Onun, insanı hayrette bırakan menkıbeleri, harikulade haller, fazıllar ve alimler katında makbul birçok talebesi vardır. Kim onu inkar ederse, şüphesiz hata etmiştir. Ve o kişi, bu inkarında ısrar ederse dalalete düşmüştür. Sultana, o kişiyi terbiye etmek ve bu inancından döndürmek vacib olur. Çünkü sultan, iyilikle emretmek ve kötülükten nehyetmekle emredilmiştir. Onun eserlerinde bazı meseleler vardır ki, keşif ve batın ehli olmayan zahir ehlinin idrak edemeyeceği gizliliktedir. Kim anlatılmak istenen manayı kavrayamazsa, Allah Teala’nın şu emrine göre, ona, bu konuda sükut etmek düşer: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Zira kulak, göz, kalb ve bütün hepsi ondan sorumlu olurlar” (İsra, 36 ). Allah doğru yola eriştirendir. Dönüş ve varış O’nadır. Bu sayfaya yazı yazan, şeriata uygun karar vermiştir. Bunu Ahmed b. Süleyman b. Kemal yazmıştır. Her şeyin sahibi yüce Allah onu affetsin:’ Kemalpaşazade birçok medreselerde görev alıp İslam hukuku alanında ders vermesi yanında kadı, kazasker ve şeyhülislam olarak uzun süre yasama ve yargı alanlarında da faaliyet göstermiş, İslam hukukunun usul ve füruuna dair çeşitli eserler kaleme almıştır. Osmanlı kanunnamelerinin hazırlanmasında etkin olmuş isimlerdendir. Yazdığı müstakil risaleler ve verdiği fetvalarla Osmanlı toplumunda birçok uygulamanın yerleşmesine öncülük etmiştir. Değişik konularda pek çok eser vermiş olan Kemalpaşazade nesir yanında nazmı da başarıyla kullanmıştır. Divanının dışındaki hemen her eserinin gerekil gördüğü kısımlarında Arapça, Farsça ve Türkçe manzumelere yer vermiştir. O şiiri, hikmetli söz olarak görür ve bir fayda sağlamasını ister. Dili sade, ifade yapısı sağlamdır. Atasözlerini ve deyimleri sıkça kullanır, cinas sanatını başarılı bir şekilde uygulamıştır. Divan şairlerinin aksine hiçbir şiirinde mahlas kullanmamıştır. Sadelik ve akıcılık özelliklerini muhafaza eden sanatkarane nesri, kendi döneminden itibaren takdir edilmiştir. Divanının yazmalarından başka yayımlanmış matbu bir nüshası da vardır. Kemalpaşazade zeki, müttakı, kinsiz, garazsız, meseleleri ferasetle değerlendiren, münazara ve münakaşadan hoşlanan, hoş sohbet ve nüktedan bir ali m. Gösterişten uzak, halkın daha iyi anlayabileceği bir üslupla eserler vermiştir. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, felsefe, tarih, dil ve tıp gibi pek çok alanda eser vererek yalnızca devrinin değil bütün bir Osmanlı medeniyetinin en seçkin alimleri arasında yer almıştır. Vefatı Şeyhülislam Kemalpaşazade , 16 Nisan 1534’te İstanbul’da vefat etti. Kabri, Edirnekapı dışındaki Mahmud Çelebi Zaviyesi haziresindedir. Onun ölümü üzerine: “Kemal ile birlikte ilimler öldü gitti:’ diye tarih düşülmesi, onun ilmi değerini ifade etmektedir. Büyük hizmetlerde imzası bulunan ve 66 yıllık ömrü boyunca mütevazı ve sade bir hayat sergileyen Kemalpaşazade, vasiyetnamesinde cenazesinin dervişane bir şekilde kaldırılmasını ve kabri üzerine türbe yapılmayıp sadece bir taş dikilmesini istemesi de onun sade bir dini yaşayışı tercih ettiğini göstermektedir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Allah şefaatlerine nail buyursun! Amin, amin, amin. Eserleri Velud bir müellif olan Kemalpaşazade birçok alanda Türkçe, Arapça ve Farsça eserler yazmıştır. Eserlerinin sayısı konusunda kesin bir rakam vermek zordur. Kaynaklarda 179, 209, 214 ve 226 olarak değişik rakamlar verilmektedir. 1. Tevarih-i Ali Osman: Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Kanuni devrindeki Mohaç seferi sonu olan 1527’ye kadar on padişah devrini işleyen on ciltlik büyük bir eserdir. Devrin siyasi olayları ağırlıklı olarak işlenmiştir. Eserde teşkilat ve kültür tarihine ait önemli kayıtlar vardır. Osmanlı Devleti’nin hızla ilerlemesinin, gelişmesinin sebepleri üzerinde de durulmuştur. Mısır seferi, Mohaç seferi, İstanbul’un fethi ayrı ayrı bölümlerde ifade edilmiştir. 2. Divan: Münacat, na’tlar, iki kaside, mesnevi tarzında manzumeler, 400’den fazla gazel ve çok sayıda mukatta’ ile müfredden meydana gelen önemli bir eser. 3. Yusuf ile Züleyha: 7777 beyitten oluşan bir mesnevi. 4. Kaside-i Bürde Tercümesi : Meşhur Busiri hazretlerinin aynı adı taşıyan kasid esin in çevirisidir. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Şair Baki
İstanbul – Fatih – Edirnekapı kabristanında Lali Çeşmesi yakınında . Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Münzevir Kardeşler
İstanbul – Eyüp -Otakçıbaşı caddesinde ……
Küçük Hüseyin Efendi

İdris Bitlisi
İstanbul – Eyüp Piyerloti’de Eyüp. Gümüşsuyu Caddesi, Kerimağa sokak 8 No. lu evin bahçesinde medfundur. Şeyh Hüsameddin Ali Bitlisi’nin oğludur. Davet üzerine İstanbul’a gelmiş ve ikinci Bayezid’in iltifatına mazhar olmuştur. Yavuz Sultan Selim tarafından da hürmet görmüş, İran ve havalisinin fütuhatı esnasında kendilerinden istifade edilmiştir. Vefatında adına izafe edilen İdris köşkü ve çeşmesi denilen yerde defnedilmiştir. Hadîs-i Erbaîn ile Füsüs ve Gülşen-i Baz Şerhleri. Tefsîr-i Beyzavî ile Şerh-i Tecrid Haşiyeleri gibi eserleri vardır Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Çolak Hasan Dede – Eyüp

Evren Dede
İstanbul – Eyüp Ebu derda hz türbesi karşısında ………

Celalzade Mustafa Çelebi
İstanbul – Eyüp – Nişanca mustafa camii ………….

Melik Gazi – Kırşehir

Karıncalı Dede
adres

Abdulvahab Gazi
adres

Yusuf Ziya Paşa Türbesi
adres
Koca Vaiz Baba ( Melik Sunullah )

İkiz Türbeler
adres

Şair Cemali
adres

Budak Efendi Türbesi
adres

Adil Dede ve Pir Ömer Dede Türbesi
adres
Melik Mehmet Gazi
adres

Melik Gazi – Kayseri
adres
Esma Hatun Türbesi
adres

Emir Sultan – Kayseri
Kayseri – Emir Sultan camii

Siyah Ser Karabaş Veli
Karaman – Merkez’de Siyaser Cami içerisinde … Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Saadettin Ali Bey Türbesi
Karaman – Merkez’de Saadettin Ali Bey Mescidinde …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Devran Dede
Isparta – Eğridir’de Eğridir Kalesinin yanında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Baba Sultan
Isparta – Eğridir’de Gölün kenarında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Muhammed Beşir Erzincani
Erzincan – Terzi Baba Kabristanında Şah-ı Nakşibend Efendimizi görmek isteyenler Beşir Efendi’yi ziyaret etsin.. ” Pir Sami Hazretleri Dedelerinin Buhara’dan Bağdat, Antep ve Maraş üzerinden Erzincan’a göç ettikleri bildirilen Beşir Efendi’nin aslen Maraşlı Emirzâdeler olarak bilinen bir aileye mensup olduğu ve Erzincan’a 1800’lü yıllarda yerleştikleri nakledilmektedir. Küpesük (Saztepe) köyünde 1865 senesinde dünyaya geldiği ifade edilmişse de özellikle ailesinden gelen bilgilerden bu tarihin 1869 senesi olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Nakîbü’l-eşrâflık kurumunun aileye verdiği Seyyidlik Şeceresi’nden soyu baba tarafından Hz. Hüseyin’e (r.a) dayandığı ifade edilmekte fakat şecereyi gösteren bu vesikanın kaybolduğu anlaşılmaktadır. Babası Hüseyin, dedesi Musa Efendi’dir. Annesinin adı ise Zeynep Hanım’dır. Ailenin tek çocuğu olan Beşir Efendi’nin annesi ve babasının o daha küçük yaştayken vefat ettikleri, bakımının amcası Hasan Efendi ve yengesi tarafından üstlenildiği nakledilmektedir. Amcası Hasan Efendi’nin. İstanbul’a gittiği ve burada Sultan Abdulhamid tarafından saltanat kayıklarına ‚kayıkçıbaşı‛ olarak görevlendirildiği söylenir. Beşir Efendi’nin çocukluk ve gençlik dönemine ait bilgiler sınırlıdır. Ancak amcasının vefatından sonra bugün Karakaya olarak bilinen Keleriç köyüne yerleştiği ve başından üç evlilik geçtiği anlaşılmaktadır. Bu evliliklerden toplam on üç çocuğu olan Beşir Efendi’nin ilk eşi Meysun hanımdan olan çocuklarından bazıları ‚Kabak‛, bazıları ise ‚Reyhan‛ soyadını almışlar, Fadime ve Aliye Hanım’dan dünyaya gelen çocukları ise ‚Buyruk‛ soyadını kullanmışlardır. Osmanlı Devleti’nin savaşla geçen zor ve meşakkatli döneminde Rus işgalini ve muhacirliği görmüş; Milli Mücadele’nin başından sonuna kadar Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşuna tanıklık etmiştir. 1916-1918 yılları arasında Erzincan’ın Rus işgali altında olması sebebiyle birkaç seneliğine Kırşehir’de zorunlu ikamete tâbi tutulmuştur. Tasavvufa intisabı, Pîr-i Sâmî ile tanışması ve mürîdi olmasıyla gerçekleşen Beşir Efendi’nin halîfe olduktan sonra Erzincan dışında önce Otlukbeli daha sonra da Tercan’da irşad faaliyeti yaptığı anlaşılmaktadır. Şeyhi Pîr-i Sâmî vefat edince yeniden Erzincan’a dönen Beşir Efendi yaklaşık yirmi senelik irşad vazifesinden sonra 8 Ekim 1932 senesinde vefat etmiştir. Kabri Terzi Baba Mezarlığı’ndadır. Pîr-i Sâmî’nin kendisi hakkında; ‚Şah-ı Nakşibend Efendimizi görmek isteyenler Beşir Efendi’yi ziyaret etsin.‛ diyerek halîfesini tahsin ettiği görülmektedir. Kendisinden sonra tarîkat postuna Dede Musa Bayburdî (Musa Baştürk) oturmuştur, hilafet verdiği Tahrirat Kâtibi Nuri Efendi, Selükeli Nazım Hoca ve Hidayet Efendiler hakkında yeterli bilgi yoktur. Meşhur halk şâiri Bayburtlu Celâlî Baba’nın da Beşir Efendi’nin mürîdi olduğu nakledilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Erzincan’da Nakşi – Halidi Gelenek , Halil Baltacı , Ömer aslan , Batman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Hakemli Dergisi,Yıl 2017, Cilt 1, Sayı 2[/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Mama Hatun Türbesi
Erzincan – Tercan’da Mama Hatun camii yanında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Nadir Baba
Elazığ – Merkez’de Arap Baba mescidi yanında Nadir Baba Türbesi , Arap Baba türbesinin doğu yönüne doğru, 50 metre mesafede yer alır. Türbe mescid ve makam bölümleri olmak üzere iki kısımdan oluşur. Mescidden makam kısmına geçilir ve burada ahşap bir sanduka bulunur. Kadiri şeyhi Tayyar Baba’nın (1902-1973) Harput’ta oturduğu yıllarda Nadir Baba türbesinde bazı din alimleriyle bir araya gelip sohbetler yaptıkları, bu sohbet toplantılarına Yesevi tarikatına bağlı kişilerle birlikte Nakşi tarikatına mensup kişilerin de geldiği kaydedilir. Üstelik Tayyar Baba devamlı bu türbede yatmaktadır. Kadiri şeyhi başından geçen bir olayı şöyle anlatır. “Burada yatıp kalktığım günlerden bir gece sandukanın başına giderek, Nadir Baba burada bu kadar kalıyorum bana niçin görünmüyorsun? Üstelik rüyama bile girdiğin yok. Şayet bana görünmezsen mezarını kazacağım” der. Nitekim Tayyar Baba bir kazma kürek bularak mezarı kazmaya başlar. Tam kemikler göründüğü esnada, “Dur yapma”, diye bir ses duyar. Bunun üzerine Tayyar Baba kendinden geçerek bayılır. Bu baygınlık anında kendisini şeyhi Göllü Mustafa Baba’nın evinde görür. O sırada şeyhi çok ağır hasta bir şekilde yatağında yatmaktadır. Tayyar Baba’nın anlatışına göre, yaşlı ve Buhara sakallı bir zat parmağı ile şeyhinin ağzına Zemzem suyu damlatmaktadır. Oradakilere, “Bu zat kimdir?” diye sorunca, odada bulunanlar bu zatın Nadir Baba olduğunu söylerler. Tayyar Baba şeyhine doğru yaklaşır. Bunun üzerine Buhara sakallı zat Tayyar Baba’ya dönerek, “Tayyar, biz senin şeyhine hizmet ediyoruz, sen bizim kabrimizi kazıyorsun. Bu nasıl iştir” der. Ertesi günü şeyhini ziyarete giden Tayyar Baba, onu ağır hasta olarak bulur.” Özellikle ruhsal sorunları olan ziyaretçilerin geldiği türbeye, ayrıca çocuğu olmayan ziyaretçiler de gelmektedir Türbeye gelen ruhsal sorunlu ziyaretçiler, ilk iki hafta cuma günleri, üçüncü hafta ise cumartesi günü burada bir gece yatarak şifa bulacaklarını ümit ederler. Ayrıca burada yatarken üzerlerini örtmek amaçlı kullandıkları battaniye, yorgan vs.’leri de Nadir Baba’nın naaşı üzerine bırakırlar. Çocuk sahibi olamadıkları için türbeye gelen ziyaretçiler de buraya geldikten sonra çocuk sahibi olurlarsa adını “Nadir” koyarlar. 1970’lerin sonuna doğru son şeklini almış olan türbe iki bölümden meydana gelmektedir Dikdörtgen planlıdır ve duvarlarının güney cephesi dışında betonla kaplanıp, üzeri sac ile örtülmüştür. Yapıda süs unsuru ve kitabe bulunmamaktadır. İnşasında moloz ve kesme taş birlikte kullanılmıştır. Vaktiyle, türbenin bitişiğinde aynı isimle anılan bir Kadiri tekkesinin bulunduğundan söz edilir. Zaviye olarak da adı geçen bu yapıdan ilk defa 1566 tarihli Tahrir Defterinde, zaviye vakfına gelir tahsis edilmesinden bahsedildiği belirtilmektedir. Nadir Baba tekkesine aynı zamanda Özbekler Tekkesi de denirmiş. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Murat Baba
Elazığ Merkez’de Ahmet Bey camii yanında Şeyh Şerafeddin ismiyle de anılan Murat Baba’nın türbesi, Harput’ta Ağa Camii karşısında Balak Gazi parkının girişinde bulunmaktadır Altıgen planlı ve basık bir kubbe ile örtülü olan türbe tek katlı olup moloz taşlardan yapılmıştır. Bir köşesinde mezar sandukası yer alan türbe, harap halde iken 1963’den sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilir. Anlatılır ki, Murat Baba Feth Ahmet Baba’nın akrabası olup, onunla beraber Belh’den gelmiş ve burada savaşırken kalenin önünde şehit düşmüş ve naaşı eskiden mezarlık olan bugünkü yerine defnedilmiştir. Ancak türbenin ne zaman ve kim tarafından inşa edildiği bilinmemektedir. İshak Sunguroğlu türbe hakkında şunları kaydeder. “Türbe ile cadde arasındaki dar bir sahaya, terzi Mamo (Mehmed) namında birisi ev yaptırmış ve bu evin içinden türbeye bir de kapı (şimdiki kapı) açarak ziyaret için gelenleri bu kapıdan içeri sokar ve ziyaretçilerden beş on para alarak faydalanırmış. Terzi Mamonun ölümünden sonra oğlu saraç Ahmed, türbeye hiç bakmamış, içi ve dışı harab olmuştu. Vakta ki İringillilerin selâmlık ve harem dairelerini müstemil konaklarını Hacı Kerim Efendi satın alarak bu eski binaları yıktırdığı zaman türbe de meydana çıkmıştı. Hacı Kerim Efendi türbenin içini dışını tamir ve temizlettikten sonra evin içine açılan kapıyı kapatmış ve esas kapısını açtırmıştı. İçerisi tefriş ve sandukası da tamir ettirilmişti.” Murat Baba’nın cesedinin savaş kıyafetleri ile çürümemiş bir halde kabrinde olduğuna, yine Allah’ın emriyle tekrar kalkıp düşmanlarla savaşacağına inanılır. Halk arasında muradı olup da buna ulaşamayanların ziyaret ettikleri türbeye gelen ziyaretçilerin ziyaret amaçlarını, sandukanın kenarlarındaki yüzlerce dilek yazısından çıkarmak mümkündür. Ayrıca, çocuğu olmayanlar, kısmeti kapalı olan erkek ve bayanlar ve nişanı atılmış kişiler, ziyaretçiler arasında çoğunluktadır. Murat Baba türbesi özellikle cuma, cumartesi, ve pazar günleri ziyaret edilir. Dilekleri gerçekleşenler ve şifa bulan hastalar adak olarak adamış oldukları Kur’an-ı Kerim, seccade, yeşil örtü vb. şeyler getirirler. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Karacaahmet Türbesi – Uşak
Uşak – Ulubey ‘e Bağlı Karacaahmet köyünde … Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İsa Dede – Afyon
Afyon – Çay İlçesinde Argun sokakta Giriş kapısı bilgilendirme levhasında Emir Sultan Hulafasından olduğu yazmakdır. Kare planlı yapının üstü kubbe ile kaplıdır. Giriş kapısı üzerinde olan kitabe yerinde değildir. Kitabe pano duvarında devşirme taşlar dikkat çekmektedir. Türbe içindeki sanduka taştan sade bir şekilde yapılmıştır.
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.