Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 15 / 29 · 2.869 kayıt
Saruca Paşa Türbesi

Saruca Paşa Türbesi

çanakkale – gelibolu Rum asıllı ve II. Murad’ın devşirmelerinden olduğu tahmin edilen Osmanlı veziri Saruca Paşa (v.1454)’nın kul olarak Yıldırım Bayezid’in son dönemlerinde hizmete alındığı ileri sürülür. Daha sonra II. Murad devrinde yükselerek sancak beyliği ve beylerbeyilik yapar ve vezirliğe getirilir. II. Murad’ın Selanik kuşatması sırasında Gelibolu muhafızlığında bulunduğu anlaşılan Saruca Paşa, Osmanlı donanmasını takviye edip Venedik için bir tehdit oluşturmasını sağlar. 1426-1427 yıllarında Selanik’te yaşayan Türk tüccarlara bazı haklar tanınması ve haraç ödenmesi karşılığında Venedik ile yapılacak barış görüşmelerini bizzat yürütür. 1428 yılında Osmanlılar’ın Güvercinlik Kalesi’ni ele geçirmesi ve bu sebeple Macarların geri çekilmesi üzerine yalnız kalan Sırp Despotu Brankovic’i vergi vermek ve gerektiğinde asker göndermek şartıyla barış yapmaya zorlar. Rumeli beylerbeyi ve vezir sıfatıyla Rumeli’deki faaliyetlerde ve Osmanlı Devleti’nin Batı ile münasebetlerinde önemli rol oynar. Bizans imparatoru, Osmanlı Devleti ile dostluk için onun aracılığına başvurur. Macarlar’a karşı Sırp despotu ile dostluk ve uzlaşma politikasına taraftar olduğundan Sırp despotunun Macar kralıyla ilişkisini kesmek ve despotun kızı Mara’yı Sultan Murad’la evlendirmek şartıyla ilişkilerin yumuşamasını sağlar. Saruca Paşa, Sırp despotuna bağlılık yemini ettirir, fakat kız küçük olduğu için düğün 1435’de yapılmak üzere sonraya bırakılır. II. Murad Karaman seferine (1435) giderken onu Edirne’ye muhafız tayin eder. Saruca Paşa, Edirne’deki camisini bu sırada yaptırmış olmalıdır. Ancak Saruca Paşa, Sırp Despotu Brankovic’in Macarlar’a meyletmesi, Sırplar’ın Semendire’yi tahkim etmesine ilgisiz kalması ve bunu padişahtan gizlemesi sebebiyle gözden düşer ve vezir rütbesinde beylerbeyi iken 1435-36’da azledilerek önce Amasya’da Sultan Alaeddin (1427-1443)’in lalası olur, ardından Gelibolu kaptanlığına getirilir. Bu yıl içinde tekrar vezir olan Saruca Paşa (1438-39) yeniden azledilir. Macarların (1443) İzladi Derbendi’ne hücum etmesi üzerine bunlara karşı mücadele etmek için kendi imkanıyla 1000 asker toplayarak Filibe’de II. Murad’ın ordusuna katılır, savaşta yararlık gösterince yeniden hizmete alınır. II. Mehmed’in ilk saltanatı sırasında vezirliğini koruyan Saruca Paşa, Varna Savaşı’na da katılır. II. Mehmed’in Buçuktepe Vak’ası’yla tahttan indirilip Manisa’ya gönderilmesi esnasında beraberinde lalası olarak bulunmaktadır. II. Murad’ın Edirne’de ikinci defa tahta çıktığı sırada (1446) Saruca Paşa ikinci vezirdir. II. Kosova Savaşı’na katılan Saruca Paşa ordunun sağ koluna kumanda eder (1448). Karamanoğlu isyanını bastırmak için Anadolu’ya geçen padişah Edirne’de yerine çok güvendiği Saruca Paş a’yı bırakır. İstanbul kuşatması öncesinde (Ağustos 1452) tamamlanan Rumelihisarı’nın dört burcundan kuzeye bakanını kendisi inşa ettirdiği için burası Saruca Paşa Burcu diye anılır. İstanbul’un fethi için Edirne’de yapılan hazırlıklar arasında onun nezaretinde 300 kantar barutun kullanıldığı büyük bir top dökülmüştür. Muhtemelen İstanbul’un fethinden kısa süre sonra (1453) diğer vezirlerle birlikte azledilmiş, tekrar Gelibolu’ya çekilerek (1454) burada vefat etmiştir. Saruca Paşa Türbesi , Fransız Mezarlığının hemen yanı başında, Hamza Bey koyuna bakan yamaçta bulunmaktadır. Giriş eyvanının üzerinde bulunan ve sonradan konulduğu anlaşılan, Saruca Paşa ’nın Yazıcızade Mahallesindeki kendi imaretine ait olduğu kabul edilen kitabede 1436 tarihi bulunmaktadır. Bu tarihlerde Gelibolu dışında bulunan Saruca Paşa yedi yıl sonra Gelibolu kale komutanlığına atanarak kente yeniden yerleşmiştir. Saruca Paşa 1454 yılında öldüğüne göre türbenin de bu yıllarda yaptırıldığı sanılmaktadır. Saruca Paşa’nın Gelibolu’da bulunan zengin vakıf eserlerinden sadece çifte hamamı, türbesi ve tamir ettirerek güçlendirdiği tersane havuzu ile kale burcu ayaktadır. Türbe, 1907 tarihinde, kaymakam Neşet Bey ve Yüzbaşı Muammer Bey tarafından tamir ettirilmiştir. Saruca Paşa Türbesi’nin üzerinde iki adet kitabe yer almaktadır. Bunlardan giriş eyvanın güney duvarının üzerinde bulunan ve imarete ait olduğu kabul edilen üç satırlık celi sülüs Arapça kitabenin metni şöyledir. “Bu imaret –Allah memleketini daim kılsın- Sultan Murad Han zamanında tesis edildi. Bu imareti, emirlerin meliki büyük emir Saruca Paşa imar etti. Allah hayrını kabul etsin. Bu imaret, 840 yılında yapıldı”. Genel olarak türbe dik, eğimli, bir arazide, 4,5 m. çapındaki daire alan üzerine, altıgen planlı, tek katlı, eyvanlı bir formda inşa edilmiştir. Orijinal örtü sisteminin kubbe olduğu ileri sürülen yapının üzeri günümüzde alçak piramidal bir çatıyla örtülüdür. Türbe, 1907’de eski imarete ait düzgün kesme taşlar kullanılarak aynı formda yeniden inşa edilmiştir. Duvar yüzeyindeki düzgün kesme taşlar, belirli bir düzene göre değil de gelişi güzel yerleştirilmişlerdir. Beyaz mermer söveli pencere çerçeveleri, düz dövme demir şebekelerle tezyin edilmişlerdir. Kaynaklarda; türbenin orijinalinde, 1907 yılına kadar her yüzeyinde bir penceresinin bulunduğu belirtilmektedir. Ancak 1907 yılında yapılan yenilemede, cephelerde bulunan diğer üç pencere dıştan kesme taş malzeme ile örülerek kapatılmış, içerden de kireç harcı ile sıvanmıştır. Türbenin kuzey cephesinde içeriye geçişi sağlayan eyvan biçimindeki giriş bölümü yer almaktadır. Giriş eyvanının üzeri, türbenin üst örtüsüne uygun olarak, eğimli bir çatı ile örtülüdür. Eyvanın iç duvarlarında, karşılıklı iki oturma sediri vardır. Yine bu sedirlerin üstünde duvar yüzeyinde mermer kaplı kare formda birer niş bulunmaktadır. Nişlerin içleri boş bırakılmış, soldakinin üstüne, imaretten alınan kitabe gelişi güzel yerleştirilmiştir. Eyvanın duvarları, türbe duvarlarından daha incedir. Basık kemerli ve söveli giriş kapısı, üstte yüzeysel olarak işlenen yuvarlak tahfif kemeriyle kuşatılmıştır. Yalnızca kapı sövelerinin iç kısımlarında, karşılıklı konulmuş, taştan, üç basamaklı birer küçük konsol vardır. Basık yay kemerin üstünde 1907 yılında yapılan onarıma ait dört satırlık Osmanlıca kitabe yer almaktadır. İçerisinde Saruca Paşa’ya ait bir sandukanın bulunduğu türbenin asıl zemini, giriş eyvanından bir basamak daha yüksek tutulmuştur. Üç katlı bir düzenlemeye sahip sanduka, türbenin ortasına doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş olup üzerinde herhangi bir süsleme unsuru yoktur. Sanduka, basit bir işçilik kullanılarak yapılmıştır. Sanduka üç kademeli olmasına rağmen, yerden yüksekliği çok azdır. Baş kısmı (şahidelik), üçüncü kat yüksekliğinde ve bu kata bitişik yapılmıştır. İşlemesiz, sade, yuvarlak biçimindeki baş taşı, sanduka üzerindeki tek süsleme örneğidir. Çatı üzerinde, erken Osmanlı mimarisinde sıkça rastladığımız, yöreye özgü oluklu kiremit kullanılmış, bir tane de alem konulmuş, giriş eyvanının üzeri de, aynı tarzda örtülmüştür. Türbede kullanılan malzemeler; cephe duvarlarında ve giriş eyvanında ağırlıklı olarak, düzgün kesme taş, kapı ve pencere sövelerinde, sanduka üzerindeki kapak kısmında, eyvan duvarlarında mermer kullanılmıştır. İçeride eyvan ve türbenin tavanında ahşap kaplamaya yer verilmiştir. Türbenin pencerelerinde kullanılan düz, dövme demir şebekeler, orijinal yapıdan kalma malzemelerdir. Türbe 2007 yılında Balıkesir Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilir. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gelibolu, Çanakkale
Yahya Dede – Eceabat

Yahya Dede – Eceabat

çanakkale – eceabat – kumköy Eceabat ilçesi, Kumköy köyünün 5 km kuzeyinde bulunan terkedilmiş Keçili köyü mezarlığıdır. Uzun bir zamandır kullanılmayan mezarlık, ağaçlarla ve çalılıklarla kaplıdır. Mezarlık oldukça geniş bir alana yayılmış durumdadır. Mezarlık batıdan doğuya yükselen bir sırt üzerindedir. Mezarlığın batı bölümündeki yamaçlarda bölgede 14. yy’da gördüğümüz dikili taş (Balbal) mezar taşlarının kullanıldığı mezarlar bulunmakta, doğu bölüme doğru gidildikçe Geç Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mermer mezar taşlı gömüler görülmektedir. Geç Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezarlar mezarlığın en batı bölümündeki düzlük üzerinde yoğunlaşmaktadır. 14. yy özelliği gösteren dikili taşların (balbal) bazılarının yüksekliği 3 m’yi bulmaktadır. Bu tür mezar taşlarının çoğu yıkık durumdadır. Boncukkıran mezarları ile benzerlikler göstermektedir. Türkler’in gömü geleneğine ışık tutması açısından önemlidir. Mezarlığın batı bölümünde moloz taşlatdan yapılmış basit bir mezar bulunur. Köy halkı bu mezarın kerameti olan ermiş kişi olduğuna inanılan “Yahya Dede” mezarı olduğuna inanır vesaygı gösterir. Yıl içindeki kutsal günlerde mezar ziyaret edilerek dualar edilir vehayırlar yapılır. Ama son yıllarda defineciler tarafından kaçak kazı yapılarak tahrip edilmiştir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Eceabat, Çanakkale
Aburga Ahmed Dede

Aburga Ahmed Dede

çanakkale – bozcada – fener burnu mevkii Aburga Ahmet Dede mezarlığı , Alaybey mahallesi Fener Burnu mevkiinde bulunmaktadır. Bozcaada limanına ve denize hakim bir tepe üzerinde küçük bir mezarlıktır. Mezarlığın orta kısmında kenarları duvarlarla çevrili bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarı ri­vayete göre denizci olan ‘ Aburga Ahmet Dede “ye ait olduğuna inanılır. Mezar denizciler tarafından kutsal sayılarak ziyaret edilir ve adaklar adanır. Mezarlık ismini bu mezardan alır. Osmanlı Döneminde de kullanılan mezarlıkta, 10 adet mezar numaralandırılarak tescillenmiştir. Mezarlıkta en eski mezar 1710 tarihlidir Aburga Ahmed Dede Kabristanın bulunduğu yerdeki tekkenin şeyhinin torunlarından olan Kutlu Altay Kocaova’dan şu bilgileri paylaşalım ; ”Aburga Ahmed Dede ya ad “Ebû Erkâ” Ahmed Dede, Bozcaada’nın mutasavvıfıdır. Hakkında fazla bir bilgi yok. Ancak Türkçe’de “aburga” diye bir kelîme yoktur. Aynı şekilde Arapça, Farsça gibi dillerde de bulunmamaktadır. Erkâ, Arapça, “çok yükselmiş olan” demek. Hattâ dilimizde kullanılan “erkân” kelîmesi de, buradan geliyor. Dolayısıyla “Ebû Erkâ”, “pek yükselmiş olanın babası” anlamına geliyor. Burada “ebû”, yâni “babası” kavramı, biyolojik bir babalığa vurgu olabileceği gibi daha büyük ihtîmâlle tasavvûfî anlamda bir babalığa işâret etmektedir. Yânî bu anlamda “Yükselmişlerin babası” Ahmed Dede diyebiliriz. Kurmuş olduğu tekke ya da dergâhın, hangi târikâta bağlı olduğu bilinmemekle berâber tekkenin son iki şeyhi olan Şeyh Ahmed (dedemin dedesi) ile oğlu Şeyh Hüseyin’in (dedemin babası) Nakş-i Bendî olması dolayısıyla Ahmed Dede Tekkesi’nin Nakş-i Bendî olduğu düşünülebilir.” Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Bozcada, Çanakkale

Yeşilhisar Türbeleri

Karacabey Türbesi Karacabey’in Sultan Murad ordusuna mensup bir kumandan olduğu rivayet edilmektedir. Sultan, Revan seferine giderken Karacabey burada vefat etmiş ve onun emriyle buraya defnedilmiştir. Önceleri açıkta olan bu mezarın daha sonra etrafı duvarla çevrilmiştir. Ancak yanında bir mezar daha mevcuttur ki bu mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Karacabey türbesi, geçmişte olduğu gibi bugün de ziyaret edilmektedir. Özel­likle dini önemi haiz günlerde yöre halkı buraya gelerek Allah rızası için dua etmektedir. Aynı zamanda burası yağmur duası yapılan yerlerden biridir. Burada dilek ve adak ziyaretleri pek sık yapılmamaktadır. Koyunbaba Türbesi Bir tasavvuf şairi olduğu söylenen Koyunbaba’nın yaklaşık 1565 tarihinde vefat ettiği türbenin üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır. İlçe mezarlığının içinde bulunan Koyunbaba türbesi, genellikle mezarlığı ziyarete gelenler tarafından ilgi görmektedir. Ali Dede Tekkesi – Türbesi Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Doğanlı (Gördeles) köyünün kuzeyindeki bir tepede bulunmaktadır. Kare şeklinde örtülü bir binanın içinde bulunan türbe 1970 yılında köylüler tarafından tamir edilmiştir. Türbede yattığı ifade edilen Ali Dede’nin ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte, köyün kervan yolu üzerinde oluşu sebebiyle onun kervan sahibi ulu bir kişi olduğuna inanılmaktadır. Köyde şimdiye kadar dolu, sel kıtlık vb. felaketlerin olmayışının Ali Dede’nin oradaki mevcudiyetinden kaynaklandığına inanılmaktadır. Ayrıca Ali Dede’nin geceleri elinde bir ışıkla dolaştığı ve bu durumun köylülerce görüldüğü de yaygın inanışlar arasındadır. Tekkeyi genellikle çocuğu olmayanlar, hastalıklarına şifa arayanlar ziyaret, etmekte ve yağmur duası için de buraya gelinmektedir. Ziyaretler sırasında ziyaretçiler namaz kılıp, dua etmekte fakat kurban olayına rastlanılmamaktadır. Ova Çiftliği Yatırları Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Ova çiftliği köyünde kimlere ait olduğu belli olmayan fakat Horasan’dan geldikleri rivayet edilen üç kardeşe ait olarak bilinen mezarlar mevcuttur. Mezarlardan birisi köyü kuzeyinde, diğeri batısında, bir diğeri ise güneyinde bulunmakta ve bu mezarlar sacayağı olarak ifade edilen bir üçgen oluşturmaktadırlar. Eski bir döneme ait oldukları söylenen bu türbeler, Ramazan ve Kurban bayramlarında ikindi namazından· sonra ayrı ayrı cemaat halinde ziyaret edilmektedir. Türbenin birisi bir odalı ev şeklinde olup eskiden burada kazan kaynatılır ve burası aşevi olarak kullanılırmış. Anlatıldığına göre, bazı cuma geceleri, kuzeydeki türbede yatan zat batıdakini ışıkla ziyarete gider, oradan da güneydeki türbeye uğramış. Ziyaret karşılıklı devam edermiş. Bu türbeler yağmur duası dışında pek sık ziyaret edilmemektedir. Ancak burada dikkat çeken bir husus özellikle hacca giden kimselerin ölünce mezarlığın içindeki türbenin yakınına gömülmüş olmasıdır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Yeşilhisar, Kayseri

Pınarbaşı Türbeleri

Avcı Hamza Baba Türbesi Melikgazi türbesi’nin yakınında Avcı Baba mezarı diye bilinen bir ziyaret yeri vardır. Bununla ilgili olarak halk arasında şu hikaye anlatılmaktadır: Melik Gazi’nin hanımı bir gün keçi sağarken keçi durmaz. Kadın. ”Avcı Hamza’nın okundan gidesin” diye beddua eder. O sırada çalılıkta gjzli olan Avcı Hamza hemen okunu çeker ve keçiyi öldürür. Kadın. “Hazır mıydın, gözün kör olsun!” der demez Avcının gözü kör olur. Bunun üzerine Avcı Baba küser ve kaleden ayrılır, kendisine bir ev yapıp herkesten uzakta yaşar. Öldükten sonra da mezarı müstakil olarak oraya yapılır. Daha önceleri yerli halkın bu mezarı sıkça ziyaret ettiği ifade edilmektedir. Musa Dede Türbesi Pınarbaşı’na bağlı Ayvacık köyü sınırlan içerisinde bir su kaynağı ve bu su kaynağının 100 metre ilerisinde de bir tek mezar mevcuttur. Dede Musa denilen ve hakkında hiç bir bilgi bulunmayan ancak bu kimseye ait olduğu kabul edilen mezar sadece söz konusu köylüler tarafından ziyaret edilir, orada adak kurbanı kesilir ve yağmur duası yapılır. Buradan akan su ile özellikle çocuk bezleri başta olmak üzere hiçbir temizlik yapılmaz. Çünkü böyle bir temizlik yapıldığında Dede Musa’nın küseceğine inanılır. Mezarın yanındaki ağaçlara ve karamuk çalılarına çaput bağlanır. Köyde Musa isimli çocuklara, Dede Musa’ya saygısızlık olmasın diye kendi adı ile değil, ‘’Dede’’ diye ile hitabedilir. Garip Türbesi Ayrıca o yörede Koçcağız deresi denilen yerde bir türbe daha vardır. Halle arasında “Garip Türbe” diye anılan yapının Dulkadiroğlu Süleyman Bey tarafından yaptırıldığı rivayet edilmekle birlikte burada medfun bulunanın kim olduğu bilinmemektedir. Seyit Gürler Baba Türbesi Türbe ilçenin batısında Güzelyazı mahallesinin üst tarafında bir yerdedir. Türbenin bulunduğu bu bölgeye Evliya da denilir. Anlatıldığına göre, Sarıoğlan’da ikamet etmekte olan Ahmet Hoca 1962 yılında sürekli bir hastalığa yakalanmış ve ilci üç yıl bu hastalığı yatarak çekmiştir. Bir gece rüyasında, doktor olduklarını söyleyen üç kişinin yanına geldiklerini görmüş: Bu kişiler hocayı ilaçsız olarak üç gün içinde iyileştireceklerini söylemişler. Sonra ellerini Ahmet Hocanın vücuduna sürerek okumuşlar. Yalnız iyi olduktan sonra, ayaklarının veya dizlerinin ya da ellerinin eğri kalacağını belirtmişler. Sabah olunca hastanın tamamen iyileşmiş olduğu görülmüştür. Bu arada ilci el parmaklarının dışa doğru eğilmiş olduğu da müşahede edilmiştir. Bu gelen zatların Şam’lı, Seyid Gürler ve oğulları oldukları ifade edilmektedir. Türbe, bu zatın adına inşa edilmiştir. Aynca Bakarcak mahallesinde Gürler Baba1nın Zekeriyya ve Ahmet Emin adlı iki oğlunun mezarının bulunduğu da anlatılmaktadır. Ahmet Hoca (Başaran)’nın anlattığına göre, bu zatlar evliyadır ve her mevsiminde hacca giderler, dönüşte memleketleri olan Şam’ı ziyaret ettikten sonra tekrar buraya dönerlermiş. Aslında Sanoğlandaki ziyaret fenomeni birbirine karışmış durumdadır. Bu bakımdan Seyid Baba’nın Uzankaya da yattığı bel rtilen velilerle de sıkı ilişkisi vardır. Rivayete göre Seyid Baba (Gürler) Uzankaya mevkiinde bulunan velilerle toplanıp zikir yaparken Kaya zikre dayanamayıp feryad eder. Melekler, Rabbine kayanın zarını bildirir. Yaratan kayaya “Uzan, sen de onlar ile zikret!” der. Bugün türbe çeşitli maksatlarla ziyaret edilmektedir. Abdullah Kerametttin Türbesi Çiftlik kasabasının takriben 4 km. doğusunda bulunan bu türbe, kare şeklinde olup yığma taştan yapılmış üzeri çatı ile örtülü bir ev görünümündedir. Geçmiş yıllara oranla türbeye daha çok önem veren kasaba halkı, türbenin etrafındaki alam duvarla çevirip, bahçesini de ağaçlandırmıştır. Bu türbede yatanın Abdullah Keramettin isimli bir zat olduğu anlatılmaktadır. Bu civardaki şeyhler, Malazgirt zaferinden sonra bu yörelere gelerek yerleşmişler ve buradaki halkın Türkleşmesi hususunda büyük hizmette bulunmuşlardır. Halkın ifadesine göre Şeyh Abdullah Keramettin kendi müfrezesi başında Düzencik iğdeliği denilen yerde savaşırken bir kolu düşman kılıcı darbesi ile kopar ve bunun üzerine Şeyh şehit düşerek bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedilir. Daha sonra burası, kendisini sevenler tarafından türbe haline getirilir. Şeyh’in kolunun koptuğu yer olarak bilinen Düzencik İğdeliği de bu vesiyleyle kutsal sayılmaktadır. Başka bir rivayete göre ise, büyük bir ihtimalle Çiftlikte yatan Şeyhrin kardeşi de burada yatmaktadır. Türbe ilk planda yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Kasaba halkı kurak mevsimlerde bu türbeye gitmektedir. Anlatıldığına göre, duaya çıkmadan önce Kasaba Belediye Başkanlığı tarafından türbeye gidileceği ilan edilir. Görevliler tarafından halktan yağ, bulgur vs. toplanır, kurbanlıklar temin edilir. Belirtilen günde erkenden türbeye gidilir. Öğle namazına kadar Kurran okunur, dualar edilir, kurbanlar kesilip yemekler yapılır. Öğle namazı burada cemaatle kılındıktan sonra yemekler yenilir, tekrar dualar edilir. Duada el, ayası yere gelecek şekilde tutulur. Bu esnada özellikle çocukların yüksek sesle amin demeleri sağlanır. Dua ilkbaharda yapılıyorsa koyun sürüsü kuzu sürüsüne karıştırılır. Bu durumun duanın kabul edilmesinde etkili olacağına inandır. Yağmur duasının dışında, doktor tedavisi ile şifa bulamayan özellikle felçli hastalar, şifa bulmak amacıyla, buraya getirilerek; türbedeki büyük mezarın yanında yatırılıp uyutulur. Yöre halkının ifadesine göre, türbedeki ibrikler kendiliğinden dolup boşalmaktadır. Ayrıca burada namaz vakitleri ezan okunur, sarıklı cübbeli kişiler burada namaz kılarlarmış. Bazan uzun yola, mesela hacca gidecek olanlar da yola çıkmadan önce türbeyi ziyaret ederek, burada namaz kılar, dua ederler. Günümüzde çiftlik ve civar köylerden genellikle kadınlar türbeyi ziyaret ederek,burada namaz kılar, dua ederler. Adağı olanlar adak kurbanım burada keserler. İğdeli Türbe Sarıoğlan ilçesine bağlı Düzencik köyü sınırları içinde, köyün 2-3 km. güneydoğusunda İğdeli Türbe veya Et Yemez Şıh Türbesi diye anılan bir ziyaret yeri vardır. Burada günümüzde herhangi bir mezar, türbe ve bu tür şeyleri andıracak bir bir yapı bulunmamasına rağmen, adı geçen yer türbe diye bilinmekte, burası hem köy sakinleri hem de çevre köylerin halkı tarafından ziyaret edilip, kurban kesilmekte ve oradaki iğde ağaçlarına bez bağlanmaktadır. İğdelikte yatan şahsa Et Yemez Şıh denilmektedir. Bu, Şeyh’in sağlığında et yememesi, eti yenen hayvanları kesmemesi ve eti kendisine haram saymasından ileri gelmektedir. Rivayete göre, Çiftlik kasabasında yatan zatın kardeşi veya yakın arkadaşının burada şehit düşmesi buranın kutsal olarak bilinmesine sebep olmuştur. Çiftlik Türbesi bahsinden hatırlanacağı üzere, burası Şeyh’in kolunun koptuğu yer olması sebebiyle de kutsal sayılmaktadır. Anlatıldığına göre, bu kol 1940’lı yıllarda Yanıktepe mevkiinde bulunmuş, köyden ikiyüz altın alacağı olan bir çelepçiye verilmiş, bir daha da bundan haber alınamamıştır. Rivayete göre, bir şeyh bir yolculuk esnasında askerlerle burada konaklarlar. Askerlerin sıcaktan bunalmış olduğu bir anda, Allah tarafından burada iğde ağaçlan meydana getirilir. İşte bunun için iğde ağaçları kutsal sayılmaktadır. Bu yüzden köylüler bu ağaçlara dokunmamakta, bir tek dalına bile zarar vermemektedir. Nitekim civar köylülerden bir kişi iddia üzerine iğde ağacının birisini kesmiş, dönüşte adamın ayağına bir çalı dikeni batmış ve o kimse bu sebeple ölmüştür. Bu mevkide avlanmaya da izin verilmediği inancı yaygındır. Burası yağmur duası başta olmak üzere, şifa arayanlar, dilekte bulunanlar, yeni evlenenler ve çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir ve genellikle bu ziyaretler esnasında kurban kesilir. Ayrı Dede Üzerlik küyünün kuzeybatısında yattığına inanılmakta olup kurak mevsimlerde burada yağmur duası yapılmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Pınarbaşı, Kayseri

Felahiye Türbeleri

Ardıçlı Yatır Kayapınar Küçük Toraman köyünün kuzey tarafındaki bir tepede bulunan ve köylüler tarafından Dede diye adlandırılan bir mezar vardır. Bu mezarın yakınında bir ardıç ağacı bulunmaktadır. Ardıçla yatır adeta bütünleşmiştir. Ardıç ağacından bir dal koparılıp eve getirilirse, sabaha kadar o dalı getirene rahat verilmeyeceğine inanılmaktadır. Bir kadın tarafından etrafı çevirtilen bu mezarın yanından geçen yolcular üç ihlas bir fatiha okumadan geçilirse işleri rast gelmez. Çocuğu olmayan kadınlar orada yatırılırsa daha sonra çocukları olur. Sıtma tutanlar orada şifa bulur. Yağmur duasında köylüler oraya çıkarlarsa Allah onları mutlaka yağmur vereceği inancı köylüler arasında oldukça yaygın gözükmektedir. Ayrıca oradaki ardıcın deliğinden kan akıtılırsa, Allah, ne murad edilirse verir, inancıyla adak kurbanları bu ağacın yanında kesilmektedir. Dede’nin manevi gücü ile ilgili olarak bir avcının şöyle anlattığı halk arasında söylenilenile gelmektedir, Kekliğimi alıp kafesi ardıç ağacına bağladım. Keklikler geliyor, fakat tüfeğimle nişan aldığımda birer karataş oluyorlardı. Sonunda bir dokunayım, dedim. Tetiği çektiğimde tüfek üç parça olarak elimden . fırladı. Ağaca bağladığım kafesteki kekliğe baktığımda bir de ne göreyim! Zavallı keklik de ölmüştü . Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Felahiye, Kayseri

Bünyan Türbeleri

Yedi Kardeşler Bünyan’daki kabristan içinde bulunup, mezarlığın aslının bu yedi kabre dayandığı söylenmektedir. Hepsinin de hoca olduğu ve yaklaşık bin yıl kadar önce yaşamış oldukları rivayet edilen bu kimselerin, mezarlarına· özellikle ruhi bunalım geçirenler getirilerek mezar taşlarının üzerindeki oluklardan geçirilen su, içirilir ve bundan şifa umulur. Üçgözlü Mevkii Bünyan’daki yatırların en önemlisi ve en çok ziyaret edileni Sümer Mahallesindeki Üç gözlü denilen yerde, aile fertleriyle birlikte medfun bulunduğu kabul edilen kişiye ait olduğu ifade edilen mezardır. Buradaki kişinin mezar taşındaki Arapça yazıdan anlaşıldığı üzere isminin Seyyid Halil olduğu görülmektedir. Anlatıldığına göre, Seyyid Halil, mezarının bulunduğu yerde namaz kılarken, hanımı ve iki çocuğu ile birlikte eşkiyalar tarafından şehit edilmiştir. Şeyhin bazı geceler burada namaz kıldığı, hakkında anlatılanlar arasındadır. Burası genellikle kadınlar tarafından Perşembe ve Cuma günleri ziyaret edilmektedir. Pirahmet Türbesi Bünyan’a bağlı Pirahmet köyünde mermer bir mezarı bulunan Pirahmed’in, Musa Şeyh, Köse Şeyh ve Gani Şeyh adında üç kardeşinin bulunduğu ve bunların Pirahmed’in en büyüğü olduğu söylenmektedir. Bugün etrafı çevrili bulunan bu mezarın yakınlarında, bir gün sabah namazından önce beyazlar giymiş ak sakallı birinin elinde ibrikle görülmüş olduğu anlatılmakta ve o kimsenin Pir Ahmet olduğuna inanılmaktadır. Burada sadece yağmur duasının yapıldığı ve her seferinde de yağmurun yağdığı, söz konusu türbenin, bunun dışında, başka bir maksatla ziyaret edilmediği ifade edilmektedir. Samağır Türbesi Bünyanın Samağır köyündeki bir tepede, kesme taştan yapılmış, kubbeli bir türbe bulunmaktadır. Bu türbede Melik Gazi’nin komutanlarından Abdurrahman Gazi’nin yattığı söylenmektedir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi ile birlikte Zamantı kalesinin fethini gerçekleştiren Abdurrahman Gazi bu savaş esnasında düşmanlar bozguna uğrayıp kaçarken, bu yöreye gelince askerlerine ”salma kır!” diye emreder ve bu savaşta Abdurrahman Gazi burada şehit düşer. Buna dayanılarak köyün ve türbenin isminin buradan geldiği anlatılmaktadır. Çok önceleri geceleri burada ışık yanarmış. Yağmur duası halen burada yapıl­ maktadır. Önceleri daha fazla ziyaret edilen türbede kurban kesildiği ve mum yakıldığı ifade edilmekteyse de bugün türbede sadece namaz kılınıp dua edilmektedir. Kara Hızır Köyün yakınındaki yüksek bir tepede bulunan mezarda, Şeyh Seyyid Halil’in arkadaşlarından olduğu söylenen Kara Hızır adında bir zatın yattığı kabul edilmektedir. Söylendiğine göre, Kara Hızır, Karakaya’daki adı geçen Şeyh’in dergahında bulunur ve ona yardım edermiş. Köylülerin “Uzun Mezar” diye andıkları bu yer, günümüzde ziyaret edilmemektedir. Karadayı Türbesi Karadayı köyündeki Karatay Hamam giriş kapısının sol tarafında bulunan odada bir yatırın bulunduğu görülmektedir. Kime ait olduğu belli olmayan bu yatır, Hanı görmeye gelenler tarafından ziyaret edilmektedir. Burası özel bir maksatla olmak yerine, ziyaretçilerin niyetlerine göre ve daha çok orada yattığı farz edilen ulu kişinin ruhuna dualar ithaf etmek amacıyla ziyaret edilir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Bünyan, Kayseri
Abdullah Develioğlu

Abdullah Develioğlu

1308 Rumi ve 1309 Hicri yılında (1891) Develi’nin Cami-i Kebir Mahallesi ‘nde doğmuştur. Babası ulemadan Develi Müftüsü Hacı Mahmud Efendi , annesi ise yine ulema kızı Ayşe hanımdır. İlk tahsilini Develi’de mahallin Hoca Efendi’lerinden yapan Develioğlu, Rüşdiye’yi onüç yaşında bitirdikten sonra 1324/1908 yılında Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’ye geldikten sonra Hamurculu Osman Efendi’den Nahiv, Mantık, Belagat ve İlm-i Beyan okumuştur. 1328/1912 yılında Hamurculu Osman Efendi ‘nin vefat etmesiyle Miyaszade Nuh Naci Efendi ‘nin derslerine devam eden Develioğlu , üç sene de bu Hoca Efendi’den okuduktan sonra icazet-name (diploma) almıştır. Daha sonra Adab, Kelam, Fıkıh, Feraiz, Tefsir, Aruz, Elgaz ve Muamma gibi dersler okuyan Develioğlu , Harb-i Umumi (Birinci Dünya Savaşı) ‘nın başlaması üzerine (1331/1914) on yıllık derslerine ara vermek zorunda kalmıştır. Harbi Umumi’de askerliğe alınan Develioğlu, askerliğini Ankara’da yapmıştır. Dört yıllık askerlik görevinden sonra Kayseri’ye gelmiş ve1335/1919 da Kayseri’de evlenmiştir. 22 Teşrin-i Sani 1336/1920 tarihinde Kayseri Daru’Il Hilafe Medresesi muallimliğine tayin edilmiştir. Dört yıl bu görevde kaldıktan sonra, medreselerin lağvi üzerine Kız Orta Mektebi Din Dersi Öğretmenliği ne getirilmiştir. Daha sonra hapishane öğretmenliğine getirilen Develioğlu , bir yıl sonra Develi İlk Okul öğretmenliğine tayin edilmiştir. Bu vazifede iken ek görev olarak bir de Develi Vaizliği verilmiştir. 1933 yılında öğretmenlikten ayrılan Develioğlu, Develi’de Vaizlik yaparken aynı vazife ile Kayseri’ye nakledilmiştir. Mayıs 1941 yılında Kayseri Müftü Müsevvidi olarak görevlendirilen Develioğlu , 1943 yılında Müftü Miyaszade Nuh Naci Efen­di’nin felc olmasıyla Müftü Vekilliğine getirilmiş, iki senelik vekaletten sonra 30 Teşrin-i Sanı 1945 tarihinde Kayseri Müftülüğüne getirilmiştir. Beş yıl Kayseri’de Müftülük yaptıktan sonra 18 Mart 1950 tarihinde Merkezi Kayseri olmak üzere Yozgat ve Sivas illeri gezici Vaizliğine tayin edilmiştir. İki yıl kadar bu görevde bulunan Develioğlu, bu müddet zarfında gittiği yerleri İrşad eylemiştir. 9 Ağustos 1952 tarihinde Adana Müftülüğü’ne getirilen Develioğlu Hocamız, beş yıl kadar da burada görev yapmıştır. Bu vazifesi sırasında ayrıca Adana İmam-Hatip Lisesi meslek dersleri öğretmenliğinde de bulunmuştur. 1956 yılında emekli olan Develioğlu, 1964 yılında İstanbul’da ikamet etmeğe başlamıştır. Burada fahri vaizlik yapmakla ve kitap yazmakla vakit geçirirken nihayet 28 Mayıs 1984 Pazartesi günü-93 yaşında olduğu halde- İstanbul’da vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Allah ü Teala rahmet eyleye (Amin) Şairliği de bulunan Develioğlu , şiirlerinde Abdi mahlasını kullanmıştır. Hocamızın Pençname’deki iki eseri manzum olarak yazılmıştır. Develioğlu Hocamız, Erbilli merhum Şeyh Mehmed Esad Efendi’den feyz almıştır. Eserleri 1- Gülzar-ı Sufiyye der İzah-ı Taiyye 2- Fülkü’l-Ebhar fi Şerhi Lücceti’l-Esrar 3- Penç-name (Beş Kitap) 4- Üçbin Türk ve İslam Müellifi (Büyük İnsanlar) 5- Sabr u İbtila ve ibretli Kıssalar 6- Şerhu Şir’atil-İslam Tercümesi (Yazma) Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Kayserili Mehmed Tevfik Efendi

📍 İstanbul
Hacı Zühdü Efendi ( Sayram )

Hacı Zühdü Efendi ( Sayram )

kayseri – merkez -seyyit burhanettin mezarlığı Alim, müderris, vaiz (Kayseri, 1860 – Kayseri, 1945). Deliklitaş Mahallesi’nde doğdu. “Lülecizade”lerden olup baba adı Hüseyin, anne adı Emine’dir. Mahalle mektebinde okuduktan sonra medrese tahsilini Damad Emin Efendi, Hacı Ka­sım Efendi (Kızıklı) ve Hacı Hafız (Kü­çük Hafız) Efendilerin yanında yaptı. Nü­fus kayıtlarından, 1910 yılında kaydını Camikebir Mahallesi’ne naklettiği anla­şılmaktadır. Soyadı kanunundan sonra “Sayram” soyadını aldı. Hacı Torun Efendi ‘nin kızını aldığı için meşhur olan Da­mad Emin Efendi’nin damadı oldu. Kar­deşi Hacı Mustafa Efendi’nin de (Ö 1932) Yahyalı’da müderris olması, ailenin ilim­le olan ilgisini gösterir. Kendisi de ilim öğrenmek için Trablusgarb’a kadar git­miştir. Orada, Dağıstanlı Şeyh Hüsamed­din Efendi’den Nakşibendi Tarikatı’ını; İstanbul’daki Kelami Dergahı Şeyhi Esad Erbil ‘den de Kadiri Tarikatı’nın erkanını öğrendi. Aynca o, ilim ve ahlak sahibi, sevimli, heybetli ve vaazlarında sözleri etkili bir şahıstı. Hacı Zühdü Efendi 1915 kışında Kayseri’ye döndü ve burada Daru’l Hilafe’de ha­dis, tefsir ve fıkıh dersleri okuttu. Kilimli a­ğazade Hasan Okutan ve Mehmed Ali Satoğlu kaydı geçen öğrencilerindendir. Başkatibzade Ragıb (Güven) Bey de İs­ tanbul’da öğrencisi oldu. Hacı Zühdü Efendi, “gazi-şehid” olmanın üstünlüğü­nü tartıştdığı ilmi bir sohbette şahadetin üstünlüğünü savunurken, Hacı Kasım Efendi ise gaziliğin üstünlüğünü savundu. O, memur maaşı olmayan alimlere bağlanan “Mustehıkkin-i İlmiye” tertibinden maaş almaktaydı. Kabe’ye giderek hacı oldu. Mezarı, Seyyid Burhaneddin Mezarlığı­’nın güneydoğu köşesinde, kardeşi Mus­tafa Efendi ile birliktedir. Vefatında Ab­ dullah Develioğlu Kayseri müftüsüydü. Cenazesi çok kalabalıktı; bu, onun İlmi kişiliğini ve halk tarafından çok sevilen biri olduğunu gösterir. Develioğlu, Hacı Zühdü Hoca’nın vaiz olması nedeniyle, zamanın Diyanet İşleri Başkanı Şerafettin Yaltkaya’ya (Ö 1947) bir ta’ziyetname göndermiştir. Halen Kocasinan’a bağlı Mevlana Ma­hallesi’nde, adına, “Hacı Zühdü Efendi Sokağı” bulunmaktadır. Vaizler ”sözlü kültür”ü önemsediklerin­den dolayı bilinen bir eseri yoktur. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri
Bostancı Baba ( Bahaeddin Çelebi )

Bostancı Baba ( Bahaeddin Çelebi )

kayseri – incesu Kayseri’de türbesi bulunan velilerdendir. Hayatı hakkında hiçbir tarihi malumat bulunmamaktadır. Mezarı ve şimdi yıkıl­mış bulunan zaviyesi Kayseri merkez Küllü (Küllüce) Köyü’nde, Kızılırmak kenarındadır. Yakın zamanlarda yenilenmiş bulunan türbesi, burada bulunan es­ki bir mezarlık içindedir. Mezarında bu­lunan mezar taşlarında da herhangi bir yazı bulunmamaktadır. Köylüler türbe çevresindeki, geniş bir alanın onun der­gahına ait olduğunu söylemektedirler. Esasen köy türbe yakınındaki bir vadide bulunan eski yerinden tepede bulunan bugünkü yerine taşınmıştır. Osmanlı dönemi 1500 ve1584 tarihli va­kıf tahrirlerinde “Vakf-ı Zaviye-i Bostan­cı Çelebi” olarak tahriri yapılmış bulunan Bostancı Çelebi Zaviyesi (Tekke)’nin ge­lir kaynağı olan arazinin “Ambar Viranı Mezrası (ekinliği)’nın ve Kızılırmak ke­narındaki Boyalı Mezrası veya Köyü” ol­duğu kayıtlıdır. Ambar Viranı, bugünkü şehrin Ambar arazisidir. Kızılırmak ke­narında olarak belirtilen Boyalı Köyü’nün ise bugünkü Küllü Köyü olduğu an­laşılmaktadır. Gerçekten Ambar’da bü­yük bir arazi Bostancı Çelebi vakfına ait iken son zamanlarda yanlış olarak, ora­daki Kara Mustafa Paşa vakıf arazisi ile birlikte kadastro tespiti ve mahkeme ka­rarı ile maliye hazinesine yazılmıştır. Va­kıf evladından Bayram Mazmanoğlu bu hususta vakfı kurtarmak için çalışmış ise de başarılı olamamıştır. Küllü Köyü’nde de bugün vakfa ait kayıtlı herhangi bir arazi kalmamıştır. Vakfın 1500 tarihli ya­zımında meşihatın (zaviye şeyhliğinin) Bostancı Çelebi evladından Elvan Çelebi veresesine ait olduğu ve halen Mevlana Cemal tarafından tasarruf edildiği kayıtlı­ dır. XIII. veya XIV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Bostancı Çelebi hakkında Hacı Bektaş-ı Yeli menkıbelerinde bahis bu­lunmaktadır. Buna göre sık sık Hızır (a.s.) ile buluşan Hacı Bektaş-ı Yeli bir gün Kayseri’nin yukarı tarafındaki Seykalan (kayıtlarda yanlış olarak Saklan olarak okunmuştur) Kalesi’nin (bu kale kalıntısı halen mevcuttur ve Fatih’le Karamanoğ­lu Plr Ahmed arasındaki anlaşmaya konu olmuştur) batısında (vakıf arazisinin bu­lunduğu Ambar’da) Hızır Aleyhi’sselam ile buluşur. Orada bir kişinin kavun ekti­ğini görürler (Ambar arazisi bugüne ka­dar kavunları ile meşhurdur). Önce Hacı Bektaş-ı Yeli sonra Hızır (a.s.) asıl adı Ba­haeddin Çelebi olan bostan eken zata “Kardeş, bostandan bir kavun koparıp getir deyiyelim” derler. Bostan sahibi Ba­haeddin Çelebi de “baş üstüne, inşallah olunca getiririm” deyince, ‘ ‘bunlar, belki olmuştur, bir dolaş ta bak” derler. Baha­eddin Çelebi “Bir bakayım” deyip bosta­na girdiğinde burnuna kavun kokusu ge­lir. Yeni ektiği bostan mahsul vermiştir. Bunlardan ikisini koparıp birini Hızır (a.s.)’a, diğerini Hacı Bektaş-ı Veli’ye ve­rir. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli Bahaed­din Çelebi’ye himmet eder ve onu velilik mertebesine ulaştırır. Bahaeddin Çele­bi’nin adı da bundan böyle Bostancı Ba­ba olur ve birçok kerametler gösterir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri
Torun Hasandede Türbesi

Torun Hasandede Türbesi

kayseri – hacılar – hasan dede caddesi Torun Hasandede türbesi Beğendik bağları ve Hasandağı mevkiine ayrılan kavşakta bulunmaktadır. Bu ismin nereden geldiği ve burada yatan zatın kim olduğu hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. Ancak orada bulunan kale kalıntılarından orasının da çok önceleri bfr yerleşim merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Hacılar, Kayseri
Seydi Şerif Türbesi

Seydi Şerif Türbesi

Kayseri – Develi – Tekke sokakta Kitabesjnden 1276 yılında Seydi Şerif adına yapıldığı anlaşılan türbe bir Selçuklu yapısıdır. Seydi Şerif Horasan erenlerindendir. Kuzey cephedeki basık kemerli geniş bir kapıdan girilen türbenin kapı üzerinde de kitabe levhası bulunmaktadır. İç mekân kubbe üzerine açılmış üç mazgal doğu ve batı duvarlarına açılan dikdörtgen pencerelerle aydınlatılmıştır. Tamamı düzgün kesme taşla kaplanmış, türbe, sade bir görünüşe sahiptir. Türbenin dışta tek bezemeli yeri giriş bölümüdür. Giriş kapısı, geometrik örgülü, iki bordürün oluşturduğu yüksek dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınmıştır. Kubbede, etekten tepeye doğru kavisli olarak yerleştirilmiş on iki tas basamak ve kubbeyi orta yerinden kuşatan geometrik bezemeli silme yer almaktadır. İç mekânda mihrap özenle tasarlanmıştır. Sivri kemerli ve mukarnaslı mihrap nişi; içten dışa doğru geometrik desenlerle süslenmiştir. Kitabesine göre, Seyyid Şerif Er Rifai adına 1296 yılında inşa edilen ve mezar taşının içerisinde olduğu türbe tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca eserlerden sadece bir tanesi. Bu türbe genellikle çocukları olupta durmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir. Çocuğu yaşamayan kadınlar ziyaret esnasında şöyle bir yol takip ederler: Çocuğunun yaşamasını isteyen kadının boynuna at nalı, boncuk vb. şeyler takılarak o mahallede meskun bulunan Mehmet isimli yedi kişinin kapısı dolaştırılır ve bu kimselerden tuz gibi şeyler alınır. Bundan sonra kadın türbenin kapısına bağlanır ve türbeye sarılır. Bunu takiben türbenin içine elini uzatan kadına boncuk, taş, çöp, cinsinden bir şeyler verilir. Bu verilen şeylerle hamile kadının doğacak çocuğunun oğlan ya da kız olacağına dair tahminde bulunulur. Bu arada doğacak çocuğun yaşaması için ayrıca kurban kesilir, dua edilir. Çocuk 7 yaşına gelince tekrar buraya getirilmesi, iki rekat namaz kılınıp kurban kesilmesi ve kurbanın kanından o çocuğun alnına sürülmesi hususu türbedar kadın tarafından tenbih edilir.. Genellikle de bu uygulamaya itina gösterilir. Çocuğu olmayanlar için yapılan jşlemler ise biraz farklıdır: Türbedar kadın mezarın başında bulunan büyük mermer taşı çocuğu olmayan kadının sırtına kor ve dua ederek mezarın etrafını dolaşmasını ister. Bu işlemden sonra birkaç değişik bez parçası okunup üflenir ve çocuğu olmayan kadına verilir. Türbe ile ilgili önemli diğer husus da ziyaret sonucu çocuk sahibi olanlardan Seyit isimli şahısların hepsinin de isimlerini buradan almış olmasıdır. Zira bu işle görevli türbedar, çocuk sahibi olacaklardan bu olay geçekleştiğinde oğlan olanlara Seyit, kızlara ise Şerif ismini koymaları gerektiğini ifade etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri
Koyun Abdal Türbesi

Koyun Abdal Türbesi

kayseri – bünyan – Koyun abdal köyü Bünyanın 20 km. kuzey-doğusunda bulunan Koyunabdal köyündeki bu türbe, yaklaşık 400 yıl önce yaşadığı belirtilen ve köyün kurucusu olarak bilinen Koyunabdal isimli birine aittir. Onun vaktiyle koyunculuk yaptığı anlatılmakta ve evliyadan olduğuna inanılmaktadır. Anlatıldığına göre, türbenin yakınındaki bir evin sahibine rüyasında bir kişi görünerek “Buraya pislik atıyorsunuz, sizi batırırım der. Bu rüya üzerine orasını açarlar ve cesedi çürümemiş bir halde bulurlar. Bundan sonra mezar küçük bir binanın içine alınıp üzeri kiremitle örtülür ve türbe meydana gelir. Türbeye duyulan saygı sebebiyle yanında bulunan karaağaca da dokunulmuyor. Eskiden sıtmalı hastalar türbenin etrafında dolaştırılırmış. Bugün de çocuğu durmayanlar için aynı işlem yapılmaktadır. Bunun yanı sıra, başı ağrıyanlar, bedenen zayıf olan ve çok ağlayan çocuklar, bir dileği olanlar burayı ziyaret etmektedirler. Bu durumda olan ziyaretçiler, üç gün sabah namazından sonra gelip, mezarın etrafını üç kere dolaşır ve dua ederler. Ayrıca dilek sahibi olanlar buraya havlu, seccade vb. şeyler bırakırlar. Camiye bitişik olan türbe, halen cuma namazından sonra cemaat tarafın an ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri
Musa Şeyh Türbesi

Musa Şeyh Türbesi

kayseri – Bünyan – Musa şeyh köyü Bünyan’ın 6 km. kuzeyinde aynı isimle anılan köyün içinde bulunan türbe dört köşeli olup, sert taşlardan yapılmış, dış yüzeyi harçla sıvalı ve damı çatı ile örtül­müş, herhangi bir mimari özelliği olmayan bir yapıdır. Bu türbede yatanın Musa Şeyh adında bir şahıs olduğu ve bunun Koyunabdal, İğdecik (iğdeçih), Piramit, Kahveci ve Kösehacı köylerinde yatanlarla kardeş olduğu söylenmektedir. Veli olduğuna inanılan Musa Şeyh hakkında şöyle bir olay anlatılmaktadır. Musa Şeyh o çevrede koyun otlatırmış ve bu arada diğer köylerin arazisine de geçtiği için Sulcanhanında oturan devrin idarecisine şikayet edilmiş. Bunun üzerine Şeyh Musa gönderilen iki asker refakatında idarecinin huzuruna çıkarılır. Komutanın Şeyh Musa ‘ya niçin böyle yaptığını sorması üzerine o da ”köy sınırlarının belli olmadığı” şeklinde cevap vermiş. Daha sonra komutan ”Sana ermiş diyorlar, bir kerametini görelim” demiş. Bunun üzerine Şeyh, komutana ne istediğini sormuş. O da yanındaki havuzu göstererek, ‘ ‘Şuradan bize bir balık çıkart” demiş. Bu söz üzerine Musa Şeyh , besmele çekip elini havuzun içine daldırmış ve bir tabak kızarmış balığı alıp çıkarmış. Komutan bu olay üzerine hayrete düşerek onun bir veli olduğuna inanmış. Köylülerin ifadesine göre, yukarıda zikredilen altı köyün sınırları, bu vesileyle Musa Şeyh tarafından belirlenmiştir. Bu türbe özellikle adak ziyaretlerinin yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Burada adak k!1fbanı kesilir, etinden yemekler pişirilip türbenin etrafında topluca yenir. Adak kurbanını kesen kimse ise, abdest alıp iki rekat namaz kılar ve adağının gerçekleşmesinden dolayı Allah’a şükreder. Bu tilrbenin bir diğer özelliği de, yöre halkının ifadesine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde burada yeşil bir ışığın yanmasıdır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri
Seyyid Halil Devletlü Türbesi

Seyyid Halil Devletlü Türbesi

kayseri – bünyan – karakaya köyü Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri

Ganişeyh Türbesi

kayseri – akkışla – ganişeyh köyü Türbe, Akkışla ilçesine bağlı Ganişeyh köyünün yaklaşık 2 km. güneybatı tarafında olup, mezarlığın içinde bir meşe ağacının yanındadır. Üzeri açık olan türbe, 2 m. yükseklikteki duvarlarla çevrilidir. Türbenin mimarı bir özelliği olmayıp halen bakımsız bir durumdadır. Ganişeyh ‘in, Musaşeyh ve Karaşeyh isimli şahısların kardeşi olduğu, hatta Çiftlik, Düzencik ve Karakaya türbelerindekilerle de akrabalık ilişkilerinin bulunduğu söylenmektedir. Açık olan türbenin üzeri köy sakinleri tarafından birkaç kez örtülmüşse de her defasında da kendiliğinden tekrar açılmıştır. Nitekim köylülerden biri rüyasında Şeyh’i görmüş ve Şeyh ona, “Benim üzerimi örtmeyin” demiştir. Hatta türbenin örtülmesinde kullanılan ağaçlardan peşin para ile alınanlar bir tarafa, veresiye alınanlar bir tarafa ayrılmış. Bundan sonra türbenin üzeri hep açık kalmıştır. Bu hususu köylüler şöyle açıklıyorlar: Burada yatanlar Allah’ın rahmeti olan yağmur, kar, dolu, rüzgar, güneş … gibi şeylerden mahrum kalmak istememişler, yağmurun üzerlerine yağmasını, üzerlerinde otlar bitmesini arzu etmişler, üzerleri kapatıldığı takdirde rahat edecekleri dolayısıyla bu rahatlığı reddederek; dış dünyanın rahmetinden ve zahmetinden faydalanmak istemişlerdir. Rivayete göre Şeyh, buradan gelip geçenleri soyduğu ve yöre halkına eziyet ettiği iddiasıyla şikayet edilir. Bunun üzerine Şeyh’i yakalamak üzere asker gönderilir. Askerler Şeyh’in yanına çıkmadan önce, saygısızlık olmasın diye kelepçeyi dışarıda bir taşın dibine bırakırlar. Şeyh, askerleri iyi bir şekilde karşılayıp onları ağırladıktan sonra “Haydi gidelim” der. Askerler Şeyh’in bu durumu bilmesine şaşırıp kalırlar. Kelepçenin bulunduğu yere gelince Şeyh, “alın şu emanetinizini” der, bir de ne görsünler, kelepçe siyah bir yılan oluvermiş. Askerler ellerini uzatmaktan çekinirler. Şeyh’in cesaret vermesi üzerine ellerini uzatınca yılan tekrar kelepçe olur. Şeyh’in bu gücünü gören askerler onu kelepçelemek istemezlerse de Şeyh’in ısrarı üzerine Pınarbaşı’na yaklaşınca kelepçeyi takarlar. Nihayet yapılan sorgulamada Şeyh’in suçsuz olduğu ortaya çıkar. Yine anlatıldığına göre, köy halkından bir şahıs türbenin yanındaki meşe ağacından bir dal kesmiş, bunun üzerine kısa bir süre sonra dalı kesen şahsın ve çocuklarının elleri eski canlılığı kaybetmiştir. Türbeyi çocuğu olmayanlar veya yaşamayanlarla ümitsiz hastalığa yakalananlar ön planda ziyaret etmektedirler. Bunun dışında burası yağmur duası ve herhangi bir dilek için de ziyaret edilmektedir ve akabinde kurban kesilmektedir. Hastaların özellikle amaların türbenin içindeki mezarın yanında birkaç saat uyutularak şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Bununla birlikte son zamanlarda buraya olan rağbetin azaldığı, hastalıklar içinse, ancak doktor tedavisinden sonra ümidi kalmayanların geldiği köylüler tarafından belirtilmektedir. Ayrıca burada bir taş beşik mevcuttur ki, bunun Şeyh zamanında para basmakta kullanıldığı ifade edilmektedir. Ganişeyh türbesinin 1 km. güneyinde bir mezarlık daha vardır. Buradaki mezar taşlarının birinin üzerinde, yöre halkı tarafından “Fadime anamızın kirmeni” olarak bilinen kaz ayağı resmi bulunmaktadır ki bunun Tahtacı Türkmenlerinin işareti olduğu bilinmektedir. Bu arada köylüler tarafından, Hz. Ali’nin atının ayak izinin bulunduğu bir taştan bahsedilmekle birlikte, bugün bu taşın kaybolduğu anlatılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Akkışla, Kayseri
Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi

Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi

kayseri – melikgazi – Seyyid burhaneddin mezarlığı Mutasavvıf, İslam Alimi ve düşünürü (Özbekistan /Tirmiz,1165 /1166 – Kayse­ri, 1244). Tam ismi Seyyid-i Sırdan Burhanu’l-Hak ve’d-Din Hüseyin Mu­hakkik Tirmizi’ dir. İnsanların kalplerin­den geçen gizli sırları keşif yolu ile bildi­ğine inanıldığı için Horasan, Tirmiz, Buhara gibi şehirlerde kendisine “Seyyid-i Sırdan”(sırların efendisi) denil­di. Hakikatleri iyice araştırıp tetkik ettiği, ilimde taklidi bilgi düzeyini aşıp en üst dereceye ulaştığı için de “Muhakkık” (ha­kikati araştıran) unvanı verildi. Döneminin dini ilimlerini tahsil etti ve kendisi şair olmasa da şiire karşı ilgi duy­du. Hakim Senai gibi sufi şairlerin şiirle­rine düşkündü. Ayrıca tıbbi bilgisine baş­ vurulan mümtaz bir kişiydi. İlim ve irfan tahsilinin önemli bölümünü Belh’te, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ‘in yanında tamamladı, hem zahir (müsbet) hem batın ilimleri tah­sil etti. Gençliğinin ilk çağlarında Bahaeddin Veled ‘e intisap ederek ilk aşa­ mada kırk gün hizmetinde bulundu. Ta­savvufi kaynaklara göre velilik ve keşif adına elde ettiği her şeyi o kırk günlük hizmeti esnasında elde etti. Mürşidinin irşadıyla, birçok makam ve hallere erişti. Bahaeddin Veled’e intisap ettiği dönem­ de ağır nefis mücadeleleri geçirdi. Cezbe­li, dünyadan uzak ve manevi sarhoşluğu uyanıklığına galip bir dervişti. Şeyhinin sohbet meclisindeki coşkunlu­ğu, bazen onu kendi kabına sığmaz hale getirince Şeyh Bahaeddin Veled , “Seyyid’i meclisten dışarı çıkarın da huzurumuz bozulmasın.” diye uyarmak zorunda kalırdı. Şeyhinin sesini işitince derhal cezbe halinden çıkar, ayakları yere basardı. Bahaeddin Veled’e mürid (bağlı) olduğu dönemde, yaşadığı cezbe hali sonucu on yılı aşkın bir süre tedirgin ve kararsız bir halde dolaştı. Bu kararsızlığına, eriştiği tecelli nurlarının çokluğu ve birbiri ardı­na gelen tasavvufi haller neden oldu. Çok ağır usullerle nefis mücadelesini sürdür­dü. Bu mücadele dönemi on iki yıl sürdü. Bunun ardından bir gün artık maksadın hasıl olduğuna, mücadeleyi bırakması gerektiğine dair ötelerden bir ses işitmesi üzerine dünyadan el etek çekmeyi bırak­tı. Ders verdiği bağlılarına, benzer bir seyr ü süluk metodu uy­guladı. Bu metot, öncelikle nefsin terbi­yesi için ağır bir el etek çekme evresi, ar­ dından da onların topluma hizmete yönlendirilmesinden ibaretti. Bu husus, talebesi Mevlana’nın da tasavvufi irşat metodunun umdelerinden birini oluştur­du. Halkın kendisine olağanüstü nitelikler atfetmesini önlemek, kulluk ve insanlığın üstüne çıkarılabilecek kötü zanlarını gi­dermek için daima özen gösterdi, kera­metlerini gizli tutmaya ehemmiyet verdi. Hocası ve şeyhi Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç etmesiyle, doğduğu şehir Tirmiz’e geçti ve orada yaşamaya başladı. Tirmiz’deyken Bahaeddin Veled’in H 18 Rebiulahir 628 (M 23 Şubat 1231) günü Konya’da vefatı üzerine etrafındakilere, “Şeyhim bu toprak aleminden temiz aleme göçtü.” diyerek ağladığı belirtilir. Hocası ve şeyhi için gıyabi cenaze namazı kıldı. Şeyhinin vefatından kırk gün geçtikten sonra gördüğü rüyadaki mane­vi işaret üzerine, Tirmiz’den Anadolu’ya göç etme kararı aldı. Birkaç yakın bağlı­sıyla yola çıkarak Anadolu’ya geldi. Kay­seri’ye uğradı ve Konya’ya geçti. Konya’ya geldiğinde Bahaeddin Veled’in ölümü üzerinden tam bir yıl geçmişti. Mevlana , o sıralar Larende (Karaman) şehrine git­mişti. Birkaç ay, Konya’daki Sincari Mes­cidi’nde inzivaya çekildi. Daha sonra iki dervişle Mevlana’ya bir mektup gönderdi ve ondan Konya’ya dönmesini istedi. Mevlana’yı, zahiri ilimleri tahsil etmesi için Halep ve Şam’a gönderdi. Mevlana’nın ilim tahsili için Halep ve Şam’da bu­lunduğu süre zarfında Kayseri’de kaldı. Bu süre zarfında Mevlana da ailesini ve şeyhini ziyaret için ara sıra Kayseri ve Konya’ya geldi. 1237’den önceki dört ve­ ya yedi yılı kapsayan bu ilim tahsilinden sonra Mevlana’yı Kayseri’de karşıladı. Vezir Sahib Şemseddin İsfahani’nin Mevlana’yı kendi sarayında ağırlamak istemesi üzerine “Babanın adeti medre­sede konaklamaktır.” diyerek buna izin vermedi. Anadolu’ya geldikten sonra ha­yatının büyük bölümünü Kayseri’de ge­çirdi. Ancak bazı dönemler Mevlana’nın eğitimi için Konya’ya gitti, Konya’dan ayrıldığı dönemlerde tekrar Kayseri’ye döndü. Mevlana’ya tam dokuz yıl mürşit­lik yaptı. Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin pişme ve olgunlaşma aşaması­nın etkin yol göstericisi olarak Mevlana’nın seyr ü süluk anlayışının şekillenme­sinde önemli tesire sahiptir. Ancak kendisinin de bu süreçte Mevlana’dan çok şeyler aldığını, şu sözüyle belirtir: “Benim onun üzerinde hakkım vardır. Ama onun benim üzerimdeki hakkı be­nimkinin binlerce mislidir.” Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin tamamlandığı­nı görünce Mevlana’dan, Kayseri’ye te­melli dönmek için izin istedi. Seyyid Burhaneddin’in o zamanlar “Daru’l­ Fetih” denilen Kayseri’yi çok sevdiği, Ali Dağı’na çıkarak orada ibadet ve dua ettiği kaydedilmektedir. Kaynaklar ondan “ dönemin Kayseri’sin­ de etrafındaki insanlara rehberlik eden gönül kandili nurlu bir şeyh ve bilge” olarak söz eder. O dönemde Kayseri, Selçuklu Veziri Sahip Şemseddin İsfahani’nin yönetimi altındaydı. Kayseri ileri gelenlerinin onun sohbetlerine katıl­dığına, dönemin Kayseri valisi konu­mundaki Selçuklu Veziri Sahip Şemsed­din İsfahani’nin ona bağlandığına dair rivayetler, Kayseri’de Seyyid Burhaned­din’e gösterilen toplumsal yöneliş ve hür­ metin ipuçlarıdır. Mevlevi kaynaklarından Sipehsalar Risalesi’nde, keramet ve güzel vasıflarının çok olduğu belirtilmektedir. Nefisle savaşmaya daima dikkat eden, müşahede sahibi bir veli, boş söz ve işlerle uğraşma­ma konusunda son derece titiz bir bilge olarak tanındı. Sohbetlerinde genelde tevhidin hakikati üzerinde durdu. Halvete (Allah’la baş başa kalmaya) büyük önem verdi, masivadan (Allah dışındaki her şeyden) uzaklaşmaya derin istek duydu. Sohbet­lerinde, ısrarla insanın melekleri bile ge­çebilecek potansiyele sahip olduğunu belirtti. İnsanın Allah’tan ayrı düştüğünü, ibadetlerin amacının da bu ayrılığı kaldır­mak ve vuslatı gerçekleştirmek olduğunu belirtti. Tüm ibadetler ona göre Allah’a vuslatın araçlarıdır. İnsanın kendi benli­ğinden sıyrılması gerektiği üzerinde önemle durdu. Ona göre her insanın za­ruri olarak bilmesi gereken husus, mari­fetullahtır. Nefsin terbiye ve tezkiyesinde dünyadan el etek çekmek ve orucun ehemmiyeti üzerinde önemle durdu. Aş­kı, saliki hedefine ulaştıran en önemli rehber ve tasavvuf yolunu da bütünüyle aşk yolu olarak değerlendirdi. Onun tasavvuf görüşleri bu şekilde özetlenebilir. Menakıbu’l-Arifin’de Kayseri’de bir ca­mide imamlık yaptığı nakledilir. Namaz esnasında yaşadığı tasavvufi bazı haller sebebiyle bir süre sonra imamlık göre­vinden ayrıldı. İslam Halifesi’nin elçisi sıfatıyla Bağdat’tan Anadolu’ya gelen dönemin meşhur şeyhi Şihabüddin Sühreverdi (ö. 632/M 1234) ile görüştü. Sühreverdi, Halife’nin elçisi sıfatıyla Kayseri’ye geldi­ğinde Vezir Şemseddin İsfahani, döne­min meşhur şeyhinin kendi şeyhiyle gö­rüşmesini çok arzuladı. Vezir aracılığıyla Şihabuddin Sühreverdi ile bir araya gel­diler. Ancak sohbet, bilinen iletişim yo­luyla gerçekleşmedi. Aktarılan rivayete göre Şihabuddin Sühreverdi , huzura gi­rince bir müddet toprak üzerinde karşı­lıklı oturdular. Daha sonra musafaha ederek ayrıldılar. Bu olaydan sonra sevdiği şehirde bir müddet daha yaşadı ve ölüm vakti yakla­şınca yanındaki bağlısından sıcak su hazırlamasını istedi. Suyun ısıtıldığı söyle­nince, “Şimdi dışarı çık ve kapıyı da sıkıca kapat. Sonra git ve garip Seyyid dünyadan göçtü diye bir sala ver.” dedi. Hizmetçi dışarı çıktı ancak Seyyid Burha­neddin’in ne yapacağını merak ettiğin­den ibadethanenin kapısına eğilerek içe­riyi izlemeye koyuldu. Gördüklerini şöyle nakletti: “Seyyid Burhaneddin kalk­tı, hazırladığım sıcak su ile gusül abdesti aldı. Elbisesini giydi. Evin bir köşesinde kıvrıldı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü: ‘Gökler temizdir ve feleklerde olanların hepsi temizdir. Temiz ruhlar hazırlanmışlar. Ey bana bir emanet veren hazır ve nazır Allah’ım! Lütfedip gel, bu emanetini benden al.’ Peşinden de Hz. İsmail’in kurban edilmek üzere Hz. İbrahim’in önüne yattığı esnada söyledi­ği,’İnşallah beni sabredenlerden bulur­sun.’ (Saffat, 37) ayetini ve ardındanda şu şiiri okudu: ‘Ey dost! Beni kabul et ve canımı al. Beni mest edip her iki dünyadan al götür. Gönlüm sensiz her ne ile rahat ediyorsa, İçime bir ateş koy da onu yak! Böylece canını teslim etti.” Sahib Şemseddin’e ve ileri gelenlere ha­ber ulaşır ulaşmaz, Kayseri’nin bütün büyük ve küçükleri bir taziye adeti gereği başlarını açtılar. Hafızlar Kur’an okudu, şeyhler zikir yaptı, alimler de üzüntü içinde naaşını defnettiler. Yaklaşık 79 yaşında Hakk’a sefer etti. Defin işlemleri ile bizzat ilgilenen Vezir Sahip Şemseddin, peşinden geniş katı­lımlı matem törenleri tertip etti. Hatimler indirildi. Adı geçen vezir ona bir türbe yaptırdı. Ancak gördüğü bir rüya üzerine türbenin üzerini kapatmadı. Daha sonra­ ki asırlarda restorasyon geçiren türbe, Kayseri’de, kendi adı ile anılan mezarlık içindedir. Ölümünün üzerinden kırk gün geçtikten sonra Sahip Şemseddin, bu ölümü Mevlana’ya bir mektupla bildirdi. Yakın müritleriyle birlikte Kayseri’ye gelen Mevlana, mürşidinin kabrini ziyaretten sonra yeniden bir matem töreni (urs) tertip ettirdi. Bütün kitapları Mevlana ve yanındakilere takdim edildi. Bunların içinden istediklerini aldılar. Hatıra olmak üzere birkaç risaleyi de Sahib Şemsed­din’e bırakarak Kayseri’den Konya’ya döndüler. Hakkında bilgi veren en eski kaynaklar, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ibtidaname adlı mesnevisi, Sipebsalar’ın Risale’si ve Mevlana’nın torunu Çelebi Arifin müridi olan Ahmed Eflaki Dede ‘nin Menakıbu’l-Arifin adlı eserleri ve ayrıca kendi sohbet ve sözlerinden derlenmiş olan Maarif adlı kitabıdır. Ha­ yatıyla ilgili bilgilere Mevlevi kaynakla­ rında Mevlana ile ilişkisi bakımından değinilir. Bu yüzden hayatının Mevlana ve ailesinden uzaktaki dönemi hakkında pek fazla bilgi yoktur. Eseri Maarif: Sözleri, sohbetleri ve müritleriy­le diyaloglarının yer aldığı bir eserdir. Eser, sohbetlerini dinleyen bağlıları tara­fından tutulan notların bir araya getirilip ona sunulması ile meydana gelmiştir. Aynı zamanda Makalat (sohbetler) diye isimlendirilmesi bu yüzdendir. Eserde ibadetlerin tasavvufi anlamları, ayet ve hadislerin tefsir ve tevilleri, tasavvufi kav­ramların ve seyr ü sülukun incelikleri kısa fakat mana bakımından zengin, özlü cümlelerle ifade edilmiştir. Çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcut olan Maarif, İranlı bilgin mer­hum Prof. Dr. Bediüzzaman Fürüzanfer tarafından Konya Mevlana Müzesi 2118 numarada kayıtlı eldeki en eski tarihli nüsha (H 5 Muharrem 687 tarihli) esas alınmak suretiyle diğer nüshalardaki farklılıklar da gösterilerek 1961 yılında İran’da bastırıldı (1340/1961). Daha son­raki yıllarda Maarifin iki farklı nüshası ortaya çıktı. Bu iki nüsha, Fürüzanfer’in esas aldığı nüshadan daha sonraki döne­me aittir: Birincisi Derviş Cezbi Mevlevi tarafından 1597 Şubatında (H 1005 Receb) istinsah edilen ve şu an F. N. Uzluk Kütüphanesinde bulunan 256 varaklık başka bir el yazmasında Baha Veled’e ait Maarif in iki versiyonunu, Bahaeddin Veled’e atfedilen iki kısa incelemeyi ve Burhaneddin’in 13 varaklık Maarifi’ni içermektedir. Burhaneddin’nin Maarifi’ni içeren ikinci yazma ise Konya Mevlana Müzesi 145 numarada kayıtlı olan ve M.1353 tarihli diğer bir el yazması içindedir. Bu nüshalardan haberdar olan ve onları gözden geçirerek Maarifi tekrar yayınlamak isteyen Bediüzzaman Fürüzanfer’in ömrü buna vefa etmedi. Maarif’le birlikte iki surenin, Muham­med ve Fetih Surelerinin tefsiri de Seyyid Burbaneddin ‘e atfen basılmıştır. Ancak bu tefsirlerin meşhur sufi Sülemi’nin (ö. 1021) Arapça tefsiri Hakaikul-Tefsir’i temel alarak oradan iktibaslar olduğu söylenebilir. Fünüzanfer, telif üslubun­dan müellifin Burhaneddin Muhakkık olduğunu söyleyerek bunları Maarifle birlikte bastırdı. Maarif Arapça yazılan ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler, bazı şiirler ve bazı kısım­lar hariç Farsça yazılmıştır. Şiire olan il­gisi nedeniyle, uygunluk arz eden yerler­ de, başta Hakim Senai , Ferıdüddin Attar ve Mevlana gibi sufi şairlerin şiirleriyle konuyu pekiştirmiştir. Eserde Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerden, hadis-i şerif­lerden ve meşhur mutasavvıfların sözle­rinden iktibaslar yapılmıştır. Bediüzzaman Füruzanfer tarafından bas­tırılan Farsça Maarif, Türkçeye iki kez tercüme edildi. Tercümelerden birisi Ab­dülbaki Gölpınarlı’ya (1972), diğeri Ali Rıza Karabulut’a (1995) aittir. Giriş kapısında yer alan Nazım Paşa’ya ait celi sülüs hatla yazılan kitabe Fart-ı adab ile gir zair-i mahlas ki budur Merkad-ı Muhterem-i Hazret-i Burhaneddin Çeşme-i irfanına kühl ister isen olmalısın Cebhe-say-i kadem-i Hazret-i Burhaneddin Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin Türbe-i Şerifi Kayseri şehir merkezinde kendi adıyla anılan mezarlığın içerisinde bulunmakta­dır. Tarihi ve dini öneme sahip manevi şahsiyetlerin makamlarının onarım veya inşasına büyük önem veren II. Abdülha­mid Han , bu doğrultuda Kayseri’de Sey­yid Burhaneddin Türbesi’nin inşasını da desteklemiştir. Türbenin giriş kapısı üze­rinde yer alan ve Kayseri Mutasarrıfı Mehmed Nazım Paşa tarafından kaleme alınan kitabede inşa tarihi bulunmamak­la birlikte Türbenin içerisindeki kalem işi süsleme­ler orijinal olmayıp restorasyonlar sıra­sında yapılmıştır. Başbakanlık Devlet Arşivlerinde yer alan belgelerden, türbenin inşa sürecini takip edebilmekteyiz. Tespit ettiğimiz belgeler içerisinde, en erken tarihlisi 25 Mart 1891 tarihini işaret etmektedir. Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından yazılan belgede, Seyyid Burhaneddin’nin, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin hocası olduğu, birçok kişi tarafından hürmetle ziyaret edildiği ve kabrinin üzerinin açık oldu­ğundan bahisle üzerine bir türbe inşa et­menin gerekliliği anlatılmaktadır. Türbe­nin inşasının il müftüsü, ulema ve şehir mühendisinden oluşan bir komisyon ta­rafından yürütüleceği ve yapım maliyeti için 30.000 kuruş sarf olunacağı belirtil­mek suretiyle Mabeyn-i Hümayun’a arz olunmuştur. Bu talep 27 Şubat 1893 yılında­ da Mabeyn-i Hümayunda görüşülerek Evkaf-ı Hümayun Nezaretine havale edilmiştir. 25 Mart 1891’de başlanan, 1 Kasım 1894’de sona eren Seyyid Burhaneddin Türbesi’nin in­şası neredeyse dört yıllık bir süreci kap­samıştır. Seyyid Burhaneddin Türbesi’ manevi öneminin yanı sıra yapıldığı Batılılaşma Dönemi’nin sanat ve mimarlık özelliklerini taşıması bakımından da şe­hirdeki diğer türbe örneklerinden ayrılan güzel bir eserdir. Seyyid Burhaneddin’in Türbesi içerisinde kubbe altında, büyükçe silindir şeklinde sandukası bulunmaktadır. Sandukanın başında, son Mevlevî şeyhlerinden, mezarı türbe avlusunda bulunan Kayserili Ahmet Remzi Dede’nin Seyyid hakkında yazmış olduğu, “Ayine-i Seyyid-i Sırdan” başlılıklı manzum methiyesi bulunmaktadır. Türbe girişinin solunda duvar dibindeki, Mevlevî kavuklu mezar taşlı mezarlardan duvar tarafından olanı, Kayseri Mevlevî şeyhi, 1251 yılında (Miladi 1835 yılında) vefat eden Süleyman Türabi (Konya Ereğlisin’de bulunan Aşık Türabi neslinden); onun yanındaki yine Mevlevî şeyhi olan oğlu 1282 yılında vefat eden (Miladi 1865 yılında) Ahmet Remzi Efendi’ye aittir. Ahmet Remzi Efendi’nin oğlu Süleyman Ataullah Efendi’nin mezarı türbe avlusunda olup 1322, Miladi 1904 yılında vefat etmiştir. Süleyman Ataullah Efendi’nin oğlu olan ve yine son Mevlevî şeyhlerinden, büyük şair ve yazar Ahmed Remzi Dede (Akyürek)’nin de mezarı, yukarıda bahsedildiği gibi Türbe bahçesindedir ve o da 1944 senesinde vefat etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi , Kayseri Valiliği Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri
Mümin dede

Mümin dede

Eskişehir – İnönü ilçesi ………….

📍 İnönü, Eskişehir
Abdülmüttalip Dede – Eskişehir

Abdülmüttalip Dede – Eskişehir

Eskişehir- odunpazarı – emirler köyü Aşağı Muttalip kabristanında Abdülmüttalip Dede hazretleri Anadolu Selçuklu’nun kuruluşu esnasında Anadolu’ya gelen Alperen büyüklerimizden birisi olup Ankara Mamakta medfun olan Malatya beyi Seyyid Hüseyin Gazi oğlu Seyyid Battal Gazinin silah arkadaşlarındandır. Bugünkü türbesinin bulunduğu Muttalip köyünde yerleri bile bildiğimiz 17 adet Alperen arkadaşlarıyla köyün muhtelif yerlerinde , bilhassa Akcamii ve Yenicami civarında şehit düştükleri yerlerde sırlanmıştır. Abdülmuttalip Dede’nin ; Atalan Tekkedeki Mehmet Efendi Hazretleri ve Sevinç köyündeki mübarekle de arkadaş olduğu bilinmektedir. Kendisi sülaleyi tahireden olup seyyidtirler. Muttalip köyünün manevi açıdan münbit olması bu mübareğin himmetiyle olup köyün adıda kendisinden gelmektedir.

📍 Eskişehir
Muttalipli Hacı Mehmed Hilmi Efendi

Muttalipli Hacı Mehmed Hilmi Efendi

Eskişehir – tepebaşı – muttalip köyü Hacı Mehmed Hilmi Efendi (k.s.), “ Muttalibli Hoca ” ve “ Mutta­libli Hacı Hafız Mehmed Hilmi Efendi ” lakabıyla da anılmış, 1888 yı­lında Eskişehir’in merkez köylerinden olan Muttalib’de doğmuştur. Babası Halil Efendi, validesi Gülsüm Hanım’dır. Muttalib, adını hangi alp-erenden aldığı bilinmez ama Hz. Mu­hammed (s.a.v)’in dedesinin adı “Abdülmuttalib”dir. Hacı Mehmed Hilmi Efend i’nin hayatı hakkındaki bilgiler riva­yetlere dayanır. Küçük yaşta hafızlığını ikmal eden Mehmed Hilmi Efendi, medrese tahsili için İstanbul’a gider. Kendi beyanına göre bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Aksekili Hasan Hüsnü Erdem ile medrese arkadaşlığı yapar. Medrese tahsilinden sonra Muttalib Köyü’ne gelerek Orta Ca­mii’de imam olarak göreve başlar. İmam-Hatiplik hizmetinin yanı sıra genç hafızlar yetiştirmek için zor şartlar altında gayret gösterir. Sayısız hafız yetiştiren Mehmed Hilmi Efendi , genç yaşta Hacca gider. Hacı Mehmed Hilmi Efendi Medresesi Medine-i Münevvere’de rüya halinde Rasülullah Efendimizle (s.a.v) gö­rüştüğü ve Peygamber Efendimiz kendilerine: “Hilmi; sen bize, Kuran ve hafızlarla yakın ol” diyerek sırtını sıvazladığı ve hoca efendinin bundan sonra aşk ve şevkle kendini hafız yetiştirmeye adadığı rivayet edilir. Cami avlusuna bir medrese yaptırarak, yatılı eğitim veren bir eğitim kurumu haline getirir. Menemen olayından sonra sıkı takibe uğrayan Hacı Mehmed Hilmi Efendi, defalarca sorguya çekilir. Eskişehir yıllarında Üstad Bediüzzaman , Muttalib Köyü’ne bir­ kaç kez gelerek Hacı Mehmed Hilmi Efendi ‘yi ziyaret eder ve hafızlık törenlerine katılır. İlk tanışmaları şöyle rivayet edilir: Üstad Bediüzzaman, Muttalib Köyü’nden geçerken arabası Hacı Meh­med Hilmi Efend i’nin cami ve medresesinin yakınlarında arızala­nır. Yapılan müdahalelere rağmen bir türlü çalıştırılamaz. Üstad bunda bir hikmet vardır diyerek camiye doğru yönelir. Camiye girdiklerinde Hacı Mehmed Hilmi Efendi tebessüm ederek karşılar ve “Ne o Üstad! Araba çalışmadı mı?” der. Bu görüşme yıllarca sü­recek manevi dostluğa vesile olur. Bediüzzaman, Muttalib’te Hacı Mehmed Hilmi Efendi’yi ziyarete geldiğinde Hilmi Efendi’ye ”Yolda­şım!, izdaşım! istirahatgahını belirledin mi? Neresidir?” diye sorar. Hilmi Efendi’de bugünkü Orta Cami avlusunda bulunan minare kaidesinin yanını gösterir. Bunun üzerine Üstad “ben ölürsem beni işte buraya defnedin” der. Üstad’ın “Eskişehir’de vefat edersem Muttalib’e, Emirdağ’da vefat edersem kaldığım evin bulunduğu yere ve Isparta’da vefat edersem Çam Dağı’na beni defnediniz” de­diği de rivayetler arasındadır. Hafızlık müessesesinin Eskişehir ve civarındaki en büyük mi­marlarından olan Hacı Mehmed Hilmi Efendi’yi merhum Abdullah Toprak hoca şu kısa sözle anlatır: “Ey koca hoca! Dünya bizi aldattı; sen ise dünyayı aldattın.” Tasavvufi Hayatı Hacı Mehmed Hilmi Efendi genç yaşta Nakşi-Halidi şeyhlerin­ den Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (k.s)’ye (1807-1903) intisab eder. Şeyhi vefat ettiğinde onbeş yaşlarındadır. irşad yetkisini han­gi yaşlarda aldığını bilemiyoruz. Nakşibendiyye’nin “Halidiyye” kolu, kurucu Pır Mevlana Ha­lid-i Bağdadi’nin Ahmed el-Ervadi, Seyyid Taha Hakkari, Abdul­lah Mekki (Erzincanı), Ali es-Sebti ve Muhammed Kudsi (Memiş Efendi) gibi halifeleriyle, Anadolu ve Balkanlar’da geniş muhibban edinmiştir. “Memiş Efendi” adıyla da tanınan Muhammed Kudsi (v. 1852)’nin halifeleri Konya merkez olmak üzere İstanbul, Kırım, Trabzon, Sivas, Tarsus ve Manisa’da irşad faaliyetinde bulunmuş­lardır. Silistreli Hacı Feyzullah Efendi (v. 1875), Konyalı Topbaşzade Ahmed Kudsi Efendi ile (v. 1889) Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi meşhur halifelerindendir. Hacı Feyzullah Efendi İstanbul’da Fa­tih-Halıcılar’da kendi adına bir dergah kurar. Şair Leskofçalı Galib ve Mehmed Emin Paşa onun müridlerindendir. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’nin mensuplarından Halil Develioğlu (v. 1933) Tar­sus ve çevresinde faaliyet gösterir. Ondokuzuncu asrın Anadolu bilgelerinden olan Hacı Abdullah Efendi (k.s.), H.1222/M.1807 yılında Konya ilinin Bozkır ilçesine bağ­lı Karacahisar köyünde doğar. Babası aynı köyden Ali oğlu müder­ris Yeğen Mehmed Efendi, annesi Bozkır’ın Karacaardıç köyünden Sarı Fakih kızı Zeyneb Hanımdır. İlköğrenimini babasından görmüş, onun vefatından sonra Hocaköy (Üçpınar) müderrisi Mehmed Kud­si Efendi’nin derslerine katılmış ve 1833 yılında da icazet almıştır. Bundan sonra Seydişehir’e yerleşen Şeyh Abdullah Efendi, Seydişe­hir’in şimdi yıkılmış bulunan büyük medresesinde, 36 yıl müderris­lik yapmış, çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. “Memiş Efendi” olarak tanınan Nakşibendi-Halidi meşayihinden Şeyh Mehmed Kudsi Boz­kıri (k.s.)’ye intisab eder. Şeyh Mehmed Kudsi’nin mürşidi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (k.s.), onun mürşidi de Hazreti Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s.)’dir. Mürşidinin manevi eğitiminde seyr-i sülukunu tamamlayarak Halidi kolundan hilafet alır. Mürşidi Şeyh Mehmed Kudsi Bozkıri’nin 1853 yılında Seydişehir’in Çavuş nahiyesinde vefatı üzerine, Seydişe­hir’de Nakşi-Halidi irşad şeyhliği postuna oturur. Uzun yıllar Nakşi-Ha­lidi şeyhi olarak irşad faaliyetlerini yürüten Şeyh Abdullah Efendi’nin sohbetlerine Konya ili sınırları dışından gelen çok sayıda muhib katı­lır. İrşad faaliyetleri yanında medrese hocalığını da yürüten Abdullah Efendi, 1869 yılında medresedeki görevini oğullarına devreder. Bu tarihten sonra her sabah Seyyid Harun-ı Veli Camii’nde cemaate tefsir dersleri vermeye başlar. Tasavvuf sohbetleriyle de ilahi aşka susamış gönüllere merhem olur. Şeyh Hacı Abdullah Efendi (k.s.), 26 Zilhicce 1320/26 Mart 1903 tarihinde 96 yaşındayken Seydişehir’de vefat etmiş, mezarı üzerine Sadrazam Mehmed Ferid Paşa ve Sultan il. Abdülha­ mid’in yardımı ile bir türbe yaptırılır. Türbe, 1955 yılında temelinden itibaren onarılmıştır. “Hızır Mescidi” olarak tanınan türbede, ailesi ve oğulları Hacegôn (v. 1906), Hacı Ahmed (v.1918) ve Hacı Şôkir (v.1909) medfundur.Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’nin Eskişehirli bilinen halifeleri şunlardır: Muttalibli Hüseyin Efendi (1841-1912), Muttalib­ li Hacı Sadık (Toprak) Efendi (1866-1942), Eskişehir-Muttalibli Hacı Hilmi Okur Efendi ve Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif zade Ahmed Şemseddin Efendi’dir. Ali Öztaylan, Altınoluk Dergisi’nde yaptığı söyleşi de Hacı Meh­med Hilmi Efendi’yi ziyaretinde yaşadığı bir hatırasını şöyle anlatır: Eskişehir’de Hacı Hilmi Efendi hazretleri vardı. Hacı Abdullah Efendi’nin hulefasından. üç halifesi vardı. Kırkağaç’ta Karkaszade, Avran’da İbrahim Efendi bir de Bergamalı İbrahim Efendi hazretleri vardı. Eskişehirli Hilmi Efendi baktım fakire tazimde bulundu, “Faki­ri birisine benzetti, tevafuk mu oldu” diye aklımdan geçirdim. “Sizler Haydar ve Sami Efendilerin teveccühüne mazharsınız” dedi. Utandım eyvah keşke gitmeseydim dedim kendi kendime. Allah himmetlerine nail eylesin. O büyük zatlar bir sevdiklerini bir daha bırakmıyorlar. Onlar ihvanım cennete girdirmeden kendileri girmezler. Merhum “Al­lah rızası için bizi bir kere ziyaret edeni biz unutmayız” derdi… Şeyh Hacı Mehmed Hilmi Efendi , üç seher vaktine ve Hatme-i Hace’ye önem verir. Bu üç seher; gündüzün seheri sabah namazı vakti, akşamın seheri ikindi namazı vakti ve gecenin seheri olan yatsı namazı vaktidir. Vefatı Hacı Mehmed Hilmi Efendi , 21.07.1964 tari­hinde vefat eder. Cenaze namazını halifesi Hacı Osman Efendi kıldırır. Vasiyeti gereği medrese önünde bulunan minare kaidesinin yakınına defnedilir. On bir gün sonra yönetim tarafından mezarı ilk yerinden kaldırılarak Muttalib Köyü kabristanına nakledilir. Mezar taşında Osmanlı­ca şu ibare yazılıdır: Hüve’l-Baki İklim-i cüzhan fi ta’limi’l-Kur’an Bi-şekk şübhe hevacekan Vuslat-ı rahmet-i Rahman Hak dostu muhibb-i Peygamberan Halidi Nakşibendi mürşidan Eş-Şeyh el-Hac Mehmed Hilmi Okuyan Rebiül-evvelin on ikinci yevm-i Salı Eyledi ervah-ı pertev-efşan 1381. Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Eskişehir
Seyyid Nureddin Hazretleri

Seyyid Nureddin Hazretleri

eskişehir – sivrihisar – kumluyol kabristanı “Seydi Nureddin” adıyla da anılan Seyyid Nureddin hazretleri , on ü­çüncü yüzyılda Sivrihisar’da yaşamış bir mutasavvıftır. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Nesebinden “şehid-i Kerbela” Hazreti Hüseyin (r.a.) evladından olduğu anlaşılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesine göre Karaca Ahmed Sultan ‘ın mürşidi ve Polatlı ilçesinin Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ‘nın babasıdır. Hacı Bektaş-ı Veli Velôyetnamesi’nde Seyyid Nureddin Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda yeterli bilgiye ulaşıla­mayan Seyyid Nureddin ‘in adı Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi’n­ de zikredilir. Hacı Bektaş-ı Velı Velayetnamesi’nde “ Hacı Bektaş-ı Veli Batın Aleminden Rum Erenlerine Selam Virdügidür”başlığı al­tında şu menkıbe anlatılır: Nakldür kim ariflerin başkanı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli -kutlu sırları aziz olsun-Anadolu’ya yaklaşınca mana aleminden Anadolu erenlerine selam verdi. “Allah’ın selamı üzerinize olsun. Anadolu’da olan erenler ve gardaşlar” dedi. O zamanda orada elli yedi bin Ana­dolu ereni hazır idi. Karaca Ahmed de bu erenlerin gözcüsüydü. Hazret-i Hünkar’ın selam verdiği Sivri Hisar diyarından Sey­yid Nureddin’in kızı ve henüz bekar olan Fatıma Bacı ‘ya malum olur. Fatıma Bacı erenler meclisinde erenlerin yemeklerini pişirir­ di. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridlerindendi. Fatıma Bacı hemen ayağa kalkıp, Hünkôr varlığından yana yönelip, elini göğsüne koyup, üç kerre “Allah’ın selamı senin de üzerine olsun” di­yerek geri yerine oturdu. O mecliste hazır olan erenler Fatıma Ba­cı’nın selam alıp oturduğunu görünce: – “Kimin selamını aldın?” diye sordular. – “Anadolu’ya bir er geldi. Siz erenlere selam verdi. Onun selamını aldık.” dedi. Erenler: – “Kendisi nerelidir ve nereden geliyor?” dediler. Fatıma Bacı : – “Horasan diyarındandır amma Beytullah tarafından geliyor.” dedi. Bu kelam üzerine erenler: – “Şimdi bir tedbir düşünelim ve onun Anadolu’ya girmesine en­ gel olalım. Zira Anadolu halkının tamamını kendisine muhib eder ve zapt eder. Bize dahi yer kalmaz.” derler. Bu kavil üzere Anadolu erenle­ri Anadolu sınırını velayet kanatlarıyla arşa kadar kaplarlar. Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu sınırına gelince görür ki yolunu bağlamışlar. Mana aleminden velayetle arşın tavanına erişir ve Me­lekler onu nurdan “kubbe-i elif” ile “Merhaba, safa geldin, ey evlad-ı Resul oğlu” diyerek karşılarlar. Sonra bir gökçe güvercin şeklinde uçup Suluca Karahöyük’te bir taş üzerine konar. Mübarek ayakları o taşa gö­mülür ve hamura gömülür gibi iz bırakır. Anadolu erenlerinin üzerine bir mertebe azım heybet düşer. Anlarlar ki Anadolu’ya bir er geldi. – “Şimdi o er Anadolu’ya girdi, yolunu bağlayamadık” derler ve Karaca Ahmed ‘e: – “Sen gözcüsün bir nazar eyle. Bak gelen er kimdir? Anadolu’ya girdimi ve nerededir?” Karaca Ahmed bunun üzerine murakabeye çekilir ve bir saat sonra başını kaldırarak: – “Anadolu’nun tamamına nazar kıldım, her mahluk çifti çiftiy­le. Amma Suluca Karaöyük’ün üzerinde bir gökçe güvercin oturur. O olsa gerek. Ona nazar kıldığımda üzerine heybet düştü. Ondan başkası değildir.” Deyince erenler: – “Bir kimse olsa da doğan donun giyip onu oturduğu yerde ya­ kalayıp getirse.”Bu söz üzerine orada bulunan Bayezid-i Bistami’nin ulu halifelerden ve Irak’dan Anadolu’ya gelen Hacı Tuğrul , ayağa kalkarak: – “Himmet eyleyin, onu oturduğu yerde avlayarak size getire­yim” der. Erenler: – “Kuvvetin artsın” derler. Hacı Tuğrul hemen doğan donunu gi­yerek uçup gider. Nazar eder ve görür ki Suluca Karaöyük’ün üze­rinde bir gökçe güvercin oturur. Pençesini açarak hemen Hazret-i Hünkar’ın üzerine iner. Bunun üzerine Hünkar hemen silkinerek adem donunu giyer. Doğanı yakalar ve sıkar. Doğan donunda olan Hacı Tuğrul’un aklı başından gider. Bir müddet yattıktan sonra aklı başına gelir ve karşısında Hacı Bektaş’ın oturduğunu görür. Hemen doğrularak yerine geçer: – “Kötülük bizden kerem erenlerden, eksiklik ettik” diyerek özür ve bağışlanmasını diler. Hünkar’ın elini öper ve ayağına kapanır. Başlığı­nı çıkarıp önüne koyar ve geri çekilerek durur. Bunun üzerine Hünkar: – “Er erin üzerine öyle gelmez. Siz bize zalim donunda geldi­niz. Biz size mazlum donunda geldik. Eğer güvercinden daha çok mazlum bir şekil olsaydı o surette gelirdik” diyerek Hacı Tuğrul’un başlığını tekbir edip başına giydirir. Hacı Tuğrul: – “Sultanım bizim neslimizden ne kadar erkek ve dişi olursa size adağımız olsun” der. Ondan sonra Hazret-i Hünkar şöyle buyurur: – “Şimdi geldiğin o meclise var. Anadolu erenlerine bizden selam söyle. Buraya gelsinler. Nefeslerini ve yüzlerini görelim. Sende bu­rada ne gördüysen onlara aynen anlat. Bizim nefesimizden onları buraya gelmeye davet et. Onlarla birlikte sende gel.” Dedi. Hacı Tuğrul “sem’an ve ta’atan” (işittik ve itaat ettik) diyerek ayrılır ve erenlerin huzuruna gelir. Erenler neler oldu diye sorarlar. Hacı Tuğrul başından geçenleri aynen anlatır ve: – “Siz erenlere selam eyler ve siz erenleri huzuruna davet eyler” deyince, erenler: – “Ne lazımdır kim biz onun ayağına varalım” diyerek ser-keşlik ederler. Hacı Bektaş’ın davetine icabet etmeyerek herkes makamı­na gider. Onların bu hali Hazret-i Hünkara malum olur. Oturduğu yerden bir kere üfürür ve cümlesinin çerağı söner. Üç gün üç gece çerağlarını yakamazlar. Bundan sonra Hünkar varlığı mübarek parmağıyla işaret eyleyerek Anadolu erenlerinin seccadeleri alt­ larından kaybolur. Anladılar ki bütün bu olaylar onun davetine icabet etmediklerinden dolayı oluyor. Bunun üzerine erenler top­lanarak kendi aralarında meşveret eylerler: “Bu rumuzlar ol erin oyunudur bizi kendileri davet etti, biz muhalefet eyledik, elbette varmak gerekir” diyerek karar verirler ve Hazret-i Hünkar’ın huzu­runa gelirler… Velayetname’deki menkıbenin devamında, Anadolu eren­leri Hacı Bektaş-ı Veli’den özür dileyerek, tanışırlar ve sohbet ederler. Erenlerin sorusu üzerine Hacı Bektaş, Türkistan ilinden Horasan’dan geldiğini, evlad-ı Resül neslinden olduğunu, Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi’den icazet aldığını söyler ve icazetinin yazılı olduğu yeşil fermanı gösterir. Anadolu erenleri de Hünkar’ın vela­yetini kabullenip, bağlılıklarını ifade ederler ve her er on müridini Hünkar’ın hizmetine verir. Daha sonra erenler huzurdan ayrılmak için müsaade isterler ve Hazret-i Hünkar erenlerin her birine bir nasıb verir. Karaca Ahmed de Hünkar’a “Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi bizim hizmetimize bir div (dev) vermiştir, o zamandan beri bizim hizmetimizdedir, biz dahi onu sana yadigar verelim, hayatın­ da emrinde hizmetinde olsun. Dünyadan gittikten sonra yine me­ zarını beklesin” diyerek vedalaşır. Menkıbede adı geçen Hacı Tuğrul Baba ‘nın türbesi, Ankara-Po­latlı ilçesi Hacı Tuğrul Köyü yakınında, Fatıma Bacı’nın türbesi Hacı Tuğrul Köyü’nün kuzeydoğusunda bulunan Bacı Köyü’nde, Karaca Ahmed Sultan’ın türbesi ise Ankara-Polatlı ilçesine bağlı Karaca Ahmed Köyü yakınında ve Sakarya nehri kıyısındadır. Fatıma Bacı, Seyyid Nureddın hazretlerinin kızıdır. Karaca Ahmed Sultan da Seyyid Nureddın’in mürididir. Bazı kaynaklar­ da Seydi Nureddin’in kızı Fatıma Nuriye Bacı’nın Karaca Ahmed Sultan ile evlendiği zikredilir. Kaynak olarak da Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi gösterilse de mezkur kaynakta Nuriye Bacı’nın adı zikredilmez. Ayrıca Bektaşi geleneğinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi’nin halifesi olduğu gösterilse de bu görüş tarihen mümkün görülmemektedir. Ahmed Yesevi hazret­leri M. 1166 yılında vefat etmiş, Hacı Bektaş-ı Veli ise 1210 yılında doğmuştur. Seyyid Nureddin Zaviyesi Seyyid Nureddin , kesin tarihini bilmediğimiz bir zamanda Siv­rihisar şehir merkezine gelerek yerleşir ve bir zaviye (tekke/der­gah) açar. “Seyda Zaviyesi” adıyla da anılan zaviyesinde sohbetle­riyle halkı irşad eder. Dönemin Selçuklu sultanları tarafından da zaviyesinin giderlerini karşılamak için vakıflar tahsis edilir. Sultan II. Selim dönemi evkaf defterindeki vakıf kaydı şöyledir: “Şehir altında bir pare yerki on mudluk yerdir. Ve Porsuk Vira­nı’nda iki pare yerki dört mudlukdur. Ve Tutlu da üç pare bağki Sey­yidi Nureddin Zaviyesine kadimden vakfdır. Mülk ıssı Mülkeddin’den Şeyh Mustafa tasarruf ider deyu nakl olunmuş an defter-i Kirmasti. Mezkur Şeyh Mustafa müteveffa olub ehladından Şeyh İshak tasar­ruf ider elinde temekk-i? padişahi yokdur deyu kayd olunmuş der defter-i Köhne. Haliya Şeyh Mustafa mutasarrıfdır elinde padişahı­mızdan nişan-ı şerif var. El-haletü hazihi zikrolunan vakf yerleri za­viye-i mezbure içün kayd ve hıfz idüb yevmi bir akce ile Mevlana Muhyiddin b. Mustafa zaviyedardır. Elinde padişahımız e’izzeallahu ensare hazretlerinden berat-ı humayun vardır. Hasıl 100 [akce]” 1301/1883-84 ve 1303/1885-86 tarihli vakıf muhasebe defterle­ rinde Sivrihisar şehir merkezinde bulunan Seydi Nureddin Zôviye­ si’nin yıllık geliri 60 kuruştur. Tekke ve zaviyelerin sırlanmasından sonra (1925) zaman için­ de zaviyesi binası harap olur ve Seyyid Nureddin’in mezarının bulunduğu sahada dönemin belediye başkanı Garaj Park inşaatını başlatır. Rivayetlere göre zaviyenin bulunduğu yerde iş makinaları çalışmaz. Bu durum üzerine bazı kişiler, yetkililere bu alanda Sey­yid Nureddin ‘in kabri olduğunu ve nakledildikten sonra çalışmala­rın yapılmasını tavsiye ederler. Bu ikaz üzerine hazretin kabri Sivrihi­sar Kumluyol Kabristanı’na nakledilir. Prof. Dr. Hüsrev Subaşı, Sey­yid Nureddın’in mezar taşını Hoşkadem Camii’nin kıble du­varında bulmuştur. Hoşkadem Camii’nin güneydoğu köşesinde bulunan kitabe siyah yağlıboya ile boyanmış ve zaman tahriba­tı dolayisiyle de yazılarda erime olduğu için okuna­mamıştı Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Sivrihisar, Eskişehir
Cafer Tayyar Türbesi

Cafer Tayyar Türbesi

eskişehir – sivrihisar Mute Muhrebesi şehidi Cafer-i Tayyar (r.a) Hazretlerine Sivrihi­sar ilçe merkezinde makam türbe yapılmış ve bir zaviye kurulmuş­tur. Zaviyenin inşa tarihi bilinmemektedir. 580 Numaralı ve Sultan II. Selim Han dönemi Hudavendigar Livası Sivrihisar kazası evkaf defterinde “Cafer-i Tayyar Zaviyesi Vakfı” kaydı bulunmaktadır: Vakıf kaydına göre Sivrihisar şehir merkezinde bulunan Ca­ fer-i Tayyar Zaviyesi’nin şeyhliğini Sultan İkinci Murad ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın nişanlarıyla Aydın Şeyh oğlu yürütürmüş. Aydın Şeyh oğlu vefat edince yerine Fatih’in beratıyla iki dükkan Seyyidi Mehmed tayin edilir. Ayrıca Fatih bu zaviyeye iki dükkan daha vakfeder. Seyyidi Mehmed kendi isteğiyle görevi bırakır ve meşihat Gani Fakiye verilir. Gani Faki de vefat edince evladı olmadığı için ha­riçten Derviş Sinan’a padişah beratiyle sadaka olunur. Çandır Bü­kü’nde iki buçuk mudluk yeri Derviş Sinan tasarruf etmeye başlar. Daha sonra Derviş Sinan, zaviyenin kenarında ve iki yolun arasın­ da bir parça yeri tasarruf etmeye başlar. Sultan II. Selim zama­ nında vakfa Seyyid Mehmed mutasarrıf olur. Vakfın yıllık geliri de dört yüz elli akçedir. H. 1282/M. 1885-66 yılında Cafer-i Tayyar Zaviyesi vakfının mü­tevellisi Osman Efendi olup vakfın yıllık geliri 852 kuruştur. Sivrihisar ilçe merkezinde bulunan Cafer-i Tayyar (r.a) zaviye­sinden günümüze sadece bir türbe ulaşabilmiştir. Bir bahçe içinde ve etrafı yapılarla çevrilidir. Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Türbede bulunan sanduka üzerinde de herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Yapının onarım geçirip geçirmediği hakkında bilgi bulunmamakla birlikte, iç sıvası ve mermer kaplamalarının son dönemlerde yapılmış olduğu açıktır. Sivrihisar İlçe merkezinde bulunan türbenin etrafı yapılarla çevrilmiştir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı yapı, güneye eğimli ahşap çatıyla örtülüdür. Doğu, batı ve kuzey cepheleri sağır olan yapıya, güney cephe ekseninde bulunan dikdörtgen biçimli kapı açıklığından girilmektedir. Kapının batısında büyük boyutlu dikdörtgen biçimli bir pencere bulunmaktadır. Zemini kotu, sokak kotundan aşağıda kalan türbeye iki basmakla inilerek girilmektedir. Basamaklar son zamanlarda yapılan onarımlarda mermerle kaplanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Sivrihisar, Eskişehir
Şeyh Musa Türbesi

Şeyh Musa Türbesi

eskişehir – alpu – Büğdüz köyü Eskişehir Alpu ilçesi bağlı Büğdüz yolu üzerinden 7 km. köy orman yolu içindedir. Köyün Şehitliği içinde bir tepede 1987 yılı mayıs ayında yapılan türbede bulunan Şeyh Musa Rahmetullah 1100 yıllarında Anadolu Selçuklu devleti kurulmasında katkı koyan Türk kumandanlardandır. Anadolu’nun Türkleştirme faaliyetlerinde bulunan Türkmen kumandanın Şeyh Musa’nın türbedeki mezarında kendinden başka oğlu ve gelinin de mezarları bulunmaktadır. Türbenin bulunduğu geniş bir alanda köyün değişik mücadelelerde şehit düşen askerlerin meydana getirdiği büyük bir şehitlik vardır. FOTOĞRAFLAR: EROL ŞAŞMAZ.

📍 Alpu, Eskişehir
Kühut Baba Türbesi

Kühut Baba Türbesi

Eskişehir – Mihallıçcık – Çalcı Köyü Çalçı Köyü’nde bulunan Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmış ve Osmanlı kayıtlarında ‘Gür Baba Türbesi’ olarak geçen (Kühut Baba Türbesi) köy merkezinden 1 km. ileride yüksekçe bir tepededir. Türbe girişi iki kısımdan meydana gelmiş olup, ilk kısım sadece giriş amaçlı olup Kühut Baba’nın naaşı ikinci kısımdadır. Kaynakça: – Eskişehir Valiliği.(2014). Eskişehir Rehberi(5.Baskı) Fotoğraflar: Erol Şaşmaz

📍 Mihallıçcık, Eskişehir
Yılankıran Türbesi

Yılankıran Türbesi

eskişehir – seyitgazi – beykışla köyü Mimari özellikleri dikkate alınarak 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Beykışla köyünün 4 km. güneydoğusunda, tarlalar arasındaki düz arazide yer alır. Kubbesi tamamen, duvarlarının üst bölümleri kısmen yıkılmıştır. Kare planlı, kubbe örtülüdür. Kuzey cephe ekseninde sivri kemerli çökertme alınlıklı, basık kemerli bir kapı yer alır. Kapının sivri kemeri üstünde, sivri kemerli bir üst pencere bulunur. Diğer cepheleri sağırdır. Günümüze gelebilen bölümlerinden yapının, üçgen kuşakla geçilen kubbeyle örtülü olduğu anlaşılmaktadır. Moloz taş örgülü duvarları, düzenli teknikle moloz ve kesme taş malzemeyle kaplanmıştır. Örtü ve geçişlerde düz istifle tuğla, kapı kemerinde mermer, iç duvarlarda sıva kullanılmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Bahşeyiş Baba Türbesi

Bahşeyiş Baba Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi – Bahseyis ( Gökbahçe ) köyü Türbenin kuzey cephesinin batı köşesinde bulunan basık kemerli giriş kapısı üzerinde bulunan kitabeden yapının H.978/M.1570-1571 yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır. İki satırlık kitabenin Türkçesi; 1- Kutbu’l -arifin sene 978 Hazret-i Bahşayiş Baba rahmetelullah 2- Bu ziyaretgah-ı saadet penah içindeki mezar-ı şerif (Yard. Doç. Dr. Halit BİLTEKİN 2010) Birbirine bitişik iki türbeden ilki, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. İki yana eğimli ahşap beşik tavanı dıştan kiremit kaplamalıdır. İlk yapının, güney cephesinin batı bölümünü ortak kullanmak suretiyle sonradan eklendiği anlaşılan kuzey güney doğrultusunda dikdörtgen planlı ikinci yapı da ilk yapı gibi iki yana eğimli beşik çatıyla örtülüdür. Kuzey cephenin batı köşesinde basık kemerli dikdörtgen giriş kapısı bulunur. Kuzeydeki türbenin batı cephesi sağırdır. Doğu cephesinde dikdörtgen biçimli bir mazgal pencere bulunmaktadır. Güney cephenin batı yarısının ortasında dikdörtgen biçimli bir pencere bulunur, doğu yarısı sağırdır. Bu pencerenin ikinci türbeye geçiş için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kuzey cephenin batı köşesinde bulunan basık kemerli dikdörtgen kapıdan iki basamak inilerek türbeye girilmektedir. İçerisinde doğu-batı doğrultulu iki sandukanın bulunduğu yapıda herhangi bir süsleme unsuruna rastlanmamaktadır. İlk türbenin güneyinde bulunan ikinci türbenin, doğu ve batı cephelerinde dikdörtgen birer pencere açıklığı mevcuttur. Güney cephesi sağır tutulmuştur. İçerisinde iki mezar bulunan bu bölümün özensiz inşası ve duvarlarında tespit edilen dilitasyon ilk türbeye sonradan eklendiğini göstermektedir. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir

Kayı Köyü Makuf Türbesi

eskişehir – mihllıçcık – KAYI KÖYÜ Yapı, mimari özelliklerine dayanılarak 14. yüzyıla tarihLenmektedir. Duvarlarıyla örtüsü sağlam, pencere ve kapı açıklıklan boş ve bakımsızdır. Kare planlı, kubbe örtülüdür. Doğusunda kare planlı bir avlu bulunur. Yapının kuzey cephe ekseninde sivri kemer alınlıklı, basık kemerli bir kapı yer alır. Alınlığın içerisinde basık kemerli boş kitabelik bulunur. Doğu ve batı cephe eksenlerinde sivri kemerli çökertme alınlıklı dikdörtgen biçimli birer pencere yer alır. Pencerelerin içlerine yarı yüksekliğe kadar moloz taş doldurulmuştur. Güney duvar ekseninin doğusunda, sonradan açılmış dikdörtgen biçimli bir açıklık bulunmaktadır. Dış cephe düzeni kapı ve pencere biçimleriyle içeriye yansır. Dıştan prizmatik külah şekli verilmiş kalaslarla kaplanan kubbesine on sıra mukarnas dolgulu köşe üçgenleriyle geçilir. Kubbe eteğini dik ve çapraz yerleştirilmiş tuğlalarla oluşturulmuş bir şerit dolanmaktadır. Kubbenin üst kısmı, tepede dökülmüştür. Yapının duvarlarında, düzensiz almaşık teknikle tuğla-kesme ve moloz taş kullanılmıştır. Kuzey cephe, altta bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla, üstte bir sıra kesme taş iki sıra tuğlayla örülmüştür. Kapı ve pencere alınlık kemerleriyle kubbede düz istifle şaşırtmalı teknikte tuğla, kapı lento ve sövelerinde mermer, geçişlerin mukarnas dolgularında alçı, iç duvarlarda sıva, güney ve batı cephelerin pencere lentoları ile kubbenin dış kaplamasında ahşap kullanılmıştır. Köşe üçgenlerin başlangıç seviyesinde, bütün duvarları, eş aralıklı üçer dilimli tek sıra kalemişi palmet motifleri dolanır. Köşe üçgenlerinin üzerinde, kubbe eteğini dolanan tuğlaların çapraz ve düz dizilimiyle oluşturmuş bezemeli kuşağın dışında, yapının süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Mihallıçcık, Eskişehir
Sarı Lala Türbesi ( sarı lale türbesi )

Sarı Lala Türbesi ( sarı lale türbesi )

eskişehir – çifteler – ortaköy Sarı Lala (Sarı Lale Tekke) Türbesi, Eskişehir Çifteler ilçesine bağlı Ortaköy (Alikan) köyünde bulunmaktadır. Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının, inşa tarihi bilinmemektedir. Devşirme malzemesi dışında süslemesi bulunmayan yapı, mimari özellikleri göz önüne alınarak, 14.yüzyıl sonu 15. yüzyıl başına tarihlendirilmektedir. Türbe, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Tüm cepheler 0.50 m. yüksekliğinde bir su basmanı ile çevrilidir. Küçük bir yükseltinin üzerinde yer alan türbenin önünde, etrafı düzensiz bir duvarla çevrili küçük bir mezarlık bulunmaktadır. Yapı, dıştan iki yöne eğimli kiremit kaplı, dışa taşkın saçaklı beşik çatı ile örtülmüştür. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı yapının kuzey ve güney cephe eksenlerinin iki yanında üçgen kesitli birer payanda bulunmaktadır. Kuzey ve batı cepheleri sağır tutulan yapının güney cephe eksenine, dikdörtgen biçimli bir üst pencere açılınıştır. Yapıya, doğu cephe ekseninde bulunan dikdörtgen biçimli bir kapıyla girilmektedir. Kapının hemen üstünde, içerisine bezemeli devşirme bir levha parçası yerleştirilmiş yuvarlak kemerli bir niş bulunmaktadır. Nişin üstündeki duvara eksenden güney kaymış dikdörtgen biçimli bir üst pencere açılmıştır. Türbenin içinde, kuzey ve güney duvar eksenlerinin iki yanında yanlan iç mekana taşan diğer yarıları duvarlara gömülmüş karşılıklı yerleştirilmiş birer sütun bulunmaktadır. Bu sütunların üzerinde bulunan konsolları birbirine bağlayan kuzey-güney doğrultusunda atılmış iki kemer, türbenin sivri kemer profilli tonozunu desteklemektedir. Yapının içinde yer alan seki üzerine doğu batı doğrultusunda uzanan beş sanduka bulunmaktadır. Batı bölümde üç, orta bölümde dar kenarlarından birbirine bitiştirilmiş iki sanduka bulunmaktadır. Türbenin duvarları içten ve dıştan sıvanmış, cepheler yeşil badana ile boyanmıştır. Tuğla, moloz taş, kiremit ve devşireme (mermer) malzeme kullanılmıştır. Türbenin önündeki mezar taşlarının ve devşirme malzemelerin üzerinde bulunan bitkisel ve geometrik bezemelerin dışında bezemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Çifteler, Eskişehir
Hasan Baba Türbesi – Beylikova

Hasan Baba Türbesi – Beylikova

eskişehir – beylikova – imikler köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Türbenin doğu bölümü, kuzey ve güney duvarlarına atılan aynı doğrultudaki bir kiriş ile üstte kareye dönüştürülmüş ve betonarme kubbe ile örtülmüştür. Batı bölümü, düz betonarme tavanlıdır. Kuzey ve doğu cephesi sağır tutulmuş yapının, güney cephe ekseninde ve eksenin iki yanında yuvarlak kemerli birer pencere, batı cephesinin kuzey köşesinde dikdörtgen biçimli bir kapı açıklığı bulunmaktadır. Zemin kötü, yol kotunun altında kaldığından, türbeye kapısının hemen önünde, yapının içinde bulunan üç basamaklı merdivenle inilerek girilmektedir. Mekanın kubbe örtülü bölümünde, doğu-batı doğrultusunda yan yana uzanan, iki sanduka bulunmaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Beylikova, Eskişehir
Aziz Ağa Türbesi

Aziz Ağa Türbesi

eskişehir – alpu – karahöyük köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Alpu ilçesine bağlı Karahöyük Köyünde Karahöyük (Midaion) olarak bilinen höyüğün doğu yamacında yer alır. Kuzey güney doğrultusunda uzanan kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Dıştan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülüdür. Kapısı, kuzey cephenin doğu köşesinde bulunur. Doğu ve batı cephelerinin üst kısmına dikdörtgen biçimli birer küçük pencere açılmıştır. Güney cephe sağır tutulmuştur. Kuzeyde bulunan dikdörtgen biçimli kapı açıklığından girilen türbenin, içerisinde doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen biçimli bir sanduka bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan onarımlarla sandukası tuğla ile kaplanan türbenin güney duvar ekseninde dikdörtgen kesitli basık sivri kemerli bir mihrap nişi bulunmaktadır. Herhangi bir süsleme unsuruna rastlanmayan yapı, iri moloz taş örgülüdür Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Alpu, Eskişehir
Ali İhsan Dede Türbesi

Ali İhsan Dede Türbesi

eskişehir – merkez – yörükkırka köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Yapıda 2008 yılına onarımlar gerçekleştirilmiştir. Eskişehir Merkeze bağlı Yörükkırka Köyü ile Aşağı Kalabak Köyü arasında Yörükkırka Köyüne 3 km. mesafede, yol kenarında bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Doğu batı doğıultusunda dikdörtgen planlı türbe, içten düz tavan, dıştan iki yöne eğimli kiremit kaplı beşik çatı ile örtülüdür. Kuzey, doğu ve güney cephelerinin üst kısmında dikdörtgen biçimli birer pencere bulunmaktadır. Yapıya batı cephenin güneybatı köşesinde bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı açıklığıyla girilmektedir. Türbe mekanının ortasında doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş 2.92 m. uzunluğunda bir sanduka bulunmaktadır. Duvarları içten ve dıştan sıvanarak boyanan yapının süslemesi bulunmamaktadır. Beden duvarları içten ve dıştan sıvalı olan yapının, her hangi bir süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Koç Takreddin Baba

Koç Takreddin Baba

Eskişehir – Merkez – Ortaca Köyü Kabristanı Türbe, plan, örtü, destek sistemi ve malzemesine göre 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Köyün bugünkü mezarlığı içerisinde yer alan kare planlı yapı, tek katlı ve kubbe örtülüdür. Dıştan kırma çatı ile örtülü 5.14 m. çapındaki kubbe, beden duvarlarından içeride başlayan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Kubbeye geçiş hafif sivri kemerli tromplarla sağlanmıştır. Yapının kuzey cephesinde, batı köşeye açılmış dikdörtgen biçimli bir kapı bulunur. Doğu ve güney cepheleri sağırdır. Batı cephe ekseninde dikdörtgen biçimli bir pencere yer alır. Cephe düzenlemesinde görülen kapı ve pencere biçimleri iç mekana aynen yansımaktadır. Güney duvar ekseninde hafif sivri kemerli yarım yuvarlak kesitli bir mihrap nişi yer almaktadır. Yapının içerisinde doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma biçiminde beş sanduka bulunmaktadır. Sandukalardan dördü, kuzeyden güneye doğru art arda sıralanmıştır. Ayak kısmı doğu duvarına çok yaklaştırılmış beşinci sandukanın doğu duvar ekseninin kuzeyinde yer aldığı görülür. Tüm duvarlarda düzenli teknikte moloz taş, kubbe örgüsünde düz istifle tuğla, kubbe kaplamasında Mar. ilya kiremidi, duvarların iç ve dış yüzeylerinde sıva ve yeşil renkte badana, pencere kasasında ahşap, kapı kasası ve pencere parmaklıklarında demir kullanılmıştır. Yapıda süsleme yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Ebul Hasan Ali Şazeli (k.s.)

Ebul Hasan Ali Şazeli (k.s.)

Ankara – İsmi; Ali b. Abdullah, künyesi; Ebu’l-Hasan , lakabı; Nureddin, nisbesi; Şazeli. Babasının adı; Abdülcebbar. Kimi rivayetlerde İspanya’nın Septe civarında Gammara Nahiyesi köylerinden birinde, kimilerinde Tunus, Cebelzafran civarında bulunan Şa­zila’da 593/1197 tarihinde doğmuş ve Şazeli nisbesini de oradan almış. Defalarca hacca giden büyük mürşid, son haccında Yukarı Mısır çölünü geçerken Homoysi­ re’de fena alemine göçmüştür. (656/1258) Türbesi halen ziyaretgahdır. Şazeli Hazretleri daha çocukluğunda ilme aşık bir insan idi. Gençliğinden itibaren büyük bir aşk ve zevkle kendini okumaya verdi. Bundan dolayı gözleri görmez oldu. Her şubesinde söz sahibi olduğu dini ilimleri memleketinde ikmal etti. Devrin büyük alim ve sufilerinden olan Necmeddin İsfehani , Abdüsselam İbni Meşiş gibi zatların sohbetlerinde bulundu. Kendisinin Şazeli meşreb olduğunu söyleyen, şahsi hayatlarında benzerlik ve irşad anlayışlarında uygunluk olan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri O’nu: “Evli­yanın her birinde hususi birer mazhariyet vardır. Bu cümleden, ilminin kuvveti ve varidatta Ali b. Hasan eş-Şazeli. …” diye tavsif etmiştir. İslam’ı tebliğ ve insanları irşad etmek için Tunus, Mısır ve Suriye’ye seyahatlar­ da bulundu. Bir ara İskenderiye’ye yerleşti. Kahire’de bulunduğu sırada dünyanın ilk üniversitesi olan Ezher’de devrin en bü­yük ilim adamlarına ders okutmuştur. Bu alimler arasında İbn Hacib , İbn Abdisse­lam, İbn Dakik gibi hala eserleriyle tanınan şahsiyetler vardır. Hazreti Şeyh bu tale­belere özellikle “Şifa” ve “İbn Atiyye” okutmuştur. Ezher’in yüzyıllar boyu Ehl-i Sünnet inancına bağlı kalması ve bu görüşleri yay­maya çalışan bir ilim ve irfan merkezi olmasında Şazeli Hazretlerinin payı inkar edile­mez. Bir taraftan ilim okuturken diğer taraftan da gösterişten uzak adab, erkan ve kıyafete takılmadan iman, ahlak ve aşk üzerinde duruyor, irfan pınarlarından insanlara içirmeye çalışıyordu. İlim ve irfanını duyanlar halka halka hizmetine koşuyor tefey­yüz ediyorlar, Afrika’nın İslamlaşmasını sağlıyorlardı. Afrika’da Murabıtlar’la başlatılan İslamlaştırma hareketi Muvahhidler -ki başkanları bir sufi olan İbn Tumart’tır- ile devam etmiş en parlak noktasına ise Tlemsenli Şeyh Ebu Medyen vasıtasıyla ulaşmıştır. Ebu Medyen , Ebu Hasan Şazeli ‘nin şeyhinin şeyhi olduğu gibi aynı zamanda İbn Arabi’nin de mürşididir. Şazeli Hazretleri dinin zahiri ahkamına titizlikle riayet eder ve bütün bağlılarının da aynı hassasiyeti göstermesini ısrarla isterdi. İnsanları kurtaracak yegane kayna­ğın Kur’an ve sünnet olduğu üzerinde durur, bu iki kaynağa uymayan ya da muhalif olan her türlü hareketten sakındırırdı. Bu mevzuya işaret için şöyle diyor: ‘ Elde ­ ettiğin bir keşif hali ki; kitap ve sünnetle çelişti. Derhal o keşfi bırak, Kitab’a ve Sünne te sarıl…” Talebe ve müridlerine özellikle Gazali’yi incelemelerini tavsiye ederek “İhya” ve “Kutu’l-Kulub”un tetkik edilerek esaslarının uygulanmasını isterdi. Taraftarlarının tabii meşguliyetlerini bırakarak daimi bir zühd ve halvet hayatı yaşamalarını reddeder, mümkün olduğu takdirde günlük tabii meşguliyetler ile dini amellerini birleştirerek bağlı bulundukları iş ve çalışmalarını takip etmelerini, sosyal hayattan kopmamalarını isterdi. O’na göre ibadet hayat değil, hayatın ibadet olması asıldı. “ Bizim bu yolumuz, ruhbanlık yolu değildir. Hatta ne arpa ekmeği yiyerek ge­ çinmektir, ne de hurma ile doymak. Bu yol; ancak hidayeti bulabilmek için, emirlere ve yakin haline sabırla devamdan ibarettir” derdi. Pejmürde kılıklı bir sufi ziyaretlerine gelmişti. Şeyhin gayet temiz ve muntazam giyinişini kastederek: “Bu elbiseler içinde Allah’a nasıl ibadet ediyorsunuz?” diye sor­du. Cevap verdiler: “Benim elbisem insanlara “ben zenginim, sizden birşey istemem” diyor; seninki ise, “fakirim, bana bağışta bulunun” diye, bağırıyor” diyerek tabiiliği sa­vunuyordu. Eserleri Büyük risaleler telif etmemiş fakat, kendisine bir çok hikmetler ve evrad atfedil­miştir. Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri derlediği üç ciltlik “Mecmuatü’l­ ahzab” adlı dua kitabının ilk cildini Şeyh’in virdlerine ayırmıştır. Şazeli tarikatının beş temeli şöyledir: 1. Zahir ve batında Allah’dan korkmak, 2. Söz ve davranışlarda hadislere sarılmak, 3. Musibet ve felaket anında insanlardan bir şey beklememek, 4. Büyük küçük bütün işlerde Allah’a teslim olmak, 5. Sevinç ve kederde Allah’a sığınmak, Hicri 8. asırdan beri Kuzey Afrika’nın hakim tarikati olmuş, Osmanlı’nın son za­manlarında İstanbul’a gelmiş ve burada üç adet tekkeye sahip olmuş olan Şazelilik di­ğer İslam beldelerinde yayılmamıştır. Şeyhin en büyük halifesi, tarikatın ikinci büyük şahsiyeti, Ataullah İskenderi Haz­retlerinin de şeyhi olan Ebu’l-Abbas Mürsi Hazretleridir. En büyük temsilcilerini Mısır’da yetiştiren tarikat, gerek kendi içinde, gerekse Kuzey Afrika’nın ikinci etkin tarikatı olan Kadriyye ile birleşerek çok sayıda kollara ayrıldı. Tarikatın Osmanlı’nın son dönemlerinde etkin olduğunu II. Abdülhamid’in bu ta­rikatın Şeyhi Zafir Efendi ‘ye intisab etmiş olduğundan anlıyoruz. Ayrıca Kuzey Afrika’daki sömürge devletlerinin istiklal mücadelelerinde de mü­him rol oynadılar. Avrupa’da Rene Guenon , Ebubekir Siraceddin , Abdülkadir Sufi gibi ihtida etmiş çağdaş muharrirlerin bu ekole mensup olmaları günümüz ihtida olaylarında da en etkin ocağın Şazeliye olduğunu göstermektedir. Sözlerinden – Dünya ve ehl-i dünyadan gönül rabıtasını kesmeyen, velayet rayihasını koklaya­maz. – Tarikata dahil olmak istersen; herşeyin Allah’dan olduğunu kalben hıfz edip, li­sanen halk ile muamelede olduğunu izhar eylemelisin. – Dua edince muradına ereceksin diye değil, sevdiğinle mükaleme ettin diye sevin. – Sakın, elinden biri tutmadıkça; yükselmeye heveslenme. Sonra ayağın kayar. Yuvarlanır, düşersin. – Hz. Rasulullah (S.A.V) Efendimiz’in cemali bir dakika gözümden kaybolsa, ken­dimi müslüman saymam. – Arif ol da nasıl istersen ol. İnsanların şerrinden kaçtığın gibi hayrından da öyle kaç. Çünkü, onların hayrı kalbine, şerri ise bedenine isabet eder. Kalbe isabet eden ise, elbette be_denine isabet edenden daha zararlıdır. İnsanlara ikramı arzu et. Onla­ rın ikramını isteme. – Uğursuzluğu olmayan yolu bulmak istersen; dilinde Fark, kalbinde Cem’olsun. . Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Necmüddin Kübra (k.s.)

Necmüddin Kübra (k.s.)

türkmenistan – köhne ürgenç Hayatı Adı, Ahmed bin Ömer, künyesi Ebulcenab, lakabı girdiği her münazara ve müba­hasede üstün başarı gösterdiği için “Tammetü’l-Kübra” olarak verilmiş, daha sonra şeyhinin kendisine taktığı “ Necmüddin ” lakabı ile “Kübra” kelimesi birleştirilerek “ Necmüddin Kübra ” denilmiştir. Nisbeti Harezm’in Hayvek köyünde doğduğu için Hayveki ve Harezmi’dir. 540/1145’de doğup, 618/1221 tarihinde Harezm’de Moğollar’a karşı yaptığı mücadelede şehid olarak vefat etti. Yetişmesi Çocukluk yıllarını doğduğu yerde geçiren Necmüddin Kübra ilim yolculuğuna çı­karak zamanın ilim ve irfan çevrelerini dolaştı. Devrin büyük alimlerinden istifade et­ti. Daha çok hadis ilmi sahasında yoğunlaşan Kübra ilk yolculuğunu Hemedan’a yaparak Ebu Ali’den bu sahada icazet aldı. Hadisi ali isnadla rivayet eden Ebu Tahir Silefi ‘nin şöhretini duyunca İskenderiye’ye, oradan da Nişabur’a geçerek Ebu’l­ Meali’nin derslerine devam etti. Meşhur kelam alimi Fahru’d-din Razi ile de görüştüğü söylenen Şeyh, başka bir kelamcı olan Ebu Nasr Hafda’nın Tebriz’de derslerine de­vam etti. “Şerhu’s-Sünne ve’l-Mesalih” adında mukaddime mahiyetindeki kelama dair eserini burada yazdı. Bu arada tanıştığı sufi Baba Ferec Tebrizi ‘nin tesirinde kalarak kelam çalışmalarını terketti. Bir yolculuğu esnasında hasta olduğu için Şeyh İsmail Kasri ‘nin dergahında ko­naklamak zorunda kalan Necmüddin Kübra ‘yı buradaki sema alemleri rahatsız etmiş, neticede düşüncelerinde önemli değişiklikler olmuştu. O’nun ruh halini anlayan Kasri, Ammar Yasir’e gitmesini tavsiye etmiştir. Bir müddet burada kalan Kübra yine Şey­hi’nin emri ile Ruzbihan Kebir Mısri’nin yanına gitmiştir. O’nun müridi olarak nezareti altında sıkı riyazet geçirmiş, bu sırada şeyhinin teveccühünü kazanarak kızı ile evlen­miştir. Ruzbihan, damadını tekrar Ammar Yasir ‘e göndermiş, bir müddet daha şeyhi Ammar’ın yanında kalan Necmüddin Kübra ‘yı şeyhi Harezm’de irşadla görevlendir­ miştir. Tarikatı İlk tarikat kurucularının hemen hepsiyle çağdaş olan Necmüddin Kübra , şeyhinin emri üzerine Harezm’e yerleşerek orada bir tekke tesis etti. İnsanları irşad ederek Kübreviyye (Zehebiyye) tarikatının prensiplerini vazetti. Cehri zikir üzerine kurulan tarikatın prensipleri şu üç esasa dayanmaktadır. 1- Tedrid olarak yemeği azaltmak, çünkü, ağyar (vücut, nefis, şeytan) bununla güç ve kuwet bulur. Yemek azalınca hakimiyetleri de azalır. 2- Mürşid-i kamil’in iradesine tabi ve bağlı olmak. 3- Cüneyd-i Bağdadi’nin şu sekiz prensibini yerine getirmek: Devamlı abdestli ol­ mak, devamlı oruçlu olmak, devamlı susmak, devamlı halvette bulunmak, devamlı zikretmek, devamlı şeyhle kalbi rabıta ve bağlılık halinde olmak, kendi tasarrufunu şeyhin tasarrufunda yok etmek, devamlı olarak havatırı unutmak, Allah’tan gelen şe­ye itiraz etmemek. Melami ve Üveysi meşrep olduğu da kabul edilen Necmüddin Kübra görüşleriyle Nakşbendiyye ve Mevleviyye tarikatlarına etki etmiştir. Pek çok veli O’nun tedris ve irşadından geçtiği için kendisine “ şeyh veli teraş ” -veli yetiştiren şeyh- denilmiştir. Yetiştirdiği kamiller arasında, Harezm’den çıkıp Anadolu’ya gelerek Konya, Kayseri ve Sivas’ta yaşamış olan “Mirsadu’l-İbad” müellifi Necmüddin Daye (Razi); önceleri Ahmed Yesevi ‘ye intisablı iken, vaktiyle gördüğü bir rüya üzerine yıllarca Necmüddin Kübra ‘yı beklemiş, nihayet O’nun Harezm’e geldiğini duyar duymaz hemen hizmetine girmiş olan Ali Lala , Mevlana’nın babası Sultanu’l­ Ulema , Şems-i Tebrizi ‘nin şeyhi Baba Kemal Cendi , Fahrettin Attar ‘ın şeyhi Mecdüd­ din Bağdadi , Sadettin Hamevi, Seyfüddin Baherzi gibi mühim şahsiyetler vardır. Kübreviyye tarikatı, bu insanlar sayesinde, Moğol istilasından sonra Altınordu ve Çağataylar döneminde, Türk ve Moğol göçebe kabileleri müslümanlaştırmak suretiyle birinci derecede tarihi rol oynamıştır. Harezm, Orta Asya ve İran’da yayılan tarikat, Osmanlı topraklarına, Kübreviy­ye’nin bir şubesi olan Nurbahşiyye tarikatı yoluyla, Yıldırım Beyazıt’ın damadı Emir Sultan vasıtasıyla girmiş fakat iki nesil sonra kaybolmuştur. XV. asırdan itibaren bu tarikatın yerini Nakşbendiyye almış, öyle ki, XIX. asırda Kübreviyye sadece Harezm ve Orta Asya’nın küçük bir bölümünde mevcudiyetini ko­rumuştur. Buna rağmen Rusya’daki rejime karşı tavır alanların başında Kübreviler yer almışlardır. Cihadı 7. Hicri ve 13. Miladi asır, tarihin şahid olduğu en büyük yağma, talan, tahrip ve kıyım asrıdır. Moğollar bütün İslam memleketlerini kasıp kavurmuş, çekirge sürüleri gibi müslümanların başına üşüşmüştür. Semerkand, Harezm, Hemedan, Bağdat vb. İslam şehirleri halkını kılıçtan geçirerek, milyonlarca insanı katletmekle kalmamış, ge­lişen kültür ve medeniyet mirasını çiğneyip geçmişlerdi. Bu kan ve harabe yığınlarını tamir ve ihya görevini tasavvuf yüklendi. Öyle ki, vahşi Moğollar ayakları altında çiğnedikleri müslümanların dinine sonunda, sufi ve dervişler vasıtasıyla teslim olmak zorunda kalmışlardı. Moğollar Harezm’i işgal ettikleri sırada Necmüddin Kübra ‘nın maiyyetinde 600’den fazla müridi bulunuyordu. Onları toplayarak Harezm’i terketmelerini emretti. Fakat kendisi Harezm’de kaldı. Cengiz Han, velileri sihirbaz saydığından manevi kudretinden çekindiği için şeyhe haber gönderip, gelmesini, halkın tamamının öldürüleceğini bildirmiş, buna karşılık Necmüddin Kübra , “yetmiş yıl beraber yaşadığım hemşehrilerimden ayrılamam, bela da müşterektir” diyerek savaşmayı tercih etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur. Bu es­nada kendisini şehid eden kafirin perçemini tutmuş, şehadetten sonra onu şeyhin elinden kimse kurtaramamış, sonunda kafirin perçemini kesmek zorunda kalmışlar­dır. Eserleri Necmüddin Kübra eserleri ile tasavvuf tarih ve düşüncesine en fazla hizmet etmiş şeyhlerdendir. Çoğunluğunu Arapça olarak yazdığı eserleri, İbn Arabınin eserleri ile birlikte, tasavvuf düşüncesinin sonraki gelişmesinin esasını ve temelini teşkil etmiştir. Bunlar: 1) Usul-i Aşere; tarikatların el kitabı mahiyetinde olan bu risale İsmail Hakkı Bursevi tarafından Türkçe’ye çevrilip şerhedilmiştir. 2) Risale ile’l-Haim, 3) Fevaihu’l-Cemal. (İlk üç eserini “Tasavvufi Hayat” ismiyle Doç. Dr. Mustafa Ka­ra Dergah Yayınları arasında terceme ederek neşretmiş bulunmaktadır.) 4) Aynu’l-Hayat, Tevilat-ı Necmiye, Bahru’l-Hakaik (Tefsire dair olan bu kitaplar üzerinde ihtilaf vardır. Şeyh’in “Te’vilatı Necmiye” isimli eserini “Bahru’I-Hakaik” adıy­ la müridi Necmüddin Daye’nin tamamlamış olması muhtemeldir). 5) Adabu’s-Sufiyye, 6) Risale-i Necmüddin, 7) Sekinetü’s-Salihin, 8) Risale-i Sefine, Sözlerinden – Şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir. Müridin, kendisine manevi terbiye ve­ren şeyh ve mürşidine karşı yaptığı hizmetler uzlet hayatının içindedir. Halkla müna­sebet sayılmaz. – Nefis çocuk gibidir. Düşmanı olan şeytan, ona bir şeyi musallat kılar, nefis de kü­çüklüğü ve önemsizliği sebebiyle onu tasdik eder. Çünkü şeytan oyun ve hileler konu­ sunda mahir ve ustadır. İhlas kapısı hariç her yol ve kapıdan insana girebilir. – Zühd az olsun, çok olsun, dünyanın malından, hoşa giden şeylerinden ve makam­ larından uzak kalmaktır. Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet demir ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama aletidir. Oruç vücuttaki su ve toprağa ait parçala­ rın azalmasına tesir eder, kalbi kir, pas ve bulanıklıktan temizler. Muhabbet marifetin meyvesidir. Çünkü bilmeyen sevemez. Allah’ın bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.107-110 ( Necdet Yılmaz), İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Alimcan Barudi Efendi

Alimcan Barudi Efendi

Ankara – Alimcan Barudi Efendi 1857 yılında Kazan vilâyetinin Barudiye (bugünkü B.D.T. Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin Porkhovaya Sloboda) yöresinde doğdu. Babası ticaretle uğraşan Muhammedcan Bünyaminoğlu Efendi , annesi Bibi Fahrünnisa Hanım’dır. Beş yaşına gelince Kazan şehrinde bulunan Kölboyu Medresesi’nde okumaya başladı. İlk dört yıl Kur’an okumayı ve Türkçe’yi öğrenmekle geçti. İkinci dört yıl Arapça (sarf-nahiv) okudu. Daha sonraki üç yılı da mantık ve kelâm kitapları okuyarak geçti. Medresedeki hocaları kendisine Buhara’ya gitmesini, tahsiline orada devam etmesini tavsiye ettiler. 1875 yılında kardeşi Azizcan ile birlikte Buhara’ya gitti. Buhara’ya varır varmaz, iyi hocalar aramaya koyuldu, onlarla görüştü. Kitaplıkları dolaşıp iyi ve faydalı kitaplar buldu ve zamanını azami derecede faydalı şeyler öğrenmekle geçirdi. Buhara’nın manevî havası, insanları kendisini çok etkiledi. Bunu kendisi şöyle anlatır: “Buhara’da geçirdiğim yedi yıl, hayatımın en tatlı bir devri sayılabilir. Buhara halkının ve talebenin sade yaşayışı, insanlık edeplerine riayetleri; halkın, hatta uluların ve zenginlerin ilme ve ilim yolunda bulunanlara karşı saygı ile davranmaları, benim pek hoşuma gidiyor, ders ve mütalaa babında neşatımı arttırıyordu. Genç şakirdler, gecenin serin havasında medrese avlusuna çıkıp, çapanlarına (cübbelerine) bürünüp ders tekrarlayıp bitirdikleri sırada, ben yatağa giriyordum. Sabahın erken saatlerinde kalkıp, ibrik biçimindeki küçük semaverimi yakıp, çayımı hazırlayıp hemen mütalâaya başlardım. Tanyeri ağarıncaya dek yanımdaki kardeşimin bir dersini dinledikten sonra, büyük üstadım Seydi İhtiyar Han Hazretlerinin evine giderdim. Ders arkadaşlarım gelinceye dek, kapı yanında, üstadın gözyaşları dökerek Kur’an okumasını ve münâcaatını dinleyip otururdum. Ne kadar tatlı idi “o saatlerim!” Alimcan Barudi Efendi , Buhara’da yedi yıl kaldıktan sonra, kafası bilgi ve fikir ile doygun ve develere yüklediği denkleri çok kıymetli kitaplarla dolgun bir halde memleketi Kazan’a döndü. “Ak Meçit” adını taşıyan camide imamlık yapmaya başladı. Bir süre sonra medrese açtı. Medresesi zamanla gelişti, büyüdü, yeni binalar yapıldı (1901) ve “Medrese-i Muhammediye” adıyla adlandırıldı. Alimcan Barudî Efendi , medresesinde yeni bir usûl takib etti. Eski medreselerdeki eğitimin problemlerini yakından biliyordu. Gerek metod yönünden, gerek müfredat yönünden pek çok eksiklikler vardı. Öğretim okumaya ve ezbere dayanıyordu ve birkaç yılda öğretilebilecek bilgiler için yıllar harcanıyordu. Onun için Kırım’da Gaspıralı İsmail Bey’in başlattığı yeni metodları (Usûl-i Cedîd) benimsedi. Buna göre, ilkokul medreseden ayrılıyor, elifba öğretimi heceleme yoluyla değil de, “Usûl-i Satviyye” denilen yeni bir metodla yapılıyor; okumanın yanında yazı da öğretiliyordu. Kızlar için de ilkokullar açılması, erkeklere öğretilen bilgilerin onlara da öğretilmesi isteniyordu. Medresede tefsir, hadis, fıkıh ve Arapça’nın yanısıra müsbet ilimlere de (tabiiyat, riyaziyat, tarih, coğrafya) yer verildi. Ayrıca millet dili olan Türkçe ile, devlet dili olan Rusça da programa alındı. İslâmî ilimlerin Arapça’nın yanısıra Türkçe olarak da anlatılmasının faydalı olacağı kanaatinde olduğu için, medresede okutulmak üzere ders kitapları yazdı: Ezkârüs Salât, Bed’ül Maarif, Muamelât-ı Diniyye… gibi. Alimcan Barudi Efendi ‘nin kurduğu, hocalık ve idarecilik yaptığı bu medrese (Medrese-i Muhammediye), devrinin en ileri eğitici kadrosuna sahipti ve en iyi eğitim kuruluşu olarak tanınıyordu. İbtidai, rüşdiye, idadî ve âliye kısımları vardı. Ayrıca öğretmen yetiştirmek için “Muallimin Şubesi” tesis edilmiş idi. Rusya müslümanlarının uyanışında, eğitim ve kültür seviyelerinin yükseltilmesinde bu medresenin büyük payı vardır. Alimcan Barudî Efendi bu faaliyetlerinin yanında, İdil-Ural bölgesindeki siyasi ve sosyal hareketlere de etkili bir şekilde katıldı. Rusya müslümanlarının tertip etmiş olduğu ikinci (13/23 Ocak 1906) ve üçüncü (16-21 Ağustos 1906) kongrelerde faal rol oynadı. Bilhassa üçüncü toplantıda dinî-ruhanî müesseselerin ıslahı konusunda kurulan komisyona başkanlık etti. Müslümanların haklarını korumak için kurulan “İtti-fakül Müslimin” adlı siyasi partinin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ayrıca “Ed-Din vel-Edeb” adında, Usûl-i Cedidciler safında yayın yapan onbeş günlük bir dergi çıkardı (1906). Fakat bütün bu çalışmalar Rus yönetimini çok rahatsız ettiği için iki yıl müddetle kuzeydeki Vologda şehrine sürgün edildi (1908). Alimcan Barudî Efendi ilmî ve sosyal çalışmalarını tasavvufî çalışmalarla birlikte yürüttü. O, öteden beri faydasız, neticesiz bilgiden kaçınıyordu; ilminin ve gayretlerinin boşuna gitmesinden pek korkuyordu. Ona ilmin faydalı ve neticeli olması için, ilim sahibinin müttakî, dindar ve ahlâklı olması birinci şart gibi görünüyordu. Okuduğu Teracüm-i Ahval kitaplarından, işittiği kıssalardan, görüştüğü ünlü zatlardan, o yüce sıfatların tasavvuf ehlinde mevcud bulunduğu neticesine vardı. Onun için talebelik devrinden beri tasavvufa ilgi duydu. Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi ‘nin, Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerinden Şeyh Zeynullah Rasûli Efendiye intisab edip, tasavvufî eğitimini tamamladı. Kazanlı Şeyh Zeynullah Rasûli Efendi, tarikat çalışmalarının yanısıra kendisine ait “Rasuliye” medresesinde hocalık yapan ve Tatar entellektüel hareketinde büyük tesirleri olan bir kimseydi. Alimcân Barudî Efendi, Rusya’da 1917 Şubat ihtilâlinden sonra ortaya çıkan geçici hürriyet havasından faydalanmak isteyen, müslüman Türk unsurların 1-11 Mayıs tarihleri arasında Moskova’da tertib ettiği “Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı’na katıldı. Burada İç Rusya, Sibirya ve Kazakistan müslümanlarının dini işlerini yürütmek için yapılan müftülük seçiminde en fazla oyu alarak “Rusya Müslümanları Müftüsü” seçildi. Daha sonra, Ufa’da kurulan İç Rusya ve Sibirya Türk-Tatarları’nın Milli Meclisinde bulundu. Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmelerinden sonra da bir müddet görevine devam ederek, bu yıllarda müslümanların haklarının korunması için çalışmalar yaptı. Osmanlı Devleti’nin Moskova elçisiyle çeşitli görüşmeler yaparak Rusya’daki Türklerle ilgilenmelerini sağlamaya çalıştı. Fakat faaliyetlerinden dolayı, bir müddet sonra Bolşeviklerce birkaç ay hapsedildi. O yıllarda Rusya’da ortaya çıkan kıtlık ve açlık yüzünden zor günler geçirdi. 1921 yılında Moskova’da vefat etti. Aynı zamanda bir Nakşî şeyhi olan Alimcân Barudi Efendi , “Usûl-i Cedid” hareketinin eğitime uygulanmasında, yenilikçi fikirlerin Rusya müslümanları arasında yayılmasında ve bu yolla müslümanların şuurlanması, fikri ve kültürel seviyelerinin yükseltilmesinde ilmî şahsiyetinin yanında, bilhassa tasavvuf! kişiliği ile mühim tesirler icra etmiştir. Fakat “Cedidciler” safında yer almakla birlikte, İslâm birliğini zayıflatacağı inancıyla milliyetçilik akımlarına; dini ve millî hayata zarar vereceği için batıcılık akımlarına taraftar olmamıştır. Yazdığı eserlerde ve mecmuasında bu fikirleri savunmuştur. O zamanki kültür merkezleri olan İstanbul, Şam, Mekke, Medine ve Kahire’de bulunmuş ve buralardaki tanınmış ilim adamlarıyla görüşmüştür. Bir başka özelliği de ilim adamlarının faydalandığı çok zengin ve kıymetli yazmalara sahib özel bir kütüphane kurmuş olmasıdır. Öğretimin Türkçe yapılması fikrinde olduğundan bir çok ders kitabı yazmış ve bunlar devrin mekteplerinde okutulmuştur. Bunlar arasında en önemlisi kabul edilen Maarif-i İslâmiyye adlı eseri, kaleme alındığı 1890 yılından başlayarak defalarca basılmış, Rusya müslümanlarının uyanış hareketlerinde önemli tesirler yapmıştır. “Ed-Dîn vel-Edeb namında ayda iki mertebe neşredilir mecelle-i İslâmiyyedir.” başlığıyla 1906 yılında Kazan’da yayınlamaya başladığı ve kaydedildiğine göre 1917 yılına kadar yayınını sürdüren onbeş günlük mecmuası, devrin en uzun ömürlü neşir organlarından biri olduğu kadar, mutedil yenilikçi fikirlerin de temsilcisi durumundaydı. Alimcân Barudî Efendi hakkındaki yazımızı bir talebesinin ifadeleriyle noktalıyoruz: “Yumuşak, tatlı bir eda ve yavaş bir sesle konuşan; her soruyu düşünerek cevaplandıran; umumiyetle bir mütefekkir ve hakim tavrıyle görünen, ağır başlı, ince yüzlü, orta boylu, nahîf bedenli bir kişiydi üstadımız… Gerçekten riyazî ve perhizkâr adam olduğu besbelliydi. Öte yandan -bir tüccarzâde olmasından mıdır, nedir- bir batılı gibi hesaplı kitaplı bir âlimdi; dünyalıktan da elini ayağını çekmiş değildi. Çocuğu olmadığı için zürriyet bırakmadı ama, onun kültür ve terbiye alanında bıraktığı nurlu izler döl-döş aratmayacak ve unutulmayacak kadar ulvîdir.” Kaynak ; ) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506 ( Yazan : Metin Erkaya ) , İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

📍 Ankara

Dr. Münir Derman

📍 Ankara
Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )

Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )

Ankara – altındağ – solfasol kabristanı Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ile ilgili bilgilere Mahir İz’in anılarında rastlıyoruz. Ankara Solfasol Köyü kabristanında kabri bulunan İsmail Ağa, Cumhuriyetin ilanı yıllarında Ankara’da gönül erbabı arasında önemli bir yere sahiptir. Mahir İz “İz Bırakanlar” isimli eserinde İsmail Ağa hakkında şunlar yazar: “Ankara’dan şahsen tanıdığım Arabacılar Kahyası İsmail Ağa , işte mezkur Şeyh Nurü’l Arab’dan inabe etmiş olan Ankara Hukuk Mahkemesi azası Vehbi Efendi’den el almıştı. Yıllarca evvel Umumi Harp içinde bir gün berber Selanikli Kazım Nami’nin dükkanında traş oluyordum. Bu İsmail Ağa da köşede oturmuş çubuk içiyordu. Berbere anlattığı bir vak’a veya hikaye dolayısiyle bir Ayet–i Kerim’e okudu. Fakat verdiği mana birden bire nazarı dikkatimi celbetti, çünkü ancak okumuş yazmış bir hoca efendi bu kadar güzel tefsir edebilirdi. Hemen berberin elini tutup arkama dönerek baktım. İsmail Ağa “Ne o Efendi! Yakıştıramadın mı?” dedi. Ben mahcup oldum. Berber işini bitirdikten sonra gidip yanına oturdum; yukarıda verdiğim izahatı kendinden öğrendim. Bu zatın Melamiliği amel bakımından Ehl i Sünnet yolundaydı; ezan okunur okunmaz camiye cemaate koşardı. Kıyafet tam o zamanki esnaf kıyafeti idi. Yalnız hoca efendilere veya meşayihe benzeyen uzunca bir sakalı vardı. Daha sonraları bütün Anadolu’da büyük bir şöhret kazandı. Ben İstanbul’a döndükten sonra, bir gün Maraşlı Tahir Efendi merhumun müritlerinden ve Türkçe muallimlerinden Sivaslı Ali Bey’e rastladım. Şuradan buradan konuştuktan sonra “Bize gidip bir kahve içelim” dedi. Gittik. Ankara’da yapılan bir dil kong­resine iştirak etmesi için hemşehrisi olan Maarif Vekili Reşad Şemseddin Bey’e bir mektupla müracaat ettiğini ve bu suretle Ankara’ya gittiğini söyledikten sonra “Maksadım dil kongresi değil, İsmail Efendi hazretlerini ziyaretti” deyince ben şaşırdım. “İsmail Efendi kütüphaneden dışarı çıkmaz, Ankara’ya nasıl gitti?” deyince; bana “Sizin dediğiniz Kütüphane Müdürü İsmail Saib Efendi değil; bu bütün Anadolu’nun tanıdığı İsmail Efendi hazretleridir ” diye karşılık verdi. Bu söz, bende bir tedaı yaptı; “Bu zat sakın Arabacılar Kahyası İsmail Ağa olmasın?” dedim. “Tamam, işte o zattır, kerameti zahirdir” dedi, ismini anarken bile derlenip toplandı. Zannediyorum 1952 53 ders yılı içinde idi. Haydarpaşa lisesi’ne tanıdıkları ziyaret için gelen Maarif Vekaleti Teftiş Kısım Şefliğinden emekli Ankaralı Mehmed Galib Karabatur Bey’e ki -herkesin sevgisini kazanmış hayırhah bir zat idi- İsmail Ağa’yı sordum; “Vefat etti” dedi ve kerametine dair şöyle bir hadise anlattı: “Bir gün kahvede iki kişi oturuyormuş. Merhum İsmail Ağa da yanlarındaki masada nargile içiyormuş. O zatlardan birine: “Ne düşünüp duruyorsun? Bu dünyada öyle yanlışlıklar olur ki, onu düzeltmeye kimsenin gücü yetmez.” ve diğerine de: “Herkesin verdiği söze aldanmamak, takdir yerini bulur.” demiş. Sonradan bu iki zat naklediyor: ilki, Ziraat Vekaleti memurlarından olup, isim yanlışlığı ile emekliye sevkedilmiş ve bu emr ı vakii düzeltemediği için üzüntü içinde imiş. Adı Hasan olan bu zat, asıl emekli yapmak istedikleri başka bir Hasan Bey yerine kur­ban olmuş, ikinci zat ise yukarıda adı geçen Çorum Mebusu Abdurrahman Dursun Bey imiş; kendisi partisi tarafından ihmal edilmiş, yine bir meb’usluk ona vaad edildiği halde, iki seçimde de hatırı sorulmamış; üzüntüsü ondan neş’et ediyormuş. Mehmed Galip Bey, İsmail Ağa’nın birçok hususi halleri olduğunu da söyledi. Melamilerde bir husus nazarı dikkatimi celbeder. Bunların zikri sohbettir. Bu zevattan bazılarıyla görüştüm; herkesten başka türlü düşünüyor ve beyanları da başka türlü oluyor. Mesela Harbiye Nezareti Kalemi emeklilerinden merhum Fehmi Bey’le tanıştım.” Ankara – Altındağ Solfasol Köyü mezarlığında bulunan kabri üzerindeki kitabede şu ibare yazılıdır: “Kutbül arifin ve gavs’ül…vasılin kibarı muhakkıkini melami… yeden arifi billah Ankara evi Hacı İsmail Gül Efendi hazretlerinin ruhu saadetlerine Fatiha. hakka vuslatı: 26.5.193 Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Şeyh Mehmed Tayyib Baba

Şeyh Mehmed Tayyib Baba

Ankara – Altındağ – Sofasol köyünde Son Osmanlı dönemi mutasavvıflarındandır. Şeyh Mehmed Tayyib Baba Efendi, resmi nüfus kayıdlarına göre 1856 yılında Ankara’da doğmuştur. Tayyib Efendi’nin babası Şeyh Edhem Reşad Baba , annesi Nezihe Hanım’dır. Birisi erkek, ikisi kız üç büyük kardeşi olan Mehmed Tayyib Efendi’ye çocuk yaşta iken ağabeyi Muhlis Baba ile birlikte, Hacı Bayram-ı Veli zaviyedarlık ve türbedarlık görevi tevcih edilmiştir. Hacı Bayram-ı Veli dergah evi şeyhi Abdülhamid Baba’nın vefatı üzerine 30 Haziran 1897 tarihinde Hacı Bayram Dergahı şeyhi olmuştur. Şair Sadullah izzet Efendi’nin oğlu şair Mustafa Pertev Efendi tarafından Mehmed Tayyib Efendi’nin doğumu üzerine şu tarih kıtası yazılmış: Mübarek-bad daim sulb-i Edhem ‘den ki Bayrami Bi hamd-illah yine bir gonce-i nevaçtı kim ceyyid Gelib bir müjde-i hatif dedi tarihini Pertev Cihana hayr ile basdı kadem Tayyib Baba Seyyid( 1272/1855) Hacı Tayyib Baba , Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda 3 ve 4. dev­rede Ankara mebusu olarak bulunmuştur. Tayyib Baba mebusluktan önce de Ankara’nın sosyal yaşamı ile yakından ilgilenmiş, bir çok fahri görevler yapmıştır. Ankara Vilayeti eski Salnamelerinde, Ankara Meclis-i idare-i Vilayeti üyeliği, iskan ve Muhacirin Komisyonu üyeliği. Nakibü’l-eşraf Kaimmakamı, Hamidi Sanayi Mektebi Komisyon Heyeti Reisliği gibi görevlerde bulunduğu kayıtlıdır. Eski Ankara Salnameleri, Hicri I 325 ( M. I 907) yılından sonra yayınlanmamıştır. O tarihten ölümüne kadar geçen 13 yıl içinde yalnız 1330-1334 (1914-1918) yıllarında Osmanlı Medisi’nde mebus olduğunu biliyoruz. Şeyh Tayyib Efendi vefatına kadar, Ankara Meclisi’ne katılmıştır. 20 Mayıs 1920 tarihinde, 1338 Ramazanı’nın ilk gecesinde sahurdan sonra tövbe ve istiğfarlarla yattığı yatakta ertesi sabah kalp sektesinden vefat etmiştir. O gün, Halil Nihat Bayramoğlu şu beyitleri yazar: Gurre-i maft-ı siyamda ircii emri gelip Şeyh Efendi sofra-i cennete bulmuştur makam. Şeyh Tayyib Efendi vefatına üzerine yazılan başka bir şiir: Nesl-i pak-i Hazret-i El-Hace Bayram-ı Veli Şeyh Hacı Tayyib Efendi hami-i erbab-ı din Gitti saim olduğu halde Huzur-u, izzete ide Ya-Rabb sofra-i cennette iftar-ı, Güzfn 128 Şeyh Mehmed Tayyib Efendi’nin kabri Solfasol Köyü mezarlığındadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Ali Efendi Baba – Beypazarı

Ali Efendi Baba – Beypazarı

Ankara – beypazarı – karaşar Beypazarı İlçesi Karaşar Beldesi’nde türbesi bulunmaktadır. Şeyh Ali Dede bir Türkmen ”baba”sıdır. Horasan bölgesinden Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının bir kolu olan Karaşar Yörüklerine mensuptur. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Bu zaviye son Osmanlı dönemlerinde ” Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı” şeyhliğine bağlanmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara
Baklacı Baba – Ankara

Baklacı Baba – Ankara

📍 Aksaray
Şeyh İvaz Dede Türbesi

Şeyh İvaz Dede Türbesi

Ankara – beypazarı – ayvaşık mahallesi Beypazarı ilçe merkezinin Ayvaşık Mahallesi’nde türbesi bulunan “İvaz Dede” , kaynaklarda “Şeyh İvaz Dede” ve “İvaz Baba” adıyla zikredilmekte, halk arasında da ”Ayvaşık Dede” olarak anılmaktadır. Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi, Haziran 1648 tarihinde Beypazarı’na gelir ve ziyaret yerleri hakkında bilgi verirken, şehrin içinde “Şeyh İvaz Dede”nin türbesinden bahseder. 1290/1873-74 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 106. sahifesin­ de “Beypazarı kasabasında olan Karacaahmed Sultan makamı ve Birgivi şarihi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Gerinik Baba ve Üçkız­lar merkadleri ziyaretgah-ı havass u avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud-i Veli ve Necmeddin-i Kübra ve İvaz Baba ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiram türbeleri mecma-i züvvar-ı benam u enamdır” ifa­desi yer alır. 1325/1907-08 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 147. sa­hifesinde de “Merakıd-ı mübareke: Beypazarı kasabasında Karaca Ahmed Sultan Hazretlerinin makamı ve Birgivi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Üç Kızlar merakıdları ziyaretgah-ı havas ve avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud ve Necmeddin Kübra ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiramın türbeleri ziyaretgah-ı enamdır…” ifadesinden İvaz Baba ziyaretgahının herkes tarafından ziyaret edildiği kayıtlıdır. Prof. Dr. Hikmet Tanyu, 1958 yılında yaptığı ziyaretinde İvaz Dede mezarı hakkında şu bilgileri verir: Beypazarı’na hakim ve etrafı üç yandan gören bir yerde bulunan halkın de­yişiyle Ayvaşık Dede, aslında İvaz Baba’dır. 80 metre kadar önünden yol ge­çiyor. Yatırın bulunduğu yerde ve biraz aşağısında çok yaşlı ağaçlar var. An­kara yolu buraya 500 metre kadar yakındadır. Ayvaşık Dede (İvaz Baba)’nın mezarı yıktırılmış. Hemen yanında kuyu ve çeşme benzeri, kenarı taşlarla örtülü bir yer var. Buradan hafifce su sızıyor. Evvelce Ayvaşık Dede (İvaz Baba)nın mezarının muntazam olduğu anlaşılıyor. Ziyaretgah etrafında pa­tikalar, yollar hasıl olmuş. Bu açılan yollar bile bu ziyaretgahın çevrede ne derece geleni ve önemi olduğunu gösteriyor. Buraya her murat için gelindi­ği gibi, bilhassa sinir, akıl hastalıklarına karşı, şifa istenilmek üzere ziyaret ediliyor. Gelenler aynı zamanda bez de bağlıyorlar. Çevresindeki çalılara bin­lerce bez, çabut asılı, bağlı olarak durmaktadır. Türbeyi evvelce bir jandar­ma komutanı yıktırmış. Yıktırılan taşların üzerinde mum akıntıları bol bol görülüyor. Eski ilgi azalsa bile gene devam ediyor. Halbuki apaçık bir yerde bulunan ziyaretçilerin kolayca görünebileceği bu yer yasağa rağmen rağbeti kaybetmiyor. Yalnız bu defa hastaları olanlar yıkıntıyı, harabeyi ziyaret edi­yorlar. Jandarma komutanı, kaymakamın emriyle türbeyi yıkınca, artık bu il­ginin tamamen kesileceğini sanıyormuş. Halkın ziyaret edişine hayret etmiş. Harabe kalıntısı, hatta bütün o mahal gene saygıya layık olarak görülüyor. Araştırmamız sırasında birisi: “Türbeleri yıktılar, deli çoğaldı. O bizim için manevi bir destekti, bu destek yıkılmak istendi” diyor. Halk tarafından burası­nı ve benzerlerini yıktıran kaymakama: “Deli kaymakam bu türbeleri 1939- 1940 yılında yıktırdı” denilmiştir. Yaptığımız incelemede bu kaymakamın ve jandarma komutanının başına gelen birtakım vakaları bu türbe, ziyaretgah tahribinden ileri geldiği söyleniliyor. Önceleri bu tepede (ivaz Baba)nın bu­lunduğu yerin üstünde yağmur duasına çıkılırmış. İvaz Baba’nın sağında­ ki su haznesinin üzeri kapalı iken orasını da kaymakam yıktırmış. Bu üzeri kapalı ve muntazam bir şekilde yapılmış, tarihi bir değeri olması kuvvetle muhtemel yeri yıktırırken kaymakam, büyük bir korku geçirerek yıkma işini orada yarım bıraktırıyor. Gerçekten yaptığımız incelemede yıkma işinin ya­rım kaldığını göstermiştir. Su haznesi, üstü kapalı muntazam bir çeşme veya bir ayazma şekline benziyor. Burasının ziyaret ve adak yeri olduğu ve bu ağır tahribe rağmen ziyaret yeri olmaktan çıkmadığını yerinde yaptığımız inceleme ile tesbit ettik. Bu muntazam taşlar arasında onbinlerce mum ya­kılmış. Duvarları simsiyah olmuştur. İnceleme yaptığım yerlerin hiçbirisinde bu kadarına, bu kadar yekpare büyük taşları simsiyah hale getirecek kadar çok mum yakılmışına rastlamamıştım. Yıkıntıya bakılarak burasının üstü­nün kubbeli olduğu tahmin edilebilir. Dikilmiş, adanmış mumlar duruyor. İlk defa olarak bu adak yerinde sentomisetin ve bromürlü ilaç kutuları ve tarifelerini tesbit ettik. Bu mahalde yaptığımız araştırmanın verdiği sonuç şu oldu: Sinir, akıl v.b. hastalar buraya geliyor veya getiriliyorlar, oradaki tastan onlara su içiriliyor. Çok zaman bu türlü ilaçların tesirini arttırmak veya tam bir şifa elde etmek üzere, o şifalı, mübarek sayılan sudan da yardım görülmek isteniliyor. Tıp, ilaç ve şifalı, mübarek su ile tedavi böylece birleş­ miş oluyor. Bu su haznesinin olduğu bölmeye sokulmuş bir ağaç dalı üzerine bezler bağlanmış. Yeni ve içlerinde çok eski olduğu anlaşılan yüzlerce bez dikkati çekiyor. Bunlar, patiska, iplik, elbise kumaşı, pamuk ipliğidir. Bazı­ larına birkaç küçük taş da konulmuş. Su sızan yeri iki metre kadardır. Su, sızdıktan sonra yamaca doğru bir oluk içinde akıyor. Burada hayvan pislik­ leri göze çarpıyor. Bunları o tepede yayılan, otlatılan hayvanların sulamak maksadıyle mi buraya getirildikleri, yoksa hasta hayvanların mı buradan iyi­leşmek üzere su içirildiğini tesbit mümkün olamamıştır. Tababetle mistik inancın birleştiği ve çok şifalı olduğuna inanıldığı bu suyun buraya kadar getirilemeyen hastalara alınıp götürüldüğü nadir de olsa vaki imiş… Ankara Vilayeti Salnamelerinde İvaz baba ve Şeyh Mehmed adları ile “havas ve avam” tarafından yardımcı, önemli bir ziyaretgah olarak gösterilen eski türbeler bunlardır. İvaz Baba (Ayvaşık Dede)nin tarihçesi belli olma­makla beraber asırlarla ifade edilebilecek kadar eski olduğudur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara
Osman Dede – Ayaş

Osman Dede – Ayaş

Ankara – ayaş – akkaya – köy mezarlığı Ayaş ilçesinin eski Akkaya Köyü yerleşmesinde türbesi bulunan ve Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede ‘nın hayat ve kimliği hakkında kaynaklarda henüz bir bilgiye rastlanmamıştır. Osman Dede Türbesi’ne Ayaş ilçe merkezine 24 km uzaklıkta ve Ayaş Beypazarı karayolu üzerinde olan yeni Akkaya yerleşmesi içinden geçen toprak yolla ulaşılmaktadır. Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede Zaviyesi’nin hangi yılda kurulduğuna dair bir kayda henüz ulaşamamıza rağmen 1303/1885-8 senesinde Osman Dede Zaviyesi’nin bedel-i mukataa ve aşar bedeli 1062 kuruş olup diğer zaviyelere göre geliri yüksektir. Mayıs 1904 tarihinde Osman Dede Tekkesi zaviyedarlığına Mehmed İslam Efendi tayin edilir. Hikmet Tanyu ise Osman Dede’den “Akkaya Dede” si olarak bahseder. Akkaya köyünde, ağzı eğilen, çarpılanların, felçlilerin gidip, götürülüp ziya ettikleri, “fevkalade tesirli” olduğunu söyledikleri bir ziyaretgah bulunuyor bu yatır, üzerine türbe yaptırmıyormuş. Birkaç defa türbe yapmağa teşeb edilmişse de türbe yıkılmış. “Bunu Dede arzu etmediği için yıkmış” Dede yakınındaki çalılıktan kesip sopa yapan mutlaka yaralanır, onları kesene zaverirmiş.” Günümüzde dere içinde bulunan Osman Dede Türbesi , eski Akkaya Mezarlığı içindedir. Mezarlığın girişinde dikdörtgen planlı, çatılı, sıvalı ve naresiz, bakımsız bir cami bulunmaktadır. Ahşap tavanlı caminin minber mihrabı sadedir. Caminin kıble cephesine bitkisel motifler çizilmiş, sonra yapılan badana ile bu resimlerin bir kısmı kapatılmıştır. Mezarlığın giriş kapısında bölgeden getirilen antik çağlara ait iki sütun başlığı bulunmaktadır. Osman Dede’nin mezarının yakınında Osmanlı’nın dönemlerine ait rumi motifli bir mezar taşı parçası bulunmaktadır. Kitabesi olmayan mezar, demir korkulukla koruma altına alınmıştır. Mezar taşı “Birinci Seyid Osman” yazılıdır. Mezarın bitişiğinde de şifa için gelen hastaların bir süre uyuması için yataklar bulunmaktadır. Zaviye binasından günümüze bir yapı izi ulaşmamıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ayaş, Ankara
Toprak Dede – Ayaş

Toprak Dede – Ayaş

Ankara – ayaş – iğdeli sokak ilerisinde Ayaş Toprak Dede Türbesinin gerçek ismi Ahmet Dede’dir. Burada yapılan ziyaret uygulaması sebebiyle Toprak Dede denmektedir. Türbe de bulunan bir yazıta göre 1628 de vefat etmiştir.

📍 Ayaş, Ankara
Karyağdı Sultan Türbesi

Karyağdı Sultan Türbesi

Ankara -Altındağ ilçesi Hacı Doğan Ma­hallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde Tarihi kişiliği bilinmeyen, yüzyıllardır Ankara’lıların gönüllerinde taht kuran bu veliyye hatun kişinin hayatı hakkında yazılı kaynak­ larda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Günümüzde Altındağ ilçesi Hacı Doğan Ma­hallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde bulunan türbesinde­ ki Osmanlıca kitabede şu ibare yazılıdır: ”Ah vaveylaki cellad felek Hake saldı bu gül nazik teni Ravzasını ravza-i huld yerin Merkadin pür-nur eyle ya Ganf Cennetinden kabrine ruzenler aç Rahmetinle bula daim ruşeni Erdi hatifden anın tarihi Cilvegahı ola cennet Gülşeni sene hicri 985 (1577).” (Ah! ne yazıkki cellad felek bu gül nazik vücudu toprağa verdi. Ey cömert, zengin ve varlıklı olan Allahım, mübarek kabrini sekiz cennetten birisi olan “Cennet-i hul ” eyle ve hurla doldur. Cennet’inden kabrine bahçeler aç, Sen’in rahmetinle kabri daima aydınlık olsun. Gizli bir ses onun vefat tarihini bildir­ di. Ebedi hayatı geçireceği yer cennet bahçelerinden birisi olsun. Sene Hicri 985/Miladi 1577). Kitabede hatun kişinin adı yazılmamış ve vefat tarihi 1577 yılıdır. “Gül nazik teni” ifadesinden de genç yaşta vefat ettiği anlaşılmaktadır. Sultan III. Murad’ın saltanat yıllarında vefat eden bu hatun kişinin Ankara’da yaşayan varlıklı bir aileye mensup olduğunu tahmin ediyoruz. Ayrıca Ankara şehrinin kuzey batısında “Karyağdı” adında bir dağ bulunmaktadır. “Karyağdı” ismi ile anılmasına gerekçe olarak dilden dile halk arasında dolaşan rivayet şöyledir: Ankara’nın ileri gelen eşrafından bir ailenin kızıdır. Güzelliği ve edebi ile tanı­nır genç kızlığında. Evlenme çağı geldiğinde yine eşrafdan bir ailenin delikanlısı ile evlenir. Mutlu ve huzurlu bir aile kuran bu hatun kişi anne adayı olur ve “aş verme”ye başlar. Ankara’da Ağustos ayı oldukça sıcak geçer, bu sıcak günlerde hamile olan Kar­ yağdı Hatun ‘un nefsi kar çeker. O zamanlarda Elmadağ’ının yamaçlarında kar kuyuları bulunur ve bu kuyularda saklanan kar sıcak mevsimlerde şehre getirilerek satılır. Bu kar kuyularında kar kalmamıştır Ağustos ayı olduğu için. Kar arzusunu kocasına iletir, lakin kocası da çaresiz kalır. Kara karşı olan istek ve arzusu o kadar artar ki dayanılmaz hale gelir, bedeni volkanik bir yanar dağ gibi kavrulur. Bir gece yarısı kalkar, abdest alır, ellerini açarak Cenab-ı Hakk’a yalvarır ve ya­karır. Duaların kabul olduğu ve herkesin uyuduğu, hacet kapılarının açıldığı za­mandır bu an. – “Ya Rabbi, nefsimin arzusunu yenemiyorum, kar yağdır, kar yağdır, kar yağdır. Sen Gani’sin.” diye yalvarır, secdeye varır ve göz yaşı döker. İşte o an gözyaşlarına semadan kar tanecikleri de iştirak eder. Bir anda her taraf bem­beyaz olur. Şükür ve sevinç birleşir, doya doya avuçlarına aldığı kan yemeğe başlar. Arzusuna kavuşmuştur, lakin vücudundaki volkanik harareti söndürememiştir. Şehir camilerindeki minarelerden okunan sabah ezanı nidalarıyla birlikte Kar­ yağdı Hatun’un beyi de uykudan uyanır. Yanıbaşında hanımını göremeyince yataktan kalkar ve odanın perdesini aralar, dışarıda gördüğüne inanamaz, her taraf bembeyaz karla örtülmüş, sevinçle Allah’a şükreder. Çünkü biricik eşinin arzusu yerine gelmiştir. Hemen avluya çıkar, beyazlar üstünde yatan hanımını görür. Koşarak yanına varır, kucaklar, beden soğuktur. Sevinç gözyaşları anında kanlı gözyaşına dönüşür. Ebedi hayatta beraber olmak arzusu ile son defa eşinin “gül nazik teni”ni koklar, göremediği yavrusu ile beraber ikisini Hakk’a uğurlar, Hakk’tan gelene razı olur. Şehir halkı bembeyaz karı görünce şaşırır. Fazla vakit geçmeden minarelerden “sala” nidaları duyulur. Önceleri “Sultan Meydanı ”Abdi/ Yert: “Köşk Yerr denilen daha sonra da “Hergelen Meydanı”, “İtfaiye Meydanı” denilen bugünkü türbesi­nin olduğu yere defnedilir. Karyağdı Hatun’un hikayesi böyledir… Derlerki: – “Türbenin üstüne her gece, herkesin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey ya­ğar; kar mı yağar, nur mu yağar bilinmez, yere değmeden kaybolur gider.” Karyağdı Türbesi: Karyağdı Türbesi , bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğladan inşa edilmiş, kub­besi kurşunla kaplı bir yapıdır. Onaltıncı asır mimarisi özelliği taşıyan türbe bakımlı ve ziyarete açıktır. Kubbeye geçmeden iki sıra tuğla kirpi saçak kul­ lanılmıştır. Taş sıraları arasında birer dik tuğla da bulunur. Sekizgen planlı ve üzeri kubbelidir. Altta altı yüzde dikdörtgen sivri kemerli alınlıklara sahip, demir parmaklıklı pencereler, üstte giriş kısmı hariç yuvarlak kemerli petek gibi şebeke ile doldurulmuş yedi pencere vardır. Doğu cephesinde basık kemerli giriş kapısı, hafif sivri ve söve kısmı dilimli orijinal bir kemer sisteminin altında yer alır. Kapıya iki basamakla çıkılır. Ahşap kapı kanatları yenidir. Kapının üzerinde dört satırlık iki pano halinde mermer üzerine sülüsle yazılmış Osmanlıca kitabe yer alır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Mehdi Şeyh Türbesi

Mehdi Şeyh Türbesi

Ankara – Kahramankazan – kumpınar köyü Mehdi Şeyh , Murtad Ovası (Murtazaabad)’nda, Ankara Çayı’na karışan Ova Çayı’nın doğusunda ve yakınında bir zaviye kurarak, Oğuz Türkmen boylarının iskanına öncülük etmiş erenlerdendir. “Mehdi’ ; kurtulmuş, doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş kişi anlamına gelmektedir. Zaviyesinin bulunduğu yer za­man içinde şenlenmiş ve “Şeyh Mehdi ve “Tekke-i Meyti” adıyla anılan bir köy ku­rulmuştur. Günümüzde Mehdi Şeyh Köyü, Ankara-İstanbul karayolunun batısında ve Kazan ilçesine bağlı “Kumpınar” adıyla anılan mahalledir. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri “Murtazaabad” kazası vakıfları arasında “Vakfı Zaviye-i Mehdi Şeyh; iki çiftlik yer, taallukat 2 nefer, hasıl 450″173 kayıtlıdır. Bu kayıt­ tan Mehdi Şeyh evladından iki kişinin olduğu anlaşılmaktadır. 1571 yılı ”Ankara Vakıf Defteri”nde de Bitik Köyü’nde iki çiftlik yer, İbrahim Efendi tarafından Mehdi Şeyh Zaviyesi’ne vakfedilir ve çiftliğin yıllık geliri 450 akçedir. 1749 yılında “Murtazaabad” kazasının ”Mehdi’ köyünde bulunan “Şeyh Mehdi Zaviyesi”nin tevliyet ve zaviyedarlığı evlada şart kılındığından, vakfın iki çiftlik yerinin evlattan İbrahim Dede’nin vefatı üzerine, Şeyh Mehdi evladından Seyyid Ahmed bin Ahmed’e tevcih edilir. 1756 yılında da Şeyh Mehdi Zaviyesi’nde evladiyet ve meşrutiyet üzere nim (yarım) akçe ile zaviyedar olan evlattan Şeyh Mehdi’nin beratı yenilenir. Daha sonra yerine oğlu Mansur geçer. 1828 yılında da zaviyedarlık İbrahim Efendi’ye verilir. Şeyh Mehdi Zaviyesi mescidinde imam ve hatib olmadığı için Ahmed bin Mehmed’e tevcih edilir. 1845 yılında Murtazaabad kazasına bağlı “Tekke-i Meytf (Mehdf)”nin “tekke­nişin”i (postnişin) Ahmed Dede Efendi olup, çiftçilik yapmaktadır. Şeyh Mehdi hazretlerinin kabri köy mezarlığında bulunmaktadır. Şeyh Mehdi kabri hastalar, çocuğu olmayanlar, elinde-yüzünde yara olanlar ve çocuğu zayıf olanlar tarafından ziyaret edilir ve kurban kesilir. Şeyh Mehdi’ye saygıdan dolayı köydeki düğünlerde davul çalınmaz, şayet davul çalınacaksa önceden adak kurbanı kesilir. Adak kurbanı kesilmeden davul çalınırsa çalanların başına bir musibet geleceği yönünde yaygın bir inanış vardır. Yerleşmedeki “Dede Taşı” ve “Dede Kavakları” da bölge halkı için kutsallık taşır. Dede Taşı, halis beyaz mermerden, hassas işçiliği olan, basamaklı banyo küvetine benzeyen ve Bizans dönemine ait olduğu tahmin edilen yekpare bir taştır. Halkavun (Yazıbeyli) Köyü nahiye merkezi olunca, bu taş Halkavun’a götürülür. Köy sakinleri buna rıza göstermez ve üzülür. Köylüler ertesi günün sabahı taşı eski yerinde görürler. Bu antik taşın tahliye deliği sonradan genişletilmiştir. Yürüyemeyen ve zayıf bünyeli çocuklar, velisi tarafından adak kurbanı kesildikten sonra, taşın altında açılan kısımdan geçirilir ve Allah’tan şifa dilenir. Dede Kavakları mevkiinde bulunan ağaçlardan ise odun kesilmez ve yakılmaz. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kahraman Kazan, Ankara
Halil Dede. – Çamlıdere

Halil Dede. – Çamlıdere

Ankara – çamlıdere – bardakçılar köyü Çamlıdere ilçesi Bardakçılar Köyü Kabristanı’nda türbesi bulunan Halil Dede, Hazreti Ömer (r.a.) neslinden ve Şeyh Ali Semerkandi hazretleri­nin evladındandır. Osmanlı dönemi vakıf belgelerinde ”Yabanabad kazası Avdan Köyü’nde medfun Hazreti Ömer soyundan Halil Dede” ibaresi geçmekte ve Halil Dede Dergahı ”Avdan Tekkesi” olarak zikredilmiştir. Günümüzde Halil Dede Türbesi, Bardakçılar Köyü’ne bir kaç km mesafede ve orman içinde bulunan eski Bardakçılar Kabristanı’ndadır. Sonradan yapılan onarımlarla özgün mimarisini kaybeden türbe yapısı bakımlı ve ziyarete açıktır. Türbe civarın­da bulunan mezartaşlarının bazıları bölgede bulunan ören yerlerinden getirilmiştir. Bazı mezartaşlarında bulunan Osmanlıca yazılar yosunlaşma sonucu tahrip olmuş ve okunmamaktadır. Ulaşım yolu Bardakçılar sapağına kadar stabilizedir. Kızılcahamam ilçesi Karacaören Köyü’nde türbesi bulunan ‘ Yunus Dede “nin de Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin soyundan geldiği halk arasında rivayet edil­ se de bu husuta Osmanlı Arşivleri’nde bir kayda rastlanılmamıştır. Yunus Dede Türbesi sonradan yapılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Çamlıdere, Ankara
Karaca Ahmet Türbesi – Polatlı

Karaca Ahmet Türbesi – Polatlı

Türbe Onarım Kitabesi Ankara – POlatlı – karaca ahmet köyü Karaca Ahmed Sultan , “Abdalan-ı Rum” olarak adlandınlan ”Anadolu Erenleri”nden bir Türkmen dervişi ve halk hekimidir. Adına çok sayıda türbe ve makam yapılmıştır. Bunlardan birisi de Polatlı ilçe merkezine 26 km uzak­lıkta ve Karacaahmed Köyü’ne 2 km mesafede, Sakarya Irmağı kıyısında bulunan zaviye ve türbedir. Karaca Ahmed, Orhan Gazi devrinde yaşamış ve rivayete göre Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasani’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken, bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli ‘Vilayetnamesi”nde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivrihisarlı Şeyh Nureddin’in müridi olduğu ifade edilir. Vilayetname’de Karaca Ahmed’in Hacı Bektaş-ı Veli’ye giderek intisap ettiği zikredilir. Saruhanoğullan’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta ol­duğu kaydedilmektedir. Bu durumda onun Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Orhan Gazi döneminde Bizanslılarda yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek, bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu böl­geye yerleşen Karaca Ahmed , burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiş­tirmiş, tekkesi Osmanlı-Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Dönemin önemli şahsiyetlerinden birinin gözlerini tedavi ettiği ve karşılığında birçok arazinin mülk olarak kendisine vakfedildiği rivayet edilmektedir. Osmanlı topraklarında büyük şöhrete kavuşan ve tarihçi Ali Mustafa’nın ifade­siyle Rum Abdal larının “ kutb-ı namdar “ı haline gelen Karaca Ahmed, Balkanlar’da çok defa Aziz George ile özdeşleştirilmiş, bunun sonucunda hıristiyan halk onu ve dolayısıyla İslamiyet’i kolayca benimsemiştir. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmuştur. Osmanlı toprak­larından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşen Karaca Ahmed ‘e, bu faaliyetleri esna­sında Göynük’te türbesi bulunan Yargeldi Sultan ve Hasan Basri gibi arkadaşları refakat etmişlerdir. Bu bölgede beylerden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiş­ tir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Karaca Ahmed, Manisa’ya geldiğinde Saruhan Beyin Manisa ve Akhisar’ın fet­hiyle uğraştığı, Karaca Ahmed’in elli yedi bin müridiyle birlikte bu fethe katıldığı rivayet ediliyorsa da bu bilgi şüphelidir. Tarihi kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hü­kümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar, muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390 yılında Hoşkadem Mes­cidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesi­ ne dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. Mecdi mezarının Akhisar’da kendi adıyla anılan köyde bulunduğunu kaydeder. Karaca Ahmed’in vefatından sonra şeyhlik ve ruh hekimliği vazifesini oğlu Eşref devam ettirmiştir. Ayrıca Hızır Abdal adında bir oğlunun daha olduğu bilinmektedir. Üsküdar’daki türbenin yanında Karaca Ahmed’in Horasan’da binerek Anadolu’ya geldiğine inanılan atının bulunduğu bir mezar daha vardır. Karacaahmet Mezarlığı da onun adına izafe edilmiştir. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, “Karaca Ahmed ulu veli Uslu olur gelen deli” beytiyle günümüzde de devam etmektedir. Karaca Ahmed Türbesi: Karaca Ahmed hazretlerinin türbesi Karacaahmed-Çağlayık köy yolunun sağında olup, kuzeyinden Sakarya nehri geçer. Batısında “Sofu Dede” Me­zarlığı bulunmaktadır. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin ilk olarak ondürdüncü yüzyılın ikinci yarısında, Karaca Ahmed’in kendisi veya el verdiği yakınlarından biri tarafın­dan kurulduğu kanaatindeyiz. Vakıf belgelerinde “Kızılca/Karaca Ahmed evladı” iba­ resinden onun nesep evladı veya müridleri olabileceği de anlaşılmaktadır. Zaviyenin bulunduğu mevki, Sakarya Irmağı’nın batısında bulunan “Geçit başı” mevkiine yakın olması, geçmiş zamanlarda bu dergahın bir konaklama ve bölge güvenlik karakolu görevi gördüğü de anlaşılmaktadır. Antik “Gordion” şehri de aynı bölgededir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin özelliklerinden biri de, akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği “şifahane-zaviye”lerden kabul edilmesidir. Anadolu’da akıl hastalarının te­davi edildiğini bilebildiğimiz en erken tarihli (1205) hastane Kayseri’deki “Gevher Nesibe Hatun Şifahanesi”dir. Avrupa’da akıl hastalarının ateşe atıldığı, kötü davra­nışlara maruz kaldığı dönemlerde, Türk dünyası mimarinin, müziğin ve suyun et­kisi ile gözlem, bilgi ve deneye dayalı tedavi uygulamaya başlar. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük hastaneler şehirlerde yaşayanlara hitap ederken, bunların ulaşamadığı köylerdeki insanlara buralardaki tekke ve zaviyeler veya şifahane-za­viye diyebileceğimiz kuruluşlar sahip çıkıyordu. Bu zaviyelere dönemin sultanları, vezirleri, paşaları, beyleri ve zenginleri vakıflar ihdas ederek madden ve manen des­tekliyordu. Bu hastanelerde yatan hastalardan para alınmadığı gibi, hasta ve deliler arasında fark gözetilmeden tedavi sırasında onlara şevkat ve nezaketle davranılması gereği zamanımıza gelen belgelerden anlaşılmaktadır. Aynı zamanda dinı-tasavvufi eğitim ve öğretim yerleri de olan bu şifahane-zaviyeler, şeyhleri ve daha sonra on­lardan el alan ocaklar tarafından işlevlerini yüzyıllar boyunca devam ettirmişlerdir. Ayrıca akıl hastaları hastane veya şifahane-zaviyelerin dışında bazı türbe ve ziyaret­gahlara da tedavi amaçlı başvurmaktaydı. Geçmişte bu şifahane-zaviyelerdeki teda­viler inancı kuvvetli hastalar üzerinde tekke şeyhinin telkini ile gerçekleşmekteydi. Karaca Ahmed Zaviyesi, ondördüncü yüzyıl ortalarından zamanımıza mimari tah­ribata uğrayarak gelse de, hala türbesinde şifa aranan şifahane-zaviye özelliğini bir bakıma sürdürmektedir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nden günümüze, üzeri beşik tonozla örtülü dikdörtgen şeklindeki türbesi ve birkaç mezartaşı gelebilmiştir. Türbenin içinde kimlere ait ol­ duğunu bilemediğimiz üç mezar vardır. Duvarları üst kısımlarda ve tonoz örtüde ye­nilenen türbenin kuzey ve güneyindeki tonoz alınlıklarına birer pencere açılmıştır. Yine türbenin kuzey-batısında duvarlarla çevrelenmiş bir mezarlık yer almaktadır. Bu mezarlıkta günümüze, üzerinde selvi ağacı kabartması olan ayaktaşı ile kitabeli bir şahide taşı ulaşmıştır. Karaca Ahmed Sultan’ın asıl mezar yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Anadolu’da ve Balkanlarda çok sayıda Karaca Ahmed Sultan adına yapılmış zaviye (tekke/dergah), türbe ve makam mezar bulunmaktadır. Asıl mezarının Manisa’nın Horoz Köyü’nde bulunan Karaca Ahmed Tekkesi’ nde olduğu kanaati genel kabul görür. Beypazarı ilçe merkezinde de Karaca Ahmed Tür­besi bulunmaktadır. İstanbul Üsküdar’da Karaca Ahmed Türbesi ile atının mezarı ve Karacaahmed Mezarlığı vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara
Ahi Bacı ( Fatma Bacı )

Ahi Bacı ( Fatma Bacı )

Ankara – polatlı – bacı köyü Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda emeği geçen ve “Bacıyan-ı Rum” diye adlandırılan “Anadolu bacıları”ndandır. Tımar sahibi ve ahi bir “veliyye”dir. Hayatı ve kişiliği hakkında ancak vakıf belgelerindeki bilgilerle yetiniyoruz. Osmanlı dönemin­ de zaviyesinin bulunduğu köy “Fatma bacı köyü” olarak anılmış, daha sonra “Bacı köyü”, sonraki yıllarda “Bacı nahiyesi” olmuştur. 1570’li yıllarda Bacı zaviyesinin geliri 9975 akçedir ki oldukça iyidir. Polatlı ilçesine bağlı Bacı Köyü’ndeki türbesinin duvarında bulunan Arapça kitabede, günümüz Türkçesi ile “Vaktin neseb yönüyle dost ve yüce insanı Fatıma Bacı. 20 Muharrem sene 710 H./1310” yazılıdır. Kitabede özellikle zikredilen “neseb yönünden” ibaresi onun “fütüvvet ehli” olduğunun delilidir. Ahi Bacı’nın, Bacı köyündeki türbesi ve camisi sağlam olarak durmakta olup, zaviyesi ise yıkılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara
Hoşebe Türbesi

Hoşebe Türbesi

Ankara – Nallıhan – Akdere köyü yakınındaki hoşebe piknik alanında Hoşebe Türbesi Nallıhan‟a 3 kilometre uzaklıkta olan Akdere Köyünün yakınındaki Ardıç koruluğu içindedir. Ziyaret yeri yüksekçe bir tepenin yamacındadır. 10 metre kadar aşağısında içilebilen bir su vardır. Hoşebe Türbesi‟nin diğer türbelerden ayrı bir özelliği vardır. Türbenin bulunduğu koruluk mesire yeri olarak kullanılır. Halk arasında dolaşan rivayete göre Hoşebe ölmeden önce mezarının etrafında gülünüp oynanmasını hoşça vakit geçirilmesini istemiştir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi

📍 Nallıhan, Ankara

İstanbul Evliyaları – Liste

Beşiktaş Evliyaları Beşiktaşlı Yahya Efendi Şeyh Muhammed Zafir Efendi Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendi Neccarzade muhammed Sıddık Efendi Neccarzade Muhammed Rızauddin Efendi Ahmed Turani Abdulhayy Efendi Can Feda Hazretleri Tuz baba Çizmecibaşı Ali Mahmud Efendi Beykoz Evliyaları Yuşa (a.s.) Akbaba Sultan Uzun Evliya Kırklar Sultan Gazi Yunus Tezveren Dede Beyoğlu Evliyaları Hasan Hüsamettin Uşşaki Burhaneddin Hasan Cihangiri Cemaleddin İshak Karamani Şeyh İsmail Rumi İsmail Ankaravi Dede Abdülbaki Dede Ahmed Muhtar Efendi Akbaba Türbesi Arapzade Mustafa Efendi Ayni Ali Baba Esrar Dede Gavsi Ahmed Dede Gül Baba Haşimi Emir Osman Efendi Helvacı Ana Türbesi İdris Muhtefi Kahhar Baba Kurt Çelebi Türbesi Lohusa Hatun Mehmed Elifi Efendi Mehmed Hazmi Tura Mustafa İzzi Efendi Müeyyedzade Türbesi Sefer Baba Sirkeci Muslihiddin Efendi Sofu Baba Şeyh İsa Dede Şeyh Mehmed Ruhi Dede Turabi Baba Eburrıza Efendi Eminönü Evliyaları Hz. Amr B. As (r.a.) – Makam Hz. Vehb bin Huşeyre (r.a.) Makam Hz. Sufyan b. Uyenye (r.a.) Hz. Abdurrahman Şami (r.a.) Mesleme B. Abdulmelik Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Mehmet Zahid Kotku Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hasan Hilmi Efendi Ömer Ziyauddin Dağıstani Hasan Ünsi Efendi Safranbolulu İsmail Necati Efendi Topçu Hasan Ağa Ali Baba – Nimel Çeyş -2 Baba Cafer Bekri Mustafa Baba Çelebi Alaeddin Efendi Çifte Emirler Düğümlü Baba Mimar Sinan Sadrazam Mahmud Paşa Server Dede Şeyh Abdurrauf Samedani Tezveren Dede – Eminönü Eyüp Evliyaları Sahabe ; Hz. Eyüp Sultan (r.a.) Hz. Ebu Derda (r.a.) – Makam Hz. Cabir Bin Muhammed El Ensari (r.a.) Hz. Cafer Bin Abdullah El Ensari (r.a.) Hz. Muhammed El Ensari (r.a. ) Hz. Ahmed El Ensari (r.a.) Hz. Edhem (r.a.) Hz. Ebu Şeybe El Hudri (r.a.) Hz. Kab (r.a. ) Hz. Hafir (r.a.) Hz. Abdussadık Amr Bin Same (r.a.) Hz. Abdullah El Hudri (r.a.) Hz. Ebu Zerr Gifari (r.a.) Hz. Abdullah El Ensari (r.a.) Hz. Hasan ve Hüseyin Kardeşler (r.a.) Hz. Şube (r.a.) Hz. Ebu Said El Hudri (r.a.) Hz. Husam İbn Abdullah (r.a.) Hz. Cabir (r.a.) Nimel Çeyş ; Ali Çavuş Arpacı Hayreddin Avcıbaşı Mehmet Bey Aya Dede Bali Süleyman Ağa Cebe Ali Bey Dökümcü Gül Baba Ferah Baba Hacı İsa Hızır Çavuş Molla Lütfi Efendi Otakçıbaşı Hüseyin Ağa Saka Baba Toklu İbrahim Dede Ya Vedud Vedud Evliya ; Baba Haydar Semerkandi Muhammed Murad Münzevi Şeyh Adülmecit Sivasi Ümmi Sinan Pir Ahmed Edirnevi Sertarikzade Muhammed Emin Efendi Cemaleddin Uşşaki Lalizade Abdülbaki Efendi Şeyhülislam Ebusuud Efendi Abdullah Saburi Abdulehad Nuri Sivasi Abdullah Kaşgari Abdülkadir Haki El Kadiri Ahmed Bin Ebul Hayr Ahmed Dede Ali Fani Dede Azizzade Şeyh Abdülbaki Sivasi Baba Yusuf Sivrihisari Bali Baba Celalzade Mustafa Çelebi Celalzade Salih Çelebi Çolak Hasan Dede Evlice Baba Evren Dede Hüseyin Nazmi Geylani Hüseyin Sadık Efendi İdris Bitlisi İsa Geylani Karyağdı Baba Kesikbaş ve Derviş Molla Münzevir kardeşler Mürteza Efendi Seyyid Hüseyin Nazmi Geylani Seyyid Mehmed Nuri Efendi Şeyh Abdülbaki Efendi Şeyh Abdülkadir Belhi Şeyh Abdülkadir Efendi Şimşir Dede Ubeydullah Kaşgari Son Devrin Alimleri ; Emin Saraç Hocaefendi Küçük Hüseyin Efendi Medineli Hacı Osman Akfırat Necip Fazıl Kısakürek Şeyh Kasım Küfrevi Mahmud Esad Çoşan Hüseyin Hilmi Işık

Yeri Tespit edilemeyen Nimel Çeyş kabirleri

Ensar Dede Anadolu’dan gelerek fetih ordusuna katılmıştır. İstanbul Kuşatması esnasında şehid düşmüş. Kabri tam tespit edilemeyen Ensar Dede , ordunun meçhul kahramanlarındandır. Eskici Baba İstanbul kuşatmasında katılan mutlu askerlerden biridir. Ayakapı’da şehid düşmüştür. Sefer Dede Ayakapı’da şehit düşmüştür. Kabri şehit düştüğü yerdedir. Eskici baba ile kabri yanyanadır .( Ancak yerini tesbit edemedik ) Ulubatlı Hasan Fetih sabahı surlara çıkmayı başaran ilk şehidlerdendir. Sancağı surlara diken Ulubatlı Hasan ve 17 arkadaşı aynı anda okların hedefi olur ve şehit düşerler. Sur dibine topluca defnedilen Ulubatlı Hasan ve diğer şehitlerin kabirleri belirsizdir. Ahi Çelebi Fatih Darüşşifasının Başhekimidir. Fatih Sultan Mehmed’in hastalığı esnasında perhiz yemeklerini denetlemek üzere mutfak emini tayin olunmuştur. Eminönün de Zindankapısı dışında bulunan Kanlı Fırın Mescidi’nin banisidir. Allah (c.c) ‘in uzun bir ömür ihsan ettiği bu zat. Fatih Sultan Mehmed’in ölümünde 52 yaşlarındaydı. 1524 yılında hacca giden Ahi Çelebi, dönüşte Mısırda hastalanmış ve orada 96 yaşında vefat etmiştir. Onu, imam Şafii’nin yanına defnettiler. Ahi Çelebi’nin, İstanbul’dan başka ayrıca Edirne’de pek çok hayır ve hasenatı vardır. Akçaylı Mehmed Bey İstanbul kuşatmasına katılan gazilerdendir. Çok cesur olan bu zat, kuşatma esnasında sur kapılarından içeri girmeyi başarmış ve şehrin çeşitli yerlerinde sabotajlar yapmıştır. Onun bu kahramanlığını takdir eden Fatih Sultan Mehmed Han , bu zatı özel olarak seçmiş ve kendisine silahtar yapmıştır. Azeb Baba Fetih gazisi olan Azeb baba’nın Cerrahpaşa’da Yeşiltulumba Sokak’ta elvan çelebi camii yanında türbesi vardı. Kabri yol yapımı çalışmaları gerekçesiyle 1942 yılında meçhul bir yere nakledilmiştir. Cebecibaşı İshak Veli Kumkapıda ana caddeden Nişancı Hamamı’nın Bulunduğu sokağa sapınca, sağ tarafda Ermeni Patrikhanesini ve kilisesini az geçince, Nakibu’lbend Camii sokağındaki ufak ve harap mescid, Fatih Sultan Mehmed’in Cebecibaşılarından İshak Veli tarafından yaptırılmıştır. Cümle kapısının sag tarafında Hicri 857(Miladi 1453) tarihli bir mezar kitabesi vardır. Depremlerden ve yangınlardan zarar gören bu mescid ve türbe, Kazanci Yusuf Efendi tarafından tamir ettirilmiştir. Fakat burası sonradan imamsız kalmış ve bir aile tarafından işgal edilmiştir. Üskübi Çakırağa İstanbul’un fethine katılan komutanlardandır. Fetih Ordusunda Cavuşbaşı olarak görevde bulunmuştur. Fetihten sonra pek çok hayır ve hasenat yapmıştır. Bunlardan biri de Cibali’de yaptırdığı Üskübi Çakir Ağa Camiidir. Üsküblü Çakır Ağa’nın İstanbul da dört yerde yaptırdığı camiler vardır. Çıkrıkcı Kemaleddin Efendi Fatih Sultan mehmed devri alimlerindendir. Sarı güzel Mutemed sokakta bir mescid yaptırmıştır. Günümüzde camii yıkılmış ve yerine otopark yapılmıştır. Hazirede bulunan Kemaleddin Efendinin mezar taşı ve diğer bir kısım zatların mezar taşları kırılmıştır. Elvan Çelebi Fatih’in askerlerinden olan Elvan Çelebi, aynı zamanda o devrin alimlerindendir. Azebler Caminin banisidir.Bu cami, 1942 yılında yol yapımı gerekçesiyle yıkılmıştır. Sekbanbaşı Ferhad Ağa Fetih ordusuna mensup Sekbanbaşılardan biridir. gazilerden ve Zeyrek’teki Sekbanbaşı budur. Fakat mescid, yıkılmıştır. Mescidini yaptıran zat zamanla harap olup Ferhat Ağa’nın kabri de yıkılmış ve yeri belirsiz olmuştur. Fethi Çelebi İstanbul’un fethine katılan Fethi Çelebi, büyük fetihten önce Otakcılar bölgesini kontrol altına alan ve sur dışında ordunun rahat mevzilenmesini sağlayan gazilerdendir. Kara Şemseddin İstanbul kuşatmasına katılmak için Anadolu’dan gelen gazilerden biridir. Çırçır’da yol kenarında türbesi vardır. Küçük Ahmed Ağa Fatih Sultan Mehmed Han’ın silahdarıdır. Aksaray muhitinde Valide Camii yakınında küçük bir mescid yaptırmıştır. Ahmed Ağa’nın kabri zamanla yıkılmış ve yeri belirsiz olmuştur. Sekbanbaşı Hüseyin Ağa Sekbanbaşı Hüseyin Ağa Fatih Sultan Mehmed’in ordusunda Sekbanbaşılık görevi yapan komutanlardandır. Sekbanbaşı İbrahim Ağa Fetih gazilerindendir. Kırk çeşme’nin batısında, kendi adı ile anılan yeni bir mahalle kurmuştur. Eski bir kiliseyi tamir ettirerek camiye çevirmiştir. İbrahim Ağa’nın mezar taşı, Türk-İslam Eserleri Müzesindedir. Sekbanbaşı Mimar Ayas Ağa Fatih Sultan Mehmed’in mimarbaşılarındandır. Fetihten sonra İstanbul’un imar edilmesinde büyük emeği geçmiştir. 1467 yılında Saraçhane’de Sekbanbaşı mescidini yaptırmıştır. Banisinin kabri de bu mescidin kıble tarafında idi. Mescid 1956 yılında yıkılmıştır. Seyyid Ali Halife İstanbul’un fethine katılan gazilerdendir. Fındıkzade’de bir cami ve tekke yaptırmıştır. Fakat cami 1918 yılında yanıp yıkılmıştır. Sinan Ağa Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un imarından sorumlu olan Bina Emini Sinan Ağa, Sinan Ağa Fatih-Karadeniz Caddesinde kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Camii 1995 yılında yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. Yıkılmadan önce Kabri Mihrabın önündeki Haziredeydi. Sivrikoz Mehmet Efendi Fetih Gazilerinden olan bu zat, İstanbul’un alınışından sonra , Abdülezel Paşa Caddesi – Sivrikoz Sokağı üzerinde bir cami yaptırmıştır. Buraya “Cibali Kapısı” denildiği için bu caminin diğer bir adı da “Cibali Camii ” dir. Subaşı Abdi Efendi İstanbul’un fethinden sonra şehrin imar edilmesine katkıda bulunan Subaşı Abdi Efendi , Patrikhanenin arka sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Şeyh Yakub Buhari Fetih Ordusuna katılan gazilerdendir. İstanbul’un fethinden sonra uzun bir ömür sürmüştür. 98 yaşında 2. Bayezid Devrinde vefat etmiştir. Şeyh Ali Haydari Fatih Sultan Mehmed’in Alemdarlarındandır. Horhor Caddesi-Mimar Ayas Camii arkasından biraz aşağıda Kavalalı Sokağının başında Tekke arsası içinde gömülüdür. Haydarhane Mescidi , sonradan tekye olmuştur. Kitabesi,Amcazade Hüseyin Paşa Medresesi bahçesindedir. Süheyl Ünver’in 4 Ağustos 1952 tarihindeki tesbit­ ine göre, buranın arsası ,Vakıflar Müdürlüğünce satılmış ve bina yapımı için mezar taşları depo edilmiştir. Okcu Baba Okcu Baba Fatih Sultan Mehmed’in elçisi ve okcubaşılarındandır. Kabri, Acıçeşme-Hatice Sultan Sokağındadır. Kabir Taşında şunlar yazılıdır: La ilahe illallahu’I Melikü’I Hakku’I Mubin. Muhammedu’r­ Resulullah Sadıku’ vadil Emin. Cennetmekan Ebu’I -Feth Sultan Mehmed Gazi Hazretlerinin kavasbaşısının kabr-i şerifidir.

Topçubaşı Esad Ağa

Topçubaşı Esad Ağa

İstanbul – Silivrikapı – Topçubaşı esat ağa camii yanında Silivrikapı, Seyyid Nizam Caddesi, Seyyid Nizam Camii karşısında medfundur. İstanbul fethine iştirak etmiş. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin topçubaşılarındandır. Esed Ağa’nın çok sade ve bakımsız bir kabri vardır. Kitabesinde : Sultan Mehmed Han-ı Fatih Hazretlerinin Topçubaşısı Esed Ağa İbni Beri (Sene: 878 – (1470) yazılır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Tokmak Dede

İstanbul – Fatih Ya vedud sultan türbesi yakınında Ya Vedud Hazretlerinin halifelerinden, Veysi tarikatına mensuptıur. İstanbul fethine katılan Ni’me’l-Ceyş’dendir. Türbeleri: Ayvansaray Tokmak Dede Sokak’ta medfun bulunan Peygamber Efendimizin süt kardeşi Şeybetü’l-Hudrî Hazretlerinin bulunduğu türbenin avlusundadır. Fetihten sonra bu türbenin türbedarı idi. Tokmak Dede eskiden murad ve hacet için başvuranların müracaat yeri idi Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Tellak Baba

Tellak Baba

İstanbul – Fatih – Haseki güzel sebzeci sokak da Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin tellakıdır. Haseki’de Güzel Sebzeci Sokak üzerinde ağacın gölgesinde medfundur. Yakınında Davutpaşa hamamı vardır, rivayete göre Tellak Dede Fatih Sultan Mehmed Han’ı bu hamamda yıkamıştır. Hamamda bir kurna hala mübarek sayılır. Kitabesinde: Burada yatan zat Tellak Baba’nın ruhuna fatiha yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sultan III. Mehmed Türbesi

istanbul – ayasofya camii avlusu Ayasofya’nın avlusunda yer alır. 1603 yılında haya­tını kaybeden padişah, babası III. Murad’ın türbesinin yanı­na defnedildikten sonra, oğlu I. Ahmed mezarın üstüne tür­be yaptırılmasını emretmiştir. 1604 yılında başlayan inşaatın 1607-1609 yıllarında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Ya­pıyı dönemin mimarbaşı Dalgıç Ahmed Ağa’nın yaptığı düşü­nülmektedir. Türbenin biri kapı üstünde, diğeri Babıhümayun Caddesi cephesinde iki kitabesi vardır. Giriş kitabesinde şunlar yazmaktadır: Ruh-ı pak-i Hazret-i Sultan Mehmed Hani Farz-ı ayn oldu şam u seher her salihe Daima fırdevs-i a’lada meşam canına İrişe Gülzar-ı kutsiden muattar rayıha Azm-i Firdevs ettiğine hükmüya tarihdir Okuyun Sultan Mehmed hani çün Fatiha. Sekizgen planlı yapının üzerine çift konstürüksiyonlu tasarım şeması uygulanmış, böylece Ayasofya’daki türbelerin geleneksel üslubu sürdürülmüştür. Bu yapıların genel özelliği biri yalnız dış, diğeri de yalnız iç mekandan algılanan iç içe iki ana kubbesinin olmasıdır. Dış kub be ana duvarlar tarafından taşınırken, iç kubbe çokgen planlı bir baldaken oluşturur. 18. yüzyılda türbenin revak kısmı yenilenmiş, iki yanına mekanlar eklenmiştir. Söz konusu mekanlar türbe ola­rak kullanılmıştır. Cephelerde altta ve üstte olmak üzere ikişer pencere açılmıştır. Dış kubbede de dört pencere vardır. Mer­mer kaplı gövdenin malzemesi Marmara Adası’ndan gelmiştir. Ancak özellikle dış cephedeki mermer işçiliği ayrıntılara giril­meden bırakılmıştır. Alt kattaki pencerelerle dolapların araları yeşil renkli düz çinilerle kaplıdır. Bunun üzerindeki çini kuşak­ta, Besmele-i Şerif ile Cuma Suresi okunmaktadır. Kitabeye göre bunları hattat Mehmed Efendi kaleme almıştır. Kubbe içindeyse ayetler ve Esma-ül Hüsna görülmektedir. İç kubbenin altında III. Mehmed’in sandukası en önde durmaktadır. Diğer sandukalarda III. Mehmed’in altı kızı, I. Ahmed’in annesi Handan Sultan, III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan, I. Ahmed’in üç oğlu ve on dört kızı, giriş revağı­nın iki yanında da yine III. Murad’ın kızları medfundur. 2006-2007 yıllarında başlanan restorasyon çalışma­ları 2009 yılında sona ermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Sultan II. Mahmud

İstanbul – Çemberlitaş – Divanyolu cad. Fatih Molla Fenari Mahallesi’nde, Divanyolu Cad­desi üzerinde yer almaktadır. Türbenin yapımına 1839 yılında karar verilmiş, yapım, bir yıl sonra tamamlanmıştır. Mimarları Ohannes ve Boğos Dadyan’dır. Sekizgen planlı yapı ampir üsluptadır. Türbenin dış yüzeyi som mermerden yapılmıştır. Her cephede, yuvarlak ke­merler içinde pencereler açılmıştır. Kemerlerin üstünde dışa kıvrımlı yaprak şeklinde kilit taşı mevcuttur. Sağlı sollu odaları olan bir koridordan türbeye girilmektedir. Soldaki odada Nef-i Fidan Türbesi yer alır. Ceviz ağacından yapılmış kapıdan geç­tikten sonra kapı üstündeki mermer zeminde celi sülüsle yazıl­mış Rahman Suresi’nin 26 ve 27. ayetleri (Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacak.) okunmaktadır. Kubbe ile kasnak arasında alçı ka­bartma tekniği ile siyah zemin üzerine İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar-ı Güzin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri altın va­rakla yazılmıştır. Kubbenin altında Mülk Suresi okunmaktadır. Sure yeşil zemin üzerine altın yaldızlı celi sülüsle yazılmıştır. Pencereler yuvarlak kemerlidir ve kemerlerde kilit taşları görülür. Kubbede alçı kabartma çiçekler, çelenkler vardır. Bunlar çerçeve içine alınmıştır. Üç padişahın sandukası da sırma işlemeli kadifelerle örtülmüştür. Türbe yanındaki büyük hazırede önde gelen aydınları öncelikli olmak üzere 140 adet mezar vardır. Türbede II. Mahmud’un, Sultan Abdülaziz’in, II. Abdülhamid’ in sandukaları dışında on beş sanduka daha var­ dır. Sandukalarda Abdülaziz’in oğlu Veliahd Yusuf İzzet Efen­di, oğlu Şevket Efendi, kızları Saliha Sultan ile Kamile Sultan, eşi Dürr-ü Nev Kadın Efendi, torunu Ömer Faruk Bey, kızları Emine Sultan ile Münire Sultan, II. Abdülhamid’in eşi Saliha Naciye Hanım, II. Mahmud’un kızları Atike Sultan, Hatice Sultan ile Fatma Rabia Sultan, eşi Bezm-i Alem Valide Sultan, kız kardeşleri Esma Sultan ile Hibetullah Sultan medfundur. 1990’lı yıllarda Hizmet Vakfı, 2011-2012 yıllarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

mısır – kahire – abbasiye kabristanı Osmanlı şeyhülislamı. 22 Haziran 1869’de Tokat’ta doğdu. Öğrenimine memleketinde başladı. On yaşında iken hafızlığı bitirdi. İslami ilimleri Züniyezade Ahmed Efendi ‘den okuyarak icazet aldı. Daha sonra Kayseri Medresesi’nde Divrikli Hacı Mehmed Emin Efendi’den okuyarak ilmini geliştirdi. Bir süre sonra istanbul’a gelerek, Huzur Dersleri mukarriri (Padişah’ın huzurunda bir konuyu etraflıca anlatan} Ahmed Asım Efendi ile Mehmed Atıf Efendi’ nin öğrencisi oldu. Onlardan da ilim öğrenip icazet aldı. Sabri Efendi, Hocası Ahmed Asım Efendi’nin kızı Ulviye Manım’la evlenerek istanbul’a yerleşti. Görev Yaptığı Yerler 1890’da yapılan ruus imtihanını kazanarak genç yaşta müderris oldu. Fatih Camii müderrisliğine tayin edildi. Burada elliden fazla talebeye icazet verdi. 1896’da Beşiktaş Asariye Camii imamlığına getirildi. Ve dördüncü rütbeden Osmani ve Mecidi ilim nişanlarını aldı. iki yıl sonra, II. Abdülhamid Han’ın Huzur Dersleri’ne en genç üye olarak iştirak etti. 1899-1904 yılları arasında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde Hafız-ı Kütüb olarak görev yaptı. Bu sırada Köse Niyazi Efendi’ den kıraat ilmi okudu. Medresetü’l-Vaizin’de tefsir, Medresetü’l-Mütahassisin ile Süleymaniye Medresesi’nde hadis müderrisliği yaptı ve Tedkik-i Müellefat-ı Şer’iyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Cem’iyyet-i llmiyye-i İslamiyye’nin reisliğine seçildi. Ve bu cemiyetin çıkardığı Beyanü’l-hak adlı dergide başyazar sıfatıyla makaleler yazdı. Bir dönem de Silistre müftülüğü yaptı. Peyam-ı Sabah, ikdam, Yarın ve Alemdar gibi dergilerde ilmi yazılar kaleme aldı. II. Müşrutiyet’in ilanından sonra, 1908’de Tokat mebusu olarak Meclis-i Meb’usan’a girdi. Bu arada Fatih Camii müderrisliği görevi de devam etti. 4 Mart 1919’da kurulan Damad Ferid Paşa hükümetinde şeyhülislamlık yaptı. 6 Haziran 1919’da Paris Konferansı’na giden Damad Ferid Paşa’nın yerine sadrazamlığa (başbakanlık) vekalet etti. Aynı yıl kabinenin düşmesi üzerine padişah tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. 19 Şubat 1919’da kurulan Cem’iyyet-i Müderrisin’in reisliğini yaptı. Burada ikinci başkan olan İskilipli Mehmed Atıf ve Said Nursi hazretleri ile birlikte çalıştı. Yeniden teşkil edilen Damad Ferid Paşa kabinesinde Sabri Efendi, 1920’da tekrar şeyhülislamlığa getirildi. Ve Şura-yı Devlet reisliğine vekalet etti. Cumhuriyetin ilanından sonra oğlu lbrahim’le birlikte 150’likler listesine alındı. 1922’de tutuklanacağı sırada ailesiyle birlikte İskenderiye’ye gitti. Oradan Kahire’ye geçti. 6 Şubat 1924’te dersiamlık maaşı kesildi. Haziran 1924’te vatandaşlıktan çıkarıldı. Kahire’ye yerleşen Sabri Efendi, Ezher Üniversitesi’nde müderrislik yaptı. Türkçe ve Arapça çeşitli eserler yazdı. Üniversite’de verdiği dersler son derece faydalı oldu. Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gidip beş ay kaldıktan sonra, ailesi iklim şartlarına intibak edemediğinden Mısır’a döndü. Nisan 1927’de kayınpederinin memleketi olan Gümülcine’ye gidip beş yıl orada kaldıktan sonra 1932’de Kahireye döndü. Bu dönemde yazdığı eserler ve ilmi faaliyetleriyle Mısır’da yeni bir itibar kazandı. Alimlerden pek çok dost edindi. Evini bir okul haline getirdi. Mısır Evkaf Vezirliği bünyesinde kurulan Lecnetü’n-nühuz üyeliğine seçildi. Mısır veliahdı kendisini saraya davet edip iltifatta bulundu. Batılılaşmanın etkisinde kalıp İslam dinini Batı düşüncesi ve değerine göre yorumlayan Mısır aydınlarının görüşlerini şiddetle eleştirdi. Devrin Arap tarihçisi Muhammed Abdullah Annan’ın Osmanlı Türkleri aleyhindeki asılsız iddialarına cevap vererek, ileri sürdüğü tezleri çürüttü. Hıristiyanlıkta olduğunun aksine, İslam’ın bilimle çatışmadığı fikrini ve kadınların belli şartlara göre örtünmesinin dini yükümlülük olduğunu ısrarla savundu. Osmanlı Devleti’nin sona erişini, üst düzeyde görevli bir kişi olarak idrak eden ve Batı medeniyeti karşısında İslam medeniyetinin yıkılışını engellemek için· gayret gösteren Mustafa Sabri Efendi, hayatını bu düşüncesini gerçekleştirmeye yönelik ilmi, fikri ve siyasi mücadelelerle geçirmiştir. Bu amacı doğrultusunda, Müslümanlar arasında tartışma konusu olan problemlerin çözümüne katkı sağlamak için eserler yazmış, siyasi faaliyetlere girişmiş, İslam dünyasında hakim olan siyasi düzenleri tahlil ve tenkit etmiştir. Yahudilerle mason localarının tehlikeli sonuçlar doğuran faaliyetlerine dikkat çekmiştir. Vefatı Mustafa Sabri Efendi Kahire’de vefat etti (12 Mart 1954). Eşi daha önce rahmetli olmuştu. ölümüne basında çok geniş yer verilmişti. Cenazesine ilim ve siyaset adamlarının yanı sıra büyük bir kalabalık cemaat iştirak etti. Abbasiye kabristanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Şefaatlerine Cenab-ı Hakk nail buyursun! Amin, Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Kahire

Sarı Er

İstanbul’un en güzel ve en şirin yerlerinden biri Sarıyer’dir. Sarı Er Hazretlerinin bu mevkide bulunması ve bu mevkide ebedî hayatına çekilmiş olması, bu şirin kasabanın bu adla anılmasına sebep olmuştur. Ancak buranın sakinleri San Er’i Sarı Yer’e çevirmisler ve Sarı Yer diye meşhur olmuştur. Sarı Er kabir taşından da. anlaşıldığı gibi fetih gazilerinden ve mutlu .askerlerdendir. Sarıyer Hamam Sokak’ta medfundur. Kabrinin üzerine 8 katlı Kur’an Kursu binası yapılmıştır. Kabir caddeye açık demir kafesle kapalı, ziyaretçiler buradan ziyaret ediyorlar. Sarıyer halkının ve diğer müslümanların çok hürmet ve saygı gösterdiği Sarı Er’in kabir taşında şöyle yazılıdır: Hüvel Hayyül Baki Merhum ve mağfur el muhtaç ila rahmeti Rabbihü ğafür Sarı Er ruhu için Fatiha. Sene: 857. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Sancaktar Hayrettin Efendi

Sancaktar Hayrettin Efendi

istanbul -samatya – Sancaktar hayrettin camii Fetih gazilerinden ve Fatih’in sancaktarlarındandır. Koca Mustafa Paşa-Samatya arasında bulunan bir kiliseye şadırvan ve mihrap ilave ederek camiye çevirmiştir. Kabri de bu caminin yanındadır. Hayreddin Efendi, fetih sırasında sancak-ı şerifi taşımıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Pirinçcibaşı Hacı Sinan Ağa

Pirinçcibaşı Hacı Sinan Ağa

İstanbul – Fatih – Pirinçcibaşı HAcı Sinan ağa camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın pirinçcibaşısıdır. Fetihten sonra İstanbul’un imarı için çalışmıştır. Malta-Yedi emirler Sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Otakcı başı Hüseyin Ağa

Otakcı başı Hüseyin Ağa

istanbul – eyüp – otakcılar mescidi sokakta İstanbul fethine katılmış, mutlu gazilerdendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Otakcı-başısıdır. Adı Hüseyin Ağa’dır. Kabri, Eyüp, Otakcılar Mescid Sokak üzerindedir, mescidi yıkılmıştır. Kabri çok bakımsızdır, yeşil tahtalarla .çevrilmiştir. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Müstakimzade Süleyman Saadettin Efendi

Müstakimzade Süleyman Saadettin Efendi

İstanbul – Unkapanı – Mehmet Emin Tokadi hazretlerinin yanında Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi 1718 yı­lında Muhammed Emin Efendi ve Ümmü Gülsüm Hanımın oğlu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Çeşitli hocalardan şer’i ilimleri öğrenen Süleyman Sadeddin Efendi, Fındıkzade İbrahim Efendi, Eğrikapılı Meh­med Rasim Efendi ve Katipzade Mehmed Refi Efendi’den hat meşk etmiştir. İlk olarak, Hacegi Tekkesi Şeyhi Mehmed Salih Sahvi Efendi’ye intisap eden Süleyman Sadeddin Efendi, 1736 yılında Mehmed Emin Tokadi ile tanışmış ve kendisine bağ­lanmıştır. Şeyhinden Nakşi hilafeti ve Buhari-i Şerif okutma icazeti alan Süleyman Sadeddin Efendi, tüm yaşamını yazarak kazandığı parayla sürdürmüş, yüzün üzerinde kitaba imza at­mıştır. Melamiliğin Nakşibendi tarikatı çatısı altında devam eden kolunun temsilcisi, Lalizade Abdülbaki Efendi’dir. Süley­man Sadeddin Efendi, aynı zamanda Eyüp’teki Kalenderhane Tekkesi’nin postnişini olan Lalizade Abdülbaki Efendi ‘ye de bağlanmış, bu sayede Melamiliğin tarihine günümüzde de ışık tutan Menakıb-ı Melamiye-i Bayramiye adlı eseri kaleme almış­tır. Kitaplarında tarikat kültürü ve tasavvuf düşüncesi hakkında çok değerli bilgiler vardır. 1788 yılında Hakk’a yürüyen Müstakimzade Süley­man Sadeddin Efendi, Zeyrek’te Soğukkuyu Medresesi civa­rında, şeyhi Mehmed Emin Tokadi ‘nin yanında sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Mürteza Efendi

Mürteza Efendi

istanbul – eyüp piyerloti – kaşgari dergahı bahçesinde İstanbul’un ilim ve feyz kaynaklarından birisi de Eyyüb Sultan Gümüşsuyu tepesindeki Mürteza Efendi dergahıdır. Banisi, tersane emanetinde baş .ruznameci (hesap uzmanı) iken emekli olmuş ve Mekke-ı Mükerreme’de Ahmed Yekdest Hazretlerinden feyz almış olan Mürteza Efendidir. 1160 H. (1746)’da vefat edip deniz tarafındaki kabristanda defnedildi. Oğullan da yanındadır. Bu mescidin ilk vazifelisi, Abdullah-ı Kaşgari olduğundan, Kaşgari Tekkesi de denir. 1174’de vefat eden Abdullah Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi on sene hizmet etti. Sonra lsa Geylanî Efendi uzun yıllar hizmet yapıp 1206’da vefat etti. Üçüncü Selim Han buna bir türbe yaptı. Sonra Abdullah Efendi’nin damadı Çelebi Ubeydullah Efendi bu mescidde hizmet yapmış olup 1208 H. de vefat etti. Mürteza Efendi mescidinde en son hizmette bulunan ilim ve tasavvuf büyüklerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi olmuştur. 1362 (M. 1943) senesine kadar burada ve bir çok camilerde ve mekteblerde millete vaaz ve nasihat etmişlerdir. Cenab-ı Hak cümlesinin ruhlarını takdîs eylesin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Muhiddin Kocavi

Muhiddin Kocavi

İstanbul – FAtih – Cibali mescid sokak Fatih Sultan Mehmed devri Alimlerinden. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

istanbul – merdivenköy – gözcü baba türbesinde Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , 1842 yılında Sul­tanahmet semtinde Güngörmez Mahallesi’nde doğmuştur. Babası, mahalle camiinin imamı olan Nuri Efendi, annesi ise Emine Şerife Bacı’dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın hem babası hem de annesi Bektaşi’dir. Merdivenköy Şahkulu Sultan Bektaşi Tekkesi Şeyhi Malatyalı Hacı Hasan Baba ‘dan nasip almışlar­dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba da Bektaşilik konusunda ilk eğitimini ailesinden almış, daha sonra Malatyalı Hacı Hasan Baba’ya intisap etmiştir. Bununla birlikte babasından medrese eğitimi de alan Mehmed Ali Hilmi Baba, küçük yaşta hafız olmuş ve babasının vefatı üzerine onun imamlık görevini dev­ralmıştır. Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı ‘nda Hacı Hasan Baba’nın Hakk’a yürümesi üzerine Mehmed Ali Hil­mi Dedebaba’nın rehberliğini yapmış olan Aşçı Ali Baba posta oturmuştur. Onun da Hakk’a yürümesi üzerine 22 yaşındaki Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, dervişlerin seçimiyle dergahta posta geçmiştir. Aynı yıl Hacı Bektaş’taki pir evine gitmiş, mü­cerredlik erkanını almış ve kulağına mengüş takmıştır. Mücerredlik erkanı, Bektaşi dervişlerinin bekarlık yeminidir. Kulaklarına taktıkları mengüş ise, Allah’ın kulu (ab­dalı) oldukları anlamına gelen bir halkadır. Bektaşiliğin özgür­ce yaşandığı devirlerde mücerredlik erkanı tüm dünyada yal­nızca altı Bektaşi tekkesinde yapılabiliyordu. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , mücerredlik erkanını dönemin Dedebabası Turabi Ali Baba ‘dan almıştır. 1869 yılın­da da sonraki Dedebaba olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan hilafet alarak halife baba unvanı alır. Halife babalar Bektaşi­likte en fazla 12 tane olabilir ve dedebabanın Hakk’a yürümesi durumunda yenisini seçme hakkına sahiptirler. Bu yüzden Bektaşilikte çok önemli bir yerleri vardır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, aynı zamanda divan sahibi bir şairdir. Divanı Dedebaba Bedri Noyan tarafından ya­yınlanmıştır. Oldukça özenli bir çalışma olan bu kitapta şiirler hem yeni harflere çevrilmiş, hem de Dedebaba Bedri Noyan tarafından şerh edilmiştir. 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, önce Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı’nın meydanına, daha sonra da vasiyeti üzerine Gözcü Baba sofa­sındaki mekanında sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Mehmed Hazmi Tura

Mehmed Hazmi Tura

İstanbul – Feriköy – Helvacı Bacı Kabristanı Malatya Arapgir’de 1882 yılında Abdullah Hamdi Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Hazmi Tura , Anadolu’nun çeşitli illerinde ilk eğitimini almış, ancak 1902 yılında Sultan II. Abdülhamid’in talebe-i ulumun İstanbul’a gelmesini yasaklaması üzerine eğitimi yarıda kalmıştır. Tasavvufi eğitimine Kadiri Şeyhi Ali Rıza Efendi’nin yanında başlayan Hazmi Tura, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve Bayezid Camii’nde Arapgirli Hüseyin Efendi’nin yanında ilim tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Kendisini çok iyi yetiştiren Hazmi Tura , aynı zamanda Farsça şiirler ve Mesnevihanlık da yapmıştır. Hazmi Tura, 1918 yılında Kasımpaşa Uşşaki Asi­tanesi Şeyhi Mustafa Safı Efendi’ye intisap etmiş ve kızıy­la evlenmiştir. Şeyhinin yanında Uşşaki usülüne göre seyr-i sülukünü tamamlamış ve Mustafa Safi Efendi 1924 yılında kendisine tac-ı şerif tekbirlemiştir. Ardından o sırada şeyhlik makamı boş olan Fatih’teki Seyyid Mahmud Bedreddin Uşşaki Dergahı’na postnişin olarak atanmıştır. Ertesi yıl tekkelerin sırlanması üzerine Hazmi Tura harem dairesinde inzivaya çekilmiş, ama talebelerine ders ver­meye de devam etmiştir. Hazmi Tura’nın halifelerinden olan damadı Nusret Tura , Terzi Baba olarak tanınan Necdet Ardıç’ a hilafet vererek bu yolun devamını sağlamıştır. Alim bir zat olan Hazmi Tura Cumhuriyet döne­minde kütüphanelerde görev yapmış, 1947 yılında Süleymani­ye Kütüphanesi müdürlüğünden emekli olmuştur. 1960 yılında Hakk’a yürüyen Hazmi Tura, Kasım­paşa Uşşaki Asitanesi’nde Helvai Bacı Kabristanında sırlan­mıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Mahir İz

Mahir İz

istanbul – sahrayı cedid kabristanı Edebiyatçı, idareci, murşid. Mahir iz , 28 Ocak 1895’te İstanbul’da doğdu. Babası es-Seyyid İsmail Abdullah Efendi’dir. Medine ve Ankara kadılıklarında bulunan babası, Seyyid ve alimler ocağı bir ailedendir. Anası da ilmiye sınıfından bir aileye mensuptu. Babasının kadılıkları sırasında Midilli, Balıkesir, Isparta, Medine ve Ankara’da ilk ve orta tahsilini yaparak Ankara Sultanisi’nden 1916’da mezun oldu. 1. Dünya Savaşı sırasında, 1916’da mezun olduğu o yılın ilk kısmında, Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştı. Sanayi Mektebi’nde tarih, Darülhilafe Medresesi’nde Türkçe dersleri okutmuştu. Görev Yerleri Ankara Sultanisi ibtidai kısmı (ilkokul) sınıf muallimliği vekaleti (10.9.1916) ve asil muallimliği (1.4.1917-5.8.1920) yaptı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılması üzerine, Meclis’in zabıt kalemine geldi. Burada ikinci grup şefi ve zabıt mümeyyizi oldu. Meclis’in açık ve gizli oturumlarının hepsinde görev yaptı. Bu görev dört yıl devam etti. Bu ara Akif’ten Farsça, Fransızca ve edebiyat okudu. Ankara’da bulunduğu yıllarda Darül hilafe Medresesi Türkçe Muallimliği (12.10.1822-?) ve Ankara Sultanisi Devre-i Ula Arabi asil muvakkat muallimliği (6.11.1923-30.6.1924) görevlerini de yürüttü. 1924’te İstanbul’a geldi. O yıl açılan imam-Hatip Mektebi tarih ve coğrafya muallimliğine tayin oldu. (16 Aralık 1924). Bu arada Edebiyat Fakültesine devam ederek oradan da mezun oldu. İstanbul’da Jandark Koleji, Halıcıoğlu ve Kuleli Askeri Liseleri, Çengelköy Askeri Orta mektebi, Üsküdar Orta mektebi ile Paşakapısı ve Davutpaşa ortaokullarındaki öğretmenliklerinden sonra Edremit ortaokuluna müdür olarak tayin edildi (12.09.1933). Üç yıl sonra İstanbul’a dönerek Beykoz Ortaokulu’na geçti. 1938’de Nişantaşı ortaokulu müdürü oldu ve burada on sene kaldı. 1949-1956 yılları arasında yedi yıl Haydarpaşa Lisesi, arkasından Çamlıca Kız Lisesi edebiyat öğretmenliğinde bulundu. 1957-1958 yıllarında bir yıl İstanbul imam-Hatip Okulu müdürlüğü yaptı. Çamlıca Kız Lisesinden 1958’de emekliye ayrıldı. Emekli olduğu yıl Taksim’de bulunan Yeni Kolej müdürlüğü ile İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (İlahiyat Fakültesi) edebiyat, tasavvuf tarihi, hitabet ve irşad derslerinin hocalıklarına tayin edildi. Yeni kurulan Özel Fatih Erkek Koleji’nin iki yıl müdürlüğünü yaparak okulun kuruluşunu tamamladı (1965-1968). Böylece emekli olduktan sonra on yıllık yeni bir hizmet devresini tamamladıktan sonra ikinci bir defa daha emekli oldu. Sönmez Neşriyat Şirketi’nin kuruluş yıllarında idare hey’eti başkanlığı yapmış; İlim Yayma Cemiyeti’nin Müşavere ve İlim Hey’eti’nde çalışmıştır. İslami İlimler Araştırma Vakfı ile Türk Kültür Vakfı’nın kurucularındandı. Hayatı boyunca büyük bir aşk ve azim ile devam ettiği asıl hizmetleri, kendisine has bir ihlas ve kemal ile yürüttüğü unutulmaz sohbetleri idi. Her yaş ve tabakadan insanlarla, derin bir tevazu’ ve samimiyet içinde, incitmeden, rahatsızlık vermeden ve hissettirmeden onları, iman ve hayat yolunda irşad ederdi. İslami çizginin içinde bulunan, Allah’a ve Resulüne bağlanan herkesi kardeş sayarak kollarını açan bir iman ve gönül eri idi. Eserleri 1. Adanalı Hayret’in Hayatı ve Şiirleri: Edebiyat Fakültesinden mezuniyet tezidir; basılmıştır. 2. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı(Medl): Diyanet işleri Başkanlığı tarafından hazırlattırılan bu meali kontrol eden hey’etin başkanlığını yapmıştır. (Ankara, 1961) 3. Tasavvuf: (lstanbul, 1969, 1981, 1983, 1990). 4. Kısas-ı, Enbiya: Mahir iz Bey tarafından sadeleştirilmiştir (Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları 1972). 5. Peygamber Efendimiz: (İstanbul, 1982-1986). 6. Din ve Cemiye:t {1973, 1982, 1990). 7. Yılların İzi: (İstanbul, 1975-1990). Sebilürreşad, Yeni istiklal, İslam Düşüncesi, Diyanet Dergisi, Bugün ve Yeni Asya gibi dergi ve gazetelerde hocamızın ictimai, edebi ve ilmi yazıları neşredilmiştir. Şiirleri ise “Sa’y” mecmuasında çıkmıştı. (Mahir iz Hocamızın hayatı ve eserleri ile ilgili özetlediğim bilgileri, Mustafa Özdamar’ın yazmış olduğu Mahir izHoca”adlı eserin”Kimlik Özeti” başlıklı bölümünden istifade ederek yazdım. (Mahir iz Hoca, lstanbul, 1994 Sayfa: 11-14) Merhum hocamızın sınıfta bize bu anlattıklarını, yazmış olduğu Yılların İzi adlı eserinde de kaleme almıştır. (Yılların İzi, lstanbul, 1975 s. 77-7 ). Vefatı 09 Temmuz 1974’te (80 yaşında) İstanbul’da vefat ederek, 11 Temmuz günü Erenköy Sahrayı Cedid mezarlığına defnedildi. Allah gani gani rahmet eylesin! Hoca’nın ölümü üzerine bazı şairler tarafından tarih manzumeleri ve mersiyeler yazılmış, hakkında otuz kadar yazı kaleme alınmıştır. Ayrıca lstanbul imam-Hatip Okulu Mezunları Derneği’nin çıkardığı Tohum dergisinin 86. sayısı (1975) “Mahir iz özel sayısı”olarak çıkarılmıştır. Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi’nin önünden geçen caddeye törenle”Mahir İz”caddesi adı verilmiştir. {19 Haziran 1995). Hayatını ilme, irfana, eğitim ve irşada vakfeden hocamızdan çok çok şeyler öğrendik. Her zaman andığımız, hiç unutamadığımız hocalarımızın başında gelir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz! Amin, amin, amin!… Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul
Kırk Şehidler – Nimel Çeyş

Kırk Şehidler – Nimel Çeyş

İstanbul – Fatih – Yayla Kambur Mustafa Paşa camii İstanbul’un Feth’in de sokak çarpışmalarında savaşa savaşa yaralı olarak Fatih – Yayla muhitine kadar gelebilen kırk kadar asker , burada şehit düşmüştür. Fatih’te Kambur Mustafa Paşa camiinin altında Bizans Sarnıcı vardır. Eski kayıtlarda 40 Şehitler Sarnıcı olarak geçmektedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Katip Sinan

Katip Sinan

İstanbul – Beyazıt – Katip sinan camii .İstanbul, Beyazıd Soğanağa, Çoban Çavuş Medresesi Sokak ile Sümbül Sinan Sokak arasında çok şirin bir cami vardır. Bu cami Katip Sinan Camiidir. Bu camiyi yaptıran Katip Sinan, herkes tarafından sevilen, yardımsever, eli açık, evvela canan sonra can diye yaşayan bir insandır. Caminin açılışından bir müddet sonra vefat eder ve camiinin bahçesinin sağ tarafına defnederler. O gece Katip Sinan’ın tabutu mezarından kalkarak çok yardım ettiği caminin kubbesine gelir. Sabah olunca cami görevlileri ve cami cemaatı tabutu kubbede görünce hayretten hayrete geçerler. Cami görevlieri ve cemaat kubbede duran tabutu alarak caminin bahçesindeki kabrine sırlarlar. Ertesi gün sabah namazım kılmak üzere camiye gelenler tabutun gene mezarından çıkarak caminin kubbesine çıktığım görürler, cemaat tekrar kubbenin üzerinde duran tabutu alarak mezarına yerleştirirler. Katip Sinan’ın tabutu üçüncü gece tekrar caminin kubbesine yükselir ve aynı yerine gelir. Mahalle sakinleri artık acizlerini ve yapılacak bir şey olmadığını anlarlar. Katip Sinan’ın, camiinin kubbesinde kalmak istediğini, bu olay onun kerameti olduğunu kabul ederler, işte 1496 yılından beri mübarek kabirleri kubbede, mezarı caminin bahçesinde boş duruyor. Kubbe Evliyası diye tanınan bu yüce zat gelip geçenleri hayretten hayrete geçiriyor ve ibret nazarları ile fatiha okuyorlar, nur içinde yatsın. Bu lacivert kubbenin altından kimler gelmiş, kimler gitmiştir… Vakfiyeleri tedkik et, neler göreceksin neler… Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Kasım Çelebi Türbesi

Kasım Çelebi Türbesi

İstanbul – Silivrkapı – Kasım Çelebi camii İstanbul fethine iştirak eden mutlu kumandanlardandır. Eyüp Eskiyeni’de Kasım Çavuş mescidini yaptırandır. Kabri; Camiinin bahçesindedir. Kabrinin etrafı açık, sadedir. Baş taşında Ya Hay La ilahe ülallah Muhammed Resülüllah Fatiha (887) Ayak taşında Sahibü’l-hayrat ve’l-hasenat Kasım Çavuş Hazretlerinin ruh-u şerîfine el-fatiha Sene: 887 yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Kasap İlyas Türbesi

Kasap İlyas Türbesi

İstanbul – Fatih – Cerrahpaşa – Kasap İlyas camii avlusunda Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kasap Başısı olarak Istanbul fethine katılmış mutlu askerlerdendir. Samatya’da Etyemez’de yaptırdığı caminin avlusunda medfundur. Mahallesi vardır Kabir taşında şu cümle yazılıdır: Sahibü’l-hayrat merhum el-hac Kasap İlyas Hazretlerînin ruhuna fatiha. Sene: 900 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Kaftancıbaşı Türbesi

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kaftancıbaşısıdır. İstanbul fethine katılmış, Peygamber Efendimizin medh ü senasına nail olmuştur. Aksaray, Haseki Caddesi üzerinde ismi ile anılan camiin banisidir. Kabri mescidin bahçesinde merdivenin sol tarafında malta eriğinin altındadır. Kabir taşları oymalı güzel reyhanî celî sülüsle yapılmış, Hicrî 896 – 1495 tarihini göstermektedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Hüseyin Vassaf Efendi

Hüseyin Vassaf Efendi

İstanbul – Rumelihisarı Kabristanı ……. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Hace İshak Buhari Hindi

Hace İshak Buhari Hindi

istanbul – aksaray – horhor caddesi üzerindeki hindular tekkesinde Aksaray Horhor Caddesi üzerinde bulunan Hindu­lar tekkesi, Nakşibendi tarikatının İstanbul’daki en eski merkezidir. Tekkeden bahseden en eski kaynak olan, Küçük Abdal’ın kaleme aldığı Otman Baba Velayetnamesi 1453 yılına ait bir eserdir. Tekkenin ilk şeyhi olan Hace İshak Buhari-i Hindi ‘nin adı, buranın kurucuları olan dervişlerin Orta Asya’dan İstanbul’a Hindistan üzerinden geldikleri kanısını uyandırmaktadır. İshak Buhari Hindi, bir Nakşi şeyhidir. Hakkında fazla bilgi olmayan Hace İshak Buhari-i Hindi’nin Orta Asya Yesevi ve Kalenderi gelenekleriyle iç içe bir tasav­vuf anlayışını İstanbul’a taşıdığı düşünülmektedir. Abdullah İlahi ‘nin de İstanbul’da temsilcisi olduğu, Horasan Nakşiliği­’nin şehre ilk defa İshak Buhari Hindi tarafından getirildiği anla­şılmaktadır. Şeyhin tasavvuf algısı hakkında kanaatlerin bu­lunmasına rağmen, yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak İstanbul’un fethinin hemen ardından burada posta oturması, kendisini önemli kılmaktadır. Zaman zaman Kadiri şeyhlerin de posta otur­duğu tekke, H . Necdet İşli’nin verdiği bilgilere göre, Fatih Sultan Mehmed devrindeki kuruluşundan kapanışına ka­dar Hindistan’ın İstanbul’daki elçiliği görevini yürütmüştür. 1788’de İstanbul’da vefat eden Elçi Serdar Mehmed bu tek­ kenin haziresinde yatmaktadır ve mezar taşının serpuşu elçi başlığı biçimindedir. Tekkenin tevhidhanesi ve İshak Buhari Hindi’nin türbesi 1933 yılında yıktırılmıştır. Tekkenin son şey­ hi olan A bdurrahman Riyad Babür , 1940’lı yıllara kadar tekke­ nin ikinci katında oturmuştur. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi

Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi

trabzon – of – zisino (bölümlü köyü) – mithatpaşa mah camii’nin hemen arkasında Alim, mürşid Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi , Trabzon Of ilçesinin Bölümlü (Zisino) köyünde, Mithatpaşa mahallesinde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, ölüm tarihinin 06 C.Ewel 1340 (Miladi 29 Ekim 1930) Çarşamba günü olduğu ve 100 yaşını aşkın olarak vefat ettiği bilinmektedir. Bu duruma göre doğum tarihi 1830’lu yıllarda önce olsa gerek. Babası Mehmet Efendi iplik tüccarı idi. Çevreden iplikleri toplar, satmak için Mudanya’ya götürürdü. Elindeki malları satınca köyüne döner, mal aldığı insanların parasını öderdi. Böyle devam ederken bir seferinde Mudanya’ya gider ve orada vefat eder. Mahmud Efendi, babasının vefatından sonra dünyaya gelmiştir. Alacaklılar, küçük Mahmud Efendi’nin babasından kalma bütün mallarını haciz ederek elinden alır ve Mahmud, annesiyle birlikte evsiz, parksız kalmıştır. Bütün bu yoksulluk ve kimsesizlik şartları altında annesi çocuğunu büyütmeye, yetiştirmeye azmetmiştir. 10 yaşlarına geldiğinde, komşularından biri, devrin parlak mesleklerinden biri olan kalaycılık için Mahmud’u çırak almak ister. Annesi buna asla razı gelmeyip, Ben çocuğumu okutacağım, onu kalaycılığa göndermem:’ diyerek kesin tavrını koydu. Nihayet, annesi oğlunu okutmak için Çataldere köyündeki hocaya teslim etti. Mahmud Efendi burada uzun yıllar tahsil gördü. ilim ve takva sahibi oldu. Zamanı gelince, parmakla gösterilecek bir ilim ve mürşid abidesi noktasına geldi. Hocasından icazet aldıktan sonra imamlık yapmaya başlayan Mahmud Efendi, imamlıktan aldığı cüzi bir miktar paradan tasarruf ederek biriktirdiği para ile babasından kalan borçlarını ödedikten sonra, küçüklüğünde, babasının borçlarına karşılık kendilerinden haczedilip ellerinden alınan arazilerin bir kısmını da geri almayı başardı. Çok geçmeden ev yaptırdı ve arkasından evlenerek aile yuvasını kurdu. Bu evlilikten Muhammed ve İbrahim adlarında ikisi erkek olmak üzere yedi çocuğu vardı. Of bölgesinde yetişen en önemli alimlerden biri olan Gani Ömer Mahmud Efendi, önceleri kendi evi yanında bulunan Kalanas medresesinde müderrislik yaptı. Sonra 1886’da Rize Karadere medresesinin kurucusu ve ilk müderrisi olan Güvelioğlu Hüseyin Efendi tarafından Karadere müderrisliğine davet edildi. Yalnız, kendisini bu göreve başlatmadan önce, onun manevi bir kuvvetinin olup olmadığını denemek için, medreseye gelirken Kalapotomas deresinin üzerinde bulunan bir köprünün ayak kısmında bekletilen büyükçe bir taşı (muhtemelen medresenin kitabesini) alıp öylece gelmesini istedi. Ağırlığı sebebiyle birkaç kişinin dahi taşımakta zorlanacağı bu taşı, Mahmud Efendi omzuna almış, diğer omuzu üzerinden taşın altına uzattığı bir ağaç parçasını destek vererek yola çıkmış ve böylece Pasalat köyü sırtını tırmanarak Karadere’ye ulaşmıştı. Bu şekilde medreseye ulaşıp taşı bahçeye atan Mahmud Efendi’ye Karadere müderrisi Hüseyin Efendi seslenerek: “Mahmud sen mi geldin? Gelirken mola verip dinlendin mi?” diye sormuş. Mahmud Efendi de: “Evet efendim, ben geldim. Gelirken Pasalat köyü sırtında iken ezanın Allahu Ekber dediğini duyunca taşı omuzumdan atmadan durdum ve ezanı dinledim. Bundan başka mola vermedim.” şeklinde cevap verdi. Bu durum üzerine müderris Hüseyin Efendi tarafından Mahmud Efendi müderrisliğe başlatıldı. İki yıl kadar müderris Hüseyin Efendi ile beraber müderrislik yaptı. Çok sayıda talebe yetiştirdiler. Karadere medresesi, bu dönemde Rize’nin en büyük ve en çok talebe yetiştiren medresesi idi. 1887’de bu medresede 74 talebe eğitim görmekte idi. 02 Aralık 1888’de medresenin kurucu müderrisi Hüseyin Efendi’nin vefatı üzerine, Mahmut Efendi medreseyi tek başına devam ettirdi. Merhum müderris Hüseyin Efendi’den intikal eden bütün hizmetleri devam ettirdiği gibi medresenin hemen karşısında başlanmış olan cami inşaatını da tamamlayarak 1889’da hizmete açılmasını sağlamıştır. Bir bölümü Rus işgali yıllarında olmak üzere, yukarıda belirtilen Karadere (bugünkü adıyla Kalkandere) medresesinde Hacı Mahmud Efendi, 1886-1916 yılları arasında fasılasız 30 yıl müderrislik yapmıştır. Burada bir taraftan talebe yetiştirirken, diğer taraftan da halkı irşad etmiştir. İlmi kadar manevi değeri ve yönü yüksek olan Mahmud Efendi, halka yerine göre baba, yerine göre doktor, yerine göre akıl hocası, yerine göre de en zor zamanlarında başvuracakları bir sığınak olmuştur. Gani Ömer Mahmud Efendi , Karadere’de müderris olduğu sıralarda çevrede, Güneyce Varda köyünde Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretlerinin halifelerinden Osman Niyazi Efendi bulunuyordu. Önceleri Mahmud Efendi’nin yanında Osman Niyazi Efendi’den bahsedilince o, bunu pek önemsemez ve onun anlatıldığı kadar büyük biri olmadığını düşünürdü. Bir gece rüyasında, aslında oldukça dik ve sarp arazilerden oluşan, Niyazi Efendi’nin yaşadığı Varda bölgesini, dümdüz ve yeşil manzaralı bir ova şeklinde görmüştü. Bunun üzerine sabahın erken saatlerinde atına atladığı gibi Varda köyünün yolunu tuttu.Varda’ya yaklaşınca, kemer bir köprüden geçmesi gerekiyordu. Köprü üzerinden geçer ken bir de baktı ki köprünün karşı tarafında Osman Niyazi Efendi duruyor. Kendısini karşılamaya gelmişti. Osman Niyazi Efendi, Mahmud Efendi’ye:”Bize gelmen için ille de o rüyayı görmem mi gerekiyordu?”deyince Mahmud Efendi hemen ona intisap ederek, zamanla onun dört halifesinden biri oldu. Mahmud Efendi, İstanbul’daki Gümüşhanevi merkez dergahında 1920-1926 yılları arasında postnişin olan Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi ‘den de hilafet almıştır. Osman Niyazi Efendi’ye intisap ettikten sonra onun yanında halvete girmişti. O tarihlerde Rize’nin Güneydoğu bölgesindeki Rus işgalinden kaçan insanların bir kısmı Karadere’ye gelerek Mahmud Efendi’nin medresesine sığınmışlardı. Düşmandan kaçarken yolda bütün yakınları ölen 8 yaşındaki bir kız çocuğunu Mahmud Efendi himayesine almış ve onu büyütüp torunlarından Ahmet Hoca ile evlendirmiştir. Muhammed ve İbrahim adlı her iki oğlunun ilk eğitimlerini Karadere medresesinde kendi yaptırdı. Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi’nin müderrislik yaptığı Karadere’de, Rus işgali sebebiyle çevrede asayişin azaldığı ve hırsızlığın çoğaldığı, son yıllarında (1915 yılları) bir gece çevrede Karaalioğulları’ndan merhum Mustafa’nın evinden ineği çalınmıştı. Ev sahibinin eşi Firdevs Hanım, küçük ve yetim olan oğlu Mustafa’yı yanına alarak Karadere’ye inmiş, müderris Gani Ömer Efendi’yi bulmuş. Kocasının Erzurum’da Ruslarla savaşırken şehit olduğunu, fakru zaruret içinde olduklarını anlatmış ve iki yetim çocuğunu ahırdaki ineğinden aldığı süt ile beslediğini ve bu sefer de ineğinin çalındığını, ineğinin bulunması için kendisinden yardım istemek üzere himmetine başvurduğunu ifade etti. Mahmud Efendi kadıncağızı dinledikten sonra köy muhtarı Karaibrahimoğlu Ahmed Efendi’ye verilmek üzere bir mektup yazdı. Küçük Mustafa’ya da bir elma vererek başını okşadı. ve yolcu etti.Muhtara yazdığı mektupta,”Muhtarın, çalınan ineğin bulunması için uğraşmasını, aksi takdirde olaya kendisinin el koyacağını” yazdı. Mektubu alan muhtar, inek bulunmazsa hocanın beddua edeceğini anlamış ve hemen araştırmaya başlamıştı. Yapılan araştırmada, o gece üç ineğin çalındığını, bunların Of tarafında, Süleyman bey adlı birisinin konağına götürüldüğünü tespit etti. Muhtar, kadıncağızı yanına alarak ineği almaya gider. ineklerin ikisi kesilmiş, küçük Mustafa’nın ineği hamile olduğu için kesilmemişti. Konak sahibi ineği sevdiği için, onun yerine başka bir ineğin verilmesini teklif eder. Firdevs Hanım ise: “Ağam, Mahmud Efendi’nin kesin emri var. Bunu ben sana versem bile sen alma. Çünkü bu yetim hakkıdır:’ der ve ineği geri alıp giderler. Mahmud Efendi bir gün medresesindeki odasında otururken, hizmetiyle ilgilenen şahsın kendisine hitaben:”Efendim, sizin kerametlerinizi gördüğünü söyleyenler vardır. Ancak ben bunca zamandır yanınızdayım, henüz bir kerametinizi göremedim” deyince hoca ona: “Sen böyle şeyleri düşünme, kalk üç tane kahve yap da içelim:’dedi. Hizmetçi kahve yapmaya giderken, kahvelerden biri benim, diğeri kendisinin, o halde üçüncüsü kimin diye düşünmüş. Fakat o, kahveleri pişirirken Hüseyin Efendi adlı alimlerden bir misafir gelince, hizmetçi Mahmud Efendi’nin kerametine açıkça şahit oldu. Mahmud Efendi, müderrisliğinin yanında, 1910’da Kalkandere’de açılan rüşdiye okulunda da ders okutmuştur. Buradaki öğretmenliği köyüne dönünceye kadar devam etmiştir. O zamanlar yeni kurulmaya başlanan mekteplerin aleyhinde bulunan kişileri de aydınlatmıştır. O, mekteplerin açılmasından yana idi. Mahmud Efendi: “Ben de torunumu mektebe gönderiyorum. Mekteplerde şeriatımıza aykırı bir şey yoktur:’ derdi. Rahmetli Gani Ömer, büyük bir alim, gönül adamı ve mürşid idi. Son yıllarını, doğduğu yer olan Bölümlü köyü, Mithatpaşa mahallesinde geçirdi. Gerek Rize Karadere’den, gerek çevre köy, kasaba ve illerden çok miktarda ziyaretçileri vardı. Ziyaretçilerin getirdiği ufak tefek hediyeleri ya fakirlere dağıtır ya da daha sonra gelen ziyaretçilere ikram ederdi. Cömertlik onun ayrılmaz vasfı idi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, bir ara ifadesi alınmak üzere Rize mahkemesine davet edilmişti. Çok yaşlı ve yürüyecek durumda olmadığı için, oğulları tarafından yapılan bir sedye ile Of’a kadar indirildi. Buradan deniz motoru ile Rize’ye gidilmeye karar verildi. Adam başı iki lira ücret mukabilinde Rize’ye gitmek üzere bir deniz motorcusu ile anlaşarak yola çıktılar. Bir müddet yol aldıktan sonra motorcu anlaşmayı bozdu ve adam başı dört lira istedi. Mahmud Efendi’nin oğulları buna karşı çıktılar ve aralarında tartışma çıktı. Mahmud Efendi “Ne var, ne istiyorsunuz” dedi. Oğulları durumu açıklayınca hoca:”O adamın istediğini verin” emrini verdi. Yolcular Rize’de karaya çıktıktan sonra adamın motoru deniz içinde alev alev yanmaya baladı. Bu konu bütün Rize’de duyulduğu gibi mahkeme heyetinin de kulağına ulaştı. Mahkeme heyeti, Mahmud Efendi hakkında bir soruşturma yapılmasına gerek olmadığına karar verdi. Mahmud Efendi; ilim, irfan ve bunların eğitimini, ömrünün son nefesine kadar azimle yürütürken, bir taraftan da sosyal faaliyetlerde önemli hizmetler vermiştir. Karadere’de medresesinin yanında başlanan cami inşaatını tamamlatıp hizmete açmış, köyünün alt kısmında, köylerine bağlantı sağlayan tek geçiş durumunda olan Hapşeyas köprüsünü inşa ettirmiştir. Hapşeyas köprüsü, Solaklı deresi üzerinde kurulan köprüler arasında önemli bir yeri vardır. Özellikleri vardır. Merhum Gani Ömer, 1919’da, kendine has mimarı bir tarzda ve üstü kiremitlerle örtülü olarak Hapşeyas köprüsünü tamamladı. Mimarı tarzı ve ahşap yapısı ile yıllarca çevre halkına hizmet eden bu köprü, yakın yıllarda (2000 yılında), mümkün olduğu kadar eski tarzı korunarak yeniden inşa edilmiştir. Vefatı Gani Ömer Mahmud Efendi , ömrünün son yıllarını doğduğu yer olan Trabzon-Of ilçesinin Zisino (şimdiki adıyla Bölümlü) köyü Kalanas Mahallesi (şimdiki adıyla Mithatpaşa mahallesinde geçirmiştir. Bu mahallede bir medrese kurmuş ve ömrünün geri kalan günlerini bu medresede ders okutmakla geçirmiştir. Bu medresede ders okuturken 6 C.Ahir 1349 (Miladi 29 Ekim 1930) tarihinde, bir Çarşamba günü 100 yaşını aşkın olarak, medresede ders esnasında gözlerini hayata yummuştur. Kabri Mithatpaşa Mahallesi Camii’nin hemen arkasındadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Şefaatlerini dileriz. Amin. Amin… Merhumun vefatından sonra, 4-5 kuşak geçmesine rağmen, Rize ve Of çevresinde büyük bir manevi itibarı vardır. Bu bölgelerde onun yaşadıkları halen anlatılmaktadır. 60 yaşın üzerinde olup bu bölgelerde yaşayanlardan Gani Ömer Mahmud Efendi’yi tanımayan, bilmeyen çok az insana rastlanır. Bayram ve benzeri vesilelerle Rize’den hala çok sayıda kabrine ziyaretçiler gelir. Çevre halkı burada yatanın büyük bir alim ve Allah dostu olduğunu bildikleri için ziyarete gelirler. Bazı hastalıklara şifa bulmak için de ziyaret edenler olur. Oğulları tarafından 1947’de, kabri, köyün mezarcı .ustası Harun Beşinci’ye yeniden yaptırılmıştır. Taş yapı olan kabrin üstü açıktır. Ziyaretçiler Kur’an-ı Kerim okuyarak dua ederler. Halen torunları tarafından bakımı yapılan kabrin, yılda ortalama yılda iki bin kişi kadar ziyaretçisi olmaktadır. Hacca gidecek olan kimseler, onun kabrini ziyaret ederler, Kur’an okur, dua eder ondan sonra yola çıkarlar. Soyadı kanunu çıktıktan sonra, ailesi “Okutan” soyadım almıştır. Mezar taşında da şu kitabe yer almaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

📍 Of, Trabzon
Fetih Şehidi İbrahim Efendi

Fetih Şehidi İbrahim Efendi

istanbul – fatih molla zeyrek camii arka sokağında İslanbul’un fethi esnasında sur içinde şehit olan as­kerlerin defni hususu Fatih Sultan Mehmed’e arz edildiğinde “şüheda”nın şehit düştükleri yerde defnedilmelerini ve şehrin tanziminin bu mezarlara göre ayarlanmasını ferman buyur­muştur. Fatih Zeyrek’te bulunan mezar, Zeyrek Camii’nin yakınındadır. Mezarın üzerinde bir ağaç vardır ve etrafı tuğ­layla örülmüştür. Ayrıca baş ve ayak tarafında 1953’te yaptı­rıldığına dair Latin harfleriyle yazılmış, büyükçe bir mermer kitabe vardır. Mezar taşı kitabesi beş satır halinde celi sülüs hatla yazılmıştır: ”Hüve’l-Halidku’l-Baki Fatih Sultan Mehmed Han Alemdarı merhum şehid İbrahim Efendi’nin ruhuna Fatiha Sene 857 (m. 1453)” Üstüvani baş taşının tamamı nefti yeşil renge boyan­mıştır. Zaman içerisinde üst üste sürülen boya tabakası o kadar kalındır ki kitabe neredeyse okunmayacak hale gelmiştir. Ayak taşı olmayan mezar üzerinde mevcut Latin harfli kitabede “Gelenbevi Ortaokulu 500’üncü Fetih Yıldönümünü Kutlama Kolu tarafından yaptırılmıştır” yazılıdır. Baş ve ayak tarafında iki adet bulunan bu kitabenin baş tarafındaki ortadan ikiye kı­rılmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Mezartaşı , Ali Rıza Özcan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Elekli Dede

Elekli Dede

İstanbul – Silivri kapı da Sur dibinde Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile beraber İstanbul fethine katılan bu zatın, Ni’me’l-Ceyş’den olduğu sanılır, adı Muslihuddin’dir. Elekli Dede diye şöhret bulmuştur. Ahşab türbesi mum yakmak neticesi yanmış, yerine çok ilkel bir türbe yapılmıştır. Halk türbesine elek adayıp getiriyor. İstanbul fethinde çok başarılar göstermiş, Silivrikapı’ya kadar gelebilmiş ve: «Elene elene buraya kadar gelebildik» demiş. Elek gibi olan kalkanından bir ok ile şimdiki yerinde şehid ölmüştür. Kitabesinde: Ebul-feth Sultan Mehmed Han Hazretlerinin alemdarlarından merhum Elekli Muslihuddin Dede ruhuna El-fatiha 857 yazılıdır. Kabri; Silivrikapı dışında sur’a yakındır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ekmekçibaşı Muhyiddin Mehmed Çelebi

Ekmekçibaşı Muhyiddin Mehmed Çelebi

istanbul -edirnekapı – mihriman sultan cami yanındaki benzincinin önünde Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Ekmekçi Başısı’dır. Adı Muhyiddin Mehmed Çelebi’dir. Halk arasında Ekmekçi Baba diye şöhret bulmuştur. Babasının adı îsa’dır. İstanbul fethine iştirak etmiş, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in medh ü senasına layık olmuş mutlu gazilerimizdendir. 874 – (1469) tarihli mescidinin mihrabı önünde medfundur. Mescidi bugün mevcut değildir. Yeri benzin istasyonu olmuştur. Bu mescid bir zamanlar Nakşibendi dergahı vazifesini de görmüş, meşhur müsikişinasımız Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi 1124 (1712) Ekmekçibaşı mescidinde imamlık ve yanındaki ilk mektepte öğretmenlik yapmıştır. Vaktiyle Ekmekçi Baba’nın kabrine somun ve hatta ekmek adandığı da olur. Bugün kabir açık bir türbe şeklindedir. Halk O’na büyük hürmet gösteriyor. Oldukça bakımlı, temiz, etrafı topuzlu parmaklıkla çevrili, üzerinde asma ağacı vardır. Vefat tarihi 874’tür. Baş tarafındaki kitabesinde: «Fetih gazilerinden Ekmekçi Başı Hacı Muhyiddin Efendinin aziz ruhuna fatiha.», Cadde tarafındaki alınlığında ise: «Ebu’l-feth Sultan Mehmed Han-ı Gazi Tabe-serah Hazretlerî’nin Ekmekçi-Başısı Merhum ve mağfürun-leh El-hac Muhyiddin Efendi Hazretleri’nin kabr-i şerifleridir.» yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Düğümlü Baba

Düğümlü Baba

istanbul – Sultanahmette İslam eserleri müzesi yanında 1866 yıllarında yaşamış ilahi meczublardan, kerameti zahir bir zat olup Amasralı’dır. Bir ay îbrahim Paşa Camii’nde imamlık yapmış, Nakşibendi tarikatından halifelik aldıktan ve hacca gidip geldikten sonra kendisine cezbe hali galebesi ile düğümlü elbise giyer ve eline geçen ipleri düğümleyip sarığına ve elbisesine bağladığından Düğümlü Baba diye meşhur olmuştur. Adı Mustafa’dır 83 sene yaşamıştır. Ruhun daralmaması, içine düştüğü kabz halinin bunalımlarla düğümlenmemesidir. Dünya ve uhrevî bütün bağlardan çözülmeli, cennet – cehennem kaydından kurtulmalıdır. Kabri Sultanahmed Camii karşısındadır. «Aşe saiden ve mate şehîden Alaik ukdesin çözdü düğümlü kayd-ı hestîden» (1283-1860) mısra’ı vefat tarihim açıklayan manidar tarihlerdendir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Bekir Haki Yener

Bekir Haki Yener

istanbul – fatih edirnekapı – Sakızağacı kabristanı Son devir din alimlerinden, eski İstanbul Müftüsü. 1882’de, Dağıstan’ın Karabağ eyaletinde doğdu. Babası Safıoğullarından Molla Ahmed, annesi Medine Hanım’dır. ilk tahsilini önce babasından, sonra Karabağ’da Seyyid Abdülaziz Çelebi’den gördü. Burada Arapça Farsça ve din ilimlerinin temel sayılan metinlerini okudu. 1900’de, ailesiyle birlikte hicret ederek önce Van’a, sonra Tokat’a gittiler ve Zile ilçesine bağlı Tevfikiye köyüne yerleşti. Bekir Haki o tarihlerde Tokat Müftüsü olan Hacı Osman Efendi’nin derslerine devam ederek ondan icazet aldı. 1912’de, İstanbul’a gelen Bekir Haki Efendi, Tokat’ta çok iyi yetişmişti. Gerek disiplinli çalışması gerekse üstün zekası sayesinde, talebelik hayatının’ bundan sonraki bölümlerinde girdiği her seviyedeki imtihanı üstün derecelerle kazanmıştır. Tahsili İstanbul Süleymaniye semtindeki Yoğurtçuoğlu Medresesi’ne yerleşerek Fatih dersiamlarından Muharrem Lütfi Efendi’nin derslerine devam etti. Ve Haziran 1912’de ondan da icazet aldı. Aynı yıl İstanbul’da ilk defa açılan Medresetü’l-Vaizin imtihanını kazandı. 28 Haziran 1913’te, Meslis-i Kebir-i Maarif’te açılan imtihanı birincilikle kazandı.1914’te açılan ruus imtihanını üstün başarı ile kazanarak Bayezid Darülhilafet-i Aliyye Medresesi ikinci sınıf birinci şube müderrisliğine tayin edildi. Bir yandan da Mekteb-i Kudat’a yazılarak 26 Haziran 1915’te buradan da mezun oldu. Böylece naib (kadı) olma hakkını da kazandı. Bulunduğu Görevler 14 Mayıs 1917’de Muhalefet-i Umumiye Kassamlığı dördüncü sınıf katipliğine, 18 Ağustos 1918’de Darulhikmet-i İslamiye ikinci sınıf katipliğine, 22 Eylül 1920’den itibaren de İstanbul Kadılığı ikinci sınıf katipliğine tayin edildi. 2 Ağustos 1922’de Mahmut Paşa Mahkeme-i şer’iyye ikinci sınıf katipliğine tayin edildi. 28 Kasım 1923’te İbtida-i Dahil Medresesi feraiz ve intikal müderrisi, 26 Ocak 1924’te ise Sahın Medresesi Belağat-ı Arabiyye müderrisi oldu. 4 Kasım 1924’te medreseler lağv edilince görevine son verilen ve çok yetersiz olan dersiam maaşıyla geçinmek zorunda kalan Bekir Haki Efendi, İstanbul Barosu’na bağlı olarak dokuz yıl avukatlık yapmıştır. Soyadı kanunundan sonra “Yener” soyadını alan Bekir Haki Yener 15 Haziran 1939’dan 1949’a kadar İstanbul Müftülüğü müsevvitliği görevinde bulundu. Bu tarihte kendi isteğiyle emekli oldu. Daha sonra, üç yıl kadar Süleymaniye Kütüphanesi’nde tasnif işinde çalıştı. 1953’te kütüphaneden ayrıldı. Aralık 1954’te tekrar memuriyete dönerek altı yıl süreyle Eminönü Müftülüğü yaptı. Bu dönemde İstanbul imam-Hatip Lisesi’nde aynı zamanda Hadis dersleri öğretmeni idi. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen , Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmişti. Bekir Haki Yener, 15 Haziran 1960’ta onun yerine İs­tanbul Müftüsü olmuştu. Fakat dönemin İstanbul Valisi ile ezanın Türkçe okunması konusunda ağır bir tartışma yapması üzerine 2 Mayıs 1961’de görevinden alınarak İstanbul Müftülüğü Raportörlüğü’ne getirildi. Dersiamların daima vaaz etme yetkisi bulunduğundan, Ağustos 1961’den itibaren İstanbul merkez vaizliğine başladı. Şeh­ zadebaşı ve Fatih camilerinde verdiği vaazlara kalabalık ve seçkin bir cemaat büyük ilgi göstermiştir. Raportörlük görevinden Nisan 1964’te ayrılan Yener, Aralık 19 5’te yeniden İstanbul Müftülüğü’ne vekaleten tayin edildi. Ve 11 Kasım 1966’da kadar bu görevde kaldı. Kasım 1966’dan Ocak 1972’ye kadar İstanbul merkez vaizliğine devam ederek büyük halk kitlelerine önemli hizmetler vermiştir. İlerlemiş yaşının da etkisiyle bu tarihte resmi görevlerinden ayrıldı. Vefatı: 4 Mart 1975’te, 93 yaşında iken İstanbul’da vefat etmiştir. Edirnekapı Şehitlik Kabris­ tanı’na defnedilmiştir. . Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul
Babanzade Ahmed Naim

Babanzade Ahmed Naim

İSTANBUL – FATİH – EDİRNEKAPI ŞEHİTLİĞİ – MEHMET AKİF ERSOY UN YANINDA Müderris, mütercim, fikir adamı ve yazar. Meşhur müderris, ulemadan, dini ilimlerde ve özellikle hadis sahasında büyük bir alim olan Müderris Ahmed Naim Efendi, 1872’de Bağdat’ta doğdu. Ailesinin ilk çocuğudur. Babası, devrinin ilim ve devlet adamlarından, Babanzadeler’den Mustafa Zihni Paşa’dır (1848 Süleymaniye-1929 İstanbul). İlköğrenimini (Rüşdiyenin orta kısmını) Bağdat’ta bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi’ne girdi. Mülkiye’nin hazırlık kısmından 1891’de, yüksek kısmından ise 1894’te mezun oldu. Bulunduğu Görevler Ahmed Naim Efendi’nin ilk memuriyeti, Dışişleri Bakanlığı Hariciye Kalemi Üçüncü Katipliği ile 1894’te başlar. Aynı yıl Galatasaray (Sultanisi) Lisesi’nde Arapça öğretmenliğine de başlar. 1908’de Rüşdiye Mektepleri İdaresi Müdürlüğü’ne (şimdiki adıyla Orta öğretim Genel Müdürlüğü), Ocak 1911’de de Tedrisat-i Aliye Umum Müdürlüğü’ne (Yüksek öğretim Genel Müdürlüğü), 191S’te ise Darülfünun Edebiyat ve İlahiyat Şubesi Felsefe Müderrisliğine tayin edilir. Bu görevini Darülfünan’un lağvedilmesine kadar ara vermeden 1 Temmuz 1933’e kadar sürdürür. Kısa bir süre de Darülfünun Umum Müdürlüğü (Rektörlük) yapar. Ayrıca 1919’da Ayan Meclisi’nde, ayan olarak görev almıştır. 1933’te Darülfünun lağvedilip üniversite yeniden kurulurken Ahmed Naim açıkta bırakılır. Yazarlığı Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi bilen, doğu ve batı kültürünü tam manasıyla hazmetmiş olan Ahmed Naim, Arap edebiyatından seçtiği parçaların tercüme ve şerhlerini Servet-i Fünun dergisinde “Bedayiu’l-Arab” başlığıyla 1901’de neşrederek yazı hayatına başlamıştı. Yazacağı konuyu doğu ve batı kaynaklarından iyice inceledikten sonra kaleme alırdı. Taklitçi ve kuru bir mütercim değil, tenkit ve tercihler yapan bir düşünürdü. Uzun yıllar Darülfünun’da Felsefe profesörü olarak görev yaptı. Edebiyat ve ilahiyat Fakülteleri’nde psikoloji, ahlak, mantık, metafizik derslerini okutuyordu. T.B.M.M:nin teklifi ile Diyanet işleri Başkanlığı’na Kur’an-, Kerim ve Hadis-i Şeriflerin tercüme ve teliflerinin yaptırılması görevi verilmişti. Diyanet İşleri Başkanlığı Sahih-i Buhari’nin özeti mahiyetindeki Zeynuddin ez-Zebidi’nin derlediği Tecrid-i Sarih adlı hadis kitabının Türkçe’ye tercüme edilmesine karar verdi ve bu görevi Müderris Ahmed Naim Bey’e verdi. Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde, Türk dilini kullanmadaki ustalığı yanında Arapça kelimelerinin en uygun karşılığını bulmadaki mahareti de açıkça görülmektedir. On iki ciltten oluşan Tecrid-i Sarih’in ilk üç cildini Ahmed Naim tercüme etmiştir. Bu esnada vefat eden Ahmed Naim’den sonra geri kalan kısmını Prof. Dr. Kamil Miras tamamlamıştır. Merhum Ahmed Naim Bey’in bu üç ciltlik eseri, özellikle hadis usulü bakımından çok önemlidir. Tecrid Tercümesi’ne giriş mahiyetindeki birinci cildin, 500 sayfaya varan mukaddimesi, son derece önemli ve oldukça geniş malumatının, hadis ilmi sahasındaki derin vukufunun açık bir delilidir. Bu bölüm bir nevi hadis usulü kitabıdır. Büyük bir titizlikle ve maharetle tercüme ve şerh ettiği Tecrid-i Sarih’den başka Ahmed Naim Efendi’nin bir de, İmam Nevevi’nin derlediği Kırk Hadis tercüme ve şerhi vardır. Vefatı Babanzade Ahmed Naim Efendi, İstanbul’da 13 Ağustos 1934’te Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekatında secdede vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığında, 40 yıllık dostu olan Mehmed Akif Ersoy’un mezarının yanındadır. Son günlerinde, emekliye sevk edilmekten üzüntülü ve her zamankinden daha fazla ilmi çalışmalarla meşgul oluyordu. Tecrid-i Sarih’in üçüncü cildini tamamlamaya çalışıyordu. Sıhhatinden şikayeti yoktu. Hatta sıhhati yerinde, güçlü ve kuvvetli görünüyordu. Ancak Tecrid’i yazarken sabahlara katar devam eden titiz ve azimli çalışmalardan, gözleri ağarmış, koluna da inme gibi bir şey gelmişti. Şikayetten hoşlanmadığı için birçokları gibi teessüre kapılmamıştı. Meşhur müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, bu teessürünü, Ahmed Naim Efendi’nin vefatından sonra tarih düşerek şöyle dile getirmiştir: Verdi ser Hamdi bu tarihe cihan Secdeden gitti Huda’ya Naim. Kendisinden sonra vefat eden M. Cevdet ve Mehmed Akif onun yanında gömüldüler. Son zamanlarda çevre yolunun geçmesi sebebiyle bu kabirler Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir. Hepsinin yeri cennet, makamları ali olsun! Allah şefaatlerine nail buyursun! Amin, amin, amin. Hakkında Söylenenler Mehmed Akif Ersoy: Naim’in vefatını haber alınca: ”Dağ gibi yıkıldı” diyerek hem üzüntüsünü hem de kaybının büyüklüğüne işaret etti. Akif devamla: Naim Bey gibi zevat çok nadir yetişir. O, selabet hususunda olduğu gibi ilimde de çok ileri ‘kılı kırk yarar’ bir muhakkikdi. Yazdığını şark ve garb kaynaklarını tedkik ederek yazardı. Vefatı beni çok sarstı. Hanumanım yıkılmış da ben altında kalmışım sandım. Hak Dini Kur’an Dili tefsirinin yazarı Elmalılı Hamdi Yazır O’nun için:”Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik alim Ahmed Naim idi. Naim’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince çok sarsıldım, adeta can evimden vuruldum:’ der. Prof. Dr. Kamil Miras da şöyle der: “Naim, şarki ve garbi ilimleriyle tanımıştı. Fakat ruhunda en çok ve en samimi yaşayan İslami ilimlerdi. Bu sebeple o, Selef-i Salihin siretinde yaşamış, yüksek bir fazilet örneği idi.” Celal Hoca (Celaleddin Ökten): “Darülfünün’da beğendiğim hocalardan biri de Babanzade Naim Bey idi. Oldukça genç sayılırdı. Fakat birçok yaşlı hocalardan daha kemal ve fazilet sahibi idi. Talebe olarak aramızda başlayan saygı ve sevgi ilerde yakın dostluğa inkılab etmişti. En sevdiğim ve en çok beğendiğim insanların hepsi de Hakk’ın rahmetine kavuşmuş: Babanzade Naim Bey, şair Mehmed Akif ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi. Birincisinin kemal ve fazileti, ikincisinin deha ve karakteri, üçüncüsünün ise ilmiyle beraber siyasi sahada gösterdiği cesaret ve celadeti bende üstün bir hayranlık doğurmuştu. Milletimizin sanat ve siyaset tarihinde, irfan ve karakter mazisinde bu insanları birer harika addediyorum.” Ahmed Naim, tasavvufa vakıf ve Halveti Tarikatı’na mensuptu. İlim ve irfanı müsellem, meşayihden Fatih Türbedarı Ahmed Amiş hazretleri, Naim Efendi’nin hem şeyhi hem de kayınpederi idi. Yüksek ilmi kudretine, büyük şöhretine ve ilim erbabı tarafından takdir edilmesine rağmen son derece mütevazi bir kişiliği vardı. Bir akşam Tahir’ül Mevlevi ile sohbet ederken Tahir Bey, Naim Bey’e: “Efendim! Ne olur bizim şeyhimiz vefat etti. Terbiyemizi ikmal edemedik. Ne olur, bize bir mürşidlik yapsanız da elimizden tutsanız. Bizim de iki yakamız bir araya gelir mi gelmez mi? Artık himmetinize. inşallah gelir:’ deyince. Üstad Naim sakalını şöyle bir tuttu ve: “Eyvah! iyi ki söyledin Tahir Bey! Rabbime çok çok istiğfar edeyim, demek ki ben mürşid gibi görünmüşüm. Öyle göstermişim kendimi. Olmayan şeyi nasıl takınmışım. isabet oldu, isabet oldu. Nerede mürşidlik, nerede ben!.:’ dedi. Eserleri 1. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi 2. Kırk Hadis: İmam Nevevi’nin el-Erba adlı eserinin tercümesidir. 3. İslam’da Da’va-yı Kavmiyyet: Eser daha sonra Abdullah Işıklar tarafından, bazı kısımları eksik olarak İslam lrkçılığı Menetmiştir adıyla (İstanbul, 1963); bazı açıklayıcı notlarla Ömer Lütfi Zararsız tarafından İslamda lrkçılık ve Milliyetçilik adıyla (Ankara, 1979), ayrıca Ertuğrul Düzdağ tarafından Türkiye’de islam ve lrkçılık Meselesi adlı eserinin s. 33- 117 sayfalar arasında (İstanbul, 1983) yayınlanmıştır. 4. Ahlak-ı, İslamiyyet Esasları: l912’de Lahey’de toplanan Ahlak Terbiyesi Kongresi’ne sunmak üzere hazırladığı bir tebliğ olup Ömer Rıza Doğrul tarafından sadeleştirilerek İslam Ahlakının Esasları adıyla 1963’te İstanbul’da yayınlanmıştır. 5. Temrinat: Sarf-ı Arabi’ye Mahsus Temrinat ve Mekteb-i Sultani’ye Mahsus Sarf-ı, Arabi ve Temrinat gibi adlarla basılan eser, Galatasay ders nazırı Mustafa Cemil Bey’in Arapça sarf risalesinin uygulama ve alıştırma kitabı haline getirilmiş şeklidir. 6. Hikmet Dersleri. 7. Felsefe dersleri. 8. Mebddi-i Felsefeden İlmü’n-Nefs: G.Fonsgrive’den birçok dip notu ekleyerek tercüme ettiği bu eserin sonuna 1900 felsefi terim için hazırladığı Türkçe karşılıkları da eklenmiştir. 9. İlm-i Mantık. 10. Tevfik Fikret’e Dair: Dr. Riza Tevfık’in Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta Tevfik Fikret’i savunarak başta Mehmed Akif olmak üzere İslam’ı savunanları tenkit etmesi üzerine bu kitabı kaleme almıştır. Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin ayrıca çeşitli dergilerde, özellikle Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad mecmualarında birçok ilmi makaleleri yayımlanmıştır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbB Yayınları

📍 İstanbul
Baba Yusuf Sivrihisari

Baba Yusuf Sivrihisari

istanbul – eyüp sultan hazretlerinin kabrinin giriş kapısının arkasında İstanbul fethine katılmış, Hacı Bayram Veli Halifelerinden ve çok yaşayanlardan mes’ud bir şeyh idi. Aslen Karahisarlı’dır. Şeriata uyan, Hak yolunu bilen, daima müslümanlara vaaz, nasihat eden, konuşmaları çok te’sirli bir Hak dostudur. Sultan Bayezid merhum, Bayezid Camiini inşa ettirdiğinde, o caminin ilk vaazını padişah dahil birçok devlet adamı ve ulema hazır olduğu halde yüce Veli Baba Yusuf minbere çıkarak müslümanlara çok güzel nasihatta bulunmuş, padişah ve dinleyenler mest olmuşlardır. Hatta cami avlusunda bulunan bazı gayr-i müslimler müslüman olmuşlardır. Padişah o kadar memnun olmuştur ki, hediyeler vermiştir. Sultan Bayezid’in Baba Yusuf’a olan sevgisi bir kat daha artmıştır. Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Namazda bedel yoktur. Bedeni ibadetten maksad, bedeni yormaktır, başkasının kılması ile olmaz. Oruç da pîr-i fanîye fidye, zekatda da maksad fakiri kayırma, Hacda bedel vardır. Hacda meşakkat manasına bakarak aciz halinde malı azaltmak suretiyle caizdir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: —Bu benim helal malımdır. Sizden ricam bunu alip Ravza-i Mutahhara’ya ve Peygamber Efendimizin Türbesinin kandillerine sarfedip diyesin ki: —Ya ResüIallah! Senin ümmetinin duacısı olan günahkar, zelil bir kul Bayezid size selam eder ve bu altını helal malından seçerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerine ziynet için gönderdi, kabulünü niyaz eder» buyurdular. Şeyh Baba Yusuf Sultan’ın emirlerini aynen yerine getirdi. Sonra Haccı eda etti. Oradan Medine-i Münevvere’ye geldi. Karacaahmed Sultan, Cebeali gibi hayvan kılından bir çul giyip ellerini arkasına bağlatarak Ravza-i Mutahhara’ya yüzü üstüne niyaz ve ağlayarak girdi. Ravza-i Mutahhara’nın dışında Peygamber Efendimizin asası” vardı. Hizmetçiler o asayı muhafaza ediyorlardı. Tecelliyatı esnasında Peygamber Efendimiz: —O asayı alıp üç parça edesin. Bir Parçasını Bursa’da Şeyh Emir Sultan’ın türbesine, bir parçasını mürşidi Hacı Bayram Veli türbesine, bir parçasını da vefatında kendi türbelerine konulmasını buyurmuşlardır…» Vaktaki Şeyh merhum Peygamber Efendimizin emri üzerine asayı almak istediğinde hizmetçiler müdahale ettiler. Baş hizmetçi gelerek: «incitmeden asayı O’na teslim edin, tutmak için işaret olunmuştur» dedi. Hizmetçiler ellerini çektiler. Şeyh Baba Yusuf asayı alarak me’mur olduğu yerlere koydu. Daha sonra İstanbul’a geldi. Yavuz Sultan Selim Han’ın saltanatları sırasında ahirete göç etti. Kabirleri; Eyüb Sultan Türbesinin çıkış kapısının sağında ulu çınar ağacının altındadır. Kabir taşında şu ibareler yazılıdır: Merhum Şeyh Baba Yusuf Efendinin Merkadidir. El-Fatiha 918. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ali Uzun Hocaefendi

Ali Uzun Hocaefendi

mekke Mürşid, gönül mimarı. 1929’da Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı İlyaslı (Elezli) köyünde doğdu. Nüfus cüzdanındaki doğum tarihi 12.01.1929’dur. Babası, Molla Hasan’ın oğlu Uzunaloğun (Uzun Ali Oğullarından) Osman Hoca, Vakfıkebir köylerinde ve çevresinde pekçok kişiye hafızlık yaptırmakla tanınmış, ayrıca erkek çocuklarından ikisini de hafız olarak yetiştirmiş bir hoca efendi, annesi Nazime Hanım’dır. Dedesi Molla Hasan, babasının dedesi ise Yakup Efendi idi. Ali hoca ailenin ikisi kız, üçü erkek, beş çocuğunun en büyüğüdür. Kardeşleri İstanbul’un tanınmış tüccarlarından Mahmut (Mehmet) ve Hasan bey ile Ayşe ve Fatma hanımlardır. Dini tahsiline, babasından Kur’an ve tecvid öğrenip hafızlık yaparak başladı. Köylüsü Kodikçioğlu Hoca ‘da hıfzını tamamladıktan sonra köy camisinde dinlenerek icazet aldı. Beş yıllık ilköğrenimini, köy ilkokulunda üç yıl okuyarak tamamladı. Ardından dini ilimleri tahsili için Trabzon’a gitti. Burada bir akrabasının yanında kalarak Trabzon’un’ il eri gelen kurralarından Çarşı Camii imamı Haydar Hafız (Özak) Hoca’dan talim okudu ve icazet aldı. Trabzon’da Arnavut Hoca olarak tanınan, 1940’ların sonuna doğru İstanbul’a yerleşerek vefatına kadar uzun yıllar Çengelköy Kuleli Camii imamlığını yürütmüş olan Hüseyin Avni (Tör) Efendi’den Arapça ve dini ilimler tahsil etti. Ayrıca Trabzon’daki diğer hocalardan da faydalandı. 1949’da Trabzon’da Fırıncı Ali Türksezer’in kızı Kadriye Hanım ile evlendi. Üçü erkek, biri kız, dört çocuk sahibi oldu. Ondaki istidadı, okuma konusundaki azmi ve gayreti gören Hüseyin Avni Hoca’nın tavsiyesiyle kendini geliştirmek için ailesiyle birlikte istanbul’a göçtü. Unkapanı’na yerleşti. Buradan askere gitti (Mayıs 1950). Vatani görevini Kütahya Hava Teknik Okullar ihtisas Bölüğü ve İzmir Gaziemir’de avcı onbaşı olarak tamamladı (Mayıs 1952). Askerliği sırasında tugayda bir mescid açılmasını sağlayarak buranın imamlık hizmetini de yürüttü. Görev Yerleri Asker dönüşünde İstanbul Müftülüğünde imtihana girerek muvaffak oldu ve hademe-i hayrat vasfıyla ömrü boyunca zevk ve şevkle yürüttüğü din hizmetine resmen başlamış oldu. Önce Eminönü Müftülüğü’ne bağlı, Sirkeci’deki Büyük Postahane arkasında bulunan Hobyar Camii’inde kısa bir müddet imam-hatiplik yaptı. Camilerin kapatıldığı, satıldığı, kiralandığı, maksat dışı kullanıldığı veya harab olmaya terk edildiği 1950 öncesi ismet İnönü döneminde, uzun yıllar dokuma atölyesi olarak kullanıldıktan sonra o sırada tamir edilerek yeniden hizmete açılan ve Bakırcılar’dan Mahmutpaşa’ya inen Çakmakçılar Yokuşu üzerindeki Sultan Mustafa-i Salis (III. Sultan Mustafa; halk arasındaki adıyla Çakmakçılar) Camii’nin ilk imam-hatibi oldu (21.02.1953). Vefatına kadar burada imam-hatip (kendi tabiriyle hademe-i hayrat) olarak kırk yıla yakın bir süre hizmetlerine devam etti. O yıllarda hoca ve kadro sıkıntısı sebebiyle bir görevlinin üzerinde iki vazife birden bulunabildiğinden, ayrıca, Fatih Karagümrük’teki Üçbaş Medresesi Kur’an Kursu hocalığını da üstlenmişti. Burada birçok hafız yetiştirdi. İrşad Yönü 1953’te, Nakşi meşayihinden Abdülaziz (Bekkine) Efendi’ nin vefatı üzerine Bursa’dan İstanbul’a gelerek Zeyrek’te Kadınlar Pazarı’ndaki Ümmü Gülsüm Hatun Camii’nde imamlık yanında Gümüşhanevi kolu müntesiplerinin irşad hizmetini de yürüten Mehmed Zahid {Koktu) Hoca Efendi’ye intisap etti. Sonraki yıllarda İstanbul’da, özellikle münevver kesime rehberliğiyle iskenderpaşa Şeyhi olarak tanınacak olan Mehmet Efendi’ye uzun yıllar hizmet etti. Hoca Efendi’nin tensibiyle mihrapta kendisine vekalet edip rehberliğinde itikaf, halvet ve riyazattan sonra seyrü sülukünü tamamlayıp kesb-i meratip edince, şeyhi tarafından hilafetle görevlendirildi. Ayrıca Ramüzü’l-Ehadis okutma icazetine nail oldu. Ali Uzun Hoca, İstanbul’un imkanlarından layıkıyla istifade için o yıllarda burada mevcut ilim ve tasavvuf çevreleriyle sıkı temas ederek ulema ve meşayihin ders ve sohbet halkalarına ciddiyetle iştiraki şiar edindi. Böylece Arapça ve dini ilimler konusunda kendini yetiştirirken Farsça da öğrendi. İleriki yıllarda dini şahsiyetinin ve hizmetlerindeki başarısının temelini teşkil edecek olan İstanbul kültürünü tanıdı, gücü yettiğince bu kültürü elde etti ve özümsedi. Yeterince ilim sahibi olmak azmiyle, o senelerin maddi-manevi kıt imkanlarıyla zamanla kendi çapında bir hoca efendi için gerekli tefsir, hadis ve fıkha ait temel kaynakların yer aldığı bir kütüphane sahibi oldu. Okumayı çok sevdiğinden kütüphanesinde toplamaya muvaffak olduğu dini, ilmi, milli ve kültür konularındaki kitapları dikkatle okuyup notlar alarak kendini iyice geliştirmeyi başardı. Büyük bir ciddiyetle benimsediği imamlık hizmeti, Kur’an okumayı bilmeyen çocukların ileri yaştaki insanlara kadar herkese Kur’an öğretmek, en gerekli dini bilgileri belletmek konusunda aş ve şevkle çalışmasında etkili oldu. Okumak ve okutmak kendisinde bir tutku haline geldiğinden Arapça öğrenmek isteyenlere sarh-nahiv öğretmek, İmam-Hatip ve Kur’an kursu talebelerine meslek derslerinde yardımcı olacak şekilde Kur’an , Tecvid , Tefsir hadis ve fıkıh vs. metinleri dahil, her seviyede fahri ve hasbi ders okutmak en önem verdiği meşguliyetleri arasına girmişti. Pek çok talebesi arasında, İmam hatip okullarındaki öğrencileri sırasında Arapça okuttuğu ,sonraki yıllarda tanınmış bir vaiz olan Timurtaş Hoca da vardır. Ayrıca, görev yaptığı camide cemaatine kırk yıla yakın müddetle öğle ve ikindi namazları öncesinde Riyazü’s-Salihin, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Tergib ve Terhib, Ramüzü’l-Ehadis gibi hadis, Nuru’l-lzah gibi fıkıh kitaplarından dersler yaparak muallimliği sürdürdü. Bu gibi çalışmalarıyla, o yıllarda İstanbul’un ticaret merkezi olan Mahmutpaşa, Sultanhamam ve Tahtakale piyasasında dedeler-babalar-çocuklar-torunlar şeklinde sıralanacak üç-dört neslin dini öğrenmesinde ve yaşamasında etkili oldu. Ayrıca, camiye gelmeyen esnafı tek tek ziyaret ederek cemaate davet etmek ve namazları camide kılmalarını sağlamak, halk tabiriyle namazda gözü olmadığı için ezana dahi kulak vermeyenleri kıbleye yöneltmek, bilgisizliklerini ileri sürenleri ayaklarına kadar giderek bıktırmadan ve aşağılamadan yeterli şekilde bilgilendirmek suretiyle bir cemaat oluşturarak herkesin camiye devamlarını sağlamak en önemli ve başarılı hizmet alanıydı. Böylece cemaatinin birbirleriyle tanışma, kaynaşma, iş yapma ve yardımlaşmalarına da imkan hazırlamış oluyordu. Diğer yandan, vefatına kadar her yıl sonbaharda kendi evinden başlayarak ilkbahar sonlarına kadar yaklaşık sekiz ay boyunca, Cumartesi akşamları yakın çevresinin evlerinde her kesimden ve kültür seviyesinden 30-40 kişinin katıldığı feyizli ve bereketli eğitim, zikir ve fikir toplantıları düzenledi. Bu toplantılarda katılımcıları birbirleriyle kaynaştırması, devrin önde gelen hocaları, ilim adamları ve üniversite çevresiyle tanıştırması, cemaatin farklı dini ve milli meseleleri o konuda uzmanlamış meslek erbabından dinlemesini temin etmesini sağladı. Bu çalışması önemli bir sosyal faaliyet olarak yakın dostlarının -halen de- titizlikle devam ettirdiği muhim bir gelenektir. Ağırlıklı olarak İstanbul civarı, Trakya ve Marmara bölgesine yönelik, cemaatinden gönüllü arkadaşlarıyla yaz-kış demeden yıllarca sürdürdüğü köy ziyaretleriyle hizmetlerini yayması ve sürdürmesi onun başka bir özelliğiydi. Köy camilerinde kendi mütevazi tabiriyle ifade edecek olursak “dinlenebilecek bir şekilde okuduğu galatsız Kur’an tilaveti” ardından yaptığı vaazlar, köy oda ve kahvelerinde aynı şekilde sürdürdüğü sohbetlerle, ikram kabul etmek yerine yanlarında götürdükleri yiyeceklerle yaptıkları mütevazı ama cömert ikramlarla; tesbit edilen ihtiyaç sahiplerine yapılan ayni ve nakdi yardımlarla din görevlisinden ziyade bir “hademe-i hayrat olarak” üzerine düşeni yapmaya çalıştı. O yıllarda mihrab ehli arasında meslek adabının gereği olarak cübbe ve sarık yahut mihrab veya kürsü ikramı şeklinde süren hizmete davetlerden hiç kaçınmamakla, bunu terki caiz olmayan bir vazife telakki etmekle tanındı. Bunun meslektaşları tarafından da takdir edilen pek çok örneklerinden biri, 1980’li yılların sonlarında, İstanbul camilerinde gittikçe azalan Ramazan mukabelesi okuma geleneğinin ihyasına yönelik olarak Eminönü Müftülüğü’nün başlattığı faaliyete can ü gönülden ve fiilen destek vermesidir. Nitekim pek çok genç görevlinin çeşitli sebeplerle ilgisiz kalmasına rağmen o, bütün Ramazan boyunca Bayezid Camii’nde hasbi olarak cüz mukabelesi okumuştur. Elinden geldiğince mihrab, kürsü ve minber hizmetinden uzak kalmayan Ali Uzun hoca , ciddi ama sevimli ve etkili kişiliği, herkesle kolay irtibat kurabilme vasfına sahip bir zattı. Ayrıca her seviyeye hitap edebilen müessir sohbet ve vaazlarıyla İstanbul’un önde gelen din görevlilerinden sayılmayı başarmıştı. Meslektaşları ve cemaati arasında olduğu kadar geniş bir aydın ve halk çevresinde tanınıp saygı görmesi de bu özelliklerinden kaynaklanmıştır. Ali Hoca bir din adamı için çok önemli bir özellik sayılan yerine, zamanına ve şartlara uygun, kararında, samimi ve müessir dua yapmaktaki maharetiyle dikkat çekmiş bir simadır. Arapça ve Türkçe duaları her kesim tarafından beğenilir, can ü gönülden “amin… amin” sedalarıyla karşılanırdı. Hac ve Umre sırasında Arafat’ta, Kabe-i Muazzama’da, tavafta, makam-ı İbrahim’de, Mültezem’de, Hatim’de, Zemzem kuyusu başında, Sa’yde, Medine’de, huzur-u Nebevi başta olmak üzere Cennetü’l-Baki’de, Uhud ve Bedir yanında, diğer ziyaret yerlerinde irticalen yaptığı duaların ise daima ayrı bir yeri olmuştur. Nitekim 70’li yıllarda tesadüfen Arafat duasına katılmış bulunan başta Mısırlı Müslümanlar olmak üzere pek çok kişinin kendisinden dua metinlerini istemeleri bu etkinin derecesini gösteren güzel hatıralardır. Hatta Cezayir ve Tunuslu iki kişinin Hac dönüşü, dua metinlerini istemek üzere yazdıkları mektuplar, zarf üzerinde “Ali Hoca el-İstanbuli” ibaresinden başka bir adres bulunmamasına rağmen Allah’ın ı lütfu ve postacıların gayretiyle eline ulaşmıştı. Onun bir başka özelliği de, dualarına katılanlar arasında samimiyeti, aşk ve şevki en üst düzeye çıkmış gönlü aşk ve muhabbetle dolup taşmış, kurbiyete yaklaşmış, gözü yaşlı, bağrı başlı katın ve erkekleri isabetle seçip onlara da dua ettirmesiydi. Hayatı boyunca en çok önem verdiği, kendi tabiriyle doyamadığı hizmetler okumak, okutmak ikram ve yardım etmekti. Vefatı: Ali Uzun Hoca Efendi, 63 yaşındayken, “O mübarek beldelerde kalma, Resulullaha komşu olma (mücavirlik) arzusuyla” her seferinde büyük bir şevkle çıktığı Hac ve Umre yolculuklarının sonuncusunda, 1990 yılı Haccında, Arafat’tan döndükten sonra Müzdelife’den şeytan taşlamaya giderken, Muaysım tünelinde vuku bulan faciada, hizmetlerinde bulunmayı vazife telakki ettiği ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya canla başla koştuğu huccac-ı müsliminin ayakları altında kalarak Mekke’de vefat etmiştir. Kabri Mekke-i Mükerreme’dedir. Mevla rahmet ve makamını cennet eylesin inşallah. Aminnn! Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Mekke
Ahmed Remzi Akyürek

Ahmed Remzi Akyürek

Kayseri – Seyyid Burhaneddin Türbesinde Ahmet Remzi Akyürek , Son Mevlevi şeyhlerindendir. (Kayseri, 1872 – Kayseri, 6 Kasım1944). İlim, irfan ve fa­zilet sahibi bir mutasavvıf ve şairdir. Kayseri Mevlevihanesi’nde doğdu. Soyca Mevlevi bir ailenin çocuğu olarak dünya­ya gelen Ahmet Remzi ‘nin ceddi Seyyid Süleyman Türabıdir. Kayserili olan Sü­leyman Türabı Mevlana dergahı postnişi­ ni Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin mürşididir. Süleyman Türabınin Mevla­na soyundan geldiği bilinmekle beraber bunu ispat edecek elde herhangi bir bel­ge yoktur. Remzi-name adlı eserin yazarı Hüseyin Vassaf Bey bu hususu Ahnet Remzi Dede’ye sormuş ve ondan ceddi hakkında “Öyle bir Şeref-i manevileri varsa yazılmamakla zayi olmaz” cevabını almıştır. Konya’dan Kayseri’ye göçen Süleyman Türabi 1835’de Kayseri’de öldü. Mezarı Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Hazretleri nin Türbesi’ndedir. Ahmet Remzi Dede , Türabi’nin mezar taşındaki manzum kitabeyi dokuzar mısralı kıtalar­dan oluşan bir musanunat (beyitleri kafi­yeli dört kısımdan ibaret manzume) hali­ne getirdi. Seyyid Süleyman Türabi ‘nin oğlu Seyyid Ahmed Remzi el-Mevle­vi’dir. Bu zat da Kayseri Mevlevihane­si’nde şeyhlik yaptı. 1865’te öldü, Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’nde babasının yanına gömüldü. Seyyid Ah­med el-Mevlevi ‘nin oğlu Seyyid Süley­man Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Ak­yürek ‘in babasıdır. Süleyman Ataullah 1872’de Kayseri Mevlevihanesi’nde 50yıl şeyhlik yaptı, bir ara Kayseri Müftülüğü görevinde de bulundu. Akyürek, sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdi, aynı zamanda babası Ataullah Efendi’den ve Ahmet Remzi Akyürek bazı dostları ile, oturanlar: (sağdan) Suud Ebus­ suudoğlu, Tahir Olgun, Ahmet Remzi Akyürek, Zahid Hasırcıoğlu, Abdül­ baki Baykara; ayaktakiler: Hulusi Karadeniz, Baha Kahyaoğlu (İ. Kara Arşivi) eniştesi Göncüzade Nuh Efendi ‘den özel dersler gördü. Ulemadan Müridzade Ali Efendi’den icazetname al­dı. Babası Ataullah Efendi şair olmaması­na rağmen şiir sever ve şiirlerin anlamla­rını da bilirdi. Oğluyla yakından ilgilenen Ataullah Efendi okuduğu manzumelerle oğlunu eğlendirmeye çalıştığı için küçük yaşlardan itibaren ona şiir zevkini tattır­dı. Babasının okuduğu şiirlerden etkilenerek kendisinde de şiir söyleme hevesi uyanmaya başladı. Küçük yaştan itibaren yazdığı şiirlerini, babasının dostlarından Hisarlıkçızade Salim Efendi ve Sami Efendi düzelterek onun şiir ve edebiyat zevkini geliştirdiler. İlk olarak Konyalı Şem’i’nin Divan’ını okuyarak şiir deneyi­mini artırdı. Şair Sami Efendi, Ahmet Remzi Efendi’ye İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Camı’nin eserlerini oku­tarak onun Farsçasını geliştirdi. İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın nak­lettiğine göre Ahmet Remzi Efendi rüşti­yede şehadetnamesini aldığı sırada idare meclisi üyelerinden Rifat Bey “Mevlevi dir sevdiğim her dem külah eyler bana”, mısramı okuyunca Ahmet Remzi Efendi derhal “Sen külah etme beyim kimse kü­lah etmez sana” deyivermiş. Fıkrayı nak­leden İbnül Emin bu hazır cevabına bin aferin demekten kendisini alamamıştır. Ahmet Remzi Efendi, 1892’de İstanbul’a giderek Divan-ı Muhasebat’a mülazım (stajyer) olarak devam etti. Bu arada Ye­ nikapı Mevlevihanesi Şeyhi Celaleddin Efendi ‘ye intisap edip el aldı. Daha önce babası tarafından sikke giydirildiği halde Celaleddin Efendi tarafından yeniden sikke giydirildi. Bu sırada Ahmet Remzi Efendi’nin Veled Çelebi (izbudak) yardı­mıyla Fuzuli’nin bir gazeline yazdığı tah­ misi bastırıldı. Ahmet Remzi Efendi İstanbul’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kayseri’ye döndü. Ahmet Remzi Efendi, ilim irfan sahibi, Mevlevi ve şair bir zat olan Kayseri Mu­tasarrıfi Nazım Paşa’nın yardımıyla Kay­seri İdadisinde ahlak ve ulum-ı diniyye (din dersi) hocalığına tayin olundu. Bir yandan da medreselerde okuyan ve ken­dini yetiştirmek isteyen talebelere Mevla­na’nın Mesnevi’sini, Şirazlı Sa’di’nin Gü­listan ve Bostan adlı eserlerini ve Farsça tanınmış bazı eserleri okuttu. Böylece birçok gencin yetişmesine yardımcı oldu. Ahmet Remzi Efendi Meşrutiyetin ila­nından sonra izinli olarak gittiği Kon­ya’da Vahid Çelebi’nin isteği üzerine Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya gitti. Dergahın camisinde her sabah Çelebizadelere Mesnevf-i Şerifi okuttu. Hatta Vahid Çelebi, Çelebizade­lere “Bir şeyhzade sizlere Mesnevi okutu­yor.” diye Ahmet Remzi Efendi’yi onlara örnek göstermiştir. Konya’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kütahya Mevlevihanesi’ne şeyh vekili olarak gönderildi. Kütahya’da gençlere dersler verdi. Ramazan ayında her gün ikindi namazından sonra Mesnevi okut­tu. Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine ta­yin olundu (1909). Harap bir halde bul­duğu Mevlevihane’yi tamir ettirdi, hücre­leri temizletti ve bahçesini düzenletti. Şa­ir ve Edip Süleyman Nazif o sırada Kas­tamonu Valisidir. Ahmet Remzi Dede ile ilk görüştüğünde “Meşihatınız peder­ mande midir?” (Babadan kalma mıdır?) diye sorar. O da “Hayır Huda’dandır. (Hayır, Allah vergisidir); lehül hamd ber­ hayattır ve Kayseri Mevlevihanesi şeyhi­dir.” diye cevap verir. Mevlevilik tarihinde baba ile oğlunun aynı zamanda iki ay­rı tekkede şeyhlik yapmasına pek rastlan­mamıştır. Ahmet Remzi Dede, Kastamonu Mevle­vihanesi’nde şeyhlik yaparken Konya dergahı makamı Ahmet Remzi Akyürek kütüphanecilik yaptığı yıllarda (H. Mazıoğlu Arşivi) Halep Mevlevihane­si’nin durumunu incelemesi ve o çevre­deki tekkeleri de gözden geçirilmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halep’e gitti. Ayrıca Antep, Urfa, Şam, Kudüs şe­hirlerini dolaştı, oraların ileri gelenleri ve alimleriyle de tanıştı. 1913 tarihinde Ha­lep Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. Bu Mevlevihane’nin işlerini yoluna koydu ve o havalide zayıflamış olan Mevleviliği canlandırdı. Halep Mevlevihanesi’nde yapılan ayinlere halk büyük ilgi gösterdi. Bunların arasında Museviler ve Ermeni­ler de vardı. l. Dünya Savaşı başlayınca Mücahidin-i Mevleviyye adlı gönüllüler taburunun başında bulundu ve Filistin Cephesine, Şam’a ve Medine’ye gitti. Hz. Peygamber’in türbesi Ravza-ı Mutahha­ra’yı ziyaret etme mutluluğuna da erişti. Kendisine Gönüllü Mevlevi Taburu’nda­ ki üstün gayreti dolayısıyla Harp Madal­yası, Berat ve Nişanı verildi. 1924 tarihinde İstanbul’da Üsküdar Mev­levihanesi şeyhliğine atandı. O sıralarda Mevlevihane oturulamayacak kadar ha­rap durumdaydı. Daha önce gittiği yer­lerde yaptığı gibi buranında her tarafını onartmıştı. Dostları yeni durum için se­vinçlerini şiirlerle belirttiler. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Dede ‘nin tarih manzumesi Remzi Dede’nin odası­na asıldı. Buradaki Şeyhliği süresince se­mahanede 15 günde bir ayin düzenledi, belli günlerde camilerde Mesnevii Şerif okuttu. İstanbul Meclis-i Meşayih Üyeli­ği, Medresetül irşadda tasavvuf müderris­liği, Üsküdar Müftülüğü idaresinde tek­kelere ait işlere bakan mecliste üyelik gö­revlerinde bulundu. 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyele­rin kapatılması üzerine Üsküdar Selima­ğa Kütüphanesi Başmemurluğuna (Mü­dürlüğüne) tayin olundu. Mevlevihane hayat boyu olmak şartıyla kendisine ve­rildi. Remzi Dede , Kütüphanede yoğun bir çalışmaya girdi. Kitapların tasnif ve tanzimiyle uğraştı. El yazması eserlere ait fişler hazırlatarak bunlarda eserin yazan ve konusuna ait önemli bilgiler verdi. İl­ gisini çeken Arapça birkaç eseri de Türk­çeye tercüme etti. Mevlevi yolunda ka­zandığı engin insan sevgisi, derin bilgisi ve öğretme aşkıyla kendisine başvuranla­rın müşküllerini halletti. Kütüphane’ye gelen araştırmacılarla ilgilenerek yetiş­melerine yardımcı oldu. 1 Şubat 1937’de Selimağa Kütüphanesin­deki görevinden istifa etti. Bu sırada ken­disi gibi eşi de yaşlı olup birbirlerine ba­kamayacak durumdaydılar. Ankara’ya yerleşerek üç kızı ve torunlarıyla birlikte rahat ve mutlu yaşadılar. Bu arada şiir yazmayı da bırakmadı. Şiir onun için su ve ekmek gibi aziz ve gerekliydi. Kızları, torunları ve yeğenleri hakkında yazdığı şiirlerle zamanını geçirdi. Ankara’da daha çok ortanca kızı Lütfiye Cıngıllıoğlu’nun yanında kaldı. Remzi Dede bir gün yürüyüş yaptığı sırada zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le karşılaştı. Ankara’da artık kızla­rında kalmak zorunda olduğunu öğre­nince “Bütün gün evde kalmaktan usa­nırsınız. Ankara’da Eski Eserler Kütüp­ hanesinde el yazması pek çok eser vardır. Orada sizin uzman olarak bulunmanız çok yararlı olur.” diye teklifte bulunarak kabul etmesini rica eder. Kitaplarla haşır neşir olmaktan ve ilim taliplerine yardım etmekten büyük mutluluk duyan Remzi Dede yaşının ilerlemiş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Eski Eserler Kütüpha­nesi o zaman Atatürk Bulvarı’ndan Ulus’a giderken sağda Kedi seven Soka­ğı’ndaydı. Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Bey, Kütüphane Müdürü Hamdi Bey’dir. Ahmet Remzi Dede , Türkçeyi en iyi bi­lenlerdendir. Onda engin bir Türkçe sev­gisi vardı. Divan edebiyatı tarzındaki şiir­lerinde Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalar bulunmakla beraber dili sağ­ lam, ifadesi Türkçedir. Türkçeyi bütün zenginliği ve anlam incelikleriyle kullan­dı. Atasözleri, deyimler, konuşma kalıp­ları, hatta bazen mahalli sözcükler ve söyleyişler bile gözünden kaçmamıştır. Ahmet Remzi Dede ‘deki Türk dili sevgisi onda güçlü bir Türklük ve milliyetçilik duygusu meydana getirmiştir. Mevlana gibi Ahmet Remzi Dede de Türklüğüyle öğünmüştür. Ahmet Remzi Akyürek ‘i Kayserili hemşe­rileri son Osmanlı Mebuslar Meclisine üye seçmelerine rağmen istifa ederek gitmedi (1919). Aynca Atatürk kendisine milletvekilliği önermişse de Remzi Dede yetişme tarzının bu görev için elverişli ol­madığını belirterek özür dileyip kabul et­memiştir. Ahmet Remzi Dede gayet zeki, bilgisi de­rin büyük bir alim, son derece alçakgö­nüllü, gösterişten hoşlanmayan gerçek bir mümin ve tam bir derviştir. İlme ve terbiyeye önem veren, doğru sözlü, nur yüzlü büyük bir insan ve güçlü bir şairdir. İlim okuyarak öğrenilir. İrfan da nefis ter­biyesiyle kazanılır. Şairlik ise fıtridir yani Allah vergisi olup yaratılışta vardır. Alim. arif ve şair olan Remzi Dede, divan edebiyatı şiirinin ve milli halk edebiyatımızın zevkine sahipti. Şiirlerini hem aruz hem de hece vemiyle yazdı. Divan edebiyatı şiirleri “elsine-i selase” Arapça, Farsça sözcüklerle ve tamlamalarla yazdı. Fars­ça olarak yazdığı Divançe’si henüz basıl­mamıştır. Arız vezniyle ve ebced harfle­rinin sayısıyla tarih düşürmekte çok usta­dır. Tanıdığı kişiler, özellikle Kayseri’nin köklü aileleriyle alimlerinin ölümlerine tarih düşürmüştür. Bu arada kayınpederi Feyzizade Feyzullah Efendi’nin 1225/ 1810’da ölümüne tarih düşürmüştür. Kendi kızlarının, torunlarının ve yeğenle­rinin, aynca tanıdığı dostlarının çocukla­rına doğum tarihleri düşürmüştür. Kül­tür adamlarımız ve edebiyatçılarımız için tarihleri vardır. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşunu manzum tarihle tespit etmiş, Mehmet Akif Ersoy’un, Abdülhak Hamid’in ve daha bir çok şahsın ölümlerine tarih düşürdü. Ahmet Remzi Dede ‘nin gönlü her türlü yeniliğe açıktı. Teknik ilerlemelerden yararlana­rak yapılan faydalı yapılardan memnun olup onlar için tarihler yazdı. Böylece Remzi Dede yaşadığı devri bütün yönle­riyle şiirlerine aksettirdi. Ahmet Remzi Dede’nin yaşı epeyce iler­lemiş olduğundan son nefesini ata, baba diyarında vermek arzusuyla Kayseri’ye döndü ve orada hayata gözlerini yumdu. Seyyid Burhaneddin Türbesi bahçesindeki mezarı Dedelerinin, babası Şeyh Ataullah Efendi ve kardeşi Şeyh Hüsameddin Efendi ‘nin gömülmüş oldukları, Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Sırdan Hazretlerinin Türbesi’ne defnedildi. Ce­nazede halk çok kalabalık olup tabut par­maklar üzerinde taşındı. Şairlerden Nuri Gencosman, Tahirü’l-Mevlevı (Olgun) , avukat Bitlisli Hulusi , Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan Ahmet Remzi Dede ‘nin vefatına manzum tarihler düşürdüler. Onun ilminden ve edebi birikiminden is­tifade edenler arasında Süheyl Ünver, Fe­ridun Nafiz Uzluk, Saadettin Nüzhet Er­gun, Nihat Çetin, Ziver Tezeren, Hakkı Süha Gezgin, Arif Nihat Asya ve M. Ka­dir Keçeoğlu (Yaman Dede) ‘dur. Özel­likle Feridun Nafiz Uzluk yedi yıl Dede ile birlikte kalmış ve kitaplarını yazarken Dede’den yararlanmıştır. Ahmet Remzi Dede’nin yazdığı eserleri­nin hepsi bastırılmamıştır. Basılmış olan­lar çok faydalı kitaplardır. Basılmış eser­ lerinden biri olan Miftahü’l-Müellifin Fihristi adlı eseri onun çok büyük bir sa­bırla çalışan bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Bu eseri sayesinde Bur­salı Mehmed Tahir Bey’in üç cilt olan Osmanlı Müelliflerlnden yararlanma imkanı artmıştır. Eserleri: Basılı olanlar: Manzum Kavaid-i Farisi (1898); Tuhfetü’s-Sai’imin (1898); Ayine-i Seyyid-i Sırdan (1898); Mir’at-ı Zeyne’l-Abidin (1899); Münacat-ı Haz­ret-i Mevlana (1917); Bir Günlük Kara­man Seyahatnamesi (1908); Bergüzar (1915); Tarihçe-i Aktab (1912); Gülzar-ı Aşk (1918); Reh-nüma-yı Ma’rifet (1928); Tuhfe-i Remzi (1925); Fihrist-i Hub, Üs­lüb-i Mergüb, Mifhatü’l-kütüb ve Esami-i Müellifin Fihristi (1927); Zaviye-i Fukara (1948); En-Nüshatü’ş-Şafiyye fi-Terce­meti’s-Sohbeti’s Safiyye (1948); Mahbü­bü’l-Ehibbe (1982). Basılmamış eserleri: Kayseri Şairleri; Lübb-i Fazilet, Tabsıra­ tül Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi Ter­cümesi; Divan; Farsça Divançe. Ahmet Remzi Dede’nin basılınamış olan eserleri Hasibe Mazıoğlu’nun Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara 1987) adlı kitabında bulunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri
Tozkoparan Dede

Tozkoparan Dede

İstanbul – Fatih – Aksaray’dan cerrahpaşa’ya doğru giden yol üzerinde Fatih Sultan Mehmed’in okçubaşılarından ve fetih gazilerindendir. Kabri, Aksaraydan Cerrahpaşaya doğru giden yol üzerindedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Avcıbaşı Mehmet Bey – Nimel Çeyş

Avcıbaşı Mehmet Bey – Nimel Çeyş

İstanbul – Eğrikapı’da HZ. Şube hz nin yanında İstanbul’un Fethine Avcıbaşı olarak katılmıştır. Ni’me’l Çeyş’tendir. Peygamber efendimizin sohbetine nail olmuş, sahabelerle görüşmüş olan Sahabe-i kiram Şube hazretlerinin yanındadır. Kabri 1953 yılı fethin 500. yılı münasebetiyle İstanbul Fetih cemiyeti tarafından onarılmış ve kitabe konmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın Avcıbaşı Mehmet Bey Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Şeyh Abdülkadir Belhi

Şeyh Abdülkadir Belhi

İstanbul – Eyüp Murad -ı Münzevi tekkesi avlusunda Sıddıkiye sülalesinden Özkand hükümdarı «Seyyid Burhaneddin Kılınç» torunlarından Seyyid Süleyman Efendi’nin oğludur. 1838’de Belh civarında Kandez denilen mahaldeki Hanikah’da doğdu. Pederi Seyyid Süleyman Efendi Belh’deki zulümden dolayı üç yüz kadar müridi ile hicret etti. Seyyid Abdülkadir o tarihte dört yaşındaydı, İran’a, Irak’a geçtiler. Oradan Konya’ya, Bursa’ya geldiler. Bursa’dan da İstanbul’a geldi. İlmi babasından tahsil etmiş ve yine babası tarafından irşad edilmiştir. 1876’da pederinin vefatı üzerine Eyüb’de «Şeyh Murad» dergahı şeyhliğine tayin edildi. Bu dergahta irşad ve saliklerin terbiyesi ile meşgul oldu. Kısa bir zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. Az konuşur, fakat özlü söylerdi. Türk, Arap, Fars ve Çağatay lisanlarına vakıftı. Pek çok tasavvufi eserleri ve divanı vardır. Farsça yazdığı şiirler sadeliğine rağmen gayet ahenktar ve açıktır. İstanbul’un tanınmış şahsiyetleri sık sık ziyaret ederler ve ondan feyz alırlardı. Kadınlar arasında zühd ü takvası ile yüksek mertebeye erişen Adile Sultan kendisini ziyaret arzusunda bulunmuş ve bir gün iki kadana koşulu, fenerleri gümüş oymalı bender kupasıyla, yanında. kendisi gibi feraceli yaşmaklı bir cariye ve bir de haremağası olduğu halde dergaha kadar gitmiş, avluya girmiş. O esnada şadırvanda. abdest almakta olan Seyyid Abdülkadir Hazretlerine: — Derviş Baba, Abdülkadir Belhî’nin dergahı burası mıdır? Hazret: — Evet burasıdır. — Kendisini görmek istiyorum — Burada yoktur efendim. — Acaba ne vakit gelir? — Belli olmaz efendim. Adile Sultan, haremağasına işaret etmiş. Ağa elindeki çantayı açmış. Sultan Efendi altınla dolu kırmızı ipek bir kese almış. ‘’Şunu alınız, kendisine veriniz, fukarasına dağıtsın. Hazret-i Seyyid, abdest almakta devam ederek: — Ziyanı yok, siz alın, kendisine verin. — Onun izni olmayınca biz bir şey alamayız. Adile Sultan dönmüş gitmiş. Zaman geçmiş. Hazret bir gün oğlu Muhtar Bey’e: — Oğlum, demiş. Adile Sultan ziyaretimize geliyor. Kalk, kendisini karşılayalım. Dergahın bulunduğu yokuşu inmişler. Aşağıda beş-on dakika bekledikten sonra, uzaktan Arnavut kaldırımlarının üzerinde sallana sallana gelen bir kira arabası görmüşler. Araba yanlarında durmuş, içinden siyah büzme çarşaflı, peçeli bir kadın inmiş. Ne cariye, ne haremağası, ne kadana koşulu gümüş fenerli araba, ne üniformalı arabacı’… Seyyid Abdülkadir kadına doğru gitmiş : — Buyurun Sultan Efendi Hazretleri. Demiş. Adile Sultan elini öpmüş ve üçü birlikte dergaha çıkan yokuşu tırmanmışlar. Hazret-i Seyyid, bununla Sultan Mahmud’un kızma bir tevazu ve tecerrüd dersi vermişti. Hazret-i Seyyid 1922’de 86 yaşında olduğu halde irtihal eylemişlerdir. Son zamanlarında üç sene kadar istiğrak hali zuhur edip söz söylemez olmuştu. Vefatından biraz evvel biraderi Seyyid Burhaneddin’i yanına çağırarak «Burhan Can!» diye kucaklamış ve parmağı ile yol göründüğünü işaret etmiş. Aile efradı anlayıp ağlamaya başlayınca son söz olarak: — Allahaısmarladık! Hakka emanet ettik, demiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa

Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa

İstanbul – Fatih – Cibali ayakapısı surları girişinde İstanbul fethine Sekbanbaşı olarak katılmış,’’Ni’mel-Ceyş’’’dendir. İstanbul fethinde Cibali Ayakapı surlarının dışında muharebede şehid olmuştur. Ayakapısına bitişik, eski ahşap bir evin altında medfun olan bu yüce şehidin kabrinin caddeye demir parmaklıklı penceresi vardır, harap, bakımsız bir haldedir. 1953 yılı fethin 500. senesi münasebetiyle İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından şu kitabe konmuştur : Fatih’in Sekbanbaşısı Abdurrahman Ağa 1953 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Mahsenli Ali Efendi (k.s.)

Mahsenli Ali Efendi (k.s.)

Kırşehir – Çiçekdağı – Mahsen köyü camii yanı Kırşehir velilerinden ve Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin halifelerindendir. 1841 yılında Giresun’un Alucra ilçesine bağlı, Zil (Aktepe) Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Çocukluğu ve ailesi hakkında maalesef elimizde pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Aslen Horasanlı olduğu ve babasının İran Horasanından geldiği de rivayet edilmiştir. Bilindiği kadarıyla, henüz 13-14 yaşlarındaki Ali Efendi, evinden ve ailesinden ayrılarak yola düşmüş, uzun bir yolculuktan sonra Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesine bağlı Kızılcaali Köyü’ne kadar gelmiştir. Yolculuğun oldukça yorucu geçmesi ve kış ayına gelmesi nedeniyle, kışı bu köyde geçiren Küçük Ali Efendi, baharın gelmesiyle tekrar yola düşmüş ve birkaç gün sonra da yine Çiçekdağı’m bağlı olan Mahsen Köyü’ne gelmiştir. Köy sakinleri bu genç insanı bağırına basmış ve kendisine oldukça yakın bir alaka göstermişlerdir. Bu küçük yaşında sahip olduğu derin ilim ve bilgiye hayran kalmışlar, kendi evlatlarından üstün tutarak, büyük bir saygı ve sevgi göstermişlerdir. Küçük Ali Efendi ise, bu ilgi ve alakaya her zaman teşekkür etmiş, kendisine kucak açan bu köye ve halkına alışması bu yüzden hiç de zor olmamıştır. Köylüler bir araya gelerek, Küçük Ali’yi bilgisine ve ilmine yakışır bir şekilde, zamanın büyük ve önemli okullarından olan Kayseri Medresesi’ne göndermeye karar vermişler ve aralarında para toplayarak, Küçük Ali’yi yolcu etmişlerdir. Ali Efendinin medrese eğitimi, medresenin yokluk ve kıtlık nedeniyle kapanması üzerine, ancak birkaç yıl sürmüştür. Ali Efendi, yarıda kalan eğitiminin ardından, kendisine aşırı sevgi ve hürmet gösteren Mahsen’lilere vefa borcu olduğunu kabul ederek, Mahsen Köyü’ne geri dönmüştür. Dönüşlerinde, büyük bir sevgi ve coşku ile karşılanan Küçük Ali Efendi, eskisinden daha çok bilgi ve ilim birikimi ile Mahsen Köyü’ndeki yaşamına, bilhassa ilim ve irşad hizmetlerine devam etmiştir. Ali Efendi, ilk başlarda Mahsen Köyü’nde ” Küçük Ali “diye çağırılırken, artık ” Ali Efendi” Nur Çiçeği ” gibi isimlerle çağırılmaya başlamıştır, İlk başlarda köyde ev ev misafir edilen Ali Efendi’ye, köylülerinin yardımı ile, cami avlusunda bir ev yapılmış ve yine köylülerin evlerinden getirdikleri, kilim, yorgan vb. eşyalarla ikamet edeceği ev tefriş edilmiştir. Ali Efendi, 16-17 yaşlarında iken Mahsen Köyü’nün imam olmuş ve kişiliği her geçen gün daha ileri seviyelere çıkarak çevrede emsali görülmemiş bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki, geceleri sabahlara dek süren ibadeti, gündüz akşamlara kadar süren öğütleri, bilgilendirmeleri, tesbihleri, zikirleri, ilim ve ibadet azmiyle kısa sürede tüm Kırşehir’de ve havalisinde bilinen bir insan haline gelmiştir. Artık Ali Efendi’nin kapısı” bilgi kapısı, ilim kapısı “, duaları. Yüce Allah’a niyazları ” manevi bir güç, şifa kaynağı, ruhu Allah ‘in izni ile zaman ve mekanı durduran bir güç ” olmuştur. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 50 yaşlarında iken, Çerkez Şeyhi olarak Osmanlı coğrafyasından ünlenmiş olan Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Hazretleri’ne intisap etmiştir. Tasavvuf yolunda kendisi tarafından irşad edilmiş ve kendilerinin halifelerinden olmuştur. Kendilerine halifelik verildiği o kutlu gün, kendisine o gün halife tayin edilmiş olan manevi kardeşleri Köprücü Hacı Mustafa Tandoğan Hazretleri tarafından anlatılmıştır. Şöyle ki; Mevlana Şeyh Hacı Ömer Lütfi Efendi Hazretleri, 1910’lu yılların başında Yozgat’a gelmişler ve bugün Yozgat merkezde, Tunusoğlu İşhanı yanında olan (ve yakın zamanda restore edilen) mescitte, geniş katılımlı bir sohbet ve zikir halkası tertip edilmiştir. Şeyh Ömer Lütfi Efendi Hazretleri, cemaate oldukça feyizli bir sohbet yapmış, hemen akabinde de sohbete katılanlarla birlikte zikir çekilmiştir. Sohbet esnasında, bir ara, murakabe yapan Mevlana Hacı Ömer Lütfi Efendi, murakabeden sonra, yaşlı gözleriyle, zikir ve sohbet meclisinde bulunan Mahsenli Ali Efendi’ye “Oğlum Ali, ayağa kak, diye seslenmiş, sonra da kendilerine ‘Oğlum, Peygamber Efendimiz seni Kutup olarak Mahsen Köyü’ne tayin ettiler. Vefat edinceye kadar burada yaşayacak, buradan insanları irşad edeceksin” buyurmuşlardır. Sonra da, o an sohbet meclisindeki bir başka talebesi olan Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini, aynı şekilde, “Oğlum, Mustafa, ayağa kalk” diyerek ayağa kalkmış ve herkesin şahitliği altında ve duyacakları şekilde, kendisine “Oğlum, Peygamber Efendimiz, seni de Gezginci Kutup tayin ettiler. Peygamber Efendimiz ikinci bir manevi emrine kadar, İslam memleketleri ve diyarlarından gezecek, gittiğin yerlerde vazifeli olarak yaşayıp görev yapacak ve insanları irşad edeceksin” buyurmuşlardır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, bu manevi günde, Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretleri ile manevi kardeş kılınmıştır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, çok büyük bir manevi güce sahip oldukları ve gerçek bir mürşidi kamil oldukları için kendisini tanıyan insanlar sayısız kerametine şahit olmuşlardır. Ancak kendilerini 1951 yılında vefat etmeleri nedeniyle, bu hatıraların çoğunluğu maalesef insanların hafızalarında kalmış, bilindiği kadarıyla yazıya dökülememiştir. Ancak, halifeleri olan es-Seyyid eş-Şerif Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin sohbetlerinde anlattıkları bazı hatıraları, hocalarının manevi hayatları ve hallerine bir ölçüde ışık tutmaktadır. Vefatı Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 1841 yılından 1951 yılına kadar süren uzun ve bir o kadar da bereketli bir ömürden sonra, aynen kendilerinin bir hafta öncesinden haber verdikleri gibi, 1951 yılının 4 Nisan günü, Hakk’a, sevgili Rabbine kavuşmuştur. Kabri uzun yıllar imam hatiplik yaptığı köy camiinin avlusuna defnedilmiştir. Kabri şerifi halen türbe olarak ziyaret edilmektedir. Kendileri belki bedenen, cismani olarak Hakka kavuşmuşlardır, ancak, mübarek ruhu şerifleri ebediyen yaşayacak, bizleri irade edildiği her zaman ziyaret edecek, samimiyetle talep edilmesi halinde zor ve sıkıntılı zamanlarımızda bizlere manen himmet edecek, yanımızda olacaklardır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 110 yıllık uzun ömrü boyunca, kimseye kızmamış, kimseyi kendine kızdırmamış, kalbi kırılmamış, kimsenin kalbini kırmamış, kötü söz söyletmemiş ve söylememiş, sürekli ibadet etmiş, Yaratanına, kendisine kerametler verene vefa borcunu ödemek için, ibadet etmiş, namaz kılmış, zikir yapmış ve her şeyden önemlisi de insanları irşad etmiş, İnsan-ı kamiller yetiştirmeye çalışmıştır. 110 yıllık çileli ömründe, dünyaya ancak gerektiği kadar önem vermiş, kendisini insanlığın yücelmesine adamış bir gönül insanı olarak, geride kendisine ait hiçbir mal varlığı bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir. Kaynak ; 12 Tarikat Piri ve Tasavvuf Yolu , Muhammed Sıddık Haşimi

📍 Kırşehir

Pınarbaşı Kabristanı

Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Bursa’da Müslümanların defin mekanı olarak kullandıkları ilk ve dolayısıyla en eski Müslüman mezarlığı Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Rivayet odur ki Bursa’nın fethine takaddüm eden yıllarda şehrin tekfurunun biricik kızı amansız bir hastalığa yakalanır. Memleketin tabipleri kızcağızın derdine çare bulamadıkları gibi dışarıdan getirtilen tabipler de bir çare bulamazlar. Tekfur, çok sevdiği kızının hastalığı karşısında çaresiz kalmanın ızdırabıyla kıvranmaktayken Şemseddin Hindî adlı biri şehre gelir. Tekfurun kızının dermansız bir hastalığa yakalanmış olduğunu duyunca kızı görmek ister. Tekfur, kızının hastalığını tedavi ettiği takdirde Şemseddin Hindî’ye her ne isterse vereceğini söyleyerek Şemseddin Hindî’ye, kızını görmesi için müsaade eder. Şemseddin Hindî kızı muayene ettikten sonra tedavisinin mümkün olduğunu ve hemen tedaviye başlayabileceğini bildirir. Gerçekten de bir süre sonra tekfurun kızı iyileşmiştir. Bu sonuca çok sevinen tekfur Şemsedin Hindî’ye, “Dile benden ne dilersen!” deyince Şemseddin Hindi, Pınarbaşı’nda bulunan saray bahçesini istediğini söyler. Neden başka bir şey değil de tekfurun çok değer verdiği ve çeşit çeşit çiçeklerin yetiştiği bu bahçeyi istediği Şemseddin’e sorulunca, “Burasını can bahçesi yapacağım” diye cevap verir. Şemseddin kendisine verilen bahçenin karşısında bir zaviye yapar. Bursa bir süre sonra Orhan Bey tarafından fethedilince tekfurun kendisine hediye ettiği bahçeyi ise Müslüman mezarlığı olarak bir can bahçesi haline getirmeye başlar. Şemseddin Hindî’nin zaviye olarak yaptırdığı binanın Hindîler Kalenderhanesi, can bahçesi haline getirdiği bahçenin de Pınarbaşı Mezarlığı olduğu söylenir. Pınarbaşı Mezarlığının Bursa’daki en eski Müslüman mezarlığı olduğu, oradan getirildiğini bildiğimiz ve halen Muradiye bahçesinde bulunan taşlardan çıkarsanabilir. Sanduka şeklindeki bu taşlar on dördüncü yüzyıl son çeyreğine ait olup Bursa’nın en eski mezar taşlarıdır. Yine Yeşil’deki müze bahçesinde bulunan Emir Üveys’e ait 1377 tarihli taşın da Pınarbaşı mezarlık bölgesinden getirilen mezar taşlarından biri olması Pınarbaşı bölgesinin Müslümanların ilk mezarlık alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Pınarbaşı Mezarlığı, Bursa’nın halen mevcut diğer tarihî mezarlığı Emirsultan Mezarlığı’ndan neredeyse yüz yıl daha eskidir. Şimdi yok olmuş olan Deveciler Mezarlığı ile diğer mezarlıkların teşekkülü ise Emirsultan Mezarlığı’ndan da sonradır. Pınarbaşı Mezarlığı Bursa’nın güneyindeki Fetih Kapısı’nın dışında yer alır. Bu mezarlığın mevkii ve sunduğu sükuneti manzara gerçekten dikkate değerdir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Bursa’yı ziyaret eden Hasan Taib, o yıllardaki Pınarbaşı Mezarlığı’nı şu ifadeyle tasvir eder: “Bursa’nın en büyük mezarIığından biri olan bu cesim gülistan-ı ervah hakikaten dehşetamizdir. Bu cesim mezaristanın sinesinde sakladığı vücutlar sayıya gelecek gibi değildir”. Bu satırlar Pınarbaşı Mezarlığı’nı Bursa’nın Karacaahmed’i olarak nitelemekte haksız olmadığımızı gösterir. Pınarbaşı Mezarlığı genel mezarlık olması nedeniyle her sınıf ve zümreden insanın gömüldüğü bir mezarlık olmakla birlikte Bursa Mevlevihanesi, Hindiler Tekkesi, Buhara Tekkesi, Düsturhan Zaviyesi gibi mekanlara komşuluğu nedeniyle bu tekkelere mensup kişileri de toprağında barındırmasıyla karakterizedir. Özellikle pek çok Bursalı Mevlevi Pınarbaşı Mezarlığı’nda medfundur. Bursa’daki diğer mezarlık ve hazirelerde tek tuk Mevlevî kabrine rastlanırken Pınarbaşı Mezarlığı Bursa Mevlevîlerinin adeta içtima yeri gibidir. Mevlevihane’deki hazirenin birkaç kabirden ibaret kalması Pınarbaşı Mezarlığı’nın Mevlevihane’de ayrıca gelişmiş bir hazire teşekkülüne lüzum bırakmamış olmasındandır. Mevlevihane’nin hemen karşısında bulunan mezarlık alanında Mevlevî taşlarının yoğunluğu taşların çoğu yok olduğu halde günümüzde bile bariz olarak göze çarpmaktadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nda günümüze ulaşan tarihî mezar taşı sayısı 894’dür. Muradiye’ye ve Yeşil’deki Türk-İslam Eserleri Müzesi’ne taşınmış taşlar bu sayının dışındadır. Müzelerdeki taşların mehazının belirsiz olması bu sayının tam olarak verilmesini imkansız kılmaktadır. Müzelerdeki taşların geldikleri yeri ancak tarihsel kaynaklarda verilen sınırlı bilgiler çerçevesinde bilme sahibiz. Pınarbaşı Mezarlığı’ndan müzelere taşlar gitmiş olduğu gibi geçen yüzyılda yok edilen bazı mezarlık ve hazirelerden de buraya taşlar getirilmiştir. Ancak bu taşların da bir envanteri elimizde mevcut değildir. Bu tür taşları da yine tarihsel kaynaklarda yer verildiği oranda bilmekteyiz. Kabrini tarihsel kaynakların Yoğurtlu baba Mezarlığı’nda gösterdiği Nakşı Şeyhi Buharalı Abdüsselam Kadıhan Efendi’ye ait mezarın, Yoğurtlu baba Mezarlığı’nın ortadan kaldırıldığı sırada nakl-i kubur yapılarak şimdi Pınarbaşı Mezarlığı’nda bulunduğunu biliyoruz. Fakat yine nakl-i kubur edilerek Gazzî Dergahı haziresinden Pınarbaşı’na getirildiğini tanıklardan öğrendiğimiz şeyh ailesine ait mezarların Pınarbaşı Mezarlığı’ndaki yerleri ne yazık ki belirsiz olduğu gibi, taşların akibeti de bilinmemektedir. Bu gibi nakillerde açık kayıtların tutulmamış olması önemli bir eksikliktir. Pınarbaşı Mezarlığı’nın mevcudu içindeki 894 tarihî mezar taşının kahir çoğunluluğu buraya defnedilen kimselere ait olmakla birlikte dışarıdan gelen taşların varlığını da bir gerçek olarak göz önünde bulundurmak durumundayız. Diğer tarihî genel mezarlıklar gibi Pınarbaşı Mezarlığı da zaman içinde taş erozyonuna uğramaktan kurtulamamışsa da sahip olduğu 894 tarihî taşla Bursa’da halen en fazla tarihî mezar taşına sahip mezarlık olma ayrıcalığındadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nın hemen ardından gelen ikinci sıradaki Emirsultan Mezarlığı’ndaki tarihi taş sayısının 457 olduğu düşünülürse bu önem daha iyi anlaşılacaktır. Pınarbaşı Mezarlığı şehrin gelişen ve dönüşen merkezi bölgesinden uzakta bulunması, civarında olmaması gibi nedenlerle yok olmaktan ve önemli ölçüde tahribat görmekten kurtulabilmiş, ancak tarihî taşlarını beklendiği oranda koruyamamıştır. Bunun şüphesiz ki en önemli sebebi diğer tarihî mezarlıklarda yaşandığı gibi eski mezarların yerine yeni mezarların yapılarak eski taşların yok edilmesidir. Ancak kuzey güney istikametinde mezarlığın ortasından bir yol açılması ve mezarlığın kuzeybatısındaki bölümün şehitlik alanı olarak yapılandırılması Pınarbaşı Mezarlığı’nın taş kaybı yönünde yaşadığı iki önemli özel durum olmuştur. Her iki operasyonun yüzler ve yüzlerle ifade edilecek sayıda tarihî taşın yok edilmiş olmasına yol açtığı muhakkaktır. Bir genel mezarlık olan Pınarbaşı Mezarlığı’na altı yüzyıl boyunca her türlü meslek, cinsiyet, tarikat ve sanattan Müslümanlar gömülmüş, mezar taşlarına zamanın anlayış ve anlatış tarzı birçok boyutta yansımıştır, Eilmize ulaşan taşlardan 111’inin tarihi tespit edilemezken tarihi belli olan 760 taşın ancak yüzde üçünün 18. yüzyıl öncesine ait olmasi ilk üç yüz yıla ait yeterli çıkarımda bulunmamıza izin vermese de 18. yüzyıldan sonrası için elimizde yeterli malzeme olduğu da bir gerçektir, ilk yüzyıllara ait Pınarbaşı taşlarının çoğunun müzelerde korunmuş olması Pınarbaşı’nda duyulan eksikliği bir ölçüde telafi etmektedir. İsimlerine tarihî kaynaklardan ulaşılan, ancak taşı günümüze ulaşmayan Pınarbaşı medfunlarının hemen hemen hepsinin erkeklerden ibaret olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu isimlerin çoğunlukla ilmiye, kaza, tasavvuf, sanat vb. alanlara mensup kişiler olduğu görülür. Bu isimler hakkındaki bilgilerimiz mezar taşı üzerinden elde edilmiş bilgiler olmadığı için kitabeleri ve kitabelerinin içerdiği öğeler üzerine bir söz söyleyecek durumda değiliz. Kaynak ; Pınarbaşı Kabristanı , Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bursa
Hacı Mustafa Tandoğan hz.

Hacı Mustafa Tandoğan hz.

📍 Yozgat
Evliya Kasımpaşa ( Evliya Kasım Çelebi

Evliya Kasımpaşa ( Evliya Kasım Çelebi

Edirne – Meriç kıyısındaki Kasımpaşa camiinde Evliya Kasım Paşa, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan ikinci Bayezid Han devri devlet adamı ve evliya bir zat idi. Evliya Kasım Çelebi diye de bilinir. Bir çok kerameti görüldü. NEHİRDE YÜZEN YEMEK TEPSİSİ Sultan İkinci Bayezid Han, Evliya Kasım Paşa’nın Edirne’de Tunca kenarındaki camiini yaptırırken, ona bir cemîle olsun diye Yeni imaretten Aşçı Yahya Baba hazretlerinin pişirdiği yemekleri göndermiş. Evliya Kasım Çelebi hazretleri, camiin kurban bayramına yetiştirilmesi için gayret gösteriyordu. Usta, kalfa ve amelelere, yemek, cami yanında su boyundaki ağaçlar altında verilir, namazlardan sonra yapıya aralıksız devam edilirdi. Aşçı Yahya Baba hazretleri de geniş kenarlı büyük bir siniye koyduğu yemekleri gönderirdi. Tunca nehrine bırakılan ve akıntıyla beraber giden sini, yüze yüze Kasımpaşa camii su merdivenlerine gelince alınır, yemekler yenip, dualar edildikten sonra boş kap-kaçak tepsiye Evliya Kasım Paşa’nın velayet kerametiyle sini akıntıya yukarı giderken onu seyre gelen Edirnelilerin gözler önünde tepsi, bir evliyadan, diğer evliya Aşçı Yahya Baba’ya gidermiş… Rivayet edilir ki, savaşlarda atının üzerinde hızla ileri atılan Evliya Kasım Paşa, düşman askerlerinin gözlerine öyle kudretle bakarmış ki, o bakışlar içlerine ürküntü gelip dengelerine kaybedip, attandan aşağıya yuvarlanırlarmış… Yanındaki askerleri de: —” Evliya Paşamız, siz bize gazi veya şehid olma fırsatını bırakmıyorsunuz” derlermiş… Evliya Kasım Çelebi diye de bilinen Kasım Paşa hazretlerinin kabri Edirne’de Tunca nehri yakınında yaptırdığı camii yanındadır”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle Anadolu ve İstanbul Evliyaları , Mehmed Emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık

📍 Edirne
Piri Nazır (Pirinaz) Türbesi

Piri Nazır (Pirinaz) Türbesi

Kosova – Priştine’de aynı adı taşıyan piri nazır camii avlusunda Türbe, dikdörtgen planlı olup, kırma bir çatı ile örtülüdür. Yapı, kagirden inşa edilmiştir. Türbenin girişi cadde üzerindendir. Ön cephesinde basit bir giriş kapısı ve küçük bir penceresi bulunmaktadır. Türbenin içinde sadece bir mezar yer almaktadır. Mezar, yerden 0.30 m. yükseklikte, 1.20 m. genişlikte ve 2.20 m. uzunluktadır. Tüm mezar tamamen kireçle boyanmıştır. Kabirde caminin kurucusu, Piri Nazır Efendi’nin yattığına inanılmaktadır. Pîrî Nazır olarak geçen sadrazam, Silivri’ye defnedilen Pîrî Mehmed Paşa’dır. Bu nedenle, buraya gömülmemiştir .Yaklaşık bir asırdır türbeyle ilgilenen Mula Zekir’in ailesi, bu türbenin Pîrî Nazır Türbesi olmadığını, İsa Dede adında bir ermişe ait olduğunu ifade etmektedirler. Hasan Kaleşi de bu türbede, İsa Dede adında bir kişinin yattığım bildirmektedir. Günümüzde türbeyi, hem Sırplar, hem de Müslümanlar ziyaret etmektedir. Sırplar tarafından türbenin ziyaret edilmesinin sebebi, I. Kosova Savaşı’nda ölen Prens Lazar’ın naaşının Sultan Bayezid’in emri ile bugünkü Pîrî Nazır Camii avlusuna gömülmüş olmasıdır. Bu sebepten dolayı türbe, Sırplar tarafindan ‘Sveti Lazar’ olarak nitelendirilmektedir. Prens Lazar’ın naaşı üç yıl sonra yine Sultan Bayezid’ın emri üzerine buradan çıkartılıp, Ravaniça Manastırı’na götürülüp defnedilmişti Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Mehmed Dede Türbesi

Mehmed Dede Türbesi

kosova – Novo brdo kale içi camii avlusunda Türbe, Novo Bırdo Kaleiçi (Çarşı) Camii haziresinde bulunmaktadır. Moloz taştan inşa edilmiş yapı, kırma bir çatı ile örtülüdür. Kare planlı olan türbe, 4.35 x 435 m. ölçülerindedir. încelememiz esnasinda türbenin içinde, tek bir kabir yer almaktaydı. Türbede bir pencere açıklığı bulunmaktadır. Türbe ile Novo Bırdo Kaleiçi Camii, 1970’li yıllarda bir onanmdan geçmiştir. . Mehmed Dede Türbesi, günümüzde oldukça bakımlı durumdadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh İslam Efendi Türbesi

Şeyh İslam Efendi Türbesi

kosova – gjilan şehir merkezinde 28 ekim caddesi no :330 Şeyh İslam Efendi Tekkesi ve türbesi, aynı avluyu paylaşmaktaydı. Tekke ve türbe, Gilan’da ayakta kalan en son tarikat yapılarıdır. Tekke binası, tek katlı olup, düzensiz bir dikdörtgendi. Tekke yakılmadan önce, semahanesinde, yaklaşık olarak 50 kişi zikir yapabilmekteydi. Tekke yakıldığından, günümüzde zikir ayinleri yapılamamaktadır. Sadî Tekkesi’nin günümüzdeki şeyhi, Şeyh Ali Haydar’dır. Ali Haydar, bu görevini 25 yıldır devam ettirmektedir. Türbe; Yapı, plansız bir dikdörtgendir. Tek katlı ve basit bir bina olan türbenin ön cephesi ile yan cephelerinde ikişer pencere bulunmaktadır. Türbe içinde dört kabir vardır. Birinci kabirde Şeyh Rahim Efendi, ikinci kabirde Şeyh Emin Efendi, üçüncü kabirde Mürid Yusuf Efendi, dördüncü kabirde ise Mürid Mustafa Efendi medfundur. Türbe küçük olduğundan avlusuna, Derviş Haydar ile Derviş İsmail’in kabirleri ile bir çocuk daha sonradan defnedilmiştir. . Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Kukla Mehmed Bey Türbesi

Kukla Mehmed Bey Türbesi

kosova – dragahs da brodosan (zinova) köyünün kuzeydoğusunda Türbenin inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat, Kukli Mehmed Bey’in vakıfnamesinden, türbeyi 1538 yılından daha önce inşa ettirdiğini öğrenmekteyiz. Külliyede türbe ile birlikte cami, hamam, çeşme ve namazgah bulunmaktadır. Kukli Mehmed Bey Türbesi, Kukli Mehmed Bey Camii’ne bitişik inşa edilmiş olup, aynı avluyu paylaşmaktadır. Türbenin dışında, Kukli Mehmed Bey’in aile fertlerinin kabirleri bulunmaktadir. Türbe, 9.45 x 5.40 m. ölçülerinde, siyahımsı kaya plaklarıyla örtülü kagir bir binadır. Önemli bir mimarî özelliği bulunmamaktadır. Camiye bitişik doğu cephesi hariç diğer cephelerde birer adet pencere yer almaktadır. İçi beyaz badanalı olan türbede dört kabir bulunmaktadır. Kabirler sanduka biçimindedir. Sadece bir sandukanın baş ve ayak taşları yoktur. Yaşlı köy sakinleri bu kabirlerden girişin sağ tanıfındaki baş sandukanın -kabrin- Kukli Mehmed Bey’e ait olduğunu, yanındakinin eşine, ayak kısmındaikilerden birinin oğluna (solda) diğerinin de (sağda) kızına ait olduğunu bildirmektedirler. Kukli Mehmed Bey çocuklarını hayatta iken kaybettiği için, sarayı yanında inşa ettirmiş olduğu bu türbeye defnettiğine inanılır. Çünkü Kukli Mehmed Beynin öldükten sonra, kendi vasiyeti üzere Zinova’da değil Prizren’de gömüldüğüne dair bir yandan vakıfnamesinden, diğer yandan da Hacı Mehmed Tahir Efendi’nin Menakıb-name’sinin 27. bölümünde yer alan “Onlar bizim Müderris Ali’nin mezarına kadar geldiler, onun cesedini mezarından çıkardılar. Aynı böyle olay Kukli’yle de olagelmiştir, böyle olaylar diğer türbelerimizde gerçekleşmiştir” tümcelerinden anlaşılmaktadır. Daha sonra ise, Avusturya askerleri tarafindan tahribat gören kabirden cesedinin çıkarılarak Zinova’da (Brodosanda)ki mevcut olan türbesinde yeniden defnedildiği muhtemeldir. Kukli Mehmed Bey’in kabri yanında, eşine ait olan mezarda ayak taşı mevcutken baş taşı yoktur. Oğluna ait kabrin baş ve ayak taşı mevcuttur. Dört köşeli olan kabir taşı kitabetidir ve üstünde baştaşı taklidi vardır. 80 x 12 cm. boyutunda ve sülüs ile yazılan kitabe metninden bu kabrin Süleyman Bey bin Mehmed Bey’e, yani Kukli Mehmed Bey’in oğlu Süleyman Bey ait olduğu anlaşılmaktatır. Kızına ait kabirde ise ne baş ne de ayak taşı mevcuttur. Türbe içinde kırık ve okunaklı olmayan daha birçok kitabeli taş mevcuttur. Türbedeki tüm sandukalar yeşil örtü ile örtülüdür. Türbenin inşa kitabesi bulunmamaktadır. Türbede Kukli Mehmcd Bey kabrinin, baş taşının kitabeli olduğu görülmektedir. Baş kısmı ve gövdesi kırık olan taş, demir çubuklarla koruma altına alınmıştır. Bu nedenle kitabesi okunamaz hale gelmiştir. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Sadi Tekkesi – Türbesi

Sadi Tekkesi – Türbesi

kosova -cakova hadım mahallesi saat meydanı mevkinde . mazlam lukuçi cad no:26 Tekke çok geniş bir avlu içinde yer almaktadır. Yapının, tek katlı ve sade bir işçiliği vardır. Malzeme olarak kerpiç ve tuğla kullanılmıştır. Tekke, ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Tek bir yapıdan oluşan tekkenin semahane, kahve ocağı, türbe ve derviş odaları gibi bölümleri vardır. Semahane sağır bir kubbe ile örtülüdür. Semahanenin mihrap ve kubbe göbeğinde kalem işi süslemeler bulunmaktadır. Her duvar cephesinde alt ve üst ikişer pencere açıklığı vardır. Alt sıra pencerelerde ahşap pencere kanatları bulunur. Semahanenin kuzeyinde ahşap direklere oturan mahfil yer almaktadır. Türbe bölümünde tekkede görev yapmış şeyhlere ait onyedi kabir vardır. Semahane girişinde, göz hastalıklanna şifa olan “göz taşı” bulunmaktadır. Hastanın şifa bulmak için bu taşa dökülen sudan üç defa gözlerine sürmesi gerektiğine inanılmaktadır. Günümüzde Muhammedi, Musa ve Yahya adındaki şeyhler tekkede faaliyet göstermektedirler. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Nukdi Baba ( Şeyh Fettah ) Türbesi

Sarı Bayezid ve Sarı Bayezid camii haziresi

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.