Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Eskici Baba Hz. (Eskici Mehmed Dede)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Eskici Baba Hz. (Eskici Mehmed Dede) Türbesi,

Osman Gazi Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Osman Gazi Hz. Türbesi,

Müştak Baba Hz.
Muş İli Müştak Baba Hz. Türbesi, Minare Mahallesindedir.

Kırk Şehitler
Kırklareli İli Kırk Şehitler Türbesi,

Hamal Dede Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Hamal Dede Hz. Türbesi,

Ümmü Sultan Hz. (Hatuniyye Türbesi)
İzmir Ödemiş İlçesinde Ümmü Sultan Hz. Türbesi, (Hatuniyye Türbesi) Birgi Köyü'ndedir.

Derviş Molla Muhammed Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Derviş Molla Muhammed Hz. Türbesi, Eğrikapı surdibindedir.

Kesikbaş Sultan Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Kesikbaş Sultan Hz. Türbesi, Eğrikapı surdibindedir.

Ahmet Hayali Hz.
Bursa Yıldırım İlçesinde Ahmet Hayali Hz. Türbesi,

Mehmet Çelebi Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Mehmet Çelebi Hz. Türbesi, (Yeşil Türbe)

Sefer Baba Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Sefer Baba Hz. Türbesi,

Toklu İbrahim Dede Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Toklu İbrahim Dede Hz. Türbesi, Hamidullah El Ensari Hz.'nin türbesinin bulunduğu Toklu İbrahim Dede mezarlığındadır.

Haşimi Emir Osman Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Haşimi Emir Osman Hz. Türbesi, Kulaksız semti Haşimi Emir Osman Camii Haziresi'ndedir.

Çizmeci Başı Mahmud Efendi Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Çizmeci Başı Mahmud Efendi Hz. Türbesi, Kabataş iskelesi yol ortasındaki ağaç dibindedir.

Ahmet Bedevi Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Ahmet Bedevi Hz. Türbesi, Hacı Ahmet Cami Haziresi'ndedir.

Akşemseddin Camii Haziresi
İstanbul Fatih ilçesinde Akşemseddin Camii Haziresi, Hırka-i Şerif Camii aşağısındadır.

İdris Pehlivan Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde İdris Pehlivan Hz. Türbesi, Mevlanakapı'dan girerken sağdadır.

Pileka Mustafa Hz.
İstanbul Eyüpsultan ilçesinde Pileka Mustafa Hz. Türbesi, Eyüp Sultan Camii kapısındadır.

Muhammed Bedrettin Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Muhammed Bedrettin Hz. Türbesi, Hırka-i Şerif Cami aşağısında

Firuzağa Cami Bahçesindeki Zat
İstanbul Fatih ilçesinde Firuzağa Cami Bahçesindeki Zat,

Marpuççular Hoca Alaaddin Cami Haziresi
İstanbul Fatih ilçesinde Marpuççular Hoca Alaaddin Cami Haziresi,

Ekmekçi Baba Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Ekmekçi Baba Hz. Türbesi, Suriçi benzinci önünde.

İlyas Bey Hz.
Kocaeli Gebze İlçe'sinde İlyas Bey Hz. Türbesi, İlyas Bey Camii kenarındadır.

Abdal Mehmed Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Abdal Mehmed Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnağme'sinde geçer.

Sarı Saltuk Hz.
Bursa İznik ilçesinde Sarı Saltuk Hz. Türbesi,

Hasan Baba Hz.
Yalova Çınarcık İlçe'sinde Hasan Baba Hz. Türbesi,

Fikirli Sinan Hz.
Çanakkale Gelibolu İlçe'sinde Fikirli Sinan Hz. Türbesi,
Eskici Baba Hz.
Edirne İli Eskici Baba Hz. Türbesi, Selimiye Arastası'ndadır.

Okcu Sinan Bey Türbesi
Afyon – Sinanpaşa – Tınaztepe Merkez camii Tınaztepe’de Merkez Camii iç mekanının kuzey doğu kısmında kabri bulunan Okçu Sinan Bey’in Cumhuriyet Dönemi’nde yapıldığı sanılan bir sandukası bulunmaktadır. Ancak asıl mezar ve sandukası iç mekanın yaklaşık 2 m. kadar altında yer almaktadır. Sandukanın sarıklı baş taşında, latin harflerle, “Karahisar[-ı] Sahip Sancağı dahilinde Sincanlı kazasına tabi Sinir Karyesi’nde vaki Okçu Sinan”, ibareli yazı bulunmaktadır. Fikri Yazıcıoğlu, Sahipata Oğullarının okçu birlik komutanı olduğunu ve harp sırasında şehit düşmüş olduğunu nakleder. Karahisar Sancağı Beyi görevinde bulunan ve buradan emekli olan Okçu Sinan Bey , Sinir köyünde, bir mescit ve bir muallimhâne yaptırır. Bu yerlerin masraflarını karşılamak üzere de Todurga köyünde inşa ettirdiği iki değirmen ile altmış bin akçe para vakfeder. Sinan Bey, vakfın mütevellîliğini âzâtlı kölelerinin en sâlihine ve onların neslinden gelenlere, eğer nesilleri kesilir ise Karahisar kadılarına verilmesini şart koşar. Aynı köy içindeki bir yapının bitişiğinde küçük bir mezarlık bulunmaktadır. Köylüler buraya Hızır Abdal Evliyası demektedir. Yine aynı köyde kimliği hakkında bir bilgi bulunmayan Derviş İbrahim , aynı adla anılan ve yakın zamanda yapıldığı anlaşılan bir türbe içerisinde bulunmaktadır. Türbenin ön kısmında duvara bitişik olarak, sonradan yapıldığı belli olan basit bir sokak çeşmesi yer alır . Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

İhsaniye Türbeleri
Saya Baba Türbesi İhsaniye ilçesi Gazlıviran Köyü’nde bulunan Saya Baba Türbesi’nin XIII.yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı sanılmaktadır. Bu konudaki kitabesi günümüze ulaşamamıştır. Sanat tarihinde eyvan türbeler grubuna giren bu türbe iki katlı olup, ölünün gömülü bulunduğu mumyalık kısmı toprak içerisindedir. İki yandan üçgen payandalarla desteklenen türbe, kesme taştan yapılmış, dikdörtgen planlıdır. Üzeri beşik tonozla örtülüdür. Yer yer yıkılmış olan türbenin cephe süslemesi fazla bir bilgi vermemekle beraber, geometrik bezemelerle girişinin süslü olduğu anlaşılmaktadır. Hayran Baba Zaviyesi Kırhisar Nahiyesinde Kayırviran köyünde Hayran Baba Zaviyesi bulunmaktadır. Bu köyde 43 kişi kayıtlı olup bunların yanındaki bir kayıtta, ‘karye-i mezburede sakin olan kimesneler Hayran Baba neslinde zaviyedar ve zaviyedar oğullarıdır.’, şeklinde ifade bulunmaktadır. Bu ifadeler söz konusu köyün zaviyedarlar tarafından oluşturulduğunu göstermektedir. Herdana Bahar Baba Türbesi Osmanköy’de Herdane Bahar Baba Türbesi adıyla anılan yapının kitabesi günümüze ulaşamadığından kime ait olduğu bilinmemektedir. Mimari üslubundan XIII.yüzyılın ikinci yarısına ait olduğu sanılmaktadır. Büyük bir bölümü yıkılmış olan bu türbe de sanat tarihindeki eyvan türbeler bölümünde yer almaktadır. Türbe ölünün gömülü bulunduğu mumyalık kısmı ile bunun üzerindeki sandukanın bulunduğu dikdörtgen mekandan meydana gelmektedir. Moloz taş ve kesme taş duvarlardan yapılmış olan türbe dikdörtgen planlı olup, beden duvarlarının iki yanında üçgen payandalarla desteklenmiştir. Giriş kapısı yekpare mermer silmeli olup, dışarıya büyük bir kemerle açılmaktadır. Ali Dede – İhsaniye Üçlerkayası köyünde bulunan Adak Tepesinde rivayetlere göre Ali Dede isminde bir ulu evliya olduğu söylenen kişiye ait bir yatır olduğu anlatılır. Vaktiyle, yine burada mübarek aylarda ve arife günleri ya da bir kişi adak adadığında, genellikle çocuklara şeker adağı, lokum adağı ve afyona özel haşhaşlı nokul, haşhaşlı ekmek adağı dağıtılırdı. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hayran Veli
Afyon – İhsaniye – Kayıhan beldesi camii yanında Hayran Veli türbesi , Kayıhan beldesinde camiyle bitişik bir türbedir. İçinde Hayran veli ile müridlerine ait mezar yerleri bulunmaktadır. Onun Horasan erenlerinden bir halk tabibi olduğu ve kurduğu tekkede bir tür cilt hastalığını iyileştirdiği anlatılır. Hayran Veli ’nin Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda yetişip Kayıhan’a geldiği, burada tekke kurup yerleştiği ya da 13. yüzyıl sonları veya 14. yüzyıl başlarında buraya gelen Hoca Ahmet Yesevi Ocağı’na bağlı Horasan Erenlerinden olduğu ileri sürülür. Bektaşi menakıbında Karaca Ahmet Sultan , Yargeldi Sultan (Akşemsettin) ve Seyyid Hasan Basri ile ile arkadaş olduğu anlatılır. Tahsillerini tamamladıktan sonra Karahisarı Sahib’e dönen bu dört arkadaş şehri gezerken, susarlar, namaz vakti gelmiştir. İçmek ve abdest almak için su ararlar. O sırada Karaca Ahmet elindeki asasını yere vurarak su burada olacak der.Ve vurduğu yerden su fışkırır. Kana kana içerler, abdestlerini alırlar. Zamanla bu suyun çıktığı yere çeşme yaparlar. Halen kullanılan Olucak çeşmesi bu olayın hatırasıdır. Kerametleri ortaya çıkınca dağılmağa karar verirler. Türbe Hayran Veli Camii ’nin doğusunda ve camiye bitişik olarak ve cami ile aynı bahçe içerisinde yer almaktadır. Duvarları örme taşlardan yapılmış olan dikdörtgen planlı türbenin üzerinde birbirine bitişik iki beşgen biçimli kubbe vardır. Kubbenin ve etrafındaki bölümlerin üzeri kiremitle kaplıdır. Türbeye giriş türbenin kuzeybatısına eklenen yeni mekanın doğu yönündeki kapıdandır. İçeride yükseltilerek oluşturulmuş platform üzerinde üçerli gruplar halinde sandukalar yer almaktadır. Ortada Hayran Veli kuzeyinde eşi, güneyinde ise oğlu, arkalarında da altı tane müride ait sandukalar vardır. Türbenin iç duvarlarında mavi renk boyanın hakim olduğu motiflerle yapılmış süslemeler yer alır. Dikdörtgen planlı olan iç bölümde kubbelerin altında kemer bulunur. Güneyde iki kuzeyde ise bir pencere yer almaktadır. Pencereler üzeri kemerli dikdörtgen biçimli kalın nişler biçiminde yapılmış olup cam kısmı dış kısma yakın olarak yapılmıştır. Cami ise, Kayıhan Beldesi Türbe mahallesinde, Hayran Veli Türbesi ’ne ve Kayıhan Türbe Mezarlığına bitişik olarak yer almaktadır. Caminin dış duvarı üzerinde yer alan mermer kitabede yapılış tarihi Arapça rakamlarla 1311, tamir tarihi de günümüzde kullanılan rakamlarla 1967 olarak belirtilmiştir. Camii üçgen kırma çatılıdır. Kesme blok taşların kullanıldığı duvar sıva ile kaplanmış ve sarı boya ile boyanmıştır. Dikdörtgen planlı caminin girişi kuzeyde yer alıp giriş kapısının bulunduğu bölümün önüne kapısı doğuda olan çıkma biçimli ön bölüm ilave edilmiştir. Ayakkabılık olarak kullanılan bu bölümden asıl giriş kapısını kullanarak caminin içerisine girilmektedir. Üzeri kemerli dikdörtgen biçimli ve niş şeklinde açılan pencereler ile doğal ışıklandırma sağlanmaktadır. Pencerelerin üst kısımlarında kemerler arasında küçük niş biçiminde pencereler yer almaktadır. Mihrabın bulunduğu duvarda ise mihrabın her iki yanında birer pencere, üstteki küçük pencereler ise mihrap ile büyük pencere arasında olacak şekilde ve konumu her ikisinin de üzerinde olacak şekildedir. İşlemeleri çok güzel olan ahşap minber caminin güneybatı köşesinde ve basamaklarının yönü kuzey-güney doğrultulu olacak biçimde bulunmaktadır. Giriş bölümünün üzerinde yer alan asma kat ahşap sütunlar üzerinde yükselmektedir. Düz ahşap tavanlı kademeli olarak yapılmış ahşap panolar içerisinde geometrik ahşap süslemeler yapılmıştır. Bu panolara avizeler tutturulmuştur. Caminin iç ısınması kalorifer sistemi ile yapılmaktadır. Kalorifer radyatörleri cami duvarlarının alt bölümünde yer alan ahşap lambiri bölüme tutturulmuştur. Belde içerisindeki diğer kültürel varlıklarla birlikte inanç turizmine yönelik etkinlikler içerisinde bulunulabileceği gibi Göynüş Vadisi’nin belde sınırları içerisinde yer alması bakımından da önemlidir. Cami hâlâ kullanılmaktadır. Türbenin yanında olması ve Hayran Veli adına yapılmış olması nedeniyle önemlidir. Yerleşimin güneybatısında yer alan Tekke Bayırı Tepesi’nde bulunmaktadır. Etrafı 120 cm yüksekliğinde, 50 cm genişliğinde kesme blok taşlarla dikdörtgen biçimli duvarla çevrili bir alanın içerisinde doğu-batı doğrultulu sanduka biçimindedir. Sanduka Dedemağacı mezarında olduğu gibi yığma taşların beton harcı ile sıvanmasıyla oluşturulmuştur. Sandukanın batı ucunda mezar taşı vardır. Taş duvarların kuzey ve batı dış kısmında zemin taş çevrilerek oluşturulmuş bir platform yer almaktadır. Giriş kapısının sağında bayrak direği bulunmaktadır. Hayran Veli Tekkesi ’nin bulunduğu Tekke Bayırı Tepesi çevreye hakim bir konumda olup, buradan Kayıhan Beldesi, Kızılay Maden Suyu Fabrikası’nın bulunduğu alan, Gazlıgöl Kaplıcası, Ayazini, Yeşilyayla, Karababa Tekkesi ve Beyköy görülebilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Karacaahmet Sultan – Afyon
Afyon – İhsaniye – Karacaahmet Karacaahmet beldesindeki cami, imar planı içinde, mezarlığın 260 m. kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yapı, camii ve tekke olmak üzere iki kısımdan oluşur. Cami güney, tekke kuzey yönündedir. Dış duvarları kesme taş kaplı, duvar köşelerindeki taşlar diş biçiminde dizilmiştir. Her iki tarafta da iç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Tekkeye giriş kuzeyden, camiye giriş batıdadır. Minaresi güney batıdadır. Tekke içinde 31 adet yatır vardır. Caminin üç merdivenli, dört devşirme sütundan oluşan üç kubbeli revaklı bir girişi vardır. Giriş kapısı batıda yassı kemerli, ahşap iki kanatlıdır. Kapı üzerindeki dört satırlık eski ve yeni yazı ile yazılmış olan kitabe şöyledir. Karacaahmet Sultan aleyhi rahmeturrahman efendi hazretlerinin. 1- Türbe-i zevil garyeleri ve ittisaline iş bu camii şerif baiş. 2- Güfranı cenabı hak celle ve alâin inayeti ve ol sahibi kerametin ruhaniyeti ve mahzi. 3- Eshab-ı hayrun ianet ve ced ve gayret ile tevsian ve müceddiden inşaası hüsnü hitam bulmuştur. 1324 (1908M.) İç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş köşelerdeki tromplarla olur. Tromp aralarında sağır kemerler vardır. Mihrabın üst kısmı üçgen alınlıklı, kademeli sivri kemerli, iki yanı dönen sütuncelidir. Minberi güneybatıda küfeki taşından yapılmıştır. Yağlı boya ile (gri üzerine siyah kırmızı çizgilerle boyanmış) boyanarak taş şekli verilmiştir. İç mekanın kuzey duvarında merdivenle çıkılan, balkon şeklinde iki yanı konsollara dayalı müezzin mahfili vardır. Kubbe, ortada iç içe yıldız ve kollarından oluşan üçgenler içinde gri, siyah,kırmızı renkler kalem işi çiçek motifleri ile süslüdür. Köşelerde trompların oluşturduğu dört küçük kubbeler, son zemin üzerine kırmızı, yeşil, sarı renklerden oluşan yıldız motiflidir. İç mekan doğuda 3, batıda 2, güneyde 1 olmak üzere 6 adet yuvarlak kemerli, dikdörtgen pencere ile aydınlanır. Ayrıca sağır kemerlerin bulunduğu kısımlarda her duvarda bir adet olmak üzere dört adet küçük ve yuvarlak pencere bulunur. İç duvarlar taş şekli verilmiş yağlı boya ile boyanmıştır. Trop kemerleri değişik renklerde boyanmıştır. Minaresi güney batıdadır. Dikdörtgen prizma kürsü üzerine, düzgün kesme taşlardan yapılmıştır. Şerefe altı profilli, sivri külahı çinko kaplamadır. Camiin kuzey batısında etrafı parmaklıkla çevrili, yerden yarım metre yükseklikte ‚Kaymak Dede‛ adıyla anılan bir gömüt bulunur. Tekke ile ilgili inanışlar nedeniyle inanç turizmi bakımından önemlidir. Tekkenin ilk kuruluşu çok harap ve eskidir. Camii kapısı üzerindeki kitabeden 1908 yılında onarım gördüğü anlaşılıyor. Son olarak1966 yılında yeniden tamir görmüştür. Cami ile tekke’nin birleşik olması nedeniyle cami tekkeyi ziyarete gelenlerce ziyaret edilmektedir. Tekkenin dış duvarları kesme taş kaplı, duvar köşelerindeki taşlar diş biçiminde dizilmiştir. Her iki tarafta da iç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Tekkeye giriş kuzeyden, camiye giriş batıdandır. Minaresi güney batıdadır. Tekke içinde 31 adet yatır vardır. Ġç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Kubbe köşelerde yer alan dört trompa dayanır. Tromp aralarında dört duvarda dört sağır kemer bulunur. Giriş kapısı, kuzeyde olup basık taş kemerlidir. Kapı üzerindeki dört satırdan oluşan kitabe şöyledir: 1- 726 tarihinde Sultan Orhan Gazi zamanı saltanatında. 2- calisi post nesim-i irşat tarikat-ı Aliyye ve sahib-ül havarikül adad ve zakir. 3- Keramet semiye bulunan Karacaahmet Sultan guddise surzetül gufran hazretlerinin türbe-i atır nakina fatiha. 4- Sene-i hicriye 1324, sene-i rumiye 1322 (ortada) mebdei tecdidi türbe. Kapı girişinin solunda, camiin kuzey batısında hastaların tedavi edildiği yer olan tahta perde ile çevrilmiş, araları tahta perde ile dört hücreye ayrılmış kısım bulunur. Hücrelerde tomruk adı verilen yan kenarları delikli ahşap hatıllar vardır. (Buradaki tedavi yöntemi, hastanın ayak bileği tomruğa geçirilerek bağlanmakta, karşı koyan hastaların ayaklarına dayak atılmaktadır). Tekkenin güneyinde, camii ile müşterek duvarlı kısımda basit bir mihrap yer alır. Mihrabın batısında merdivenle çıkılan ahşap küçük bir mahfil kısmı vardır. Tekke her duvarda iki, camiye bakan duvarda bir olmak üzere 7 pencere ile aydınlanır. Tekkenin iç mekanının yarısından fazlasını yatırların bulunduğu kısım kaplar. Etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olan bu kısım tekke zemininden 25-30 cm. yüksekliğinde olup, üzerinde Karacaahmet’in oğlu Şeyh Eşref ve oğullarının olduğu söylenen 31 adet yatır vardır. Adına köy ve tekke kurulan Karacaahmet Sultan, Horasan erenlerindendir. Hacı Bektaş dergahından fütüvvetname almıştır. Karacaahmet kurduğu ocakta akıl hastalarını tedavi etmiş, daha sonra kurduğu ocak başına oğlu Şeyh Eşref’i geçirerek, kendisi Batı Anadolu’nun fethine katılmıştır. Manisa Akhisar taraflarında da bir ocak kurmuştur. Akhisar Gökçe Ağaç köyü arazisi kendisine vakfedilmiş, Akhisar Karaca köyünde 1397 yılından önce ölmüş ve orada gömülüdür. Akıl hastalarının tedavi edildiği yer olarak kabul edilmekte olup bu sebeple ziyaret edilmektedir. Latif Daşdemir’in çalışmasında (DAŞDEMĠR Latif, Afyonkarahisar Efsaneleri) Karacaahmet ’in annesi ile ilgili şu menkıbe anlatılır. Anadolu Selçuklu Devletinin son zamanlarında Seydi Sultan, Işık Sultan ve Hendi Baba adlı üç ermiş kişi, Afyonkarahisar’ın bugünkü Ġhsaniye ilçesine bağlı Karacaahmet Köyünde oturan, akıl hastalıkları hekimi Karacaahmet Sultan’ı ziyarete gelirler. Karacaahmet ve bacıyan-ı rumdan olan annesi tarafından konuklar köyde gereğince ağırlanırlar. Mevsim yaz olduğu için havalar çok sıcak geçmektedir. Dervişler hep birlikte akşam yemeğini yedikten sonra namazlarını kılıp minderlerine çekilerek sohbete dalarlar. Sohbet sırasında içlerinden birisi, ‚kimin daha keramet sahibi olduğunu göstermesi‛ konusunda bir öneri ortaya atar. Bu teklif herkes tarafından kabul görür. Seydi Sultan, gerekli duaları yaparak sıcak havada büsbütün ılımış suyu buzlu su haline getirir. Hendi Baba, her zaman yanında taşıdığı kamçısını, okuyup orta yerde bırakarak yılan durumuna sokar. Karacaahmet Sultan, altındaki seccadeyi kocaman bir halı yaparak, konuklarının altına serer. Işık Sultan, bir üfleyişte odanın bütün mumlarını söndürüp her yeri zifiri karanlığa boğar. O sırada Karacaahmet’in annesi, avucunda tuttuğu kıpkırmızı bir kor ateşle odaya çıkagelir. Arkadan da alnında parlayan bir nurla dört yanını kamaştıran parlak bir ışığa boğar. Bunun üzerine konuklar, hakkı teslim edip, en üstün kerametin Karacaahmet’in annesine ait olduğunu kabul ederler. Sonra da Karacaahmet’e dönüp hepsi bir ağızdan, -Anan bizden de, senden de daha doluymuş. Derler. Anlatıldığına göre bu toprakların ‘Anadolu’ adını alması da ‘Anandolu’ sözünden gelmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Damlalı Dede
Afyon – Bolvadin – Kemerkaya kasabası Bolvadin’in Kemerkaya Kasabası’nda mağaraya benzeyen bir yerde, çevresinde bir mezar olmamasına rağmen, bölge halkı burada bir yatır olduğuna inanır ve ziyaretlerde bulunur. Bu yatıra ‚Damlalı Dede‛ denmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Müderris Yörük Hacı Ali Efendi
Bolvadin’de Kadiri tarikatının temsilcilerinden biri de Yörük Hacı Ali Efendi . Mahalle halkının desteğiyle Ömer Efendi başkanlığında bir dernek kurulur ve Kaymakçızade Hacı Mustafa Efendi’ nin bağışladığı arsa üzerine bir medrese inşa edilir. Büyük bir bahçe içinde havuzu, çeşmesi, haziresi ile düz, toprak damlı kerpiç binalardan meydana gelen medresenin bir derslik ve on talebe hücresi vardır. Bu medresenin başına da Konya’daki Parlak Hacı Medresesinden mezun olan ve kuruluşunda önemli katkıları olan Ali Efendi getirilir. Sene 1895’tir. Müderris Yörük Ali Efendi , Osman Efendi’nin oğludur ve 1864’te Emirdağ ilçesinin Dere köyünde doğar. İlk eğitimini babasından alan Ali Efendi 10 yaşında Bolvadin’e gelir. Burada Sıbyan Mektebi’nde okur. Daha sonra İmaret Camii yanındaki Müftüzade Hacı Mehmet Efendi Medresesi’ne devam eder. Akrabası Müderris Yörük Hacı İbrahim Efendi (ö.1887) ’ nin görev yaptığı Bülbülzade Müftü Müderris Hacı Mehmet Efendi Medresesi’ne kaydolur. Burada Hadimli Mehmet Vehbi’den tefsir, Kadınhanlı Hüseyin Efendi’den hadis okur. Daha sonra Kadirîye Tarikatı’na intisap eder. Hocasının ölümü üzerine Konya’ya giderek Parlak Hacı Medresesi’nden icazet alır. Bolvadin’e döndüğü zaman, intisap etmiş olduğu tarikatın ismi ile anılan ‚Kadriye Medresesi‛ne müderris olur. 1924’te medreselerin kaldırılmasına kadar burada müderrislik yapar. Kadriye Camii, 1909 yılında ibadete açılır. Yörük Hacı Ali Efendi, diğer taraftan 240 kuruş maaşla camiye imam-hatip olarak atanır. Atanma, Bolvadin Mahkemesi’nden aldığı ilam üzerine Evkaf Nezareti’nce gerçekleştirilir. 1920 yılında Kuva-yı Millîye Teşkilatı’nı kurar ve reisliğini yapar. 1920-1939 yıllarını Bolvadin’de Müftülük görev yılları olarak geçirir. Aynı zamanda Bolvadin Maarif Encümeni Reisliği’ne seçilir. Reisliği beş yıl sürer. 1939 yılı vefat tarihidir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Kabak Abdal Türbesi
Malatya – Kuluncak – Alvar Köyü Alvar Köyü’nde bulunan Kabak Abdal türbesi , üzerindeki kitabesine göre, 1844 tarihinde yapılmıştır. Kare planlı olan türbenin üzeri kubbe ile örtülüdür. Türbenin içerisinde beton sıvalı bir mezar bulunmaktadır. Anlatıldığına göre, 1. Selim (Yavuz Döneminde) Melek Hatun ve oğlu Hüseyin buraya yerleşir. Köyün güzelliğini gören Kılınç ve Dinç soyadlı aileler de buraya yerleşirler. Köyün adını da Yeniyurt koyarlar. Aradan geçen zamanla burası 15 haneli bir köy olur. Köye (Kabahabdal) isminde bir zat gelir ve çok çabuk çevre edindiğinden köy halkı arasında sevilen biri olur. Ama sevmeyenler padişaha haber gönderip “sizin yerinizde gözü olan biri var”, derler. Bunu haber alan padişah askerlerini gönderip (Kabahabdalı) bir sınava tabii tutar. Kabahabdal bu sınavdan başarıyla çıkar ve yerinde gözü olmadığına inanan padişah onu mükafatlandırmak ister. “Kabahabdal ne dilerse dilesin yerine getirilecektir”, der. Kabahabdal ne altın ne akçe alır, “sadece köyüme gitmek isterim”, der. Yalnız orada bulunan iki tane mermer taşını ister. O taşları İstanbul’dan atar, taşlar Alvar’a düşer. Köyümün adı “Alvar kalsın”, der. Bugün o taşların yeri dilek taşı olarak bilinir. Padişah Kabahabdal’a tekke deresine kadar olan kısmı vakıf arazisi olarak verir. Kabahabdal öldüğünde buraya bir türbe yaptırılır. Türbeye yakın bir yerde kuşların eşeleyerek çıkardığı yaz kış aynı sıcaklıkta olan bir su vardır ve her türlü romatizmal hastalığa iyi gelir. Burada bir de hamam vardır. Alvar’da Kabahabdal’ın diktiği yarısı yeşil yarısı yanmış bir de meşe bulunmaktadır. Her yıl haziran ayının son haftası Kabahabdal’ın türbesine gelip kurbanlar kesilir, şenlikler düzenlenir. Yunus Gürer çalışmasında, Mehmet Halife ve Kabak Abdal Türbelerinde değerli eşyalar bulmak amacıyla kazı yapılmış, fakat hiçbir mezar emaresine rastlanılmamış olduğunu kaydeder. Bu mezarların o dönemlerde yöreyi ziyaret eden ve halk tarafından sevilen bu kişiler anısına yapılmış olabileceği ileri sürülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Şeyh Muhammed Kerhi
Malatya – Kale – Ziyaret Mevkii Kale ilçesinin ziyaret mevkiinde Şeyh Muhammed Kerhi türbesi vardır. Anlatılır ki, Şeyh Muhammed Kerhi Hazretleri Bağdat’ın Kerh beldesinden İzollu’ya gelir. IV. Murat Bağdat seferi sırasında Malatya topraklarında ilerlerken Kıraç’ta (Bari’nin alt tarafında) “eğer bu beldede muhterem bir zat var ise, bana sıcak bir ekmek yetiştirir”, der. O anda annesi ekmek pişirmekte olup, kendisi de evinin duvarını örmekte olan Muhammed Kerhi Hazretleri kerametini göstererek sacdaki sıcacık ekmeği alarak ördüğü duvarın üzerine çıkıp Kıraç’taki 4. Murat’a “buyurun sultanım”, diyerek çağrısına cevap verir. Hasbıhal ettikten sonra sultanı ordusuyla birlikte yemeğe davet eder. Ahali ve asker ne olup bittiğinin farkında değillerdir. Yemek davetinden dolayı şaşkınlık içerisindedirler. IV. Murat mübarek zatın davetini memnuniyetle kabul ettiğini söyler ve eve doğru hareket ederler. Muhammed Kerhi Hazretlerinin annesi güveçte çorba pişirmiş. Kendisi de bir teneke arpayı ortaya dökmüş (bunu gören askerler eyvah hayvanlarımız da biz de aç kalacağız demişler.) Muhammed Kerhi Hazretleri arpayı atlara vermelerini söyler. Hayvanların torbalarına 1 ölçek yerine 2 ölçek konur, fakat bir teneke hiç azalmaz. Güveçteki çorbadan askere bir tas yerine iki tas verilir, o da hiç azalmaz. Kerametlerini gören IV. Murat Şeyh Hazretlerinden Bağdat Seferi için hayır dualarının eksik edilmemesini ister. Şeyh Hazretleri muvaffakiyetlerini müjdeleyerek kendisinin de bir ricası olduğunu seferden dönerken Van dolaylarında bir çiftçiye uğrayıp emanet bir hırka verileceğini ve onun kendisine getirilmesini ister. Bağdat seferi muvaffakiyetle sonuçlanır. Büyük hakan sefer dönüşünde Van dolaylarındaki bahsedilen yere iki asker göndererek emanet hırkayı getirmelerini emreder. İki asker çiftçiye uğrayıp Şeyhin ve Hakanın selamlarını iletip emaneti isterler. Askerlere emanet hırka verilir. Askerler dönerken kendi aralarında konuşurlar. “Bu hırka çok kirli hakana böyle götüremeyiz.” Hırkayı yıkayıp öyle götürürler. Sultan İzollu’ya vardıklarında Şeyh Hazretlerine hediyelerle birlikte hırkayı verir. Şeyh üzülür “eyvah” der. “Eğer bu hırka yıkanmamış olsaydı ziyaretimize gelen bütün hastalar şifa bulacaktı, şimdi artık nasibi olanlar şifa bulacaklar.” Sene 1639’dur. Şeyh Hazretlerinin artık kerametleri ortaya çıkmıştır. Ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu şifa bulmaktadır. Sene 1640’ta Sultan Murat da Şeyh Hazretleri de ahirete göçmüşlerdir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Abdulharap Ziyareti
Malatya – Doğanşehir – Savaklı Köyü İlçeye uzaklığı dokuz km. olan Savaklı köyünde Abdulharap ziyareti bulunur. Bu türbeye zaman zaman çeşitli dilek ve adaklar için gidilir. Köyün adı Çelikhan’ın Abdulharap köyünden gelenler tarafından başlangıçta Abdulharap olarak verilmiştir. Bu isim, 1960’lı yıllarda Sürgü Barajının Dolusavak tipi yapılmasından dolayı bu isim köylüye hoş geldiğinden Savaklı olarak değiştirilir. İlk kuruluşu barajın alt kısmında kalan köy sel tehlikesine kalmamak için barajın batı yakasına taşınmıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Es Seyyid Ömer Osman Hulusi Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi haziresi Şeyh Hamid-i Veli evladından postnişin Ahmed Hilmi Efendi’nin oğlu Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, Şeyhzade Hatip Hasan Efendi’nin kardeşidir. Resmi kayıtlarda Ömer Osman Hulusi Efendi olarak zikredilmektedir. Şeyh Hamid-i Veli Medresesi müderrislerinden Muhammed bin Mahmud Darendevi’den icazet almıştır. Ma’kul, menkul ve Feraiz ilimleri dalında icazetnameleri olan Ömer Osman Hulusi Efendi, 1878-1910 (veya 1912) yılları arasında yaşamıştır. İcazet aldıktan dört yıl sonra vefat etmiş olduğu nakledilir. Kabri Hacılar-Şeyhli mahallesindedir. Osmanlı döneminde müderrislik diploması sayılan icazetnamenin orijinal nüshası Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığındadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Fethullah Musuli Efendi
Malatya – Darende – Eski çarşı kabristanında Fethullah Efendi , Musulî unvanı ile tanınmıştır. Babası Şeyh Molla Mahmud’dur. Onun önce Kadirî, sonra Nakşibendiye tarikatından olduğu künyesinden anlaşılır. Ailesi, Darende’de Fethullahlar lakabıyla tanınmıştır. Fethullah Musulî, Türkistan tarafından Musul vilayetine gelerek orada tahsilini yapmıştır. Fethullah Musulî, 1726’da İbrahim bin Haydar ve Ahmed bin Haydar adlı hocalarından dini ve akli ilimlerle alakalı bir icazetname alır. Musul’da iken fıkhi konulardaki bazı görüşleri yüzünden yörenin idaresi tarafından iyi karşılanmaz. O da Musul’da rahat edemeyeceğini anlayarak yakın dostu Hüseyin Paşa’nın teklifi ile Darende’ye gelir. Hanifi Hoca’ya göre, Musul ulemasından ve sadattan Fethullah Musulî Hicaz’a gitmek isteyince bu zatın ilim ve fazlına hayran olan Musul valisi Darendeli Hacı Hüseyin Paşa, onu hac dönüşü esnasında Darende’ye uğramaya ikna etmiş; orada kalmasını sağlamak için de oğlu Yusuf Paşa’ya mektup yazmıştır. Yusuf Paşa da onu Darende’de kalmaya razı ederek evlendirmiştir. Ya da Hüseyin Paşa’nın 1727 senesinde birinci defa Musul valiliği yapmakta olduğu zamanda, “fezâil-i ber güzide, ve te’lifat-ı adîde ve ahlâk ve şemâil-i hamîde ashabından Fethullah Musulî” ile tanışır, genellikle onunla beraber olduğu gibi, Musul’dan ayrılır iken onu da Darende’ye gelmeye ikna eder. Darende’de onu müftülüğe tayin ettirir, onun rahatını sağlayacak diğer imkanları temin eder. Fethullah Musulî, burada evlâd u iyal sahibi ve devlet ricali arasında da makam, mevki ve itibar kazanır. Darende Tarihi yazarı Hanifi Hoca, Fethullah Musulî’nin dört oğlu olduğunu söyler ve bunları şöyle tanıtır: “Bunların en meşhuru Ahmet (Mehmed) Efendi’dir. Diğer mahdumları İmam Ali Efendi ile Rahim Efendi’dir. Darendeli Sadrazam Mehmed Paşa, hocası dolayısıyla kızını Ahmet (Mehmed) Efendi’ye nikah etmiştir. Fethullah Musulî’nin torunlarından olan Mehmed Emin Bey, Şair Nâfi Efendi, Ahmet Efendi, Rüfai Şeyhi Lütfi Efendi meşhur ulemadandır. Diğer torunu Mehmed Namık Efendi, Darende’de 47 sene müftülük etmiştir.” Bu sayılan isimlerin çoğu tabii ki onun 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında yaşayan torunlarıdır. Fethullah Musulî ’nin Muhammed ve Osman adında iki oğlu daha vardır. Fethullah Musulî , yıllarca Maraş ve Darende’de müftü ve müderrislik yapmıştır. Kendi kayıtlarına göre, 1737-1746 yılları arasında, ilk yıllarda sadece müftü, daha sonra Darende müftüsü ve Hatuniye Medresesi müderrisidir. Fethullah Musulî ve oğlu Muhammed Efendi, Darende’de bulundukları sürede genellikle Hüseyin Paşa’nın medreselerinde ders vermişlerdir. Bir başka belgede ise Fethullah Musulî’nin Aşudu Deresi denilen mevkide Şeyh Mescidi adı ile bilinen bir mescitte hatiplik yapmakta olduğu kaydedilir. Fethullah Musulî ’nin 200’ün üzerinde eseri, zekası, çalışkanlığı, kendine karşı güven duygusu içinde olmasıyla, senelerce müftülük ve müderrislik yaparak adeta Darende’nin ilmi ve dini hayatına mührünü vurmuş olduğu görülür. Eserlerindeki tarihlerden onun 1800’lü yılların başında ve çok yaşlanmış bir halde vefat etmiş olduğu anlaşılıyor. Mezar taşı bulunmasına karşılık vefat tarihi okunamamıştır. Mezar taşından da anlaşılacağı üzere kendisi seyyiddir. Mezarı, Darende’nin eski çarşı kabristanında yakın dostu Hacı Hüseyin Paşa ve torununun oğlu Ahmet Rifat’ın kabrinin bulunduğu İkiz Türbe’nin doğu tarafındadır. Mezar taşında şu ibareler yazılıdır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî El-Merhûm ve’l-Mağfûr Es-Seyyid Fethu’l-lâh el-Mevlâ El-Müftî bi-Derende Rûhuna el-Fâtiha Eserlerinin 50 kadarı Darende Mehmet Paşa Halk Kütüphanesinde, el yazma olarak mahfuzdu Buradaki eserlerinin hepsi Arapça ve indekssizdir. Ayrıca Kayseri ve Bursa kütüphanelerinde de 11 tane eseri kayıtlıdır. Buradan anlaşıldığına göre, eserlerinin birçoğunun kaybolmuş olma ihtimali vardır. Fethullah Musuli’nin Mehmet Paşa Kütüphanesindeki eserlerinden bazıları şunlardır. Haşiyeh ala Ciheti’l mahde; Bir şerh olan kitap tasavvuf hakkındadır. Yine Endülüs alimlerinden birinin eserine yapılmış bir şerh, Molla Fenari’nin bir eserine yapılan bir başka şerhten de eserlerinin çoğunun şerh veya şerhin şerhi olduğu anlaşılır. Fethullah Musuli’nin eserlerinin hemen hemen hepsinde çokça tekrarladığı ifadelerden, kendisinin o zamanki Darendelilerden pek memnun kalmamış ve epey çekmiş olduğu anlaşılıyor. “Cehalet, nifak, haset, fakirlik ve şiddet yeri Darende’’ Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Ahmed Turan
Malatya – Battalgazi – Ahmed duran sokak Şehir surları dışında namazgahın batısında yer almaktadır. Tek kubbeli bir mescit iken 1960 yılında gördüğü tamir esnasında kubbesi yıkılarak kubbesiz hale getirilmiştir. İçerisinde Battal Gazi’nin gaza arkadaşlarından Ahmed Duran’ın mezarı olduğu söylenir. Kitabesi 1794 tarihini taşımaktadır ve hayrat sahibi Diyarbakır valisi ve Maden-i Hümayun Emini Yusuf Ziya Paşa’nın oğlu Muhammed Sabit Bey olarak geçmektedir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Karaisalı Evliyaları
1297 / 1881 Tarihli Adana Sancağı salnamesinde bu yörede aşağıda ismi yazılı evliyaların medfun olduğu belirtilmiştir . Mahmud Dede , Kaplancı Dede , Almaşar Dede , Yağmur Dede , Şeyh Ali Efendi , Ürgüp Dede , Bunlardan başka Hüsür Köyünde Kayış Baba adında bir ziyaret yerinden bahsedilmektedir. Hasan Dede – Karaisalı Sofu dede Erkeç Dede Koyun Dede – Adana Göldüğünde Ziyareti Gülüş Dede Molla Ali Türbesi Nuhlu Ziyareti Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Ziyaret Tepesi Ziyareti – Feke – Kayadibi Köyü
Adana – Feke -Kayadibi köyü yakınındaki tepe üzerinde Adana İli Feke İlçesi Kayadibi Köyü yakınındaki tepe üzerinde ziyaret vardır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halkbu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Yusuf Dede Türbesi – Feke
Adana – Feke – Belen Köyü Yusuf Dede’nin mezarı Adana İli Feke İlçesi Belen Köyündedir. Köye yakın olan dağın eteğinde türbesi vardır. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Yusuf Dede’nin yaşadığı dönem hakkında da bilgi yoktur. Halk Yusuf Dede’ye zayıf, çelimsiz ve hasta çocuklarını iyi olması için getirirler. Köye yakın olan dağın eteklerinde Yusuf adında bir şahıs atıyla birlikte öldürülür. Öldürülürken yuvarlanan başı aşağıya düşer ve düştüğü yerde bir pınar çıkar. Bu pınarın suyu yaz kış akmaya devam eder. Yusuf Dede’nin gövdesinin ve atının öldüğü yere ise bir türbe yapılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Yedi Kardeşler Türbesi – Karataş
Adana – Karataş İki adet Yedi Kardeşler Ziyareti vardır. Bahsi geçen ziyaret Adana ili Karataş İlçesi Küçükkarataş Köyü’ndedir. Yöre halkının çok tanrılı bir dine inandığı bir dönemde altı kardeş, halkı tek tanrılı bir dine davet etmişler. Bu kardeşlere sadece bir çoban inanmış. Yöre halkı, altı kardeş ile onlara inanan çobanı öldürüp, palamut ormanlarının içine altısını da gömmüşler. Sonra halk Allah’ın bir olduğuna inanınca, bu yedi kişinin kıymetini bilmiş ve şimdiki türbelerini yaptırmışlar. Bundan dolayı buraya Yedi Kardeş Ziyareti deniliyor. Türbeye gelenler çocuk sahibi olmak için ve çeşitli hastalıklardan şifa bulmak için ve çeşitli sıkıntılarından kurtulmak için ziyaret ederler. Ziyarete gelenler mum adağında bulunurlar ve günlük yakarlar. Yedi Kardeşler Türbesinde ise yedi ermiş kardeşin bir gün uyurken üzerlerine nur iner. Kısa bir süre sonra aynı yerde aynı anda ölen kardeşlerin bulunduğu yere türbe yapılmıştır. Yedi Kardeşler Ziyareti ile ilgili olarak anlatılan yaygın bir efsaneye göre de Kıbrıs Barış Harekâtı’nın başladığı gece, yedi tane olan mezarlardan yeşil sarıklı yedi kişinin Kıbrıs yönüne uçtuğu görülmüştür. Savaşın devam ettiği günlerde de yedi yeşil sarıklı kişinin, çarpışmaların en ateşli yerlerinde savaştığı görülmüştür. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Yahya Dede – Adana
Adana – Feke – Kızılyer Köyü Adana İli Feke İlçesi Kızılyer Köyünde türbesi vardır. Yerel evliyalardan olan Yahya Dede hakkında elimizde başka bilgi yoktur. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Hacet Dede Türbesi
Adana – Feke İlçesi -Mansurlu Köyü Hacet Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgimiz yoktur. Yerel evliyalardan olan Hacet Dede’nin isminin veliyi ziyarete gelenlerin dileklerinin olmasından dolayı Hacet olarak adlandırıldığını düşünmekteyiz. Türbenin üzeri açıktır. Yerel taşlardan başucu taşı vardır. Yerel evliyalardan olan Hacet Dede değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Gülüş Dede
Adana – Karaisalı – Gülüşlü Köyü Türbe Adana ili Karaisalı İlçesi Gülüşlü Köyünde türbesi vardır. Gülüş Dede Anadolu erenlerinden olup köyün yakınında bulunan su kaynağının yanında dergahını kurar. Köy bu dergahın etrafında sonradan oluşur. Türkmen boyları yazın Çukurova’ya inerken bu dergahta mola verirler, Gülüş Dede’nin sohbetlerine katılırlarmış. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Ağaçalanı Türbesi
Adana – Karaisalı – Etekli Köyü Karaisalı İlçesi Etekli Köyünde Tabanlı Mahallesinin arkasındaki kayalıklarda türbesi vardır. Yerel halkın Dede Mezarı olarak da andığı türbede medfun bulunan şahıs hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk tarafından havaların kurak geçtiği dönemlerde Cuma namazının ardından yağmur duası için ziyaret edilmektedir. Türbe başında özelikle beyaz veya mavi rengine yakın kurban kesilmektedir. Türbede bazı geceler ışık yandığına inanılmakta ve söylenmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Çoban Dede – Yumurtalık – Adana
Adana – Yumurtalık – Zeytineli köyü yakınlarında Yumurtalık ilçesine bağlı Zeytinbeli köyü yakınlarında türbesi mevcut olup halk tarafından ziyaret edilmektedir. Asıl adı ve hangi tarihte yaşadığı bilinmemektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir
Yoğurt Baba Türbesi
Adana – Suluca Köyü Adana merkez Suluca Köyünde medfun olup, büyük bir kabre sahiptir. Asıl adının ne olduğu ve hangi tarihler arasında yaşadığı bilinmemektedir. Yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Şeyh Musluhiddin Efendi
Adana – Tepebağ mah 5. sokak 14 no lu evin iç kısmında Türbesi Tepebağ Mahallesi 5. sokak 14 nolu evin iç kısmındadır. Ramazanoğulları dönemin de yaşadığı söylenmektedir. 1297/ 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 77 . sahifesinde Ehlullah’ dan Şeyh Muslihiddin Efendin in Adana’da medfun bulunduğu yazmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Mutlu Dede Ziyareti
Adana – Karataş İlçesi batısında Mutlu Dede Ziyareti, Adana’nın Karataş İlçesi’nin batısındadır. Ziyaret, ağaçlar içine yapılmış bir odadan oluşmaktadır. Odanın, içinde üç tane sanduka vardır. Bu sandukalardan kuzeye doğru olan Mutlu Dede’ye aittir. Diğer ikisinin ise Karataş’ın kurucusu Molla Mahmut ve oğluna ait olduğu zannedilmektedir. Mutlu Dede Ziyareti ‘nde, sandukaların üstünde yeşil örtü ve bunların da üstünde de Türk Bayrağı örtülüdür. Ziyaretin duvarlarında kesik saçlar asılıdır. Bu saçlar, Mutlu Dede’de dilek dileyerek çocukları olan insanların, yedi yaşına gelmiş çocuklarının kesilmiş saçlarıdır. Sandukaların etrafında da, gelen ziyaretçilerin oturmaları için minder ve yastıklar vardır. Çukurova Evliyaları kitabında, Mutlu Dede’nin Türk Memlüklüleri’nden olduğu söylenmektedir. Bu kitaba göre Mutlu Dede, Anadolu’ya İslamiyet’i yaymak için gelen Akıncılardandır. Kesin olarak ismi bilinmemektedir. Mutlu Dede ismininse, kendisini ziyarete gelen insanların sorunlarını çözüp, onları mutlu ettiği için halk tarafından verildiği söylenmektedir. Türbe, Rumi 1205 yılında Molla Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde bakım ve onarımı, gelen ziyaretçiler ve Karataş halkı tarafından yapılmaktadır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları.
Hasan – Nuh Dede Türbesi
Adana – dağlıoğlu Mah Bahçelievler caddesi üzerinde Hasan ve Nuh Dede kardeşlerin ziyareti, Adana’nın Dağlıoğlu Mahallesi ‘nde, Bahçelievler Caddesi üzerindedir. Çok bakımsız olan ziyaret etrafı duvarla örülü bir bahçenin ortasındadır. Bu ziyaretin önemli özelliği, türbenin içindeki iki sandukanın başucunda çapı üç metreyi geçen büyük bir sakız ağacının olmasıdır. Bu ağacın yaklaşık 300-400 yıllık olduğu zannedilmektedir. Ziyarette sandukaların başucunda bulunan bu ağacın üzerine çakılı çivilerde küçük beşikler, kılıf içinde Kur’an-ı Kerim’ler, baht açmak için kilitler, kesilmiş saç parçalan, yüzükler asılıdır. Sandukaların etrafı da oturmak için minderler ve yastıklarla çevrilidir. Hasan-Nuh Dede Ziyareti ile ilgili olarak yaygın olarak anlatılan bir efsane şöyledir: Kurtuluş Savası’nın yaşandığı dönemlerde, Adana’da mücahitler, gece sabaha kadar Fransızlarla savaşıyorlarmış. Sabah gelip, Hasan ve Nuh Dede’nin başucundaki sakız ağacının altında dinleniyorlarmış. Burada yemek yiyip uyuyorlarmış. Fakat Fransızlar bu mücahitleri görmüyorlarmış. İnanışa göre mücahitleri Hasan ve Nuh Ded e korumaktaymış. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Gaffur Baba Türbesi
Adana – Karataş – Doğankent çıkışında sağ tarafta Gaffur Baba Türbesi , Adana’nın Karataş İlçesi yolu üzerinde, Doğankent’in çıkışında sağ taraftadır. Türbenin etrafı dev ağaçlarla çevrilidir. Türbe, tavanı kubbeli dörtgen şeklinde bir binadır. Türbenin duvarlarında büyük pencereler vardır. Türbenin tam ortasındaki sanduka yeşil örtüyle kaplanmıştır . Bunun üzerinde de Türk Bayrağı vardır. Türbenin duvarlarında boydan boya gerilmiş ipler vardır. Bu iplerin üzerinde gelinlik parçalan, bebek patikleri, saçlar, seccadeler ve tespihler atılı durumdadır. Bir de duvarlarda kılıflarıyla asılmış Kur’an-ı Kerim’ler bulunmaktadır. Gaffar Baba’nın kim olduğu ile ilgili kaynaklarda bbir bbilgi yoktur halk arasındaki söylenceye göre; Asıl adı Halfeti’li Kadiri Şeyhi Hasan Oğlu Seyit Abdulgaffur olup Karataş yöresinde yaşarmış. O zaman dev çiftlikler varmış. Hareketlerinde ölçülü, yüreği insan sevgisiyle dolu, örnek davranışlarıyla çevresindekilerin gönlünü kazanırmış. Çiftliklerde işçilik yaparken, çevredeki ziyaretleri sık sık gezer, onların bakımını yaparmış. Neredeyse kendisini bu işlere adamış haldeymiş. Gaffur Baba çiftliklerde akşamlan insanların çok içki içip sarhoş olmalarından hoşlanmazmış. O muhterem zat, bu olaylara son derece üzülürmüş. Bu evliyanın neredeyse ibadet etmesine de izin verilmez olmuş . Çünkü gittiği her yerde içkinin zararlarını anlatır. İnsan sağlığı y.nünden yıkımını söylermiş. Böylece Karataş ‘ta daha fazla kalamayıp, Doğankent’ e gelip yerleşmiş. Etrafında iyi insan yumağı arttıkça artmış, Ondan feyiz almak isteyenler her geçen gün çevresinde daha da çoğalmış. Gaffur Baba sakin, pırıl pırıl bir kişi olduğu için yardım istemeye gelen hastalara şifalar dağıtmaya başlamış. Allah katında da duaları kabul olmaya başlamış. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Şeyh Abdürrezzak ( Bulamaç Dede )
Adana – İsmailiye köyünde Yörede, Bulamaç Dede olarak da silinen Şeyh Abdürrezzak Dede’nin Türbesi, Adana’nın İsmailiye Köyü’ndedir. Türbe, İsmailiye Köyü’nün içindedir. Bir tek odadan oluşan türbenin ortasında Şeyh Abdürrezzak Dede ‘nin sandukası vardır. Türbenin duvarlarında ve sandukanın üzerinde Türk Bayrağı örtülüdür. Türbenin zemininde halı serilidir. Halının üzerinde gelen ziyaretçilerin oturmaları ya da uzanmaları için minderler ve yastıklar vardır. Duvarlarda boydan boya gerili iplerde, bebek patikleri, örülü saçlar ve Türk bayrakları asılıdır . Şeyh Abdürrezzak Dede Türbesi daha önceleri Adana Çimento Fabrikası’nın üzerindeki Çalı dağı’ndaymış. Çimento Fabrikasının ihtiyacı olan toprak, türbenin bulunduğu dağdan karşılandığı için toprak alına alına türbenin altına kadar gelinmiş. Böylece türbenin yerinin değiştirilmesi zorunlu olmuş . En uygun yer olarak da İsmailiye Köyü bulunmuş. Köy halkının da kabul etmesiyle, Çalı dağı’na 5 km. Uzaklıktaki köye yeni bir türbe yapılarak sanduka nakledilmiş . Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Sultan Habib Nacar Türbesi
Adana – Yeşilyuva mah Doğumevi’nin batı duvarında Sultan Habib’in Nacar Ziyareti Adana’nın Yeşilyuva Mahallesi’nde Doğumevi ‘nin batı duvarındadır. Ziyaretin türbesi ya da belli bir mezarı yoktur. Ziyaretin mezarının, Doğumevi’nin batı duvarı ıle duvarın hemen yanındaki portakal ağacının altında olduğuna inanılmaktadır. Eskiden Sultan Habib’in Nacar’ın mezarı varmış. Mezarının etrafı da duvarla çevriliymiş. Doğumevinin yapımı sırasında mezar yıkılmış. Mezar yeri düzenlenirken portakal ağacının altında ziyaretin kemikleri çıkmış. Bu kemikler yine aynı ağacın altına gömülmüş. Doğumevi yapıldıktan sonra Sultan Habibin Macar’a ziyarete gelenler mezarın üstüne yapılan duvarın önünde dua edip adaklarını yerine getirmeye başlamışlar. Duvarın sokağa bakan yüzünde mum yakmak için 15 tane küçük bölme yapılmıştır. Ziyaretçiler adaklan olan mumlan bu bölmelerde yakmaktadır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Boğa Dede – Adana
Adana Organize Sanayi Bölgesi Sınırları içinde Boğa Dede Ziyareti, Adana’nın Ceyhan ilçesi Misis (Yakapınar) kasabasına bağlı Dedeler köyündedir. Boğa Dede’nin türbesi yoktur. Ziyaret yalnızca bir mezardan ibarettir. Ziyaretin yakınında çok yaşlı ağaçlar bulunmaktadır. Boğa Dede’nin gerçek adını bilen yoktur. Hangi tarihte yaşadığı hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kaynak kişiler Boğa Dede’nin Misis’te çiftçilik yaptığını, tek boğayla tarlaya gidip bir çift boğanın süreceği yer kadar sürdüğünü anlatıyorlar. Boğa Dede, tek boğayla çift sürerken yabandan gelen bir geyik, boğanın yanındaki çiftin diğer koşumuna girip tarlayı sürmesine yardım edermiş. Köylüler bu olayın nasıl olduğuna akıl erdiremezler. Boğa Dede’yi takip etmeye karar verirler. Takibin sonucunda boğanın diğer koşumuna geyiğin gelip koşulduğuna şahit olurlar. Bu arada Boğa Dede köylülerin geyiği gördüğünü fark eder. Bunun üzerine hayvanları sürmekte kullandığı değneğini toprağa diker ve ortadan kaybolur. Bir daha da gören olmaz. Kaynak kişiler Boğa Dede’nin diktiği değneğin yeşerip ulu bir ağaç olduğunu, etrafında ağaçlık oluştuğunu anlatıyorlar. Mezarı belli değildir. Bugün çiftçilik yaptığı ve değneğini diktiği ağaçlık, mezar yeri kabul edilip yağmur yağdırma törenleri bu ağaçların altında yapılmaktadır. Boğa Dede ziyareti Adana Organize Sanayi Bölgesi sınırları içinde kalmıştır. Misis’te yılın kurak geçtiği zamanlarda yağmur duasına çıkmak için karar alındığında, törende kesilecek boğa ıçin köylü aralarında para toplar. Yağmur duasına çıkacak topluluk sabah toplanır. Herkes yanına kap kacak, çatal, kaşık, kazan ve bir miktar odun alır. Topluluk tamamlanınca başlarında imam, Boğa Dede ziyaretine giderler. Abdest alıp iki rekat namaz kılarlar. Namazdan sonra yağmur duası başlar. Topluluk, boğa ve önde imamla birlikte dua ederek tekbir getirir ve Boğa Dede’nin olduğu varsayılan mezarın etrafında yedi kez döner. Yedinci seferin sonunda boğa yatırılır. Kaynak kişiler boğanın üçüncü seferin sonunda kendiliğinden de yattığına şahit olduklarını söylediler. Tekbir getirilerek boğa kesilir, etin bir kısmıyla kazanda bulgur pilavı pişirilir, geri kalanı kebap yapılır yenir, köye getirilmez. 1994 yılında Yakapınar, Geçitli ve Acıdere köyleri mevsimin kurak geçmesi üzerine toplanarak yağmur duasına çıktılar. Boğa Dede’ye üç boğa kurban ettiler. Dua sonrası 20 gün süren yağış oldu. Halk yağmurları Boğa Dede’ye bağlıyor. Boğa Dede yağmur yağdırma törenine bütün köy halkının katılması beklenir, aksi halde yağmur yağmayacağına inanılır. Kaynak ; Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘’ Boğa Dede – Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü , Doç. Dr. Erman Artun

Ahmet Gazzi Efendi
Bursa – Yıldırım’daki Yıldırım Beyazıt Külliyesi içerisinde Ahmed Gazzî, Kudüs civarında bulunan Gazze’de 1054/1643 yılında dünyaya gelmiştir. Tam adı şöyledir: Ahmed el-Gazzî b. İsa b. Müferrec Pâk b. Abdullah Paşa b. Abdulhalık Paşa b. Abdullah b. Haşim el-Hüseynî. Gazzîzâde Abdüllatif (ö.1247/1831)’in ifadesiyle deniz, her türlü ağaç ve çiçeğiyle süslenmiş bir gelin misali4 olan bu beldede vezirlik yapan bir ailenin çocuğu olan Ahmed Gazzî, ilk tahsilinden sonra on iki yaşında iken babasından izin alıp Mısır’a; Kahire’ye hareket etmiştir. 1065/1655 yılında Ezher’de ilim tahsiline başlayan Gazzî yedi yıl boyunca tefsir, hadis ve diğer ilimlerde devrin tanınmış alimlerinden Ahmed Beşişî (ö.1096/1685)’den istifade etmiştir. Daha sonra Ezher’e hadis hocası olarak tayin olunan Ahmed Gazzî Mısır’da kaldığı uzun yıllar süresince, özellikle talebelik yıllarında, babasından defalarca Gazze’ye dönme teklifi almıştır. Gerek yazılan mektuplarda gerekse gönderilen elçilere verdiği cevaplarda, anne ve babasından özür dileyerek kendisine o konuda ısrar edilmemesini; ilim tahsili hususunda kararının kesin olduğunu bildirmiştir. Ahmed Gazzî, Mısır’daki yıllarında dedelerinin o beldede hac emiri olması dolayısıyla dört defa hacca gider. 1086/1675 yılında kutsal topraklarda veda tavafını yaparken değişik vesilelerle adını duyduğu Anadolu’ya gelmeye karar verir. Ezher’e dönünce hemen bir gün içinde oradaki öğrencilerini, mesai arkadaşlarını ve dostlarını bırakarak yola çıkar. İstanbul’a gelirken denizde hava şartları son derece kötü olduğu için geminin kamarasında Allah’a yönelerek dua ettiği esnada başında Halvetî tacı, önünde kuzu kürkü olan bir zat yanına gelerek: “Korkma Ey Ahmed, selâmettir. Kehf Sûresine devam et ve bizi Bursa’da bul” der. Gazzî, 1086/1675’de İstanbul’a gelerek bir müddet ikâmet etmiş ve Ayasofya Camii’nde hadis dersleri vermiştir. Bursa’ya 1087/1676 tarihinde gelen Ahmed Gazzî, Ulucami civarında bir hocanın evinde misafir olmuş; zamanla dervişlerle ve meslektaşlarıyla tanışmıştır. Hatta bir gün Üçkozlar Tekkesi’ne varıp Muhyiddin-i Bursevî (ö.1090/1679) ile sohbet etmiştir. Bursevî kendisine: —Ahmed Efendi sen iyi bir sütsün, eğer sana bir maya çalınsa güzel yoğurt olursun” deyince Gazzî: —Vakıa güzel buyurdunuz, benim de maksudumdur. Ama her mayayı sütüme katamam, zira şayet maya fasit olursa bizim süt elden gider” şeklinde cevap verince Bursevî “maksudum farazîdir” demekle yetinir. Ahmed Gazzî kendisine bir mürşid ararken şehrin çeşitli medreselerinde de hocalık yapmış, Mısrî’nin Bursa’ya geldiği 1103/1691 yılına kadar Ulucami, Molla Fenarî ve Orhan medreselerinde ders okutmuştur. On altı yıl boyunca kendisine mürşid arayan Gazzî, sıkıntılı günler geçirmesine rağmen aldığı ders ücretlerinin bir miktarını kendisine bırakıp geri kalanını talebeye verirdi. Bu yıllarda sufîlerle dostluk kuramadığı anlaşılmaktadır. Hatta bazı sufîlerin tavır ve davranışlarını kınamış ve dine uygun olmayan hususlarda kendilerine müdahale etmiştir. Diğer taraftan da gemide gördüğü zata kavuşmayı temenni edip dua ve niyazda bulunduğu bildirilmektedir. Gazzî’nin meşrebinde taassup galip olduğundan lehinde ve aleyhinde çok şeyler işittiği Niyazî-i Mısrî’ye de gıyabında sitem ediyordu. Hatta Mısrî’nin Bursa’ya geleceğini duyunca talebelerine konuyla ilgilenmemelerini tenbih etmişti. Ertesi gün her zamanki gibi sabah namazından sonra Cami-i Kebir’de dersine başladı. Dersini tamamlamak üzere iken Mısrî’yi karşılamaya gidenlerin zikir ve tevhit sadalarını işitince camiden dışarı çıktı ve kalabalığın arasında tahtırevana binmiş olarak bir kişinin geldiğini gördü. Mısrî, Gazzî’nin bulunduğu yere gelince kendisine selâm verdi. O da Mısrî’nin elini öptü ve Mısrî Dergâhı’na kadar birlikte gittiler. Kaynaklarda ittifakla belirtilen tarih 1103/1691’ dir. Ahmed Gazzî, Yâdigâr sahibinin ifadesiyle yağı, fitili hazırlanmış bir kandil gibi sadece bir kibrite ihtiyaç duyan bir hâlde olduğu için kırk günde seyr u sülûkunu tamamlayarak erbainin sonuna kadar rütbesini doldurup cem’u’l-cem makamına vasıl olmuştur. Zira daha önceden kendisi zühd ve takva sahibi bir insan idi. 1104/1692 Ramazan ayının 23. gününde erbainleri tamamlanınca Niyazî- i Mısrî, Gazzî’ye halifelik görevini öğle namazından sonra düzenle nen bir törenle cemaatın huzurunda teslim etti. Mısrî hilâfet görevini Gazzî’ye verdikten sonra oğlu Ali’yi (Çelebi Ali Efendi, ö.1125/1713) de terbiye etmek üzere Ahmed Gazzî’ye teslim etmiştir. Gazzî’nin Mısrî Dergâhı’ndaki şeyhliği 1105/1693 tarihine kadar devam etti. Çünkü o tarihte Limni’de vefat eden Mısrî’nin oğlu Çelebi Ali Efendi’nin etrafına biriken bazı insanlar onun ağzından saraya bir mektup yazmışlar ve oradan gelen cevap üzerine Gazzî, dergâhtan ayrılarak Şeker Hoca Mescidi’ne, post ve kitaplarıyla birlikte taşınmıştır. Şeker Hoca Mescidi’nde öteden beri sürdürdüğü tedris faaliyetlerine aralıksız devam ederken dostları daha uygun bir yer bulma gayreti içindeydiler. Onun gıyabında yer ararken Duhter –i Şeref Mescidi’ni tamir edip, avlusuna odalar ilâve ettiler ve Ahmed Gazzî’ye sundular. Duhter-i Şeref Mescidi’ndeki çalışmalarıyla şöhreti iyice arttı. Mescidin yakınında bir ev alarak, evlenip oraya yerleşti. 1108/1696 yılında eşinin teklifiyle aynı mahalleden dergâh inşa etmek üzere bir bahçe satın aldı ve bina inşasına başlamadan önce şükür ifadesi olarak otuz beş dervişiyle beraber hacca gitti. Hac dönüşü Bursa’ya gelir gelmez inşaata başlamaları için yakınlarına emir verince süratle dergâh inşa edildi. Dergâhın yapıldığı 1108/1696 yılından vefat ettiği 1150/1737 yılına kadar 42 yıl şeyhlik yapan Ahmed Gazzî ilk iki yılın dışındaki kırk yılı inziva ile geçirmiştir. İnziva yıllarında iki defa mahkemeye çağırıldığı bilinmektedir. Bunun dışında tüm zamanını dergâhta ders, zikir v.b. ile değerlendirmiştir. Ahmed Gazzî 6 Şevval 1150/ 6 Aralık 1737’de pazartesi gecesi vefat etmiş, cenaze namazı Ulucami’de kılınarak dergâhtaki odasına defnedilmiştir. 1979 yılına kadar kabri defnedildiği yerde kalmış o sene, hâlen Süleyman Çelebi İlk Okulu olarak kullanılan bina yapılırken, kabri Pınarbaşı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Kabrin nakledildiği yeni yerini kesin olarak bilen kişiye rastlanılmamıştır. Dergâhın hatırasını sadece sokak levhasındaki “Ahmet Sokağı” ifadesinden yâd edebiliyoruz. Halifeleri ve Mürîdleri Ahmed Gazzî, hayatta iken ilmi, kemali ve nüfuzu ile gerek Bursa içinden gerekse Bursa dışından pek çok insanla görüşmüştür. Kendisi hakkında söylenen ifadeler şöyle: “Şeyhu’l-İslâm Kutb-ı Bursa, Sultanu’l-Meşayıh, Kutbu’l-aktab, gavsü’l- evliya, gavvasu’l-bahri’l-ezel, ebu’l-fedail, zeynü’l-milleti ve’d-din, şerefü’l-İslâmi ve’l-müslimîn…” Başka bir eserde ise Üftâdezade Mustafa, Ahmed Gazzî hakkında; “O kâmil bir velî, maneviyatı kuvvetli her yönüyle mamur, berzah hakkında şeref sahibi idi” demektedir. Eserlerde adı geçen halifeleri altı tane olup, bir halifesi -aynı zamandaoğlu Abdullatîf- kendinden önce vefat etmiştir. Diğerleri ise çeşitli hizmetler yapmıştır. İsimleri şöyledir: 1. Kütükçüzade Ahmed Efendi (ö.1191/1777): Vefat edince Pınarbaşı mezarlığına defnolunmuştur. 2. Kuşakcı Mehmed Dede (ö.1152/1759): Dergâhta kırk sene bevvab olarak görev yapmıştır. 3. Enarlı Dergâhı Şeyhi Sadreddin Efendi (ö.1195/1781): Enarlı Dergâhında kırk beş yıl şeyhlik yapmıştır. 4. Şeyh Abdullatîf Efendi (ö.1143/1730): Ahmed Gazzî’nin tek erkek evlâdıdır. Babasından önce kırk yaşında iken vefat etmiştir. 5. Şeyh Mustafa Nesib Efendi (ö.1202/1788): Ahmed Gazzî’nin oğlu olan Abdullatîf’in oğludur. Küçük yaşta babasını kaybedince dedesi Ahmed Gazzî’nin terbiyesi altında yetişmiş ve dergâhta dedesinden sonra şeyh olmuştur. 6. Nasuhîzade Halil Efendi: Kemter Ali Efendi’nin oğlu olup Nasuhîza de diye meşhurdur. Ahmed Gazzî’nin halifesi olan bu zat Bursa Nasuhî Zaviyesi’nde şeyhlik yapmıştır. Yukarıda saydığımız halifelerinin dışında, halifelik makamına ulaşamayan pek çok mürîdi vardır. Ahmed Gazzî’nin mürîdlerinin bir kısmı dergâhta görevlidir. Dergâhta görevli olmadığı için dışarıdan gelip giden mürîdlerin sayısı da bir hayli fazladır. Mürîdlerin dışında kendisiyle görüşmek için Bursa içinden Eşrefzade şeyh İzzeddin Efendi, Enarlı şeyhi Bedreddin Efendi gibi mutasavvıflar ile Tatar hanlarından Murad Giray Han -Bursa’da sürgünde iken- Gazzî dergâhına gelmişlerdir. Bursa dışından ise Kütahyalı Yahşizade Tekkesi Şeyhi Ahmed Efendi gibi sufîler ile İstanbul’dan vezirler, harem ağası Koca Beşir Ağa da Ahmed Gazzî’nin ziyaretine gelenlerdendir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Bursa Mevlevihanesi Şeyhleri
1. Cünuni Ahmed Dede 2. Zihnî Salih Dede: Ahmed Dede’den sonra postnişin olan ve bu görevi 43 sene müdetle sürdüren Zihnî Salih Dede, mürşidinin yeğenidir. Sakıb Dede’nin ifadesine bakılırsa Cünûnî, daha sağlığında görevi Salih Dede’ye devretmişti: “…nazarkerde ve veliahtları olan Salih Dede hazretlerini hidmet-i mesnevîhanî ve nezaret-i ihvan ve hullanide niyabetle mümtaz buyurup kendileri kûşe-nişin ferağ-ı bâl ve muğtanim-i safa-yı hal…” olmuşlardı Şu mısralar onundur: Beyza-yı tuğra-yı devletdür külâh-ı Mevlevî Tûde-i şehrah-ı izzetdür külâh-ı Mevlevî Şevk ile gerdandur bezm-i talebte muttasıl Sagar-ı sahba-yı vahdetdür külâh-ı Mevlevî Lâbüd eyler mâlik-i dihim-i Mısr-ı itibar Kelle-i kandı hidayetdür külâh-ı Mevlevî Şem’-i dil nurun riyah-ı münkirandan hıfz içün Zihniya, fanus-ı hikmetdür külâh-ı Mevlevî Salih Dede’nin vefatına düşürülen tarih ise şöyledir: Şeyh-i vâsıl ki dem-i nezi’de ruh-ı pâki Duydı Gülzâr-ı hüviyyetten iren rayihayı Bâl açub âlem-i lâhuta ki itdi pervaz Kendiye hem-rah edindi amel-i salihayı Fukarası didiler rihlet-i tarihin o dem Ruh-ı Salih Dede’ye okuyalım fatihayı (1073) Salih Dede’nin, yarım asra yaklaşan şeyhliği esnasında yüzlerce insana faydalı olduğunu düşünmek zor değildir. Ancak Dede’nin yetiştirdiği insanlardan ikisini özellikle belirtmek gerekir. Bunlardan biri Galata Mevlevîhanesi şeyhi olarak tanınan Gavsi Ahmed Dede’dir (ö. 1109/1697). Salih Dede’nin yetiştirdiği ikinci mühim şahıs Naci Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Beşiktaş, Galata ve Yenikapı Mevlevîhanelerinde şeyhlik yapmış olan Naci Dede’nin Divan’ı vardır 3. Mehmed Dede Salih Dede’nin oğludur. Küçük yaşta iken babası vefat ettiği için tasavvufî terbiyesinde Niyazî-i Mısrî’den istifade etmiştir. Hayatı ve eserleri biraz sonra kendisinden bahsedeceğimiz Şeyhî Mehmed Dede ile birbirine karıştırılır. En meşhur mürîdlerinden biri Pendarî Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Salih Dede’nin mürîdi Naci Ahmed Dede, Yenikapı Mevlevîhanesi’ndeki postnişinliğini -ihtiyarladığını sebep göstererek Kari-i Mesnevî Bolvadinli Pendarî Dede’ye bırakmıştı 4. Salih Dede Mehmed Dede’nin oğludur. Asıl adı Salih olan Zihni Salih Dede, divanı olan Mevlevî şeyhlerindendir. 1718 tarihinde “keşmekeş- i alâyık-ı dünyadan el çekip kurb-ı hamûşana vasıl olmuştur.” Güldeste sahibinin, postnişin oluşuna düşürdüğü tarih şöyledir: Didi tebriğine geldikte Beliğ tarihin Oldı sadru’l-fukara Salih Efendi’ye seza Derviş Sahib, en meşhur mürîdidir. Derviş Sahib, Bursalı Mehmed Ağa’nın oğludur ve esas adı İsmail’dir. 5. Şeyhî Mehmed Dede Sahib Salih Dede’nin kardeşidir. Ağabeyinin vefatından sonra şeyh olmuştur. Esas ismi Mehmed olup Şeyhî, şiirde kullandığı mahlasıdır. Eserleri vardır. 6. Mehmed Sadık Dede Salih Dede’nin oğludur. Abdussamed-zâde Seyyid Mehmed’in vefatına düşürdüğü tarih şöyledir: Yâ ilâhî Şeyh Mehmed Sadık’ın Cennet-i adn ola kabr-i enveri Çok zaman ihlâsla olmuş idi Salikân-ı Mevlevînin rehberi Âkıbet câm-ı mematı nûş idüb Hakk’a teslim eyledi can u seri Oldı tarihi bu nazm-ı âbdar Nûş ide me’vada âb-ı kevseri 7. Ataullah Dede Mehmed Sadık Dede’nin oğlu olan Ataullah Dede, 1182/ 1768 tarihinde Mevlevîhanenin şeyhi olmuştur. Miraciyye okunması geleneğini 1208/1793 tarihinde Bursa Mevlevîhanesi’nde başlatan Dede, 1214/ 1799 tarihinde vefat etmiştir. Muhtemelen bu Miraciyye, bugün hâlâ miraç geceleri Bursa’da okunan Nayî Osman Dede’nin (ö. 1142/ 1729) Evvel Allah adını yâd eyleriz Dil dil olmuş kalbi dil-şâd eyleriz diye başlayan miraciyyesidir Dede’nin döneminde dergâh büyük bir onarım geçirmiştir. Bu onarımda Sadrazam Derviş Paşa’nın ve Cizyedarzâde Hüseyin Ağa’nın büyük gayretleri vardır. Bu onarım için uzun bir şiir yazan Abdüssametzade’nin son beyti şöyledir: Zahidâ, inkârı ko zira ki bu dergâh içre Okunur şam u seher Mesnevî-i Mevlânâ Gülzâr-ı Sülehâ yazılırken Dede postnişindi. 8. Ahmed Dede Ataullah Dede’den sonra dergâhın şeyhliğini üstlenen Ahmed Dede 1218/1803 yılında vefat etmiştir. 9. Salih Dede Ataullah Dede’nin oğludur. Babalarının vefatından sonra ağabeyi Ahmed Dede ile beraber şeyh olmuş, onun vefatından sonra Salih Dede’nin şeyhliği müstakil olarak devam etmiştir. Merkez dergâh postnişini Hemdem Çelebi 1282 Rus harbine katılmak üzere İstanbul’a dokuz derviş göndermiş, Salih Dede’yi de kendisine vekil tayin etmişti. 10. Mehmed Dede: Salih Dede’den sonra Mehmed Dede posta geçmiştir. Vezirlik rütbesi alınarak önce Kütahya’ya, daha sonra Bursa’ya sürülen Abdurrahman Nafiz Paşa (ö. 1269/1852) şeyhin dostlarındandır. Paşa vaktinin çoğunu Mevlevîhanede geçirir hatta meydanı süpürürmüş. Bir ara Şeyh Mehmed Dede kendisine, eski itibar ve rütbesine kavuşacağını söylemişti. Bu durum gerçekleşince Paşa, dergâha maddî kaynaklar bulmayı hiç de geciktirmemişdi. 11. Nizameddin Dede: Babasından sonra postnişin olan Nizamuddin Dede’nin bu görevi 21 sene sürmüştür. 12. Mehmed Şemseddin Dede: Bursa Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Mehmed Şemsuddin Dede 1270/1854 yılında Bursa’da doğdu. Mehmet Şemseddin Efendi Babası Nizamuddin Dede, annesi ise Emirsultan’ın torunlarından Ümmügülsüm’dür. Babası vefat ettiğinde yaşı çok küçük olduğundan şeyhlik görevini uzun yıllar dergâhın ahcıbaşısı Sabri Dede vekâleten yürütmüştür. 1888 yılında Abdülvahid Çelebi’den meşihatnâme alan Dede 18 yaşında iken postnişin olmuştur. Arapça-Farça bilgisinin yanında tıb ve edebiyata da meraklı olan Dede, tekkelerin kapanmasına kadar bu görevi sürdürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nda ilân edilen cihad-ı ekbere katılmak üzere yetmiş mürîdiyle beraber Konya’ya gitmiş, ancak şeyhlerin en kıdemlisi ve yaşlısı olması sebebiyle Veled Çelebi tarafından Çelebi Vekili olması uygun görüldüğünden tekrar Bursa’ya dönmüştür. 1925’ten sonra semahanenin mescid haline getirilmesiyle bir müddet burada imam-hatiplik yapan Dede, 20 Ağustos 1930 tarihinde vefat etmiş ve Pınarbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Meslekdaşı Yâdigâr-ı Şemsî sahibi vefatına şu tarihi düşürmüştür. Söyledim cevher gibi Şemsi-i Mısrî tarihin Erdi şeyhu’l-Mevlevî Şemsî de Mevlâsına. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Emir Sultan Dergahı Postnişinleri
Necmüddîn Kübrâ’ya (ö. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye tarikatının Anadolu özellikle de Bursa’da bilinen ilk temsilcisi Buharalı Emîr Sultan’dır (ö. 833/1429). Dergâhını Bursa’da kuran Emîr Sultan, yetiştirip icâzet verdiği halîfelerini Osmanlı topraklarının birçok yerine göndermiş; sağlığında mürîdleri Balıkesir, Edincik, Gelibolu, Edremit ve Tuzla’nın yanı sıra Aydın ve Saruhan sancakları ile Karaman’da faaliyet göstermeye başlamışlardı. Bursa’da ise Emîr Sultan dervişlerinin iki yerde tarikat hizmetlerini yürüttükleri görülmektedir. İlki bizzat Emîr Sultan tarafından kurulan merkez dergâh, ikincisi ise beşinci postnişîn Abdurrahman Efendi’nin (ö. 930/1524) Kurtbasan mahallesine yakın Fıstıklı adı verilenyerde kurduğu zâviyedir. Ancak ilk dönemlerdeki yoğun faaliyete rağmen tarîkat uzun süre devam etmemiş, XVII. yüzyılın son çeyreğinde Celvetî şeyhi Selâmi Ali Efendi (ö. 1104/1692) ve İshâk Efendi (ö. 1150/1737) ile meşîhat makâmı Celvetîler’e bırakılmıştır. Bunun nedeni, dergâhın on dördüncü şeyhi Mehmed Sâlih Efendi’nin (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen kendi ailesi de dâhil olmak üzere dervişleri rahatsız edecek şekilde makâmına uygun olmayan bir hayat sürmesidir. Yaklaşık bir yüzyıl Celvetî şeyhleri tarafından idare edilen dergâh, Tayyib Efendi’nin (ö. 1262/1846) genç yaşta şehid edilmesi üzerine yerine geçecek oğlu bulunmadığından meşîhat, akrabasından Yağcızâde Ahmed Efendi’ye tevdi edilmiştir. Nakşibendiyye tarîkatına mensup olan Ahmed Efendi’den sonra şeyhlik makâmı tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar Nakşî meşâyıhının elinde kalmıştır. Dergâhın kurucusu Emîr Sultan’dan sonra tekkede postnişin olan dervişlerin isimleri şöyle sıralanabilir: Ya Hazreti Hasan Hoca 1-Hasan Efendi (ö. 845/1441) Emîr Sultan’ın vefâtından sonra makâmına geçen Hasan Efendi, Rumeli bölgesinde Yenişehir’e yakın Hacı Koçbasanlar adlı köyde doğmuştur. Memleketinde zahirî ilimleri tedris ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Bursa’ya gelerek Emîr Sultan’a intisâb etmiştir. Uzun süren mücâhede ve riyâzet hayatından sonra tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve şeyhi tarafından Balıkesir’e irşâd için gönderilmiştir. Vefâtına yakın Emîr Sultan’ın “Bizden sonra feyz bekleyenler Hasan’a varsınlar” sözü üzerine makamına tayin edilmişse de bazı ihvânın tereddüt etmesi üzerine Abdâl Mehmed Hazretlerine müracaat edilerek mesele çözüme kavuşturulmuştur. Yaklaşık on iki sene tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Hasan Efendi hac niyetiyle yola çıkmış ve dönüş yolunda velîlerin kabirlerini ziyaret amacıyla uğradığı Kudüs’te 845/1441 tarihinde vefat etmiştir. Ya Hazreti Bedreddin halife 2- Mahmud Bedreddîn Efendi (ö. 864/1460) Hasan Efendi’nin vasiyetiyle ikinci halîfe olarak posta oturan Mahmud Bedreddîn Efendi, seyr u sülûkunu Emîr Sultan’ın yanında tamamlamış ve şeyhi tarafından irşâd amacıyla Balıkesir’in İvrindi kasabasına gönderilmiştir. Hâce Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Bursa’ya dönen Mahmud Efendi, tarîkat faaliyetlerine devam ederken İvrindi kasabasındaki dergâhın vakfına ait gelirleri toplamak için Balıkesir’e gitmiş, dönüşte Uluabat Gölü civarında Pazartepe adlı yerde öğle namazını edası sırasında hırsızlar tarafından Şaban 864/Mayıs 1460 tarihinde şehîd edilmiştir. Naşı Bursa’ya getirilerek Emîr Sultan Câmi’nin batı tarafına defnolunmuştur. Son derece âbid ve zâhid olduğu rivâyet edilen Bedreddîn Efendi’nin bu yönü Ravza-i Evliyâ’da şöyle anlatılmaktadır: “Her gece akşam ile yatsı arasında on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı kılmak vazîfesi idi ve terkini câiz görmezlerdi. Hatta bir gün bir yere giderken şiddetli yağmur yağmış, akşam olduğunda şeyh hemen atından inmiş, yerler çamur olduğundan namazını edâ etme imkanı bulamayınca bir miktar çalı-çırpı toplarayarak üzerine seccadesini sermiş; akşam namazının ardından on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı ile yatsı namazını da kılmış ve atlarına binerek tekrar yola çıkmış. Ya Hazreti Lütfullah Karamani 3- Şeyh Lütfullah Karamânî (ö. 891/1486) Bursa’ya yolculuklarında Karaman’a uğrayan ve burada Abdullah Fakîh adında bir zâta misafir olan Emîr Sultan Hazretlerinin “Senin yakında bir oğlun olacak adını Lütfullah koy, o bizim evlâdımızdır” sözleriyle doğumunu müjdelediği Lütfullah Efendi, memleketindeki ilk eğitiminin ardından bilgisini arttırmak için Gelibolu’ya gitti. Gelibolu’daki ilim tahsili esnasında aynı tarihlerde bölgede irşâd faaliyetlerinde bulunan Mahmud Bedreddîn Efendi’yle tanışmış ve kendisine intisap etmiştir. Mürşidi tarafından dergâha odun toplamak, imâmet görevini yerine getirmek ve şeyhin çocuklarını okutmakla görevlendirilen Lütfullah Efendi, kısa sürede sülûkunu tamamlayarak icâzet almıştır. Şeyhinin vefatından sonra vasiyeti üzere tekkede postnişîn olmuş ve otuz bir sene irşâd hizmetinde bulunmuştur. Emîr Sultan Dergâhı dervişleri önceleri keçeden yapılmış tâc giyerken onun içtihâdıyla çukadan yapılmış tâc giymeye başlamışlardır. Kaynaklarda birçok kerâmetinden bahsedilen Lütfullah Efendi 28 Muharrem 891 / 3 Şubat 1486 tarihinde vefat etmiş ve türberin yakınına defnolunmuştur. Emîr Sultan hakkında birçok ilahî ve kasîdeleri olduğu kaydedilen şeyhin ayrıca Cenâhu’s-Sâlikîn adlı bir risâlesi de bulunmaktadır. 4- Davud Efendi (ö. 900/1495) Lütfullah Efendi’nin vefatından sonra yerine geçen Davud Efendi aynı zamanda şeyhinin damadıdır. Kaynaklarda belirtildiğine göre Çelebi Ya Hazret-i Davud Halife Sultan Medresesi’nde öğrenci iken Lütfullah Efendi’ye intisap eden Davud Efendi, seyr u sülûkunda istediği neticeyi elde edemeyince şeyhine “Efendim, meşâyih-i kirâm sâliki bir nazarla vâsıl-ı merâm ederlermiş, biz niçin olamıyoruz?” diye sormuş, şeyhi de “Davud! Azgın nefsin yularını şeyhe teslim etmedikçe mümkün değildir” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine kemâl-i teslimiyetle şeyhine bağlanan Davud Efendi kısa zamanda sülûkunu tamamlamıştır. Altı sene postnişîn olarak tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Davud Efendi, 15 Receb 900 / 11 Nisan 1495 tarihinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. Oğlu Memi Çelebi’nin Edremit’te irşâd faaliyetinde bulunduğu kaydedilmektedir. 5. Abdurrahman Efendi (ö. 930/1524) Lütfullah Efendi’nin oğlu olup tasavvufî eğitimini Davud Efendi’nin yanında tamamlamış ve şeyhinin Ya Hazret-i Abdurrahman Halife vefatından sonra posta oturmuştur. Tekkenin meşîhatini yürüttüğü sırada dergâha yakın Fıstıklı isimli mahallede aldığı bahçeye bir mescid ve yanına hücreler yaptırarak oraya yerleşmiş, ahbabı ve yakınlarıyla burada buluşup görüşmüştür. Baldırzâde’nin kaydına göre Abdurrahman Efendi ilk zamanlar meşîhat postunda pek rahat oturamamıştır. Zira posta oturduğu ilk yıllarda Emîr Sultan tarîkatı mensublarından Tuzlalı (Karası/Balıkesir’e bağlı bir yer) Yahya Efendi bazı ihvânın “Abdurrahman Efendi gençtir, irşâda iktidarı yoktur, biz seni isteriz” şeklindeki teşviki üzerine posta oturmak istemişse de muvaffak olamamıştır. Yine aynı dönemde Pîr Emîr isimli bir zât, 900/1495 tarihinde Bursa’ya gelerek Emîr Sultan neslinden olduğunu söylemiş ve meşîhatin kendisine ait olduğu iddiasında bulunmuştur. Sözüne pek itibar edilmeyince ihvanından Hoca Alizâde adlı zengin bir tüccar, Musa Baba adlı yerde bir tekke inşâ ederek bu davanın kapanmasını sağlamıştır. Otuz yıl gibi uzun bir müddet irşâd faaliyetini sürdüren Abdurrahman Efendi Rebîulâhir 930/ Şubat 1524 tarihinde vefat etmiştir. Kendisinden sonra tekkeye sırasıyla oğulları Ahmed ve İbrahim Efendi şeyh olmuştur. 6- Ahmed Efendi (ö. 935/1529) Çok kuvvetli riyâzet yapıp az uyuduğu ve çoğu zaman oruç tuttuğu bildirilen Ahmed Efendi’nin vaazlarının Ya Hazret-i Ahmed Halife etkili olduğu ve dinleyenlerin kendinden geçtiği nakledilmektedir. Baldırzâde şeyhin bu yönünü şöyle dile getirmiştir: “Gâyette kalîlü’l-ekl ve latîfü’ş-şekl olup günde gıdaları bir yumurta sarısı olup ol kadar mücâhede ve riyâzet üzere idiler ki, gâyet-i za’flarından bellerine üç dört kuşak kuşanırlar idi. Geceler gayet kalîlü’n-nevm olup, ekser eyyâmda savm üzere idiler.” İlm-i zâhirde de yed-i tûlâ sahibi olduğu belirtilen Ahmed Efendi, okuduğu tefsir, hadis ve fıkıhla alakalı önemli kitapların etrafına notlar düştüğü ve hâşiyelere yazdığı kaydedilmektedir. Emîr Sultan’ın yolunu de vam ettiren dervişlerin uygulayageldikleri “Evrâd-ı şerîfe”ye bir kısım yeni dualar ilave ettiği bildirilmiştir. Beş senelik meşîhat döneminden sonra 27 Cemâziyelâhir 935/ 8 Mart 1529 tarihinde vefatetmiş ve Emîr Sultan Câmi’nin batısındaki şeyhlerin kabirlerinin bulunduğu yere defnolunmuştur. 7. İbrahim Efendi (ö. 944/1537) Ahmed Efendi gibi cezbe sahibi olduğu belirtilen İbrahim Efendi, abisinin vasiyeti üzerine tekkeye Ya Hazret-i İbrahim Çelebi postnişîn olmuştur. Yaklaşık dokuz yıl meşîhat makâmında kalan şeyhin son derece edep sahibi olduğu, hatta bu nedenle Emîr Sultan’ın kabrini ziyâretlerini türbenin dışından gerçekleştirdiği “kemâl-i edeb ve istihyâlarından harem kapusunda tazarru’ ve duâ edüp, gâhi merkad- i münîre nâzır olan küçük pencere köşesine varup senâ ederler idi” cümleleriyle nakledilmiştir. Menâkıb-ı Emîr Sultân ve Risâl-i Tâc ve Hırka isimli eserlerin müellifi olan Yenişehirli Nimetullâh Efendi onun hilâfet verdiği mürîdler arasında sayılmaktadır. Rebîulâhir 944/Eylül 1537 tarihinde vefat etmiş ve abisinin yanına defnolunmuştur. 8. Şeyh Lütfullah-ı Sânî (ö. 971-72/1564-65) İbrahim Efendi’den sonra yerine Lütfullah-ı Sânî olarak bilinen oğlu Şeyh Lütfullah geçmiştir. Ya Hazret-i Lütfullah İbrahim Çelebi Postnişîn olduktan sonra hac yolculuğuna çıkmış, dönüşünde yukarıda zikredilen dergâhın dördüncü şeyhi Davud Efendi’nin Edremit’te faaliyet göstermekte olan oğlu Memi Çelebi, bazı dervişlerin teşvikiyle tekkenin meşîhatini üstlenme talebinde bulunmuş, ancak ani vefatı sebebiyle bu emelini gerçekleştirememiştir. Yaklaşık yirmi sekiz yıl meşîhatta kalan İbrahim Efendi, 971 diğer bir kayda göre 972/1564-65 senesinde İvrindi kasabasına yaptığı yolculuk esnasında vefat etmiş, naşı Bursa’ya getirilerek diğer halîfelerin bulunduğu yere defnolunmuştur. Kaynaklarda birçok kerâmeti nakledilen şeyhin söz konusu kerâmetlerinden biri şöyledir: “Fıstıklı mahallesinde iken şeyh bir gün, Bursa’dan her hangi bir haber geldi mi? Bu gece bir hâdise meydana gelmiş olmalı. Zira rüyamda Hazret-i Emîr’in türbesinde toplanıldığını ve Emîr Sultan’ın dervişleri rencide eden şehrin valisini Peygamberimize şikayet ettiğini gördüm. Peygamberimiz de al bu âsâ ile ona vur, dediler; Hazret-i Emîr de vurdular. Bir saat sonra şehirden bir adam gelip, o gün Bursa valisinin Emîr Sultan mahallesini teftiş edip birçok fukarayı hapsettiği ve aynı gece aniden vefat ettiğini bildirmiş.” 9. Mustafa Efendi (ö. 986/1578) Şeyh Lütfullah-ı Sânî Efendi’nin oğlu olan Mustafa Efendi babasının tayini üzerine posta oturmuştur. Uzleti tercih ettiği bildirilen şeyhin vakitlerinin çoğunu Fıstıklı mahallesindeki çiftliğinde geçirdiği, çevresindeki fukaraya imârethânede pişen yemekten vermeyip kendi çiftliğinin mahsûlünden elde ettiği yiyecekleri ikram ettiği kaydedilmiştir. On dört sene meşîhat makâmında kalan Mustafa Efendi, 986/1578 tarihinde vefat etmiş, yerine oğlu Ali Efendi’yi vasiyet ve tayin buyurmuştur 10. Ali Efendi (ö. 1020/1611) Babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olan Ali Efendi’nin şeyhlere mahsus kıyafet yerine sade elbiseler giydiği ve hâlini gizlediği belirtilmiştir. Yâdigâr-ı Şemsî müellifi şeyhin bu yönünü “Âbid ü zâhid olan şeyh ‘ucb u riyâdan müctenib, telebbüste sadeliğe mâil, nazar-ı dikkati celbetmeyecek sûrette mahviyyet gösterirlermiş” sözleriyle dile getirmektedir. Otuz dört sene gibi uzun bir süre seccâdenişîn olarak dervişleri terbiye eden Ali Efendi 1020/1611 senesinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. 11. Azîzzâde Mehmed Efendi (ö. 1059/1649) Bursa’da doğan Mehmed Efendi, zahirî ilimleri babasından tahsil ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emîr Sultan Dergâhı şeyhi Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Seyr ü sülûkunu tamamlayan ve aynı zamanda şeyhinin kızıyla da evlenen Mehmed Efendi, Ali Efendi’nin vasiyeti üzere yerine geçmiştir. Ancak dönemin âlimlerinden Abdurrahman Efendi,Şeyh Ali Efendi’nin akrabası olması hasebiyle dergâhın yönetimini üstlenmek istemiş ve bu hususta Mehmed Efendi ile aralarında anlaşmazlık çıkmıştır. 1021/1612 tarihinde Dersaâdet’e başvuran Abdurrahman Efendi, Şeyh Mehmed’in haksız yollarla dergâhın yönetimine karıştığını ileri sürerek tekkenin asıl şeyhinin kendisi olduğuna dair bir berât çıkartmıştır. Mehmed Efendi de şikayette bulunarak vefâtından evvel şeyhi ve kayınpederi olan Ali Efendi’nin meşîhati kendisine tevdi ettiğini bildirmiştir. Bunun üzerine İstanbul’dan gelen berâta göre Emîr Sultan vakıflarının nâzırı olan Hüseyin b. Hacı Mustafa’nın teklifi ile 3 Muharrem 1021 / 6 Mart 1612 tarihinden itibaren Abdurrahman Efendi de tekkeye şeyh olarak atanmıştır. Altı yıl boyunca birer haftalık nöbetlerle müştereken meşihat görevini yürütmüşlerdir. 1026/1617 senesinde hacca giden Abdurrahman Efendi’nin dönüşte yolda hastalanması ve Bursa’ya vardığında da vefat etmesi üzerine meşîhat bütünüyle Mehmed Efendi’ye kalmıştır. Dergâhın yönetimini 12 Şaban 1059 / 21 Ağustos 1649 tarihine kadar tek başına yürüten Mehmed Efendi, bu tarihte çiftliğinden dönerken atından düşmesi üzerine bir müddet hasta yatmış ve sonrasında vefat etmiştir. 12. Şeyh Mustafa b. Mehmed (ö. 1059/1646) Babası Mehmed Efendi’nin vasiyeti üzere yerine postnişîn olan Mustafa Efendi, bu görevini ancak iki buçuk ay kadar sürdürmüştür. 10 Zilkâde 1059 / 15 Kasım 1646 tarihinde kırk yaşında iken vebâ hastalığından vefat eden Mustafa Efendi, Emîr Sultan Câmi’nin sağ tarafında diğer halîfelerin medfûn olduğu mahalle defnolunmuştur. Baldırzâde’nin ifadesine göre “Eğer tûl-i ömrü müyesser ve bir kaç yıl muammer olsa, sayt u sadâ-yı şöhreti âlem-gîr ve silsile-i mahabbeti tavk-gerden-i sağîr ü kebîr olmak mukarrer ve muhakkak idi.” Vefâtına Sebzî Çelebi “Eyledin cenneti Firdevsi makâm” mısraını tarih düşmüştür. 13. Şeyh İbrahim Çelebi (ö. 1078/1667) Şeyh Mustafa’nın oğlu olan İbrahim Efendi, babasının erken ölümü sebebiyle genç yaşta tekkeye şeyh olmuştur. Ancak Yâdigâr-ı Şemsî müellifinin kaydına göre genç olmasına rağmen “gayet vakûr ve pîrâne-tavır olup irşâd-ı sâlikân ve ta’lîm-i tâlibâna muktedir bir zât-ı âlişân” imiş. İsmail Beliğ Efendi’nin bildirdiğine göre, 1078/1667 tarihinde İstanbul’dan gelen mûsikîşinâs bir zâtla birlikte aralarında Bursa kadısı ile Şeyh İbrahim Efendi’nin de bulunduğu şehrin ileri gelenlerinden bir grup Uludağ’da Çamlıca adlı mesire yerine gitmişler. Sohbet ve ilahîler dinlenirken İbrahim Efendi’nin atı ürkerek etrafa zarar vermeye başlamış, şeyh üzerine atlayarak atı sakinleştirmek istemişse de muvaffak olamamış ve hayvan şeyhi üzerinden atmış; bir ağaca çarparak yaralanan şeyh bir müddet hasta yattıktan sonra vefat etmiştir. 14. Mehmed Sâlih (ö. 1134/1721) ve Selâmî Ali Efendi (ö. 1104/1692) Şeyh İbrahim Çelebi’nin vefatından sonra yerine oğlu Mehmed Sâlih Efendi geçmesi gerekirken yaşının küçük olması sebebiyle tekkenin meşîhati Bursa’da bulunan Celvetî şeyhlerinden Selâmi Ali Efendi’ye verilmiştir. Ancak Selâmi Ali Efendi21 Üsküdar’daki Celvetî âsitânesine şeyh olunca tekkedeki görevini vekâleten halifelerinden ve aynı zamanda Pîr Emîr Dergâhının postnişîni olan Şeyh Ali Efendi’ye bırakmıştır. Selâmi Ali Efendi’nin 1104/1692 senesindeki vefatından sonra dergâhın şeyhliği Mısrîzâde Şeyh Ali Efendi’ye berât ile verilmişse de Mısrîzâde kabul etmeyince şeyhlik yeniden Mehmed Sâlih Efendi’ye kalmıştır. Mehmed Sâlih Efendi (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen laubâli meşreb olması, hevâ ve hevesine uygun yaşaması nedeniyle annesinin isteği üzerine şeyhliği akrabası olan Celvetî şeyhlerinden İshak Efendi’ye bırakmıştır. 15. İshak Efendi (ö. 1150/1737) Bursa’nın Veled-i Enbiyâ mahallesinde doğan İshak Efendi, mezkur mahallenin imamı Abdülazîz Efendi’nin oğludur. Dönemin meşhur âlimlerinden İshak Hocası Ahmed Efendi ile Niyâz-i Mısrî halîfelerinden Ayn-ı Ekber Mehmed Efendi’den ilim tahsil etmiştir. İsmail Hakkı Bursevî’ye intisap ederek tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve hilâfete nail olmuştur. Daha önce zikredildiği üzere tekkenin şeyhliği, Mehmed Sâlih Efendi’nin meşîhata yakışmayan bir hayat sürmesi sebebiyle kendisine anne tarafından yakınlığı bulunan ve aynı zamanda Emîr Sultan vakıflarının katipliğini de yapan İshak Efendi’ye verilmişti. Dergâhın postnişinlerinin oturduğu eve taşınan İshâk Efendi’nin, söz konusu evlerde inşaatı yarım kalan yerleri tamamladığı bildirilmektedir. 1137/1725’te hacca giden şeyh Rebîülevvel 1150 / Temmuz 1737 tarihinde vefat etmiştir. Mehmed Şemseddîn Efendi’nin kaydettiğine göre mezar taşında vefat tarihini de gösteren şu kıta yer almaktadır: Kutb-ı âlem-i Hazret-i Emîr Şeyhi iken terk-i dünya eyledi Yâ mücevher geldi bir tarih-i pâk Şeyh İshak ‘azm-i ukbâ eyledi Özellikle İshak Efendi’den sonra dergâhın kuruluşundan beri yürütülen Kübrevî âyini yerini Celvetî âyinine bırakmış; diğer bir ifadeyle meşîhat Kübrevîlerden Celvetîlere geçmiştir. Öte yandan Şemseddîn Efendi, hazîreye daha evvel defnolunan Emîr Sultan Dergâhı meşâyıhının kabirlerinin günümüze ulaşmadığını, mevcut olan kabirlerin İshâk Efendi ve sonraki şeyhlere ait olduğunu şu cümleleriyle dile getirmiştir: “Hulefâi Cenâb-ı Emîr’den hiç birisinin makâm ve âsârı kalmamış el-yevm orada mevcûd kabirler işbu İshak Efendi’den başlar. 16. Şeyh Lütfullah b. İshak (ö. 1160/1747) Şeyh İshak Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine postnişîn olmuş ve bu görevi, 1160/1747 tarihinde vefatına kadar yaklaşık on yıl sürdürmüştür. Babasının yanına defnolunan Lütfullah Efendi’nin mezar taşında (99 numaralı taş) şu dörtlük yer almaktadır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî Dir iken tâli’-i ikbâl-i dünya irişüb gelse Fefirrû bahsi geldi nüsha-i ömründe çün derse Didi târîh-i fevtin cevherin harflerle idüb fâl Sefer oldı murâd-ı Şehy Lütfullah Firdevs’e Zilka’de sene 1160 17. Seyyid Mehmed Reşîd Efendi (ö. 1217/1802) Şeyh Lütfullah Efendi’nin oğlu olup babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olmuştur. Birçok hususta mâhir bir zât olduğunu söyleyen Mehmed Şemseddî Efendi, şeyh tarafından yapılan büyük bir saatin dergâhta olduğunu; yine onun hattıyla yazılmış olan Koca Ragıb Paşa’ya ait “Emîr Sultan Şemseddin Muhammed fer’-i Adnânî” ile Râşid Efendi’ye ait “Yüzün sür hâk-i pây-i Hazret-i Sultan Emîr’e gel” matlalı iki medhiyenin türbede bulunduğunu kaydetmektedir. Dergâhın meşîhatini Eşrefî şeyhi Fahreddin-i Evvel ile birlikte yürütmüştür. 19 Rebîulâhir 1217/ 19 Ağustos 1802 tarihinde vefat eden Şeyh Reşîd Efendi diğer halîfelerin yanına defnolunmuştur. 18. Tayyib Efendi (ö. 1223/1808) Seyyid Mehmed Reşîd Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine şeyh olan Tayyib Efendi bazı görüşmelerde bulunmak için İstanbul’a gitmiş ve ahbâbı tarafından kendisine verilen yüklüce miktar parayla Bursa’ya dönerken Yörükler tarafından şehîd edilmiştir. Evlâdı bulunmadığından dergâhın şeyhliği Emîr Sultan’ın türbedârı Seyyid Süleyman Efendi’ye verilmiştir. Ancak Tayyib Efendi’nin hâmile olan eşi iki ay sonra bir erkek çocuğu dünyaya getirince adı Tayyib konularak meşîhat bu çocuğa tevdi edilmiş; fakat çocuk iki yaşında iken vefat edince postnişin olarak Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin damadı ve Tayyib Efendi’nin eniştesi Şeyh Ahmed Efendi tayin olunmuştur. 19. Yağcızâde Ahmed Efendi (ö. 1262/1846) “Yağcızâde” nisbesiyle tanınan Ahmed Efendi, Emîniyye Dergâhı’nın kurucusu Şeyh Mehmed Emin Efendi’ye (ö. 1228/ 1813) intisâb ederek Nakşibendiyye tarikatından icâzet almıştır. Yukarıda zikredildiği üzere Emîr Sultan Dergâhı meşîhatinin boş kalması üzerine dergâha postnişin olmuş ve 10 Ramazan 1262/ 1 Eylül 1846 tarihindeki vefatına kadar bu görevini sürdürmüştür. Bu zâttan sonra meşîhatin Celvetîlerden Nakşîlere geçtiği görülmektedir. 30 Emîr Sultan Camii’nin sağ tarafındaki meşayıh mezarlığında bulunun kabir taşında (85 numaralı taş) şunlar yazmaktadır: Yâ Hû kutb-ı dâire-i vilâyet nokta-ı merkez-i kerâmet-i Hazret-i Sultân Emîr kuddise sirruhu hazretlerinin bende-i ma’nevîleri dergâh-ı ‘alîlerinde seccâdenişîn- i irşâd mazhariyyeti hakîkat-i cevherimiz cennet-mekân es-Seyyîd el-Hâc Ahmed Efendi hazretlerinin rûh-ı pür-fütûhı içün el-Fâtiha fî 10 n 1262 20. Tâhir Efendi (ö. 1297/1880) ve Mehmed Emin Efendi (ö. 1314/1892) Yağcızâde Ahmed Efendi’nin vefatından sonra meşîhat makamına Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin soyundan Tâhir Efendi oturmuştur. 1262/ 1845 tarihinde Mesnevîhân Hâce Hüsam Efendi’den icâzet alan Tâhir Efendi, reîsü’l-meşâyıh Eşrefzâde Safiyyüddin Efendi’nin vefatı üzerine Bursa Meclis-i Meşâyıhı’na reis tayin olmuştur. İlm-i zâhirde yed-i tûlâ sahibi olduğu nakledilen Tâhir Efendi 11 Ramazan 1297 / 17 Ağustos 1880 tarihinde vefat etmiş ve diğer meşâyıhın bulunduğu hazîreye defnolunmuştur. Tâhir Efendi’den sonra postnişîn olan Mehmed Emin Efendi hakkında kaynaklarda yeterince bilgi bulunmamaktadır. 21. Hacı Emin Efendi (ö. 1316/1898) Emîr Sultan Camii imam hatibi olan Hacı Emin Efendi, Nakşibendiyye meşâyıhından Hacı İsmail Efendi’den istifade etmiş olmakla birlikte icâzetini hac için gittiği Mekke’de Şeyh Mehmed Can Efendi’den almıştır. Emîr Sultan Dergâhı postnişini olduktan sonra dergâhın tamir işlerinin yanı sıra bir de kütüphane kurulmasına önayak olmuştur. Mehmed Şemseddîn Efendi bizzat tanıdığı şeyhi şöyle tanımlamaktadır: “Merhûm meclîs-ârâ, nazik-edâ, şahsa göre muamele ile küçük-büyük herkesi hoşnut ider, nezâketi sever, temiz ve muntazam giyinir, mütevazı ve halîm bir zât idi.”33 28 Rebîulevvel 1316 / 16 Ağustos 1898 tarihinde vefat etmiştir 22. Sa’îd Efendi (ö. 1328/1910) 1237/1821 tarihinde dünyaya gelen Sa’îd Efendi Şeyh Tâhir Efendi’nin soyundandır. Nakşibendî şeyhi Hacı İsmail Efendi’den ilim tahsil etmiş, İstanbul Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rızâ Efendi’den ise icâzet alarak halîfesi olmuştur. Hacı Emin Efendi’nin akrabası olan Sa’îd Efendi şeyhin vefatından sonra yerine geçmiştir. 18 Rebîulâhir 1328 / 30 Mart 1910 tarihinde dergâhta tarikatın ayinini icrâ ederken vefat etmiş ve diğer meşâyıhın yanına defnolunmuştur. İlim ve fazlının yanı sıra birçok hikâye bildiği ve sohbeti esnasında bunları anlatmaktan hoşlandığı nakledilmektedir. 23. Mehmed Râgıb Efendi (ö. 1340/1921) Cemâziyelevvel 1278/ Kasım 1861 yılında doğan Mehmed Râgıb Efendi, Şeyh Tâhir’in kızı Dervişe Hanım’ın oğludur. Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rıza Efendi’ye intisap ederek 26 Safer 1330 / 15 Şubat 1912 tarihinde icâzet almıştır. Dayısı Sa’îd Efendi’nin vefatından sonra dergâhın yönetimini üstlenmek isteyenlere karşı uzun mücadelelerden sonra “evlâda meşrûtiyyetini tahakkuk” ettirmek suretiyle 20 Zilhicce 1330 / 30 Kasım 1912 tarihinde meşîhat makâmına oturmaya muvaffak olmuştur.36 1340/ 1921 tarihinde vefat eden Râgıb Efendi’den sonra yerine vekâleten Hasan Efendi (ö. 1365/1945), tekkelerin kapatılmasından hemen önce de Hüsâmeddin Fındıkoğlu (ö. 1988) atanmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Orhaneli Türbeleri
Bursa – Orhaneli İlçesi Türbeleri Kurtçu Mehmet Efendi (Kurtçu Baba ya da Dede) Orhaneli’nin Sırıl Köyü’nün 800 m. kadar kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yarı açık bir tarzda yapılmış olan Kurtçu Mehmet Efendi, diger adıyla Kurtçu Dede gerek inşa tarzı ve gerekse uygulamalar olarak digerlerinden farklı bir konum ve tarz içermektedir. Mehmet Efendi diye anılan zata Kurtçu Baba da denilmesinin sebebi, Sırıl ve civarı köylerde anlatılan kurtlarla olan münasebeti ile ilgilidir. Anlatılanlara göre; Mehmet Efendi denilen zat, keramet eseri olarak zamanında çok olan ve davarlara zarar veren kurtlarla bir sekilde irtibat kurup, onları belli bir yerde toplayarak orada kırk kulplu kazanlarda yal pişirip beslemiş, onlarla konuşarak köylünün davarlarına zarar vermesini önlemiştir. Hatta kurtları bölgede yaramaz olarak bilinen insanların davarlarına yönlendirdiği bile olmuştur. Ürküten Dede Orhaneli’ye bağlı Semerci Köyü’nün 1 km kadar güneydoğusunda yer almaktadır. Türbeli dedelerin kendine has bir özellik ve öyküsü mutlaka bulunmaktadır. Bunlardan Ürküten Dede adıyla maruf olanı, yok olup gitmeye yüz tutmuşken, modern zamanlarda tekrar vücut bulması ve kendisini yeniden rağbet gören bir dede konumuna taşıyan ilginç hikâyesiyle ayrı bir önemi haizdir. Son yıllarda emekli bir müftünün devreye girmesi ve bir rüya üzerine türbeyi yeniden onarma girişimi, türbe etrafında oluşturulan efsanevi kültürü önemli ölçüde artırmış görünmektedir. Dede önceki dönemlerde de türbe iken zamanla eskimiş ve harabeye dönmüş ama türbeyle alakalı uygulamalar eksiksiz devam etmistir. Anlatıldıgına göre; 2004 yılına gelindiğinde Semerci Köyü’nün camisinin onarımı ve imam evinin insası için faaliyete geçilmiştir. Semerci Köyü’nden olup Bursa’da memuriyetten emekli bir kisi (bu bilgilerin alındıgı Saban Okar) bir tanıdık vasıtasıyla, yine Bursa merkez ilçelerinde uzun yıllar müftülük yaptıktan sonra emekli olan bir müftüye çevresinden yararlanarak maddi yardım toplamak için ulaşır ve durumu anlatır. Müftü, istegi geri çevirmez ve sözünün geçtiği yakın tanıdıklarından bir miktar yardım toplar. “Bu kadar yardım topladım. Bu yardımların nereye gittigini görmek istiyorum. Beni köyünüze götürür müsünüz?” diye teklifte bulunur. Müftüyü Semerci Köyü’ne götürürler. Onarımı yapılan cami ve imam evi insaatı gezildikten sonra köyün yanındaki yıkık dökük ve harabeye dönmüs haldeki Ürküten Dede yatırı ziyaret edilir. Müftü Bey, nakdî yardımları cami onarımıyla alakadar olanlara bırakır ve gider. Bir müddet sonra müftü rüyasında Ürküten Dede denilen zatı görür. Ürküten Dede, müftüden kabrinin bu perişan halden kurtarılmasını ve üzerinin örtülmesini istemektedir. Bu rüya birkaç defa tekerrür eder. Hatta müftü beyin kendi ifadesiyle, aynı rüyayı oraya birlikte gittiği bir başka arkadası da görür. Sonunda müftü bey tanıdığı bir müteahhidi de yanına alarak Semerci Köyü’ne gelir, türbe ve su anki mermerle çevrili kabri yeniden insa ettirir. Bu hadise kısa sürede bütün bölgede bir olağanüstülük havasına büründürülerek anlatılmaya baslanmıştır. Dolayısıyla Ürküten Dede bir kez daha sınanmışlık kriterlerini fazlasıyla yerine getirmis, kendisiyle alakalı anlatılan her türlü efsanevi öyküyü bir kez daha güçlendirerek varlığının meşru zeminini sağlamlastırmıştır. Yâren Dede Orhaneli’ye baglı Dağgüney Köyü’nün 1 km kadar güneyinde yer almaktadır. Yâren Dede’yi kısmen orijinal kılan husus, yapılan uygulamalardan ziyade bulundugu köy ve dedeyi sahiplenmis olan ailenin kimliginde yatmaktadır. Dedenin bulunduğu köyün yarısına yakınının kendisini Alevî kimligi ile tanımlaması ve bu dedeyi de Alevî kesimin sahiplenmesi diğer dedelerle bir kıyas teşkil etmesi açısından kayda deger bir durum ortaya çıkarmaktadır. Dede Sahibi bayanın anlattıklarına göre; Yâren Dede, Edirne’den hoca olarak gelmis ve bu köyde epeyce görev yapmıstır. Bir ramazan ayı boyunca, Kadir gecesi de dâhil, teravih namazlarını kıldırmış ve o gece vefat etmistir. Vasiyeti geregi buraya gömülmüstür. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Keles Türbeleri
Bursa – Keles İlçesindeki Türbeler Kayadibi Dedesi Keles’in Davutlar Köyü’nün Kayadibi Mahallesi’nin 600 m. kuzeyinde bulunmaktadır. Her birisinde farklı bir uygulamaya rastlanan türbeli dedelerden birisi de Kayadibi Dedesi’dir. Türbede birisi Hızır Ali Baba digeri esi Ayse Nine’ye ait olduğu düşünülen betondan yapılmış iki adet mezar bulunmaktadır. Civar köylerde yasayanlar dedeyi Kayadibi Dedesi olarak bilmektedir. Dedenin bakımını üstlenen ve ocak sahibi olduğunu söyleyen aile, türbede yatan iki kişiden birinin adının Ali oldugunu, Ali Dede veya Hızır Ali Baba seklinde anıldığını, diğerinin de eşi oldugunu ve Ayşe Nine diye bilindiğini beyan etmektedir. Burada medfun bulunan bu kisilerin Orta Asya’dan geldiğini, kendi ailesinin de bu aileden “El almış” oldugunu, yani ocak sahibi olduklarını söylemektedirler. Ocak sahibi olarak nitelendirilen aile ve sülalesine “Tekesinler” denilmesinden hareketle, geçmişte ailenin bir tekkeye intisaplı olduğu ihtimali de akla gelmektedir. Dolayısıyla bu durum aileyi o günün şartlarında kanaat önderi haline getirerek, dinî uygulamaların yürütücüsü konumuna getirmiş ve bu algı sekli hâlâ devam ettirilmektedir. Hızır Ali Baba’ya ait mezarda üç adet büyük, eşi Ayse Nine’ye ait mezarda ise üç adet küçük ardıç ağacına ait kökler bulunmaktadır. Tokmak görüntüsündeki bu ağaç köklerinin dede sahibi aileye dedelerinden kaldığı belirtilmektedir. Rüstem Çavus Dedesi Keles’in Dağdibi Köyünde, köy içinde yer almaktadır. Rüstem Çavus’un, Bursa’nın Osmanlılar tarafından fethi sırasında kahramanlıklar göstermiş bir alperen olduğu düşünülmektedir. Bu adlandırma diğer köylerdeki dede düsüncesinin aksine cengâver bir yigit tasavvuruna dayanmaktadır. Kendisinden, Osmanlı Dönemi’nin yiğit bir asker pasası olarak bahsedilmektedir. Onun asker olması, dede kültüründe yer almasına, ermiş ya da mübarek bir kişi olmasına engel degildir. Başka dede ve yatırlarda görülen uygulamalar bu türbede de karşımıza çıkmaktadır. Fark sadece, kabirlerde yattığı farz edilen kişilerin hikâyesine mecz edilmiş hayal gücünün, mantıki bir silsile ile sunduğu ve yaşanmış olma ihtimali bulunan hayat motiflerinde gizlenmektedir. Sahan Baba (Sahan Dede) Keles’in Kıranışıklar Köyü’nün 1 km kadar doğusunda, köy mezarlığının içinde bulunmaktadır. Türbede medfun bulunan Sahan Baba’nın da yöredeki diğer yatır ve türbelerde olduğu gibi kimliği ve kişiliğiyle alakalı bilgiler bulunmamaktadır. Diğerlerinden farklı olarak ‘Baba’ lakabı verilmiş olmanın yanında türbe mimarî yönden de oldukça farklı bir üslup ve tarzda insa edilmiştir. Bu yönüyle türbe yöredeki türbelerden tamamıyla ayrılmaktadır. Sarıkız Dedesi Keles Dağdemirciler Köyünün kuzeyinde tarlalara giden yolların başlangıcında, iki yolun kesiştiği bir noktadadır. Yöredeki kadın evliyalardan birisidir. Bu köyden olmadıgı, baska diyarlardan gelerek buraya yerleştiği ve özellikle kadınlara çok faydalı bilgiler verdigi bir efsane olarak anlatılmaktadır. Ayrıca hamile kadınları ve bebeklerini koruduğuna inanılmaktadır. Şeyh Turabi Keles Denizler Köyü Sarıyar mahallesine ait caminin haziresinde yer aldıgı yöre halkı tarafından söylense de kabri orada degildir. Yörede mezarı bilinmeyen ama kimliği çok az bilinen yaşamış zatlardan birisidir. Döneminde medrese hocası ve zaviye şeyhi olmuş, âlim ve fazıl birisi olarak bilinmektedir. Kaynaklarda bu köyde bir zaviye olduğu belirtilmekte, cami haziresinde yer alan kabirlerin mezar taşları okunduğunda onların Şeyh Turabî Efendi’ye intisaplı zaviye şeyhleri ve müritleri olduğu anlaşılmaktadır. İplikçi Dede Keles Epçeler Köyü mezarlığındadır. Zamanında köyleri dolaşarak iplik satan bir pir-i fani olarak tasvir edilmektedir. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Ana Sultan Türbesi
Bursa – Keles ile Küçükkavacık Mahallesi arasında Harmancık ilçesine gidilen yolun hemen kenarında yer almaktadır. Yörede bulunan diğer türbelerde medfun bulunduğu farz edilen şahıslar daha çok lakaplarıyla anılırken burada bulunan dede; halk arasında pek bilinmese de Selahaddin Buhari ismiyle maruftur. Bu isimlendirmeye bakarak türbe diğerlerine göre tarihi gerçekliği olan yaşamıs bir sahsa aitmiş gibi dursa da kendisiyle alakalı kaynakta kayıtlı bir bilgiye rastlanmamaktadır. Türbe ise, yapımında sıradan yapı elemanları kullanılmış olsa da mimari açıdan tam bir türbe görünümündedir ve kısmen de olsa türbe yapı geleneğini temsil etmektedir. Türbe biri giriş odası, diğeri iki yatırın bulunduğu oda olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Girişteki odada dedeye ait olduğunu söyledikleri çesitli kaplar, def, tesbih, şamdanlar ve sancak gibi bazı eşyalar mevcuttur. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen bir dede olduğu için uygulamalardaki zenginlik de hemen kendisini belli etmektedir. Felçliler, sara hastaları, yürüyemeyen, konusamayan ve gelişimi problemli çocuklar, vücudunda çesitli yara ve kasıntı bulunanlar, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalar bu mekâna gelmekte veya getirilmektedir.
Behlül Dede
Buhara ‘dan gelip Bursa ‘da Davud Dede semtinde Çıraklı Dede Zaviyesi ‘ni inşa eden Pir Dede demekle meşhur evlad-ı rasülden Seyyid Behlül hazretleridir İbrahim Edhem ‘in Edhemiyye tarikatına mensub olup zühd ve vera’ sahibidir. Sultan Yıldırım Bayezid Han zamanında Davud Dede ve Ali Mest ile Buhara ‘dan Bursa ‘ya gelip Yıldırım Han İmareti yakınında halen medfun olduğu yerde yerleşip “Çıraklı Derviş ” namıyla meşhur olmuştur. Ekseri geceleri çok sayıda mum ve kandil yaktığı için kendisi ” Çıraklı Dede ” namı ile meşhur olmuştur. Zamanında ikamet ettiği yer bakımlı ve ma’mur bir mahalle olup , bir yaşlı kadının meskeni imiş. Yıldırım Bayezid Han Behlül Dede adına bu yeri almak isteyince yaşlı kadın evini satmak istemez , kendisine evin iki üç misli bedel teklif olunur yine reddeder. Bir gece korkulu bir rüya görür ondan sonra evini satmaya razı olur. Behlül Dede orasını zaviye yapar. Bir müddet sonra vefat edince oraya defnedilir. Türbesi ziyaretgah olup Davud Dede’nin türbesine yakındır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Pars Bey Türbesi
Bursa – Şehre küstü meydanı güneyinde Şehreküstü Meydanı’nın güneyinde, Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde yer alan caminin ilk yapısı, II. Murad devrinde, Pars Bey Abdullah oğlu Bedrettin Mahmud tarafından zaviye olarak yaptırılmıştır. ‘Yakub Bey’ zaviyesi olarak da anılır. 1801 (Hicri 1206) tarihinde meydana yangında yanan tekke vakıf evladı Ahmed Baba tarafından günümüz postanenin olduğu yere taşıyarak burada faaliyetlerini devam ettirmiştir. Zaman içerisinde meydana gelen depremler ve değişik nedenlerden dolayı oldukça harap duruma düşen yapı 1980 yılında minaresi hariç olmak üzere tamamen yenilenerek bugünkü son halini almıştır. Caminin yanında yer alan hazire alanında birçok âlim ve ilim adamının mezarının bulunduğu ifade edilir. 1904 yılında açılan cadde ile bir kısmı yolun altında kalmıştır. Aynı yerde Bedreddin Pars Bey ve oğlu Yakup Bey’in mezarları bulunur. Bedreddin Pars Bey’in mezarı türbe içerisindedir. Türbe, cami ile birlikte 1894 yılında Vali Münir Paşa zamanında Hacı Bahaeddin Efendi tarafından onartılmıştır. Pars Bey (Bey Pars) olarak anılan kişi Abdullah oğlu Bedreddin Mahmud Bey’dir. II. Murad döneminde yaşamış, önemli görevler üstlenmiş devlet adamıdır. Aslının örneği Topkapı Müzesi’nde olan 14.9.1445 tarihli vakfiyesi bulunur. Kozca/ Umur Bey Köyü ve Mazder Köyü’nü hayır işlerine ve Şehreküstü’nde bulunan zaviyesine vakfeylemiştir. Gemlik Umurbey’de mektep ve cami yaptırmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Karşı Duran Süleyman Türbesi – Nimel Çeyş
Bursa -Muradiye Külliyesi Karşısında Türbe Rumeli ve Anadolu beylerbeyliği, Amasya valiliği, Semendre beylerbeyliği görevlerinde bulunan, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk subaşısı Süleyman Paşa’ ya aittir. Süleyman Paşa aynı zamanda Çakır Ağa’dan sonra Bursa subaşısı olmuş, İstanbul kuşatmasında Fatih Sultan Mehmed’e defterdarlık yapmıştır. Kare planlı olan türbenin duvarları kesme taş ve tuğladan örülmüştür. Üzeri kubbe ile örtülüdür. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Mükrime Hatun Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Şehinşah’ın eşi ve Şehzade Mehmed’in annesi Mükrime Hatun’a (Dulkadiroğlu’nun kızı, ölüm 1517) atfedilmiştir. Türbe Şehinşah tarafından Mükrime Hatun’un vefatından evvel yaptırılmıştır. Kare planlı olarak inşa edilen türbe, sekizgen kasnak üzerine oturtulan kubbe ile örtülmüştür. Duvarları bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla ile örülüdür. Türbe içi oldukça sade bir kalem işi ile bezenmiştir. Geniş bir yazı kuşağı içinde celi sülüs tarzında yazılı Âyet-el Kürsî, yapının içini çepeçevre dolanmaktadır. Mihrap üzerinde ayetler ve Esma-i Hüsna’dan örnekler yer alır. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Yapıda Mükrime Hatun’un sandukasının yanı sıra Sultan II. Beyazıt’ın oğlu Şehzade Korkut’un (1465– 1513) ve Şehzade Alemşah’ın kızı Fatma Sultan’ın (1495–1522) sandukaları bulunur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Molla İlyas
Bursa – Pınarbaşı semti dağ sokak 43 nolu evin bahçesi Fatih dönemi âlimlerinden olan Molla İlyas , Fatih Sultan Mehmed’in hocalarındandır. 1511 yılında vefat etmiştir. Pınarbaşı Semti’nde, Dağ Sokak’ta, 43 no’lu evin bahçesinde metfun bulunan bu zatın kabri, 1994 yılında Osmangazi Belediyesince yapılan düzenleme ile etrafı boşaltılarak demir parmaklıklarla çevrelenmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Hızır Dede ( Mukad Hızır Dede )
Bursa – Üç kozlar dergahının kuzeyinde dik yokuşun üzerinde Hızır Dede, Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden Akbıyık Sultan ‘ ın oğlundan istifade etmiş olup Üftade Hazretlerinin mürşididir. Mihaliç (Karacabey) kasabasında geçimini temin için koyun çobanlığı yaparken, soğuktan ayakları donarak muk ‘at (kötürüm) olmuş; bu yüzden kendilerine ” Muk ‘ad ” lakabı takılmıştır. Kötürüm alunca; Başkasının koyununu gütmektense kendi ruhani kuvvetlerimi gütmek daha iyidir. diyerek çobanlık mesleğini bırakmıştır. Maneviyyatı maddiyatına galip gelmiş , ma’sivadan büsbütün sıyrılarak Bursa ‘ya gelip Ulu Cami’nin kuzey-batı köşesindeki eski minare dibinde Vaiziye medresesinde bir hücrede münzevi olup bir başka rivayete göre de , ailesi ile birlikte gelip Pınarbaşı’ nda bir Evde ikamet ederek mücahede ve riyazet ile vaktini geçirmiştir. Hüsameddin Bursevi; “Hızır Efendi Hazretleri, bir ulu kimse idi ki, vasilinden (Hakka erenlerden) olup nice zaman Hacı İbrahim Sultan Hazretlerine hizmet edip irşada mücaz olduklarından (irşadla görevlendirildiklerinden) sonra ehilleri ile Bursa’ya nakledip Pınarbaşı semtlerinde bir eve sakin olup, geçimlerini temin için kasaplardan bazılarının koyunlarını güderlerdi. İşi itibariyle Çoban Şeyh denilip sonra fariğ olup (işini bırakıp) hane-i saadetlerinde mütekaid (emekli) olmuşlardır.” der. Mustafa Bahadıroğlu’nun yabancı yazarlardan Steinherr’in bu konudaki doktora tezine getirdiği eleştirilere katılmamak kabil değildir. Steinherr, Hızır Dede’nin Moldavya {Boğdan)’lı olup, Fatih Sultan Mehmed tarafından Boğdan ‘ a yapılan bir sefer (881/1476) esnasında esir alınarak Anadolu ‘ya getirilmiş olabileceğinden bahisle, O’nun muhtemelen Hıristiyan bir aileden geldiğini, baskıyla müslüman olduğunu, eski adı Elias (İlyas) iken din değiştirince adını da Hızır olarak değiştirmiş olabileceğini, hatta Hızır Dede’nin Anadolu ‘ya daha önce de gelmiş olma ihtimalinin bulunduğunu söylemektedir. Ancak maalesef bu iddialarına mantıklı bir delil sunamamıştır. Münzevi bir hayat yaşayarak halk içine pek karışmamış olmasından Hızır Dede’ nin kendisi ve ailesi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. Gerek tarih kitaplarında gerekse terceme-i hal bilgisi veren eserlerde hayatına dair bir malumat alamadığımız Hızır Dede’yi ancak müridi Üftade ve Üftade’nin müridi Hüdayi vasıtasıyla kısmen tanımaktayız. Hızır Dede kuvvetli bir medrese tahsili görmemekle beraber, tasavvuf yolunun sırlarına, seyr u sülukün temel esaslarına vakıf olmanın yanı sıra rüya tabiri ve bazı hastalıkların tedavisi gibi, o devirde pek bilinmeyen birtakım bilgilerde mahirdir. Hızır Dede’nin kime intisab edip hilafet aldığına dair de kesin bir bilgiye sahip değiliz. Hasan Kamil Yılmaz doktorasında bir şem’a çizerek bu konuya açıklık getirmeye çalışmıştır. Şöyle ki: 1- Mahmud Hulvi’ye göre; Akşemseddin’in oğlu Hamdullah Çelebi’nin halifesi Muhyiddin Efendi’ den hilafet almıştırr. 2-Hüseyin Vassaf, İsmail Beliğ, İsmail Hakkı Bursevi, Mehmed Fahreddin Efendi ve bunları takip eden diğer müelliflere göre; Hızır Dede, Emir Buhari hazretleriyle görüşmeye gelen Hacı Bayram-ı Veli’yi ziyaret ederek ona intisab etmiş. Hilafetle görevlendirilince, erbab-ı istidadı cezb etmeye başlamıştır. Fakat Şakaik-ı Nu’maniyye’de Hacı Bayram’ın halifeleri arasında Hızır Dede’nin adı zikredilmemiştir. Ayrıca 913/1507 tarihinde vefat eden Hızır Dede’nin, 833/1430 yılında ölen Hacı Bayram-ı Veli’den hilafet alabilmesi için bir asırdan fazla yaşamış olması gerekir. Yirmi yaşında ve Hacı Bayram’ın son zamanlarında hilafet aldığı düşünülürse, vefat ettiğinde yüz yaşında olurdu. Onun için bu biraz daha uzak ihtimaldir. 3-San Abdullah’a göre; Akbıyık’tan (öl. 860/1456) icazet almıştır. Akbıyık Sultan ve Emir Sikkini ile de sohbetlerde bulunmuş, Hazret-i Üftade’yi irşad etmiştir . 4-Mehmed Mecdi Efendi , Atai ve Kamil Kepecioğlu’na göre; Akbıyık’ın oğlundan icazet almıştır . 5-Mehmed Gülşen’e göre; Rüstem Halife’den icazet almıştır. Bu bilgileri değerlendiren Haririzade Kemaleddin Efendi, Hızır Dede’nin Akbıyık’tan (860/1456) inabet almış olmasının tarih olarak daha uygun göründüğünü ifade etmekte; Hasan Kamil Yılmaz da, Cemaleddin Server Revnakoğlu’ nun da iştirak ettiği bu görüş doğruya en yakın olsa gerektir demekte; Mustafa Bahadıroğlu, Akbıyık ve Hızır Dede’nin Bursa’da ikamet etmeleri bakımından bu görüşün uygun olacağını düşünmekle konuya açıklık getirmiş olmaktadır. Baldırzade ‘ nin ifadesine göre; Üftade Efendi, hizmetlerinde bulunduğu esnada Şeyhi Hızır Dede kendisine bir gözlük verip: “Al bunu muhafaza eyle, sana ihtiyaçlarını gidermek için canib-i gaybden hergün on beş akçe gelir.” diye buyururlar. Onlar dahi tereddüt ile cevap verince; her yanı ıztırab ile dolan Hızır Dede hazretleri alıp gözlüğü yanlarında bulunan bir çalılığa atar. Bir nice müddet sonra, bir gün Üftade Efendi sarığını çözdüğünde aynıyla zikredilen gözlük sarık içinde çıkar ve merhum Üftade Efendi bundan böyle tesirli duaları ve ilmi yazılan ile şöhret olur. Kutbul- ‘arifin merhum Üftade Efendi’yi terbiye ile hakikat derecesine vasıl eden Şeyh Hızır Dede’ nin büyüklüğü buradan anlaşılmaktadır. Kendi halinde sükunetli bir hayat yaşayan Hızır Dede Baldırzade ve Mehmed Fahreddin Efendi’ye göre; 900/1495; Hüseyin Vassaf’a göre 910/1504; Hasan Kamil Yılmaz’a göre 918/1512 tarihinde alemi bekaya intikal etmiştir. Ancak bu tarihler tetkik edildiğinde bunların uygun olamayacağı 895/1490’da doğan, kendi beyanına göre şeyhi Hızır Dede’nin on sekiz yaşındayken irtihal ettiğini belirten Üftade’nin ifadesinden Hızır Dede Hazretlerinin Kamil Kepecioğlu’nun belirttiği gibi 913/1507 tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kabr-i şerifleri bazı eserlerde; Pınarbaşı Kabristanı’nın üstünde Kuzgunluk Mahallesi’nde Üçkuzular (Üçkozlar) zaviyesi altında Gar-ı Aşıkan (Aşıklar Yurdu) denilen, Emir Sultan Hazretlerinin Medine-i Münevvere’ den manevi işaretle geldiği zaman Bursa’ da halvette kaldığı (kabristan) derin mağarada rahmet-i rahmandır, denilmekte olup Mehmed Fahreddin Efendi kabr-i şerifin mağlum olmadığını ifade etmekte ise de hal-i hazırda yol kenarında alçak bir evin saçak altındadır. Bu kabristan maalesef devrin valisi tarafından muhacirlere yerleşim alanı olarak açılmış , ilgi ve alakasızlıktan kabr-i şerifleri yol kenarında bir saçak dibinde kalmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Kasım Efendi Hazretleri – İnegöl
Bursa – İnegöl – Kasım Efendi camii İnegöl’ün Kadiri Seyhleri’nden Kasım b. Şeyh b. İlyas b. İdrisi El-Antaki Faziletli, meşhur şeyhlerden ve Kadiri Tarikatı’nı kuran Pir-i A’zam Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin torunlarından bir zattır. Künyesinden anlaşıldığına göre Antakya’da doğmuştur. Beyazıd-ı Veli Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerindendir. Antakya’da ikamet ederken, aldığı manevi işaretle Bursa’ya gelmiş; Hacı İlyas Camii civarında ve Muradiye’de ikamet etmiştir. Daha sonra İnegöl’e gelerek Hicri 921, Miladi 1535 tarihinde bugün kendi adı ile anılan Kasım Efendi Camii’ni yaptırmıştır. Vefat tarihi olan Hicri 921, Miladi 1535 tarihine kadar İnegöl’de yaşamıştır. Kasım Efendi Hazretleri ömrünün son yıllarını İslamiyet’e, tasavvufa ve ahlaka dair coşkulu vaazları ile İnegöl halkını irşad ederek geçirmiştir. Yaptığı camiinin doğu tarafına defnedilen Kasım Efendi Hazretleri’nin sandukası, daha sonra camiinin genişletilmesi ile camii içinde kalmıştır. Hicri 902 tarihinde otuz iki bölümden oluşan İslam-i tasavvuf ve ahlak konularını içeren Cevahirül-Ahbar adında bir kitap yazmıştır. Kasım Efendi Hazretleri, yaşadığı devirde “Noktacı” unvanı ile meşhur idi… Yiğitbaşı hulefasından İzzeddin Aliyyü-l-Karamani Essaruhani ’nin halifesidir. Halveti Tarikatı’nın şeyhi idi. Muhammed Muhyiddin Karahisari, Kasım Efendi Hazretleri’nin halifesi olup İbn-i Noktacı namı ile meşhurdur. Bu zatın Araisü-l Vusül isminde Üsül-ü Aşere Şerhi vardır. Bursa’da Ahmet Paşa-yı Fenari zaviyesinde medfun bulunan Şeyh Hayreddin Efendi, Muhammed Muhyiddin Efendi’den icazetlidir.(Kaddessallahu Esrarahüm) Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Turgut Alp
Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Osman Gazi’nin kumandanlarından olup aynı zamanda O’nun istişare meclisinde de bulunmaktadır. Pek çok savaşta bulunmuş ve faydalı olmuştur. Osman Gazi , İnegöl’ün fethi için Turgut Alp’i görevlendirmişti. (1299) Osman Gazi , Bilecik ve Yarhisar’ı kolaylıkla fethinin doğurduğu şaşkınlık ve düşmanın maneviyatının sarsılmasından faydalanmak için derhal Turgut Alp’i bir miktar süvari kuvveti ile İnegöl üzerine yolladı. Turgut Alp bu kaleyi savaşla zaptetmeyi başardı , kalenin tekfurunu ve aldığı ganimeti ise Osman Gazi’ye getirdi. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Toparlak Baba Türbesi (Şeyh-i Zurvans )
erzurum – toparlak köyü Şeyh-i Zurvans ( Toparlak Baba Hazretleri ) zaviye şeyhi olup Rufa-i tarikatına mensuptur. Merkeze bağlı 12 km. mesafede Nenehatun köyünün güney tarafında bulunan Toparlak köyü tarihi bir geçit noktasındadır. Şeyh-i Zurvans (Toparlak Baba) 1570 tarihinde Horasan ve Maveraünnehir taraflarından çıkarak kabrinin bulunduğu yere gelir ve yerleşir. Hem gaza hem de irşat işleri ile uğraşır. Anlatılır ki, Sultan Dördüncü Murat 1635’de Revan seferine gidişi esnasında Şeyh-i Zurvans ile görüşür. Şeyhin hizmetlerini yakinen görür. Şeyh kısa boylu olup dolguncadır. Padişah şeyhe, “senin adının söylenmesi biraz zor, gel senin adın Toparlak olsun herkesçe kolay ifade edilsin”, der ve bundan sonra şeyh Zurvans’ın adı Toparlak Baba olarak anılır. Bulunduğu köy de aynı adı alır. Padişahın Revan seferi dönüşü şeyh Osmanlı ordusuna oğlu şeyh Mustafa’yı da katarak gönderir. Türbenin yan tarafında misafir ağırlama salonu, diğer tarafta şömine biçiminde ocak, yanında bir banyo bulunmaktadır. Türbe Kitabesi Nam-ı pak evvela Zurvans idi Padişahlar Toparlak dedi ana Şeyh kamil arif-i billah idi Sıdk ile el kaldırıp eyle dua Kudretinden Hak anı kılmış hekim Her gelenler derdine buldu deva Okuyup bir Fatiha ihlas ile Bahşeden izzet bula her dü-sera Lütfuna mazhar kıla bari Hüda Af edip Mevla Ketencizade’yi Tarihi Tamiri 1204 (1789) Kitabeden görevlerinin yanında şeyhin hekimliğinin de olduğu anlaşılmaktadır. Tedavi işlerinin günümüzde de devam ettiği nakledilmektedir. 1715 tarihli bir belge tekke ve zaviyeye dair bir izin belgesidir. “Erzurum Pasin sancağında Zurvans diyer ismi ile Toparlak köyünde bulunan darüşşifa (şifahane) ve Bimarhane (akıl hastanesi) tekke ve zaviye hizmetlerinin devamı için bir cebelü karşılığında tımar isteği ve Erzurum mutakasının izni tarih H. 1147, miladi 1715” Diğer bir belgede Zurvans Baba’nın 1642’de vefat etmiş olduğu görülür. Torununun ifadesine göre, şeyh Efendi 110 yaşın üzerinde yaşamış olup nesli hizmetini devam ettirmektedir. Köyün üst tarafında şeyhin çıkarmış olduğu buz gibi leziz su kaynağı ve yan tarafında İbadethane-Ziyaret tepesi mevcuttur. Gaza ehli olduklarından tedbiri elden bırakmamış olacak ki ibadethane-ziyaret tepesi denilen yeri, “Toparlak Babanın halktan uzak kalmak için çıkıp ibadet ettiği zaman zaman itikafa girdiği, yaz aylarında talebelerine ders verdiği bir yerdir. Onun için çevresi Toparlak baba ve müritleri tarafından taşlarla çevrilmiştir. Aynı zamanda mihrap düzenlemesi yapılmış ve namazgah olarak da kullanılmıştır. Bu tarihi ibadethane toparlak geçidi üzerinde olduğu için harplerde mevzi olarak da kullanılmıştır” Gürcü, Ermeni, Safevi hareketlerinde gafil avlanmamak için tedbir noktasıdır. Tarihi süreç içinde bu aileden şeyh İbrahim el Toparlak ve şeyh Ali Efendi Ermeniler tarafından şehit edilmiştir. Tedavi uygulamalarının nasıl olduğunu Toparlak Babanın torunlarından Nuri Bey şöyle anlatır. “Genelde ruhsal bunalımlar ve baş ağrıları olanlar gelir. Bunları abdest aldırır dergahımıza götürürüz. Ocak karşısında diz çöküp otururlar. Bizim su kaynağından getirmiş olduğumuz dokuz adet taş bu ocak da akkor oluncaya kadar ısıtılır. Bir kaba su konularak hastanın baş üzeri tutulur. Ocaktaki taşlardan alınarak her biri için şifa ayeti ve duası okunur. Kova içine bırakılır. Üçtaş bu şekilde atıldıktan sonra kova hastanın sağ omzunda tutularak üç adet taş da bu şekilde okunup bırakılır. Sonunda kova hastanın önüne bırakılır üçtaşta aynı şekilde okunup bırakıldıktan sonra ocağın bitişiğindeki banyoya hasta gönderilerek yıkanması sağlanır. Çıkışta türbede iki rekat Allah rızası için namaz kılar duasını yapar. Tedavi böylece tamamlanır. Allahın izniyle şifa bulanlarımız çoğunluktadır”. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Yunus Emre – Erzurum
eruzum – tuzcu köyü mezarlığı Tuzcu köyü mezarlığında Yunus Emre’nin mezarı bulunmaktadır. Tarihçe-i Erzurum’da kabrin İbrahim Hakkı Hazretlerinin keşfi ile bulunmuş olduğu kaydedilir Yunus Emre ile, mürşidi Taptuk Emre’nin orijinal mezar taşlarının burada bulunduğu ileri sürülür. Her ikisinde de 797 [1394] tarihi göze çarpar. 1900’den önce köyde Yunus’a bağlı bir çok dervişin bulunduğu, bahar bayramlarında hem Taptıh Baba’nın hem Yunus Emre’nin ilahilerini söyledikleri, en ziyade Veysel Karani ile “Şol Cennetin ırmakları’nı makamla, terennüm ettikleri anlatılır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Hasan Basri Türbesi – Erzurum
Abbasiler döneminde Erzurum’a gelip yerleşmiş olan Hasan Basri isimli zat ile Basra’da medfun bulunan Hasan Basri Hazretleri farklı kişilerdir. Kubbeli türbesi zamanla harap olup ortadan kalkmış, vefat tarihini belirten şahidesi kaybolmuştur. Günümüzde bir Mahalle Hasan Basri ismini taşımaktadır.
Süleyman Zati Efendi
edirne – keşan Anadolu velîlerinin büyüklerinden. Aslen Geliboluludur. Keşan’da ikâmet ettiğinden, Keşanlı Süleymân Zâtî diye meşhûr oldu. Zâtî mahlasıyla söylediği şiirleri pek hoştur. Doğum târihi ve yeri kesin olarak belli değildir. 1738 (H. 1151) senesinde Keşan’da vefât etti. Süleymân Zâtî , Bursalı İsmâil Hakkı hazretlerinin talebelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri hocasından öğrendi. Hocası tarafından Gelibolu’ya gönderildi. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ile m. 1713 senesi başlarında Şam’dan Üsküdar’a geldiğimizde, tasavvuf büyüklerinin âdeti olduğu üzere, hocam bana istihâre yapmamı emir buyurdu. O gece rüyâmda kendimi Gelibolu’daki Yazıcızâde Muhammed Efendinin mağarasına varmış gördüm. Yazıcızâde bana görünüp, iltifatta bulundu. Mübârek eli ile arkamı üç defâ sığadı. Elimden tutup şehrin içine götürdü. Bundan sonra yine kendimi İstanbul’da Kasımpaşa’da gördüm. Ertesi gün hocam bana; “Akşam rüyânda ne gördün?” deyince, ben ondan ayrılmamak için Gelibolu’ya gittiğimi gizledim. Sâdece Kasımpaşa’yı gördüğümü söyledim. Sözümü bitirince bana; “Önce Gelibolu’yu görmedin mi?” buyurdu. O anda kendimi kaybettim. Kendime gelince hemen hocamın ellerine kapandım. Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ağlayarak; “Oğlum! Çok zamandan beri Allahü teâlâya, bizim talebelerimizden birisi Gelibolu’ya gitsin ve orada Yazıcızâde Muhammed Efendinin rûhâniyetinin bereketi ile, tâlibleri büyüklerin yoluna dâvet etmesi için niyâzda bulundum. Elhamdülillah, duâmız kabûl oldu.” buyurdu. Sonra beni Gelibolu’ya gönderdi. Yola çıkmadan önce bana şu tenbihleri yaptı: “1724 senesine kadar Gelibolu şehrinden bir adım olsun dışarı çıkma. Eğer 1724 senesine kadar vefât etmezsek, bize gelmen işaret olunduğu zaman, gecikmeyip, hicreti lütuf ve ihsân bilip emre itâat edesin. Bu yolun büyüklerinin gittikleri yoldan ayrılmayasın.” Sonra, çilemiz dolup, ziyâretlerine karar verdiğimde, hocamın vefât haberini aldım. Hasretiyle yanıp tutuştum.” Daha sonra Keşan’a gidip Halvetiyye dergâhı postnişîni olan Süleymân Zâtî Efendi , insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Onların dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Nasîhatleriyle olduğu gibi, şiirleriyle de âhiretin sonsuz, bu dünyânın ise geçici ve vefâsız olduğunu anlattı. Bir şiirinde dünyânın ve ona bağlananların hâlini şöle anlattı: Bu dünyânın süslerine, aman aldanma ey gâfil! Buna her kim gönül verse, geçer ömrü melâl üzre. Bir dikkatli nazar etsen, bu dünyâ ehline cânım, Kazanırlar para dâim, bunlar cenk ü cidâl üzre, Bu dünyâya neler geldi, ben diyenler göçüp gitti, Bilmeli, bu fâni mülkü, yarattı Hak zevâl üzre. Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişemezsin, Ki, dünyâ gölgeye benzer, denildi bu misâl üzre. Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyâya, Düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre. Bir kalb dünyâya bağlansa, ibâdet zevkini duymaz, Onunçün Zâtî bu şi’ri getirdi hasbihâl üzre. Zamânın kıymetini bilmek husûsunda buyurdu ki: Geçirme ömrünü mümin, sakın ki, kîl ü kâl üzre! Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre? Keşan’da bulunduğu sırada vefât etti. Orada defnedildi. Şeyh Süleymân Zâtî ‘nin yazmış olduğu şiirleri, tasavvufî olup, çok güzeldir. İsmâil Hakkı hazretlerinin mübârek rûhâniyetlerinden istifâde ettiği, şiirlerinde açıkça görülür. Süleymân Zâtî’nin birDîvân’ı ile Sevânih-un-Nevâdir fî Mârifeti Anâsır isimli bir eseri vardır. Ayrıca hocası İsmâil Hakkı hazretlerinin; Bir elif bul mekteb-i irfânda o bâ’yı sor Kad hamîde eyleyip yâ gibi ondan bâ’yı sor matlalı kasîdesini de mufassal bir sûrette şerh etmiştir. Şâhidî’nin Gülşen-i Vahdet adlı manzûmesini şerhe başladıysa da tamamlamaya ömrü vefâ etmedi. Kaynaklar 1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.59 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.2224 3) Sicilli Osmânî; c.2, s.342 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.72 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.234
Dizdarzade Ahmet Efendi
edirne – merkez – Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophane, Kıyık Caddesi’nde Tophane Bayırı’nı çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihi çeşmenin yanındadır. Osmanlı devri âlim ve velîlerinden. Karaman’da doğup yetişti. İlk tahsilini tamamladıktan sonra Çivizâde Muhammed Efendinin mülâzimi (yardımcısı, ders vekili), daha sonra müderris oldu. 1596’da müderrislikten ayrıldı. Bir müddet Diyarbakır’da mal müfettişliği yaptıktan sonra tasavvufa yöneldi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Kısa müddet içinde mânevî kemâlâta, yüksek olgunluklara kavuştu ve hocasından hilâfet aldı. İzmir’e gidip on iki sene insanlara İslâmiyeti anlattı. Daha sonra Edirne’ye gidip yerleşti. On beş sene boyunca, Edirne’de yaptırdığı câmide vâz verip medresede de talebe yetiştirdi. 1623 yılında vefât etti. Medresesinde bulunan zâviyesine defnedildi. Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrâhim Efendi Zâviyesi gibi isimlerle bilinen yerinde iken vakıflar tarafından satılması sebebiyle bugün binalar yükselmiştir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophâne, Yeni Kayık Caddesinde Tophâne bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş târihi çeşmenin yanındadır. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki: “Eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet’e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet’e tam uyuyorsa âhiret ehlidir. Dizdarzâde Ahmed Efendi vefatından evvel buyurdu ki: “Âhiret seferi uzak seferdir. Yollarında nice korkular vardır. Fakat bu dünyâ fânidir. Bâki olan ancak Allahü teâlâdır. Bunun böyle olduğuna yüz yirmi dört binden ziyâde peygamberin ölümü şâhittir. Herkes onların gittiği yola gidecektir. Allahü teâlânın buyruğu böyledir. Zamânı gelince can emânetini geri vermek zarûridir. Ah edip döğünmek, ağlamak, çırpınmak nâfiledir. İnsan Allah tarafından çağrılınca dil dolaşır, gözlerin önündeki gaflet perdeleri açılır, gidilecek yol görünür. Artık yerlere yüz süre süre gitmekten başka çâre yoktur… GÜL BENİZLER SOLACAK!.. Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır…” Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.21 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.4, s.3020 3) Türk Dünyâsı Araştırmaları Dergisi, sayı 6, s.117-130 4) Âşıkpaşaoğlu Târihi; s.27 5) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.2-3
Bahaeddin Bin Lütfullah
İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi Mevlânâ Behâeddîn bin Şeyh Lütfullah ‘tır. Doğum târihi kaynaklarda bulunamamıştır. 1490 (H.895) senesinde Edirne’de vefât etti. Babası Şeyh Lütfullah , Hak yolu yolcularının rehberi ve helâke uğrayanların, İslâmiyetten uzaklaşanların kurtarıcısı Şeyh Hâcı Bayrâm hazretlerinin önde gelen halîfelerinden idi. Bu sebeple Behâeddîn, daha küçük yaşta iken o yüce velînin elini öpmek ve duâsına kavuşmak şerefine nâil oldu. Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretleri tâcını Behâeddîn’e hediye etti. O bu tâcı ömrünün sonuna kadar başından çıkarmadı ve eriştiği dereceleri hep Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin tasarrufu bereketi bildi. Zamânındaki büyük âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Mevlânâ Behâeddîn , daha sonra Hâcezâde Muslihuddîn Mustafa bin Yûsuf’un hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek, Hâcezâde’nin ders vekîli oldu. Önce gelen hakîkî İslâm âlimlerinin yaptıkları gibi edebe riâyet ile ilmini arttırdı ve büyük âlimlerden oldu. İlminin çokluğu ile berâber, fazîlet ve güzel hâllerde de çok üstün idi. Vakitlerinin çoğunu ilim ve ibâdete ayırdı. İlimde çok yükselip, insanlara faydalı olacak, ders verecek hâle gelince, Balıkesir Medresesine müderris oldu. Sonra Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Han Medresesinde görevli iken, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’da yaptırılan Sahn-ı Semân medreselerinden birine tâyin edildi. Bir müddet sonra, bu vazîfeye Magnisâvîzâde’nin tâyin edilmesi ile, tekrar Bursa’daki vazîfesine döndü. Bir zaman sonra, kendisini sırf ibâdet ve tâata vermek, başka hiçbir şeyle meşgûl olmamak istedi. Bunun için müderrislik vazîfesini bırakıp, Balıkesir’de yerleşti. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşamayı tercih etti. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Edirne’de büyük ve mükemmel bir medrese yaptırınca, buraya, ilk müderris olarak bizzât Mevlânâ Behâeddîn ‘i tâyin etti. Böylece bu kıymetli vazîfeye tekrar başladı. Mevlânâ Behâeddîn hazretleri 1490 (H.895) senesinde vefâtına kadar bu görevde kaldı. Pekçok talebe yetiştirdi. İnsanlar ondan çok istifâde ettiler. Vefâtı üzerine şu târih düşürüldü: “Asrın âlimi Behâeddîn’i kaybettik Rabbim ona rahmet et diye târih dedik.” Rivâyet olunur ki, Mevlânâ Behâeddîn hazretleri , bir gün Edirne’de velîlerden birine rastladı. O zât Mevlânâ’ya; “Yolculuk zamânı yaklaştı. Âhirete göç etmek zamânı geldi. Devamlı âhiret hazırlığında bulunmalı değil mi?” diye hitâb etti. Mevlânâ tebessüm ederek; “Evet!” mânâsına başını salladı. Bu konuşmadan sonra evine gelen Mevlânâ, vasiyetini yaptı.Yedi gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Onu sevenler, vefâtına çok üzüldüler. Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Arabî); c.1, s.219 2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi(Mecdî Efendi); s.213 3) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.162 4) Edirne ve Paşa Livası; s.99-100
Bedreddin Baba
Şeyh Bedreddin Efendi (ö. XVI. asır), “ Bedreddin Baba ” demekle meşhür olup, Sultan II. Bayezid devri (1481-1512) süfilerindendir. Hace Yakub Çerhi (ö. 851/ 1447)’nin halifesi Şeyh Molla Abdullah İlahi (ö. 896 / 1491)’den tarikat icazeti almış ve şeyhinin vefatından sonra Edirne’ye gelerek burayı vatan edinmiştir. Bedreddin Baba’nın, halktan inkita ve uzlet ederek evinden dışarı çıkmadığı ve bu halde vefat ettiği, bilcümle tarikatın bedri, hakikat erbabının sadrı, gerek halk gerekse aydın zümrenin mürşidi olduğu nakledilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Hacı Mustafa Tekfurdaği
Hacı Mustafa Efendi , aslen Tekirdağlı olup, Edirne’de ikamet etmiştir. “Helvacı Baba” olarak da tanınan Tekfurdaği, Pir Nureddin Cerrahi (1133/ 1721)’nin halifelerindendir. Hacı Mustafa Efendi’nin Nureddin Cerrahi’ye intisab edişi kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır: “ Pir Nureddin Cerrahi , Sultan III. Ahmed’in annesi Gülnüş Emetullah Valide Sultan’ın şifalarına aziz nefesleri ve duası ile vesile olmasından sonra saraydan dergaha dönerken kendileri için hazırlanan saltanat kayığına binmeyip, bir pazar kayığı (dolmuş kayığı) ile Balat İskelesi’ne gelirler. Saraydan kendilerine hediye olarak verilen bir bohça ile, on kese akçeyi kayıkta bulunan diğer müşterilerden birini işaret ederek, Süleyman Veliyyüddin Efendi’ye o zata verilmesini emrederler. “Bu zatın bir ihtiyacı var, o ihtiyacını bununla görsün” buyururlar. Süleyman Veliyyüddin Efendi işaret edilen kişinin kulağına eğilip yavaşca “Şeyh Nüreddin Efendi’nin bu bohçayı ve on kese akçeyi hediye ettiğini ve bunlarla ihtiyacını giderebileceğini” söyler. Meğer Hafız Mustafa Efend i ismindeki bu zatın kızına kısmet çıkıp, kendisi de kızına çeyiz tedariki için İstanbul’a gelmiş olduğu, fakat yanındaki paranın çeyiz almaya yetmediğinden, kederli ve üzüntülü bir halde bulunuyormuş. Balat İskelesi’nde bu ihsana nail olan ve bu dünyevi derdi derman bulan Hafız Mustafa Efendi bu açık keramet ve yüksek yardımdan fevkalade etkilenip, Pir Nureddin Cerrahi’yi takiben Karagümrük’teki dergaha gelir ve ona bende olur. Daha sonra memleketine dönüp, kızını evlendirdikten sonra tekrar Hankah-ı Şerife avdet ederek çile, halvet ve hizmetten sonra tac-hırka giyip, hilafet alarak memleketine gider. Mustafa Efendi, mürşidi İstanbul’da hilafet aldıktan sonra Edirne’ye dönmüş, Hoca İvaz Mahallesi’nde, Yeni Tekke ismiyle anılan dergahı yeniden inşa ettirerek irşad faaliyetlerine başlamıştır. Bu arada hac farizasını yerine getiren Mustafa Tekfurdaği, hacdan sonra Edirne Üç Şerefeli Camii’ne imam olarak tayin edilmiş, 1180/ 1766’da irtihal ederek bu dergahın cümle kapısının sağ tarafına kendilerine mahsus türbeye defnolunmuştur. Halifesinin olmadığı ve tekkesinin mukabele gününün Pazar olduğu belirtilmektedir. Edirne Cerrahi Tekkesi Aynı zamanda “Cerrahi Tekkesi” ve “Horozlu Tekke” diye de bilinen Yeni Tekke, Çavuş bey Mahallesi’nde, Horozlu Caddesi’nde doksan altı numaradadır. Hacı Mustafa Tekfurdaği için yapılmış Cerrahi tekkesidir. Şeyh Mustafa Tekfurdaği, bu tekkenin türbesinde medfundur. Tekkede Mustafa Tekfurdaği ve onun oğlu Seyyid Mehmed Nureddin (Nüri) Efendi’nin şeyhlik yaptığı bilinmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Hacı Mustafa Kanber Baba

Mustafa Kabuli Baba
edirne – merkez – kabuli baba sokak Son dönem Rifaiyye tarikatı şeyhlerinden ve divan şairlerinden olan Kabuli Mustafa Efendi , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi hakkında kaynaklarda herhangi bir bilgi mevcut değildir. Mürşidi Şeyh İbrahim Ecel’in 1192/ 1778 senesinde vefat ettiğini dikkate alırsak XVIII. asrın ortalarında dünyaya gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Kabuli’nin asıl adı “Mustafa” olup, halk arasında “Kutup Mustafa Kabuli ” olarak tanınmıştır. Kendisini sevenler, toplumdaki kötülükleri düzeltip, herkese nasihat ettiğinden ve herkesi her haliyle kabul edip, hoş karşıladığından dolayı “Kabuli Hazretleri” diye hitap etmişlerdir. Yine kendisi de Divan’ın da “Kabuli” mahlasını kullanmıştır. Bazı kaynaklarda da doğum yerine nisbetle “Edirnevi” olarak geçmektedir. Ailesi ve tahsili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hüseyin Vassaf’ın Müraselat adlı eserinde Kabuli’nin künyesini verirken “Kabuli ibn el-Ma’nevi Muhammed” ifadesini kullandığını görmekteyiz ki, buradan da onun manevi-babasının yani mürşidinin Muhammed Sa’düddin Efendi olduğunu anlıyoruz. Kabuli, Edirne’de okuyup yetişmiş ve mahkeme başkatibi olmuştur. Bazı kaynaklarda çobanlıkla uğraştığı belirtiliyorsa da umumi kanaat Kabuli’nin başkatiplik görevinde bulunduğu yönündedir. Aynca telif ettiği Fars lügatine dair Müşkil-Küşa adlı eseri Farsça’ya vakıf olduğunu ve iyi bir öğrenim gördüğünü ortaya koymaktadır. Hemen kaynakların hepsinde Kabuli Mustafa Efendi ‘nin mahkeme başkatipliği görevinde bulunup, muahharran Rifai tarikatına intisab ettiği ve Hazinedar Sinan Bey Mahallesi’ndeki evini dergah haline getirerek bir de kütüphane kurduğu kaydedilmektedir. Ahmed Badi Efendi, Riyaz-ı Belde-i Edirne adlı eserinde Kabuli’nin şeyhleri ile ilgili olarak bize şu bilgileri de vermektedir: “Şeyh İbrahim Ecel’in yanında yetişen meşhur Divan sahibi Kabuli Mustafa ise, şeyhinin vefatından sonra Şeyh Ecel’in önde gelen halifesi ve Cisr-i Ergene (Uzunköprü)’de medfun bulunan Müftizade Sa’düddin Efendi ‘den hilafet almıştır”. Buradan da anlıyoruz ki, Kabuli önce Şeyh İbrahim Ecel’e intisab etmiş ve daha sonra onun vefatıyla Uzunköprü’de faaliyetlerini yürüten Müftizade Sa’düddin Efendi ‘ye intisab ederek hilafet almıştır. Kabuli, 1244/ 1829 senesinde fani alemden ebediyet yurduna göç etmiştir. Osman Nuri Peremeci, onun 1829’da Ruslar’ın Edirne’yi işgalindeki karışıklıklar esnasında vefat ettiğini belirtmektedir. Kabuli’nin vefat tarihi ile ilgili olarak bazı kaynaklarda ise değişik tarihler verilmektedir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde 1712/1131 olarak kaydedilirken, Tuhfe-i Naili de 1824/1132 ve Hüseyin Vassaf 1825/1133 olarak verilmektedir. Genel kanaat ise onun 1244/ 1829 senesinde vefat ettiği yönündedir. Yine kaynakların ifade ettiğine göre, Kabuli kendi ismiyle anılan dergaha defnedilmiştir. Kabuli’nin dergahı ve türbesi yıkılmış olup, günümüze ulaşmamıştır. Tosyavizade’nin gördüğü ve Vassaf’ın ziyaret edip “ruhaniyetli” olduğunu söylediği mezarı ise bugün Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, No: 13’teki (Ada: 710, Parsel: 10, Pafta: 120) evin bahçesindedir. Mezar taşında Sıdki Efendi’nin söylediği şu tarih yazıldır: Hazret-i kutbu’z-zamani Şeyh Kabüli Mustafa ‘Alem-i ukba’ya ‘azm itdi bulub kurb-ı Hüda Hakka irşad eyledi ‘asrında nice münkiri Çünki şimdi ma’nevi irşad ider subh u mesa Nüh felek imdad idüb Sıdki dedi tarih-i tam ‘ Arifanın ka’besidir bu makam-ı bi-riya Ayrıca 1973 Edime İl Yıllığı’nda yaklaşık kırk iki velinin türbesi ve bulunduğu mahal belirtildikten sonra şehirde daha pek çok yatır bulunduğu, bunlardan birinin de Kabuli Mustafa Efendi olduğu ifade edilmektedir. Hüseyin Vassafın verdiği bilgiye göre, Kabuli’nin Ahmed Sırri Efendi (ö. ?) isminde bir halifesi olup, bu zattan da Muhammed Ferhad Efendi (ö.?) hilafet almıştır. Aynı zamanda hattat olan Kabuli, hüsnü hattı şeyhi İbrahim Ecel’den öğrenmiş ve ondan icazet almıştır. Küçüklü-büyüklü 273 eser istinsah ettiği belirtilen Kabuli’nin, İsmail Hakkı Bursevi’ye olan muhabbetlerinden dolayı ekseriya Ruhu’l-Beyan tefsirini yazdığı ve mezkur eserlerle birlikte tekkesine vakfettiği kaydedilmektedir. Ne yazık ki bu eserler, 1877-1878’de Ruslar’ın Edirne’yi işgal ettikleri sırada yağmalanmıştır. Kabuli’nin telif ettiği eserlere gelince, hemen hemen onunla ilgili kaynakların hepsinde dört eserinden bahsedilmektedir. Bunlar tasavvufa dair iki risalesi olan matbu Kenzü ‘l-Esrar ve Müsiletü’l-Hidaye ile 20 cüzden mürekkep Müşkil-Küşa adlı Farsça lügati ve mürettep Divan’ıdır. Ancak yaptığımız araştırmalarda onun Risale-i Tasavvuf adlı bir eserini tespit ettik. Bu eserin Müsiletü’l-Hidaye olma ihtimali de bulunmaktadır. Dolayısıyla Risale-i Tasavvuf, Kabuli Mustafa Efendi’nin Müsiletü’l-Hidaye adlı eseri mi yoksa başka bir eser mi olduğu henüz kesinlik kazanmış değildir. Kabuli Baba Tekkesi Kabuli Baba Tekkesi olarak bilinen yapı; Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, 3 nolu evin alanında yer almaktaydı. Tekke Rifai tarikatına bağlıdır . Kabuli Efendi’nin evi iken kütüphane ve türbe ile tekke haline getirdiği bilinen tekkeden günümüze sadece Kabilli Mustafa Efendi’nin mezarı ulaşmıştır. Tekkenin H.1231/M.1815 yılına ait inşa kitabesi ile H.1310/M.1892 yılına ait yenileme kitabesi bulunmaktadır. H.1231/M.1815 tarihinde Şeyh Mustafa Kabulı Efendi tarafından yaptırılan tekkenin Mustafa Kabuli Efendi tarafından kaleme alınan aşağıdaki inşa kitabesi giriş kapısı üzerine konmuştur. Altı satırlık kitabenin tarih beyiti şöyledir: “Söyledi tarih-i tamım Sub-i haktan melheman Bab-ı vaslın eyledi Hakk aşikan için küşat Sene H.1231/M 1815” Zaman içinde tahrip olan tekke, Il. Abdülhamid tarafından H.1310/M.1892 yılında yeniden inşa edilmiştir. Bu yapımına ait yenileme kitabesi, Ahmet Badi Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Buna göre iki satırlık kitabenin okunuşu; “Küşadında düşürdü hendesi Badi de bir tarih Güzel dergah-ı vala yapdı şahinşah-ı mülk ara” şeklindedir. Mimarisi hakkında yeterli bilgi edinemediğimiz tekke, 27 Mart 1930 tarihinde 218 numaralı kararla satılığa çıkartılıp 17 Nisan 1930 tarihinde 232 numaralı kararla 66 liraya Hasan oğlu Topal Mehmed ‘e satılmıştır. Günümüzde, Meydan Mahallesi Kabuli Baba Sokak 3 nolu evin bahçesinde Şeyh Kabuli Efendi’nin mezarı bulunmaktadır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Ömer Baba – Edirne
edirne – merkez – ağacpazarı caddesi Şeyh Rıdvan, Ömer Baba Dergahı, Rıdvan Efendi Zaviyesi ve Hacı Ömer Zaviyesi adıyla da bilinen Hacı Ömer Tekkesi Çavuşbey Mahallesi Ağaçpazarı Caddesi ‘nde yer almaktaydı. Yapı, Hacı Ömer adlı bir tüccar tarafından H.1020/M.1611 yılında Şeyh Rıdvan Efendi için yaptırılmıştır. Halveti tarikatına bağlı yapının, H.877/M.1472 tarihli Hacı Ömer adına vakfiyesi bulunmaktadır. Tekke enkazının, 1931 yılı Mart ayında 395 liraya eski keresteci Cafer Çolpan’a satıldığı bilinmektedir. Günümüzde ise tekkeden geriye ancak Ömer Baba’nın yatır özelliğinde mezarı ulaşmıştır. Adı geçen yerde Torunlar Apartmanı No: 1’in önünde bulunan mezarı çimentodan dikdörtgen formundadır. Fark edilemeyecek kadar özensiz yapılan mezarın üzerinde “Hacı Ömer Baba” adının yazılı olduğu yenilenmiş bir mezar taşı bulunmaktadır. Apartman sahipleri ve mahalle halkı tarafından yatır özelliği kazandırılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Topçu Baba Türbesi
edirne – merkez – horozlu bayır sokak Hind ülkesinden Anadolu’ya, buradan da Edirne’ye gelip Hoca İvaz Mahallesinde Bulunan Hoca İvaz Tekkesini ihya etmiş Nakşi şeyhlerindendir. H.786/M.1384 tarihli türbe kitabesinden anlaşıldığına göre Rumeliye ayak basan kırk yiğitlerden olduğu anlaşılan Topçu Baba Edirne’yi alan gazilerden biridir. Şeyh Abdülhalim ve Hoca İvaz Tekkesi olarak bilinen Topçu Baba Tekkesi; Çavuş Bey Mahallesi, Horozlu Caddesi’nde yer almaktaydı. İnşasına Hoca İvaz Efendi tarafından başlanan tekke oğlu Rüstem Efendi tarafından tamamlanmıştır. Önceleri Nakşibendi tarikatına ait olan tekke sonradan Kadiri tekkesi haline gelmiştir. Mimarisine ilişkin olarak sadece çatısının ahşaptan olduğu, Hoca İvaz adına Camii ve Topçu Baba’nın H.786/M.1384 tarihli türbesinin olduğu şeklinde bilgilere sahibiz. Topçu Baba’nın mezar taşı kitabesi şöyledir ; “Top urup meydan-ı aşka kapdılar çevgan ile Şöyle bir merd-i Huda kim mahlası Topçu Baba Hind ilinden geçdi Ruma kırklara hemrah olup Bu makamı kıldı ihya himmet-i Topçu Baba Ceddi pakidir Halimi zadenin bu ehli dil, Besmele imiş sana tarih fatiha Topçu baba” şeklindedir. Günümüzde, tekke ile türbenin bulunduğu alanda Edirne Endüstri Meslek Lisesinin bahçesi ve marangozhanesi bulunmaktadır. Okulun yola bakan duvarında küçük pencere şeklinde bir açıklık yer almaktadır ve mahalle halkı tarafından Topçu Baba’nın burada gömülü olduğuna inanıldığı için mum yakılmaktadır. Bu duvarla marangozhane arasında tuğla duvar dokusu altında üç sıra almaşık bir duvar dokusu bulunmaktadır. Bu duvar dokusunun tekkeye ait olabileceği düşünülmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Kastamonulu Hacı Merdan Efendi
Kastamonu – Devrekani – Hacı Osman camii Kastamonulu Hacı Merdan Efendi ’nin babası Şeyh Mehmet Efendi aslen Bolu’dan gelmedir. Nakşibendi tarikatına mensuptur. Bir gün şeyhi Mehmet efendiye çağırır ve der ki: -“Mehmet, bizdeki rızkın tükendi, Kastamonu boş kaldı; var git oraya hicret et ve yerleş.” Bunun üzerine Şeyh Mehmet Efendi evine gelir. Eşine: -“Hanım, hemen hazırlan. Yarından tezi yok Kastamonu’ya gideceğiz, şeyhimin emridir.” Der. Eşi –Ana kadın nene- Hatice hanım: -“İyi de efendi, biz orada ne yer, ne içer, nerede kalırız? Sonra iki- üç merkep ile ne götürebiliriz?” -“Hanım hanım bizim orada her şeyimiz var, Allah’ımız var ne zaman imanından oldun.” Cevabını alır ve kayıtsız şartsız tevekkülle küçük çocuklarını heybelere koyarak yola çıkarlar. Kastamonu’da geldikleri yer şimdiki Şeyh Şaban-ı Veli dergahıdır; sonradan şu anda Karanlık Evliya diye anılan türbenin yanındaki dergaha taşınılmıştır.. Şeyh Mehmet Efendinin Merdan ve İsmail isminde iki oğlu; Ayşe, Cemile, Hafize ve Zahide isimli altı çocuğu vardır ki hepsi de Bolu doğumludurlar. Şeyh Merdan Efendi genç yaşta babasının ölümü ile sarsılmıştır. Her ne kadar babasından feyiz almış ise de Konya Seydişehirdeki Nakşîbendi şeyhi Şeyh Abdullah Efendiye yedi yıl süre ile gitmiştir. Son gidişinde kırk günlük halvet süresinin sonunda şeyhi gelir ve der ki: -“Merdan, bunun sevabını Zuhuri’ye –Şeyh Abdullah Efendinin oğludur veya bu isim bir mahlas olarak kullanılmıştır- veriver de sen bir daha giriver oğlum.” Emre itaat kesindir ve hiç çıkmadan ikinci halvet başlar ve seksen gün tamamlanır. Bunun sonunda Şeyh Abdullah Efendi talebesini huzura alır ve: —Merdan, bize ihtiyacın kalmadı, var git Allah yolunda hizmet eyle.” Der. İşte bu müsaade üzerine Şeyh Merdan efendiye Nakşîbendi şeyhidir. Ailenin Horasandan gelip Bağdat’a yerleştiklerini orada ehlibeyt –Peygamber ailesi- asıllı bir aile ile tanışıp akrabalık kurduklarını sonra her nedense Anadolu’ya göçtüklerini, bir ara birbirlerini kaybedip sonra Bolu dolaylarında bileşildiğini yine kız alıp vererek akrabalığın devam ettiğini dayısı Şeyh Merdan efendi ile olan sohbetlerinden duyduğunu sandığım babam muallim Halit bey (1318 – 25/11/1972) gurur duyduğu ve kim bilir belki de unutulmaması için bana tatlı t birkaç kez anlatmış idi.. Bu büyük bir iddia; yalnız gerek tahsili ve gerekse maddi manevi yaşamında hiçbir yalan ve yanlışını görmediğim babamın hiçbir çıkarı da olmadığı bu meselede bunları bana içtenlikle miras olarak anlattığına inanıyorum. Çünkü hatırladığım babaannem çıkık şakakları ve yüz şekliyle tam bir Horasan tipiydi. Bu baptan olmak üzere Bolu’da ailede bulunan bazı kutsal emanetlerin zamanın devlet erkânına teslim edildiği ve bu emanetlerin götürüldüğü yerlerde sık sık yangın çıktığı ve sonunda Eyüp sultan türbesinde muhafaza edildiği yine bana anlatılan rivayetlerdendir. Bunların araştırması oradaki emanetlerin gel dileri araştırılarak yapılabilir, ancak ben buna muktedir deyilim. Şayet bazı emanetlerin geldisinin Bolulu bu aileden olduğu tespit edilebilir ise ailenin ehlibeyt ile münasebetinin doğruluğunun da ispatı mümkün olur. Babasının ölümünden hemen sonra bir ramazan günü Kastamonu’nun bir zengini iftar yemeği verir, o da gider. Ne var ki genç Merdan’ı orada buyur eden olmaz. Evine aç dönen Merdan Efendi dede annesinin omzuna yaslanarak ağlamağa başlar. Ve der ki: “Ya Rab bana öyle bir feyzi-i ganimet ver ki: Kıyamete kadar yetim, dul, garip bütün kulların ondan yararlansınlar.” İşte bu feyz-i ganimetten ilk yararlanan belki de genç yaşta dul kalan kardeşi Cemile Hanım ve çocuklarıdır. İleriki yıllarda eşraftan birinin kızı olan Şerif hanımla evlenen Şeyh Merdan efendi’nin oğlu Dünya’ya geldiğinde adına şeyhi Abdullah efendinin oğlunun adını vermiş ve Zuhuri -mahlas olabilir- demiştir. Hapishane müdürü olan dayısı gibi uzun boylu ve çok yakışıklı bir genç olan Zuhuri Efendi, aynı zaman da çok çapkın ve uçarıdır. Sokak aralarından geçerken bazı hanımlar tarafından başına su atıldığı dahi olurmuş. İşte tam bir erkek güzeli olan bu genç babasının ihtar ve nasihatlerini dinlemeyince babası bir gün usanır ve “Allah oğlan ciğerini görmeyince ölme’ der. Çok geçmeden Zuhuri Efendi göksünde çıkan bir çıbanın açtığı yara sonucu o günkü tıbbın da acziyle kurtulamaz ve ölür. Oğlunun dermansız hastalığı şeyh Merdan efendiyi perişan eder. Yapmış olduğu bedduadan pişmandır; ne var ki son pişmanlık fayda etmez, oğlunun sıhhati için yaptığı hayır dualar artık kabul görmemektedir. Kaybettiği Zuhurisi, şeyhi yıkmıştır. Bir gün kardeşi İsmail efendi gelerek: “Ağabey Sait’in –Kardeşleri Cemile hanımın büyük oğlu- uçarılığının önünü alamıyorum; çok zordayım, ne yapayım?” sorusuna: “İsmail, sakın ha beddua etme; ola ki şeytan-ı lâin benim intikamımı Zuhuriden aldığı gibi, babasının intikamını Sait’ten almak ister. O –Sait beyi kastederek- kendini melanetten kurtaracaktır. Sakın ola ki yanlış bir söz ve fiilde bulunma. Sonra pişman olmayalım.”diye cevaplar. Ve nitekim Sait Bey kırk yaş dolaylarında tövbe ederek hak yolunda hem manen ve hem de ilmen ilerler. Şeyh Merdan efendinin büyük kızı Bahriye hanım eşraf-ı muhitten Halil efendi oğulları mahdumu Asım bey –Bu günkü Abdurrahman Paşa Lisesi binasının müteahhidi- ile evlendirilmiştir. BAHRİYE Hanımının Mecit Bey ve ile İclâl –İzzet- hanım isimli iki çocuğu vardır. Rahmetli Mecit beyin Ceyhun –rahmetli olmuştur- ve Selâhaddin YÜCEMEMİŞ isimli iki oğlu vardır. İkinci kızı Fatma hanımın yine eşraf-ı muhitten, genç yaşta ilk eşinin ölümü ile dul kalıp yetişkin bir oğlu olan Ragıp bey ile evlenmesine rıza göstermiştir. Rıza göstermiştir diyoruz, çünkü Ragıp bey, bu gün banka aralığı dediğimiz yerde o gün içkili lokanta işletmekte imiş. Şeyh efendinin bu izdivaca müsaadesinin taassubu itibarı ile, inanç ve düşüncesinin hiçbir şekilde baskıya müsait olmadığının bir delili olmalıdır. Fatma hanımın Ragıp Bey ile çocukları olmamıştır. Üçüncü kız Tevhide Hanım Ragıp beyin biricik oğlu dişçi Ahmet Bey ile evlendirilir. Suat Bey, Nezahet ve Sevgi hanım isimli üç çocukları olmuştur. Soyadları Oral’dır. Ragıp ve Ahmet Beyler döneminde İstanbul’a yerleşmişlerdir. En küçük kız Lûtfiye Hanım ise o zamanlar Kastamonu’da bir devlet memuru olan Amasya Merzifon ilçesi Han köy eşrafından ŞARMAN ailesi mahdumu Cahit bey ile evlenmiştir. Bu evlilikten Orhun Bey, Olcay ve Özden hanımlar dünya’ya gelmiş olup Merzifon’da ikamet etmektedirler. Soyadları ŞARMAN’dır. İlk başta da yazdığım gibi Şeyh Merdan efendiyi babam Halit Bey ve halam Huriye Hanımın anlattıkları kadarı ile tanıyorum. Bu anlatılanlarda da mübalağa ve benim yorumum yoktur. Şeyh efendiye bilgisi dışında bir şey anlatılırken veya rivayette hata yapılır ise sertçe “Hıh” diye bir tepki verir ve olayı –bilmediği sanıldığı halde- baştan sona doğru olarak anlatıverirmiş. Bir gün Yayla Halkacılar köyünden kağnı arabaları ile köylüler tekkeye odun getirirler. Ne var ki kışın zayıf ta olan hayvanlar yolda kalma noktasına gelirler. Konuklar ağırlanıp yemek yenirken Şeyh Efendi bir ara: “-Efendiler, mübarek hayvanlarımız bu gün yolda sizleri üzdüler; İnşallah-u Taala hem siz ve hem de onlar halklarınızı helal etmişsinizdir.” demiş ve oradakileri şaşırtmıştır. Bir gün gelen iki ziyaretçi tırnak kesmenin abdesti bozup bozmayacağını soracaklarmış. Şeyh efendi soruya fırsat vermeden ”Şu abdestimizi tazeleyelim.” Diyerek abdestini tazeler, sonra konukların yanında tırnaklarını keserek “Demek ki tırnak kesmek abdesti bozmazmış. Buyurun vakit geldi namazımızı kılalım.”der ve namaz eda edilir. Bu kerameti şahit olanlar anlatmışlar. Çok geldiği kız kardeşi Cemile hanımın köyü olan Halkacılara bir yıl yine geldiğinde bir yaz günü, Bayır dağı diye hala anılan yerde çadır kurdurup, Sohbete gelen insanlar ile orada sohbet etmiş. Yine çadırın önünde oturmuş cemaat ile sohbet ederken bir kurdun yaklaştığını gören ve huzursuz olan cemaate: “Bırakın, o sohbet dinleyecek.” Der. Kurt yaklaşıp hemen şeyhin yanındaki boşluğa oturur. Bir süre sohbet edildikten sonra “Efendiler, vakit geldi; abdest tazeleyip namazımızı eda edelim.” demesi ve cemaatin yavaşça yerlerinden kalkmaları üzerine kurt, kalkar ve gider. O zaman şeyh efendi: “Her gördüğünüz göründüğü gibi değildir.” buyurur. Şeyh Merdan efendiye bir görev düşmüştür. Kız kardeşi Cemile hanımın küçük oğlu Halit beye kız istenecektir. Bunun için dost ve akrabalarla birlikte Devrekâni Hacı Hasan Oruç köyüne dünürlüğe –kız isteme- gidilir. Kız babası eşraf-ı muhitten Altıkulaç zade Mehmet beyden söz alınır. Akrabalık akdine girilmiştir. Ne var ki dönüşte Devrekâni panayır yeri –şimdiki yem sanayisinin bulunduğu mevki ve İsmail bey camisinin batı yönü- emri hak vaki olur ve o gün -Devrekâni hükümet tabibi Sait (KESKİN) beyin teşhisi ile kalp krizi sonucu- Hak’kın Rahmetine kavuşur. Acı haber üzerine Kastamonu ve civardan büyük bir cemaat Devrekâni’ye dolup mevtayı Kastamonu’ya almak isterler. Ancak Devrekânili Hacı Osman efendinin de yoğun ısrarı üzerine Devrekâni’de bu günkü Hacı Osman Efendi Camisi yanındaki kabristana defnedilir. Şeyh Merdan Efendi döneminde feyiz dağıtmaktan, Allah’ın emirlerini ve kuran ahkamını tebliğden başka hiçbir şeye kalkışmamış, sohbetleri tamamen dini ve toplum ahlakı üzerine oluşmuştur. Nakşibendîlikte esasen aşırıya ve gösterişe kaçan bir eylem ve zikir yoktur. Şeyh efendi ortaya oturur, müritleri onun etrafında halka oluşturarak şeyhin vermiş olduğu zikri müsaade edilen tespih miktarı sessizce zikrederlermiş. Şayet halvet miktarı oruca ve çile çekmeye müsait olan ve arzu eden mürit var ise şeyh ona izin verir ve halvete alırmış. Halvet, çok küçük bir penceresi –temek misali- olan loş bir odada akşamdan akşama bir tuzsuz serme –yere yazma da tabir edilen pişmiş yufka- ve bir tas tuzsuz çorba ile kırk gün boyunca oruç tutulup, ibadet ve tespih miktarlarında zikredilen, dışarıya halvetin hemen yanında bulunan def-i hacet ve abdestlikte ihtiyaç gidermek ve abdest tazelemek için sadece ihtiyaç miktarı çıkılabilen, yalnız başına kalınan bir mekândır, nefisi terbiyedir. Bu arada Şeyh Merdan efendinin zarurette olan fakir-fukaraya yardımcı olduğu, zaruretlerini giderdiği, tekkeye getirilen hediyeleri fakirlere dağıttığı aşikârdır. Bu nedenlerle veya Şeyh Merdan efendinin saygın ve mütevazı kişiliği itibarı ile olmuş olacak, hilafetin kaldırılması ve devrimler sırasında, diğer tekke ve zaviyeler kapatılıp soruşturma yapıldığı sırada devrin valisi tarafından emniyet müdürü bizzat görevlendirilerek ve gelerek yalnızca “Şeyhim bir süre evinizden çıkmayıverin.” diye ikaz edilmekle yetinilmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin ve bizleri şefaatlerinden mahrum kılmasın. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.)

Mecnun Dede – Denizli
Denizli – babadağ – Hisarköy ( google map üzerindeki nokta tam yerini gösteriyor ) ……. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

Eren Dede – Denizli
Denizli – Merkezefendi – Hisar camii karşısında ……. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

Sadık Dede
Denizli – Merkezefendi – Çakmak Mezarlığında ……….. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

Topçuoğlu Türbesi
kastamonu – merkez – topçuoğlu camii Topçuoğlu Camii’nin kuzeybatı köşesine bitişik ve son cemaat yerinin önündeki sundurma dahilinde yer alan 9 m2 genişliğinde basit, beton bir binadan ibarettir. Batı yüzünde yer alan hacet penceresinin iki tarafında iki adet mezar şahidesi ile bunların arasında latin harfleri ile yazılmış kitabe vardır. Türbede bulunan iki adet ahşap sandukadan kıble tarafındaki, 1259/1843 yılında vefat eden nakşibendi Emirefendizade Mehmet Hulusi Efendi ; diğeri ise son cemaat yerinden itibaren camiin ön kısmını yaptıran Melek Hanım isimli hayır sahibine aittir. Bu hanımın vefat tarihi şahidede yazılı olmadığından tesbit edilememiştir. Mehmet Behçet, Kastamonu Asar-ı Kadimesi adlı eserinde, aynı türbede bulunan bir mezar şahidesinde, “Merhum ve mağfur Hoca Kıyas ila Rahmetillahi teala. Tarih 919” yazısını okuduğunu kaydetmiştir. Buna göre, daha önceleri türbede başka mezarların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Hoca Kıyas’ın kim olduğu belli olmamakla beraber bu kayıt, 919/1513 tarihinden önce türbenin ve dolayısıyle camiin de mevcut olduğu kanaatini vermektedir. Camiin batı tarafındaki yol açılırken burada mevcut olan, demir parmaklıkla çevrili iki üç mezarın bulunduğu türbenin üzeri taş ve toprakla doldurularak şahideler yolun seviyesine kadar yükseltilmiştir. 2008 Yılında Vakıflar Bölge Mü dürlüğü tarafından yapılan restorasyon esnasında mezarlar esas seviyesine indirilerek türbe önceki şekline getirilmiştir. 1064 Tarihli vakfiye ile Sahaflar Sokağı’ndaki hanı Topçuoğlu Camii önünde yaptırmış olduğu sofada dokuz kişi tarafından her gün sabah namazından sonra birer cüz okunmak suretiyle üç günde bir hatim okunması vazifesine vakfeden Yanıkzade Hacı Ahmet Ağa’nın vasiyeti gereğince kabrinin de burada olması gerekir. Sonradan yapılan çevre düzenlemeleri sırasında diğer mezarlarla bir likte onun mezarı da başka yere nakledilmiş olmalıdır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Molla Said Türbesi
kastmano – merkez – molla said camii Beyçelebi Mahallesi Satıkahya Sokağı’ndaki Mollasaid Camii ‘nin harimi dahilinde ve kıble tarafındadır. Arazi meyilli olduğundan aslında toprak zemininde olmasına rağmen camiin ikinci katı seviyesindedir. Duvarları moloz taşın dan harçla yapılmış, tavanı ahşap ve çatısı cami ile birlikte kiremitle örtülmüştür. Kapısı camiye açılmaktadır. Camiin kıble duvarı boyunca uzanan türbede altı adet ahşap sanduka vardır. Bunlardan üçünün kime ait olduğu bilinmiyor. Diğer üçü ise bitişik camide Rufai tarikatı üzere irşad hizmeti ifa eden Şeyh Seyyid Mehmet Efendi ile babası ve kardeşine aittir. Bu üç zatın hayatları hakkında bilinenleri şöyle hulasa edebiliriz: Molla Mehmet Said Efendi : Camiin bulunduğu yerdeki ev ve arsa kendisinin iken Kastamonu Mutasarrıfı Gazi İpsalalı Ahmet Paşa tarafından satın alınıp buradaki cami yaptırılmış ve Rufai Dergahı olması şartıyla bahçenin gelirleri vakfedilmiştir. Cami ve türbe adına izafeten anılan bu zat 1245/1829 tarihinde vefat etmiştir. Şeyh Hafız Mehmet Efendi: Adı geçen Molla Said Efendi ‘nin oğludur. Vakıf Ahmet Paşa tarafından camiin imam ve hatipliğine tayin edilmiştir. Aynı zamanda rufai dergahına şeyh ve vakfa mütevelli olarak günlük dört akçe maaş tahsis edilmiş, vefatından sonra da evladının mütevelli olması kayda bağlanmıştır. 1234/1818 Tarihli beratla şeyhliği tasdik edilen Mehmet Efendi, 1295/1878 yılında vefat etmiştir. Seyyid Ahmet Rufai Efendi: Şeyh Hafız Mehmet Efendi ‘nin kardeşidir. Yevmiye iki akçe ile camiye müezzin tayin edilmiştir. 1277/1860 Tarihinde vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Deli Eşref – Hacı Eşref
Kastamonu – inebolu yolu üzerindeki hacorta köyünde Deli Eşref veya hacı olduktan sonra Hacı Eşref denen Eşref Özbenli (eski şöhreti ile ve mahallî ağızla Benlizâdeler veya Benlioğlu/ Benloğlu) H.1324/M 1906 yılında, Mustafa ve Nebiyye’den, Kastamonu’da doğmuştur. İlin Deveciler Mahalleli nüfusuna kayıtlı olup 7 nolu haneden çıkmaktadır. O, aslında varlıklı bir ailenin oğludur. Aile, eski İnebolu yolu üzerinde bulunan Hacorta Köyü’ndendir Babası Hacı Mustafa’nın 1912 Balkan Harbi’nde asker iken şehadeti üzerine kendisine şehid maaşı bağlanmış olup ağabeyi Tevfik bey tarafından vasîlik ve amcası Ahmed Benlioğlu, Hisarardı Mahallesi Muhtarı Hamdi Pehlivan ve eski Belediye Başkanlarından Şerafeddin Sabirin tarafından kendisine bakım ve hizmette bulunulmuştur. Bir ara Şerafeddin Sabirin de vasîsi olmuştur. Eşrefin amcası Hüseyin Rüşdü Özbenli de, 1959 yılında vaki ölümüne kadar onun vasiliğini yapmış, her türlü kahrını çekmiştir. Eşref Özbenli’nin yaşı icabı nasıl bir eğitim gördüğüne dâir her hangi bir belge bulamamakla birlikte, sahih derecede namazlarını kılmasına; az ve öz konuştuğunda hikmetli konuşmalarına bakılırsa onun en azından bir mahalle mektebi eğitiminden geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kaynak kişilerden Enver Eroğlu’nun anlattıklarına göre, dedesi Hacı Mustafa’dan ders almış ve bir kere de dayağını yemiştir. Eşrefin, babası tarafından kalan mirası, vasî vasıtasıyla kullanabilmiş olması keyfiyeti, onun aklî dengesinin doğuştan yerinde olmadığını göstermektedir ki yakın akrabasından bazılarının kendisi ile hiç ilgilenmediklerini söyleyenler de vardır. Deli Eşref tavır ve hareketleri ile meczûb biri olarak tanınır; çocukluk alışkanlığı olacak ki çarşı ve sokaklarda dilenirdi; ancak onun bu hali kesinlikle maddeye hırsından kaynaklanmıyordu. Çok az konuşur, sabır kelimesini sıkça söylerdi. Herkesin verdiği parayı almaz ve herkesten de para istemezdi. Bilhassa buluntu paraları kabul etmez; ayyaş, kumarbaz gibi kişilerle, kazancında helallik görmediklerinin paralarını, verseler de almazdı. Topladığı bu paraları kimsesiz fakir kişilere, öksüz ve yetimlere, muhtaç okul öğrencilerine, çeyiz hazırlığı yapan fakir kızlara; kırlarda ve köy yollarında bakımsızlıktan kullanılmaz hale gelmiş suların tamiri gibi hayır işlerine sarfederdi. Eşrefin yanında üç adet para kesesi bulunurdu. Rastladıklarından “Kuruş ver”, “Kuruş, kuruş…” diyerek para ister; zamanında oldukça değerli olan tırtıllı veya ortası delik kuruşu alır; meselâ biri 25 kuruşluk verse 24 kuruşu sayarak iade ederdi. O, aslâ mücerred bir para dilencisi olmamıştır. Keselerden biri günde bir, bazen günde iki kere dolar: diğeri iki veya üç haftada hatta ayda bir dolar; üçüncüsü ise aylar sonra ancak dolmuş olurdu. Aldığı paraları, manevi bir ilhamla, ilgili keselere koymasını gayet iyi bilirdi ki bunun keyfiyeti, verilen paraların helal ve temiz olmaları ve onların temizlik derecelerine uygun keselere konmasıyla daha çok zarurî ve cevaplı işlere sarfedilmeleri bakımından âdeta bir ölçü olurdu. Okulların açılmasıyla Eşref, şehirdeki ve bazı köylerdeki ilkokullara giderek muhtaç öğrencileri tesbit eder ve kimi okula 50 pabuç, kimi okula 40-50 önlük, kimine defter, kitap ve benzeri zaruri ihtiyaçları götürerek öğrencilere dağıtırdı. Bunları aldığı esnafa peşinen borçlanır, hesaplar açtırır ve topladıklarını kesesi doldukça o dükkânlara götürüp boşaltır, sayılanı hesaptan düşürterek peyderpey borçlarını kapatırdı. Onun bu halini bilen hiç bir esnaf itiraz etmez, hatta bizim de hayrımız dokunsun düşüncesiyle aldıkları mallarda ikrâmda bulunurlardı. Yaptıklarına ilâveten topladığı paralarla sokakta yaşlı, bakımsız bir fakir görse kadın olsun, erkek olsun hemen en yakın bakkaldan yiyecek bir şeyler alır hatta ihtiyaç durumuna göre giyecek malzemesi de alarak kendisine verirdi. Şehrin hangi mahallesinde olursa olsun yaşlılıktan dolayı evinden çıkamayan düşkünleri araştırır, ihtiyaçlarını alarak evlerine kadar götürürdü. Deli Eşref in, sahipleri marûf ve güvenilir kimseler olan bazı dükkânlarda emanet para kutuları da vardı. Meselâ Halıcı merhum İbrahim Selvi’nin, şehrin diğer güvenilir esnafının; daha sonraki yıllarda Kemal Pattabanoğlu’nun dükkânları böyle yerlerdendi. Oralara zaman zaman kesesini boşaltır, biriktirdiği paraları bütünletir, bir hayır için böylece stokta bulunurdu. Aniden gidip meselâ bana 10 lira ver, diyerek para istediği dükkân sahiplerinin, çekmecelerinde bulunan kutusunu açtıklarında tamamı tamamına 10 lira bozuk para bularak şaşkınlığa düştükleri çoktur. Eşref tarafından sayılması, hesabının yapılması mümkün olmayan bu halin izahı gerçekten zordur. Deli Eşref , küfür bilmediği gibi küfürbazlardan uzak durur, onların verdiklerini almazdı. Çok gezer, gezdikleri yerlerde dâima âlim ve şeyh kişileri ziyaret eder, şayet fotoğraflarını eline geçirirse onları cebinde taşırdı. Şehirlerarası selâm getirenleri, önceden karşılayarak alır; selâmı getiren, unutup söylememişse hemen karşısına çıkarak “Hani benim emâneti niçin vermedin?” der, böylece muhatabını şaşkınlığa uğratırdı Bunun örnekleri oldukça fazladır. Onun Kerâmet Sayılan Diğer Halleri Yozgat Hakimliği’ne naklen tayin edilen Necip Ruşen Oktay, izinli olarak memleketi olan Kastamonu’ya geleceği günlerde biri, “Hacı Eşrefe selâm götür” der Kıymet vermediği için kendisine söylemeyi düşünmez, fakat şehre iner inmez Eşref yolunu keser ve “Hani, benim emâneti vermedin.” deyince şaşırır. Bu olaydan sonra hâkim, kendisine ayrı bir saygı hissi duymağa başlar. N.R.Oktay bu olayı zamanın müftü yardımcısı Kâmil Anbarcıoğlu’na anlatmıştır. Çorum’da askerlik yapan Kastamonulu biri, şubede cam kırmış, camcıya gitmiş. Camcı, askerin Kastamonulu olduğunu öğrenince “Orada bir Hacı Eşref var, tanır mısın? O deli değil, velîdir, izne giderken bana uğra, sana bir paket vereceğim, selâmımı da götürürsün…” der. Çocuk Kastamonu’ya geldiğinde Eşref, ondan daha evvel davranarak babasını görür ve “Oğlun askerden gelmiş, emânetimi versin.” diyerek karşısındakini şaşkınlığa uğratır. Bediüzzaman Said Nursî Kastamonu’da mecburî ikamettedir. Ziyaretine giden biri, köyden hediye olarak yoğurt götürmüştür. Onun hediye almak âdeti olmadığından yoğurdu getirene, “Ben aldım, kabul ettim. Hediyeyi alın ve giderken Eşrefe verin.” der Evden ayrılıp giderken yoğurt sahibi Eşrefi görür. Eşref kendisine “Benim yoğurdumu veriniz” diyerek kerametinin bir örneğini daha ortaya koyar. İskilipli Osman Usta, Kastamonu Karayolları’nda operatör olarak çalışmaktadır. Sene 1969. Kırkçeşme Caddesi üzerinde yürürken Eşref yolunu keser ve 2,5 lira ver der. Arkasından “Senin işin olacak”, diye ilâve eder. Duyanlar, ne iş olduğunu sorduklarında Osman Usta “Yarın Ankara’ya ağır vasıflı ehliyeti imtihanına girmek için gideceğim.” der. Gerçekten Osman Usta ilk imtihanda kazanıyor ve ehliyetini alıyor, (Kaynak kişi Osman Usta’nın hemşehrisi olup birinci kaynaktan dinleyen Doç. Dr. Mücteba Uğur). İl merkezinde, Karamehmed’in kahvesine Eşref gelir, selâm verir. Orada bulunan bir yabancı Eşrefin kim olduğunu sorar “Deli derler ama muhterem biridir.” diye cevaplarlar. konuşmalar çok sessiz bir şekilde cereyan eder. İlin en büyük birkaç kahvesinden biri olan ve o anda kahvenin başka bir köşesinde bulunan Eşref “Ben meczûb deliyim” diye söze karışır. (Kaynak kişi Mehmet Tufan Arslan) 1976’daki vefatıyla vasiyeti üzerine İnebolu yolu üzerinde Hacorta (Hoca Orta veya Hacı Orta) Köyünde bulunan Meşeli türbesine defnedilir. Kaynak ; Tanıdığım Kastamonu Delileri İçinde Bir Veli: Deli Eşref / Abdülkerim ABDULKADİROĞLU

Şemsizade Ahmed Ziyaeddin Efendi
Şemsizâde Ailesi Şemsizâde ailesi 1250’li yıllardan beri Kastamonu’da yaklaşık iki asırdır bilinen bir ailedir. Bu ailenin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Ailenin fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya gayret etmişlerdir. Abdülkerim Abdulkadiroğlu, bu aileden kendisine tevdi’ edilen evrakları ve belgeleri inceleyerek bu konuda aydınlatıcı bilgiler sunmuştur. Örneğin, tekkenin evrak-ı metrûkesi arasında bulunan ve tekkenin kitapları hakkında kısa bilgilerin verildiği bir not, tarikatın ve ailenin bu ildeki eskiliğini belgelemektedir. İlgili metin şu şekildedir: “Kastamonu eizze-i meşayıh ve eşraf-ı kibarından Şeyhzadeler demekle maruf olup altı yüz elli (1252) tarihinden bu zamana kadar silsile-i halefleri mütevasıl ve hala post-nişîn-i erkân-ı tarikat-ı aliyye-i Bayramiyye Reşadetli Şeyh Ziya Efendi’nin ecdad-ı kiramlarının te’lif ve istinsah tarikıyla cem ettikleri ve Fatih Atabey Gazi Hazretleri türbe-i şerifesi sahasına vaz’ ile muhafazasını evlatlarının eslah ve erşedine vasıyyet buyurdukları kütüb-i mevkufe-i nefiselerin, Fatih hazretlerinin camii şeriflerinde cihet-i vakıftan ve ashab-ı hayır taraflarından mevzu’ eşya-yı mevkufedir.” Yukarıda yazılı olan belgede 1252 tarihinden bu yana Şemsizâde ailesinin meteselsilen Bayramiyye tarikatının postnişîni olduklarını ve Atabey Gazi Camii ve türbesi ile bağlantılarını açıkça ifade etmektedir. Şemsizâde ailesinin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Aile fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Fakat Kastamonu’da Bayramîlik’in beklenen düzeyde yaygın olup tanınmamasının ya da gizli kalmasının Abdulkadiroğlu’na göre iki büyük sebebi vardır. Birincisi, Nakşibendilik ve Halvetîlikten büyük izler taşıyan ve onların karışımı gibi kabul edilen Bayramîlik, Halvetiyye’nin önemli kollarının merkezi durumunda olan Kastamonu’da belirgin olarak kendini gösterememiştir. Şa’baniyye’nin merkezi Kastamonu’dur. Yine onun alt şubesi olan Çerkeşiyye’nin merkezi Çerkeş, Haliliyye’nin merkezi olan Gerede o tarihlerde Kastamonu’ya bağlı ilçelerdir. Aynı Şekilde Halvetiyye’de büyük şeyh kabul edilen Hayrettin Tokadî hazretleri de Bolu’da metfundur. Çevre yerleşim yerlerinden Mudurnu dâhil o zaman bu tarikatın yayıldığı tüm bölge eski Kastamonu topraklarıdır. Safranbolu’da aynı şekilde Kastamonu’dan ayrılan bir belde olarak bu konuda önem arz eder. Bölgede Halvetîlik’in ağırlığını anlamak açısından ve tarikat faaliyetlerinin ne kadar eskilere dayandığını göstermesi bakımından bugün şehirleşmenin tamamen dışında kalmış, Araç ilçesi, Küre-i Hadid köyünün camisindeki halvet odaları güzel bir örnek teşkil etmektedir. Daha sonra İstanbul’da süratle yayılan, faaliyette birçok şubesi bulunan, padişahların intisab etmesi bakımından birinci sırada yer alan Şa’banîlik, pek çok devlet erkânınca da hüsn-i kabul görmüştür. Nakşibendilik de aynı derecede halk arasında tutulmuştur. Bayramîlik’in Melâmîlik yönü de tarikatın gizli kalmasına etken olmuştur. Şemsizâde ailesinden günümüze korunarak getirilen belgeler Bayramîlik’in diğer tarikatlara göre sosyal yönünün çok daha fazla olduğunu ve halk ile iç içe bir özellik taşıdığını göstermektedir. Şimdi Bayramîlik’in bu yönünü yaşantılarıyla ve hizmetleriyle sergileyen Şemsizâde ailesinin Kastamonu ve çevresindeki etkilerini ve yaptıkları hizmetleri irdeleyelim. Son Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi , halk arasında “Şeyh Ziya Efendi, Şeyh Ahmed Ziya Efendi, Atabey Şeyhi, Ziya Efendi” gibi isimlerle anılmakta ve yazışmalarda bu adlarla yazılmaktadır. Aileden gelen ve son kuşağın ellerinde bulunan şecerenin üstünde şu not yazılmıştır: “Kastamonu’nun eski hanedanından Şeyhzâde denmekle maruf Atabey Şeyhizâdelerin nisbetini beyan eyler şeceredir. Haseb ve neseb ile iftihar şer’an caiz değildir. Maamafih hasebi zayi etmeyerek hıfz eylemek labüddür.” Şecerenin üzerindeki notlara göz atacak olursak şunları söyleyebiliriz: “Şeyh Ali Dede” ismiyle başlayan şecerenin üzerinde yazan notlarda “onuncu asrın kibâr-ı ricâlinden” diye bahsedilen şeyh el-Hac Mustafa Efendi ve sonrasındaki üç kuşakta şeyh lakabı bulunmaktadır. Bunlar arasında yer alan Şeyh Mehmed Şemseddin Efendi’den sonra aile “Şemsizâde” lakabıyla şöhret bulmuştur. Şecerede ifade edildiğine göre, 1185 tarihinde Berat gecesinde vefat eden, aynı zamanda beldenin müftüsü olan Şeyh Mustafa Efendi Atabey Camiinin yukarı kapısında metfundur. Ardından gelen kuşaktaki Şeyh Şemseddin Efendi yine aynı caminin türbesinde metfundur. Ondan sonra gelen Hacı Abdullah Vecihi Efendi’nin de yine Atabey Gazi Türbesinin zîrinde metfun olduğu, hayırsever bir kişi olduğu, Kazancılar Camii’ni yaptırdığı ve vefat tarihinin 1260 (1844) olduğu bilgisi mevcuttur. Şecerenin devamında yer alan şahısların yine sahibü’l-hayrat- vel-hasenat olduklarından, yaptıkları hayırlardan bahsedilmekte bazılarının ise müderris olduğundan söz edilmektedir. 1891’de vefat eden Mehmed Şemseddin Bey’e kadar üç kuşakta şeyhlik bırakılmış, muhtemelen takibat sebebiyle gizli kalmıştır. Mehmed Şemseddin Bey’in oğlu Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin isminin altında kendisi ve dönemindeki canlanma hakkında şecerede şunlar yazılıdır. “Kastamonu’da reîsü’l-meşâyıhtır. Bayramîdir. Atabey Camii’nde seccâde-nişîn olup kendilerine gelinceye kadar üç batında şeyhlik bırakılıp bu zat dergâhı sonradan ihya etmiştir.” Şecerenin başında yer alan Şeyh Ali Dede yukarıda bahsedilen İsa Dede’den sonra halife olan Ali Dede olması muhtemeldir. Bilindiği üzere İsa Dede’nin de Hacı Bayram-ı Velî’nin halifesi ve damadı olduğu ihtimalinden söz edilmektedir. Şemsizâde Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946) Kastamonu’da Şeyhoğulları olarak bilinen aileye mensup olan Ahmed Ziyâeddin Efendi, Seyyid Mehmed Şemseddin Bey’in oğludur. Aileden gelen Osmanlıca şecerede bu isim Mehmed Bey olarak geçmektedir. Ailenin lakabı son iki yüzyıldır Şemsizâde iken kanundan sonra “Uluoğlu” soyadını almıştır. Ziyâeddin Efendi 1867 doğumludur. İlköğrenimini ve hafızlığını Nasrullah Mektebi’nde tamamlamıştır. Daha sonra Rüşdiye Mektebi’nden mezun olmuştur. Namazgâh Medresesi’ndeki eğitimine devam eden Şeyh Ziyâeddin Efendi, o zaman müftü olan A’mâzâde Mehmed Emin Efendi’den 1897 yılında icazet almıştır. Ziyâeddin Efendi ledünnî ilmi tahsil edip şeyh olduktan sonra medrese tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bu duruma delil olarak hocası A’mâzâde Mehmed Efendi’nin kendisini evine davet etmek üzere yazdığı 27.09.1892 tarihli mektubu verebiliriz. Hocasının bir şeyh olan talebesine hocalık hukuku bir yana gösterdiği nezaket ve karşılıklı hürmet mektupta açıkça görülmektedir. Mektup metni şudur: “Reşadetli Efendim Hazretleri! Meclis-i envar-ı füyûzat-ı maneviyyeleriyle iktibas-ı Ziya-yı daimi olunmak ve akdemce can u cinanımıza cilve-nüma-yı zuhur olan nefahât-ı kudsiyyelerinin bir kat daha ta’mıkına muvaffakıyet hasıl olmak üzere yarınki Salı günü saat dokuz raddelerinde hane-i daiyanemi teşrife rağbet buyurulması bilhassa temenni olunur…” Ziyâeddin Efendi’nin medrese eğitimine ara vermiş ve sonradan tamamlamış olmasının sebebi, seyr ü sülükünü tamamlamak üzere tarikatın genel merkezi olan Ankara’ya giderek bir yıl süreyle orada eğitim almış olmasıdır. Elde bulunan 5.4.1889 tarihli Mürûr Tezkiresi bu konuyu aydınlatmaktadır. Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi Ankara’dan Kastamonu’ya döndükten sonra Atabey Camii’nde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar, Pazar akşamları Bayramîlik tariki üzere ayinler yapmıştır. Kendisinin Ankara’da, yanında aralıksız bir yıl kalarak hilafet aldığı Bayrami şeyhi Abdülhamid Baba’dır. Bu bilgi tarihi belgelere daha uygundur. Hem mürur tezkiresindeki tarih hem de Abdülhamid Efendi’nin takip eden dönemde Ziyâeddin Efendi ’ye yazdığı iki mektup eldeki veri olarak bu bilgiyi doğrulamaktadır. Bu mektuplardaki hitaplar da delil niteliğindedir. Mektupların yazıldığı 1890 ve 1892 tarihlerinde de yine Şeyh Abdülhamid Baba’nın görevi başında olduğu bilinmektedir. Abdulkadiroğlu tarafından Fuat Bayramoğlu’nun Hacı Bayram-ı Veli Yaşamı-Soyu-Vakfı adlı eserine dayanarak, eserin birinci cildinde geçtiğini ifade ettiği şecereye göre Şeyh Ziyâeddin Efendi ’nin hilafet aldığı Bayramî şeyhi, Şeyh Mehmed Tayyib Baba olarak görünmektedir. Abdulkadiroğlu o şecerede ailenin bir koldan devam ettirildiğini, akrabalık kollarının dâhil edilmediğini söylemiş ve yukarıdaki gerekçelere dayanarak bu bilgiyi doğru bulmamıştır. Ahmed Ziyâeddin Efendi müderrisliği ve daha sonraki yıllar Atabey Gazi Camii imam hatipliği gibi görevleri bir yana, Osmanlı’nın son devirlerinde aralıksız İdare Meclisi Azalığında; Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde Kızılay, Çocuk Esirgeme ve benzeri hayır müesseselerinin aza ve reisliğinde bulunmuştur. En büyük hizmeti İstiklal Savaşı esnasında görülmüştür. Atatürk’ün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurması üzerine, Kastamonu’da da beş kişiden kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanlığına seçilmiş; bu cemiyetin Halk Partisine dönüşmesine kadar aralıksız görevini sürdürmüş ve büyük hizmetlerde bulunmuştur. İstiklal Savaşında gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıktan dolayı İstiklal madalyası ile taltif edilmiştir. Halen Anıtkabir’in İstiklal Savaşı Müzesi’nde Niksar Redd-i İlhak Cemiyeti ve Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlarıyla birlikte Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı sıfatıyla Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin fotoğrafı da yer almaktadır. Şeyh Ziyâeddin Efendi o dönemde aynı zamanda Çocuk Esirgeme Kurumu Kastamonu Şubesi Başkanıdır. Bu hizmetleri bize aktaran Abdulkadiroğlu, Ziyâeddin Efendi’nin kişiliği hakkında şunları söylemektedir: “Bütün hizmetlerini hiçbir maddi karşılık beklemeden yapan Ahmed Ziyâeddin Efendi mutaassıp biri değildi. Fazileti, temiz ve dürüst ahlakı, aşırı derecede cömertliği ile tanınmıştı. O fakir ve muhtaçlara hep yardımcı olmuştur. Esasen içlerinde bizzat bulunmakla gurur duyduğu anlaşılan değişik boyutlu vakıf hizmetlerinin altında yatan da bu duygulardan başkası değildir.” Şeyh Ziyâeddin Efendi Kastamonu’da ilmî ve dinî kimliğinin yanı sıra yardımsever, vatanperver ve toplumun ihtiyaç ve sorunlarına daima çözüm arayan, sözü dinlenen itibarlı bir kişilik olarak bilinmektedir. Aileden intikal eden evraklardan Abdulkadiroğlu bu sonuca varmıştır. Evrakların içerisinde müderris kimliği ile vilayet Maarif Müdürlüğü tarafından okullardaki çeşitli sınavlara mümeyyiz sıfatıyla çağırıldığına veya ödül törenlerine ya da imtihan jüriliğine davet edildiğine dair belgeler mevcuttur. Şeyh Ziyâeddin Efendi’nin görevlerinden biri de “Nakîbü’l-eşraf Kaymakamlığı”dır. Peygamber soyundan gelenlerin işlerini yürütmek için hükümet tarafından taşrada bu işlerle görevli kimselere Nakîbü’l-eşraf Kaymakamı denirdi. Bu görev de Ziyâeddin Efendi’nin onurla yaptığı hizmetlerdendir. Kastamonu Vilayeti Tahrirat Müdüriyetinden Ziyâeddin Efendi’ye gönderilen bir davet yazısında “Bayrâmî Dergâh-ı Şerîfi Seccade-nişîni ve Nakîbü’leşraf Kaymakamı Faziletli Ziyâeddin Efendi Hazretleri’ne…” hitabı vardır. Böyle bir Resmî yazı onun bu görevi fiilen yaptığını göstermenin yanında kendisine hitaben yazılan bütün resmî ve gayr-ı resmî evrakta Bayramî dergâhı postnişini olduğuna vurgu yapılması, Ziyâeddin Efendi’nin bu kimliğiyle o dönemde ne kadar şöhret bulduğunu göstermektedir. Kastamonu ve çevresinde Ziyâeddin Efendi, diğer tarikat şubelerinin halifeleri arasında en gençlerinden biri olmasına rağmen Reîsü’l-meşâyıh (Şeyhlerin reisi) kabul edilmiş bu yetki ile hilafet törenlerini yönetmiştir. Bu törenlerden birisi de Nakşîlik’in Halidiyye kolunun son şeyhi olan ve aynı zamanda Nasrullah Camii başimam-hatibi Hacı Nureddin Karasu’nun hilafet tacı giyme merasimidir ki Ziyâeddin Efendi bu törene Reîsü’l-meşâyıh olarak başkanlık etmiştir. Ziyâeddin Efendi’nin yaşlılık günlerinden Atabey Gazi Dergâh Camii’ne genç yaşta Şeyh olan Ziyâeddin Efendi aynı zamanda encümen reisidir. Herkes tarafından sevilen bir insandır. İyi derecede Farsça bilmektedir. Hakkında yazılan hatıralarda geçtiğine göre Bayram sabahları bu camide Türkçe ve Farsça vaaz verdiği ve bu esnada caminin dolup taştığı anlatılmaktadır. Yine Ziya Efendi’nin sabah namazlarından sonra dervişleriyle evrad okuduğu, Cuma akşamları kendine ait konağında dervişlere yemek verdiği, Bayramlarda halkın kendisini ziyarete geldiği, şehrin müftüsünün ve diğer hocaların devamlı suretle ziyaretinde bulundukları yakınlarının hatıralarında nakledilmektedir. Kaynak ;Uluslararası Hacı Bayram-ı Velî Sempozyu Bildiriler Kitabı , Naile Baltacı’nın “Bayramîli̇ği̇n Kastamonu’ya Etkisi ve Bayramî Şeyhi̇ Şemsi̇zâde Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946)” adlı makalesinden alınmıştır.

Seyyid Zülfükar Türbesi
Kastamonu – Seydiler – Seyyid Zülfükar camii Seydiler, İnebolu-Kastamonu karayolu üzerinde çok eski tarihlere dayanan bir yerleşim yeridir. 1991 tarihinde Kastamonu ilinin 19. ilçesi olur. Seydiler’in isminin de Çayır Mahallesindeki camiye adını veren, türbesi de ilçe merkezinde bulunan Seyyid Zülfikar isimli zattan geldiği rivayet edilmektedir. Seydiler Köyünde bulunan ve bugün maalesef yıkılmış bulunan medresede vaktiyle müderrislik yapmış bulunan Ali Efendi’den rivayet olunduğuna göre, Seyyid Zülfikar’ın iki kardeşinden biri Konya’da diğeri Afyon’dadır. Müftüzade Esseyyid Salih Ağa namında muhterem bir zat tarafından, Seydiler’de kendisinin yapmış olduğu Seyyid Zülfikar Camii ve şu anda yatmakta olduğu mezarlık çevrilir ve türbe haline getirilir. Seyyid Zülfikar’ın 1500’lerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbesi 1817 yılında yapılmıştır. Türbenin duvarında bulunan kitabe şöyledir. “La ilahe illahül melikül hakkul mübin Muhamedün Resulullahi sadikul va‟dil emin Sahibül hayrat ve‟l hasenat Müftüzade Esseyyid Salih Ağa türbeyi Esseyyid Zülfikar Kaddesallahü sırrahül aziz sene 1232” Halit Çal’ın, ‚Hurufat Defterlerine Göre 19. Yüzyılda Küre Kazası‛, adlı çalışmasından anlaşıldığına göre, 1830’larda Küre kazasında Ağlı nahiyesinde Seydiler nam karyede Seyyid Zülfikar Tekyesi’nde Tekkenin vakfını idare etmek üzere görevlendirilen kişiler, anlaşıldığına göre, Seyyid Zülfikar Hazretlerinin soyundan gelen kişilerdir ve tekke evladiyet üzerine kurulmuştur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Yavaşça Sultan
kastamonu – taşköprü – akdoğantekke Taşköprü ilçesindeki, adını, köyün merkezinde bulunan Yavaşça Sultan Türbesinden (tekkeden) ve komşu köy Akdoğan’la bağlantısından aldığı düşünülen Akdoğan Tekkesi Köyü’nde bulunan bu türbenin, Horasan erenlerinden İsa Beyzâde’ye (Yavaşça Sultan) ait olduğu kitabesinden öğrenilmektedir. Yavaşça Sultan 1484 yılında vefat eder. Türbenin de aynı tarihte yapılmış olduğu sanılmaktadır. Moloz taştan yapılmış, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüş olan türbe, basit bir yapıdır. İçerisinde Yavaşça Sultan’ın mezarından başka bir sanduka daha bulunmakta olup, bunun kime ait olduğu bilinmemektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hayreddin Halil Bin Kasım
KASTAMONU – KÜRE Ailesi Cengiz’in istilası sebebiyle Anadolu’ya gelmiş ve Kastamonu’ya yerleşmiş olan Fatih zamanı Osmanlı alimlerinden Hayreddin Halil bin Kasım , Taşköprü medresesine müderris tayin edilince, bu aileye bundan sonra Taşköprülüzade ailesi denir. Hayreddin Halil’in doğum yeri ve tarihi kaynaklarda bildirilmemektedir. 1475 senesinde Kastamonu’nun Küre kasabasında vefat eden Hayreddin Halil Efendi , Hızır Efendi’nin yaptırmış olduğu caminin avlusuna defnedilir. Hayreddin Halil önce memleketinde ilim öğrenmeye başlar. Daha sonra Bursa’ya giderek bir müddet Molla İbn Beşir’den ilim tahsil eder. Bursa’dan Edirne’ye geçer. Burada Molla Hüsrev’in kardeşinden ilim öğrenir. Fahreddin Acemi’den tefsir ve hadis ilimlerini tahsil ederek Edirne’den Bursa’ya döner. Sultaniyye Medresesi müderrisi olan Şemseddin Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den de bir miktar ders alır. Daha sonra Molla Muhammed Yegan’ın yanına giderek bu zatın sohbetlerinde ve hizmetinde bulunur. Burada fazileti, güzel ahlakı ve ilmi ile meşhur olur. Candaroğlu İsmail Bey Molla Yegan’dan Taşköprü’deki Muzafferüddin Medresesi’ne bir talebesini müderris olarak göndermesini isteyince, o da Molla Hayreddin Halil ’i bu iş için görevlendirir. İsmail Bey Molla Halil’e günde 30 akçe maaş tahsis eder. Ayrıca Küre’de çıkarılan bakır madeninden de 50 akçelik tahsisat ayırır. Hayreddin Halil, burada bir müddet rahat ve huzur içinde talebe yetiştirir, fakat Fatih Candaroğulları Beyliğini topraklarına katınca, Küre’de kendisine tahsis edilen 50 akçe kesilir. Fatih İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerini yaptırınca, Hayreddin Halil’i bir tavsiye üzerine bu medreselerden birine müderris olarak tayin eder. Fakat o bu vazifeyi kabul etmez. Fatih de Hayreddin Halil’i Taşköprüdeki Muzafferüddin Medresesi’ndeki görevinden azleder. Bundan maksadı, Molla Halil’e İstanbul’da Sahn-ı Seman Medresesi’nin müderrisliğini kabul ettirmektir. Maddi bakımdan sıkıntıya düşmesine rağmen, o vazife istemez. Taşköprü ileri gelenleri Molla Halil’in sıkıntıdan dolayı İstanbul’a gitmek için yola çıkamadığını zannederek kendi aralarında on bin akçe toplayıp getirirler. ‘Bununla yol ihtiyacını giderirsin’, demek isterler. Fakat o, bunların hiçbirini kabul etmez. ‚Bana Allah u tealadan başkasından bir şey istemek uygun değildir‛, der Daha sonra Küre kasabası halkı Taşköprü’ye gelerek bir hayli yalvardıktan sonra Hayreddin Halil’i kasabalarına götürürler. O artık burada her Cuma günü vaaz ve nasihat eder ve insanlara, Allah u tealanın dinini öğretir. Vefat ettiği zaman, cenazesi, vaaz ettiği caminin avlusuna defnedilir. Molla Hayreddin Halil, muhtemelen 1430 -1470 arasında olmak üzere kırk sene Taşköprü’de Muzafferiyye Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Belagat, usul, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde büyük bir alimdir. İslamiyet’e çok bağlı ve vera sahibi bir zattır. Temiz kalpli olup temiz giyindiğinden, faydasız işlerden, gıybetten, dedikodudan ve boş sözlerden uzak durduğundan bahsedilir. Onun mescidde devamlı Kur’an-ı Kerim okuduğu, nafile namaz kıldığı ve her zaman oruçlu bulunduğu anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hacı Köçek Dede
Çanakkale – Gelibolu – Seyyid Halveti Mezarlığı arkasında ……………

İbn Bennah
çanakkale – gelibolu Yakub Paşa hamamından Emlak Bank Lojmanlarına sapan arada yol kenarına çıkan bir kabirde yatmaktadır. Rüya aleminde görünerek kendisini ziyaretine çağırdığı insanların anlatımıyla kabri belirlenerek tanınmıştır. Osmanlı Dönemi ilk dervişan grubuyla Gelibolu’ya gelen Allah dostlarından biridir. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Hüseyin Beçce Gazi
Çanakkale – Gelibolu – Alaeddin Kalfa MEzarlığı Battaloğlu Hüseyin Becce Gazi olarak anılır. Gelibolu’nun fethinde bulunmuş bir gazidir. Gazi Süleyman Paşa’dan 27 yıl sonra Gelibolu’da vefat etmiştir. Mezarı pazar yerinin içinden Alaeddin Kalfa Mezarlığına nakledilmiştir. En eski Türkçe kitabe Hüseyin Beççe’ye ait H 737 (1385 1386) tarihli mezar taşındadır. Bu aynı zamanda mezarlığın en eski kitabesidir. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma
Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi
Çanakkale – Gelibolu – Yazıcızade Muhammed Efendi kabri civarında Osmanlı şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi (1729-1785) Şeyhülislâm Dürrîzâde Mustafa Efendi’nin oğludur. İlk tahsilini babasından gördü ve şeyhülislâm çocuklarına tanınan imtiyazdan faydalanıp 1736’da henüz yedi yaşında iken aldığı icâzetle itibarî olarak müderrislik pâyesini elde etti. Uzunca bir süre daha tahsil hayatına devam ettikten sonra 1759 yılında Selânik kadısı oldu. 1765’te Mekke kadılığı pâyesini aldı, 1769’da İstanbul kadılığına getirildi. Bunun ardından uzun bir süre mâzul kaldı. 1774’te Anadolu kazaskeri oldu, bir yıl sonra azledilince Gümülcine civarında bazı yerler kendisine arpalık olarak verildi. 1778 ve 1782’de iki defa Rumeli kazaskerliği yaptı. Karahisârî Seyyid İbrâhim Efendi’nin vefatı üzerine 20 Mayıs 1783’te saraya davet edilerek Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın hazır bulunduğu bir merasimle şeyhülislâmlığa tayin edildi. Rumelihisarı’ndaki yalısı uzak olduğundan tebrik merasimi, eski şeyhülislâmlardan Şerif Efendi’nin Hocapaşa’daki konağında yapılmıştı. Mehmed Atâūllah Efendi’nin şeyhülislâmlığı sırasında devleti meşgul eden en önemli mesele Osmanlı-Rus harbi idi. Bu konuda şeyhülislâm konağında yapılan meşveret meclisinde yetkililerin Rusya ile savaş konusundaki tereddütleri karşısında, “Moskovlu Kırım’ı açıktan açığa zapt etti, sükût mu edelim?” diyerek savaş açılmasını teşvik etmiştir. İki yıl kadar şeyhülislâmlık makamında kalan Atâullah Efendi , Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın I. Abdülhamid’i tahttan indirip yerine yenilik taraftarı Selim’i geçirme teşebbüsünde onunla birlikte hareket ettiği gerekçesiyle 1785’te azledildi. Önce Rumelihisarı’ndaki yalısında oturmasına izin verildiyse de daha sonra sürgüne gönderilmesi kararlaştırıldı. Deniz yoluyla Hicaz’a gitmesine müsade edilen Mehmed Atâullah Efendi , kethüdâsı Osman Efendi ile yola çıkmış, ancak Gelibolu’ya vardığında vefat ederek oraya gömülmüştür. Merkadi Yazıcızâde Muhammed Efendi kabri civarındadır. Ölüm sebebi olarak onun yolda zehirletilerek öldürüldüğü ileri sürülür. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

Ahi Yunus Türbesi
çanakkale – ezine – seferşah camii karşısında Ezine merkezde bulunan ve yöre halkı tarafından yoğun olarak ziyaret edilip adak adanan ve dileklerde bulunulan türbe Ahi Yunus Zaviye ve Türbesi ’dir. Buraya Üç Dedeler de denmektedir. İlçenin fatihlerinden olarak tanınan Ahi Yunus , veli ve alim bir zattır. Gazi Süleyman Paşa Ezine Pazarı’nı bu zatın kurduğu zaviyeye vakfetmiştir. Vakıf kayıtlarında ona şehrin sahibi denmektedir. Türbe ilçenin ana caddesi üzerindeki Seferşah Camiinin karşısındadır. Türbedeki üç sandukadan birisinin Ahi Yunus ’a, diğer ikisinin ise onun kardeşlerine ait olduğu ifade edilmektedir. Türbe 1324 yılında Gazi Süleyman Paşa tarafından yaptırılmış olup, ahşap ve kiremit örtülü ve geniş pencereli bir yapıdır. Müştemilatında küçük bir bahçesi bulunan türbeyi halk mumlar yakarak dilekte bulunmak için ziyaret etmektedir. Onarımını Vakıflar Müdürlüğü’nün yaptırdığı türbenin temizliğini merkez Seferşah Camii görevlileri yapmaktadır Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

Sancaktar Baba – Çanakkale
Çanakkale – Gelibolu – Kavak köyü Kavak Kasabası sınırları içinde, köyün küzeysınırında Şarköy çıkışında yer alır. Yaklaşık 5 m yüksekliğinde bir tepecik üzerine dört sütun ayak üzerine oturan kubbeli bir anıt bulunmaktadır. Anıtın etrafı mezarlık olarak kullnılmıştır. Tepeciğin batı eteğinde moloz taşlardan yapılmış yuvarlak kemerli bir çeşme mevcuttur. Anıt, Süleyman Paşa’nın Gelibolu’nun fethi sırasında şehit olan Sancaktarı anısına 1945 yılında Gelibolu kolordu komutanlığı tarafından yaptırılmıştır. Anıtın ve mezarlığın bulunduğu tepecik üzerinde gördüğümüz birkaç blok taştan ve tepeciğin genel yapısı ile burada bir Tümülüs olmalıydı, Türnülüs hem anıtın yapılması hemde çevre düzenlemeleri sırasında düzleşmiş olmalıdır.
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.