Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 16 / 29 · 2.869 kayıt
Mezar Taşlarında Başlık , Sembol ve Süslemeler

Mezar Taşlarında Başlık , Sembol ve Süslemeler

Mezar taşlarında ister yetişkin isterse çocuk olsun her yaştan hanım ve erkek mezar taşları birbirlerinden şekil yönünden ayrılırlar. Osmanlı mezar taşları hakkında günümüze kadar yapılan araştırmalar neticesinde varılan en kesin hüküm, başlıklı hanım ve erkek mezarlarının yapısal farklılığıdır. Hazireye girildiğinde başlıklı taşların hanıma mı yoksa erkeğe mi ait olduğu şahide taşından kolaylıkla seçilebilmektedir. Başlıksız sütun tarzında olan mezar taşları ise ancak okunduğunda anlaşılabilmektedir. Erkek mezar taşlarının en bariz vasfı şahide taşının üzerinde bir başlığının oluşudur. Bu başlık mevtanın sosyal statüsünü ya da mensubiyetini göstermesi bakımından tarihi belge olarak ayrıca önemlidir. Bu güne kadar yapılan çalışmalar neticesinde başlıkların kesin bir sınıflandırılması yapılamamıştır. Ancak taranan örneklerden ve Osmanlı sosyal hayatına dair yapılan kıyafet araştırmalarından elde edilen bilgiler ışığında bir tasnif yapılabilmektedir. Buna göre mezar taşı başlıkları kavuklar, fesler ve tarikat taçları olarak üç ana guruba ayrılabilirler. Kavuklar Rukane b. Abdi Yezid el-Haşimi’nin nakletdğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuş: Müşriklerle aramızdaki fark, kalensüvenin ( Dini kaynaklarda kalensüve ; takke – kalpak – külah gibi başa giyilen giysilerdir. ) üzerine sardığımız sarıktır) Bu Hadis-i Şeriften de anlaşıldığı gibi Müslüman erkekler, Hz. Peygamber döneminden beri diğer dinlere mensup kişilere benzememek için başlarına kavuk, sarık, takke vs takmışlardır. Osmanlı medeniyetinde önemli bir mevkiye sahip kavuk, yüksekçe bir külaha sarılan destardan ibaretdir. Destanın sarım şekli kavuğun şeklini de belirlemekteydi. Giyim kuşam, tarihteki hemen bütün medeniyetlerde sosyal seviyenin nişanesi olmuştur. Her ne kadar Osmanlı içtimai hayatında Müslümanlar arasında bariz giyim farkı bulunmamaktaysa da saray görevlileri için durum biraz daha farklıdır. Sarayda görev yapan padişah dahil her görevlinin kıyafeti ve bilhassa başlıkları bulunduğu vazifeyi ifade etmekteydi. Hazirelerimizde tespit edebildiğimiz kavuk türleri şunlardır: Burma sanklı kavuk : XVI. ve XVII. asırlarda yoğun olarak görülen bu kavuk cinsine, padişah sandukalarında, sadrazam, vezirler ve üst seviye bürokrat kabirlerinde rasdanmaktadır. Kallavi kavuk : Daha çok sadrazamların, vezirlerin ve üç ya da dört tuğlu paşaların taktığı kavuk türü olup 12 adet tespit edilmiştir. Gündelik hayatta yeri olmayan bu tören kavuklarının mezar taşlarında kullanımı tamamen semboliktir. Mücevveze kavuk: Sarayda yüksek rütbelilerin tören kavuğu olan mücevveze kavak XVII. asırdan itibaren görülmektedir. Örfi desarlı kavuk : Orta ve alt tabaka ulema tarafından kullanılan bu tür başlıklar zaman içinde yaygınlaşarak bir tarikata bağlı müridler tarafından kullanılır olmuştur. Katibi Kavuk : Bu kavuk cinsini kullananlar hakkında kesin bir bilgi söylemek zordur. Ancak katiplerin kullandığı kavuk olarak maruf olduğundan katibi olarak adlandırılmıştır. Fesler 1829 yılında Sultan II. Mahmud döneminde giyilmesi mecbur hale getirilen fes kırmızı renkli keçeden silindir şeklinde bir başlık türüdür. İlk olarak nerede kullanıldığı hakkında kesin bir şey söylemek zordur. Osmanlı’ya Fas’tan geldiği için fes adını alan bu başlık türü imal edildiği dönemin padişahının adına nispede Mahmüdi, Azizi, Mecidî veya Hamidi adlarını almaktadır. Fesin kenarında bir püskül sallanması da adettendi. Mahmudi ve onun devamı olarak da görebileceğimiz Mecidi fesin altı dar üstü genişçedir. Azizi fesin ise Mahmudi fesin tersine altı geniş üstü dar ve daha kısadır. Hamidi fes, yine alttan daha geniş ancak üstü azizi festen daha büyükçedir. Fes şapka kanunun kabul edildiği 1925 yılına kadar kullanılmıştır. Fes her kesimden insanın kullandığı bir başlık türü olduğundan mezar taşları üzerinde yer alan feslere bakarak meslek veya sosyal sınıf ayrımı yapabilmek imkansızdır. Fesin kullanılmasıyla başlığa göre ortaya çıkan farklılıklar da kalkmış bulunmaktadır. Tarikat Taçları Tarikatlara ait başlıklar hazirelerde kendilerini hemen belli ederler. Mevlevilerin uzunca ve altta genişleyen başlığı bu gün en çok bilinen tarikat taçıdır. Mevlevi şeyhlerinin başlarında ise sikkenin alt kısmına dolanan destar görülmektedir. Bektaşilerin kullandığı on iki terkli Hüseynî ve dört terkli Edhemî taçlar da Mevlevi sikkeleri gibi ilk bakışta anlaşılabilirler. Diğer tarikat taçlarında ise başlığın üzerindeki dilim sayısı belirleyici olmaktadır. Bayramîler altı terkli, Celvetiler ise on iki terkli başlık kullanmaktadırlar. Bunlardan başka Kadiri, Nakşî, Sünbuli gibi daha pek çok tarikat tacı mezar taşlarında başlık olarak yer almıştır. Melamiyye tarikatine mensub olanların mezar taşları diğer bütün taşlardan ayrı bir şekilde yapılmaktaydı. Sembol ve Süslemeler Osmanlı mezar taşlarında kabrin genel görüntüsünden, en küçük detaya kadar kabartma olarak bir çok sayıda sembol kullanılmıştır. Bu, Osmanlı medeniyetini vücuda getiren kültürün ne denli zengin olduğunu göstermektedir. Osmanlı mezar taşlarında kökleri Orta Asya’ya kadar uzanan gelenekli motiflerin kullanıldığı görülür. İslam anlayışında insan tasvirinin yasak oluşu ilk devirlerden itibaren süsleme sanatlarında bitkisel motiflerin hakim olmasını sağlamıştır. Süsleme sanatlarımızda bütün bitkisel motifler resim sanatında olduğu gibi birebir resmedilmez, üslüplaştırılarak kullanılır. Bitkisel modflerin yanında mesleki sembollerin de süs unsuru olarak kullanıldığı görülür. Denizcilerde çapa, ilim erbabında hokka divit, eğitimcilerde kitap, askerlerde Osmanlı arması, yeniçeri arması, top, tüfek işlendiği görülmektedir. Mezar Taşları üzerinde görülen en önemli sembollerden biri de tasavvufi sembollerdir. Kabartma halinde kitabenin hemen üzerinde ya da ilk satır arasında kendilerine yer bulan Nakşi, Kadiri, Mevlevî v.s. tarikat taçlarının başlık olarak kullanılmayıp kabartma olarak işlenmesinin birkaç sebebi olabilir. Bunlardan ilk akla geleni sütun şeklinde olan taşlara başlık konulmamasıdır. İkincisi ise şahsın dervişliğini değil de vazifesini vurgulamak için başlıkta vazifesine uygun bir serpuş kullanılıp mensubiyetinin kabartma olarak işlenmesidir. Üçüncüsü de mevtanın derviş değil tarikatın muhibbi olduğunun belirtilmesi isteği olabilir. Mezar taşlarımızda yer alan ağaç, meyve ve çiçek süslemelerinin tamamının cennet tasviri olduğundan şüphe yoktur. Bu halleriyle bitkisel semboller aynı zamanda mevtanın cennet bahçelerinden bir bahçede yatması niyazıdır. Osmanlı mezar taşlarında kullanılan bitkisel motifleri şöyle sıralayabiliriz: Ağaçlar Hayat ağacı: Orta Asya kökenli bu ağaç en yaygın kullanılan ağaç motiflerinden biridir. Servi ağacı : Elif harfi gibi uzun ve düz olduğundan vahdetin sembolüdür. Serviler rüzgarda sallanırken çıkardığı “Hu, Hu” sesiyle Allah’ı zikrettiğine inanılır. Yalnız Osmanlı’da değil hemen bütün Akdeniz kültürlerinde servi mezarlık ağacı olarak kullanılmıştır. Hurma ağacı: Kabirde yatan kişinin hacı olduğuna işaret eder. Bol meyveleriyle canlılığı ve bereketi temsil eder. Asma : Asma da tıpkı hurma ağacı gibi bolluk ve bereketi temsil eder. Çiçekler Lale: Ebced hesabıyla rakam değeri Allah ve hilal kelimeleriyle aynı olduğu için kutsiyetine inanılır. Gül: Mezar taşlarında gerek şahide (baş) taşlarında gerekse ayak taşlarında ve başlıklarda sıkça kullanılan gül, Hz. Peygamber’in remzidir. Sümbül: Halvetîliğin Sünbüliye kolunun sembolüdür. Meyveler Meyve sembolü ölümsüzlüktür. Zira dünya hayatının meyvesi ebedi cennet hayatıdır. Meyve geleceğin tohumunu da bünyesinde barındırır. Mezar taşlarında meyve tabağı içinde yer alan nar, armut, incir, üzüm erik kayısı ceviz limon hurma gibi meyveler hayat, bolluk ve bereketi temsil ederler. Bitkisel modflerin dışında kullanılan bazı sembolleri ise şöyle sıralayabiliriz: Kandil: Anadolu mezar taşlarında çok görülen bu motif, mevtanın yolunu aydınlatıcı olarak düşünülmüştür. Geometrik motifler: Kökü Orta Asya’ya bağlanan bu motifler kendi içlerinde sonsuzluk ve süreklilik gösterdikleri için Allah’ı hatırlatırlar Hançer: Eyüpsultan’da birkaç örnekte gördüğümüz hançer motifi dünyayla ahireti birbirinden ayıran ölümü tasvir etmektedir. Eğer çocuk mezarları üzerinde görülürse bu genç yaşta hayattan ayrıldığını sembolize eder. Osmanlı Devleti’nde özellikle XVIII. asnn sonu XIX. asrın başı itibariyle moda olan batı tarzı sanat anlayışı, kitap süsleme sanatından mimariye, musikiden mezar taşlarına kadar her alanda etkili olmuştur. Barok ve rokoko kıvrımlar, rumilerin, hatayilerin, geometrik süslemelerin yerini almıştır. Eyüpsultan da yaklaşık 450 seneye yayılan zaman diliminde mezar taşları görülebilir. Son iki yüz yılda daha fazla gömü yapılmasından dolayı son dönem baş tarzı süsleme anlayışı, Eyüpsultan hazirelerinin genel süsleme görüntüsünü oluşturmaktadır. Ancak bu süsleme anlayışı batıdan gelmişse de oradakilerin kuru bir taklidi olarak uygulanmamış, Osmanlı zevki içinde yoğrularak bu medeniyete has bir üslup kazanmışür. Mezar Kitabelerinin Özellikleri Mezar taşları, yapıları, sembolik ifadeleri, süslemeleri ve bulunduğu beldeye kattığı anlamlarının çok daha ötesinde kabirde kimin yattığının tespiti ile hazireye gelen ya da yanından geçenlerden bir Fatiha istenmesi için yapılmışlardır. Bu en temel özelliği yerine getirecek unsur olan kitabeler, yoldan geçenlerin görebileceği gibi konumlandırılmış, hele Eyüpsultan gibi her gün çok sayıda insan tarafından ziyaret edilen bir yerde bu ayrıntıya daha çok dikkat edilmiştir. Hz. Halid b. Zeyd Eba Eyyüb el-Ensarî’nin ayak ucuna gömülmek isteğinden dolayı Mihrişah Valide Sultan hazireleri ağzına kadar dolmuştur. Hatta öyle ki bazı yerlerde iki kabir arasından zor geçilmektedir. Böyle durumlarda şahide ve ayak taşları ile lahdin bütün cephelerinin yazı alanı olarak kullanıldığını, şahide taşlarının rahatça görülebilmesi için taşın yönünün de değiştirilerek kullanıldığını görmekteyiz. Şayet böyle bir mecburiyet yoksa ve kabir rahat bir konumda ise o zaman genel olarak uygulanan metod kitabeyi şahide taşının ön yüzüne hakketmektir. Yazının uzunluğu mezar taşının büyüklüğünü de belirlemektedir. Bu hususta taş ustalarının hattatlarla istişare ederek karar verdiği düşünülebilir. Uzun edebî metinlerde şayet şahide taşı yuvarlak seçilmemişse metnin bir özeti yan cepheye hakkedilir, çok daha uzun metinlerin ise ayak taşlarına veya lahit üzerine kaydırıldığı görülmektedir. Mezar kitabe metinleri genel olarak şu bölümlere ayrılırlar: Bu tasnif kati değildir. Elbette bu tasnifin dışında taşlar da mevcuttur. Nesir veya nazım, kitabeler hangi biçimde yazılırsa yazılsın temel olarak bu tasnife uyarlar. Serlevha kitabenin ilk cümlesidir. Allah’a imanın, O na teslimiyetin ve O’ndan başka herşeyin faniliğini ziyaretçilere hatırlatan bu cümleler, dünya uğraşına dalmış mümin gönülleri kabustan ziyaretlerinde her daim ikaz ederler. Genellikle ayet ve Hadis-i Şerifler’den seçilen bu ibareler çok çeşitildirler. Allah’ın isimleri, tasavvufi kelimeler veya ayrılık acısını ifade eden kelimeler serlevha olarak işlenmiştir. Hazirelerimiz tespit edebildiğimiz 61 farklı serlevhayı barındırmaktadır. Bunların şüphesiz en meşhuru Hüve’l-Baki’dir (Baki O’dur). Hüve’l-Hallaku’l-Baki, Hüve’l-Hayyu’l-Baki, Hüve’l-Hayy, Ah mine’l-mevt, Allah Hu, Hu Hüve’l-Baki den sonra en sık görülen serlevhalardandır. Hu, Ya Hu, Allah Hu şeklinde yazılan serlevhalar tarikat mensublarının kabirlerinde görülürler. Kimlik, Serlevhanın altından başlayan ilk satırlar mevtanın kimlik bilgilerini ihtiva eder. Şahsın adı, memleketi, ebeveyn veya eş adı, ait olduğu aile-sülale adı, mesleği, ailevi durumu, ölüm sebebi, tasavvufi mensubiyeti v.b. şahsi bilgileri kitabenin ilk satırından başlayarak son bir veya iki satıra kadar olan satırlarda bulmak mümkündür. Bu bilgiler düz yazı olarak yer alabileceği gibi şiir diliyle de kıtalara yedirilmiş olarak yer alabilir. Mezar taşlarında sıkça gördüğümüz bazı şiirsel kalıp ifadelerin kimlik kısmında öncü bir dörtlük gibi yazıldığı taşların sayısı hiç de az değildir. Seri imalat olduğunu tahmin ettiğimiz bu taşlarda kimlik kısmı bu kıtalardan sonra gelmektedir Dua , Kitabe metni dua cümlesi veya cümleleriyle sona erer. Düz yazılarda bu cümleler en klasik örneğiyle Ruhiçün Fatiha şeklinde görülür. Bu kısa dua farklı varyasyonlarıyla sıkça kullanılmıştır: ” Ruh-ı şerifiçün el-Fatiha, Ehl-i iman ervahicün ei-Fatiha, Rızaen lillahi’l-Fatiha, Ve kaffe-i ehli iman ervahına rızaen lillahi’l-Fatiha.” Tarih , Mezar kitabelerinde tarih iki şekilde verilir; rakamla ve rakam-ebcedle. Rakamla verilen tarihler gün-ay-yıl, ay-yıl veya yalnızca yıl şeklinde olabilirler. Mezar taşları incelendiğinde tarihi gün-ay-yıl olarak kaydetmenin XIX. yüzyılda yagınlaştığı anlaşılmaktadır. Bazen vefat günü de belirtilir. Kitabelerde kameri aylar için bir kodlama sistemi geliştirilmiştir. Buna göre Muharrem: mim, Safer: şad, Rebiülevvel: ra-elif, Rebiülahir: ra, Cemaziyelevvel: cim-elif, Cemaziyelahir: cim, Receb: be, Şaban: sin, Ramazan: nün, Şevval: lam, Zilkade: zel-elif, Zilhicce: zel harfleriyle remzedilmiştir. Bunun yanında ”evail” ayın ilk on günü için, ”evasıt” ayın ikinci on günü için, “evahir” de ayın son on günü için kullanılan tabirlerdir. “Gurre” ayın ilk günü, “selh de son günü anlamındadır. Osmanlı toplumunda İslami takvim yani kameri-hicri takvim kullanılmaktaydı. Osmanlının son asrına gelene kadar devam eden bu geleneğe son dönemde mali-rumi takvim de ilave olmuştur. “8 R.Evvel 1314 5 Ağustos 1313 Yevmi Pazartesi Örneğinde görüldüğü gibi özellikle son dönem taşlannda hicri tarihin yanına rümi tarihte eklenmiştir. Ebced-rakam birlikte yazılan tarihler genellikle şiir kitabelerde görülür. Ebced de her harfin bir rakamsal değeri vardır. Ebcedle tarih düşürme de yazılan kelimeleri oluşturan harflerin rakamsal olarak toplamı istenilen sayıyı verir. Zor ve hüner gerektiren tarih düşürme yalnız kitabelerde değil aynı zamanda kitap adları, doğum, ölüm günleri ve tarihi olaylarda da kullanılmıştır. Kaynaklar ; Eyüpsultan’da Taşa işlenen Medeniyet , Ömer Faruk Dere , İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınları.

Sadi Tarikatı Şeyhi Aziz Efendi

Sadi Tarikatı şeyhi Azîz Efendi, Şeyh Vehbi Efendi’nin mahdumudur 1862’de dünyaya gelmiştir. Pederinden hilâfet aldıktan sonra, Akhisâr’da bir dergâh ihyâ ederek, orada pek çok seneler meşîhatte bulunur. 1911 senesinde vefât edince, vasiyeti mûcibince oradaki kabristâna defn edilir. Hâfız Muhyiddîn Efendi de, bu zâtın dergâhında medfûndur Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Akhisar, Manisa

Abdurrahman Kudsi Efendi

Halveti şeyhlerinden Abdurrahman Kuddusi Efendi, Manisa ve İstanbul’da Arabi ilimleri tahsil ettikten sonra Abdulehad Nuri Hazretlerine intisap eder Memleketine dönerek tedris ve irşad faaliyetlerinde bulunur. 1669’da vefat eder. Tefsir-i Beyzavi’ye ta’likatı ile Şerhu Manzume-i Şahidi, eserlerinin başlıcalarıdır. Bunlardan başka risaleleri de vardır.. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa Özel, Manisa

Güzelyurt Türbeleri

Ali Paşa Türbesi Ali Paşa Türbesi, Selime köyü kabristanı içerisinde bulunmaktadır. Sekiz yüzlü ve konik kubbeli türbenin alt kısmı ve kubbesi taşla yapılmış her yüzünün eni 3.30 cm. köşeleri kırmızı tuğla ile yapılarak dekoratif bir görünüm kazanmıştır. Dekoratif kısımların ortaları muntazam kesme taşla yapılmış olup türbenin kapısı kuzeye açılır. Türbe birçok Selçuklu türbesi gibi cenazelik veya mumyalık olarak adlandırılan bodrum katlıdır. Bu katın kapısı güneye açılır. Türbenin kapısı tuğla ile kemerleşmiştir, yüksekliği 1.70 m’dir. Türbenin içinde iki sıra halinde yedi basit ve sade sanduka mevcuttur. Ali Paşa burada öldürülmüş ve sonra da ailesi tarafından bu türbe yaptırılmış, cesetler türbenin cenazeliğine konulmuştur. Konyalı eserinde türbe ve hikayesi hakkında bilgi verir. Cenazeler ıskaralar üstüne konmuş tabutlardaki ölü başları her sene Selimeliler tarafından alınarak çayda yıkandıktan ve temizlendikten sonra tekrar yerine konuyor. Bize bir çocuk bu başları çıkardı, eşiğe sıraladı ve gösterdi. Başlar bembeyaz ve çok temizdi. Zaten Selimeliler yağmur yağmadığı senelerde yağmur duasına çıkarken Selime’deki bir mağarada bulunan mumyayı çayda ıslatarak tekrar yerine koymayı adet edinmişlerdir. Moğollardan İrencin Noyan’ın Aksaray’da bulunduğu zaman Şenkitoğlu, Aksaray beyi ve hakimi Ali Paşa’ya müthiş bir husumet göstermişti. O İrencin’e yaranmak için her meşhuru, her nüfuzlu adamı yok etmek istiyordu. Aksaray hakimiyetini babalarından ve dedelerinden tevarüs eden Ali Paşa’ya ve kardeşi Ahi Ahmed’e sataşmıştı. Halbuki İrencin, Ali Paşa’nın Aksaray’daki hakimiyetini kabul etmişti. Şenkitoğlu Ali Paşa’ya her çeşit iftirayı yapmış, kendisine yardımcı olarak Tatar askerlerinin gelmekte olduğu hakkında bir yalan haberi Aksaray’da yaymıştı. Bunun üzerine Ali Paşa kardeşi Ahi Ahmed ve yanındakilerle beraber tarihçi Kerimüddin Mahmud’un mülkü olan Selime Kalesine gittiler ve sığındılar. Şenkitoğlu ile Aksaray kadısı Merendli Mecdüddin bunları takip etti. Yalan vaatlerle Ali Paşa’yı ve 30 adamını kaleden çıkarttırarak hepsini öldürttüler. Öldürdüklerinin ve kale sahibi Aksaray evkaf mütevellisi olan tarihçi Kerimüddin’in mallarını ve servetini yağmaladılar. Öldürülenlerin cesetleri Selime köyü kabristanına gömülmüştür. Ali Paşa’nın ailesi ve onu sevenler bu türbeyi yaptırdılar. Cesetlerini türbenin cenazeliğine koydular. Türbedeki diğer yatırlar da muhtemelen bu ailedendir. Ali Paşa ve kardeşi Ahi Ahmed ile beraber Aksaray’ın nüfuzlu ve şöhretli adamları bu arada Aksaray’daki Cıncıklı Camisini (Hacı Yusuf Mescidi) yaptıran Hacı Yusuf da vardı. Tarihçi Kerimüddin ölenler arasında şu kişileri de yazar. Hoca Ömer Şerefüddin, Hoca Yakut, Hacı Yusuf, Okçubaşı Ferhad, Nerbaşi, Leyl-i Katiboğlu. Baydı Hatun Türbesi Baydı Hatun Türbesi, Ihlara’ya girerken yolun solundaki köye ve Ihlara deresine hakim bir yerde bulunmaktadır. Türbe taştan yapılmış, dört taş kemerli beşik örtülü bir yapıdır. Kapı sövesi iki taştandır. Üstüne adi uzun bir lento konmuştur. Kapının iç kısmı kemerli olarak yapılmıştır. Üstünde 0.80 cm. uzunluğunda kaba taştan yontulmuş bir alem bulunmaktadır. Başına erkeklere mahsus serpuşlu bir taş dikilmiştir. Bu sanduka ve taş daha sonra yapılmıştır. Baydı Hatun türbesi Karamanoğulları dönemine ait olup beratı bulunmaktaydı. Fatih de bunun yürürlükte kalmasını kabul etmişti. Vaktiyle mescit olarak da kullanılan türbeye halk, ‘Hızır İlyaslık’ dermiş ve her yıl burada toplanarak yerler, içerler ve eğlenirlermiş. Son yıllarda türbe ve çevresi yenilenmiştir. Emirgazi Türbesi Köyde bulunan Emirgazi Türbesi, dikdörtgen şeklinde, yaklaşık 8×5 m ebatlarında taştan örülerek yapılmıştır. Türbenin üzeri daha önceden kemerli bir tavan örtüsü ile kapalı iken, bu bölüm sonradan yıkılarak ortadan kaldırılır. Türbenin içinde mezar taşı ve sandukası bulunmayan bir de yatır vardır. Türbenin Danişmentoğulları’ndan Emirgazi’ye ait olduğu sanılıyor.

📍 Güzelyurt, Aksaray

Gülağaç Türbeleri

Kara Abdal Türbesi Kara Abdal Türbesi, Şeyh Turasan Dede’nin halifesine ait olup Gülpınar kasabasının Orta Mahallesinde, kabristanlığın içindedir. Sultan III. Murad adına tutulan defterde de bu köyün Aksaray’ın Bekir Nahiyesine bağlı olduğu söylenir. III. Murad zamanında, köyün yetmiş mükellef nüfusu vardır. Kara Abdal Zaviyesi yıkılmış, türbenin kubbesi de çökmüştür. Zaviyenin kubbeli camii ayaktadır. Hicip Kasabası, Hasan Dağı’nın sularını cömertçe akıttığı bir yere kurulmuştur. Bugün (Kayi, Kaya) gibi konuşulan yerde bu cami yıkılmış, taşları yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Cami bir kaynağın başına yapılmıştır. Buradaki Türbe metruk bir kabristanın içindedir. Bu müslüman kabristan vaktiyle burada büyük bir köyün olduğunu gösteriyor. Eski adı (Hacip) olan ve buradaki bol sulu kaynaklarından dolayı önce Gürsu sonra da Gülpınar adı verilen bu kasabanın Hititler devrine kadar uzanan bir tarihi vardı. Bekar Sultan Türbesi Bekar Sultan Türbesi, Hıcıp (Gülpınar) köyünün 2 km. kadar yakınındadır. Karasu membaının sağında ekin ve yonca tarlalarının ortasında kubbeli bir türbedir. Türbeye ulaşmak için yol bulunmamakta ve tarlalardan geçilerek ulaşılabilmektedir. Türbe dört köşe temel üzerine oturtulmuş olup sekiz yüzlüdür. Alt kısmı kırmızı taştan, üst kısmı tuğladan yapılmış, tepe kısmında sekiz yüzün daralmasından oluşmuştur. Cephe genişliği 3.10 m. ve kuzeye açılmakta olan kapısının içten içe eni 0.95 metre, yüksekliği ise 2.15. m’ dir. Taşlar çok güzel ve birbirine uygun şekilde konulmuş olup, günümüzde de bu halini muhafaza etmektedir. Türbenin alt kısmını kuşak halinde saran boş bir kısım bulunmaktadır. Burayı çinili bir kuşağın sardığı fakat sonradan yok edildiği sanılmaktadır. Türbenin kitabesi de kayıptır. Yapının taş kısmının bitip kubbe kısmının başladığı yerde yer yer mavi çinilerle süslenmiş istalaktiti andıran benzemeler vardır. Bunun altında çinili tuğla ile yazılmış bulunan çok nefis bir kufi yazı bulunmaktadır. Bu kufide Besmele ve Ayet-el Kürsi bulunmaktadır. Konyalı eserinde, türbenin son zamanlarda kubbesine bal yapan arıların balını almak amacıyla alt kısımların ve sandukaların dinamitle tahrip edilmiş olduğunu esefle kaydeder. Türbenin kubbe eteğinde bir pencere vardır. Bodrumunda da cenazeler ve mumyalık olmalıdır. Türbenin kuzeyinde hamama ve havuza benzeyen kalıntılar ve doldurma harçlı yapı kalıntıları vardır. Türbenin güney kısımlarının alt tarafında temelleri bulunan bir zaviye yahut camiye benzeyen yer bulunmaktadır. Kitabesi yok olmuştur. Köylüler bu türbeye Bekar Sultan Türbesi demektedirler. Buranın büyük bir iskan yeri ve türbenin de Danişmendoğulları eseri olduğu kabul edilir. Gönül Öney Anadolu’dakilerle İran’daki türbeleri mukayeseyi ele aldığı makalesinde, türbenin taş gövdesi, tuğla külahı ile sanki Ervah Tepe türbesinin altı taştan kopyası olduğunu, portal, stalaktitli saçak, ayet bordürü ile İran etkileri gösterdiğini kaydederek türbeyi XII. Yüzyıl sonu ile XIII. Yüzyıl başlarına tarihlendirir. Deniz de makalesinde aynı görüşü paylaşır150. Ervah Mezarlığı’nda bulunan ve 1930-35 yıllarında yıktırılarak tuğlaları hapishane inşasında kullanılan anonim türbeyle, Bekar köyünde bulunan Bekar Sultan Türbesi (XII. yy. başları), Orta Asya ve İran (Büyük Selçuklu) geleneğini devam ettiren iki iyi örnektir. Türbe Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2000’li yıllarda restore ettirilir. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gülağaç, Aksaray
Şammaz Baba Türbesi

Şammaz Baba Türbesi

Aksaray – merkeze bağlı Gökçe köyünde Aksaray iline bağlı Gökçe (Mamasun) köyündeki Şammaz Baba makamı bulunmaktadır. Hıristiyanlar türbede yatanın III. Yüzyılda Kapadokya’da yaşamış olan Aziz Mamas (Aya Mama) olduğunu söylemektedir. Ortodoks Hristiyanları için kutsal kabul edilen azizin Hasan Dağı eteklerinde yaşadığı belirtilmektedir. Müslümanlar ise Şammas veya Şambaz Baba olarak adlandırılan velinin, bu topraklarda gündüzleri Hristiyanlara, geceleri ise Müslümanlara ders veren ermiş bir zat olduğunu söylemektedirler. Türbe kaya kiliselerine benzemektedir. Muhtemelen önceden kiliseydi. Sonradan türbe haline getirilmiştir. İki göz olan türbede Şammaz Baba’nın sandukası bulunmaktadır. Duvarda mum adağı için nişler açılmıştır. Türbe eskiden mescit olarak da kullanılmıştır. Türbenin içinde insan kemikleri ve geyik kemikleri buraya gelenler tarafından çalınmıştır. Türbe özellikle bölgeden göç eden Ortodoksların torunları tarafından ziyaret edilmektedir. Mum adağını hem Türkler, hem de Ortodokslar uygulamaktadır. Müslümanlar özellikle akıl hastalıkları için ziyarete gelmekte ve burada bir gece kalmaktadır. Tedavi için türbe yanında oyuklarda kalınmaktadır. Ayrıca ikinci gözde namaz kılınmaktadır. Anlatılır ki, Aziz Mamas bir çobanmış. Beslemiş olduğu koyun, keçi ve geyiklerin sütlerinden yoğurt, peynir yapar etrafındaki fakir fukaraya satarmış. Şammas Baba Türbesi 1880’li yıllarda hem cami hem de kilise olarak kullanılırmış. Pazartesi’den Cuma gününe kadar Müslümanlar tarafından cami olarak kullanılan bu mekan Pazar günleri de bölgede yaşayan Rumlar tarafından kilise olarak kullanılmıştır. Bu mekanın aynı anda cami ve kilise olarak kullanılan tarihteki tek yer olduğu anlatılır. İstanbul’un Ayamama deresine adını veren Kapadokya’lı Aziz Mamas’ın Gökçe (Mamasın) köyündeki mezarının Pir Şammas Baba adıyla türbeye çevrilmiş olduğu nakledilir. O yöredeki Aziz Mamas’ın gerçek mezarı, Kayseri yakınlarındaki Dikilitaş bölgesindedir. Ancak XIX. Yüzyılda tahrip edilerek yıkılmıştır. 1924 yılına kadar Aziz’in ölüm yıldönümü olan her 2 Eylül’de Hristiyanlarca ziyaret edilen mezar, bu özelliğini günümüzde Güzelyurt’ta bulunan kiliseye devretmiştir. Kıbrıs genelinde sekiz kilise Aziz Mamas adına adanmıştır. En önemlisi III. Yüzyıla ait mermer lahit mezarın (sarcophagus) bulunduğu Güzelyurt’taki Aziz Mamas Kilisesi’dir Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray
Külhani Ali Baba

Külhani Ali Baba

Aksaray – merkez – Sebil Mahllesinde Sebil Mahallesindeki Külhani Ali Baba Türbesi, üç pencereli sağır kubbeli olup kapısı kıbleye açılmaktadır. Türbenin kitabesi yoktur. Ali Baba’nın burada Külhancı olduğu nakledilir. Bu türbeyi, Sultan II. Abdülhamid’in serkurenası Aksaray’ın Orta Köyü’nden Hacı Ali Paşa yaptırmıştır. Burada eskiden bir mescid ve yanında bir de hamam vardı. Hamam şimdi yıkılmış, yok olmuş, arsasına bir ev yapılmıştır. Ali Baba’nın bu hamamda külhancı olduğu anlatılır. Kendisi keramet sahibi bir ergin kişi imiş. Türbenin sağında başlanıp tamamlanamayan bir mescid vardır. Evliya Çelebi’de Külhani Ali Baba türbesini ziyaret etmiştir. Türbeye asılmış bir levhada güzel bir sülüs yazı yer alır. Şair Galib tarafından söylenen ve Cumad-el-ula 1276 da (M.1859) yazılan bu levhada Ali Sultan türbesinin toprağının aşıkların gözlerinin sürmesi olduğu, kendisinin veliler padişahı, nice sırların kendisinde gizlendiği, kerametlerinin güneş gibi aşikar ve kapısının acizler için bir eman evi olduğu yazılırken kendisi Süleyman Aleyhisselam’a benzetilerek bu manzûmenin, karıncanın Hz. Süleyman’a hediye ettiği çekirge ayağı gibi kabul edilmesi içii yalvarır. Bu levha Pir Ali Sultan için yazılmıştır. Nasılsa buraya asılmıştır. Türbenin duvara asılmış bir kartonda levha daha vardır. Bu Arapça levhanın Türkçesi şudur. “Ey Şeyhimiz! Ahmet Rıfai Hazretleri! Ey celal ve ikram sahibi Allah! Bunu yazan ve okuyanı affet. Senden hayır isteriz. 15 Şevval 127” Bu Ahmet Rifai’nin manevi müridlerinden, onun tarikatının mensublarından birisi tarafından yazılmış bir levhadır. Ali Sultan’ın Rifai olup olmadığı hakkında kesinlik ifade eden bir bilgi yoktur. Ali Baba’nın türbesinde bir alem ve bir sancak ve daha başka tarihi eşyalar bulunmakta iken, bunlar Niğde Müzesi’ne götürülmüştür. Külhani Ali Baba Hasan Dağına adını veren Hasan Baba ile sık sık çekişirlermiş. Ali Baba bir gün Hasan Baba’ya üşümesin diye mendil içinde kor gönderir. Hasan Baba’da karşılık olarak mendil içinde kar gönderir. Karı sonra yemek isteyen Ali Baba mendili hamamda bir yere asar. Mendil içindeki kar kısa sürede erir. Ali Baba buna sinirlenir ve “Hasan Baba dağ başında evliyalık olmaz, gel de şehirde evliyalık yap diye seslenir. Hasan Baba da bu söz üzerine kızarak koca bir kayayı kaldırdığı gibi Hasan Dağı’ndan Ali Baba’ya fırlatır. Ali Baba taşın geldiğini görür ve eski sinne çayırı denen yerde eli ile koca taşı karşılar ve parmak izleri bu kayanın üzerinde görülür. Ali Baba ve Hasan Baba birbirlerine karşılıklı taş ve Pelit ağacı atmaktadırlar. Hasan Baba’nın atmış olduğu Pelitlerden biri bugün Ervah Mezarlığına düşer ve burada anılan Kanlı Pelit’in bu ağaç olduğu nakledilir. . Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray

Şeyh Ramazan Tutaği (k.s.)

Ağrı – Tutak – Aşağıkargalık köyünde İlçeye 17 km. mesafede bulunan Karkalık (Aşağıkargalık) köyünde Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla Şeyh Ramazan’ın kabri bulunmaktadır. Burası ilçenin en eski köylerindendir. Köyde, Urartular zamanından kalma tarihi eserler mevcut olup zamanla tahrip edilmiştir. Köyün kuzeyinde bulunan Ermeni mezarlığı, köyün eski bir yerleşim yeri olduğunun diğer kanıtıdır. Osmanlı beylerbeyi ve Hamidiye Paşası Hacı Yusuf Paşa’nın, Muş yöresinden (1855-1865) Tutak yöresine Qılki (Kılıki veya Kılıka da denir) aşiretinin (Bekıri aşiretinin bir kolu) Tutak yöresine dönmesinden sonra Müslümanların kontrolüne geçer. Köyde Hacı Yusuf Paşa’nın oğlu Ali Bey, yıllarca kalmıştır. Daha sonra Ali beyin torunu İbrahim Sayan tarafından Meter köyünde bulunan Şeyh Ramazan’a kendi arazileri satılmıştır. Köy, her ne kadar günümüzde Şeyh Ramazan Kargalığı diye anılsa da, şeyhlerin bu köyde yakın bir geçmişi vardır. Köyde, Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin talebesi Tendürekli Mele Zahir’in talebesi Molla Nadir ve köylüler tarafından bir medrese yaptırılır. Bu medrese yıllar boyu, yöreden birçok talebe yetiştirir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Tutak, Ağrı
Molla Hasan ve Ali Efendi

Molla Hasan ve Ali Efendi

Ağrı – PATNOS – KAZANBEY KÖYÜ İlçeye 21 km. mesafede bulunan Kazanbey köyünde Pir Muhammed Küfrevinin halifelerinden molla ve müderris Hasan ve Ali Efendilerin kabirleri bulunur. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı
Sultan Dede Türbesi

Sultan Dede Türbesi

Ağrı – patnos – dedeli beldesinde Sultan Dede Patnos ilçesinin dedeli nahiyesinde yaşadığı yöre halkı tarafından söylenilmektedir. Sultan Dedenin yaşadığı zaman dilimi kesin olarak bilinmemektedir. Bununla beraber sultan dedenin ya Yavuz sultan selim ya da 4.murat zamanlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Sultan dede kendi zamanında yöre halkı tarafından çok sevilen büyük bir âlim aynı zamanda keramet sahibi bir Allah dostu imiş. Sultan Dede hakkında sahip olunan bilgiler kesin bir kaynağa dayanmamaktadır. Sultan Dede hakkındaki bilgiler nesillerden nesillere sözlü olarak aktarılmıştır. Sultan Dedenin mezarı dedeli beldesinin mezarlığının tam ortasındadır. Aradan geçen zamana rağmen sultan dedenin mezarında herhangi bir tahribat olmamıştır. Etrafındaki bütün mezarlar belirginliğini yitirmelerine rağmen Sultan Dedenin mezarı ilk yapıldığı zaman gibi zamana meydan okumaktadır. Anlatılan rivayetlerden birinde sultan dede; doğuya sefer yapan Yavuz Sultan Selim Han ve Osmanlı ordusu dedeli yöresinde geçerken onları yemeğe davet etmiştir. Yavuz Sultan Selim de kendisini davet eden saçı başı ağarmış bu ihtiyarı kırmamak için bu davete icabet etmiştir; ama herkesin kafasını karıştıran bir soru varmış; ihtiyar dede yalnız padişahı mı davet etmiş yoksa bütün orduyu mu davet etmiş. Sultan Dede açıklamış bütün orduyu davet ettiğini. Sultan Selim Handa bu davette icabet etmiş. Sultan Dede yemeği hazırladığı zaman ordudaki aşçılarda asker için yemek yapmaya koyulmuşlar. Sultan Dede yemeği hazırladığı zaman padişahla beraber orduyu da çağırmış. Aşçılar yemeği dağıtmaya geldiklerinde gülmeye başlamışlar; yemek iki veya üç küçük kapta hazırlandığını görünce.Sultan Dede yemeğin dağıtılmasını buyurmuş.Yemek önce padişaha ve vezirlere dağıtılmış bu sırada yemekte herhangi bir azalma gözlenmemiş. Yemek bütün orduya dağıtılmış ama yemekte herhangi bir azalma olmamış yemekler olduğu gibi duruyormuş.Bu olayı duyan Yavuz Sultan selim sultan dedenin büyük bir alim olduğunu anlamıştır. Bir rivayete göre sultan dede padişahla beraber sefere katılmış ve seferden sağ salim dönmüştür. Bir rivayete göre sultan dede sefere katılmamıştır.Sultan Selim Han Sultan Dededen hayır dua isteyip dedeli yöresinden ayrılmıştır.Sultan Dede dedeli yöresinde vefat etmiştir ve orada defin edilmiştir. Dedeli beldesinde sultan dede cenazesinin yıkandığı yer beldenin büyükleri tarafından muhafaza edilmiş ve muhafaza edilmeye devam edilmektedir. O yer her türlü necis şeyden korunmaktadır. Yörenin büyükleri eskiyen ya da yırtılan Kur-an’i Kerimleri getirip Sultan Dedenin mezarına gömmektedirler. Yöre halkından bazıları bazı zamanlarda sultan dedenin mezarının geceleyin parladığını bir aydınlık gördüklerini dile getirmektedirler. Sultan Dede ismini dedeli yöresinde geçmekte olan padişahlara yemek yedirmesinden dolayı sultanlarla içli dışlı olması munasebetiyle bu adla anıldığı rivayet edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma https://patnos.webnode.com/patnosta%20inani%c5%9flar/sultan-dede/

📍 Patnos, Ağrı

Köseler Köyü Türbesi

📍 Patnos, Ağrı
Şeyh Mustafa Tanrıverdi (k.s.)

Şeyh Mustafa Tanrıverdi (k.s.)

Ağrı – doğubeyazıt – seslice köyünde babası halife yusuf’un yanında 1923 yılında Cizre’nin Hedil köyünde dünyaya gelen Şeyh Mustafa, Halife Yusuf’un en büyük oğludur. Ahmed-i Hani geleneğinde gelen ilim ve irfan önderi Hanife Yusuf’un yanında yetişerek onun izlediği aydınlık ve Hani gelenekli ilim ekolunda yoğrularak toplumun sevilen sayılan önder bir kişiliği vardı. Halk onu bawo veya galxo olarak tanırdı. Şeyh Mustafa babası Halife Yusuf’un yanında Arapça ve Farsça ilmini de çok iyi bir şekilde öğrendi. Şeyh Mustafa 05.08.1946 yılında T.C. Diyanet İşleri Reislerinden dönemin müftüsü Sadullah Yıldız’dan imamlık vesikası almış ve Doğubayazıt’ın çeşitli köylerinde hizmet vermiştir. Hizmet verdiği yıllarda köylerin camilerinin yapılmasında öncülük yapmıştır. Babası Halife Yusuf’un vefat’ından sonra 1966 yılın da Nakşi şeyhlerinden Şeyh Muhammed Nuri Ed-derşevi’nin Halifesi olan Şeyh Muhammed Sait Seyda El Cezireden Nakşi tarikatının icazetini almıştır. Uzun bir süre Doğubayazıt’ta müftü olarak görev yapmıştır. 1950 yıllarında üstat Bediüzzaman Sadi Nursi hz. Ziyaret etmiş dua temennisinde bulunmuştur. Babası Halife Yusuf’a ait olan İrşadu’l-İbad (büyük Şafii il mihali), Tuhvetu’z-Zakirin (Hz. Muhammed’e ait muhtelif Hadisler), Tuhvetu’l-Ihvan, Tuhvetu’l-Amilin (Fıkıh ilmi, Şafii mezhebi), Feraiz (İslam miras hukuku), Tecvid, Manzum ve takriz. (Dini tasavvufi şiirler) adlı eserlerini türkçe, arapça ve farsçaya geliştirilmiş şekilde tercüme etti. Şeyh Mustafa 20.10.2004’te saat:12.20’de Allah’u Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Evli 3 oğlu ve 7 kız babasıdır. Toplumumuzun ender yetiştirdiği, çağımızın büyük manevi değeri olan büyük âlim Galxo Şeyh Mustafa toplumun aydınlanmasında yıllarca büyük çalışmaları olmuştur. Tıpkı babası Halife Yusuf Topçu gibi, Ahhmedê Xanî geleneğinin takipçisi olmuştur. Şeyh galxo Mustafa Tanrıverdi toplumun önderi ve denge unsuruydu. Onun önderliğinde doğruyu bulup ortaya çıkarmaktı. Hak ve hukuk üzerinde çok titizdi. Toplum içerisinde ki huzursuzlukları çözmede tavır ve davranışları tam bir ilim adamında yakışır tarzdaydı. İslamiyet kurallarını sapmadan mehdileştirmeden topluma anlatımında tam bir uzmandı. İslam ilmini çağın Greklerine göre açıkladı. Tıpkı Ehmedê Xanî geleneğini sürdüren babası Halife Yusuf Topçu’nun tam takipçisiydi diyebiliriz. Hastalara ve çaresizlere şu öğüdü verirdi; “gidin Allah’ın şifası üzerinizde olsun, çare Allah’tandır. Allah’In duası üzerinizde olsun.” Kendisine ziyerete gelenlere mutlaka ufak tefek hediyeler verirdi. Bundan da sonsuz haz duyardı. İnsancıl ve duygusal neşeli ve esprili yapısının yanı sıra toplumsal içerikli sosyal çalışmalara hez zaman destek olurdu. Bu günkü 2 nolu sağlık ocağının yerini kendisi çok az bir cüzi karşılığında hibe etmiştir. Böylesine alçak gönüllü büyük insan toplumumuza gelmemiştir ve gelmeyecektir. Galxo şex Mustafa’nın ardından kurulan külliyesinde hayır illerine devam edilmiştir. Her yıl kurulan aşevi çadırında yoksullara yardım yapılmış ayrıca kurban yardımlarının yanı sıra giysi yardımı da yapılmaktadır. Ve bu yardımlar devam edecektir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Seyyid Mehmet Emin Efendi

Seyyid Mehmet Emin Efendi

Ağrı – doğubeyazıd da ahmed hani camii yanındaki aile kabristanında Yukarı Doğubayazıt’ta aile kabristanlığında türbesi bulunan Seyyid Mehmet Emin Efendi’nin (1854-1914) babası Abdülaziz Efendidir. Anlatılır ki, zamanının büyük kısmını evinde geçirirmiş. Niye çıkmadığını soranlara, “Herkes patates soğandan bahsediyor. Allah-u Teala’dan bahseden yok”, dermiş. Seyyid Abdülhakim Doğubayazıt’a her geldiğinde kendisini ziyaret edermiş. Geceleri parmakları arasından sızan ışıkla kitaplarını okur, bu kerametini görenler ise “bu ışıkta satırları sayardık”, derler. Hiç uyumazmış. Oğlu Abdülhakim Efendi, “Ben babamı hiç yatakta görmedim.”, diye anlatır. Seyyid Muhammed Berzenci müftü olarak Doğubayezid’e gitmişti. Şehrin eşrafı ona hoş geldine gittiler. Müftü efendi, “Bu şehirde alim ve ariflerden kimler vardır?”, diye sorunca, Seyyid Mehmed Emin Efendiden bahsederler. Müftü Efendi onun hususi hallerini bilmediği için bir müddet hoşgeldine gelmesi için bekler. Sonunda o gelmeyince, Müftü Efendi kendisi ziyarete gider. Evine varınca, ikinci kata çıkarıp, “Efendi içerdedir. Siz içeri buyurun.” derler. Müftü Efendi içeri girip selam verir. Kendini tanıtır. Sonra da hoş geldine gelmediği için sitem eder. Bu sitem karşısında, Mehmed Emin Efendi çok müteessir olup oturmasını rica eder. Fakat o anda Müftü Efendi büyük bir dehşet ve korku içinde titremeye başlar. Mehmed Emin Efendinin hanımı Seyyide Medine Hanım, kerametiyle bu halin farkına varıp alt kattan, “Şeyh Efendi misafiriniz korkuyor, onu teskin ediniz.” diye seslenir. O sırada Mehmed Emin Hazretlerinin oturduğu sedirin altında, bir arslanın saldırmaya hazır vaziyette işaret beklediği görülür. Mehmed Emin Efendi kalkıp eliyle sedirin altına işaret eder. Arslan kaybolur. Misafiri elinden tutup iltifat göstererek teskin eder. Aynı sedirin üzerine oturtur. Kerametlerini çok gizlediği halde, bu kerameti iradeleri dışında vuku bulmuştur. Müftü Seyyid Muhammed Berzenci başından geçen bu hadiseyi Efendi Hazretlerinin oğluna aynen anlattıktan sonra, “Senin baban evliya idi. Annen de ondan aşağı değildi. Bunu benden işitmiş ol.”, der. Mehmed Emin Efendinin kitapları, malları ve hayvanları Rus işgali sırasında Ermeniler tarafından talan edilmiştir. Seyyide Vesile ve Hatice adında iki kızı ve Seyyid Abdülkadir, Muhammed Musa, Abdülaziz (Baba Efendi), Abdülaziz, Abdurrahim, Abdullah (I) ve Abdullah (II) isimlerinde oğulları vardı. Türbesinin üzeri açık olup basit ve özensiz bir türbedir. Türbede devşirme malzemeler bulunmaktadır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Ziyaret Türbesi – Ağrı

Ziyaret Türbesi – Ağrı

İl merkezine 12 km. mesafede bulunan Ziyaret köyündeki türbede yatan zatın kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe kare planlıdır. Üzerinde bir alem bulunmaktadır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
Eyüp Paşa Türbesi

Eyüp Paşa Türbesi

Ağrı il Merkezine 18 km mesafedeki Yukarıküpkıran köyünde İl merkezine 18 km. mesafede bulunan Yukarıküpkıran köyünde Eyüp Paşa’nın (1843-1923) türbesi vardır. Rus ordusunda bir general olan Cafer Bey (1806-1877)’in oğlu Eyüp Sabri Paşa, Osmanlı-Rus Savaşında mensup olduğu Zilan Aşiretini Rusya’dan alıp Osmanlı hizmetine bağlayan kişidir . Eyüp Paşa, dış işleri bakanlığına gönderdiği Farsça 1876 tarihli arîzasında, kısaca Revan bölgesinde sahip olduğu emlak, akar ve Rusların verdiği rütbe ve maaşı terk ederek Osmanlı’ya iltica ve dehalet ettiğini ifade etmiştir. Paşa, Osmanlı idaresinde, din ve devlet uğruna cansiperane edeceği hizmetlerinde yalnız olmadığını, kendisiyle birlikte gelen aşireti halkından 600 kadar kişinin de Devlet-i Aliye’ye hizmet etmek istediklerini belirtmiştir. Osmanlı İmparatorluğuna tabi olunca aşiretiyle birlikte hem Ruslara, hem de Ermenilere karşı mücadelede canla başla hizmet etmişlerdir. Eyüp Paşa, savaştan üç yıl sonra, Erzurum Valisi İsmail Paşa’nın teklifiyle, savaşta gösterdiği hüsn-i hizmet ve kahramanlıkların mükâfatı olarak Üçüncü rütbe-i Osmanî nişanı ile ödüllendirilir. Eyüp Paşa Gülicehar Ağa’nın üç oğlundan biridir. Kardeşleri Mahmut ve Eleşref Beylerdir. Hun kitabında Eyüp Paşa ile ilgili şu bilgilere yer verir. “Eyüp Paşa Rus ordusunda askeri general, Eleşref Bey de sivil general rütbesiyle görev yapıyorlarmış. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında bu kardeşlerin kaderini etkileyecek hazin bir olay vuku bulmuş. O zamanlar Rus ordusunda çavuş olan Mıhê Kazak dedemiz bu olayı şöyle anlatmış: “Rus ordusu olarak Kars’a hücuma hazırlanıyorduk. Osmanlı ordusundaki üst rütbeli bir subay para karşılığında gizli bilgileri Ruslara satmış, “Bu gece mevzileri değiştirmeyeceğim ani saldırıya geçin!” diye de nasihat etmişti. Eyüp Paşa bu ihaneti içine sindirememiş, Müslüman ordunun kalleş şekilde yok edilmesine karşı bir şeyler yapmaya karar vermişti. Beni yanına çağırdı:“Mıhê, vakit kaybetmeden, gizliden Osmanlı hattına ulaş, komutana bu kağıdı ilet. Bu gece yapılacak saldırı için tedbirli olsunlar” şeklindeki bir mesajı götürmemi istedi. Osmanlı paşasının huzuruna çıkıp, aralarından bir subayın Ruslara bilgi sızdırdığını anlattım. O gece Rus ordusu hücuma geçtiğinde, Eyüp Paşa komutasındaki Kürt milisleri güya Osmanlıya karşı savaşıyormuş gibi yapmışlar, silahlarını gökyüzüne doğru boşa ateşlemişler. Önde giden Rus ordusu kendisini bekleyen pusudan habersiz saldırıya geçince tamamı telef olmuştu. Şüpheleri üzerine çeken Eyüp Paşa Osmanlı’ya sığınarak kendisini kurtarmış; Osmanlı Devleti de Eyüp Paşa’ya Küpkıran köyünü vererek onurlandırmıştı.” Bu köyde Eyüp Paşa’nın ismini taşıyan medresenin yıllarca hizmet vermiş olduğu nakledilir. Türbenin üzeri açıktır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı - devlet büyükleri, Ağrı

Dede Maksut Türbesi

Ağrı – Merkez – Dede Maksut köyünde İl merkezine 21 km. mesafede bulunan Dedemaksut köyünde türbesi vardır. Dede Maksut’un kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe köyün girişinde ağaçların arasında mimari özelliği olmayan bir türbedir. Türbe çevresi bir piknik yeri gibi kullanılmaktadır. Buraya civar köylerden ziyaretçiler gelir. Değişik dilekler için ziyaret edilmekte, Yasin okunmakta ve kurban adağında bulunulmaktadır. Türbe duvarına farklı dilekler için yazılar yazılmakta, resimler çizilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
Emirdağ Evliyaları

Emirdağ Evliyaları

Emirdağı’nda on altı türbe ve mezar tespit edilmiştir. Yorgun Dede (merkez Adçal eteklerinde), Garip Dede (İncili Mahallesinde bir evin avlusunda yer alır), Emir Baba (Sultan) , Balçam Sultan , bunlardan bir kısmıdır. Belirttiğimiz şahsiyetlerden Emir Sultan, rivayete göre, Battal Gazi’nin silah arkadaşıdır. Davulga beldesinde hasta hayvanların tedavisinde himmet etmekte olduğuna inanılan Kara Ahmet ile Kötü Hasan ve Hacılar Tekkesi evliyaları bilinir. Gömü beldesinde Hurşit Dede ’nin türbesi bulunur. İlçeye on km. mesafede bulunan Balcam köyünde medfun bulunan Balcam Sultan ve kardeşi Hamza Fakı ’nın kabirleri, çevresindeki mukaddes kabul edilen ağaçlarla köy camii yakınında yer alır. Özellikle çocuğu olmayan veya sakatların ziyarete geldikleri türbede beyaz bir sancak da bulunuyor. Vaktiyle köyde Hamza Fakih adına bir zaviye bulunduğunu Karazeybek’in çalışmasından öğreniyoruz. Gündoğan kitabında, 1995’teki ziyaretinde türbe yolu üzerinde Bediüzzaman’ın Emirdağ talebelerinden ikisine ait kabirlerden de söz eder. Besmeleyle açılan kapıdan içeri girdikten sonra üzerinde bir hilal ve yıldızın bulunduğu sancağın altından geçildiğini anlatır. Afyonkarahisar’dan gelen halkın ziyaretlerinin 1980’lere doğru kesilmesiyle birlikte köy halkının senede bir gün burada bir araya geldiğini ilave eder. bulunduğunu Karazeybek’in çalışmasından öğreniyoruz. Gündoğan kitabında, 1995’teki ziyaretinde türbe yolu üzerinde Bediüzzaman’ın Emirdağ talebelerinden ikisine ait kabirlerden de söz eder. Besmeleyle açılan kapıdan içeri girdikten sonra üzerinde bir hilal ve yıldızın bulunduğu sancağın altından geçildiğini anlatır. Afyonkarahisar’dan gelen halkın ziyaretlerinin 1980’lere doğru kesilmesiyle birlikte köy halkının senede bir gün burada bir araya geldiğini ilave eder. Başkonak köyünde yaşamış ve hiç evlenmemiş olan Keziban Bacı ’nın, hayatta iken bazı kerametler göstermiş olduğu anlatılır. Bu türbeyi daha ziyade çocuğu olmayanlar ve çocuğu yaşamayanlar ziyaret ederler. Çocuk erkek olunca ismini Tufan, kız olunca Keziban koyarlar. Bu uygulamanın derinliklerinde türbedeki zatın koruyucu gücünün bulunduğu inancı bulunduğu ileri sürülür. Bir çok ulu zata henüz dünyaya gelmemiş olan çocuklar satılır (adanı) ve böyle çocuklara kız olunca Satı, erkek olunca da Satılmış ismini koyarlar. Köyde ayrıca Hacı Mustafa Mahallesinin batısında Sakartepe üzerinde ulu bir ağacın altında Sakar Dede adıyla anılan zat medfun bulunmaktadır. Arızlı Mahallesinde Yüksel Dede , Tufan Dede isimleriyle anılan evliya kabirleri bulunur. Hodul Dede ve Üç Derviş kabirleri Güveççi ile Bademli beldesi arasında yer almaktadır. Suvermez köyünde Hasan Efendi isimli zatın türbesi vardır. Tez Köyü Emirdağ ilçesine 7 km uzaklıkta 3 mahalle ve merkez köyden oluşan Emirdağ’ın en eski köylerindendir. ismini köyde anlatılan bir efsaneye göre Güzle istikametinden gelen Türk ordularının komutanının, sarp yamaç üzerinde bulunan Alınca Mevkiine doğru ilerlerken “Burayı alınca burdan sonrası tez gelir”, sözünden almış olduğu anlatılır. İlçe merkezine on km. mesafede yer alan köyün ekonomisinin tarım ve hayvancılığa dayandığı görülür. Mübarek zatlar bakımından zengin olan köyde Ahi Yakup Dede ’nin Horasan Erenlerinden olduğu kabul edilir. Türbesinde yeşil ışık yandığı ve Allah zikrinin duyulduğu anlatılır. Alınca Baba ’nın Battal Gazinin komutanlarından olduğu ve burada şehit düşmüş olduğu anlatılır. Zaman zaman türbesinde yeşil ışık yandığı ve orta boylu siyah sakallı, beyaz cübbeli yeşil fesiyle görüldüğü söylenir. Çevresindeki ardıç ve meşe ağaçları da kutsal kabul edilir. Pancar Baba ’nın da Battal Gazi döneminde yaşadığı anlatılır. Burada ardıç ağaçlarının altından geçenlerin boğmaca ve öksürükten şifa bulduğuna inanılır. Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan askerlerinin bu köyde iri beyaz sarıklı askerlerin bulunduğu için uğramadan geçtikleri söylenir. Köyde ayrıca Gündoğan’ın kitabında Pancar Baba’nın yanında yattığını anlattığı Yüzbaşı, Sızı Dede, Emir Baba (Emir dağlarında) yatırları bulunur. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Emirdağ, Afyonkarahisar
İsa Dede – Çay

İsa Dede – Çay

Afyon – Çay – Eski afyon caddesi üzerinde İsa ( Ese) Dede nin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinde Sultanın sancaktarlığını yapmış olduğu anlatılır.Afyon – Çay İlçesinde Argun sokakta bulunmaktadır. Giriş kapısı bilgilendirme levhasında Emir Sultan Hulafasından olduğu yazılmakdır. Kare planlı yapının üstü kubbe ile kaplıdır. Giriş kapısı üzerinde olan kitabe yerinde değildir. Kitabe pano duvarında devşirme taşlar dikkat çekmektedir. Türbe içindeki sanduka taştan sade bir şekilde yapılmıştır. /p> Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma Fotoğraflar : Erol Şaşmaz

📍 Çay, Afyonkarahisar
Müslüman Ana Türbesi

Müslüman Ana Türbesi

Afyon – Bolvadin – Müslümanlı mah. Anlatılanlara göre, 1107 tarihinde Bolvadin Kalesi fethedilirken bu Türkmen anası gazilere su ve ayran dağıtmıştır. Bu kutlu ana o savaşta şehit düşmüş, daha sonra onun ayran dağıttığı yere türbesi yapılmıştır. 1107 tarihinden bugüne kadar, o türbeden geriye sadece tek mermer sütun kalmıştır. Müslüman Ana’nın, mezar taşları ile çevrilmiş mezarı, Müslümanlı Mahallesindedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi

Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi

Afyon – Bolvadin’De bekirağa caddesi ile kocataş sokağın kesişiminde Ömeroğlu mahallesindeki zamanla aile mezarlığı olarak da kullanılmış olan türbenin içinde, Nakşibendî Tarikatına mensup Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi’ye ait olan sanduka dışında başka sanduka yoktur. Halk tarafından ayaküstü ziyaret edilerek, dua yapılan bir türbedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar

Adıyaman Evliyaları – Liste

Peygamber kabirleri Hz. Üzeyr (a.s.) Sahabe Kabirleri Hz. Safvan B. Muattal (r.a.) Hz. Mahmud Ensari (r.a.) Hz. Ebu Zer Gifari (r.a.) Merkez İlçe Çıplak Baba Bulduk Baba Yel Baba Şeyh Abdurrahman Erzincani Hacı Abuzer Baba Arap Hasan Baba Zeynel Abidin Türbesi Hz. Ubade Bin Bişr Mansur Bin Cavena Adıyamanlı Sarı Şeyh Mustafa Efendi Çoban Baba Türbesi Rıfat Baba İzollu Hacı Mehmet Efendi Öksüz İbrahim Baba Zeynel Abidin Türbesi Şah Hüseyin ( Şah Türmüz) Türbesi Mahmut Gazi Şeyh Muhammed Zahiri Şeyh Yusuf Baba Türbesi ( Karanlık Ziyareti) Şeyh Mehmet Mısırlı Abcano Türbesi Abdal Musa Türbesi Bazen Baba Ziyareti İshak Baba Kafreş Baba Kamber Dede Soğan Baba Şeyh Halla Üryan Baba Yedi Kardeşler Türbesi Kahta Seyyid Abdulhakim Bilvanisi Muhammed Raşit Erol Karadutlu Sofi Muhammed Hacı Yusuf Efendi Ebu sadık Ziyareti Seyyid Mustafa Baba Sufi Muhammed Baba Çingil Baba Şeyh Kadir Baba Şeyh Ömer Nurani Hz. Süraka Türbesi Hacı Yusuf Türbesi İbrahim Halil Ziyareti Köseler Türbesi Yinoğlu Türbesi Besni Abidin Baba Mustafa Baba Hallo Baba Şeyh Mustafa Hoca Çörmük Ahmet Türbesi Hacı Zeyrek Ziyareti Sakalı Aş Türbesi Sakalaş Baba Hicabi Baba Şeyh Ömer Baba Şeyh Vakkas Baba Yel Baba – Besni Cüneyd dede Tılamaz Baba Hocazade Türbesi Musa Efendi Ağcazade Hüseyin Rıza Efendi Çelikhan Ulu Baba Zerban Türbesi Hasan Seydi Ziyareti Güzel Dede Baba Kasım Gerger Şahbor Türbesi Tırtıl Baba Karabağ Ziyareti Apışkan Dede Men Dede Deli Hasan Ziyareti Yağmur Dede Davut Ziyareti Yüce Kışla Ziyareti Mahmut Ziyareti Hacı Abdullah Böcük Böcük Ziyareti Karyağan Dağı Körkün Ziyareti Kurte Ziyareti Mıstığın Türbesi Daz Türbesi Ali Baba Samsat Arslan Paşa Küçük Hasan Türbesi Melik-ül Erdal Şeyh Hamza Türbesi Şeyh Hasan Türbesi Tut Şeyh Ali Baba Güzel Oğlan Türbesi ( Battal Gazi Türbesi ) Evren Dede Hüseyin Gazi Şah Abdurrahman Ziyareti Menekşe Türbesi

Karadutlu Sofi Muhammed

Karadutlu Sofi Muhammed

Adıyaman – Kahta – Karadut köyünde. Karadutlu Sofi Muhammed (1865-1974), Seyyid Hüseyin hazretlerinin halifesidir. Ümmi olup hayatının son yıllarında tamamen gözlerini kaybeden Sofi Muhammed Efendi , Kadiri tarikatına bağlıydı. Kış aylarında yabani hayvanlar için kendi beslediği keçi, inek vb. hayvanları kesip vahşi hayvanlara yedirirdi. Bu zatın ataları Şam tarafından gelerek Adıyaman şehir merkezine 15 km. mesafedeki eski adı Haydaran olan Taşgedik köyüne, oradan da ilçeye 40 km. mesafedeki Karadut köyüne gelip yerleşirler. Aynı köye Şeyh Seyyid Hüseyin isimli bir evliya gelir ve buraya bir çadır kurar. Şeyh Hüseyin’in çadır kurup irşat ettiği bu yere ise bugünkü cami yapılmıştır. Sofi Muhammed Hazretleriyse Şeyh’in müridi olur. Şeyh Hüseyin, Sofi Muhammed’e, “sizde eskiden seyyidlik (Hz.Hüseyin’in soyundan gelenlere verilen unvan) varmış ancak zamanla unutulmuş, çok şükür ki sen tekrar canlandırdın”, der. Şeyhi kendisine irşat vazifesini emanet ederek, köyü Sufi Muhammed’e bırakır ve köyden ayrılır. Sofi Muhammed burada uzun yıllar irşat vazifesinde bulunur ve yine bu köyde vefat eder. Bu veli haksızlığı asla kabul etmezmiş. Biri bir suç işlediği zaman suçu ve suçluyu kimse bilmese dahi suçluyu yanına çağırıp kendisine bir suç işlediğini ve niye yaptığını sorarmış. Suçlu da Şeyh’in eline eteğine kapanarak affetmesini dilermiş. Yine günlerden bir gün Ramazan ayında bazı Karadutlular oruç tutmamışlar. Karadutlu Sofi Muhammed köydeki bir evin damına çıkarak köylülere, “dayanamıyoruz diye oruç tutmamazlık etmeyin, bilin ki oruç tutana Cenab-ı Hak yardım eder. Eğer oruç tutmayacaksanız ben bu köyü terk eder giderim”, demiş. Bunun üzerine köylüler, oruçlarını eksiksiz tutmaya söz vermişler. Üzeyir Peygamberin türbesi köylülerce ‘Aşağıki Ziyaret’ olarak, Seyyid ve Şehit Mustafa ve Sofi Muhammed Hazretlerinin türbesi ise ‘Yukarıki Ziyaret’ olarak bilinmektedir. İnanılır ki, köyün karşısındaki dağın zirvesinde yatan Üç Sahabelerle Aşağı ve Yukarı Ziyaretler birbirleriyle sürekli irtibat halindedirler. Bu ziyaretler cuma geceleri hep birlikte zikir çekerler. Zikir seslerinin bazı velilerce duyulmuş olduğu nakledilir. Buraya genellikle akli dengesizlikleri olanlar getirilmektedir. Türbede dua edilir, hasta en az bir saat kadar uyutulur. İnanışa gö re b irço k kişi şifa bulmuştur. İşi rast gitmeyenler, aile içinde geçimsizlik yaşayanlar da buraya geldiklerinde buradan yardım gördüklerini söylemişlerdir. Dilekler kabul edilirse, burada kurban kesilip yenmekte ve dağıtılmaktadır. Haftanın her günü gelenler vardır. Bu türbenin karşısındaki dağın, sarp yüksekliğinde yine iki şehit sahabe daha olup isimleri bilinmemektedir. Bazı geceler mezarlarında ateş yandığı, etrafa nur gibi aydınlık saçıldığı anlatılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Kahta, Adıyaman
Abidin Baba

Abidin Baba

Adıyaman – Besni kabristanında Türkmen boylarından 1500 yıllarında Bağdat tarafından Ormankıran aşiretinin ABAH kabilesindendir. Babası Halil BABA oğlu Mustafa BABA, Annesi Elfeşelerden Aişe Hanımdır. Abidin BABA 1933 yılında Besni’de doğdu. İlkokul mezunu olup, küçük yaşlarda ARABİ Osmanlı Lügatında Derğah eğitimi gördü. Çeşitli meslek kuruluşlarında ve esnaf derneklerinde görev yaptı. Bir dönem Besni Belediye Meclis üyeliği ve Belediye Başkan vekilliği yaptı. Hoşgörülü, özverili, barışçıl, küskünleri barıştıran ve aynı zamanda yardımsever kişiliği ile tanınırdı. 1991 yılında Kac görevini yerine getirdi. Abidin BABA Kadiri ve Rufai mürşidi olup 1960 yılında Babası Mustafa BABA tarafından Posta oturtulmuş sonra onun görevini üslenerek 19 yıl tekke çalıştırmış olup telkin ve irşad’da bulunmuştur. Kendisine Türkiye’nin dört bir yanından tabi olan insanların sayısı oldukça fazladır. Başta Besni olmak üzere Adıyaman, Adana, Mersin, Uşak ve İstanbul’ da Tekkeleri bulunmaktadır. Tedavi gördüğü İstanbul- Kartal Araştırma ve Eğitim hastanesinde 15.12.2006 tarihinde CUMA ğünü vefat etmiştir. TÜRBESİ Besni İlçesi MUSALLA ‘ da ki aile kabristanlığında metfundur. aynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Besni, Adıyaman
Hallo Baba

Hallo Baba

Adıyaman – Besni – Beşiktarla mezarlığının güneybatısında. Halk arasında Hallo Baba adıyla bilinen zatın asıl adı Halil soyadı Baba’dır. Hallo Baba (1873-1946), aslen Türkmen aşiretlerinden olan Ormankıran aşiretinden olup Kadiri tarikati şeyhlerindendir. Annesi de Kadiri tarîkatı müntesibi olan Halil Baba takriben 14 yaşında iken, Hısn-ı Mansur’lu Sarışeyhzade Kadiri halifesi olan Mustafa Efendi’ye intisab etmiştir. Biatından 10 yıl sonra şeyhi Sarışeyh Mustafa Efendi, Halil Baba’yı hilafet postuna geçirip, Besni’de Evliya Mescidi’nde tekke açtırmıştır. O burada Kadiri ve Rufai mürşidi olarak, 48 yıl tekke çalıştırmıştır. Halil baba hasta olup, eceliyle vefat etmiştir. Ölüm haberini duyan herkes derin bir ye’se kapılmıştır. Vefatı yıllarında ve daha sonra Halil Baba için bir çok mersiye yazılmıştır. Anlatılır ki, Halil Baba küçükken Müderris Ahmet Rüştü Efendi’nin medresesinde tahsil de yapmış. Kendisi Kadiri şeyhi olunca bir gün hocasının yanına gitmiş. Hocası kalkıp yerini Hallo Baba’ya vermek istemiş. Hallo Baba oturmak istememiş, ancak hocası, “sen artık benim de mürşidimsin. Ben sana zahiri ilimleri öğrettim sen de bana tarikatı öğret demiş”, ve kendisine intisap etmiş. Halil Baba’nın birçok kerameti olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Mesela yanar halde fırına üç defa girerek ekmek pişirip halka dağıtmış. Malatya’da herkesin gözü önünde meydanda yanan ateşin içine girmiş, ancak kendisine hiçbir şey olmamış. Hallo Baba eski Besni’de yaşarken, bir çok müridi varmış. Gelip giderlermiş. O sıralarda bir yüzbaşı varmış. Hallo Baba’dan nefret ediyormuş. Bir gün yüzbaşı oğlunu fırına göndermiş. Hallo Baba’da oradaymış. Hallo Baba fırıncıya, “fırını iyice yak. Bak birazdan neler göreceksin”, demiş. Fırın iyice yanınca, Hallo Baba yüzbaşının oğlunu tuttuğu gibi fırına atmış. Görenler telaşla yüzbaşıya, “Hallo Baba oğlunu ateşe attı”, diye haber göndermişler. Yüzbaşı koşa koşa gelmiş. Ağlaya sızlaya, bağıra çağıra Hallo Baba’nın üstüne yürümüş. Hallo Baba da o anda ateşin içine dalmış. Hallo Baba çocuğu fırından çıkartmış. Görenler şaşkınlıktan donup kalmışlar. Çünkü ne çocuğa ne de Hallo Baba’ya hiçbir şey olmamış. Yüzbaşı oğluna sağlık durumunu, ateşten bir yerinin yanıp yanmadığını sormuş. Oğlu ise kesinlikle ateş filan görmediğini, gittiği yerin cennet gibi güzel bir yer olduğunu, babasına ve oradakilere anlatmış. Bunun üzerine yüzbaşı Hallo Baba’nın ellerine sarılmış ve kendisini affetmesini istemiş. Kısa bir süre sonra da askerlikten istifa edip Hallo Baba’nın müridi olmuş. Hallo Baba’nın komşularından birinin evine yılan girmiş. Telaşla Hallo Baba’ya koşmuşlar. Evlerine kocaman bir yılanın girdiğini söylemişler. Baba ise gayet serinkanlı bir şekilde, “bu yılanı senin evinden çıkartıp kime göndermemi istersin”, diye sormuş. Komşusu da “bizim mahalledeki keşişin evine gönderelim”, demiş. Baba da dediğini yapmış, yılanı keşişin evine göndermiş. Keşiş, yılanı görür görmez telaşla Hallo Baba’nın yanına gelerek evlerine kocaman bir yılanın girdiğini, kendilerini bu yılandan kurtarmasını, Hallo Baba’dan istemiş. Keşiş ile Hallo Baba birlikte keşişin evine gitmişler. Baba yılanı yanına çağırmış ve derhal keşişin evini terk etmesini söylemiş. Bunun üzerine yılan evden usulca ayrılmış ve gözden kaybolmuş. Bu olay üzerine keşiş de Müslüman olmuş. Beşiktarla Mezarlığının güneybatısında yer alan Halil Baba’ya ait mezar taşındaki kitabede şunlar yazılıdır. Tarikat-ı Kadirinin rehnüması kutb-i irşadı Halil Baba Guruh-u Salikânın pir-ü imdadı Olub kaim makamı postnişini Hazreti Gavsın Devalar bahşederdi ehli hale zikrü evradı Olurdu kamu irşad halka-i zikrinde salikân Kılub mürdeyi ihya ederdi feyz-i mutadı Ayak taşında ise şu kitabe yer alır. Uçup kanat açıp firdevse gitti ruh kuşu Müritleri her an feryat etseler layıktır Hakinin kudret kalemi iki tarihi söyler Halil Baba salikler topluluğunun hem piri hem imdadı Kadiri tarikatının halifelerinden merhum Halil babanın kabridir. Onun annesinin babasının günahlarını bağışlasın 1365 H. (1946 M.) Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Besni, Adıyaman
Çıplak Baba Türbesi

Çıplak Baba Türbesi

Adıyaman – Merkeze 25 km mesafedeki Sarıharman köyünde. Çıplak Baba’nın türbesi şehir merkezine 25 km. mesafede Sarıharman köyünde bulunmaktadır. Türbenin avlusu briket malzemeyle ortalama 1.20 cm yüksekliğinde bir duvarla çevrilmiştir. Avlunun zemini beton ile kaplanmış olup burada Çıplak Baba’nın soyundan gelen dört kişinin daha kabri bulunmaktadır. Bina betonarme malzeme ile inşa edilmiştir. Bina, türbenin bulunduğu oda ile beraber bir mutfak ve kadın ve erkekler için yapılmış iki ayrı mescitten meydana gelmektedir.Türbenin içi yeşil, dışı ise mavi ve beyaz renge boyanmıştır. Çıplak Baba’nın bulunduğu sanduka da yeşil örtü ile kaplıdır. Türbenin mutfak bölümünde gelen ziyaretçilerin kullanması için tencere, tabak, buzdolabı, kilim, halı v.b. malzemeler bulunmaktadır. Türbede yatan kişinin asıl adı Mehmet Üryan’dır. Çıplak Baba’nın soy kütüğünü gösteren berat Sarıharman Köyü’nde ikamet eden ve Çıplak Baba’nın soyundan gelen Mahmut Karakaş’ta bulunmaktadır. Çıplak Baba hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Çıplak Baba yöredeki ağanın hizmetkârlığını yapıyormuş. Ağa, hac vazifesini yerine getirmek için Mekke’ye gitmiş. Ağanın hanımı bir gün içli köfte yapmış ve hizmetkârı Çıplak Baba’ya: “Ağan içli köfteyi çok sever, keşke burada olsaydı da yeseydi”, demiş. Bunun üzerine Çıplak Baba ağanın hanımına, “Yemeği bir tabağa koy da ağama götüreyim”, demiş. Ağanın hanımı şaka yaptığını zannetmiş veyahut da Çıplak Baba’nın doymadığını, bir tabak daha istemeye utandığı için böyle söylediğini düşünmüş. Yine de bir tabak içli köfteyi kendisine vermiş. Çıplak Baba tabağı alıp gitmiş, bir süre sonra da gelerek ağanın hanımına yemeği ağasına verdiğini söylemiş. Ağa hacdan döndüğünde eşyalarının arasında Çıplak Baba’nın içli köfteyi götürdüğü tabağı çıkmış. Ayrıca ağa da hizmetkârının kendisine yemek getirdiğini açıklamış ve kendisini karşılamaya gelen kişilere asıl saygı duyulması gereken kişinin Çıplak Baba olduğunu, onun ermiş biri olduğunu söylemiş. Bunun üzerine sırrı ifşa olan Çıplak Baba ortadan kaybolmuş. Bu olayı duyan halk da onu aramaya başlamış. Ancak sırrı ortaya çıktığı için Çıplak Baba dayanamamış ve vefat etmiş. O günden sonra halk Çıplak Baba’nın ermiş biri olduğunu düşünmüş ve ona verdikleri değerden dolayı kendisi için türbe yaptırmışlardır. Türbe halk tarafından genelde cuma, cumartesi ve pazar günleri ziyaret edilir. Adakları bulunanlar, adaklarını burada keser ve burada bulunanlara dağıtırlar. Halk burada her türlü dilek ve istekte bulunur. Her türlü hastalığa şifa bulma niyetiyle gelindiği gibi özellikle çocuklardan boğmaca hastalığına yakalananlar getirilir. Boğmaca hastalığına yakalanan çocuk, avluda bulunan sütunun altından üç defa geçirilir, böylece hastalığının geçeceğine inanılır. Rüyasında görüp de daha önceden hiç bilmediği halde türbeyi ziyarete gelenler olduğu söylenir. Ayrıca, hırsızlık yaptığına inanılan kişiler buraya getirilir ve hırsızlık yaptıysa itiraf ettirilir. Yine karşılıklı akit ve yemin için de buraya gelinir. Halk arasında burasıyla ilgili yaygın bir inanç ise buradan bir çöpün dahi götürülemeyeceği, götürüldüğü takdirde götüren kişinin ya yolda kaza geçireceğine ya da başına kötü bir şey geleceğine dairdir. Anlatıldığına göre, kendisi çoban olduğu için, hayvanları dinlenmeye bıraktığı yerlerdeki taş ve dikenlerin hayvanlara batıp batmadığını kontrol etmek için soyunarak (üryan olarak) yerlere yatar, hayvanların rahatsız olmayacağını anladıktan sonra hayvanları oraya yatırırmış Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Bulduk Baba Türbesi

Bulduk Baba Türbesi

Adıyaman – Merkeze 7 km mesafe de Zey (Indere) köyünde. Bulduk Baba türbesi, şehir merkezine iki km. uzaklıktaki Sümer Evler mevkiinde, Kara yolları Şefliği karşısında, Bulduk Baba Camii yanındadır. Türbenin etrafında iki tane dut ağacı ve demir parmaklıklar bulunmaktadır. Bulduk Baba hakkında anlatılan rivayetlerden biri şöyledir. Yıllardır çocuğu olmayan ve bu türbeyi hiç görmeyen bir kadın, gece rüyasında, Bulduk Baba’yı görür. Bu zat, kadına mezarının yerini gösterir ve mezarının etrafını demir parmaklıklarla çevirirse, çocuğunun olacağını söyler. Ertesi gün kadın, rüyasında gördüğü yere gider ve gerçekten orada rüyasında gördüğü gibi bir mezarla karşılaşır. Bunun üzerine kadın, mezarın etrafını demir parmaklıklarla çevirir. Kısa bir süre sonra kadın, bir çocuk sahibi olur. Bulduk Baba ile ilgili anlatılan diğer bir rivayet ise şöyledir. Çobanın biri, bir gün sürüsünü otlatırken Bulduk Baba, kendisine görünür ve, “Çabuk buradan git, biraz sonra fırtına kopacak, gitmezsen öleceksin”, der. Bunun üzerine çoban, sürüsünü alıp gider ve böylece az sonra kopacak olan fırtınadan kurtulur. Türbe, genellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından cuma günleri ziyaret edilir. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Yel Baba Türbesi

Yel Baba Türbesi

Adıyaman – Musalla mahallesi, Askerlik Şubesi karşısında Yel Baba türbesi, şehir merkezinde, Musalla Mahallesi, Askerlik Şubesi karşısında bulunmaktadır. Türbe bir evin dış duvarına bitişik olup yaklaşık bir m. yüksekliğinde demir korkuluklarla çevrilidir. Anlatıldığına göre, türbe bitişiğindeki evin ilk sahiplerinden biri rüyasında burada büyük bir zatın yattığını görür ve bu rüya üzerine buraya türbe yaptırır. Türbe, genelde romatizmal rahatsızlığı bulunan, halk arasındaki deyişle, vücuduna yel girmiş kimseler tarafından ziyaret edilir. Yel Baba ismi de buradan gelmektedir. Burayı ziyarete gelen kişiler, türbenin üzerinde bulunan taşları vücuduna sürerek, şifa bulacaklarına inanmaktadırlar. Aynı isimde ikinci Yel Baba türbesi, şehir merkezine sekiz km. uzaklıkta, Pirin köyünde bulunmaktadır. Türbe, köyün karşısında yer alan tepededir. Dıştan beyaz boyalı olup, yeşil kubbeli, iki odalı betonarme bir yapıdır. Sandukanın üzeri yeşil örtülerle kaplı olup başında Türk bayrağı bulunmaktadır. Rivayete göre, Yel Baba H.628 yılında peygamberimiz zamanında doğmuştur. Ebu-Zer Gıfari ve Mahmut el-Ensari ile birlikte savaşmış ve şehit düşmüştür. Asıl ismi bilinmemektedir. Romatizmal ağrılara şifa olduğu ve hekim olduğu için “Yel Baba” denmiştir. Genellikle çarşamba ve cuma günleri hastalığı olanlar tarafından ziyaret edilir. Hastalar türbeyi en az iki defa ziyaret etmektedir. Aksi takdirde hastalığın iyileşmeyeceğine inanılır. Hasta, sandukanın baş tarafından toprak alır, çamur şekline getirir ve vücudunun ağrıyan yerine sürer. Ayrıca türbenin içinde bir süre yatmak veya oturmak suretiyle de iyileşileceğine inanılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Hacı Abuzer Baba

Hacı Abuzer Baba

Adıyaman – Musalla Mahallesindeki Atatürk caddesinde. Hacı Abuzer Baba, aslen Kerkük Türkmenlerinden olup, soyu peygamberimize dayanan Kadiri şeyhlerindendir. Hacı Abuzer Baba’nın Adıyaman’da birçok müridi olduğu gibi, Şanlıurfa’da da iki binin üzerinde müridi bulunmaktadır. Hacı Abuzer Baba’nın Şanlıurfa’daki müridleri, hala her bayram ve kandilde, türbeyi ziyaret için Adıyaman’a gelmektedir. Hacı Abuzer Baba, yanında yatan Arap Hasan Baba ve Hüseyin Baba’nın tekkesine mensuptur. Hacı Abuzer Baba, halk tarafından çok sevilen, babacan ve yardımsever tavırlarından dolayı “Baba” lakabını; yeşili ve tabiatı çok sevip, fidan ektiğinden dolayı da “Fidancı” soyadını almıştır. Hacı Abuzer Baba çiftçilikle uğraştığı gibi yedi yıl Adıyaman’ın emniyet bekçiliğini de yapmıştır. Bu görevi süresince, hırsızlık olaylarının olmadığı, hırsızlık yapmak isteyenlerin ise, hırsızlık mekânında Hacı Abuzer Baba’yı görüp kaçtıkları anlatılır. Hacı Abuzer Baba’nın hacca gittiği, dönüşte Suriye’nin Hama şehrinden geçerken Seyyid Abdulkadir Geylani’nin torunlarından Hama Kadiri Tekkesi’nin Piri Muhammed Mükerrem Efendiye rastladığı, ondan icazet aldığı ve Adıyaman’a döndüğünde, Hasan Baba’nın Tekkesine gitmediği, kendisine müstakil bir tekke açtığı anlatılmaktadır.Hacı Abuzer Baba’nın türbesinin bulunduğu yer önceleri mezarlıktır. Bu mezarlık 1970’lerde belediye başkanı Mithat Karıkçı’nın emriyle kaldırılmak istenir. Nakledilir ki, mezarlık kaldırılıp sıra Hacı Abuzer Baba ve onun soyuna ait kabirlere gelince, kaldırma işlemini yapan dozerin ağzı üç kez kırılır. Bütün çabalara rağmen türbe kaldırılamayınca yıkma işlemi durdurulmuş, hatta türbenin makamı belediye tarafından belirlenmiştir. Bu türbe, her türlü isteğin gerçekleşmesi için, çoğunlukta kadın olmak üzere her kesim halk tarafından,genellikle perşembeyi cumaya bağlayan gece ve cuma günü ziyaret edilmektedir. Hacı Abuzer Baba’nın türbesi harap halde iken 2019 yılında Adıyaman Belediyesi tarafından restore edilmiş bugünkü halini almıştır. Hacı Abuzer Baba’nın kabrinin bulunduğu odada dokuz tane daha sanduka yer alır. Bunlar türbenin girişinde sağdan sola sırasıyla şöyle sıralanmaktadır. Hacı Abuzer Baba’nın müridi H. Molla Yusuf, Hacı Abuzer Baba’nın oğlu Şeyh Abdurrahman Baba (1912–1972), Hacı Abuzer Baba’nın torunu Ali Baba (1930–1983), Hacı Abuzer Baba, Şeyh Arap Hasan Baba, Şeyh Arap Hasan Baba’nın oğlu, Hasan Baba’nın efendisi, Şeyh Efendinin oğlu Şeyh Hüseyin Baba, Şeyh Hüseyin Baba’nın oğlu Şeyh Abdurrahman Baba, Şeyh Mehmet Necati. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Abdülkadir Erbili Türbesi

Abdülkadir Erbili Türbesi

Şanlıurfa – Merkez – Ellisekiz meydanında halveti tekkesi yanında Abdulkadir Kemaleddin Erbili (1806–1897) hem Kadiri, hem Halveti ve hem de Nakşibendî şeyhidir. Erbilli olup, Erbil’de Kadirî şeyhi Şeyh Ziyaeddin Abdurrahman Talabani’nin halifesidir. Urfa’ya ne zaman geldiği belli değildir. Fakat orta yaşlarında geldiği muhakkaktır. Kendisi Şeyhi Abdurrahman Talabani’den Kadirilik hilafeti almasına rağmen, Urfa’da Şeyh Ramazan Şanî’nin yaptırdığı Halveti tekkesinde şeyhlik ve vakfının mütevelliliğini yapmıştır. Bu tekke’ye nasıl şeyh olduğu ve şeyhliği kimden devr aldığını henüz sicillerde rastlayamadık. Yalnız vermiş olduğu 21 Rebiülahir 1308 (Miladi 5 Aralık 1890) tarihli bir arz dilekçesinde Şeyh Abdulkadir Kemaleddin Erbilî’nin bu tekkenin vakfının uzun yıllar mütevellisi olduğu anlaşılmaktadır. Dilekçenin baş tarafı şöyledir: “Nezaret-i Evkaf-ı Hümayun mülukâneye mülhak evkafdan olup tevliyeti şeyhine ve gallesi imaretine meşrut olan Medine-i Urfa mahallatından Hacı Gazi mahallesinde vaki Şeyh Ramazan Şani Efendi ibni Gazi Halife nam vakfın bina ve inşasına muvaffak olduğu Halvetiye hangah-ı şerifi vakfının ba-fermanı ali mütevellisi olup hankah-ı mezkurde meşihatını eda ve ifa eden Erbil ahalisinden Şeyh Abdulkadir Efendi ibni Muh- yiddin Efendi nam kimesnenin sini seb’i mütecaviz olup müstakilen idareden aciz olmakla…” Bu dilekçe verildiğinde Şeyh Abdulkadir Erbilî Efendi 70 yaşını çoktan geçmiş bulunuyordu. Yaşının geçkin olmasından dolayı aynı dilekçede vakfın mütevelliliğini Şeyh Şanî evlatlarından Abdulkadir oğlu Şeyh Muhammed Bakır’a devrettiği de anlaşılmaktadır. Şeyh Abdulkadir Kemaleddin Erbilî’nin türbesi Urfa’da Kurtuluş meydanında şeyhliğini ve mütevelliliğini yaptığı, Şeyh Ramazan Şanî’nin yaptırdığı Halveti tekkesinin içindedir. Türbesi üzerindeki kitabede: “fatiha, Haza darihu’l-arifi bi-Rabbihi samiyi’l-gavs ebi Muhammed Muhyiddin es-seyyidi senedi’ş-Şeyh Abdulkadir ibni Şerif Mu- hammed Muhyiddin es-Sıddık el-Hüseyni. Tüviffiye an ihda ve tis’ine seneten rahimallahu’r-Rahman. Fi şehri Ramazan sene 1315” İfadeleri kullanılmakta olup, 1897 tarihinde 91 yaşında vefat ettiği kaydedilmiştir. Abdulkadir Efendinin iki oğlu olmuştur. Büyük oğlu Muhammed Muhyiddin adında âlim, mutasavvıf ve şair olup İstanbul’da vefat etmiştir. Küçük oğlu Mustafa Safvet (1866– 1950) de âlim, mutasavvıf ve şairdir. Abdulkadir Kemaleddin kitap yazmış olan Urfa ender meşayihindendir. Kitapları: 1.Hüccetü’zakirîn fi’r-reddi ale’l-Münkirin, basılmıştır. 2.Tefrihu’l-Hatır fi menakib-i Abdulkadir. Basılmıştır. 3.Tarikatü’r-Rahmaniyeti fi’r-rucui ve’l-vusuli ila’l-Hazreti’l- Aliye. 4.İthamatü’l-İlahiye fi Ma’arifeti’l-Hakikati’l-İnsaniye. 5.Mir’atü’ş-Şuhud fi beyani Vahdeti Vücud. 6.Hadikatü’l-Ezhar fi’l-Hikmeti ve’l-Esrar. 7.Ed-Dürerü’l-Müteberetü fi şerhi’l-Ayati Semaniyete Aşere min mukaddimeti’l-Mesnevi Şerif. 8.Şerhü kelimatü Farisiyeti mine’l-Lemati’l-İrakiye. Bu kitaplar da basılmamıştır. Erbilli Abdulkadir Efendi Kadiri tarikatından Dede Osman Avni’ye (Ölüm. 1883), halveti tarikatından ise Şeyh Ahmed’e (ölüm. ?) halifelik vermiştir. Urfa’nın yaşlılarından Emin Beyazgül’ün gençliğinde bizzat yaşayan zatın ağzından dinleyerek anlattıklarına göre; Urfa’da da 1900’lü yıllardan önce, Kurtuluş mahallesinde oturan Ermeni bir aile çocuğunun babası ölmüştü. Çocuk henüz dokuz on yaşlarında bulunuyordu. Annesi başka biriyle evlenmişti. Böylece çocuğun üvey babası olan adam, evlendikten bir müddet sonra çocuğun annesine; —Ya ben, ya bu çocuk evden gidecek, diye kadını sıkıştırmaya başlamıştı. Yeni evlendiği kocadan ayrılamayan kadın, bunun üze- rine kendi öz çocuğunu evden atmıştı. O zaman çocuk evden atı- lınca, gidecek yeri de olmadığı için Kurtuluş meydanındaki Halveti tekkesinin kapısı önünde çaresizlik içinde oturmaya başlamıştı. Çocuğu, tekkenin şeyhi Abdülkadir Erbilî Efendi görünce, çocuk- tan orada oturmasının sebebini sormuştu. O da durumu olduğu gibi şeyhe anlatmıştı. Durumu anlayan şeyh, çocuğu içeri almış, onu senelerce yanında yetiştirmişti. Tabi bu iyiliği gören çocuk imanlı bir müslüman olmuştu.180 Urfa’da 1880’li yıllarda cereyan eden bu hadise, tekkelerin hem sosyal hayattaki yerini ve hem de Müslim-gayri müslim her kesime hizmet vermelerine dair güzel bir örnektir. Kaynak ; Urfa’da tasavvufu İzleri , Mahmut Karakaş , Şurkav , 2017

📍 Şanlıurfa
Ashab-ı Kehf  – Kahramanmaraş – Afşin

Ashab-ı Kehf – Kahramanmaraş – Afşin

Kahramanmaraş – Ashab-ı Kehf mağarası, Afşin kazasının kuzey batısında altı km mesafede vadiden bir hayli yüksekte sarp bir yamaçta bulunmaktadır. Mağara kısmı, kutsal mağara ve onun önündeki ibadet yeri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mağaranın batı yönündeki şekilsiz uç tarafında bir pınar vardır. Halk arasında bu pınara ‘zemzem suyu’ da denilmektedir. Pınar, tavandan damlayan suların zeminde bulunan çukurda birikmesi sonucu oluşmaktadır. Mağaranın içi geniş olup insanın yaşamasına elverişlidir. Mağaranın önünde bulunan dikdörtgen şeklindeki kısımdan ibadet yerine geçilmektedir. Ashab-ı Kehf mağarasının önüne 377 yılında Kral Teodus tarafından bir İsa Kilisesi yaptırılır. Kilisenin kemer ve tonozları tuğla ile, duvarları ise moloz taş ile inşa edilmiştir. Burada sadece kuzeye açılan bir pencere vardır. Mağaraya doğru yapılmış olan duvarın üzerinde mermer bir mihrap bulunmakta ve halk bu mihraba vaftiz taşı demektedir. O dönemde Afşin, Romalıların önemli bir vilayeti olan Kapadokya’nın sınırları içinde bulunmaktadır. Ashab-ı Kehf Tarihi Hz. İsa’nın havarilerinden Yuhanna 65 yılında Efsus’a (Afşin) gelir. Şehre girmek isteyince giriş kapısında bulunan güvenlik görevlileri kralın putuna secde etmeden Efsus’a girmenin mümkün olmadığını söylerler. Bunun üzerine Yuhanna, şehrin kuzey batısındaki su kaynağı yanında inşa edilmiş bulunan hamama gider. Hamam sahibinin izniyle burada ücret karşılığı çalışmaya başlar. Yuhanna, hamamda çalışırken buraya gelen gençlere İncil’i anlatarak onları Hıristiyanlığa davet eder. Bu davet sırasında yaptığı konuşmada, Afşin kralı Dakyanus’un tanrı olmadığını, kral ve putlar adına kurban kesmenin yanlış olduğunu, kralın halka zulmettiğini gençlere anlatır. Yuhanna’nın bu daveti üzerine gençlerin bir kısmı şehir dışındaki hamama giderek havarinin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul ederler. Bu gençlerden Ashab-ı Kehf’in isimleri Yemliha, Mekselina, Mislina, Mertones, Debernoş ve Şazenuş’tur. Bunların ilk üçü Dakyanus’un sağ tarafından bulunan vezirlerin, diğer üçü ise sol tarafında bulunan vezirlerin oğullarının adıdır. Dakyanus, yapacağı işler konusunda bu gençlerin babalarıyla istişare etmektedir. Yedincisi onlara yolda katılan çoban Kefeştetayyuş, sekizinci ise çobanın köpeği Kıtmir’dir. Dakyanus’un sağ ve sol tarafında oturan vezirlerin çocukları olan gençler, putperestliğe ve Kral’ın yaptıklarına karşı çıkarlar. Bunu haber alan Kral, gençleri huzuruna getirterek kendisine ve putlara secde etmelerini ister ve bunu kabul etmeyince onlara, kendisinin Ninova’dan (Musul) dönünceye kadar bir süre verir. Şayet seferden döndükten sonra gençler, putlara secde etmezlerse onları katlettireceğini söyler. Bunun üzerine altı genç 68 yıllarında Efsus’tan ayrılırlar. Yolda bunlara bir çoban ve bir de köpek katılır. Sayıları yediyi bulan bu gençler mağaraya sığınırlar ve burada Dakyanus’un zulmünden kurtarması için Allah’a dua ederler. Bu dua üzerine Allah onları uykuya yatırır. Dakyanus, Ninova’dan dönünce bu gençleri aratır. Sonra mağarada uyuduklarını öğrenince oraya gelir, fakat içeri giremez. Ashab-ı Kehf 309 yıl uyuduktan sonra 375 yılında Kral Teodus zamanında uyanır. Yemliha arkadaşlarına yiyecek almak için Afşin’e gittiğinde parayı harcarken yakalanır. Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Kral Teodus, Yemliha’yı dinler ve bu olayın öldükten sonra dirilmeye örnek bir mucize olduğunu anlar. Bunun üzerine Teodus, maiyetinde bulunanlarla birlikte mağaraya gider. Ashab-ı Kehf gençleri Dakyanus’un kendilerine ve halka yaptığı zulmü anlatırlar ve onlar da gözyaşı içinde dinlerler. Teodus, gençleri sarayına davet eder, fakat onlar bu daveti kabul etmez. Gençler, Teodus’u Allah’a emanet ederek tekrar uyurlar. Bu gelişmeler karşısında aciz kalan Teodus, Ashab-ı Kehf gençleri uyanıp tekrar kaybolduktan sonra ibadet etmeleri için mağaranın önüne 377 yılında İsa Kilisesi’ni yaptırır. Bu kilise Müslümanlar arasında İsa Mescidi olarak bilinmektedir. Mescidin mihrabı kayaya oyularak yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca mescidin kıblesi Kudüs’e dönüktür. Kur’an’ı Kerim’in 118. Suresi olan Kehf suresinin ikinci bölümünde (ayet 9-26), geçmiş dönemlerde putperest bir kavim içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan, bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkan ve öldürülmekten yahut inançlarını değiştirmeye zorlanacaklarından korkup bir mağaraya sığınan birkaç gençle ilgili Ashab-ı Kehf kıssası yer almaktadır. Müslümanların Afşin’i fethinden sonra Ashab-ı Kehf Müslümanlar burayı aldıkları zaman Ashab-ı Kehf’in önünde İsa Kilisesi harabesi vardır. Bu harabe üzerine Nusretüddin Hasan Bey tarafından 1215-1233 tarihleri arasında burada bir cami, bir kervansaray ve bir ribattan oluşan muazzam bir külliye inşa ettirir . Bu tesislerin harap olmaması, görevlilerin iaşesi ve ziyaretçilere yapılan harcamaların karşılanması amacıyla Nusretüddin Hasan Bey Atlas Yazısı (Efsus) adı ile bilinen köy ve ekinliklerin birçoğunu vakfeder. Selçuklulardan sonra bölgede kurulan Dulkadiroğulları, Ashab-ı Kehf vakıflarını yenileyerek tamir ettirdikleri gibi eski tesislere yenilerini ilave ettirirler. Dulkadir beylerinden Süleyman Bey, Ashab-ı Kehf’te bir buka yaptırır. Süleyman Bey’in oğlu Alaüddevle Bey (1480- 1515), babasının yıkılmış olan bukası ile birlikte ilave ve değişikliklerle misafirhane olarak kullanılan kervansarayı tamir ettirir ve 1500’de bir medrese yaptırır. Rüstem Bey’in kızı Şems Hatun da 1501’de bir mescit yaptırır. Şehsuvar Ali Bey’in veziri Minnet Çelebi Mescidi Dulkadir Beyliği’nin eseridir ki, Kaba Nayip Mesciti adıyla tanınan bu mescit Kanuni Süleyman devrinde (1531’de) inşa edilir. Bugün orada bu mescit bulunmaktadır. Alaüddevle Bey I. Alaaddin Keykubad’ın vakıflarını bazı ilave ve değişiklikler yaparak devam ettirir. Onun oğlu Şahruh Bey tarafından da Ashab-ı Kehf’e vakıflar tahsis edilir. Osmanlılar tarafından Afşin ve çevresi fetih edildikten sonra XVI. Yüzyıl boyunca buranın üç defa tahriri yapılır. Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, Afşin’de bulunan Ashab-ı Kehf zaviyedarlarına (küçük tekke şeyhi) çok önem verdiğinden burada görevli olanların desteklenmesini ister. 1890’larda Şerafeddin Mağmumi burayı ziyaret ettiğinde şunları kaydeder. “Bu Kehf’in haylıca vakıf geliri varsa da fakat mütevellileri olan Efsus Beğleri mahalline sarf etmeyip zimmetlerine geçirdiklerini ve bus ebeble sonradan ellerinden alınup Evkaf-ı mazbuta meyanına naklolunduğunu kılavuzumuz söyledi. V e Tarsus civarındakinin hakiki gar-ı şerif olmadığını da ilave eyledi.” XX. Yüzyılın başında, “..eshab-ı kehf makamı ittisalinde (bitişiğinde) 100 zira tulunda 12 oda ile 300 hayvanı istiab eder bir han vardır. Ve bu han panayır şeklinde olarak ahz ve ita-i mahalli (yöresel alışveriş yeri) olduğu mervidir.” Cumhuriyet döneminde ise mescit, kervansaray ve ribat restore edilir. Ashab-ı Kehf İle İlgili Halk inanışları Ashab-ı Kehf’in isimlerini öğrenmek ve yazmakla insanın musibetten kurtulacağına, bunların isimlerinin yazılı olduğu kağıt yanan bir ateşin üzerine konsa ateşin sönebileceğine inanılır. Ayrıca Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı olduğu kağıd ağlayan çocukların yanına konsa ağlamayacağı ve hasta ise şifa bulacağı nakledilir. Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı kağıt, doğum yapan kadının üzerine takılsa doğum sancısı çekmeyecek, kolay doğum yapacak ve çocukları sıhhatli olacaktır. Yine bu kağıt uyuyamayan birinin yanına konsa uyuyacaktır. Kağıt suda eritilerek hastalara suyu içirilse derdinden şifa bulacak, eve konsa evde yangın ve hırsızlık olmayacak, aile fertleri evde huzur ve sıhhat bulacaktır. Kağıt, karada, denizde ve havada giden vasıtaların üzerinde bulundurulsa bu vasıtalar emniyette olacaktır. Ağlayan çocuğun yastığının altına konulsa ağlaması kesilecek, bir kimse Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı kağıdı üzerinde taşısa, o şahıs korkudan emin olacak ve isteğini elde edecektir. Ashab-ı Kehf’in adı karınca duası içinde zikredilmektedir. Karınca duası çok müşterinin gelmesi için dükkanlara ve iş yerlerine asılmaktadır. Nitekim Kayseri Bedesteni’nin güney yan bölümünde açılan kapının üzerinde Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılıdır. Ashab-ı Kehf’in uyudukları mağara halk tarafından evlenme, çocuk sahibi olma, bir hastalıktan kurtulma ve bazı dileklerin gerçekleşmesi veya sadece sevap kazanmak amacıyla Ramazan ayında sıkça ziyaret edilmektedir. Diğer zamanlarda da halk burayı ziyaret ederek Ashab-ı Kehf’e olan saygısını ve sevgisini göstermektedir. Ayrıca, Ashab-ı Kehf’in Türk denizciliğinin manevi koruyucusu olduğuna inanılmaktadır. Gemi şeklinde yazılan Ashab-ı Kehf’in isimleri gemilere asılır ve bu isimlerin gemileri denizde batmaktan kurtaracağına inanılır. Bugün Afşin’de Ashab-ı Kehf olayı, nesilden nesile anlatılarak canlı bir şekilde muhafaza edilmektedir. Şehirde yaşayan insanlar arasında Ashab-ı Kehf’in isimleri yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ashab-ı Kehf kıssasının özünü teşkil eden ve ölümden sonra dirilişin bir misali olan hadise, İslam’ın dışındaki diğer bazı dinlerde ve çeşitli efsanelerde de yer almaktadır. Hindistan’da bir kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi, Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişinin, peşlerinde bir de köpek olduğu halde riyazet için krallığa ve dünyaya yüz çevirdikleri nakledilir. Yahudilik’te ise Talmud’da Honi ha-Me‘aggel adlı şahsın yetmiş yıl, Abimelek’in de altmış altı yıl uykudan sonra uyandıkları hikaye edilmektedir. Ashab-ı Kehf ile ilgili kıssa ana hatlarıyla “Efes’in yedi uyurları” adıyla Hıristiyanlık’ta da mevcut olup İmparator II. Theodosius’un saltanatının otuz sekizinci yılında Efes şehrine yakın bir mağarada hiç bozulmamış bazı cesetlerin bulunması olayına dayanmaktadır. Ancak Hıristiyanlık’ta yedi uyurlara nisbet edilen başka yerler de vardır. Çin’den İspanya’ya kadar 33 yerde Eshab-ı Kehf ‘e atfedilen yer mevcuttur. Anadolu’da, Afşin ve Tarsus’ ta Eshab-ı Kehf, Ephesus ’ta ise Yedi Uyurlar adıyla anılan ve ziyaret edilen mağaralar vardır. Bunun dışında Eskişehir’in Han ilçesi , Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve Sivas’ın Divriği ilçes i de Ashab-ı Kehf’e sahip çıkmaktadır. İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan, Doğu Türkistan ve Azerbaycan’da Eshab-ı Kehf’e ait olduğu ileri sürülen mağaralar vardır. Muhammed Teysir Zabyan (1901- 1978), “Ehlül Kehf” adlı kitabında Ashab-ı Kehf’in Ürdün’de Amman yakınlarındaki bir mağarada bulunduğunun burada yapılan kazılarda kesinlik kazandığını ve birçok ilim adamının da aynı kanaatte olduğunu çeşitli belgelerle ispata çalışmaktadır. Ayrıca, Ashab-ı Kehf hacı adaylarının da uzun yıllar boyunca hac ziyaretleri sırasındaki uğrak yeri olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hac mevsiminde hacı adaylarına “sünnet” olarak önerdiği Ashab-ı Kehf ziyaretleri, Tarsus ve Afşinliler arasında “Ashab-ı Kehf bizim ilçemizde” diye uzun yıllar önce başlayan tartışmalar nedeniyle bir süredir yapılamaz. Ne var ki, 2015’te Afşin’deki Eshab-ı Kehf Külliyesi UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınır. Kaynak ; Evliyalar Şehri Kahramanmaraş , Abdulhalim Durma . ( Allah ondan razı olsun )

📍 Afşin, Kahramanmaraş
Mehmet Ağa Türbesi

Mehmet Ağa Türbesi

Kahramanmaraş – Elbistan – İlçeye 20 km uzaklıkta bulunan Büyük Yapalak kasabası mezarlığında. “Kubbe” ismiyle bilinen türbenin inşa kitabesi büyük ölçüde tahrip edildiği için, yapım yılını tespit etmemiz mümkün olmadı. Kitabeden sadece, türbenin “Yapalaklı Haydar’in oğlu Mehmet Ağa” için yapıldığını öğreniyoruz. Büyük Yapalak Kasabası’nda oturan torunlarından aidığımız bilgiye göre, Nakşibendî Tarîkatına mensup önemli bir kişi olan Mehmet Ağa 1910 yılı civarında vefat etmiştir. Türbenin de bu tarihlerde yapıldığı anlaşılmaktadır.

📍 Elbistan, Kahramanmaraş
Yum Baba

Yum Baba

Niğde – Altunhisar – İlçeye 30 km uzaklıktaki Uluören köyü mezarlığında Türbe, Dulkadir Beyiliği döneminde inşa edilen Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı )’nin bünyesinde yer alırken yıkılmış ve mevcut türbe 1985 yılında betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Günümüze ulaşmayan ilk türbenin Dulkadir Beyliği veya Osmanlılar zamanında XVI. yüzyılının ilk yarısında inşa edildiğini düşünmekteyiz. Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bey 906 H./ 1500 M. ve 14 Muharrem 916 H./ 23 Nisan 1510 M. tarihli vakfiyelerinde, Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı)’m inşa ettirdiğini belirterek, buraya vakıflarda bulunmuştur. Alaüddevle Bey zamanında 1500’lü yıllarda hayatta olduğu anlaşılan Yum Baba (Dede)’nin XVI. yüzyılının ilk yarısında öldüğünü ve ilk türbenin bu dönemde yapıldığım sanmaktayız. Mevlevi tekkeleri genellikle birkaç yapıdan oluşan külliye biçimde yapılmış ve türbeler, dergahın bir elemanı olarak inşa edilmiştir. Ayrıca Mevlevî tekkelerinde yer alan “semahane” nin bir kısmı genellikle türbe olarak düzenlenerek buraya dergahın şeyhleri gömülmüş ve semahaneden parmaklıkla aynlmıştır . Aynı şekilde Yum Baba (Dede) Türbesi, Mevlevî Dergahı’nın bünyesinde inşa edilmiştir. 3 Recep 1315 H./ 28 Kasım 1897 tarihii Maraş Şer’iye Sicili ile 1316 H./ 1900 M. tarihli Halep Vilayeti Salnamesi’nde, Alaüddevle Bey’in inşa ettirdiği Yum Baba (Mevlevî) Tekkesi’nin, Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tarafmdan yenilenircesine tamir ettirdiği kayıtlıdır Bu onarımda türbenin de tamir gördüğü anlaşılmaktadır. Bugün Saatçılar Pasajı’nın güneybatı köşesinde yer alan türbeye batı duvarında açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. Kapının üst kısmında 0.25 x 0.30 m. ölçülerinde taş kitabe bulunmaktadır; ve kitabeye ”Hazreti Mevlana Dergahı “yazılmıştır. Çevredeki insanla bu kitabenin, harabe haldeki türbenin içinde bulunduğunu ve türbe yapılırken buraya yerleştirildiğini ifade ettiler. 0.85 x 4.20 m. ölçülerindeki giriş mekanından geçilerek türbe kısmına ulaşılır. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen 4.20 x 7.00 m. ölçülerindeki türbenin batı tarafında 0.80 x 1.20 x 2.75 m. boyutlarında sanduka yer alır. Muhtemelen taş malzemeden yapılan sanduka, şimdiki türbe inşa edilirken betonla kaplanmıştır. Sandukanın baş şahidesi sikke (Mevlevî külahı) şeklinde sonuçlanmakta ve bu sikkeler ölen kişinin Mevlevi tarikatına mensup olduğunu simgelemektedir. Sandukanın üzerinde kitabe yoktur, fakat Mevlevî Dergahı (Yum Baba (Dede) Zaviyesi)’nın kurucusu olan Yum Baba’ya ait olduğu kabul edilmektedir. Kaynaklara göre Yum Baba’nın Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle zamanında hayatta olduğu ve yörede sevilen ve sayılan bir Mevlevi şeyhi olduğu anlaşılmaktadır; hayatı hakkında bir bilgimiz yoktur. Alaüddevle Bey’in vakfiyelerinde Yum Dede olarak zikredilmektedir. “Dede” sıfatı, Mevlevîlikte belli bir mertebeye ulaşan dervişlere verilen unvandır. Bazı kaynaklarda bu şahıstan Yum Baba, Bum Dede ve Yemen Baba şeklinde de bahsedilmiştir; Bum ve Yemen isimlerinin arşiv belgelerinin yanlış okunmasından kaynakladığı sanılmaktadır. Ayrıca 1284 H. / 1867 M. tarihli Haleb Vilayeti Salnamesinde Maraş kazasında Ashab-ı Kiram’dan önemli makamlar sayılırken, Yemen (Yum) Baba’dan da bahsedilmektedir. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları

📍 Kahramanmaraş
Akkızana Türbesi

Akkızana Türbesi

Niğde – çamardı – bademdere kasabası’nın karapınar mevkii , akkızana tepesinde Türbe inşa kitabesine göre, 1241 H. / 1826 M. yılında Evliya Şeyh Hasan adına yapılmıştır Yapı defineciler tarafından tahrip edilmiş olup, onarıma ihtiyacı vardır. Hafif eğimli arazi üzerine yapılan türbe, kare planlı olup dıştan yaklaşık 5.50 x 5.50 m. ölçülerindedir. Kapı, kemer, mihrap, pencere ve cephe duvarlanmn köşe bağlantıları ile beşik tonozun dış kaplamasında sarımtrak renkte ince yönü taş, diğer kısımlarda ise moloz taş malzeme kullanılmıştır.

📍 Çamardı, Niğde
Cambaz Kadı Abdurrahman Efendi

Cambaz Kadı Abdurrahman Efendi

Karaman – Merkez – İsmetpaşa caddesi üzerinde Karaman’da birçok türbe bulunmakla birlikte, bunların hemen tamamına yakını Karamanoğulları dönemine aittir. Bunlar arasında, tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte sadece Cambaz Kadı Türbesi tarihi kaynaklar yardımıyla Osmanlı dönemine ait olarak kabul edilmektedir. Fenari Mahallesi’nde bulunan türbe, 2. İbrahim Bey’in Kadı Askeri Cambaz Kadı Abdurrahman Efendiye aittir. Yapının inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Abdurrahman Efendi’nin, Karaman’nın Osmanlı topraklarına katılmasından sonra ölmesi sebebiyle, türbenin Osmanlı dönemine ait olması gerekir. Kare planlı türbe tamamen kesme taş ile inşa edilmiştir. Sekizgen yüksek bir kasnak üzerine oturan kubbe ile örtülmüştür. Doğu, batı ve güney cephelerde alta dikdörtgen formlu birer pencere vardır. Yapının girişi kuzey cephededir. Basık kemerli giriş, cephelere göre daha içerlektir. Girişin söveleri yekpare taştır. Giriş kemerinin üst kısmında mermer üzerine Latin alfabesiyle “Karaman Beylerinden II. İbrahim Bey’in Kadı Askeri Canbaz Kadı Abdurrahman Efendi Türbesi”, onun üzerine ise bitkisel motifli bir mermere 1535 tarihi yazılmıştır. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – Karaman – Türk Tarih Kurumu – Prof. Dr. Haşim Karpuz

📍 Karaman
Şeyh Ahmet Yatağan Mürsel

Şeyh Ahmet Yatağan Mürsel

Konya – Meram – Yatağan Köyü Yatağan Köyü’nünü kurucusu ve köy halkının atası Şeyh Ahmet Mürsel, bir Anadolu Alperenidir. Kayıtlarda Yatağan’lı Ahmet veya sadece Yatağan Mürsel olarak anılmaktadır. Şeyh’i dediği Sultan’la birlikte Horasan’dan çıkmışlar, önce Hicaz’a gidip Hac görevini yapmışlar, sonra da Konya’ya gelerek Melengürgit dağı eteklerine konaklamışlardır. Bu civarda Karadağ’da zaviye kurarak 360 kadar mürit ile bir müddet burada yaşamışlardır. Daha sonra dediği Sultan kendisi Ilgın’ın Haruniye köyüne gitmiş, yetişkin müritlerine de buralarda kalarak yerleşimlerini istemiştir. Şeyh Ahmed Mürsel’i de adıyla bilinen yatağan köyü civarına göndermiştir. Ahmet Yatağan Mürsel’in ölüm ve doğum tarihleri belli değildir. 15. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Buna dair tarihi belge, Selçuklu Sultanı II. Mehmet’in kendisine yazdığı Vakıfnamedir. Sultan Alaaddin, Yatağan Mürsel’i bir sebeple sarayına çağırmış, O’nun kerametlerine şahit olarak ermiş bir kişi olduğunu anlayarak hürmet göstermiş ve köyün iki önemli arazisini zaviyesine vakfetmiştir. Tarih Hicri 810 (1402), Sultan Alaaddin ile Yatağan Mürsel’in görüşmesi menkıbe halinde köyde nesilden nesile anlatıla gelmiştir. Bu tarihte Ahmet Mürsel 50 yaşlarındadır. Rivayete göre Ahmet Mürsel iki kızını müritlerinden iki gençle evlendirmiş, köy halkı bunlardan çoğalmıştır. Söz konusu vakıfnamede bu damatların da imzası vardır. Birisi Ali oğlu Yusuf diğeri de Mustafa oğlu İsmail’dir.

📍 Meram, Konya

Hacım Sultan

📍 Sivaslı, Uşak
Germiyanzade Süleyman Şah Türbesi

Germiyanzade Süleyman Şah Türbesi

Manisa – Kula’da Çarşı Camii yanında Geermiyanzade Süleyman Şah ; Miladi 1071’deki Malazgirt zaferinden sonra asya kıtasının Hazer Bölgesinden Anadolu’ya göç edip Kütahya’da Germiyan Beyliğini kuran Ali Germiyan Yakup çelebi Ahfadından Mehmet Bey’in oğludur. Kendisi daha küçük yaşlarında babası Mehmet Bey ile bir çok savaşlara katılmış ve Kula’nın Bizanslar’dan alınmasında büyük kahramanlıklar gösretirip ” Fatihi Belde ” ünvanına mazhar olmuştur. 1363 miladı yılında babası Mehmet Bey’in vefatı ile Germiyan Beyliğinin başına geçerek 19 sene devleti idare etmiş, namına para bastırmış ve bu müddet içinde memlekete büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu Türbenin dış sağ tarafında medfun o devrin sayılı Ulemalarından Şeyh Rükniddini Şücai hazretlerinden aldığı himmetlerle büyük manevi mertebelere ulaşmıştır. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri’nin oğlu Sultan Veled’in kızı Mutahhara hatunla evlenerek bundan dünyaya gelen Devlet Hatun isimli kızını da Osmanlı Padişahlarından Yıldırım Beyazıt ile evlendirmiş. Süleyman Şah , Hükümet merkezini Karahisar’a kaldırmış ve idareyi oğlu Yakup Bey’e terk ederek kendisi Kula’daki malikanesine çekilip münzevi bir hayat yaşamakta iken 1387 yılında vefat etmiş ve bu türbe de zevcesi Mutahhara Hatun ile beraber yatmaktadır.

📍 Manisa
Şeyh Seyda Muhammed Emin El Hayderi

Şeyh Seyda Muhammed Emin El Hayderi

Seyda Muhammed Emin el-Haydari 1927’de Mardin Nusaybin İlçesine bağlı Kalecik köyünde dünyaya teşrif eylemiş, 2003 yılı baharında 76 yaşındayken hakkın rahmetine kavuşmuştur. Babası Seyda Molla Ahmed el-Hayderî (1887-1937), annesi ise Molla Ali Koçerî’nin kızı Sıddıka hanımdır. Babası Patnos, Erciş ve Dedeli bölgelerinde bulunan Hayderî aşiretinden olup, birinci dünya savaşında doğu cephesinde savaşmış, yaralanınca terhis edilmiş, rusların böl- geyi işgal etmesi üzerine ailesiyle birlikte Nusaybin ilçesine göç etmiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderî henüz on yaşındayken, babası birinci dünya savaşında aldığı yaranın etkisiyle hakkın rahmetine kavuşmuştur. Babası vefatından önce ailesini toplayarak, kendilerine ilim dışında bir miras bırakmadığını ve ilme adanmalarını vasiyet etmiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderi pederinin vasiyeti ve validesinin yönlendirmesiyle, henüz on yaşındayken 1937’de eğitim için Suriye Kamışlı beldesine bağlı Hazna köyüne gitmiş, orada Şeyh Ahmed el-Haznevi hazretlerinin (ö.1949) maiyetindeki “Hazna Medresesine” iltihak etmiş, on yıllık bir tedrisat sürecinden sonra 1947 yılında Seyda Abdurrezzak el-Heleli’den icazet almıştır. Buna göre yaklaşık 12 yıl Şeyh Ahmed el-Haznevî ’ nin medresesinde, yine onun maiyetinde ilmi ve tasavvufi bir eğitim almıştır. İlim ve tasavvuf alanında Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin tasavvufi/manevi hayatının terbiyesinde yetişmiş ve adım adım kendisini takip etmek suretiyle onun maneviyatını özümsemiştir. İcazetnamesini aldıktan sonra yaklaşık 3 yıl Hazna köyünde müderrislik yapmış ve 1950’de Türkiye’ye geri dönmüştür. Türkiye’de Mardin’e bağlı Nusaybin, Midyat ve Kızıltepe ilçelerinde, Diyarbakır Silvan’a bağlı çeşitli köylerde müderrislik, ilim, tasavvuf ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Son olarak 1982’de Diyarbakır Silvan Bereketli köyünde müderrisliğe başlayarak çok sayıda tasavvuf, ilim ve irfan ehli talebe yetiştirmiş, talebelerini irşad için farklı bölgelere göndermiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, irşad için belirli aralıklarla Diyarbakır ve çevresine seyahate çıkardı. Bu çerçevede Bingöl Genç İlçesine, Ilıcalar beldesine ve Dik köyüne gelerek çok sayıda insanın tövbe et- mesine, tasavvufa intisap ederek hidayet bulmasına, ilim, ahlak ve maneviyatta yol almasına vesile olmuştur. Seyda Muhammed Hayderî’nin Tasavvufî Yönü Seyda Muhammed Emin el-Hayderî ve oğlu Şeyh Ahmed el-Hayderî’nin Hâlid-i Nakşibendî’ye intisap silsilesi şu şekildedir: Silsile-i Şerifi Şeyh Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, Şeyh Ahmed el-Haznevî medresesinde ve yine onun maiyetinde Şeyh Seyda Abdurrezak el-Helelî’den icazet almıştır. Seyda Hayderî, Şeyh Ahmed Haznevî’nin vefatından sonra Şeyh Ma- sum vasıtasıyla seyr-sulûk derslerine başlar, bilahare Şeyh Ahmed Haznevî’nin oğlu Şeyh Alaeddin Haznevî vasıtasıyla tasavvufî icazet alır. Bu açıdan kendisi ve medresesi ilmi/tasavvufî açıdan Hâlid-i Nakşibendî geleneğine Şeyh Abdurrezzak el-Helelî, Şeyh Alaeddin Haznevî ve Şeyh Ahmed el-Haznevî halkasıyla intisap etmektedir. Seyda Hayderî Şeyh Alaeddin ve Haznevî ailesine büyük bir sevgi saygıyla bağlıydı. Hazna köyüne gittiğinden “ben burada müridim der” ve herzamankinden daha mütevazi davranır, öyle ki Haznevî ailesinden mutasavvıf kimseler kendisini ziyarete geldiğinde sarığını çıkarır, sizin yanınızda benim şeyhliğim olmaz derdi. Şeyh Alaeddin Haznevî’ye büyük bir sevgiyle bağlıydı. Öyle ki onun vefatından sonra büyük bir üzüntüye kapılmış, manevi rehberin firkatinden kaynaklanan derin bir hüzünle onun hakkında tasavvufun derin izlerini taşıyan kasideler nazmetmiştir. Yüksek bir maneviyatı, derin bir bağlılığı, sevgiyi, hüznü içeren, tasavvuftaki deruni ilahi aşkı, derin bir peygamber sevgisini, hazna medresesine ve mürşide olan derin sevgi bağlılığın yanı sıra çeşitli tasavvufî temaları yine edebi ve derin tasavvufî imgelerle dile getiren bu kasideler, tasavvuf çevrelerinde mütalaa edilmektedir. Tasavvufî konularda ele aldığı Divan, Seyda Hayderî’nin deruni takvasını, yüksek mane- viyatını ve velayetini yansıtmaktadır. Günümüzde faaliyetlerine devam eden Hayderi medresesi ilim ve tasavvuf/maneviyat açısından Hazna medresesinin bir şubesidir. Hâlidî Nakşibendî mecrasında Hayderî Medresesine kaynaklık eden Hazna Medresesi bilahare ele alınacaktır. Seyda Hayderî’nin Eserleri Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, zahir ve batın ilimleri toplayan, ilim fıkıh ve tasavvufu şahsında meleke haline getirmiş, sünnete bağlılığı ve nebevi ahlakıyla peygamber aşığı bir mutasavvıf, alim, edip, müellif ve müderris olmakla birlikte, bölgenin manen ihya ve inşası konusunda Hâlidî geleneğinin misyonunu icra eden güçlü halkalarından biriydi. Merhum pederi Molla Ahmed Hayderî’nin ve kendisinin tasavvufi şiir ve kasideleri ihtiva eden “Diwan a Hayderî” isimli kitabı müstakil bir şekilde basılmıştır. Seyda Hayderî temel itikadi bilgileri ihtiva eden “Eqida İmanê”, Hz. Peygamberin dünyaya teşrifi serencâmını ve medhini konu alan “Mewlud a Nebi” isimli bir mevlit kitabı, Hz. Peygamber’in doğumunu ve kısaca hayatını nazım ve nesir üslubunda ele alan “Mewlidu’n-Nebî” isimli bir risale, temel fıkıh/ilmihal bilgilerini ihtiva eden “Werdu’l-Etfâl” isimli bir eser telif etmiş ve bu eserler Diyarbakır’da Mektebet-u Seyda yayınevi tarafından, Tuhfetu’l-Hayderî ismiyle bir araya getirilmiş ve tek kitap halinde basılmıştır.16 Hayderî yalnızca zikredilen yazılı eserlerin yanı sıra, kendisinden geriye köklü bir medrese, ilim, tasavvuf ve irşad geleneğini de miras bırakmıştır. Vefatı ve Hayderî Medresesinin Günümüzdeki Durumu Seyda Muhammed Emin el-Hayderî Bereketli medresesini tamamladıktan sonra, 2000 yıllarına doğru Diyarbakır’a 15 km. mesafelik bir mevkide, yeni bir ilim/tasavvuf merkezinin temellerini atmıştır. Hayderî külliyesi Bingöl- Diyarbakır yolunda, Diyarbakır’a 15 km. lik bir mesafededir. 2003’te vefat eden Şeyh Seyda Muhammed Emin el-Haydarî’nin kabri şerifi bu külliyenin sınırları içindedir. Şeyh Muhammed Emin Hayderî’nin ilmî, tasavvufî ve manevî mirası, toprağa düşerek filizlenen bir tohum misali, onun vefatından sonra etrafa dal budak salmıştır. Nitekim vefatına yakın zamanlarda “benden sonra ilmi/tasavvufî hizmet gelişecek, inkişaf ederek etrafa dal budak salacaktır” demiştir. Kendisinden sonra tedris ve irşad kürsüsüne geçen oğlu Şeyh Seyda Ahmed el-Hayderî ilim, irşad ve tasavvuf mecrasında faaliyetleriyle pederini tasdik etmiştir. Seyda Ahmed el- Hayderî henüz babası hayattayken ilmi icazetnamesini aldıktan sonra, tarikat derslerini, tasavvufî seyr-u sulûk sürecini tamamlamıştır. Bunun üzerine ba- bası, Seyda Ahmed Hayderî’yi yanına alarak Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin oğlu Şeyh Abdulğani el-Haznevi’ye götürmüş ve ondan halifelik talep etmiştir. Şeyh Abdulğani el-Haznevî, Şeyh Muhammed Emin el-Haydarî ile birlikte Seyda Ahmed el-Hayderî’ye halifelik vermiş, o da pederinden aldığı ilmi ve tasavvufî mirası geliştirerek günümüze taşımıştır. Seyda Ahmed el-Hayderî Diyarbakır merkezli olmak üzere Bingöl, Muş, Mardin, Urfa, Adana ve İstanbul’daki ilim ve tasavvuf merkezli irşad faaliyetlerine devam etmekte, irşad faaliyeti kapsamında belirli aralıklarla Bingöl’e, Bingöl’e bağlı Ilıca beldesine, Dik köyüne ve Genç ilçesine gelmektedir. Dik köyünde uzun yıllar boyunca medrese ilimleri okutan, tarikat ve irşad faaliyeti yürüten merhum Molla Zeki efendi, henüz ha- yatta olan Molla Heybet, Molla Halim ve Molla Muhammed efendiler ilim ve tasavvufta Hayderî medresesine bağlıdır. Seyda Ahmed el-Hayderî, Silvan karayolu üzerinde Diyarbakır’a 15 km. mesafelik bir mevkide, pederinin hayattayken başlattığı ilim ve tasavvuf külliyesini tamamlamış, Hayderî medresesini nicelik ve nitelik bakımından geliştirmiştir. Belirtilen mevkide cami, lojman ve yedi katlı bir medrese inşaatını tamamlamış, pederinin medrese, tasavvuf, ilim ve fıkıh geleneğini güçlendirerek devam ettirmiştir. Haznevî medresesinin bir şubesi olan Hayderî medresesi merkez olmak üzere Diyarbakır, Adana, Muş, Mardin, Urfa ve İstanbul’da yaklaşık 15 adet şube açmış ve faaliyete geçirmiştir. Bu şubelerden bir kısmı külliye vasfındadır. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Günümüzde Halidi Geleneğinde Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi ( Seyda Muhammed Emin El Hayderi- Medresesi Örneği) , Ramazan Korkut

📍 Diyarbakır

Molla Muhyiddin el – Haveli

Resmi kaynaklara göre Molla Muhyiddîn el-Hâvelî, 01.07.1896 Siirt ilinin Baykan ilçesinin Garzan denilen bölgesinin Ormanpınar (Bilvanîs) köyü doğumlu görünmektedir. Bununla beraber el-Mektûbât adlı eseri ve çocuklarının kendisinden aktararak verdikleri bilgilere göre 1909 yılında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Annesinin adı Halime, babasının adı Ali’dir. Babası halk arasında Molla Ali diye bilinmektedir. Molla Muhyiddîn el-Hâvelî’nin ailesi aslen Irak’ın Süleymaniye şehrine bağlı Berzenc köyündendir. Dedeleri oradan yaklaşık olarak 150-200 sene (8-9 göbek) önce bilinmeyen bazı sebeplerden ötürü Gercüş ilçesi Vergili (Becirman) köyüne göç etmiş ve burada yaşamaya devam etmişlerdir. Daha sonra Siirt’in Baykan ilçesinin Ormanpınar (Bilvanîs) köyüne taşınmışlardır. Molla Muhyiddîn el-Hâvelî, Baykan Bilvanîs köyünden olup, medrese tahsilini, Oğin, Norşin ve Çır (Çukurca)’da tamamlamıştır. İlk derslerini de Baykan ilçesine bağlı Siyan köyünde imamlık görevini ifa eden babasından almaya başlamıştır. el-Hâvelî, daha sonraki eğitimine kayınpederi de olacak Molla Alâüddîn’in(ö. ?) yanında Baykan ilçesine bağlı Çır (Çukurca) köyünde devam etmiştir. Bir ay Norşin’de Hazret’in torunu Molla Cemâleddîn’den, bir ay da Kozluk ilçesinde Molla Reşid Arıncî’den ders almıştır. Geriye kalan eğitimini kayın pederi Molla Alâüddîn’in rahle-i tedrisinden geçerek tamamlamıştır. Medrese eğitimini 17 yaşında bitirerek Molla Alâüddîn’den icazetnamesini almış ve bundan sonra 3 yıl süreyle hocasıyla birlikte aynı medresede ders vermeye başlamıştır. el-Hâvelî, 22 yaşından itibaren tasavvufî ve ilmî çalışmalarını Şeyh Abdülhakim el-Hüseynî (1902/1972) (Menzil Şeyhi M. Raşit Erol’ un(1930/1993) babası) ile birlikte zamanın meşhur mutasavvıflarından, Suriye’de ikamet eden Şeyh Ahmed Haznevî’nin (1886/1950) yanında sürdürmüş, şeyhinin vefatı üzerine, Norşinli Şeyh M. Maşuk ’un yanında tasavvuf eğitimini tamamlayıp hilafetini ondan almıştır. Norşin medresesinin mürşid ve müderrislerinin birbirlerine yazdıkları mektuplar incelendiğinde, bölge halkının günlük hayatta karşılaştığı sorunlarla ilgili çok sayıda fetva ve açıklamayı ihtiva ettikleri görülecektir. Bu mektuplar ilmî ve tasavvufî konularda küçük birer risale niteliği taşımaktadır. Hâlidî şeyhi el-Hâvelî de bu geleneğin bir parçası olarak çevre illere hatta Ezher şeyhine mektuplar yazarak bu alanda epey verimli olmuştur. Ayrıca Hâlidî şeyhleri, müderrislik ve irşad görevlerinin yanında ihtiyaç anında toplumu yönlendiren, rehberlik ve öncülük eden âlimler olarak görev yapmış, bazen de arabuluculuk görevlerini de üstlenerek toplumda şiddetin önlenmesi ve huzur ortamının hâkim olmasında önemli katkılar sağlamışlardır. Yani bu gelenekte tasavvuf/ tekke geleneği yanı sıra ilim-irşad geleneği de vardır hatta bu gelenek daha hâkim olarak karşımıza çıkmaktadır. el-Hâvelî tasavvufî geleneğin tekke ayağını değil de ilim-irşad ayağı olan medrese geleneğini esas almıştır. Bu geleneğin tekke ayağı ise genelde bölgenin şeyh ailelerinin sürdürdüğü görülmektedir. el-Hâvelî, düzenlediği sohbetlerle insanların zamanlarını ilim, irfan ve ibadetle geçirmelerini sağlamış bu sayede onların vakitlerini boşa harcamalarına engel olmuştur. el-Hâvelî Hâlidî geleneğin ilim-irşad ayağı medrese ekolünün en müşahhas örneklerindendir. O hem medrese hem de yazdığı el-Mektûbât adlı eseriyle bu ilim-irşad geleneğin bir halkası olduğunu bize göstermiştir. el-Hâvelî, bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetvalarıyla nam salmıştır. Seyda Molla Muhyiddîn hazretleri Şeyh Muhammed Maşuk’un hem amel arkadaşı hem de halifesidir. Arkasında altı halife ve gözü yaşlı binlerce seven bırakarak 1987 yılında seccadesinde sabah namazı öncesinde dâr-ı bekâya göç etmiştir. Mezarı Baykan’ın Bayika Köyündedir. El-Hâvelî’nin Halifeleri el-Hâvelî, ilim adamlığının yanında, zühd ve takvâya dayalı yaşamıyla daşöhret bulmuştur. O, Tasavvufun önemli bir kolu olan Hâlidî tarikatında şeyh mertebesine ulaşmıştır. el-Hâvelî, dinî ilimleri öğrettiği gibi, tasavvuf konusunda da çok kişiye ders vermiş, bunlardan tasavvuf eğitimini tamamlayan altı kişiye de irşat izni vermiş ve onları halifesi olarak tayin etmiştir. Yukarıda Hâlid-i Bağdâdî’nin, zahirî ilimlerde icazeti olmayana hilafet görevi vermediğini aktarmıştık. el-Hâvelî’nin de hilafet verdiği kişilerin zahirî ilimlerde icazeti olan kişiler olduğunu görmekteyiz. Bu kişiler ise aşağıda zikredilenlerdir; 1- Şeyh Bedreddin Mutlu (Kendi şeyhi Şeyh Maşuk’un oğlu) 2- Norşinli Şeyh Fadli Kocaman 3- Molla Havi Akkuş (1927-31/2015) 4- Molla Hasib 5- Molla Abdullah Dibo 6- Molla Muhammed Arıncî. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Tarikatının Halifelerinden Molla Muhyiddin El Haveli ve Tasavvufa dair Fetvaları, Necmettin Kartal

📍 Baykan, Siirt

Şeyh Abdüllatif Haziyani

Şeyh Abdullatif, 1887 yılında Xaziyan/Savaşçılar köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda medrese tahsiline başlamıştır. İlk olarak babasından ders almıştır. Daha sonra Muş’un Pazu köyünde kendi akrabası olan Mele Hasan’ê Bakê’nın medresesinde, Varto’nun Rindaliya ve Hacibey köyünde Sultanşenli Muhammed’in medresesinde ardından Karayazı’nın Dehar köyünde okumuştur. Dehar’da okurken irşat amacıyla köyleri dolaşan Şeyh Said’ê Palu ile tanışmış ve daha sonra onların köyü olan Hınıs’ın Kolhisar köyüne geçerek Şeyh Said Efendi’nin medresesinde Şeyh Ali Rıza Efendi ile beraber okumuştur. Oradan ayrıldıktan sonra Melekan köyünde Şeyh Abdullah Efendi’nin medresesinde okumuştur. Medrese tahsilini bitirdikten sonra kendi köyü olan Xaziya’da medrese açmıştır. 1925 yılında Şeyh Said hadisesi başlayınca ailesinin birçok ferdiyle birlikte aktif olarak harekete katılmıştır. Hareketin yenilgiye uğraması, Şeyh Said ve arkadaşlarının İran’a kaçmaya karar vermesi üzerine “maddi imkânım yoktur, İran seferine katılmak suretiyle kimseye yük olmak istemem” diyerek dağlarda saklanmaya devam etmiştir. Muş bölgesinde altı ay firar kaldıktan sonra ihbar sonucu yeri tespit edil- miştir. Bunun üzerine Bingöllü Yado Ağa’nın yanına gitmeye karar vermiş, arkadaşlarıyla yola çıkmıştır. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Melekan köyüne yakın bir yerde kar fırtınasına yakalanmış ve arkadaşlarıyla birlikte burada yakalanıp önce Muş sonra Bitlis İstiklal Mahkemesinde idamla yargılanırken 1927 örfi ida- renin kalkmasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur. Toplam 18 ay hapis sonucu 1927 yılında cezaevinden çıktıktan sonra “Tertela Şexa ( Şeyhlerin yaşadığı büyük felaket )” büyük döneminde yakılmış olan Haziyan köyüne dönmüş ve medreselerin yasak olduğu dönemde kendi evininin bitişiğinde bir medrese/hücre inşa etmiş, gizlice burada ders vermiştir. 1935 yılında bölgede etkili olan ailelerin sürgün edilmeye başlanması üzerine sürgünden kaçmak için ailesi ile birlikte Hazro’nun Dedaş köyüne gitmiş ve burada iki yıl kalmıştır. Daha sonra tekrar Haziyan Köyüne dönmüştür. Şeyh Abdullatif, bir süre sonra Nakşibendî tarikatının bir zincirinin halkasına katılma gereği duydu ve Şeyh Kekê’nin hizmetine girdi ve onun yanında riyazet çekerek tasavvufi terbiyesini almaya başladı. Onun bereketli dergâhında riyazet ve amelini tamamladı. Bir süre sonra Şeyh, onu icazet vermeye layık/ehil görünce ve 1931 yılında icazetini vererek onu Nakşibendî halifesi olarak seçti. O bu vazifesiyle Haziyan köyünde ikamet etmiş ve bölgede İslam ve tarikat faaliyetlerini yürütmüştür. 1946 yılında gözlem altında tutulması amacıyla Nahiye Müdürünün baskısıyla Haziyan köyünden alınıp o dönem nahiye olan Yaygın’a yerleştirilmiş ve orada zorunlu iskâna tabi tutulmuştur. Yaygın’da kendi evi olmadığı için uzun süre komşuların kendisine tahsis ettiği derme çatma evlerde kalmıştır. Nahiye müdürünün ve karakolun bulunduğu bir ortamda medresede açmanın imkânsızlığı yüzünden medrese/hücre açamamıştır. Böylece Haziyan’da gizlice devam eden medrese süreci son bulmuştur. Babası ve dedesi idam edilmiş olan Aladin’ê Mele Emin, Mele İbrahim (Zaza) Mele Kasım (Zaza) Kendi oğlu Şeyh Mehmet Emin’e ders vermiştir. Mehmet Çağlayan Şark Ulemaları eserinde sahibi Şeyh Abdullatif’in çektiği eziyet ve sıkıntılardan söz ederken, yıpranmış olmasına rağmen bunu hiç sezdirmediğini ve kendisini her ziyaret ettiğinde mütebessim ve hiçbir sıkıntısı yokmuş görünümünü verdiğini aktarmaktadır. Çağlayan, ayrıca en sıkıntılı durumunda bile Şeyh Abdullatif’in teheccüt namazlarını ve evradını ihmal etmediğini, ne siyasi şartlar ne de sağlık şartlarına takılmadan Kur’an çizgisini bağlı kaldığını, irşad tebliğ ve halka hizmet etmekten ve hakkı söylemekten çekinmediğini aktarır. Şeyh Abdüllatif, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yaşanan çalkantılardan bizzat etkilenmiş ve Şeyh Said’in hareketine aktif katılım sağlamış birisi olarak sözüm ona işler normale vardıktan sonra da devlet, siyaset ve devletin kurumlarından uzak kalmıştır. Zorunlu olmadıkça kılık kıyafet kanunu yüzünden Muş’a bile gitmemiştir. Kimseye halifelik vermemiş ve 1964 yılında yaygın nahiyesinde vefat etmiş ardından ardından Haziyan köyünde (savaşçılar – Muş ) defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Muş

Şeyh İbiş ( İbrahim )

Şeyh İbiş (İbrahim) Temmuz 1866 yılında Baskil’in Şefkatli köyünde dünyaya gelmiştir. Nefesoğulları olan soy isimleri daha sonra Yünkül olarak değişmiştir. Şeyh İbiş önceleri Mustafa Kazım Baba adında bir mürşide bağlıydı. Şeyh Kekê’nin Baskil’e gelmesi döneminde yaşadığı bir olay üzerine kendisine bağlanıp mürit olmuştur. Şöyle ki Kekê, ailesi ile birlikte Baskil’e geldiğinde Şeyh İbrahim’in evine misafir olmuştur. Ev sahipleri onun yatağını kapı eşiğine yakın hazırlamış ve kendisine değersiz bir misafir olarak hizmette bulunmuşlardır. Şeyh İbiş aynı gece gördüğü bir rüya görmüş olacak ki Şeyh İbiş uykudan telaşla kalmış ve hanımına “hanım kalk biz, büyük bir hata etmişiz. Bu misafirimiz değerli bir misafirdir, hünerini anlayamamışız.” demiştir. Ardından Şeyh Kekê’yi uyandırmış ve ona “hakkınızı helal edin, size saygıda kusur etmişiz” diyerek yattığı yeri değiştirmişlerdir. Şeyh Kekê, yanında bir süre amel eden bu zata, tasavvuf icazeti vermiştir. Bu icazet halen torunları tarafından muhafaza edilmektedir. Âlim ve muttaki olan bu zat çok zaman geçmeden 1905 yılında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl
Şeyh Ahmed el-Çani (k.s.)

Şeyh Ahmed el-Çani (k.s.)

📍 Bingöl

Şeyh Muhammed Emin Haziyani

Şeyh Abdullatif Haziyani ’nin oğlu olan Şeyh Muhammed Emin 1931 yılında Haziyan’da dünyaya geldi. Şeyh Abdullatif cezaevindeyken iki oğlu ölmüştü. Cezaevinden çıktıktan sonra, bilahare dünyaya gelen büyük oğluna Muhammed Emin küçük oğluna ise Mustafa ismini koymuştur. Zira Rus harbinde Şeyh Abdullatif’in kardeşi (amcası) Şeyh Muhammed Emin ile amcasının oğlu Şeyh Mustafa şehit düşmüş Şeyh Abdullatif de onların isimlerini çocuklarına vermiştir. İlk eğitimini kendi evinde talebelere gizlice ders veren babasından almıştır. Daha sonra Muş’a bağlı Qijiltax/Kızıldağ köyünde Mele Mustafa Çağlayan, Tifnîk köyünde Mele Mahfuz, Palas köyünde Mele Yusuf (Bulanıklı) ve yine Qıjıltax köyünde Mele Mehmet Çağlayan (eski Muş Müftüsü) adlı hocalardan ders almıştır. Sonra Diyarbakır ilinin Hazro ilçesinde bulunan meşhur Seydayê Hacı Fettah’ın medresesine geçip ondan ders almıştır. Ondan sonra Malazgirt ilçesine bağlı “Toraqa” köyünde meşhur Mele Zahirê Tendurek-i’den ders almıştır. Sonraki yıllarda Mele Zahirê Tendurekê Solhan ilçesinin Melekan köyüne geçince oda oraya geçip dört yıl daha ondan ders almıştır. En son Dadina’da Mele Selim’in yanında eğitimini tamamlayarak ondan ilim icazetini almıştır. Hayatının öğrencilik dönemlerinde Mele Selim ile birlikte olmuş ve bu birliktelik tasavvuf döneminde de devam etmiştir. Medrese tahsilini bitirmesinin ardından 1955 yılında yaygında evinin bitişiğinde bir hücre inşâ ederek bir medrese açmıştır. 1989 yılına kadar medrese faaliyetlerini sürdürmüştür. 90’lı yılların çalkantılısından oldukça etkilenen ve büyük baskı gören Şeyh Muhammed Emin için medresede ders vermek fiilen imkânsız hale gelince 35 yıllık medresesi kapanmıştır. Bölgede tanınan bir Şeyh sülalesine mensup ve Nakşibendî tarikatının halifesi olmasına rağmen bunun maddi imkanlarından istifade etmeyi hiç düşünmemiş, mütevazi bir hayat sürdürmeyi tercih etmiştir. İlim ve medrese ehli olduğu halde bir köylü gibi yaşamaya, kibir ve gösterişten uzak bir hayat sürmeye üzen göstermiştir. Medreselerin yasak olduğu dönemde zor şartlarda medrese tahsilini yapıp bitirdi. “Kaçak” medreselerde yetişen birisi olarak yine “kaçak” medreselerde yıllarca medrese talebelerine/feqîlere ders verdi. İlmiyle fesahatiyle dürüstlüğüyle bir peygamber varisi olarak çevresindeki saygınlığı ve ailesinin eksisini hiçbir zaman istismar etmemiş ve onu dünyasına alet etmemiş, uzun süre müderrislik yaparak talebe yetiştirmiştir. Ne hazindir ki derin göçlerin pençesine ve hizmetine düşmüş bazıları, onu karanlık odaklarla birlikte yıpratmaya çalışmışlardır. Şeyh Muhammed Emin’in en önemli özelliklerden biri dini yaşam alanında ve bölgedeki kişisel özgürlükler alanında halkın çektiği acılara ortak olması ve bunu söylemekten çekinmemesidir. Zira o, eli nasırlı ender şeyhlerden birisi olarak bölgede vuku bulan hadislere tepki gösterir ve zalim idarecilerin yüzüne “zalimsiniz” diye haykıra bilen cesur bir âlimdi. O, mücadelesi, cesur ve yiğit tavrıyla bölgesini ve Müslümanların lideri, mana rehberi, gönül adamı idi olarak halkın acılarına ortak olmuş, bildiklerini söylemekten asla yılmamıştır. Kendisine yapılan baskıların ve hakaretlerin çoğaldığı bir dönemde bir dönemde bazı dostlarını ve akrabalarını ziyaret etmiş ve vedalaşmıştır. Bu ziyaretlerin birinde emekli Müftü Mehmet Çağlayan ve bazı dostları, ondan dönmemesi için uğraşmışlardır. Ancak kendisi tüm ısrarlara rağmen “Şayet öldürülürsem beni babamın ve dedemin türbelerini yanına defnedin” diyerek vedalaşmıştır. Şeyh Muhammed Emin, ilim tahsilini Hâlidî tarikatının medreselerinde yapmış ve Hâlidî şeyhleriyle her zaman iç içe olmuştur. Yaygın köyünde medrese açtıktan sonra zaman zaman Melekan’a giden Şeyh Muhammed Emin tarikat icazetini Melekan’dan Şeyh Ebubekir’den almıştır. Şeyh Muhammed Emin, Şeyh Ebubekir’den hilafeti, Şeyh Selim Dadinan, Şeyh Vahdeddin ve Şeyh Bahaeddin Rindaliya’ya ile birlikte icazet almıştır. Şeyh Ebu Bekir’in halifelik verdiği dört kişiden biri olarak Postnişin olmuştur. Şeyh Muhammed Emin, 1969 yılında Mele Selim ve Mele İhsan’ın da bulunduğu büyük kafile ile Şeyh Ebubekir’e son hac yolculuğunda eşlik etmiştir. Cumhuriyetten itibaren hiç bitmeyen sıkıntılar, baskı ve gözaltılar, 12 Eylül döneminde ve 90’lı yıllarda da devam etmiştir. 23 Ekim 1993 yılında evinin bulunduğu Şikeftiya köyüne helikopterler eşliğinde yapılan baskında gözaltına alındı, serbest bırakılması için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Şeyh Muhammed Emin bu şekilde 1993 yılında 5 Kasım günü Şehit edildi. Daha sonra Cesedi Muş’un dışında Köykent civarında tanınmaz bir şekilde 6 Kasım 1993 Cumartesi günü öldürüldü. Şehadetinden sonra evi yakıldı ve ailesi göçe zorlandı. Taziyesine bile müsaade edilmedi. Maalesef bütün bunlar yaşanırken yıllarca görev yaptığı kurumundan ve diğer İslamî yayın organlarından olayla ilgili bir tepki gösterilmedi. Ailesinin davacı olduğu Muş’taki kimi askeri yetkililerin davalı olduğu dava, Yargıtay aşamasında sürmektedir. Kendisi Halifelik vermeden vefat etmiştir. Tarikata mensup olan Mele Azin ailesi, bölgeye ayak bastığı andan itibaren ilim ve tasavvuf alanında önemli gayretlerde bulunmuştur. Daha önceleri Kadirî olan aile, Şeyh Ali Sebitî ve Şeyh Abdullah’ın özel ziyaretleri sonucu Nakşîliğin Hâlidî koluna geçmeyi kabul etmiştir. Tasavvuf, ailede bir kültür niteliğine bürünmüş ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu silsilede yer alan zatlar: Şeyh Ahmedî Hazyanî , Şeyh Abdulhamid Haziyani , Şeyh Ali Hırbızunî , Şeyh Hasanî Haziyanî , Şeyh Abdulhamit İnali, Şeyh Kekê (Şeyh Abdulmecid) , Şeyh Abdullatif Haziyanî , Şeyh Muhammed Emin Haziyanî’dır. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Muş

Şeyh Bahauddin Rındaliyani

Şeyh Ebubekir Melekani’nin ilk halifesi olan Şeyh Bahauddin aslen Muş Varto ilçesinin Rındaliyan köyünden olup yörenin büyük âlimlerinden birisidir. Şeyh Bahauddin, Şeyh Ebu Bekir’in oğlu Şeyh Vahdettin’in medrese tahsilini, 1952 yılında yanında ikmal ettiği kimsedir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner

📍 Bingöl

Şeyh Vahdettin el-Melekani

Şeyh Ebu Bekir Melekani ‘nin oğlu Vahdettin Efendi, önemli ölçüde Melekan medresesinde özel olarak getirilen Molla Muhammed Hâlid el-Parhangukî, Seyda Molla Abdulhamid es-Sağnisî ve Seyda Muhammed Zahir et-Tendürkî’den medrese usulünde eğitim görmüştür. Kalan birkaç kitabını Seyda Şeyh Bahauddin’in yanında okuyarak 1952 yılında medrese ilmini tamamlamış ve Melekan’da 1969 yılına kadar burada talebe okutmuştur. Bu tarihte Bingöl’e taşınmasıyla Melekan Medresesi kapanmış, bu durum, yöre için büyük bir kayıp olmuştur. Şeyh Ebu Bekir Efendi iyi bir âlim, nazik ve herkes tarafından güvenilir olarak bilinen biricik oğluna bir merasimle tarikat icazeti vermiştir. Vahdettin Efendi de oğlu Şeyh Selahaddin’e, Molla Abdullah el-Kasmanî (Bingöl) (ö. 2017)’ye Molla Abdullah Akdeniz’e, Molla Hadi Karbaşanî’ye (Özmen), Seyda Molla Muhammed Selim’in oğlu Molla Faysal Daninanî’ye (Taş) icazet vermiştir. Şeyh Selahaddin halen Bingöl merkezde ikamet etmektedir. Molla Abdullah Bingöl ise bir süre Solhan Kasıman köyünde tedrise bulunduktan sonra Bingöl merkeze yerleşmiş, 2017 yılında burada vefat etmiştir. Molla Abdullah Akdeniz Solhan’da uzun yıllar imamlık yapmış, vaaz ve irşatta bulunmuştur. Halen Solhan merkezde ikamet etmektedir. Molla Faysal, ise köyü Daninan’da tedrise devam etmektedir. Şeyh Vahdeddin Efendi 15 Mayıs 2009 da vefat etmiştir.

📍 Bingöl

Şeyh Abdulmecid el-Xırbızuni (Şeyh Keke )

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Çatağ/Çatak köyünde dünyaya gelen Şeyh Kekê’nin doğum tarihi net olarak bilinmemektedir. Yaklaşık 77 yıl yaşamış, 1942 yılında vefat etmiş ve Varto’nun Dadinan köyünde defnedilmişti r. Halk arasında lakabı Kekê olan bu zatın adı Abdulmecid’dir. Ancak ismi resmiyette Abdülhamit olarak kayıtlıdır. Şeyh Kekê’nin adı, Şeyh İbiş’e vermiş olduğu icazette “el-Hırbızunî” olarak yer almaktadır. Şeyh Kekê’nin Halifan’da medfun olan babasının adı Mele Ahmed, annesi de Angak’lı akrabalarından olan Kevê’dir. Şeyh Kekê İnali köyünde Şeyh Abdülhamid’in medresesinde, Pazu’da Mele Hasan-ê Baki’nin medresesinde ve Melekan’da okumuştur. Keke’nin oğlu olan Mele Abdülkerim genç yaşta vefat etmiştir ve Çatak’ta metfundur. Şeyh Keke’nin Mele Muhammed, Aziz ve Salih isimli üç kardeşi vardır. Çatak’ta olduğu dönemde Rus harbi geçekleşmiş ve bu savaşta Salih isimli kardeşi şehit düşmüştür. Aynı dönemlerde, kardeşi Aziz ve eşi ayrıca yeğeni Zozan ile birlikte Baskil’e muhacir olmuşlardır. Baskil’de kaldıkları dönemde Zozan ve amcaları, odun satmakla geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır. Şeyh Sait Ayaklanması 1.Dünya savaşında yaşadığı acıları henüz atlatmamışken tüm ülkeyi kasıp kavuran dinî, kültürel ve etnik farklılıklardan mütevellit kavgalara şahitlik eden bir dönemi yaşamıştır. Osmanlının son bulması ve yönetim şeklinin değişmesinden ardından gerek yeni kanunlar gerekse halka yapılan zulümler sebebiyle bölgenin önemli kanaat önderleri bir rol üstlendiler, baskı ve zulme karşı mücadele başlatma kararı aldılar. Bu hareket kararını alanların başında medreselerde yetişmiş ilim adamları ve tarikat şeyhleri geliyordu. Ayaklanmanın başarıya ulaşmaması neticesinde olaydan önce zaten var olan zulümler yeni bir nitelik kazanarak daha da arttı. Şeyh Kekê, Şeyh Abdullah ile birlikte Şeyh Said hareketine katılanlardan birisiydi. Hareket önderlerinin İran’a kaçmaya karar vermeleri üzerine Şeyh Abdullah babasının tarikat halifesi olan Şeyh Kekê’ye “sen de kaç” deyince o da “seni bırakıp kaçamam.” dedi. Bunun üzerine Şeyh Abdullah Efendi: “Yöremizde Nakşî tarikatından temsilcinin tükenmemesi için sen kaç! Umulur ki kurtulursun, geride kalan halka faydalı olacaksın.” deyince Şeyh Kekê de kurtuldu. Bu olayda Şeyh Abdullah’ın kardeşi Şeyh Mustafa da ağabeyinin tavsiyesi ile kurtulanlar arasındadır. Benzer direktif Şeyh Said’den de gelmiştir. Şeyh Said ve arkadaşları Abdurrahman Paşa köprüsüne geldiklerinde Köprüye yaklaşık on km kala Şeyh Said, kendisine “Ruhuma öyle ayandır, biz gideriz. Sen kalırsın. Geride kalanlar/Çocuklarımız sana emanet.” demiş. Bunun üzerine o da: “Başımız senin yoluna feda olsun. Sen gidersen ben de giderim.” sözüyle cevap vermiştir. Muş – Varto ve Elazığ Günleri Şeyh Kekê, Şerafettin dağlarının yarısının karlı olduğu bir dönemde Varto ovasında gece dışarıda kalmış, soyguncular onu yakalamış, iç giysisi hariç üzerindeki elbiseleri dâhil her şeyini almışlardır. Bu olaylardan sonra Şeyh Kekê için yedi yıl kadar süren uzun bir saklanma dönemi başlamış ve ilk olarak Varto’nun Karagivic, İnali köyleri ile Muş’un Pazu köyünde evlerin altında yapılan sığınaklarda veya köy dışındaki mağaralarda saklanmıştır. Bir ara sevenleri, güvenli olacağı gerekçesi ile ahırda saklanmasını istemişlerdir. Ancak o, ahırdaki necasetten dolayı ahırın ibadete münasip olmadığını söyleyerek uygun bir yer istemiştir. Bunun üzerine ot yığınları arasında gereği kadar ge- nişlikte oda ortamı oluşturulmuş ve Şeyh Kekê burada altı ay kadar bir süre saklanmıştır. Süreç içinde din adamlarının ve Kürt bölgesinin önemli simalarına yapılan baskıların daha da artması üzerine gizlice Elazığ’a geçmiştir Baskil’de Şefkatli, Karaali ve Mirpalas’da bir süre kalan Şeyh Kekê Elazığ’ın o zaman bir köyü şimdi de bir mahallesi olan Sürsüri/Sursuri’ye geçmiştir. Buraya geldiğinde önü daha çok yayılmış Elazığ’ın alim ve zahitlere düşkün zevatı ve kanaat önderleri tarafından gizlice ziyaret edilmiştir. Bunlardan biri Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatını ilk tespit eden ve cenaze işlemlerinde bulunan Vaiz Hacı Ömer Bilginoğlu’dur. Hacı Ömer, kendisini ziyaret etmiş ve bu ziyarette Şeyh Kekê’nin hali ile ilgili yaşadığı bazı hatıralarını çevresindekilere anlatmıştır. Şeyh Kekê yaklaşık yedi yıllık bir saklanma dönemi sonrası Elazığ’dan ayrılır ve memlekete döner. Bu ayrılışını sebebi olarak bir albayın kendisinin ziyarete gelmesi anlatılır. Şöyle ki: Bir albay, jipi ile mahalleye gelip kendisini sorar. Mahallenin muhtarı, onu Cami imamına götürür. Albay, götürüldüğü kişinin Şeyh Kekê olmadığını anlar ve ben Şeyhi tutuklamaya değil ziyarete geldim der. Bunun üzerine onu Şeyhe götürürler. Bu ziyaretten sonra Kekê, “Ehl-i dünya, makam mevki sahipleri ve devlet erkânı beni tanıyıp iltifat ettikten sonra benim burada fazla yerim yoktur.” deyip rahatsızlığını belirtmiştir. Affın çıkmasından sonra da buradan ayrılıp memlekete gitmiştir. Tasavvufî yönü ve Faaliyetleri Şeyh Kekê yaşadığı dönemin zulmü ve baskıları döneminde arananlardan olması nedeniyle ilim ile iştigal edememiş ve medrese faaliyetleri yürütememiştir. Kendisinin maruz kaldığı baskı ve takip sebebiyle gittiği her yerde irşat tebliğ ve tasavvuf faaliyetlerini zor şartlarda da olsa yapmıştır. Hadiseden önce bölgede tasavvuf çevresi ile ilmî ve tarikat mesaisi olan Şeyh Kekê gençliğinin bu döneminde tarihin en büyük hadiselerinden biri olan 1.dünya harbi, Rusların işgali Osmanlının yıkılışı gibi büyük olaylara şahit olmuştur. Bu dönemlerde Şeyh Kekê, ailesi ve tarikat çevresi bil fiil her gelişmeden etkilenmişlerdir. Rus harbi döneminde Baskil’e giden Şeyh Kekê’nin bu dönemde de tasavvufi faaliyetleri olmuştur. Nitekim Şeyh İbiş’e tarikat icazetini bu dönemde vermiştir. Memlekete dönüşü sonrası yeni siyasi karmaşalar ve baskılar ortaya çıkınca Şeyh Said ayaklanması gerçekleşmiş ve Şeyh Keke de bizatihi bu hareketin içinde yer almıştır. Ayaklanmanın başarısız olması sonucu bölgenin tarikat şeyleri ve âlimleri idam, hapis, sürgün ve firar gibi sonuçlarla karşı karşıya kalmışlardır. Daha önce anlatıldığı üzere Şeyh Said’in ve Şeyh Abdullah’ın kendisinden kurtulmasını istemeleri üzerine kurtulmuş ve yedi yılını saklanarak geçirmiştir. Bölgede emellerini gerçekleştirmek isteyenler ayaklanmayı fırsata dönüştürmek istemiş, yörede dinî ve tasavvufî otoritesi olan zevatın hepsini toplamışlardır. Bunun üzerine kendisi dışında yörede neredeyse icazetli kimse kalmamıştır. Bölgenin düştüğü durumun acısını en derinden hisseden Şeyh Kekê, dini liderlerin ek- sikliğinden mütevellit dini ve toplumsal sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Şeyh Kekê’nin esas faaliyetleri, bugünden sonra başlamıştır. Saklanmanın getirdiği zorluk ve dar imkânlara rağmen saklanma dönemi irşat ve hizmetler açısından akim ve semeresiz geçmemiştir. Söz konusu dönemde onun yakın çevre üzerindeki en etkili yönü, âbid olması ve Kur’an ve sünnete bağlı bir yaşam sürdürmesi olmuştur. Onu görenler onun manevî halinden son derece etkilenmiş ve kendisine yakın olmaya çalışmışlardır. Şeyh Kekê’nin belki de en önemli faaliyeti, Bingöl’ün Solhan ilçesinde Şeyh Ebubekir’i Muş’ta ise Şeyh Abdullatif’i halife seçerek yetim bırakılan yüreyi ihya etmek istemiştir. Kendi şeyhinin kardeşi ve Meleken postnişini olan Şeyh Abdullah’ın idam edilmesinden sonra onun yadigârı olan Şeyh Ebubekir’e halifelik vermesinin ardından; Beroj’da ikamet eden Şeyh Abubekir, 1936’da Melekan’a geçmiş ve Melekan için yeni bir dönem başlatmıştır. Bu süre içinde Şeyh Kekê de bizatihi ona değer vererek halkın ona teveccüh etmesi sağlamıştır. Muş tarafında ise Şeyh Abdullatif’i ilim ve irşad ile hizmetler için halife olarak seçmiştir. Şeyh Abdullatif köylerde dolaşarak ve kendisine yapılan ziyaretlerle halkı irşat etmeye çalışmış bunun dışında ilim tedrisatı için de çaba sarf etmiştir. Ne var ki üzerindeki baskı ve takiplerin kesintiye uğramadan devam etmesi nedeniyle bu hizmetlerinde hep engellerle karşılaşmıştır. Onlar bu bölgelerde tasavvufî çalışmaları yaparken kendisi de aynı bölgede Varto, Muş, Bingöl civarında İslamî hizmetleri diri tutmak için yaşına ve çek- miş olduğu sıkıntılara aldırmadan aktif bir şekilde hep dolaşmıştır. Bu gezileri, yerleşim yerleri ile sinirli kalmamış, Dadinan, Pazu yaylaları ayrıca Şerafettin dağlarında yer alan Melekan’ın “Kandil yaylası”, Hırbizun”un “Seyidan yaylası” gibi yaylalara dahi bazen yalnız bazen de halifeleriyle gidip dolaştığı ve kaldığı bilinmektedir. Bu uygulaması ile zorlu döneme karşın İslami bilincin ve tasavvufi geleneğin hareket halinde olmasını sağlamış, medrese ve dergâh hizmetleri başlamış, neticede yok olma tehdidi ile karşı karşıya olan Hâlidilik geleneği yörede tekrar ihya olmuştur. Halkın kendilerine olan teveccühüne ve itibara bakıldığında bu gayretlerin hedefine vardığı açıkça görülmektedir. Onun özverisi sonucu yöre, Şeyh Said ve Şeyh Abdullah’ın korktuğu akıbetten kurtulmuştur. Şeyh Kekê cömertliği yanında insanların hallerini dert edinen biriydi. Mümkün olduğunca çevresine faydalı olmaya çalışmış ne var ki dönemin baskınları ve aramaları münasebetiyle irşat ve tebliğini açık yapamamıştır. Tüm tahşidatlar ve takiplere rağmen halkın sevgi ve saygısını kazanmış, manevî açıdan kendisinden istifade edilmiştir. Kendisine hizmet eden aileler, onun hizmeti ve duaları sayesinde istikametlerini koruduklarını ve tasavvufa yakın kaldıkları kanaatini taşımaktadırlar. Dini yaşama hassasiyetine sahip, kadirşinas olan bu değerli aileler, dedelerinin bu musahebetinden son derece iftiharla söz etmektedirler. Şeyh Kekê bir taraftan dini hizmetler ve toplumsal sorunlarla ilgilenerek halkın içinde olmuş diğer taraftan da ibadet ve riyazet içinde olmuştur. Günün bazı vakitlerini halvete ayırmıştır. Bazen sabah vaktinde insanlardan uzak dağ ve derelere gider ibadet ve tefekkür ile meşgul olur öğle vaktine kadar dönmezdi. Yaşam tarzında takva ve zühde son derece ehemmiyet vermiştir. Ecdadın meziyetleri ile övünmeyi hoş görmemiştir. Bu hususta yeğeni olan Şeyh Tayyib’e “Eskiler çalışırdı ibadet ederlerdi siz de ibadet edin biz falanlardanız diye boşuna övün- meyin” demiş ve yakınlarını övünmek yerine amel etmeğe teşvik etmiştir. Beritan aşiretinin Mele Ömer kolundan olan Hacı Zülfü ve Mala Alo ailesi Şeyh Kekê’ye intisap etmişlerdir. Şeyh Kekê yaz aylarında Beritan aşireti ile beraber uzun bir süre kalmıştır. Bu ailede Şeyh Kekê’nin saygınlığı halen devam etmekte ve aile meclislerinde sıklıkla anılmaktadır. Kendisi ile ilgili anlatılan en önemli özelliklerinden biri, paraya elini sürmemesidir. Şeyh Kekê’nin üzerine oturduğu bir palası (keçi kılından yapılan bir tür kilim) vardı. Kendisine gelenlerden para vermek isteyenler olduğunda abasının köşesini kaldırır ve paranın oraya konulmasını söylerdi. Daha sonra bir fakir geldiğinde abasının köşesini kaldırır ve paraya işaret ederek belirtilen miktarın bu paradan alınmasını isterdi. İcazet verirken de ölçü olarak liyakati esas kabul etmiştir. Bu sebeple ilmî ve tasavvufî olgunluğa sahip olmayanlara halifelik vermemiştir. Mesela kendisinin yakın bir akrabası, Şeyh Mahmud’un yanında altı-yedi yıl, kendisinin yanında da uzun bir süre amel/suluk etmiştir. Ancak buna rağmen o, bu kişiye icazet vermemiştir. Bunun sebebi sorulduğunda söz konusu kişide az da olsa “tama‘ın/hırsın” var olduğunu söylemiştir. Bunun dışında verdiği icazetlerde liyakate ek olarak işaret ve ilhamdan da söz ettiği nakledilmektedir. Şeyh, gerek siyasi olaylardan gerekse irşâd ve tebliğden dolayı birçok yerde ikamet etmiştir. Gidip ziyaret ettiğimiz ve mülakatta bulunduğumuz bu yerlerde kendisine duyulan saygı ve itibarın, geçen onca zamana rağmen korunması, buralarda bıraktığı etki ve sevginin boyutunu açıkça göstermektedir. Şeyhleri ve Tarikat Silsilesi ve Hocaları Şeyh Kekê icazetini Şeyh Mahmud Melekanî’den almıştır. İcazet aldığında henüz 25-30 civarı yaşlarda olan Şeyh Kekê, Şeyh Mahmud’dan almış olduğu Hâlidîyye tasavvufi görevini, Elazığ dönüşünden bir müddet sonra başkalarına vermiştir. Bu çalışmada adı yer alan aile Şeyhlerin arasından tarikat icazet vererek halife tayin eden tek kişidir. İcazet vermiş olduğu kişiler Şeyh Abdullatif, Şeyh Ebubekir ve Şeyh İbiş’tir. Bu üç zatın dışında Şeyh Kasım İnali’ye de “Sana tarikat icazeti verdim. Sağlığım el verdiğinde icazetini yazacağım” diyerek şifahen icazet vermişse de icazeti yazamadan vefat etmiştir.82 Şimdi Şeyh Kekê’nin ica- zet aldığı ve icazet verdiği zevatın hayatına yer vereceğiz. Şeyh Kekênin İcazet silsilesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Şeyh Mahmud Sahib Şeyh Ali Septî el-Palevî Şeyh Abdullah Melekan Şeyh Mahmud Melekan Şeyh Kekê İcazet Verdiği Halifeleri Şeyh Kekê, Nakşîliğin Hâlidîlik kolunda üç kişiye icazet vermiştir. Şeyh Ebubekir Melekani Şeyh Abdullatif Şeyh İbiş Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Muş

Şeyh Mahmud Melekani

Halidi-Nakşi geleneğin en önemli özelliklerinden birisi ilim ve tasavvuf birlikteliğini sağlamak, şeriatın ilkelerine sımsıkı sarılmak, nefisle mücadelenin yanı sıra cihad ruhuyla yetiştirilen mürşitlerin ve şeyhlerin aynı zamanda birer aksiyon adamı olarak yetiştirmektir. Molla Abdullah Akdeniz’in ifadesiyle “Ashab-ı kiramın yolunu takip eden tarikat şeyhleri birer komutan, müritler ise birer askerdi” Nitekim Şeyh Abdullah Efendi’nin emriyle yeğeni ve halifesi olan Şeyh Mahmud Efendi’nin müritlerle beraber, Kars’a giderek 1877 yılında 93 Harbine katılması bunun bariz bir göstergesidir. Şeyh Mahmud, Şeyh Ali Sebtî ’nin 1242/1827 yılında Palu’ya geldiği yıl Melekan’da dünyaya gelmiştir. Melekan’da Molla Abdullah Kuk’tan okumuş, ondan ilmî icazet almıştır. 1294/1877 yılında ise amcası Şeyh Abdullah Melekani kendisine tasavvuf icazeti vermiştir. Böylece mürşid-i kâmil Şeyh AbdullahEfendi’nin vefatından sonra ilim ve tarikat hizmetleri yeğeni ve postnişini Şeyh Mahmud tarafından yürütülmüştür. O da müritlerini bir bölümü penceresiz olan çilehanede kırk gün devam eden fikir, zikir ve riyazetle seyr-i sülük eğitimine tabi tutuyordu. Şeyh Mahmud Efendi, 13 halife yetiştirerek bunlara icazet vermiştir. Bunlardan birisi Şeyh Said’le kıyam eden oğlu Şeyh Abdullah es-Sanî, bir diğeri de Şeyh Kekê unvanıyla bilinen ve daha sonra Şeyh Ebu Bekir Efendi ’ye icazet verecek olan Şeyh Abdülmecid’dir. 1315-1316 yılında beraberinde kalabalık bir heyetle hac yolculuğuna çıkan Şeyh Mahmud, Şam’da Mevlânâ Hâlid’in kardeşi Şeyh Mahmud Sahib’in evlatlarından olan Şeyh Es’ad ile tanışmış ve ona misafir olmuştur. Ramazan ayını Şam’da geçiren ve burada büyük bir ilgi ile karşılanan Şeyh Mahmud, Şam’daki tekke ve camilerde halkı etkileyen vaaz ve irşatta bulunmuştur. Aziz Efendi’nin anlattığına göre Kâbe’de Efendi ellerini açarak Cenab-ı Allah’ın huzurunda mahcup olmaması için işlediği hataların cezasını bu dünyada çekmesi yönünde dua etmiş ve beraberindekilerden âmin demelerini istemiş, onlar da âmin demişlerdir. Hac dönüşünde belki de bu duanın bir kabulü olarak ağır bir felç geçiren Şeyh Mahmud birkaç yıl yatalak kalmış Rumî 1326, Miladî 1910 yılında Melekan’da vefat ederek burada defnedilmiştir. Şeyh Mahmud Melekani’nin Silsile-i Şerifi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner

📍 Bingöl

Şeyh Ahmed Hazyani (k.s.)

Şeyh Ahmed Hazyani , Âlim ve mutasavvıf Mele Kasım’ın oğludur. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Hırbızun köyünde dünyaya gelmiştir. İlk ilmi tahsilini babasından alan Şeyh Ahmed sonraları Muş’un Til köyünde (Korkut ilçesi) medrese tahsilini sürdürmüştür. Şeyh Abdullah Melekanî’den halifelik aldıktan sonra onun emriyle Xaziyan/Savaşçılar köyüne yerleşmiş ve orada ilmi ve tasavvufi anlamda hizmeti yürütmüştür. Kimseye halifelik vermemiştir. 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşında oğlu Şeyh Hasan ile birlikte Ruslara karşı mukave- met gösteren sivil unsurlara dâhil olup aktif olarak savaşa katılmıştır. Şeyh Ahmed’in ölüm tarihi 1890 veya 1891 yılıdır. Tahminen 80 yıl yaşamıştır. Ailenin Nakşî Hâlidiyye tarikatına geçmesinden sonra bu tarikattan icazet alan ilk kişidir. İcazetinden sonra irşad ve ilim hizmetleri için Haziyan köyüne gidip buraya yerleşmiştir. Şeyh Ahmed Hazyani Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl

Şeyh Süleyman el-Kuri (k.s)

Şeyh Süleyman Efendi, takriben Hicri 1205 (m. 1790) senesinde Bingöl merkeze 20 km. uzaklıkta bulunan Kur (Dikme) köyünde dünyaya gelmiştir. Aile, kendilerini Seyyid olarak kabul eder ve çevrelerinde böyle bilinirler. Şeyh Süleyman Efendinin Babası Mirzedin Efendidir. Mirzeddin Efendinin babası ise Arif Efendidir. Arif Efendinin ataları Bağdat veya Şam bölgesinden, Bitlis vilayetine, oradan da Çabakçur (Bingöl)’un Kur köyüne geldikleri rivayet edilir. Şeyh Süleyman Efendi’nin çocukluk yılları daha çok kendi köyünde geçmiştir. İlk tahsilini aynı zamanda âlim olan babası Mirzeddin Efendi’nin yanında yapmıştır. Daha sonra, manevi bir işaret sonucu Palu’ya gidip Şeyh Ali Sebti’nin yanında tahsil hayatına devam etmiştir. Uzun bir müddet Şeyh Ali Efendinin yanında kalan Şeyh Süleyman Efendi, medrese ilmini ikmal ettikten sonra, tarikat yoluna sülûk etmiş ve şeyhinin yanında seyr u sülûkünü tamamlamıştır. Şeyh Ali Efendi’den hem ilim, hem de tarikat icazetnamesi alan Şeyh Süleyman Efendi, Kur köyüne geri dönmüş, buradaki medresenin başına geçmiş, bir taraftan medresede talebe okuturken, diğer taraftan da bulunduğu çevrede irşat görevi yapmıştır. Daha sonra buradan ayrılarak Uzunsavat köyüne hicret eden Şeyh Süleyman Efendi, gittiği yeni yerde önce cami, ardından da medrese yaptırarak faaliyetlerine burada devam etmiş ve bu süre içerisinde pek çok talebe ve mürit yetiştirmiştir. Şeyh Süleyman Efendi kendi köyü olan Kur (Dikme)’da ilmî ve tasavvufî faaliyetlerini sürdürürken köyde cereyan eden ve kendisini manen rahatsız eden bir olaydan dolayı ailesi ile birlikte Erzurum tarafına gitmeye karar verir. Önce yol güzergâhı üzerinde bulunan Göriz köyüne gider ve kısa bir zaman burada kalır. Daha sonra oradan ayrılarak Uzunsavat Köyüne geçer ve birkaç gün de burada istirahat etmek ister. Bu arada aslen Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinden olup, Kiğı bölgesine mutasarrıf olarak gönderilmiş Hüsnü Bey isminde bir şahıs kendi arazilerinde konaklayanların kim olduğunu öğrenmek için birkaç adamını gönderir. Gelenler burada konaklayan kişinin Şeyh Süleyman Efendi olduğunu öğrenir ve durumu Hüsnü Bey’e iletirler. Hüsnü Bey, Şeyhi ve ailesini arazilerinden çıkarıp uzaklaştırmak için tekrar adamlarını gönderir. Şeyh Efendi ise bize müsaade edin bir haftaya kalmaz gideriz diye kendilerine cevap verir. Ancak ikinci gün Hüsnü Bey bu sefer adamları ile beraber bizzat kendisi de gelir. Hüsnü Bey ve adamları atlarının üzerinde çadıra doğru giderlerken, Şeyh Efendi çadırın dışına çıkarak onların geldiği yöne doğru elini kaldırır ve atlar oldukları yerde dururlar. Bu hadise üzerine Hüsnü Bey, Şeyh Süleyman Efendi’nin büyük bir mürşid ve keramet sahibi bir zat olduğunu anlar, Şeyh Efendi’nin yanına yaya olarak gelir ve kendisine saygı göstererek buradan gitmemesi için bu defa kendisi ısrarda bulunur. Şeyh Süleyman Efendi önce bu teklifi kabul etmez, ancak Hüsnü Bey’in ısrarı üzerine murakabe yaptıktan sonra Erzurum’a gitmekten vazgeçer ve burada kalmaya karar verir. Şeyh Efendinin bu kararı üzerine Hüsnü Bey elinde bulunan bu günkü Uzunsavat köyü ve mıntıkasını kendisine vakıf olarak hibe eder. Bu gün tapu sicil kayıtlarında Uzunsavat köyü ve mıntıkası Şeyh Süleyman Efendi ve çocuklarına vakıf olarak verilmiş olup, bu bilgiler köy senedinde de yer almaktadır. Şeyh Süleyman Efendi, Uzunsavat köyüne yerleştikten sonra ilim ve irşad hizmetlerine artık bu köyde devam etmiş ve burada da kısa zaman içerisinde birçok talebe ve mürit yetiştirmiştir. Şeyh Süleyman Efendi, ilmi ile amel eden, takva sahibi âlim ve fazıl bir zatmış. Az konuşur, sürekli tefekkür halinde bulunurmuş. Konuştuğu zamanda muhatabının seviyesine göre hareket eder ve yavaş yavaş konuşurmuş. Düşünmeden konuşmaz, konuştuklarını mutlaka ayet, hadis ve sûfilerin güzel sözleri ile süslermiş. Şeyh Ali Sebti’nin yanında tahsil hayatını sürdürürken Şeyh Ali Efendi kendisine ayrı bir muhabbet beslermiş. Bunun sebebi ise Şehy Süleyman Efendi’nin genç yaşta hem âlim, hem de abid bir mertebeye ulaşmış olmasıdır. Şeyh Ali Efendi’nin kendisine olan bu muhabbetin sebebini anlamayan bazı talebeler, zamanla onu kıskanmaya başlarlar. Bunun üzerine Şeyh Ali Efendi, bir bahar mevsimi Şeyh Süleyman Efendi’ye evin damını loğlamasını (silindir) ister. Şeyh Süleyman Efendi tereddütsüz bu emri yerine getirir. Dama çıkar bacanın yanına oturur abasını başına geçirip evradını okumaya başlar. Bu arada silindir kendi kendine gidip gelerek toprak damı loğlamaktadır. Şeyh Ali Efendi orada bulunan bazı talebelere gidip Süleyman Efendi’nin silindiri daha yavaş götürüp getirmesini söylemelerini ister. Dama çıkan talebeler, Süleyman Efendi’yi başında abası evradını okurken görürler. Bu arada silindir de kendi kendine gidip gelmektedir. Bu manzarayı gören talebeler hayretlerini gizleyemez ve durumu Şeyh Ali Efendi’ye bildirirler. Şeyh Ali Efendi talebelere dönerek, gördüğünüz gibi benim Süleyman’a olan muhabbetimin sebebi onun bu manevi halidir der ve belli bir süre sonra da icazetini vererek ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere köyüne gönderir. Bu olaydan sonra Şeyh Süleyman Efendi, kendi köyüne döner ve burada medresenin başına geçerek vefatına kadar ilim ve irşad faaliyetleri ile meşgul olur. Şeyh Süleyman Efendi’nin vefatından sonra çocukları ve onların soyundan gelenler bölgede uzun yıllar medrese geleneği üzerinden ilmi tedrisat faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bilinen Talebeleri Şeyh Süleyman Efendi, birçok talebe yetiştirmiştir. İsimlerini bilebildiklerimizi aşağıda zikredeceğiz: 1. Kur köyünden Şeyh Ahmet Çapakçurî, 2. Şeyh Mahmut (Oğlu) 3. Şeyh Mehmet (Oğlu) 4. Şeyh Enver (Oğlu) 5. Şeyh Hasan (Oğlu) 6. Kiğı’nın Karsini köyünden Ali Ağa 7. Şoğ köyünden Molla İsmail 8. Zağ köyünden Hacı Hasan’ın babası. Vefatı Şeyh Süleyman Efendi, 1887 tarihinde Uzunsavat Köyünde vefat emiş ve köyün mezarlığına defnedilmiştir. Kabrinin üzerine bir kubbe yapılmış olup mezarı yöre halkı tarafından hala ziyaret edilmektedir. Şeyh Süleyman Efendi hayattayken, Uzunsavat köyünün bir gün sular altında kalacağını söyler ve bu kerameti yıllar sonra ortaya çıkar. 1992 yılında Uzunsavat köyünde baraj çalışmaları yapılır ve baraj bittikten köy mezarlık da dâhil sular altında kalacaktır. Baraj yapımı esnasında kabrin olduğu yerde birçok olağanüstü durumlar müşahede edilir. Bunun üzerin hem barajı yapan yüklenici şahıs, hem de Bingöl Su İşleri Müdürlüğü Şeyh Efendi’nin ailesi ile görüşürler ve 1998 tarihinde ailesinin de rızası ile kabri Uzunsavat Köyünün yüksek bir tepesine nakledilir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Şeyh Hasan Halifani

Şeyh Ahmed Halifani Efendi’nin büyük oğlu Hasan Efendi tasavvuf icazetnamesini Melekanlı Şeyh Abdullah Efendinin halifesi, Şeyh Mahmut Efendiden aldıktan sonra babasının medresesinde tedrisata başlamış ve aynı zamanda babasının mıntıkasında irşat görevi yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine Sultan II Abdülhamit zamanında Aşağı Göynük bölgesine kadı olarak görevlendirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkınca, Ruslara karşı savaşmaya giderken, Karlıova’nın Kargapazarı köyünde hastalanmış, yanındakilerin ısrarları özerine geri dönmüş ve eve geldikten kısa bir süre sonra 1916’da Halifan köyünde vefat etmiştir. Kabri, babasının türbesinin bulunduğu Halifan mezarlığında meşhur söğüt ağacının dibindedir. Şeyh Hasan Halifani Silsilesi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Seyyid Muhammed Kadri Hazin (k.s.)

📍 Cizre, Şırnak

Darendeli Hacı Hasan Akyol

Sivas – Abdülvehhap Gazi Mezarlığı – Şeyhi hacı Mustafa Taki Efendi’nin yanında. Darendeli Hacı Hasan Efendi’nin Silsile-i Şerifi Hacı Hasan Efendi, Mekki yolunun müntesipleri arasında “Hacı Hasan Ağa” diye anılır. Maneviyatının yüksekliği ve örnek yaşayışı hususunda, onu tanıyanlar hem fikirdirler. Hacı Hasan Efendi, Darende’nin Hacı Derviş Mahallesinde 1313 hicri senesinde dünyaya gelmiştir. Bölgenin saygın alimlerinden Hüseyin Efendinin torunu, Mehmet Sabit Efendinin de oğlu olan Hacı Hasan Efendi, amcasının kızı Münevver Hanımla evlenmiştir. Rüştiye okulunu Darende’de bitirmiş, küçük yaşından itibaren tasavvuf ehli mümtaz insanlarla beraber yaşamıştır. I. Dünya savaşının devam ettiği yıllarda, İstanbul’ da askerlik vazifesini yaparken, Tokat mebusu ve Nakşibendi şeyhi Mustafa Haki Efendi ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Seyyid Mustafa Haki Efendinin vefatıyla (15 Kasım 1336 hicri), onun yerine geçen ve yine bir mebus olan Hacı Mustafa Taki Efendi’ye intisap etmiştir. Onun vefatıyla da İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin sohbet halkasına katılmıştır. Hacı Hasan Efendi, Darende’nin Kurtbağı mahallesinde kendi adına yaptırdığı camide 9 yıl fahri imamlık yapmış ve Hulusi Efendi ile beraber, bu camianın sevgilisi bir insan olarak hizmetlerini sürdürmüştür. 1985 yılında Sivas’ta kendi evinde vefat etmiş olan Hasan Efendi, Abdülvahhab Gazi mezarlığında, Şeyhi Hacı Mustafa Taki’nin yanına defnedilmiştir. Hasan Efendinin derin ve ihatalı bir kültürünün olduğunu onu iyi tanıyanların anlattıklarından anlıyoruz. Çevresine toplanan insanlara, yaptığı sohbetleri oğulları (Haki ve Sabit Akyol) ve Kadir Meral tarafından İslam ve Ahlak adıyla kitap haline getirilmiştir. Bu kitabın bir bölümü ibadet, bir bölümü ahlak ve diğer bölümü ise güzel sözlerine ayrılınıştır. Osman Hulusi Efendi, Onun hakkında şu sözleri nazmetmiştir; Bu aciz insan dopdolu iman Oldu hoş revan bağ-ı rıdvana İsmi Hasan’dı hulk-i hasendi Fi-li hasendi halkı cihana

📍 Sivas

Muhammed Nasir Andelib (k.s.)

Hindistan’daki Nakşibendiyye’nin önemli temsilcilerinden ve tarîkat-ı Muhammediyye-i Halisa’nın kurucusu olan Andelib (ö. 1172/1759), Gülşen lakaplı Şah Sa’dullah’ın halifesidir. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hasan’ı manevi alemde gördüğünü ve onun kendisine tarikat-ı Muhammediyye-i Halisa’nın sırlarını öğrettiğini ifade etmiştir. Nale-i Andelib isminde Farsça bir eser kaleme almış olan Andelîb’den sonra yerine oğlu Mîr Derd geçmiştir. Musiki ve semaa meyilli olan Mir Derd, İlmü’l-kitab, Nak-i Derd, Ah-i Serd, Derd-i Dil, Şem’-i Mahfil gibi Farsça eserler kaleme almış, babasının açtığı tarikat-ı Muhammediyye yolundan yürümüş, “Her şey O’ndandır” düşüncesiyle vahdet-i şühüdu benimsemiştir. Muhammed Nasir Andelib silsilesi Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları

Şeyh Abdürrezzak

Hace Hasan Attar’ın ulu sufilerinden ve halifelerindendir. Anlatıldığına göre rabıtaya çok önem verirdi. Bir gün Seyyid Kasım-ı Tebrîzî’yi ziyarete gitti. Seyyid hazretleri rabıta metodunu övdükten sonra ona, “Gerçekten sizin bu usulünüz güzel” dedi. Reşahat sahibi Mevlana Ali B. Hüseyni Es-Safi der ki: Hace Ubeydullah hazretleri bir gün ileri gelenlerden birçok kimsenin bulunduğu bir mecliste geçen bir hadiseyi şöyle anlattı: “Seyrü sülükümüzün ilk günlerinde büyüklerden birinin sohbetinde idim. Orada bir şeyhle karşılaştım. Adını söylemem hoş olmaz. (Şeyh Abdürrezzak) Bize tasarruf etmeye kalkışarak batıni yönden üstünlüğünü göstermek istedi. O toplantı çok üst seviyede idi. Azizlerden epeyce kimse vardı. Onun bu girişimi üzerine ben de kendimi korumak maksadıyla rabıta yapmaya başladım. O durumu farketti. Bu sefer tasarrufunu bana yöneltti. İki gözünü üzerime dikti ve bütün kuvvetiyle bana yöneldi. Elini kah omuzuma kah göğsüme koyuyor, vücuduma bir ağırlık yüklemek istiyordu. Ben de direnç gösteriyordum. Nihayet onun bana yüklemek istediği ağırlığı kendisine döndürdüm. Çünkü onun tasarrufunu ne şekilde defedeceğimi biliyordum. Bu konunun yabancısı değildim. Sonunda onu yendim. Yaptığı teveccüh boşuna gitti; beni hiç etkilemedi. Ağırlık kendi üzerine düştü. Altında kaldığı yükten öyle bir ıstırap çekmeye başladı ki dayanamıyordu. Tasarrufunun etkisizliği sebebiyle mahcup olmuştu. Üzüntüsü her halinden belliydi. Bir aziz şeyhin bu derece üzülmesine gönlüm razı olmadı. Nihayet istediği gibi tasarruf etmesi için kendimi serbest bıraktım. Şeyh düşüncemi anladı ve tekrar tasarruf etmeye yeltendi. Bunun üzerine ben yine muvaffak olamayacak ve çok üzülecek diye toplantıyı terkedip dışarı çıktım.”

Hace Hasan Attar

Hace Alaeddin Attar hazretlerinin muhterem evladıdır. Çocukluk günlerinde Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin nazarlarında büyümüştür. Şöyle anlatılmıştır: “Bir gün Hace Hasan bir grup çocukla Bağ-ı Mezar’da oynuyordu. Hace Hasan bir buzağıya binmişti. Diğer çocuklar da onun yanında buzağıyı koşturuyorlardı. Bu esnada Hace Bahaeddin hazretleri yanlarına geldi ve onları o halde görünce şöyle buyurdu: ‘Çok yakında bu çocuk at üstünde, şevketli padişahlar ise yanlannda yaya yürüseler gerektir!’ Bu işaretin gerçekleşmesi gecikmedi: Hace Hasan hazretleri Horasan’a geldiğinde Bağ-ı Zağan’da Mirza Şahruh’u görmeye gitti. Mirza ona bir katır hediye etti. Samimiyet ve sevgisinin çokluğundan dolayı Hace Hasan’ın koltuğuna girip kendilerini bindirmek istedi. Bir eliyle üzengiyi tuttu, diğer eliyle de katırın dizginlerini kontrol etti. Tam bindireceği sırada katır huysuzlık edip, yürümeye başlayınca Mirza dizginleri sıkıca tutarak onu durdurmak amacıyla birkaç adım Hace Hasan’ın rikabında yürüdü. Katır durunca Hace Hasan indi ve Buhara’ya doğru dönerek niyaz ve şükürde bulundu. Daha sonra çocukluk çağında buzağıya binip oynarken Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, ”Yakında şevketli padişahlar senin rikabında yürüyecekler” dediğini Mirza Şahruh’a ayrıntılı bir şekilde anlattı. Böylece katırın huysuzluk etmesinin sırrı ortaya çıktı. Bu olayı işiten ve görenlerin Hace Bahaeddin hazretlerine muhabbetleri arttı. Mevlana Abdurrahman-ı Cami Nefahatül Üns’de Hace Hasan ile ilgili şu bilgileri verir: “Hace Hasan hazretlerinin kuvvetli cezbeleri vardı, istediği zaman cezbe sıfatıyla tasarruf ederdi. Tasarrufta bulundukları kişiyi şuur ve huzur mertebesinden gaybet mertebesine eriştirirdi. Sülük erbabından bazısına zorlu bir mücahededen sonra ancak müyesser olan gaybet ve fena zevkini o tasarruf gücüyle hemen tattırdı. Onun bu tasarruf kudretli Maveraünnehir ve Horasan’da talipler arasında çok meşhur oldu. Mübarek ellerini öpme şerefine nail olan kimse kendisine vurulur, gaybet ve yokluk devletine kavuşurdu. Bir gün sabahleyin keyif içinde evinden dışarı çıktı. Kutlu nazarları kime isabet ettiyse cümlesi zevkten kendilerini kaybettiler. Hace Hasan’ın dervişlerinden biri mübarek Hicaz seferine çıktı. Herat’a uğradığında çarşı ve pazarda dolaşmaya başladı. Görenler ondaki cezbe, gaybet ve hayret halinin izlerini hemen farkettiler. Davranış ve tavırlarından manevî bir halin içinde olduğunu anladılar. O ise, halkın gelip gitmesinden ve konuşmalarından habersizdi.” Yine Mevlana Camî, Nefehatta diyor ki: “Bu silsileden hizmetine eriştiğim bir aziz dedi ki: O dervişin işi daima Hace Hasan hazretlerinin süretini gözetlemekti. Gönül hazinesinde onun suretini hıfzederdi. Onun süretini hıfzetmek bereketiyle cezbe sıfatları o dervişe de sirayet etti.” Hace Hasan Attar hazretleri, kendisini çok seven ve samimiyetle bağlı olan o asrın ekabirinden birinin arzusuyla Hacegan tarikatı üzerine bir risale yazmıştır. Hace Hasan hazretleri Hacegan yolu üzere hastalarla ilgilenir, onların yükünü üzerine alır ve hastalık ve zafiyetten onları kurtarırdı. Hicaz seferi sırasında Şiraz’a uğradığında o diyarın ekabirinden ve aynı zamanda kendilerinin müridlerinden birine bir hastalık gelmişti. Hace Hasan hazretleri onun hastalığını yüklendi. Hasta sağlığına kavuştu. Hace Hasan ise onun hastalığına tutuldu. Öyle ki vefatlarına da bu hastalık sebep oldu. Hace Hasan 826 (1423) yılı kurban bayramının pazartesi gecesi vefat etti. Mübarek naaşlan Şiraz’dan muhterem babalarının medfun bulunduğu Çaganiyan’a getirildi.”

Emir Hamza

Seyyid Emir Külal hazretlerinin ikinci oğludur. Emîr Külal hazretleri bu oğluna babasi Emir Hamza’nın adını koydu. Bundan dolayı kesinlikle bu oğlunu adıyla çağırmaz daima peder diye çağırırdı. Emir Hamza’nın birçok keramet ve harikulade halleri vardır. Bunların bazısı Emir Hamza’nın torununun telif ettiği Makamat-ı Emîr Külal de anlatılmaktadır. Emîr Hamza avcılıktan hoşlanır, geçimini de bu işten sağlardı. Emir Külal bunların terbiyesini Mevlana Arif Dikgeranî’ye havale eyledi. Emîr Hamza, Mevlana Arifin şu sözlerini nakletmiştir: ”Eğer yükünüzü çekecek bir dost ararsanız çok az bulursunuz. Yok eğer yükünü çekeceğiniz bir dost ararsanız cümle alem size dost olur.” Emir Külal’in vefatından sonra onun yerine geçti, uzun yıllar halkı doğru yola sevketti. 1 Şevval 880’de (28 Ocak 1476) vefat etti. Dört haiifesi vardı. Her biri mürşidlik yaparak talipleri Hakk’a davet ettiler. 1- Emir Hüsameddin Buhari 2- Mevlana Kemal Meydani 3- Emir Büzürg 4- Emir Hurd Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Süleyman Kermini

Hace Süleyman Kermînî’nin mübarek kabri Kermne’dedir. Burası çok sayıda köyü olan ve Buhara’ya 12 fersah (60 km) mesafede bulunan bir kasabadır. Abdülhalik-ı Gucdüvani hazretlerinin üçüncü halifesidir. Bazıları ise onun Hace Evliya’nın halifelerinden olduğu görüşündedir. Süleyman Kermini önce Hace Abdülhalik Gucdüvani hazretlerinin yanında bir süre hizmet etmiş daha sonra ise sülükunu Hace Evliya’nın himayesinde ikmal etmiş olsa gerektir. Süleyman Kerimini’ye, bir hadiste geçen, “…el-muhlisune ala hatarin azim” cümlesindeki ‘hatar-ı azim’ ne anlama gelir?” diye sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: “Burada geçen ‘hatar’ eğer, ‘hatar-ı havf'(korku doğuran tehlike) anlamında olsaydı lafzın ‘fî’ harf-i cerriyle masdar, yani ‘fi hatarin’ olması gerekirdi. Lafız ‘ala’ harf-i cerri ile masdar olarak kullanılmıştır. Bu da hadiste geçen ‘hatar-i azim’in ihlas sahiplerine özel ‘yüce makam’olduğunu gösterir. Evet, bu makamdakilerde korku daha baskındır. Bunun nedeni ise makamın yüceliğindendir. Tıpkı güneşe yakın olan kimsenin harareti daha çok, uzak olanın daha az hissetmesi gibi…” (Lügat erbabı “hatar” kelimesinin manası hakkında şunları söylemişlerdir: Bu kelime “hatar”, şeklinde okunursa “helake karîb olma” demektir (Yok olmayla yüz yüze gelme, korku, tehlike ve risk hali). Aynca bu kelime kadir (kıymet, önem, derece, değer) ve menzilet (derece, makam, mevki) anlamlarına da gelir. Bu sebeple önemli bir mevkideki adam için “racülün hatirun” (hatırlı, önemli, makam ve mevki sahibi adam) denilir. O halde batar kelimesinin makam manasını dikkate alırsak “ala hatarin azim”, “ala menziletin azim” (büyük bir makam) anlamına gelir. Lakin “ala makamin azim”denilmeyip “ala hatarin azîm”denilmesinin nedeni o makamda hatar (tehlike) ve havf (korku) ile karşı karşıya kalındığına işaret içindir. Muhlislerin (ihlas sahipleri) bu sıfatla vasıflanmaları onların makamlarının sabit olmaması, azil ve redde maruz kalabilecekleri riskinden ötürü değildir. “Süratli azil adalet değildir.” İlahî nimet ve bağışlarda kemal-i sebat (tam kesinlik) ve takarrür (süreklilik) olduğu ehli kalında açıkça bilinen bir gerçektir. Belki aşıkın maşuk ile aşinalığa aşırı hırs ve şefkatinden dolayı her mertebede vehme kapılması ve her ne kadar kurbu (yakınlığı) ziyade olsa da bu’d (uzaklık) korkusunun kendisinin ayrılmaz bir özelliği bulunması o makamın olması gerekli hususiyetlerindendir. “Hatar” kelimesinin “fî” ile masdar yapılmayı? “ala”ile masdar yapilması tahkik olunan bu manaya işaret eder. Eğer “fî” ile söylenmiş olsaydı zarf manası geçerli olaçağı için havf u hatar (korku ve tehlike) ihlas sahiplerini kapsar, galebe ve istila havf tarafında olurdu. “Ala” ile söylendiği için onun tersi murad olunmuştur. Hal böyle iken ihlas ehlinin rütbeleri yüce ve ilahî nimetlerin bolluğu üzerlerinde kesintisiz olması dolayısıyla “lyibilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” ayetinin manası gereğince başkalarına oranla daha az korkmaları lazım gelirken, onlar, yine de korkuyu elden bırakmazlar, daima korku içinde bulunurlar ve korkuyu kendilerinin ayrılmaz bir parçası yaparlar. Nitekim Mevlana Camî Subhatü’l-Ebrar isimli kitabında: “Erbab-ı kurbun yakınlıkları arttıkça korkuları da ziyadeleşir” demiştir. Hace Muhammed Parsa’nın büyük sufîlerinden fazilet ve kemal sahibi Ebü’l-Kasım Muhammed b. Mesud el-Buharî’nin yazdığı Hace Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in menkıbe ve makamlarını anlatan ‘Risale-i Bahaiyye isimli eserde zikredildiğine göre Süleyman Keriminin iki halifesi vardır. Bunların ikisi de irşad ve davet görevlerini ifa etmişlerdir. Bunlar ; Hace Muhammed Şah Buhari ve Hace Sadeddin Gucduvani’dir. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Kemal Şeyh

Mevdud Şeyh’in müridlerinin büyüklerindendir. Şaş vilayetinde oturdu. Hace Ubeydullah Buyurdu ki ; ” Kemal Şeyh Mevdud Şeyh’in müridi ve Hadim Şeyh’in tarikat kardeşi idi. Horasan’dan dönüp Taşkent’te ikamet ettiğimiz zaman Kemal Şeyh bize çok gelirdi .” Mevlana Ali b. Hüseyin es-safi der ki ; ” Bir gün Kemal Şeyh Hace Ubeydullah’ı ziyarete gelmişti. Hace Ubeydullah ona ; ”bizim için zikri erre yapar mısın” diye buyurdu. Türk şeyhleri arasında yaygın olan bu zikr sırasında zakirin hançerisinden testere sesine benzer bir ses çıkar . Bundan dolayı bu zikir usulüne zikr-i erre (testere zikri) denir. Kemal Şeyh onun emrine uyarak yedi sekiz kere bütün kuvvetiyle bu usule göre zikr yaptı. Hace Ubeydullah ” Yeter ! gönlümüze dert sirayet etti. Yeter ! arştan ferle kadar yandı! ” dedi. Daha sonra sözlerini şöyle sürdürdü; Eğer bir münkir bu ne biçim zikr derse ona şu beyitle cevap verilir; Cümle urgan-ı çemen şam u seher, Dillerince seni zikr eylerler. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Evliya-ı Kebir (k.s.)

Hace Evliya’nın mübarek kabri Buhara’da Hakiriz Hisar’ın ayar burcu yanındadır. Hace Abdülhalik’ın ikinci halifesidir. Aslen Buharalı’dır. Anlatıldığına göre, ilk zamanlar Buhara’da bir alimin yanında ilim tahsiliyle meşgul imiş. Bir gün, tesadüfen pazarda Hace Abdülhalik-ı Gucdüvanî ile karşılaşmış. Hace Abdülhalik satın aldığı bir miktar eti eve götürüyormuş. Evliya-i Kebîr ona duyduğu saygıdan ötürü eti eve kadar taşımak istemiş. O da bu arzuya rıza göstermiş. Bunun üzerine Evliya-i Kebîr eti Hace hazretlerinin evine kadar taşımış. Hace hazretteri ona iltifatta bulunarak, “Bir süre sonra gelin, yemeği birlikte yiyelim” buyurmuş. Hace Evliya evden dönerken gönlüne Hace Abdülhalik-i Gucdüvan’nin sevgisi düşmüş. Bir müddet sonra tekrar Hace hazretlerinin yanına gelerek hizmetine girmiş. Hemen o sohbette evlatlığa kabul edilme şerefine nail olup seçkinlerden olmuş. Bu günden sonra bir daha eski hocasının yanına dönmemiş. Daha önce ders aldığı alim onu tarikattan döndürmeye çok çalışmışsa da başaramamış. Ne zaman onu görse dilini uzatıp hakaret edermiş. Hace Evliya da bu hakaretlere karşılık vermez, hiç tınmazmış. Bu durum, Hace Evliya’nın onun çirkin bir işine keşifle vakıf olduğu geceye kadar sürmüş. O gecenin sabahında birbirleriyle karşılaşmışlar. Alim onu yine ayıplamaya başlayınca Hace Evliya, “Ey üstat Hiç utanmıyor musun? Bu gece o çirkin işi yaparak sabahlarsın, gündüz ise bizi ayıptayıp Hak yoldan menedersin!” buyurmuş. Eski hocası bu sözden çok etkilenmiş. Hace Evliya’nın Hace Abdülhalik’ın yanında gönül gözünün açıldığını böylece apaçık görmüş. Derhal pişman olup Abdülhalık hazretlerinin hizmetine girmeye karar vermiş. Tövbe ederek Hace Abdülhalik’e bağlanmış. Tarikata girdikten sonra çok çalışarak Hace Abdülhalik Gucdüvanî’nin gözüne girenler zümresine dahil olmuş. Yine anlatıldığına göre, Hace Evliya-i Kebir, Buhara pazarındaki Sarraflar Mescidi Kapısı’nda havatır çilesi çıkarmış. Kırk gün kırk gece hiçbir hatıra kendisine sıkıntı vermemiş. Hace Ubeydullah hazretleri onun bu çilesini çok beğenir, hayretinden parmağını ısırır ve bu mevzuda şöyle derdi: “Hacegan yolunda yürüyenler kısa sürede öyle bir mertebeye erişirler ki işitttikleri her ses kulaklarına zikir gibi gelir.’ Yine Ubeydullah hazretleri onun meşhur havatır çilesi hakkında şu açıklamayı yaptı: ‘Buradaki havatır çilesinin manasını, hiçbir şeyin gönüle gelmemesi olarak değil, aksine hiçbir hatıranın batınî nisbete zarar vermemesi şeklinde anlamak daha doğrudur. Aynen akıp giden bir nehrin yüzündeki çerçöp misali… Birkaç çerçöp nehrin suyunun akmasına nasıl engel olabilir ki?” Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Ahmed Sıddık

Hace Ahmed’in mübarek kabri Buhara’ya 3 fersah uzaklıkta bufunan Muğyan köyündedir. Hace Abdülhalik-ı Gucdüvanî’nin dört halifesinden ilkidir. Buhara asıllıdır. Hz. Hace’nin vefatından sonra yerlerine geçmiştir. Tüm müridler kendisine biat etmişlerdir. Vefatına yakın bir zamanda bütün yaranını Hace Evliya-i Kebîr ve Hace Arif-i Rîvgerî’ye ısmarlamıştır. Ahirete intikalinden sonra bu iki ulu zat, Buhara’da talipleri Hak Teala’ya davet ve bu yolda istidadı olanları irşad etmekle meşgul olmuşlardır.

Hace İshak

İsmail Ata’nın oğludur. Huzura ermişti. Güzel halleri vardı. Seyram ile Taşkent arasındaki İsbican kasabasında ikamet ederdi. Hace Bahaeddin Nakşibend’in süfîlerinden Şeyh Abdullah Hucendî şöyle anlatırmış: “Hace Bahaeddin hazretlerinin şerefli sohbetlerine yetişmezden nice seneler önce kuvvetli bir cezbeye tutulmuştum. Kendimden geçtiğim sırada Muhammed Ali Hakîm-i Tirmizî’nin mezarına gittim. Ondan bana, ‘Geri dön! Sen maksuduna on iki sene sonra Buhara’da ulaşacaksın. O seni beklemektedir’ şeklinde bir işaret geldi, işte gönlümün Hace Bahaeddin’e tamamen akmasının nedeni bu müjde olmuştur.” Bu müjdeden sonra işaret olunan zatın ortaya çıkmasını bekledim. Hucend tarafına geri dönmüştüm. Bir gün pazardan geçerken bir mescidin kapısında birbiriyle dertleşip ağlaşan iki Türk gördüm. Sözlerine kulak verdim. Hak yol üzerine söyleşiyorlardı. Sohbetlerine katılmayı arzu ettim. Pazardan aldığım meyvelerden bir miktar Kendilerine ikram ederek meclislerine dahil oldum. Birbirlerine, “Bu derviş, talip olsa gerek bunu Hace İshak’ın hizmetine eriştirmemiz uygun olur”,dediler Bu”sözü duyduğumda bendeki talep derdi iyiden iyiye arttı. Kendilerini ”îshak Hace nerededir?” diye sordum. Bana, “İsbîcan’da bulunmaktadır” dediler. Bunun üzerine hemen onlardan ayrılıp, Hace İshak hazretlerinin yanına gittim. Kendilerine bağlanmak istediğimi açıkladım. Fakat Tirmiz olayını açmadım. Birkaç gün hizmetlerinde kaldım. Bana çok lutufta bulundu. İshak Hace’nin genç bir oğlu vardı. Olgunluk alametleri simasından belli oluyordu. Mübarek alınlarındaki saadet parıltıları gözleri kamaştırıyordu. Bir gün benim için babasına, “Bu garip dervişi yüce hizmetinize kabul etmeniz uygun olur” diye iltimasta bulundu, ama Hace İshak, “Ey oğul! O, Hace Bahaeddin Nakşibend’in müridi olsa gerektir! Bizim onu kabul etmeye yetkimiz yoktur” diye karşılık verdi. Onlardan da bu sözü işitince, benim mürşidimin Muhammed Bahaeddin hazretleri olacağına iyice inandım. İshak Hace hazretlerinden izin alıp, Hucend’e geri döndüm. Artık o günden sonra Şah-ı Nakşibend’in Buhara’da hizmetleriyle müşerref olana kadar bekledim. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Abdülmelik Ata

Abdülmelik Ata, Mansur Ata’nın oğludur. Babasının vefatından sonra yerine geçerek talipleri yetiştirme ve salikleri Hak yolunda ilerletme vazifesiyle meşgul oldu. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Hasan Endaki (k.s.)

Mübarek kabri, Buhara’da, Gülabad Kapısı’nın dışında, Şeyh Ebu İshak Gülabadî’nin mezarının doğu tarafındadır. Hace Yusuf-i Hemedani’nin ikinci halifesidir. Künyesi, Ebu Muhammed, şerefli ismi Hasan b. Hüseyin Endaki’dir. Endak, Buhara’dan 3 fersah (15km) uzakta bir köydür. Merv’de aynı isimde bir köy daha vardır. “Endak”. “endek” lafzının muarrebidir. Hace Hasan, Buhara’ya bağlı olan Endak’tandır. Merv’deki Endak köyüyle bir ilgisi yoktur. Hace Hasan kendi zamanının en büyük şeyhi idi. Halkı Allah yoluna çağırma ve müridleri terbiye etme hususlannda güzel bir üslubu vardı. Vakti çok iyi değerlendirir, ibadet ve riyazetterini sünnet-i seniyyeye uygun yapardı. Hace Yusuf-i Hemedani’nin sohbetine eriştikten sonra uzun yıllar onun hizmetinde bulundu ve bunun neticesinde seçkin süfilerinden oldu. Hace Yusuf’la birlikte Bağdat ve Harizm’e gitti. Şeyh Sem’anî onu şöyle anlatır: “Benim onunla ilk karşılaşmam Merv’de, Hace Yusuf Hemedani’nin dergahında gerçekleşmişti. Ancak o zaman kendisini tanımıyordum. Daha sonra Buhara’daki görüşmemizde hizmetine girdim. Şerefli sohbetlerini ganimet saydım. O da bana üstün mertebeler ikram etti. Onun beni bereketlerine nail etmesi konusunda üstadımız ve şeyhimiz Hace Yusuf-i Hemedani’den rivayet edilen bir iki söz işittim.” Doğumu 462-de (1070), vefatı ise 26 Ramazan 552’de (1 Kasım 1157) vaki olmuştur. Bu takdire göre doksan yıl yaşamıştır. Hace Hasan hazretlerinin dedesi ilmiyle amil alimlerden Abdulkerim Endakidir. Şemsüleimme el-Hulvanî, onun en büyük öğrencisidir. Şöyle anlatılmıştır: Hace Hasan Endaki, Hace Yusuf hazretlerine intisap ettikten sonra ona karşı teveccühünü en üst düzeyde tutar ve kendisine devamlı hizmette bulunur. Bu sebeple kısa zamanda öyle kuvvetli bir haIe düşer ki, zaruri ihtiyaçlarının çoğunu tedarik etmekten gafil olur ve aile fertlerinin geçimini sağlamaktan aciz kalır. Bu hal içinde olduğu sıralarda, bir gün Hace Yusuf hazretleri ona, “Siz fakirsiniz!… Çoluk çocuğunuz var?… Zaruri işlerinizi yerine getirmeniz vaciptir. Bu görevlerinizi ihmal etmemelisiniz. Şeriatın ve aklın gereği budur!” diye nasihat eder. Hace Hasan, “Benim halim budur, başka bir iş yapacak gücüm yok!” diye cevap verir. Bu cevap karşısında çok kızan Hace Yusuf hazretieri onu azarlar. O gece rüyasında, Hace Yusuf’a, Hak Teala’dan şu hitap erişir: “Ey Yusuf! Biz sana basaret, Hasan’a ise hem basaret hem de basiret verdik!” Yani ey Yusuf, biz sana görmen için akıl gözü, Hasan’a ise akıl gözüyle birlikte gönül gözü de ihsan ettik denmektedir. Hace Yusuf bu rüyadan sonra Hace Hasan’a son derece saygı duyar, hürmette kusur etmez. Ayrıca bir süre onun bu hali yasamasi gerektiğini de gördüğü rüya sayesinde anlamış olur. Mübarek kabri, Buhara’da, Gülabad Kapısı’nın dışında, Şeyh Ebu İshak Gülabadî’nin mezarının doğu tarafındadır. Allah Teala her ikisine de rahmet etsin.

Ömer Nasuh Bilmen

Ömer Nasuh Bilmen

İstanbul – Fatih Edirnekapı Sakızağacı Kabristanında Erzurum’un Salasor Köyünde doğdu (1884-1971). Babası, alim bir zat olan Hacı Ahmed Efendi, annesi Muhibe Hatun…. Annesine rüyada: “Sen Mehdiyi doğuracak­sın!” (1) demişlerdi. Zamanın alimlerinden birçok özel dersler almıştır. İstanbul’a hicret ederek, orada özellikle İslam Hukuku üzerinde çalışmıştır, “İstanbul’da Fatih ders-i ammlarından Tokatlı Şeyh Şakir Efendi’ ye intisab etmiş, iki sene sonra O’ndan icazet (diploma) almıştır. Medresetü’l-Kuzad’a girerek, burada hukuk ilmini tahsil etmiş ve birincilikle diploma almıştır. Sonra daha 28 yaşındayken Fatih ders-i ammları arasına katılmıştır. 15 sene kadar Darüşşefakatü’l-İslamiye’de kelam, münakehat (nikahla ilgili bahis­ler), Siyer-i Enbiya, felsefi ahlak, yurt bilgisi dersleri okutmuştur. 1915’de Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi fıkıh profesörlüğüne tayin edilmiş olup, 500 kuruş maaş alıyordu. On yedi yıl (1943-1960) İstanbul Müftülüğü yaptı. Daha birçok resmi görevlerde de bulunmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen , Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan (1960), siyası baskılara bo­yun eğmediğinden bir yılını doldurmadan reislikten istifa etmiştir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde Kelam ve Fıkıh hocalığında bulunmuştur. Gençliğinde “Beyanü’l-Hak” ile “Sıratımüstakim” ve “Sebilürreşad” mecmualarında pek çok makaleler yazmıştır.” “Arapça ve Farsça’nın yanısıra Fransızca’ya da ilgi duymuş, hatta tercümeler ya­pacak kadar da öğrenmişti.” Ahmed Selim Bilmen Babasını Anlatıyor: “Babam, iyilik yapmayı, ihsanda bulunmayı, muhtaçlara yardım etmeyi kendisine vazife sayardı. Bu, O’nun en büyük zevkiydi. Okumayı, yazmayı sevdiği kadar, insanlarla sohbetten o nisbette zevk alırdı. Hiç birgün misafiri eksik olmazdı. Yürümeyi, camileri dolaşmayı ve kabristanları ziyareti severdi. Her gün mektupla sorulan Yüzlerce suale uzun zamanını ayırır, her sual sahibinin mektubu üzerinde vereceği cevabın müsveddesini hazırlar, bilahare temize çekerek en kısa zamanda cevaplandırırdı. Bu sual ve cevapları ömür boyunca saklamıştır. Bütün çocukları çok severdi. Çocuklara çok şefkatli, büyüklere karşı çok saygılı ve sevgi dolu, siyasetle hiç bir ilgisi olmayan ve Din’ine sonsuz bağlı bir insandı. Dünya malına hiç kıymet vermezdi. Gerçek bir din adamının vazifesi, “Milletin, vatanın hayrına dua etmek ve siyasetten uzak kalmak” olduğunu söylerdi ye evladlarına tek vasiyeti de bu olmuştur .. İstanbul Müftülüğüne seçimle getirilmiştir. Memuriyet hayatında bir defa izin kulanmış; o da Hac farizasını ifa etmek için… Bir tek gün bile vazifesine gitmediği görülmemiştir. Yakınlarından bir bardak su bile istemezdi. Talebeleri O’na: “Şeker Muallim” derlerdi. Eserleri Ömer Nasuhi Bilmen, eserleri dışarda okunan alimdir. O, tirajı 3.000.000’u aşan cildlerle eser vererek bütün Türk milletinin hocası oldu. Yazdığı eserlerle İslam’a hizmet etmiş, bilhassa “Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” {Fıkıh sözlüğü, 8 cild, 1949-1952} adlı eseri, üniversitelerimizde dost ve düşman tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu eseri, kendi alanında tektir. Ya­kın zamana gelinceye kadar Avrupalılar’ın Türkiye üniversitelerinden aldıkları tek Türkçe kitap vasfını haizdir. Bugünün ve yarının hukukçuları, kanun koyucuları, hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri, bu değerli eserde bulacaklardır. Bu eser, sahasında hala aşıla­mamış, bir ilim ve hukuk abidesidir… Bu eser, İngiltere de Kraliyet Enstitüsü kütüphanesinde Türkiyeyi temsil eden Türkçe eserlerin başında gelmektedir. Bu eser, bir ömür boyunca çalışmayı gerektirecek mahiyettedir ve İslam Dini’ne, İslam Hukuku’na yapılmış büyük bir hizmettir. Hemen hemen her yerde bulunan Büyük İslam İlmihali (1959, 10 kitap bir ara­da) adlı eseri ise, üç milyondan fazla baskı yapmıştır. Büyük İslam ilmihali, bugün her müslümanın evinde en güvenilir İlmihal kitabıdır. Maruf Evren diyor ki: “Büyük İslam İlmihali, hemen hemen her Türk Müslüma­nın evine girmiştir ve girmelidir. Dini bu eserden öğrendik, Ömer Nasuhi Bilmen ismi ve Büyük İslam İlmihali, bütün mü’minlerin kalblerine silinmeyecek şekilde işlenmiştir de …. Hiç bir şey yapmamış olsaydı, sadece “Büyük İslam İlmihali”ni vermekle yetin­ se idi, “Büyük alim” olması için yeterli idi.” O, büyük sabır ve çalışma gücünün şaheseri olan “Büyük Tefsir Tarihi ve Taba­katü’l Müfessirin” (2 cild, 464 müfessirin hayatı ve eserleri), ve Büyük İslam İlmihali adlı eserleri ile şöhret bulmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen’in 80 yaşından sonra, beş yıl çalışarak yazdığı son eseri ise, 8 cildlik “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri” dir. Şimdiye kadar 200.000 takımdan fazla basılmıştır. Bu tefsirini yazarken, beş yıl içinde hiç bir gün altı saatten fazla uyumadı. Beş yılda yazdığı tefsirini, en az yirmi yıllık bir çaba gösterebilmekle yazabilmiş­tir. Daha nice nice ve çok değerli eserlere imzasını atmış olan Ömer Nasuhi Bilmen, medar-ı iftiharımız ve örnek şahsiyeti olan mümtaz ve nadide bir ilim adamımızdır. Ömer Nasuhi Bilmen, gazete ve dergilerde pek çok ilmi yazılar yayınlamıştır. Ömer Nasuhi Bilmen, beynelmilel müellifler listesinin başında yer almıştır. Eser­ lerinin bir kısmı, yabancı dillere tercüme edilmiştir. O, İslam alemi’nde yayılan bir mektep, Amerika’da okutulan bir dersti. Çok Eser Vermesinin Sırları Oğlu Ahmed Selim Bilmen diyor ki: “Her gün okuduğu bir cüz Kur’an-ı Kerim’ini başına koyar ve ondan sonra kendini okumaya yazmaya verirdi. Çocukluğunda okumaya büyük merak sarmış, edebiyat ve ilimle uğraşmaya ve yazı hayatına daha küçük yaşlarda başlamıştır. Edebiyat merakının ileride verdiği eserlerinde büyük yararını görmüş olduğunu her zaman söylerdi. Okumayı, yazmayı çok severdi. Kitaplara olan düşkünlüğü, mutlaka dünya üzerinde az rastlanan tutkulardan biriydi. Hiç bir şeyin yarım kalmasını istemezdi. Sonsuz bir gayret sahibiydi. Çalışmasında ve eser vermesinde, gece ile gündüzün sınırı yoktu. Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner, sıhhatım bozulurdu. Annem gece­nin geç saatlerinde gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de “artık yeter, yat” diye üflerdi…” Dinin verdiği güçle her zaman bir delikanlı dar dinç ve kuvvetli bir bünyeye sa­hipti. Başarısı için daima Allah (c.c.)’a niyazda bulunmuştur. Yüce Allah (c.c.), islam’a aşk ile bağlı olanı yüceltir. İşte Ömer Nasuhi’de bu, aşk derecesindeydi. Kütüphanesini dolduran Hadis kitaplarını sık sık okur, onların manaları ile onların düsturu ile hayatını tanzim ederdi. O Cenab-ı Hakk’ın: “O’na (yaklaşmaya) vesile arayın” emrine uyarak, To­katlı Şeyh Şakir Efendi’ ye daha 24 yaşındayken intisab etmiş ve tasavvufa dalmış­tı… O’nun içi, dışı sevgi doluydu… Cumhuriyet Döneminin bu eşsiz İslam Alimi, 12 Ekim. 1971 günü 87 yaşında vefat eyledi. Kabri şerifi Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

📍 İstanbul

Konya evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ayvaz Dede

Ayvaz Dede

Ayvaz Dede Türbesi , Bosna Hersek’de Travnik şehri yakınındaki Karaula kasabasında Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Sadık Dede Türbesi

Sadık Dede Türbesi

Sadık Dede Türbesi, Silifke’nin Toros Mahallesisınırları içindedir. Ahmet Necati Hancıoğlu İlköğretim Okulu’nun güneyinde kalır. Sadık Dede Türbesi’nin bulunduğu yer bir yamacın yüzüdür. Etrafı çitle çevrilidir ve yakınında bina vb. bulunmamaktadır. Türbenin tepesinde betondan bir şadırvan vardır. Etrafında belediye tarafından dikilmiş süs bitkileri ve söğüt ağaçları yer alır. Bu ağaçlara bol miktarda bez bağlanmıştır. Türbede iki büyük iki küçük olmak üzere dört mezar bulunmaktadır. Bu mezarlardan birinin Sadık Dede’ye birinin eşine ve diğer ikisinin de çocuklarına ait olduğu düşünülmektedir. Sadık Dede’ye ait olan mezarın üzerindeki açıklıkta mum yakıldığı da görülmektedir. Türbenin bakımı Silifke Belediyesi tarafından yapılmaktadır. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Silifke, Mersin
Şeyh Hanifi Türbesi

Şeyh Hanifi Türbesi

Şeyh Hanifi’nin mezarı Mersin – Gülnar – Tozkovan köyünde Şeyh Hanifi’nin hayatıyla ilgili kaynaklara dayalı bir bilgimiz yok ancak halk arasında anlatılan şu iki rivayet meşhurdur; Rivayetlere göre Şeyh Hanifi ve Şeyh İsa, evliya iki kardeştir. Şeyh İsanın çocuğu olmadığından halk, daha çok Şeyh Hanifiyi ziyaret etmektedir. İki kardeş, kavga ederken Şeyh Hanifi, kardeşi Şeyh İsa’ya ebter (zürriyeti olmayan) diye beddua edince Şeyh İsa da kardeşine ”Sen bana ebter diyorsun, senin yedi oğlunun beli bel (toprağı kazmaya yarayan tarım aracı) gibi dikili kalsın” diye beddua eder. Şeyh İsa’nın bedduası tutunca kardeşi Şeyh Hanifinin dünyaya gelen yedi çocuğu, yedi yaşına basmadan hayatını kaybeder . 2. Anlatılanlara göre Şeyh İsa düşmanla savaşırken atının ayağından çıkan toz bulutu, düşman askerlerini kırıp geçirir. Yöre halkı, Işıklı Köyünün eski adı Tozkovanın bu olaya dayandırmaktadır . Şeyh Hanifinin mezarı, Gülnarın Işıklı (Tozkovan) köyünde, tepelik bir arazidedir. Hz. Muhammedin soyundan geldiği, Şeyh Ömer, Şeyh İsa, Zeyne Dede, Şeyh Ahmet Halife ve ismi hatırlanmayan iki evliya ile yedi kardeş olduğu söylenen Şeyh Hanifinin mezarı yanında eşi ve yedi çocuğuna ait olduğu belirtilen mezarlar da bulunmaktadır. Eskiden ağaçlar arasında kalan bu mezarlar, 2006 yılında köy halkının imknlarıyla onarılıp betonarme duvarla çevrilmiştir. Çevrili alanın içerisinde, sağ arka köşesinde ziyaretçilerin namaz kılabilmeleri için yaptırılmış yeşil boyalı, tek pencereli küçük bir mescit bulunmaktadır. Ziyaret yerinin 10 metre aşağısında yaz- kış devamlı suyu bulunan ve Dede Suyu denilen küçük bir kuyu vardır. Ziyaretçiler, bu kuyunun suyundan şifa niyetine içmekte ve kuyu suyundan evlerine götürmektedir. Aynı zamanda bu su, hayvanlara sağlıklı olmaları ve daha iyi ürün verebilmeleri için içirilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Gülnar, Mersin
Eyneselli Mustafa Eren (ks.)

Eyneselli Mustafa Eren (ks.)

Giresun – Eynesil – Yeşil camii önünde medfun İhramcızade İsmail Efendi’nin Halifesi Eynesilli Mustafa Eren Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Eynesilli Mustafa Eren Efendi, 28 Ocak 1926’da, Eynesil’in Ören köyünde , eski adıyla “Yağabil” yeni adıyla “Yakuplu” mahallesinde doğmuştur. Babası, Mollahaliloğullarından Molla Mustafa’dır. Sert mizacı ile tanınan Molla Mustafa, Eynesil’de ticaretle meşgul olmuştur. Ona ilk eğitimini annesi vermiştir. İlköğrenimini ise Eynesil Merkez ilkokulunda ta­mamlamıştır. Ağabeyi, Dr. Hakkı Eren, ondan daha ileri sı­nıflarda olmasına rağmen, onunla sık sık müzakereye girdi­ği, zihni gücünü ispat ettiği nakledilir. 1944 yılında evlenmiş olan Mustafa Eren Efendi, 1946’da Urfa’da asker­lik şartlarında nöbetleri sırasında Kur’an’ı ezberlemiştir. Askerliğinin kalan kısmını Trabzon’da ta­mamlamıştır. Asıl eğitimini askerlik dönüşünde ikmal etmiştir. Medre­selerin kapatılması, müderrislerin çeşitli suçlar isnat edile­rek telef edilmeleri ve dini eğitimin yasaklanması gibi tek parti uygulamalarına rağmen; Eynesil’de mukim, son devrin Osmanlı ulemasından Güdükoğlu Hacı Hasan Efendi ve Emekli müftü Kasberzâde Hacı Ahmet Elendi gibi kimseler­den temel İslâmi ilimleri tahsil etmeye muvaffak olmuştur. Eynesil eski müftüsü merhum Mehmet Emecen’in, onun­la ilgili bir hatırasını şöyle naklettiği anlatılır: “Ben günlük derslerimi yapmak için, bütün gün çalışırken, Mustafa Eren dükkânda ticaretle meşgul olurken bir taraftan da küçük kâğıtlara notlar tutar; ertesi günü ben dersimi vermekle zor tanırken O, Hacı Ahmet Hocaya gelecek dersler için soru­lar sorar ve hocayı müşkül durumda bırakırdı.” Tahsil ile ticareti bir ara­da yürüten Mustafa Eren Efendinin, 1950de Trabzon’a bir manifa­tura dükkânı açtığı, ancak arzuladığı ortamı bulamayarak tekrar Eynesil’e döndüğü, 1955 yılına kadar aynı işi burada devam ettirdikten sonra, bu işi oğullarına bırakarak kendi­sini tasavvufa ve İslâmi çalışmalara verdiği bilinen bir hu­sustur. Ticaretteki dürüst davranışları ve başarısı, halen onu tanıyanlarca takdir ile anlatılır. Böyle olmasına rağmen onun ticareti bırakmasında, hiç şüphesiz içine girdiği mane­viyat ikliminin nimetlerini tatmış olması belirleyici olmalıdır. Onun tasavvufla tanışması önce kitaplar aracılığı ile ol­muş olmalıdır. Zira 1950’lı yıllarda bu anlamda bir arayış içindedir. Nitekim bu arayışın bir sonucu olarak, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi ile tanışımadan önce Vakfıkebir’de mu­kim Kadiri şeyhi Hafız Osman Efendi; Görele’de mukim Halveti şeyhi Hacı Mürsel Efendi gibi maneviyat ehli insan­larla görüşmüştür. Mustafa Eren Hazretleri, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Top­rak Hazretleri ile 1953 yılı mayıs ayında tanışmış ve hayatında­ki asıl değişiklik bundan sonra başlamıştır. Bu tanışmayı ki­min sağladığını henüz bilemiyoruz, ancak ticaretle meşgul olduğu için mala gittiği İstanbul’da Eyüp Sultan Hazretleri­ni ziyaret ederek, dua ettiği ve dönüşünde Sivas’a geçtiği, Hacı İsmail Hakkı Efendiye burada intisap ettiği ifade edilmek­tedir. Bundan önce, herhangi bir yere intisabının olmadığı da bilinen bir husustur. Mustafa Eren Hazretleri’nin bundan sonra manevi hazlar dünyasına ait haller ile zahiri ilimleri gönlünde ve zihninde meze ederek, muhabbet ve rahmani zevk dolu bir hayat yaşadığı bilinmektedir. Tasavvuf literatüründe geçen manevi hallerin içinde, farklı bir dünya yaşayan ve Allah Teâlâ’ya âşık olmanın verdiği lez­zetli iklimde şeyhi İhramcızâde Hazretleri ile dolu dolu tam 16 yıl geçirmiştir. İhramcızâde Hazretlerinin 1969’da Hakk’a yürüyüşü ile de manevi görevine başlamış, kendi irşad halkasını oluştur­muştur. Mustafa Eren Hazretleri’nin, daha şeyhinin sağlığında ihvan arasında “Hoca Efendi” diye anıldığı, iştirak ettiği sohbetlerde yüksek bir karizma oluşturduğu ve manevi ta­sarrufunun oldukça taşkın olduğu, o dönemi yaşayan ih­vanlar tarafından nakledilmekledir. Dört defa hacca gitmiş, İmam-ı Azam, Şeyh Şibli, Hasan Basri ve İmam Ali radiyallâhü anhümü, her hac yolculuğunda ziya­ret etmeyi ihmal etmemiştir. Mustafa Eren Hazretleri, 1990 yılında rahatsızlanmıştır. Rahatsızlanmazdan önce, hiç aksatmadan sürdürdüğü “ge­zerek irşad” faaliyetini durdurmuş ve özel otomobilini de satmıştır. Yakalandığı kanser hastalığı ile ilgili yapılan teda­viler olumlu sonuç vermemiş ve elem verici bir nekahet devrinden sonra, 1991 yılı 22 Temmuz günü Bulancak’ta hastalık döneminde kaldığı bir ihvanının evinde rahmet-i rahmana kavuşmuştur. Vefat ettiği odada, Eynesil ve Ören­deki vekalelerde saatlerin 13.55’de durmuş olması da kutsiyetine işarettir. Manevi özellikleri bakımından çok farklı özelliklere sahip olan Mustafa Efendinin, fiziki bakımdan da diğer insanlardan seçkin olduğu görülür. Uzun boylu, seçkin yapılı ve buğday tenli olduğu bilinmektedir, Etkileyici bakışları, anlaşılır ve kı­sa konuşma tarzı, güçlü hafızası, derin sezgi gücü ve keskin zekâsı ile hayranlık uyandıran bir yapıya sahiptir. Eynesilli Mustafa Eren Hazretlerinin (k.s.) Sözleri ” Oğlum mehdiyi ne yapacaksınız, siz kalbinizi temizleyin o gelir sizi bulur.” “Bu tarikata inanır severseniz burası sizi ölümden çeker.” “Biz çay içtiğimizi unutamıyoruz” “Ben ihvanımın Allah ile konuşmasını isterim” “Allah veli kullarını meccanen affeder,amellerini ihvanlarına pay eder.” “Şeyh olan müritlerinin ruhlarını toplayıp inceleyecek yastığının altına koyup yatacak. Eğer yapamıyorsa onu teslim almasındansa, vursun öldürsün ondan daha az günah işler.” “İhvan düzelsin, dünyayı düzeltmek zor değil” “Kıymetinizi bilin, sahabe kıymetindesiniz.” “Camilerimizde bir taşı olanı Allah yakmayacak.” “Bu ihvanın rızıklarını da Allah bize verdi. Oğlum siz derviş olun, Allah gökten yağdırır.” “Nasıl hal sahibidir ki sigara içerde hali bozulmaz.” “Dersini çek, kendini bekle ömür biter.” “İhvanın tespihi ve işi.” “Biz otuz sene daha yanınızdayız, beş yüz senede tesirimiz olacak.” “Kimi ihvanımız var parasız kalsa ihvanlık yapamaz. Kimisi de parası olsa ihvanlık yapamaz. Para lazım olduğu kadar lazım.” “Ruh kemale erdiğinde bütün dünyayı kaplar. Bu beden onun başı olur.” “Oğlum evde oturup Allah demeyle bu iş olmaz. Çay için sohbete devam edin.” “Oğlum gidin cennete gidersiniz ama benim işime karışmayın. Ben sizi Allahın elinden kurtaramam.” “Biz Medine-i Münevvere’nin üç yüz bin kişisini temizledik.” “Bu yolda bozulmadan gidersek Allah bizden hesap sormayacak.” “Oğlum küpün dibinden yiyin, üstünden değil.” “Bundan sonra olacak bütün olaylar İslamiyet’in lehine olacak.” (1980) “Sana fetva verseler dahi kalbine danış.” ” Selavat getirirdim de derdim ki “Ya Resulallah selavatımı duyuyor musun? “Duyuyorum oğlum duyuyorum” buyururdu.” “Bu çocuk bu tarikata girsin bütün talükatını kurtarır.” “Şeytan seni tutar yere çalar ancak öldüğün zaman anlarsın.” “Allahın ne kulları var. Burayı bir duysalar bizleri böyle fırlatır atarlar.” “Bu verilenleri yaptılar Allaha ulaştılar, bize verdiler biz yaptık. Bizde size veriyoruz.” “Doğru olan ve namazını kılanın ekmeği yenilir.” “Oğlum bin sene yaşasan, vazifeleri bir hakkın yapsan sohbete gelmez isen Allahın huzuruna kupkuru gidersin.” ” Biz İstanbul’u biraz gezdik her şey oluşmuş. İsa gelse de bu iş bitse.” “Şeytanın ve Yahudi’nin el atmadığı yer kalmadı.” “Kalbinizi temizlersininiz Allah oraya gelir. Sen Allah ile beraber ahirete gidersin sana kimse soru soramaz. Canım Allaha kim soru sorabilir.” “Şeytan girer kalbine Allah’ı, Peygamberi, Şeyhini inkar ettirir.” “Oğlum velilik kolay değil. Bir velinin kanadının altında çay içerek gidiniz.” “Bin tane çürük elma olmaktansa, bir tane sağlam elma olsun ondan iyidir.” “İmanın nuru, Kop ile Vağuk dağı arasında kaldı” “Sibirya da bir olay olur sigorta bizde atar, bu milletin yüküyle yüklenenden sohbet beklenmez.” “Bunların cehennem ile işi yoktur, bunlar büyük günah işlemezler, küçük günahlarını da Allah affeder.” “Biz bunları tanımazdık bunlar bizi tanımazdı. Allah bizi ervah-ı ezelde beraber yazmış.” “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.” “Allah bunları saçmış insanlarının içerisine biz topluyoruz.” “Bizim imama ihtiyacımız yoktur, yalnız sigara içmesin.” “Bu beden çekmez bu yükü. Allah benim yerime birisini koymadan ahiret’e gitmemi istemiyor ama ben Allah ile aramı yapıp gideceğim.” Giresun/Eynesil ilçesine bildiğimiz üç tane eser bırakmıştır. Bunlardan birisi, Eynesil giriş tarafında bulunan Kubbeli Çeşmedir ve yol tarafında hemen camiînin yanında yer almaktadır, hiçbir mimari proje olmadan yaptırtmıştır. Cennette aynen böyle bir şadırvan gördüğünü belirtmiştir. Ayrıca Giresun giriş ve çıkışına birer tane büyük camii yaptırtmaya başlamıştır. Bu camiilerde Osmanlı mimarisi kullanılmaktadır ve kesme taşlar ile yapılmaktadır. Giresun giriş ve çıkışlarına, Osmanlı mimârisi ile kesme taşlar kullanarak iki câmi projesi çizmiştir ve inşâları hâlâ devam etmektedir. Bu camilerin adları Yeşil Câmii ve Sarayburnu Camii`dir. Kabri, Yeşil Camii önünde medfûndur. Bu iki camii hakkında, Yeşil Camii tamamlandığında Türkiye’nin düzeleceğini, Sarayburnu Camii tamamlandığında Dünyadaki durumların düzeleceğini söylemiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Eynesil, Giresun

Göreleli Hüseyin Efendi

Giresun – Görele – Karakeş Köyü İhramcızade İsmail Efendi’nin Halifesi Göreleli Hüseyin Efendi’nin Silsile-i Şerifi Göreleli Hüseyin (Kibar) Efendi, Görele’nin Karakeş köyünden Kibaroğlu Mehmet Efendi’nin oğludur. 1915 yılınnda doğduğu bilinmektedir. Bu yıllar, I. Dünya savaşının en elem verici yılarıdır. Çanakkale, Kafkasya, Süveyş ve diğer cephelerde yaşanan dramatik olaylar, toplumu ve ekonomik şartları çok zor duruma sokmuş, sair imkansızlıkların yanında eğitim imkanlarının da kısıtlı duruma düşmesi sebebiyle eğitim imkanı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. İşte bu yüzden Hüseyin Efendi arzuladığı eğitimini alamamış, Rüştiye tahsili ile yetinmek dıırumunda kalmıştır. Askerliğini Kırklareli’nde tamamlamıştır. Verilen bilgilere bakacak olursak, ceddinden ekseriyetinin ehli tarik olduğu, tasavvufi geleneğin bu ailede önceden var olduğu anlaşılmaktadır. Hatta, Nakşibendi silsilesinde önemli bir yer işgal eden Hasan Harakani Hazretlerinin soyundan olduğu rivayet edilmektedir. Ancak onun, Halidiligin Mekki kolu ile tanışması, çalışmak için gittiği Zonguldak’ta mukim, İsmail Hakkı Efendi’nin halifelerinden Hacı Hamza Efendi sayesinde olmuştur, ilk intisabını Hacı Hamza Efendi’ye yaptığı anlaşılan Göreleli Hüseyin Efendi’nin, daha sonra Sivas’a gittiği burada bir ay kaldığı ve bundan sonra irşadını İhramcızade İsmail Hakkı Efendi ile beraber sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Daha sonra irşad görevi ile memleketine geldiği, ilk irşad faaliyetlerine köyünden başladığı bilinmektedir. Ekonomik durumunun iyi olması, onun kendisini irşad hizmetlerine rahat vermesine yardımcı olmuştur. Hatta kendisine ait arazilerin önemli bir kısmını sattığı, ihvanlan için harcadığı ifade edilmektedir. Onun bu tasaddukçu tutumu, bölgede bulunan saygın esnaf ve ilim ehli bir çok insanın, ona intisap etmesine neden olmuş ve bu sayede İhramcızade mektebinin tesiri bölgede yayılmıştır. Göreleli Hüseyin Efendi, bir ara şehre inmiş, irşad faaliyetlerini Görele şehir merkezinde sürdürmüştür. Ancak İnkilaplar döneminin tekke ve zaviyelerle ilgili tatumu yüzünden uğradığı takibatlar, onu tekrar köyüne dönmeye mecbur etmiştir. Buradaki tasavvufi yaşayışı daha çok “münzevi” tarzda snyılabilir. Matta, hayatının son donemlerinde evinden uzakça bir yerde, bahçe içinde kurduğu “çardakta kendini tamamıyla ibadete verdiği nakledilmektedir. Marangozluk işi ile de uğraştığı bilinen Hüseyin Efendi’nin, zature hastalığına yakalandığı, bu hastalıktan kurtulamayarak, 48 yaşında, 1963 yılında vefat ettiği bilinmektedir. Hafız Abdurrahman, Faik Hoca, Tahir Duman Hoca, Cevdet Hafız gibi önemli şahsiyetlerin, onun kurduğu sohbet meclislerinde yetişmiş olduğu ifade edilmektedir. Göreleli Hüseyin Efendinin, züht yaşayışında daha çok istiğrak halinin hakim olduğu, münzevi hayatı, belki devrin şartları gereği tercih ettiği söylenilebilir. Ama irşad usulü İhramcızade mektebinin yöntemlerini sürdürdüğü kesindir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle]

📍 Görele, Giresun

Seyyit Yahya Sezai Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Seyyid Yahya Sezai Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Eksel Şeyhi  Behrullah Efendi

Eksel Şeyhi Behrullah Efendi

Tokat – Erbaa – Eksel Köyü ( koçak köyü) Mustafa İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Behrullah Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Halkın ‘Hazret Baba’ diye tanıdığı Behrullah Efendi 1838’de Koçak (Eksel) kasabasında dünyaya gelir. Babası Ali Efendi’dir. Tokat’taki ilk öğrenimi sırasında kendilerine bir zat misafir olur. O gün Behrullah Efendi ertesi günkü dersini yapar ve ardından namazını kılıp yatar. Gece kalktığında o zatın devamlı ilimle meşgûl olduğunu görür. Bu zâtın ilim sâhibi, gayretli biri olduğunu anlayarak, “Efendim bu gece hiç uyumadınız. O ilimden bize de öğretseniz.”, diye arz edince, o zat, “Evlâdım senin ilmi nasibin İstanbul’daki Yanyalı Hacı İsmet Efendi’den olacak. Sende onun kokusu var.”, diye buyurur. Bunun üzerine Behrullah Efendi, köye dönüp ağabeysinden izin aldıktan sonra İstanbul’a gider. Bu sıralarda İstanbul’da talebe okutmakta olan Yanyalı İsmet Efendi, talebelerine sık sık, “Anadolu’dan bir erin geleceğini, vazifesinin esasında o eri yetiştirmek olduğunu”, söylemektedir. İsmet Garibullah Efendi, Mevlana Bağdadi Hazretleri’nin halifesi Abdullah Mekki Hazretlerinin halifesidir. Behrullah Efendi 30 yıl İsmet Efendi’nin derslerini takip eder. Bütün ilimlerde ve tasavvuf yolunda kemale erdikten sonra, hocası tarafından kendi beldesine gönderilir. İsmet Efendi bu görevi kendisine şöyle bildirir: – Azizim bundan sonra siz kendi memleketinizde hizmete memursunuz. Amasya’ya vardığınızda evlenip oraya yerleşmenizi isterler. Sakın kabul etmeyiniz. Behrullah Efendi, şeyhinin bu emri ile memleketinin yolunu tutar. Amasya’dan geçerken İsmet Efendi’nin işaret ettiği hal vuku bulur. Yüksek hallerine hayran kalanlar orada evlendirip yerleştirmek, bu şekilde kendisini sahiplenmek isterler. Fakat Efendi Hazretleri önceden tenbihli olduğu için kabul etmez. Yoluna devam edip köyüne ulaşır. Orada evlenip barklanır, fakat kimseye sırrını ifşaya yanaşmaz. Köylüler de ‘Deli Molla’ diye hitap ettikleri bu garib dervişi köye çoban yaparlar. O günlerde Sivas Valiliğinde bulunan Memduh Paşa görev icabı Tokat’a gelir O devirlerde Tokat da Sivas’a bağlıdır. Eksel köyünden geçerken yanında bulunanlara Bahrullah Efendi ile görüşmek istediğini bildirir. Tanımadıklarını söylerler. Öyle ya soran koskoca Vali Paşa Hazretleri, sorulan köyün garip çobanı. Nereden akıllarına gelsin. Memduh Paşa, Bahrullah Efendi’nin yüksek tevazu sebebiyle gizlendiğini anlar. Huzuruna gider. Onu, irşada memur olduğu, bu maksatla Tokat’a gönderildiği, gizlenmek yerine Peygamber Efendimiz’den kendisine kadar sahih yed ile gelen yolun yayılması, devam ettirilmesi için üzerine düşen vazifeyi yapması gerektiği, yoksa mesul olacağı hususunda ikna eder. Köylülere de, “Gelmemiştir cihana Behrullah gibi bir veli. Onu bulanlar buldu, bulmayanlar mutlak deli” mısraını okuduktan sonra, “Siz bu zâtın kıymetini bilmez iseniz elinizden çıkar.”, der. Bunun üzerine insanlar ondan ilim öğrenmeye koşarlar. Memduh Paşa’nın başkanlığında yapılan dergâhda, Behrullah Efendi ilim tâliplerine ders vermeye başlar. Behrullah Efendi herkese müşfik, güler yüzlü davranmaktadır Sokakta gördüğü çocukların başını okşayıp, onlara hediyeler vererek gönüllerini almaktadır. Herkese Allahü teâlânın merhâmetinden bahseder. “Biz insanlar da merhametli olmalıyız.” der. Kendisine gönderilen hediyeleri el sürmeden fakirlere dağıtır. Behrullah Efendi, talebesi Ahmet Efendi ile bir gün dere kenarında oturmaktadır. Talebesi kahve yapmakla meşguldür. Hocasına doğru bakınca kucağında bir yılan görür ve korkar. Sonra yılan, Behrullah Efendi’nin kucağından inip gider. Talebesinin merak içinde kaldığını fark edince, “Cinnîlerden idi. Hasankale’den geliyor. Dersini verdim gitti.”, diye buyurur. Talebelerinden İskender isminde bir zât, donanmada vazifelidir. Gemi denizde giderken fırtına çıkar. O sırada Behrullah Efendinin himmetine sığınır, yardım ister. O anda hocasını karşısında görür. Ona, “Evlâdım korkma, üzülme on dakika sonra fırtına geçer!”, diye buyurur. Nitekim on dakika sonra fırtına diner. Talebelerine, “Biz kuşlar kadar bile olamıyoruz. Onlar Allahü tealayı devamlı zikrediyorlar. Biz ise gaflet içindeyiz. Dinin emir ve yasaklarını bilmezseniz, bu yolda hiç mesafe katedemezsiniz.”, diye buyurur. Behrullah Efendi 1918’de 80 yaşındayken Eksel köyünde vefat eder. Kalabalık bir cemaat ile cenaze namazı kılındıktan sonra köykabristanlığına defnedilir. Kabri ziyaret mahallidir. Behrullah Efendi’nin yerine talebesi Ali Osman Efendi geçti. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tokat Evliyaları – Abdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erbaa, Tokat
Niksarlı Hacı Ahmed Efendi (k.s)

Niksarlı Hacı Ahmed Efendi (k.s)

Tokat – Niksar – Melikgazi Kabristanında Niksarlı Hacı Ahmed Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Niksarlı Hacı Ahmet Efendi, Ordu sınırları dahilinde olan. Melet suyu yakınlarındaki Beyseki köyünde dünyaya gelmiş, çocukluk ve gençlik yılları burada geçmiştir. Babası, alim ve fazıl biri olarak tanınmış olan Yusuf Efendidir. İlk egitimini babasından almıştır. Hafızlığını köyünde tamamlayan Hacı Ahmet Efendi, bir vesile ile Çorum Şeyhi Mustafa Rumi ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Çorum’da bulunan medresede, Arapça, Fıkıh, Akait gibi dini ilimleri tedris ederken; aynı yerde bulunan tekkede de manevi eğitimini ve seyr-i sülükunu tamamlamuştır. Zahiri ve batıni eğitimini tamamladıktan sonra, Mustafa Rumi’den icazetini alarak, yine şeyhinin isteği ile Niksar’a gelmiş ve irşada başlamıştır. Niksar’da Karşıbağ mahallesinde kurduğu tekkesinde irşada başlayan Hacı Ahmet Efendinin daha çok Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Of, Tokat, Çorum, Alaca, İskilip ve Erzincan gibi yerlerde tesiri oldu. Niksar’da daha çok Arapça, Farsça ve Osmanlıca eserlerden oluşan, zengin bir kütüphane kurmuş olan Ahmet Efendinin bu çalışması, zamanın idarecileri tarafından talan edılmiş, bu eserlerin bir kısmı İstanbul’a Süleymaniye kütüphanesine götürülmüştür.Kurtuluş Savaşı yıllarında Pontus Rumlarına karşı, ihvanı ile birlikte mücadele ettiği, o dönemde yaşamış olanlar tarafından nakledilir. Kurtuluş Savaşındaki mücadelesi bilindiği halde, manevi yönü ve tasavvufi faaliyetleri nedeniyle takibata uğramış ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Hacı Ahmet Efendi, tekke faaliyetilerinin yanında, Danişmentli Devleti’nden kalma Ulu Camide verdiği vaazlarıyla halkı aydınlatmaya ve morallerini yükseltmeye çalışmıştır. İki defa evlenmiş olan Hacı Ahmet Efendi, 90 yaşlarında iken (30.01.1937) vefat etmiştir. Cenazesi, iyi bir müderris olan kardeşi Ömer Lütfü Zarakol tarafindan yıkanarak kıldırılmıştır. Hacı Ahmet Efendi, 9 defa hacca gitmiştir. Turhal Gat köylü Mustafa Efendi, Erbaalı Muttalip Efendi, İskilipli Zeynelabidin Efendi, Alacalı Hacı Bekir Efendi ve Tosyalı Mehmet Çevik Efendi gibi halifeleri vardır. Vaazları, güzel yaşayışı ile çevresinde önemli izler bırakan Ahmet Efendinin kabri, Niksar’da Melik Gazi kabristanlığındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Niksar, Tokat
Hafız Muhammed Özcan Termevi

Hafız Muhammed Özcan Termevi

Samsun – Terme Hafız Muhammed Özcan Efendi Silsile-i Şerifi Nakşi halidi kolunun büyüklerinden olan Hafız Muhammed Özcan Efendi, Emaneti ömrü boyunca yüzlerce kilometre yol aşıp her defasında ulaştığı Sivas ülkesinden, Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri’nden aldı. Kendisi ehli kerâmet ve ehli kâmil olarak sadece ihvan içinde değil bölge halkı tarafından da bu şekilde tanınıyor, biliniyordu. 05.03.1931 tarihinde doğmuş ve 08.09.2009 tarihinde vefat etmiştir. Tarikat kendisine emanet edilince en nazik ve dar geçitlerinden geçmekte idi. Bu geçiş bazı kendini bilmez insanların, onun tabiri ile “tarikat eşkıyalığı” yapması sonucunda daha fazla daralmıştı fakat kendisi de aynı zamanda yetiştiği ve feyz aldığı o büyük pınarın himmeti ile bu konulara hızla çare bulabilecek, muhteşem bir karaktere sahipti. Her yönüyle tam donanımlı “Şah efendimiz” olarak nitelendirdiği Şah-ı Nakşibend Hazretleri’’nin emanet takipçisi ve altın halkanın taşıyıcı müdekkikan’ı olarak harikulade bir ahlaka ve ilme sahipti. Kendisinin yakın alakalılarından müftü Mustafa Bey… O kadar çok yakın ve ışığın merkezinde ki bir sahra sohbetinde mürşidinden müsaade alarak ve yine o ışığın devamında afiyette olsunlar için şöyle duâ ediyor: “-Efendiler! İçimden bir duâ geldi. Kabul ederseniz “amin”dersiniz, etmezseniz mal benim! İstiyorum ki hep Efendi konuşşun! Yalnız duam şu: Allah bu bayram ziyaretinin, Zilhicce Ayı’nın yüzü suyu hürmetine efendimize elli yaşının sağlığını geri versin! Yüz kırk yaşındaki peygamberlere çocuk veren Allah, Efendimizede elli yaşının sağlığını verir inşallah! Sonra da hep Efendi konuşşun dinleyelim! Her kütüğün başına karınca toplanmaz! Bu çok büyük bir kütük! Allah Efendiyi başımızdan almasın! Bu karıncaları da o kütüğün başından almasın! Âmin !” İşte böylesine yakın ve yangın Müridleri ışığın kaynağına… Hele bir çavuşu var idi(Allah uzun ömürler ihsan etsin)ki adı Bekir … Onun için: “-Allah her peygambere ve sevdiği kuluna bir Bekir hediye edermiş, bu da bizim Bekir !”diye kendisine inceden inceye duâ ederdi. Kendisi çok celalli ve Ömer sıfatlı olduğu için yanlarına çok yaklaşamaz, hâllerine vakıf olamazdık. Lakin bütün bu disiplinli görünüşünün altında büyük bir merhamet ve şefkat dolu yüreği vardı. Müridana ders ve sohbet hususunda çok sertti. Fahirettin Hoca Efendiyi anmak için toplandığımız bir Çarşamba-Kızılot sahrasında sohbeti keserek uzun süre Müridleri seyretmiş sonra da celallenerek: “-Evet, bazı yerlerde ders ve hatim hocamız yok! Bu yüzden mahremi olan kadınların; kocası, amcası, kardeşi, dayısı, oğlu dersini değişecek! Kadınlar ders değişecek! On senedir dersini değişmemiş kadın olmaz! Muzaffer Hoca dersini değişmiş, bir daha ders değiştireni olmamış, böyle şey olmaz!”diye adeta kükremişti. Büyük insan, büyük mürşid-i kâmil, büyük veli… Halkanın tamamlayıcısı. Pençesine düştüğü diyabet hastalığı kendisini gün gün bizden uzaklaştırırken, üzüntümüzü yüzümüzden okur; “-Ayrılık yok! Biriz, beraberiz! Burada sizi nasıl bıraktıysak orada öyle karşılayacağız! “Sizden hiçbiriniz mahşer sahrasında kalmayıncaya dek sıratı geçmeyeceğiz!” derdi merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, biz de o sözün üzerindeyiz. Dersinizi bırakmayın. Sohbetlere devam edin. Hocalarımızı dinleyin. Onlar bizim dilimizle konuşuyor “ diyerek dervişlere soğukluk verirdi. Uzun yıllar boyu kendisi ile yaşamış, ona yarenlik etmiş olan büyük halifeleri onun celal sıfatının önde olduğuna dikkat çeker, huzurunda dil ve kalplerimize sahip olmamızı özellikle salık verirlerdi. Mübarek insan en ufak bir disiplinsiz harekete, adaba mugayir olan bir davranışa, tarikat düşünce ve ilim ufkuna sığmayacak söze ve fikre çok celallenir, hemen düzeltirdi. Yer yine Çarşamba… Kaşıkçı namı ile maruf Mehmet Amcamızın vekalesinde sahra için toplanılmış uzaktan gelenlerden sağlıklı haberleri ve mesafeleri hususunda hatim hocaları ile sürekli irtibat hâlinde… Bir kafile çok geri kalmış ve Efendi de merak hat safhada… Sahra başlıyor ve ancak uzun bir süre sonra sohbete katılabiliyorlar. Kafilenin hatim hocası sualde: “- Nerede kaldınız?” — Efendim! Abdest tazelemek için içimizdeki yaşlılar sebebiyle yakın bir yerde uzun bir süre duraklamak zorunda kaldık. O sırada baktık ki yakındaki bir bahçenin içinde çok güzel kirazlar var. Sahibini soruşturduk, olmadığını söylediler. Biz de yediğimiz kadar kirazın karşılığını abdesthane görevlisine vererek, sahibine ulaştırmasını tembih edip hızla yola koyulduk.” Hatim hocası burada helâlden ödün vermediklerini, sahipsiz de olsa kullanılan bir malın karşılığını verdilerini dolayısıyla incelik ve hassasiyetlerinin ne kadar üst seviyede olduğuna dikkat çekmek isterken hiç ummadığı bir şekilde Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nden şöyle bir azar işitir. “- Mübarek adam sen bilmez misin “en nezaretü minen nar ”? (beklemek ateştendir.) bu kadar insan sizi bu sohbet yerinde bekliyor, siz de kiraz yemekle meşgulsünüz öyle mi? Allah size merhamet etsin!” Vekalelelere çok özen gösterir oraların bakım yapım ve onarımı için müridanı çok teşvik eder, her sahrada muhakkak bu konu üzerinde ya kendisi konuşur ya da o çok sevdiği yakın halifelerinden birine anlattırırdı. Bu hususta sürekli tekrar ettiği şu hatırasını artık Fatiha suresi gibi hafızamıza almıştık: “- Vekale evlerimizin vekilidir. Herkes vekaleye yardım edecek! Her zaman söylerim, Allah sizlerden razı olsun! Allah’a şükür oturacak evlerimiz var, rahat oturuyoruz. Ancak Terme’de vaktiyle vekale yoktu. Çok sonradan ufak bir vekale yaptık. Ali Osman hoca efendi geldi, sobayı yaktık. Kış günü idi. Hemen vekale ısındı. Isınınca hoca efendi bana döndü elini uzattı ve: —Kibriti ver bana! Dedi. Bende kendisine tazim ile kibriti uzattım. Sonra elindeki kibriti kaldırarak buyurdu ki: — Bu vekalelere bir kibrit almak, dağın başında cemaatsiz bir cami yapmaktan evladır! Evet! Zikir meclisinin sobası yanıyor, ısınıyorsunuz, hatim okuyorsunuz.” Yeryüzünün ayakta kalması iki şeye bağlıdır: biri zekât diğeri zikir ! Bu iki müessese oldukça yeryüzü batmayacak.” Aşar da zekâttır. Malın zekâtıdır. Mahsulü Allah bol vermiş onda birini vermelisiniz. Burası vekaledir, şimdi evimizdir, rahatça oturuyoruz. İnşallah herkes vekalesini yapar. Allah vekaleleriniz hususunda sizin yardımcınız olsun!” Cemaati kendisine sarsılmaz bir inançla ve Kur’an’ın tabiri ile “aralarına demirden harçlar dökülmüş taştan duvarlar gibi ” bağlı idi. Öyle çok severlerdi ki Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’’ni onu görmek bile gözyaşı pınarlarının sel olması için yeterli idi. Muhyiddin Arabî Hazretleri buyuruyor ki: “- Bazı velilere sıkı bir riyazetten sonra âlemin zuhurundaki sırlar gösterilir… Bu sırra erişmiş velilerden birisi bir sahra sohbetinde cemaate şöyle sesleniyordu: “- Muhteremler! Allah’a şükürler olsun bu gün yine sahra yapıyoruz. Allah büyüklerimizin ruhlarını şad etsin. Büyüklerimiz konuşmamızı emrediyor ancak konuşmak için de hâl lazım! Hâl’imiz yok! Ne ile konuşacağız? Bu yol “kâl” değil “hâl” yoludur. Cenab-ı Allah bizi hâl ile hâllenip yaşamayı nasip etsin. Derviş öyle hâllenirmiş ki, ağaçlar, kuşlar, gören gözler hep ona âşık olurmuş. Ağaçlar: “— Şu mübarek benim yanımdan geçse” dermiş. Merhum Tarakçı Hamit Hoca Efendi bir yerden gelirken, yolu bırakmış ormana girmiş. Yanındaki talebeleri: “- Hocam niçin yolu bıraktınız?” dediklerinde, — Şu karşı ki ağaçlar çağırdı. “Yıllar var ki orman içinde bir mübarek yüz görüp selamını alamadık. Çok içerlerde olduğumuz için hasret kaldık Allah’ın mübarek kullarına. Şöyle yanımızdan geç de mübarek yüzünü bir görelim.” Dediler ben de o yüzden yolu bıraktım! Buyurmuş” Efendi de derin bir sukut ve müridi, dostu, evliyası, halifesine karşı onaylı bir tebessüm. Derlerdi ki; “-Umre haccından gelen bir dervişle efendisini ziyaretten gelen bir derviş karşılaşırlar. Umreden gelen; “-Sevapları değişelim”,diyor hemen hatiften bir ses geliyor: “- Sakın değişme! Galip sensin! Görüyor musunuz Efendiyi ziyarette ne kadar büyük sevap var!” Yine derlerdi ki: “- Nefer olmak çok zor iş. Eğer sana bir şey emredilirse sakın yan çizme! Elinden geldiği kadar “ baş üstüne” de, oraya devam et. Bu tarikattır, bu işler kendi kendine olmaz! Yapmıyorum diyenler, alıp da yapmayanlar perişan oldu! Masrafı olursa da o masraf çıkar, geri durmayın! Çamlıbel dağlarında İbrahim Bey’ in arabası gitmiyor. Ahmet ağa yeni araba almış ondayız. Kar çok, zincir de yok! Arkadaş, dayanıyoruz, biraz gidiyoruz, araba badanaj yapıyor. Kar belde… Akıl işi değil bu! Şimdi düşünüyoruz, bak, kimse kalmadı! Allah göçenlere rahmet etsin! Efendiyi ziyaret gibi bir şey yok! Tarakçı Hamit Hoca Efendi Kırklareli’nde asker olan Tokatlı Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri Nuri Sayın’ı ziyarete gidiyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi’yi nizamiyeden içeriye almıyorlar. Bir süre sonra ziyaretine gittiği asker çağırılıyor ve geliyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi’yi görür görmez ayaklarına kapanıyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi: “- Hayır! El öptün, tamam! Ayağa kapanmak yok! Asker diyor ki: “- Ne yapayım ben size! Benim için ta buralara kadar geldiniz! — Ne yapacaksın? Yüz yüze baktık, Allah rızası için geldik, görüştük. Daha ne olsun! Der Tarakçı Hamit Hoca Efendi. Tatlı olur böyle görüşmeler. Merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ buyurdu ki: “- İki kişi karşılaşınca, önce ziyarete sebep olanı Allah affediyor sonra da ziyaret edeni… ” Ulaşım ve haberleşme zamanla daha da çok yerleşecek. Birisi hasta olduğunda diğeri cemaate hemen haber versin. Cemaatin haberi olmuyor! Bu çok önemli! Cenazelerde, hastalıklarda, yardımlaşmak gerekiyor. Bunun için birini görevlendirin.” Cömertliğe, yiğitliğe, civanmertliğe çok kıymet verirdi. Kendisi de olabildiğince cömert, eli açık, âli cenab, bir mürşid-i kâmil idi. Fırsat buldukça bu sıfatlarını alabildiğince engin sergilerlerdi. Huzur sohbetlerinde cömertlik hususuna değinildiğinde çok memnun olur, o celalli tebessümünü bu hususta konuşan hoca efendiden esirgemezdi. Kendisinin vefatından sonra yakın halifelerinden ve altın halkanın en yakın hizmetçilerinden bir olan hoca efendilerimizden bizlere onun çok hoşlanarak anlattığı şu “ cömertliği gözetlemek” sıralı hikâyelerini şöylece rivayet etmişti; “- Merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nin manevi huzurundayız. Uzaklardan yakınlardan geldik, toplandık. Allah rızasına muvafık kılsın. Elde edilecek mesubatın en azamisini versin. (âmin) İnsan dünyaya azık toplamak için geldi. Kendimizi göstermeye, Allah’ı razı etmeye gönderildik. Yaptığımız işler çok akıllı işler değil. Amma çok akıllı olanların da yaptıkları işleri görüyoruz. Çok akıllı olmak da gerekmiyor. Bu hizmet kıyamete kadar devam edecek. Kıyamet koptuğu andaki mürşid-i kâmilimiz de hafız olacak. Bunu defalarca merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nden dinlemiştik. Bunda şüphe yokken biz şimdi ne yapabiliriz noktasındayız. Biz yokken de bu tarikat vardı, bizden sonra da var olmaya devam edecek. Allah bu yükünü taşıttırır. Bu yükü bize taşıttırıyorsa bize ne mutlu! Bu iş yürüyecektir. Bizim gayretimiz buradan alacağımız ecirdir. Tarikatımızda şöyle bir adab vardır; “ihvan kardeşini şeyhi mesabesinde görmeyen bu tarikatta yol alamaz”. Onun için ben merkezli değil, “ biz” merkezli olalım. Bir hikâye; Bir şeyhin tekkesinde otuz derviş varmış. Bir yemek gelmiş. Ancak sadece iki kişiye yetecek kadar bir yemek… Dervişler ışığı söndürmüşler ki yemeği yiyenler görünmesin… Işık açılınca bir de bakmışlar ki bir lokma yemek yenmemiş, herkes kardeşim yesin demiş. İşte bu sahabe ahlakıdır. Peygamberimiz (sav) zamanında bir koyun kellesinin bütün evleri dolaşıp geri ilk çıktığı yere dönmesinin anlatıldığı hadis meşhurdur. Büyüklerimizden biri bir yemeğe davet edilmiş. Misafir olarak sofraya oturunca adamlar yemeğe öyle saldırmışlar ki, misafirden de açlar… O da geri çekilmiş ve adamların karnını doyurmasını beklemiş. Evine dönünce yemek yaptırmış ve ancak o zaman karnını doyurmuş. Samiri buzağıyı yapıp Hazreti Musa (a.s.)’da bu durumu görünce onu öldürmeye yeltenmiş. Allah şöyle buyurmuş Hazreti Musa (a.s.)’a: “- Samiri’yi öldürme! O cömerttir!” Yine Yahudiler ile yapılan bir gazadan sonra esirler Medine-i Münevvere’ye getirilip kılıçtan geçirilirken; Peygamberimiz (sav) içlerinden birisini ayırmalarını işaret etmiş. Hazreti Ali(r.a.) bu işe şaşırmış ve Peygamberimiz (sav)’e sormuş: “- Ya Rasullallah! Şuç bir, ceza bir, din bir, kitap bir. Onu niçin ayırdınız? — Ya Ali! Cebrail geldi, “Allah, onu öldürmesin çünkü o cömerttir. Cömertler Allah’ın dostudur!” buyurdu dedi, ben de bıraktım.” Öşür ve zekât veren biri hakkında Ali Osman Hoca Efendi, merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ne; — Bu adam cimridir! Diyince merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri; —Aman efendim! O adam zekâtını, öşürünü verir! Diye mukabelede bulunuyor. Bunun üzerine Ali Osman Hoca Efendi şu keskin tarikat adabını dile getiriyor: “- Sen hiç o adamı ihvana bir tabak yemek yedirir iken gördün mü?…” Bir gün Ramıteni Efendimiz Hazretleri tekkede banyo yapacak içeri giriyor, hizmetlisi de kapıya bir kova sıcak suyu bırakıyor. Efendi Hazretleri kovayı içeri alıyor ama bakıyor ki su, dökülemeyecek kadar sıcak. Efendisine yeni mürid olmuş bir genç de belki ihtiyacı olur diye bir kova soğuk suyu kapının önüne bırakıp, öksürerek çekiliyor. Efendi Hazretleri bu iki suyu birbirine karıştırıp güzelce banyosunu yapıyor. Dışarı çıkınca; “- Kim idi o suyu getiren? Diye soruyor, o talebesi utanıyor yanlış bir iş yaptım zannederek, sıkılgan bir hâlde kendisi olduğunu fısıldıyor. Efendi Hazretleri kendisine şöyle mukabelede bulunuyor: “- Evlat, öyle bir iş yaptın ki, kırk yıllık ihvanı ileri geçtin.” Bu yüzden Cömertliği gözetlemek lazımdır.” Hoca Ubeydullah Taşkendi Hazretleri şöyle buyuruyor: “- Tevhid ibadette, teni şehvetlerden kullukta da gönlü boş fikirlerden kurtarmaktır. Yoksa Allah birdir ve onu bir olarak idrak edebilmek muhâldir. ” Bu söz öyle bir mânâ ve hikmet ifade ediyor ki bizlere sürekli derslerimizi yapmak, rabıtalarımızı tamamlamak hususunda edilen tavsiye ve öğütler bu sözle derin bir anlam kazanıyor. “onu idrak edebilmek… “ Altın halkanın tamamlayıcısı ve bir sonraki emanetçisine, erdiricisi merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nin şu aşağıdaki sahra sohbetindeki sözleri bu mânâyı tefsir kabilindendir. Burada da ayrıca “ sözlerin büyüğü büyüklerin sözleridir” kelam-ı kibarı bir kere daha hakikat ışığını parlatıyor: “- En büyük kerâmet yüz yüze görüşmektir. Ali Osman Hoca Efendi “ El-mahbub kü’l-lel mahbub.” (insanlar birbirlerini seviyorsa birbirlerinin kusurlarını görmezler) derdi. Dışarı da Âdem(a.s.)’den beri salınmış bir şeytan var. Beşer şaşar içeride nefis var. Onunla başa çıkmak zor! Hazreti Âdem (a.s.)’ın melekler kırk gün çamurunu yoğurdular, Cebrail başlarında târif ediyor. Hazreti Âdem (a.s.)’in boğazına kadar cesedini yapmışlar. Şeytan karnına girmek için hamle yaptığında; “- Gelme! Ben buradayım! Diye içerden sesleniyor nefis… Ali Osman Hoca Efendi hastalanmış, durumu ağır! Rıza arıyor; “- on sekiz sene talebe okuttum. Beş yüz tane müftü olacak talebem var! Diyince yanındakiler hocanın mırıldanmasını fırsat bilip sormuşlar; — Hocam, nasılsınız? — Ağlıyorum, hiçbir şey yapamadık, bom boş gideceğiz! Diye cevap veriyor. İnsanların olgunu da böyledir. Yokluğa giderler, büyüdükçe… “ İşte, kelime-i tevhidin, mutlak Bir’in anlaşılma ve kavranma noktası… Daha ne denilebilir… Merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ile yirmi yılı aşkın bir süre birlikte olmuş, dizi dibinde hem hakikatları dinlemiş ve hem de hakikatları anlatmış bir büyük ehlullah, tarikat okulu müderrislerinden… Yolun meydana açılan büyük caddelerinden… İfta makamından emekli… Bakın o muhterem merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ni nasıl anlatıyor: “- Efendi (merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) ilk defa Çarşamba da ders almış. Biz de burada ders aldık. Perşembenin gelmesi çarşambadan belli olur. Gölge olması için ağaç olması lazım. Gölge, ağacın varlığına işarettir. Efendi şimdi üzerimizde ki çadırı işaret etti de ben de dedim ki; — Bu çadırın gölgesi cennet ağaçlarının gölgesine benziyor. Cennet çadırı olmasa bu çadır bu gölgeler ortaya çıkmaz. Bu gün bizim burada oluşumuz, cennette de bu gölgelerin altında oturup sohbet edeceğimizin müjdesidir inşallah. Bu gün biz buraya nasip olduk, inşallah cennette de bu çadırların altında eksiksizce otururuz. Bütün meşayıh ile başta Efendimiz( Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) olmak üzere orada olalım, inşallah. Bütün gayretimiz orada da mürşid-i kâmilimizin etrafında toplanmak arzusudur. Şu sohbeti yapanlardan Allah razı olsun! Ol söyleyeni dinle, Ol söyleteni anla, Kabul kıl ânı canla, Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler. Bizi buraya mevlanın izni ile Efendimiz ( Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) toplamadı mı? Şu devletli günümüz kutlu olsun, mutlu olsun, huzurlu olsun, evlerimize temizlenmiş bir hâlde dönelim inşallah. Kıyamet günü “ Allah için birbirlerini sevenler nerede? ” diye sorulacak. Bizler ter deryasına batmışız! O vakit gökten nurdan minderler indirilecek! Mahşer halkı bunlara bakacak ve imrenecekler. O zaman diyecekler ki; “ bunlar kimin için?” hatiften kendilerine şu cevap verilecek; “- Bunlar, dünyada iken ne peygamber idiler, ne şu idiler, ne de bu idiler! Bunlar bir yerden bir yere yürüyerek ya da binitli, sırf Allah rızası için bir birlerinin yüzüne bakan, beraber oturup Allah’ı zikredenlerdir. Bu da onlara mükâfattır!” diye ilan edilecek. Dünya hayatı için bir kere şans veriliyor. Ve değerlendirmeler görevli melekler tarafından yapılıyor. Bunlar karşımıza çıkacak. Artık ebedi âleme gidiyoruz. Bu bize ya mükâfat olacak yahut mücazat… Ya eşleri ile karşılıklı oturacakları bir cennet ya da kan ile irin kuyuları… Kevser… Bir damla içen ebedi susamayacak! Kıyamete kadar gelen insanların hepsi de bunlardan istifade edebilme şansı ile analarından doğacaklar! Vizesi; “la ilahe illallah”, şartı ise “iman”… Eğitimimiz hep cenneti kazanmak için. Her şey cennette… İşte böyle bir insandı merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri… Şimdi onu bizden alan ecelin götürdüğü yerin giriş kapısında şunlar yazıyor: Şah-ı Nakşibend Tarikatı Meşayıhından, Hadim-i Piran Hafız Muhammed Özcan, D.05.03.1931,Ö.08.09.2009. Ruhuna Fatiha… [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle]

📍 Terme, Samsun
Hacı Mustafa Taki Efendi (ks.)

Hacı Mustafa Taki Efendi (ks.)

Sivas – Abdulvehhap gazi Kabristanı Hacı Mustafa Taki Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Mustafa Taki Efendi (1873–1925) Sivas’ta Oğlançavuş Mahallesinde dünyaya gelir Annesi Saniye Hanım, babası Mehmet Selim Efendidir. Bu yüzden Mustafa Takî Efendi’ye Selim Efendizâde de denilmiştir. İsmindeki Takî ilavesini sonradan aldığı anlaşılmaktadır. Meclis zabıtlarında ve Milli Eğitim Bakanlığı kayıtlarında adı Mustafa Takî olarak geçerken, nüfus kaydında sadece Mustafa olarak yer alır. Ayrıca, Kırk Hadis’inde ve yine bazı makalelerinde ismi Mustafa Nakî olarak da geçmektedir. Takî; ‘Allah’tan korkan, muttakî, dindar’ demektir. Nakî ise, ‘saf, katıksız, pak, tertemiz, arınmış’ anlamına gelir. Mustafa Takî Efendinin, makalelerinde, isminden sonra soyadı ya da belirleyici vasıf olarak her iki ifadeyi de bilinçli olarak kullandığı anlaşılıyor. İlk ve orta tahsilini Sivas İptidai Mektebi ve Rüştiyesi’nde, yüksek tahsilini de Medrese’de tamamlayan Mustafa Takî Efendi’nin hangi medreseden mezun olduğu ve hangi hocalardan ders aldığı bilinmemektedir. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Mustafa Takî Efendinin, her ne kadar kelâm ilminde ihtisas sahibi olduğu söylense de, makalelerinden ve Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmalarından fıkıh ilminde de otorite olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca ferâiz, tefsir, hadis ve siyer alanlarında da vukûfiyeti vardır. Müderris ve dersiâm olup Sultanî’de muallimlik, medresede fıkıh ve tefsir hocalığı, mahkeme azalığı, “Sırat-ı Müstakîm” ve “Sebîlürreşâd” dergilerinde yazarlık yapmıştır. Dönemin söz konusu en önemli dergilerinde, toplumun çeşitli kesimlerine yönelik uyarıcı ve yönlendirici makaleleri yayımlanmıştır. Zaman zaman bazı yazılara cevap vermiş, fikirlerini korkusuzca toplumun her kesimiyle paylaşmıştır. Mesela İstanbul’da Ermenice yayımlanan “Azâd-ı imâret” gazetesinde İslâm’daki cihadı vahşet olarak gösteren bir yazıya, “İslâmiyet’te Cihâd” isimli makalesiyle cevap vermiştir. Memuriyet hayatına 1887’de Sorgu Hâkimi (müstantik muavini) Yardımcılığı ile Adliye Teşkilatında başlar. 1891’de Hafik İlçesi Sorgu Hâkimi Yardımcısı olur. Adliyedeki görevini, 1894-1913 tarihleri arasında Sivas Adliyesinde Bidayet Mahkemesi zabıt kâtipliği, müdde- i umûmî (başsavcı) katipliği, Bidayet Mahkemesi başkatipliği ve mahkeme aza mülazımlığı ile sürdürür. Kısa bir süre Meclis-i Umûmî azalığında bulunur. 1914’te Sivas Sultanisi (Lise) Arapça öğretmenliğine atanmasıyla adliye teşkilatından ayrılır. Bir müddet Dâru’l hilâfe Türkçe müderrisliği ile Arapça-nahiv ve fıkıh müderrisliği yapar. Öğretmenlik görevini 22 Nisan 1920’ye kadar sürdürür. 1 Ağustos 1920’de 47 yaşında iken TBMM. I. Dönem Sivas mebusu olarak meclise girer. I. Dönem milletvekilliğinden sonra 1923’te Sivas’a Hadis ve Arapça öğretmeni olarak atanır. Bu görevde iken Hakk’a yürümüştür. Ömrünün çoğu araştırmak, eser telif etmek, yazılı ve sözlü olarak insanları irşad etmekle geçen Mustafa Taki Efendi, tasavvufi eğitimi için son dönem Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Tokat mebusu olarak da görev yapan Tokatlı Mustafa Haki Efendiye (ö.1917) intisap eder ve çok kısa bir sürede icazet alarak manevi eğitimini tamamlar. Mustafa Takî Efendi’nin, Tokat’a gidip, ders aldıktan üç gün sonra fenâ makamına çıktığı rivayet edilir. Onun bu kabiliyetine hayran kalan Hâki Efendi murakabe-i ahadiyet derslerini talim ettirerek sülûkünü kısa zamanda ikmal ettirir. Bu halden sonra Sivas’a dönmeye ve orada hatm-i Hâcegân okutup, ders tarif etmeye memur kılınır. Arkadaşlarından bazılarının, “acaba bu kadar kısa zamanda sülûkünü tamam edebildi mi”, gibi düşüncelerine karşılık, Mustafa Hâki hazretleri şöyle cevap vermiştir: “Sizler daha yarı yoldayken Mustafa Takî Efendi sülûkünü ikmal etmişti.” Mustafa Hâki Efendi, Mustafa Tâki Efendi için şöyle buyurur; “Mustafa! Senin elin bizim elimizdir.” Tokatlı Mustafa Hakî Efendinin Hakk’a yürümesinden sonra vazife İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazretlerine intikale ettiyse de sülûkünü ikmal etmediğinden muvakkaten, zuhurat yoluyla Mustafa Takî Efendiye ihvan teslim olmuştur. Mustafa Takî Efendinin ilmî otoritesi, devrin âlimlerince de takdir edilmiş, kendisinden saygıyla bahsedilmiştir. Hasan Basri Çantay, ondan ‘büyük sûfî, yüksek âlim ve ârif’ bir zât olarak bahseder. Onun ilmî otoritesini, hukuk bilgisinin derinliğini, mantık ve felsefeye olan vukûfiyetini, şer’î ilimlerdeki enginliğini kanun müzakereleri esnasında meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalardan görmek mümkündür. 18 Ağustos 1925 senesinde ihvanlarından birisi olan Yoncalıklı Mehmet Beyin hanesinde beka alemine irtihal eder. Cenazesi yaylı at arabasıyla Sivas’a getirilir. Kabri, Sivas’ta Abdülvehhab Gazi Kabristanındadır. Mustafa Takî Efendi Hakk’a yürüyünce bazıları demişlerdir ki; “İlim üç Mustafa ile gitti. Çorumlu Mustafa Rûmi Efendi, Tokatlı Mustafa Hâki, Sivaslı Mustafa Takî dir.” İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi, Darendeli Hacı Hasan Akyol, Baytarbeyli Mustafa Efendi ve Müezzin Ali Efendi gibi, önde gelen şahsiyetler, onun sohbetlerinden feyiz almıştır. Bu arada Mustafa Tâki Efendi, Hakk’a yürüdükten sonra damadı Çerkez Yusuf Efendi ve oğlu Bedir Hafız (Doğruyol) şeyhlik vazifesini deruhte etmekte ısrarcı olmuşlardır. Bedir Hafız Efendi gördüğü bir rüyada babasının emri üzerine İhramcızâde Hacı İsmail Efendi Hazretlerine gelip arzuhâl etmesinden sonra, Bedir Hafız’a; “Gardaşım, Bedir Hafız o kolu da sen idare et” diyerek vazife-i ruhsatiye vermiştir. Toplam yedi çocuk babası olan Mustafa Takî Efendi dört kez evlenmiş, kendisinden bir kıza sahip olduğu ikinci eşi Behiye Hanım’dan boşanmış, 1950’de vefat eden üçüncü eşi Teyfika Hanım’dan çocukları olmamış, dördüncü eşi Emine Hanım’dan da boşanmıştır. Birinci eşi Hatice Hanım’dan altı çocuğu olmuştur. Ailesi daha sonra “Doğruyol” soyadını almıştır. Bahâüddîn Efendi onunla ilgili bir hatırasında şöyle anlatmıştır. “Mustafa Tâki Efendi’yi yaz günlerinde Tokat’a davet ederdim. Lütfeder teşrif buyururlardı. Kendilerini gören Tokat ihvanı onun aynen Mustafa Hâki Hazretlerine benzediğini söylerlerdi. Sohbetlerinde sayısız nasib-i maneviyye var idi. Ertesi yılın sonbaharında rahatsızlanmışlar ve beni emretmişler idi. Derhal Tokat’tan ayrılarak Sivas’a gittim ve orada hizmetleriyle bizzat meşgul olmak şerefine eriştim. Bir miraç gecesi miraciye okuyarak sohbet buyurdular. O yılın yaz aylarında yine ziyaretlerine gittim, bana Şam’a hicret etmem için emir buyurdular. Son görüşmemizdi. Kendileri ihvanların daveti üzerine Gürün’e gideceklerini söylemişlerdi.” Mustafa Takî Efendiye kendinden sonraki halifenin kim olacağı sorulunca buyurdu ki; “İhramcızâde Hacı İsmail Efendi Allah’ın halifesidir. Bizim halife tayinetme salahiyetimiz yoktur.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Sivas Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sivas
Konyalı Hafız Ahmed Efendi

Konyalı Hafız Ahmed Efendi

Konya – Sarı Yakup kabristanında Muhamed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Konya’da doğdu. Şeyh Memiş Efendi’den icazet alarak halifesi oldu. Konya Müftüsü Abdülehad Efendi’nin derslerine devam ederek ilmi icazet aldı. Hat sanatını Akşehirli Mehmet Yusuf Efendi’den öğrendi. 1803’de hadis ilmi okutmak üzere Saraçzade Abdülkerim Efendi tarafından yaptırılan Saraçoğlu medresesinde uzun yıllar müderrislik görevinde bulundu. Burada pek çok öğrenci yetiştirdi. Tasavvufu ve ilmi birlikte yürüten Şeyh Ahmed Efendi 1860 yılında Konya’da vefat etti. Kabri Sarı Yakup mezarlığın­dadır. Mezar taşında şöyle yazılıdır“el-Merhum Saraçzade Dairesi müderrisi Şeyh Ahmed en-Nakşibendi el-Konevi el-Halidi. Ruhi için el fatiha. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Mehmed Kudsi Efendi (Çakıllı)

Mehmed Kudsi Efendi (Çakıllı)

Karaman – Seki çeşme mahalesindeki Kethane camii haziresinde Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin efendi’nin Halifesi Şeyh Mehmet Kudsi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Memiş Efendi’nin oğlu Halid Efendi’nin oğludur. 1874/ h. 1290‘da Bozkır Hoca köyde doğdu. Sıbyan mektebini bitirdikten sonra Karaman’a gidip 1887’de rüştiyeyi bitirdi. Konya ve Karaman medreselerinde ders gördü. 1898’de Bekir Sami Paşa Medresesi ve tekkesi şey­hi ve amcası Muhammed Bahauddin Efendi’den Nakşî-Halidî tarikatı üzere icazet aldı. Ayrıca amcası Hasan Kudsi Efendi’den de 1901’de icazet aldı. İcazetten sonra Karaman’da Ketenci Baba Nakşibendî tekkesi postnişinliği ve müderrisliğinde bu­lundu Karaman müftüsü Mustafa Efendi’nin azli ve müftü­lük için yapılan seçimde eski müftü Hadimizade Mustafa Efendi’nin 18 reyine karşı, 41 oyla Karaman müftüsü oldu. Bu seçim meşihatça da tasvibe uygun görüldüğü için res­men 1919’da Karaman müftülüğü onaylandı. Uzun yıllar Karaman Müftülüğünde bulundu. 1962’de Karaman’da vefat etti. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi

Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi

Çorum – Hıdırlık camii güneyindeki mezarlığın tepe noktasında Çerkez Şeyhi lakabıyla maruf Hacı Ömer Lütfi Efendi, Çorum nüfus kaydına göre 1849 yılında Kafkasya’da dünyaya gelmiştir. Babası Absal, annesi Fatma’dır. 1856 Babası Absal (Ağabeysal) Bey, beş kardeşiyle birlikte Kafkasya’dan ayrılarak Erzurum iline bağlı Hasankale ilçesine gelmişlerdir. Ömer Lütfi Efendi ve tüm akrabaları, Hasankale’de sekiz ay kaldıktan sonra Kars iline bağlı Sarıkamış ilçesinin Hamamlı Köyü’ne yerleşmişlerdir. Buradaki ikametlerinin onuncu yılında babası Absal Bey vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Bu olaydan sonra Tokat’ın Batmantaş Köyü’ne göçmüşlerdir. Akrabaları Kundukzade Mustafa Paşa’nın delaletiyle Ömer Lütfi Efendi, buradan İstanbul’a götürülmüştür. Tahsil Hayatı Ömer Lütfi Efendi, İstanbul’da medrese tahsiline devam ederken Eyüp Sultan’da metfun Nakşibendi şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’nin halifesi Edirneli Mehmet Nuri Efendi’nin dergahına gitmeye başlamıştır. Ömer Lütfi Efendi’nin daha sonra müritlerine anlattığına göre bu dergaha yönelişinin başlangıcı, yedi yaşında gördüğü bir rüyaya dayanmaktadır. O yaşlarda rüyasında bir zat “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel.” der. Ömer Lütfi, küçük yaşlarında bu şehri hiç duymamıştır. Aradan yıllar geçtikten sonra ilim öğrenmek için İstanbul’a gitmek kısmet olmuştur. Ama onu heyecanlandıran, Edirneli Şeyh Mehmet Nuri Efendiyle karşılaşması olmuştur. Onu ilk gördüğünde rüyasını hatırlamış ve o zaman rüyasında gördüğü zat ile karşısındaki kişinin aynı olduğunun farkına varmıştır. Bu hal karşısında hiç tereddüt etmeden Nakşi şeyhi Mehmet Nuri Efendi’ye intisap etmiştir. Aslında şeyhi, pek çok tarikattan icazetlidir. Ömer Lütfi Efendi’nin İstanbul’da medrese ve tasavvuf eğitimi, on bir yıl sürmüştür. Medreseden aldığı ilim icazetine ilaveten 1884 yılında şeyhinden Nakşi, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti tarikatlarından icazet almıştır. İcazet verildikten sonra şeyhinin talimatıyla Sivas’ın Aziziye kasabasına bağlı Kazancı Köyü’ne giden Ömer Lütfi Efendi, burada irşat faaliyetlerine başlamıştır. Görevinin ilk aylarında şeyhi onu Evliya hanımla nikahlamıştır. Çorum’a gidişi Çerkez Şeyhi, 1887 yılında Alaca ilçesine bağlı Bakırboğazı Köyü’ne, 1891 yılında da Çorum’a taşınmıştır. Burada altı ay kaldıktan sonra kardeşleri ve eşi Evliya hanımla birlikte deniz yoluyla hacca gitmek için İstanbul’a gitmişlerdir. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi, hac sırasında eşi Evliya Hanım’ı kaybetmiş ve onu oraya defnetmiştir. Hac görevini tamamladıktan sonra tekrar Çorum’a dönmüş ve Karakeçili Mahallesi Aleybey Sokaktaki meşhur tekkesini tamamlayarak burada irşat faaliyetlerine başlamıştır. Bu konakta iki haymalık, bir buğday ambarı, ahır mevcuttur. Konağın bir kısmında ailece kendisi yaşamaktadır ki bu bölüme şeyh evi/ harem denilmiştir. Orta bölümünde yüz kişiden fazla cemaatin namaz kılabileceği büyük bir mescit ve çok sayıda misafirin konaklayabileceği pek çok oda bulunmaktadır. Konaktaki oda sayısı, yirmiden fazladır. Bazıları derviş odaları, bir tanesi de kütüphane olarak kullanılmıştır. (Ancak Çorum’daki son Nakşi şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin bu konağı, 2012 yılı baharına kadar ayakta kalabilmiştir. Bir tarihi yaşatma niyetiyle de olsa bu tarihi konak korunabilirdi ama maalesef 2012 yılının baharında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.) Nakşi Tekkesi: Hacı Ömer Lütfi Efendi, Nakşibendi tarikatının Mevlana Halid-i Bağdadi’nin öncülüğünü yaptığı Halidiyye koluna mensup bir şeyh idi. Nakşibendilikten başka Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti tarikatlarından da icazetliydi. Ama o, şeyhi Edirneli Seyyid Mehmet Nuri Efendi’nin huzurunda Nakşi tarikatına girmişti ve o yönüyle biliniyordu. Seyit Mehmet Nuri Efendi’nin şeyhi de meşhur Hacı Feyzullah Efendi idi. Eyüp Sultan Mezarlığında metfundur. Yakınına da Mareşal Fevzi Çakmak defnedilmiştir. Çerkez Şeyhi, temiz giyimli, hoş sohbet, ağırbaşlı bir insandı. Çorum ve havalisi Çerkezler üzerinde pek olumlu etkiler bıraktı. Onların dini yaşayış ve anlayışına yön verdi. Medrese eğitimiyle dini bilgileri, tasavvuf eğitimiyle de Batıni ilimleri öğrenmiş ve her ikisini de bir birleriyle iyice mezcetmişti. Ulucami’de zaman zaman vaaz ederdi. Az, öz ve etkili konuşurdu. Onu dinleyen herkes, Şeyh Efendi bu sözleri bana söylüyor, diye düşünmekten kendini alamazdı. Ömer Lütfi Efendi, Ulucami’de kürsüye çıkıp vaaz ederek halkı irşat ettiği gibi şiirleriyle de tebliğ görevini sürdürmüştür. Şiirlerinde Lütfi mahlasını kullanmıştır. Şiiri irşat için bir yöntem olarak görmüş, sanat kaygısından uzak durmuştur. Çerkez Şeyhi’nin konağında her an ziyaret ve irşat vaki idi. Geleni güler yüzle karşılar, izzet ve ikramda bulunurdu. Mescidinde namaz kılınır, Kur’an okunur, sohbet yapılırdı. Şeyh Efendi, müritlerine ve cemaate İslam ve tasavvufun adabını anlatırdı. Onların her haline yön vermeye çalışırdı. Ahmet Lütfi Kazancı hocamın verdiği bilgiye göre esnaftan bazı gençler, ona intisap etmişlerdi. Hemen her gün Şeyh Efendi’yi ziyarete giderlerdi. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin Menıkebeleri (k.s.) Silsile-i Şerifi ………Camide imam ve müezzin olarak görev yapan biri anlatıyor: Beraberce sabah namazını kıldık. Akabinde Şeyh Efendi’nin dergahına yöneldik. Yolda güzel bir hanım gördük. Uzun süre ve dikkatlice ona baktık. Kendi aramızda bir takım uygunsuz laflar da ettik. Sonra tekkeden içeri girdik. Selam vermeğe fırsat kalmadı ki Şeyh Efendi, bize döndü. Sert bir üslupla, derhal hamama gidip gusledecek ve elin alemin hanımlarıyla uğraşmadan bana geleceksiniz, diye bizleri geri geri çevirdi. Tepemizden kaynar sular dökülmüş gibi olduk. Aslında bizi görmüş olması imkansızdı. Sözüne uyup banyo yaptıktan sonra huzuruna vardık. Bize bir takım nasihatler yaptı ve tövbe ettirdi. Çorum’un meşhur alimlerinden Kamil Yöney Hoca da Çerkez Şeyhi’ne intisap etmişti. Tarikatta daha hızlı ilerlemek istiyordu. Şeyh Efendi’nin izniyle bir Ramazan ayında birkaç müritle beraber tekkede itikafa girmişti. İtikaf kuralı gereğince hücrede yalnız kalınıyor, hep ibadet, zikir ve tefekkürle vakit geçiriliyordu. Tuzsuz ekmek ve tuzsuz çorbadan başka bir şey yenilmiyordu. Kamil Hoca, bir gece kendi kendisine “Şeyh görmeden biraz çörek, börek getirtsek de yesek.” Diye aklından geçirmiş. Ama bu düşüncesini kimseye açıklamamış. Ertesi gün erken saatte sabah namazını tekkenin mescidinde şeyhiyle beraber kılmışlar. Namazdan sonra Şeyh Efendi, “Kamil oğlum, artık sen itikaftan çıkabilirsin.”demiştir. Kamil Hoca da mahiyetini anlayamadığı bu talimata uyarak itikaftan çıkmıştır. Bu olayı Kamil Efendi, dostlarına şöyle anlatmıştır: “İtikaftan çıktım. Benim gibi itikafta bulunan Alaybeyoğlu Hacı Şükrü Ağa’ya da aynı hitapta bulunmuştu. Meğer o da benim gibi aklından geçirmiş. Her ikimizin de itikaftan çıkarılışımızı, şeyhimizin kerameti olarak gördük. Başka bir izah bulamadık.” ……..Şeyh Efendi’nin tekkesine sabahleyin ilk gelen, genellikle sobayı yakarmış. Ancak sobayı yakacak olan kişinin de zahir günahlardan arınmış olması gerektiğinden kimsenin haberi yokmuş. Tekkeye yeni iştirak eden ve içinde pek çok tereddütler bulunan bir kişi, sabahleyin erkenden gelip sobayı yakmak ister. Herkesin yaptığı gibi sobaya odunları yerleştirdikten sonra minderin altından çırayı alıp sobayı tutuşturmaya karar verir. Minderi kaldırdığında orada çıra değil de simsiyah bir yılan bulunmaktadır. Korkup geri çekilir. Sonra mescitte imamlık yapan Salih Hafız gelir. Sobayı niye tutuşturmtalip, ben orada çıra bulamamıştım, orada kapkara bir yılan çöreklenmişti, diyerek şaşkınlığını ifade eder. Buna bir anlam veremez. Bunun manevi bir işaret olduğunu ileride anlayacaktır. …Çorum’da Kazancılar diye bilinen ailenin büyüğü hafız, hattat Osman Efendi, Çerkez Şeyhi’nin konağında bulunan mescitte imamlık yapmakta idi. Bu nedenle şeyhin yanında büyük bir itibarı vardı. Osman Efendi, bir gün arkadaşlarından beraberce hacca gidelim diye bir teklif alır. Fakat bir türlü kabul edemez. Zira hacca gidecek kadar parası yoktur. Ertesi gün Çerkez Şeyhi Ömer Efendi, kendisini çağırır: -Arkadaşlarınla hacca gideceksin, talimatını verir. -Efendim, hiçbir hazırlığım yok. Elimdeki üç beş kuruşla da hacca gidilmez. -Sen, arkadaşlarına beraber gideceğini haber ver. Bir gün evvel de gel, beni gör. Osman Efendi, hareketten bir gün önce gelip Şeyh Efendiyle vedalaşır. Bu esnada Şeyh Efendi, kendi eliyle Osman Efendi’nin beline bir kemer sarar. -Mina’ya varıncaya kadar bu kemeri açma. Hep cebinde bulunan parayı harca. Şayet cebindeki para kurban için yeterli olursa ne güzel. Değilse abdest alıp iki rekat namaz kıl ve besmele çekerek kemeri aç. Para bitecek diye arkadaşların arasında yapılacak hiçbir masraftan kaçınma. Fakat kemerdeki parayı da saymaya kalkışma, diyerek yolcu eder. Hacı kafilesi, Çorum’dan kara yoluyla yola çıkarlar. Ama belli bir yerden itibaren yolculuğa gemiyle devam etmek zorundadırlar. Kızıl Deniz’i geçerken bir fırtına başlar. Gemi batacak duruma geldiğinde Osman Efendi, kendinden geçip bayılır. Bu esnada bir de bakar ki Çerkez Şeyhi, dizlerine kadar denize gömülmüş, sağ elinin iki parmağını geminin dümenine dayamıştır. Osman Efendi’nin kendisine baktığını görünce: -İteyim mi hoca, diye seslenmiş. Osman Efendi de: -Efendimizin himmetine kaldık, diye cevap vermiş. Bir süre sonra kendisine geldiğinde bakmış ki deniz, hiçbir şey olmamışçasına süt liman oluvermiş. Osman Efendi, bu yolculuğun sonunda kutsal topraklara varmış. Şeyhinin sözünü tutarak önce cebindeki parayı harcamaya başlamış. Cebindeki para, Mina’ya varıncaya kadar yetmiş. Kurban kesecek para yetişmeyince tarif edilen şekilde kemeri açıp harcamaya başlamış. Hacı Osman Efendi, hac dönüşü şeyhini ziyaret etmiş. Sağ elinin şahadet parmağını bir eliyle, orta parmağını da diğer eliyle tutup birer birer öpmüş. Şeyh Ömer Lütfi Efendi: -Hoca, bu kadar hacı efendiyi taşıyan gemiye bu parmakların gücü yetti mi dersin, deyince Osman Hafız, ağlayarak şeyhinin ayaklarını öpmek ister. Şeyh Efendi, buna izin vermez ve şöyle der: -Hocam, çoban dediğin, sürüsüne karada olduğu kadar denizde de sahip çıkmalıdır. ………..Bir gün müritler, Şeyh Efendi’nin de izniyle Hacı Kerim bağlarına piknik yapmaya giderler. Atlarından nevaleyi indirip bir ağacın altına yerleştirirler. Bağ sahibi de aralarında olduğu için serbestçe ağaçlara dalıp meyve toplamaya başlarlar. İçlerinden biri seslenir: -Arkadaşlar, biz üzüme meyveye dalarsak bu atlar başıboş kalırlar. Bunlara birimiz sahip çıkmalıyız. Aralarında Kalender diye bir arkadaşları armış. Gayet nüktedan birisiymiş. İhalenin kendi üzerinde kalacağını sezince arkadaşlarına itiraz etmiş: -Hiç bana bakmayın. Ben, at bekçiliğinizi yapmam. -Sen yapma, ben yapma…Ya atlara kim bakacak? Kalender cevabı yapıştır:-Şeyhimizin işi ne? O baksın… Gülüşmüşler ve eğlencelerine devam etmişler. Akşam olunca atlarına binip dergaha dönmüşler. Şeyh Efendi sormuş: -Erenler, gününüz nasıl geçti? Epey dinlenebildiniz mi? Müritler, hallerinden memnundular. Günlerini, yaptıklarını neşeyle anlattıktan sonra nezaketen şeyhlerine de sordular: -Şeyhim, sizin gününüz nasıl geçti? -Evladım, sabahtan akşama kadar atlarınızı bekledim. Başka bir şey yapmadım. ……….Çerkez Şeyhi, zamanın meşhur hafızlarından Kürevi Mustafa Efendi’yi çok severdi. O da her gelişinde evinden yoğurt getirirdi. Bir defasında hanımı, hazırda yoğurt olmadığını beyan ederek süt götürmesini söyledi. İstemeyerek yoğurt yerine süt getirmek zorunda kaldı. Sütü getirip koyduğunda şeyhi onu muhabbetle kucakladı ve “Ey Kürevi, mesele süt yoğurt değil, dostluktur.”diyerek Hafız Mustafa Efendi’nin gönlünü aldı. ……Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi, Milli Mücadele günlerinde İstanbul’a değil, Ankara’ya destek vermiştir. müritlerinden nakledilen bilgilere göre Mustafa Kemal Paşa, bir albay göndererek desteğini istemiş ve mümkünse savaşa bizzat katılmasını teklif etmiş. O da “Zamanı gelince gerekeni yapacağımızdan emin olabilirsiniz” cevabını vererek albayı yolcu etmiş. Gerçekten de savaş başladığında halkı cihada teşvik etmiş, kendisi de savaşlara manen katılmıştır. Hatta Yunan ordusunun Sakarya’yı geçip ilerlemeye başlaması üzerine bir gece aniden ayağa alkarak Salih Kazancı Hafız’a seslenmiş: -Git, Hıdırlık’takilere haber ver. Hepsi kalksınlar, göreve hazır olsunlar. Kazancı Hafız, Hıdırlık’a gidip görevi yerine getirir. Suheyb-i Rumi’nin başında bulunan sancak-ı şerifi alıp oradakilerin ruhaniyetiyle beraber yola çıkar. Derinçay mevkiine vardıklarında Salih Hafız’a: -Senin görevin buraya kadardı. Geri dön, der. Salih Hafız, bundan sonrasını bilmez. Aradan bir süre geçer. Ama Şeyh Efendi’nin yorgun ve bitkin halinden bir şeyler olduğunu fark eder. Tekkede Şeyh Efendi’nin hizmetinde bulunmuş olan Haşim Efendi, bir gece atın yemini suyunu verdikten sonra odasına çıkar. İçinde bir tuhaflık vardır, uyku tutmaz. Ahıra inip hayvanları kontrol etmek ister. Bakar ki at, ter içindedir. Uzun yoldan gelmiş gibi ağzından köpükler saçılmaktadır. Heyecanlanır, biraz da korkar. Durumu derhal Şeyh Efendi’ye bildirir. “Oğlum, bu gece düşmanı Sakarya’da bozguna uğrattık.” cevabını alır. Zafer haberi, Çorum’a daha sonra ulaşır. Sakarya Meydan Muharebesiyle ilgili menkıbeyi torunu Nevzat Aksu Bey, şöyle nakleder: Sakarya Meydan Muharebesinin başladığı gün, Çerkez Şeyhi, bazı talebeleriyle sohbet ederken birden ayağa kalkıp, kıbleye dönerek ezan okumaya başlar. Meclistekilerin hepsi ayağa kalkarak, şaşkın vaziyette bir birlerine bakarlar. Ezanı bitiren Çerkez Şeyhi, mütebessim bir çehre ile “Çok şükür, müjdeler olsun, Yunan kafiri Sakarya’da bozguna uğradı, kaçıyor. Fakat çok da şehidimiz var.”der Son dönemi ve vefatı: Ölümünden elli gün önce bir Cuma günü, verdiği vaazın son olduğunu tahmin ettiğini belirtmiş: “Ey cemaat, artık ihtiyarladım. Sanırım bu son Cuma’mdır. Hakkınızı helal edin” diyerek cemaatle helalleşmiştir. Eve geldikten sonra fenalaşmış ve vücudunun sol tarafına felç inmiştir. Bundan sonra bir süre yatmak zorunda kalmıştır. Talebesi Abbas Efendi, o günlerde şeyhini rüyasında görmüştür. Kendisine, acele Çorum’a dön, diye emretmiştir. Bu rüyayı üçüncü defa gördüğünde şeyhi elinde sopayla; haydi nerede kaldın, diye sitem etmiştir. Bunun bir manevi işaret olduğunu düşünen Abbas Efendi, hazırlığını tamamlayıp derhal yola koyulmuş ve Çorum’a gelmiştir. Şehre girince ilk rastladığı kişiye “Çerkez şeyhi vefat etti mi” diye sormuş, yaşadığını öğrenince doğru Çerkez Şeyhi’nin konağına varmıştır. Şeyhinin huzuruna girince Ömer Lütfi Efendi, gülerek: “Sopayı görmeden yola çıkacağın yoktu “diyerek sitem etmiştir. Abbas Efendi, her şeye rağmen şeyhini sağ salim gördüğüne sevinmiştir. Hastalığının ellinci gününe tesadüf eden 16 Ramazan 1342, (Rumi 1340), Miladi 21 Nisan 1924 Pazar günü Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Ertesi gün cenaze namazı Cami-i Kebir’de kılınacaktır. Haber, tez yayıldı. Şeyh Efendi’nin ünü, Çorum ve çevresinde çok büyüktü. Saygı duyan ve gönülden seven binlerce insan Ulucami’ye akın etti. O dönemde ilimizde Kamil Yöney tarafından yayınlanan Çorum Gazetesi, toplanan cemaatin camiye ve avluya sığmadığını, bu nedenle halkın ara sokaklarda namaza iştirak ettiğini yazdı: “İmamın tekbirini ilan eden beş altı müezzinin gür sedası safha safha en son saflara yayılırken, kulaklarda faniliğin korkunç nameleri yer buluyordu. Vasiyeti gereğince Hıdırlığa hareket eden tabut; önde bir jandarma müfrezesi, meşayıh ve sokaklara sığmayan kalabalık bir cemaatle tekbirler ve tehliller arasında gidiyor, daha doğrusu şahadet parmakları üstünde yükseliyordu. Hazret-i Suheyb-i Rumi’nin havzasında yatan sadattan (seyyitlerden) Beyler Çelebi’ye komşu olmayı arzu eden Şeyh Efendi, hoş sedalı Hafız Said Efendi’nin okuduğu aşr-ı şerifin yankıları arasında ebedi makamına tevdi olunurken yükselen Fatiha sedası, bir af ve rahmet çağrısı olarak kalpleri ve dudakları dolaştı. Bu fatiha, yaşayanların bir veda hediyesi oldu. Ailesi ve çocuklarına başsağlığı dileklerimizi arz ederiz.” Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin türbesi, Hıdırlık Camiinin güneyindeki mezarlığın en tepe noktasındadır. İnsan Sabuncuoğlu, burada daha önce ahşap bir türbenin olduğunu kaydeder. Günümüzdeki şekli, yakın tarihlerde düzenlenmiştir. Üstü beton bir gölgelikle örtülü mekanda Hacı Ömer Lütfi Efendi ile Beyler Çelebi’nin mezarları yan yanadır. Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin mezar taşında biri Osmanlıca, diğeri Türkçe olmak üzere iki kitabe vardır. Osmanlıcı kitabede şöyle yazılıdır: “Hüve’l-Baki, Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiyye-i Halidiyye’den EşŞeyh el-Çerakis el-Hac Ömer Lütfi Efendi’nin ruhiyçün el-Fatiha, 16 Ramazan /Nisan 1340” Yeni yazıyla yazılmış kitabedeki metin de şöyledir: “Hüve’l-Baki, Abisaloğullarından Nakşibendi Tarikatı Halid-i Bağdadi kolundan Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi ruhuna Fatiha, 1849-1924” Merhum Hacı Ömer Lütfi Efendi’ye biz de Allah’tan rahmet diliyoruz [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Çorum’da Sahabe ve Evliya Makamları , Ethem Erkoç , Çorum Belediyesi Kültür Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorum

Erzurumlu Seyit Hacı Mevlüt Baba

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Ilgazlı Hacı Ahmed Efendi

Ilgazlı Hacı Ahmed Efendi

Çankırı – Ilgaz – Cendere köyünde “Hacı Babayı seviyoruz, lafta kalmamalı, baş tacı edilmeye gerçekten layık biri olduğu nesilden nesile zihinlere yerleştirilmelidir.” Merhum Prof. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu Ilgazlı Hacı Ahmet efendi, Asıl adı Ahmet Abduşoğlu. Ilgaz’ın Aşağıdere Köyünde 1890 (1308) yılında dünyaya geldi. Babası köyün imamı Mahmut Efendi, annesi ise Ayşe Hanımdır. Ahmet Efendi henüz yedi yaşında iken hafızlığını ikmal eder. Ancak küçük yasta babasını kaybeder, annesi Ayşe Hanım ise oğlunu tahsil için İstanbul’a Fatih Medresesine gönderir. Ahmet Efendi Fatih Medresesinden Mantık, Hadis ve fenni ilimler diplomalarını alır. Mezuniyet sonrası hizmet için memleketi Ilgaz’a gelir burada altı yl imam-hatiplik ve bir buçuk yıl adliyede katiplik yapar. Daha sonra memuriyetten ayrılır ve serbest arzuhalcilik yapar. 1950 sonrasında ise kendini talebe yetiştirmeye adar. 1950 yılı öncesi dönemlerde, kendisine çok hürmet eden ilçenin mahalli memurları, zaman zaman gelerek “eviniz aranacak” diye haber verdiklerinde köyün çobanını çağırtıp kitaplarını ona verip, “ben isteyinceye kadar sakla, sonra getirirsin” dermiş. Evini basarak arayanlar; çobanın kitapla uğraşacağına ihtimal vermedikleri için geçici durum böylece atlatılırmış. İki evlilik yapmıştır Ahmet Efendi, ilk evliliğinden Ayşe adında bir kız, ikinci evliliğinden Mehmet, Said, Selim ve Ali adında dört erkek çocuğu olmuştur. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendinin tarikat silsilesi Kastamonu’nun Devrekani İlçesinde medfun, Nakşibendi Şeyhlerinden Hacı Merdan Efendi ile irtibatlı olup, bu zatın halifesi Çankırı/Yapraklı İlçesinden Şeyh Mustafa Tuhti Efendi’nin halifesidir. Silsile Seydişehirli Hacı Abdullah Efendiye uzanmaktadır. Ilgazlı hacı Ahmet efendi, fiziki olarak küçük ve zayıf bünyeli, ilk geldiği şekilde kesilmeden uzatıldığı için tabii ve yumuşak sakallı, bakışları itibariyle zeki ve tesirli biri idi. Elini kolay kolay öptürmez, öpmek isteyenin elinden büyük bir el çabukluğu içinde süratle çeker ve muhatabının yanağına tatlıca vururdu. Ahmet Efendi’nin bilinen iki risalesine ilaveten bazı el yazmaları da vardır. Bunlardan Leta’ifu Cemi’il Cesed, Şaskınlar sineması ve 1969 seçimlerinde aday olan oğlu için kaleme aldığı “Muhterem Efendi ve Ağalar” hitabıyla kaleme alınan yazıları vardır. Şeyh Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi 08 Aralık 1975 tarihinde hastalıktan vefat etmiştir. Mezarı Ilgaz ilçesinin Cendere köyünde bulunmaktadır. Hacı Baba vefatından önce mezarının sade olmasını ve berekete mani olacağı endişesiyle üzerinin kapatılmamasını istemiş. Bu isteği doğrultusunda bugün sade bir mezarı var Cendere köyünde. Kabri başındaki taşı da, rüyasında gören mermerci Hacı Babadan aldığı tarife göre yapmış. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.) 33- Hz. Yapraklalı Hacı Mustafa Okutan (ks.) 34- Hz. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi (ks.) 35- Hz. Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi (ks.)

📍 Ilgaz, Çankırı
Fahri Kulu Efendi

Fahri Kulu Efendi

Konya – Hacı Fettah Kabristanında Şeyhi Muhammed Bahauddin efendi’nin yakınında Fahri Kulu Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1880 yılında Taşkent’te doğdu. Annesi Ayşe Hanım’dır. Babası, âlim bir zat olan Mehmed Hocadır. Babası Hadimli Mehmet Vehbi Efendi’yi de okutmuştur. Fahri Efendi, daha yaşını doldurmadan annesini, 2-3 yaşlarında babasını kaybetmiştir. Efe dayısı ve anneannesinin himayesinde ilk tahsilini tamamlamıştır. Arkasından Taşkent Rüşdiyesini bitirdik­ten sonra dayısı onu tahsilini ilerletmesi için Konya dı­şında tanıdığı Mudurnulu bir hocanın yanına göndermiş, fakat gereken ilgi gösterilmeyince Konya’ya dönmek zo­runda kalmıştır. Okumak isteyen Fahri Efendi’yi dayısı, daha sonraları Konya’ya getirerek Sivaslı Ali Kemal Hoca’ya ( veya Ala­dağlı Hoca’ya) teslim etmiştir. Bahauddin Efendi ile tanışması ise şöyle olmuştur: Bir gün hocası ile çarşıya çıkmış, Kapu Camii’nin doğu şadırvanının önünde, o sıralar Paşadairesi müderrisi Mu­hammed Bahauddin Efendiye rastlamışlar, iki hoca se­lamlaşıp görüşmüşler. Hocası çömezine “Evladım, bu gelen zata şeyh efendi derler, yanına vardığımızda elini öp” der, Fahri Efendi de öper. Bu genç talebenin tavrı ve hali şeyh efendi hazretlerinin hoşuna gider ve ‘Bunu bize ver bizde okusun’ teklifinde bulunur. Bu görüşmeyle Fahri Efendi’nin ilmî ve manevî hayatı başlamış olur. Fahri Efendi, daha sonra İstanbul’a giderek zamanın meşhur âlimlerinden medrese tahsili görerek icazet al­mıştır. On yıl kadar süren İstanbul’daki tahsil hayatı sırasında Sebilürreşad ve Beyan-ı Hak gibi çeşitli dergilerde ve ga­zetelerde ilmî, edebî ve fikrî yazılar yazmıştır. Fahri Efendi, Arapça ve Farsçanın yanında Rumcayı da çok iyi bilirdi. Bir dönem Sofya’da vaizlik yapmıştır. Fahri Efendi Hoca, Konya’ya dönerek Şeyhi Bahaud­din Efendi’nin vefatı üzerine de halifelik görevini üstlen­miştir. Ana dili gibi Arapça, Farsça ve Rumca bilen Fah­ri Efendi, Bahauddin Efendi’nin küçük oğlu Ahmet Ziya Efendi’nin müdürü olduğu Islâh-ı Medaris’te müdür yar­dımcılığı görevinde bulunmuş, birçok talebenin yetişme­sine emek vermiştir. Medrese Hocalığı döneminde Konya’da neşredilen Meşrık-ı İrfan gazetesinde yazılar yazan Fahri Efendi medreselerin kapatılması üzerine evine çekilerek, ömrü­nü ibadet ve taatla geçirip, vefatına kadar irşada devam etmiştir. Gelen ziyaretçilerini evde kabul ederek, onların yetişmeleri için sohbetlerde bulunmuş, halka her zaman yardımcı, onların her türlü dertlerine derman olmayı ken­dine görev edinmiştir. Âlim, fazıl, edip ve son derece nezih bir kimse olan Fahri Efendi, tasavvuftan ileri gelen büyük bir hoşgörü­ye sahip olarak tanınmış, bu nedenle herkesin hürmeti­ni kazanmıştır. Tevazu sahibi olduğu, ev işlerine yardım ettiği, “Siz yorulmayın, biz yaparız” denilince “Benim de bu kadar hizmetim bulunsun” diyerek, misafirlerine bizzat kendisinin hizmet ettiği kaydedilir. Güzel şiirler yazan, birçok dinî ve tasavvufî konuyu veciz bir şekilde mısralara döken Fahri Efendi, meşhur “Kaside-i Bürde” yi tercüme edecek derecede Arapça’ya ve şiir gücüne sahipti. “Ahirete İman” isimli şiirinin bir bö­lümü şöyledir; “Gözet ahkâm-ı Mevlâyı, yarın ruz-i kıyamet var Mücazât var, mükâfat var, günahkâra ikâbullah Unutma zinhar ölmek var, ölüp sonra dirilmek var Çırılçıplak derilmek var, bürür âfakı havfullah”138 Fahri Efendi’nin keramet sahibi olduğu, ziyaretine ge­lenlerin kalbinden geçenleri bildiği, soru sormak isteyen­lerin sorularını sohbeti sırasında cevaplandırdığı ifade edilmiştir. “Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ahmet Ham­di Akseki, ziyarete geldiği Çimili Hakkı Efendi Hoca’ya, Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus ve Fütühat-ı Mekkiyye gibi eserlerini tercüme ettiği hâlde bazı kısımlarını halâ an­layamadığını söyler. Hakkı Efendi de meselenin Fahri Efendi’ye açılmasını tavsiye eder. O akşam sohbet sıra­sında fikri sorulan Fahri Efendi, mütevazı bir şekilde açık­lamalar yapar. Hayret içinde kalan Ahmet Hamdi Akseki, Fahri Efendi gittikten sonra Hakkı Efendi’ye; -“Yahu Hakkı Efendi, bu nasıl ilim. Ömrümüz boşa git­miş, ilim buymuş” demekten kendini alamaz. Fahri Efendi, 26 Temmuz 1950’de vefat etti. Hacı Fettah Mezarlığı’nda Şeyhi Muhammed Bahauddin Efendi’nin yakınına defnedildi. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır; “Geldim iline müflis ve muzdarrım İlâhî Bir sadakaya nur-u cemalinden İlâhî Zenbil-i niyazım boş, dolduruver lütfen İlâhî İhsanına enbarına medyunum İlâhî Taşkentli Muhammed oğlu Fahreddin Kulu.”139 [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Ödemişli Hasan Kudsi Efendi

Ödemişli Hasan Kudsi Efendi

Karaman – Seki çeşme mahalesindeki Kethane camii haziresinde Mevlana Halid Bağdadi Hazretlerinin halifesidir. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi Hazretleri , Mevlana Halid Bağdadi hazretleri’nin halifesidir. Mevlana Halid Bağdadi tarafından Kudüs’e halvet ve irşat için görevlendirilmişti. Bundan dolayı da kendisine “Kudsi” lakabı verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi’yi ziyaretten dönerken Hadim’e oradan da Karacahisar’a uğradı. Karacahisar’da Ödemişli Hasan Kudsi’yi büyük bir öğrenci grubu karşıladı. Şeyh Memiş Efendi bu şahsa intisap etti. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi beş altı gün Karacahisar’da kaldı. Ödemişli Hasan Kudsi, Memiş Efendi’ye Halid-i Bağdâdî Hazretleri’nin sohbetlerine devam etme izni verdi. Hasan Kudsi Efendi Karacahisar’dan Seydişehir’e geçti. Memiş Efendi de medrese ve öğrencilerini bırakarak hocasının peşinden Seydişehir’e geldi. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi; — “Memiş Efendi, senin hatırın için Seydişehir’de on gün kalıp seyr-u sulûk edelim. Sonra sen yerine geri dön öğrencilerini perişan etme. Dersler bittiği zaman Konya’ya gel” dedi. On günlük bir seyr-u sulûk eğitiminden sonra Memiş Efendi, Karacahisar’a dönerek dersler bitene kadar ilim ve zikirle meşgul oldu. Dersler bittikten sonra Konya’ya gelen Memiş Efendi beş ay Konya’da kalarak tasavvufi hilafet izni aldı. Daha sonra da irşad için Kayseri’ye görevlendirildi. Fakat Hasan Kudsi Efendi “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” ayeti gereğince Memiş Efendi’ye: – “Kendi memleketine git. İrşat ile halkı Hakk’a davet et” buyurarak memleketi Bozkır’a görevlendirdi. Ödemişli Hasan Kudsî Efendi kendisi de Karaman’da irşat faaliyetlerine başladı. Hasan Kudsi Efendi 1834/1254 yılında Karaman’da vefat etti. Kabri Karaman’da Seki çeşme mahallesinde bulunan Ketenci /Kethane camii haziresindedir. Bu zaviyeyi Ketenci Baba adında bir Nakşibendî şeyhi kurmuştur. Ketenci Baba’dan sonra yerine oğlu Şeyh Mansur geçmiştir. Bu civar, Ödemişli Hasan Kudsî Efendi için Nakşi-Halidi tarikatının yayılıp gelişeceği bir temel olmuş ve Karaman’da tasavvufi görüşlerini yayma imkanı bul­muştur. Bu cami ve zaviyesi Hasan Kudsî Efendi adına, Hadimi’nin torunu Karaman müftüsü Abdullah Hasib Efendi tarafından 1255/1839 yılında inşa edilmiştir. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin mezar taşı kitabesi “Kutbu irşad-ı velâyet nuruna Şah-ı sertâc-ı kerâmet feyzuna Bülbül-i bâğ-ı tarîk-i nakşîbend Rehnümây-ı rabt-ı âlem sernüvâ Bâisi feyzullahtır âleme Şu’leyân etti kulûb-i aşkına Ravza-i kabrin ziyareti âşıkân Eylesünler istifaza ruhina Ol Hasan Kudsi benâm-ı mahlası Vâsıl oldı ruhı Hakk’a ızzdına Ta hıtâm-ı ömri es’ad tarihi Mühr-i yâb kaddesallahu şeyhenâ sene 1254 h. (1838 m.) Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin hanımı Emine Hanım 1298/1880 yılında vefat etmiş, kabri de Hacı Fettah Mezarlığı’nda bulunmaktadır. Kabir taşı kitabesindeki vefat tarihi Ödemişli Hasan Kudsi’nin hanımı olma ihtimali kuvvetlendirmektedir. Mezar taşı kitabesinde şunlar yazılıdır “Huve El-merhume ve’l-mağfur leha eş-Şeyh Hasan Kudsi Efendi’nin zevcesi Emine’nin ruhi çün 1298.” Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin iki çocuğu vardı. Bunlardan biri Muhammed Bahaeddin Efendi ile evli olan Ayşe Sıdıka Hanım diğeri ise Ubeydullah Efendi’dir. Ço­cuklarının her ikisinin de kabri Hacı Fettah mezarlığında­dır. Ayşe Sıdıka Hanım’ın kabri Muhammed Bahaeddin Efendi’nin türbesi içindedir. Hasan Kudsi Efendi’nin oğlu Ubeydullah Efendi’nin kabri ise Muhammed Bahaeddin Efendi’nin türbesinin kuzey doğusundadır. Hicri 1295/miladi 1878 kemerli mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ah minel mevt. el-merhum ve’l-mağfur eş Şeyh Hasan el-Kudsi Efendi’nin mahdumu Ubeydullah Efendi’nin Ruhi için El-fatiha. 1295­ [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Ali Rıza Kudsi Efendi

Ali Rıza Kudsi Efendi

Suriye – Kasiyun dağı eteğindeki takva camii bahçesinde Ali Rıza Kudsi Efendi Silsile-i Şerifi Hasan Kudsi Efendi’nin oğullarından Ali Rıza Kudsi Efendi 1304/1886 tarihinde Konya’da doğdu Babasın dan, Muhammed Bahauddin Efendi ve Şeyhzade Ahmed Ziya Efendi’den dersler aldı.Ali Rıza Kudsi Efendi medrese eğitimi yanında Rüştiye ve Daru’l-Muallimin’den de mezun oldu. Çanakkale Savaşı’na katılarak sol kolundan yaralandı. Yeğenoğlu Medresesinde bir ara görev yaptı. Daha sonra Paşadairesi’nde müderris oldu. Islâh-ı Medaris’te Arapça, akaid ve kıraat derslerini okuttu. Fahri Efendi, Hacıveyiszade Mustafa Efendi ve Ahmed Kudsi Eminoğlu öğrencilerindendir. Ali Rıza Kudsi Efendi, Nakşî tarikatında Şeyh Zeynel Abidin Efendi’nin halifesidir. Konya’da İntibah dergisini çıkararak başyazarlığını yaptı. Ayrıca Babalık dergisinde de yazılar yazdı. -Namaz’da Miktar-ı Kıraat, -Ezan ve Hutbe, -El-Firakul İslamiyye, -Küllühüm Müslimün adlı eserleri vardır. Kurtuluş Savaşı sonrası yurt dışına çıktı. Önce Mısır’a sonra Suriye’ye gitti. Şam’da 1956 yılında vefat edip Kasyun Dağı eteğinde Takva Camii’nin bahçesine defnedildi. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “El-Fâtiha Ya Rahîm Hâzâ Kabru’l-Merhûm ve’l-Mağfûr Eş- Şeyh Ali Kudsî Min Hüddâmi’t-Tarikati’l-Aliyye En-Nakşibendî Sene 1375 H. (1956 M.)” Kendi yerine Muhammed Cığıl Efendi (1904–1987)’yi halife olarak bıraktı. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Hafid (ks.)

Şeyh Muhammed Hafid (ks.)

Bitlis – Güroymak – Norşin ( Nurtepe) köyünde Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, 1928’de Norşin’e bağlı Siz köyünde dünyaya geldi, İlk erkek çocuk olması itibarıyla bütün etbalar, onun dünyaya gelişinde bayram ettiler. Hatta dünyaya geldiği zaman etrafta ki köylüler siz köyüne gelerek Şeyh Takiyeddin (k.s)’i tebrik ettiler. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, çocukluk döneminde, Hazret (k.s)’in bütün halifelerinin hayatta olmasından dolayı, birçok kişiden daha şanslıydı. Bu halifeler Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in Hazret (k.s)’in yerine geçmesi ve onun makamına ulaşması için, gece gündüz dua ediyorlardı. Nazlı yetişmesi itibariyle aynı zamanda hareketliydi de. Çalışkandı, gayretliydi. Yedi yaşındayken okumaya başladı. Kuran-i Kerim’i kısa sure içerisinde bitirdi. Akaid, Nubuhar, Gayet ul iktısar gibi önemli temel kitapları çocukluk döneminde okudu. İlk tarikatı yedi yaşındayken Mele-i Mezin (k.s)’den tarikat aldı. Okumasının büyük bölümünü Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’in yanında bitirdi. İlimde büyük üstünlük sağladı. Daha talebe iken ders veriyordu. Yetişir yetişmez, babasına her konuda yardım ederdi, Hem dünyevi hem de Uhrevi. Talebelerin çoğunun derslerini o verirdi. Kardeşi Şeyh Ataulah (k.s) ve Muhammed Bakır (k.s)’ın yetişmesiyle babaları (Şeyh Takiyeddin (k.s) elini dünya işlerinden tam çekti. Bu üç kardeş babalarına yakışır evlat oldular. Üçüde medresede okuyup iyi âlimler oldular. Şeyh Takiyeddin (k.s)’in vefatından sonra. Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin yanında tasavvuf ilmine devam etti. Seyda Molla Abdulbaki (k.s) onu ğayda’ya götürerek orada hilafet verdi. Dedi : – ’’ Bu hilafeti Ğavs Hizan-i (k.s) bana emir etti, ben de sana verdim. Sen manen Ğavs Hizan-i (k.s)’nin halifesisin.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s), Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin yanında süluk yaparken, zaman zamaz fecir vaktinde odasının kapısında rabıtaya geçerdi. Seyda Molla Abdulbaki (k.s) bu durumu gördüğü zaman. -’’ Hafid yapma, sen Hazret (k.s)’in torunusun, senden bu kadar istemiyorum.’’ derdi. Hatta bazı geceler gidip, Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin ahırlarını temizlerdi. ’’ işte bu hizmet, muhabbet ve samimiyetle büyük derecelere ulaştı.’’ [toggle title=”Şeyh Muhammed Hafid hazretlerinin ailesi” load=”hide”] ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN HANIMLARI Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in ilk zevcesi Rahile hanımdır. Şeyh Taha (k.s)’nın kerimesidir. Şeyh Taha (k.s) Şeyh Şehid Muhammed Said (k.s)’in oğludur. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, Rahile hanımın vefatından sonra, Şeyh Nasireddin (k.s) Hazretlerinin kerimesi Nazime hanım ile evlendi. ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN EVLATLARI Rahile hanımın evlatları : 1- Yahya Efendi 2 – Fethi Efendi 3 – Necla Hanım Nazime hanımın evlatları : 1 – Şakir Efendi 2 -Umaneddin Efendi 3 -Şahin Efendi 4 -Şakire Hanım 5 – Canan Hanım 6 – Mizgin Hanım [/toggle] İrşada başladığı zaman. Seyda-i Taği (k.s)’nin bütün muhib’leri sevinç içerisinde kaldılar. Hemen onu irşada götürdüler. Hazret (k.s)’in teveccühünde bulunan o eski müridler – ’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in teveccühü aynı Hazret (k.s)’in teveccühüne benziyor, çok tesirli. ’’ Diyorlardı. – ’’ Gerçekten insan onun teveccühüne oturduğu zaman harikulade şeyler hissediyordu.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in iki kardeşi de, onun irşad döneminde ona hep destek ve güç verdiler. Ona, maişet ve tekkenin idaresine dair hiç bir iş yüklemediler. – ’’ Sen babamızın yerindesin. Hiç bir şey sana sıkıntı vermesin her şeyi biz yaparız.’’ Diyerek onu irşat işinden uzaklaştıracak hiç bir engel bırakmadılar Kardeşi Şeyh Ataullah (k.s)’ın erken vefat etmesi, onu sağ vezirsiz bıraktı. Geride sol vezir, Şeyh Muhammed Bakır (k.s) kaldı. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) kardeşinin vefatından çok etkilendi. Şeyh Abdulkerim (k.s) anlatıyor : ’’Zaman zaman bana şöyle derdi ’’ : – ’’ Babanın vefatı bizi çok etkiledi. O hayatta iken hiç bir şekilde sıkıntım yoktu. Hep benim yanımdaydı. Elimdeydi. Barışlara onu gönderiyordum. Aile ve tekkenin işlerini o yürütürdü. O gidince Şeyh Muhammed Bakır (k.s)’la yalnız kaldım. Şeyh Muhammed Bakır (k.s) yalnız, tek başına, bu büyük işleri yapamaz. Onlar iki kişiyken dahi bu işleri zor yapıyorlardı.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s) son senelerde çok hastalık geçirdi.1989’da İzmir’de, beş damarından baypas ameliyatı oldu. Bu ameliyat sonrasında teveccüh edecek kadar sıhhatte değildi. Sonra 2000’de Bel ameliyatı geçirdi. 2001’de İzmir’de tekrar baypas ameliyatı geçirdi. Yoğun bakımdan çıkmayıp, Ölüm şerbetini içti. ( Hakk’a kavuştu.) ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN HALİFELERİ 1- Şeyh Muhammed (k.s), Hırvıs Şeyhlerinden. Erzurum- Hınıs’a bağlı köylerde kalıyordu. 1980 öncesi vefat ettı. O’nun hakkında fazla bilgimiz yok. Sadece Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in kendisine hilafet verdiğine dair bir mektubu var. 2- Şeyh Celal (k.s), Şeyh İsmail Hakkı (k.s)’nın oğlu. O’ da Hazret (k.s)’in halifesi Şeyh Muhammed Selim-i Hezan (k.s)’nın oğludur. 3- Şeyh Seyyid Abdulkadir Xaxrıf (k.s), Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s)’nin torunlarından. 4- Şeyh Seyyid Necmeddin Xaxrıf (k.s), Şeyh Abdulkadir’in (k.s)’in ağabeyi. 5- Seyyid Muhamed Sasoni (k.s) – Adıyaman merkez’de ikamet ediyor. 6- Molla Lütfi sobaşi (k.s), Hazret (k.s)’in talebesı Molla Şahabeddin’in oğlu. 7- Molla Muhamed Nasıh (k.s), Molla Fethullah ve Hazret (k.s)’in talebesi olan Molla Caferi Balek-i’nin oğlu. 8- Molla Mahfuz-ı Balek-i (k.s), Mersinde kalıyor. 9- Molla Bedirhan Ağrı-i (k.s), Ağrı’da kalıyor. 10- Molla Usameddin Melekend (k.s),Önce Ağrı’da ikamet ediyordu. Şimdi İstanbul’da kalıyor. 11- Molla Nuredin Ağri-i (k.s), İstanbul’da kalıyor. 12- Molla Asim Diyarbakır-i (k.s), Diyarbakır’da kalıyor. 13- Şeyh Abdulmenaf Abiri (k.s),Seyda-i Taği (k.s)’nin halifesi Seyyid Tahir-i Abiri (k.s)’nin torunu. 14- Şeyh Muhammed Nasıh (k.s) Şeyh Muhammed Hafid (k.s) Hazretlerinin ’in 4 halifesi kendisinden önce vefat ettiler. İsimleri : 1- Şeyh Abdulmanaf Abiri (K.S) 2- Şeyh Abdulkadir Xaxrıf (K.S) 3- Şeyh Necmeddın Xaxrıf (K.S) 4- Şeyh Lütfi Sobaşi (K.S) [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Norşin, Bitlis
Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri (ks.)

Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri (ks.)

Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında Evliyanın büyüklerinden Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri Miladi 1898 (Hicri 1315) yılında Harputta doğmuştur. 5 Ağustos 1986’da Kışla Cami adıyla bilinen ve kendi yaptırmış olduğu bu caminin karşısındaki evlerinde vefat etmiştir. Türbesi Harput’ta Meteris kabristanında İmam Efendi Hazretlerinin türbesine varmadan sol taraftadır. Seyyid Muhammed Mazhar ettasi hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hem anne, hem de baba tarafından soyu Rahmeten-lil Âlemin Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize dayanmakta olup Seyyiddir (Hz. Hüseyin (r.a.) ‘ın soyundan) .Kıymetli anneleri Faize Hanım tarafından da soyu, İklime (İklima) Hatun vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerine ulaşır. İklime Hatun, Yavuz Sultan Selim’in kıymetli eşleri olup edep timsali bir hanım idi. İklime Hatun, Dulkadiroğulları’nın hükümdarı Emir Şahruh’unda kerimeleridir. Muhterem babaları Osman Efendi (rh.a) âlim ve fadıl bir kimse idi. Bütün çocuklarını zamanın ilimlerini öğretmek için sabırla okuttu. Osman Efendi iki kez evlenmiş, toplam 10 (8 erkek, 2 kız) evladı olmuştur. Muhammed Mazhar Ettasi Hazretleri, Osman Efendinin ikinci hanımı olan Faize Hanımdandır. Faize Hanım’ın 2 kız ve 2 erkek evladı olmuştur. Yaş sırasına göre Ayşe Hanım, Muhammed Mazhar Hazretleri, Asım Bey ve Gülgüle Hanımdır. Muhammed Mazhar Ettasi hazretlerinin diğer ağabeyleri de okumuşlar ve zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs olmuşlardı. Ağabeyi Hasan Bey Şam Emeviye Camiinde sohbet veren âlimlerdendi. Bir diğer ağabeyi Seyfullah Bey ise okumak için İstanbul Cihangire gelmiş ilahiyat fakültesini bitirmişti. Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri verâ ve takvasıyla bütün kardeşlerini ve akranlarını geçmiştir. Anne ve babasından mükemmel bir terbiye almıştır. Kendisi anlatıyor, “Annem gece yatarken Cenab-ı Hakkın huzurunda ayaklarımızı uzatmamamız için, bir ipin iki ucunu bağlar ve sıkmayacak şekilde ensemizden ve diz kapaklarımızın altından geçirirdi”. [Böylece uykudayken evlatlarının isteseler de ayaklarını uzatmamaları için önlem alırlarmış. Bir süre sonra insan uykuda bile olsa ayaklarını uzatmaz ve hep ayaklarını kendine doğru çekerek yatar. Benzer durum Musa Kâzım Harputi hazretlerinde de görülüyor. Mübarek, yatağının ayak tarafına karton koyarmış. Güzel alışkanlıkların çocukken kazanılacağına dair güzel bir misâl]. Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri’nin (k.s.) Menkıbeleri YIKILAN TURBE Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne, Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin türbesinin yapımı esnasında yaşanan bazı kerametleri bizzat şöyle nakletmektedir; Efendim Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hz. vefat ettikten 1 yıl sonra, Kahramanmaraş’tan ve Elazığ’dan müritler bir araya gelerek efendimin kabrini türbe haline getirmek için hemen türbe inşaatına başladılar. Fakat bir gün sabah erken saatlerde evin kapısı çalındı. Kapı açıldığında Harput’tan gelen birkaç bağmancının çok üzgün ve tedirgin bir şekilde kapıda bekledikleri söylendi. Onlara neden böyle üzüntülü oldukları sorulduğunda ise verdikleri cevap bana şöylece anlatıldı; ‘’Biz sabah erken bağ bahçe işlerimizle ilgili olarak Harput’tan şehre inmek için yola koyulduk. Muhammed Mazhar Efendi Hz.’nin türbe inşaatının önünden geçerken birde baktık ki efendinin türbesi yıkılmış. Sabahın çok erken saatleri olduğu için türbenin etrafında kimseyi göremedik. Bu yüzden size haber verdik’’ dediler. Onların bu cevabı bana iletildiğinde efendimin hayatta iken bize vasiyet ettiği sözleri aklıma geldi ve onlara bu işin hikmetinin şu şekilde anlatılmasını söyledim; ‘’O türbenin yüksekliği İmam Efendi Hz.’nin türbesinden daha yüksek olduğu için yıkılmıştır. Zira Efendim Şıh Muhammed Mazhar Efendi, Mürşidi olan İmam Osman Bedreddin ErzurumiHz.’ne karşı duymuş olduğu büyük sevgisinden dolayı, hayatta iken bize vasiyet ederek şöyle demişti; ‘’ Ben dünyamı değiştirdikten sonra türbemin boyunu sakın Şıhım İmam Efendi Hz.’nin türbesinden yüksek yaptırmayın.’’ İşte bu nedenden dolayı o türbe yıkılmıştır. Bunun üzerine türbeyi yaptıran müritler durumdan haberdar edildi. İnşaatı yapanlar İmam Efendi Hz.’nin türbesinin boyunu ölçtüler ve gördüler ki kendilerinin Muhammed Mazhar Efendi Hz. leri için yaptırdıkları türbe, İmam Efendi Hz.’nin türbesinden daha yüksek. Durumu anlayarak hiç vakit kaybetmeden Muhammed Mazhar Efendi Hz.’nin vasiyet ettiği şekilde yeni bir türbe yaptırdılar. Günümüzde de her gün pek çok kişinin ziyaret ettiği bu türbe gerek maneviyatı gerek mimarisi ile Harput’un eşsiz güzelliklerinden biridir. . Menkıbeleri ………İmam Osman Bedreddin Erzurumi Hz. nin oğlu Muhit Efendi yaşadığı dönemin amansız bir hastalığı olan verem ile mustarip olmuştu. Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hz. manevi kardeşi olan Muhit Efendi’ye bu zor günlerinde destek olabilmek için çok çaba gösteriyor, bu hastalığın kendisine bulaşmasına neden olabilecek hiçbir durumdan kaçınmıyor ve hatta Muhit Efendi ile aynı tabaktan yemek yiyordu. Muhit Efendi ise Muhammed Mazhar Efendi Hz. ne‘’Kardeş yapma, benim tabağımdan yeme, biliyorsun bu hastalık çok bulaşıcı sana da bulaşır’’ demesine rağmen, Muhammed Mazhar Efendi Hz.onu dinlemiyor yine de aynı tabaktan yiyordu.Muhit Efendi’nin hastalığı çok ilerlemekle beraber kendisi de manevi olarak ömrünün son günlerinin yaklaştığını anlamıştı. Bu hal üzere iken bir gün üzerinde bulunan köstekli saatini çıkarıp Muhammed Mazhar Efendi Hz. ne vererek;‘’Kardeş bu saat sende kalsın sakın kimseye verme bu bizim kardeşlik bağımızdır’’demiştir. Muhammed Mazhar Efendi Hz. de bu saati o günden sonra bir ömür kardeşlik muhabbeti ile saklamıştır. Ancak oda Muhit Efendi gibi manevi olarak dünyasını değiştireceğini anladığında saati büyük kızı Edibe Anne’ye vererek şöyle vasiyet etmiştir; ‘’Bu saati ben dünyamı değiştirdikten sonra Şıh’ım İmam Osman Bedreddin Erzurumi Hz.’nin oğlu Ziyaddin Efendi’ye ver.’’ Edibe Anne’de efendisi ve babası olan Muhammed Mazhar Efendi Hz.nin vasiyetini yerine getirerek saati Ziyaeddin Efendi’ye teslim etmiştir. ………HAC YOLUNDA DURAN OTOBÜS Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne’den aldığımız bilgiye göre; Bizzat, Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri anlatıyor: Kahramanmaraş’tan bir müridin arkadaşı, kendi kullandığı otobüse bir grup hacı adayını alarak hac farizasını yerine getirmek üzere Beytullah’a doğru yola çıkarlar. Hac yolculuğu esnasında bir çöle gelindiğinde araç arıza yapar. Şoför ile birlikte bütün hacılar otobüsten inerler ve tüm çabalarına rağmen otobüs hareket etmez. Tam o sırada birde bakarlar ki otobüsün yanında sakallı bir ihtiyar duruyor. İhtiyar şoföre bakarak ‘Sen çık otobüsü sür’ der. Şoför ihtiyara ‘Nasıl süreyim motor patlar’ der. İhtiyar tekrar şoföre ‘Sen hele şu arabaya bin sür’ deyince şoför otobüse biner ve anında otobüs çalışır. Hacılar hemen otobüse binip derler ki ‘O ihtiyar herhalde burada yolunu kaybetmiştir, onu da otobüse alıp gideceği yere götürelim’ diye konuşurlar. Ancak birde bakarlar ki o ihtiyar çoktan kaybolmuş. Herkes hacını ikmal eder ve Kahramanmaraş’a dönerler. Mürit, arkadaşı olan otobüs şoförünün haccını hayırlı etmek niyetiyle bir tepsi ikramını da alarak arkadaşının evine gider. Bir zaman sonra da arkadaşı kendisine gelen müride iade i ziyaret yapmak için müridin getirdiği tepsiye hediyesini koyarak evine akşam oturmaya gider. Eve vardığında mürit kapıyı açınca sevinerek ‘İyiki geldin, efendimde bizde onunla tanışmış olursun’ der. Müridin arkadaşı odadan içeri girip efendiyi gördüğü anda büyük şaşkınlık içinde ‘İşte hac yolunda iken duran otobüsümüzü yürüten ihtiyar’ der ve hemen orada efendinin müridi olur. …………BURADAN NEHİR AKIYOR BURADAN DA DENİZ Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne’den aldığımız bilgiye göre; Şıh Muhammed Mazhar Efendi bir gün Kahramanmaraş’ın Uzunsöğüt köyüne davet edilir. Köy halkı sohbet esnasında Muhammed Mazhar Efendi’ye, ‘Efendi biz suyumuzun azlığı nedeniyle çok sıkıntı çekiyoruz, acaba köyümüzde su var mıdır?’diye sorarlar. Muhammed Mazhar Efendi evin kapısının önüne çıkar ve eliyle işaret ederek derki; ‘Buradan nehir akıyor buradan da deniz’. Köy halkı ilerleyen günlerde gösterilen yerleri açıp suyu çıkarınca Kahramanmaraş’ta bulunan Efendi’yi davet ederek tekrar Uzunsöğüt köyüne getirirler ve suya okuması için açılan yere götürürler. Açılan su kuyularında 15 kişi çalışmaktadır ve Efendi oraya gelir gelmez çalışanlara bakarak ‘Hemen buradan çıkın’ diye buyurur. Çalışan 15 kişi su kuyularından çıkar çıkmaz orası yıkılır. Ancak yinede o su çıkarılmış ve suyun çıkarıldığı yerde bir çeşme yapılarak ”Muhammed Mazhar Efendi Çeşmesi”adı verilmiştir. Bu mucizevî suyu içen hastaların Allah’ın izniyle şifa bulduğu bilinmektedir. ………..KONUŞAMAYAN ÇOCUK Yine Kahramanmaraş’ın Uzunsöğüt köyünde, Muhammed Mazhar Efendi Hz. bir müridin evinde misafir olarak kalmakta iken yaşanılan bir kerameti Edibe Anne şöyle nakletmektedir; Köy sakinlerinden bir ailenin küçük bir çocuğu konuşma çağına geldiği halde konuşamamaktadır. Çocuğun anne babası haliyle bu duruma çok üzülmekte ve sürekli çare aramaktadırlar. Bu nedenle sık sık doktora giden ailenin o gün doktora gitme günüdür ve sabah erkenden kalkan evin beyi hanımına seslenerek hazırlanmalarını ve doktora gidileceğini söyler. Ancak evin hanımı Muhammed Mazhar Efendi Hz. nin köyde bir evde misafir olarak bulunduğunu duymuştur. Bu nedenle beyine ”Bugün de doktora gitmek yerine Muhammed Mazhar Efendi ye giderek onun dua ve himmetleri vesilesi ile Allah’tan şifa isteyelim o çok değerli bir evliyadır.”der. Evin beyi hanımına ” Bugün randevu günümüz doktora bir gidelim sonra yine efendiye de gideriz.” şeklinde cevap verir. Bu şekilde konuşmalar devam ederken hazırlanıp evlerinden çıkan aile önce doktora mı efendiye mi gidilecek diye tartışırlarken kendilerini efendinin kaldığı evin kapısının önünde bulurlar. Kapıyı çaldıkların da ev sahibi kendilerini karşılayarak içeriye alır. Anne, baba ve çocukları efendinin huzuruna geldiklerinde onlar henüz hiçbirşey söylemeden, Muhammed Mazhar Efendi Hz. gülümseyerek çocuğun annesine ‘’Senin dediğin oldu hastanı doktora götürmedin bana getirdin’’ der. Sonra çocuğa bir süre dua okur ve çocuk uyuduktan sonra mübarek ağızlarının barından bir miktar parmağı ile alarak çocuğun ağzına sürer. Çocuğun anne babasına onu eve götürmelerini ve kendiliğinden uyanıncaya kadar uyandırmamalarını uyandıktan sonra ise artık Allah’ın izni ile konuşabileceğini söyler. Aile söyleneni yapar ve eve getirdikleri çocuklarını kendiliğinden uyanıncaya kadar uyandırmazlar. Uzun bir uykudan sonra uyanan çocuk ise Allah’ın izni ile mucizevi bir şekilde artık konuşmaya başlamıştır. Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri, Hacı Firdevs Hanımın mezarının başında ‘’52. geceni de okuyup hemen yanındayım Hacı Hanım’’ diye buyurur ve çok üzülür çok ağlar. Orada bulunanlar ‘’Neden bu kadar ağlarsın efendi’’ diye sorarlar. Muhammed Mazhar Efendi Hz. onlara hitaben şu cevabı verir, ‘’Hacı Hanım beni 40 sene teheccüd namazına kaldırdı nasıl ağlamam.’’ Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri, Hacı Firdevs Hanımın mezarının başında buyurduğu üzere 52 gün sonra dünyasını değişir. Vefatı anında yanında bulunan kızı Edibe Anne büyük evliyanın son anlarını şöyle anlatmaktadır; ‘Babamın dünyasını değiştirmeden önceki son anlarında ben uyuyordum. Fakat aniden uykumdan uyanıp babamın yanına gittiğimde onun sürekli Kelime i şehadet getirip dua okuduğunu gördüm. Bende başucunda Yasin-i şerif okumaya başladım. Bir süre sonra babam kıbleye yönelerek yine Kelime-i şehadet getirip dünyasını değiştirdi.Tam o sırada ‘’tık’’ diye bir ses duydum fakat o anda bu sesin ne olduğunu anlayamadım. Sabah olduğunda ise babamın odasında bulunan saatin durduğunu ve artık çalışmadığını görünce o tık sesinin ne olduğunu anladım. Annem Hacı Firdevs Hanım’da babam Muhammed Mazhar Efendi ile aynı saatte dünyasını değiştirdi.’ ……….Sayesinde Resulullahı Gördüm Halifelerinden olan Nusred Çilesiz (rh.a) (Bu zat bankalar caddesinde ayakkabıcılık yapmış, daha çok Çilesiz Efendi diye bilinen bir zattı. Hâlbuki o ayakkabıcı Çilesiz, maneviyatta çok mesafeler kat etmiş büyük bir veliydi. Detaylı bilgi için, “Halifeleri” kısmına bakınız) naklediyor: Muhammed Mazhar Hazretleri, daha çok küçük yaşta iken, yaşının çok üstünde bir olgunluğa ve batıni meziyetlere sahipti. Harputta çarşıda İmam Efendi hazretleri ile beraberlerken, önlerinden kalabalık bir cemaat ile bir cenaze geçer. Cemaatin arkasından da adamın birisi Helal Etmem! Helal Etmem! diye bağırarak nahoş bir vaziyette koşturur. Meğer vefat eden kişinin bu zata borcu varmış ve borcunu vermek istemesine rağmen fakir olduğundan, veremeden vefat etmiş. Adam her Helal Etmem! diye bağırdıkça henüz küçük bir çocuk olan Muhammed Mazhar hazretleri her defasında Helal Et! diye karşılık verir. Sonunda adam insafa gelir, İmam Efendi ve bu küçük çocuğun yanına gelerek, “Nasıl helal edeyim, borcumu vermeden öldü”, der. İmam Efendi hazretleri de söze karışarak “Olsun, sen bu çocuğu dinle ve helal et”, diye emir buyururlar. Velhasıl adam hakkını helâl eder ve o gece rüyasında Peygamber Efendimizi görerek yaptığı hayırdan dolayı iltifatlarına mazhar olur. Sabahleyin ilk iş olarak küçük Muhammed Mazhar’ın yanına gelerek, çevredekilerin şaşkın bakışları altında elini öpmek ister ve “Ben bu gece bu çocuk sebebiyle Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm” diyerek haylice ağlar. …………..Muhammed Hilmi Efendi’nin kızı Emine Hanım (1919-2003) anlatıyor: Elazığ’da büyük bir kuraklık vardı. Ben çocuktum. Babam, masasına oturmuş elindeki kâğıda bazı dualar yazıyordu. Bitirdikten sonra, kâğıdı bana vererek, “Kızım git, bunu bahçedeki kuyuya at”, dedi. Ben denileni yaptım. Ertesi sabah, kurumuş olan kuyumuzdan, suların taştığına bütün ev halkı ve mahalleli şahit oldu. Muhammed Hilmi Efendi’nin kendisi gibi hafız olan evlatları İdris ve Ömer Efendilerde kâmil zatlar idi. Firdevs, Aişe ve Emine isminde de üç kız evladı vardı. Firdevs Hanımı, Muhammed Mazhar hazretleri ile nikâhlandırmıştı. Kızı Emine Hanım (Muhammed Hanefi Bey ile evlenmiştir, Allah hepsine rahmet etsin) anlatıyor: “Babam, ablamın (Firdevs hanımı kast ediyor) nikâhından sonra eve gelince bana, “Emine, kızım, bize öyle bir damat geldi ki maneviyatı benden çok çok yüksektir”, dedi”. İşte, Muhammed Hilmi Hazretleri; bizzat kendisi de, yukarıda anlatıldığı gibi kerameti aşikâr bir veli olmasına rağmen, kendisinden çok çok genç olan ve evladı yerine koyduğu, Muhammed Mazhar Hazretlerinin manevi büyüklüğünü kalp gözüyle görmüş ve hakkını teslim etmiştir. …….Musa ve Harun (A.S.)’ın Eşlik Etmeleri Muhammed Mazhar Hazretleri’nin hac farizasını yaptığı dönemlerden birisidir. Vakfe için Arafat’a doğru talebeleriyle beraber yürüyerek giderlerken o kadar kalabalığın içerisinde, bembeyaz renkte 2 tane güvercin Muhammed Mazhar Hazretlerinin sağ ve sol omuzlarına konarlar ve çok uzun bir süre Muhammed Mazhar Hazretlerinin omuzlarında Arafat’a kadar eşlik ederler ve daha sonra uçup giderler. Bu duruma hem kendi talebeleri hem de oradaki yüzlerce kişi şahid olurlar. Bunun olağanüstü bir durum olduğu açıktır. Daha sonra, ihvanlardan biri müsaid bir zamanı gözeterek cesaret edip sorar: “Efendim, o güvercinler neydi?”, der. Muhammed Mazhar k.s. hazretleri: “Onlardan biri Musa a.s. diğeri de Harun a.s. idi”, diye emir buyurur. Allah şefaatleriyle şereflendirsin. …………Muhammed Mazhar Hazretlerinin (k.s.) bacanakları Muhammed Hanefi Bey (rh.a) 1981 yılında vefat ederler. Muhammed Hanefi Bey’in oğulları Mahmud Bey anlatıyor: Babam, Efendi hazretlerini çok sever ve çok fazla hürmet gösterirdi. Sünneti Seniyyeye o kadar bağlıydı ki, aynı evin içinde yaşamamıza rağmen bir kere bile babamın ayağının aşık kemiğinden yukarısını görmemiştim. Vefat etti. Cenaze işlemlerinden sonra babamı İmam Efendi hazretlerinin türbesinin 10 metre kadar kuzey tarafına gömdük. Gömdükten sonra, ben mezarın başında elimde olmadan, “Acaba babamın durumu nasıldır?” diye kendi kendime durmadan düşünüyor ve üzülüyordum. O zamanlar, Muhammed Mazhar Efendiye henüz intisab etmemiştim. Böyle düşünceler içerisindeyken birden, Efendi hazretlerinin gönüllere huzur veren sesiyle irkildim “Mahmud! Mahmud! Gel, üzülme, babanın durumu çok iyidir!” dedi. Bu esnada Efendi hazretlerinin, mürşidi İmam Efendi’nin türbesine girmekte iken bana seslendiğini fark ettim. Efendi hazretleri, aklımdan geçenleri kitap gibi okumuştu. Nasıl olur du? O günden sonra ona olan saygım çok daha fazla arttı. İntisab ettikten sonra da, kendisini görünce bu olay ara sıra aklıma gelirdi. Yine böyle bir zamanda, sohbetin konusu hiç böyle şeyler değilken birden bana dönüp, ileriye doğru uzattığı sağ elininin baş parmağının tırnağına bakıyor olduğu hâlde, “Mahmud! İnsan-ı Kâmil baş parmağının tırnağından 18 bin âlemi seyreder. Kabirdeki kişinin hâlini bilmek, bunun en kolay olanıdır” diye emir buyurdular. O günü kast ettiğini anlamıştım. Kaddesallahu Sırrahulaziz… [/toggle] Çok küçük yaşlardan itibaren Büyük İslam Âlimi Seyyid Osman Bedrûddin Erzurumî (İmam Efendi) Hz. nin hususi teveccühleriyle yetişmiş ve daha 18 yaşında iken mutlak icazet ile şereflenip tasavvufta çok yüksek derecelere kavuşmuştur. Zahiri ilimlerdeki tahsilini Harput medreselerinde yapmıştır. Kurşunlu Camii önünde bulunan medresedeki hücresinde yıllarca, bitmek tükenmek bilmez ilim pınarlarından kana kana içmiştir. Bir dönem El-Aziz (Elazığ) müftülük görevini de vekâleten yürütmüştür. İmam Efendi hazretlerinin verdiği aynı icazetname üzerine, İmam Efendi hazretlerinin dünyasını değiştirmesinden sonra sırasıyla Hace Mustafa Naci Hazretleri ve Musa Kâzım Hazretleri de mübarek mühürlerini vurmuşlardır. Bu icazetnamedeki mühürlere müridanından pek çok kimse şahit olmuştur. Kendisi bu konuya işaretle, “Biz üç nur sahibiyiz”, diye buyurmuşlardır. Mürşidlerine olan saygı ve edebinden dolayı, vasiyeti üzerine kabirleri rakım olarak onlardan daha aşağıdadır. Sevenleri tarafından üzerine türbe yapılmış olup, ziyaret edilebilmekte ve manevi feyzlerinden aynen hayattaki gibi yararlanılabilmektedir. Halifeleri 1) Tadımlı Seyyid Osman Efendi Hazretleri (k.s.) (Kabri, mürşidinin türbesinin doğusunda yolun karşısındadır) 2) Mehmed Paksoy Hoca. 3) Mehmed Taşkıran Hoca. 4) Seyyid Nusred Çilesiz Harputi Hazretleri (k.s.) (Kabri, Musa Kâzım hazretlerinin 20 metre güney doğusunda aile mezarlığındadır. İlk önce Musa Kâzım hazretlerine intisap etmiş, onun vefatı ile Muhammed Mazhar Efendiyi kendi mürşidi bilip, onun derslerine samimiyetle devam etmiş ve karşılığını da sonunda görmüştür. Bu zat, Elazığ Bankalar caddesinde ayakkabıcılık yapmıştır ve Elazığ’da Çilesizler diye asil bir ailedendir. Dedeleri Horasandan gelmiştir. Kıymetleri eşlerinin dedesi Büyük İslam Alimi Seyyid Osman Bedreddin Erzurumî (İmam Efendi) Hazretlerinin kayın babasıdır. Çilesiz Efendi, her haliyle, Hazreti İnsan kelimesinin karşılığıydı. Şöhret afettir sırrınca kendisini son derece gizlerdi. Yakın çevresi bile onu sadece “Ayakkabıcı Çilesiz” diye tanırdı. Fakat kalp gözü açık olanlar Çilesiz Efendinin ne kadar büyük bir veli olduğunu bilirlerdi. Muhammed Mazhar Hazretlerinin ihvanlarından bacanağı oğlu Harputlu Mahmud Efendi anlatıyor: Bir gece rüyamda, Cenab-ı Hakk bana “Sen Çilesiz’i bilir misin? O zamanının Kutup Yıldızıdır”, dedi. Rüyadan çok tatlı bir zevkle uyandım ve çok etkilendim. Rüyayı kendisine anlattığımda; utanarak, hiçbir şekilde kabul etmedi. Hâlbuki kendisi de çok iyi biliyordu. Bu durumu Mazhar Efendi hazretlerinin Yar-ı Gar-ım (mağara arkadaşım) dediği Maraşlı Hacı Abdullah Efendi de aynen tasdik etmiştir. Hilafeti alması olayı ise son derece ilginç ve vefatından sonra bile Muhammed Mazhar hazretlerinin kerametlerinden sadece biridir. Evet, o hilafetini mürşidi vefat ettikten sonra almıştır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ Son dönem, Elazığ

Şeyh Mustafa Kutbu’l Arifin

📍 Palu, Elazığ

Sağunalı Molla Kasım Efendi

📍 Palu, Elazığ
Şeyh Saadettin Efendi

Şeyh Saadettin Efendi

Elazığ – Palu’da Murat Nehri Kıyısında Şeyh Mahmud Samini hazretlerinin türbesinde Osman Bedreddin Erzurumi hazretlerinin halifesi. Şeyh Saadettin Efendi, Mahmut Samini’nin torunu olup Palu’da dünyaya gelmiştir. Talim ve terbiyesini Mahmut Samini Hazretlerinin halifelerinden Osman Bedrettin’in yanında yetişerek almıştır. 1919 yılında Saadettin Efendi mürşidi İmam Efendi’nin gözetiminde on altı gün sülükte kalır. Saadettin Efendi sülükten sonra icazetnamesini alarak Palu’ya gelir ve irşat görevine başlar. 1925 yılında 42 yaşında iken vefat eder. Daha sonra naaşı Murat nehri kenarından alınarak daha yukarı bir yere defnedilir. Bir süre sonra buradan da alınarak dedesi Mahmut Samini’nin yanına nakledilir. Dolayısıyla Mahmut Samini ile aynı amaç ve niyetler doğrultusunda ziyaret edilmektedir. Ziyarette yoğun olmamakla beraber adağı bulunanlar kurban kesip tasadduk etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ
Hacı Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi

Hacı Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi

Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi’nin (1878-1964) türbesi Elazığ’da Asri Mezarlık’ta Nakşi – Kadiri Şeyhi Hacı Muharrem Hilmi Efendi il merkezine 25 km. mesafede bulunan Sarılı köyünde dünyaya gelmiştir. Aile lakapları Sipahigiller olup babası Köse Ahmet’tir. Muharrem Hilmi Efendi beş altı yaşlarına geldiğinde ailesi ile birlikte Elazığ’ın merkez köylerinden Gurbet Mezire’ye göçerler. Burada arkadaşlarıyla beraber koyun güderken onar tane ihlâs süresini okurlar ve bir dağın başında oturur “hû” çekip dervişlerin zikirlerini taklit ederler. Bir gün bu zikirleri esnasında orada beliren bir ihtiyar çocuklara ileride ne olacaklarını söyler. Muharrem Hilmi Efendi’nin de okuyup ilerleyeceğini ifade eder. Daha sonra kendi adının da Ahmed Zeyneddin olduğunu söyleyip gözden kaybolur. Muharrem Hilmi Efendi çevresindekilere bu olayı anlatırken “İşte biz ilk feyzimizi Ahmed Zeyneddin’den aldık” dermiş. Kövenkli Hacı Ömer Baba’ya intisabı Muharrem Hilmi Efendi bir süre sonra ilim tahsiline başlar. 1892’de ailesiyle beraber Sofular köyüne göç eder. Burada ikamet ederken, bir gün Kadiri ve Nakşî şeyhi Kövenkli Hacı Ömer Baba köye konuk olur. Birkaç gün süresince bu zatın sohbetlerinde bulunur ve ondan etkilenir. Hacı Ömer Baba da bu süre zarfında onunla yakından ilgilenir. Hacı Ömer Baba köyüne gitmek için Sofular Köyü’nden ayrılırken Muharrem Hilmi Efendi ona, “Nereye gidiyorsun? Ben seni tekrar nerede bulurum, sana nasıl gelirim?” der. Bu soru üzerine Hacı Ömer Baba, “Benim bir çengelim vardır, onu senin kalbine takar, seni bana doğru çekerim”, diye cevap verir ve köyden ayrılır. Aradan bir hafta geçer. Muharrem Hilmi Efendi, Hacı Ömer Baba’yı çok özler. Hacı Ömer Baba’nın çengeliyle kendisini çekmediğini görünce, onu görmek için yola koyulur ve yürüyerek Kövenk köyüne gelir Çeşmeden abdest alıp camiye doğru giderken evinin kapısı önünde bekleyen Hacı Ömer Baba, “Gel benim müridim, gördün mü nasıl çengeli takıp seni buraya çektim”, der. Muharrem Hilmi Efendi Hacı Ömer Baba’ya böylece intisab eder ve haftada birkaç defa mürşidini görmeye gider. Askere gidişi ve Muhammed Küfrevi hazretlerinden nakşi icazeti alışı Muharrem Hilmi Efendi ailesiyle birlikte birkaç köy daha dolaştıktan sonra Harput’a yerleşir. Hacı Abdullah Efendi’nin medresesinde Hacı Abdullah Efendi ve oğullarından zahiri ilimleri öğrenmeye başlar. Bir yandan ilmi dersler alırken bir yandan da Kövenk’e şeyhini görmeye gidip gelir. Bu arada herkesin evliyadan kabul ettiği Beyzade Ali Rıza Efendi’ye müezzinlik yapar. 1906’da askerlik görevi için Erzurum’a gönderilir. Önce tabur katipliği yapar. Güzel sülüs ve rik’a yazı yazdığı ve oldukça keskin bir zekâya sahip olduğu için komutanlarının özellikle Paşanın dikkatini çeker ve Paşa ile yakın bir dostluk kurar. Daha sonra açılan imtihanı kazanarak tabur imamı olur. Bir müddet sonra Erzurum’dan Bitlis’e geçer. Burada Hizan Gavsi ahfadından Abdulgaffar Hoca ile dost olur Muhammed Küfrevi’ye de intisab edip sohbetlerinde bulunur ve nakşîlikten icâzet alır. Araplar Muharrem Hilmi Efendi’ye “Reculun Salih’’ derler 1912’de Elazığ’da depo taburlarının teşkiline memur tayin edilir. Bir süre sonra Yemen’e gönderilir. Yemen’de tabur imamlığından başka Arap çocuklarına Türkçe öğretmenliği de yapar. Burada iki yıl kalır ve yaşadığı bir olay kendisine “Reculun Salih” denmesine sebep olur. Anlatıldığına göre, Yemen’de yağmur yağmamaktadır. Her ne kadar yağmur duasına çıkılsa da, bu bir çare olmamıştır. Bunun üzerine Paşa kendisini huzuruna çağırır. “Sen iyi bir adama benziyorsun. Görüyorsun ki burada yağmur yağmıyor, yağmur duasına çıkıyorlar, kâr etmiyor. Bir de senin yağmur duasına çıkmanı istiyorum.” der. Muharrem Hilmi Efendi ise, “Olur Paşa, yalnız Allah’ın huzuruna hep dost olarak çıkmalıyız. Askeri silahtan tecrit edeceksiniz. Paşa “Olur mu Araplar bizi vururlar”, deyince Muharrem Hilmi Efendi, “Onu bana bırakınız”, der. Yemen Şerifinin huzuruna çıkar ve vaziyeti anlatır. Namaza silahsız çıkacaklarını, şayet askere bir saldırı olursa Resülüllah’ın huzurunda kendisinden şikâyetçi olacağını söyler. Yemen Şerifi ise yerli halktan bir saldırı olmayacağı hususunda teminat verir. Muharrem Hilmi Efendi daha sonra evlad-ı Resulden olan şerifin küçük oğlunu da yanına alarak namazgâha çıkar. Önce hem Türklere hem de Araplara kendi lisanlarında öğütler verdikten sonra Allah’a dua eder ve evlad-ı Resul’den olan bu çocuğun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Hak’tan yağmur ister. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlar. Bu dua üç gün yapılır ve üç gün boyunca yağmur yağar. İşte bu olay üzerine Araplar Muharrem Hilmi Efendi’ye “Reculun Salih” (Bu salih bir adamdır) derlermiş. ‘’Sırri’’ mahlasını kullanması Muharrem Hilmi Efendi “Sırri” mahlasını ise kendisinin anlatmış olduğu şu olay üzerine almıştır. “Çocukluğumda kalbimde iki noktayı düşünmekte idim. Birincisi Peygamberimize o kadar muhabbetim vardı ki ekseri geceleri rüyamda denizlerde yüzerek O’nun türbesinin saçaklarına kadar gider, göremeyip geri dönerdim. Bu hal bir hayli müddet sürmüş ve nihayet türbe-i saadeti ziyaret etmem mümkün olmuştur. İkincisi Pir-i Geylani’ye fart-ı muhabbetim saikasıyla bir fırsat bulup ve arkadaş arayarak Bağdat’a gitmeye azmettim. Bir gün köyden çıktım, kalbim üzüntülü idi. Büyük meydandaki yüksek kule önünde bir saraç dükkânının duvarına ellerimi arkamda tutarak yaslanmış, Bağdad’a gitme düşüncesine dalmıştım. Hayret içinde iken bir zât, Alikurna kâğıdı üzerine gayet güzel yazılmış, zarfsız bir yazı verdi elime. Bir manzume idi bu. Hayret âleminde olduğumdan verenin kim olduğunu sormadım, o da bir şey demedi. Manzume şöyle başlıyordu: “Muharrem sırri Hudadır…” Kâğıt Bağdat’tan geliyordu. Veren de Bağdatlı idi. Onu Pir-i Geylani’nin ruhaniyeti vermişti bana. O andan itibaren “Sırri” mahlasını kullandım”. Muharrem Hilmi Efendi Yemen’den döndükten sonra Mekke ve Medine’ye tayin edilir. Medine-i Münevvere’de bir buçuk yıl mücavir olarak kalır ve Şeyhü’l Harameyn’e niyabeten Türbe-i Saadet’in içine girer. Muharrem Hilmi Efendi Hicaz bölgesine atanmadan önce o mukaddes yerlere gitme arzusunu Peygamber Efendimize yazdığı şu hasret dolu şiiriyle dile getirmiştir: “Ey benim şem-î dilim ruh-î revanım Mustafa Kime vardım ise bu derdime derman demedi İd-î vuslata ne hacet, gayriye kurban içün, Muharrem sırr-î kulun ravzana yüz sürmek içün, Gelmişem kapına lütfeyle, sultanım Mustafa, Senden aldım bu derdi, kanı dermanım Mustafa Kâbe’ye kurban gerek işte canım Mustafa Kıl şefa’at ki, gel şems-î tabânım Mustafa” Bu şiirin hemen akabinde Allah’ın izniyle Hicaz’a atandığını söyler. Daha sonra tekrar Erzurum’a gelir ve Birinci Dünya Savaşlarına katılır. Muharrem Hilmi Efendi bu şartlar altında zahiri ve batıni ilmi çalışmalarını yürütür. Erzurum’da iken Edip Efendi Medresesi’ne devam eder ve ilmi icazetini alır. 1925–1926 yıllarına kadar Erzurum’da kaldıktan sonra emekliye ayrılıp doğum yeri olan Elazığ’a döner. Muharrem Hilmi Efendi bundan sonra evinden pek dışarı çıkmaz. Hem gelen talebelere ders verir hem de kendisi ilmini daha da ilerletmek için ders çalışır. Hiçbir talebeyi de geri çevirmez. Halk arasında anlatılır ki, kendisi iyi bir alim, gerçek bir mutasavvıf ve kamil bir mü’mindir. En güç fetvalar dahi onun evinde çözülürmüş. Tasavvufu asla istismar edip geçim vasıtası yapmaz. Erzurum’da ev alıp yerleşmesi için samimi bir müridinin kendisine verdiği 300 altını dahi reddetmiştir. O, gösterişi asla sevmez, riya olmasın diye gelenleri şapkasıyla karşılarmış. Son zamanlarında yeşil sarığını vurup yaptığı nafile ibadetlerini ise elinden geldiğince gizlemeye çalışırmış. Herkesi özellikle hayvanları çok sevip onları korurmuş. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Elazığ’ın 20 km. güneydoğusunda bulunan Kövenk köyündeki şeyhi Hacı Ömer Baba’yı zaman zaman ziyaret eder Bu ziyaretlerinden birisini Süleyman Ateş şu şekilde nakleder. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Harputtaki müzezzinliği sırasında bir Perşembe günü Kövenk’te şeyhi Hacı Ömer Baba’yı ziyarete gider. Şeyhinin isteğiyle o geceyi Kövenk’te geçiren Hacı Muharrem, cuma namazı için vaktin hayli daraldığını, Harput’ta görevli olduğu camide bulunması gerektiği halde, şeyhinden izin çıkmadığını ve bu sıkıntısını şeyhine açamadığını, ümidini de kestiğini notlarında ifade eder. Zira Kövenk Harput’a epey uzak bir mesafede olmasına rağmen, Cuma namazının vaktine de az bir süre kalmıştır. Hacı Muharrem Hilmi Efendi bu sıkıntılar içersindeyken Hacı Ömer Baba kendisine, “köyü çıkıp abdest almasını ve rabıta etmesini” söyler. Söylenenleri yapan Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Hacı Ömer Baba’nın geldiğini, elinden tutup onu yel gibi uçurduğunu bir ara nerede olduklarını tayin için gözlerini açtığında, Harput’un alt tarafındaki Hüseynik köyünün üstünde olduklarını, gözlerini açmamış olsaydı tam Harput’taki caminin önünde olacaklarını, ancak bu safhadan sonra yirmi dakikalık yol yürüyerek camiye geldiğini ve görevini ifa ettiğini”, anlatmaktadır. İcazet Verdikleri Muharrem Hilmi Efendi Nakşî usülüyle dersler verirdi. O, Elazığ’da daha çok ilmi yönüyle tanınmıştır. Yöredeki birçok imam ve vaiz onun ilminden istifade etmişlerdir. Kendisinin belirttiğine göre üç zâta icazet vermiştir. Bunlardan birisi Karadeniz taraflarından bir zattır. İkincisi yine Karadenizli fakat Erzurum’da kalan Ali Rıza Pirimoğlu’dur. Prof. Dr. Süleyman Ateş’e de bir icazetname bırakmış ve bu icazetnameyi ise kendi parmağıyla mühürleyerek vermiştir. Muharrem Hilmi Efendi, Nakşîlikten, Kadirilikten, Şettârilikten ve Şâzilikten bir âlim ve mutasavvıftır. Eserleri Tasavvufa, feraize, va’za dair birçok eserler yazmıştır. Divan, mev’ize-i Hilmiye, Divan-ı Hüdayi, Menazil-üs Salikin, Makamat-ı Ezkâr-i İlahiyye Lisalik-it Tarikat-il Kadiriye, eserlerinden bazılarıdır. Bunlar içinde en önemli eseri kendi şiirlerini de içinde topladığı Divan adlı eseridir. Şiirlerinde “Sırri” mahlasını kullanmıştır adlı eseridir. Şiirlerinde “Sırri” mahlasını kullanmıştır lokma adı verilen yiyecek bıraktıkları görülür. Vefatı ve Türbesi Vefatından önce dört beş ay hasta yatar. Hastalığından hiçbir zaman şikâyetçi olmaz. Çevresindekiler ziyaretine gidip halini sorduklarında, “Elhamdülillah iyiyim, hiçbir şeyim yok, dolaşıp ne yapacağım? Yatmak hoşuma gidiyor, yatıyorum işte”, der ve, “Dünya bir lâşedir, Onu isteyenler köpeklerdir, Her gün bir melek şöyle bağırır: Doğun ki ölesiniz, yapın ki yıkılsın” anlamındaki Arapça şiiri ve hadisi okurmuş. Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi’nin (1878-1964) türbesi Elazığ’da Asri Mezarlık’ta bulunmaktadır. Yapı, altıgen planlı olup üstü kubbelidir Aydınlatması iki pencere ile sağlanan türbeye, 2009 yılı içerisinde Konyalı bir işadamı olan Muharrem Hilmi Şenalp tarafından restore ettirilip çevre düzenlemesi yapılarak modern bir görünüm kazandırılır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ Son dönem, Elazığ
Dağıstanlı Hoca – Hacı Hafız Mehmet Efendi

Dağıstanlı Hoca – Hacı Hafız Mehmet Efendi

Elazığ – Harput – meteris kabristanında Beyzade hazretleri’nin aile kabristanın hemen yanında “Dağıstanlı Hoca” diye bilinen Hacı Hafız Mehmet Efendi (1778-1868) Harput’ta dünyaya gelir. Eğitimini Harput, Kayseri, Mısır ve Halep’te gördükten sonra Harput’a döner. İlk olarak Sarahatun Medresesi Müderrisliğine, daha sonra İbrahim Paşa Medresesi müderrisliğine getirilir. Harput’ta yetiştirdiği bir çok kişi arasında değerli din alimi ve mutasavvıf Beyzade Hazretleri, Dellalzade Müftü Mehmet Efendi, Ebcizade Hacı Tevfik Efendi ve Harputlu Şair Nusret Ebubekir de vardır. Onun Sarahatun Camii’nin yeniden yapılışında büyük hizmetleri görülür. Anlatılır ki, inşaat sırasında kullanılan taş sütunlar Elazığ’ın merkezine bağlı “Körpe Köyü”nden getirilir. Bununla ilgili bir de rivayet anlatılmaktadır. O günkü imkânlar içerisinde öküz arabaları ile taşınan bu sütunların Harput’a nakli esnasında öküzler Harput’un altındaki dik rampayı çıkamayarak bugünkü Saray mevkiinde yatarlar. Bütün uğraşmalara rağmen bir türlü öküzler yerlerinden kalkmaz. Bunun üzerine Dağıstanlı Hoca bizzat bu hayvanların yanına gelerek bir süre Kur’an okur ve hayvanları sevip sırtlarını okşar. Bundan sonra öküzler yerlerinden kalkarak hiç mola vermeden Sarahatun Camii önüne kadar gelirler. Harput’un Meteris Mezarlığı diye adlandırılan yukarı mezarlıkta, Beyzade aile mezarlığının hemen yanı başında medfundur. Etrafı ihata duvarı ile çevrili bulunan bu bölüm, Dağıstanlı Hoca’nın aile mezarlığıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Ahi Musa Türbesi

Ahi Musa Türbesi

Ahi Musa Türbesi, Esediye Mahallesi Aslanlı Sokakta Esediye Camiinin güneyinde yer alır. Ahi Musa Türbesi, Esediye Mahallesi Aslanlı Sokakta Esediye Camiinin güneyinde yer alır. Yapının bugün kayıp olan kitabesinde 1185 tarihinin bulunduğu ileri sürülürse de, esasen Artuklu dönemi sonu ile Selçuklu dönemi başlarına tarihlendirilir. Diğer taraftan darü’l hadis olarak Esediye Medresesi’nin bir ünitesi olduğu da ileri sürülür. Yapı, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı bir mescid ve ona güney duvarın doğusunda bitişik bir türbeden oluşmaktadır. Mescidin içinden bir kapı, türbe bölümüne açılır ve diğer bir kapı ile türbeden dışarı çıkılır. Güneyde bir türbe penceresi yer alır. Yıkılmış ve harap durumdayken, yapılan son restorasyonda düzgün kesme taş malzeme kullanılmıştır. Elazığ Kültür Envanterinde, “Şimdi kaybolan fakat evvelce kopyası alınan kitabesine göre 607 H. (1185 M.) tarihinde yaptırılmıştır.”, kaydı yer alır. Sultan IV. Murat devrine ait şeriyye sicilinde ismi Ahi Musa Hervi olarak geçer. Eserin tanıtım tabelasında mescidi, Ahi Musa Hervi (Herdi) namında bir zat yaptırmıştır, diye yazılıdır ki “kendisi ‘Emirüşşehir bi Harputi’ namıyla anılan meşhur bir mücahit ve Fatih’in neslinden gelmiştir”, denilir. Türbede dört mezar bulunmaktadır. Öndeki mezarın Ahi Musa’ya, arkasındaki oğluna, diğerlerinin aynı sülaleden birisi Esseyyid Hasan’a diğerinin de Seyyid Ahmed’e ait olduğu ileri sürülür Taşıdığı lakaptan dolayı Harput’taki ahi teşkilatının varlığına delalet etmesi yanısıra, şehirde sur içindeki 20 Müslüman mahallesinden birinin isminin de Ahi Musa Mahallesi olması, Ahi Musa’nın önemini gösterir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Şeyh Ali Sebti (ks.)

Şeyh Ali Sebti (ks.)

Elazığ – Palu – Yukarı Palu mahallesi Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri’nin halifesi Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Silsile-i Şerifi Şeyh Ali Sebti Hazretleri, 1786 yılında Diyarbakır’a bağlı ancak günümüzde Mardin’in Savur ilçesine bağlı olan merkez köylerinden Kırkdirek (Çilsütun)’da dünyaya gelir. Rivayete göre, Çilsütun köyünden kırk tane veli yetişmiştir. Bunlardan kırkıncısı ise Ali Sebti hazretleri’dir. Bu köye Kırkdirek adı Şeyh Ali Sebti’nin Mevlana Halid Bağdadi’nin (177?-1827) kırkıncı halifesi olduğu için verilmiştir. “Sebti” kelimesi Şeyh Ali Sebti’ye hocası Mevlana Halid–i Bağdadi tarafından tasavvufi bir mahlas olarak verilmiştir. Bu kelime Arap bilginleri tarafından evlad-ı Resul olanlara iltifat mahiyetinde söylenirmiş. Sultan IV. Murat’ın Bağdat seferleri sırasında bir takım iftiralar sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin dedeleri siyasi bir operasyona maruz kalır, evleri yakılıp yıkılır, köyleri harabeye döner. Bu olayda Sebti’nin “Seyyidlik” şecereleri de zayi olur. Fakat Sebti Hazretlerinin seyyid olduğu Hüseyin Hilmi Işık tarafından kaleme alınan “Tam İlmihal Saadeti Edebiye” adlı eserin sonunda belirtilir. Şeyh Ali Sebti ilk ilim tahsilini Diyarbakır Ulu Camii medresesinde yapar. Daha sonra eksik kalan ilmini ise Irak’ın Erbil ve Süleymaniye şehirlerinde tamamlayarak icazetini alır. Bundan sonra kendi köyüne döner ve medrese açıp ders vermeye başlar. Bu sırada irşad ve hilafetle görevli olarak Hindistan’dan dönen Nakşibendî müritlerinden Mevlana Halid, büyük mürşitleri Abdullah-ı Dehlevi’nin emriyle Diyarbakır’a uğrayıp Aliyyü’s Sebti’yi bularak evine misafir olur ve irşadında kendisine arkadaş olmasının Abdullah-ı Dehlevi tarafından emredildiğini söyler. O da Mevlana Halid’le birlikte Diyarbakır’dan ayrılarak Şam’a gider. Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid’in vefatına kadar yanında kalır ve madden ve manen büyük hizmetlerde bulunur. Bunun neticesinde Mevlana Halid Bağdadi tarafından kendisine hilafet verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefatından önce Şeyh Ali Sebti’ye, “Vefatımdan sonra Palu’ya gidiniz, orada irşat ile meşgul olunuz”, diye vasiyette bulunmuştur. Bir gün Şeyh Sebti’nin annesinin hasta olduğu haberi gelir. Bunu duyan Mevlana Halid, Sebti’yi çağırarak, “Ali annen hastadır, anneni görmeye git”, emrini verir. Yola çıkan Ali Sebti eve ulaştığında annesinin vefat ettiğini öğrenir. Annesinin sağlığına yetişemeyen Ali Sebti bu üzüntü içinde tekrar şeyhinin yanına döner. O, Şam’a geldiğinde şeyhi Mevlana Halid’in de vefat haberini duyunca üzüntüsü bir kat daha artar. Diğer bir rivayete göre ise, sağlığında hocasının verdiği icazetnameyi kabul etmemiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefat edince Sebti’ye kardeşi Şeyh Mahmud Sahib, “Sizin icazetnameniz Mevlana Halid’in emri üzerine yazılmış, ben de imzalıyorum. Bana verilen emir üzerine doğuda Palu’ya yerleşip doğu bölgesinde halkı irşad etmekle vazifelendirilmiş olduğunuzu size bildirmekle Mevlana’nın size vasiyetini yerine getirmiş bulunuyorum”, buyurmuştur. İcâzetnâmesini talebelerinden Abdullah-ı Mekkî Palu’ya getirerek teslim eder. Bu arada Şah Abdullah Dehlevi’nin manevi işaretleri Ali Sebti’nin “üveyslik” mertebesinde talim edilmesine vesile olmuştur. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Ailesi ve Çocukları Şeyh Ali Sebti Hazretleri doksan altı yıl yaşamış ve beş erkek çocuğu olmuştur, beş oğlundan üçünün soyu devam etmiş olup, bu sülaleden 216 aile yetişmiş ve (422+261+161) toplam: 844 torunu olmuştur. SÜLALEDE VAR OLAN SOY İSİMLERİ: 1-AKAR 2-AYGÖREN 3-BİLGİN 4-DENİZ 5-DURGUN 6-FIRAT 7-GÖRÜR 8-İMRE 9-ÖZSOY 10-SEPTİOĞLU olmak üzere 10 tanedir. Şeyh Ali Septi Palevi Hazretlerinin Hanımları: 1-Ekrekli Molla Ali Kızı Ayşen Hanım 2-Melekanlı Esma Hanım ŞEYH ALİ SEBTİ PALEVİ (K.S)’NİN YEDİ ÇOCUĞUOLMUŞTUR 1-Şeyh Muhammed Nesih Efendi (k.s) (1835-1873) 2-Şeyh İbrahim (Kudo) Efendi (k.s) (6 yaşında vefat etmiş) 3-Şeyh Mahmudi Feyzi Efendi (k.s) (1838-1895) 4-Şeyh Hasan Naqi Efendi (k.s) (1843-11918) 5-Şeyh Hüseyini Taqi (Zeki) Efendi (k.s) (1848-1914) 6-Amine (Melekandan evlenmiş) 7-Fatma (Bekar iken vefat etmiş) 1-ŞEYH MUHAMMED NESİH EFENDİ(k.s) soyu devam etmemiştir. 2-ŞEYH MAHMUD FEYZİ EFENDİ (k.s) 10 çocuğu olmuş: Şeyh M.Said Efendi (1865-1925) ŞEHİD (FIRAT Soyadını almıştır) Şeyh Bahaeddin Efendi (1876-1925) ŞEHİD (FIRAT Soyadını almıştır) Şeyh Necmeddin Efendi (1878-1918) (FIRAT ve SEPTİOĞLU) Şeyh Tahir Efendi (1879-1970) (AKAR ve SEPTİOĞLU) Şeyh Diyaeddin Efendi (1889-1925) ŞEHİD (İMRE Soyadını almıştır) Şeyh Abdurrahim Efendi (1894-1937) ŞEHİD (BİLGİN Soyadını almıştır) Şeyh Mehdi Efendi (1895-1969) (AYGÖREN ve SEPTİOĞLU) Nefise: (Palu beylerinden evlenmiş) Sıddıka: (Çanlı Şeyh Şerif ile evlenmiş) Zekiye: (Çanlı Şeyhlerinden Şeyh İbrahim ile evlenmiş) 3-ŞEYH HASAN NAKİ EFENDİ (k.s) 6 erkek çocuğu olmuş: 1-Şeyh Ali Rıza Efendi (Küçük Efendi) ŞEHİD (1874-1925) Şey Ali Rıza Şeyh Hasan Nakiy’nin oğlu, o da Palulu Şeyh Ali Sebti’nin oğludur, H-1294/M-1877 Tarihinde Palu’nun Kasımiye mahallesinde doğdu, annesi ise Karakoçanlı Zeynel Ağanın kızı Gulé Hanımdır ki aynı zamanda Karakoçanlı Necip Ağanın da halasıdır, bu aile aynı zamanda Salahaddin Eyyubi’nin dedesi Şadi ailesine mensuptur. Şeyh Ali Rıza, İblişye medresesi adıyla bilinen babasının Palu’daki medresede tahsilini yaptı, çok zeki olan Ali hem gramer hem de diğer ilimlerin ezberlerini yaparak babası Şeyh Hasan Naki yanında bitirdi. Bu arada 29 yaşında iken 1324 h./1906 m. senesinde babası ona Nakşibendî tarikatında icazet verdi, o da hiç ara vermeden babasının Palu’daki medresesinde tedrise devam etti. Palu’nun eşrafından olan Fatıma Hanımla evlenen Şeyh Ali’nin bu hanımından dört kızı oldu, babasının 1337 h./1919 m. Tarihindeki vefatından sonra ise Palu’da babası yerine müftü oldu ve Palulu Şeyh Said kıyamında şehit oluncaya kadar bu göreve devam etti. Bazı mektuplaşmalarında ilk zamanlar vatan ve dinin mukaddesatı için Kemal Atatürk’ü desteklediğini görsek de aslında Atatürk’ün kötü niyetini ortaya koyup Hilafeti kaldırmak istemesi ve Laikliği hâkim kılması karşısında bu defa o da İslam’ı ve Hilafeti İslamiye’yi müdafaa maksadıyla Atatürk’ün aleyhine geçmiştir. Şeyh Ali Palu’da irşada devam ederken Şeyh Muhammed Sait de amcası Şeyh Hasan Naki’den sonra Kolhisar’dan Palu’ya gelmek ister, öğrencileriyle birlikte Palu’ya gelince gördü ki irşat ve tedrisat konusunda her şey yolunda gidiyor, bunun üzerine tekrar Kolhisar’a döndü ve Paluluların çevresini serhatta genişleterek irşat ve tebliğe devam etti. Şeyh Ali’nin kardeşleri içinden ikisi Çanlı Şeyh Ahmed’in kızı Halime Hanımdandı, Halime hanımın babası Şeyh Hasan Naki’nin vefatından sonra babasının medresesinde büyüdüler ve ilim ile hikmeti ondan aldılar. Ancak Şeyh Sait vakası patlak verince 48 yaşında isabet eden bir kurşunla şehit düştü. Bundan sonra kardeşi Şeyh Abdulkadir Efendi yerine geçerek Halidi tarikatının babasına atf edilen Besti kolunu ihya etti. İcazetini babasının halifesi olan Hacı Salih Mir Muhammedi’den aldıktan sonra kendisi de hem Kadiri hem de Nakşibendî tarikatında Kûr’un şeyhlerinden olan Şeyh Fazli Efendi ve Mele Kasım Sağuni’nin torunlarından olan Şeyh Abdulkadir Efendi’ye icazet verdi. Şeyhin 1375 h- 1956 m. Tarihindeki vefatından sonra ise, Palu müftüsü kardeşi Şeyh Sait irşat ve ilmi tedrisatı sürdürdü. Yukarıda dediğimiz gibi kendisi Hacı Salih Mir Muhammedi’den icazet aldığı gibi, kendisi de Hanili Mele Osman el-Mukri ve Gençli Mele Ahmed’e icazet vermiştir. Mele Osman da Şeyh Sadi ve oğlu Şeyh Şemseddin medresesinde müderris oldu, miladi 1976 yılında 87 yaşında vefat ederken de kendinden sonra Akide ve Tasavvuf hakkında bir kitap bıraktı, sonra da bu kitap basıldı. Allah cümlesine rahmet eylesin. (Hanımı: Abdullah Beygillerden, Gülfiroz Çocukları: Vecide, Fahide, Zübeyde, Fatma) 2-Şeyh Muhammed Şerif Efendi (1887-1925) ŞEHİD (DENİZ Soyadını almış.) Hanımı: Çanlı Şeyh İbrahim kızı Sabitedir. Çocukları: Nizameddin, Mahmut, Rauf, Mustafa, Hasan. 3-Şeyh Feyzullah Efendi (ÖZSOY ve SEPTİOĞLU Soyadını almış. Hanımı:Şeyh Said Efendi’nin kızı Fakide Hanımdır. Çocukları: 1-Mehmet Zeki Özsoy (1910-1978) Çocukları: (Feyzullah, Kutbettin, Mehdi, Fuat, Said) 4-Şeyh Abdulkadir Efendi (SEPTİOĞLU Soyadını almış Hanımları: 1-Şeyh Hüseyin Zeki Efendi’nin kızı Zühre, 2-Çanlı Şeyh Hüseyin kızı Sadiye, 3-Hafız Ağazadelerden Reşit Ağanın kızı Vasfiye, 4-Bilozadelerden İbrahim kızı Fatma. Çocukları: Niyazi, Bedrettin, İbrahim, Seyfettin, Hüsamettin, Mehmet Vehbi, Halime, Naciye, Fatime, Hatice, Rokiye, Havva, Ayşe, Halise, Rukiye, Sabite) 5-Şeyh Sadi Efendi (1898-1975) (GÖRÜR ve SEPTİOĞLU) Soyadını almış. Hanımı: Çanlı Şeyh Mustafa kızı Halime Hanımdır. Çocukları: 1-Ali Rıza SEPTİOĞLU (1924-2001) (Çocukları: Feyzi, Muhammet, Mücahit, Selahattin, Faruk, Zehra) 2-Şemsettin (1926-1974)) 6-Şeyh Muhammed Tevfik Efendi (DURGUN Soyadını almış) 4-ŞEYH HÜSEYİN TAKİ EFENDİ (k.s) iki erkek çocuğu olmuş: Şeyh Muhammed Şerif Ef. (ÖZSOY ve SEPTİOĞLU Soyadını almış) Şeyh Mehmet Taha Efendi (ÖZSOY ve FIRAT Soyadını almış) 5-ŞEYH İBRAHİM (KUDO) EFENDİ (k.s) (Altı yaşında iken vefat etmiş) Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid Bağdadi’nin üçüncü halifesidir. Birincisi Mevlana Halid’in kendi kardeşi, ikincisi ise Erbilli Fettah Ahmed’dir. Ali Sebti Mevlana Halid’in vasiyeti üzerine 1830 tarihinde Palu’ya gider ve burada irşad çalışmalarına devam eder. Şeyh Ali Sebti bölgede irşâd çalışmalarına devam ederken o günün feodal yapısını devam ettirmeye çalışanlar tarafından kendisi ve yakın çevresi rahatsız edilmeye başlanır. Şeyh Sebti bu durum karşısında bölgede kargaşa ve huzursuzluğa yer vermemek için Ali Hoca’yı da yanına alarak Ali Hocanın köyü olan önceden Palu’ya bağlı Kelhası (Bingöl / Genç) köyüne gelip yerleşir. Burada irşad, talim ve derslerini devam ettirir. Şeyh Sebti bu göçten iki sene sonra tekrar Palu’ya dönmek ister. Buna kendisine intisab edenler razı olmayınca o, “Şeyhim Mevlana Halid’in emrini yerine getirmek gerekir” deyince karşı çıkan olmaz. Birkaç müridi ve Ali Hoca ile birlikte Palu’ya hareket eder. Aynı günün akşamı Palu’nun Çayyukarı bahçelerine ulaşıp geceyi burada geçirir. Bu arada Ali Sebti ve beraberindekilerin geldiğini haber alan Palu’nun Aşağı Mahalle sakinleri onları mahallelerine davet ederler. Bu teklifi kabul eden Ali Sebti ve beraberindekiler Aşağı Mahalleye gider. Mahalle sakinlerinden Eblaşoğulları tarafından kendilerine arsa vakfedilir. Ali Sebti vakfedilen bu arsa üzerinde bir cami, medrese ve cami yanında da iki odalı bir ev inşa ettirir. Nakşîlik tarikatı bu bölgeye ilk defa Ali Sebti ile girer. Palu’da bozulan nizamı o yıllarda tesis ederek dini, gerçek yönleriyle halka anlatmış ve birçok gayr-i müslimin İslamla şereflenmesinde etkili olmuştur. Şeyh Ali Sebti 1871 yılında 85 yaşında vefat eder. Şeyh Ali Sebti hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Rivayete göre; bir gün Şeyh Ali Sebti görevli olarak Bağdat’a giderken yol üzerinde oturan ve geçişi engelleyen bir aslana rastlar. Aslanın yolu kesmesine ve korkutucu bir halde yol üstünde oturmasına önem vermeyerek yoluna devam eder. Bu korkutucu ve tehlikeli olan hayvana yaklaştığında “Meded ya Hazret” diyerek Mevlana Halid’den yardım diler. Tam o esnada bir el aslanın ağzına çarpar ve bunun üzerine aslan yoldan kalkarak oradan hızla uzaklaşır. Şeyh Ali Sebti de yoluna devam eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Halifeleri ŞEYH ALİ SEBTİ PALEVİ HAZRETLERİNİN HALİFELERİ: (Kutbu Dairetul Mulukin Şeyh Ali Halidi Sebti Palevi Kuddise Sirruhulaziz) Şeyh Ali Es-Septi birçok halife yetiştirdi. (Yaklaşık 50 halifesi vardır) Bazı meşhur halifelerinin isimleri aşağıda yazılıdır: 1- (Oğlu) Şeyh Muhammed Nesih Halife-i Ekber. 2- Şeyh Abdullahi Melekan-i Çapakçur (Bingöl) şehrine bağlı Melekan köyünden. 3- (Oğlu) Şeyh Mahmud-i Feyzi (Bu zat meşhur Şeyh Said’in babasıdır) 4- Şeyh Muhammed Henani 5- Şeyh Muhammed Karmişi 6- Şeyh Memiş Palevi 7- Şeyh Kasım 8- Şeh Hüseyn’il Hekari 9- Şeyh Ahmed-i Halifani 10- Şeyh Ahmed-i Çani (Korkutata) Çapakçura bağlı (Çan) köyünden. 11- Şeyh Mela Evliya Hacıyani 12- Şeyh İbrahim Kulbini 13- Şeyh Hüseyin Cümelaşi 14- Şeyh İbrahim Nesari 15- Şeyh Haci Haydari Kersi 16- Şeyh Süleymani Kuri. (Bingöle bağlı (Gur) veya (Gevr) köyünden) 17- Şeyh Muhammed Pirani 18- Şeyh Muhammed Huzari 19- Şeyh Selim Zenakiri Karbaşi 20- Şeyh Mela Muhammed Liceli 21- Şeyh Muhammed Serdi 22- Şeyh Muhammed Efendi Palevi 23- Şeyh Mahmud Samini Palevi, Palu kazasının Hun köyünden 24- Şeyh Said-i Palevi (Uveysi kabul) 25- Şeyh Ali Cümelaşi 26- Şeyh Hasan Diyarbekiri 27- Şeyh Ömer Urfali 28- Şeyh Hafız Osman Harputi 29- Şeyh Hüseyin Kolani 30- Şeyh Fettah Şaklati 31- Şeyh Mela Musa Zıriki 32- Şeyh Mela Muhammed Melekani BÜYÜK MÜRİDLERİ: 1- Seyyid Derviş Hayrullah 2- Seyviyi Cibi Seyfkari 3- Şeyh Muhammed Dağıstani 4- Şeyh Seyda Müderrisi Palevi 5- Şeyh Ali Hoca Sivani 6- Şeyh İsmail Falıci 7- Mela Ahmet Kuki 8- Mela Behti Palevi Kaynakça: 1-kitap “İki Ğavs’ı Enam, Seyid Ali Es-Sebti, Seyyid Ahmed El Kurdi” Mehmet İhsan Hattatzade 2-kitap “Mektubat-ı Halıdi Bağdadi” – Esad Sahibi 3-kitap “Elazığ Efsaneleri” -İsmail GÖRKEM- Manas Yayıncılık 4-kitap “Tasavvuf Yolunda Manevi Cihad” – Muhammed İhsan OĞUZ- Oğuz Yayınları 5-kitap “PALU Tarih-Kültür-İdari ve Sosyal Yapı” -Süleyman YAPICI- Elazığ-2004 6-kitap “PALU VE ŞEYH ALİ-Yİ SEBTİ HAZRETLERİ” –Hüsameddin Septioğlu- Yine bir başka rivayete göre, Palu beylerinden biri Şeyh Ali Sebti’yi evine davet eder. Bunun üzerine Ali Sebti bu davete icabet eder. Beyin Ali Sebti’yi davet etmesindeki asıl maksat onun şeyh olup olmadığını sınamaktır. Bunun için bey, bir tavuğu İslami usuller dışında keserek yani murdar ederek yemek hazırlatır ve Sebti Hazretlerine ikram eder. Ali Sebti önüne konulan tavuk etinden yer. Bunun üzerine bey Sebti’ye dönerek “Sizin yediğiniz tavuk eti murdar bir tavuğun eti idi. Eğer Şeyh olmuş olsaydınız etin murdar olup olmadığını anlardınız”, der. Bunun üzerine Ali Sebti tebessüm ederek Beyi yanına çağırır ve ağzını açarak “İçeri bak ne görüyorsun?” der. Bey, Şeyh Ali Sebti’nin ağzına bakınca büyük bir derya ve deryanın içerisinde tavuğun yüzdüğünü görür. Ali Sebti, beye dönerek “Sizin o murdar ettiğiniz tavuk bu büyük deryayı kirletebilir mi?” diye sorar. Bu manzara karşısında mahcup olan bey özür dileyerek Şeyh Ali Sebti’ye intisab eder. Ali Sebtî hazretleri, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını hatırlatır, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdının üstünlüğünü ve buna bağlı olmayı anlatırdı. Namaz için titrer, fırsat buldukça kazâ namazı kılmayı söyler; “Namazlarınızı terk etmeyiniz, aksi halde iyiliği terk edersiniz” buyururdu. Günümüzde türbesi yöre halkı ve çevre illerden gelen ziyaretçiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Gelen ziyaretçiler tarafından kabri şerifleri başında Kur’an-ı Kerim ve dualar okunmaktadır. Ziyaret yaptıktan sonra bazı ziyaretçilerin nafile namazı kıldıkları görülür. Burası haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Özellikle sıcak mevsimlerde gerek yöre halkı ve gerekse çevre illerden gelen kişiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilir. Ziyarete her türlü hastalık için gidilmekte, dua edilmekte ve Allah’tan şifa temenni edilmektedir. Çok sık olmamakla beraber adağı bulunan ziyaretçilerin burada kurban kestikleri de söylenir. Yine çeşitli dilek ve istekleri olan kişiler bu maksatlarına ulaşmak amacıyla buraya gelir ve burada yatan zatların yüzü suyu hürmetine Allah’a dua eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) nin İcazetnamesi ŞEYH ALİ SEBTİ EL-PALEVİ HAZRETLERİ’NE (KUDDİSE SIRRUHU) MEVLANA HALİD BAĞDADİ HAZRETLERİNİN EMRİYLE, MEVLANA SAHİB MAHMUD HAZRETLERİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETNAMENİN TERCÜMESİ RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA Allah’ın kendi zatı için razı olacağı hamd ile Allah’a hamd olsun. Salât ve selam onun vahyine ve hitabına dosdoğru bir şekilde sarılan yeryüzündeki halifeleri (kastedilen yirmi dört peygamber arasından) arasından en seçkini Hz. Muhammed (s.a.v) ve onun ashabının (onun arkadaşlarının ve yolundan giden ümmetinin) üzerine olsun. Sonra ben Allah için sevilen ve yüzünü (yönünü, istikametini) Allah’a dönmüş olan Şeyh Ali Efendi’ye icazet verdim. Allah onun halini güzelliklerle doldursun. Yüce Nakşibendî Tarikatı’nda insanları bilgilendirme (irşat) , Allaha yönelme (tevcih), Allah’a zikir ( zikir telkini) sunarak feyzini ( bereketini) müminlerin üzerlerine serpsin. (akıtsın) Sonra ben onu defalarca tecrübe (ilmini ahlakını sınayarak denedim) ettim. O görüşlerinin tesirini talebeleri için sürdürsün. Onları güzel bir şekilde aydınlatma ( onlara nurlarını serpme) ve örtünmeyi yükseltmek ( Ahlakı yükseltmek) için kudretini güzel bir şekilde kullansın. Sonra Peygamberin şeriatını seçmesi (sımsıkı bağlı olması), ve yüce silsile sadaatinden icazetli olması (o silsileye dâhil olması için) için icazet verdim. Evliyaların yolunda sabit bir şekilde kalmak (dimdik ayakta durmak) isteyen her kimse onun sohbetini ganimet bilsinler. (kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendirsinler) İlimleri yeterli derecede olmayan âlimlerin ve onların akıllarının kuşatmadığı şeyler için onun emrine ve hizmetine her kim (ona lazım olan işlerde yardımcı olmak) yardımcı olursa karşılığı kendisine garanti edilir. (Allah onun karşılığını verir) Ona Kitap (Kur’an) ve Sünnet’e sarılmasını vasiyet ederim. Doğru yolu bulan (keşfeden) ve vicdanlarının sesine kulak veren imamların (evliyaların) üzerinde ortak karara vardıkları Fırka-ı Naciye (Kurtuluşa eren kişiler) olan Ehl-i Sünnet’in görüşlerini muhteva eden fıkıh kurallarını (içtihat) düzeltmeye görevlidir. Ona vasiyetim; Kuran-ı öğretenlere, Fıkuhaya ( Fıkıh âlimlerine) ve fakirlere özenli davranacak, (özen gösterecek) ve gönlünü (içini) daima ferah tutacak, herkese karşı nefsinde hoşgörülü olacak, eli açık cömert olacak, güler yüzlü olacak, kendisini görmeye gelenlere bol bol ikram edecek. İslam dini uğruna kendisine isabet eden musibetlere sabır edecek yapılan eziyet ve sıkıntılara katlanacak, din kardeşlerinin hatalarını ve kusurlarını düzeltmelerine vesile olacak, küçüklere ve büyüklere nasihat edecek, kin ve düşmanlığı terk edecek, dünya malına meyil etmeyecek ( maddi menfaat peşinde koşmayacak). Allah’ın geçim için kendisine sunduğu rızık ile yetinecek ona şükür edecek, Allah rızık konusunda kendisine yüzünü çevirerek güvenen kimseyi asla zayi etmez. Kurtuluşa dönüşün ( Allah’a kurtularak dönüşün) ancak doğrulukla olduğunu bilecek. Allah’a ulaşmanın yolu ancak Hz. Muhammed’e (s.a.v) tabi ( onun yolundan giderek emirlerini ve nehiylerini yerine getirmekle) olmaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.v) ashabına salât ve selam olsun. Kendisini bir kimseden (herhangi bir kimseden) faziletli (üstün, yetenekli) görmeyecek, bilakis kendisinde oluşan manevi halleri kendi nefsinden bilmeyecek (bu hallerin Allah’ın inayetiyle olduğunu asla unutmayacak) Her kim kendisine karşı uzun süre (çoğu zaman) hasetlik ve nimette kusurluluk ( nankörlük, münafıklık) yaparsa onları Allah’a havale edecek. Kendi gayretiyle (himmeti ile) onların bu şerlerini defetmeye yükümlü değildir. Bu Tarikatta (Nakşibendiyye) öyle insanlar (evliyalar, âlimler, tasavvuf erbapları) vardır ki onların gücüyle ( himmeti) ile dağlar korkularından sarsılırlar. Şayet onlar dilerlerse (dilemek isteseydiler) hızlı bir şekilde kötülerin fesadını ve fitnesini Allah’ın inayetiyle (kudreti, gücü) kökünden söküp atarlardı. Allah’ın salât ve selamı Nebi-il Ümmeti (Ümmetin Peygamberi) Hz. Muhammed’in (s.a.v) âline (ailesine) ve ashabının (onun yolundan giden arkadaşları ve ümmeti) üzerine olsun. Hamd Âlemlerin rabbi (terbiye edicisi, düzenleyicisi) Allah’a mahsustur. Sadi (Sahib) Mahmud Ehli Halidiyyil Muhammedi MÜHÜR Mütercim: Serdar KARABULUT [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ önemli, Elazığ

Pir Seyyid Hasan Zerraki

📍 Keban, Elazığ

Şeyh Ahmed Dede ve Garipler Mezarlığı

📍 Baskil, Elazığ
Şeyh Yasin Türbesi

Şeyh Yasin Türbesi

Elazığ – Palu – Yukarı Palu mah. Hacı Yasin Efendi aslen Karakoçan ilçesinin Yoğur köyündendir. Dedesi Beyhan (Hun) köyüne yerleşmiştir. Mahmut Samini Hazretleriyle aynı dönemde yaşamış olup doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Oğlu Halil Efendinin vefatı üzerine Palu’ya yerleşir. Hacı Yasin Efendi kendi çabasıyla kendini yetiştirmiş ve irşad görevine başlamıştır. Hacı Yasin Efendi Palu ile Sığam arasındaki köprünün yapılmasına vesile olmuştur. O, köprüden gelip geçenlere “Salâvat-ı Şerife” okumalarını tavsiye ederdi. Yöre halkından Pineci Yusuf’un babası şöyle nakleder: “Hacı Yasin Efendi, Sığam köprüsünü yaptırıyordu. Annem bana bir mecidiye verdi ve “Bunu götür Hacı Yasin Efendiye ver, benim de bir katkım olsun.” dedi. Ben de bir mecidiyenin içinden on kuruşu kendime harcamak için aldım. Geri kalan parayı götürüp kendisine verdiğimde bana “Bunun on kuruşu nerde? ” diye sordu. ”Ben de utanarak ve biraz da korkarak çıkarıp on kuruşu kendisine verdim.” Vefat etmeden önce Murat nehrinden getirilen suyla naaşının yıkanmasını vasiyet etmiştir. Kendi el yazmasıyla bir Kur’an-ı Kerim mevcuttur. Şeyh Hacı Yasin Efendi (Yasin-i Hûnî)’nin türbesi eski Palu (Zeve)’ya girerken sol tarafta yer almaktadır. Kare planlı olan türbenin üstü sacla kaplı bir kubbeyle örtülüdür. Sadece makam bölümünden oluşmakta olup herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Ayrıca türbe içindeki duvarlar beyaz fayansla kaplanmıştır. Türbenin çevresi de son derece güzel bir şekilde tertiplenip düzenlenmiştir. Şeyh Yasin Efendi’nin türbesi yöre halkınca haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Ziyarete gelen kişiler bu türbede Kur’an-ı Kerim okumakta ve dua etmektedirler. Ziyarete her türlü hastalık için gelinmekle beraber daha çok diş rahatsızlığından dolayı gelinmekte ve dua edilerek Allah’tan şifa ümit edilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ
Palu Fatihi Çimşit Bey

Palu Fatihi Çimşit Bey

Elazığ – Palu – Yukarı Palu mah. …. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ
Osman Bedreddin Erzurumi (ks.) ( İmam Efendi )

Osman Bedreddin Erzurumi (ks.) ( İmam Efendi )

Elazığ – Harput Meteris Kabristanında Osman Bedreddin Erzurumi hazretleri (k.s.) Silsile-i Şerifi Asıl adı Hafız Osman Bedrüddin Erzurumi (1850-1924) olan İmam Efendi’nin türbesi, Harput’ta Meteris Mezarlığı’nın doğu tarafında, Buzluk Mağaraları’na giden yolun sağ üst kısmında yer alır Kare planlı ve üzeri büyük bir kubbe ile örtülü olan yapı, tek mekandan ibarettir. Türbenin aydınlatması dışarıya bakan tek pencereyle sağlanır. Burada yer alan üç mezar demir bir setle çevrilidir. Girişte sağda Mustafa Naci Efendi’nin (Muşi Efendi), ortada İmam Efendi’nin, solda (kıble tarafında) ise oğlu Muhit Efendi’nin kabirleri yer alır Yine makam bölümünde bir kabir daha bulunup bu da oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Nureddin Efendi’ye aittir. Türbeye girmeden sağ tarafta ise halifesi Saadettin Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Yine türbenin dışında güney cephede İmam Efendi’nin halifelerinden Sürsürülü Molla Hüseyin Efendi’nin kabri yer almaktadır. Türbenin etrafında Harput’ta yetişmiş veya hizmetlerde bulunmuş değerli âlimlerin mezarları da bulunmaktadır. Doğumu ve İlk Tahsili İmam Efendi Erzurum’un Abdurrahman Ağa Mahallesi’nde dünyaya gelir. Rivayete göre, doğduğunda adet üzerine sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur. Nakledilir ki, İmam Efendi, okunan bu ezanı ilk duyduğunda sağ elinin şahadet parmağını havaya kaldırır ve ezan bitimine kadar da elini indirmez. Babası ilim ve tasavvufi konulardaki liyakatiyle tanınmış olan Selman Sükutî Efendi, annesi Esma Hatun’dur. Osman Bedreddin üç yaşında iken babasını kaybeder. İlk derslerini Erzurum’daki hocası Mehmet Tahir Efendi’den alır ve dokuz yaşında hafız olur. Arapça’yı öğrendikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine yönelir. Osman Bedreddin, İslami ilimlere olan ilgisi ve kabiliyeti sebebiyle bu ilimlerde derin bilgi sahibi olmuştur. Tefsir çalışırken, Hucurat suresinin tefsirinde işaret edildiği üzere, “yaptığı amellerin, bilmeyerek işleyeceği hatâlar sebebiyle boşa gitmesinden”, korkarak çok az konuşmaya başlar Onun bu sessizliği üzerine hocaları ve arkadaşları kendisine, “Sessiz Hafız Osman Bedrettin”, demeye başlarlar. Mehmed Tahir Efendi bir gün İmam Efendi’ye “Molla Hafız! Bütün bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca bilmediklerimi de öğrendim. Şöyle ki, bilmediklerimi sana öğretmek için önce çalışıp öğrenmeye mecbur kaldım. Bundan ötesine gidemiyorum. Artık senin, ilmi benden daha fazla bir hocaya devam etmen gerekiyor. Bugünden itibaren ders vermeyeceğim”, der Seyyid Ahmed Merami Hazretlerine talebe olması Bunun üzerine İmam Efendi, “Dertliyim derdim derin, derdime derman için sana geldim ya Mûin” diyerek bir mürşid bulmak için Allah’a dua eder ve medreseden ayrılır. Aslında o, zahiri ilimlerde yetişmiş olup, batıni ve tasavvuf ilminde kendisini yetiştirecek bir hoca aramaktadır. Bu arayışı sırasında Buhara’daki Cami-i Kebir’de halka vaaz ve nasihat eden Seyyid Ahmed Meramî’nin bu duaya muttali olduğu ve Buhara’dan ayrılarak Erzurum’a geldiği nakledilir. Hasankale’nin ebu’l kasım köyünde üzerine aldığı imamlık vazifesini yürüten Ahmet Merami’nin yapmakta olduğu sohbetler üzerine kısa sürede ilmi ve şöhreti bütün çevreye yayılır Bu zatın ismini ve ilmini duyan İmam Efendi derhal yola çıkar. Aradığı mürşidi bir namaz vaktinde camide bulur. Seyyid Ahmed Meramî bu gencin kendisine yetiştirmesi için işaret edilen genç olduğunu anlar. Namazdan sonra “Merhaba! Hoş geldin, Hafız Osman Bedrüddin” der. Bunun üzerine Osman Bedrüddin birden bire ürperir ve hayretler içinde yaklaşarak Ahmed Meramî’nin elini öper. Daha sonra kendisinden ders almak istediğini söyler. Onun bu arzusuna Ahmed Meramî, “Buhara’dan kalkıp buraya kadar geliriz de senin gibi ilim isteyen bir talebeye ders vermez miyiz?” cevabını verir. Daha sonra Osman Bedrüddîn’i alıp evine götürür. Onun ilimdeki derecesini ölçmek için bazı sorular sorar. Sorduğu sorulara tatmin edici cevaplar alınca, onu yetiştiren hocasını metheder ve şöyle der. “Şunu bilesin ki, ilmin uçsuz bucaksız yolu neticede insanları Hakk’a ulaştırır. İlmin muhtelif safhaları ve sahneleri vardır. İlmin çeşidi çoktur. Bizim sana vereceğimiz ilim tasavvuf ilmidir.” Bir süre daha sohbet eden Ahmed Meramî, İmam Efendi’nin kendisini dikkatle ve şevkle dinlediğini görünce onun istek ve meylini anlar. Daha sonra İmam Efendi’nin istek ve arzusu doğrultusunda her gün gelip kendisinden ders alması kararlaştırılır. Böylece İmam Efendi her gün Erzurum’dan kalkar ve aralarında üç saat mesafe bulunan Alvar köyüne gider. Sabah namazını burada kıldıktan sonra Bulkasım köyüne varır, dersini alır. Yedi yıl süren bu meşakkatli eğitimin ardından Ahmet Meramî, bir gün Hafız Osman Bedrüddîn’e dönerek “Şunu bilesin ki, ilm-i zahir ile ilm-i batın birleşerek ait olduğu kalpte merkezleşti. Allah-ü Teala’ya hamd ve sena olsun, size de mübarek olsun. Benim vazifem burada tamam oldu. Ben irşada memur değilim. Sizi bu güne kadar yetiştirmekle, tasavvufî ahkamı size bildirmekle vazifeliydim. Biz memleketi, memlekettekiler de sizi arzuluyor. Varis-i enbiya meşarık-ı evliya (peygamberlerin varisi evliya güneşi) olarak bir mürşid-î kamil aramaya selahiyet kazandınız. Cenab-ı Hak hayırlısıyla muvaffak buyursun”, der ve derslerine son verir. 93 harbi ve Orduya katılması Osman Bedreddin, hocası Ahmet Meramî’nin tavsiyesi üzerine gönüllü olarak orduya katılır. Harbin başlamasının ertesi günü 8 Kasım 1877 günü Osman Bedreddin, sabah Kars kalesi (veya Ayas Paşa) Camiinden ezan okur. Bu ezan halkı düşman karşısında cesaretlendiren kıvılcım olmuştur. Erzurum halkı bu ezan sesinden çok etkilenerek camiye koşar, sabah namazını kılan halk, hızlıca evlerine dağılarak düşmanla savaşmalarına silah olarak yardımcı olacak ne varsa yanlarına alarak cepheye koşarlar. Erzurum halkının da desteğiyle ordu güçlenmiştir. Rus ordusu dağıtılarak düşman güçlerini geri çevirmeyi başarmıştır. Savaşın başladığı sabah, okuduğu ezanla halkı heyecanlandıran Osman Bedreddin, düşmanla ön saflarda çatışarak Erzurum halkına büyük bir cesaret örneği olmuştur. Okuduğu etkileyici ezan ve savaş esnasında gösterdiği cesaret ile Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın dikkatini çeker. Bu sayede Gazi Ahmed Muhtar Paşa onu 28. Alayın 3. Tabur imamlığına tayin eder Osman Bedreddin tabur imamı olduktan sonra ‘İmam Efendi’ diye anılmaya başlar. Bu vazifesi esnasında evliyânın büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretlerinin oğlu ve halîfesi Seyyid Ubeydullah ile Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin halîfelerinden Kufrevî Şeyh Muhammed ve Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn ve Erzincanlı Terzi Baba lakabıyla meşhûr Şeyh Hayyât’ın talebelerinden Hacı Fehmi Efendilerle sohbet eder. Osman Bedreddin, 93 Harbi esnasında Erzurum cephesinde savaşmaya gelen birçok ilim ve irfan sahibi zatla tanışma fırsatı bulur. Savaş esnasında birkaç arkadaşıyla esir düşse de kaçmayı başarırlar. Harp sonrası taburu ile birlikte Diyarbakır’a tayinen naklolur. 1882’de ise vazifeli olduğu tabur Palu’ya taşınır. Seyyid Mahmud Samini hazretleri’ne intisabı O artık burada asıl hocasına kavuşur Bu mübarek zat Mahmud Samini’dir. Daha İmam Efendi gelmeden önce, onun hallerini kapalı olarak talebelerine bildirmektedir. Zaman zaman işaretler vererek, “Maşallah dokuz yaşında hafız ve fakih olmak her kulun karı değildir.” derdi. Yine bir gün, “Fesübhanallah, ilme olan gayreti hocalarını çalışmaya mecbûr ediyor.” Osman Bedreddin görevi nedeniyle Palu’da yaklaşık dört sene kalır. Burada yaşadığı ve şahit olduğu bazı olağanüstü hal ve buyruklarının manevi tesiriyle büyük bir mürşid ve tasavvuf ehli olduğunu anladığı Mahmut Samini’ye intisap eder. İmam Efendi kısa sürede tasavvufta yetişip kemale erer. Samini dergâhında on sekiz gün sülûkte kalıp Nakşîlikten tarikat icazeti alır. Palu’daki irşadı ve Vefatı Bir müddet sonra, Palu’da izindeyken Çemişgezek ilçesine nakledilen taburuna avdet eder. Artık o kendisine gelen talebeleri irşad ve manen terbiye etmeye mürşidi Mahmut Samini tarafından memur ve mezun kılınmıştır. Çemişgezek yöresindeki halka 15 yıl süresince ilim, irfan ve hakikat yüklü sohbetleriyle irşat eder. 1909 yılında tabur imamlığı vazifesinden emekli olur ve o gün için Doğu Anadolu’nun ilim ve irfan merkezi durumundaki Harput’a gider. Onun Harput’taki devresi dopdolu, hayatının en verimli ve feyizli devresi olur. Harput’ta Kurşunlu Camii’nde sohbetlerini yapar. 1911 yılında hacca giden İmam Efendi hacdan döndükten sonra irşad vazifesine Harput’ta devam eder. Ayrıca çevre il ve ilçelere de sık sık seyahatler ederek Elazığ ve Tunceli’nin merkez ve ilçeleri başta olmak üzere Keban, Ağın, Çemişgezek, Arapgir, Kemaliye (Eğin), Divriği, Kemah, Pertek, Hozat gibi civar il ve ilçelerde halka vaazlar verir ve sohbetlerde bulunur. Bu esnada da pek çok talebe yetiştirir. Hayatı boyunca kendini ilme adayan ve bu yolda oldukça önemli bir mesafe alan, ayrıca yaptığı sohbetlerle insanlara hak ve hakikati anlatan İmam Efendi, 17 Ekim 1924 tarihinde vefat eder. Harput Meteris Mezarlığına defnedilir. [toggle title=”Osman Bedreddin Efendi’nin Vasiyeti” load=”hide”] Osman Bedreddin Efendinin yakınlarına bıraktığı vasiyeti şöyledir. ”Ey benim evlâd, birâder ve akrabâlarım! İslâmiyette ve doğru yolda bulunan kardeşlerim! Benim Ehl-i sünnet vel-Cemâat mezhebi üzere bir müslüman olduğuma Cenâb-ı Hak şâhidimdir. Lütuf ve ihsânına karşı Allahü Teâlâ’ya hamd ederim. Şâyet ömrüm tamam olup, Allahü Teâlâ’nın emri üzerine âhirete göçüp, ilâhî rahmete nâil olursam, son ömrümde düşmanımız olan nefis ve şeytan tarafından şaşırtılmak istenirsem, inşâallah ben onları dinlemem. Ancak, İslâm dîninde olduğumu şimdiden işitip, kıyâmet gününde müslümanlığıma şâhitlik etmenizi istiyorum. Allahü teâlânın birliğine inanıyorum, elhamdülillah. Allahü Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Muhammed Aleyhisselâm O’nun kulu ve resûlüdür. Yalnız Allahü teâlâ vardır. O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. Sizden Allahü teâlânın birliğine olan bu îmânıma şâhid olmanızı istirhâm ediyorum. Ben âciz ve günahkâr bir kulum. “Allahü teâlânın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allahü teâlâ (şirkten tövbe ve îmân etmek sûretiyle) bütün günahları affeder.” (Zümer sûresi: 53) meâlindeki âyet-i kerîmesini kendime delil edinip tövbe ederek, Rabbimin rahmetine sığınıyor, Peygamber efendimizin şefâatına kavuşmayı ümid ederek gidiyorum. Evliyâullahın, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ve Nakşibendiyye büyüklerinin bu günahkâr kula mânevî yardımlarını ümid ederim. Bilhassa Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Muhammed Behâeddîn Buhârî, pîrim Mevlânâ Hâlid, Şeyh Ali Sebtî, hocam Mahmûd Sâminî ve babamın mânevî yardımlarını ve Allahü Teâlâ’nın katında bu fakîre şefâatçı olmalarını ihsân ve ikrâmlarından ümîd ederim. Vefât ettiğimde üzerime Kur’ân-ı kerîm okuyunuz. Allahü teâlâ bu âcize ve bütün din kardeşlerime îmân ve hüsn-i hatîme nasîb eylesin! Âmin.” [/toggle] Osman Bedreddin iki defa evlenmiştir. İlk zevcesinden Bahaeddin, Nureddin ve Muhit isminde üç erkek ve Nuriye isminde bir kızı olmuştur. İkinci hanımından en küçük erkek oğlu Ziyaeddin Uz ise, Elazığ’da Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı yapmış ve 1989 yılında emekli olmuş, 2006’da vefat ederek babasının türbesinin yanına defnedilmiştir. Osman Bedreddin hazretlerinin Eserleri İshak Sunguroğlu, İmam Efendi’nin aynı zamanda iyi bir şair olduğunu belirtmekte ve şiirlerinden ancak bir nümunesinin bulunabildiğini söylemektedir. İlahi aşk, insan sevgisi, tevazu, hoşgörü ve kalp temizliği gibi hususlar işlenmiş olduğu bu şiirlerini divan edebiyatı nazım şekilleri ve dörtlüklerle yazmıştır. Osman Bedreddin’nin talebeleri tarafından sohbetleri not edilerek bir araya getirilmiş olan Gülzar-ı Samini adındaki mektubatı ile Gülbin-i İrşad ve Mecalis-i Saminiyye adında beş ciltlik eseri ve ayrıca kasidesi vardır Hayatına ilişkin en önemli belge, onun Osmanlıca el yazması eseri olan “ Sohbetname ” adlı kitabıdır. Sohbetname, İmam Efendi’nin İslam ahlakı, fıkıh ve çeşitli konulardaki hadislerin yorumlarından ibaret bir çalışmadır. Sohbetnamenin orijinal el yazması bugün torunu Halit Hoca’nın kütüphanesinde bulunuyor. Ayrıca tasavufi konulardaki şiirlerini kapsayan bir de Divan’ı mevcuttur. Osman Bedreddin hazretleri’nin Halifeleri 1- Seyyid Hace Musataf Naci hazretleri(ks.) ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte sağdaki kabir. 2- Seyyid Saadettin Efendi (ks.) ; Samini hazretleri’nin torunu, Kabri samini hazretlerinin türbesinin içerisinde 3- Ömer Nasuh Bilmen (ks.) ; İstanbul – Edirnekapı Sakızağacı şehitliğinde 4- Seyyid Nureddin Efend i ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 5- Seyyid Musa Kazım Harputi 6- Sürsürülü Seyyid Molla Hüseyin Efendi ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 7- Seyyid Saadettin Efendi ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 8- Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi Harputi ; [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ Son dönem, Elazığ
Beyzade Efendi (ks.) (Beyzade Ali Rıza Efendi)

Beyzade Efendi (ks.) (Beyzade Ali Rıza Efendi)

Elazığ – Harput Ulu camii avlusunda Beyzade Efendi kendisini tamamen ilme ve tasavvufa verdiği için dünya malıyla hiç ilgilenmez. Harput’taki tek katlı evini kendisi hac ziyaretine gittiği sırada oğlu yıktırarak iki kata çıkarınca, oldukça üzülür, çocuklarına sitem eder. “Beni şimdiden sonra dünyaya mı bağlayacaksınız?.. Komşuların evinden yüksek oldu, onların yüzüne nasıl bakarım?” Beyzade Efendi’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Esas adı Hacı Ali Rıza Efendi (1810-1904) olan Beyzade’ye Büyük Beyzade Efendi de denir. Baba adı Hacı Bakır’dır (Hacı Bekir). Dedeleri Özbekistan bölgesinden göç ederek önce Buhara’ya, daha sonra Mısır’a gelirler, bir müddet burada kaldıktan sonra 1798 yılında Napolyon’un Mısır’ı işgali üzerine kendi boylarına bağlı 40 kadar aile ile birlikte Şam, Halep, Urfa ve oradan da Musul’a giderler. Bu gruptan bir kısmı Musul’da kalmayı tercih eder. Diğer bir grup tekrar Türkistan’a dönmek için hazırlık yaparken, Bakır Bey’in etrafındaki küçük bir grup da bunlardan ayrılarak Harput’a gelir. Bu seyahatlardan oldukça yorgun bir şekilde Harput’a ulaşan Bakır Bey, burasını İslâmi ideallerine uygun bulduğu için yerleşir. İlk defa iki kardeş Kurşunlu Medresesi’nde bir hücrede beyaz külah imal ederek ailesinin maişetini karşılamaya çalışmış, bu arada kendilerini ilme vermeyi de ihmal etmemişlerdir. Hacı Bakır’ın oğlu olan Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi , 1810 yılında Harput’ta dünyaya gelir. Hacı Mahmut Efendi isminde bir de büyük kardeşi vardır. Babalarının ilme düşkünlüğü çocuklarını da ilme yöneltir. Beyzade Hazretleri önce Şeyhü’l Ulema Hacı Ali Efendi’den, daha sonra Harput’un büyük alimi Dağıstanlı (Mehmet Efendi) Hoca’dan dersler alır. Kabiliyeti ve öğrenme arzusu yüzünden hocaları da Beyzade’yi çok severler. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi ilim tahsilini sürdürürken tasavvufa da ilgi duyar. O, bu ilgiyi daha çok Dağıstanlı Hoca’dan almıştır. Kısa zamanda büyük merhaleler kateder. Durup dinlenmeden bilgisini geliştirir. Dağıstanlı Hoca’nın en başarılı talebelerinden birisidir. Harput halkı kısa zamanda Beyzade’yi sevmeye başlar. Ne var ki, Dağıstanlı Hoca ona icazetini veremeden ölmüştür. O, ölüm döşeğinde iken kendi yerine müderrisliğe Beyzade’nin getirilmesini vasiyet eder. İbrahim Paşa Medresesi sahibi Çötelizade Sırma Hatun’a, “B en yakında öleceğim, ölümümden sonra müderrislik için bir çok dedikodular, hatta kavgalar olacaktır. Sana vasiyet ediyorum, benim yerimi ancak Beyzade Ali Rıza doldurabilir. Müderrisliği ona vereceksin. Şayet başkalarına verecek olursan kıyamet gününde saçlarından tutup seni sürüm sürüm süründürürüm ”, der. Hakikaten Dağıstanlı Hoca’nın ölümünden sonra dedikodular başlar. Bunun üzerine Antep ulemasından meşhur Küçük Ali Efendi kendisine gıyaben bir icazetname gönderir. Ancak bundan sonra İbrahim Paşa Medresesinde müderrisliğe başlar. Beyzade Efendi’nin ilk hanımı Sarını köyü beylerinden birinin kızı olan Emine Hanımdır. Bu köyde hanımından kalan oldukça geniş arazileri vardır. Ama o, bu arazilerle pek fazla ilgilenmez. Önceleri bu arazileri köyde tembih ettiği kişiler çekip çevirirler; daha sonra bu hanımından olan oğlu Mehmet Nuri Efendi büyüyünce bu işleri ona bırakır. Beyzade Hazretleri’nin hanımı (Sarınılı) öldükten sonra evliliğini Hoş Köyü’nden yapar. Bu hanımından kalan arazilere de yine bu hanımının oğlu olan Baha Efendi (Bahaeddin Efendi) bakar. Beyzade Efendi kendisini tamamen ilme ve tasavvufa verdiği için dünya malıyla hiç ilgilenmez. Harput’taki tek katlı evini kendisi hac ziyaretine gittiği sırada oğlu yıktırarak iki kata çıkarınca, oldukça üzülür, çocuklarına sitem eder. “Beni şimdiden sonra dünyaya mı bağlayacaksınız?.. Komşuların evinden yüksek oldu, onların yüzüne nasıl bakarım?” Kendisi tasavvufta yüksek bir takvaya sahiptir ve yıllarca halkı irşat eder. On binlerce insana ilmi ve Müslümanlığı öğretir. Yaşadığı çağın en büyük alimlerinden birisidir. Gerek Nakşi, gerekse Kadiri ve diğer tarikatların usûl ve erkanını en iyi şekilde bilmektedir. [toggle title=”Beyzade hazretleri’nin Menkıbeleri ” load=”hide”] Menkıbeleri …….Halk arasında onu menkıbeleştiren olaylardan biri şöyle nakledilir. “Deli Mustafa, dedik ya, bazen çıplak gezer. Bir gün yine sokaklarda çıplak gezerken Beyzade Hoca görür ve kızgınlıkla bağırır: -Mustafa bu ne hal, çabuk git üzerini giy! Mustafa, buruk saygın bir insan tarafından azarlanmanın, verdiği utançla oradan ayrılır. O gece Beyzade Hoca’nın rüyasına giren Peygamber Efendimiz, Hoca’ya: -Mustafa’ya dokunma, der. Beyzade Hoca: -Ya Resulallah, ya şeriatı kaldır, ya Mustafa’yı giydir, diye karşılık verir. Sabah olur. Hoca yine Harput’un dar sokaklarında Mustafa ile karşılaşır. Bakar ki, Mustafa giyinmiş, memnun bir ifade ile: -Aferin Mustafa, bak ne iyi olmuş. Mustafa sitemkâr, Hoca’ya dönerek: -Baba boş ver, sana Resulallah bile söz anlatamadı, der ve uzaklaşır.” …..Bir gün Urfalı Nakşibendi şeyhlerinden Mehmet Ruhavi Hazretleri Elazığ’ın Aksaray Mahallesinde oturan Latif Ağa’nın konağına gelmiştir. Latif Ağa Mehmet Rehavi Hazretleri’nin mürididir. Rehavi Hazretleri buradaki konuşmalardan Beyzade’nin ününü duyunca, onu Harput’tan Aksaray’a çağırtır. (Aksaray o yıllarda ovada bir köydür) Rehavi Hazretleri’nin çevresindekiler Beyzade’nin gelmeyeceğini düşünerek, “Efendi, o büyük bir âlimdir. Sizi tanımayacağından gelmeyebilir,” derler. Rehavi Hazretleri, “Siz gidin çağırın, o gelir.” der. Durum Harput’ta bulunan Beyzade’ye iletilince, “Kimdir bu Urfalı Şeyh” diye sorar. Çağırmak için gelenler: “Efendi o Urfalı bir Nakşi şeyhidir. Bir de çubuğu var, tütün içiyor.” derler. Beyzade Hazretleri, “Allah, Allah, tütün de mi içiyor?” diye şaşkınlık gösterir. Sonra da kalkıp Aksaraylı Latif Efendi’nin konağına gelir. Mehmet Rehavi Hazretleri ile uzun bir halvete dalarlar. Bu Urfalı Nakşi şeyhi bakar ki Beyzade Hazretleri ilmin güneşidir. Ona kendisinin vereceği bir şey yoktur. Urfa’ya döndükten bir müddet sonra, bu sefer de Beyzade Hazretleri ve Latif Ağa Urfa’ya Rehavi Hazretleri’ni görmeye giderler. Orada tam yedi ay misafir olurlar. Bu süre içerisinde hep ilmi ve dini sohbetler yapılır. Gece yarılarına kadar süren bu sohbetlerden her ikisi de sonsuz zevk alırlar. Nihayet Mehmet Rehavi Hazretleri Beyzade’ye inabe vererek Urfa’da onu sülûka sokar. Sülük süresi bittikten sonra Beyzade Hazretleri’ne gerekli icazeti verip, onu irşadla görevlendirir. Böylece, önce Harput’ta Şeyhü’l Ulema Ali Efendi ve Dağıstanlı Hoca’dan, daha sonra Urfa’daki Nakşibendi Şeyhi Mehmet Rehavi Hazretlerinden gerekli ders ve icazeti alan Beyzade Hazretleri’nin, tarikat geleneğine uygun bir şekilde mürşidliği tasdik edilmiş olur. …..Bir gün ona Kövenk köyünde, Hacı Ömer Hüdai Baba diye birinin çıkıp şeyhlik yaptığını, tarikatının da Kadirilik olduğunu söylerler. Bunun üzerine Hacı Ömer Hüdai Baba’ya 40 sual yazarak yollar. O, gelen bu cevaplarla yetinmeyip bir cuma günü bizzat Harput’a gelerek, zikirlerini göstermelerini ister. Hacı Ömer Hûdaî Baba gelmez ama, ihvanlarını Harput’a yollar. Bunları halk da merak etmektedir. Bir grup ihvan, önde tarikat sancağı, arkalarında müritler ve ellerinde elvaneler, çırpaneler, kudümler Harput halkına bir geçit töreni yaparlar. Cuma namazı kılındıktan sonra cami içinde bir zikir sergilenir. Beyzade bunları sonuna kadar seyreder. Zikir bittikten sonra ihvanların başında gelen Palulu Muhammed Baba’ya, “Ömer Baba’ya selamımı götürün. Kadiriliği bu minval üzre yürütsün” der. …….Anlatılır ki, Beyzade Efendi bir sene hacca gitmeye karar verir. Arkadaşları ile anlaşıp, para biriktirmeye başlar. Hanımı o sene hamiledir. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu gelir. Canı bu etten yemek ister ve Beyzade Efendiye, “Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver. Canım çekti.” deyince, Beyzade Efendi, “Heey hatun hey!. Bu kadar zenginliğimiz boşunaymış meğer. İstediğin et olsun, kebab olsun. Hemen çarşıya gidip, en alasından sana kebap getiririm.” cevabını verir. Hanımının ısrarla bu kızaran etten istemesi üzerine, Beyzade Efendi üzgün bir şekilde dışarı çıkar. Bu kokunun fakir bir komşularının evinden geldiğini anlar. Utanarak kapıyı çalar ve ayaküstü mevzuyu söyler. Kapıyı açan kadıncağız, “Olmaz efendim! Pişirdiğim et size layık değildir.” der. Beyzade Efendinin ısrarı üzerine kadın gerçeği söylemek mecburiyetinde kalır ve, “Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız. Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadığım için, sokakta bir köpek yakalayıp kestim. İşte kızaran et budur. Çocuklarımın seslerinin kesilmesi için kızartıyorum. Onları oyalıyorum.” der. Bu durum karşısında gözleri yaşaran Beyzade Efendi, hemen evine dönerek hac için ayırdığı paranın büyük kısmını kadına verir. Geri kalanını çevresindeki fakirlere dağıtır ve hacca gitmekten vaz geçer. Arkadaşları ile kararlaştırdıkları gün gelince,Beyzade Efendi arkadaşlarına hacca gidemeyeceğini söyler. Sebebini öğrenmek isteseler de, Beyzade Efendi söylemez. Bunun üzerine arkadaşları yola koyulur. Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke’ye varan arkadaşları hayret içinde kalırlar. Çünkü Beyzade Efendi kendilerinden önce gelmiştir. Bazıları, “Eğer bizden sonra yola çıkmış olsaydı, mutlaka bizi gelip geçerdi. Biz de onu görürdük. Ama böyle bir şey olmadı.” derler. Kabe’nin tavafı esnasında, namaz kılarken, Arafat’a çıkarken hep en ön saflarda Beyzade Efendiyi görürler. Harput’a döndüklerinde Beyzade Efendiye bu durumun hikmetini sorarlar. O da, “Hayır ve hasenat yüzünden. Siz Kabe’ye yürümekle mi varıldığını sanırsınız?” dedikten sonra, olanların hepsini anlatır. Denilir ki, bundan sonra Harput’ta fakirler hiç bir zaman muhtaç duruma düşmez. Zenginler fakir aramak için birbiriyle yarışırlar. …..Anlatılır ki, Diyarbakır eşrafından Mesut Bey, Beyzade Hazretleri’nin ismini duyduğu için onu görmeye gelir. Akşam Beyzade Hazretleri’nin evinde misafir kalarak bir sohbet toplantısına katılır. Uzun süren bu sohbet gecesinden sonra Beyzade Hazretleri misafirini yatırır, kendisi de gece ibadetine çekilir. Bir süre sonra Mesut Bey uyanır bakar ki, Beyzade Hazretleri namaz kılmaktadır. Tekrar yerine gelir ve yatar. Gecenin bir vaktinde yeniden uyanır, tekrar Beyzade’yi namazda görür. Bu durum bir kaç defa olunca içinden, “Be herif, başın göğe mi değecek?” der. Yattığı yerde bunları mırıldanırken bir de bakar ki gökyüzünde yıldızlargörünmektedir. Gözlerine inanamaz. Tekrar bakar, yine yıldızları görür. Oysa evin üzeri kapalıdır. Birden irkilir. Başını yorganın altına sokar. Biraz vakit geçtikten sonra yeniden yorganın altından başını çıkarır ve bakar, bu sefer gökyüzünü değil, tavanı görür. Uykusu iyice kaçmıştır. Beyzade Hazretleri’nin büyük bir zat olduğunu anlar, içinden böyle bir zatın oğluna kızını vermeyi düşünür. Sabah olunca durumu Beyzade Hazretleri’ne açar. Allah da kısmet ettiği için Mesut Bey’in kızıyla Baha Efendi evlenirler. …..Anlatıldığına göre, Ulukent’te civardaki insanların yardımıyla geçinen çok fakir bir kişi varmış. Bu kişi vefat ettiğinde civardaki insanlar cenazesini kaldırmaya çalışırken bir de bakarlar ki Beyzade Efendi gelir ve cenazeyi kendisinin kaldıracağını söyler. Böylece Beyzade Efendi mevtayı yıkayıp kefene sarar ve tam tabuta konulacağı sırada, halk arasında “Deli Mustafa” diye bilinen kişi “Tabut boş, Tabut boş” diye birkaç kez bağırır. Cemaatin içinden bu olay karşısında şaşkınlık içine düşen bir kişi defin işlemi tamamlandıktan sonra Beyzade Efendi’nin yanına yaklaşır ve Deli Mustafa’nın neden böyle bir şey söylediğini sorar. Bunun üzerine Beyzade Efendi, ölen kişinin takva sahibi biri olduğunu,rüyasına gelen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in isteği üzerine bu kişinin cenazesine geldiğini, ancak tabuta konulacağı esnada melekler tarafından götürüldüğünü ve Deli Mustafa’nın da bu olayı gördüğünü söyler. [/toggle] Beyzade Hazretleri çevrede uydurma şeyhlik yapanları da sıkı bir takibe almıştır. O, etrafında bu kadar ilgi ve itibar görmesine rağmen gösteriş ve ihtişamı asla sevmez. Halka karşı mütevazidir. Herkese gerekli saygıyı gösterir. Evine gidip gelirken bile ara sokakları tercih eder, kendisinden dolayı kimsenin rahatsız olmasını istemez. Bu gidiş gelişlerde başını kaldırıp hiç bir yana bakmaz. Çok az konuşur, çok az tebessüm eder. Onun en çok dikkat ettiği şeylerden birisi de temizliktir. İslâmiyetin temizlik konusundaki görüşlerini her fırsatta etrafına sık sık anlatır. Harput’ta Ömer Naimi Efendi, Hafız Öğe, Hacı Muharrem Hilmi Efendi’nin üzerinde büyük emeği vardır. Ayrıca icazet verdiği kişiler de bulunmaktadır. Bunlar, büyük oğlu Hacı Mehmet Nuri, Köse Sefer, Hacı Reşit, Müsevvit Ahmet, Kadızade Sadık, Hekimhan Müftüsü Kozagözzade Mahmut, Gergerizade Hacı Ali, Uzun Eminzade Alay Müftüsü Sait, Abdusselamzade Hakkı gibi zatlardır. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi uzun boylu, iri cüsseli, geniş omuzlu bir zat olup gözleri ela, sakalı beyaz ve uzun, yüzü çok sevimli ve nuranidir. Başına beyaz fes giyer, bu beyaz fesin üzerine kışın büyük ve yeşil sarık, yazın beyaz sarık sarar. Üzerindeki elbisesi mavi ya da lacivert şalvar, yazın Antep alacasından iki etekli entari, yahut limon küfü renginde cübbedir. Sokağa çıktığı zaman elinde uzun bir asa bulunur. Anlatılır ki, onun İslami konuda alimliği, herkesin onu sevip sayması, bazı Ermenileri rahatsız eder. Bir gün şehirdeki Ermeni komitacılar Beyzade’yi öldürmeye karar. verirler. Bunun için silahlı dört beş Ermeni ona pusu hazırlayarak gecenin karanlığında dar sokaklardan birinde öldüreceklerdir. Ermeni suikastçiler bakarlar ki o camiden çıktıktan sonra etrafında bir bölük asker onu korumaktadır. Plânlarını bir sonraki geceye ertelerler. İkinci gece de aynı durumla karşılaşınca, üçüncü geceye ertelerler. Beyzade durumu farkeder. Bir gece bunları önüne katarak mahallelerine kadar kovalar. Böylece bu hain plânlarından vazgeçerler. Halbuki Beyzade evine hep tek başına gidip gelmektedir. O, namazlarını çoğunlukla Sarahatun Camii’nde kılmaktadır. Buranın anahtarının biri de kendisindedir. Cami müezzini Perili Hafız her sabah ezan okumaya geldiğinde onu mihrabın önünde namaz kılarken görür. Bir gün ondan önce gelmeye karar verir. Ezandan bir saat önce camiye girdiğinde, Beyzade Hazretleri’ni yine mihrabın önünde görür ve, “ Yarın daha erken geleyim ” der. İkinci gece iki saat önce gelmesine rağmen görür ki, Beyzade yine camidedir. Bunun üzerine Perili Hafız gece yarısı camiye gelmeye karar verir. Saat on iki sıralarında Sarahatun’a gelir. Cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açacağı sırada arkasından bir ses, “Dur açma” der. Perili Hafız biraz ürpererek dönüp arkasına bakar. Seslenen Beyzade’dir. “Hafız” der, “Kırk yıldır bu camiyi ilk ben açıyorum, bırakmam sen açasın.” Bunun üzerine Perili Hafız geri çekilerek camiyi Beyzade’nin açmasına müsade eder. Anlatılır ki, bu insan-ı kâmil, bu büyük veli kırk yıldır camiye hep böyle gelerek, hem nafile namazlarını kılmış, hem de tesbih çekmiştir. Beyzade Hazretleri vatanseverliğin İslam dininde önemli bir yeri olduğunu 1877 yılında başlayan Osmanlı- Rus savaşında gösterir. Harput halkını konuşmalarıyla heyecana getiren Beyzade, başta kendisi ve oğlu Mehmet Nuri olmak üzere torunu Halit Efendi’yi de gönüllü yazdırarak Ruslar’a karşı savaşmak için Erzurum’a gider. Harput’tan yola çıkan bu bir avuç gönüllü kahramanın at, silah ve diğer levazımatını bizzat Beyzade kendi bütçesinden karşılar. Gittiği Erzurum cephesinde büyük yararlılıklar göstererek geri döner. O böyle bir anda her Müslümanın ne yapması gerektiğini göstermeye çalışmıştır. 1883 yılında Mamuretü’l-Aziz evkaf komisyonu reisliği yapmış olup “Mekke Mollalığı” unvanına sahiptir. Beyzade Hazretleri uzun zamandır arzulayıp da çeşitli nedenlerle yapamadığı hac ziyareti için hazırlıklara başlar. Bu sefer oğlu Baha Efendi ve hacda hizmetlerini görecek evdeki yardımcısı Emin Efendiyi de yanına alır. Para harcama işini oğlu Baha Efendi’ye havale etmiştir. Yol boyu çeşitli şehirlerde rastladıkları fakirlere verecekleri sadaka miktarını Beyzade Hazretleri tayin eder. Her yoksula üç kuruş, beş kuruş vererek yollarına devam ederler. Bir gün genç biri onlardan sadaka ister. Beyzade oğlu Baha’ya dönerek, “Şuna yirmi kuruş ver” der. Baha Efendi tereddütsüz yirmi kuruşu çıkarır verir ama, içinden, “Yahu bu babamın işlerine de bir türlü akıl erdiremiyorum. Çok yoksul görünen yaşlı kimselere üç kuruş, beş kuruş ver diyor, bu aslan gibi gence yirmi kuruş ver dedi.”, diye geçirir. Bir müddet sonra Beyzade Hazretleri oğluna dönerek, “Sen bu işlere karışma oğlum. Öncekiler parayı kendileri için istediler. Bu genç adam (Allah’ın veli kullarından ya da) Hızır Aleyhisselam’dır. Topladığı paraları fukaralara dağıtacak.” deyince, Baha Efendi bakar ki babası kendi içinden geçenleri de bilmektedir. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşırlar. Hac görevini ifa ettikten sonra dönüşte Medine’ye geçip yüce Peygamber’in kabr-işeriflerini ziyarete giderler. Beyzade önce tek başına türbenin kapısına gelir. Kapı önünde nöbetçiler vardır. Gelenler türbenin dışından ziyaretlerini yapıp giderler. Oysa Beyzade Hazretleri türbe kapısının tam karşısında durunca, kapı kendiliğinden açılıverir. Nöbetçiler şaşırırlar. Beyzade Hazretleri açılan kapıdan içeri girer. Kapı tekrar kapanır. Bir süre sonra Beyzade yeniden açılan kapıdan dışarı çıkar. Durumu şaşkınlık içinde seyreden nöbetçiler, hiç rastlamadıkları bu olayı oranın Osmanlı Paşası’na bildirirler. Padişahın bu konuda emri de vardır. Burada meydana gelebilecek her olağanüstü olayın kendisine bildirilmesini istemiştir. Kısa bir süre sonra orada görev yapan “müşir” unvanlı Paşa, Beyzade Hazretleri’ni bulur. Önce Baha Efendi ve hizmetçisinin dışarı çıkmasını ister. Baha Efendi olanlara bir anlam veremez. Beyzade Hazretleri, “Emin Efendi kalsın. O bizdendir.” diyerek hizmetçiyi odada bırakır. Müşir içeride Beyzade Hazretleri ile bir süre konuşarak çıkıp gider. Peygamber Efendimizin kabr-i şerifleri şimdiye kadar iki kişiye açılmıştır. Bunlardan biri de Beyzade Hazretleridir. Aradan yıllar geçer. Baha Efendi’nin bu olaydan haberi yoktur. Beyzade Hazretleri’nin ölümünden bir süre sonra hizmetçisi Emin Efendi Baha Efendi’yi ziyarete gelir, “Sana bir şey anlatacağım Baha Efendi.” der. Sonra onu bahçede bir köşeye çekip Hac ziyareti sırasında Medine’de Osmanlı müşirinin niçin ziyarete geldiğini anlatır ve şöyle der: “Meğer Medine-i Münevvere’de Peygamberimizin kabr-i şerifinin kapısı kendiliğinden babanıza açılmış. Durumu öğrenen müşir, babayı ziyarete geldiğinde bu kapının neden babanıza açıldığını sordu. Beyzade Efendi de dedi ki: “Eğer beni ümmetliğe kabul edersen huzuruna al dedim.” işte o zaman kabri şerifin kapısı açılmış ve Beyzade Hazretleri içeri girerek bir müddet orada kalmış.” Bu olay Beyzade Hazretleri’nin 1904 yılında vefatından sonra ortaya çıkmıştır. O güne kadar bu zatın bu kadar derecesi yüksek bir veli olduğunu kestiremeyenler, onun kabrine koşarlar. Anlatılır ki, bu ilim ve irfan güneşi kendi cenazesinde de büyüklüğünü göstererek, Harputlulara olağanüstü bir gün yaşatır. Muazzam bir kalabalık Harput’un meydan ve sokaklarına sığmaz. Onu büyük bir üzüntü içerisinde şimdiki kabrinin bulunduğu yer olan Meteris Mezarlığına götürerek defnederler. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin vasiyeti üzerine kendisine türbe yapılmaz. Mezarlığın çevresi demir setle çevrilerek aile kabristanlığı haline getirilir. Buradaki şahidelerinin tamamı yeşile boyanmış olup, üzerlerinde kitabeleri bulunmaktadır. Aile mezarlığının iç kısmının tabanına son yıllarda mermer taşlardan oluşan özel bir düzenleme yapılmıştır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ önemli, Elazığ
Seyyid Ahmed Çapakçuri (k.s.)

Seyyid Ahmed Çapakçuri (k.s.)

Elazığ – Harput Ulu camii avlusunda Seyyid Ahmed Çapakçuri hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Seyyid Ahmed Çapakçuri hazretleri ; Bitlis’in Çapakçur ilçesine bağlı Kür köyünde dünyaya gelmiştir. Aslen Bağdatlı olup dedeleri Seyyid Abdulhamid, vaktiyle Bağdat’tan Çapakçur’un Kür köyüne gelip yerleşmiştir. Ahmed Çapakçuri daha çocuk yaşta iken kendisinde bir takım olağanüstü haller ortaya çıkar. İlim öğrenmeye çok hevesli olmasına rağmen bir medreseye gidemediğinden dolayı çok üzülmektedir. Cami-i Kebir (Ulu Camii) imamı Hacı Tevfik Efendi’nin naklettiğine göre, Seyyid Ahmed Çapakçuri 10–12 yaşlarında dağda koyun otlatırken daha önce hiç görmediği bir zat kendisine yaklaşır. Kendisinden halini hatırını soran bu zata Ahmed Çapakçuri halinden hiç memnun olmadığını söyler. Çünkü kendisinin ilim öğrenme arzu ve hevesiyle dolu olduğunu, fakat bu yaşa kadar ancak Fatiha Suresi’ni öğrenebildiğini söyler. Ahmed Çapakçuri’nin istek ve hevesinin farkına varan bu zat, başını okşayarak ona “Allahü Teala seni ilim erbabı eylesin. Sana faydalı ilim nasip eylesin”, diye dua eder ve oradan ayrılır. Ahmed Çapakçuri başından geçen bu olayı akşam babasına anlatır. Bir müddet sonra babası onu devrin büyük Nakşî Şeyhi olan Palulu Şeyh Ali Sebti’ye götürür ve okutup, terbiye etmesi için teslim eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri ; o günden itibaren terbiyesi altına aldığı Ahmed’in manen ve maddeten en iyi şekilde eğitilmesine özen gösterir. Seyyid Ahmed Çapakçuri, on iki yaşından itibaren Ali Sebti’nin Palu’daki evlerinde büyür. Ali Sebti’nin sohbetlerine devam edip çağın alimlerinden maddi ve manevi ilimlerin öğrenimini yaparak büyük bir alim olur. Senelerce nefsiyle büyük mücadele halinde bulunup tasavvuf yolunun; Allah’a kavuşma yolunun bütün derece ve kademelerini Ali Sebti’nin eğitiminden geçerek kemal ve kemale erdirme derecesine ulaşır. Bunun sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin en son ve en olgun halifesi olduğu kabul edilir. Seyyid Ahmed Çapakçuri kendisine halifelik verildikten sonra da Ali Sebti’nin yanından ayrılmayıp onun vefatına kadar hizmetinde bulunur, ilminden ve feyzinden istifade eder. Ali Sebti’nin (1786-1871) vefat etmesi üzerine Palu’dan ayrılarak Harput’a yerleşir. On beş yıl burada kalarak insanlara Allah’ın emir ve yasaklarını anlatır. 1906 yılında ise Siverek’e gider. Burada da sekiz yıl kaldıktan sonra 1914 yılında Viranşehir’e geçer. İki yıl Viranşehir’de kalan Ahmed Çapakçur, 1916 yılında I. Cihan Harbi münasebetiyle düşmanın Harput’a gireceğinden endişe eden Harputlunun Harput’tan göç edeceğini öğrenince, göçü engellemek için Harput’a geri döner ve hayatının geri kalan kısmını burada devam ettirir. Ahmed Çapakçuri 1921 yılında 94 yaşında bir Cuma gecesi vefat eder. Vasiyeti üzerine Harput’ta Ulu Camii avlusunda gül ağaçlarının bulunduğu köşeye defnedilir. Seyyid Ahmet Çapakçuri’nin (1830-1921) türbesi, Ulu Cami’nin giriş kapısını geçtikten hemen sonra sağ taraftadır. Daha önceleri türbesi Ulu Cami’nin giriş kapısının sol üst tarafında iken cami bahçesine park yaptırılması kararlaştırılmış, halkın tüm engellemelerine rağmen kabri Nurettin Ardıçoğlu tarafından 1969 yılında bugünkü yerine aktarılmıştır. Kabir zeminden 75 cm. kadar yükseklikte, Körpe taşı alt kaidesinin üzerine düzgün ve temiz mermer taşlarından yapılmıştır. Mezar bölümü bu kaidenin orta yerinde bulunup normal taş (veya mermer) sanduka şeklindedir. Mezarın baş ve ayak kısımlarına şahide taşları konulmuştur. Mezarın etrafı demir set ile çevrilmiştir. Seyyid Ahmed Çapakçuri’nin eski türbesinin ölümünden sonra bir yareni tarafından yaptırıldığı belirtilir. Anlatılır ki, Ahmed Çapakçuri bütün gece boyunca iki dizi üzerine oturarak sabahlardı. Yine bu halde teheccüd namazını kılabilmek için iki dizi üzerinde on beş yirmi dakika kadar uyku uyurdu. Hayatı boyunca gerek toplulukta gerekse yalnız bulundukları yerlerde diz çökerek bağdaş kurup oturduğu görülmemiştir. Bu sebeple de topukları üzerine oturaklarında yer edip nasır bağlamıştır. Rivayete göre, ayak ve dizlerinden rahatsız olan Ahmet Çapakçuri’ye bir gün yanındakiler, “Efendi! Ayakların ağrıyor. Uzat ki rahat edesin” derler. Fakat Ahmet Çapakçuri uzatmaz. Yanındakiler uzatması için ısrar edince hiddetlenip, “Ben bu kadar yaş yaşadım. Allah’ım beni görüyorsa nasıl ayağımı uzatıp yatarım” diye cevap verir. Ahmed Çapakçuri Şafii mezhebine bağlıydı. Kendi mezhebinde nasıl derin ve geniş bir bilgiye sahip ise Hanefi mezhebinde de öyle geniş ve derin bir bilgiye sahipti. İnançla ilgili hükümlerde ve ameli konulardaki sırları, hikmetleri ve incelikleri o kadar mükemmel bir tarzda açıklardı ki dinleyenler hayran kalırdı. Ahmed Çapakçuri’nin geçimini sağladığı belirli bir geliri olmamakla birlikte hüsn-ü hat ile meşgul olduğu ve geçimini de ihtiyacı miktarında onunla sağladığı söylenir. Halk arasında menkıbeleşen hayatına dair şöyle bir hikaye anlatılır. Çapakçurlu Şeyh, ömrünün son günlerinde birkaç gün yatar. Gelen giden ziyaretçilerinin arasında kimler yoktur ki… Kızı bir ara odaya girer bakar ki, babası bir güvercinle konuşuyor. Hayret eder. Kızı tarafından görüldüğünü fark edince güvercine, “Sırrımız anlaşıldı”, diye fısıldar. Güvercin uçup gittikten sonra kızına dönerek: “Kırklardandı” der. Ardından ruhunu teslim eder. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Beşikli Baba – Elazığ

Beşikli Baba – Elazığ

Elazığ – Harputtaki Balak Gazi heykelinin yanında Beşik(li )Baba, Harputtaki Balak Gazi heykelinin yanında, bir zamanlar Kayabaşı denilen büyük namaz meydanının baş tarafında medfundur. Türbe plânsız bir şekilde taş işçiliği ile yapılmıştır. Küçük bir penceresi vardır. Giriş kapısı da o nisbette küçüktür. Türbe önceden yapılan şekli üzerine onarım görmüştür. Mimari bir özelliği yoktur. İshak Sunguroğlu’nun eserinde bu türbenin bulunduğu yerde bir ailenin topluca şehit edilmiş olduğu ileri sürülür. Burada yatan zatların Arap ordularının Harput’u fetihleri sırasında şehit düştükleri kabul edilir. Türbede bulunan beşikten dolayı buraya “Beşikli Baba” denilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.