Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 22 / 29 · 2.869 kayıt

Süleyman Hilmi Tunahan

Süleyman Hilmi Tunahan Süleyman Hilmi Tunahan Son devir din âlim ve velîlerinden. Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan'dır. Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın "Tuna Hanı" olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği İdris Beye dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul'da vefât etti. Karacaahmed Kabristanındadır. Babası Osman Efendi tahsîlini İstanbul'da tamamladıktan sonra Silistre'ye giderek meşhûr Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı. İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen SüleymânHilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul'a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (BüyükHamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti. Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti. Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü'l-Mütehassısîn'den birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü'l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul'da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul'un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan'ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek'e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir: "Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur.Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah'ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz." Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan SüleymânHilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; "Ehl-i sünnet vel-cemâat" akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı. Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul'da Kısıklı'daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi. (1, 2) Aşağıdaki bölümler Evliyalar Ansiklopedisinde yer almamaktadır, farklı kaynaklardan temin edilmiştir. SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ (3) 1888 / 1304 - Miladi / Rumi Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyaya geldi. 1913 / 1329 - Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi. 1915 / 1331 - 3. sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi. Eylül 1916 / Eylül 1332 - 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi. 30 Eylül 1916 / 17 Eylül 1332 – Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu. 1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi. 27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu. 1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı. 1927 Babası Osman Efendi vefat etti. 1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı. 1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi. 1941 Bulabildiği bir kaç talebeye ilim öğretmeye başladı. 1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu. 1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı. 1950 Vaizlik belgesi iade edildi. 1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı. 1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı. 1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı. 1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında "Müslüman kardeşlerimize duâ edelim" dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı. 1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti. 16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler. Hazret-İ Üstaz’ın (K.S.) Ders ve Sohbetleri Esnasında Mevzulara Münasip Beyan Buyurdukları Hadise ve Hikayelerden (3) Hazret-i İmam-ı Azam’a sordular: -Bu kadar ilmi nasıl tahsil ettin? -Kitaplardan ta’zim ederdim. Onlar da bana ilmini teslim ettiler, buyurdu. Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere, eşya-i mukaddese’ye ta-zim etmek zarureti vardır. Lakin bir çok hoca ve talebeler, alıp koyarken, okurken dahi, ta’zime dikkat etmedikleri gibi, kitabın elbisesi olan cild kısmına dahi ehemmiyet verip itina etmiyorlar. Halbuki kendileri yamalı elbise, ütüsüz pantolon giymedikleri halde, bir kendisine bir de kitabına verdiği kıymeti kıyas etmeli. Milyonlarca lira ile yapılan Kur’an kurslarında dahi ilk itina edilecek şey de kütüphanedir. Geçmişte Türkiye’ye Kabe örtüsü getiren vazifeli biri, hürmetsiz davrandığından çarpılıp, cezaya uğradığı ve akibet-i hali hakkında, bir veliyi muhteremin beyanları mevcuttur. En güzeli, Hz. İmam-ı Ali (r.a.) tarafından “bir harf öğreten beni köle kılar” sözleriyle, üstaza ve hocaya karşı lazım gelen ta’zimin ehemmiyetine de dikkatli olmalı. Hz. İmam-ı Azam, ayağını muayene ettirirken, biraz ters tarafa çekmesinin sebebi tabib tarafından sorulunca: -O tarafta hocam Hz. Hammad’ın evi var, demek suretiyle, hocasına karşı olan riayet ve ta’zimin en güzel misalini vermiştir. Kendi devrinde İmam Ebu Yusuf gibi müctehidler ve daha bir çok alimler yetiştiren Hz. İmam’ın (r.a.) yatsı abdesti ile sabahı kıldığı ve buna benzer büyüklüğünden bahsedilince, şeriki olan İmam-ı Mis’ar inanmaz. Kontrol için, yatsıyı beraber cemaatle kıldıktan sonra caminin bir yerinde geç saatlere kadar saklanır. Çıkarken de İmam-ı azam’ın pabuçları üzerine kum taneleri ile işaret koyar ve sabah erken geldiğinde, işaretleri ve Hz. İmam-ı Azam’ı yerinde görür. Böylece üç gün aynı hali görüp Hz. İmam-ı Azam’a: - Ya İmam,ben sana suizan ettim, beni affet, hakkını helal et deyince, Hz. İmam: - Sen bana suizan etmedin, Allahü Teala’ya suizan ettin. Kendini O’na affettir. Zira bu emanetullahtır, taşıyoruz... Bir çok Allah dostlarındaki anlaşılamayan haller de böyledir. ******* Talebelerine ders okuturken, İmam Ebu Yusuf’un anası sık sık gelir Hz. İmam-ı Azam’a: -Benim çocuğumu burada tutuyorsun. Biz fukarayız, iaşe temin edeceğiz... ilh. gibi sözlerle sitem ederdi. Hz. İmam ise mülayim lisanla: -Valide sen sabret. Bu çocuk sana ilmin kerametiyle, badem yağından pilav yedirecek... buyurarak ilerde zengin olacağını işaret ettiğinde kadın ümitsiz haliyle: -Ey ahali! Bu şeyh oynatmış, diyecek kadar ileri giderdi. HİKAYE 1 Fatih Medreseleri’nden, kaabiliyeti kısa olduğu halde, tevazu ve teslimiyetine binaen ittifak ve iltimasla icazet alan Bektaş Hoca namıyla maruf bir zat, Edirne taraflarında beş sene kadar imamet ettikten sonra, hocasını ziyarete gelir. Sabah vakti kapıyı çalar. Hocası sabah kıyafeti ile açtığı zaman, Bektaş Hoca’yı karşısında aynı sadelik ve safiyetiyle görüp iltifat ederken, hocanın köpeği de Bektaş Hoca’ya saldırmaya devam eder. Bektaş Hoca köpeğe: -Sus be, ne oluyorsun. Beş sene evvel ben de bu kapının köpeği idim, senden eskiyim, demesi üzerine, hocası orada secdeye kapanıp üç defa: -Ya Rabbi benim ilmimi de buna ver, diye etmesinden sonra, iltimasla icazet alan Bektaş Hoca imtiyazlı alim sınıfına geçip kitaplar te’lif etmiştir. Hocaya ta’zimin kerameti. Himmet büyük şey. HİKAYE 2 İstanbul Karagümrük’te “Üç Baş” ismiyle maruf zat tarafından yaptırılıp ve kendi ismini taşıyan medresenin açılış merasiminde Hz. Halid’i (r.a.) ziyaretten gelen Padişah II. Mustafa da iştirak eder. Ve merasimden sonra; banisi olan zata hitaben: -Herkes dört başı bir kuruşa traş ederken, senin cimrilik yaparak üç başı bir kuruşa traş ettiğin ve bahilliğin, bana kadar ulaştı. Şu hale göre, bu kadar parayı buraya nasıl harcadın sualine: -Şevketlim, paralarımı çok sevdiğimden ahirette de benimle beraber olsunlar diye, burada harcadım, demiştir. Bu zat-ı şerif, medrese, mescid ve selvili avlusuyla güzel külliyenin inşası esnasında, usta ve amelelere, inşaatın sahibini söylememeleri için sımsıkı tembih eder, kendi yaptırdığını gizli tutardı. Hatta Padişah dahi, kendini bildirdikten sonra öğrenmiştir. İşte bu ihlasın tesirinden dolayı, en çetin günlerde de kapanmayıp, içinde Kur’an-ı Kerim ve diğer derslerin okunmasına devam edildiği gibi mescidinde de namaz kılınmıştır. İhlas ne güzel şey... (Rahmetullahi Aleyh.) HİKAYE 3 Hoca, medresede ders verirken talebenin biri arasıra ayağa kalkar. Hoca sebebini sorar. Talebe: -Efendim Hızır geliyor da ondan. Hoca: -Ben niçin görmem? Talebe: -Sorayım efendim, deyip tekrar geldiğinde sorar. Hızır Aleyhisselam’ın: -Hocan süsü ile çok uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazla meşgul oluyor. Bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan hocaefendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başladığından “Saçaklı Hoca” ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh.) Terakki-i maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı. HİKAYE 4 (Server Baba) namında bir velinin yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma düşer. Padişah şöhretini duyduğu veliye haber gönderir. Veli de bir miktar iksir tozu gönderir, bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler. Yalnız aynı kazandan bir kepçe kendisine verilmesini ister. Kendisine verileni de fakirlikten şikayet eden dervişine aynen verir. Bir müddet sonra padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Server Baba’dan ister ve ısrar eder. Server Baba, “bu mümkün değil, lakin bir kolayı var. Ben bu sırrı yazar dilimin altına koyarım. Siz de beni idam eder alırsınız. Başka çare yok” der. İdam edilir. Dili altından alınan kağıtta sade şu söz yazılıdır: “Ser verip sır vermeyen Server Baba”. Eyvah ser de gitti sır da gitti, derler. (Ser ver, sır verme) demektir. HİKAYE 5 Fatih dersiamlarından biri, münasebeti olmayan bir müesseseye, münasip olmadığı halde ders verdiği için, ariflerden “Deli Hafız” namıyla maruf bir zat, kendisine, yaptığı işin ihanet olduğunu, emaneti ehlinin gayriye verdiğini ihtar ederse de hoca kabul etmez ve biraz kırılır. Ertesi sabah erken, hocanın kapısını çalan hafız, pencereden kendisine bakan ve özür dileyecek zanneden sözde alim kişiye şöyle der: “Dün size söylemeyi unutmuşum; onun için geldim. Bugün sana, sade bu deli Hafız kafir diyor. Bundan elli altmış sene sonra herkes kafir diyecek” der ve döner. - Emaneti ehline vermeli... SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ I.BÖLÜM: SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ’NİN HAYATI VE ESERLERİ Doğumu Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, 1888 (h. 1304) yılında Silistre’nin Hezargrad kasabasının Ferhatlar köyünde doğmuştur. Tuna Nehri’nin güney kıyısında bulunan Silistre, önceleri Rumeli Eyaleti’nin önemli sancakları arasındayken Kanuni devrinin son dönemlerinden itibaren Özi Eyaleti’nin Paşa Sancağı haline getirilmiştir. Hezargrad ise, önceleri Silistre Sancağı’nın kaza merkezedir ve Tanzimat’tan sonra sancak merkezi bir kasaba haline gelmiştir. Asıl adı, Bulgarca’da “virane” demek olan“Razgrad”dır. Kuzeydoğusunda Silistre yer almaktadır. Bu yer şu anda Bulgaristan sınırları içerisindedir. Süleyman Efendinin soyu Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşayan İdris Bey’e kadar dayanmaktadır. Fatih, İdris Bey’i Tuna Han’ı tayin etmiş ve ayrıca kendisine kız kardeşini vermiştir. Dedeleri ise Kaymak Hafız ismiyle tanınan bir zattır. Babası Hocazade Osman Efendi, tahsil hayatını İstanbul’da tamamladıktan sonra memleketi Silistre’ye dönmüş ve buradaki Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik yapmış meşhur bir alimdir. Annesinin ismi ise Hatice’dir. Osman Efendi ilmiyle mil, takva sahibi bir insandır. Bu zat, tahsil hayatını geçirdiği İstanbul’da bir gece rüyasında vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıktığını ve etrafa ışıklar saçtığını görür. Osman Efendi daha sonra bu rüyayı kendisinden gelecek olan ve dünyayı manen aydınlatacak hayırlı bir evlada yorumlar. Osman Efendi tahsilini tamamladıktan sonra memleketi Silistre’ye gelir, evlenmek için saliha bir kız araştırır ve neticede Hatice isminde bir hanımla evlenir. Bu evliliği neticesinde Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil isimlerinde dört erkek evladı olur. Osman Efendi Silistre Satırlı Medresesi’nde müderris olduğu için çocuklarının ilk tahsillerini kendisi vermektedir. Bu arada o, rüyasında kendisine işaret edilen çocuğunun hangisi olduğunu anlayabilmek için merak ve ilgiyle onların hal ve tavırlarını izlemektedir. Bu ilk tahsil sırasında Süleyman Hilmi, zeka, anlayış, öğrenme kabiliyeti ve bilhassa kılı kırk yararcasına bir İslmî hayat yaşamasıyla günden güne tebarüz etmekte ve diğer kardeşlerinden farklı olduğunu hissettirmektedir. Bu gelişmeler üzerine Osman Efendi rüyasında kendisine işaret edilen evladının Süleyman Hilmi olduğunu anlar ve daha sonra gelecekte önemli bir misyon yüklenecek olan oğluna maddi-manevi hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak ayrı bir ilgi ve alaka göstererek onu yetiştirir. Tahsil Hayatı Süleyman Efendi, ilk tahsilini kendi memleketindeki Rüştiye Mektebinde yaptıktan sonra bir müddet babasının da müderrislik yaptığı Satırlı Medresesinde ilim tahsil etmiştir. Daha sonra babası Osman Efendi, oğlunu yüksek tahsil yapması için İstanbul’a göndermiş ve ona şu nasihatlerde bulunmuştur: - İstanbul’da parasız kalmak, ahirette imansız kalmak gibi zordur. Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et. - Usul-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun. - Mantık ilminde iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun... Süleyman Efendi evvela Fatih Camii dersiamlarından Bafralı Ahmed Hamdi Efendinin yanında “ulûm-u aliye” olarak isimlendirilen sarf, nahiv, belağat, mantık ve münazara gibi ilimleri ve “ulûm-u liye” denilen tefsir, hadis, fıkıh ve bu ilimlerin usullerini tahsil ederek birincilikle hocasından iczetnamesini (diploma) almıştır. (1916) Süleyman Efendi derslere olan iştiyakı ve üstün zekasıyla hemen dikkatleri üzerine çekmiş ve medrese muhitlerinde kendi hakkında “yetişirse iyi bir lim olacak” görüşü yaygınlaşmıştır. Süleyman Efendi, Ahmed Hamdi Efendi’den icazet aldıktan sonra Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi kısm-ı âli (İlahiyat Fakültesi) bölümüne kayıt yaptırmış, daha önce yapmış olduğu medrese tahsilinden dolayı buraya üçüncü sınıftan başlamış ve iki yıl sonra da mezun olmuştur. Üstün başarı ile üniversite tahsilini bitiren Süleyman Efendi günümüz ifadesiyle akademik kariyer yapmak için Süleymaniye Medresesi’ne bağlı “Medrestü’l-Mütehassisîn”e (yüksek lisans-doktora) kaydolmuştur. Bu okulun tefsir ve hadis, fıkıh, kelam ve hikmet, edebiyat olmak üzere dört bölümü vardır. O bu bölümlerden tefsir ve hadisi seçmiştir. Süleyman Efendi buradaki tahsilinin ilk iki yılını tamamladıktan sonra “İstanbul Müderrisliği Ruusu” unvanını almıştır. (1918) 27 Mayıs 1919 yılında ise Medrestü’l-Mütehassisîn’in tefsir ve hadis bölümünü birincilikle bitirmiştir. Süleyman Efendinin Medrestü’l-Mütehassisîn’de okuduğu dersler ve aldığı notlar şunlardır: - Tefsir-i Şerif 10 - Us l-i Hadis ve Nakd-i Rical 10 - Hadis-i Şerif 10 - Tabakat-ı Kurra ve Müfessirîn 10 - Risale (tez) 9.2 Ayrıca Süleyman Efendi Tanzimat’tan sonra ilk defa açılan ve bugün Hukuk Fakültesi karşılığında olan “Medresetü’l-Kuzat”ı birincilikle kazanmış ve burada Roma Hukuku, Sakk-ı Şer’î, Ticaret-i Berriyye Hukuku, Ticaret-i Bahriye Hukuku, Hukuk-u Düvel gibi dersleri başarıyla okuyarak mezun olmuştur. Hatta o bu okulu birincilikle kazandığını telgrafla babasına bildirmiş ancak babası hüküm verme konumundaki insanların büyük bir mesuliyet altında olduklarını ve adaleti gerçekleştiremeyenlerin ise cehennemlik olacaklarını bildiren hadisler ışığında oğluna şu cevabı göndermiştir: “Süleyman! Ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a yollamadım.” Bunun üzerine Süleyman Efendi babasına bir mektup yazmış ve mektubunda kendi maksadının hakimlik yapmayıp zamanının bütün din ilimlerinde en zirve noktaya çıkmak istediğini dile getirmiştir. Nitekim daha sonraki hayatına bakıldığında da onun hakimlik yapmadığı görülecekti. Bu şekilde Süleyman Efendi, yüksek tahsilini ve akademik kariyerini de üstün bir başarıyla tamamlayarak devrinin seçkin alimleri arasına girmiştir. Eserleri Süleyman Efendi fazlaca kitap telif etmemiştir. Kendisine neden kitap yazmıyorsun diyenlere ise şu cevabı vermiştir: “Selefin mum ışığında yazdığı baha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda, kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.” Bununla birlikte Süleyman Efendinin kaleme aldığı eserleri şunlardır: 1) Yepyeni Usul ve Tertiple Kur’an Harf ve Harekeleri: Süleyman Efendi Kur’an’ın öğretilmesi amacıyla tertip bu eserinde yeni ve kolay bir usulle Kur’an-ı Kerim’i öğretmeyi hedeflemektedir. Ve bunda da başarılı olmuş bu eser sayesinde pek çok kişi Kur’an’ı okumayı öğrenmiştir. 2) Mektuplar ve Bazı Mesil-i Mühimme: Bu eserde Süleyman Efendi’ye ait mektup ve bazı yazıları toplanmıştır. Bu eserde tarikat erbabanın hallerinden, sohbet ve adabından ve tarikat ehlinin kaçınması gerekli olan şeylerden bahsedilmektedir. 3) Risale-i Kibrît-i Ahmer: Bu eserde kelam ve tasavvufla alakalı değişik mevzular işlenmektedir.Ayrıca bu eserlerinden başka “Risale-i İksîr-i Ulûm ve Ma’rifet” isimli bir eserinin daha olduğu bilinmektedir. Vefatı Süleyman Efendi, yüksek derecede şekerden dolayı 16 Eylül 1959 tarihde 71 yaşında iken dr-i bekaya irtihal eylemişlerdir. Hastalığının ağırlaştığı demlerde zamanın hükümetinin de izniyle Fatih Camiinde Fatih türbesinin yanına defnedilmesi kararlaştırılır. Ancak daha sonra bizzat içişleri bakanı Namık Gedik’in emriyle Karaca Ahmet mezarlığında açtırılan mezara gömülmesi için yakınları zorlanmıştır. Altunizade’den büyük bir cemaatle yola çıkan cenaze, yolu kesilerek Karaca Ahmet istikametine döndürülmüştür. Cenaze sahipleri feraset ve dirayetle hadise çıkarmadan bu karara rıza göstermişler ve Süleyman Efendi’yi Karaca Ahmet mezarlığına defnetmişlerdir. Bugün Karaca Ahmet’teki kabri her gün binlerce talebesi tarafından ziyaret edilip Fatiha okunurken; cenazelerini engelleyen Namık Gedik’in öldükten sonra cesedi bilinmiyen bir çukura atılmıştır. Burada Düzceli Hafız Hilmi Ak’ın anlattığı ve aynı zamanda Süleyman Efendinin açık bir kerameti olan şu hadiseyi zikretmekte fayda mülahaza ediyorum: “Ben İstanbul’da okurken Süleyman Efendi Hazretleri zaman zaman beni yanına alırlar, sohbet meclislerinde bana Kur’an-ı Kerim okutturur ve “aferin küçük hafız” diyerek iltifat ederlerdi. 1938 yılında yine böyle bir sohbet meclisinde Efendi Hazretleri başını göğsüne eğerek bir müddet tefekküre daldı ve daha sonra başını kaldırıp şunları söyledi “Öyle devlet adamları, öyle hükümetler gelecek ki, bizim için kazdırılan mezarımıza bile bizi koymayacaklar.” Ancak ben bu sözlerin manasını ancak 16 Eylül 1959 günü anlayabildim...” II. BÖLÜM: SÜLEYMAN EFENDİ’NİN HİZMET ANLAYIŞI, TALEBE YETİŞTİRME METODU VE BU UĞURDA ÇEKTİĞİ ÇİLEL 2.1. İlk Müderrisliği ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Kabulüyle Gelişen Hadiseler Süleyman Efendi, 1 Haziran 1920 tarihinde Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesinde müderrisliğe başlamıştır. Ancak onun müderrislik hayatı fazla uzun sürmemiş 3 Mart 1924 yılında tevhid-i tedrisat kanunu gereğince medreseler kapatılınca müderrisliği bırakmak zorunda kalmıştır. Medreselerin kapatılması haberi İstanbul’daki medreselerin müderrislerinin cemiyetinde hararetli tartışmalar sebep olmuştur. O dönemde bu müderrislerin sayısı 500-520 civarındadır. Bu kanunla hepsinin asil vazifesi olan müderrisliklerine son verilecek, kendileri de hükümetin uygun göreceği imamlık, vaizlik veya emeklilik gibi yeni vazifelere tayin edileceklerdir. Müderrislerin hemen hepsi bu fiili durumu kabullenmiş gibi görünüyorlardır. Yalnız Süleyman Efendi, bu hadisenin din ilimlerinin ve Kur’an ilimlerinin kaybolmasına sebep olacağını düşünmüş ve diğer arkadaşlarına şu ikazları yapmıştır: “Ey dersiamlar! Sizler bu memlekette, bugün için dinin teminatlarısınız. İkişer, üçer kişi oturup, onlara dini öğretirseniz asgari 50 sene bir-iki nesil boyu İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız, huzur-u İlahide mesuliyetten yakanızı kurtaramazsınız.” Fakat zamanın idaresinin dine bakış açısını bilen müderrisler, hiç de istekli görünmemişlerdir. Süleyman Efendi sonunda arkadaşlarının bazılarını, “Biz, aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiamlar, hükümetimizin hara-i umumi gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla, mali müzayaka içinde bulunduğunu dikkate alarak, dini ve İslami ilimleri fahriyen okutmaya hazır olduğumuzu bildirir..” şeklinde devam eden telgraf çekmeye ikna edebilmiştir. Fakat cevaben gelen telgrafta şöyle denmektedir: “Memlekette, tevhid-i tedrisat kanunu yürürlüktedir, hilafına hareket eden şiddetle cezayı müstelzimdir.” Böylelikle Süleyman Efendinin müderrisliği sona ermiş ve kendisi İstanbul vaizliğine atanmıştır. Bu durum karşısında hemen teslim bayrağını çeken diğer müderris arkadaşları ona şu öğütte bulunmuşlardır: “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı. Bize tevdi edilecek yeni mesleklere gidelim.” O ise bu sözlere şu cevabi vermiştir: “Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık, Allah’ın, Rasulullah’ın, Kitabullah’ın ve din-i mübin-i İslam’ın tebliğ memurluğudur.” Süleyman Efendi İstanbul vaizliğine tayin edilmiştir ve önünde iki yol vardır: O da diğer arkadaşları gibi ya vaizlik yapıp köşesine çekilecek, hiçbir şeye karışmayacak ve yahut da dedelerinin uğrunda oluk oluk kan döktüğü Kur’an’ı ve ondan neşet eden ilimleri, o şehitlerin torunlarına da öğretme davasını omuzlamak suretiyle ruhundan, özünden koparılmaya çalışılan yeni İslam ve Türk nesline feyz-i İlahi’yi, nur-u İlahi’yi aşılama davasını üstlenecekti. Birinci yol ne kadar rahat ve kolaysa ikinci yol da o kadar meşakkatli ve zordu. O ikinci yolu tercih etmiş ve o günden sonra talebe okutmayı hayatinin bir davası olarak görmüştür. 2.2. Dini Öğretmek İçin Verdiği Mücadeleler Her şeyden evvel Süleyman Efendi gerek tertemiz ve şerefli nesebi itibariyle gerek zamanındaki geçerli ilimlerin tamamını biliyor olması ve gerekse de şeriat-ı garca-i Muhammedi’yeydi harfiyken yaşama gayreti sebebiyle, ulum-u diniyeyi öğretmeye tam ehil bir zattı. İşte bu ehliyet ve dirayet, ilmiye sınıfını yeniden diriltme ve yeşertme sevdasında onu israrli kildi. O, talebe okutmayı seçmişti fakat talebe bulunmuyordu. O günkü idarenin din üzerine uyguladığı baskı ve zulümden korkan, sinen insanlar, bırakın okuyup yazmayı, “Allah” demekten bile korkuyorlardı. İslam’ın 5 temel şartının bile yerine getirilemediği, hatta bir hatim, bir yağmur duası merasiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarını bile okutamadığı bir hürriyetsizlik ortamıydı. Hocalar hocalıklarını, Müslümanlar Müslümanlıklarını gizlemek zorundaydı. Süleyman Efendi Allah’ın dinini öğretme işinin kendisine yüklendiğini ve bu işin mesuliyetinin ne demek olduğunu biliyordu. Çünkü kendisi ilim tahsil etmişti ve bildiği şeyleri başkalarına öğretmesi gerekiyordu. Öğretmez ise Allah indinde mesul olacağını da biliyordu. Kendisine “kendini niçin bu kadar yıpratıyorsun?” diyenlere şu cevabı veriyordu:“Yarın hesap günü var. Allah Teali “Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim?” derse ne cevap veririm. Zamane alimlerinin bu husustaki gafletleri büyüktür. Sözde varis-i enbiyayız derler. Nebilerin bıraktığı miras şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarını dahi öğretmiyorlar.” Evet onlar okutmuyor, Süleyman Efendi ise okutmak istediği halde talebe bulmakta güçlük çekiyordu. Hatta bu meyanda bazen dersiam arkadaşlarını ziyaret eder, torunlarını okutup okutmadıklarını sorardı. Onlardan, “Nerede.. böyle bir devirde nasıl okutabiliriz ki...” cevabını alınca çok üzülür ve kendisine verilmesi halinde okutabileceğini söylerdi. Ancak bu da kabul görmezdi. O zor günleri Süleyman Efendinin kendi ifadelerinden okuyalım: “Okutma imkanı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz dedim. Fakat sonradan Cenaba-ı Hake sebepler halketti ve talebe okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar, Cenaba-ı Hakk’ın bize lütfudur.” Süleyman Efendi bir yandan İstanbul’un değişik camilerinde vaaz ediyor, bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışıyordu. İlmiye sınıfının ilk tohumları şekillenirken, aynı zamanda vaazlarıyla ve hususi sohbetleriyle, ilmiye sınıfını maddeten ve manen destekleyecek gönüllüler halkasını teşkil etmeye çalışıyordu. Önce yaşlılar gelmişti. Gedikpaşa’daki Azakzade apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Hacı Refik, Mehmet Efendi’yle oluşan halkaya, daha sonra Biletçi Hüseyin Efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey, Kalaycı Hocalar dahil oluyor... Yeni yeni tutuşan kandillerin etrafında yeni halkalar oluşuyordu. Topçular’da, Kısıklı’da, Şehzadebaşı’nda. Bu arada gizli polis teşkilatının amansız takipleri sürüyordu. Tutuklamalar, nezaretler, sorgular, işkenceler, zulümler, onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. İstanbul’da bunalttılar, Kabakçı’ya oradan Kuşkaya mağarasına... Yine yakaladılar, Toroslar’a gitti. Yıldıramadılar, durduramadılar. “Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları cehenneme birsel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne kütük kurtarırsak kardır”diyordu. Vaizlik belgesini iptal ettiler. Hiç oralı olmadı. Güya maddi imkansızlıklarla yoracaklar, ona rahatsızlık vereceklerdi. “Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık, mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince koşarız”demişti. Halisane niyetle yola çıkıldığı için halka yavaş yavaş genişliyordu. Küçük de olsa bu sevindirici manzara 1943 yıllarına tekabül ediyordu. Süleyman Efendi 1924 yılından bu yıllara kadar çalışıp didinmiş, gözyaşları dökmüş ve bunların bir semeresi olarak bu sevindirici tabloların ilk temelleri teessüs etmişti. İlk zamanlar talebe bulma sıkıntısı çeken Süleyman Efendi elindeki talebelere hem ders okumanın faziletlerini öğretiyor, hem de talebeliği sevdiriyordu. Onlara bir anne ve babanın çocuklarına gösteremeyecekleri ilgi ve şefkati gösteriyordu. Talebe onun velinimetiydi. Süleyman Efendi talebenin her şeyiyle ilgileniyor, her türlü sıkıntılarını gideriyor ve onlarla hemhal oluyordu. Bir gün bir zat Süleyman Efendi’ye müracaatla, “Efendi hazretleri oğlumu okutmak istiyorum ne ücret alıyorsunuz?” diye sordu. Süleyman Efendi ise “Sen çocuğunu hemen getir, talebeden para alınmaz. Talebeye para verilir. Okusun da, dinine, kitabına, milletine hizmet etsin” buyurdular. O, eski bir adeti değiştirip yerine bu usulü ihdas etmiştir Süleyman Efendi talebenin iaşesini kendi karşılıyordu. Memuriyetten aldığı paranın bir kuruşunu bile kendisi için harcamamıştır. Hatta bu hususta şahsi mülklerini bile satarak talebelere harcamıştır. Her gün derse başlamadan önce talebelerinin halini hatırını sorar, bir sıkıntıları varsa onu elinden geldiğince halleder, bazen de latifeler yapar ve bu şekilde derse başlayacak olan talebeyi psikolojik yönden zinde tutardı. Bu sayede talebeler onu bir hocadan ziyade kendileri üzerine titreyen merhametli bir baba olarak görürlerdi. Talebelerine maişet endişesi içinde olmamalarını tavsiye eder, Allah için okuyan kimsenin dünyalığının da iyi olacağını söylerdi. Talebelerine “Oğlum ilimsiz ibadetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp istikbal sevdasına daldıkları şu günlerde Mevla’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren li bir iştir. İhlas ve samimiyetle Allah Rasulü’ne yönelen, gölge gibi dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise ahreti kazanamaz. Zira Ahiret hakikat, dünya haleftir. Eğer ağacı kökünden götürürsen gölge de beraberinde gelir.” diye malumat ve tavsiyelerde bulunurlardı. Bu yumuşak muameleden talebeleri fevkalade memnun olup etkileniyorlar ve hocalarının istediği gibi bir talebe olmaya çalışıyorlardı. Talebelik yapmak için Anadolu’dan çarıklarını sürüyerek gelen köylü çocukları izinli olarak veya Ramazan ayı münasebetiyle evlerine İstanbul beyefendisi olarak dönüyorlardı. Bunların bu giyim kuşamı, edepli halleri ve hepsinden önemlisi küçücük çocukların kürsülerden halka vaaz etmesi milleti hayretler içinde bırakıyordu. Ders okuturken çok sıkı takibat altında olduğu zamanlarda bile hiçbir şekilde pes etmemiş, bunun için değişik metodlar uygulamıştır: 1) Sık sık yer değiştirme: Süleyman Efendi bir gün Şehzadebaşı’ndaki caminin müezzin odasında, diğer gün Erenköy’de bir talebesinin evinde, öbür gün bir apartmanın bodrumunda, bir sonraki gün bir başka yerde olmak üzere sık sık yer değiştirerek dersler okutmuştur. Bu sayede polislerin takibatından da kısmen kurtulmuştur. Bu arada vaazlarını hiç ihmal etmemiş, akşam namazının haricindeki her vakitte etrafındaki cemaate nasihatler etmiştir. 2) Çiftlikler kiralama:1930-36 yılları arasında Çatalca’da kiraladığı Halit Paşa’nın Kabakça Çitliğinde o gün bulabildiği birkaç talebe ile derse başlamıştı. Bir taraftan ders okutuyor, diğer taraftan da Sirkeci’ye gelerek, Anadolu’dan çalışmak için gelen gençlere birer lira vererek okutmak için yanına alıyordu. Kabakça çitliğinde 5 ayrı değirmende talebe okutup derse devam ederken bu durumdan şüphelenen polisler bu kadar gencin çalışmasında bir iş var diyerek takibe alıyorlar. Çünkü Süleyman Efendi, talebeleri işçi olarak gösteriyordu. Süleyman Efendi bu takipten kurtulabilmek için talebeleriyle oraya 20 km uzakta olan Kuşkay dağına gitmek zorunda kalıyor, eşya ve kitaplar sırtlarında oldukları halde orada bir kulübede derse yine devam ediyorlar. Ancak bunu haber alan jandarmalar Süleyman Efendi’yi orada Kur’an öğretirken yakalıyorlar. Karakola götürülürken Hazret jandarma yüzbaşısına şöyle diyor: “Ben hocalığı bir tarafa bırakayım. Sen de komutanlığı bir tarafa bırak. Seninle bir konuşalım.” Komutan: “Buyur hocam” deyince, Süleyman Efendi; “Hayır, hocam demeyeceksin. Şimdi sen komutanlığı bir tarafa bırak, ben de hocalığı bir tarafa bıraktım. Birer vatandaş olarak konuşuyoruz” diyor. Komutan da “peki buyurun” deyince, Hazret komutana; “Allah iyi ki seni bir tazı olarak yaratmamış. Eğer öyle olsaydı, şu ormanlarda yakalamadık tavşan bırakmazdın. Şu dağların tepesinde Allah’ın kitabını okutuyor diye geldin beni karakola götürüyorsun değil mi?” diyor. Bunun üzerine komutan başını yere eğip hiçbir cevap vermiyor. Yine Süleyman Efendi Lüleburgaz’da pancar çiftliği kiralamış, çapa adı altında talebe okutmuştur. Aynı maksatla Anadolu’ya geçmiş, Konya Ereğlisi kırlarında ve yolu olmayan ancak aşiretlerin çadır kurup hayvan otlattığı Toros dağlarının tepelerinde mandıracılık yapmış, onu vesile kılarak talebe okutmakla meşgul olmuştur. Kazancını ise hep bu uğurda sarf etmiştir. Süleyman Efendi her türlü sıkıntılara rağmen hizmetini devam ettiriyordu. Ancak maddi tazyikler ve tecritlerle bu büyük dava adamını yıldıramayanlar, bu sefer takip ve tevkiflerle ona baskı yapmaya başladılar. 1939 yılında bir gün evinden alınarak İstanbul Emniyeti Birinci Şubeye getirilir. Oradaki üç günlük çilesine dostları ve yakınları da ortak edilir. Fakat mahkemeye çıkarıldığında bütün tertipler boşa çıkar. Birinci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından salıverilir. Tutuksuz olarak aylarca devam eden mahkeme sonunda da beraat eder. Ancak o bulabildiği birkaç talebeye, başta çocukları olmak üzere ders vermeye devam etmektedir. 1936 yılı yaz mevsiminde kendisiyle tanıştığını ifade eden talebesi ve damadı Kemal Kaçar Efendinin anlattıklarına göre bu dönem Süleyman Efendi Hazretleri için bir çile dönemidir. Evine sayısız denecek kadar polisler gelmiş,kendisi Emniyet Müdürlüğüne getirilip tazyik edilmiş ve özel eşyaları bile didik didik edilmiştir. 1939 yılında beraatle sonuçlanan tevkiften dört yıl sonra 1943 yılında başka bir engel daha çıkarırlar. Tevkiften de bir şey çıkaramayanlar 1943 yılında Diyanet İşlerindeki bazı insanları da kullanarak vaizlik yetkisini elinden alırlar ve camilerde vaaz etmekten ali koyarlar. Süleyman Efendi bir yıl sonra 1944 yılında ikinci bir takip ve arkasından da tevkife uğrar. Sulh Ceza Mahkemesi tutuklanmasına karar verir. Bu defa tabutluklardaki işkence 8 gün sürer. Burada binlerce mumluk ampuller altında uykusuz günler geçirir. Arkasından Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yine kefaletle tahliye ve sonuçta da yine suçsuz görülerek beraat eder. Evet işte Süleyman Efendi böyle bin bir ızdırap ve çile ile talebeler okutup yetiştirmiş ve yetiştirdiği bu talebelerine “Evlatlarım! Görüyorsunuz dinin en garip olduğu bir devirde geldik. Ben sizi bunca zor şartlar altında okuttum. Sizden para istemiyorum. Sizden istediğim tek şey şudur: Siz de gidip Anadolu’nun her yerine kurslar, yurtlar açın ve ümmet-i Muhammed’in evlatlarına dininizi ve kitabınızı öğretin.” şeklinde vasiyetlerde bulunmuştur. 2.3. Kur’an Kursları’nın Resmen Açılmasından Sonraki Faaliyet ve Hizmetleri 1949’da resmi Kur’an kurslarının açılmasına izin veren kanunla, nizamlı, intizamlı, yerleşik olarak başlayan teşkilatlanmalar, 1950 Demokrat Parti iktidarının getirdiği nispeten rahat ortamda hızlı inkişaf etti. 1950’lere gelindiğinde oluşan serbestlik havası içinde, dînî faaliyetler kısmen rahatladı. Ve 1951’de Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in Çamlıca’daki evinin birinci katında ilk Kur’an kursu açıldı. İlk resmi Kur’an kursu ise 1952’de Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin çilehanesinin yanında bulunan bir binada Üsküdar Müftülüğüne bağlı olarak faaliyete geçti. Devlet tarafından açılmasına izin verilen bu Kur’an kurslarında Kur’an’ın sadece yüzünden okutulmasına müsaade edilmişti. Ancak Süleyman Efendi bu isim altında bütün dini ilimleri tam ve kamil şekilde öğretiyor, talebelerini gayet iyi yetiştiriyordu. Süleyman Efendi talebenin her türle derdiyle bizzat meşgul oluyordu. Bir gün talebe başkanını çağırmış, yemeklerinin durumunu sormuşlardı. Talebe başkanı, “İyi efendim, aramızda biraz para da topladık. Onunla sirke aldım, yemeklerin yaninda domates salatası yapıp yiyoruz.” deyince, Süleyman Efendi iç cebinden çıkardığı dörde katlanmış bir 50 lirayı başkana uzatarak, “Bir daha aranızda para toplamayın, ihtiyacınız olunca bana haber verin” buyurmuştu. O, daha önce de ifade edildiği gibi “talebeden para alınmaz, talebeye para verilir” düsturunun ve böyle bir merhametin sahibiydi. Talebenin ihtiyacını bizzat kendisi temin ederdi. Vaizlik maaşı dahil, devletten aldığı ücrete hiç dokunmayıp, talebelerine sarf etmişti. Süleyman Efendinin bütün faaliyetleri tarassut altındaydı. Sık sık takibatlara uğruyor fakat o, bunlara fazlaca ehemmiyet vermiyor, ders okutmaktan ve Allah’ın dinine hizmet etmekten bir an bile geri durmuyordu. Bütün bunları yaparken ciddi sağlık problemleri de vardır. Yıllarca soğuk camii müezzinlikleri ve apartman bodrumlarında ders okuta okuta romatizmaya yakalanmıştır.Ayrıca bir şekerden rahatsızlığı vardır. Bir gün bir talebesi “Efendim! Herkesin rahatsızlığıyla meşgul oluyor, iyileşmelerine vesile oluyorsunuz. Biraz da kendi rahatsızlığınız ile meşgul olsanız” dediğinde o şunları söylemiştir:“Evladım! Kendime yirmi dakika ayırabilsem hiçbir rahatsızlığım kalmayacak. Fakat onu bile ayıramıyorum. Bu arada Süleyman Efendi Anadolu ve İstanbul’da yetişen talebeleri vatanın çeşitli yerlerine hizmete, talebe okutma ve halkı irşad etmeye gönderiyordu. Onlardan aldığı hizmet haberleri, en sevdiği şeylerdendi. Hepsini tek tek dinler, onları teşvik ederdi. Bir gün Prof. Dr. Asaf Ataseven, Süleyman Efendi’yi ziyarete gittiğinde, Süleyman Efendinin arkasında bazı yerleri işaretlenmiş bir harita görerek mahiyetini sormuş, o da bunların, açılan Kur’an kurslarının yerleri olduğunu ifade etmişti. Talebelerinin hizmete şevkle gitmesi onu sevince garkederdi. Bolu’da bir gün sonra hizmete dağılacak talebelere yaşlıca bir zat: “- Nereye gönderilse gider misiniz?” diye sormuş, talebelerin hepsi ayni cevabi vermişti: “- Nereye olsa gideriz çünkü Hz. Üstad bizi yalnız bırakmaz.” “- Siz Hz. Üstad’ı annenizden babanızdan daha mı çok seviyorsunuz?” “-Evet, biz Hz. Üstad’ı annemizden, babamızdan daha çok seviyoruz.” Bunun üzerine o zat, hadiseyi Efendi Hazretlerine anlatır. Efendi Hazretleri de: “- Tabii... Anne babaları onların bu denî dünyaya gelmelerine vesile olmuştur. Biz ise onları lem-i ervahtan alıyoruz, dünya, kabir, mahşer ve sualden geçirip, cennet ve cemal-i İlahiye kadar götürüyoruz” buyururlar. 1951 yılında Süleyman Efendi, Şehzadebaşı’dan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı. Bütün bu zorlu yıllar boyunca, Valide Sultan, Efendi Hazretleri’ne destek oluyor, sıkıntıları, zorlukları paylaşıyordu. Sıkıntıların çok olduğu senelerin birinde Valide Sultan, “60 talebenin bir arada, huzur içinde, sıkıntısız olarak ders okuduğunu görürsem 60 kurban keseceğim” diye nezretmişti. 1955’lerde sadece bir kursta 160 talebe bir arada huzur içinde ders okuyordu. Valide Sultanımız da her hafta bir kurban kestirip talebeye ikram ettirmek suretiyle nezrini yerine getiriyordu. Süleyman Efendi, Anadolu’da kurs açma faaliyeti üzerinde çok titiz duruyor, bu işin manevi mesuliyetini de hesaba kattığı için hiç gevşeklik göstermiyordu. Yeni bir Kur’an kursunun açıldığı haberi geldi mi sanki dünya onun oluyordu. Ders okutuyor veya sohbet ediyor olsa bile ara verip hemen şükür namazı kılıyordu. Yetiştirmiş olduğu talebesini Anadolu’ya göndermek istediği zaman talebeleri de şevkle o hizmete talip olurlardı. Çünkü onlar üstadlarının gittikleri her yerde kendileriyle beraber olduğuna ve kendilerini yalnız bırakmayacağına inanırlardı. Onu annelerinden ve babalarından daha çok seviyorlardı. Bunun hikmetini Süleyman Efendi’ye soran Hacı Ahmet Şen’e Efendi Hazretleri’nin verdiği cevap gayet manidardır: “Anne ve babaları onların dünyaya gelmelerine sebeb-i zahiri oldu. Biz ise onları bu alemden aldığımız gibi alem-i berzahtan, mahşerden, sırattan geçirip cennet ve cemal-i İlahiye kadar götüreceğiz.” Talebelerinin zevkle hizmete talip olmaları onu ziyadesiyle sevindiriyor, onlara dünya ve Ahiret saadeti için dualar ediyordu. Hizmete gönderdiği talebelerinin hepsi de üzerlerine düşen vazifeleri eksiksiz olarak yerine getiriyordu. Dine, Kur’an’a, ezana susamış olan halka hemen bir bütünlük içine girmişlerdi. Halk bu din, ilim, hizmet aşıklarını en samimi duygularla bağrına basmıştı.Aynı zamanda da hayrete düşüyorlardı. Çünkü bu talebelerin yaşları çok genç, hepsi de delikanlı çağında insanlar ama tabir-i caizse her biri bir iman kalesi ve ilim deryası idiler. Nasibi olan Müslümanlar “Sizin hocanız kim? Sizleri yetiştiren zat kim? Beni ona götürür müsün” gibi ifadeleri sarf etmekten kendilerini alamıyorlardı. Bu hal clib-i dikkattir. Çünkü daha emsalleri sokaklarda oynarken bu talebeler hakikat-i Muhammedi kürsüsünden insanlığı hidayete erdirmek için inciler saçıyor, vaaz ediyorlardı. Büyük muharrir Necip Fazıl, bu talebeleri “Son Devrin Din Mazlumları” isimli eserinde şöyle destanlaştırmaktadır: “Süleyman Efendi, beni bu gençlerle temasa geçirmiş ve bahçemizde yattığı halde farkında olmadığımız bir hazinenin keşfi gibi, hayretle karşılık bir takdir duygusuna boğmuştur. Evet, o zamana kadar cansız bir ezber zemini üzerinde öne arkaya sallantılı, papağanvri bir tekrarlama işinden ibaret zannettiğim ve İslam’ın, fezayı milyonlarca projektörle delici kainat görüşlerine yabancı saydığım Kur’an kursları faaliyeti hayret ve saadetle gördüm ki: Gökten necaset yağan bir devirde üzerlerine tek kir bulaşmamış, zeka ve irfanları her inceliğe ulaşmış güdücüler elindedir. Ve bu genç güdücüler mevki ve istikamet tayini noktasından bütün dost ve düşman kutupları, doktorların sıhhat ve marazı tanıdıkları gibi teşhis ehliyetindedir. Diyebilirim ki, Türkiye’de, Kur’an kursları topluluğu ayarında vahdet, merkeziyet ve davalarında salabet belirtici ikinci bir teşekkül mevcut değildir. Bu topluluk, terbiyesini Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan’dan alanların veya alanlardan alanların tablolaştırdığı kadrodur ve bu tabloda şahıs, fikir, ilim, usul, her unsurun doğrudan doğruya bağlı olduğu tek mihrak, tek kelimeyle şeriattır. İşte bağlılıklarındaki kuvvete bu manayı verdiğim, bütün gençliğe tavsiyem gibi şeriatı bu manada idealleştirmelerini ve şeriat aşkını bu manada şuurlaştırmalarını beklediğim ve kendilerini yeni iman neslinin en saf ve en temiz damarlarından biri saydığım Kur’an kursları topluluğuna yakınlığım buradan geliyor.” Ne hazindir ki, diyanet camiasında bazıları bu din alimi ordusundan rahatsız olmuş ve onları diyanetten tasfiye etmek için değişik iftira ve bühtanlar ortaya atarak kasıtlı senaryolar hazırlayıp kendilerine kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Üzülerek belirtmek gerekir ki her devirde böyle iftiralara ve iftiracılara inanan ve ona taraftar olanlar çıkmıştır. Bu ve buna benzer iftiralarla kamuoyu karıştırılmış ve bu genç hizmet ordusunu diyanetten tasfiye işi başlamıştır. Yine Necip Fazılbu tür insanların maksatlarını şöyle dile getirmektedir: “Herkes pireler gibi deliklerine saklanır ve ortaya çıkmazken tam 33 yıl bu davanın çilesini çekmiş ve büyük meselenin nirengi noktalarını göstermiş biri olarak kaydedeyim ki; din öğreticiliği bahsinde Süleymancılar diye yaftalanan topluluğa dil uzatanlar ve onları köstekleyenler hakikatten uzak, sadece çekememe duygusuna bağlı, nefsine emin olmama uhdesinden gelen tepkilerden ibarettir. Bu da pek çoklarınca gayenin İslam değil, şahıs ve zümre hırsı olduğunun şaşmaz ifadesidir. 2.4. Kur’an ve Arapça Tedris Usulü ve Takip Ettiği Yöntemler Süleyman Efendi ders okutma metodu olarak medreselerden farklı bir metod uygulamıştır. O, bugün eğitimcilerin ısrarla uygulanmasını istediği“talebeyi faal hale getiren, uygulama metodunu”kullanmıştır. Zira bu metod daha kalıcı olmakta ve daha kısa sürede daha yüksek verim vermektedir. Medreselerde takrir metodu uygulanıyor, hoca dersi anlatıyor talebe de hocasını dinliyor ve bütün kitapları kuru kuruya ezberliyordu. Dolayısıyla beyinlere aşırı yük yükleniyor ve talebe yıllarca ders okuyordu. Süleyman Efendi ise bazı dersler hariç ezberletme yapmıyor, dersi talebenin kendisini okutturuyor ve onun eksikliklerini tamamlıyordu. Bu sayede hem talebeye değer verildiği için güven geliyor, hem de dersler uygulamalı olduğu için daha kalıcı oluyordu. Süleyman Efendi, dersleri tercüme kitaplardan öğretmek yerine emsileden başlayarak bütün büyük ulemanın bilhassa Osmanlı medreselerinde takip edilen temel kitaplar vasıtasıyla İslamiyet’i kaynağından orijinal dili olan Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir. O, eser yazmak ile vakit geçirmektense, yazılı olan eserleri okutup, insan yetiştirmeyi, onlara ruh vermeyi tercih etmiştir. Osmanlı medreselerini kendine numune olarak almış ve talebelerine Osmanlı’yı misal olarak göstermiştir. Yok olmaya yüz tutan, iman, itikat ve ibadetleri tekrar yeşertip yaşartmak ve muhafaza edebilmek için İslam akaidinin ve ehl-i sünnet düşüncesinin temeli yani usul-ü dinde asil olan tahkiki, füru-u dinde asil olan taklidi öğretirken şerh-i akaidi günümüzdeki ve tarihteki sapıklıkları tanıtmış ve dalalet fırkalarına düşmekten muhafaza etmiştir. Süleyman Efendi, medreselerde 15-20 senede ancak okutulup öğretilen kitapları azami 3-5 senede okutmaya muvaffak olmuştur. Bunun sebebi elbette ihlaslı zahiri gayretleri yanında manevi tasarruflarıydı. Onun “Cenaba-ı Hakk’ın yüz esmasının tasarrufları bize çevrildi. Biz bunlardan ancak bir tanesini kullanıyoruz. O da talebelerimizi çabuk yetiştirmektir.” ifadeleri bu hakikati bildirmektedir. Onun ilim öğretme hususunda talebe ile nasıl meşgul olduğunu, onlara nasıl ders anlattığını Hacı Ali Şeker şöyle anlatmaktadır: “Bir gün Konyalı Hacı Mustafa Efendi ile Kısıklı’daki kursa gitmiştik. Efendi Hazretleri sohbet ederken bir ara talebeleri çağırdı. Nasıl ders okuttuğunu ve niçin çabuk meyveler alındığını bize şöyle gösterdi: Efendi Hazretleri gayet mülayim bir tavır ve kendine mahsus bir eda ile; “- Oku bakayım evladım” dedi. En baştaki talebe de kitaptan ibare okumaya başladı. Ve kendi bildiği kadar mana verdi. Eksiklerini Efendi Hazretleri tamamladı. O mevzuda ilave bilgiler verdi. Sıra ikinci talebeye gelmişti. Müteakip ibareyi o da okudu. Verebildiği kadar mana verdi. Talebeye yardımcı olabilmek için bazı hatırlatıcı sorular sordu. Talebe o soruların cevabını verdikten sonra önündeki ibareyi daha kolay çözmeye başladı. Talebe bir taraftan da hocasının önünde kendi bilgilerini hatırlayarak ibareyi çözünce, iştiyaka geliyor ve daha ilerisini okumak istiyordu. Bu esnada Efendi Hazretleri’nin mülayim bir baba gibi okşayıcı sesi yetişiyordu: “Sen oku evladım.. zamire dikkat et.. ikinci baçtan okuyacaksın.. naib-i faili unutma...”Biz bu ders okuma şekline hayran olmuştuk. O yaşıma rağmen bende ders okuma iştiyakı doğdu.” Süleyman Efendi talebelerinin ezbercilik yerine dersin özünü kavramalarına önem verirdi. İbarenin bütünü ve anlatmak isteneni anlayabilmişlerse telaffuz ve irab hatalarına kızmaz, “dumanı doğru çıksın yeter” derdi. Halkadaki bütün talebeye ibare okuturdu. Bu yüzden talebeler dersten önce derse hazırlanmış olarak gelirlerdi. Onun en önemli eğitim metodlarından biri de sevgidir. O, talebelerine bir ana-baba şefkatiyle yaklaşıyor, onların her türlü dertleriyle dertleniyor ve çaresi için maddi-manevi elinden gelen bütün fedakarlıkları gösteriyordu. Süleyman Efendi, bu şekilde Osmanlı’da koskoca bir müessese olan medreseyi tek başına yaşatmış ve halen talebeleri de onun bu usulünü devam ettirmektedirler. Onun vefatıyla bu hizmetlerde ve ders okutma şekillerinde aksama olmamış ve bunlar ondan alınan manevi terbiye ve feyzle sanki bugün ihdas edilmiş gibi tazeliğini ve orjinalligini korumaktadır. 2.5. Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği Federasyonu Kur’an kursu faaliyetleri “Kur’an Kursları Federasyonu” adı altında resmi olarak yürütülmektedir. Çeşitli evrelerden sonra bu federasyon “Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği Federasyonu” adını alarak faaliyetlerine devam etmektedir. Bu federasyonun bugünkü tüzüğünde yer alan bazı maddeleri, onların faaliyetlerinin boyutunu göstermesi açısından burada kısaca zikretmek istiyoruz. Federasyonun şu andaki tüzüğüne göre gayesi, kurs ve okul talebelerine yardim gayesiyle kurularak faaliyette bulunan bilumum üye derneklere ve bunların himaye ettikleri talebelere maddeten ve manen yardımcı olmak ve onları her bakımdan korumak, üye derneklerin faaliyetlerinde düzenli çalışmayı ve işbirliğini temin etmek, münferit olarak halline muvaffak olamadıkları meseleleri halletmede kendilerine yardımcı olmaktır. Federasyon bu gayeyi gerçekleştirmek için aşağıda belirtilen hususlarda çalışmalar yapmaktadır: 1. Üye derneklerin mevzuata göre her türlü hak ve menfaatlerini korumak ve üyeler arasındaki sosyal dayanışma ve yardımlaşma şuurunu geliştirmek için lüzum eden çalışmaları yapmak, tedbirleri almak. 2. Üye derneklerin ve bunların ilgilendikleri talebelerin haklarını ve menfaatlerini korumak, bunlara mevzuat dahilinde daha geniş haklar ve menfaat temini için gayret göstermek 3. Millî, ananevî, örf ve adetlerimize uygun, sosyal, ahlkî, manevî, iktisdî ve kültürel hususlarda gayr-i siyasi mahiyette ilmî konferanslar, seminerler, toplantılar ve dersler tertip etmek, dergi, gazete ve broşür neşretmek suretiyle üye dernek mensuplarının ve talebelerinin kültür seviyelerinin yükselmesine yardım etmek. 4. Üye derneklerden ihtiyacı olanlara, kendi imkanları elverdiği ölçüde, menkul ve gayri menkuller de dahil olmak üzere her türlü mal ve para yardımı yapmak. 5. Yukarıda sayılan hususların tahakkuku için gayri menkul mal edinmek, bina inşa ettirmek ve mezkur binaları ve müştemilatını hizmete açmak, bina ve daire kiralamak. 6. Binaların muhafazası için icap eden bakımı ve tamiratı yapmak. 7. Vakıf mevzuatına uygun olarak federasyonun gayesine uygun vakıf kurmak. Görüldüğü gibi talebe yurdu faaliyetleri bugün resmiyet yönünden de ciddi esaslara oturtulmuş ve herhangi bir resmi engele mahal bırakmadan hizmete devam etmektedir. Bu topluluğun maddi ve manevi ruh mimarı olan Süleyman Efendi hakkında M. Necati Bursalı şöyle bir tespitte bulunmaktadır: “Süleyman Efendinin en büyük hususiyetlerinden biri de şüphesiz ki Allah’ın kelamı olan Kur’an-i Kerim’e ettiği hizmetlerdir. Allah demenin bile yasak edildiği o karanlık günlerde bu işi başarabilmek için insanda Uhud Dağı gibi yürek olması gerek. Büyük insanların çileleri de büyük olur. Süleyman Efendi de pek çok ezalar, cefalar çekmiştir. O, hiçbir zulüm ve cefadan yılmadı. Kur’an caddesinde ömür arabasını son nefesine kadar sürdü.” Süleyman Efendi büyük bir mücadele ve dava ruhuna sahipti. Onu, muasırlarında nadiren rastlanan bir aksiyon insanı olarak müşahede ediyoruz. Hatta sadece kendilerine değil, ondan feyz almış, rahle-i tedrisinde bulunmuş nice talebelerinde dahi günümüzde ayni hasleti müşahede ediyoruz. Onun aksiyon cephesini ifade etmesi bakımından talebelerine söylediği şu sözleri burada aynen zikretmek istiyorum: “Biz, ömrümüzde bir defa olsun sırtımızı yaslayıp rahat oturmadık, huzur-u İlhî’de böyle bir kaydımız yoktur. Allah (c.c) ve Rasulü buna şahittir. Aklınızı başınıza alın.” Buradan da anlaşıldığına göre Süleyman Efendi, gecesi ve gündüzüyle bütün ömrünü Ümmet-i Muhammed’e hizmet için tahsis etmiştir. O, “aklinizi başınıza alin” derken fani olan bu dünyada yapılacak en iyi işin Allah’ın dinine ve kitabına hizmet olduğunu, ümmet-i Muhammed’i hidayete erdirmek olduğunu tembih etmekte ve bu uğurda da talebelerinin gece-gündüz çalışmalarını, zevk ü sefa peşinde koşmamalarını istemektedir. Yine vazifelerinin ne olduğunu evlatlarına hatırlatan ve ömür boyu hizmet düsturları olan bir sözünü talebelerinden Mehmet Bozkır şöyle anlatmaktadır: “Evlatlarım! Bugün insanların pek çokları vadilerden akan sel gibi cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. Nasıl ki bir afet olur, dağda derede sel ne bulursa alıp götürürse; dinsizlik, ahlaksızlık ve cehalet de insanları böylesine cehenneme götürüyor. İnsanlar bu selden kendilerine lazım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa; biz ve benim evlatlarım, ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız.” Peki günümüzde sayıları üç binlerle ifade edilen ve dünyanın her köşesine yayılmış olan bu talebe yurtlarının (Kur’an kurslarının) maddi ihtiyaçları nasıl karşılanıyor? Bazılarının tabiriyle değirmenin suyu nereden geliyor? Vaktiyle kimileri “Bunlar Mussolini’den para yardımı alıyorlar” demişler hatta bu mevzuda Alanya’da mahkemeye verilmişler. Günlerce süren asılsız dava beraat ile neticelenmiştir. Süleyman Efendi cemaati, halka hizmeti Hak’a hizmet olarak telakki etmişler ve maddi finansı da zekat ve öşür müessesini ihya ederek halktan temin etmişlerdir. Zekat ve mahsulün zekatı olan öşür Allah’ın kullarına bir emridir. Süleyman Efendi bu husus üzerinde ısrarla durmuştur. Ayni hassasiyeti bugün talebeleri de göstermektedir. Talebeleri mahsullerin öşrünü İslam’da emredildiği şekliyle hesaplayıp gerekli olan yerlere vermekte ve diğer Müslümanların da öşürlerini vermelerine vesile olmaktadırlar. Bu şekilde bu kurslar zekat, öşür ve yardımsever zenginlerin yardımlarıyla finanse edilmektedir. 2.6. Cezayir Müslümanları İçin Ettiği Dua ve Kütahya-Bursa Hadiseleri Süleyman Efendi dünyadaki bütün Müslümanların derdini kendine dert edinmişti. 1956’da Cezayir Müslümanları Fransızlara karşı istiklal mücadelesi verirken Türkiye hükümeti beynelmilel mahfillerde Fransızları desteklemiş ve Milletler Cemiyeti’ndeki oylamanın Cezayirliler aleyhine neticelenmesinde etkili olmuştu. İslam dünyasında Türkiye’ye olan itimadın, yıllarca sürecek şekilde, kaybedilmesine sebep olan bu politika on binlerce müslümanin kanının Fransızlarca akıtılmasına da alet olmuştu.Cezayirli kardeşlerimizin sızısını içinde duyan Süleyman Efendi, dayanamamış, vaazlarda “Cezayirli kardeşlerimize hiç olmazsa dua edelim!” sözleriyle gönlünün feryadını aksettirmiştir. Bu dua üzerine defaatle ifadesi alınmıştır. 1956’larda tekrar baskı ortamı oluşmaya başlamıştı. Zira rejimin sadece partisi değişmiş, zihniyeti değişmemişti. Hükümet kendi kuyusunu kazarak Müslümanlara nefes aldirmamaya başlamıştı. Küfrün en ağır zulümleri yine en ağır vazifeyi yüklenene geldi: Bursa’da düzmece Mehdi hadisesi olarak bildiğimiz tertip... Namaz kılmasını bile bilmeyen bir takım kişiler, akşam vakti Ulu Camiye geldiler. Ertesi gün Cuma namazında hutbe esnasında hadise çıkartıp, müdahale edenlere de saldırdılar. Yakalandıkları vakit, tertip gereği kendilerini Süleyman Efendinin gönderdiğini iddia ettiler. Bunun üzerine Süleyman Efendi, 59 gün Kütahya Hapishanesinde tutuldu. Lakin o, orada bile Kur’an-ı Kerim’e hizmetten geri kalmayıp nice mahkumların hidayetlerine vesile oldu. Mahkemede Süleyman Efendi tarafından gönderildiklerini iddia eden kimseler, Süleyman Efendinin “hazirundan hangisi olduğu”nu bilemediler ve hakim tarafından kovuldular. Süleyman Efendi beraat etti ama 59 günlük hapsin telafisi mümkün değildi... Hapisten çıkınca “Efendim, rahatsızsınız biraz dinlenin” diyenlere: “Tekeri patlayan şoför, tamir bitince kaybettiği vakti kazanmak için daha hızlı gider. biz de bu iki aylık kaybı daha fazla çalışıp kapatalım” buyurmuşlardır. (4) ULEMANIN GÖZÜYLE SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ ( 5 ) Üstad Bediüzzaman Said Nursi Süleyman efendi’nin yakın talebelerinden muhterem Mehmed Emre hocaefendi anlatıyor: “Sivrihisar’da vazifeye başladığım sırada ziyaretime gelen Emirdağ Müftüsü Mehmet Oral’a iade-i ziyarette bulunmak üzere Emirdağ’a gitmiştim. Bahsi geçen zat beni birkaç gün misafir etti. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin bu ilçede bulunduğunu öğrenince Kur’an Kursu öğreticisi Hafız İbrahim ile birlikte üstadı ziyarete gittik.Bu muhterem zatın ikamet ettiği ev, Kur’an Kursu’nun tam karşısındaydı.Sokak kapısından içeri girince elle yazılmış bir kağıdın kapısının arkasına raptedildiğini gördüm. Ve merak saikasıyla yaklaşıp okudum. Üstadın ifadesiyle kaleme alınmış bulunan yazıda şöyle deniyordu: “Ben yaşlı ve hasta bir Said’im. Beni ziyaret etmek isteyenler kitaplarımı okusunlar.Böylece daha çok istifade ederler.” Üstad Hazretlerinin hizmetinde bulunan Zübeyr, bizi görünce aşağı indi ve maksadımızı öğrenince kapının arasındaki kağıdı gösterdi. Ben “O yazıyı siz gelmeden önce okudum. Buna rağmen ziyaret etmek istiyorum. Kabul etmezlerse geri gideriz” dedim. Yukarıya gidip geldi ve üstadın huzuruna kabul edileceğimizi haber verdi, sevindim. Odadan içeri girdiğimizde üstad,oturmakta bulunduğu karyolanın üzerinde iki dizi üzerine gelerek boynuma sarıldı. Ben de elini öpüp oturdum. Said Nursi hazretleri kendine mahsus şivesiyle ; “Müftü deyince yaşlı,ihtiyar bir kimse tasavvur ediyordum. Sen gençmişsin. Kimde okudun?” dedi. Ben: “Süleyman efendi hazretlerinde” cevabını verdim. Bunun üzerine; Üstad, “Ben kendini görmemişem. Fakat manen tanırım. Ulema-i su İslam dininin şerefini ayak altına düşürdüler. Fakat o bunu minarenin şerefesi gibi yükseltti. Onu ve talebelerini okuduğum evradın sevabına ortak kılıyorum.” dedi. Pırıl pırıl parlayan gözleri,zekasındaki fevkaladeliği yansıtmaktaydı. Bakışlarındaki maveralara uzanan bir ruh hasleti müşahede olunuyordu. Kemalatını aynelyakin müşahede ederek yarım saat kadar huzurunda bulunduktan sonra duasını ve müsaadesini talep ederek ayrıldım.” (Mehmed Emre-Hatıralarım.s:55-56-Erhan yay.) Bediüzzaman’ın talebelerinden Mustafa Sungur şöyle bir hatıra nakletmektedir: “16 Eylül 1959 tarihiydi. Bediüzzaman Hazretleri aniden şiddetle rahatsız oldu. Bu rahatsızlığı üç gün devam etti. Gazete okumadığından ve radyo dinlemediğinden hâl-i âlemden haberi yoktu. Üç gün sonra İstanbul’dan Rüşdü Bey isimli talebesi geldi. Onu görünce hemen ahvâl-i âlemden ve İstanbul’da ne olup bittiğinden sordu. O da “Üstadım, Süleyman Efendi vefat etti” deyince, üstad birden kalkarak “Kardeşim, Şeyh Süleyman mı? Şeyh Süleyman mı?” diyerek dikkatle sordu. “Evet üstadım, Şeyh Süleyman” deyince Bediüzzaman şöyle dedi: “Kardeşim ne zaman vefat etti?” Bu soruya verilen cevap bizi daha da hayrete düşürmüştü. Zira tam vefat ettiği saat Bediüzzaman hastalanmış ve bu manevi elemi hissetmişti. Bediüzzaman, devamla “Kardeşim, Allah rahmet eylesin, Allah rahmet eylesin, mübarek veli bir zattı, mühim hizmetler ifa etti. Allah rahmet eylesin.” (Prof.Ahmed Akgündüz-Arşiv belgeleri ışığında Süleyman Hilmi Tunahan-Osav yay.) Süleyman efendinin bendelerinden Arif Hikmet Köklü beyefendi 14.09.2001'de şu enteresan hatırayı anlatmışlardır; "Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı.Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman efendi hazretlerine "Biz Said Nursi'yi nasıl bileceğiz?" diye sordum. "Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye'de en sevdiğim zattır" dediler.Yanından bir zat çıkıyordu,onu kast ederek "Siz gelmeden önce bir zat gelmişti. Said Nursi hazretlerinin yanından gelmiş ve sohbetinde bulunmuş. Sohbette bizim bahsimiz olmuş.Ayağa kalkarak: "Ne kadar sevap kazanmışsam yarısını Şeyh Süleyman efendiye veriyorum" dediğini bize nakletti. Biz de o zata dedik:"Biz de bu güne kadar sevap ve hayır namına ne kazandı isek hepsini Said Nursi hazretlerine hediye ediyoruz. Bunu kendisine bildirirsiniz." ...Yine Arif beyin nakline göre Süleyman efendi şöyle buyurmuş: "Said Nursi'ye makamını bizzat Resulullah vermiştir.En yüksek dereceye çıkmıştır.Hz.Allah'ın ilham ettiği şekilde yazacak,onun hizmeti de öyle..." ...Halen Hollanda'da bulunan Abdullah Tekin hocaefendi de şöyle bir hatıra naklediyorlar: "Risale-i nurları okumakla birlikte çeşitli hocaefendilerimizden dersler de alıyorduk. Hacı Süleyman efendi hazretlerinden de uzun zaman ders aldık. Merhum bizim nurlarla irtibatımızı biliyordu.Bir gün yakın talebelerine; "Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleriyle aranızda zerre miktar bir ihtilaf çıkarırsanız huzur-u ilahide iki elim yakanızdadır...Abdullah evladımız iki yerden feyiz alıyor.Bediüzzaman hazretleri o vazife ile tavzif edilmiş, biz de bu vazife ile tavzif edilmişiz." buyurdu. Mehmed Kırkıncı Hocaefendi "Bu zat daha ne yapsın ki? Almanya’da ve yurtta her vilayette bu kadar Kur’an kursları var. Her çocuğu Kuran’a bağladı. Arapça’yı sevdirdi. Tedrisatı sevdirdi. Bu kadar insanin kalbini Kuran’a bağlamak Hilmi Tunahan’a nasip oldu. Allah ondan razı ol. (Aksiyon dergisi-sayı-37) Mehmed Kırkıncı Hoca, dersiamlardan Dursun efendi’nin Süleyman efendi hakkındaki bir sözünü de şöyle anlatmaktadır: “1970’li yıllarda dersiâmlardan ve Mahmud Efendi’nin hocası olan Of’lu Hacı Dursun Efendi, Erzurum’daki Kümbet Medresemizi ziyaret etmişti. Her yönüyle büyük bir alim olan Dursun Efendi’ye herkesi sordum ve o da anlattı. Mesele Silistre’li Süleyman Efendi’ye gelince aynen şu cümleleri söyledi: “Süleyman Efendi de dersiâmdır; ancak o Allah’ın hususi bir inayet ve ihsanına mazhardır ve akranlarından farklı bir simadır. Başından beri onun böyle olduğunu hissediyorduk.”(Ahmed Akgündüz.age.) EMEKLİ PİLOT ALBAY KEMAL SEZGİN BEY ÜSTAZINI ANLATIYOR ( 6 ) 25 YIL PİLOTLUK YAPTIM. ÇOK TEHLİKELİ ANIMDA O’NDAN İSTİMDÂD ETTİM. ALLAH’IN LÜTFÜYLE İŞTE BUGÜN YAŞIYORUM. Efendi Hazretleri hakkında hatıralarım pek çok. Bir tanesini anlatayım: Dedem Fevzi Bey emekli binbaşı idi. Bende bir zamanlar onun yanında kalıyordum. Dedem çok sade bir hayat yaşarlardı. Hatta bir odası vardı. Orada devamlı ibadet,zikir ve fikirle meşgul olurdu. Odasında bazı kere kilim veya halının üzerinde yatardı. Odası öyle pek mutazam değildi. Bir gün Efendi hazretleri yine dedemin evine teşrif ettiler. Bizde ordaydık. Efendi hazretleri: “Oh maşallah! Odan ne kadar güzel, süslü!” diye dedeme iltifatta bulundular. Biz şaşırdık, oda okadar güzel ve süslü değildi. Neden böyle dedi diye sözündeki inceliği anlayamamıştık. Efendi hazretleri gittikten sonra dedeme sorduk: dedem dedi ki: “Evladım Efendi hazretleri odanın zahiri görüntüsünden bahsetmedi. O, içerisinde zikir ve ibadet yapıldığı için manen süslü olduğunu gördü de onun için böyle buyurdu.” Öyledir. İbadet yapılan yerler manen çok güzeldir ve çok süslüdür. Ama onu kalp gözü açık olanlar görür ve bilir. Bir gün yine dedem bana şöyle bir hatırasını anlattı: Efendi hazretleri İstanbul’un çeşitli camilerinde ve bu meyanda Üsküdar’da vaaz ediyordu. Üsküdar’da Aziz Mahmud-u Hudai (K.S.) o camide vaaz vermişler. Vaazdan sonra cemaat çıkıp gider ve bir o imamla birde dedem kalır. Dedem o imam ve Efendi hazretleri Aziz Mahmud-u Hudai’yi ziyarete gitmişler. Efendi Hazretleri türbenin bir tarafında bir müddet murakabede kaldıktan sonra dedemle imamda arkada bekliyorlarmış. Dedem diyor ki: “Efendi hazretleri uzun müddet murakabede kaldıktan sonra bize döndü ve imama şöyle dedi. Aziz Mahmud-u Hüdai hazretleri buyuruyor ki: Sen zaman zaman imamlığı başkalarına bırakıyorsun? Biz onu buraya seçtik de getirdik. İmamlığı başkalarına bırakmasın! Bir mazeret dolayısıyla namazı başkasına bırakırsa o namazın parasını namazı kıldırana vermesi lazım. Veya helalleşmesi gerekir.Aksi halde kıldırmadığı namazlardan dolayı alacağı para ona haram olur. Haram para yiyen imamı da biz buraya bırakmayız. Biz onu seçtik de getirdik. Söyle de dikkat etsin..! Bunları duyan imam efendi hüngür hüngür ağlamaya başlıyor ve Efendi hazretlerinin ellerine, ayaklarına kapanıyor. Böyle daha bir çok hatıraları vardır. Yine başka bir hatıra şöyle: Bunu ben bizzat kendi gözlerimle görmedim ama, Efendi hazretlerine çok yakın bir büyüğümüzden işittim. Efendi hazretleri irtihal buyurdukları zaman defin ruhsatı için bir doktor çağırıyorlar. Doktor Müslümanlıkla pek yakın ilgisi olan birisi de değil. Doktor geliyor. Efendi hazretlerinin üzerindeki çarşafı kaldırıp göğsünü açıp bakıyor. Doktor Efendi hazretlerinin üzerini açar açmaz bir de ne görsün! Efendi hazretlerinin bütün vücudu nur saçıyor. Bunu gören doktor, bir acayip oluyor ve kendisini tutamıyor. Orada Efendi hazretlerinin ayaklarına kapanmış ve şöyle demiş: “Seni sağlığında tanıyamamışım! Sen evliyaların evliyasısın!...İşte defin ruhsatı vermek için ona bakmaya gelen bir doktorun onun büyüklüğünü görünce ağlamaktan ve onun ayaklarına kapanmaktan kendini alamamıştır. Zaten Efendi hazretleri pek keramet göstermek istemezlerdi. Şöyle buyururlardı: “Evlatlarım! En büyük keramet, ümmeti Muhammedin kalbine iman,nur ve feyizaşılamaktır.” Onun için daima keramet göstermekten kaçınırlardı. Onun en büyük gayreti dine hizmet ümmeti Muhammedi düşmüş olduğu bataklıktan kurtarmak ve onlara iman ve ahlak vermekti. Hayatı boyunca bunun mücadelesini vermişti. Korkmadan yılmadan bütün varlığını bu yolda harcamıştır. İşte onun en büyük kerameti dine olan hizmetidir. Bundan daha büyük keramet düşünemiyorum.Bugün eserleri meydandadır. Dünyanın her yerinde onun eserlerine rastlamak mümkündür. Efendi hazretlerinin hizmet verdiği devirler çok korkunç ve tehlikeli devirlerdi. Hiç kimse bu işe cesaret gösteremedi. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırdı. Bir çoklarının kaçacak delik aradıkları o korkunç devirde Efendi hazretleri hiç durmadan, korkmadan ve yılmadan hayatı boyunca Din-i Celil-i İslam’ı okuttu, öğretti ve din alimi yetiştirdi. Nasıl anlatayım. Yetişen nesiller tamamen cahil ve din duygusundan mahrum olarak yetişiyorlardı. Ben vazifeli olarak bir çok yerlere gittim. İngiltere ve Amerika’ya gittim. Oralarda Hıristiyanların dinlerine ne şekilde bağlı olduklarını gördüm. Bizden giden müslümanlar oralarda çok zayıf kalıyordu. Hatta bizim Türklerden birisi Amerika’ya gidip orda bir hıristiyan kızıyla evlenmiş ve kızı kendi dini ile alenen ibadet yapıyordu. Fakat müslüman olan erkek bir şey bilmediği için ne yapacağını şaşırmıştı.Kendisiyle alay etmişlerdi. Öyle ya, Hıristiyansan kiliseye gidersin, müslümansan camiye.... Sen hiç birisine gitmiyorsun, o halde nesin? Diye.. Adam çok utanmış ve bizden ilmihal kitapları istemişti. “ Aman ne olur bana namaz kılacak kadar bir şeyler öğrenebilmem için bazı dini kitaplar gönder” diye yalvarmıştı. İşte Efendi hazretleri müslümanların dini bakımdan bu kadar zayıf olduğu devirde dini ihya etmeye çalışmıştır. Cenaze namazı kıldıracak hoca kalmamıştı. Böyle bir devirde hem de ne zahmetler çekerek dine hizmet etti. Hatta Efendi hazretleri üç gün kadar dedemle de nezarete alındılar. Bunun gibi daha bir çok sıkıntı ve zahmetlere katlanmış fakat hiçbir zaman yılmamıştır. Ölünceye kadar bu vazifeyi devam ettirmiştir. Hatta dedem anlatırdı. O zamanlar Efendi hazretleri çeşitli yerlerde sohbetler yapardı. İsmet İnönü’nün kardeşi Ahmet beyde Efendi hazretlerinin sohbetine gelirlermiş. Bütün sohbetlerinde Efendi hazretleri polis nezaretinde tutulurmuş, yani polis onu devamlı takip edermiş. Ben Efendi hazretlerini ara sıra ziyarete giderdim. Bana haber gönderdi ki; “Beni fazla ziyaret etmesin, belki kendisine (yani bana) bir zarar gelir diye.” Bu kadar sıkı takip ediliyordu. Bu şartlar altında hizmet verdi ki, her zaman ölüm, hapis ve ceza tehdidi altındaydı. Sağlığında çok güç şartlar altında hizmet ediyorlardı, ama hamdolsun şimdi onun talebeleri çok daha rahat, onun yolunu devam ettiriyorlar. Efendi hazretlerinin batını hallerinden biz ancak anlayabildiğimiz kadar bahsederiz. Onu tam olarak anlamamız ve anlatmamız mümkün değildir. Ben üç dört tane imtihan kazanmıştım. Ve mutlaka Amerika’ya gitmem gerekiyordu. Fakat bütün çalışmalarımıza rağmen bir türlü buna muvaffak olamadık. Bir yandan mutlaka Amerika’ya gitmem gerekirken, diğer yandan bir türlü tayin emrim çıkmıyordu. Kendi kendime üzülüyor ve düşünüp duruyordum. Bir defasında da şöyle düşündüm: “Ah efendi hazretleri sağ olsaydı da kendilerine sorsaydım. Amerika’ya gidebilecek miyim, gidemeyecek miyim?” Ki, ben bu durumla karşılaştığım zaman Efendi hazretleri irtihal etmişler ve irtihallerinden sonra bir sene geçmişti. Ben böyle düşünürken, hemen o akşam rüyamda kendisini gördüm. Rüyada bana aynen şöyle dedi. “Merak etme evladım, yakında gideceksin” Aradan üç-dört gün geçti ve hemen bizim tayin emrimiz çıktı.Böylece biz Amerika’ya gittik. Daha böyle nice hatıralar... Küçükken rahmetli annem bana şöyle derdi: “Oğlum sıkıştığın zaman Abdülkadir Geylani Hazretlerinden ve Efendi hazretlerinden yardım iste” Zaten Efendi hazretleri Nakşi olduğu kadar da kadiri kolundan tasarruf sahibiydi. Ben de 25 sene pilotluk yaptım. Tabii havada uçuyorsun. Hava bozuk oluyor, nice tehlikelerle karşılaşırsın. Öyle an olur ki, Allah ile başbaşa kalırsın. Başka kimse bulamazsın. İşte ben çok tehlikeli anlarda bile, efendi hazretlerinin çok büyük yardımlarını gördüm. Ve hamdolsun hiçbir şey olmadan yirmi beş sene bu vazifeyi yaptım. Hayatım boyunca onun yardımlarını gördüm.O nun büyüklüğünü nasıl anlatayım... Çocukları görünce onları çok severdi. Onları okşayıp gönüllerini alırdı. Bizleri görünce çok sevinirlerdi. Bunlar bugün bu kelimelerle anlatılmaz... Kaynaklar 1) Hadîkatü'l-Evliyâ; s.123-127 2) Özel Not 3) Süleyman Hilmi Tunahan, www.silistrevi.org 4) Manevi Dünyamızda İz Bırakanlar, Ali Demirel, www.cevaplar.org 5) Ulemanın Gözüyle Süleymen Hilmi Tunahan Hazretleri, Salih Okur, www.cevaplar.org 6)Büyük Müceddid İçin Ne Dediler?,25 Ekim 1978 tarihli UFUK Gazetesi, www.silistrevi.org

Şâh Kubâd Şırvânî

Şah Kubad Şirvani Şah Kubad Şirvani Velîlerin önde gelenlerinden. İsmi Şâh Kubâd Şirvânî’dir. Mevlânâ Şâh Kubâd da denir. Hazar Denizinin batı sâhilindeki Şirvan’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1543 (H.950) târihinde Şirvan’da vefât etti. Hocasının türbesi yanına defnedildi. Şâh Kubâd Şirvânî, Şirvan Sultanı Kara Halil’in akrabâsı idi. Sultan ona beylik verdi. Bir müddet idârecilik yaptıktan sonra Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile dünyâ malını ve makâmını terk edip, kendini Allahü teâlânın yoluna adadı. Önce Muhammed Rukiyye’nin sohbetlerine devâm etti. Sonra da evliyânın büyüklerinden Dede Ömer Rûşenî’nin talebesi oldu. Kendisinden yüksek mânevî ilimleri öğrenip icâzet aldı. Şâh Kubâd hazretleri ümmî idi. Fakat Allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşarak, Levh-i mahfûz ona gösterildi. Pekçok âlim, müşkillerini ona gelip sorardı. Zîrâ o, Allahü teâlânın ihsânı ile âlim olmuştu. Yanına gelen büyük âlimler onu görünce, kendilerini deryâda bir damla su gibi görürlerdi. Mevlânâ Şâh Kubâd’ın bütün evlâdı ve torunları âlim, fâzıl ve sâlih birer zât oldu. Beydâvî Tefsîri’ne hâşiye yazan Allâme Sadrüddînzâde onun torunlarındandır. Şâh Kubâd hazretleri ümmî olduğu hâlde, ibâdet ile alâkalı meseleleri çok iyi bilirdi. Âlimlere hatâlarını söylerdi. “Ben bir ümmî kişiyim. Fakat bu meseleyi şöyle bilirim.” diyerek, o âlimin hatâsını dolaylı yoldan söylerdi. Yanına gelen birçok büyük âlim, onun büyüklüğünü kabûl ederek yanından ayrılırdı. Abdülmecîd Efendi isminde müftülükten ayrılmış ve halktan uzlet edip uzaklaşmış bir zât vardı. Dağlarda dolaşır, nice hârikalar gösterirdi. Herkes onu büyük bilir ve îtibâr gösterirdi. Lâkin Abdülmecîd bir büyük zâta tâbi olmamıştı. Şâh Kubâd hazretleri için de iyi konuşmaz; “O ümmî, okuma yazması olmayan biridir. Nasıl insanlara rehberlik yapabilir? Doğru yolu nasıl gösterebilir?” derdi. Şâh Kubâd’a, Abdülmecîd Efendinin hârikalar gösterdiğinden bahsedilince; “Keşf ve kerâmet, hârikâlar riyâzetler yâni nefsin istemediklerini yapmakla hâsıl olur. Kişiye lâzım olan mârifetullaha, Allahü teâlâyı tanımaya kavuşmaktır. Mârifetullah ise, bir Allah adamını, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehberi tanımakla olur. Şimdi Abdülmecîd’i irşâd edelim.” buyurdu. Sonra Abdülmecîd Efendinin kaldığı dağdaki mağarasına vardılar. Onu bulup sohbet ettiler. Bu sırada Abdülmecîd Efendi kerâmet göstermek istedi. Lâkin muvaffak olamadı. Bu esnâda Şâh Kubâd onun kulağına eğilip; “Yâ Allah!” dedi. Bunun üzerine Abdülmecîd Efendiyi bir hal kapladı. Kendinden geçip yere düştü. Şâh Kubâd da talebeleri ile berâber dergâha döndü. Abdülmecîd Efendi, uzun müddet o halde kaldıktan sonra kendine geldi. Şâh Kubâd hazretlerinin gittiğini görünce, kalkıp doğru şeyhin evine gelip kapısını çaldı. Şâh Kubâd, kimdir, dediğinde; “Molla Abdülmecîd’dir.” cevâbını verdi. Şâh Kubâd; “Burası medrese değildir. Sen müftî bir adamsın. Biz ise ümmî bir kişiyiz.” dedi ve kapıyı açmadı. Bir müddet geçtikten sonra Molla Abdülmecîd kapıya yine vurdu. Şâh Kubâd içerden yine, kimsin, dedi. Molla Abdülmecîd bu defâ da; “Şeyh Abdülmecîd.” cevâbını verdi. O zaman Şâh Kubâd içerden kendisine; “Bize şeyh lâzım değildir. Siz dergâhlara gidin.” dedi. Şeyh Abdülmecîd çâresiz kalıp artık kapıyı vurmadan beklemeye başladı. Biraz sonra Şâh Kubâd kapıyı açtı. Şeyh Abdülmecîd’i içeri alıp, kendisini kabûl etti. Şeyh Abdülmecîd bir müddet Şâh Kubâd’ın yanında yetişip icâzet aldı. Bir gün Molla İvaz, ahırdaki hayvanların yanına gidip, bir buzağının ipini çözüp kendi boynuna taktı. Orada bulunan hayvanların arasına katıldı. Bu hâli görenler, durumu Mevlânâ Şâh Kubâd’a bildirdiler. O da; “Kendi eli ile böyle yaptı ise ne kadar güzel; “Allahü teâlâ için tevâzu edeni, Allahü teâlâ yükseltir.” buyurmuşlardır” dedi. Yine bir gün Molla İvaz, mânevî perdeler açılınca aşka gelip, kendi nefsine; “Ey kâbiliyetsiz İvaz! Senin yerin hayvanlar ahırıdır. Hâlâ insan olmadın” dedikten sonra, ikinci defâ bir hayvanın yularını başına geçirdi. Onun bu hâlini tekrar Mevlânâ Şâh Kubâd’a bildirdiler. O da hemen gelip, onun boynundaki yuları çıkardı. Ona sarılıp; “Ey Molla İvaz! Bizi yaktın, yeter artık.” dedi. O anda Molla İvaz, Allahü teâlânın birçok lütuf ve ihsânlarına kavuştu. Sonra Mevlânâ Şâh Kubâd ona hilâfet vererek, talebe yetiştirmesi için tekrar dergâhına gönderdi. İran’da o zamanlar hüküm süren Şâh İsmâil, Ehl-i sünnet âlimlerine ve tasavvuf büyüklerine çeşitli eziyetler yapıyor ve onları öldürüyordu. Birçok Ehl-i sünnet âlimi İran’dan Anadolu’ya hicret etti. Mevlânâ Şâh Kubâd ise, Allahü teâlâya tevekkül ederek, bulunduğu yerden ayrılmadı. Onu sevenler, İran’dan ayrılması için ne kadar ısrâr ettiyseler de, orada kaldı. Şâh İsmâil’in askerleri onu öldürmek için Şirvân’a geldilerse de, Allahü teâlânın izni ile Şirvân’a girdikleri anda, kimisi kör, kimisi kötürüm oldu. Mevlânâ Şâh Kubâd’a hiçbir kötülük yapamadılar. Mevlânâ Şâh Kubâd hazretleri sâyesinde, Ehl-i sünnet olan birçok kimse belâ ve musîbetten kurtuldu. BAŞÜSTÜNE EFENDİM Ömer Rûşenî hazretlerine talebe olması şöyle anlatılır: Karabağ’da Dede Ömer Rûşenî hazretleriyle karşılaşınca, kendisine talebe olmak istediğini bildirdi. Rûşenî hazretleri; “Bu altın yaldızlı elbiselerini sat. Yerine aba alıp giy. Köle ve hizmetçilerini bırak.” buyurdu. Şâh Kubâd; "Başüstüne Efendim!" diyerek, bütün kıymetli eşyâlarını sattı. Elde ettiği binlerce altını alıp Rûşenî hazretlerine getirdi. Sonra talebeliğe kabûl edilip nefsine zor gelen şeyleri yaparak hocasına candan hizmet etti. Rûşenî hazretlerine tam olarak bağlandı. Şâh Kubâd yetiştikten sonra Rûşenî hazretleri ona icâzet, diploma verdi. Daha önce teslim aldığı altınları da kendisine verip, Şirvan’a gönderdi. O parayla dergâh ve mescidler inşâ etti. Orada insanları iyi bir müslüman olarak yetiştirmeye çalıştı. BİR ÜMMÎYİ HOCA EDİNESİN! Şirvân’da Molla İvaz ismi ile meşhûr, zühd ve verâ sâhibi, dünyâya düşkün olmayan ve şüphelilerden kaçan kâmil bir zât vardı. Kırlık bir yerde, kırk odalı bir binâ yaptırdı. Burada kırk büyük âlime ders verirdi. Ders verdiği bu kırk âlimin herbirinin de ayrı ayrı ders verdikleri yerleri vardı. Bundan dolayı, Molla İvaz’a kırk meclisli derlerdi. Bu zât, gündüzleri oruç tutar, geceleri ibâdetle meşgûl olurdu. Fakat, tasavvuf büyüklerinin sohbetinde hiç bulunmamıştı. Sâdece zâhirî ilimlerle uğraşırdı. Tasavvuf yolundakilere de iyi gözle bakmazdı. Bir gün bâzı talebeler, onun yanında Şâh Kubâd hazretlerinin hakkında ileri geri konuştular. “Şeyh Şâh Kubâd, okuma yazması olmayan bir câhildir. Onun yanında bulunanlar da ona uymuş câhillerdir.” dediler. Molla İvaz bu durum karşısında, ders verdiği kırk âlim talebesine; “Herbiriniz tasavvuf yolunda bulunanların küfür ve günah üzere olduklarını bildiren meseleleri ve fetvâları toplayıp getirin. Bizzat gidip onlara yanlış yolda olduklarını söyleriz. Şâyet bu hâllerinden vazgeçerlerse, onların dalâletten ve bu yanlış yoldan kurtulmalarına vesîle olmuş oluruz. Eğer bu hâllerinden vazgeçmezlerse, hâkim haklarında gerekeni yapar.” dedi. Hocalarının emri üzerine, talebelerin herbiri büyük gayret sarfedip, istenilen fetvâları hazırladılar. Mevlânâ Şâh Kubâd’ı sevenlerin geldikleri bir günde, ona, Molla İvaz’ın onun hakkında fetvâ hazırladığı ve gelmek üzere olduğu bildirilince, sadece; “Hasbünallah” dedi, aslâ alınmadı. Molla İvaz talebeleri ile mahalle kenarına kadar geldiği hâlde, onda herhangi bir değişiklik olmadı ve normal hâlini bozmadı. Molla İvaz bu duruma kızıp; “İlimdeki zayıflığını göstermemek için böyle yapıyor, dışarı çıkmıyor. Artık iyice anlaşıldı ki, hakkında isnâd edilenler gerçekten doğru.” diye düşündü. Bu düşünceler içerisinde Şâh Kubâd’ın bulunduğu odaya girdi. Şâh Kubâd, onlar gelince ayağa kalktı ve; “Buyurun efendiler.” diyerek oturmaları için yer gösterdi. Oturduklarında, Mevlânâ Şâh Kubâd başını önüne eğdi. Bu sırada Molla İvaz talebelerine; şimdi söze başlayın diye işâret etti. Fakat talebelerden hiçbiri, kendilerinde konuşma tâkati bulamadı. Konuşması için hocalarına ricâ ettiler. Molla İvaz da konuşmak istedi, fakat o da konuşamadı. Şeyh Şâh Kubâd’ın tasarrufunun kendilerini kapladığını anlayıp; “Şeyh hazretleri, biz misâfiriz, bize ilim sofranızdan bir şeyler ikrâm edin.” diyerek ricâda bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ Şâh Kubâd, kelâm ilminden tasavvufî bir tarzda söze başladı. Mevzûlar hâlinde anlatırken, kelâm ilminin derin meselelerine daldı. Orada bulunanlar, onun anlattıkları derin bilgiler karşısında hayran kaldılar. Çünkü birkaç gün önce Molla İvaz’dan Şerh-i Mevâkıf’ı okurken, bir cümlenin îzâhı talebelere kapalı gelmiş, onu halletmeleri mümkün olmamıştı. Şeyh Şâh Kubâd, kelâm mevzûlarını anlatırken, onların anlamadıkları o cümleyi de kolay ve anlaşılır bir şekilde anlatıverdi. Talebeler şaşkın bir hâlde birbirlerine bakarlarken, Molla İvaz da Şâh Kubâd hazretlerinin tasavvuf ilmindeki kuvvetini ve gözleri önünde olan kerâmetini görünce, ister istemez; “İnsaf dînin yarısıdır.” diyerek, Şâh Kubâd hakkında söylediği sözlere tövbe edip, helâllik diledi ve talebeliğe kabûl edilmesini ricâ etti. Bunun üzerine Mevlânâ Şâh Kubâd; “Sen ki, Şirvân memleketinde kırk meclisli Molla İvaz olasın da, bir ümmîyi hoca edinesin” dedi. Molla İvaz; “Sultânım, Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize hakîkat gösterildi. Bizim ve bizim gibilerin sû-i zanlarından ve yanlış düşüncelerinden zât-ı âliniz uzak imişsiniz. Fakat şu âna kadar siyah çehremiz, saf, temiz ve parlak bir aynaya rastlamadı. Kendi ayıplarımızı görmeyip, ayıplarımızı başkalarına isnâd ettik. Elhamdülillah şimdi kendi kötü cemâlimizi gördük. O parlak ayna ile şereflendik. “Mümin, müminin aynasıdır.” hadîs-i şerîfinin mânâsınca, sizin parlak ve cilâlanmış aynanıza bakmak sûretiyle; kendi hatâlarımızı gördük.” diyerek, hâlini arz etti. Şâh Kubâd hazretleri de, Molla İvaz’ı ve talebelerini affederek, hepsini talebeliğe kabûl etti. Molla İvaz ve ona tâbi olan talebelerden bâzıları, bu yolda çok yükseldiler. Zîrâ Mevlânâ Şâh Kubâd, onlara hizmeti kendisine vazife edinmişti. 1) Hediyyet-ül-İhvân; Süleymâniye Kütüphânesi Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4587 2) Lemezât, Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4546 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi ; c.14, s.204

Şeyh Nûreddîn

Şeyh Nureddin Şeyh Nureddin Hindistan evliyâsının tanınmışlarından. İsmi, Şeyh Nûreddîn olup, Nûr Kutb-i Âlem diye meşhûrdur. Alâül-hak'ın oğlu, mürîdi ve halîfesi Şeyh Hüsâmeddîn Mankpûrî'nin hocasıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1410 (H.813) senesinde vefât etti. Kabri, Hindistan'da bulunan Pendûh şehrindedir. Babasının hânegâhında, babasının husûsî hizmetlerinde bulunur, diğer talebelerin ihtiyaçlarının karşılanmasında onlara çok yardımcı olurdu. Çamaşırları yıkardı. O evin ilk hizmeti ona verilmişti. Sekiz sene müddetle o hânegâha odun taşıdı. Bir gün ağabeyi olan vezîr A'zam Hân onu odun taşırken görüp, hâline gıbta etti ve; "Kâdı Nûr! Bu nîmetleri yağmaladın, yâni hep sen aldın. Sana nasîb oldu." dedi. Kutb-i âlem Şeyh Nûreddîn, babasının huzûrunda kemâle geldikten sonra, ondan hilâfet aldı. Zevk, şevk, aşk, muhabbet, tasavvuf ve kerâmet sâhibi, olgun ve yüksek bir velî idi. Babasından sonra talebeleri yetiştirmek, onları mânevî yönden terbiye etmek vazifesini üzerine aldı. Çok kerâmetleri görüldü. Bir defâsında talebelerinden biri hacca gitmişti. Dönüşünde hocasının yanına gelip; "Efendim sizinle Bâb-üs-selâm'da karşılaşıp görüştük" dedi. O da; "Dostlarım da biliyorlar ki, hiç evimden çıkıp bir tarafa gitmedim. İnsanlardan birbirine benzeyenler çok olur" buyurup, meseleyi kapattı. Daha sonra yalnız kaldıklarında, o talebe arzetti ki: "Efendim! Ben iyi biliyorum ki, Bâb-üs-selâm'da sizinle görüştüm. Siz ise başka söylediniz." Şeyh Nûreddîn, bu talebesine tebessüm etti ve bu hâli kimseye anlatmamasını söyledi. Şeyh Nûreddîn hazretleri buyurdu ki: "Bizim bulunduğumuz tasavvuf yolunda üç esas vardır. 1) Hesâba çekilmeden evvel kendini hesâba çekmek. 2) "İki günü aynı hâlde olanlar aldanmışlardır" hadîs-i şerîfine uyarak, hep ilerlemeye gayret etmek. 3) Havatırı (kalbe gelen düşünceleri) yok etmek, gidermektir. Hep Allahü teâlâyı hatırlamaktır." "Riyâzetin (nefsin arzularına uymamanın) sonu odur ki, kalbini aradığı zaman, Hakk'ın zikrinde ve hizmetinde bulsun. İster uykuda, ister uyanıklıkta olsun, aynen bir çocuk gibi olmalıdır. Çocuk bir şeyin sevgisi ile yatıp uyuyunca, uyandığında hemen o şeyi arar." "Cömertlikte güneş gibi, tevâzuda su gibi, tahammülde de toprak gibi ol. Halkın cefâsına katlan." Nûr Kutb-i Âlem hazretlerinin bir Mektûbât'ı vardır. Son derece tatlı ve latîf olup, dert ve muhabbet ehlinin diliyle yazılmıştır. Bu Mektûbât'tan bir bölüm aşağıya yazılmıştır: "Ömrüm boşa geçti. Ma'şûkun kokusunu alamadım. Hayret sahrâsında ve hasret meydanında başı boş top gibi döndüm durdum. Beyt: Bu ne biçim gece ki, sabah yaklaşmaz ona, Bahtımın sabahı yok, sabahın günâhı ne? Yaş altmışı geçti, ok elden çıktı.Nefs-i emmârenin şerrinden kurtuluş olmadı. Elde hava, ciğerde ateş, gözde yaş kaldı.Pişmanlık ve mahcûbiyetten başka kazanç, dert ve âhdan başka yol yok. Ne kadar çırpındıysak da maksada kavuşamadık. Rubâ'î: Murâda erem dedim, hiç müyesser olmadı. Yâr cefâsından pişmân olur dedim, olmadı. Dedim ki belki zaman, bana yardımcı olur. Bahtım belki açılır, dediysem de olmadı. Dünyâ aldanma yeri, nefs ziyânkâr, Hak ise çok gayretlidir. O hâlde kalbde nasıl neşe olabilir. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma vahyedip buyurdu ki: "Ey Dâvûd! Günahkârlara müjde ver ki, ben gafûrum (çok magfiret ediciyim). Sıddîkları da korkut ki, ben gayûrum (çok gayretliyim)." Ey can kardeşim! Senelerce nefs-i emmâreye riyâzetler çektirdik. Buna rağmen onun şerrinden kurtulamadık. Âhirette kurtulmak için, nefsin hîle ve tuzaklarına karşı çok uyanık olmalı, ondan Allahü teâlâya sığınmalıdır." Buyurdular ki: "Avâm, zâhir temizliği için; havâs (seçilmiş büyük zâtlar) ise bâtın temizliği için çalışır. Kıyâmet günü, dünyâda iken zâhir temizliği için çalışıp, bâtınî temizliğe hiç ehemmiyet vermeyen kimseye Allahü teâlâ sitem eder ve buyurur ki: "Ey kulum! Senelerce insanların gördüğü yeri yâni dışını temizledin. Benim nazar ettiğim yeri (kalbini, gönlünü) ise temizlemek için bir ân uğraştın mı? Ömrünü nerelerde harcadın?" Zâhirî (dış) tahâret (temizlik), abdest bozmakla gider. Bâtın (kalb) temizliği ise, Allah'tan gayrısını kalbe getirmekle bozulur. Gönlünü Allahü teâlâdan başkasına verme. O'ndan başkasının mührünü kalbine vurma!" 1) Ahbâr-ul-Ahyâr; s.158

Şiblî

Şiblî Şibli Büyük velîlerden. Adı Câfer, babasının adı Yûnus'tur. Künyesi Ebû Bekr'dir. 861 (H.247) senesinde Samarrâ'da doğdu. Bağdât'a gelip, buraya yerleşti.Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebesidir. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmâm-ı Mâlik'in Muvattâ'sını ezbere bilirdi. Zamanının bir tânesi olan Ebû Bekr-i Şiblî 945 (H.334) senesinde Bağdât'ta vefât etti. Ebû Bekr-i Şiblî, takvâ sâhiblerinin tâcı, birçok riyâzetleri ve kerâmetleri ile evliyânın reîsi, akıl âleminin meş'alesi idi. Pekçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve nakletmiştir. Öğrenmek hususundaki şiddetli arzusu dinmek ve tükenmek bilmezdi. Ebû Bekr-i Şiblî'den; Ebü'l-Fadl Abdülvâhid Temîmî, Ali Acemî, Ebû Hasan-ı Hudrî, Ebü'l-Hasan Meşnî, Ebû Zer Râzî, Yâkûb Seyyid, Ebû Sehl Muhammed bin Süleymân ve birçok âlim ders almış ve ilim öğrenmiştir. Ebû Bekr-i Şiblî hazretleriniCüneyd-i Bağdâdî çok sever, ziyâde önem verirdi. Onun için: "Her kavmin bir tâcı vardır. Bu kavmin tâcı da Şiblî'dir. Ebû Bekr-i Şiblî'ye, birbirinize baktığınız gözle bakmayın. O müstesnâ bir kimsedir." buyururdu. Tasavvufa girmesi, bu yolu seçmesine sebep olan hâdise şöyle anlatılır: Devamend emîri iken, Rey emîri ileBağdât'tan kendisine bir mektup geldi. Bunun üzerine hemen Bağdât'a halîfenin yanına gitti.Halîfe kendisine hil'atlar verdi. Geri döndükten sonra bir gün, aksırdıktan sonra halîfenin verdiği hil'atın kolu ile ağzını ve burnunu sildi. Bu durum derhal halîfeye bildirildiğinde, o da hil'atın çıkarılması ve emirlikten azledilmesi emrini verdi. Bunun üzerine Ebû Bekr-i Şiblî kendi kendine; "Bir kulun hil'atını ve elbisesini mendil yerine kullanan bir kimse, eğer bu görevden alınırsa, acaba âlemlerin pâdişâhı olan Allahü teâlânın hil'atını mendil olarak kullanan kimse hangi muâmeleye müstehak olur." diye düşündü. Hemen halîfenin huzûruna varıp hiçbir vazife verilmemesini istedi.Halîfe sebebini sorunca; "Ey halîfe! Sen bir kul olduğun halde, kıymeti önemsiz olan bir hil'ata yapılan saygısızlığı hoş karşılamazken, âlemlerin sultânı olan Allahü teâlâ, ihsân ettiği mârifet ve muhabbet hil'atını, bir mahlûkun hizmetinde mendil olarak kullanmamı hiç hoş karşılar mı?" dedi. Halîfenin huzûrundan ayrılıp, zamanın büyük âlimlerinden olan Hayrünnessâc hazretlerine giderek, onun talebesi olmak istedi. Hayrünnessâc hazretleri; "Ey Şiblî! Sen, Cüneyd-i Bağdadî'nin yakınlarındansın.Senin nasîbin ondadır." diyerek Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine gönderdi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri önce; "Git, çıra sat!" buyurdu. Bunun üzerine, bir sene çıra satıp tekrar huzûrlarına çıktıklarında; "Daha düşüncelerinde dünyâya muhabbet var." buyurarak başka bir iş verdiler. Bir sene sonra tekrar huzurlarına çıktığında; "Bir sene de burada hizmet et!" buyurdular. Bu hizmetten sonra hocası; "Şimdi hâlin nasıldır?" diye sordu. Şiblî hazretleri; "Artık kendimi insanlardan üstün tutmuyorum." dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri; "İşte şimdi kendini kurtardın." buyurdu. Sonra Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin derslerine devâm ederek, onun gözde talebelerinden oldu. Tasavvufta yüksek mertebelere kavuştu. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden sonra onun yerine geçip, yüzlerce talebe yetiştirdi. Şiblî hazretleri buyurdu ki: "Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadîs-i şerîf öğrendim. Bütün bu hadîslerden bir tânesini seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bıraktım. Çünkü, kurtuluşu ve ebedî seâdete kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasîhatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadîs-i şerîf şudur: Peygamber efendimiz bir Sahâbîye buyurdu ki: "Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya muhtâç olduğun kadar itâat et! Cehennem'e dayanabileceğin kadar günâh işle!" Ebû Bekr-i Şiblî'yi sevmeyen ve sohbetlerine gitmek isteyenlere mâni olan bir zât vardı. Bir gün Ebû Bekr-i Şiblî'yi imtihân için yanına gelerek; "Beş devenin zekâtı nedir?" diye sordu. Ebû Bekr-i Şiblî cevâb vermek istemedi ise de, o zâtın ısrârı üzerine şöyle dedi: "Şer'î ölçülere göre bir koyun, bu vâcibdir. Fakat bizim gibiler için olan hüküm ise, hepsini vermektir." Bunun üzerine o zât; "Bu dediğinle kime uyuyorsun? İmâmın kim?" diye suâl edince, Ebû Bekr-i Şiblî hiç düşünmeden; "Hazret-i Ebû Bekr. Ona uyuyorum. O evine gidip neyi varsa, Peygamber efendimize getirdi. Çocuklarına ne bıraktın? sorusuna "Allah ve Resûlünü" diye cevâp verdi" dedi. O zât bu cevâbı beğendi ve hiçbir şey söylemeden gitti. Bundan sonra da, Ebû Bekr-i Şiblî'nin sohbetine gidenlere mâni olmadı. Bir gün Şiblî hazretlerine, hacca giden sofîlere ayakkabı satın almak için, bir dirhem lâzım oldu. Hıristiyan bir genç; "Beni de berâberinde hacca götürme şartıyla, sana bu bir dirhemi veririm." dedi. Ebû Bekr-i Şiblî bunun üzerine; "Ey Genç! Sen hac yapmaya ehil değilsin ki." deyince, genç; "Sizin kervanınızda hiç yük merkebi bulunmaz mı? Bu sefer de beni yük merkebi yerine tutamaz mısınız?" dedi. Yol hazırlıkları tamamlanınca, genç onlarla berâber yola çıktı. Ebû Bekr-i Şiblî;"Ey Genç! Hâlin nasıldır?" diye sorduğunda, genç; "Efendim! Sevincimden gözüme uyku girmiyor. Sizinle yolculuk yaptığım için çok memnûnum." dedi. Kâfile yolda giderken ne zaman konaklasalar, o genç hemen yerleri süpürür, dikenleri temizlerdi. Sonunda ihram giyme yerine vardılar. Genç onlara bakıp, onlar gibi giyindi. Kâbe-i şerîfe varınca, Ebû Bekr-i Şiblî gence; "Üstünde zünnâr olduğu hâlde Kâ'be-i şerîfe girmene izin vermem." dedi. Bunun üzerine genç şöyle söyledi: "Yâ Rabbî! Şiblî, senin evine girmeme izin vermeyeceğini söylüyor!" dedi. O anda hafiften bir ses; "Ey Şiblî! Onu Bağdât'tan buraya biz getirdik. Onun kalbine aşk ateşini biz koyduk. Lütuf zinciriyle evimize kadar onu biz çektik. Ey dost olan genç, sen içeri gir!" dedi. Herkes Kâbe'ye gidip tavaf ettikten sonra dışarı çıktılar. Fakat genç dışarı çıkmadı. Ebû Bekr-i Şiblî; "Ey Genç! Dışarı gel." diye seslendi. Bunun üzerine genç; "Ey Şiblî! O beni dışarı bırakmıyor. Ne kadar çabalasam çıkış kapısını bulamıyorum." dedi. Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri bir gün Ebû Bekr bin Mücâhid Mükre hazretlerinin bulunduğu mescide girince, İbn-i Mücâhid hemen ayağa kalktı. Daha sonra İbn-i Mücâhid hazretlerinin arkadaşları kendisine; "Sen niçin Vezir Ali bin Îsâ için ayağa kalkmadın da, Şiblî için ayağa kalktın?" diye sordular. İbn-i Mücâhid cevâben şöyle dedi: "Ben Resûlullah efendimizin tâzim ettiği bir zât için ayağa kalkmıyayım mı? Ben Peygamber efendimizi rüyâmda gördüm. Bana; "Yâ Ebâ Bekr! Yarın sana Cennet ehlinden bir kişi gelecek. O geldiğinde, ona ikrâmda bulun!" buyurdu. İki gece sonra yine Peygamber efendimizi tekrar rüyâmda gördüm. Bana; "Yâ Ebâ Bekr! Allahü teâlâ, Cennet ehlinden olan kimseye ikrâm ettiğin gibi sana da ikrâm etti." buyurdu. Ben "Yâ Resûlallah! Şiblî bu dereceyi nasıl elde etti?"diye sordum. Peygamber efendimiz; "O, beş vakit namazını kılıp her namazın arkasından beni hatırlıyor ve meâlen; "And olsun size, içinizden bir Peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür. Müminlere çok merhametlidir. Onlara hayır diler." (Tevbe sûresi: 128) âyet-i kerîmesini okuyor. Bunu seksen seneden beri yapıyor." buyurdu. Ben bunu yapanı tâzîm etmeyeyim mi?" Kendisi şöyle anlatır: "Bir gün kırık bir köprüden geçerken ayağım kaydı ve suya düştüm. Su epey derindi. Bu sırada yabancı bir elin beni kenara götürmek için uzandığını gördüm. Dikkatlice baktığımda, huzûrdan kovulan mel'ûn şeytan olduğunu gördüm. Ona; "Ey Me'lûn! Senin adâletin tekme atmaktır, el tutmak değildir. Böyle yapman neden icâb ediyor?" diye sordum. Şeytan; "Ben tekme yemeğe müstehak olan insanlara tekme atarım. Âdem'le yaptığım kavgada bir yara almışım, yaram iki olmasın diye, diğer biriyle kavgaya girmem!" dedi. Bir gün, Ebû Bekr-i Şiblî; "Allah Allah!" deyip duruyordu. O sırada bir genç;"Niçin Lâ ilâhe illallah demiyorsun?" diye sordu. Bunun üzerine Şiblî hazretleri derin bir ah çekerek, "(Lâ ilâhe) der de (illallah) diyemeden vefât ederim diye korkuyorum." dedi. Bu sözler gence çok dokundu ve orada bir âh çekerek vefât etti. Bunun üzerine gencin yakınları ve vârisleri Ebû Bekr-i Şiblî'yi Halîfeye şikâyet ettiler. Halîfe; "Yâ Şiblî! Bunların dediklerine ne dersin?" deyince, Şiblî hazretleri;"Yâ Emîr-el-müminîn! O gencin rûhu, mukaddes olanAllahü teâlânın cemâline kavuşmayı beklerken, aşk ateşinin bir kıvılcımıyla yanmış, her şeyden alâkasını kesmiş, tâkâtı son dereceye varmış, bu sözün neticesindeki güzellikte sıçrayan bir şimşek, onun canını çarpmış ve sonunda onun rûhu bir kuş gibi kafesinden uçup gitmiştir. Şiblî'nin bunda ne günahı var?" dedi. Bunun üzerine Halîfe; "Derhal bu zâtı evine gönderin. Kendimi öyle bir hâl kapladı ki, sanki divandan düşecekmiş gibi oluyorum." dedi. Bir gün biri Şiblî hazretlerine gelip, geçim derdinden bahsetti ve şöyle söyledi: "Efendim! Nafakası üzerime düşen evlâdım çoktur. Onların ihtiyaçlarını göremiyorum. Ne olur bana bir çâre gösterin." Bunun üzerine Şiblî hazretleri; "Hemen evine git, kimin rızkını sana bağlı görürsen kapı dışarı at. Kimin rızkını cenâb-ı Hakk'a bağlı görürsen, o da evde kalsın." dedi. Bunun üzerine o zât; "Ben kitaplarda okudum, Allahü teâlâ her kulun rızkına kefîldir." dedi. İmâm-ı Şiblî; "Öyleyse üzülmeye gerek yok. Allahü teâlâ her mahlûkun rızkına tek tek kefildir." buyurdu. Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri, vefât etmeden biraz önce buyurdular ki: "Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardır. Onun sâhibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla berâber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez." Henüz vefât etmeden, bir çok insan cenâze namazını kılmak için geldiler. Firâsetle buyurdu ki: "Ne şaşılacak şeydir ki, ölülerden bir grup, yaşıyan bir kimsenin cenâze namazını kılmaya geldiler." Hizmetini gören Bekr Dîneverî şöyle anlatır: "Şiblî hazretleri, son hastalığı ânında; "Bana abdest aldırın." diye işâret etti. Ona abdest aldırdım. Sakalını hilâllemeyi unutmuştum. Elimi tutarak, sakalının içine koydu. O anda da, rûhunu teslim etti." Vefâtından sonra kendisini rüyâda gördüler. Münker ve Nekir'in suâline karşı ne yaptın? diye sordular. Şöyle cevap verdi: "Geldiler, Rabbin kimdir dediler. Benim Rabbim O'dur ki, size ve bütün meleklere Âdem aleyhisselâma secde edin diye emir verdi. Ben o zaman, Âdem aleyhisselâmın arkasında idim. Size bakıyordum." dedim. Bu cevap, bütün Âdemoğullarını kurtarır deyip gittiler. Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri, güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı: "Tıpkı mümin de böyledir. Dünyâdan göçeceği zaman, varacağı makam sâhibinden çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır." Sonra da ilâve edip: "Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da, bir müminin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer. Bir mümin kabrinden kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar." Ebû Bekr-i Şiblî buyurdu ki: "Dünyâdaki sermâyenize çok dikkat edin ve bilin ki âhiretteki sermâyeniz de bu olacaktır." "Zühd; kalbi mal yerine, onu yaratanına döndürmektir." "Kim Allahü teâlâyı bilirse, gam ve keder içinde olmaz." "Eshâb-ı kirâma hürmet etmeyen kimse, Muhammed aleyhisselâma îmân etmiş olmaz." "Şükür; nîmeti değil, nîmeti vereni görmektir." "Sevgi; zevkte şaşkınlık, saygıda ise hayranlıktır." "Allahü teâlâ, Dâvûd aleyhisselâma vahy gönderdi ve "Ey Dâvûd! Zikrim zikredenlerin, Cennetim ibâdet edenlerin, kâfi olmaklığım tevekkül edenlerin, nîmetimin çoğalması şükredenlerin, rahmetim iyi işler yapanların, ünsiyetim müştakların ve ben, muhiblerime mahsûsum" buyurdu." "Hürriyet, kalbin hür olmasından başka bir şey değildir." "Cehennemlik olmanın alâmeti; Allahü teâlânın rızâsı için bir fakire bir parça ekmek vermemek. Fakat nefsin isteklerini tatmin etmek için, bir ziyâfette yüz altın harcamaktır. Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tam tersidir." "Tasavvuf; tam olarak beş duyu organını günahlardan korumak, her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir." "Bir şahıs ne zaman mürid olabilir?" sorusuna şu cevâbı verdi: "Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir. Yalnız olduğu zaman da, başkalarının yanında olduğu zaman da aynı davranışlar içinde olandır." ASIL HASTA KİM? Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri bir gün hastalanmıştı. Bunu duyan devrin hükümdârı, kendisine Nasrânî (Hıristiyan) bir tabib gönderdi. Tabib, hastanın yanına girdiğinde şöyle sordu: "Gönlün neyi istiyor?" Ebû Bekr-i Şiblî, "Gönlüm senin müslüman olmanı istiyor." diye cevap verince, tabib; "Eğer ben müslüman olursam, sen gerçekten hemen iyi olur, yataktan kalkar mısın?" diye sordu. Şiblî hazretleri; "Elbette iyi olur, yataktan kalkarım." diye cevaplayınca, tabib derhal müslüman oldu. Şiblî hazretlerinin hastalığından eser kalmadı. Birlikte el ele tutuşarak hükümdârın huzûruna gittiler. Hükümdar onları görünce şöyle dedi: "Ben tabibi hastaya gönderdim sanıyordum. Meğer işin aslı öyle çıkmadı. Anladım ki hastayı tabibe göndermişim." CÂMİYE GİDELİM Ebû Bekr-i Şiblî hazretlerinin hizmetinde bulunan Bekr Dîneverî şöyle anlatır: "Hazret-i Şiblî'nin ömrünün son günlerinden bir cumâ günüydü. Hastalığı biraz geçtiği için bana; "Câmiye gidelim." dedi. Berâber giderken bana karşıdan gelmekte olan şahsı işâret etti ve; "Şu şahsı görüyor musun?" deyince; "Evet." diye cevap verdim. Bunun üzerine; "İşte onunla yarın bizim işimiz olacak." dedi. O gece Şiblî hazretlerinin hastalığı arttı ve vefât etti. Bana; "Falan yerde sâlih bir kimse var sabahleyin haber ver de cenâzeyi yıkasın." dediler. Sabah olunca târif edilen zâtın evine gidip kapısını çaldım. Hâne sâhibi; "Şiblî hazretleri vefât mı etti?" diye sorunca; "Evet." dedim. Dışarı çıkınca bir de baktım ki, Şiblî hazretlerinin dün işâret ettikleri kimse değil mi? Hayret ederek "Lâ ilâhe illallah" dedim. O zât; "Neden hayret ettin?" deyince, Şiblî hazretlerinin, kendisini göstererek söylediklerini naklettim." KAVGANIN ESÂSI Ebû Bekr-i Şiblî bir gün yolda giderken, buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk gördü. Şiblî hazretleri cevizi alıp onlara; "Sabredin, bu cevizi size paylaştırayım." dedi. Sonra cevizi açınca, cevizin içi boş çıktı. Bu sırada şöyle bir ses duydu: "Eğer taksim yapan ve kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu da taksim etsene." Bunun üzerine Şiblî hazretleri, "Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz için, taksim etmek ise bir hiç içinmiş!" dedi.

Vefâ Konevî

Vefa Konevi Vefa Konevi İstanbul'daki meşhûr velîlerden. İsmi Mustafa bin Ahmed, lakabı Muslihuddîn'dir. Şeyh Vefâ, Ebü'l-Vefâ, İbn-ül-Vefâ da denir. Konya'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1490 (H.896) târihinde İstanbul'da vefât etti. İsmi verilen Vefâ semtinde kendi adıyla anılan câminin sol tarafına defnedildi. Sonradan kabr-i şerîfi üzerine yeşil kubbeli bir türbe yapıldı. Vefâ Konevî hazretleri, ilk tahsîlini yaptıktan sonra, Edirne'de Debbaglar Câmii imâmı Şeyh Muslihuddîn'e talebe oldu. Bir müddet bu hocasından ilim öğrenip feyz aldı. Sonra hocasının tavsiyesi üzerine evliyânın büyüklerinden Abdüllatîf-i Kudsî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hem din, hem de fen ilimlerinde mütehassıs olarak yetişti. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yetişip yükseldi. Şeyh Vefâ hazretleri, bir ara hacca gitmişti.Hacdan deniz yolu ile dönerken, yolda hıristiyan korsanları tarafından gemisi yağma edilip, kendisi de esir edildi. Rodos Adasına götürülüp hapsedildi.Zamânının gözüpek kahramanlarından Kahramanoğlu İbrâhim Bey tarafından, esir alanlara para verilmek sûretiyle esâretten kurtarıldı.Hürriyetine kavuştu.İstanbul'a dönüşlerinde, şimdi kendi ismi ile anılan "Vefâ" semtine yerleşti. Vefâtına kadar burada yaşadı. İnsanlara doğru yolu göstermek, dînimizin emir ve yasaklarını bildirmek ile meşgûl oldu. Sözleri gâyet beliğ ve açık olup, dinleyenlerin kolaylıkla anlayabileceği şekildeydi. Çok ibâdet ettiğinden, sohbetine gelenleri, ancak belli vakitlerde kabûl ederdi. Sohbetleri pek tatlı olup herkesin onu dinlemek ve yüzünü görmek için âşık olduğu bir zâttı. Sözleri hikmetli ve nükteli idi. Din husûsunda hiç tâviz vermezdi. Bu hususta titiz ve celâlli idi. Dünyâya düşkün olanlara iltifât etmez, dervişlerle, dünyâya düşkün olmayanlar ile sohbet etmeyi severdi. Zamânının meşhûr kimseleri kapısına gelir, sohbetine kavuşmak için kabûl etmesini beklerdi. Bir defâsında, Fâtih Sultan MehmedHan kapısına kadar geldiği hâlde onunla görüşmemiştir. O da üzülerek, geri dönüp gitmiştir. Onunla görüşmemesinden dolayı kendisi de üzülmüş, hattâ gözlerinden iki damla gözyaşı yanaklarına inmiştir. Yanında bulunanlar; "Efendim neden pâdişâhı kabûl etmediniz? Hem siz buna üzüldünüz, hem de o üzüldü." dediler. Ebü'l-Vefâ hazretleri, gözünden akan iki damla gözyaşını eliyle silerek; "Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazifemizi unutturacak kadar fazladır. Dostluğumuz, sohbetimiz, birçok vatandaşın işinin yarım kalmasına sebeb olacak. Sonunda dayanamayıp pâdişâhlığı bırakmak isteyecek. Şimdi anladınız mı? Sultânı niçin kabûl etmediğimi?" buyurdu. Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü'l-Vefâ hazretlerini çok sever ve üstün tutardı. Kızını evlendirirken, nikâhı teberrüken Vefâ hazretlerinin yapmasını ve onun huzûrunda olmasını istedi. Vefâ hazretlerine kırk bin akçe göndererek durumu arzetmişti. Fakat Vefâ hazretleri bu hediyeyi kabûl etmedi ve; "Muhyiddîn Konevî Efendi vardır. Fakirdir, bu parayı ona verirsiniz. Bereketli bir zâttır. Onu getiriniz, bu işi o yapsın." buyurdu. Bunun üzerine o zâtı getirip, nikâhı kıydırdılar. Bir bahar günü, Vefâ hazretlerine; mevsim güzel, hava çok hoş. Allah'ın rahmet eserlerini görmeniz için dışarı çıkmanızı istirhâm ederiz dediklerinde; "Bugün müsâade edin. Akşam, her zaman yediğimden bir lokma daha fazla yiyeyim de, dışarı çıkacak kuvvetim olsun." buyurdu. Kendisine, şehrimize, şu kadar ağırlıktaki taşı kaldıran ve şu kadar ağır yük taşıyan birisi geldi dediklerinde; "Abdest ibriğini taşımak, ondan zordur." buyurdu. Bu ne doğru ve ne güzel bir cevaptır. Çünkü, ağır taşı kaldırma ve ağır yük taşımada nefsin hazzı vardır. Bunun için nefse kolay gelir. Abdest ibriğini taşımakta ise, nefse muhâlefet vardır. Bunun için nefse daha zor ve daha ağır gelir. Ebü'l-Vefâ hazretleri astronomi ve astroloji ilimlerine vâkıftı. Çok talebe yetiştirdi. Güzel halleriyle meşhûr oldu. Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü'l-Vefâ hazretlerini çok severdi. İlminin, yaşayışının hayrânı idi. Bu sebepten vefât ettiği zaman cenâze namazında bulundu. Hattâ o esnâda, kefenini açıp, yüzüne bakarak, eskiden beri olan hasret ateşini bir parça gidermek istedi. Kefenini açıp baktıklarında,Ebü'l-Vefâ hazretleri yüzünü sağ eliyle kapatmıştı." Ebü'l-Vefâ hazretlerinin türbesinin duâ edilen penceresinde şu beyitler yazılıdır: Muktedây'ı ehl-i mânâ, Muslihuddîn Ebü'l-Vefâ Uyûn-ı uşşâka hâk-i merkadidir Tûtiyâ Mânâsı: (Muslihuddîn Ebü'l-Vefâ, mânâ ehlinin, evliyânın uyduğu kimsedir. Mezarının toprağı, âşıkların gözlerine sürmedir.) Ebü'l-Vefâ hazretleri adına Konya'da bir câmi, İstanbul'da ise câmi, medrese, hamam, dergâh, halvethâne ve türbe inşâ edilmiştir. Şeyh Vefâ hazretlerinin eserleri şunlardır: 1) Makâm-ı Sülûk: Tasavvuf ile ilgili olup, Türkçe ve üç yüz doksan altı beyitlik manzûm bir eserdir. Tasavvufî, ahlâkî mevzûları şiir yoluyla anlatmıştır. Bu eseri, edebiyât ve şiir bakımından da kıymetlidir. 2) Şâz-ı İrfân: Türkçe ve manzûm bir eserdir. 3) Evrâd-ı Vefâ: Beş yüz elli altı sahife civarında olup, nesir bir eserdir. 4) Rûznâme-i Vefâ: Bu eseri,Defterdar Ali Çelebi tarafından Miftâh-ı Rûznâme adıyla şerhedilmiştir. Bunlardan başka eserleri de olduğu kaydedilmiştir. Şeyh Vefâ hazretlerinin bir şiiri şöyledir: Evvel tevhîdi zikret, Sonra cürmünü fikret. Var yoluna doğru git. Derviş olayım dersen. Bir zât-ı kâmil ara, Gezme tozma âvâra. Tamam sıra bu sıra, Derviş olayım dersen. Gaflet ile çalışma, Çok gezmeye alışma. Kem sözlere karışma, Derviş olayım dersen. Rüyâna yalan katma, Elden söz alıp satma. Cellad önüne yatma. Derviş olayım dersen. Her sözde inâd etme, Her mezbelede bitme. Sapa yollardan gitme, Derviş olayım dersen. Dostunda kusur görme, Ak yüze kara sürme. Başına çorap örme, Derviş olayım dersen. Hayrın bir ise binle, Vakt-i seherde inle. Pend-i Vefâ'yı dinle, Derviş olayım dersen. 1) Kâmûs-ül-A'lâm; c.6, s.4688 2) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); c.1, s.251 3) Tâc-üt-Tevârih; c.2, s.527 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.181 5) Rehber Ansiklopedisi; c.4, s.326 6) Nefehât-ül-Üns; s.559 7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1071 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.138 9) Mevâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi, No: 3622, s.11

📍 Konya

Yahyâ Şirvânî

Yahya Şirvani Yahya Şirvani Büyük velîlerden. İsmi, Yahyâ bin Behâeddîn’dir. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. Şirvan’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1464 (H.868) târihinde Bakü’de vefât etti. Kabr-i şerîfi Şirvan Şahlar Saray Külliyesindedir. Seyyid Yahyâ Şirvânî, küçüklüğünde fevkalâde edep ve ahlâk sâhibi bir çocuktu. Bir gün arkadaşları ile oyun oynarken, evliyânın büyüklerinden İzzeddîn Halvetî’nin oğlu ile Sadreddîn Halvetî’nin dâmâdı olan Pîrzâde hazretleri onu gördüler. Çocuğu bir müddet seyrettikten sonra, birbirlerine; “Allahü teâlâ bu çocuğa, dedelerinin edebini, olgunluğunu ve güzel huyunu ihsân etmiş. Duâ edelim de, Halvetî yolunun feyz ve mârifetlerine de kavuşsun.” dediler. El açıp cenâb-ı Hakk’a yalvarıp, uzun uzun duâlar ettiler. O gece Seyyid Yahyâ, rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz; “Evlâdım Yahyâ! Halvetî yolunun büyüklerinden olan Sadreddîn’e git. Onun sohbeti ve hizmetiyle şereflen!” buyurdu. Sabah olunca, yaşının küçüklüğüne bakmadan, Sadreddîn Halvetî’nin huzûruna koştu. Onun terbiyesi altında ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda hocasının feyz ve bereketleri ile, ilimde ve tasavvuf yolunda pek yüksek derecelere kavuştu. Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin daha küçüklüğünde garip halleri görüldü. Bir gün annesi ile berâber şehrin dışında gidiyorlardı. Âniden bir kimse geldi. Yahyâ Şirvânî’nin elinden tuttu. Havaya yükselip gözden kayboldular. Bu hâli gören annesinin içine korku düştü. Üzülüp ağlamaya başladı. Çâresiz kalıp, hiçbir yere de gidemedi. Şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemedi. Bir de baktı ki, biraz sonra oğlu Seyyid Yahyâ Şirvânî yanında duruyor. Kavuşmanın sevinç ve şaşkınlığı ile oğluna; “Oğul nereye gittiniz? Ben üzüntüden helâk olacaktım!” dedi. Seyyid Yahyâ da; “Bir yere vardık. Orada bu dînin ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Beni ortalarına aldılar. Hepsi bana iltifât etti. Hayır duâ buyurdular. İçlerinden biri ayağa kalkıp, bunu (Yahyâ Şirvânî’yi) bana satın dedi. Beni ona teslim ettiler. O zât bana, şimdi annenin yanına git. Ben seni yine bulurum dedi. Bunun üzerine kendimi burada buldum.” dedi. Seyyid Yahyâ hazretleri yakışıklı ve güzel ahlâk sâhibiydi. Yüzü nûr gibi parlardı. Bir gün dergâhta, ibâdet ettiği özel odasından çıktı. Anasının ve babasının ziyâretine gitmek istedi. Yolda giderken bâzı kimseler ileri geri konuşarak onu üzdüler. Seyyid Yahyâ evine gitmekten vazgeçip dergâha döndü. Hocası onun bu üzüntülü hâlini görünce; “Evlâdım! Niçin böyle üzgünsün?” diye sordu. O da olanları haber verdi. O zaman Sadreddîn hazretleri; "Yakında helâk olurlar.” buyurdu. Hakîkaten çok geçmeden Seyyidzâdeyi üzenlerin vefât haberleri geldi. Seyyid Yahyâ’nın babası Seyyid Behâeddîn önceleri Şeyh Sadreddîn hazretlerinin ve oğlu Yahyâ’nın üstün hallerini anlayamamıştı. Bu sebeple onları imtihan etmeyi düşündü. Bir gün oğluna; “Oğlum Yahyâ! Yağmurlar yağmadı. Ekinlerimiz kurudu. Ne olur bir duâ ediver de tarlalarımız sulansın.” dedi. O da; “Babacığım! Mâdem öyle şimdi sen Allahü teâlâya; “Oğlum Seyyid Yahyâ’nın sana olan yakınlığı hürmetine yağmur ihsân eyle.” diye duâ et” dedi. Bunun üzerine babası; “Yâ Rabbî! Oğlumun sana olan yakınlığı hürmetine bana yağmur ver.” diye duâ etti. Derhal yağmur yağmaya başladı. Yalnız ona âit olan tarlalar suya kandı. Hayretler içinde kalıp tekrar oğluna; “Oğlum! Maksad hâsıl oldu. Lâkin başkalarına bir fayda olmadı. Sebebi nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Seyyid Yahyâ hazretleri; “Babacığım! Duânda başkalarını da yâd edeydin o da olurdu. Müslümanları da birlikte söylememiz lâzım.” buyurdu. Bir zaman Seyyid Yahyâ hazretleri hasta oldu. Evinden çıkamadı. Babası ve annesi bu duruma çok üzüldüler. Seyyid Yahyâ bu hal ile odasında yatarken birden karşısında hocası Şeyh Sadreddîn hazretlerini gördü. Ona hitâben; “Ne yatıyorsun oğul, kalk ayağa!” dedi. Elinden tutup ayağa kaldırdı, sonra kayboldu. Seyyid Yahyâ’nın hastalığı tamâmen geçmişti. Hocasının gelmesini ve Yahyâ’nın iyileşmesini hizmetçilerinden birisi gördü ve gidip Seyyid Behâeddîn’e haber verdi. Seyyid Behâeddîn oğlunun yanına geldiğinde hakikaten onun rahatsızlığının geçtiğini ve hiçbir şeyinin kalmadığını gördü. Sonra; “Bu senin hocan, âlim ve kerâmet ehli geçinir, neden düz yollar varken görünmeden gelir?” dedi. Seyyid Yahyâ da; “Babacığım! Sebebi, yolların dikenli olmasıdır. Dikenler mübârek ayaklarını yara eder.” dedi. Bunun üzerine babası; “Yollarda diken yok ki.” dedi. Seyyid Yahyâ; “Sizin inkâr dikenleriniz var ya!” diye cevap verdi. Bu söz üzerine Seyyid Behâeddîn, oğlu Seyyid Yahyâ’nın peşine düşüp Sadreddîn hazretlerinin huzûruna gitti. Îtirâzına tövbe etti. Sâdık talebelerinden oldu. Sadreddîn hazretleri de, Seyyid Behâeddîn’in nefsini kırmak için, bir sene Seyyid Yahyâ’nın emrini dinlemesini söyledi. Seyyid Yahyâ bu hususta; “Bu bir sene, bana öyle zor geldi ki, helâk olacaktım.” buyurdu. Bir sene sonra Sadreddîn hazretleri, Seyyid Yahyâ’ya baba-oğul münâsebetlerine göre hareket edip, babasının emrini dinlemesini söyledi. Seyyid Yahyâ Şirvânî, bir zaman sonra Sadreddîn-i Hamevî’nin dâmâdı oldu. Seyyid Yahyâ hazretleri, Şeyh Sadreddîn hazretleri hayatta olduğu müddetçe ona canla başla hizmet etti. Şeyh Sadreddîn hazretleri vefât etmezden önce bütün talebelerini ve sevdiklerini toplayıp onlardan söz aldı ve Seyyid Yahyâ’ya tâbi olmalarını bildirdi. Seyyid Yahyâ hazretleri hocasının vefâtından sonra Şirvan yakınındaki Şemâhî’de, sonra da Bakü’ye giderek orada ikâmet etti. On binden fazla talebesi oldu. Bunlardan üç yüz altmışı velîliğin yüksek derecelerine çıktı. İbrâhim Gülşenî anlatır: “Seyyid Yahyâ hazretleri talebeleriyle birlikte Bakü’den Şirvan’a giderken bir ulak, haberci gelip Seyyid Yahyâ hazretlerinin arabasının atlarını almak istedi. Oradakiler de mâni olmaya çalıştılar. Lâkin haberci aldırış etmeyip atları arabadan çözmeye başladı. Talebelerden Baba Kutb adında biri, Seyyid Yahyâ hazretlerine hitâben; “Efendim! Siz niye seslenmiyorsunuz?” diye söyleyip arabanın bir ağacını aldı ve haberciyi dövmeye başladı. Seyyid Yahyâ hazretleri bırak dediyse de Baba Kutb aldırış etmeyip haberciyi dövmeye devâm etti. Netîcede haberci onlara; “Sizin reisiniz kim?” diye bağırınca, oradakiler; “Seyyid Yahyâ hazretleridir.” dediler. Adam hemen onun yanına koşup pişman olduğunu arzetti ve af diledi. Seyyid hazretleri affedip, duâ etti. Sonra haberci oradan ayrıldı. O zaman Seyyid Yahyâ hazretleri, Baba Kutb’a dönüp; “Otuz yıldır yanımıza gelip gidersin. Lâkin bir kıl ucu kadar bizden istifâde etmemişsin.” buyurarak azarladı. Sonradan Seyyid Yahyâ hazretleri, sözünü dinlemeyenlere Baba Kutb’un bu işini misâl verirdi. Seyyid Yahyâ hazretleri çok sıcak aylarda azıksız ve susuz sahralara çıkar, oralarda günlerce kalır, ibâdetle meşgûl olurdu. Halvet, yalnız olarak tenhâ bir yerde kalmak ve ibâdet yapmak değişmez husûsiyetlerindendi. Şeyh Mansûr anlatır: “Bir târihte Seyyid Yahyâ hazretleriyle birlikte kırk günlük yalnız olarak bir ibâdete başladık. Onun on iki günde bir abdestini yenilediğine ve üç defâ da iftar ettiğine şâhid oldum.” Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretleri ömrünün sonlarında devamlı Allahü teâlâya ibâdet eder, bir şeyler yemezdi. Oğlu Emîr Gülle bir gün yemek pişirip getirdi. İftâr etmelerini ricâ etti. Seyyid Yahyâ hazretleri oradaki talebelerini çağırttı. “Bismillâh deyip başlayın.” buyurdu. Kendisi bir kaşık aldı, kokladı ve yemeği geri koydu. Kaşık elinde bekledi. Talebeleri yemeği bitirdi. Yemek bitince; “Elhamdülillah” deyip, kaşığı bıraktı. Talebelerine; “Lokman Hakîm nice seneler bir yemeğin kokusu ile yetinmişti. Ben de bu bir lokma yemeğin kokusu ile yetinsem yeridir.” buyurdu. Kendisine, Allahü teâlânın uzun ömür vermesi için duâ edenlere; “Beyimiz Halîl’e duâ edin ki, benim ömrüm onun yaşaması iledir.” derdi. Hakîkaten o beldenin beyi Halîl Efendi vefât ettikten dokuz ay sonra da Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretleri vefât etti.Vefâtlarına yakın altı ay hiç yemek yemedi, su içmedi. Hep ibâdetle meşgûl oldu. Sevdiklerine; “Üstâd, tâliblere tövbe ve istiğfârı ve yolun edeplerini öğretmek için lâzımdır.” buyururdu. Kendisine tasavvuf yoluna nasıl ulaşılır diye sordular. O; “Tasavvuf yoluna açlık, tefekkür ve hayretle kavuşulur.” buyurdu. Seyyid Yahyâ hazretleri vefât ettikten sonra sevdikleri onu rüyâda gördüler ve; “Allahü teâlâ size ne muâmele etti.” diye sordular. O da; “Allahü teâlâ beni arş-ı âlâ altında bir yaygı üzerine oturmamı nasîb edip etrâfıma iyi kimselerin rûhlarını topladı ve bana hitâb edip; “Ey Yahyâ! Dünyâda talebelerin ile toplanıp okuduğun dersleri şimdi bu Cennetliklerle oku. Bunlar işitsinler.” buyurdu. Ben de okumaya başladım.” buyurdu. Seyyid Yahyâ hazretlerinin talebelerinin en üstünleri; Pîr Şükrullah, Alâaddîn Halvetî, Habîb Efendi, Muhammed Erzincânî ve Dede Ömer Rûşenî Halvetî hazretleridir. Tasavvufa dâir bâzı telif eserleri vardır. Bunun yanında Esrâr-ı Tâlibîn ve Vird-i Settâr adında iki kıymetli eseri vardır. HEY ÂŞIK! Talebesi Mîr Gülle anlatır: Seyyid Yahyâ hazretleri çok merhâmetliydi. Bir gün talebeleriyle şehir dışına gezintiye çıktı. Bir nehir kenarına geldiklerinde, Seyyid Yahyâ hazretleri bir kilim üzerine oturdu. Talebeleri de her biri bir iş için etrâfa dağıldılar. O sırada zâlim bir kişi av peşine düşmüş ve oraya gelmişti. Bu kişi Seyyid Yahyâ hazretlerini tanımayıp ona; “Hey âşık! Gel şu matarayı al, su doldur getir içeyim.” diye seslendi. Seyyid hazretleri tefekkür hâlinde olduğundan söylediğini duymadı. O zaman o zâlim kişi atından inip nehre su almaya gitti. O sırada da Seyyid hazretleri yerinden kalkıp nehirden su almakta olan kişiye hitâben; “Hey kan içici adam ne yapıyorsun?” diye seslendi. O kişi suyu harâretle içmek üzere iken mataradaki suyu döktü. Su kan olmuştu. Tekrar doldurduğunda yine kan olduğunu gördü. Bunun üzerine hemen yaptıklarına pişman olup, Seyyid Yahyâ hazretlerinin ayaklarına kapandı. Talebeleri arasına girdi. 1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.287 2) Nefehât-ül-Üns; s.574 3) Seyyid Yahyâ Şirvânî (Hocazâde Ahmed Hilmi); s.4 4) Lemezât, Üniversite Kütüphânesi, No: 1894, v.144 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.39 6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baskı) s.1065,1079

Yûnus Bin Ubeyd

Yunus bin Ubeyd Yunus bin Ubeyd Tâbiînin büyüklerinden. Haramlardan ve şüphelilerden çok sakınan, ilim ve hikmet sâhibi bir velîdir. Künyesi, Ebû Abdullah veya Ebû Ubeyd'dir. Basralıdır. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Enes bin Mâlik’i gördü. 756 (H.139) yılında vefât etti. Hadîs ilminde, yüz bin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezbere bilen hâfız ve sika, güvenilir bir zât olup, İbrâhim-i Teymî, Sâbit el-Benânî, Hasan-ı Basrî, Muhammed bin Sîrîn, Abdurrahmân bin Ebî Bekir, Hakem bin el-A’rec, Saîd bin Cübeyr, Atâ bin Ebî Rebâh ve daha bir çok büyük zâtlardan (r.aleyhim) hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden, oğlu Abdullah, Süfyân-ı Sevrî, Şu’be bin Haccâc, Ebû Câfer er-Râzi, Kadim bin Mutiyb, Hammâd bin Zeyd, Hammâd bin Seleme, Yezîd bin Zeri’, Bişr bin Mufaddal ve daha birçok âlim rivâyette bulundular. Manifaturacılık yaparak nafakasını temin ederdi. Kul hakkına girmekten çok korkar, şüpheli olmak korkusu ile mübahların çoğunu terkederdi. Malını övmez, medh etmezdi. Bir gün çırağı bir kumaşı müşteriye gösterirken; “Yâ Rabbî! Bu Cennet kumaşından bana da nasîb et!” dediğini gördü. Bunun kumaşı övmek mânâsına gelebileceğini düşünerek kumaşı sattırmadı. Müşteriler, kusurlu bir malı, kusursuz zannederek alırlar ihtimâlini düşünerek, havanın bulutlu ve kapalı olduğu günlerde pazara çıkıp satış yapmazdı. Dinlerini korumak için dünyâlıklarını fedâ eden bahtiyar kimselerdendi. Dünyâ ticâretinin âhiret kârı yanında bir hiç oduğunu ve bir kimsenin yetişip yükselmesinde helâl lokmanın mutlakâ şart olduğunu bildirdi. Sohbetlerinde buyurdular ki: “Helâlden bir kuruş bulsam, hemen buğday alır un yapıp bu undan çorba pişiririm. Bu çorbadan hangi hastaya içirirsem, hasta, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulur.” “İnsanın, verâ, şüphelilerden sakınmaktaki hassasiyetine sâhib olduğunu konuşmasından anlarım. İnsanın yaptığı iyi amellere bir şeyler karışır. Ama dilini muhâfaza edebilirse bu durum müstesnâdır. Ona bir şey karışmaz. Hikmeti şudur ki, insan çok namaz kılar, çok oruç tutar ama, iftarını haramla açarsa, tuttuğu orucun faydasını göremez. Gece namaza kalkarsa kalbinde riyâ, gösteriş ve ucb, yaptığı ibâdeti beğenme hâli bulunabilir. Gündüz olunca da yalan yere şâhidlik yapması boş ve lüzumsuz sözler etmesi düşünülebilir. Böyle olunca da yaptıkları iyilikler hiç olur. Ama dilini tutabilirse bütün amelleri iyi olur. Kanâatim böyledir." “Kendimi, rüyâsında hoşuna giden ve gitmeyen şeyleri gören kimse gibi görüyorum. İnsanlar da uykuda olup, çeşit çeşit rüyâlar görüyorlar. Öldükleri anda uyanacaklar ve uykudan uyanan kimsenin, uykuda gördüklerinden, elinde bir şey kalmadığı gibi, dünyâda güvendikleri, gönül bağladıkları şeylerin hepsini kaybedip ah etmekden, pişmân olmaktan başka ellerine bir şey geçmediğini anlıyacaklardır.” “Allahü teâlânın rahmeti, o kadar çok ki, bundan hiç şüphe etmiyorum. Lâkin ben, o rahmete kavuşanların arasında bulunabilecek miyim bilemiyorum. Hattâ benim yüzümden onların da rahmetten mahrum kalmalarından korkuyorum.” “Dışı, içine uymayan birini görmek isterseniz bana bakın.” Kendisine, “Niçin böyle söylüyorsun?” diyenlere şöyle cevap verdi. “Ben, yüz kadar iyi huyun bulunduğunu sayıyorum, fakat onlardan bir tânesini kendimde göremiyorum. Kötü huyları sayıyorum. Hepsinin kendimde mevcud olduğunu görüyorum.” “Uygunsuz bir sözü terk etmek, nefse bir gün oruç tutmaktan daha ağır gelir. Ben, çok sıcak bir günde, insanları çekiştirmemeyi, insanlar hakkında uygunsuz sözler söylememeyi, o gün oruç tutmak ile mukâyese ettim. O sıcak havada oruç tutmanın dili tutmaktan daha kolay geldiğini gördüm.” “İki şey var ki, bunlar bir kimsede tamam olursa, o kimsenin diğer bütün hâlleri bu iki hâli sâyesinde tamam olur. Birincisi, namazı vaktinde kılacak. İkincisi, dilini kötü ve yersiz sözlerden koruyacak. Bir kimse dilini yersiz sözlerden koruyabilirse, Allahü teâlâ ona mutlaka diğer amellerini düzeltmesini ihsân eder.” “Verâ; şüpheli şeylerin hepsini terk edip, her an nefsini hesâba çekmektir.” “Nâfileleri hafife alan kimse, farzları da hafife alır.” “Bir tek tesbihi veya tehlili, yâni, Allahü teâlânın bütün ayıb ve kusurlardan uzak olduğunu, kendisinden başka ibâdet olunmaya lâyık ilâh bulunmadığını bildiren “Sübhânallah” ve “Lâ ilâhe illallah” ulvî kelimelerini bilerek ve inanarak okumayı, dünyâdan ve dünyâda bulunan her şeyden daha hayırlı ve bereketli bilmeyen kimse, dünyâyı âhirete tercih edenlerdendir.” KUMAŞIN DEĞERİ Yûnus bin Ubeyd’in manifatura dükkânında, fiyatları, iki yüz dirhem ile dört yüz dirhem arasında değişen kumaşlar satılıyordu. Dükkânında kardeşinin oğlu da çalışıyordu. Yolda bir kimseyi kumaş almış gidiyor görünce, kumaşı tanıyıp, kendi dükkânından aldığını anladı. O kimseye; “Bu kumaşı kaça satın aldınız?” diye sorunca, dört yüz dirheme aldığını öğrendi. Sonra; “Bu kumaşın değeri iki yüz dirhemdir. Geri dönüp paranızın üstünü alınız” buyurdu. O kimse; “Bu kumaş, bizim orada beş yüz dirhem eder, ben aldanmış sayılmam!” deyince; “Olsun. Siz, gidip iki yüz dirhem paranızı alınız.” dedi. O kimse gelip, iki yüz dirhemini aldı gitti. Hazret-i Yûnus bin Ubeyd, dükkânda tezgâhtar olarak bulunan yeğenine; “Kumaşı bu kadar pahalıya niye sattın?” diye sordu. Yeğeni; “Vallahi kendi rızâsı ile aldı” dedi. Yûnus bin Ubeyd; “O râzı olsa da, sen râzı olmayacaktın” buyurdu.

Yûsuf Bin Esbât

Yusuf Bin Esbat Yusuf Bin Esbat Velîlerden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi. Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir. Nesebi, Yûsuf bin Esbât bin Vâsıl eş-Şeybânî, el-Kûfî'dir. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Haleb ile Antakya arasında bir köyde doğdu. Antakya’da yaşadı. 810 (H.195) de vefât etti. 811’de vefât ettiği de rivâyet edilmiştir. Âmir bin Şüreyh, Süfyân-ı Sevrî, Yâsîn ez-Zeyyât gibi zâtlardan hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden; Ebü’l-Ahvas, Mahmûd bin Mûsâ, Müseyyib bin Vâhid ve Abdullah bin Habîb el-Antakî gibi âlimler rivâyette bulundular. Hadîs-i şerîf ilminde sika, güvenilir bir zât olup, zamânının en üstünlerindendir. Haram ve şüphelilerden çok sakınır, çok ibâdet ederdi. Kendi hâlinde yaşar, hâlini belli etmezdi. Kalbinde dünyâ sevgisine yer yoktu. Nefsinin isteklerine hiç uymaz, her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Helâlden lokma bulabilirse yer, bulamazsa sabrederdi. “Allahü teâlânın rızâsının onda dokuzu helâl rızıktadır.” buyururdu. Dokumacılık yaparak nafakasını temin etmeye çalışırdı. Dünyâ malına ve lezzetlerine hiç iltifat etmezdi. Kırk sene müddetle iki gömlekle idâre etti. Birini yıkar, diğerini giyerdi. Âhiretteki sonsuz nîmetleri terk edip de, dünyânın geçici, yalancı ve aldatıcı zevklerini tercih edenlerin zavallılıklarını, gafletlerini ve yakalandıkları bu hastalığın tehlikesini bildirmek için, hazret-i Ali’nin; “Dünyâ çöplük gibidir. Kim ona tâlib olursa sıkıntılarına katlanmaya hazır olsun.” sözünü sık sık tekrâr ederdi. Hastalandığında kendisinin haberi olmadan, sultanın doktorlarından birini çağırdılar. Doktor muâyene edip gideceği zaman, Yûsuf bin Esbât oradakilere sordu: “Doktor muâyene ettiği hastalardan, âdet olarak ne alır?” Onlar da; “Altın alır.” dediler. Bir kese çıkardı ve; “Bunu ona veriniz.” diyerek yanındakilere uzattı. Baktılar, kesenin içinde on beş altın var. “Bu çok fazladır.” dediler. Bunun üzerine, “Olsun, ona verin. Böyle yapmaktaki maksadım, fakirlerin, sultandan daha mürüvvetli olduğunu bildirmektir” buyurdu. Huzeyfet-ül-Mer’aşî’ye yazdığı bir mektûbunda şöyle nasîhat etti: “Allah’tan korkup takvâ üzere ol. Haramlardan sakın. Öğrendiğin ilimle amel et. Kendi hâlinle meşgûl olup, her an Allahü teâlâyı hatırla, ama bu hâlini Allahü teâlâdan başka kimse bilmesin. Her canlının mutlaka tadacağı ve kimsenin çâre bulamadığı ölüme şimdiden hazırlıklı ol. Çünkü ölüm geldikten sonra artık âh etmekten, pişman olmakdan başka bir şey yoktur. Vesselâm.” Yûsuf bin Esbât hazretlerine sordular: “Zühdün gâyesi nedir?” O da; “Sana ihsân olunan nîmete şımarmamak, nasîb olmayan şeye de (niye nasîb olmadı) diye üzülmemektir.” buyurdu. “Tevâzuun gâyesi nedir?” diye sordular. “Evinden çıktığın zaman karşılaştığın herkesi kendinden üstün bilmendir” buyurdu. Bir gün etrafındaki gençlere; “Ey gençler! Fırsatı ganimet biliniz. Sizlere hastalık ve ihtiyarlık gelmeden önce sıhhatinizin kıymetini biliniz. Allahü teâlânın ihsânı olan bu zamanı, Allahü teâlâya ibâdette kullanın. Ben şimdi yaşlandım. Sıhhatim gitti. Onun için namazımın rükû ve secdelerini âdâbına uygun yapamıyorum. Çünkü bunları tam yapabilmek için uygun olan gençlik ve sıhhat, artık benden uzaklaştı. Namazının rükû ve secdelerini tam yapıp bütün edeblerine riâyet eden kimselere imreniyor, onlar gibi olmak istiyorum.” “Ben Kur’ân-ı kerîmin hükümlerine uygun amel edemediğim için çok korkuyorum. Hattâ Kur’ân-ı kerîm okurken azâb âyetlerine gelince korkum o kadar artıyor ki, devam edecek hâlim kalmıyor. Bu sebeple her gün yetmiş kerre tövbe, istigfâr ediyorum” buyurdu. Kendisine sordular ki: “Hemen ölmeyi arzu eder misin?” cevâbında; “Hayır daha yaşamak isterim. Belki bir gün günahlarıma çok pişman olmak ve sâlih ameller işleyip iyiler arasına katılmak nasîb olur” buyurdu. Buyurdu ki: “İnsanların medhetmelerine, çok övmelerine kavuşmak arzusundan çok sakının. Zîrâ çok tehlikelidir. O, tam uçurumun kenarıdır. O, ateşle oynamaktır. Allah korusun bir an gaflet, insanı ebedî saâdetinden mahrûm eder.” “Az bir şekilde şüpheli şeylerden sakınmak, çok amel etmekten; az bir tevazû sâhibi olmak, nefsin istemediği bir çok ibâdeti yapmakdan daha sevâbdır.” “Zühdün esası, sıkıntılara katlanıp, şehvetleri terk etmek ve yenilen lokmanın helâlden olmasına dikkat etmektir.” “Güzel ahlâkın alâmetleri; arkadaşının söylediğine itiraz etmeyip, kabûl etmek. Kendine ve herkese ve hattâ her mahlûka karşı merhametli ve insaflı olmak. Kimsenin aybını araştırmamak. Başkasında bir kusur görünce, dalgınlıkla olmuştur istemiyerek yapmıştır diyerek iyiye yormak. Kendisinden özür dileyenlerin özürlerini kabûl etmek. Başkalarından gelen sıkıntı ve eziyetlere sabır ve tahammül etmek. Başkalarının kusurlarını araştırmak yerine, kendi kusur ve kabahatlerini düşünüp araştırmak, düzeltmeye çalışmak. Büyük-küçük herkese karşı edebli, tatlı dilli, güler yüzlü olmaktır.” “Tövbenin doğru ve makbûl olmasının alâmetleri: Tekrar o günahı işlemeye sebeb olabilecek kimselerden uzak durmak. Lüzumsuz lâfları terk etmek. Allahü teâlâyı inkâr edenlerle görüşmemek. Hayr ve sevap yapmak. İşlemiş olduğu günahtan dolayı çok pişmân olup yaptığı tövbeyi bozmamak. İşlediği günahta kul hakkı varsa, hak sâhibine iâde etmek. Allahü teâlâ için olmayan her şeyi kalbinden çıkarmaktır.” “Sabırlı olmak isteyen kimse; öfkesini yenmeli, kalbinde Allahü teâlâdan başka bir şeye yakınlığın olmaması için çalışmalı. Bir musîbet veya sıkıntı geldiği zaman, inleyip sızlamamalı. İbâdetleri “Güzel yapabiliyorum” düşüncesinden uzak olup, amellerini kusurlu bilmeye devâm etmeli, farzları ve vâcibleri yapmakta tembellik yapmayıp, en güzel şekilde yapmaya çalışmalı, yapılan bütün işlerin dîne uygun olmasına gayret etmeli ve önceden yapılan hatâ ve zararları telâfi etmek için uğraşmalıdır.” “Hayâ sâhibi olmanın alâmetlerinden bâzıları şunlardır: Gönlü kırık ve mahzûn olarak Allahü teâlâya kavuşacak, O’na hesab verecek olmanın büyüklüğünü düşünmelidir. Hiçbir zaman düşünmeden konuşmamalı, sonunda mahcûb olacağı işleri yapmaktan çok sakınmalıdır. Bütün âzâlarını, İslâmiyyete uygun olmayan her hâlden uzak tutmalıdır. Dünyâ gösterişini terk etmeli, bunların yaldızlı, yalancı ve geçici zevkleri, Allahü teâlânın rızâsını unutup, sonsuz saâdetden mahrum kalmağa sebeb olmamalıdır. Mezarlığı ve ölümü çok hatırlamalı, ölümün bir gün mutlakâ kendisine de geleceğini hiç unutmamalıdır. Her an ölüme hazır olmalıdır.” “Allahü teâlânın dostlarına şu üç şey verilmiştir. Bunlar halâvet (yumuşaklık ve tatlılık), mehâbet (büyüklük, heybet) ve muhabbet (sevgi, iyilik, güzellik)tir.” “Alçak gönüllü olmanın alâmetleri şunlardır: Söyleyen kim olursa olsun, hak sözü kabûl etmek. Fakir, garib kimselere de yumuşaklıkla muâmele etmek. Rütbe itibâriyle küçük olanlara şefkatli olmak. Kendisine karşı yapılan hatâ ve kusurlara tahammül edip, öfkelenince sabretmek, her an Allahü teâlâyı hatırlamak. Zenginlere karşı vekarlı olmak. Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeye rızâ göstermektir.” “Sâdık olmanın alâmetleri: Sözü ile kalbinden geçenlerin aynı olması. Söz verdiği gibi hareket etmesi, işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapması. Dünyâya düşkün olmayıp, makam, mevki peşinde koşmaması. Nefsin isteklerini yapmaması, mühim işleri hemen yapıp, mühim olmayanları sonraya bırakması. Âhireti, dünyâya tercih etmesidir.” “Öyle bir tevekkül sâhibi olmalıdır ki, Allahü teâlânın, kendisi için ezelde takdir ettiği şeyden başka, başına hiçbir şeyin gelmeyeceğine gözüyle görür gibi inanmalıdır.” “Allahü teâlâya olan muhabbetin alâmetleri: Dünyâda huzurlu olduğu halde, âhireti arzu etmek. Sıhhatli olduğu halde ölümü istemek. Allahü teâlâyı çok anmak, bununla rahatlamak ve bundan zevk almak. Cenâb-ı Hak’tan gelen dertleri ve belâları nîmet bilip, bunlara sabretmek, sevinmektir.” ONA AĞLIYORUM Yûsuf bin Esbât hazretleri buyurdu ki: “Ben Allahü teâlâdan şu üç meziyete sâhib olmayı istiyorum: 1) Vefât ederken hiç param olmasın, 2) Vefât ederken hiç borcum olmasın ve 3) Vefât ederken kemiklerimde et kalmasın.” Ölüm hâlinde iken, kendisini ziyârete gelen hazret-i Huzeyfe-i Mer’aşî, onu çok fazla ızdırap içinde göz yaşı döküp inliyor gördü. “Allahü teâlâya kavuşacaksın. Şimdi ağlayıp inlemek zamânı mıdır? Niçin kendini üzüyorsun?” dedi. Bunu duyunca; “Ne yapayım. Vallahi ben bu zamana kadar yaptığım ibâdetleri, tam bir ihlâsla yapabildiğimi zannetmiyor, ibâdetlerimin kabûl olup olmadığını da bilemiyorum. Acaba hâlim ne olur? Ona ağlıyorum.” buyurdu. Hazret-i Huzeyfe, Yûsuf bin Esbât hazretlerinin bu sözlerini işitince; “Şu sâlih zâta bakın ki amelindeki ihlâsından korkuyor. O böyle söylerse bizim hâlimiz nasıl olur?” diyerek istigfâr etti.Vefâtı arzu ettiği gibi oldu. Zayıfladığından derisi kemiğine yapışmış gibiydi. 1) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.224 2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.237 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.68 4) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.11, s.407 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.43

Yûsuf Harpûtî

Yusuf Harputi Yusuf Harputi On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'da yetişmiş olan evliyâdan. Babası Muhammed Efendidir. Neseb yönünden Peygamber efendimize dayandığı söylenir. Şeyh Yûsuf Harpûtî veya Hacı Yûsuf Harpûtî diye meşhûr olmuştur. 1822 (H.1238) senesinde, Osmanlılar zamânında Erzurum'a bugün ise Bingöl iline bağlı Kiğı ilçesinin Zermek (Yeldeğirmeni) köyünde doğdu. TahsîliniErzurum'da yaptı. Zamânının usûlüne göre ilim öğrenip zâhirî ilimlerde derece sâhibi oldu ve bâzı eserler yazdı. Tasavvufa yönelip, baba ve dedelerinin de mensûbu bulunduğu Nakşibendiyye yoluna girdi. Erzurum'dan Harput'a giderek arkadaşı Mahmûd-iSâmînî ile birlikte Şeyh Ali Sebtî hazretlerinin ilim meclislerine ve sohbetlerine devâm etti. Bu sırada arkadaşları ve Harput halkı tarafından çok sevildiği için Harpûtî diye anılmaya başlandı. Zâhirî ilimlerde yetiştiği gibi, tasavvuf yolunda da olgunlaştı. Hocası tarafından İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak, insanların dünyâda ve âhirette kurtuluşlarına vesîle olmakla vazîfeli olarak köyüne gönderildi. Ders halkası kurarak talebe yetiştirdi ve halka vâz ü nasihat etti. Oğlu Şeyh Hacı Muhammed Efendi, "İmam Efendi" lakabıyla meşhûr olanOsman Bedreddîn Efendi ve Şeyh AbdullahEfendi onun talebelerindendir. İmâdiyel-İslâm adlı eseri yazdı. Bu eserinde îmân ve ibâdetlerle ilgili meseleleri anlattı. Oğlu Muhammed Efendi ile hacca gitti. Hac yolculuğu esnasında da oğluna ilim öğretti. Hattâ deve üzerinde bile aylarca çölde oğluna ders okuttuğu dillere destan oldu. Oğlu MuhammedEfendiye icâzet vererek ilim öğretmek üzere Erzurum'a gönderdi. Yûsuf Harpûtî hazretleri 1908 (H.1326) senesinde doğum yeri olan Bingöl'ün Kığı ilçesine bağlı Zermek (Yeldeğirmeni) köyünde vefât etti. Köyünde konağının bahçesinin bir kenarında defnedildi. Bu bahçenin bir kenarında da câmi vardır. Sonradan kabrinin üzerine oğulları tarafından türbe yaptırıldı. Bugün kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Türbesinin bulunduğu bahçedeki elma ağaçlarını Yûsuf Harpûtî hazretlerinin bizzat kendi elleriyle diktiği bilinmektedir. Bu sebeple buradan geçen yolcular ve kabrini ziyârete gelenler bu ağaçların meyvelerini bereketlenmek niyetiyle alıp yemektedirler. Bu elma ağaçlarının altında suyu az ve havuzu ufacık olan küçük bir çeşme yaptırmıştır. Sıtma hastalığının yaygın olduğu zamanlarda, hastalığa yakalanan çocuklar getirilip bu pınarın suyunda yıkanınca şifaya kavuştukları çok görülmüştür. Bu yüzden bu küçük çeşme halk arasında Sıtma Pınarı adıyla meşhûr olmuştur. Türbe yakınlarında pislik bulunmasın diye zaman zaman türbe ile bahçe arasına duvarlar, tel örgüler çekilmiş, ama her defâsında bu çeşmeye yakın olan kısmın ertesi sabah yıkıldığı görülmüştür. En son olarak 1989-90 senelerinde bu civarlarda büyük heyelanlar oldu. Bu heyelanlarda en fazla zarar gören köylerden biri de Zermek köyüydü. On kişinin ölümüyle neticelenen heyelanda, köyde büyük hasar meydana geldi.Dağdan gelen heyelan dalgası türbeden yukarıda bulunan bahçeleri, evleri, konakları ve câmiyi yıktığı halde, Yûsuf Harpûtî hazretlerinin tübesinde hasar olmadığı görüldü. Yûsuf Harpûtî hazretlerinin İmâdiyel-İslâm adlı eserinin el yazması orijinali elde mevcuttur. Yûsuf Harpûtî hazretlerinin, Şeyh Hacı Muhammed Efendi, Necib Efendi, Hacı Hâfız Ziyâ Bey, Mustafa Efendi adında dört oğlu vardı. Birinci oğlu Şeyh Hacı Muhammed Efendi âlim, fazilet sâhibi bir kimseydi. Babasından ilim öğrendi. Babası gibi Nakşibendiyye yoluna intisâb etti. Babasından icâzet alarak Erzurum'a gitti ve orada ders verip talebe yetiştirdi. Birçok kerâmetleri ve üstün hâlleri görüldü. Talebelerinden Şâfîler Câmii imâmı Murat Gözet şöyle anlattı: "Bir gün hocamızdan ders alıyorduk. Epeyce vakit geçmişti. Hepimiz de talebeliğin verdiği hava ile dersin bitmesini bekliyorduk. Hocamız Şeyh Muhammed Efendi bunu anlamış olacak ki dersi kesti ve; "Epeyce yorulduk. Sıcak bir helva olsa ne iyi olurdu." buyurdu. Bizim aklımızdan acaba canı helva mı istedi? Birimiz gidip helva yaptırsak mı? diye geçti. Bu sırada bana; "Hele evlât şu dolabı aç belki bir şeyler bulunur." buyurdu. Fırlayıp dolabın kapısını açtım bir de ne görelim; büyük bir tabak helva ve üzerinden sıcak buhar çıkıyor. Bu hâdiseye hepimiz şaşırdık. Daha sonra helvayı ortaya getirip hep birlikte yedik. Böylece hocamızın bir kerametine şâhid olduk." Şeyh Hacı Muhammed Efendiyle ilgili bir hâtıra da şöyle anlatılır: Birinci Dünyâ Harbi öncesinde, Rus askerlerinin Erzurum'da kaldıkları sıralarda Kiğı kasabası yakınlarına kadar düşman askeri gelmiş birçok köyü yakıp yıkmışlardı. Bu telaş ve heyecan içinde Kiğı'da bulunan bir askerî birlik yerini terk edipElazığ Karakoçan istikametine doğru hareket ettiği haber alındı. Askerin haberleşme noksanlığından dolayı yanlış bir harekatta bulunduğunu ve yol üzerindeki köylere girmiş bulunan Rus askerlerinden habersiz olduklarını anlayan Muhammed Efendi, vakit geçmeden askeri durdurmak gerektiğini söyleyerek hemen atının hazırlanmasını emretti. Böyle bir anda haberci ile ısmarlama sözlerle askerin durdurulamayacağını bildiği için bizzat kendisi gitmek istedi. Zîrâ kendisini ve babasını tanımayan, bilmeyen kimse yoktu. Bu işi ancak o yapabilirdi. Bu sebeple bütün itirazlara rağmen atına atlayıp süratle yola koyuldu. Normal yürümekte bile güçlük çekilen bu dağ yolunda dört nala at koşturması, arkasından gelenleri güç durumda koydu. Murat suyunun geçtiği vadinin göründüğü dağın tam üzerine geldiğinde, atın başını aniden yoldan çevirerek, kuş uçmaz tâbir edilen dağın tepesinden, altında mağaraların bulunduğu kayalıktan aşağı inmeye başladı. Arkasından; "At şahlandı Şeyh Efendiyi mahvetti." diye feryat ederek atlarını süren kimseler tepeye geldiklerinde atlarından inip kayalığın üzerinde durdular. Şeyh Muhammed Efendi kayalıktan geçmiş, dağdan aşağıya vâdiye doğru atını sürüyor, askerleri ise durmuş şaşkınlıkla onu seyrediyor gördüler. Böylece ters istikâmete gitmekte olan askerî birliği dağılmadan veya zâyiâta uğramadan ve belki de tamâmen imhâ olmaktan kurtardı. İnsanların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için çalışan, vatan savunması için kahramanca davranan Muhammed Efendi bir ilkbahar gününde Kiğı'dan Zermek köyüne babasının kabrini ziyârete gidiyordu. Yanındakilerle birlikte Murat Nehrinin kolu olan ve ne zaman coşup ne zaman sâkinleşeceği belli olmayan Büyük Su yanına geldiklerinde suyun coşkun olduğunu gördüler. Derenin suları köprünün seviyesine gelmişti. Köprünün sağlamlığına kanâat getirdiklerinden geçmeğe karar verip sıra ile atlarını sürdüler. Şeyh Muhammed Efendinin atı tam köprünün ortasına geldiği sırada yukarıdan kopup gelen bir sele kapıldı. Orada bulunanların feryad ve figanları arasında MuhammedEfendi de sel sularına kapılmıştı. Yüz elli metre kadar aşağıdan at kenara çıkabildi. Fakat Şeyh Efendi görünmüyordu. Kayaları önüne katarak, akan suyun etrâfındaki aramalar aralıksız devâm etti. Dere boyunca bulunan köylüler genç, ihtiyar, kadın kız tarafından üç gün üç gece arandı. Fakat bulunamadı. Dördüncü günü sabahı suların oldukça azaldığı bir sırada, köprüden aşağıya düştüğü noktada şehâdet parmağı havada sağ elinin sallandığını gördüler. Hiçbir şeye takılı olmadan orada duran cesedini sudan çıkarıp gerekli techiz ve tekfin yapıldıktan sonra Kiğı Câmiinin bahçesine defnettiler. Türbesi hâlen orada olup ziyâret edilmektedir. Yûsuf Harpûtî hazretlerinin ikinci oğlu Necib Efendinin Erzurum'da han ve hamamları vardı. Ayrıca Zermek ve civar köylerde çok arâziye sâhipti. Yolculuğa çıkacağı zaman atının heybesini altınla dolduran Necib Ağa, bu zenginlik ve ihtişâmın dünyâda kalacağını, fânî ve yok olacağını düşünerek garip, yetim ve fakirlere çok ihsânlarda bulunurdu. Çok cömert ve misâfirperver olan Necip Ağanın konağına hergün yüz atlı iner göçerdi. Üçüncü oğlu Hacı Hâfız Ziyâ Bey Meclis-i Mebûsân âzâsı yâni Erzurum milletvekiliydi. Tahsîlini Erzurum ve İstanbul'da tamamladı. Çeşitli dış temsilciliklerde bulundu. Bağdat savcılığından sonra kurulan ilk TBMM'de Erzurum milletvekili olarak bulundu. İstanbul'da vefât edip Eyüp Kabristanında defnedildi. Dördüncü oğlu Mustafa Efendi ise, tahsîlini Kiğı ve Erzurum'da yaptı. Kiğı'da kaymakamlık vazîfesinde bulundu. Yûsuf Harpûtî hazretlerine âit olduğu söylenen bir şiir şöyledir. Düşmüşem bir nâr-ı aşka, tâ kıyâmet yanarım, Şem'e pervâneye karşı ağlayûben dönerim İçmişem aşkın şarâbın, nûş edûben kanarım Bülbülem güldür murâdım intizârım yâ Resûl! Bülbül güle be Alaha âşık oldum yanarım.

Yûsuf Bin Hüseyin Râzî

Yusuf Bin Hüseyin Razi Yusuf Bin Hüseyin Razi Büyük velîlerden. Künyesi Ebû Ya'kûb’dur. Haram ve şüphelilerden çok sakındığı gibi, dünyâya düşkün olmayıp, zâhir ve bâtın ilimlerinde âlimdi. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi olup, aynı zamanda; Ebû Türâb Nahşebî, Yahyâ bin Muâz ve başka âlimlerle görüşüp sohbet etti ve kendilerinden ilim öğrendi. Ebû Saîd Harrâz ile yol arkadaşlığı ve Cüneyd-i Bağdâdî ile mektuplaşmaları meşhûrdur. İlim öğrenmek için çok seyahat etti. Ömrü uzun olup, Allahü teâlânın dînine hizmet etmekle geçti. İnsanların İslâmiyeti doğru öğrenmeleri için çok gayret ederdi. Edebi çok fazla olup, kendisinden bile hayâ ederdi. Çok güzel konuşurdu. Nefsin kötü isteklerine tâbi olmamak ve ona muhâlefet etmekte çok ileriydi. Geceleri hiç uyumaz, hep ibâdetle meşgûl olurdu. Fazla uykusuzluk sebebi ile gözlerinde hafif kırmızılık vardı. İnsanların fazla teveccühünden sakınır, kendisini olduğundan aşağı gösterirdi. Ebû Ya’lâ diyor ki: “Yûsuf bin Hüseyin, zamanında, kelâm ve tasavvuf ilmini en iyi bilendi.” İmâm-ı Şa’rânî diyor ki: “Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman, gözyaşlarını tutamaz çok ağlardı.” Nişâbûrlu bir tüccârın, bin altına satın aldığı çok güzel bir câriyesi vardı. Bu tüccârın acele olarak başka bir şehre gitmesi icâb etti. Câriyeyi güvendiği bir kimsenin evine emânet bırakıp gitti. Ev sâhibi, bir aralık câriyeyi gördü. Kendisine âşık oldu. Hemen Ebû Hafs Haddâd’ın yanına gidip hâlini anlattı ve; “Ben ne yapayım?” dedi. O da; “Senin, Rey şehrinde bulunan Yûsuf bin Hüseyin’in yanına gitmen lâzımdır.” buyurdu. O kimse hemen yola çıkıp Irak’ta bulunan Rey şehrine geldi. Yûsuf bin Hüseyin’in yerini sordu. Sorduğu kimseler, uygunsuz sözler söyleyip, yanına gitmesine mâni oldular. Hattâ çok ileri gidip, öyle şeyler söylediler ki, gelen kimse bunlara aldanıp, geldiğine pişman oldu ve geri döndü. Ebû Hafs’ın yanına geldiğinde, “Niçin onu görmeden geri geldin?” buyurdu. O da; “Onun için şöyle şöyle söylediler. Ben de yanına gitmekten vaz geçip geri döndüm.” dedi. Ebû Hafs; “Sen tekrar git ve kendisini gör.” buyurdu. O kimse tekrar dönüp Rey şehrine geldi. Yûsuf bin Hüseyin’in bulunduğu yeri sordu. Bu sefer, önceki söylediklerini daha fazlasıyla söylediler. Fakat ısrâr edince evini gösterdiler. İzin alıp içeri girdiğinde gördü ki, yaşlı bir zât oturmuş, karşısında bir genç, önünde bir sürâhi ve kâse bulunuyor. Gelen kimse selâm verip oturdu. Yûsuf bin Hüseyin, yüzünden nûr akan çok sevimli bir zât olup öyle güzel şeyler anlatıyor, öyle tatlı konuşuyordu ki, gelen kimse hayretler içinde kaldı. “Efendim. Lütfen söyleyiniz. Bu nûrânî yüz, bu tatlı sözler, şu sürâhi ve kâse ve dışarıdakilerin söyledikleri ne demek oluyor?” dedi. Yûsuf er-Râzî; “Şu gördüğün genç, benim oğlumdur. Kendisine Kur’ân-ı kerîm okutuyorum. Şarap kabı gibi zannedilen şu kırmızı sürâhi içinde su var. Bu bardakla, gelenlere su ikrâm ediyorum. Su testisi bulunmadığı için, bunu kullanıyorum.” buyurdu. Gelen kimse; “Peki, böyle hareket edip, insanların hakkınızda uygunsuz sözler söylemelerine imkân vermenize sebep nedir?” diye sorunca; “İnsanlar bana güvenmesinler ve bir şey emânet etmesinler diye.” buyurdu. Gelen kimse onun ayaklarına kapanıp af diledi. Bir gün kendisine; “Peygamber efendimizin; “Yâ Bilâl! Bizi ferahlandır.” hadîs-i şerîfi hakkında ne dersiniz?” dediler. Cevâbında buyurdu ki: “Bunun mânâsı; “Yâ Bilâl! Ezân okumakla, bizi dünyâ meşgalelerinden ve sözlerinden rahatlandır.” demektir. Çünkü, Peygamber efendimiz namazda rahatlardı. Namaz gözünün nûru idi.” Yûsuf bin Hüseyin 915 (H.304) senesinde vefât etti. Vefât ederken; “Yâ Rabbî! Gücüm yettiği kadar insanları sana dâvet ettim. Kusurlarımı bağışla.” dedi. Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; “Hâlin nasıldır?” diyenlere; “Allahü teâlâ, vefât ederken söylediğim sözü tekrar söylememi emretti. Ben de söyledim. Sonra bana; “Seni sana bağışladım.” buyurdu.” dedi. Yûsuf bin Hüseyin buyurdu ki: “Yapmacık olarak, riyâ ile yapılmış çok az bir amelle Allahü teâlânın huzûruna çıkacağıma, günâh yükü ile çıkmayı tercih ederim.” “Allah yolunda yürümek arzusunda bulunan bir tâlib, azimeti bırakıp ruhsatla amel ederse, artık ondan hayır gelmez, ilerleyemez.” “Nefsin aldatmasına, dünyânın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz. Yabancılarla berâber olmak, bu yolda yürüyenler için felâkettir.” “Allahü teâlânın kendilerini her an görmekte olduğunu bilen insanlar, O’nun kendilerini görmekte olduğunu düşünerek, O’ndan ve emirlerinden başka şeye iltifat etmekten hayâ ederler.” “Kim, Allahü teâlâyı hakkıyla zikrederse, O’ndan başka her şeyi unutur. O’nun zikri ile O’ndan başka her şeyi unutan kimseyi, Allahü teâlâ her şeyden muhâfaza eder.” “Dünyâda en kıymetli şey, ihlâstır.” “Allah yolunda yürümek isteyen bir kimse için, en büyük tehlike; bu yolda olmayan kimselerle berâber olmaktır.” “Saâdete kavuşmak istersen, edeble ilim öğren, edeble ilim öğrenen onunla iyi amel eder. İyi amel eden, hikmet sâhibi olur. Hikmet elde edilince, insan zühd sâhibi olur. Zühd sâhibi olunca, kalbinde, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin sevgisi kaybolur. Bu sevgi kaybolunca, insan âhirete rağbet eder. Hep âhireti düşünen ve ona hazırlanmakla uğraşan kimse, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş demektir.” “Bütün hayırların hepsi, bir ev gibidir. Anahtarı da tevâzudur. Bütün kötülüklerin hepsi de, bir ev gibidir. Onun anahtarı da kibirlenmektir. Nitekim, Âdem aleyhisselâmın zellesinden dolayı tevâzu etmesi ile affa ve ikrâma kavuşması ve İblis’in kibirlenmesi, kendisine hiçbir şeyin fayda vermeyip zelîl olması buna delildir.” “Aklın zâhiri, sevgili Peygamberimize tam tâbi olmaktır. Aklın bâtını, hâlini gizlemek ve aklın aslı ise, sükût etmektir.” “Dünyâda iki türlü taşkınlık ve azgınlık vardır. Bunlardan biri ilim sebebiyle yapılan azgınlık, diğeri de mal sebebiyle yapılandır. İlim sebebiyle olan taşkınlıktan kurtulmak, ancak ibâdetle olur. Mal sebebiyle olan taşkınlıktan kurtulmak ise, ona ehemmiyet vermeyip uzaklaşmakla mümkün olur.” ALLAH KORKUSU Yûsuf bin Hüseyin hazretleri seyâhatlerinden birisinde, Arabistan’da bir kabîleye uğradı. Kabîle reîsinin kızı, kendisini görüp âşık oldu. Bir yolunu bulup, Yûsuf bin Hüseyin yalnız iken yanına geldi. Yûsuf bin Hüseyin hemen kaçarak başka bir yere gidip oturdu. Başını dizlerine koydu. Çok yorulmuş olduğu için uyuyuverdi. Rüyâsında, benzerini hiç görmediği bir yerde, yeşiller giyinmiş kimseler gördü. Birisi de, pâdişâh misâli taht üzerinde oturuyordu. Kendilerine yaklaşıp kim olduklarını sordu. Onlar, kendisine çok saygı ve hürmet gösterip yol açtılar ve; “Bizler melekleriz. Taht üzerinde oturan da Yûsuf aleyhisselâmdır. Yûsuf bin Hüseyin’i ziyârete geldi.” dediler. Yûsuf bin Hüseyin, çok hayret etti ve mahcûb oldu. Ağlamaklı bir ses ile; “Hasbünallah! Ben kim oluyorum ki, Allahü teâlânın Peygamberlerinden birisi benim ziyâretime gelsin, olacak şey değil!” dedi. Bu sırada hazret-i Yûsuf, tahttan inip kendisiyle müsâfeha etti ve kendisine sarıldı. Yûsuf bin Hüseyin ona; “Ey Allah’ın peygamberi, ben kim oluyorum ki, bana bu kadar iltifât ediyorsunuz?” dedi. Hazret-i Yûsuf buyurdu ki: “O kabîle reîsinin güzel kızı, yalnız iken yanına gelince, sen Allahü teâlâdan korkarak ve Allahü teâlâya sığınarak oradan çıkınca, Allahü teâlâ, senin hâlini bana ve meleklere gösterip; "Ey Yûsuf! Bak, senin, Zelîha’dan kaçtığın gibi, bu Yûsuf da kabîle reîsinin kızından nasıl kaçtı.” buyurdu ve beni bu meleklerle birlikte seni ziyârete gönderip sana söylememi emretti ve buyurdu ki: “Her şeyin bir nişânesi vardır. Bu zamânın nişânesi Zünnûn-i Mısrî’dir. İsm-i âzam ona verildi. Huzûruna git. Hem de sana şu müjdeyi vermemi emretti ki, (Sen, Allahü teâlânın seçilmiş kullarındansın).” buyurdu. Yûsuf bin Hüseyin uykudan uyandığında aşk-ı ilâhî her tarafını kaplamıştı. Kendisine verilen işâret üzerine Mısır’a doğru yola çıktı. Bir an önce Zünnûn-i Mısrî'ye kavuşmak arzusunda idi. Nihâyet Zünnûn-i Mısrî’nin meclisine gelip oturdu. Beş sene, bu sohbet meclisine devâm etti. Beşinci yıl sonunda hocası kendisini çağırıp; “Artık memleketine git. Allah rızâsı için insanlara nasîhat et. Allah için konuş.” buyurdu. “Peki efendim.” deyip ayrıldı. Memleketi olan Rey şehrine gelince bir meclis kurup, insanlara nasîhat etmeye başladı. Bu hâl, elli sene böyle devâm etti. Çok talebe yetiştirdi. İbrâhim-i Havvâs, Yûsuf bin Hüseyin’in talebesi olup, bunun sohbeti bereketi ile çok yüksek hâllere ve makamlara kavuştu. 1) Tabakât-us-Sûfiyye; s.185 2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.238 3) Sıfât-us-Safve; c.4, s.84 4) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.105 5) Târih-i Bağdâd; c.14, s.314 6) El-Bidâye ven-Nihâye; c.11, s.126 7) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.245 8) Risâle-i Kuşeyrî; s.158 9) Nefehât-ül-Üns; s.238 10) Keşf-ül-Mahcûb; s.238 11) GAS; c.1, s.650 12) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.1, s.280 13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.298

Yünûnî

Yünuni Yünuni Meşhûr Hanbelî hadîs âlimlerinden, velî. İsmi, Muhammed bin Ahmed, künyesi Ebû Abdullah, lakabı, Takıyyüddîn’dir. Yünûnî diye bilinir. Câfer-i Sâdık’ın soyundandır. 1177 (H. 572) senesi Receb ayının altısında, Baalbek’in köylerinden olan Yünûn’de doğdu. 1260 (H.658) senesi Ramazân-ı şerîfin on dokuzunda burada vefât etti. Hadîs ilminde hâfız olanYünûnî, zâhid, ârif ve takvâ sâhibi bir âlimdi. Yünûnî, Dımeşk’da yetîm olarak yetişti. Annesi, onu önce bir sanata verdi. Sonra Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Ebû Tâhir Huşûî, Ebû Temâm Kalânisî, Hanbel el-Mükebbir, Ebû Yemen Kendî, hadîs hâfızı Abdülganî ve daha başka âlimlerden hadîs-i şerîf dinledi. Büyük âlim Muvaffakuddîn’in yanında fıkıh ilmini öğrendi. Arabî ilimleri, Ebû Yemen Kendî’den aldı. Kendisine has olan hatta (yazıda) çok yükseldi. Abdülkâdir-i Geylânî’nin (k.sirruh) talebesi Şeyh Abdullah Betâîhî’den tasavvuf hırkasını giydi. Hakkında Şam’ın arslanı denilen, yüksek hâller ve kerâmetler sâhibi, herkesin kendisinden pekçok faydalandığı Şeyh Abdullah Yünû- nî’nin hizmetinde bulundu. Şeyh Abdullah Yünûnî’yi över, onu önde tutar, fetvâlarda ona uyardı. Hadîs ilminde pek yükseldi. Sahîh-i Müslim ile Humeydî’nin yazdığı El-Cem’ Beyn-es-Sahîhayn gibi büyük kitapları çok sağlam bir şekilde ezberledi. Oğlu Kutbüddîn Mûsâ şöyle der: Babam, El-Cem’ Beyn-es-Sahîhayn’ı ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in Müsned'inin çoğunu ezberledi. En’am sûresini bir günde, Sahîh-i Müslim’i dört ayda, meşhûr edebî bir eser olan Makâmât-ı Harîrî’den üç makâmı günün bir kısmında ezberledi. Büyük hadîs âlimlerinden Ömer bin Hâcib ondan uzun olarak bahsedip, şöyle dedi: “Yünûnî, fıkıh ve hadîs ilmi ile o kadar meşgûl oldu ki, neticede büyük bir fakîh ve hâfız (hadîs âlimi) oldu. Yünûnî, güzel ahlâk sâhibi olup, insanlara çok faydalı olur, kimseye sıkıntı vermezdi. El-Cem’ Beyn-es-Sahîhayn adlı eseri ezberlemişti. Bana, Sahîh-i Müslim’i ezberlediğini söylemişti. Onu dört ayda ezberinden tekrar ederdi. O, Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inin çoğunu ezberinden tekrar ederdi. Bir oturuşunda yetmiş hadîs-i şerîf ezberlerdi.” Yünûnî, yaşının ilerlemiş ve ilimde pek yükselmiş olmasına rağmen, hadîs-i şerîf dinlemeyi, okumayı çok severdi. Baalbek halkı, Yünûnî’nin Kazvînî, Behâüddîn Makdisî, İbn-i Revâha, Hamevî ve başka büyük âlimlerin huzûrunda hadîs-i şerîf okumasını dinlerlerdi. Yünûnî yüksek hâller ve kerâmetler sâhibiydi. İbâdet ve muayyen vakitlerde okuduğu duâlara muntazam devam ederdi. Kerâmetlerini açıkça göstermezdi. Hâl sahiplerinden olan Şeyh Osman onun hakkında Yünûnî sekiz sene kutub oldu” demiştir. Yünûnî’nin, sultanlar katında yüksek bir yeri vardı. Ona çok hürmet gösterirlerdi. Hattâ bir defâsında, Dımeşk kalesinde Buhârî dinliyordu. Orada Sultan Eşref de vardı. Yünûnî abdest almak için kalktı. Bunun üzerine sultan da kalktı ve Yünûnî’ye kurulanması için veya ayağını basması için bir havlu takdîm etti. Yünûnî’nin, havlunun temizliğinden endişe etmemesi için, temizliği husûsunda yemin etti. Büyük hadîs âlimi Zehebî şöyle dedi: “Bir defâ Melik Eşref Baalbek’e gelmişti. Önce Yünûnî’nin evine geldi. Kapıyı çaldı. İçeriden kimsin? denilince, ismi ile kendisinin geldiğini söyledi.” Melik Kâmil, kardeşi Eşref’in yanına gelmişti. Eşref, kardeşi Kâmil’e, Şeyh Yünûnî’nin güzel hâllerinden bahsetti. Bunun üzerine Sultan Kâmil, Yünûnî’yi görmek istedi. Yünûnî’nin gelmesi için Baalbek’e haber gönderdi. Yünûnî, Dımeşk’a gelince, Sultan Kâmil onunla görüştü. İlmî mevzûlarda konuştular. Sultan Kâmil ile Yünûnî arasında Sahîh-i Müslim’deki bir ibâre üzerinde ihtilâf meydana gelmişti. Sultan Kâmil, Yünûnî’ye; “Ben Sahîh-i Müslim'i muhtasar hâle getirdim. Üzerinde çalışma yaptım. Fakat senin dediğin gibi bir ibâre yok” dedi. Yünûnî, Sultan Kâmil’in söylediğinden başka diyordu. Nihâyet, Sultan Kâmil, birisini gönderip kendi yaptığı beş cildlik Sahîh-i Müslim muhtasarını getirtti. Sultan Kâmil cildlerden birisini, Eşref birisini, orada bulunan birisi diğer cildi, Yünûnî de cildlerden birisini aldı. Onlar, o ibâreyi arıyorlardı. Yünûnî, eline cildi alıp, ilk açışında aradıkları hadîs-i şerîfin ibâresini buldu. O hadîs-i şerîfin ibâresi, kendi dediği gibiydi. Sultan Kâmil, Yünûnî’nin çabucak bulmasına çok hayret etti. Görüşmeleri bitince, Sultan Kâmil, Yünûnî’yi Mısır tarafına almak istedi. Eşref, Sultan Kâmil’e; “Yünûnî, Baalbek’i hiçbir yere tercih etmez” dedi. Sonra Sultan Kâmil, ona sayısız hediyeler gönderdi. Yünûnî’nin oğlu Kutbüddîn Mûsâ anlattı: “Babam emîrlerden ve vezîrlerden sâdece yenilecek hediye kabûl ederdi. Kendisine gönderilen bu hediyelerden bir kısmını tekrar onlara gönderir, onlar da teberrük ve şifâ niyetiyle alır, kabûl ederlerdi.” Yünûnî fakirdi ve malı yoktu. Bununla berâber Câfer-i Sâdık’ın soyundan olduğu için sadaka kabûl etmezdi. Çünkü Ehl-i beyt sadaka almaz. Şeyh Abdullah’ın bir kızı vardı. Hanımına, kızını Yünûnî’ye vereceğini söyledi. Hanımı, Yünûnî’nin fakir olduğunu, kızının ise, mesûd ve bolluk içerisinde yaşamasını istediğini, bu sebeple Yünûnî’ye vermek istemediğini söyledi. Bunun üzerine Şeyh Abdullah hanımına; “Ben Yünûnî ile kızımı öyle bir evde görüyorum ki, o evde bolluk ve bereket olacak, sultanlar Yünûnî’nin ziyâretine gidip gelecektir” dedi. Şeyh Abdullah’ın dediği, Allahü teâlânın izniyle aynen çıktı ve kızını Yünûnî ile evlendirdi. Sultanlar ve oğulları, İbn-i Salâh, İbn-i Abdüsselâm, İbn-i Hâcib, Hasrî gibi meşhûr âlimler, İbn-i Cevzî ve daha başka tanınmış kâdılar kendisine pekçok hürmet gösterirlerdi. İnsanlar, Yünûnî’nin ilminden ve güzel ahlâkından çok istifâde etmişler, onun yaşayışını ve gidişâtını kendilerine nümûne edinmişlerdir. Yünûnî, heybetli, güzel sûretli ve vekar sâhibi, mübârek bir zâttı. Hocası Şeyh Abdullah’a çok bağlıydı. Onun gibi, sünnet-i seniyyeye uymakta çok titizdi. Yünûnî’den; iki oğlu, Ebû Hüseyin Hâfız ve Kutub el-Müverrik’ten başka, Ebû Abdullah bin Ebû Feth, İbrâhim bin Hâtem, Muhammed bin Muhib, Ebû Abdullah bin Zerrâd, İbrâhim bin Kureşî el-Ba’lî ve diğerleri hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Yünûnî vefât edince, hocası Şeyh Abdullah’ın yanına defnedildi. Mîrâcla ilgili bir kitabı vardır. BİR MEKTUP GELDİ Yünûnî, hocası Şeyh Abdullah ile ilgili şöyle anlatır: “Bir defâ Harran’a gitmek üzere niyetlenmiştim. Çünkü, Harran'da ferâiz ilmini (Mîrâs taksîmi) çok iyi bilen bir âlimin olduğunu duymuştum. Yolculuğa çıkacağım gecenin sabahında, Şeyh Abdullah Yünûnî'den bir mektup geldi. Bana, Kudüs-i şerîfe gitmemi emrediyordu. Bunu okuyunca, bende bir hoşnudsuzluk hâsıl oldu. Bunun üzerine Kur’ân-ı kerîmi açtım. Bir de ne göreyim. Yâsîn-i şerîfin yirmi birinci âyet-i kerîmesi çıktı: Burada meâlen şöyle buyuruluyordu: “Sizden bir ücret istemeyen kimselere uyun ki, onlar hidâyet üzeredirler.” Benim durumum ile, Kur’ân-ı kerîmi açınca karşılaştığım âyet-i kerîme arasında güzel bir muvâfakat, uyum olmuştu. Bunun üzerine Kudüs-i şerîfe doğru yola çıktım. Oraya varınca da, hayretimi gerektiren bir hâdise ile karşılaştım. Harran’a, ferâiz ilmi öğrenmek için yanına gitmek istediğim zât, Kudüs’te idi. Burada ondan ferâiz ilmini iyice öğrendiğim kanâati hâsıl oluncaya kadar, bu ilmi okudum.” 1) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.8, s.282 2) El-Bidâye ven-Nihâye; c.12, s.227, 229 3) El-A’lâm; c.5, s.322 4) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.294 5) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.2, s.269 6) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1439 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.149

ea1479

404 Not Found Not Found The requested document was not found on this server. Web Server at

Zekeriyyâ Ensârî

Zekerriyya Ensari Zekerriyya Ensari Büyük velîlerden ve Mısır’da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Zekeriyyâ bin Muhammed bin Ahmed, künyesi Ebû Yahyâ, lakabı Zeynüddîn’dir. Ensârî nisbesiyle meşhûrdur. 1423 (H.826) senesinde Senîke’de doğdu. 1520 (H.926)'de Kâhire’de vefât etti. Kabri Karâfe Kabristanındadır. Hâlen ziyâret edilmektedir. Küçük yaştayken babası vefât eden Zekeriyyâ Ensârî, ilim öğrenmeye başladı. Doğum yeri olan Senîke’ye Rebî bin Abdullah isminde bir âlim gelmişti. Rebî bin Abdullah, kendisine yardım edilmesini isteyen bir kadın gördü. Kadının kocası ölmüş, çocuğu yetim kalmıştı. Şehrin vâlisi çocuğu saka kuşu avlamaya gönderiyordu. Rebî bin Abdullah çocuğu ve kadını yanına çağırıp, kadına; “Eğer oğlunun böyle durumlara düşmekten kurtulmasını istiyorsan, oğlunu bırak Câmi-ül-Ezher’de okusun, ilimle meşgûl olsun.” dedi. Oğlunun bu durumdan kurtulması için can atan kadın, onu Rebî bin Abdullah’a teslim etti. Rebî bin Abdullah küçük yaşta olan Zekeriyyâ Ensârî’yi alıp Câmi-ül-Ezher’e götürdü. Kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmin tamâmını ezberleyen Zekeriyyâ Ensârî, zamanının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Ebû Abbâs Ahmed bin Ali Enkavî, Ebü'l-Feth Muhammed bin Ebî Ahmed Gazzî, Ebû Hafs Ömer bin Ali Nebtîtî, Ahmed bin Fakîh Ali Dimyâtî, Zeynüddîn Ebü’l-Ferec, Abdurrahmân bin Ali Temîmî ve Muhammed Gamrî gibi velîlerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Muhammed Gamrî’nin sohbetinde kırk gün kalarak, yazdığı Kavâidü’s-Sûfiyye kitâbını okuyup bitirdi. Kendisi şöyle anlatır: “Bir gün Muhammed Gamrî’nin yanına girdim. Odada yalnızdı. Odaya girdiğim zaman Muhammed Gamrî'nin yedi gözü olduğunu gördüm. Buna çok şaşırdım. O zaman Muhammed Gamrî bana; “Ey Zekeriyyâ! İnsan kemâle erince dünyâdaki kıtaların sayısınca gözü olur.” buyurdu. Yine kendisi anlatır: “Ben küçüklüğümden beri tasavvuf yolunda bulunanları sever, onların meclislerine giderdim. Akranlarım bana, fıkıh ilminde onlardan sana bir fayda gelmez diyorlardı. Zîrâ ben, fıkha dâir eserleri mütâlaa ediyordum. İlimle meşgûl olup, Allahü teâlâya hamdolsun, yükselince Behce kitabını şerhettim. Şerhi tamamlayınca, arkadaşlarım kitabın bir nüshasını okudukları zaman, benim yalnız olarak böyle bir işi yapamayacağımı ifâde eden sözler söylediler ve hayretlerini belirttiler.” Kendisi anlatır: “Bir gün Hızır aleyhisselâm, hocam Ali Darîr Nebtîtî ile berâberdi. Hocam Ali Darîr, Hızır aleyhisselâma asrın âlimlerini ve benim onlardan olup olmadığımı sorunca; “Evet onlardandır. Ama onda iyi olmayan bir husus var.” dedi. Fakat bunu açıklamadı. Ben hocama, Hızır aleyhisselâmı bir dahaki sefer gördüğünde, o bende bulunan hoş olmayan şeyin ne olduğunu sormasını, bundan tövbe etmek istediğimi söyledim. Hızır aleyhisselâm hocamın yanına geldiği zaman, hocam Hızır aleyhisselâma benim hoşa gitmeyen durumumu sorunca, o da şöyle cevap vermiş: “Vâlilere bir husus için mektup yazdığında, mektubu götüren şahsa, bu mektubun Şeyh Zekeriyyâ’dan geldiğini söyle diyor. Kendisine Şeyh diyor.” Bunun üzerine o günden sonra bu kelimeyi ağzıma almadım. Vâlilere bir mektup göndereceğim zaman mektubu götürene; “Vâliye, size bu mektubu fakirlerin hizmetçisi Zekeriyyâ gönderdi.” demesini söylerdim.” Zekeriyyâ Ensârî hazretleri gençlik yıllarını anlatırken şöyle buyurdu: “Ben uzak yerden Câmi-ül-Ezher’e bir zât tarafından getirilmiştim. Daha çok gençtim. Burada dünyâ işlerinden uzak ve kalbimi mahlûkâttan hiç birine bağlamadan, sâdece ilim ile meşgûl oluyordum. Çok defâ acıktığım zaman, bulduğum karpuz, kavun artıklarını yıkayarak yerdim. Senelerce böyle devâm ettim. Sonra Allahü teâlâ bana velî kullarından birisini gönderdi. O, benim, yiyecek, içecek ve kitap gibi bütün ihtiyaçlarımı karşılıyordu. Bana; “Ey Zekeriyyâ! Benden hiçbir şeyini gizleme!” derdi. Birkaç sene böyle devâm etti. Bir gece herkes uyurken beni uyandırıp; “Kalk ve benimle gel!” dedi. Beni, Câmi-ül-Ezher’deki vikâde merdivenine götürdü. Oraya vardığımız zaman bana; “Kürsüye çık!” dedi. Son merdivene kadar çıkıp inmemi istedi. Ben onun isteğini yaptıktan sonra; “Senin akranların vefât edecek, fakat sen yaşıyacaksın. Kadrin ve kıymetin çok yüksek olacak. Kâdı’l-kudât’lık yapacaksın. Daha sen hayatta iken talebelerin şeyhülislâm olacak. Sonunda gözlerin görmeyecek.” dedi. Ben ona; “Gözlerim mutlakâ görmeyecek mi?” diye sorunca; “Evet görmeyecek.” diyerek ortadan kayboldu. Bir daha o zâtı görmedim.” Medrese-i Zeyniyye açıldığı gün, imâmlığı Zekeriyyâ Ensârî’ye teklif edildi. Önce kabûl etmedi. Meşhûr âlim Kayâtî ile istişâre ettikten sonra bu görevi kabûl etti. Sonra Sultan Zâhir Hoşkadem, Zekeriyyâ Ensârî’yi sahrada yaptırdığı bir medreseye, ilk açıldığı gün müderris tâyin etti. İbn-i Mülakkın’ın vefâtından sonra, Sâbikiyye Medresesinde fıkıh müderrisi oldu. Zekeriyyâ Ensârî, ilimde akranları arasında yüksek mertebeye ulaştı. Behce üzerine yaptığı şerhi, hocasının yanında elli yedi defâ okudu. Vaktini ders okutmak, kitap mütâlaa etmek, fetvâ vermek, eser yazmak, kâdılık ve mühim vazifelerle meşgûl olmak sûretiyle geçirdi. Faydasız işlerle hiç meşgûl olmazdı. Vakar sâhibiydi. Hadîs, fıkıh, tefsîr gibi naklî ilimlerde ve aklî ilimlerde derin âlim olan Zekeriyyâ Ensârî, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. İlmi ve güzel ahlâkıyla insanlara faydalı olmaya başladı. Bu yüzden her beldeden ilim tâlipleri, ders almak için onun yanına geldiler. Allahü teâlâ onun ömrünü uzun eyledi. Zekeriyyâ Ensârî’ye, talebelerinin ve onların talebelerinin şeyhülislâm olduğunu görmek nasîb oldu. Zekeriyyâ Ensârî’den ilim öğrenmiş olan büyük âlimlerden bâzıları şunlardır: Cemâlüddîn Abdullah Sûfî, Nûreddîn Mahallî, İmâm Meclî, Fakih Ümeyre Berlisî, Kemâlüddîn ibni Hamza Dımeşkî, Behâuddîn Fâsî, Haleb bölgesi müftîsi Bedrüddîn ibni Süyûfî, Şihâbüddîn Hımsî, Bedreddîn Alâî el-Hanefî, Şemsüddîn Şiblî, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Şihâbüddîn Remlî, Şemsüddîn Remlî, Şihâbüddîn ibni Hacer Heytemî, Sâlih Cemâlüddîn Yûsuf, Şemsüddîn Hatîb Şirbînî el-Mısrî, Allâme Nûreddîn Nesefî el-Mısrî ve başka birçok âlim. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyâda ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için çalışan Zekeriyyâ Ensârî hazretleri, herkesle iyi geçinip hizmet etti. Kâdı’l-kudât olmadan önce günlük kazancı üç bin dirhemdi. Çok kıymetli kitaplar topladı. Sohbetlerinden ve sözlerinden çok istifâde edildi. Gece-gündüz ilim ve amelle meşgûl oldu. Yaşı çok ilerlemiş olmasına rağmen Sahîh-i Buhârî’yi şerh edip, daha önce yapılmış olan on şerhi de, kendi yazdığı şerhde topladı. Beydâvî Tefsîri’ne hâşiye yazdı. Okudukları kitaplardan güzel ve mühim mevzûları yazıp getirenlere mükâfât verirdi. Zekeriyyâ Ensârî çok hayır yapardı. Kendisinden yaşça ve ilimce küçük birisi ona emr-i mârûfta bulunsa hemen kabûl ederdi. Ömrünü aslâ zâyi etmedi. Her fazîlet sâhibi kimseyi hased eden olduğu gibi, onu da hased edenler vardı. Zekeriyyâ Ensârî’nin, sâlih ve velî bir zât olarak şöhret bulması, Sultan Hoşkadem zamânında olmuştur. Bir gün Sultan, Zekeriyyâ Ensârî'yi ziyâret etti. Bundan sonra herkes Zekeriyyâ Ensârî’yi ziyârete koştu ve onun şöhreti her tarafa yayıldı. Sultan Kayıtbay, Zekeriyyâ Ensârî’yi Kâdı’l-kudât yapmak istedi. O, bu görevi kabûl etmedi. Lâkin fazla ısrarlara dayanamayarak, istemeye istemeye kabûl etti. Bir süre sonra sultânın yaptığı bir haksızlığı, açıkça söylediği ve bundan menettiği için bu vazifeden alındı. Zekeriyyâ Ensârî, Kâdı'l-kudât olduğu için çok üzülürdü. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî bu durumu şöyle anlattı: Bir gün bana, Zekeriyyâ Ensârî; “Hatâ ettim.” dedi. Ben nede hatâ ettiğini sorunca; “Kâdılığı kabûl etmekde. Çünkü ben daha önce herkesin gözünden uzak, kendi hâlimde yaşıyordum." dedi. Bunun üzerine ben; “Efendi! Evliyâdan olan bir zâttan işittim, şöyle buyurmuştu: “Velî bir zâtın kâdılık vazîfesine tâyin edilmesi, insanlar arasında iyiliği, zühdü, verâsı, keşf ve kerâmetleri yayılınca onun hâlini setreder, onu perdeler.” dedim. Bunun üzerine Zekeriyyâ Ensârî; “Evlâdım! Elhamdülillah benim bu husustaki üzüntümü hafiflettin.” buyurdu. Avâmdan olan halka vâz ve nasîhat eden, ilim okutup talebe yetiştirmekle meşgûl olan Zekeriyyâ Ensârî hazretleri, sultanlara da emr-i mârûf yapıp nasîhat etti. Sultan Gavrî’nin yaptığı hatâlı bir iş sebebiyle, Zekeriyyâ Ensârî saraya gitmek için yola çıktı. Bunu işiten Sultan Gavrî sarayın kapılarını iyice kapattı ve zincirlerle bağlanmasını emretti. Zekeriyyâ Ensârî bineğine binmiş olarak geldi. Elinde bulunan defteri kapının üzerinde bulunan zincire vurdu. Zincir parçalanarak açıldı. Zekeriyyâ Ensârî yanındakilerle berâber saraya girdi. Sultâna uzun uzun nasîhatta bulundu. Sultan yaptıklarına pişmân olarak tövbe etti ve Zekeriyyâ Ensârî’den özür diledi. Şöyle anlatılır: “Ömer ibni Fârid hakkında, yalan yanlış değişik sözler söylendiği günlerde, sultan bu hususta âlimlerin görüşlerini kendisine bildirmelerini istedi. Zekeriyyâ Ensârî o sırada görüştüğü İstanbullu Şeyh Muhammed’e şöyle dedi: “Tasavvuf büyüklerinin lehinde yaz. Onlara yardımcı ol. Tasavvuf büyüklerinin söyledikleri kelimelerin, tasavvuf ilminde kullandıkları mânâları tadarak bilen kimsenin, onların şânına yakışmayacak şekilde konuşmaları câiz değildir. Çünkü velîlik dâiresi, keşf ve kerâmet üzerine kurulduğu için, akıl sâhasının ötesindedir.” İbn-i Hacer-i Heytemî, onun hakkında Mu’cem adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Zekeriyyâ Ensârî ilmi ile amel eden, Peygamberimize vâris ve kendisinden rivâyette bulunduğum, istifâde ettiğim âlimlerin en büyüklerindendir. Zekeriyyâ Ensârî, Allahü teâlânın insanlara bir lütfudur. Şâfiî mezhebinin en büyük âlimlerinden olup, ortaya çıkan müşkilleri en iyi şekilde hâllederdi. O, zamânının, kendisine mürâcaat edilme husûsunda bir tânesi idi. Asrında, gerek şifâhî, gerek bir vâsıta ile ondan ilim almayan hiç kimse yoktur. Onun talebeleri çoktu.” Zekeriyyâ Ensârî hazretleri çok heybetliydi. Yaşı yüze yaklaştığı hâlde çok namaz kılardı. “Hasta bile olsam nefsimi tenbelliğe alıştırmam.” derdi. Birisi Zekeriyyâ Ensârî’ye bir mevzû anlatırken, lüzumsuz yere uzattığı zaman; “Acele et, vaktimi zâyi ediyorsun.” derdi. Devamlı Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olurdu. Bir ekmeğin üçte birinden fazla yemezdi. Sâdece Sa’îd-üs-sü’adâ dergâhında pişen ekmekten yerdi. “Orayı yaptıran sultan sâlih olduğu için, orasının ekmeğini yiyorum” derdi. Çok sadaka verir ve sadakayı gizli vermeye çok dikkat ederdi. Bu yüzden herkes onun az sadaka verdiğini sanırdı. Gözlerine hastalık gelip kapandıktan sonra, birisi ondan bir şey istemeye geldiği zaman, yanında kimse olup olmadığını sorar, yanında kimse yoksa sadaka verirdi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî şöyle anlatır: “Bir gün şerîflerden bir zât Zekeriyyâ Ensârî’ye geldi ve ona; “Ey Efendim! Başımdan sarığımı çaldılar. Bana sarık parası ver.” dedi. Zekeriyyâ Ensârî ona çok az para verdi. Şerîf zât bu parayı almadı ve çıkıp gitti. Ben, Zekeriyyâ Ensârî’ye; “Bu para bir sarık almaya yeterli değildi.” dedim. Zekeriyyâ Ensârî; “O, kalabalık bir mecliste iken gelip benden istekte bulundu. Allahü teâlâ sadakalarımı gizli vermemi bana mâlûm etti. Bunu kimseye söylemem ve belli etmem. Şâyet bu şerîf bana kimsenin olmadığı bir vakitte gelmiş olsaydı, dedesi Resûl-i ekremin sallallahü aleyhi ve sellem hatırı için, sarık parasıyla birlikte fazladan para da verirdim.” buyurdu. Ben olaydan sonra fakir şerîf ile bir yerde karşılaştım. Zekeriyyâ Ensârî’nin söylediklerini ona söyledim. Bunun üzerine o şerîf; “Şeyhülislâm Zekeriyyâ hazretleri geceleyin bana bir sarık gönderdi, işte o da şimdi başımdadır.” dedi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî yine şöyle anlatır: “Şeyhülislâm Zekeriyyâ ile birlikte kitap okurken, bâzan başına bir ağrı gelirdi. O zaman gözlerini kapatıp şöyle derdi: “İlimle şifâ bulmaya niyet ettim.” Gözünü açar, başındaki ağrı ve sızı derhal geçerdi. Bana da bu duâyı okumamı tenbihledi. Ben de başım ağrıdığı zaman; “İlimle şifâ bulmaya niyet ettim.” deyince, ânında başımın ağrısı geçerdi. Zekeriyyâ Ensârî’nin bir şiirinin tercümesi şöyledir: “İlâhî! Günahım çok. Senin kapından başka gidecek kapım yok. İlâhî! Ben günahkâr kulunum, ne ilmim var, ne amelim. Senden başka yardımcım yok. İlâhî! Hatâlarımı azaltmam için bana yardım eyle. İlâhî! Ben hatâ ve kusurlarımdan dolayı senden çok hayâ ediyorum. İlâhî! Günahlarım yedi deryâ gibi pekçoktur. Fakat senin affın yanında onlar azıcık bir damla gibi kalır. İlâhî! Eğer senin affının genişliğine ve kerîm olduğuna dâir ümîdim olmasaydı, benden meydana gelen hiçbir hatâya sabır ve tahammül edemezdim. İlâhî, Hâşimî kabîlesinden olan habîbin Muhammed aleyhisselâmın hürmeti için, beni azâbından kurtar! Çünkü ben senin azâbından çok korkuyorum. Lütfunla ve güzel affın ile bana muâmele eyle. Son nefeste bana lütuf ve ihsân eyle.” Zekeriyyâ Ensârî çeşitli zamanlardaki sohbetleri sırasında buyurdu ki: “Hayâ iki çeşittir: Dînî hayâ, Allahü teâlânın yapılmasını yasakladığı şeyleri yapmaktan duyulan hayâ utançtır. Tabiî veya nefsî hayâ ise, yapılıp yapılmamasında kişinin kendi reyine bırakılan hususlardır. Meselâ kişinin kendisine yakışmayan elbise ile sokağa çıkması, şahsî ve nefsî arzûlara dayanan hayâ, bir çeşit utanç duygusudur.” “Kelimenin yerini hakkıyla vermeden, o kelimeyi kullanmamalısınız. Zîrâ söz, yayından çıkan bir oka benzer. İnsandan yerinde olmayan bir söz çıkarsa, insan ona mahkûm, söz insana hâkim olur.” “Ey insan! Dilini tut ve ona kement vur. Seni sokmasın. Çünkü o bir yılandır. Kabir, kendi dillerinin kurbanlarıyla doludur. Bu kurbanlar öyle kimselerdi ki, babayiğitler bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinirlerdi.” “Evliyânın sohbetlerine katılmayan ve gitmeyen bir fıkıh âlimi, yenen katıksız ekmeğe benzer.” “Beni kınayan bir kimse, benim tattığım zevki ve aşkı tatmış olsaydı, benimle birlikte âşık olurdu. Ne yazık ki, benim tattığımı tatmamıştır.” Oğluna nasîhat ederken de buyurdu ki: “Ey oğlum! Şunu bil ki, eski sâlih kişiler açlık yoluyla dillerine hâkim olurlardı. Şimdi evliyâ olan fakirlerin elinde ve yolunda yetişmeyen kimseler, bu yolu da bir çıkmaza soktular. Ey evlâdım! Bu yolu ehlinden öğrenmelisin.” Zekeriyyâ Ensârî çeşitli konulara dâir birçok eser yazdı. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Şerhu Muhtasar-ül-Müzenî, 2) Hâşiyetün alâ Tefsîr-il-Beydâvî, 3) Ed-Dürer-üs-Seniyye, 4) Şerhu Minhâc-ül-Vusûl ilâ İlm-il-Usûl, 5) Şerhu Sahîh-i Müslim. GÖREN GÖZLER Ramazân-ı şerîfin son on gününde, Zekeriyyâ Ensârî Câmi-ül-Ezher’de îtikâfta bulunurdu. Bu sırada Şamlı bir tüccar geldi. Zekeriyyâ Ensârî’ye; “Gözlerim görmüyor, herkes, sen duâ edersen, Allahü teâlânın senin duânı kabûl edeceğini, senin duân hürmetine gözlerimin açılacağını söylediler.” dedi. Zekeriyyâ Ensârî, Allahü teâlâya onun gözlerinin görmesi için duâ etti. O tüccara da; “Allahü teâlâ duâmı kabûl etti. Fakat sen buradan ayrıldıktan bir süre sonra gözlerin açılacak.” dedi. Tüccar kalmakta ısrar edince, Zekeriyyâ Ensârî; “Eğer gözlerinin görmesini istiyorsan buradan gitmen gerekiyor.” dedi. Tüccar bunun üzerine oradan ayrıldı. Gazze’ye gelince gözleri açıldı. Bir mektup yazarak gözlerinin açıldığını Zekeriyyâ Ensarî’ye bildirdi. Zekeriyyâ Ensârî ona cevap olarak; “Eğer Mısır’a gelirsen tekrar gözlerin kapanır.” diye bir mektup yazdı. Tüccar vefât edinceye kadar Kudüs’te kaldı.” RÜYÂYI ANLAT Abdülvehhâb-ı Şa’rânî şöyle anlattı: “Bir gün ben Buhârî Şerhi'ni mütâlaa ediyordum. O sırada Zekeriyyâ Ensârî; “Dur! Bana bu gece gördüğün rüyâyı anlat bakalım.” dedi. Ben o gece rüyâmda bir gemide bulunuyordum. Geminin yelkenleri, halatları, yaygıları ve koltukları ipektendi. İmâm-ı Şâfiî bir koltukta oturuyordu. Zekeriyyâ Ensârî ise İmâm-ı Şâfiî’nin sol tarafında bulunuyordu. İmâm-ı Şâfiî’nin elini öptüm. Gemi yoluna devâm ediyordu. Gemi nihâyet bir adada durdu. Adadaki ağaçların meyveleri denize doğru sarkmıştı. Rüyâmı ona anlattığım zaman; “Eğer rüyân doğru ise, ben İmâm-ı Şâfiî’nin kabrinin yakınında bir yerde defnedilirim.” dedi. Zekeriyyâ Ensârî vefât ettiği zaman Bâb-un-nasr denilen yerde onun için kabir hazırlattılar ve oraya götürdüler. Benim bu rüyâmdan haberi olan iki kişi bana rüyân doğru çıkmadı diyorlardı. Biz bu hâlde iken, Mısır’da sultânın vekili Emin Hayri Beyin bir habercisi geldi.Emîrin rahatsız olduğunu, buraya kadar gelemeyeceğini, Emîrin cenâze namazına iştirak edebilmesi için, Zekeriyyâ Ensârî’nin cenâzesinin Remile denilen yere götürülmesini emrettiğini söyledi. Emîrin isteği yerine getirildi.Cenâze namazı kılındıktan sonra Emîr, Zekeriyâ Ensârî'nin Karâfe’de defnedilmesini emretti. Burada Necmeddîn Cenüşânî’nin yanına defnedildi. Defnedildiği yer İmâm-ı Şâfiî’nin kabrinin yakınındaydı ve onun yüzünün karşısına rastlıyordu.” 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.16 2) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.4, s.182 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.134 4) Kevâkib-üs-Sâire; c.1, s.196 5) Tabakât-ül-Kübrâ; c.2, s.122 6) Nûr-us-Sâfir; s.111 7) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.41, 156, 372, 626, c.2, s.1030, 1232, 1542 8) Îzâh-ul-Meknûn; c.1, s.101, 175, 255, c.2, .144, 177, 190 9) Ahlwardt, Verzeichniss der Arabischen Handschriften; c.2, s.170 10) Brockelmann, Sup-2; s.117 11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.101

Zeynelâbidîn

Zeynelâbidîn

Zeynelabidin Zeynelabidin Tâbiînin büyüklerinden ve Oniki İmâm’ın dördüncüsü. İsmi, Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, Ebû Muhammed ve Ebü'l-Hasan’dır. Lakabı, Şeccâd ve Zeynelâbidîn’dir. Hazret-i Hüseyin’in oğludur. Annesi, Acem pâdişâhının kızı Şehr-i Bânû Gazâle’dir. 666 (H.46) senesinde Medîne-i münevverede doğdu. İmamlığı, yâni tasavvufta insanlara feyz vermesi, doğru yola kavuşturması otuz dört sene sürmüştür. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdi. Eshâb-ı kirâmdan çoğunu görmüştür. Hazret-i Abdullah ibni Abbâs, hazret-i Ebû Hüreyre, hazret-i Âişe, babası hazret-i Hüseyin, amcası hazret-i Hasan, hazret-i Ümmi Seleme ve diğerlerinden hadîs-i şerîfler işitip rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği bâzı hadîs-i şerîfler, Kütüb-i Sitte adı verilen altı hadîs kitabında yazılıdır. Zeynelâbidîn’den kendi oğulları, Muhammed Bâkır, Zeyd bin Ali, Abdullah bin Ali, Ömer bin Ali’den başka Zeyd bin Eslem, Âsım bin Amr, Ebû Seleme bin Abdurrahmân, Tâvus bin Keysan Yahyâ bin Saîd, Ebü'z-Zinâd ve diğerleri hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. İmâm-ı Zühri; “Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim” demiştir. Tasavvuf ilmindeki yüksek derecesi ve hâlleri de medhedilmiştir. Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna ölünceye kadar devam ettiği nakledilmiştir. Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamanında Eshâb-ı kirâmın ordusuİran’a gidip, Yezdicürd’ün memleketini fethettiler. Oradan çok ganimet ile köle getirdiler. Kölelerin arasında pâdişâhın üç kızı da vardı. Medîne-i münevvereye geldiklerinde hepsini halîfe Ömer’e teslim ettiler. Hazret-i Ali bu kızları satın aldı. Bunlardan Şehr-i Bânû Gazele’yi oğlu hazret-i Hüseyin’e nikâh etti (Zeynelâbidîn bundan oldu). Birisini hazret-i Abdullah bin Ömer’e, diğerini de hazret-i Muhammed bin Ebû Bekir’e nikâh ederek verdi. Hazret-i Zeynelâbidîn, her abdest aldığında yüzü sararır, vücudu titrerdi. Sebebini sorduklarında; “Kimin huzuruna çıkacağımı biliyor musunuz?” buyururdu. Bir gece teheccüd namazı kılıyordu. Şeytan ejderhâ şekline girip, kendisini meşgul etmek istedi. Fakat o hiç aldırış etmeyince, ayak parmağını ısırdı. Namazdan sonra ejderhânın şeytan olduğunu anlayınca, ona vurup; “Defol ey mel'ûn!” dedi. İbâdetlerini tamamlamak için kalktığında gaybdan bir ses üç kere; “Sen Zeynelâbidîn’sin (yâni ibâdet edenlerin süsüsün).” dedi. Birisi aleyhinde konuşmuştu. Bu kendisine söylenince yanına gitti. Onunla biraz sohbet ettikten sonra buyurdu ki: “Hakkımda bâzı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allahü teâlâdan mağfiret dilerim, beni affetsin. Dediklerin iftirâ ise, Allah seni affetsin; selâmı, rahmeti, bereketi de üzerine olsun.” İmâm-ı Zeynelâbidîn’in bir devesi vardı. Yolda kamçı vurmadan gider ve üzerindekini hiç incitmezdi. Zeynelâbidîn vefât edince, devesi kabri üzerine gelip göğsünü yere koyup inledi. Hiç kimse bu deveyi mezar başından kaldıramadı. Oğlu hazret-i Muhammed Bâkır orada bekleşen halka buyurdu ki: “Kalkması için fazla uğraşmayın. Bu deve burada ölecek!” Üç gün sonra deve orada öldü. Minhal bin Amr anlatır: “Hacca gitmiştim. Zeynelâbidîn’e rastladım. Halka zulmüyle meşhur Huzeyme bin Kâhil’i sordu. “Ben Kûfe’de iken hayatta idi.” dedim. Ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbi! Huzeyme’ye demirin ve ateşin hararetini göster!” diye duâ etti. Kûfe’ye geri dönerken yolda eski bir dostum olan Muhtar bin Ebî Ubeyd’i gördüm. Huzeyme’yi sordum. Ellerinin kesildiğini ve cesedinin yakıldığını söyledi. Bunu duyunca; “Sübhânallah!” dedim. Muhtar sebebini suâl etti. Ben de Zeynelâbidîn’in duâsını anlattım. Hemen iki rekat namaz kıldım. Halkın Huzeyme'nin zulmünden kurtulduğu için şükrettim. Bir gün oğulları, hizmetçileri ve birkaç kişi ile sahraya çıkmışlardı. Sabah kahvaltısı hazırlandı. Bir ceylan gelip yakınlarında durdu. Zeynelâbidîn ona; “Ben Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib, annem de, Resûlullah’ın kızı Fâtıma’dır. Gel bizimle biraz yemek ye!” buyurdu. Ceylan gelip berâber yediler. Sonra ceylan bir tarafa gitti. Hizmetçilerinden biri, yine çağırın, gelsin dedi. “Dokunmayacağınıza söz verirseniz, çağırayım.” buyurdu. Hepsi, dokunmayacaklarına söz verdiler. “Ben Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib’im, annem de, Resûlullah’ın kızı Fâtıma’dır. Soframıza gel, biraz daha yiyelim.” buyurdu. Ceylan tekrar geldi. Yemeğe başladı. Sofradakilerden biri, elini ceylanın sırtına koydu. Ceylan ürküp gitti. Zeynelâbidîn yine bir gün arkadaşları ile sahrada oturuyordu. Bir ceylan yanına geldi. Ayaklarını yere vurarak bir takım sesler çıkarttı. Etrafındakiler ceylanın ne dediğini sordular. Zeynelâbidîn buyurdu ki: “Dün bir Kureyşli, bu ceylanın yavrusunu tutmuş, “Yavruma dünden beri süt veremedim.” diyor.” Bunun üzerine ceylanın yavrusunu tutan Kureyşliyi çağırdılar. Zeynelâbidîn, Kureyşliye buyurdu ki: “Bu ceylanın yavrusunu tutmuşsun. Dünden beri süt vermemiş, o yavruyu getir sütünü versin!” Kureyşli adam ceylanın yavrusunu getirdi. Ceylan, yavrusuna süt verdi. Zeynelâbidîn, Kureyşliye, yavruyu annesine bağışlamasını söyledi. O da râzı oldu. Ceylan, yavrusu ile beraber sesler çıkararak gitti. Oradakiler ceylanın ne söylediğini sordular. Zeynelâbidîn de buyurdu ki: “Allahü teâlâ size hayır ve iyilikler versin, diye duâ ediyor." Abdülmelik bin Mervan, Haccâc’a; “Abdülmuttalib’in oğullarını öldürmekten çok sakın, onlara iyi muâmele et!” diye bir mektup yazarak gizlice gönderdi. Bu, Zeynelâbidîn’e mâlûm oldu. O da Abdülmelik bin Mervan’a; “Falan gün ve saatte Haccâc’a şöyle bir mektup yazdın. Resûlullah bana, bu yaptığının Allahü teâlânın katında makbul olduğunu, bunun karşılığı olarak da mülkün sende sâbit kalıp, pâdişâhlık zamânının biraz daha arttırıldığını haber verdi.” diye bir mektup yazdı. Ve bunu kendi devesiyle birine verip gönderdi. Abdülmelik mektuptaki târih ile yazdığı târihin aynı olduğunu görünce hayret etti. Deveye götürebileceği kadar hediyeler yükletip Zeynelâbidîn’e gönderdi. Rivâyet edilir ki, bir zaman Zeynelâbîdin hastalanmıştı. Bir grup insan ziyâretine gelmişlerdi. Onlara buyurdu ki: “Buraya ne için geldiniz?” Onlar da; “Seni sevdiğimiz için buraya geldik.” dediler. “Bizi neden seversiniz?” deyince, oradakiler de; “Siz Resûlullah efendimizin torunu olduğunuzdan, Allah ve Resûlü için seviyoruz.” dediler. Buyurdu ki: “Kim Allah ve Resûlü için bizi severse Allahü teâlâ da kıyâmet günü onu arşın gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün o gölgeden başka gölge yoktur. Bu sevgilerinin mükâfâtını Allahü teâlâ Cennet’te onlara verecektir. Lâkin kim bizi dünyâlık için severse, Allahü teâlâ onlara da hesabsız rızık verecektir.” Bir gün Zeynelâbidîn’in misâfirleri vardı. Kölesi sofrayı getirirken, sofra kölenin elinden kaydı merdivenin altında oynayan küçük çocuğun üzerine düştü. Bu küçük oğlu vefât etti. Köle bu durum karşısında çok korkup titremeye başladı. Zeynelâbidîn onun bu hâli karşısında buyurdu ki: “Sen hiç korkma. Seni affettim. Ve Allah rızâsı için âzâd ettim.” Bundan sonra da çocuğunun techiz ve tekfin işlerini kendi elleri ile yaparak cenâzeyi kaldırdı. Zeynelâbidîn hazretleri buyurdu ki: “Kibir sahipleri benim çok garibime gidiyor. Kendilerinin bir damladan meydana geldikleri, sonra da çürümüş, kokmuş leş olacaklarını bildikleri halde yine de kibirlenirler; bunlar neyine güvenirler!” “Allahü teâlânın bütün yaratıklarını gözleri ile müşâhede ettikleri halde, öyle kimseler vardır ki Allahü teâlânın varlığı ile birliği hakkında şüpheye düşerler. Yoktan nasıl var edildiklerini gözleri ile gören pekçok insan var ki ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor. Bunlar gelip geçici dünyâya emek verip, ebedî olan âhireti unuturlar. Ben bunların bu hallerine çok şaşarım!” “Allahü teâlâ, günâhlarına pişman olup, tövbe edenleri sever.” “Hakîkî cömert; Allahü teâlâya itâat eden, kulların haklarını gözeten, yaptığı iyiliği Allah için yapıp, karşılığında insanlardan teşekkür beklemeyendir.” “İnsanlar zarûret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Halbuki esas zarûret günahlardan kaçınmaktır. Fakat çokları bundan kaçınmayıp, yiyecek peşinde koşarlar.” Zeynelâbidîn hazretleri ibâdet edenleri şöyle sınıflandırırdı: “Allahü teâlâdan korktukları için O’na ibâdet ederler. Bâzı insanlar da Allahü teâlânın rahmetini ve Cennet'ini istedikleri için O’na ibâdet ederler. Bu ibâdet, tüccar ibâdetidir. İnsanların diğer bir kısmı ise Allahü teâlânın gazâbından korkarak sâdece Cenâb-ı Hak ibâdete lâyık olduğu için, şükrünü îfâ etmek için ibâdet ederler. İşte bu tam mânâda müttekî olanların ibâdetidir.” diye buyurmuştur. Sâbit bin Ebî Hamza es-Simâlî, İmâm-ı Zeynelâbidîn’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Kıyâmet günü, fazîlet sâhipleri kalksın diye çağrılır. İnsanlar arasında bir grup kalkar. Onlara hadi Cennet’e giriniz denilir. Onlar Cennet’e giderken meleklerle karşılaşırlar. Melekler nereye gidiyorsunuz derler. Cennet’e derler. Hesaptan önce mi Cennet’e giriyorsunuz? derler. Evet cevâbını verirler. Sizler kimlersiniz? dediklerinde, biz fazîlet ehliyiz derler. Sizin fazîletiniz nedir? diye sorarlar. Onlar da, dünyâda bize hakâret edildiğinde tahammül ederdik. Bize zulmedildiğinde sabrederdik ve bize kötülük yapıldığında affederdik derler. Bunun üzerine melekler, hadi Cennet’e giriniz. Sâlih amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir, derler. Sonra sabır ehli kalksın diye nidâ olunur. Bir grup insan kalkar. Onlara da, hadi Cennet’e giriniz, denilir. Onlar da meleklerle karşılaşırlar. Melekler onlara da aynı şeyi sorarlar. Biz sabır ehliyiz dediklerinde, sizin sabrınız ne idi? derler. Biz Allahü teâlâya ibâdet etme hususunda zorluklara katlandık. Nefsimize uymayıp, günâhlardan sakındık ve bu hususlarda sabrettik, derler. Melekler onlara da, hadi Cennet’e girin, sâlih amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir, derler. Sonra bir nidâ daha gelir. Allahü teâlânın komşuları kalksın, denir. Bir grup insan kalkar, fakat bunların sayıları azdır. Onlara da, hadi Cennet’e giriniz, denilir. Melekler karşılayıp aynı şeyleri onlara da sorarak sizin ameliniz nedir? dediklerinde; “Biz Allah rızâsı için birbirimizi ziyâret ederdik. Allah rızâsı için oturup sohbet ederdik ve Allah rızâsı için birbirimize mallarımızı bol bol verirdik.” derler. Bunun üzerine melekler sâlih ve iyi amel işleyenlerin mükâfâtları ne güzeldir. Hadi girin Cennet'e, derler.” Zeynelâbidîn’e bir gün birisi gelip; “Sizi filân şahıs evine dâvet ediyor. Mümkünse berâber gidelim.” dedi. Sonra berâberce çıkıp o kimsenin evine gittiler. Daha o şahıs bir şey söylemeden buyurdu ki: “Biz hiç kimseden dünyâlık yardım beklemedik, verileni de almadık. Allahü teâlâ bizim rızkımızı göndermektedir. Siz yardımınızı ihtiyaç sâhibi fakirlere veriniz. Allahü teâlâ bizi de sizi de affetsin.” Vefât edecekleri gece oğlu Muhammed Bâkır’dan abdest almak için su istedi. Suyu getirdiklerinde buyurdu ki: “Bu su içinde hayvan ölmüş, bununla abdest alınmaz.” Yakınları mum ışığında kabın içine dikkatlice baktıklarında kabın içinde bir fare ölüsü gördüler. Oğlu tekrar su getirdi. Abdest aldı ve; “Artık ölümüm yakındır.” buyurup, vasiyetini bildirdi. O gece Osman bin Hayyâm tarafından zehirletilerek şehîd edildi 713 (H.94). Bakî' Kabristanında amcası hazret-i Hasan’ın yanına defnedildi. KULLARIN CEZÂSI Bir gün Ali Zeynelâbidîn hazretlerinin elleri kelepçeli, ayaklarında kayış bağlı olduğu halde Medîne’den Bağdat’a götürüyorlardı. Hazret-i Zührî, onu bu halde görünce çok ağladı. Ve dedi ki: “Keşke şimdi sizin yerinizde benim ellerim kelepçeli olsaydı.” Zeynelâbidîn de ona dedi ki: “Yâ Zührî bu bize hiç zor gelmez, istediğim zaman el ve ayaklarımı açabilirim.” Ve çok hafif bir silkinme ile elindeki kelepçeyi ve ayağındaki kayışı açtı. Kısa bir zaman sonra eline kelepçeyi ayağına kayışı tekrar geçirerek buyurdu ki: “Bunlar kulların cezâsıdır ve kolaydır. İstediğimiz zaman açabiliriz. Esas zor olan Allahü teâlânın azâbıdır.” DÖRT KİMSEYE GÜVENME Zeynelâbidîn hazretleri, oğlu Muhammed Bâkır’a buyurdu ki: “Ey oğlum! Şu dört çeşit kimselerle arkadaşlık etme, zîrâ fâsık kimse seni bir lokma ekmek için terk eder. Cimri ile arkadaşlık etme, cimri senin çok muhtâc olduğun şeylerini elinden almak ister. Yalancı ile arkadaşlık etme. Yalancı da fâsık bir kadına benzer; senin yakınlarını senden uzaklaştırmak ve senden uzak kimseleri sana yaklaştırmak ister. Bir de sıla-i rahmi terk edenlerle arkadaşlık yapma. Zîrâ onlar Kur’ân-ı kerîmin üç âyeti ile lânetlenmiştir.” 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1168 2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.5, s.211 3) Hilyet-ül-Evliyâ; c.3, s.133 4) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.104 5) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.74 6) El-A’lâm; c.4, s.277 7) Tehzîb-ut-Tehzîb; c.7, s.304 8) Muhtasar-ı Tuhfe-i İsnâ Aşeriyye; s.35 9) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.405 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.85

Ziyâeddîn Nurşînî

Ziyâeddîn Nurşînî Ziyâeddîn Nurşînî Osmanlı âlim ve velîlerinden. İsmi Muhammed Ziyâeddîn’dir. Nurşînî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası büyük velî Abdurrahmân Tâgî (Tâhî) hazretleridir. 1855 (H.1272) senesinde Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Usba köyünde doğdu. 1923 (H.1342) senesinde Bitlis’in Nurşin köyünde vefât etti. Kabri Nurşin’de babasının türbesinin yanındadır. Ziyâeddîn Nurşînî’nin âile çevresi ilim ve fazîlet sâhibi dindâr insanlardan meydana geliyordu. Dînî ilimler sâhasında söz sâhibi olmuş büyük âlim ve velîler onun yakın çevresinde yaşıyordu. Zâhirî ve mânevî ilimleri tahsîl etmeye çok müsâit bir ortamda dünyâya gelen Muhammed Ziyâeddîn Efendinin çocukluğu böyle bir çevrede geçti. İlk tahsîlini babası Abdurrahmân Tâgî’den aldı. Zamânında medreselerde okutulan dersleri tamamlayarak ilimde yükseldi ve mollalık pâyesine ulaştı. Babasının ilim meclislerine ve tasavvufî sohbetlerine devâm ederek zâhirî ilimlerde âlim, tasavvuf yolunda yüksek derece sâhibi oldu. Babası Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefâtına yakın onu en büyük halîfesi Fethullah-ı Verkânisî’ye emânet etti. Ziyâeddîn Nurşînî babasının hastalığı sırasında yanında duruyordu. Üzülüyor ve ağlıyordu. Bir ara gözlerini açan Abdurrahmân Tâgî hazretleri oğluna baktı ve; “Ziyâeddîn! Neden böyle yaş akıtıp ağlıyorsun?” dedi. Ziyâeddîn Nurşînî edeple; “Niçin ağlamayayım. İnsanın babası çok büyük tüccar olur da, dünyâsını değiştirirken evlâdı babasının malından istifâde edemezse, mîrâsına vâris olamazsa ondan daha acı bir şey olur mu?” diye cevap verdi. Babası; “Oğlum! Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü, vallahi ben seni başkalarından ayırd etmedim. Halk, gözümde ne ise, sen de oydun. Fakat Şeyh Fethullah seni diğerlerinden üstün tutacaktır.” buyurdu. Bu cevap üzerine teselli bulan Ziyâeddîn Nurşînî babasının vefâtından sonra Şeyh Fethullah-ı Verkânisî’ye talebe oldu. Onun hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Böylece zâhirî ilimlerde yüksekliğinin yanında mânevî derecelerde ve tasavvuf yolunda da ilerledi. Fethullah-ı Verkânisî hazretleri, hocasının oğlu Muhammed Ziyâeddîn Nurşinî’nin yetişmesi ve olgunlaşması için özel îtinâ gösterdi. Hattâ onu en ağır hizmetlerde kullanarak kınayanların kınamasına aldırmadan onu kâmil (olgun) ve mükemmil (yetiştirebilen) bir zât olarak yetiştirdi. Fethullah-ı Verkânisî kışın karda kızağına biner köylere irşâda giderken, Ziyâeddîn Nurşînî’yi çağırarak kendisini çekmesini isterdi. Bu duruma Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin bâzı halîfeleri îtirâz ettiler. Hocasının oğluna saygı göstermesi gerekirken, kızağa binip keyf sürüyor, hocasının oğlu ise, zahmet ve meşakkatle kızağını çekiyor.” dediler. Bu durumu duyan Fethullah-ı Verkânisî; “Üstâdım oğlunu bana teslim etti. Ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi yapmakta serbestsiniz.” diyordu. Nakşibendiyye yolu usûlüne göre 1889 yılında icâzet, diploma ve hilâfet, İslâmiyeti anlatma vazîfesi vererek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi. İlim ve fazîlette yüksek bir velî olan Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri, hocası Fethullah-ı Verkânisî’nin sağlığında on sene, onun vefâtından sonra da 24 sene olmak üzere tam 34 yıl talebe yetiştirdi ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete kavuşmalarına çalıştı. Sohbetleri sırasında dünyâya gönül vermemek gerektiğini bildirdi. Bir defâsında buyurdu ki: “...Dünyâ âhiret için bir tarla olmasa, âhirete hazırlık yeri olmasa, çirkin şeylerin en çirkini, rezillerin en rezîlidir. Allahü teâlâdan uzaklaşmaya, insanı âhirette faydadan mahrûm etmeye sebeptir. Akıl sahibi olanların yanında kıymeti olmayan bu dünyâda insan utançtan başını eğse yeridir. Nitekim sevgili Peygamberimiz; “Dünyâ, âhirette evi olmayan kimselerin evidir. Malı olmayanların malıdır. Aklı olmayan kimse onu toplar.” buyurmuştur. Eğer Allahü teâlânın katında dünyânın sivrisinek kadar kıymeti olsaydı, düşmanı olan kâfirlere ondan bir yudum su bile vermezdi. Zîrâ dünyâyı yarattığı günden beri ona rahmet nazarıyla bakmamıştır. Beyt: Bu dünyâya gönül bağlama, fâni olan dünyâ geçer İhtiyarlık devresi geldi, tâze gençlik devresi geçecek. Güneşin herkese apaçık göründüğü gibi dünyânın kötülüğü de mâlumdur. Eğer dünyânın bir değeri olsaydı, insanların ve cinlerin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm ona iltifât ederdi. Tasavvuf yolunda bulunmanın esâsının sohbet olduğunu bildirerek buyurdu ki: “Biliniz ki sohbetsiz geçen zaman zarardır. Ömrün boşa geçmesidir. Bu ömrün hakkı, ilk önce tedricî olarak şerefli sohbetin tahsîli yolunda, sarf edip, mümkün olduğu kadar sohbeti terk etmemektir. Sonra tarîkatta ondan sonra sonu olmayan edeplere uymaktır. Çünkü sohbet bütün kemâlâtın, olgunlukların ve mârifetlerin başlangıcıdır. Geçen zaman iâde edilmez, kazâ da edilemez. Ne olursa olsun sohbetsiz geçen vakitlere üzülmeli, belli zamanlarda yapılması emrolunan virdleri, vazifeleri terk etmemeli ve hocasını gözü kapalı olarak düşünmelidir. Zîrâ tamâmıyla yapılması mümkün olmayan bir şeyi tamâmıyla da terk etmemelidir.” Ziyâeddîn-i Nurşînî hazretleri bir sohbeti sırasında Peygamber efendimize tâbi olmanın önemini işâret ederek buyurdu ki: “Ey dostlarım! Hakîkî saâdet ve olgunluk, iki cihânın efendisi olan Peygamber efendimize tâbi olmak, O’nun tebliğ ettiği İslâmiyetin boyasıyla boyanmak, bizzat emirlerine uyarak yasakladığı şeylerden sakınmakla mümkündür. Ayrıca bunları başkalarına da yaptırmalıdır. Bir kimse başkasını İslâmiyetin emir ve nehiylerine muhâlefetten men edecek kudrette olup da onu men etmezse, o kimsenin ortağıdır yâni o işi birlikte yapmış sayılırlar. Bir kimse Peygamber efendimizin sünnetini ve İslâmiyetin hükümlerini başkasına yaptırsa, ona hâsıl olacak ecir ve sevâbından hiçbir şey noksan olmaksızın kendisine de hâsıl olur.” Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri zamânındaki seyyidler ve âlimlerle görüşür veya mektuplar yazarak gönüllerini alırdı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine yazdığı mektupta buyurdu ki: “Bu mektûb, Arvas’ın yüce kapı eşiğinin hizmetkârı olan Muhammed Ziyâeddîn’den en şerefli kardeşi, en saâdetli dost, zekâ ve temiz kalp sâhibi, kendinde güzellikleri ve dirâyeti toplayan, sâlih âlimlerin bâkiyesi Molla Abdülhakîm'edir. Allahü teâlâ onu doğru ve sağlam yolda yürümeye muvaffak eylesin! Size selâmdan sonra, dünyâ ve âhirette saâdetiniz, âfetlerden selâmetiniz için, duâ eder, müstecâb duâlarını beklerim..." Bâzı fıkhî suâllerine cevap verdiği bu mektûbunda Peygamber efendimizin neslinden gelen seyyidlere olan saygı ve bağlılığını bildirdi. İlmi ve fazîletiyle insanları hak yola dâvet eden Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri, aynı zamanda dîni, vatanı ve milleti için savaşarak büyük kahramanlıklar gösterdi. Birinci Dünyâ Savaşında talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermenilere karşı kahramanca savaştı. Kardeşleri Muhammed Saîd ve Muhammed Eşref ile birçok talebeleri şehîd oldular. Din ve vatan uğruna yaptığı hizmetlerinden dolayı zamânın bütün âlimleri ve devlet adamlarının hürmet ve sevgilerine mazhâr oldu. Birinci Dünyâ Harbine katılarak büyük kahramanlıklar gösteren Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri, koluna isâbet eden bir mermi sebebiyle felç oldu. Felcin bütün vücûda yayılmaması için Bitlis Askerî Hastânesinde sağ kolu kesildi. Fakat Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri bu ameliyatın arkasından ağır bir hastalığa tutuldu. Talebeleri ve sevenleri o vefât edecek diye üzülüyorlardı. Bâzan kendinden geçiyor, bâzan da ayılıyordu. Bu hal üzereyken bir gün şöyle buyurdu: “Rüyâmda yanıma kalabalık bir velî grubunun geldiğini gördüm. Gavsü’l-a'zam Arvâsî, Abdurrahmân Tâgî ve Şeyh Fethullah Verkânisî de aralarındaydı. Dünyâda mı kalacağım yoksa âhirete mi intikâl edeceğim husûsunda aralarında uzun müzâkereler yaptılar. Şeyh Fethullah Verkânisî dünyâda kalmamın daha hayırlı ve insanların hidâyete kavuşmalarına vesîle olacağımı belirterek sekiz yıl daha yaşamamı teklif etti. Hazır bulunan büyüklerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar. Nitekim Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri bu rüyânın dokuzuncu yılı başlarında vefât etti. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri pekçok talebe yetiştirip, İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi. Bunlar; “Molla Muhammed Emîn, El-Hâc Abdülkerîm, Şeyh Ahmed el-Haznevî, Şeyh Mehmed Karaköy, Şeyh Muhammed Selîm Hızânî, Şeyh Mahmûd Zokaydî, hocası Fethullah Verkânisî’nin oğlu Şeyh Alâeddîn, Tili Şeyh Şahâbeddîn, Tili Molla Abdullah, Molla Halil Kavakî, Molla Yûsuf Hurtî, Molla Abdurrahmân Çokreşî, Şeyh İbrâhim Abrî gibi zâtlardır. Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri babası Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin kabrinin bulunduğu Nurşin’den ayrı kalmak istemezdi. Fakat insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere çeşitli beldelere gitmesi gerekiyordu. Ömrünün son zamanlarında Azîzân’dan Nurşin’e taşınmayı ısrarla istedi. Âilesinden bâzıları da Azîzan’da kalmak istiyorlardı. Azîzanlılar da Şeyh Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin köyde kalması için yalvarıp dil döktüler. Şeyh hazretleri bütün bu ısrarlara rağmen babası Abdurrahmân Tâgî hazretlerinden uzak kalmaktan ve onun beldesinden uzakta vefât etmekten korkuyorum, diyordu. Vefâtından bir yıl önce hiçbir engele aldırış etmeksizin kesin bir kararlılıkla Azîzan’dan Nurşin’e taşındı. Ömrünün son senesini Nurşin ve civârında geçirdi. Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin kaldığı ve gezdiği yerleri büyük bir özlem ve hasret içinde gezip hâtıralarını tâzeledi. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri Nurşin ve civârında bulunduğu sırada insanlara vâz ve nasîhat ederek İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaktan geri kalmadı. Talebelerine ve sevenlerine hitab ederek buyurdu ki: “Allahü teâlâya ibâdet edip O’ndan korkunuz. O’nun râzı olmadığı zâhir ve bâtındaki şeylerden korunmaya, mühim şeylerden ve tâatlardan olan Allah’ın emir ve yasaklarını halka duyurmaya sıkıca sarılın. Fakat ilk önce bir an dahi olsa bedenden ayrılmayan nefs-i emmâreye Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmelidir. Çünkü Allahü teâlânın nefsin şerrinden koruduğu kimseler bile nefs-i emmârenin şerriyle karşı karşıyadır. Zîrâ nefs-i emmâre, sâhibine günâhları tâat şeklinde gösterir. Bal içine zehir katar. Öyleyse sâhibine bir şeyi yapmayı veya yapmamayı içinden geçirdiğinde, insanın onu şerîat ölçüsüyle ölçmesi lâzımdır. Doğru ise güzel, değilse onu kınayıp, İslâmiyetin emri doğrultusuna çevirmesi gerekir. Nefse yapılan bu tebliğden sonra, insanlara Allahü teâlânın emreylediği şeyleri yapıp, yasak ettiği şeylerden kendilerini korumak için olmalıdır. Ancak tebliğ eden kimse bunda da dikkat edip kendini gizli kalp hastalıklarından korumalıdır. Bununla kendine nasîhat etmeyi irâde etmelidir. Hattâ halka sohbet ettiği vakitte bile, kendi nefsinden başka bir şeye hitâb etmemelidir. Yoksa sohbeti kalplere tesir etmez. Yine tebliğ eden kimse, aldatıcı, hîlekâr dünyâ hakkında korku üzere bulunmalıdır. Çünkü dünyâ insanlara gelinler gibi süslenir. Lâkin Allahü teâlânın sevdiği olgun bir velîden rûhânî bir imdât almış kimseden başkası onun çirkinliğini anlayamaz. Bu zamanda halka yapılacak sohbet, insanları dünyâdan soğutmaktır. Umulur ki böylece âhiret işleri tatlı gelir. Çünkü dünyâ ile âhiret iki kuma kadına benzer. Birisi râzı olunca, diğeri darılır. Allahü teâlâ bizi ve sizi kendi muhabbetine, Resûlünün muhabbetine muvaffak eylesin. Âmin.” Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri vefâtından yedi ay kadar önce Zirnacur taraflarında hastalandı. Babası Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin gezdiği yerleri ve oralardaki dostlarının misâfirhânelerini, evlerini hasret ve özlemle ziyâret etti. Misafirhâne sâhiplerini anarak onların hallerini anlattı. Sık sık ölümden bahsederek ölüme hazırlıklı olmak gerektiğini ifâde etti. Halbuki daha önceleri sohbetleri sırasında daha çok muhabbetten ve muhabbeti meydana çıkaran sebeplerden bahsederdi. Din ve dünyâ ehli hakkında yâni peygamberler, âlimler, evliyâlar ve devlet adamlarının hallerini anlatarak; “Bu âkibetten hiç kimse kurtulamaz. Üzerinde durulacak şey kişinin âhirete hazırlık olarak işlediği amellerdir.” buyururdu. Vefâtından beş ay kadar önce sorulan bir meseleye cevap verdikten sonra, âhir zamân insanlarından şikâyet ederek buyurdu ki: “Bu adamlar daha doğrusu zamâne insanları ne kimseyi dinlerler, ne kimseye boyun eğerler, ne de herhangi bir şeyden ders alırlar. Bu yüzden hiç kimse onlara faydalı olamaz. Allahü teâlâ beni onların arasından alsa ne iyi olur. O zaman yaptıklarına pişman olurlar, ama o pişmanlıkların hiçbir faydası olmaz.” Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri vefâtından üç ay kadar önce kışın Bitlis’e gitmeye karar verdi. Âilesi havanın soğukluğunu mevsimin uygun olmadığını ve hastalığını ileri sürerek bu yolculuğa mâni olmak istedi. Ancak karârından vaz geçmedi. Yola çıkmadan hocasının kabrini ziyâret ederken; “Bu sefer Bitlis’e gidişimizin tek sebebi Şeyhü’l-A'zam hazretlerinin kabrini ziyâret etmektir. Çünkü ilkbahara kadar yüce Mevlânın neyi yaratacağını bilmiyoruz.” buyurarak ilkbahardan önce vefât edeceğini işâret etti. Bitlis’te iken bâzı Siirtliler yanına gelerek İslâmiyeti anlatmasını istediler. Onların ısrarlı istekleri karşısında; “Havalar soğuk olduğu için şimdi sizin oralara gelemem. Fakat ecel mühlet verirse Şubat ayında inşâallah geliriz.” buyurdu. Bitlis’e gidip büyüklerin kabirlerini ziyâret ettikten sonra Nurşin’e döndü. Şeyh Abdurrahmân Bilvânisî onun ziyâretine geldi. Bir müddet kaldıktan sonra geri dönmek niyeti ile vedâlaşıp ayrılırken ona; “Eğer gelmek istiyorsan Şubat ayının başında gel, yoksa gelme." diyerek o târihten sonra gelirse kendisini sağ bulamayacağını işâret etti. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri, vefâtına bir aydan az bir zaman kala kızkardeşinin oğlu Muhammed Bâkî’nin evinde babası Üstâd-ı Âzam Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin evinin güzel idâre edildiğini, orada çok sayıda âlim ve tasavvuf talebesinin barındığını, aynı zamanda her yöreden pek çok kimsenin Nakşibendiyye yoluna girmek üzere başvurduğunu anlattıktan sonra buyurdu ki: “Bu zamanda böyle durum büyük bir nîmettir. Çok şükretmek gerekir. Ama biz şükür borcunu yerine getiremiyoruz. Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin tek oğlu olan Fethullah Efendi, kendisinden sekiz gün önce vefât etti. Onun vefâtı üzerine; “Senden önce vefât edeceğimi ve senin geride kalacağını sanıyordum. Fakat Allahü teâlâ böyle diledi. Böyle oluşunun hikmetini o bilir?” buyurdu. Oğlu defnedildikten sonra hastalandı. Hastalığının ilk günlerinde; “Molla Fethullah gitti. Görünen o ki, onun arkasından ben de kalıcı değilim, böylece dünyâ yıkılıyor.” buyurdu. Son günlerinde Nakşibendiyye yüksek yolunun fazîletini anlatarak buyurdu ki: “Bütün gücünüzü ve gayretlerinizi sonuna kadar kullanarak Nakşibendî nisbetine sâhib olunuz. Bu nisbet en pahalı mücevherlerden daha değerlidir. Bu nisbet şu yöreden kalkmadan önce onu elde ediniz. Eğer bu yöreden kalkacak olursa bir daha Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri gibi biri bulunmaz ki Hindistan’a gitsin ve o nisbeti alıp getirsin.” Son günlerinde hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen Kur’ân-ı kerîm okumayı ve sohbetleri terk etmiyordu. Hastalığının ve ağrılarının şiddetlenmesine rağmen son günlerinde kendini tamamen Rabbine verdi ve bütün şuuru ile Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Sık sık âile fertlerine ve diğer bağlılarına İslâmiyetin emir ve yasaklarından ayrılmamalarını, Nakşibendiyye yoluna bağlı kalmalarını, bütün bunları yaparken de ihlâs ve sağlam bir niyete önem vermelerini tavsiye etti. Ev halkından birine yukarıdaki tavsiyeleri bildirince, ona; “Peki bu konuda bize kim rehberlik edecek, bizi kim terbiye edecek?” diye soruldu. Soran kimseye hitâben buyurdu ki: “İnsanın niyeti hâlis, maksâdı sâdece Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak olunca, O kolaylık ihsân ederek kendisine ulaştıracak yolları nasılsa buldurur. Fakat hâlis niyet olmazsa O’nun desteğinden ve yardımından mahrum kalınır.” Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri son saatlerinde yalnız kalmayı tercih ediyor, çok az konuşarak kalbini bir noktaya bağlamak istiyordu. Yanına girmek isteyen dostlarına ve ziyâretçilerine izin verirken; “Buyursunlar, fakat beni çok konuşmaya zorlamasınlar.” buyuruyordu. Vefât etmeden önceki son günün kuşluk vaktinde Üstâd-ı A'zam hazretleri hangi vakit vefât etmişti?” diye sordu. “Kaba kuşluk sırasında.” diye cevap verildi. Öğleden sonra kadın erkek ve çocuk bütün âile mensuplarını yanına çağırdı ve en büyük halîfesi Molla Muhammed Emîn’e, orada bulunanlara tövbe ettirmesini emretti. Kendisi de yastığın yanına oturarak şöyle buyurdu: “Onlar, yâni bu yolun büyükleri iki gündür bana gerek ev halkımı, gerek buraya başvuranları irşâd etmemi ve bu işi Molla Muhammed Emîn’e havâle etmemi telkin ettiler.” Molla Muhammed Emîn’in Allah yolunda tükenmez bir hazîne olduğunu belirttikten sonra şöyle konuştu: “Önce ihlâsla tövbe ederek Allahü teâlâya yönelmeli, arkasından da Üstâd-ı A'zam Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin türbesine giderek duâ edip eşiğine yüz sürmelisiniz. Tâ ki Allahü teâlâ bu sâyede bana şifâ versin. Bu yaptığınız tövbe sâdece işlemiş olduğunuz günahlardan tövbe etmek değildir. Bu tövbe aynı zamanda her şeyden sıyrılıp sâdece Allah’a sığınma, yüce Nakşibendiyye yolu ile bağdaşmayan her türlü hareketten sıyrılma, bundan sonra dünyânın zînet ve hazlarına dalmaktan kaçınma, dünyânın alımlı ve göz boyayıcı menfaatleri için yarışmaktan sakınma gâyesi güdülmelidir.” Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri böylece vefâtından önce yerine geçecek kimseyi belirledi ve bütün bağlıları ile talebeleri teslim edeceği bir vekil tâyin etti. Vefât zamânı yaklaşmasına ve hastalığı iyice fazlalaşmasına rağmen sünnetlere eksiksiz uymaya gayret etti. Rûhunu teslim edeceği anlarda bile suyu üç yudumda içti. İlk yudumu besmele ile ve son yudumu da hamd ederek bitirdi. Yine abdestin hiçbir sünnetini terk etmedi. Vefât edeceği gece bir an önce sabah vaktinin girmesini istiyor, bu yüzden devamlı saatin kaç olduğunu soruyordu. Bir kere saatin yedi olduğu söylenince; “Yediden on ikiye kadar beş saat var, o da hayli uzun.” buyurdu. Hattâ komada bulunduğu sırada sabah vaktinin girip girmediğini sorarak yanında bulunanlara; “Abdest alıp, namazlarınızı kıldınız mı?” diye sordu. Orada bulunanlar “Evet kıldık.”deyince; “O halde ben de abdest alıp kılayım da namazımı kaçırmayayım.” buyurdu. Yatağın kenarına geldi ve eksiksiz bir abdest alıp yine eksiksiz bir şekilde namaz kıldı. Ev halkından biri misvak getirdi, dişlerini misvaklamak istedi. Misvağı kendisi alarak sünnete uygun bir şekilde misvakladı. Şuuru son ana kadar yerindeydi. Yanına gelenleri tanıyor, onlara yer gösteriyor, sorularına cevap veriyordu. Bu sırada şeyhinin oğlu Muhammed Cüneyd kapıdan girince, onu tanıyarak; “Yâ Şeyh Cüneyd, şöyle buyur!” diye seslendi. Bir gece önceki gördüğü rüyâsını şöyle anlattı: “Çok sayıda asker gelip Üstâd-ı A'zam hazretlerinin türbesini ziyâret etti. Yer ile gök arasını bembeyaz kuşlar doldurdu. Bu beyaz kuşlardan büyük biri bana gelerek; “Hazır ol, saat on bir veya on ikiden sonra yâni sabah açtıktan sonra yola çıkacaksın.” dedi. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri bu rüyâyı anlattıktan sonra ev halkı yanından dışarı çıkarak, bir iki kişi yanında kaldı. Üzerinde ölüm alâmetleri belirince, yanında bulunan talebelerinden biri; “Anlaşılan siz bizleri şaşkın ve yetim bırakıyorsunuz. Sizden sonra bizim sâhibimiz ve rehberimiz yoktur.” dedi. Bu sözler üzerine; “Elhamdülillah sen varsın.” diye karşılık verdi. O talebesi; “Benim varlığım sizin sâyenizle idi. Yoksa ben neyim, ne faydam olabilir?” diye cevap verdi. Bunun üzerine; “Allah var, O herkese yeter.” diye karşılık verdikten sonra; “Benim Allah’tan başka hiçbir şey ile alâkam kalmadı.” dedi. Talebesi onun yanında her gece okuduğu Seyyidü’l-istiğfâr ile Bekara sûresinin sonunu okumaya başladı. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri de onun arkasından okudu. Yûnus aleyhisselâmın tesbihini okudu. Arkasından kendisine; “Artık şimdi, Lâ ilâhe illallah, demenin vakti değil mi?” denildi. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri; “Evet. Hâce-i Ahrâr hazretlerinin belirttiğine göre bin fennin bilgisine sâhib olsan bile, bunların hepsi gider ve âhirette sana sâdece “Lâ ilâhe illallah kalır” diye cevap verdi. Sonra kendi hâline net bir ses tonu ile; “İnne fî halkıssemâvâti...” âyetinden îtibâren Âl-i İmrân sûresinin sonunu okudu. Okuması bitince yanında bulunanlarla bâzı hususları konuştuktan sonra sustu. Yanında bulunanlar da bir şey söylemediler. Kendi eli ile bir kere dişlerini misvakladı. Bir ara işâreti üzerine alnını su ile ovdular. Mübârek nefesi kesilinceye kadar hiçbir söz söylemedi. Mübârek dili üst damağına yapışık durumda; “Lâ ilâhe illallah” kelimesini tekrar ederek 1923 (H.1342) senesi Receb ayının 27. Cumâ günü sabah namazından sonra Bitlis’in Nurşin köyünde rûhunu teslim etti. Son nefesini vereceği anda yüzünde ve alnında ayna gibi bir parıltı belirmişti. Bu parıltıyı orada bulunan herkes görmüştü. Ayrıca vefât edeceği günün sabahı yattığı odadan dünyâ kokularına benzemeyen hoş bir koku yayılmaya başlamıştı. Yanına giren herkes bu kokuyu hissediyordu. Bu koku gittikçe kuvvetlendi ve vefâtı sırasında odanın her yanını sardı ve dışarıdan bile hissedilir oldu. Son nefesini verdiği anda ve cenâzesi yıkandığı zaman vücuduna değen her elbise veya bez parçasından aynı hoş koku dağılıyor ve üstelik bu koku sindiği yerden birkaç kere yıkansa bile çıkmıyordu. Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin cenâzesini Molla Abdullah Ba'lekî ile Molla Abdülkerîm Tertûî diğer dostlarının yardımı ile yıkadılar. Sağlığında işâret ettiği gibi babası Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin yanıbaşına defnedildi. Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin tek oğlu olan Molla Fethullah kendisinden önce vefât etmişti. Molla Fethullah’ın büyük oğlu Cemâleddîn ise kendisinden on üç gün sonra vefât etmiştir. Geriye Âişe adında bir kızı ile Takıyyüddîn ve Nâsırüddîn adında iki torunu kaldı. Nâsırüddîn daha sonra Şeyh Abdülhakîm Hüseynî'den hilâfet aldı. Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin her iki torunundan devâm eden evlatları hizmete devâm etmektedirler. Muhammed Ziyâeddîn Nurşinî hazretlerinin sevdiklerine ve talebelerine yazdığı mektûblarını, on üç halîfesinden Muhammed Alâüddîn-i Ûhînî toplamıştır. Mektûbât adı verilen bu eserinde yüz on dört mektup vardır. İNSANIN ÖMRÜ KIYMETLİDİR Ziyâeddîn Nurşînî, insanların ve kâinâtın yaratılış gâyesinden bahsederek buyurdu ki: “Ey kardeşim! Bu kâinâtın yaratılmasındaki hikmet, Allahü teâlânın mârifetine kavuşmaya, O’na yaklaşmaya ve O’na ibâdet etmeye çalışmaktır. Nitekim Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Zâriyât sûresi 56. âyetinde meâlen; “Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım.” buyurdu. İnsanlar bu dünyâya oyun, oyuncak, mal, evlat, soyu ile iftihâr etmek için gelmedi. Allahü teâlânın rızâsını kazandıran ve O’nun rahmetini celb eden şeylere çalışmanız gerekmektedir. İnsanın ömrü kıymetlidir. Onunla alçak ve aşağı olan dünyâyı değil, en azîz ve matlûb olan âhireti istemek lâzımdır. Zîrâ dünyâ, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerdir.” UTANMAK Ziyâeddîn Nurşînî bir sohbeti sırasında şöyle buyurdu: “Eğer insan bir hıristiyan çocuğundan utandığı kadar Allahü teâlâdan utansa, o kimseden ilâhî emirlere zıt bir hareket zuhûr etmez. Meselâ zinâ işlemek gibi büyük bir günâhı işlemek üzere olan kimse, bir hıristiyan çocuğunun geldiğini görse, onun kendilerini göreceğini anlasa, hemen bu kötü işten kaçınır. Çocuğun görmesinden utanır. Halbuki Rabbülâlemînin her an kendisiyle berâber olduğunu düşünmez. O her an insanı görmektedir. Vazîfeli melekler de onun durumunu bilmektedir.” 1) İşâretler; s.200-219 2) Mektûbât; s.223 3) Sohbetler; s.17, 21, 64, 274 4) Eshâb-ı Kirâm; (14. Baskı) s.213 5) El-Minah; s.216

📍 Bitlis

Zünnûn-i Mısrî

Zünnun-i Mısri Zünnun-i Mısri Mısır’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Sevbân bin İbrâhim, künyesi Ebü’l-Feyz, lakabı Zünnûn, nisbesi el-Mısrî’dir. Güney Mısır’ın Sudan’a yakın sınır bölgesinde yaşayan Nûbe kabîlesindendir. Bu sebeple babası en-Nûbî nisbesiyle anılır. 772 (H.155) târihinde doğdu. 859 (H.245) târihinde Mısır’da vefât etti. Eshâb-ı kirâmdan Amr bin Âs hazretlerinin yanına defnedildi. Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes hazretleridir. Muvattâ’yı bizzat kendisinden okudu ve fıkıh ilmini ondan öğrendi. Mânevî ilimleri Şeyh İsrâfil hazretlerinden öğrenip kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldu ve vefâtına kadar değerini anlayamadı. Mısır’da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıkladı. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf, ahlâk ilmi, onun açıklamasından ve izahlarından sonra Mısır’da yayıldı ve nice kimselerin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebeb oldu. Zünnûn-i Mısrî hazretleri, cenâb-ı Hakk’ın âşığıydı. O’nun sevgisi ile deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasrette kalanların arzusuydu. Zünnûn-i Mısrî’nin hak yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hâli gören Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir vîrânede fakirlerle karşılaştı. Geceyi birlikte geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıydı. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece de orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüp başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında kendisine; “Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!” dediler. Sonra uyandı. O anda, gönlü ve içi nûrla doldu. Zünnûn-i Mısrî, güzel halleri ve kerâmetleriyle meşhûr oldu. Zünnûn lakabının verilmesine sebeb şu hâdise olmuştur: Bir deniz yolculuğu sırasında, bindiği gemide bir tüccara âit mücevher dolu bir kese kaybolmuştu. Gemide bulunanlar, sen aldın diyerek ona iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıktı. O balıkların ağzındaki mücevherden bir tâne alıp gemidekilere verdi. Bu durumu gören gemideki esas hırsız keseyi getirip verdi. Bunun üzerine Zünnûn-i Mısrî hazretleri işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında “Zünnûn” denilmiştir. Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî onun hakkında; “Zünnûn, ne kerâmetle bilmek mümkün olan ve ne de makamları medhedilebilen bir zümredendir. O, zamânının imâmı ve mânevî ilimlerde önderdi.” buyurdu. Bir gün Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına birisi geldi ve; “Borcum var, ödemek için hiç param yok” dedi. O da yerden bir taş alarak o zâta verdi. Borçlu onu çarşıya götürdüğünde, cebindeki taşın zümrüt olduğunu gördü. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi. Kalan ile de rahat geçindi. Bir genç, Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri yüzüğünü ona verip; “Bunu çarşıya götür, bir altına sat.” buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. “Mücevherâtçılara götür, bakalım ne verirler.” buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; “Senin Allahü teâlânın sevgili kullarını anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.” buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı. Bir gün ihtiyar bir kadın çâresiz olarak, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına geldi ve; “Biricik oğlumu, ciğerpâremi Nil’de timsah kaptı. Ne olur kurtar.” diye yalvardı. Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Nil Nehrine gitti. Orada ellerini açıp; “Yâ Rabbî! Şu kadının çocuğunu kurtar.” diye yalvardı. Biraz sonra, su üzerinde bir timsah göründü. Kenara yaklaşıp çocuğu sağ sâlim bırakıp gitti. Bu hâdise kadının çok tuhafına gitti ve; “Ey Zünnûn! Esâsen size inanmamıştım ve ciddiye de almamıştım. Şimdi yanıldığımı ve Allahü teâlânın sevgili kulunun duâsını nasıl kabul ettiğini gözümle gördüm.” dedi ve Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin büyüklüğünü kabûl etti, kendisinden özür diledi. Bir zaman iftirâ sebebiyle Zünnûn-i Mısrî hazretlerini hapsettiler. Günlerce aç kaldı. Bir kadın iplik parası ile hazırladığı yemekten ona gönderdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri o yemekten yemedi. Kadın bunu işitince, üzüldü. “Helâl para ile yaptığımı biliyorsun, niçin yemedin?” dedi. “Evet yemek helâldi. Fakat zâlimin tabağı içinde getirdiler.” buyurdu. Yemeği zindancıların tabağında getirmişlerdi. Zamânın hükümdârı bir gün Zünnûn hazretlerini, hakkındaki ithamların aslını öğrenmek için huzûruna çağırttı. Hükümdârın yanına götürülürken yolda bir ihtiyarla karşılaştı. İhtiyar, Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bakarak; “Şimdi seni hükümdârın yanına çıkartacaklar. Sakın ondan korkma, onu üstün görme, asıl korkulacak Allahü teâlâdır. Kendini haklı göstermeye çalışma. Yapılan ithamlar dışında isen, sana haksızlık yapılmışsa Allahü teâlâya sığın, seni kurtarır.” dedi. Hükümdârın karşısına çıkarılınca, hükümdar; “Senin için zındıktır, doğru yoldan ayrıldı, kâfirdir, diyorlar. Bu ithamlara karşı ne dersin?” diye sordu. Zünnûn-i Mısrî hazretleri; “Ne söyleyeyim. Hayır, değilim desem, bana bu isnâdı yapmış olan müslümanları itham etmiş, onların yalancı olduklarını söylemiş olurum. Evet, öyledir desem, yalan söylemiş olurum. Bu bakımdan siz reyinize mürâcaat ediniz ve hükmünüzü buna göre veriniz. Ben nefsimden yana olup, onu müdâfaa edecek değilim.” dedi. Bunun üzerine, hükümdâr biraz düşünüp; “Bu kimse yapılan iftirâlardan uzaktır.” diyerek onu serbest bıraktı. Yûsuf bin Hüseyin şöyle anlatır: “Bir gün Zünnûn-i Mısrî'nin yanına gittim. Bana; “Bir zaman Mısır’ın bir köyüne gidiyordum. Yolda uyudum. Bir müddet sonra uyandığımda, yer yarıldı ve içinden iki tabak çıktı. Birisinde semsem isminde bir yemek, diğerinde ise gül suyu vardı. Bana; “Ey Zünnûn bunlardan ye ve bundan iç!” dediler. Ben bir müddet tereddüd ettim. Sonra kalbime onları yememek isteği geldi. Onlar âniden kayboldu. Gâibden bir ses geldi ve dedi ki: “Ey Zünnûn bu senin için büyük bir imtihandı. Sen imtihanını çok iyi verdin.” diye anlattı. Ebû Câfer anlatır: “Bir gün Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanındaydım. Eşyâların evliyâya itâatinden bahsediyordu. “Meselâ şu sandalyeye odanın dört köşesini dön desem, döner ve eski yerine gelir.” buyurdu. Sonra sandalyeye odanın dört köşesini dön dedi. Sandalye odanın dört köşesini döndü ve eski yerine geldi. Orada bulunan bir genç ağlamaya başladı ve; “Allah!” diyerek can verdi. Bana dönerek; “Ey Ebû Câfer, eğer bize itâat eden her şeyi size gösterseydik, siz de bu genç gibi olurdunuz.” buyurdu. Bekr bin Abdurrahmân anlatır: “Bir gün Zünnûn-i Mısrî hazretleri ile birlikte yolda gidiyorduk. Bir dere kenarında kuru bir ağacın üstüne oturdular. O anda canım tâze hurma yemek istedi. Fakat o bölgede hurma ağaçları yoktu ve hurma mevsimi de değildi. Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin bana dikkatli bir şekilde baktığını gördüm. “Ey Bekir! Canın çok mu tâze hurma istiyor?” diye sorunca, ben de; “Evet efendim.” dedim. O zaman kuru ağaca; “Haydi sen bizi bir hurma ağacının yanına götür!” deyince, baktım o kuru ağaç, Allahü teâlânın izniyle yürümeye başladı. Bizi epey uzakta, hurmaları olmuş bir ağacın yanına götürdü. Zünnûn-i Mısrî bana; “Ey Bekir, doyuncaya kadar tâze hurma ye!” dedi. Ben doyuncaya kadar hurma yedim. Sonra Zünnûn-i Mısrî kuru ağaca; “Bizi yerimize götür.” buyurdu. O ağaç bizi eski yerimize getirdi. Ben nereye gidip geldiğimizi bilmiyordum. Kendisi şöyle anlatır: “Bir gün dağlarda dolaşırken bir topluluk gördüm. Hepsi bir yerinden rahatsızdı. “Siz burada ne yapıyorsunuz?” diye sorduğumda bana; “Şurada bir âbid var, her sene bir sefer dışarı çıkar, bize okuyunca hepimiz şifâ buluruz” dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Bir adam çıktı. Yüzü sarı, vücûdu zayıf ve gözleri çukurlaşmıştı. Heybetinden dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, sonra semâya baktı, onlara doğru üfleyince, hepsi şifâ buldu. Yerine gitmek isterken, eteğine yapışıp; “Allah için onları maddî hastalıklardan kurtardın. Benim de mânevî hastalığımı tedâvi et.” dedim. “Ey Zünnûn, elini eteğimden çek! Allahü teâlâ seni gördüğü hâlde, O’nu bırakıp benim eteğimi tuttun. Allahü teâlâ ikimizi de helâk eder.” dedi. Zünnûn-i Mısrînin on sene canı mahallî bir yemek istedi. Yememesine rağmen bir bayram gecesi nefsi kendisine; “Ne olur, bayram günü olsun bana bu yemeği versen.” deyince, Zünnûn-ı Mısrî hazretleri; “Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur’ân-ı kerîmi hatim edersen, sana bu yemeği veririm.” dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği yemeği getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. “Niçin böyle yaptın?” deyince; “Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, dedi. Ben de, hayır ulaşmadın, diyerek lokmayı geri koydum.” cevâbını verdi. Bir gün bir çocuk, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına gelip; “Bana büyük mikdârda para mîrâs kaldı. Bunu sizin hizmetinizde sarf etmek istiyorum.” dedi. Zünnûn-i Mısrî; “Bülûğ ve reşîd çağın geldi mi?” deyince, çocuk; “Hayır.” dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri o zaman; “Senin paranı harcamak uygun olmaz, rüşd oluncaya kadar sabret.” dedi. Çocuk reşîd olunca hazret-i Zünnûn’un hizmetinde bulunmaya başladı ve bütün parasını fakirlere dağıttı. Bir gün önemli bir ihtiyâcı karşılamak için borç para almak îcâb edince, çocuk; "Keşke daha fazla param olsaydı da, bu yolda harcasaydım.” dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri bu sözleri üzerine çocuğun daha olgunlaşmadığını anladı. Genci yanına çağırarak; “Falan attara git, falan ottan üç dirhem versin.” dedi. Genç gidip söylenileni alıp getirdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri; “Bunları havanda ez, yağda hamur hâline getir, ondan üç boncuk yap ve hepsini iğne ile delerek bana getir.” dedi. Genç söylenilenleri yapıp onun yanına gitti. Zünnûn-i Mısrî hazretleri üç boncuğu eline aldı, biraz oğuşturdu ve duâ etti. Herbiri hiç kimsenin görmediği birer mücevher oldu. Gence dönerek; “Bunları al pazara götür, değerini öğren gel.” dedi. Genç pazara gitti, bunların herbirine yüz bin dirhem altın verildiğini öğrendi. Gelip durumu Zünnûn-i Mısrî’ye bildirince, ona; “Bunları havana koy, ufala ve suya at gitsin. Şunu bil ki talebelerim ekmek bulamadıkları için aç değil, istedikleri için açtırlar.” dedi. Bunun üzerine genç tövbe etti. Gönlünde dünyânın hiçbir değeri kalmadı. Kendisi anlatır: “Bir gün Mekke’de Kâbe-i şerîfi tavaf ederken, Kâbe ile gök arasında bir nûrun sütun gibi durduğunu gördüm. Sonra kaybolan bu nûrun, kimden veya kim için yükseldiğini merak ettim. Tavâfımı bitirdikten sonra iki rekat namaz kıldım. O nûru düşünürken, acıklı bir ses duydum. Sesin kimden geldiğini merak ettim ve bir kadının Kâbe’nin örtüsüne tutunup göz yaşı döktüğünü gördüm. Ağzından şu kelimeler dökülüyordu; “Ey dostlar dostu, sen bilirsin! Ey gönül dostum sen bilirsin! Sana olan sevgimi o kadar gizledim ki, kalbim ve rûhum daralmaya başladı.” Kadının muhabbet ateşi içinde söylediği bu sözler içimi sızlattı. Sonra kadın kendinden geçti. Biraz sonra kendine gelince, şöyle niyazda bulundu: “Allahım! Ey tek sâhibim! Ey koruyucum! Bana olan sevgin hürmetine beni bağışla!” Buna şaşırdım ve kendisine yaklaşarak; “Allah'ım! Sana olan muhabbetim hürmetine, deseydin olmaz mıydı?” diye sordum. Bana dikkatle baktı ve; “Yaklaş ey Zünnûn! Bilmez misin Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde sevdiği bir milletten söz ederken; “Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever.” buyurmuştur. Bunun için benim O’na olan sevgim hürmetine demedim. O’nun bana olan sevgisi hürmetine dedim” diye cevap verdi. Ben ona; “Doğru söylediniz. Fakat benim Zünnûn olduğumu nereden bildiniz?” dedim. “Ey Zünnûn! Cebbâr olan Allahü teâlânın mârifetiyle tanıdım.” deyince, vilâyet makâmına ulaşmış bir hâtun olduğunu gördüm. Daha sonra bana; “Ey Zünnûn! Dön arkana bak, ne var?” deyince, arkama baktım, hiçbir şey göremedim, hemen kadına döndüm, kadın kaybolmuştu.” Şeyhülislâm Abdullah-i Ensârî buyurdu ki: “Zünnûn-i Mısrî'nin getirdiği ilk ilim tövbedir ki, avâm ve havâs kabûl etti. İkincisi tevekkül, muâmele ve muhabbet ilmi idi ki, bunu havâs kabûl etti, avâm kabûl etmedi. Üçüncü ilim de, hakîkat ilmi idi ki, halkın ilim ve akıl seviyesine göre değildi. Şüphesiz onu anlayamadılar ve uzaklaştılar. Böylece onu inkâr ettiler, onunla vefâtına kadar mücâdele ettiler.” Zünnûn-i Mısrî hazretleri sevdiklerine buyurdu ki: “Fesadın altı sebebi vardır: 1) Âhiret işindeki niyetin zayıflığı, 2) Bedenin şeytana esir olması, 3) Ecelin yakın olmasına rağmen uzun emelin gâlip gelmesi, 4) Kulun rızâsını Allahü teâlânın rızâsından önde tutmak, 5) Hevâ ve hevese uyup sünneti terk etmek, 6) Önce geçenlerin iyiliklerini söylemeyip kusurlarını araştırmak.” Zünnûn-i Mısrî hazretleri az yemek yemeyi tavsiye ederdi. Bu sebeple; “Ben hiçbir zaman mîdemi doyurmadım. Çünkü ne zaman mîdemi dolduracak olsam, ya günaha düşerim veya günah işleme arzusuna kapılırım.” buyurdu. Üç şeyin üç şeyle birlikte bulunmamasına üzülür ve şöyle derdi: “İlim var amel yok. Amel var ihlâs yok, ihlâs var teslimiyet yok.” Zünnûn-i Mısrî hazretleri anlatır: “Benî İsrâilde yedi yüz sene Allahü teâlâya ibâdet eden bir âbid dâimâ: “Yâ Rabbî! Senin rızânı isterim!” diyordu. O sırada peygamber olan Danyal aleyhisselâma vahy geldi ki; “O âbide söyle, eğer göktekilerin ve yerdekilerin ibâdetini yapsa, yeri Cehennem'dir!” Danyal aleyhisselâm bunu o âbide bildirdi. Bunu duyunca sevindi ve; “Ey Rabbimin hükmü! Ne hoşsun! O’nun kazâsı hoş geldin!” dedi. Sonra da; “Ey Allah'ın peygamberi! Yedi yüz yıl Hakk'ın rızâsını istedim. O’nun mülkünde kendimi sivrisinekten aşağı kabûl ettim. Şimdi, Cehennem’in odunu olmaya lâyık olduğumu ve O’nun rızâsının bunda bulunduğunu, yâni Cehennem'e gideceğimi anladım. Artık O’nun rızâsı olan yeri ister oldum” dedi. Yine vahy geldi ki: “Ey Danyal! O kuluma söyle, o benden râzı olunca, ben de ondan râzıyım. Onu Cennet ve Cemâlime lâyık eyledim.” Zünnûn-i Mısrî hazretlerine; "Kul hangi sebeple Cennet'e girer?" diye soruldukta; “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak (murâkabe etmek), yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek” buyurdu. "Allah korkusunun alâmeti nedir?” denilince; “Bu korkunun, diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır” cevâbını verdi. Kulun ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur? diye sorduklarında; “Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabûl ettiği zaman.” cevâbını verdi. İnsan, Allahü teâlânın saf kullarından olduğunu, ne zaman ve nasıl anlar? diye sordukları zaman; “İnsan bu durumu şu dört şeyle bilir. Rahatı terk ederse, az olsa bile, olandan verirse, fakirleşmesi kendisine sevimli gelirse, övülmek ve kötülenmek kendisine aynı gelirse” cevâbını verdi. Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmak lâzımdır? diye sorduklarında; “Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur’ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak” cevâbını verdi. Kalbini en güzel koruyan kimdir? diye sorduklarında; “Diline en çok hâkim olan.” cevâbını verdi. Kur’ân-ı kerîm âlimlerinin durumunu sorduklarında; “Onlar bu yolda dizlerini çürüttü. Ömürlerini ve bedenlerini bu yolda harcadılar. Böylece Kur’ân-ı kerîm ilmine sâhib oldular. Bu ilme vâkıf olabilmek için, bu kadarla kalmadılar. Dudaklarında kan kalmadı. Göz yaşları sel olup aktı. Kur’ân-ı kerîm ilmini onlar böyle buldu. Hidâyete eren bunlar oldu. Îmânlarını emniyet altına bunlar aldı.”cevâbını verdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “İnsanı arzulardan kurtaran dost ikidir. Gözü ve kulağı muhâfaza etmektir.” “Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.” “Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.” “Her âzânın tövbesi vardır. Kalb ve gönlün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harama bakmamaktır. Dilin tövbesi, fenâ söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.” “Şu üç şey ihlâs alâmetidir. Birincisi medh ve kötülenmek ona tesir etmez. İkincisi, amelleri unutur, günahlarını düşünür. Üçüncüsü, Hak teâlâdan gayrısını gönlünden çıkarır.” “Tövbe iki kısımdır: İnâbe tövbesi; kulun Allahü teâlâdan korkup tövbe etmesi. İsticâbe tövbesi; kulun Allahü teâlâdan utanıp tövbe etmesidir.” “Yemekle dolan mîdede hikmet durmaz.” “Eline geçen bir parça ekmeğin yanında, ayrıca katık olarak tuz arayan kimse, velîler katında umduğunu bulamaz.” “İlim tahsil ettiği hâlde, bununla amel etmeyene âlim denilemez." “Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helaldandır diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.” “Murâkabenin alâmeti, Allahü teâlânın tercih ettiğini tercih etmek, O’nun büyük gördüğünü büyük görmek ve küçük gördüğünü küçük görmektir.” “Sabır, Allahü teâlânın emirlerine muhâlif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.” “Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütün ahlâkta ve bütün işlerde, O’nun sevgili peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma uymaktır.” “Doğruluk, Allahü teâlânın bir kılıcıdır ki, üzerine konulan her şeyi keser.” “Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatan kimsedir.” “Kanâat eden rahat bulur, üstün olur.” “İnsanların ayıpları ile meşgûl olan, kendi ayıbını görmez.” “Biz öyle insanlara kavuştuk ki, onların herbirinin ilmi arttıkça, zühdü de artıyordu. Dünyâya karşı ihtiyaçsız olup, onu sevmiyorlardı. Ama siz, bu hâlin tam zıddına sâhipsiniz. İlminiz arttıkça, dünyâya karşı sevginiz artıyor. Ona kavuşmak için, birbirinizi iterek geçiyorsunuz. Onlar başkaydı. Dünyâ malını ilim elde etmek için harcarlardı, onları böyle gördük. Ama siz şimdi tam tersine; bir bilginiz varsa, dünyâlık sâhibi olmak için, ortalığa saçıyorsunuz.” “Rûhun sıhhati az günah işlemek, bedenin sıhhati az yemektedir.” “Sevgi seni konuşturur, korku rahatsız eder, hayâ susturur.” “İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalblerinden gitti mi, yollarını kaybederler.” “Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.” Zünnûn-ı Mısrî hazretleri, vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti. Cenâzesi defnedilinceye kadar kuşlar gitmediler. Ertesi gün kabri üzerinde Âdemoğlunun yazısına benzemiyen bir yazının yazılı olduğu görüldü: “Zünnûn, Allah'ın sevgilisidir ve şevkı dolayısıyla da, canını O’nun yoluna fedâ etmiştir.” O yazıyı oradan kazımalarına rağmen, tekrar yazılırdı. Vefâtından sonra birçok âlim rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamberimiz yanındakilere; “Hak dostu Zünnûn geliyor, karşılamaya gidelim.” buyurdu. CÂN Ü GÖNÜLDEN TÖVBE Mısır’da Muhakked bin İsmâil isimli biri, çok güzel ve dillere destan evlere sâhipti. Bir gün yine güzel bir ev yaptırmış ve başka bir eksiklik var mı diye etrâfında dolaşıyordu. O sırada Zünnûn-i Mısrî hazretleri yanına geldi ve ona; “Ey mağrur, bu kadar emeği, emânet olan bir dünyâ evine verdin. Ebedî evin olan Allahü teâlânın evine (îmâna) ne emek verdin?” diye sordu. Sonra; “Bu dünyâda kendin için nasıl olsa bir ev bulursun ve içinde oturursun. Fakat öbür dünyâda eğer şu dört hudut arasında kendine bir ev yapmazsan hâlin perişân olur. Maazallah Cehennem’e gidersin. O dört huduttan ilki; dünyâdaki fazla malı, ihtiyaç sâhiplerine vermek, ikincisi; Allahü teâlâdan korkmak, üçüncüsü; Allahü teâlâyı ve O’nun sevdiklerini sevmek, dördüncüsü ise; bütün musîbetler karşısında sabretmektir. İşte bu dört hudut içindeki evi kendine al, o senin için yeterlidir. O hudutlar arasında yer alan ev, Cennet evidir. Altında bal ve sütten sular akan ırmaklarla, içinde istediğin her nîmet ve yiyecek vardır.” dedi. Bunun üzerine o şahıs; “Ey efendi, ben çok günah işledim, onlara ne yapayım?” dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri; “Allahü teâlâ dilerse bütün günahları affeder. Yeter ki sen cân u gönülden tövbe et.” deyince, adam ağlamaya başladı ve cân u gönülden tövbe etti. Bütün evlerini satıp, parasını fakirlere dağıttı. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi oldu. Bir süre sonra bu zât vefât etti. Kabre koyduklarının ertesi gününde, kabrin üzerinde bir kâğıdın durduğunu gördüler. Üzerinde ise; “Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin söylediklerinin hepsi doğru çıktı. Cân u gönülden tövbe ettiğim için, daha önce işlediğim bütün günahlarımı Allahü teâlâ affetti. Şimdi altından ırmaklar geçen Cennet evindeyim.” diye yazıyordu. EMÂNET FÂRE Yûsuf adında gezgin bir zât, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin İsm-i âzamı bildiğini öğrenince, Mısır’a gitti. Huzûruna varınca, önceleri iltifat görmedi. Sonra huzûra kabûl edildi ve Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bir sene hizmet etti. Bir gün ona; “Ey üstâd, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir. Senin İsm-i âzamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emânet edeceğin bir başka kimse olmayacağını bilirsin.” dedi. Sükût etti. Ona cevap vermedi. Altı ay sonra bir tabağa konmuş ve bir mendile sarılmış bir şey çıkardı. Ona; “Fustat’ta bulunan falan dostumuzu bilirsin değil mi?” diye sorunca; “Evet.” dedi. Zünnûn hazretleri ona; “İşte bunu ona götür.” dedi. O da sarılı tabağı aldı, giderken; “Zünnûn-i Mısrî gibi bir zât hediye gönderiyor. Acabâ nedir, ne kadar kıymetlidir?” diye düşündü. Merakını yenemeyerek tabağı açtı. İçinden bir fare fırladı ve kaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak, Zünnûn-i Mısrî'nin yanına geldi. Zünnûn-i Mısrî ona; “Biz seni denedik. Sana bir fâre emânet ettik, ona hıyânet ettin. Hiç sana İsm-i âzamı güvenip teslim edebilir miyim?” dedi. MUHABBET Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Zavallı insan, kendi Rabbini bırakıp nereye gider. Ey kardeşim dikkat et! İnsan hangi husûsiyeti ile meleklerin mescûdû (kendisine doğru secde edileni) olmuştur. Bu üstünlüğü yemesi sebebinden olsa, buna ondan önce deve lâyıktır. Çünkü bir deve, elli insanın yediğini yer. Şehvet kuvveti sebebiyle olsa, buna eşek daha uygundur. Çünkü ondaki şehvet kuvveti yanında, insanınki ne kalır. Belki serçenin şehvet kuvveti bile insanınkinin birçok katıdır. Gadab ve kızgınlık sebebi ile ise, aslan buna daha lâyıktır. Görmek kuvveti sebebi ile olsa, buna akbaba daha uygundur. Akıl kuvveti sebebi ile ise, buna melekler daha uygundur. Çünkü insanın aklı, meleklerin aklının yanında çok az kalır. Eğer insanları doğru yoldan çıkarmak, kandırmak, aldatmak sebebiyle ise, şeytan buna daha lâyıktır. Görülüyor ki, insana mahsus olan özellikler ve meleklerin mescûdû husûsiyeti, ondaki muhabbet cevheri ve aşk ateşidir. Bu, insanoğlundan başka hiçbir canlıya verilmemiştir.”

Hz. Malik bin Eşter R.A.

Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçesinde Hz. Malik bin Eşter R.A. Türbesi

📍 Dulkadiroğlu, Kahramanmaraş

Hz. Osman Dede R.A.

Kahramanmaraş Pazarçık İlçesi, Osmandede Köyünde Hz. Osman Dede R.A. Türbesi

📍 Pazarcık, Kahramanmaraş

Meryem Ana Makamı

İzmir Selçuk İlçesinde Meryem Ana Makamı

📍 Selçuk, İzmir

Gül Baba (Gül Camii)

İstanbul Fatih İlçesinde Gül Baba Türbesi Gül Camii Haziresindedir.

📍 Fatih, İstanbul

Selçuklu ve Kayı Mezarları

📍 Ahlat, Bitlis

Dursun Fakih Hz.

📍 Söğüt, Bilecik

Ahi Sultan Kızı Hz.

📍 Muratpaşa, Antalya

Ahmed Karahisari Hz.

📍 Merkez, Afyonkarahisar

Sahibler Sultan Hz.

📍 Merkez, Afyonkarahisar
Merkez Efendi Hz.

Merkez Efendi Hz.

Halveti geleceğine mensup evliyalardan biri Merkez Efendi 1463 yılında Denizli’de doğmuştur. Asıl adı Musa Muslihuddin’dir. Öğrenimi için İstanbul’a gelmiş ve daha sonra müderris olarak Bursa, Karaman ve Amasya’da bulunmuştur. Bu dönemde “Halvetiye Tarikati” icazeti almıştır. Tekrar İstanbul’a döndüğünde 1514 tarihinde mensubu olduğu halveti geleceğine uygun olarak tekke kurmak için Merkez Efendi Mahallesine yerleşmiştir. Merkez Efendi 1551 yılında vefat etmiştir. Türbesi tekkenin olduğu bu yere defnedilmiştir. Merkez Efendi Haziresi bugün halen İstanbul Zeytinburnu içerisinde ziyaret edilebilmektedir.

📍 Zeytinburnu, İstanbul
Şeyh Bedrettin Hz.

Şeyh Bedrettin Hz.

Malatya Darende İlçe'sinde Şeyh Bedrettin Hz. Türbesi,

📍 Darende, Malatya
İbrahim Tennuri Hz.

İbrahim Tennuri Hz.

Kayseri Melikgazi İlçesinde İbrahim Tennuri Hz. Türbesi Sivas’ta veya Amasya’da dünyaya geldi. Babası Sarrafoğlu Hüseyin Sivaslıdır. Annesi Amasyalı olduğundan Bursalı Mehmed Tâhir onun Amasya’da doğduğunu söylerse de diğer kaynaklarda Sivas’ta doğduğu kaydedilmektedir. İbrâhim Tennûrî aile çevresinde başladığı öğrenimine Konya’da devam etti. Müderris Sarı Yâkub Efendi’den icâzet aldıktan sonra Kayseri’ye giderek bir süre Huand (Hunda) Hatun Medresesi’nde müderrislik yaptı. Enîsî onun Şâfiî olduğunu, medresenin vakfiyesinde müderrislerin Hanefî mezhebinden olmasının şart koşulduğunu öğrenmesi üzerine müderrisliği bıraktığını söyler (Menâkıb-ı Akşemseddin, s. 107-108). Bu yıllarda tasavvufa yönelen İbrâhim kendisine mânevî ilimleri öğretecek bir mürşid aramaya başladı. Önceleri Safeviyye tarikatının merkezi Erdebil Tekkesi’ne gitmeye niyetlenmişken Akşemseddin’in şöhretini duyunca Beypazarı’na geçerek kendisini ziyaret etti ve onun dervişi oldu. Akşemseddin’in Hamza eş-Şâmî, Abdürrahim Karahisârî, İskilipli Muslihuddin Halîfe gibi halifeleriyle birlikte halvete girdi; seyrüsülûkünü tamamlayarak hilâfet aldı. Enîsî, İbrâhim Tennûrî’nin “Karaman oğlu kavgası” zuhur ettiği sırada hilâfet aldığını kaydeder. Menâkıb-ı Akşemseddin’i neşreden Ali İhsan Yurd ise onun seyrüsülûkünü 847-848 (1444-1445) yılları arasında tamamlamış olabileceği görüşündedir. Hilâfet aldıktan sonra Akşemseddin’in emriyle tekrar Kayseri’ye dönerek irşad faaliyetine başlayan İbrâhim Tennûrî 887 (1482) yılı sonbaharında vefat etti. Türbesi, kendisinin yaptırdığı söylenen Şeyh Camii’nin batı tarafındadır. Ölümü için, “Şüd hemîşe merkad-i vey menzil-i rûhâniyân” mısraı mücevher tarih olarak düşürülmüştür.

📍 Melikgazi, Kayseri
Haki Baba Hz.

Haki Baba Hz.

Manisa İli Hâkî Baba Hz. Türbesi Hâkî Baba Mescidi, Hâkî Baba (Kaynak) Mahallesi, Yavaşali Sokağı’ndadır. Kitabesi bulunmamakla birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde tarihsiz iki vakıf kaydı vardır. Hâkî Baba tarafından 14. yüzyılda yaptırılan mescit, kırma çatılı, alafranga kiremit kaplamalı, düz kireç harç sıvalı basit bir yapıdır. Minaresi sonradan yapılmış ve kuzeybatı köşesine yerleştirilmiştir. Hâkî Baba, Manisa şehrinin Saruhanoğulları’nın eline geçmesinde ve Manisa’nın Türkleşip Müslümanlaşmasında önemli rolü olan bir zattır. Yatırın yanında bulunan iki ağaç arasından geçenlerin günahlarının affolunduğu anlatılır. Halen hizmette bulunan caminin avlusunda 1871 tarihinde Serseri Dede adlı bir tarikat ehli tarafından yaptırılan bir çeşme bulunmaktadır. Ancak çeşmenin orijinali sonradan yaptırılan ilavelerle ve fayans kaplamalarla bozulmuştur. Aynı mahallede günümüze ulaşamayan bir de Hâkî Baba zaviyesinden söz edilir.

📍 Yunusemre, Manisa
Seyyid Seyfullah Hz.

Seyyid Seyfullah Hz.

İstanbul Fatih İlçesinde Seyyid Seyfullah Hz. Türbesi İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Seyfullah Kâsım bin Nizâmüddîn’dir. Doğum târihi belli değildir. 1010 (m. 1601) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, Silivrikapı’ya giden caddenin sağ tarafındaki sed üzerindedir. Kabrin üzeri açık olup, etrâfı parmaklıkla çevrilidir. Babası, Seyfullah Kâsım Efendi’yi, iyi edeb ve terbiye olması için Ümm-i Sinân hazretlerine teslim etti. Seyyid Kâsım Efendi, onun yanında hem zâhiri, hem de bâtınî ilimleri öğrendi. Ümm-i Sinân hazretlerinden icâzet aldı. Yüksek ma’nevî mertebelere ve kemâle kavuştu. Babası da evliyânın büyüklerinden idi.

📍 Fatih, İstanbul
Abdülhakim Arvasi Hz.

Abdülhakim Arvasi Hz.

Ankara Keçiören İlçesinde Abdülhakim Arvasi Hz. Türbesi Van’ın Başkale kazasında doğdu. Babası Seyyid Mustafa Efendi’dir. Soyu anne tarafından Abdülkadir-i Geylânî’ye ulaşır. Hülâgû Bağdat’ı istilâ ettiğinde (1258) Musul’a hicret eden ataları daha sonra Urfa ve Bitlis’e, oradan da Mısır’a gitmişlerdi. Ailenin büyük oğlu Molla Muhammed bir süre sonra Van’a gelip şehrin güneyinde yüksek dağlar arasında bir köy kurmuş, bu köyde büyük bir dergâh ve iki katlı bir cami inşa ederek oraya Arvas adını vermişti. Kadirî tarikatına mensup olarak faaliyet gösteren ve “Arvas seyyidleri” diye tanınan aile, altı yüz elli yıl varlığını devam ettirerek bugüne ulaşmıştır.

📍 Keçiören, Ankara
Vah Vah Sultan Hz.

Vah Vah Sultan Hz.

Vah Vah Sultan Hz. Manisa Şehzadeler İlçesinde Vah Vah Sultan Hz. Türbesi,

📍 Şehzadeler, Manisa
Sümbül Efendi Hz.

Sümbül Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Sümbül Efendi Hz. Türbesi Merzifon’da doğdu. Asıl adı Yûsuf Sinan’dır. Sümbül lakabı ona şeyhi Cemâl-i Halvetî tarafından verilmiştir. Babasının adı (Kayabeyoğlu Ali) dışında ailesi hakkında bilgi yoktur. Hayatına dair bilinenlerin önemli bir kısmı, halifelerinden Yâkub Efendi’nin oğlu Şeyh Yûsuf Sinâneddin’in Menâkıb-ı Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân adlı eserinde babasından naklen verdiği bilgilere dayanmaktadır. Sümbül Sinan ilk öğrenimini memleketinde yaptıktan sonra İstanbul’a giderek medrese tahsiline başladı. Devrin tanınmış âlimlerinden Efdalzâde Hamîdüddin’in talebesi ve ardından mülâzımı oldu. Medrese tahsili sırasında tasavvuf aleyhtarı olarak bilinen Sümbül Sinan, bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı Halvetiyye tarikatının ana kollarından Cemâliyye’nin pîri Cemâl-i Halvetî’ye intisap ederek tasavvuf yoluna girdi. Üç yıl süren seyrü sülûk döneminden sonra hilâfet aldı ve irşad göreviyle Mısır’a gönderildi.

📍 Fatih, İstanbul
Şeyh Ayn-ı El Hakim Hz.

Şeyh Ayn-ı El Hakim Hz.

Şanlıurfa Birecik İlçesinde Şeyh Ayn-ı El Hakim Hz. Türbesi Tam adı el-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn’dir (el-Müstedrek ʿale’ş-Şeyḫayn). Hâkim, bazı çağdaşlarının sahih hadislerin Ṣaḥîḥayn’deki rivayetlerle sınırlı olduğunu, bunların on bini geçmediğini, geri kalanların zayıf ve asılsız olduğunu ileri sürmeleri karşısında kendisinden bu yanlışı düzeltmek için Buhârî ve Müslim’in de delil kabul edebileceği isnadlarla rivayet edilmiş hadisleri bir araya getirmesinin istenmesi üzerine el-Müstedrek’i yazmaya karar verdiğini söylemektedir.

📍 Birecik, Şanlıurfa
Yıldız Baba Hz.

Yıldız Baba Hz.

Karabük Safranbolu İlçe'sinde Yıldız Baba Hz. Türbesi,

📍 Safranbolu, Karabük
Osman Çelebi Hz.

Osman Çelebi Hz.

Tekirdağ Marmara Ereğlisi'nde Osman Çelebi Hz. Türbesi Osman Çelebi Hz. Miladi 1660 yıllarında nüfusun çoğunluğunun gayrimüslim olan bölgeye irşad Müslümanlığı öğretmek ve yaymak vazifesi ile gelmiştir. Hicri 1150-Şaban ayının 25’inde miladi 1729 yılında vefat etmiştir.

📍 Marmara Ereğlisi, Tekirdağ
Şeyh Kutbuddin Hz. (Fatih Sultan Muhammed Hz.) Hocaları

Şeyh Kutbuddin Hz. (Fatih Sultan Muhammed Hz.) Hocaları

Bursa İznik ilçesinde Şeyh Kutbuddin Hz. (Fatih Sultan Muhammed Hz.) Hocaları Türbesi İsmi şerifleri Muhammed bin Muhammeddir. ” Kutbuddin İzniki” diye şöhret bulmuştur. Hanefi mezhebi fıkıh alimi ve tasavvuf büyüklerindedir. Sultan Yıldırım Bayezid devri alimi ve evliyanın büyüklerindendir. Şakayıkı Numaniye ve Aşıkpaşazade tarihlerinin kaydına göre doğum yeri İznik olup , doğum tarihi hakkında bilgi mevcut değildir. Zamanının birçok âliminden ders okudu. Dînî ilimleri ve zamanının fen bilgilerini Mevlânâ Hasen Paşa’dan öğrendi. Her ilimde mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Ahlâken yüksek, faziletlerle mücehhez (süslenmiş), zühd ve vera’ sahibi idi. Tasavvuftan büyük haz, pay aldı. Evliyâlığın yüksek derecelerine kavuştu. Fıkıh ve ahlâk ilimlerini kendinde topladı. Bilhassa Timur Hân, din ilimlerindeki yüksekliği sebebiyle karşılaştığında ona çok saygı göstermiştir. 821 (m. 1418) senesi Zilka’de ayının sekizinci günü, İznik’te vefât etti. Kabri üzerindeki üstü kubbeli dört köşe türbe ile bitişiğindeki Şeyh Kutbüddin Camii’nin XV. yüzyıl yapıları olduğu tesbit edilmekle birlikte kimin tarafından inşa edildikleri kesin olarak bilinmemektedir. Cami ve zaviye zaman içinde harap olmuş, türbe ise yakın zamanda onarım görmüştür.

📍 İznik, Bursa
Nasreddin Hoca Hz.

Nasreddin Hoca Hz.

Konya Akşehir İlçesinde Nasreddin Hoca Hz. Türbesi Büyük Filozof ve mizah ustası Nasreddin Hoca Sivrihisar’da doğmuş Akşehir’e gelip yerleşmiş ve burada hayata veda etmiştir. Güldürürken düşündürmeyi düstur edinen Hocanın türbesi, Akşehir'de kent surunun doğusunda, kendi adıyla anılan mezarlıktadır. Onarımlarla özgün biçimini yitiren yapıya günümüzdeki görünümünü 1905'te Akşehir kaymakamı Şükrü Bey kazandırmıştır. Eski yapıdan yalnızca ortadaki ana türbe kalmıştır. Mermer sandukanın baş ucunda gülmece ustasının yaşamını simgelemek üzere H. 683 (1284) olan ölüm tarihi, tersten 386 biçiminde yazılmıştır.

📍 Akşehir, Konya
Beşikli Baba Hz.

Beşikli Baba Hz.

Elâzığ Beşikli Baba Hz. Türbesi Beşikli Baba, Harput’taki Balak Gazi heykelinin yanında, bir zamanlar Kayabaşı denilen büyük namaz meydanının baş tarafında metfundur. Türbe plânsız bir şekilde taş işçiliği ile yapılmıştır. Küçük bir penceresi vardır. Giriş kapısı da o nisbette küçüktür. Türbe önceden yapılan şekli üzerine onarım görmüştür. Mimari bir özelliği yoktur. İshak Sunguroğlu’nun eserinde bu türbenin bulunduğu yerde bir ailenin topluca şehit edilmiş olduğu ileri sürülür. Burada yatan zatların Arap ordularının Harput’u fetihleri sırasında şehit düştükleri kabul edilir. Türbede bulunan beşikten dolayı buraya “Beşikli Baba” denilmiştir.

📍 Merkez, Elazığ
Ayni Ali Hz.

Ayni Ali Hz.

Manisa İli Ayni Ali Hz. Türbesi Ayni Ali Dede’nin Fatih ve II. Bayezid dönemlerinde yaşamış bir Bektaşi şeyhi olduğu, zaviyesine birçok arazi ve emlakin vakfedilmiş olduğu nakledilir. Türbenin yapı üslubundan Osmanlı döneminde XVI-XVII. yüzyılda inşa edildiği ileri sürülür. Düzgün kesme taştan yapılmış olan türbenin önünde çatılı, yuvarlak kemerli küçük bir giriş vardır. Sandukanın bulunduğu bölüm sekizgen planlı olup üzeri kubbe ile örtülüdür. Giriş dışında üç kenarda dikdörtgen söveli, yuvarlak kemerler içerisine alınmış pencereler bulunmaktadır. Bunların üzerine de birer küçük alçı pencere yerleştirilmiştir. Bektaşilerin, 1826’dan beri Manisa’da tekkeleri yoktur. Ama burada eskiden önemli olduklarını ve Ayn-ı Ali ile Niyazi Baba’nın türbelerinin kendi tarikatlarına ait bulunduğunu ileri sürmektedirler. Evliya Çelebi’nin döneminde burasının medrese olduğu görülüyor.

📍 Yunusemre, Manisa
Çandarlı Kara Halil Paşa Hz. ve Hocası

Çandarlı Kara Halil Paşa Hz. ve Hocası

Bursa İznik ilçesinde Çandarlı Kara Halil Paşa Hz. ve Hocası Türbesi Çandarlı Kara Halil Paşa, Karaman'da Sivrihisar kazasına bağlı Çendere köyünden, Ali adlı bir kişinin oğluydu. Asıl adı Halil olup, Kara ve Karaca lakabıyla vezirliği sırasında da Hayreddin ünvanı ile anılmıştır. Osman Gazi'nin son yıllarında Orhan Bey’in, babasına vekalet ettiği tarihlerde Şeyh Edebali'nin tavsiyesiyle Bilecik kadısı oldu. Kara Halil Efendi’nin bu kadılığı sırasında gerçekleştirdiği en önemli hizmet, muntazam bir askeri ocak olan "yaya" teşkilatını düzenlemiş olmasıdır. Çandarlı Kara Halil Paşa, İznik'in fethinden sonra Orhan Gazi tarafından İznik kadısı tayin edildi. 1348'de devletin yeni merkezi Bursa'ya kadı oldu. Sultan Murad Hüdavendigar'ın tahta çıkmasından sonra, kendisine en yüksek şer'i ve hukuki bir makam olarak yeni ihdas edilen, kazaskerlik görevi verildi. Bundan sonra kazaskerlerin padişahla birlikte seferlere katılması kanun haline geldi.

📍 İznik, Bursa
Filibeli Tevfik Mehmet Hz.

Filibeli Tevfik Mehmet Hz.

Bolu Mudurnu ilçesinde Filibeli Tevfik Mehmet Hz. Türbesi Bolu velilerinden. 1796 yılında doğdu ilk öğrenimini Filibe’de yaptıktan sonra İstanbul’a gelerek 28 yaşında iken Fatih Medresesinden icazet alarak mezun oldu. İlk görevini İstanbul’da Eyüp Sultanda aldı. Bir süre burada çalıştıktan sonra tekrar doğum yeri olan Filibe’ye döndü. Filibe Şehrinde 50 yıl imamlık yaptı. Lakin savaş çıkınca tekrar İstanbul’a döndü ve görev istedi. Zamanın Şeyhülislam’ı tarafından bir göreve tayin edileceği sırada Mudurnulu Hacı Tevfik Efendi, Şeyhülislam’a başvurup Filibeli Hacı Tefvik Efendi’yi Mudurnu’ya getirdi. Filibeli Hacı diye anılan Tevfik Efendi, Mudurnu Yıldırım Beyazıd camiinde 50 sene imamlık yaptı. Aynı zamanda medrese ve camiide kurslar halinde dersler veren Filibeli Hoca’nın çevre ilçelerden çok sayıda öğrencisi vardı. Filibeli Hacı Tevfik Efendi, Nakşibendi yoluna bağlı idi. Hayatının 100 yılını nazam kıldırmak ve Kuran-ı Kerim okutmakla geçiren Filibeli Hoca’nın keramet sahibi olup, Milli mücadele yıllarında halkı teşvik ederek hizmette bulunmuştur. 133 yaşında iken 26.02.1929 tarihinde vefat etti. Sağlığında iken kendisi gibi ulema ehlinden olan ve Mudurnu’nun en yüksek tepesinde yatmakta olan Şeyhül Ümran’ın yanına gömülmeyi vasiyet ettiğinden Şeyhül Ümran tepesi diye anılan yere gömüldü.

📍 Mudurnu, Bolu
Gül Baba Hz.

Gül Baba Hz.

Ankara Altındağ İlçe'sinde Gül Baba Hz. Türbesi,

📍 Altındağ, Ankara
Berda-i Sultan Hz.

Berda-i Sultan Hz.

Isparta Eğirdir İlçesinde Berda-i Sultan Hz. Türbesi Anadolu'yu aydınlatan meşhûr velîlerden. On dördüncü yüzyılda yaşamıştır. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında Hamidili (Isparta) vâlisi Hızır Beyin dâveti ile Horasan'dan Anadolu'ya gelmiş Eğridir'de, Eğridir Gölünün kenarında Mezâr-ı Şerîf denilen yerde yerleşmiştir. Kabri oradadır. Şeyhülislâm Berdeî diye de tanınır.

📍 Eğirdir, Isparta
Diyarbakırlı Hacı Mustafa Safi Amidi Bolevi Hz.

Diyarbakırlı Hacı Mustafa Safi Amidi Bolevi Hz.

Bolu ili Diyarbakırlı Hacı Mustafa Safi Amidi Bolevi Hz. Türbesi Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan evliyânın meşhurlarından. İsmi Mustafa bin Sâlih'tir. Babası Diyârbekir ulemâsından ve Diyârbekir müftîsi Hacı Sâlih Efendidir. 1846 (H.1263) senesinde vefât etti. Türbesi, Bolu'da Aktaş Dergâhındadır. Tahsîline Diyârbekir'de başladı. Dokuz yaşında Kur'ân-ı Kerîmi ezberledi. Babasından sarf, nahiv öğrendi. Diğer medrese kitaplarından Şerh-ül-Akâid'e kadar okudu. Sonra, babasının izni ile, İstanbul'a gidip tahsîlini orada devâm ettirdi. Akşehirli Hacı Ömer Efendiden ders aldı. 1807 senesinde tahsîlini tamamlayıp icâzet, diploma aldı. İstanbul'da müderrislik yapmak üzere kalmaya karar vermişken, bir gece rüyâsında devrin meşhur evliyâsı Çerkeşli Hacı Mustafa Efendiyi gördü. Ona; "Evlâdım Mustafa Sâfî Efendi! Zâhir ilmini tamamlayıp icâzet aldın. Tasavvuf ilmini öğrenip, ilm-i ledünne kavuşmak için Çerkeş'e gel de bu ilmi tahsîl eyle. Çünkü senin İstanbul'da kalmana izin yoktur." buyurdu. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendinin kalbinde ilâhî bir muhabbet, aşk peydâ oldu. İstanbul'da durmaya tahammülü kalmadı. Çerkeş'e gitmek için yola çıktı. Oraya varınca, Hacı Mustafa Efendinin huzûruna gitti. Elini öpüp, talebesi olmayı arzu ettiğini bildirince önce bu isteğine iltifat edilmedi. Ümitsiz olarak huzurlarından ayrıldı.Ancak üç gün dergâhta misâfir kaldı. Sonra o zâtın kabûl buyurması için Derviş Hasan vâsıtasıyla arz edip yalvardıysa da,Çerkeşli Mustafa Efendi; "O, bir âlim kimsedir. Benim zâhir ilminde onun kadar kuvvetim yok. Bu sebeple talebeliğe kabul edemem." dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, kalbinde aşk-ı ilâhî hâsıl oldu. Bu sırada kalbinde meydana gelen coşkunluğa tahammül edemeyip, hemen huzûruna gitti. Mübârek ellerini öptükten sonra ilm-i zâhiri kalmadığını, aşk-ı ilâhînin gönlünü yaktığını ve onun işâretiyle talebe olmaya geldiğini arz ve beyân ederek yalvardı. Tekrar kabûl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine onu talebeliğe kabûl etti.

📍 Merkez, Bolu
Yusuf Hakiki Baba Hz.

Yusuf Hakiki Baba Hz.

Aksaray Yusuf Hakiki Baba Hz. Türbesi, Şeyh Hamit Mahallesindedir.

📍 Merkez, Aksaray
Karacabey Sultan Hz.

Karacabey Sultan Hz.

Bursa Karacabey ilçesinde Karacabey Sultan Hz. Türbesi Karacabey, Fatih Sultan Mehmet´in şehzadelerinden Alaaddin´in annesinin kardeşi olduğu için "Dayı" lakabı ile anılır. ... Şehit Dayı Karacabey, vefatından bir yıl sonra, Mihaliç´e getirilerek daha önceden kendisinin yaptırdığı İmaret Camisinin bahçesindeki Türbesine defnedilmiştir.

📍 Karacabey, Bursa
Seyyid Saadettin Cebavi Hz.

Seyyid Saadettin Cebavi Hz.

Şanlıurfa Birecik İlçe'sinde Seyyid Saadettin Cebavi Hz. Türbesi, Saadettin Camii yakınındadır.

📍 Birecik, Şanlıurfa
Nur'ul Hüda Hz.

Nur'ul Hüda Hz.

Çorum İskilip İlçe'sinde Nur'ul Hüda Hz. Türbesi, Akşemddin Hz.'lerinin oğludur

📍 İskilip, Çorum
Niyaz-i Mısri Hz.

Niyaz-i Mısri Hz.

Yunanistan Limni Adasında Niyaz-i Mısri Hz. Türbesi 12 Rebîülevvel 1027’de (9 Mart 1618) Malatya’nın Aspozi kasabasında doğdu. Asıl adı Mehmed’dir. Şiirlerinde, ilim tahsili için bir süre Mısır’da kaldığından “Mısrî” mahlasıyla “Niyâzî” mahlasını kullanmış, bu ikisinin birleşiminden meydana gelen Niyâzî-i Mısrî, Mısrî Niyâzî ve Şeyh Mısrî diye tanınmıştır. Niyâzî gençlik yıllarındaki tahsili sırasında sûfîlere muhalif olduğunu, meclislerine gitmediğini, ancak zamanla bu görüşünün değiştiğini ve bir Halvetî şeyhine intisap ettiğini, Nakşibendî dervişi olan babası Soğancızâde Ali Çelebi’nin bundan memnun olmayıp kendi şeyhine götürmek istediğini, fakat bu şeyhi kâmil bulmadığı için babasının teklifini reddettiğini söyler.

📍 Limni
Babam Sultan Hz.

Babam Sultan Hz.

Sakarya Pamukova İlçe'sinde Babam Sultan Hz. Türbesi,

📍 Pamukova, Sakarya
Caca Bey Hz.

Caca Bey Hz.

Kırşehir Caca Bey Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Kırşehir
Koyun Baba Hz.

Koyun Baba Hz.

Çorum Osmancık İlçesinde Koyun Baba Hz. Türbesi Osmancık İlçe merkezinde bulunan ve Osmanlı padişahlarından Sultan II. Beyazıt zamanında 1469 tarihinde yaptırılan türbe, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuştur. Evliya Çelebi’ye göre türbe alanında cami, yemekhane, ziyafet odası, konuk evleri ve kurşun kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Ancak, türbe dışındaki yapıların bugün temelleri kalmıştır. Türbenin çift kanatlı, derin oyma tekniği ile işlenmiş ahşap kapısı bugün Çorum Müzesi’nde korunmaktadır. Türbe 1989 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir.

📍 Osmancık, Çorum
Seyyid İshak Çelebi Hz.

Seyyid İshak Çelebi Hz.

Manisa İli Seyyid İshak Çelebi Hz. Türbesi İshak Çelebi Saruhanoğulları Beyliği’nin kurucusu olan Saruhan Bey’in torunu ve İlyas Bey’in oğludur. 1365-1390 yılları arasında idaresi altındaki Manisa’da en çok eser inşa ettiren Saruhan beyi olarak tanınır ve Ulu Cami Külliyesi dışında, caminin karşısına bir kütüphane, Eskihisar Mahallesine bir mescit ve Körhane Mahallesine de bir zaviye yaptırmıştır. Ne var ki, bu eserler günümüze ulaşamaz.

📍 Şehzadeler, Manisa
Şeyh ül Ümran Hz.

Şeyh ül Ümran Hz.

Bolu Mudurnu İlçesinde Şeyh ül Ümran Hz. Türbesi Bolu’nun isimsiz velilerinden. Kimliği ve yaşadığı zaman hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Her yıl temmuz ayının ilk pazar günü Şeyhül Ümran bayramı olarak kutlanmaktadır. Bugünde Kur’an-ı Kerim ve Mevlidi şerif okutulmaktadır. Gelen misafirlere de kazanlarda pişen pilav ikram edilmektedir. Gerek ilçe içinden gerekse çevre il ve ilçelerinden katılım çok fazla olmaktadır. Rivayetlere göre Şeyhül Ümran karşısında misafir olmadan yemek yemezdi. Eğer misafirsiz kalırsa daima günlerinin oruçlu geçirirdi. Bir gün böylece oruca niyet etti. Lakin akşama doğru bir misafir çıka geldi. O da iftar vaktine az kaldığı ve orucunu bozmamak için misafiri aç bilaç lafa tuttu. Şeyhül Ümran o gece rüyasında ona şöyle hitap edildi.” Ümran… senin bize güzel bir ibadetin vardı. Bizim de sana karşı bir adetimiz… Sen adetini değiştirdin, biz de kendimizinkini değiştirdik…” Ümran, üzüntüler içinde uyandı. Bir zaman sonra Sülüs isimli köydeki malı ve mülkü üzerinde, hükümet memurları onu sigaya çektiler. Sıkıldı ve köyünden çıkıp gitti. Bir süre sonra bir başka büyük kişiye misafir oldu. Kendisinin, misafiri ne kadar çok sevdiğini bildikleri için ikramın her türlüsünü gösterdiler. Fakat Şeyhül Ümran durmadı, bir gün sonra yola çıkmaya karar verdi. Sordular; Niçin birkaç gün daha kalmıyorsunuz? sizi rahat ettirmek için hizmet ederdik, dediler. Cevap verdi; ben suçlandırılmış bir kişiyim. Beni nimet ve rahat içinde görüp, rızasını kabul etmezse ne yaparım? Bırakın, başımı alıp mihnetime doğru yöneleyim… Ta ki, Onun rızası ne ise tecelli etsin. Ve Ümran gitti. Onu bu cevaptan sonra şehrin tepelik bir viranesinde ölü olarak buldular. Mudurnu ve çevresin Sülüs köyü adında bir yerin bulunduğu tesbit edilememiştir. Ancak, Şeyhül Ümran ‘ın Mudurnu’daki türbesinin bulunduğu tepe de yattığı bilinmektedir. Mezar taşında da bir kitabe yoktur.

📍 Mudurnu, Bolu
Şeyh Maksud Hz.

Şeyh Maksud Hz.

Şanlıurfa Eyyübiye İlçesinde Şeyh Maksud Hz. Türbesi Şanlıurfa’daki türbelerin en eski tarihlisi olan bu yapı, aslında dört eyvanlı kapalı Selçuklu medreseleri tarzında inşa edilmiş bir medrese yapısıdır. Doğudaki eyvanın alt kısmındaki odada Şeyh Mesut’un mezarı, eyvan içerisinde de sandukası bulunmaktadır. Şeyh Mesut, Anadolu’nun İslamlaşmasını sağlayan ve halkın mezheplerle tanışmasını sağlayan Hoca Ahmet Yesevi’nin halifelerinden biridir. Şeyh Mes’ud, Nişabur’dan Anadolu’ya gelerek halka İslamiyeti öğretmekle görevlendirilmiştir. Uzun yıllar Urfa’da Müslümanlığa hizmet etmiş evliyadandır. Yapının 100 metre kadar batısında bulunan bir sarnıcın yanındaki kaya üzerine yazılmış Arapça kitabede: "Bu sarnıc, Nişaburlu Said Hengel'in oğlu Mes‘ud tarafından 10 Receb 579 (m. 30 Ekim 1183) tarihinde oyulmuştur. Kim Allah'ı yardıma çağırırsa, Allah ona ve bütün Müslümanlara yardım ve merhamet etsin" yazılıdır.

📍 Eyyübiye, Şanlıurfa
Şah Bey Hz.

Şah Bey Hz.

Samsun Ondokuzmayıs İlçe'sinde Şah Bey Hz. Türbesi, Yörükler Mahallesindedir.

📍 Ondokuzmayıs, Samsun
Seyyid Ali Hz.

Seyyid Ali Hz.

Bitlis İli Seyyid Ali Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Bitlis
Şeyh Tacettin Veli Hz.

Şeyh Tacettin Veli Hz.

Kayseri Melikgazi İlçesinde Şeyh Tacettin Veli Hz. Türbesi Şeyh Taceddin hazretleri, on yedinci yüzyılın başlarında Ankara’da yaşamış ünlü mutasavvıflardandır. Bursa’dan Ankara’ya göç ettiği ve burada dergâh kurup, Bayramiye- Celvetiye yolununun irşadı ile meşgul olduğu bilinmektedir. Hayatı hakkında fazla bir malumat yoktur. Babas adına Taceddin Camii’ni ilk yaptıran oğlu Şeyh Mustafa Efendi’dir.

📍 Melikgazi, Kayseri
Yunus Emre Hz.

Yunus Emre Hz.

Manisa Kula İlçesinde Yunus Emre Hz. Türbesi Kula’ya bağlı Emre Köyünde H.954 yılına tarihlenen bir çeşme, iki hamam kalıntısı ve medrese temeli günümüze kadar ulaşabilmiştir. Tapduk Emre türbesi olarak anılan yapı mimari unsurlar bakımından Manisa’daki Saruhan Bey Türbesi ile büyük benzerlikler taşımaktadır. Türbe içinde ortadaki Tapduk Emre’ye diğerleri ise aile fertlerine ait olduğu söylenen on mezar bulunmaktadır. Türbe kapısının hemen önünde, taşında balta tasviri bulunan mezarın ise Yunus Emre’ye ait olduğuna inanılmakta ve her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

📍 Kula, Manisa
Fatih Ahmet Baba Hz.

Fatih Ahmet Baba Hz.

Elâzığ Fatih Ahmet Baba Hz. Türbesi Fatih Ahmet Baba hazretleri, 1313 yılında Harput’u Ermenilerden geri almak üzere sefere çıkan İlhanlı ordusuyla bölgeye gelmiş ve şehrin fethi sırasında arkadaşlarıyla birlikte şehit düşmüştür.

📍 Merkez, Elazığ
Çomaklı Sultan Hz.

Çomaklı Sultan Hz.

Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçe'sinde Çomaklı Sultan Hz. Türbesi Hangi asırda yaşadığı hakkında kaynaklarda bilgi bulunamayan Çomak Dede'nin kabri Kahramanmaraş'ın Sakarya mahallesindeki, Sakarya caddesi üzerinde küçük bir bahçe içindeki ağaçların arasında olup, dışarıdan bakıldığında görülmemektedir. 1917 yılındaki Fransız işgali sırasında kabrinden iniltiler geldiği; 1919'da Sütçü İmam'ın Fransızlara karşı başlattığı mücadelede ise kabrinden kalkıp elindeki çomağıyla (ucunda topuz bağlı deynek) düşmanın başına vurarak en ön safta çarpıştığı, bu çarpışmalara katılan gaziler tarafından anlatılmaktadır. Türbesi, Dulkadiroğlu İlçe merkezinde Sakarya Caddesi üzerindedir

📍 Dulkadiroğlu, Kahramanmaraş
Seyyid Taha'l Hakkari Hz.

Seyyid Taha'l Hakkari Hz.

Hakkari ili Seyyid Taha'l Hakkari Hz. Türbesi Orta boylu, yuvarlak yüzlü ve top sakallıydı. Alnı geniş, kaşları gür, iki kaşı arası açıktı. Gözleri iri ve siyahtı. Murakabesinin çokluğundan boyun kemiği dışarı doğru eğilmişti. Yüzü aydınlık ve nurlu, sözleri etkileyici, gözleri ve nazarı keskindi. Görenler yüzündeki mahabetle irkilir, kendisine güven ve saygınlık hissederlerdi. Altın silsilenin 31. halkası Güneydoğu Anadolu'muzun Hakkâri vilayetinden ve Abdülkadir Geylani soyundan. Adı Taha bin Molla Ahmed "Şihabüddin ve İmamüddin" lakaplarıyla ünlü. İlk tahsiline babası Molla Ahmed'in yanında başladı. Küçük yaşlarda Kur'an'ı hıfzetti. Ardından devrin medreselerinin bulunduğu Bağdad, Süleymaniye, Kerkük ve Erbil şehirlerine giderek çağdaş alimlerden okudu. Dînî ilimlerden icazet aldı, edebiyat ve bazı fen bilimlerini öğrendi. Bağlar Köyü Mezarlığı'nda dır. Seyyid Taha'l Hakkari Hz. Silsile-i Aliyye'dendir.

📍 Şemdinli, Hakkâri
Şeyh Ebül Vefa Hz.

Şeyh Ebül Vefa Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Şeyh Ebül Vefa Hz. Türbesi İstanbul’un Fatih ilçesinde türbesinin ve dergâhının bulunduğu mahalleye kendi adını veren Ebu’l Vefa Hazretleri, meşhur Allah dostlarındandır. Doğum tarihi bilinemeyen Şeyh Ebu’l Vefa, Konya’da doğmuştur. Şeyh Ebu’l Vefa’nın sözleri hikmetli ve nükteli idi. Sohbetleri pek tatlı olup herkes onu dinlemek için can atardı. Dervişleriyle sohbet etmeyi sever, dünyaya düşkün olmayan kişilerle beraber olmayı tercih ederdi. Zamanının ileri gelen devlet adamları kapısına gelir, Şeyh Efendi’nin kendilerini kabul etmesini beklerlerdi. Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Bayezit kendisini çok sever ve kendisine hürmet ederlerdi.

📍 Fatih, İstanbul
Karaağaç yolu üzerindeki Şehitlik

Karaağaç yolu üzerindeki Şehitlik

Edirne ili Karaağaç yolu üzerindeki Şehitlik Uzun ve güzelliklerle dolu Karaağaç Yolu'nun (Lozan Caddesi) ortalarında ve sağ yönde durulduğunda görülen yapıdır. Burada, adı "Kara Gün" konulan 26 Mart 1913 tarihindeki Bulgar işgali sırasında gerçekleşen ibret dolu bir kahramanlık öyküsü yatar: "Edirne teslim olmuştur." Ama burada düşmanı bekleyen 9 jandarma (Bazılarına göre 12) bu haberi komutanlarından duyana ve yeni emir alana kadar savunma savaşı vermede kararlıdırlar. Teslim haberlerine aldırmazlar ve tamamı kahramanca savaşarak şehit olur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu acı öyküyü dinleyen dönemin Valisi Hacı Adil Bey çok etkilenir ve bu kahramanlar için 1915'te bir anıt yapımına öncülük eder. Anıtın projesi mimar Talat Bey ve bir Fransız mühendis tarafından hazırlanmıştır.

📍 Merkez, Edirne
Ya Vedüd Hz.

Ya Vedüd Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ya Vedüd Hz. Türbesi Yâ Vedûd Sultan’ın gerçek isminin Abdülvedûd olduğu, İstanbul’un fethinden önce Buhara’dan gelmiş, Bizans İmparatorunun izniyle Ayasofya yakınına yerleşmiştir. İslam ve fetih ile ilgili kaynaklar da ismine çok sık rastlanmıştır. Türbesi Ayvansaray kavşağındadır.

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Gönenli Mehmed Efendi Hz.

Gönenli Mehmed Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçesinde Gönenli Mehmed Efendi Hz. Türbesi 1903 yılında Balıkesir’in Gönen ilçesinde dünyaya gelen Gönenli Mehmed Efendinin tam adı Mehmet Öğütçü’dür. İlk öğrenimini doğduğu ilçe olan Gönen’de tamamladıktan sonra 1920’li yıllarda İstanbul ‘a gelen Gönenli Mehmed Efendi, Fatih Camii ders-i âmlarından Serezli Ahmet Şükrü Efendinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Hıfzını ve tashih-i huruf derslerini tamamladıktan sonra, kıraat ilmini de yine Ahmet Şükrü Efendi’den okuyan Gönenli Mehmed Efendi, 1925 yılında icazet aldı ve daha sonra 1927 yılında imam hatip mektebinden mezun oldu. 1930 yılında Gönen Merkez Camii imam hatibi olarak hizmete başlayan Göenli Hoca, üç yıl sonra vatanî görevini yapmak üzere görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi ve askerliğini yedek subay olarak yaptı. Askerliğinden sonra bir daha memleketine dönmeyen Mehmed Efendi, görevine İstanbul’da devam etti. İstanbul’da sırasıyla Hacı Bayram Kaftani, Dülgerzade, Hacı Hasan, Sultanahmet Camii imam hatip bulundu. Sultanahmet Camii imam hatipliği görevini 1954’ten 1982 yılına kadar tam 28 yıl devam ettiren Gönenli Hoca aynı zamanda reis’ül kurra hafızı yani Kur’an-ı yedi kıraat ve on rivayet üzerine okuyan icazet almış üstat hafızların duayeni, eğitimi sürdüren en tecrübeli üstadıydı. Kabri Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'ndedir.

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Nalıncı Mimi Dede Hz.

Nalıncı Mimi Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Nalıncı Mimi Dede Hz. Türbesi Adı, Mehmed, künyesi Na'lınî Dede Meczub Mimi Şeyh Mehmed Halvetî'dir. Yatağan Dede diye de bilinir. Mevlevi dervişi olduğu da rivayet edilmektedir. 1540 yılında doğduğu sanılır. 1661 yılında vefat etmiştir. İstanbul'a geldikten sonra, devrinin büyüklerinden ders almış, geçimini, Unkapanı'nda, Azebler Camii karşısındaki dükkânında yaptığı nalınlardan sağlamıştır. İstanbulluların kalbinde taht kuran, kimsesizlerin ve fakirlerle dul ve yetimlerin yardımına koşan, kazandığını sırf Allah rızası için harcayan Nalıncı Dede Hazretleri'nin şöhretini bir gün Sultan III. Murad Han da duymuş, ama bir süre görüşmeleri nasip olmamıştır. Na'lıncı Dede Hazretleri, 1661 yılında ecel şerbetini içmiş, o da ruhunu teslim edip, dünyadan göçmüştür. Vefatı Sultan III. Murad Han'a rüyasında bildirilmiş, Padişah: "Cenaze namazımı Fatih Camii'nde kıldır, dükkânıma da gömdür. Yanına bir çeşme, bir de dergâh yaptır" diye vasiyette bulunmuştur. Padişah da Na'lıncı Dede Hazretleri'nin rüyasındaki vasiyetini aynen yerine getirmiştir.

📍 Fatih, İstanbul
Aziz Mahmud Hüdai Hz.

Aziz Mahmud Hüdai Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Aziz Mahmud Hüdai Hz. Türbesi Osmanlı devrinde yetişen İstanbul velilerinin büyüklerindendir. Asıl adı Mahmûd’dur. Aslen, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerinin neslinden olup seyyiddir. 1541 senesinde Şereflikoçhisar’da doğdu. Çocukluğu ise Sivrihisar’da geçti. İlim tahsiline de burada başladı. Daha sonra İstanbul’a giderek Küçükayasofya Medresesinde Nâzırzâde Efendi’nin derslerine devam etti. Tasavvufî hayatla da çocukluk yaşlarından itibaren tanıştı. Küçükayasofya Medresesinde ilim tahsil ettiği yıllarda, medreseyle beraber bulunan tekkenin şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine iştirak etti. Hocası onu, Edirne Medresesi Müderrisliği, Şam ve Mısır kadılığı gibi vazifelerinde de yanından ayırmadı. Bu medeniyet şehirlerinde geçirdiği seneler Aziz Mahmûd Hüdai Hazretlerinin yetişmesine büyük katkı sağlamıştır. Azîz Mahmûd Hüdai Hazretleri, Şam ve Mısır devresinin ardından Bursa’da Câm-i Atîk mahkemesine naip tayin edildi. Yetiştiği Küçükayasofya Tekkesinde sekiz sene şeyhlik yapan Aziz Mahmûd Hüdai Hazretleri, Bayramiyye tarikatının Celvetiyye kolunun kurucusu büyük bir şeyh olmakla beraber, talebe okutmayı ve halka açık vaaz etmeyi de sürdürdü. Sultanahmet Camii açıldığında ilk hutbeyi de o irat etti. Sohbetine katılan ve tekkesine gelenler arasında vüzeradan, ümeradan ve ulemadan büyük şahsiyetler bulunduğu; 3. Murad, 1. Ahmet, 2. Osman, 4. Murad gibi padişahların kendisine son derece hürmet gösterdiği ve yedi padişah devrinde manevi rehberlik yaptığı belirtilmektedir.

📍 Üsküdar, İstanbul
Gözcü Baba Hz.

Gözcü Baba Hz.

Gözcü Baba Hz. İstanbul Kadıköy İlçesinde Gözcü Baba Hz. Türbesi, Göztepe Mahallesi’ne adını veren Gözcü Baba, Merdivenköy’de şehit olan bir asker, Merdivenköy İstanbul’un en eski köylerinden olup Bizans döneminde adı Merdinaryus veya Ayamanas olan, İstanbul’un fethinden sonra Merd-iman olarak değişen, Şimdi türbesinin olduğu Hızır Reis sokakta semtin en yüksek tepesinde Yeşillikler içindeki türbede Osmanlılar adına Bizans’ı gözetleyen ahi derviş, Orhan Bey’in kurduğu Ahi dergahına yerleşen Ahilerin görevi İstanbul’u gözlemek olan Bu nedenle bu dergâhın şeyhlerine gözcü baba denilen, dergâhın doğusunda kurulan Namazgah gözcü tepesi adını alan sonradan semtin adı da Göztepe olarak değişen,Üsküdar ve Çamlıca’dan gelecek düşman askerini gözetlemekle görevli asker, Şehit olunca Kadıköy İlçe'si Ziverbey yolu tarafında Çemenzar’da Selvili mezarlığa gömülen, Bu şehit maalesef İstanbul’un fethini göremeden ölen evliya.

📍 Kadıköy, İstanbul
Şeyh Abdülkadir Efendi Hz.

Şeyh Abdülkadir Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Şeyh Abdülkadir Efendi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Evliya Çelebi ve Loğusa Sultan Hz.

Evliya Çelebi ve Loğusa Sultan Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Evliya Çelebi ve Loğusa Sultan Hz. Türbesi, Şişhane'den Kasımpaşa'ya inerken yokuşun başındadır.

📍 Beyoğlu, İstanbul
Sırrı Abdülbaki Dede Hz.

Sırrı Abdülbaki Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Sırrı Abdülbaki Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu, İstanbul
Ahçıbaşı Hüseyin Dede Hz.

Ahçıbaşı Hüseyin Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Ahçıbaşı Hüseyin Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu, İstanbul
Esrar Dede Hz.

Esrar Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Esrar Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu, İstanbul
Mehmed Esad Dede Hz.

Mehmed Esad Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Mehmed Esad Dede Hz. Türbesi, Tahir Ağa Camii Haziresi'ndedir.

📍 Fatih, İstanbul
Üsküdar Mevlevihanesi

Üsküdar Mevlevihanesi

İstanbul Üsküdar ilçesinde Üsküdar Mevlevihanesi, Doğancılar Cd.

📍 Üsküdar, İstanbul
Akseki Kemaleddin Efendi Hz.

Akseki Kemaleddin Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Akseki Kemaleddin Efendi Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Abdurraif Şamadani Hz.

Abdurraif Şamadani Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Abdurraif Şamadani Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Sarıbeyazıt Camii Haziresi

Sarıbeyazıt Camii Haziresi

İstanbul Fatih ilçesinde Sarıbeyazıt Camii Haziresi,

📍 Fatih, İstanbul
Şeyh Mehmet Hz. (Çifte Emirler Türbesi)

Şeyh Mehmet Hz. (Çifte Emirler Türbesi)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Şeyh Mehmet Hz. (Çifte Emirler Türbesi),

📍 Fatih, İstanbul
Laleli Baba Hz.

Laleli Baba Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Laleli Baba Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Müezzin Sultan Hz.

Müezzin Sultan Hz.

Edirne ili Müezzin Sultan Hz. Türbesi, Üç Şerefeli Camii Kıble duvarı dibindedir.

📍 Merkez, Edirne
Orhan Gazi Hz.

Orhan Gazi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Orhan Gazi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi, Bursa
Süleyman Çelebi Hz.

Süleyman Çelebi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Süleyman Çelebi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi, Bursa
Tezveren Dede Hz.

Tezveren Dede Hz.

Bursa Osmangazi ilçe'sinde Tezveren Dede Hz. Türbesi

📍 Osmangazi, Bursa
Liman Baba Hz.

Liman Baba Hz.

Kırklareli Demirköy İlçe'sinde Liman Baba Hz. Türbesi, İğneada köyü balıkçı barınağının ~200 metre karşısındadır.

📍 Demirköy, Kırklareli
Üryan Baba Hz.

Üryan Baba Hz.

Eskişehir Seyitgazi ilçesinde Üryan Baba Hz. Türbesi,

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Ahmed İbni Kemal Hz.

Ahmed İbni Kemal Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ahmed İbni Kemal Hz. Türbesi, Edirnekapı Necatibey Mezarlığı'ndadır. Yavuz Sultan Selim Han'ın Hocasıdır.

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Seyyid Nasır Hz.

Seyyid Nasır Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Seyyid Nasır Hz. Türbesi, Seydi Nasır Caddesi No.91 de dir.

📍 Osmangazi, Bursa
Yıldırım Beyazıd Hz.

Yıldırım Beyazıd Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Yıldırım Beyazıd Hz. Türbesi, Yıldırım Beyazıd Camii Külliyesi içindedir.

📍 Yıldırım, Bursa
Gül Baba Hz.

Gül Baba Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Gül Baba Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Server Dede Hz.

Server Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Server Dede Hz. Türbesi, Sultanahmed'deki Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüğü binası içindedir.

📍 Fatih, İstanbul
Alemdar Baba Hz.

Alemdar Baba Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Alemdar Baba Hz. Türbesi,

📍 Üsküdar, İstanbul
Kara Davut Hz.

Kara Davut Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Kara Davut Hz. Türbesi,

📍 Yıldırım, Bursa
Karabaş Hz.

Karabaş Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Karabaş Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Demir Gömlek Hz.

Demir Gömlek Hz.

Karaman İli Demir Gömlek Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Karaman
Rahim Hoca Hz.

Rahim Hoca Hz.

Kilis İli Rahim Hoca Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Kilis

Şuhut Evliyaları

Merkezde Agah Dede, Deve Dede, Arap Dede, İsmail Dede, Sarı Baba , Meddah Dede ve Civan Mehmet adlarıyla bilinen evliya kabirleri bulunmaktadır. İlçeye on km. uzaklıkta bulunan Anayurt köyündeki türbede medfun bulunan zatın, Emeviler döneminde yöreyi fethe gelen Emevi komutanı Malik Bin Şebib olduğu belirtilmektedir. Efe beldesinde medfun bulunan Efe Sultan’ın Mahmut Sultan ve Karlık Sultanın kardeşi olduğu kabul edilir. Ziyarete gelenler arasında türbesi etrafında, romatizmalı hastalar, ayağı tutmayanlar, çocuğu olmayanlar dolaştırılırlar. Daha sonra mezarın altındaki deliğe hastalıklı uzuv sokulur ve delikten çıkarılan toprak şifa niyetine alınır. Karaadil denilen kimsenin Önderliğinde Karaadilli’nin merkezleştiği görülmektedir. Yaşlı Kimselerden Karaadil denilen kişiyi eşkal olarak bilen yoktur. Fakat evliya kişi olarak kabul edilir. İlçeye beş km mesafede bulunan Karlık köyünde Karlık Sultan ve Tahtalı Baba adıyla anılan evliyaların kabri bulunmaktadır. Karlık’a varmadan sağdaki türbe Karlık Sultan diye anılan Şeyh Hasan Veli’nin müritlerinden Tahtalı Baba’ya aittir. Çevre halkının zor zamanlarında kendilerine yardım ettiği anlatılan Karlık Sultan, Efe Sultan ve Mahmut Sultan’ın kardeş oldukları kabul edilir. Alevi yerleşim yeri olan Kayabelen kasabasında her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ‘Şeyh Hamza Dede’yi Anma ve Hıdırellez Kültür Bayramı’ etkinlikleri yapılır. ….. Yaklaşık 270 yıl kadar önce, Arap Dede boyu tarafından Koçyatağı’nın kurulduğu bilinmektedir. Çok eski Türkmen boylarının göçebe yaşayan boyunda Arap Dede lakaplı boyun ilk olarak köye yerleştiği rivayet edilmektedir. Tekke Köyünde Sarı Şemseddin ve Arap Dede isimleriyle anılan evliyalar medfundur. Şuhut ilçesinin 8 km. güneybatısında ve 65–70 hane kadar olan köye Isparta Senirkent Veli Baba Ocağına bağlı olan ve Sandıklı’da oturan Hamza Akgül Dede her yıl gelip cemlerini yaptırmakta olduğu anlatılır Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Şuhut, Afyonkarahisar

Kabuli Baba

Afyon – Sandıklı İlçenin batısındaki Düzbel’de yapılan Miryakefolon Savaşı (1176) sırasında Sandıklı ve çevresi henüz Bizans egemenliği altındadır. Selçuklular Sandıklı’yı fethetmek için Kara Halil Bey komutasındaki askerlerle kuşatma yaparlar. Bu kuşatma esnasında Horasan erenlerinden Kabuli Baba şehit olur. Öldüğü yer kabir şeklinde örtülür ve hemen yanına küçük bir mescit yapılır. Böylece burası Sandıklı’nın ilk dini yapısı olur. Başlangıçta Kabuli Baba Mescidi ismiyle anılan yapı zamanla Kubbeli Mescid olarak anıla gelir. XVI. asra ait kayıtlarda yapının bulunduğu mahalle Kubbeli Mescid Mahallesi diye geçer. Fatih döneminde, Hızır Fakih adında bir imamı bulunmaktadır. Daha sonra bunun evladından aynı adla Hızır Fakih imam olmuş, 1575 yılında bunun da evladından Ömer Fakih imamlık yapmıştır. Mescidin, 1575 tarihli vakıf defterinde 1580 akçelik geliri olan bir vakfı kayıtlıdır. Bu vakıf, Sandıklı’da bulunan cami ve mescit vakıflarının en fazla gelire sahip olanıdır. Vakıf gelirleri arasında dokuz dükkan, iki debbağhâne, bir değirmenden hisse ve arazi bulunmaktadır. Toprak damlı cami zamanla harap olmuş ve 1957 yılında yıkılmış ve kubbeli olarak yeniden yapılmıştır. Ne var ki, bu yeniden inşa, ayrı bir menkıbenin doğuşuna vesile olur. Caminin arka sağ penceresinin olduğu yerde medfun bulunan zatın, Sandıklı’nın fethi sırasında şehit olan Kara Halil’in ordusundan ilk İslam şehidi Kabuli Baba olduğu kabul edilir. Kabuli Baba’nın kabrine halk tarafından, her istediğimiz oluyor diye, öyle çok hürmet gösterilir ki adak için mumlar yakılır, bez bağlanır. Sonunda bu yatırın (kabrin) duvar içine alınması düşünülür. Ayrıca Cami yakınında bulunan fırının bitişiğinde de Beyazıd-ı Bestami ismiyle anılan evliya yatırı bulunur. . Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.