Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 24 / 29 · 2.869 kayıt
Emin Saraç Hocaefendi

Emin Saraç Hocaefendi

istabul – fatih – fatih camii haziresi Din alimi, Fatih Medreseleri geleneğinin son temsilcisi olan Emin Saraç Hoca , 1931’de Tokat’ın Erbaa ilçesi Tanoba köyünde (şimdi belde) doğdu. İlmiye sınıfındandır. Babası Hafız Mustafa, dedesi Es’ad Efendi’dir. Onun babası İstanbul kadılarından Ali Efendi’dir. Saraç, hafızlığını babasından bitirdikten sonra 1943’te İstanbul’a geldi. Fatih semtinde, Çarşambalı Şeyh Ali Haydar Efendi ile Fatih Camii baş imamı Hacı Ömer Aköz Efendi’den dini ilimler okumuştur. Ayrıca, Gümülcineli Hacı Mustafa Efend i, Muhaddis Hacı İbrahim Efendi ve Silistreli Süleyman Efendi’ den ders almıştır. Fatih Camii’nde sekiz yıl süren bu dini, ilmi tedrisatın ardından, hocalarının tavsiyesiyle, 1950’de Mısır’a giderek önce Ezher Üniversitesi’nin lise kısmını ve daha sonra da Şeriat Fakültesi’ni bitirmiştir. Dokuz yıl Mısır’ın ilim çevresinden istifade eden Saraç Hoca, bu arada büyük alim Zahidü’l-Kevseri’ den de okuyup icazet almıştır. 1958’de İstanbul’a dönen Saraç, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde üç yıl; İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nde de beş yıl öğretmenlik yapmıştır. Daha sonraları, İstanbul’da İlim Yayma Cemiyeti’nin İlahiyat Fakültesi öğrencileri için açtığı yaz kurslarında ders okutmak üzere görev almıştır . Diğer taraftan, ilim hizmetlerini Fatih Camii’nde uzun yıllar devam ettirmiş ve halen de devam etmektedir. Kendisinden İslami ilimler alanında pek çok talebe feyz almış ve halen de almaktadır. Emin Saraç Hoca, 1951-1955 yılları arasında Fatih Müftülüğü yapan ve bu görevden emekli olan son devir din alimlerinden Ali Yekta Sundu Efend i’nin damadıdır. Hayırlı halef böyle olmalıdır. Geçmişlerini aratmamalıdır. Saraç böyle bir haleftir. Ali Yekta Sundu Efendi maddesinde, sizlerle paylaştığım medrese ve medrese sonrası belgeleri ile Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde gösterdiği üstün başarılarından dolayı devrin Milli Savunma Bakanı tarafından verilen takdirname ve madalyalarla ilgili belgeleri Emin Saraç Hoca’dan aldım. Cumhuriyet devrinin yetiştirdiği alimlerin önde gelenlerinden olan Emin saraç Hoca gibi alımler, son devir din alimlerinin sayıları gittikçe azalmış olan varisleridir. Kadr u kıymetleri çok çok iyi bilinmelidir. Bunlar, takdir edenler için büyük nimetlerdir. Kendilerinden sonra, kendileri gibi halef kalır mı kalmaz mı, bilemem! Daha sonra Fatih Camiinde hadis ve fıkıh dersleri vermeye başlayan Saraç, yaşamının son yıllarına kadar bu görevini ifa etti. Emin Saraç Hoca , evli ve 2 çocuk babasıydı. Oğullarından biri eski Yükseköğretim Kurulu Başkanı Yekta Saraç, diğeri Ciner Holding Yönetim Kurulu üyesi Fatih Saraç’tır. 19 Şubat 2021’de yaşlılık sebebiyle öldü. Fatih Camiinde yapılan cenaze törenine pandemi kısıtlamalarına rağmen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, çok sayıda bakan, milletvekili ve siyasetçi katıldı. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Dökümcübaşı Ahmed Usta

Dökümcübaşı Ahmed Usta

istanbul – yedikule kapısında Yedikule kapısının sol tarafında caddeye iki penceresi olan müstakil türbelerinde medfundur. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında şehid olmuştur. Dökümcübaşıdır. İsmi Ahmed olup Ni’me’l-Ceyş’dendir. Kitabesinde: «Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in asrında kim Şerbet-i cam-ı şehadet nüş edüp iş bu şehîd. Cüstü-cü ettik bu zatın nam-ı valası nedir? Nam u nenkinden geçüp bînamı hem olmuş bedîd. Bu mekan-ı ali olmuştur harab ender harab Çok kişi tamirine hizmetten olmuştu baîd. Serteser îmarına hizmet güzînin ide hak Dareynde anlan mesrür hem ehl-i said. Nagehan abadına kard eyledi Peyrulladan Ahmed Usta dökmeci başiyle meşhur u ferîd. Söyledi ilmi bunun lafzın hemen tarihini Bin ikiyüz oldu doksan yedide türbe cedîd Yazılıdır. Türbenin önünde üç dört kabir daha vardır. Yedikule’nin sağ tarafında isimsiz, bakımsız bir kabir daha vardır. Diğer Dökmeci Mehmed Bagi Efendi de kendi yaptırdığı Eyüb, Düğmeciler Camii avlusunda medfundur. (998) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ali Ulvi Kurucu

Ali Ulvi Kurucu

Medine – Cennetül baki kabristanı Şair ve yazar. 3 Mart 1922’de Konya’nın Sakyatan köyünde doğdu. Hacı Veyiszade İbrahim Efendi’nin oğludur. Dedesi Veyis Efendi ve amcası Hacı Veyiszade Mustafa Efend i’dir. Annesi, Konya’nın Göçü köyünden Sare Hanım’dı. Ali Ulvi, bir buçuk yaşında iken annesi vefat etmişti. “ilim evi” olarak anılan aile ocağının dini ilimlere hizmetleriyle tanınmış bir aileden gelen Kurucu, ilk tahsiline babasının yanında hafızlık yapmakla başladı. Hafızlığını babasından tamamladıktan sonra ilk ve ortaokulu Konya’da bitirdi. Babasından ayrıca sarf-nahiv, Kadiri şeyhi Hafız Ali Efendi’den de kıraat okumaya başlamıştı. Tahsili O günkü şartlarda dini ilimlerde derinleşmeye uygun bir ortam bulamayınca, 18 yaşında iken, 1939’da, ailesiyle birlikte Medine’ye göç etti. Oradan da yüksek öğrenimini tamamlamak üzere Mısır’a gitti. Kahire’de Ezher Üniversitesi’ne kaydoldu. Burada Türk öğrencilerinin kaldığı Revaku’l-Etrak’ta Mustafa Runyun, Ali Yakup Cenkçiler, Ahmed Davutdoğlu, İsmail Ezherli gibi daha sonra dini ilimler sahasında otorite olacak bir arkadaş grubu arasında yer aldı. Altı yıl devam eden, Ezher’deki eğitim süresince, Kahire’de ikamet etmekte olan eski şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Mehmed İhsan Efendi ve Zahidü’l-Kevseri gibi tanınmış kişilerin yakın çevresinde bulundu ve sohbetlerinden yararlandı. Onlardan da ders aldı. Bulunduğu Görevler Babasının 1945’te ölümü üzerine Medine’ye ailesinin yanına döndü. Burada uzun süre Evkaf Dairesi’nde inşaat ve Sicillat Emini olarak çalıştı. Ardından II. Mahmud’un inşa ettirdiği Mahmudiye (1953-1975) ve Şeyhülislam Arif Hikmet (1975-1985) kütüphanelerinde müdür olarak görev yaptı. Son görev yerinden, otuz yılı aşkın, değişik yerlerde resmi görev yaptıktan sonra 1985’te emekliye ayrıldı. Kütüphaneciliği sırasında Arapça, Farsça ve Türkçe kaleme alınmış binlerce yazma eserleri tanıyan ve bunların tasnifini yapan Kurucu, Türkiye ile olan bağını hiçbir zaman kesmedi. Özellikle Türk hacılarıyla yakından ilgilenir ve yardımcı olurdu. Emekli olduktan sonra Türkiye’de daha uzun süre kalmaya başlamıştı. Şiir ve Edebiyat Yönü Edebiyat ve şiire olan eğilimi Ezher’deki öğrencilik döneminde, içine girdiği ortamda belirginlik kazanmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri’den şiir yazma konusunda teşvik görmüştür. Türk, Arap, Fars ve Fransız edebiyatları hakkında sohbet ve değerlendirmelerin yapıldığı e ortamdaki insanların Mehmed Akif’e olan hayranlığı onu da etkilemiş, hatta bir ara Mehmed Akif gibi şair, Cenab Şahabeddin gibi nasir olma arzusuna kapılmıştır. İlk şiir denemelerine de bu devrede ve orada başlamıştır. Medine’ye döndükten sonra şiirde hocası Mahmud Cevdet (Sezer) olmuştu. Bu yıllarda Riza Tevfık’e mektuplar yazarak, bazı şiirleri hakkında görüşlerini sormuştu. Ali Kemal Belviranlı’nın 1950’de İstanbul’da çıkarmaya başladığı İslam’ın Nuru adlı dergide, Ali Ulvi Kurucu’nun şiirleri arka arkaya yayımlanmıştır. Daha çok Mehmed Akif tarzını sürdüren dini ve milli muhtevalı bu manzumeler, o dönemde geniş okuyucu kesimlerince ilgiyle karşılanmıştır. Uzun yıllar (60 yıldan fazla) Kahire ve Medine’de yaşamasına rağmen Türk edebiyatı ile yakından ilgilenmesi, farklı şairlerden birçok şiir yanında Safahat’ın tamamını ezberinde tutacak kadar kuvvetli bir hafızaya sahip olması, şiir zevkinin oluşum yıllarında beraber olduğu son Osmanlı aydınlarından aldığı dil terbiyesi, onu ana dilinin tabii yapısı içinde tutmuştur. İslami ve milli değerlere bağlı iyi bir gençliğin yetişmesi idealini, aile mirası olarak devam ettirmiştir. Şiiri yanında sohbetleri ve gazetelerde yazdığı yazıların da böyle bir gaye için vasıta yapmıştır. Ali Ulvi Kurucu’nun “Doğmazdı Kalbe İman, İnmezdi Arza Kur’an’: “Derdmendim ya Resülallah, Deva ol derdime’: “Ey aşık-ı didar, Ulu Yezdan’a Gönül Ver’: “Bülbüller Sazda’: “Mevlam Sana Ersem Diye’: “Aşık-ı Yezdan” gibi şiirleri Sadettin Kaynak, Zeki Altın, Ali Kemal Belviranlı, Fevzi Özçimi ve Tahir Karagöz tarafından bestelenmiştir. Kurucu; Medine-i Münevvere’de, kendi ifadesiyle: “tam elli yıl” kalmıştır. Buradaki hayatında çok çok güzel hatıraları vardır. ilim, irfan, eğitim, ibret ve tarihi bilgilerle dolu bu hatıralar kitap halinde basılmış, aşağıdaki kaynaklarda gösterilecektir. Eserleri 1. Büyük islam Şairi Dr. Muhammed İkbal 2. Zulmeti Yıkan Nur 3. Gümüş Tül 4 Asırlar Boyunca Parlayan Nur 5. Gecelerin Gündüzü 6. Medine Notları 7. Ali Ulvi Kurucu -Hatıralar Ali Ulvi Kurucu’nun 1957’de Said Nursi için hazırlanan Tarihçe-i Hayat adlı kitaba yazdığı önsöz, onun en güzel nesir parçalarından biri olarak kabul edilmiş ve adının duyulmasında bir hayli etkili olmuştur. Tavsiyelerinden Bazı Örnekler “Hayat bir medresedir. Her ne öğrenirseniz burada öğrenirsiniz:’ “Okumada, işin esası ihlas, samimiyettir:’ “Sema halkı, yeryüzünden, sadece ezan seslerini duyarlar:’ “Selam veren ve alan insan, artık yalan söyleyemez, kötülük yapamaz. Selam ile bunları taahhüt ediyor, söz veriyor:’ “İnsanoğlu kendisine verilen nimetlerin kadrini zevalinden (kaybolduktan) sonra biHr, takdir eder:’ “Bir caminin veya mescidin civarından geçerken Resalüllüh Efendimiz’e selevat getirin!” “Dinimizi, dilimizi, Kur’an’ımızı, Cumalarımız,, kandillerimizi, bayramlarımızı koruyalım. Yoksa mahvoluruz:’ “Şükredilecek ni’metler pek çoktur. Fakat en çok şükrü icap ettiren, namaz ni’metidir. Günahlarımızı affettirmek için, bizi Allah’a yaklaştırmak için namaz farz kılınmıştır. Namaza giderken attığımız adımların birisi, “Allah’ım, bu kuluna rahmet eyle, merhameteyle, günahlarını affeyle” der. Öteki adımı ise: “Cennet’teki makamını ali eyle ya Rabbi” der. Böylece namaz için attığımız her adım bizim için dua olur:’ “İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor…” “İnsan Allah’a kul olunca, esaretten kurtulur. Kullara, nefsine, paraya, şuna buna kul olmaz “Her şeyin bir mani vardır. Fakat ilim öğrenmenin bir çok mani’leri vardır:’ “En hayırlını , ailesine hayırlı olandır:’ “Gözünüz, sözünüz, özünüz temiz olsun!” Vefatı Merhum şairimiz Ali Ulvi Kurucu , emekli olduktan sonra Medine’ye dünyanın her tarafından gelen ilim adamlarını ağırlardı. Senenin belli bir dönemini Türkiye’de geçirmeye özen gösterirdi. Nihayet, 3 Şubat 2002’de Medine’de vefat etti. Cennetü’l-Baki Mezarlığı’nda toprağa verildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Allah şefaatlerine hepimizi nail buyursun! Amin, amin, amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Medine
Ahmed Muhtar Efendi

Ahmed Muhtar Efendi

İstanbul – Sütlüce – Hasırizade Tekkesi Ahmed Muhtar Efendi , 1821 yılında Hasirizade Sadi Tekkesi Şeyhi Süleyman Sıdki Efendi’nin küçük oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Hakk’a yürüdüğünde on sekiz yaşında olan Ahmed Muhtar Efendi’nin ağabeyi Hasan Rıza Efendi tekke­ de posta oturmuştur. Bu sırada eğitimine devam eden Ahmed Muhtar Efendi, Mesnevihan Hüsameddin Efendi’den Mesne­vi okumuş, tekkenin geleneğinin parçası olarak Mevleviliğe de intisap etmiş ve aşçı dede olan Muhammed Dede’den icazet almıştır. Ahmed Muhtar Efendi’nin Rıfai, Nakşibendi ve Halveti icazetleri de vardır. Ağabeyinin inzivaya çekilmesi üzerine kardeşi İsmail Neca Paşa ve babasının halifesi İbra­him Ataullah Efendi kendisine hilafet vermiş ve tac-ı şerif tek­birlemişler, ardından Ahmed Muhtar Efendi Hasırizade Sadi Tekkesi’nde postuna oturmuştur. Ahmed Muhtar Efendi İstanbul’un tasavvufi ya­şantısında önemli bir yere sahiptir. Törenlere rağbet etmemiş, tasavvuf konusunda derinleşmeyi tercih etmiş ve şiir yazmakla meşgul olmuştur. Ahmed Muhtar Efendi 1879 yılında Hi­caz yolculuğuna çıkmış, postunu vekaleten oğlu Mehmed Elif Efendi’ye bırakmışsa da döndüğünde de bu makama oturma­mıştır. 1901 yılında Hakk’a yürüyen Ahmed Muhtar Efen­di, tekkesinin haziresinde sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Aya Dede Türbesi – Nimel Çeyş

Aya Dede Türbesi – Nimel Çeyş

istanbul – cibali ayakapı içerisinde İstanbul’un fethinde bulunmuş, kutlu askerlerdendir. Unkapanı cibali ayakapısı içinde medfundur. Aya dede nin burada şehid olması sebebiyle buraya Aya kapısı denilmiştir. Bizans surlarının 9. kapısıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ali Fakih – Nimel Çeyş

Ali Fakih – Nimel Çeyş

İstanbul – Fatih – Ali Fakih camii avlusu Hayatı Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ahi Durmuş Baba

Ahi Durmuş Baba

İstanbul – Beyazıd’ta Yorgancılar hanı girişinde Hayatı … . Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Molla Abdullah İlahi (k.s.)

Yunanistan – Selanik’e 50 km yakınlıktaki Vardar Yenicesinde Emir Ahmed Buharînin mürşidi Abdullah ilahî, Germiyan [Kütahya] ilinin Simav kasabında doğdu. Künyesi ve ailesi hakkında bilgi yoktur. Doğduğu yere nispetle “Simavi nisbesinin yanı sıra “îlahî” mahlasını da kullanmıştır. Bu sebeple Molla ilahî veya Abdullah Simavî olarak tanınır, İlk eğitimini Simav’da tamamlayan Molla İlahi, zahirî ilimlerdeki bilgisini artırmak amacıyla İstanbul’a gelerek Zeyrek Medresesinde tahsiline devam etti. Burada dönemin önde gelen alimlerinden Mevlana Ali et-Tüsîden (ö. 1482) ders okudu. İstanbul’da eğitimini sürdürürken Acem bölgesindeki alimlerle tanışma arzusu üzerine Ali et-Tüsî ile birlikte Horasana gitmek üzere yola çıktı. Kirmanda hocasıyla bir müddet daha ilim tedrisiyle meşgul olan İlahî, tasavvufa olan meyli sebebiyle sufîlerin meclislerine katılmaya başladı. Tasavvufa duyduğu ilginin artması üzerine kitaplarının kendisini bu yoldan alıkoyacağı düşüncesiyle onları odasındaki ateşte yakmayı istedi. Sonra ateşte mi yakmasının yoksa suya mı atmasının daha doğru olacağı hususunda tereddüt içinde iken odaya giren bir dervişin tavsiyesi ile kitaplarını satıp paralarını fakirlere dağıttı ve ardından Semerkant a gitti. Semerkant’ta dönemin meşhur Nakşbendi şeyhi Ubeydullah Ahrar’ın tekkesine giderek intisab etti ve hizmetinde bulundu. Buradaki tasavvufi terbiyesi esnasında yaşadığı cezbe hali sonucu şeyhinin izniyle Buharaya giden Abdullah İlahî, Bahaüddin Nakşbend’in türbesinde bir yıl kalarak çetin bir riyazet ve mücahede içinde dokuz erbain çıkardı. Özelikle üveysi yolla Bahaüddin Nakşibend’in ruhaniyetinden istifade etti ve tasavvufi terbiyesini bu sayede tamamladı. Buhara’dan tekrar Semerkant’a dönen Molla İlahî, Ubeydullah Ahrar’ın yanında bir müddet hizmet ettikten sonra icazet aldı ve şeyhinin işaretiyle Anadolu ya doğru yola çıktı. Yolculuğu esnasında kendisine şeyhinin müritlerinden Emir Ahmed Buhari eşlik etti. Yolda Herata uğrayarak Abdurrahman Camî ve diğer şeyhlerle görüştü. Anadolu ya ulaştığında memleketi Simava yerleşerek halkı irşad etmeye ve Nakşibendiliği yaymaya başladı. Medrese ilimlerine de olan vukufiyeti sebebiyle kısa sürede irşad halkasını genişleten Abdullah ilahînin şöhreti İstanbul’a kadar yayıldı. Fatih döneminin önemli devlet adamlarından Manisalı Kazasker Çelebi Muhyiddin’in hediyeler göndererek İstanbula davetine olumlu cevap vermeyen İlahi, bazı siyasi ve sosyal problemlerin olduğunu düşünerek payitahta gitmekten vazgeçti. Sonrasında halifesi Emir Buhari’nin ziyaret maksadıyla İstanbula gittiği görülmektedir. İstanbul seyahatinin ardından memleketine dönen Abdullah İlahi, Fatih’in vefatından sonra (1481) Manisalı Çelebi Muhyiddinin daveti üzerine tekrar payitahta gitti. Çelebinin kendisi ve dervişler için hazırlattığı odalarda kalmak istemeyen ve verilecek olan maaşı da reddeden şeyh, metruk vaziyette bulunan Zeyrek Medresesinde ikameti tercih etti. Bu dönemde Şeyh Bedreddinin Variddatını, Keşful-varidat adıyla bir şerh kaleme aldı. İstanbul da yaklaşık dokuz yıl irşad faaliyetine devam eden Şeyh ilahi, muhib ve müridanının artması ve etrafında büyük kalabalıkların oluşması üzerine uzlette olmayı arzulayarak muhibbi olan Evronoszade Ahmed Bey in daveti üzerine, müridlerinin başına halifesi Emir Ahmed Buhari’yi bırakarak 895/1490 tarihinde Selanike 50 kilometre uzaklıkkta bulunan Vardar Yenicesine gitti. Şeyh ilahî, bu yolculuğa, Anadolu’da arzu ettiği irşad ortamını bulamaması nedeniyle çıkmış olabilir. Vardar Yenicesi’nde Evrenoszade’nin yaptırdığı hangaha yerleşerek irşad ve daha ziyade telif çalışmalarında bulundu. Zadul-müştakin adlı Türkçe eserini bu dönemde kaleme alan Abdullah İlahî, bir yıl sonra 896/1491’de vefat etti. Kabrinin bulunduğu yere cami ve türbe inşa edilmişse de günümüze bütün bir yapı olarak ulaşmamıştır. Tasavvuf tarihçisi Hüseyin Vassaf’ın bildirdiğine göre Zeyrek Camii’nin bitişiğindeki tekkenin pencere üstü kitabesinde, hem kendisinin hem de halifesi Emir Buharî’nin burada ikamet ettikleri yazılıdır. Emir Ahmed Buharî, şeyhi Molla Ilahiye olan sevgisini şu sözlerle dile getirmektedir: Bir ulu dergah-ı Haktan intisabım var benim Hak bilir kim orada çok feth-i babım var benim Götürür gözden hicab-ı zulmetin taliblerin Nur verir aleme bir afitabım var benim Ahirette nesneden gam yemezem dostlar Dünyada onun gibi alî-cenabım var benim Arzu eyler can u dil hizmetinde olmağı Ol sebeptendir ki gayet ıstırabım var benim Cümle evrakım dirüp durdum bu ilmin defterin Şimdi harfi nakşı yok bir hoş kitabım var benim Bir azize istinadım var benim Ona gayet itimadım var benim Toprağa kılsa nazar altın eder Çok şu denli itikadım var benim Hak bilir kim göreli bî-ihtiyar Can u dilden inkıyadım var benim Ben cindn u hür ile aldanmazam Dahi özge bir muradım var benim Uymazam aşkın yolunda zahide Başka rey ü içtihadım var benim Kaynak ; İstanbul’da Buharalı bir derviş – Emir Ahmed Buhari , Prof Dr. Abdurrezzak Tek , Diyanet İşleri Başkanlığı

Muhammed Sıddık Haşimi (k.s.)

yozgat – yerköy ilçe merkezindeki aile kabristanında Kutbüzzaman Sultanü’l-Arifin Şeyh Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi bin Bekir bin Sıddık bin Bekir bin Mehmed Hazretleri, hicri 1328, miladi 1912 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesi’ne bağlı Büyükteflek Köyü’nde doğdu. Muhterem dedesi Sıddık Efendi, Sarı Danişmend (Küreciyan) Türkmen Aşireti, Sıddıklı Obasının Sarıçoban Cemaatına bağlı Sıddıklar Sülalesindendir. Babaanneleri, Meryem Hanımefendi ise Karakeçili Türkmen Aşiretinden zamanının kutbuazamı olan Hamza Efendi’nin torunudur. Ayrıca, muhterem anneleri Esma Hanımefendi de, Seyyid Ebul-Kasım Saltuk tarafından kurulan Saltuklu Türk Devleti bakiyesi Mamalu Türkmen Aşiretinden Mamalu Osman Efendi’nin oğlu Ali Efendi ile eşi Ayşe Hanımın kzıdır. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin babası Seyyid Bekir Efendi, Büyükteflek Köyü ve civarında mültezim olarak devlet görevi yapmakta iken, 1921 yılında, ülke genelinde otorite boşluğu nedeniyle ortaya çıkan eşkıyalardan Çiçekdağı havalisinde eşkiyalık yapan bir grubun saldırısına uğramış ve onlar tarafından şehit edilmiştir. Babası Seyyid Bekir Efendinin Şehadeti Gerçek bir mümin ve yiğit bir insan olan Bekir Efendi, yolunu kesen eşkıya grubunun niyetini anlayınca, elebaşı olan Kart Oğlan’dan iki rekat namaz kılıp dua etmek için müsaade istemiştir. Aslında kendi köylüsü olan ve kendisine husumet besleyen Kart Oğlan sessiz kalınca, atından inerek., Kıble’ye yönelmiş ve namaza durmuştur. Bu yalan dünyada son namazını kılan ve Allahü Teala’ya dua eden Bekir Efendi, Kıble’ye yönelmiş bir halde iken, zalim ve cahil eşkıyalar kendisini sırtından vurarak şehit etmiştir. Bekir Efendi’nin şehit edilmesi, kendisini çok seven ve saygı duyan yöre halkını derinden etkilemiştir. Eşkıya grubunun kendi köyünden olan ele başısı Kart Oğlan namındaki eşkıya, bu olaydan kısa bir süre sonra, Seyyid Bekir Efendi çok seven ve ölümüne çok üzülen o bölgedeki görevli yüzbaşı tarafından vurularak öldürülmüştür. Bu eşkiyanın, kendisinden sonra hayattta kalan tek oğlu da uzun zaman geçirmeden öldüğü için, hem soyu kesilmiş hem de evi-ocağı dağılmıştır. Öyle ki, eşkıyanım virane haline gelen evi, bir süre köyün helası olarak kullanılmıştır. O günden beri bu olay, hem Büyükteflek Köyü’nde hem de civar köylerde, ilahi adaletin bir tecellisi olarak değerlendirilmiş ve üzüntüyle anlatıla gelmiştir. Seyyid Bekir Efendi’nin şehadeti sonrasında eşi Esma Hanımefendi, henüz 20 yaşlarında olan büyük oğlu Haşim Efendi ve diğer 6 küçük çocuğu ile birlikte garip ve kimsesiz kalmış, o çileli yıllarda, bin bir zahmet ve meşakkatle çocuklarını büyütmüştür. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin çocukluk yılları ağabeyleri Haşim, Hüseyin Hüsnü ve kardeşleri Süleyman Sırrı, Mehmed Emin ve Hanefi Efendiler ve kız kardeşi Nuriye Hanım ile birlikte Büyükteflek Köyü’nde geçmiştir. Kendileri, diğer kardeşleri gibi ilk eğitimini köyünde almıştır. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, sonraki yıllarda memur olan bazı kardeşleri ile birlikte baba ocaklarından ayrılarak Çiçekdağı ve bitişik komşu ilçe olan Yozgat’ın Yerköy ilçesi’ne yerleşmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, evliliğini memleketinin köklü bir ailesinden gelen Kezban Hanımefendi ile yapmıştır. Bu evliliklerinden Ali, Muzaffer, Selami, Necati, Ahmet ve bir yaşında iken vefat eden Mesut isminde oğulları olmuştur. Ayrıca Münevver ismini verdikleri bir kızları olmuş, ancak bu kızları 9 aylıkken vefat etmiştir. Allahü Teala Hazretleri, kendilerine bir kız evlat daha bahşedince, yeni doğan bu kızlarına da Münevver ismini vermişlerdir. Ne yazık ki, yeni doğmuş olan Münevver de maalesef 6 yaşında vefat etmiştir. Her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz, kendilerine üçüncü defa bir kız çocuğu daha vermiş ve M. Sıddık Haşimi Efendi Hazretleri de bu kızına yine Münevver ismini koymuştur. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, Yerköy’de manifatura dükkânı açmış ve uzun yıllar bu işi yaparak aile geçimim sağlamıştır. Bir dönem Ankara’ya taşınmışlar, ancak birkaç yıl kaldıktan sonra Yerköy’e tekrar dönerek hayatlarının geri kalan kısmını Yerköy’de geçirmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, küçük yaşlarından itibaren büyük bir aşkla ilim öğrenmeye çalışmıştır. Gençlik döneminde Kayseri’ye gelerek oradaki alimlerden klasik dini ilimleri öğrenmiştir. Osmanlı Türkçesini bilen ve günlük yaşamında kullanan M. Sıddık Haşimi Hazretleri, ayrıca, Yerköy’de Şekerci Hoca olarak maruf Şemseddin Hocaefendi’den Arapça’yı öğrenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, zahiri ilimlerle meşgul oldukları bir dönemde ve henüz 18 yaşlarında iken Kırşehir’in Mahsen Köyü’nde yaşayan ve insanları irşad etmekte olan Mahsenli Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, kısa sürede sevgisini kazanıp himmetlerine erişen ve manevi kemalatını tamamlayan M. Sıddık Haşimi Hazretlerine halifelik vermiş, Yerköy ve Çiçekdağı havalisinde, bilhassa, kendisinden sonraki dönemde insanları irşadla vazifelendirmiştir. M. Sıddık Efendi Hazretleri, derin bilgisi, etkileyici hitabeti, büyük ufku ve bitmez şevki ile çok önemli ve anlamlı hizmetler yapmış ve insanların gönüllerini fethetmiştir. Yerköy’de başlıca Sanayi Camii olmak üzere, çeşitli camilerde fahri imam hatiplik yapmıştır. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, her zaman birleştirici bir maneviyat insanı olmuş; çevredeki Sünni ve Alevi köylerinde insanların aralarını bulmuş, dargınlıkları gidermiş ve müminlerin kardeş olduğunu kendilerine en güzel surette anlatmıştır. M. Sıddık Efendi Hazretleri, vefat edinceye kadar, yılmaz bir insan olarak, durmadan çalışmış, Allah’ın dinine yardım etmiştir. Hayatı boyunca, sayısız hayır işinin başlanıp bitirilmesine vesile olmuştur. Örnek vermek gerekirse, memleketindeki birçok cami ve mescidin yapılmasında bizatihi hizmetlerde bulunmuş, fakir ve yetim gençlerin evlendirilmesinde, evi olmayanlara ev yaptırılmasında ve işi olamayanlara iş bulunmasında öncülük yapmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda, sevkiyat nedeniyle Yerköy’den geçen ve bir süre Yerköy İstasyonunda duraklayan askeri birliklerimiz halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış, M. Sıdddık Haşimi Hazretleri bir tankın üzerine çıkartılarak kendisinden ilçe halkına hitap etmesi istenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin gönülden gelen, ruhlara ve akıllara hitabeden konuşması hem kahraman asker ve komutanlarımızı hem de orada kendisini dinleyen Yerköy halkını gözyaşlarına boğmuştur. Kendilerinin bu konuşması halen dahi yöre halkının hafızasında yerini korumaya devam etmektedir… Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin 1951 yılında vefatından sonra Kutbul Aktablık görevi manevi kardeşi olan Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine verilmiştir. Mübareklerin 1986 yılında ahirete irtihalleri üzerine de, bu vazife, M. Sıddık Haşimi Hazretlerine tevdi edilmiş, kendileri, 1986 ve 1988 yılları arasında olmak üzere, vefatlarına kadar bu vazifeyi ifa etmiştir. Dualarıyla sayısız insanın sağlığına kavuşmasına vesile olan, yaşlı, genç, hatta çocuk herkesin gönlünü kazanan Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, tam bir gönül ve maneviyat eri olarak, tertemiz ve hizmet dolu bir hayat sürmüş, miladi 16 Kasım 1988, hicrî 6 Rebiülahir 1409 tarihinde, kendisini sevenleri üzüntü içerisinde bırakarak, en büyük dostu Rahman’a kavuşmuştur. Mübarek naaşı, Yerköy şehir mezarlığındaki aile kabristanına defnedilmiştir. Kendilerinin vefatı sonrasında, Çiçekdağı eski müftülerinden Hasan Basri Efendi, “Yerköy Yerköy olalı böyle bir Allah dostu görmedi” şeklinde duygularını ifade etmiştir. Ruhları şad olsun, Allahü Teala Hazretleri şefaatlerinden bizleri mahrum eylemesin. Amin. AŞIKLAR ÖLMEZ Kutbuzzaman Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin kabirleri vefatından bir sene sonra eşi, çocukları, torunları ve damadının bulunduğu bir heyet tarafından, düzenleme maksadıyla açılmıştır. Kabir açıldığında, mübarek naaşlarının bozulmadığı, ilk günkü gibi durduğu hazır olanlarca müşahede edilmiştir. Muhterem kızı Münevver Hanımın eşi Seyyid Abdullah Yüksel Efendi, orada bulunanlardan birisi olarak, “Amcamın kabrini açtığımızda kefeninim, kendisini defnettiğimiz gün yağan yağmur tanelerinin düştüğü yerlerin sararttığını gördüm. Bedenini sıvazladığım vakit, mübarek bedenlerinin hiç bozulmadan durduğuna şahit oldum” demiştir. Bu olay Hak dostlarını cesetlerinin dahi ilahi Kudret tarafından koruma altına alındığını açık bir işaretidir. Rabbimiz, yeryüzündeki vekilleri olan peygamberleri ve velilerinin bedenlerini, toprağa haram etmiştir. Bu sebeple, aradan binlerce yıl da geçse, bu mübarek zatın bedenlerinin çürümesi söz konuşu olamaz. Yunus Emre Hazretleri’ nin söyledikleri gibi; Aşkın pazarında canlar satılır Satarım canımı alan bulunmaz Yunus öldü deyu sela verirler Ölen beden imiş, aşıklar ölmezi Kaynak ; 12 Tarikat Piri ve Tasavvuf Yolu , Muhammed Sıddık Haşimi

📍 Yerköy, Yozgat
Emir Sultan Kabristanı

Emir Sultan Kabristanı

bursa – emir sultan camii yanında Emir Sultan’ın vefat tarihi olarak kabul edilen 1429’dan itibaren türbenin civarında definlerin başladığını tahmin etmek mümkündür. Osmanlı tarihinin kuruluş devrini teşkil eden Bursa döneminde, Sultan Yıldırım zamanından Sultan II. Murad devrine kadar belirleyici bir karizmatik figür olarak görülen Emir Sultan, vefatından sonra da insanları türbesinin etrafında toplamaya devam etmiştir. Önce, Emir Sultan halifelerinin türbe dışındaki alanda defnedildikleri biliniyor. Böylece belki bir hazire olarak başlayan türbe civarındaki defin alanı giderek hazire boyutunu aşıp genel mezarlık kimliğine ulaşmıştır. Bu gelişmede şehrin güneyindeki Pınarbaşı Mezarlığı dışında şehrin doğu bölgesinde de bir mezarlığa duyulan ihtiyacın etkisi söz konuşu olmuş olabilir. Emir Sultan daha hayattayken oluşmaya başlayan külliye bu bölgeyi şehrin hareketli bir alanı haline getirmiştir. Camii, dergahı, hamamı, medresesi ile tamamlanan bu şehirsel manzume, bir yandan da Emir Sultan gibi Peygamber soyundan gelen, saraya damat olmakla birlikte sırasıyla üç padişah üzerinde nüfuz ve söz sahibi olan bir ilim ve maneviyat adamının terbiye halkasının en yakın dairesini teşkil ediyordu. Bursa’nın fethinin ardından yüz yıl boyunca Bursalılara medfen olan Pınarbaşı Mezarlığının ardından devreye giren Emirsultan Mezarlığı, teşekkül ve varlığını doğrudan doğruya Emir Sultan Mehmed Şemseddin’in o semtte hayat ve ölümüyle gerçekleştirdiği ikametine borçludur. Bir müddet sonra fethedilen İstanbul’un Eyüp bölgesinde teşekkül edecek olan Eyüp sultan Mezarlığıyla hemen hemen aynı tarihlerde şekillenmeye başlayan bir mezarlıktır Emirsultan Mezarlığı. Ve o zamandan bugünümüze kadar istanbul’da Eyüpsultan, Bursa’da Emirsultan memleket halkının ölünce kendileri için defin yeri olarak görmek istedikleri ilk yer olmuştur daima. Bursa, pek çok özelliği yanında “fil mezarlığı” olarak da görülen bir şehirdir. Ölüm vaktinin yaklaştığını içgüdüsüyle hisseden filler bulundukları topluluktan ve çevreden uzaklaşarak mezarlık olarak ayırdıkları bölgeye gidip uzanır, orada ölümü beklerlermiş… Bursa da insanların hayatlarının son mevsimlerini yaşamayı düşündükleri ve orada ölüme hazırlandıkları bir şehir olarak tanınmıştır. Bu algıda içten içe, belki, iktidar iddiasını kaybeden hanedan mensubu Osmanlı şehzadelerinin ebedi uykularını uyumak için tabutlarıyla Bursa’ya gönderilmelerinin verdiği bir iştirak duygusu da etkilidir. Bursa’da ölmek tatlı bir hüzün olduğu kadar orada Emir Sultan’ın manevi huzuruna ebedi bir kabulün ancak o kapıya gömülmekle gerçekleşeceğine inanmak da sürurlu bir tesellidir insanlar için. Kişinin sevdiğiyle birlikte olacağına dair kuvvetli inanç, bir yandan da, kişinin birlikte olduğu kimseyi sevdiğini gösteren bir anlamla yüklenerek insanlar tarafından bir rabıta ve aidiyet yolu daha bulunmaya çalışılmıştır. Dünyada sonlanan hayatlarının öte dünyaya doğru başlayan yolculuğunu EmirSultan’ın komşuluğunda ve onun yoldaşlığında yapma duygusu pek çok Bursalı’nın paylaştığı masum ve kutlu bir emel olmuştur. Komşusuna lutfedilecek ilahi iltifat ve rahmetten mütevazi bir pay alma ümit ve dileğiyle Allah dostu ve Peygamber evladı yüce bir kişiyle kabir komşusu olmak yüzyıllar boyu Emirsultan Mezarlığı’nda gömülmenin yazısız gerekçesi olarak devam etmiştir. Bursa Müsellimi Hacı Mustafa Ağa’nın eşi Fatma Hanım’ın Emirsultan’daki mezar taşına Şeyh Zaik Efendi’nin yazdığı tarih manzumesinde bu keyfiyet edebi bir dille çok güzel ifade edilmiştir: Asitan-ı Hazret-i Sultan Emir’e cebhe-sa Oldı ol yüzden ki olmışdı muhibb-i hanedan Şive-i fart-ı mahabbet böyledir kim celb ider Pay-gah-ı lutf u ihsanında eyler kamran Etmede züvvare ta’lîm teveccüh-i meşhedi Bundan ahz etse reva adabı evvel zairan Senih Efendi de, Bursa Muhasebecisi Rusuhi Hüseyin Efendi’nin Emirsultan Mezarlığı’ndaki kabir taşı için kaleme aldığı tarih manzumesinde aynı duyguyu şu mısralarla dile getirmiştir: Bir iki saI Rusuhî Hüseyin Efendi bile Olup Muhasebeci kıldı ca Burusa’yı Bilince mansab-ı ömrü göçüp makam etdi Civar-ı Hazret-i Sultan Emîr-i a’la’yı Altı yüz yıla yaklaşan varlığıyla Emirsultan Mezarlığı on binlerce, belki yüz binlerce kişiye koynunda yer vermiştir. Defin alanı olarak arazinin izin verdiği ölçüde genişleyen mezarlığa ait elimizdeki detaylı en eski topografik belge 1862 tarihli Suphi Bey haritasıdır. Bu haritada ayrıntılı biçimde gösterildiği haliyle Emirsultan Mezarlığı şimdikine yakın bir alana sahiptir. Yirminci yüzyıla doğru Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa üzerinde icra ettiği imar düzenlemelerinin daha çok şehrin merkezi kısmında ve batısında gerçekleştiği, bu imar tasarruflarının doğuda ise Namazgah mahallesine kısmen ulaştığı bilinmektedir. Ancak bu operasyonlardan Emirsultan bölgesinin ve kabristanının etkilendiğine ilişkin bir bilgiye sahip değiliz. Emirsultan Mezarlığını etkileyerek mezarlık alanında bölünmelere, yok olmalara ve yer değişikliklerine neden olan girişimler yirminci yüzyılın muhtelif yıllarında meydana gelen genellikle yol açma faaliyetlerine bağlı uygulamalardır. Bu uygulamalar sonucunda bazı mezar taşları mezarlığın başka bölgelerine, hatta Alacahırka Mezarlığına taşınarak yer değişikliğine uğramış, büyük bir kısmı da çeşitli şekillerde yok olmuştur. Yok olan veya kaybolan taşların neden ya da nasıl yok olduklarını bile bilemiyoruz. Ancak bir parça dikkat edilince fark edileceği gibi, az sayıda olmayan tarihi mezar taşının üzerindeki yazılar traşlanarak onlardan yeni bir mezar taşı olarak yararlanılmıştır. 1930-1970 arası Latin harfleriyle yeniden yazılmış ikinci el diyebileceğimiz bu tarihi taşların bir kısmı eski taş sahibinin akrabası eliyle böyle bir işlem görmüştür. Eski taşın, kazınarak taş sahibinin oğlu ya da kızı için yeniden kullanıldığını gösteren çok sayıda örnek bulunmaktadır. Hatta bir kısım tarihi mezarların baş taşı özgün haliyle varlığını koruyorken ayak taşının yenilenerek başka biri için kullanıldığını görmek mümkündür. Nispeten daha iyi denebilecek bir uygulama ise aynı taşın üzgün yazısına dokunmadan arka yüzüne yeni bir ismin misafir olması örneğidir; çünkü hiç olmasa tarihi taş bir yüzüyle de olsa varlığını ispat edebilmektedir. Emirsultan Mezarlığının asıl nüvesinin dergah şeyhlerinin kabirleri olduğunu kabul etsek bile bu kabule ihtirazi bir kayıt koymak gereğini gösteren birtakım verilerin varlığını da unutmamalıyız. Emir Sultan’ın ilk halifesi Hace Hasan Efendi’nin vefat tarihi 845/1441 olmakla birlikte vefat yeri hac dönüşü uğradığı Kudüs şehridir; orada defnedilmiştir. İkinci halife Mahmud Bedreddin Efendi ise Emirsultan Mezarlığına gömülmüş olmakla birlikte vefat tarihi 864/1460’dır. Ancak mezarlığın II. Paftasında bulunan ve bütün olarak sağlam şekilde kalan bir mezarın taşları üzerindeki tarihin 851/1447 olması Emirsultan Dergahı şeyhlerinden önce buraya gömü yapılmış olduğunu gösteren açık bir işarettir. İleri gelen bir tüccar olduğunu düşündüğümüz Hoca Hüseyin Meşhedî’nin kızı Hatice Hanım’a ait 15 Ramazan 851/26 Ekim 1447 tarihli bu mezar aynı zamanda Emirsultan Mezarlığında bulunan günümüze gelmiş en eski tarihli mezar olarak tescil edilebilir. Emirsultan Camii’nin özelikle kuzey ve kuzeybatı bölgesindeki mezarlık adalarında eski taşlardan hemen hemen hiçbir eser kalmamıştır. Tümüyle yeni mezarlardan oluşan bu bölgelerin yakın tarihlerde gömüye açılmış adalar olduğu sanılacak kadar tarihselliğinden uzaklaştırılmış hatta koparılmış olduğu görülür. Ancak durumun böyle olmadığını kanıtlayan en önemli somut veriler, her nasılsa ya toprak altında kalarak ya da bir kuytuda gözden ırak kalarak varlığını devam ettiren birkaç taştır. Bu taşlar, buraya herhangi bir yerden gelmeyecek kadar ağır, yerli taşlar olup tarihleri XVI. yüzyıl başlarını göstermektedir. Buradan rahatlıkla şu sonuç çıkarılabilir: Yeni mezarlar özellikle en eski mezarların yerine yapılmıştır. Tarih bilinci taşımayan mezarcılar, mezarlık rantçıları, hatta sorumsuz yöneticiler muhtemelen taşların eskiliğinin, yok edilmek için öncelikli bir neden belki de gereklilik olduğunu düşünerek Emirsultan Mezarlığının eski taşlarından eser bırakmamaya çalışmışlardır. Altı yüz yıllık Emirsultan Mezarlığının ilk dört yüzyılına ait -çoğu kırık- sadece yirmi yedi taşın günümüze ulaşmış olması başka türlü açıklanamaz. Camiin batı çıkışında sol bölge l. Pafta, sağ bölge II. Pafta; II. Paftanın batısındaki bölge III. Pafta; III. Paftanın kuzeyindeyer ala n Münzevi Dergahı’ndan nakledilen taşlar IV. Pafta; III. Paftadan batıya doğru ana cadde boyunca uzanan bölge V. Pafta olarak ele alınmıştır. Ana cadde ile Toprakçı Yokuşu Sokağı arasında yer alan set üstündeki tüm bölge VI. Pafta olarak değerlendirilirken geriye kalan çeşitli adalara dağılmış az sayıda müteferrik taşlar ise VII. Paftayı teşkil etmiştir. IV. Paftanın özel bir durumu vardır. Camiin kuzeybatısında yer alan bu paftada bulunan mezarlar, taşlarıyla birlikte Münzevi Dergahı’ndan buraya nakledilmiştir. On yedi isme ait on iki taş, dergah binasının 1972 yılında yıkılması sırasında yerlerinden alınarak Emirsultan Mezarlığında şebeke içindeki şimdiki yerlerine getirilmişlerdir. Her paftada bulunan taş sayısı birbirinden farklı olup l. Pafta 122, II. Pafta 30, III. Pafta 84, IV. Pafta 12, V. Pafta 115, VI. Pafta 88, VII. Pafta: 6 taştan ibarettir. Tespit edilen toplam tarihi taş sayisi 457’dir.(Latin harflerle yazılan mezar taşları hariç ) Kimi mezar taşlarında birden fazla kişinin ismi yer aldığı gibi bazı mezar taşlarının ön ve arka yüzlerinde farklı tarihlerde vefat etmiş kişilere ait kayıtlar da bulunmaktadır. Aynı mezara birden fazla definin yapıldığı bu gibi durumlardan doğan sonuç mezar taşı sayısıyla tespit edilen isim sayısının örtüşmemesine yol açmaktadır. 457 mezar taşı sayısına karşılık 458 isim tespit edilmiş, yirmi bir taşta ise isim tespiti çeşitli nedenlerle mümkün olmamıştır. Bazı mezar taşları sadece şahideden (baş taşı) ibaret olduğu halde bir kısmı baş ve ayak taşı birliktedir. Klasik mezar taşlarında genellikle hem baş taşında hem ayak taşında yazı yer aldığı halde son yüzyıllara ait ayak taşlarında yazı yerine genellikle çeşitli bitkisel motiflere yer verildiği görülmektedir. Tarihi taşların cinsiyete göre dağılımında 246 erkek, 159 kadın; 29 erkek çocuk, 24 kız çocuk ismi tespit edilmiştir. Çocuklara ait taş sayısının aslında daha yukarılara çıkması beklenebilir. Çocuk olarak tespit edilen isimler mezar taşı yazıtında belirtilmiş ya da dolaylı olarak çocuk olduğu anlaşılmış isimlerdir. Bu şekilde belirtilmeyen ya da çocuk oldukları taştaki ifadeden yola çıkılarak anlaşılmayan isimler yetişkin sayısına dahil edilmiştir. Günümüzde taşları bulunmadığı halde Emirsultan Mezarlığı’na gömüldüğü tarihsel kaynaklardan tespit edilen isimlerin sayisi 214’dir. Çeşitli yüzyıllarda bu mezarlığa defnedildiğini öğrendiğimiz isimlerin ve bunların vefat tarihlerinin elde edildiği başlıca kaynaklar Vefeyat mecmuaları ile Şemseddin Mısri Efendi’nin yüz yıl kadar önce Bursa mezarlıklarına dair tutmuş olduğu kayıtlardır. Bursa tarihi ile ilgili diğer eserler de bu konuda yararlanılan ikinci derecede kaynaklar olmuştur. XV. yüzyıl ortalarından itibaren definlerin yapıldığı Emirsultan Mezarlığında halen mevcut taşların yüzyıllara göre dağılımına bakılınca, XX. yüzyıldan XV. yüzyıla doğru taşların sayısında bariz bir azalış gözlenir. Buna göre Emirsultan Mezarlığı’nda XV. yüzyıla tarihlenen dört, XVI. yüzyıla tarihlenen dokuz, XVIII. yüzyılla ait on dört, XIX. yüzyıla ait 199, XX. yüzyılla ait 206 taş yer almaktadır. Tarihi tespit edilen toplam mezar taşı sayısı 432’dir. Üzerinde tarih kaydı yer almayan ya da tarih kısmı kırık otuz sekiz taştan yedi kadarının XVI. yüzyıla ait olduğu yönünde tahmin yürütmek mümkündür. XVII. yüzyıldan hiçbir taş gelmemiş olması, belli başlı Osmanlı şehirlerinde o yüzyılla ait mezar taşı varlığında görülen genel zayıflığın yansıması olarak dikkat çekmektedir. Yirmi altı taş çeşitli derecelerde kırılmış olarak günümüze ulaşmıştır. Bu kırılma genellikle taşların alt kısımlarında meydana geldiği için isim veya tarih bölümlerinin yok olmasına neden olmuştur. Yerinden olmuş kimi taşlar ise sonradan zemine sabitlenirken tarih ve isim satırları betona gömülerek okunma şansını kaybetmiştir. Mevcut tarihi mezar taşlarında yer alan yazılı metinlerin bir kısmı tamamen veya kısmen manzum metinlerdir. Emirsultan’da bu tip mezar taşı sayısı 202’dir. Manzum kitabelerin 92’si tarih manzumesi olup içlerinde edebi ve anlatımsal değeri yüksek olanlar az değildir. Manzum tarih kitabesi şairlerinden bir kısmı mahlasıyla imzasını atmış olduğu halde bir kısım manzume imzasızdır. Senih, Zaik, Şemsî-i Mısrî, Nailî, Şevkî birden fazla tasa manzum tarih kitabesi yazmış şairlerdir. İstanbul mezarlıklarındaki taşlarla kıyas edilmese bile Bursa mezar taşlarında da hat sanatının dikkate değer örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Emirsultan Mezarlığında göz alıcı güzellikte yazılmış olmasına rağmen hattat imzası bulunmayan epeyce taş mevcuttur. Üzerinde hattat ismi yer alan taşlarda ise şu imzalara rastlanmaktadır: Nazi, Murtaza, Kazanlı Hamdi, Sırrî, İbrahim, Mehmed Raşid, Süleyman Vehbi, Zeki Dede, Fevzi, Nazım, Hamid, Sami Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

📍 Bursa
Danyal Tekkesi

Danyal Tekkesi

kosova priştine de emincikler konağı nın yanındaki avluda Dıştan sıvalı olan tekke binası, dikdörtgen planlı olup, kiremit çatılıdır. Yanında yer alan türbe içinde; üç kabir bulunmaktadır. İki katlı ve basit bir bina olan tekkenin düz tavanı, ahşaptır. Tekkenin orta kısmından dışarıya doğru çıkıntı yapan ahşaptan bir çardak yer almaktadır. Çardak, ahşap direkler üzerine oturur. Saçağı dışa taşkın olarak inşa edilen tekkede, II.Dünya Savaş sırasında şehit düşen, son şeyh Faik Efendi’den sonra, şeyh geleneği devam etmemiştir. ,Tekke 1957 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Bu bilgiler tekkenin komşuları Necati Karabek’ten öğrenilmiştir. Günümüzde, Tekkenin resmî şeyhi bulunmamaktadır. Türbe içinde yer alan hicri 1186 (miladi 1772-73) tarihli mezar taşına göre; 18 .y.y’da inşa edilmesi muhtemeldir. Tekkeyle aynı avluyu paylaşan türbe, bozuk yedigen planlı ve yedigen çatılıdır. Kerpiçten inşa edilmiş olan yapı, ahşap hatlıdır. Yapının üstü ve sandukaların üzerleri muşambalarla kaplı olup çatı kısmen çökmüştü. Türbe içinde üç kabir bulunmaktadır. Türbenin içinde, Seyid Ali Efendi oğlu Mehmed Efendi’ye ait tek bir mezar taşı bulunmaktadır. Duvara dayalı mezar taşı hicrî 1180 (miladı 1766) tarihlidir Mezar taşının transkripsiyonu şu şekildedir: “El merhum el magfur Mehmed Efendi ibni Es-Sevvidden Ali Efendi ruhuna el fatiha Kitabenin transkripsiyonundan Mehmed Efendi’nin hicrî 1180 (miladi 1766) tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Murad Hüdavendigar Türbesi – Kosova

kosova – pristine ye 10 km uzaklıkta Sultan Murad Hüdavendigar’ın Sırp Miloş Obiliç tarafından şehit edilmesi üzerine cesedi tahnid edilerek, Bursa Çekirge’de yaptırmış olduğu türbesine defnedilmiştir. İç organları ise, vefat ettiği yerde, oğlu Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilen ilk türbeye gömülmüştür. Meşhed-i Hüdavendigar Türbesi’nin orijinal halini bilmiyoruz. Rumeli’nin birçok yerinde görülen fetih-şehitlerinin türbeleri gibi dört paye üzerine atılmış dört kemerden ve bunlara oturan bir kubbeden ibaret açık bir türbe olması pekala ihtimal dahilindedir. Ancak farklı dönemlerde, yapının değişik onarımlardan geçtiği bilinmektedir. Türbe, ilk olarak Melek Ahmed Paşa’nın Rumeli Beylerbeyliği döneminde, 17.yüzyılın ikinci yarısında geniş çaplı bir onarımdan geçmiştir. 1660 yılına doğru Evliya Çelebi ile Sadrazam Melek paşa türbeyi ziyaret ettiklerinde, türbenin bakımsız ve harabe durumunu görürler. Evliya çelebinin tavsiyesi üzerine Melek Ahmet paşa civardaki Müslüman halkına iki kese kuruş (1000 akçe) vermiş ve türbenin temizlenmesi için getirttiği reayaya , bir hafta içinde yüksek bir duvarla büyük bir yaptırtmış ve yüzlerce çeşitli meyve fidanı diktirtmiştir. Ayrıca bir kuyu açılmış, türbeye bakmak için ailesiyle burada oturacak olan bir türbedar ve yeni kurulan vakfı denetlemek için civardaki yerlerde bulunan ileri gelen kişiler de nazır olarak atanmışlardır. Bu tarihten sonra türbe, birkaç kez yine ihmale uğramışsa da, zaman zaman küçüklü büyüklü onarımlar görmüştür. 1848 yılında türbe bugünkü şeklini almış ve Sultan Abdülmecid (1839-1861)’m bir beratı ile aslen Buharalı olan Hacı Ali 300 kuruş maaşla türbedar olarak atanmıştır (Hafız 1974,73). Bugünkü türbedar. Saniye Türbedarda bu soydan gelmektedir. Türbe daha sonra, 1909 tarihli tamir kitabesinden de anlaşıldığı üzere, Sultan Reşad’ın Haziran 1911’deki Kosova’yı ziyareti sırasında onarımdan geçmiştir. Ziyaret dolayısıyla türbe onarılmış avlusu kesme taşla döşenmiş yeni bir çeşme yaptırılmış, türbenin bugünkü tamir kitabesi konulmuş ve avluya Reşadiye Medresesi’nin temeli atılmıştır. Türbenin onarımına başlanıldığı 1911 yılında Kosova bölgesinin ileri gelenleri sultan Murad’ın şehit edildiği günün, milli gün olarak ilan edilmesi ve her yıl bütün osmanlılar tarafından bu türbenin ziyaret edilmesin sağlamak için girişimde bulunmuşlardı. Ancak, bir yıl sonra çıkan Balkan Savaşı, bu girişimin gerçekleşmesini engellemiştir. 1912 yılında meydana gelen Balkan Savaşı’ndan sonra türbenin bakımını Sırbistan Hükümeti uzerine alır. 14 Mart 1914 tarihinde İstanbul’da Osmanlı Devleti ve Sırbistan arasında imzalanan Barış Antlaşmasının 10.maddesi gereğince, türbenin bakımı ve onunla ilgili masraflar, Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanacaktır. Ancak, kısa bir süre sonra l. Dünya Savaşı patlak verince, İstanbul Antlaşması da yürürlükten kaldırılır. l.Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi, 2.Dünya Savaşı sırasında da işgal kuvvetleri tarafından türbede bulunan bütün eşyalar yağmalanır. Türbe, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya Devleti tarafından himaye altına alınmış ve 1960-61, 1967 yıllarında esaslı bir şekilde onarılmıştır. Türbe, dört sütuna oturan üstü kubbeli sundurması olan; kare planlı, kubbe ile örtülü bir yapıdır. Tamamen kesme taştan inşa edilen türbede; biri pencerelerin alt sövesinin altında, diğeri çatı hizasında olmak üzere iki silme yapıyı çepeçevre çevirmektedir. Türbenin, kübik kütlesinin üzerinde, kesme taştan sekiz köşeli bir kasnak yer almaktadır. Kurşunla kaplı kubbenin üzerinde hilalli bir alem bulunmaktadır. Yuvarlak kemerli kapı sundurması, kemerler ve sütun başlıklan Meşrutiyet devri üslubundadır. Bununla birlikte Sultan Reşad’m türbeyi ziyareti esnasında çekilen fotograflarda, sundurmadaki kemer aralarının camekanlarla kaplı olduğu ve kemer köşelikleri üzerinde kalem işi süslemelerin olduğu açıkça görülmektedir. Türbenin iç duvarları beyaz renkle boyalıdır. Kubbe içi ve kasnağında kalem işi süslemeler yer almaktadır. Düz yeşil renkli püşîdeyle örtülü sanduka, kalebodurdan yapılmış bir platform üzerinde yükselmektedir. Türbenin zemininin döşemesinde ise; çeşitli halılar kullanılmıştır. 1990 lı yıllarda T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yapılan onarımda, türbe duvarlarına rast gele asılmış bulunan tablo, pano ve halı parçaları kaldırılmış; yanık türbe sanduka örtüleri; baş kısmındaki Arnavut fesi alınmış; sanduka civarındaki kilise şamdanları kaldırılmış; harap vaziyetteki avize sökülmüş; türbe başucundaki bağış köşesi dip köşeye taşınmış; yaklaşık yirmi beş yıldır boya badana yapılmamış olan, türbenin iç duvar yüzeyleri (kubbe kasnağına kadar olan kısımları) sıva tamirleri yapılmak suretiyle Horasan harcı rengine boyatılmış; Türkiye’den getirilen kumaş ve örtülerle sanduka kaplanmış; Arnavut fesi yerine, Konya’da yaptınlan, dönemin Osmanlı Sultan kavuğu konulmuş; sandukanın dört köşesine Osmanlı üslubunda yapılmış yüksek boylu şamdanlar yerleştirilmiş ; sandukanın güney ve kuzeyine ahşap oymalı rahleler, Kuran’ı kerimler ve tesbihler konulmuş.; türbe ziyaretçi defteri ve bu amaçla kullanılan ahşap kürsü sandukanının ayak ucuna alınmış; türbedeki otantik havayı bozan tül ve kumaş perdelerle, kornişler, yerlerdeki koyun postları kaldırılıarak tekke görünümüne son verilmiş; türbe, bekçi kulübesi ve türbedar evinin tüm kırık camları değiştirilmiştir Meşhed-i Hüdavendigar Türbesi’ni ziyaret edenlerin dinlenme ve barınmalarını sağlamak amacıyla Sultan II.Abdülhamid’in vermiş olduğu emir üzerine ‘Selamlık Binası’ olarak anılan iki katlı yapı, 1896 yılında tamamlanmıştır. 1906 yılında ise, binanın 28.065 kuruş sarfiyle onarımı yapılmış ve II.Abdülhamid’in tahta çıktığı 1 Eylül tarihinde törenle açılmıştır. Türbenin haziresinde Hafız Mehmed Paşa ile Rifat Paşa’nın mezarları bulunmaktadır. Avlunun içinde giriş kapısının tam karşısındaki duvarda Sultan Reşad’ın bir çeşmesi, bir de dış duvar yüzeyinde Ali Hacı (Selamlık) çeşmesi yer almaktadır, incelememiz esnasında türbedar Fahri Türbedar (2001)’de vefat ettiğinden, hanımı Saniye Türbedar türbenin bakımı ve türbeye gelen ziyaretçilerle ilgilenmekteydi. Bugünkü türbedar Saniye Hanımın eşi Fahri Türbedar’dan önce babası İshak Türbedar ile hanımı Vezire Türbedar türbede türbedarlık yapmışlardır. Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Diyanet Vakfı ile Kosova Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın katkılarıyla 2005 yılında, sekiz ay gibi kısa bir süre içinde restore edildi. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi

Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi

kosova – mitroviçe şehir merkezinde vlazrit draga caddesinde Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi, Mitroviça’da günümüzde ayakta kalan tek tarikat yapısıdır. Tekke, birlikte yer aldığı türbeyle aynı avluyu paylaşmaktadır. 1991 de Sırplar tarafından yakılan Rifai tarikatına ait tekke binası, tek katlı olup, plansız bir dikdörtgendi. İncelememiz esnasında Tekkenin semahanesinin mihrap duvarı ve doğu duvarının bir kısmının ayakta olduğu tespit edilmiştir. Tekke yakıldığından, günümüzde zikir ayinleri yapılamamaktadır. Türbenin içinde Şeyh Zeynullah’a ait sanduka yer almaktaydı. Yapının ön cephesinde, iki adet pencere açıklığı vardır. Türbenin içinde mezar taşı bulunmamaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh Emin ( Acize Baba ) Tekkesi

Şeyh Emin ( Acize Baba ) Tekkesi

kosova – cakova abdullah paşa kulesi yanında ismail kemal caddesi no :1 Tekkede semahane, kahve ocağı, derviş evi, konaklama yerleri ve türbeler bulunmaktadır. Acize Baba tartından yapılmıştır. Tekkenin hemen girişinde türbelerin yer aldığı bir mekan vardır. Semahane olarak kullanılan mekan ise ikinci kattadır. Semahanede teberler, Sadî sikkeleri ve Sadi tarikatına ait semboller bulunmaktadır. Günümüzde tekke, Sadî tarikatına bağlı olarak faaliyetini devam ettirmektedir. Ahşap karkas sistemli yapıya ek binalar yapılmış ve orijinal yapı arada sıkışık durumda kalmıştır. Tüm ahşap elamanlardan çıtalı tavan, döşeme, kapı, pencere vb. çoğunlukla yeniden yapılmıştır. Avlu duvarı girişinde, hicrî 1306 (miladî 1888-89) tarihli bir kitabe bulunmaktadır. Türbe girişindeki bu kitabede Arapça yazılı şu ibare yer almaktadır: Ya hu Kale Aleyhi s-seldm İza tehayertüm Fil-umüri Feyeste înü ehli’l-kubür; Sene 1306″. Dış kapının girişindeki kitabede “Allahü la-ilahe illa hu, sene 1306” tarihi yazıtı bir ibare bulunmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Cakova Bektaşi tekkesi ve türbesi

Cakova Bektaşi tekkesi ve türbesi

kosova – cakova -Cakova merkezinden uzakta şehrin kenar mahallelerinin birinde Tekkenin ilk kurucusu tamir kitabesinde belirtildiği üzere, Hacı Adem Baba’dır. Tekke, Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’taki Bektaşî tekkelerinin merkezi olarak bilinmektedir. Her yıl düzenli olarak Bektaşi Kurultayları bu tekkede yapılmaktadır. Tekke çok geniş bir alanda kurulmuştur. Tekke’de geç dönemlere ait meydan evi, kahve ocağı, derviş evi, misafir konağı, kütüphane, toplantı salonları ve türbe yapıları bulunmaktaydı. Türbede 7 Bektaşi babasına ait kabir bulunmaktadır. Giriş kapısında Bektaşi sikkesi olan bir kitabe yer almaktadır. 1999’daki Kosova Savaşında tekkedeki yapılar Sırplar tarafından kundaklanarak önemli ölçüde tahrip edilmiştir. Tekke Tamir Kitabesi Hüvel-mecid Bismillahirrahmanirrahim vel-muhsî Ya ilahî bu naye ta ebed afet-i mübad Künbed-i mîna felek durdukça hem abad-ı bad Abdul-Hamid Han sani devlet-i bakî ola Kim bunun asrında bu ali bina olmuş küşad El-hac Adem Baba bu dergah-ı inşa edub Eyleydin imdad-ı mihbanın ola ervah-ı şad iki kardaş bu bina tecdidine bais olub Hüseyin Perpuç-zadegan Mahmud ver isminin nihad Bezl-i gayret kıldılar al-i soluk aşkına Ruhları dareynde mesrur ola yarab bir murad Dervişan sıfatıyla edile muttasıf Bunların revanını rahmetle eyle yad”. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Maraşlı Ahmet Tahir Memiş Efendi

Maraşlı Ahmet Tahir Memiş Efendi

istanbul – fatih camii haziresinde Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Nef‘î Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri’de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Konukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yüksek öğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi ile Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih türbedarı diye tanınan Halvetî-Şâbânî şeyhi Ahmed Amiş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti. Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiâmı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vâiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941’de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947’de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954’te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin yanında toprağa verildi. Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi, son olarak adını duyduğu Hamzavî-Melâmî kutbu Seyyid Abdülkādir-i Belhî’ye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih türbedarında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amiş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedarı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşad makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927’de vefatı üzerine halifesi olarak irşad faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı. Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mes̱nevî’si ile Dîvân-ı Kebîr’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve râbıtayı esas alan bir seyrüsülûk usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşad etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amiş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halvetî-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlere Evrenoszâde Sâmi Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres, Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoğlu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mes̱nevî konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den istifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir. Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmamıştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilâhiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanî anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır. Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır. Hu / Mişkat-i feyz-i nübüvvet, / misbah-ı sırr-ı velayet, / pîşva-yı ehl-i vuslat, / mukteda-yı salikîni hakîkat, / tacü’l-ürefa fahrü’lulema, / Ahmed Tahir Memiş Maraşî / el-Halvetî eş-Şabanî / ruh-i şerîfîçün et-Fatiha. / Tarîh: “ya mefhare’l arîfîn” /10 Zi’lkade 1373/11 Temmuz 1954 Hu / Peygamberlik feyzinin ışığı, / velîlik sırrının kandili, /Allah’a ulaşanların önderi, / hakîkat yolcularının rehberi, / ariflerin tacı, alimlerin sururu / Halvetiyye’nin Şa’baniyye kolundan / Maraşlı Ahmed Tahir Memiş / (Efendi’nin) ruhu için Fatiha. / Tarih: “Ey irfan sahiplerinin iftiharı”/11 Temmuz 1954 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları – Diyanet islam Ansiklopedisi

📍 İstanbul
Amasyevi Halil Efendi ( Şeyhülislam )

Amasyevi Halil Efendi ( Şeyhülislam )

istanbul – fatih camii haziresinde Osmanlı devrinin 114. şeyhülislamıdır. 1804’de Çorum’un Mecitözü ilçesinde Mustafa Efendi’nin oğlu olarak doğdu, llköğrenimini Amasya’da yaptıktan sonra orta ve yüksek öğrenim için Konya’ya gitti. Eğitimini tamamladıktan sonra geldiği Istanbul’da 1835’de müderris oldu. 1861’de İstanbul Kadılığı Bab naipliği’ne (kadı vekili) getirildi. 1864’te Mahreç Mevleviyeti’ne yükseltildi. 1865’te Kassam-ı askerilik görevine, 1866’da Fetva Eminliği’ne (Fetva işleriyle meşgul olan dairenin başkanı) atandı. Kendisine 1867’de Mekke, 1868’de de Istanbul payesi verildi. 1870’de Hac dönüşü Mecelle Cemiyeti üyeliğine getirildi. Burada Ahmed Cevdet Paşa’yla uzun süre birlikte çalıştı. 1873’de Anadolu Kadıaskeri oldu. 1877’de açılan Birinci Meclis-i Mebusan’a ayan azası olarak girdi. 1877’de Sultan II. Abdülhamid tarafından şeyhülislamlığa getirildi. 8 ay 23 gün kadar şeyhülislamlık yapan Halil Efendi, 1878’de azledildi, Azline sebep olarak Fetva Emini iken, Sultan Abdülaziz’in hal’i için gerekli Fetvayı hazırlaması gösterilmektedir. Halil Efendi bu dönemde birçok idari ve siyasi toplantıya katılmış, önemli kararların alınmasında rol oynamıştır. Özellikle Sultan Abdülaziz’in hal’ine dair Fetvayı Midhat Paşa’nın istesi üzerine hazırladığı, Cevdet Paşa’nın Ma’ruzat adlı eserinde yazılıdır. Ahmed Cevdet Paşa, yakından tanıdığı Halil Efendi’yi ulemadan bir zat olduğu halde “umür-ı hariciyesi kıt”, çocuk gibi her şeye aldanan ve devlet erkanı tarafından aldatılabileceğine ihtimal vermeyen saf, kişiliği zayıf bir kimse olarak tanımlamaktadır. Ayan azalıgı görevi devam ederken 1880’de Istanbul’da vefat etti. Fatih Camii Hazîresi’ne defnedildi. Ahmed Cevdet Paşa’ya da hocalık etmiş olan Halil Efendi, fıkıh bilgisi yüksek bir kişi idi. Murassa Mecidî ve Birinci dereceden Osmani nişanlarıyla ödüllendirilen Amasyevî Kara Halil Efendi’nin din ve şeriat üzerine yazılmış edebî taşlama yazıları ve telif eserleri vardır. Hüve’l-Hayyü La-yemüt Esatize-i izam ve fukaha-yı benamdan Şeyhü’l-islam-ı esbak Amasyevi es-Seyyid Halîl Efendi’nin rühuna ve kaffe-i ehl-i iman ervahına Fatiha. Fî 27 Muharrem sene 1298 Çarşamba O, ölümsüz diridir. Büyük üstadlardan ve tanınmış fıkıh bilginlerinden ve eski şeyhülislamlardan Amasyalı Seyyid Halil Efendi’nin ruhuna ve bütün müminlerin ruhlarına Fatiha. 30 Aralık 1880 Çarşamba Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

📍 İstanbul
Harputlu Hace İshak Efendi

Harputlu Hace İshak Efendi

istanbul – fatih camii haziresinde 1803 yılında Harput’a bağlı Perçenç köyünde doğdu. Bu yüzden “Harputlu İshak Efendi” olarak da bilinir, ilk öğrenimini Harput’ta yapmış, daha sonra İstanbul’da Fatih Sahn-ı Seman Medreseleri’nde eğitimini tamamlayarak icazetname almıştır. Sarf ilmini Abdullah el-Harputîi’den, nahiv ve mantık ilmini Seyyid Hacı Ali el-Harputi’den, belagat ve usul ilmini Mustafa el-Vidini’ den aldığı kaynaklarda yazılıdır. Tefsir ilmini Hacı Ömer el-Akşehirli’ den, kelam, felsefe (hikmet), hadis ve fıkıh ilmiyle beraber diğer akli ve nakli ilimleri ise, İmamzade olarak bilinen Muhammed el-Said’ den öğrenmiştir. Hocaları arasında, Müftüzade Seyyid Muhammed b. Yusuf ve Muhammed b. Hibetutlah b. Muhammed en-Naci’ nin de bulunduğu bilinmektedir. Hoca İshak Efendi icazetini aldıktan sonra Harput’a giderek Meydan Camii Medresesi’nde görev yapmış, iki yıl kaldıktan sonra Istanbul’a dönmüştür. Fatih medreselerinde dersler vermiş, Valide Mektebi’nde hocalık yapmıştrr. Daha sonra Saray şehzadegan hocalısına getirilmiş, Sultan Abdülaziz Han’ in teveccühünü kazanmıştır. Ayrıca kendisine Huzur dersleri hocalığı görevi verilmiştir. Buradan 1868’de “Mevleviyet ihrazı” (Müderrislikten sonraki ilmiye rütbesi) dolayısıyla ayrılmıştır. Bu vesileyle, 1866-1870 tarihleri arasında dışarıdan gelen yabancı ilim adamlarıyla zaman zaman ilmi diyaloglarda bulunmuştur. Harputlu İshak Hoca, Sultan II. Abdülhamid zamanında İstanbul payeliği rütbesini alarak Evkaf nezareti komisyonuna üye olarak atanmıştır. Ayrıca Darü’l-Maarif rüşdiye mektebi hocalısı, Isparta ve Medine kadılığı görevlerinde de bulunmuştur. Memuriyetten ayrıldıktan sonra tendini tamamen ilmi çalışmalara vermiştir. 11 Nisan 1892 tarihinde 89 yaşındayken vefat ederek Fatih Cami Haziresi’ne defnedilmiştir. “Şemsü’l-Hakika” ve “Ziyaü’l-Kulüb” adlı eselerinin yanında ayrıca kelama, sarf ve nahive ait risaleleri vardır. Bunlardan başka İbni Sina’nın meşhur “Şifa” adlı eserini “İstişfa fî Tercümetü’ş-Şifa” adı ile Türkçe’ye çevirmiştir, fakat bu önemli tercüme yayımlanmamıştır. Ya Erhame’r-Rahimin Ulema-yı amilin ve müellifin-i kiramdan Harputi meşhur Hace Ishak Efendİ’nin ruhiçün Fatiha. Fi 13 Ramazan sene 1309 Ey merhametlilerin en merhametlisi (Allah) İlmiyle amel eden ve kitaplar yazan bilginlerin önde gelenlerinden Harputlu (Elazığ) meşhur Hoca Ishak Efendi’nin ruhu için Fatiha. 11 Nisan 1892 Müminlerin muhibbi , dinsizlerin nasırı ” Şemsü’l Hakika” ve ” Ziyaü’l – Kulüb” gibi / bir çok telifti dinyyesiyle şöhret enkaz-ı afak olan ( Müslümanların dostu , dinsizlerin nasihatçısı, Şemsül Dakika ve Ziyaul Lulüb gibi yazdığı bir çok dini eseriyle meşhur olan ) Merhum-ı müşarun aleyh ” Dostuyla dost olup / düşmanıyla uğraşan kul, efendisinin kapusundan ayrılmaz ” der idi. ( merhum ” dostuyla dost olup düşmanıyla uğraşan kul, efendisinin kapısından ayrılmaz” der di Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

📍 İstanbul

Gördes Türbeleri

Kayacık’ta bulunan Çatalkaya’da Seyfi Dede yatırı mevcuttur. Bu yatırın dışında Saruhanoğulları döneminden kaldığı ileri sürülen Lale Peder ve Kurt Dede isimli yatırlar bulunmaktadır. Kıranköy’de Hasmel, Tekke, Yaran, Yaldırık, Mutullah yatırlar ı bulunur. İlçeye 12 km. mesafede bulunan Efendili köyünde Yaran Dede yatırı bulunur. İlçeye 16 km. mesafede bulunan Balıklı köyünde Menteş Sultan , yakınlarında Şakir Efendi türbesi bulunmaktadır. İlçeye 25 km. mesafede bulunan Kıymık köyünde Çırpılı yatırları vardır. İlçeye 12 km. mesafede bulunan Bayat ve 20 km. mesafede bulunan Dereçiftlik köylerinde dede mezarları bulunur. İlçeye 20 km. mesafedeki Şeyhyayla köyünde 2001’de türbesi inşa edilen ve köyün kurucusu kabul edilen Şeyh Mehmet’in kabri vardır. Ayrıca, eski Gördes’te ismiyle anılan mezarlıkta medfun bulunan Hüseyini Baba ve Bayram isimli iki yatır olduğu bilinir. Bursalı Mehmed Tahir, Camiü’l Nasayih isimli eserin sahibi olarak tasavvufi şiirler yazan eski şairlerden Hüseyni ile Gördes’te ziyaret edilmekte olan Hüseyni’nin aynı kişi olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu kaydeder “İlahi sensin olan hallak u mevla Ki zatındır münezzeh kadrin ala” Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gördes, Manisa
Sinan Musa Efendi

Sinan Musa Efendi

Manisa – Demirci – sinan camii şerifi Demirci Merkezinde Sinan Camii yanındaki türbesindedir. Zahir ve batın ilimlerinde çok üstün idi. Hayatı düşmanla cihad etmekle geçti. Oğullarıda kendine destek verdiler. Sonunda şehit oldu. Demirci Fatihlerinden olduğu söylenir. Türbesinde kendi kabri dışında sırası ile oğlu Hüseyin , oğlu Tahir , kızı Aişe kızı Şadiye yatmaktadır. Ziyaretcisini karşılarken söylediği Şiir; Sinan ım Sinan Tamamdır Hakka iman Hoş geldin İlban ım İlban Öperim ayaklarının altını Bana inan Türbeye yazılması için bunun Değiştirilmiş hali ; Tamdır bende hakka iman Zahir -u batını Allah için yanan Sözlerim doğrudur bana inan Burada ehli beytim ile ben Sinan ım Sinan Büyük Alim Mücahid Mana eri ve şehid…. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Demirci, Manisa
Şeyh İzzeddin Efendi

Şeyh İzzeddin Efendi

manisa – demirci – sinan camii şerifinde Şeyh İzzeddin Efendi, Sinan Efendi Camii avlusundaki türbenin önünde sarıklı taşların bulunduğu yerde soldan birinci kabirde yatmakta olup Kadiri tarikatının şeyhlerindendir (öl.1843). İstanbul Beşiktaş semtindeki Yahya Efendi dergahından icazet almıştır Sinan tekkesinde vefatından sonra oğlu Şeyh Hüseyin Efendi (v. 1865), onun vefatıyla da torunu Şeyh Ethem Efendi, ve Şeyh Hüseyin Efendi (v.1916) tekkenin şeyhi olur. Bundan sonra tekkenin işlemediği nakledilir. Halk arasında İzzeddin Efendiyle ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Sındırgı’dan üç kişi şeyh İzzeddin Efendi’nin namını işitirler ve bunu tetkik için ziyaretinde bulunup eğer onda istedikleri kerametleri görürlerse hizmetine girip derviş olmak niyeti ile yola çıkarlar. Yolda gelirken üçü de şeyhten görmek istedikleri kerameti anlatırlar. Birincisi, “biz oraya varınca 13-14 yaşında fidan gibi bir kız kahve tutarsa bu zat büyük velidir”, der. İkincisi, “benim karnım aç arkadaş. Bize yemek ikram ederse”, üçüncüsü ise, “bu kış mevsiminde ve karlı havada dalından yaprağı ile beraber yeni kopmuş üzüm ikram ederse büyük zattır”, der. Onlar Demirci’ye doğru gelirken, şeyh manevi yoldan bu üç şahsın durumlarına ve kendisinden neler beklediklerine vakıf olmuş, bir dervişine eline sepeti alarak Çaylak mevkiindeki bağından bir sepet üzüm getirmesini emretmiştir. Sepetle bağdan üzüm getiren derviş Tenekeli Tekke şeyhlerinden Galip Efendi’dir. Mürid her tarafın karla kaplı olduğu böyle bir kış gününde bağda üzümün olmayacağına ve şeyhin sapıttığına hükmederek kendi kendine söylendiği halde emre itaat ederek bağa gidip asmaların karlarını silkelediğinde, üzümlerin bütün tazelik ve nefasetiyle dallarda sallanmakta olduğunu şaşkınlıkla görür. Gözlerini uğuşturup bir salkım üzüm yiyerek şeyhine teslimiyeti artar. Sepeti üzümle doldurarak döner. Tekkede ise yemekler hazırlanmaktadır. Aradan bir süre geçtikten sonra üç şahıs gelir ve müridler tarafından karşılanırlar. Müridler gelenlere şeyhin kendilerinin geleceğini bildirerek karşılayıp gerekli ağırlamanın yapılmasını emrettiğini söylerler. Bir müddet sonra şeyh gelenleri huzuruna kabul eder. Hal hatır sorduktan sonra 13-14 yaşlarında fidan gibi bir kız hepsine de kahve ikram etmiş ve birincinin dileği olmuştur. Sohbetten sonra yemek yemeğe davet edilince de ikincisi başını önüne eğmek mecburiyetinde kalmıştır. Fakat üçüncü şahıs bu olanları normal karşıladığı için bıyık altından gülmektedir. Yemekten sonra tam sofra kaldırılacağı zaman bir sepet taze üzüm getirilip sininin üzerine dökülünce bu kerametleri o da kabul etmek zorunda kalmış, böylece şeyh İzzeddin Efendi’nin büyüklüğüne kalpleriyle tam manası ile inanıp bu tarikata intisap etmişlerdir. Bu zatların Sinan Efendi Dergahının mihrabının arkasında gömülü olduğu nakledilir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Demirci, Manisa

Ahmet Aşkı Efendi

manisa – demirci -marifi tekkesinde Koyunoğlu Tekkesinin arazisinde Mustafa Lütfi Efendi’nin oğlu olup tekkenin şeyhliğini yapmış olan Ahmet Aşki Efendi yatmaktadır. Ahmet Aşki Efendi’nin ölümünden sonra oğlu İlyas Efendi tekkenin şeyhi olur. Ahmet Aşki Efendi Kartal’daki merkezde Şeyh Ali Sabit Efendi’ye sekizbuçuk sene hizmet ederek icazetname alır ve Demirci’ye gelip vazifeye başlar. Marifi şeyhi Seyyit Koyunoğlu Ali Galip Efendi’ye ait bir şahide üzerinde 1914 tarihi bulunmaktadır. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Demirci, Manisa
Sarı Saltuk – Alaşehir

Sarı Saltuk – Alaşehir

manisa – alaşehir – yeşilyurt İlçeye 15 km. mesafede bulunan Yeşilyurt beldesinde her yıl ‘Sarı Saltuk ve Türk Büyüklerini Anma Etkinlikleri’ gerçekleştirilir İlahiler eşliğinde türbe ziyareti yapılır. Sarı Saltuk’un türbesi başında okunan Kur’an-ı Kerim’den ve edilen duaların ardından tören alanına gidilir. Sarı Saltuk Anadolu ve Balkanların Türkleşip müslümanlaşmasındaki etkisiyle adı etrafında menkıbeler oluşmuş bir alperendir Sünni ve Alevi çevrelerce farklı yönleriyle benimsenmiş olan Sarı Saltuk’un tarihi kimliği mitolojik kimliğinin gölgesinde kalır. Hakkında kaleme alınmış olan eserlerin en müstakil olanı, Cem Sultan’ın, onun türbesini ziyaret edip menakıbını dinledikten sonra Ebu’l Hayr Rumi’ye yazdırdığı Saltukname’dir. Hayatının 1297’ye kadar olan dönemi tarihi bilgilerle kısmen irtibatlandırılabilirse de, 1263’ten öncesine ait bilgiler muğlaktır. Hacı Bektaşi Veli’nin halifelerinden olan Sarı Saltuk’un Anadolu ve Balkanlar’da çok sayıda türbe ve makamı bulunmaktadır. Bu türbelerin bazıları Müslümanların yanı sıra Hristiyanlarca da kutsal kabul edilmektedir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Alaşehir, Manisa
Akhisar Türbeleri

Akhisar Türbeleri

Sinaneddin-i Yusuf Bini Pir Ahmet Sinaneddin-i Yusuf Bini Pir Ahmet, günümüzde Aynalı Camii diye bilinen camiinin asıl kurucusu ve asıl vakıfıdır. Caminin eski adı Sinan Kadı Efendi Camii’dir. Fetihten sonra Akhisar’da yapılan ilk camii olma özelliği taşıyan Köhne (köfünlü) Cami’nin avlusunda mezarı bulunmaktadır. Bağdatlı Oğlu Şeyh Hacı Mustafa Efendi Bağdatlı Oğlu Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Rufai Tarikatı şeyhlerinden olan bilgin bir kişidir. Ulucami mahallesindeki bir binayı tekke ve mescit olarak kullanmışlardır. 1895 yılında vefat eden Hacı Mustafa Efendi çarşıda dört dükkan vakfeder. Kömürcülü Müderris Hacı Bekir Efendi, Nakşi ve Uşaki tarikatına bağlı olup kendi köyünde vefat etmişve ilçeye 45 km. mesafede bulunan Kömürcü köyü camii bahçesine defnedilmiştir. Abdil Musa Türbesi İlçeye 30 km. mesafede bulunan Sırtköy’de vatani göreve gönderilen gençler için köyün çıkışında bulunan ve türbe adı verilen yerde (burası muhtemelen Abdil Musa kabridir) bütün köyün katılımıyla asker duası yapılarak gönderilir. Musaca Dede İlçeye 17 km. mesafede bulunan Musaca köyünde Halife Sultan ismiyle de anılan Musaca Dede yatırı bulunur. Sindel Baba İlçenin Palamut bucağına bağlı bir Avşar köyü olan yerleşim yerinin, ismini Sindel Baba isimli Çökekli Dede’den aldığı ileri sürülür. Sindel Baba’nın bugün dağılmış olan Çökek köyünde bir zaviyesinin olduğu söylenir. Burada dört türbe olup her sene belirli zamanlarda her türbeye ayrı ayrı hayırlar yapılır. Lokma dökülür halka dağıtılır, gözleme yapılır, çorba pişirilir. Ahsen Dede İlçeye 27 km. mesafede bulunan Doğankaya (Görenez) ile Sarnıç köyleri arasındaki bir tepe üzerinde türbesi bulunan Ahsen Dede önce Görenez köyüne gelir107 . Bir süre sonra köyden ayrılarak dağa çekilir ve burada münzevi bir hayat yaşar. Vefat ettiğinde buraya defnedilir. Anlatılır ki, burada kimsesiz ve garip kaldığından başka yerlerden gelen ziyaretçiler, Görenez‘in adı göremez derler. Çünkü o köyden bu zatı bilen yoktur. Nihayet o zamanın insanlarının torunları bir zatın delalet ve işaretiyle bu merhum ve muhterem zatı bulurlar ve büyük külfetlerle 1995 senesinde bir türbe yapıp ziyarete açarlar. Sami Efendi Horasan’ın Şanlıdere köyünde medfun bulunan merhum Hacı Hafız Kamil Efendi 500 sene evvel kardeşi Selim Efendi ile Sami Efendiyi bu bölgeye irşad için gönderir. Sami Efendi ağabeyinden on yaş küçüktür ve 59 yaşında vefat etmiştir. Maa Adem köyüne yerleşmişlerdir. Sonradan galatlaşmış olan Mandam köyünün asıl ismi Maa Adem’dir. Görenez köyünde medfun bulunan Seyit Ahmet Efendi ile amca çocuklarıdır. Annelerinin adı Ayşe-i Kebire’dir. Sami Efendi 23 yaşında aynı köyden Hüseyin Efendi’nin kızı Ayşe ile evlenmiştir. Sami Efendi o köyün damadı olduğundan köylülerin isteğiyle 26 yaşında ilçeye 13 km. mesafede bulunan Yenice köyüne yerleşir. Köyde birçok müridi olup Nakşi-Kadiri yoluyla halkı irşad etmiştir. Seyit Ahmet Türbesi Saruhanoğulları döneminde yaşadığı düşünülen Seyit Ahmet’in sonradan türbe haline getirilen kabri Akhisar’ın batısında yer almaktadır. Türbenin çevresi, fakat özellikle kuzeyindeki mezarlık sahasında yer alan çok sayıdaki arkeolojik kalıntı daha çok Hellenistik, Roma ve kısmen Bizans dönemlerine aittir. Saruhanbeyliği kurulduğu sıralarda, Seyit Ahmet Hazretleri etrafındaki mücahitlerle birlikte bu beldeye yerleşir. Seyit Ahmet Baba Vakfı ile Medresesi zaviyesi, tekkesi mevcut olduğu Vakıflar Genel Müdürlüğünde tescil edilmiş vaziyettedir. Akhisar’ın en eski mezarlığı, müslümanların ilk defnedildiği yer olan, buradaki yerleşim yeri 1170’lerden başlar. Saruhanbeyliği kurulduktan sonra da buraları tamamen müslümanların hakimiyetine geçer. Aşağı yukarı son 50 yıl terkedilmiş durumdayken, ileride yine bu mezarlığın, devamlı kabristan olarak kalabilmesi için, 17 bin metre kare alan, tamamen koruma altına alınır, etrafı tellerle ve direklerle çevrilir. 500 tane selvi dikilir ve Seyit Ahmet’in türbesi de yeniden restore edilir. Mescidi, türbesi, mutfağı, yemekhanesi, kadın ve erkeklerin ayrı ayrı abdest alma yerleri ile beraber tamamen yenilenir. Türbe etrafında bulunan koridorlar özenerek yapılır. Burada dileyenler mevlüd okutur, kelimeyi tevhid’ ler çekilir. Seyit Ahmet Baba vakfı binlerce dönüm arazisi olan bir vakıftır.

📍 Akhisar, Manisa
Manisa Merkez Türbeleri

Manisa Merkez Türbeleri

Vak Vak Sultan Türbesi Vak Vak Sultan Türbesi’nin Kadirî dergâhı olduğu rivayet edilmektedir. “Camii Kebir Mahallesi yakınında, Seyyid Hoca mahallesinde, Bizans’ın sur haricine muttasıl kısmında Vakvak Sultan türbesi vardır. Bu türbenin avlu kapısı caddeye nâzırdır. İçeriye girildiği vakit ufak bir avlu göze çarpar. Türbeye muttasıl ufak bir mescidin kubbe ile örtülü olduğu görülür. Vakvak Sultan’ın aldığı garip unvan hakkında şunlar nakledilir. Manisa Selçukîler tarafından istila olunurken Vakvak Sultan askerî kumandan idi. Bizans askeri firar ile arkalarına bakmayacak derecede inkisar-ı hayale, zaaf-ı mânevîye duçar olmuştu. Vak Vak Sultan; Bizans maneviyatının zaafına hayret ederek, -Bak, Bak! diyerek şaşkınlığını gizleyememişti. Bilahare bu cümle tahrifen ‘vak vak’ demekle Vak Vak Sultan unvanı bir an’ane şeklinde intikal eylemiştir. Bugün türbenin altındaki yol üzerinde Vak Vak Çeşmesi ismiyle bir çeşme bulunmaktadır. Yirmiiki Sultan Türbesi Anafartalar Mahallesi Konuk Sokakta yer alan Yirmi İki Sultan Türbesi’nin kitabesi yoktur. Bu bakımdan yapımı ile ilgili bazı çelişkiler bulunmaktadır. Bazı kaynaklar türbeyi XVI. yüzyıla tarihlendirmektedir. Beyazıt oğlu Şehinşah tarafından yaptırılmış olduğu kabul edilir. Bununla beraber Sultan II. Mahmut (1808- 1839) zamanında yapıldığı da ileri sürülmektedir. Manisa’da ölen 22 Osmanlı Sultanı için bu türbenin yapılmış olduğu kabul edilir. Kültür Bakanlığı envanterine kayıtlı olan türbede, 1886 yılında yaptırılan bir onarım sırasında, sıva üzerine yaptırılan peyzaj ve kalem işi süslemeler, yakın bir tarihte Vakıflar Genel Müdürlüğünce yaptırılan restorasyonda kaldırılmış, kurşun kaplama yerine kubbeye şap işlemi uygulanmıştır. Kesme taştan sekizgen planlı türbenin üzeri kubbe ile örtülmüştür. Giriş ve mihrap duvarı dışında kalan duvarlara birer pencere açılmıştır. Kuzey yönünden içeriye girilen yuvarlak taş kemerli kapısı bulunmaktadır. Türbe içerisinde dışarı taşkın olmayan basit, yuvarlak bir mihrap yer alır. İçeride sekizi kavuklu olmak üzere yirmi iki sanduka bulunmaktadır. Türbenin yanında daha önce bulunduğu söylenen cami Manisa yangını sırasında yanmış, sonra da onarılmayıp yıktırılmıştır. Attar Hoca Attar Hoca’nın kabri, karaköy semtinde bulunan ve 1480’de yaptırılmış olan Attar Hoca Camii’nin son cemaat mahallinde, minarenin yanındadır Eyne Gazi Mahallesinde daha sonraları Attar Ece (Hoca) tarafından bir cami yaptırılmasıyla mahalleye Attar Ece adı verilir. Attar Hoca’nın Saruhanoğulları devrinde yaşamış olan Revak Sultan’ın kardeşi olduğu ileri sürülür Kaynaklardan Attar Hoca’nın testicilik yaptığı ve dükkânının da şimdiki Karaköy Kur’ân Kursu’nun bulunduğu yerde olduğunu öğreniyoruz. Attar Hoca’ya ait şöyle bir menkıbe anlatılmaktadır: “Adamın biri bir gün Attar Ece’nin bir testisini kırar. Sonraki bir gün yine gelir ve bir testisini daha kırar. Üçüncü de yine kasten testisini kırmaya geldiğinde Attar Ece bu şahsı yakalar ve, “senin Hızır olduğunu herkese söylerim”, der. Hızır (a.s.), “Ne olur söyleme” der. Attar Ece de, “ o zaman günde bir vakit namazı bu camide kılar isen söylemem” der. O günden beri Hızır (a.s.)’ın bu camide hergün bir vakit namaza geldiğine inanılmaktadır. Cami yapılacağı zaman, vakıfın cami alanının geniş tutulmasını istemiş olduğu, bunun sebebini soranlara da, “gün gelecek burada çocuklar oynayacak” diyerek, ileride bir gün burada bir Kur’ân kursunun yapılacağına işaret etmiş olduğu anlatılır. Terzi Ahmet Dede Türbesi Peker Mahallesi Adalet Sokak’ta yol kenarında bir bahçe içine alınmış bulunan Terzi Ahmet Dede Türbesi, kare planlı kübik bir yapıdır. Doğu cephesindeki dikdörtgen formlu kapıya giriş sağlanmış, kiremit örtülü kubbe bingisi olarak pandantif kullanılmıştır. Yedi Kızlar Türbesi Dere Mahallesi’nde Çaybaşı Deresi’nin yakınında bir çıkmaz sokak içerisinde bulunan Yedi Kızlar Türbesi’ne bu isim halk tarafından yakıştırılmış ve burası XIV. yüzyıldan bu yana bir ziyaretgâh olmuştur. Günümüzde genç yaşta ölen kız ve gelinlerin çeyiz ve duvaklarından bazı parçalar sandukaların üzerine örtülmektedir. Türbede gömülü olan kişilerin kim oldukları bilinmemekle beraber Saruhanoğulları’nın eşlerinin burada yattığı, ön sıradaki sandukanın Gülgün Hatun’a ait olduğu sanılmaktadır. Türbe yontma taş ve moloz karışımı bir duvar işçiliği göstermektedir. Türbenin önünde kubbeli bir giriş sahanlığı bulunmaktadır. Türbe kare planlı olup üzeri çatı ile örtülüdür. İç mekan biri kapı üzerinde diğerleri de kuzey, güney ve batı yönlerinde yer alan birer pencere ile aydınlatılmıştır. Türbe içerisinde ön sırada üç, arka sırada da dört tane olmak üzere toplam yedi sanduka bulunmaktadır. Bugün yapı restore edilmiş olup ziyarete açıktır. Tezveren Dede Türbesi Tezveren Dede’nin on yedinci yüzyılda yaşadığı kabul edilir. Türbesi, Ege mahallesinde Sevinç Sokağı’nın ortasında olup günümüzde ziyarete açıktır. Yapının bulunduğu yerde vaktiyle bir zaviye ve bir de mescit bulunduğu ileri sürülür. Fakat her iki eser de günümüze ulaşamamıştır. Vaktiyle bu alanda geniş bir mezarlık bulunuyor ve Osmanlı döneminde türbenin bulunduğu yer Terzioğlu Mahallesi olarak tanınıyordu. Türbe kare planlı, kesme ve moloz olup üzeri kiremitli bir çatı ile örtülmüştür. Çeşitli dönemlerde onarılmış, üslubundan kısmen de olsa uzaklaşmıştır. Kaynaklarda Tezveren Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgiye rastlanmaz. 1639 yılına tarihlenen türbenin girişi batı yönünde olup duvarlarında vaktiyle birer pencere bulunuyordu. Ancak bu pencereler sonraki dönemlerde örülerek kapatılmıştır. Arap Dede Türbesi Şehitler Mahallesi Kamil Su Caddesi No:27’de XIX. Yüzyıla tarihlenen Arap Dede türbesi mimari bakımdan bir değeri olmadığı için konut olarak kullanılmaktadır. Konutun dar avlusunun güney tarafındaki kareye yakın planlı üstü kapalı mekan, türbe olarak düzenlenmiştir. Arap Dede Türbesi (Arap Abdullah Dede) adıyla anılan türbenin 30-40 sene evveline kadar üstü açık ve yakın çevresinde yapılar olmayan bir anonim mezar (yatır) olduğu öğrenilmiştir. Türbe günümüzde metruk haldeki evlerin arasında kalmıştır. Sokağa cephesi bulunmamaktadır. Saruhan Bey türbesi Sultan Camisinin karşısında ve Muradiye külliyesinin batısındaki meydanda yer alan türbenin Saruhan Bey’e ait olduğu ileri sürülür. Bu türbenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Kuzey yönündeki giriş kapısı üzerinde kitabe yeri bulunuyorsa da kitabe günümüze gelememiştir. Beyliğin kurucusu olan Saruhan Bey’in 1345-1346 yılında öldüğü dikkate alınırsa, türbenin de XIV. yüzyıl ortalarında, torunu İshak Bey tarafından yaptırılmış olduğu kabul edilebilir. Yörükoğlu, türbe hakkında şunları kaydeder “Mamafih bu türbeye yalnız kendisi değil, oğullarından İlyas, Süleyman ve Hızır Şah Beyler de defnedilmiştir. Türbenin bulunduğu mahalleye “Körhâne” tesmiyesi; Fâtih’in hocası Molla Hüsrev’in bu mahalde ikamet etmesinden, “Gûrânî mahalle”sinin tahrîf edilmesinden neş’et etmiştir.” Türbe kaba yontma taş, tuğla ve çevredeki antik yapılardan toplanmış olan devşirme malzeme ile yapılmıştır. Dikdörtgen planlı türbenin kuzey yönünde giriş kapısı yer alır. Kapının iki yanındaki birer küçük pencere açıklıkları tuğla örgülü, yuvarlak sağır kemerlerle çevrilmiştir. Giriş kapısını ve bu pencerelerin bütününü, cephenin tümüne hakim tuğla örgülü sivri bir kemer çevirmektedir. Girişteki sivri tonoz örtülü bölüm ile kubbeli lahdin bulunduğu bölüm birbirlerinden mimari bir eleman ile ayrılmamıştır. Ancak lahit odası ön mekândan daha geniş ve yüksek tutulmuş olup üst örtüde de bir farklılık göze çarpmaktadır. Lahdin bulunduğu odanın doğu duvarında açılmış kapının türbenin başka bir yapı ile bağlantısı olduğunu göstermektedir. Bu konuda araştırma yapan İlhami Bilgin, “Buradaki duvar izlerinin türbeye bitişik bir yapının varlığından başka, türbe ile ek yapının, inşa edilirken birlikte planlanıp yapılmadıklarını; türbenin inşasından sonraki bir tarihte yapılan ek yapıyla türbe arasındaki bağlantıyı sağlamak üzere türbenin doğu pencerelerinden birinin kapı haline dönüştürüldüğü” sonucunu çıkarmaktadır. Buradaki ek binanın ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı da bilinmemektedir. Türbenin altında bir mumyalık kısmı bulunmaktadır. Ayrıca üzeri de tromplu bir kubbe ile örtülmüştür. Girişin iki yanındaki pencereler dışında diğer üç kenarında ikişer düz lentolu pencere bulunmaktadır. Ancak türbe birkaç kez onarım geçirdiğinden bu pencerelerin orijinal olup olmadıkları da tartışmalıdır. Türbe 1974 yılında onarılmış olup yanındaki meydana Manisa Ticaret Odası tarafından Saruhan Bey’in heykeli dikilmiştir. Saruhan Bey tarafından fethedilişi gününün 1313 yılının Regaip Kandiline tesadüf etmesi sebebiyle, o günden günümüze Regaip Kandili ile Manisa’nın fethinin birlikte kutlanması gelenek haline gelmiştir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa
Hasan Rüşdi Efendi

Hasan Rüşdi Efendi

Manisa – merkez’de – Nişanca Paşa camii haziresinde Şeyh Ahmed Vehbi Antaki nin yanında Hasan Rüştü Efendi 1834 yılında Sandıkçı Emin Ağanın oğlu olarak Manisa’da dünyaya gelir. Çocuk yaşta Entekkeliler Rufai Marufi dergahına intisap eder ve ilk eğitimini şeyhi Ahmet Vehbi Antaki Efendi’den alır, Daha sonra şeyhi, Hasan Rüştü Efendi’yi Azadlızade Ömer Efendi’ye teslim eder. Ondan da Arapça ve Farsça öğrenir. Tekkede çeşitli hizmet faaliyetlerinde bulunur, 23 yaşında Şeyhi Ahmet Vehbi Antaki Efendi’nin kızı ile evlendirilir ve hilafet verilerek posta oturur. Ne var ki, Ahmet Vehbi Efendi, Hasan Efendi posta oturmadan altı yıl evvel vefat etmiş, dergaha bilinen bir halife bırakmamıştır. Ancak kendisinin Turgutlu postişini olan Hüseyin Şevki Efendi bir Ağustos ayı sonu bağda üzüm kesmekte iken aniden işi bırakıp dervişleri ile beraber Manisa’ya doğru yola çıkar. Ilıcak suyu adlı mevkie gelince dervişlerine beklemelerini söyleyip doğruca Ahmet Vehbi Antaki Efendi’nin evine, Meryem hanıma giderek Şeyhi Ahmet Efendi’nin sır katibi olduğunu ve kendisine ‘Kara Hasan’ lakaplı Hasan Rüştü Efendinin şeyh olacağını konuştuklarını, ancak bunu söylemek için manevi bir işaret beklediğini ve o işaretin zuhur etmesi sonucu aniden işi gücü bırakıp geldiğini söyler. Ayrıca Hasan Rüştü Efendi’yi Ahmet Vehbi Efendi’nin kızı ile de evlendirmek istediğini belirtir. Meryem Hanım ise, 14 kızı olduğunu bu kızlardan 12’sinin vefat ettiğini, zaten dergaha Ahmet Vehbi Efendi’den sonra her kim şeyh oldu ise yaşamadıklarını anlatır. Denilir ki, bir gece liyakatı olmayan birinin posta oturduğunu ve zikiri yönettiğini gören dergahın eskilerinden Pehlivan Dede içeri girmez ve doğruca Ahmet Vehbi Antaki Hazretlerinin türbesine gider ve ayağı ile Ahmet Vehbi Efendi’nin sandukasına vurarak, “Kalk yalancı şeyh.. kalk! O adam postta oturdukça ben sana yalancı şeyh derim”, diye seslenir. Pehlivan Dede daha türbeden çıkmadan posttaki liyakatsiz şeyhi dört kişi kucaklayarak dışarı taşırlar. Postta oturan adam o anda vefat etmiştir. Olay birkaç defa daha tekrar eder. En fazla yaşayan bir hafta ömür sürer. Olayların böyle olmasına rağmen Turgutlu postnişini olan Hüseyin Şevki Efendi’nin ısrarı ve kefaleti ile Meryem Hanım kızını Hasan Rüştü Efendi ile evlendirmeye karar verir. Hasan Rüştü Efendi şeyh olduktan sonra Entekkeliler dergahında 62 sene boyunca şeyhlik yapar.1919 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur ve kalabalık bir cemaat eşliğinde Çeşnigir Camisinde kılınan namazın ardından şeyhinin yanına defnedilir. Anlatılır ki, Hasan Rüştü Efendi ilim ve fazileti ile kendisini herkese kabul ettirmiş ve sevdirmiştir. Uzun boylu, “Kara Hasan” lakabını alacak kadar koyu bir esmerlikte, siyah bakışlı, üstelik zeki ve bilgili biridir. Manisa’nın kültür ve sanat hayatında etkili olmuştur. Rüşdi mahlasını kullanarak yazdığı şiirleri bir divanda toplanmış olan Hasan Rüşdi Efendi’nin, sesinin çok güzel ve bir musikişinas ve neyzen olduğu, ünlü musikişinas ve neyzen Müftü Âlim Efendi’nin musiki hocaları arasında bulunduğu bilinmektedir. Hasan Rüşdi Efendinin döneminde Entekkeli Rifai Dergâhının mensuplarının on bin kişiyi bulduğu söylenmektedir . Burada icra edilen zikir ve musikiden rahatsızlık duyan mollaların şikâyeti üzerine Manisa´da valilik yapan Süruri Paşa’nın bizzat teftiş ve ziyareti sırasında yapılan zikrin selam bahsinde, kılıçlar, şişler, ateşte kızarmış lale ve güller ortaya çıkartılarak dervişlere dağıtılır. İki dervişini yere yatıran Hasan Rüşdi Efendi, karınlarına sapladığı şişleri Dergâh tabanına çakar ve şişlerin topuzlarının da üstüne çıkan Şeyh efendi zikre devam eder. Gördüklerine inanamayan Süruri Paşa, zikrin bitimini müteakip, yerlerdeki şiş deliklerini de elleri ile kontrol ettikten sonra, “bildiğiniz gibi hareket edin, kimse bundan böyle sizin işinize karışmayacaktır” diyerek dergahtan ayrılır. Hasan Rüştü Efendi’nin Hazreti Muhammed (sav)’in sevgisi ile Rüşdi mahlasında yazdığı şiirleri vardır ve bu şiirleri bir divanda toplanmıştır. Rah-ı Hakk ın rehberisin kıl şefeat ya resul (sav) Enbiyalar serverisin kıl şefeat ya resul (sav) Can feda olsun yoluna ey resul-i zül kerem (sav) Senden olur bize kerem kıl şefeat ya resul (sav) Zat-ı pakindir sebeb bu alemin icadına Yüz süre geldim kapına kıl şefeat ya resul(sav) Derya-yı lütfünda senin nice isyan gark olur Baş uçuben yalvarırım kıl şefeat ya resul(sav) Ruz-ı mahşerde ümmet sığınur taht-ı ceneha Rüşdi zaif-i bi-çareye kıl şefeat ya resul(sav) … “Sende senlik kalmasın hiç Rüşdi, Hak’tır söyleten Söyleyen hem söyleten, kadrin veren Mevlayı gör Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa Özel, Manisa
Yunus Emre – Aksaray

Yunus Emre – Aksaray

Ağrı – Reşadiye köyü – ziyaret tepesinde Sarıkaraman Kasabası Reşadiye köyünde bulunan ve halk tarafından Ziyaret Tepesi olarak adlandırılan tepe ismini Yunus Emre’ye atfedilen bir türbenin bulunması sebebiyle almıştır. Türbe (anıt mezar) yörede ziyaret tepesi olarak adlandırılan 1267m. yükseklikteki kayanın doğu ucunda yer almaktadır. Burada eskiden moloz taştan kireç harçla inşa edilmiş bir türbe harabesi yerine 1988 yılında Kırşehir Valiliğince Yunus Emre dönemi mimarisine uygun olarak yeni bir türbe inşa ettirilmiştir. Türbenin yaklaşık 250 m. güneyinde ise moloz taş ve Horasan harcı ile yapılmış çilehane binası yer almaktadır. Türbe çevresine üzeri açık bir namazgah ve ek tesislerden ibaret mekanlar inşa edilmiştir. Türbe içinde taş çerçeveli lahit bulunan dıştan dışa 4,50 m. kare prizma gövdeli, kesik piramidal külahlı bir yapıdır. Tabii kayalar üzerinde türbenin doğu ve güney cepheleri pencereli batı ve kuzey cepheleri ise kemer halindedir. Üst kısmı pencereli bindirme tavan şeklindedir. Namazgah türbenin kuzeyinde ve çevresi üç yandan alçak duvarla çevrilmiştir. Güneyine sade bir mihrap yerleştirilmiştir. Nevşehir taşı denen sarı renkli kesme taştan yapılmıştır. Çilehane olarak adlandırılan yapı ise moloz taştan yapılmıştır. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray
Taptuk Emre – Aksaray

Taptuk Emre – Aksaray

Aksaray – merkez’e 20 km uzaklıktaki Taptuk köyünde Tapduk Emre Türbesi, Aksaray ilinin kuzeyinde 20 km. mesafede, Tapduk köyü sınırları içerisindedir. Köy Ekecik dağının eteğinde kurulmuştur. Tapduk Emre’ye ait olduğu söylenen, dağ eteğinin üst kısmında yer alan ve son yıllarda yeniden çevre düzenlemesi yapılan türbe ve cami bulunmaktadır. Üç boğdamlı olarak yapılmış üstü hasır ve kavak ağacı ile örtülü cami içinde sağ kısmında ahşap parmaklıkla çevrili mezar yer almaktadır. 1988 yılında yıkılan cami kaldırılarak doğu tarafına taştan yapılmış, minaresi bulunan yeni cami inşa edilmiştir. Eski cami içinde yer alan Tapduk Emre’ye ait olduğu söylenen mezar bozulmadan üst kısmına taş sanduka yapılmıştır. Taş sandukanın etrafı dikdörtgen şeklinde bir duvarla çevrelenmiştir. Tapduk Emre mezarının görülmesi amacıyla duvarın üst tarafına demir parmaklıklı pencere yapılmıştır. Yeni yapılan cami ile taş sanduka türbe arasındaki eski caminin yıkımı sırasında insan kemiklerine rastlanmış ve bunların Derviş Tapduk Emre’nin müridlerine ait olduğu düşünülmüştür. Toplu mezar bulunan odanın sol tarafında taşla yapılmış ve baş kısmına sarık şeklinde baş taşı olan bir mezar bulunmaktadır. Mezarın Yunus Emre’ye ait olduğu kabul edilir. Mimari açıdan eski olan Yunus Emre’ye atfedilen bu mezarın baş taşı dışında hepsi yeni malzemeden yapılmıştır. Anlatılır ki, Rum erenleri, Hacı Bektaş Veli’ye giderken Emre’ye “haydi sen de bizimle gel”, dediler. Emre, çok güçlü bir erdi. “Dost divanında erenlere nasip veren Hacı Bektaş adında bir er görmedik”, dedi ve Hacı Bektaş’a gitmedi. Emre’nin sözünü Hünkâr’a ilettiler. Hünkâr, Sulucakarahöyük’te Kadıncık Ana’nın evine yerleşince, çeşitli bölgelerden gelen muhipler, müritler ıhtırılmaya başlandı. Bu arada Hünkâr, Saru İsmail’i gönderip Emre’yi çağırttı. Emre yanına gelince Hacı Bektaş, “siz, dost divanında erenlere nasip veren Hacı Bektaş adında bir kimse görmedik demişsiniz, siz o nasip veren elin bir nişanesi/işareti olduğunu da bilir misiniz?”, diye sordu. Emre, “o divanda bir yeşil perde vardı, onun ardından bir el çıktı, bize nasip verdi. O elin avucunda güzel, yeşil bir ben vardı, şimdi bile görsem tanırım”, dedi. Bunun üzerine Hacı Bektaş elini açtı. Emre, Hacı Bektaş’ın avucunda o güzelim yeşil beni görür görmez üç kez “tapduk Hünkârım”, dedi. Bundan sonra da adı, Tapduk Emre kaldı. Emre başındaki tacı çıkarıp Hünkâr’a teslim etti. Hünkâr, tacını tekbirleyip giydirdi. Velayetnamede Tapduk Emre’ye Yunus Emre’nin gönderilmesi vesilesiyle yer verilir. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray

Şeyh-i Gal Türbesi

Ağrı – patnos – ilçe merkezinde Şeyh Gal’in ilçe merkezinde türbesi vardır. Bu yatır rüyaya girerek kendini belli etmiş ve mezarın olduğu yere türbe yapılmıştır. Gerçek adının Azim olduğu aktarılmaktadır. Bir evin kilerinde medfun olan Şeyh-i Gal’in mezarı belli değilmiş. Kilerin bereketi hep devam etmiş. Mahalle sakinleri burada nur yüzlü bir ihtiyarın namaz kıldığını görmüşler. Evi yenilemek isteyen ev sahibi, yeni ev yapmak için binayı yıkar. Fakat geceleyin rüyasına giren Şeyh-i Gal evi değişik yere yapmasını söyler. Bu rüya üzerine evi kaydıran ev sahibi, mezarın olduğu yeri kazar ve burada görmüş olduğu kemikler üzerine Şeyh-i Gal’in burada yattığına inanır ve türbesini yapar. Bir gün Taşlıçay’dan gelen bir kadın doğrudan doğruya Şeyh-i Gal’in türbesine gelir. Daha önceye oraya hiç gelmemiştir. O kadın da gece rüyasında Şeyh-i Gal’i görmüştür. Şeyh-i Gal Yatırı değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Eskiden mum adağı adanmaktaymış. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı
Şeyh Dede Türbesi

Şeyh Dede Türbesi

Ağrı – patnos – Kızkapan köyü Şeyh Dede türbesi ilçeye 12 km. mesafede bulunan Kızkapan köyü mezarlığındadır. Türbenin üzeri açık olup burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. (Şeyh dede türbesi) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı
Seyyid İbrahim Arvasi

Seyyid İbrahim Arvasi

Ağrı – Doğubeyazıd da Ahmed Hani mescidi yanındaki arvasi kabristanında Seyyid Abdurrahim’in vefatından sonra, kendi medresesinde ilim tahsil etmiş ve kendi terbiyesinde yetişmiş olan oğlu Seyyid İbrahim, İshak Paşa’nın yanında babasının yerini alır, baş danışmanı olur, vefat edinceye kadar esas vazifesi olan tedris, talim ve irşadla meşgul olur. Osmanlı Devleti adına zaman zaman elçi olarak İran’a gönderilir. Seyyid Fehim Arvasi Hazretlerinin anne tarafından dedesi olan İbrahim Arvasi, 1832 yılında vefat etmiş olup kabri Doğu Bayezid’deki aile kabristanındadır.. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Uzun Veli türbesi

Uzun Veli türbesi

İl merkezine 26 km. mesafede bulunan Uzunveli köyünde köye ismini veren Uzun Veli’nin türbesi vardır. Uzun Veli’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe tarihi mezarlığın içindedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
Hak Halili Türbesi ( Müderris Şeyh Hacı Halil Efendi )

Hak Halili Türbesi ( Müderris Şeyh Hacı Halil Efendi )

Afyon – EMİRDAĞ – KARACALAR KÖYÜNDE Hicri 23 Mayıs 1827(h.1243)’te Afyonkarahisar vilayetinin Aziziye kazasının Dereköyünde dünyaya gelmiş olan Hak Halili’nin annesi Emine babası ise Ömer Efendi’dir.13 yaşında Bolvadin’de öğrenime başlar, üç yıl burada, yedi yıl Konya’da, on üç yıl İstanbul’da okuduktan sonra Mısır’a El-Ezher Üniversitesi’ne gider. Orada beş yıl talebelik yaptıktan sonra üç yıl da müderrislik ve başmüderrislik yapar. Daha sonra da Mekke’de Şeyh Halil Paşa Hazretlerine yedi yıl hizmet eder. Bu zaman zarfında on iki tarikatın icazetini alır. Şam’da Muhammed Hane Dergahında Nakşi Tarikatının Şeyhliğini, Afyon’da Mevlevî Tarikatının Şeyhliğini yaptıktan sonra, Karacalar Köyüne gelerek yerleşir. Abdullah Şengül de ‘Anadolu’da Nevruz Kutlamaları ve Emirdağ ve Karacalar Örneği’ isimli çalışmasında, Hak Halilî’nin, hayatının son dönemini bu köyde geçirmiş ve o yıllarda Karacalar’ın bir eğitim merkezi haline gelmiş olduğundan söz eder. Açılan medresede 600-700 öğrenciye Batınî ve Zahirî ilimler öğretilmiştir. Afyonkarahisar Mevlevî Şeyhlerinden Celalettin ve Ferruh Çelebi’nin de dostu olan Hak Halilî’den sonra, kızı Bacı Sultan (Zehra Bacı) ve torunu Kadir Ağa (Kadir Şahbaz) Hak Halilî’nin öğretisine devam etmişlerdir. Bu köyde özellikle Alevî kültüründe özel anlamı olan Muharrem ayı ve aşure geleneği, Nevruz, Hıdırellez ve Kandiller (Mevlid, Regaip, Berat, Mirac ve Kadir Gecesi) Hak Halilî öğretisinde olduğu şekilde özel törenlerle kutlanır. Burada Kadirî Tarikatının Hüseynî Kolunun Postnişinliğini yapar. Ehli Beyt sevgisini yüreklere eker. Kendisi gibi bir çok Ehli Beyt sevdalısı yetiştirir. Vefatından dört yıl sonra kabrinin açılması, cesedi çürümemişse türbe yapılmasını vasiyet eder. Dört yıl sonra ise artık kendisi için yapılan türbede medfundur. Vefatından sonra Kadiri silsilesi şöyle devam eder. Şeyh Hacı Halil (Hak Halili) (ksa) /Afyon-Emirdağ-Karacalar Köyü/1823-1907 Şeyh Bacı Sultan (Zehra Şahbaz) (ksa) /Afyon-Emirdağ-Karacalar Köyü/1881-1965 Pir Abdülkadir Şahbaz (Ağa; Ağalar Ağası) (ksa) /Afyon-Emirdağ- Karacalar Köyü/1922-1997. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Emirdağ, Afyonkarahisar
Sultan Carullah Zemahşeri Türbesi

Sultan Carullah Zemahşeri Türbesi

Afyon – Bolvadin – Emirdağ Caddesi üzerinde, Sultan Carullah mezarlığının güneyinde Sultan Carullah’ın Ünlü Türk âlimi Zemahseri’nin torunu olduğu kabul edilmektedir. Bolvadin’e ne zaman geldiği bilinmemektedir. Zaviyesinden günümüze yalnızca türbe ve mescidi gelebilmiştir. Türbenin içi yol seviyesinden 1 m. aşağıda olduğu için, içeriye merdivenle inilir. İçinde üç tane sanduka vardır. Sultan Carullah Türbesi’ne çok önceleri, Hıdırellez kutlamaları için gidildiği söylenmektedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Ebu Sadık Ziyareti

Ebu Sadık Ziyareti

Adıyaman – Kahta – Atatürk Barajının kenarındaki Ebu Sadık Parkında. Ebû Sâdık’ın türbesi ilçe yakınlarında bulunmaktadır. Ebu Sadık’ın burada şehit olduğuna inanılır. Çocuğu olmayan, kaderi açılmayan, işi düzgün gitmeyen kişiler ve sınava girecek olan öğrenciler buraya gelip, buradan bir taş alırlar ve niyetleri kabul olunca da gelip burada adaklarını yerine getirirler. Ayrıca akıl hastalarının şifa bulacaklarına inanıldığı için perşembe akşamları gelip burada kalınır ve cuma günü dönülür. Bu zât da üstünün örtülmesini istememiştir.

📍 Kahta, Adıyaman
Zeynel Abidin Türbesi – Adıyaman

Zeynel Abidin Türbesi – Adıyaman

Adıyaman – Şehir merkezine 17 km uzaklıktaki Uludam köyünün Alyurt mezrasında Zeynel Abidin’in türbesi, şehir merkezinin 17 km. doğusundaki Uludam köyünün Akyurt Mezrası’nda küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Ağaçlandırmanın yapıldığı bir alanda bulunan türbe, sandukanın bulunduğu oda ile erkek ve kadın mescidinden oluşmaktadır. Sandukanın üzeri yeşil örtülerle kaplı olup, baş kısmında büyük tespihler bulunmaktadır. Anlatıldığına göre, türbe Hz. Ali’nin torunun torunu olan Zeynel Abidin’e aittir. Bir başka rivayete göre ise Hz. Hüseyin’in 16. göbekten torunu Zeynel Abidin’in türbesidir. Zeynal Abidin yedi veya on iki yaşlarında vefat etmiştir. Sandukasının ebatlarından da küçük yaşta vefat etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Rivayete göre, annesinin onu ölüyken bile emzirdiği, hatta türbesinin etrafında annesinin onu emzirmesi için bir delik olduğu ve bu deliğin etrafında da süt lekeleri olduğu söylenmektedir. Buraya dilekte bulunup adak adamaya gelenlerin türbenin etrafındaki ağaçlardan meyve yiyebilecekleri, ancak hiçbir şekilde yanlarına alıp evlerine götüremeyecekleri söylenir. Eğer götürülürse başlarına kötü şeyler geleceğine inanılır. Türbenin, IV. Murat’ın Bağdat Seferi dönüşü keşfedilmiş olduğu anlatılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
İzollu Hacı Mehmet Efendi

İzollu Hacı Mehmet Efendi

Adıyaman – Sıratut cami yanında. İzollu Hacı Mehmet Efendi türbesi şehir merkezinde, Sıratut Mahallesi’nde bulunmaktadır. Bu zatın aslen Malatya’nın İzollu (bugün Kale ismiyle bilinen) ilçesinden ve İzollu aşiretinden olduğu söylenir. Hacı Mehmet Efendi Sıratut Camisinin imamıymış . Anlatıldığına göre, Nakşîbendi tarikatine mensup olup, uzun bir irşad faaliyetinden sonra 1810’da vefat etmiştir. Bu zatın tek başına bir hücrede kalıp, ibadetle meşgul olduğu aynı zamanda sohbetler ve dersler verdiği nakledilir. İzollu Baba hakkında anlatılan bir menkıbe şöyledir. Adıyaman yerlilerinden olan bir şahıs kaçakçılık işinden dolayı hapse girer. Hapiste iken rüyasında İzollu Baba’yı görür. İzollu Baba onun beraat edeceğini söyler. Beraat etmesi zor olan bu kişi gerçekten beraat eder. İlk iş olarak, Sıratut Camii’ni ve İzollu Baba’nın makamını yaptırır. Bu camiyi ve makamı da sonraları Açıkgöz Mehmet Ali adlı şahıs restore edip bu günkü şeklini vermiştir. Anlatılan başka bir rivayete göre, geçmiş zamanlarda bu türbe zamanın kaymakamı tarafından yıktırılmak istenir, ilk balyozu kaymakam vurmak ister, ama bunu yapacağı sırada eli tutulur, türbeyi yıkamaz. Cami ile yan yana olduğu için türbe, her namaz sonrası camii cemaati tarafından ziyaret edilmektedir. Cuma akşamı ve yatsı salasından önce ve sonra ise birçok kadın tarafından her türlü arzu ve temenni için ziyaret edilmektedir. Ayrıca Abdulgani Baba türbesini ziyaret eden birçok kadın, daha sonra İzollu Baba türbesini ziyarete gelmektedir. Genellikle bu ziyaretler yedi cuma art arda yapılmaktadır. Dileği kabul olan kimseler türbeye gelip, şeker ve bisküvi dağıtmaktadırlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Ayabakan Türbesi

Ayabakan Türbesi

Konya – selçuklu – ferhuniye mahallesi Sultan Mesud sokak no :10 Eser, Sultan Mesut Sokakta Süt Tekkesinin kuzeyinde yer alır. Yapı M. 13. yüzyılda, Selçuklular döneminde yapılmıştır. Eserin çeşitli dönemlerde geçirdiği onarımlar sebebi ile orijinal mimarisi hakkında kesin bilgimiz yoktur. Yapım malzemesi taş ve tuğladır. Ayabakan Tekkesi adıyla anılan bu eser, Selçuklu devrinde önemli bir bölge olan Ertaş Kapısı denilen dış sur kapısının iç kısmında bulunmakta idi. Kuzey cephesinin doğu köşesindeki ahşap ve tek kanatlı bir kapıdan içeriye girilir. Duvarlar yer yer taş ve tuğla ile düzensiz bir biçimde örülmüştür. Eserin içinde hiçbir süsleme ve tezyinat yoktur. Tavan, üç ahşap sütuna oturmuş bir ana kiriş ve du- vara doğru basan ahşap kirişlerle örtülmüş ve hasır üzerine toprak damla kapatılmıştır. Türbenin kuzey cephesinde dikdörtgen bir pencere yer alır. Ortada basit sanduka yer alır. Bunun çevresinde ise tuğladan zemin döşemesi görülmektedir.

📍 Konya
Şeyh Mesud Türbesi

Şeyh Mesud Türbesi

Şanlıurfa – Merkez – Şıh Maksut mahallesi , Şıh Maksud Tepesi Şıh Maksud (Şeyh Mesud) Türbesi Şıh Maksud Mahallesi, Şıh Maksud tepesi üzerinde yer alır. Türbe, Şıh Maksud’un medrese olarak kullandığı rivayet edilen zaviyenin içerisinde yer almaktadır. Türbenin içerisinde bulunan tabelada şu bilgileri yer alır. “Şeyh Mesud, Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencilerinden olup Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında görev almış bir Alperen’dir. Türk Devletlerinden Zengiler’in (1144-1182), Eyyubiler’in Urfa’ya hakim oldukları (1182-1234) sırada, Batı Türkistan yakınındaki Nişabur şehrinden öğrencileriyle Urfa’ya gelmiş ve bu zaviyeyi kurmuştur. Dört eyvanlı Selçuklu medreseleri planında inşa edilen zaviyenin her eyvanında, dört İslam mezhebinin biri ile ilgili ilimler tahsil ediliyor, zaviyenin güneybatısındaki mağaralarda öğrencilerin ikameti sağlanıyordu. Zaviyenin 100 m. batısında bulunan sarnıcın yanındaki kaya duvarı üzerinde yer alan Arapça kitabede, sarnıcın H. 579 (M.1183) tarihinde Nişaburlu Said oğlu Mesud tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Zaviyenin de aynı tarihte yapıldığı tahmin edilmektedir. Zaviyenin bodrumunda yer alan ve girişi doğu dış cepheden olan mezar odasında bulunan beş mezardan birinin Şeyh Mesud’a, birinin kız kardeşine, diğer üçünün ise, öğrencilerine ait olduğu söylenilmektedir. Devrinin alim ve mutasavvıflarından biri olan Şeyh Mesud ve zaviyesi ile ilgili anlatılan bir rivayete göre, “Anadolu’yu İslamlaştırmak ve Türkleştirmek üzere Anadolu topraklarına gelen Şeyh Mesud, Urfa’yı çok sever ve buraya bir zaviye yapıp öğrenci yetiştirmeyi ister. Şeyh Mesud zaviyenin inşası ile uğraştığı esnada, yoldan geçen tanımadığı bir askerden çevrede bulunan taşları toplayıp kendisine getirmesini ister. Şeyhin bu isteğini kabul eden asker, kendisinden istenilen taşları toplar ve şeyhe getirir. Askerin bu davranışından çok etkilenen Şeyh Mesud, ‘Allah seni Mısır’a sultan yapsın’ diye askere dua eder. Anlatıldığına göre, Şeyh’in duasını kabul eden Allah, söz konusu askeri Mısır’a sultan eder.” Aynı konu ile ilgili diğer bir rivayete göre ise, “Şeyh Mesud’un zaviyenin inşası için taş topladığı sırada, yoldan geçen süvari birliğinin komutanının atı, ürker ve bu duruma çok kızan komutan askerlerine Şeyh Mesud’u kırbaçlattırır. Hak etmediği bir cezaya çarptırılmasına dahi kızmayı ya da beddua etmeyi düşünmeyen Şeyh Mesud, süvari birliğinin komutanına ‘Allah seni Mısır’a sultan yapsın’ diye dua eder ve söz konusu komutanın daha sonra Mısır’a sultan olduğu anlatılır. Daha sonraki bir dönemde şeyhin öldüğünü duyan Mısır sultanı, Urfa’ya gelerek günümüzde mevcut olan türbeyi inşa ettirir. Zaviyenin girişi, batı tarafta bulunan ahşap bir kapı ile sağlanmaktadır. Dört eyvanlı olarak inşa edilen zaviyenin ortasında üzeri yarım kubbe ile kapatılmış bir avlu bulunmaktadır. Şıh Maksud’a ait olduğuna inanılan mezar, avlunun doğusunda bulunan eyvanın içersinde yer almaktadır. Mezarın bir metre yüksekliğindeki ahşap sandukasının üzeri, yeşil örtüler ile kapatılmıştır. Mezarın bulunduğu eyvan ile avlunun arası, ahşap bir camekan ve demir parmaklıklar ile bölünmüştür. Mezarın bulunduğu eyvanın girişi, kuzey taraftaki ahşap kapı ile sağlanmıştır. Türbe, genellikle Cuma günü saat 10:00’dan sonra dilek tutma amaçlı veya şifa amaçlı olarak kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Evlenmek, çocuk sahibi olmak veya işe girmek isteyen ziyaretçiler, namaz kılıp dilek tuttuktan sonra dileklerinin kabul olması için kendilerine ait bir elbise, elbiseden bir parça, tespih,düğme, para, kurdele ve başörtüsü gibi eşyaları mezarın üzerine atmakta veya eyvanın önündeki parmaklıklar ile ziyaretin doğusunda ve kuzeydoğusunda bulunan dağdağan ağaçlarına ip veya çaput bağlamaktadır. Bütün bunlardan sonra isteyen ziyaretçiler, dileklerini eyvan ile avlunun arasında bulunan ahşap camekan üzerine yazarak ziyareti tamamlarlar. Diğer taraftan türbeye nefes darlığı çeken hastalar ile romatizma hastaları şifa amaçlı gitmektedir. Bu hastalar, sırtlarını veya ağrıyan yerlerini içerisinde Şeyh Mesud’un mezarının bulunduğu eyvanın demir korkuluklarına sürer ve akabinde imkan bulurlarsa, mezarın etrafında üç defa dönerek şifa aramaya devam ederler. Daha sonra, şeyhin kabri üzerine bir miktar para atan ziyaretçiler türbeden ayrılırlar. Dileğinin kabul olduğuna veya hastalığının iyileştiğine inanan ziyaretçiler, daha sonraki bir dönemde tekrar türbeye giderek burada kurban kesip yemek yaparlar. Yapılan yemekleri o anda türbede bulunan diğer insanlarla birlikte yerler.

📍 Şanlıurfa
Seyyid Maksud oğlu Seyyid Hacı Ali Türbesi

Seyyid Maksud oğlu Seyyid Hacı Ali Türbesi

Şanlıurfa – Merkez – Bediüzzaman Kabristanında Harran Kapı Mezarlığı içersinde yer alan bu türbe, kesme taşlardan sekizgen planlı ve tek kubbeli olarak inşa edilmiştir. Kitabesinde şöyle yazılıdır: Bu mezar, seyyidler seyyidi, iyilik ve güzellikler babası, Seyyid Maksud oğlu Seyyid Hacı Ali’nindir. Allah’ın rahmetine kavuştuğu Rebiyülevvel 1003 (Kasım 1594) tarihinde burası bina edilmiştir. Türbede, Seyyid Ali’den başka 1876’da vefat eden Kadiri Şeyhi Hacı Mustafa Efendi, iki oğlu, bir kızı ve 1969’da vefat eden Şeyh Hüseyin’e ait olmak üzere toplam 6 mezar bulunmaktadır. Kaynak ; Kültür ve İnançlarıyla Şanlıurfa , Şanlıurfa Valiliği

📍 Şanlıurfa

Salman-ı Pak Türbesi

📍 Pazarcık, Kahramanmaraş
Deve (Dede) Baba

Deve (Dede) Baba

Kahramanmaraş – Afşin – Dede baba mah. Atatürk caddesi. İlçe merkezinde Atatürk Caddesi üzerinde bulunan ve zamanla türbe haline getirilen Dedebaba ziyareti, felçli ve saralı hastaların şifa aradığı yer haline gelmiş durumdadır. Dedebaba türbesine Kahramanmaraş ve çevre illerin yanı sıra İstanbul, Ankara gibi çeşitli şehirlerden de ziyaretçiler gelmektedir. Rivayete göre, Muaviye döneminde Anadolu’ya gelen iki kardeşten biri olan dervişlerden Dedebaba (Develi Baba) Afşin’de olup diğer kardeşi Himmet Baba ise Elbistan’da bulunmaktadır146. Develi Baba’nın develeri ile Eshab-ı Kehf’e taş çekmiş olduğu anlatılır. Türbenin kesin tarihi belli olmamakla beraber Selçuklular döneminde yapıldığı ve buraya vakıf arazisi tahsis edildiği belirtilmektedir. Dede Baba’ nın Afşin’ e gelişi halk arasında şöyle hikaye edilir. Selçuklular devrinde I. Alaaddin Keykubat zamanında Medine ensarından iki zat Eshabü’l- Kehf’in hizmetinde bulunmak üzere Efsus’a gelir. Hüseyin ve Himmet adlarındaki bu zatlar gönüllü asker olurlar. Bunlardan Hüseyin, deve bölüğününkomutanlığını üstlenir. Eshabü’l-Kehf’in yapımında develeriyle taş taşır. Türbesi, daha sonra kurulan Dedebaba Mahallesinde bulunmaktadır. Halk ensardan olan bu zatın türbesini kutsal saymaktadır. Yaptığı işten dolayı önceleri Deveci Baba denilmiş, daha sonra Devebaba namıyla anılmış, günümüzde ise halk onu Dedebaba ve Devebaba olarak anmaktadır. Türbenin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, 1230’da Dulkadiroğullarından Hasan Bey tarafından yaptırılan Esab-ı Kehf Külliyesi’nin gelir kaynakları sayılırken Afşin gelirinin bir kısmının Dede Abdal Zaviyesine verilmiş olduğu görülür.

📍 Afşin, Kahramanmaraş
Horasanlı Ali Baba

Horasanlı Ali Baba

Mersin – Tarsus

📍 Tarsus, Mersin
Zeyve Sultan

Zeyve Sultan

Karaman Merkez’de İbrahim Hakkı Konyalı’nın Karaman Tarihi’nde anlatıldığına göre bu türbede yatan zat hakkında bilgiler şöyledir: Türbede, mezar taşı kitabesine göre Zeyve Sultan adı ile meşhur es-Seyyid Fahreddin el Huseynî el-Meşhedî el-Hanefî Ahmet Paşa yatmaktadır. Buna göre Zeyve Sultan adı ile meşhur Ahmet Paşa Peygamber soyundan Hazreti Hüseyin’in torunudur. Hanefi mezhebindendir. 1421 yılında ölmüştür. Mezar taşı, iki adet uzun ince sandukadır.

📍 Karaman
Şeyh İdris Türbesi

Şeyh İdris Türbesi

Konya – Hüyük – Şeyh Idris sokakta XV. Yüzyılın başlarında yaşamış, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında etkin görev almış bir Türk dervişidir. Şeyh Bahşi’nin kardeşi olduğu rivayet edilir. Kendi bölgelerinde geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış, türbesi günümüze kadar intikal edebilmiştir.

📍 Hüyük, Konya
Şeyh Bahşi

Şeyh Bahşi

Konya – Hüyük – Şeyh Bahri sokağında Konya ve bölgesinin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli katkıları olan ve Ahmet Yesevi’nin düşüncesine bağlı olduğu anlaşılan bir Türk dervişidir. 1437 yılında kurulduğu bilinen, kendi bölgelerinden geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış türbesi günümüze intikal etmiştir.

📍 Hüyük, Konya
Haydar Baba  – Elmalı

Haydar Baba – Elmalı

Antalya – Elmalı’da Abdal Musa’nın talebelerinden olduğu söylenir.

📍 Elmalı, Antalya

Şeyh Ebu Bekir Melekani

Şeyh Ebubekir, Şeyh Kekê ’nin Şeyhi olan Şeyh Mahmud’un oğlu ve Şehit edilen Şeyh Abdullah’ın kardeşidir. Kendisi 1896 yılında Melekan’da dünyaya gelmiştir. İlim tahsilini ilk olarak Şeyh Abdullah Efendi’den (Sanî)’den almıştır. Mele İhsan Alın (Hazarşah), Şeyh Ebubekir ile ilgili yazmış olduğu hatıratında; babasının 1931 yılı Şubat ayında Babası (Mele Ali)’nin Şeyh Kekê, Şeyh Abdullatif ve Şeyh Tayyib (Haci) ve Hacı Said Daidinanlı ile birlikte hacca gittiğini yazar. Bu hatıratında babasından duyduğu şu olayı anlatır: Bir sabah Şeyh Kêkê’nin yanında bulunuyorduk. Şeyh, Seyyid Abdülhamid Ankavî’nin de bulunduğu bu mecliste bize “Bana Şeyh Ebubekir’e icazeti vermem, ilham edildi.” dedi. Şeyh Kekê, burada Şeyh Ebubekir’in icazetini hazırladı ve hacdan döndükten sonra 1931 yılında kendisine icazetini verdi. Bu döneme kadar Beroj’da ikamet eden Ebubekir Efendi, 1936’da Melekâna geçti. Tarikat ve ilmî faaliyet- lere başladı. Bunun için Mele Zahir Tendurek’i müderris olarak getirmiş ve Melekân’da tasavvuf ve ilim adına hareketli bir dönem başlatmıştır. Böylece Şeyh Sait hareketinde şehit edilen Şeyh Abdullah Efendi’den sonra Melekân’a hareket kazandırmıştır. Aklı ve feraseti ile tanınan ayrıca bölgesinde tasavvuf ve ilim yanında toplumun sorunları ile yakından ilgilenen Şeyh, Hâlidîliğin yayılmasında etkin bir rol ortaya koyan Şeyh Ebubekir Efendi 1972 yılında vefat etmiş ve Melekan’da defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl

Şeyh Hasan Haziyani

Şeyh Hasan, Şeyh Ahmed-i Haziyan’ın oğludur. İlk tahsilini babası Şeyh Ahmed’den almış, sonraları bölgenin çeşitli medreselerinde eğitimini sürdürmüştür. Şeyh Hasan’ın doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Tasavvuf icazetini Melekanlı Şeyh Mahmut’tan almıştır. İcazetinden sonra Şeyh Abdullatif gibi öğrencileri yetiştirmiş ve Müslümanların maddi ve manevi terbiye ile yetişmesi için hizmetlerde bulunmuştur. Yaşadığı dönemde vükû‘ bulan Ermeni olaylarında halkı, Ermenilerden suçsuz olanların can, mal ve namusuna dokun- mamaları konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştur. Bu nedenle Haziyan köyü- ne sığınan Ermenilere kimse dokunmamıştır. Muhacirlik zamanına kadar Haziyan köyünde ikamet etmiş, orada milletin dini ve içtimai sorunlarıyla alakalı faaliyetler yürütmüştür. Kimseye halifelik vermemiştir. 1918 yılında muhacirlik zamanında Urfa ilinin Halfeti içesine bağlı İngici köyünde vefat etmiştir. Şeyh Hasan Haziyani Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Halfeti, Şanlıurfa

Şeyh Abdulhamid Haziyani

Muşun Xaziyan/Savaşçılar Köyünde dünyaya gelen Şeyh Abdulhamit’in Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Babası ve çevredeki âlimlerden ders almış ve Melekan köyüne geçip Şeyh Kekê ile birlikte sulûka girmiştir. Şeyh Mahmud Efendinin yanında manevi terbiye aldıktan sonra Şeyh Mahmud Ken- disine halifelik vererek Hâlidî tarikatında Nakşibendî şeyhi olmuştur. 1901 yılında Haziyan köyünde vefat etmiştir. Kimseye halifelik vermemiştir. Şeyh Abdulhamid Haziyani Silsilesi Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl

Şeyh Ahmed Halifani (k.s.)

Şeyh Ahmed Halifanî, 1805 yılında eski ismi Kanireş olan şimdiki Karlıova İlçesinin Halifan köyünde doğmuştur. Halifan ailesi çevrede ilim ve edeb konusundaki hassasiyetleri ve bu konuda örnek olmaları ile bilinirlerdi. Bu yüzden Şeyh Ahmed Efendi, adeta bir ilim ve hikmet ocağında terbiye gördü ve büyüdü. Şeyh Ahmed Efendinin nesebi şu şekildedir: Şeyh Ahmed, Şeyh Mikail’in, Şeyh Mikail, Şeyh Yakub’un, Şeyh Yakup, Şeyh Cami’nin, Şeyh Cami, Şeyh İbrahim’in, Şeyh İbrahim ise Hacı Halife’nin oğludur. Aile, kendilerini Seyyid olarak kabul eder ve çevrelerinde böyle bilinirler. Ahmed Efendi’nin büyük dedesi Hacı Halife, küçük yaşta ilim tahsili için Halifan Köyünden ayrılır ve artık geri dönmez. Muhtelif medreselerde eğitim görür ve en son Bağdat’ta Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s.) ekolünden gelen Kadirî medreselerinde ilmini tamamladıktan sonra icazetnamesini alır. İlmî tedrisatını ikmal ettikten sonra, ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere mürşidi tarafından Muş’un Bulanık İlçesi mıntıkasına görevlendirilir. Şeyh Efendi, Bulanık İlçesine geldikten sonra İlçeye bağlı Ğergis Köyünde medresesini kurar. Bir yandan müderrislik yaparken diğer taraftan da irşat faaliyetlerinde bulunur. Şeyh Ahmed Efendi, ilim ve irşad faaliyetlerine devam ederken zamanla çocuklarını da yetiştirir ve icazet verdiği iki oğlunu kendi köyü olan Gorıla’ya gönderir. Küçük yaşta köyden ayrılan Hacı Halife’nin iki oğlu, Abdurrahman Halife ile kardeşi İbrahim Halife babalarının köyüne dönerler. Tasavvuf ta icazet alanlara Halife dendiği için civardaki köylerden bunu duyan herkes her iki halifenin köyü anlamında Halifan demeye başlar ve o tarih ten sonra köy, Arapça ’da iki halife manasına gelen Halifan adını alır. Halifan’a gelen Abdurrahman Halife ve kardeşi İbrahim Halife, burada medreselerini kurup, hem ilmî tedrisat, hem de irşat faaliyetlerinde bulunurlar. Bu şekilde Halifan köyünde medrese geleneği çok uzun yıllar devam eder ve bu sayede burada çok büyük âlimler yetişir. İşte Şeyh Ahmed Halifanî, yukarıda da ifade edildiği gibi, Halifan köyünde Şeyh Abdurrahman ile beraber medrese kurup ilmi tedrisat yapan Şeyh İbrahim Efendinin oğludur. Şeyh Ali Sebti İle Tanışması Halifan ailesi, önceleri Kadirî tarikatına mensup iken, Şeyh Ahmed Halifanî, Şeyh Ali Sebti’ye intisab etmek suretiyle Nakşibendiyye tarikatına geçer. Şeyh Ahmet Efendi, ilim tahsilini ve tasavvuf eğitimini Şeyh Ali Sebti’den alır. İcazetnamesini ise, Şeyhin talebi üzerine aynı zamanda kendi Halifesi olan Melekanlı Şeyh Abdullah Efendi verir. Şeyh Ahmed Efendi icazetnamesini aldıktan sonra köyüne döner ve kendi medresesini kurar. Bir yandan medresede ilim tedrisatı yapar, diğer yandan mürşidi tarafından belirtilen Yukarı Göynük, Kanireş (Karlıova), Kortizi, Şuşar, Tekman, Hınıs, Çat, Korti, Lezgi ve Karayazı mıntıkalarında irşad yapar ve pek çok talebe ve mürit yetiştirir. Bilinen Halifeleri 1. Şeyh Derviş Efendi (Halifanlı), 2. Şeyh Sait Efendi (Halifanlı), 3. Seyda Molla Yusuf Efendi Karbaşanlı (Adaklı) 4. Seyyid Şeyh Hasan Efendi (Halifanlı aynı zamanda Şeyh Ahmed Efendinin oğludur.) Vefatı Şeyh Ahmed Halifanî, bütün ömrünü sadece Allah’ın rızasını elde etmek için ilim ve irşatla geçirmiş, dünya malına ve şöhretine asla önem vermemiştir. Şeyh Efendi, 1894 tarihinde doğum yeri olan Halifan köyünde vefat etmiş, türbesi köyün eski yerleşim yerindedir. Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Hace Ebu Nasr Parsa (k.s.)

Hace Muhammed Parsa hazretlerinin oğludur Lakapları Burhaneddin ve Hafızüddin’dir. Mevlana Camî, Nefehatü’l-Üns’te onu şöyle anlatır: “Hace Ebu Nasr Parsa hazretlerinin şeriat ilimleri ve tarikat adab ve erkanındaki payesi mübarek babalarının seviyesindeydi. Lakin nefy-i vücüd ve bezl-i mevcüdda, yani dervişlik ve cömertlikte babalarını geçmişti. Halini gizlemekte öyle bir mertebede idi ki hiç kimse onun bilgisini asta anlamazdı. Eğer bir kimse kendsine bir mesele sorsa bilmez gibi davranır, kitaba müracaat edelim derdi. Kitabı açtıkları zaman ya o meselenin olduğu sayfayı ya da iki-üç varak alt veya üstünü açardı. Bulamadığı bir konu olmazdı.” Hace Muhammed Parsa hazretlerinin hizmetkarlarından Pir Halta ismiyle tanınan çok yaşlı bir süfîsi vardı. Hace Muhammed Parsa’ya ve Ebu Nasr Parsa’ya uzun yıllar hizmet etmişti. O şanı yüce aileye can-ı gönülden bağlıydı. Bir keresinde Herat’a gelmişti. Bir gün dedi ki: “Efendimiz Hace Hafızüddin Ebu Nasr’dan işittim. Buyurdu ki: Babamdan şöyle bir beyit öğrendim. ”Sabr eyle, kıl kanaati pişe zannın eyle halka eyu, Ferahyab olub elem görmez kim ki bu derdi îde kendüye hu” Reşahat Yazarı Mevlana Ali B. Hüseyni Es-Safi şöyle der ; “Bir gün, Herat Camii’nde bir grup ilim talebesiyle Pîr Halta’yı ortamıza almış, sohbet ediyorduk. Pîr Halta, Hacegan büyüklerinden; özelikle Muhammed Parsa ve Ebu Nasr Parsa’dan menkıbeler anlatmaktaydı. O esnada öğle ezanı okundu. Ezanı duyanlardan,bazısı Pir’in sözünü bağlamasını beklemeden edebe aykırı olarak abdest tazelemeye kalktılar. Bunun üzerine Pir Halta dedi ki ; Hace Muhammed Parsa’dan işittim ki ; Namazın kazası olur, Fakat sohbetin olmaz. Hace Ebü Nasr Parsa hazretleri 865 (1461) yılında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Emir Hüsameddin Buhari

Seyyid Emir Külal hazretlerinin oğlu Emir Hamza’nın ilk halifesidir. Buharanın büyük alimlerinden Mevlana Hamidüddin Şaşi’nin oğludur. Hamidüddin Şaşi, Hace Şah-ı Nakşibend ile aynı dönemde yaşamış ve ona karşı son derece bağlı ve saygılı bir alimdi. ilk zamanlar Şeyh Muhammed Servîcî’ye bağlıydı. Sonra Emîr Hamza’ya erişip onun kıymetli sohbetleriyle terbiyesini tamamladı. Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Süfîliğe ilk başladığım yıllarda Buhara’ya gitmiştim. Mübarek Şah Medresesi’nde Mevlana Hamidüddin Şaşi’nin oğlu Mevlana Hüsameddin ile karşılaştım. Benimle tanıştıktan sonra fazlasıyla iltifat etti ve bana, ‘ilimle meşgul ol!’ buyurdu. Ardindan, ‘Dedeniz Şeyh Havend Tahur ailemize çok yardımcı olmuş ve iltifatta bulunmuştur’ diyerek hürmette kusur etmedi. O medresede bana güzel bir oda ayırdı.” Hace Ubeydullah hazretleri anlattı: Mevlana Hüsameddin ile ilk karşılaştığım gün üzerimde menekşe renginde süslü bir kaftan vardı. Onu sırtımda görünce beğenmedi. Bana, ‘Derviş böyle kaftan giyer mi?’ dedi. Bu sitem üzerine derhal dışan çıktım. Bir adamın üzerinde basit bir elbise gördüm. Hemen kaftanımı onun elbisesiyle takas ettim. Sonra bu şekilde içeri girince elbisemi beğendi.” Hace Ubeydullah hazretleri anlattı: Mevlana Hüsameddin hazretlerinin cem’iyyet ve istiğrakları çok kuvvetliydi. Zevksiz bir insan bile onun cazibesine kapılırdı. Cem’iyyetin harareti yükselince cezbe hali kendisine galebe ederdi. Bu haldeyken kış günlerinde buzu kırar, ayaklarını soğuk suyun içine sokardı. Göğüslerinin düğmelerini çözer ve sinesine soğuk su saçardı. Mirza Uluğ Bey, istemediği halde ısrar ederek onu Buhara kadısı yapmıştı. Hüsameddin hazretleri mahkemede davalara bakarken, bir grup talip de uzakta oturarak ona teveccüh ederler ve kendilerinden cem’iyyet halini elde ederlerdi. Ben de onun mahkemelerinde hazır olurdum. Tam karşılarında bir pencere vardı. Ben onu görürdüm, fakat onlar beni göremezdi. O pencereden onu seyrederdim. Bu kadar zor davalar içinde Hacegan büyüklerinin hallerine aykırı bir hata ve gaflete düştüğünü görmedim. Hallerini ve cem’iyyetini gizlemeye çaba sarfeder, onları türlü türlü libas ve perdelerle örterdi. Böylece kendilerinden hiçbir şekilde bir hal zahir olmazdı. Birçok kere, batınî halleri gizleyecek en iyi perdenin ilim ehli gibi davranmak olduğunu, zira onların hem anlatmak suretiyle halka faydalı olduklarını hem de dinlemekte onlardan istifade ettiklerini söylerdi.” Mevlana Abdurrahman-ı camî Nefehatu’l Üns de şöyle der: Buhara’ya gittiğim zaman Hamidüddin Şaşi’nin oğlu Mevlana Hüsameddin’in sohbetiyle müşerref oldum: İçimde bir sıkıntı ve ıstırap vardı. Bana dedi ki: Murakabenin hakikati ümitvar olarak beklemektir. Seyrü sülükün sonu bu beklentinin gerçekleşmesidir. Ümitvarlık hali ise muhabbetin coşmasından doğar. Salik bununla gerçeği anladıktan sonra artık ona bu bekleyişten başka bir rehber ve kılavuz gerekmez. Bu bekleyiş onu arzu ettiği amacina eriştirir.” Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Mevlana Hüsameddin, babası Hamidüddin Şaşî’nin ölüm hastalığı sırasında yanında imiş. Onu çok endişeli görünce, ‘Baba! Size ne oldu?’ diye sormuş. Babası, ‘Benden kalb-i selim isterler. O da bende yok ve nasıl elde edileceğini de bilmiyorum?’ cevabını vermiş. Mevlana Hüsameddin, ‘Bir an benimle birlikte olun, o zaman anlarsınız’.’ diyerek pederlerine teveccüh etmiş. Bir süre sonra Hamidüddin Şaşı içinin sükünete erdiğini görmüş, gözlerini açarak şöyle demiş: ‘Ey oğul! Allah (c.c) seni mükafatlandırsın. Ömrümüzü bu yolda harcamamız gerekiyormuş’. Yazıklar olsun bize ki onu kaybettik!’ Hamidüddin Şaşî, böylece salih bir evlat bereketiyle tam bir gönül huzuru içinde ahirete irtihal eylemiş.” Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Taç

Hace Taç, Abdülmelik Ata’nın oğlu ve Zengi Ata’nın pederidir. Hace Taç hazretleri, tarikat ve hakikat itmini tahsil ettikten sonra babasının terbiyesiyle olgunlaşarak kemalini tamamladı ve daha sonra irşad işini üstlendi. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Fatih Evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Osman Siraceddin Tavili Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Molla Muhammed Yeraği (k.s.)

Kafkasya coğrafyasında bulunan Şirvan’ın Kural kasabasında 1191/1777 yılında dünyaya gelmiştir. Dağıstan ile Çeçenya’da imamet, imam, gazavat, mürîd ve mürîdizm gibi İslamî terimlerin hayata geçişi, Şeyh Muhammed’in ve kurduğu medresenin çalışmaları ile olmuştur. Kaynaklarda Şeyh Molla Muhammed adıyla geçtiği bildirilen Şeyh Muhammed’in aynı adla kurulmuş medresesi, bilhassa Osmanlı-İran anlaşmazlıkları döneminde zuhur eden Rus yayılmacılığının önlenmesi için gelişen örgütsel düşüncenin merkezi olduğu rivayet edilmektedir. 1265/1848 yılında vefat eden Şeyh Yerağvî, Rus istilasına karşı direnişi kumanda eden Şeyh Şamil’in şeyhi olduğu da rivayet edilmektedir. Hakkâniyye’nin tasavvuf uygulamalarında ve Nazım Efendi’nin tasavvuf anlayışında yer aldığını düşündüğümüz, Muhammed Yağravî’ye ait bir söz, riyazetin önemini vurgulamaktadır. Nefis bahsinde ve Hakkâniyye şüyuhunun hayatlarında fark edilen halvet ve riyazat şu şekilde ifade edilmiştir: “Dört günlük oruçtan sonra ‘açım’ diyen bir sâlik yolumuza uygun değildir.”

Kastamonu Evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İzmir Evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Yalman Dede

Yalman Dede

Yalman Türbesi Altınkum köyündedir. Kabri şerifin kime ait olduğu belli değildir. Betonarme bir yapıda olan türbe de Bir adet banyo ve 10 kişilik mescidi vardır. Buraya “dermansız dertler” için gelinir, şifa bulmak için banyosunda yıkanıp mescidinde namaz kılınır. Anlatılır ki, 1860 yıllarında bu yatıra gelen iki zat burada zikirle vakit geçirirlermiş. Bu esnada çevredeki sığır ve diğer hayvanlar başucuna gelip toplu halde ses çıkarır ağlaşırlarmış. Bu iki kişinin teklifi üzerine yatırın bulunduğu yere türbe yapılmış ve halkburayı ziyarete başlamıştır. . Bir diğer rivayete göre Yalman Dede, çok eskiden Arabistan taraflarından geldiği (Arap veya Türk olduğu bilinmiyor) burada yaşadığı söylenen ermiş bir kişidir. Türbesi, Silifke’nin Arkum beldesinde eski ismi Tozara yeni ismi Altınkum Mahallesinde (burası daha önce köymüş) bulunmaktadır. Köy mezarlığının içindedir. Mezar üzerine türbe yapılmıştır. Yeşil renkli bu türbe iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm türbenin sağında bulunan ve abdest almak ve yıkanmak için kullanılan banyodur. İkinci bölüm ise mezarın bulunduğu tek girişli ve tek pencereli bölümdür. Bu bölümde namaz kılmak ve Kuran okumak için ayrılmış bir yer vardır. Ayrıca gelenlerin okuması için mezarın hece taşının üzerine birkaç Yasin kitabı bırakılmıştır. Türbenin zemini kilim ve seccadelerle örtülüdür. Yalman Dede’ye çocuğu olmayanlar, zayıf,hasta, konuşamayan, yürüyemeyen, kırk karışan, huysuz, yaramaz çocuk sahipleri, bedensel bir engeli bulunanlar,kısmetini açmak isteyenler, sinir hastaları ve sıkıntılarından kurtulmak isteyenler ve kendisine büyü yapıldığını düşünenler gider. Burada bulunan banyoda abdest aldıktan ya da yıkandıktan sonra türbe içinde iki rekât namaz kılınır. Ziyaret üç çarşamba tekrarlanır ve herseferinde hasta olan kişi Silifke deyimiyle suya çimdirilir. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Silifke, Mersin
Şeyh Ali Semerkandi

Şeyh Ali Semerkandi

Şeyh Seyyid Alaeddin Ali Semerkandi Türbesi Mersin ili Gülnar ilçesi, Sütlüce (Zeyne) kasabasındadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Semerkandi Hazretlerine yer verir. “Zeyni Şerif kasabası: Silifke Sancağı’nda 150 akçe şerif kadılıktır ve nahiyesi 38 köydür. Bin guruş hasıl olur. 200’den fazla toprak örtülü, bağlı bahçeli mamur ve şirin kasabadır. Ve bir cennet bağına benzer bir türbenin içinde Hazret-i Şeyh Ali-i Semerkandi 7 nefer muhterem evlatları ki, Resulullah’ın temiz soyundandır, bir altın alemli kubbe içinde medfunlardır. Zeyni tarikatındandır, 300’den fazla dervişi vardır. Bir gece orada konuk olup zikir halkasında tevhid-i erreye girip fukaralarıyla kucak kucağa olup mest olup zevk ü safalar ettik. Oradan sabahleyin Çelebi Efendi’den izin alıp kılavuzumuz olan suhtelere tembih edip, “Bu ağayı başkasına kıyas etmen. Hatırını sayıp bir hoş götürün” deyip vedalaştık.” Türbede Şeyh Seyyid Alaeddin Ali Semerkandi, zatın l. Eşi Rukiye, türbedarlara ait dört mezar, müritlere ait iki mezar, oğlu Zeynelabidin’e ait bir mezar, sır katibi Şeyh Mahmut’a ait bir mezar, zatın kızına ait mezar vezatın II. Eşi Cin Padişahı’nın kızına ait mezar vardır. Türbe, kesin olmamakla beraber Karamanoğulları Beyliği döneminde yapılmıştır. Türbenin üzeri ahşap bir çatı ile kaplıdır. Altıgen piramidal çatı ile kaplı olan kesim sadece zata ait olan kesimdir. Duvarları taştandır. Müştemilatın da bir mescit vardır. Burası çeşitli yaraların tedavisi, hastalıklardan kurtulmak, dileklerde bulunmak için ziyaret edilir. Ayrıca sadece bu zatın manevi büyüklüğünden feyz almak için ziyaret edenler vardır. Bu zatın uzun süre bu yörede çobanlık yaptığı, çevresini irşat edip talebe okuttuğu, susuzluk çeken bölgeye asası ile su çıkardığı rivayet edilir. Zatın, Bahrü’l-Ulum isimli bir tefsir eseri vardır. Bakımını belediye yapmakta olup, yılda 10.000 kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Ali Semerkandi ile ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Çobanlık da yapmış olan Semerkandi öğle sıcağında hayvanları susuzluktan yanmış vaziyette iken, yoldan geçen bir Türkmenin sert sözleri ile karşılaşır. Buna çok üzülen Semerkandi dua ederek elindeki sopasını kayaların ortasına vurur ve su fışkırır. Hayvanlarını sulayarak susuzluktan kurtarır. Bu yer halen mesire yeri olarak kullanılmaktadır. Seyyid Ali Semerkandi hazretleri’nin babası Şirvanlı Seyyid Yahya, Menâkıbnâme ’nin ifadesiyle “kâmillerden ve fazilet sahiplerinin efendisi, kerâmet ve tarikat ve tâc sahibi ermiş” bir kişidir. Seyyid Yahya bir müddet sonra Şirvan’dan Semerkand’a göç etmiş; burada “şerîfe, ârife,sâliha ve münîfe” bir kadın olan Tâcü’l-Mestûrât ile evlenmiştir. Ali Semerkandî on iki yaşına geldiğinde annesi vefat etmiştir. Babası Seyyid Yahya hakkında bilinenler ise azdır. Seyyid Ali, Semerkand şehrinde dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Lâkin uzun ömür sürdüğü ve 150 sene kadar yaşadığından hareketle, 1300 tarihlerinde doğmuş olabileceği tahmin edilebilir. Menâkıbnâme ’de anlatıldığına göre, Şeyh’e yaşının ne kadar olduğu sorulduğunda, “sakalımın kılları kadar” dediği rivayet edilir. Daha çocukluğundan itibaren iyi bir dinî eğitim almaya başlayan Seyyid Ali’nin, yedi yaşında Kur’ân-ıKerîm ’i ezberlediği; bilgisini ilerleterek kısa zamanda tefsir yapma kudretine sahip olduğu rivayet edilir. Yirmi yaşında babası ile birlikte hac farizası için Mekke’ye gitmiş; hacdan sonra babasının izniyle orada kalarak, hadis, tefsir ve kıraat ilimlerinde tahsilini ilerletmiş; ayrıca Kahire, Şam ve Kudüs şehirlerini de gezerek buralarda, devrinin önde gelen âlimlerinden dersler almıştır. Semerkand’ın meşhur âlimlerinden Seyyid Şerîf Cürcânî (1339-1414)’den ders aldığı anlaşılmaktadır ki, Menâkıbname ’de Cürcânî, Seyyid Ali’nin hocası ve mürşidi olarak zikredilir. Hocaları arasında Hanefî fakihi Alâeddin el-Buharî (ö. 1330) de vardır. Seyyid Ali, ilim tahsili için çıktığı uzun yolculuktan sonra Şirvan’a avdet etmiştir. Burada tasavvufî gelişiminde babası Seyyid Yahya’dan öğrendikleriyle ileri merhaleye ulaşmıştır. Artık seyri-sülukunu tamamlamış bir kişi olarak babasından izin alarak, irşad faaliyetinde bulunmak üzere Semerkand’a göç eder. Muhtemelen bu yolculuk sırasında İsferân’a da uğradığı ve burada Abdurrahman İsferânî’den Tarîkat-ı Hâcegâniye’yi öğrendiği rivayet edilir. Semerkandî’nin Türkistan’ın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Herat’ta Nizâmiye Medresesi’nde müderrislik yaptığı kaydedilir. Daha sonra ikinci defa Hicaz’a gittiği; uzun yıllar Mekke ve Medine şehirlerinde ikâmet ettiği; Medine’de Hz. Peygamber’in türbesinde Türbedârlık yaptığı; ayrıca Nakîbül eşraflık vazifesinde bulunduğu; bütün bu vazifeleri ifa ederken tasavvufî derecesini de yükselttiği; ayrıca fırsatını buldukça Bağdat, Mısır ve Şam gibi İslâm memleketlerine seyahatlerini de sürdürdüğü ifade edilmektedir. Rivayet edildiğine göre Semerkandî, Medine şehrinde Türbedarlık vazifesini ifa ettiği tarihlerde, bir gün uyku ile uyanıklık arasında bir hâldeyken, Hz. Peygamberin emri üzerine yola çıkar. Şeyh Ali Semerkandî’nin Karaman ülkesine geldiği tarihlerde Anadolu’daki Timur tesiri henüz tam manasıyla silinmemiştir. Şeyh Ali Semerkandî’nin Karaman’a geldiği1420’ler, Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları arasındaki münasebetlerin gergin olduğu yıllardır. Bölge, dinî yönden Halvetîliğin tesiri altındadır. Anlatıldığına göre Şeyh Ali Semerkandî, Lârende şehrine geldiğinde, daha önce Halvetî halifesine biat etmiş olan halk başına toplanarak, Halvetî olduklarını söylemişler ve bunlardan 40 kişi, “Bizim tarikimizi ibtâl eyledi.” diyerek Şeyh Ali’ye karşı rahatsızlıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Halvetîliğin nüfuzu altındaki Anadolu’da her ne kadar Timur’la birlikte Nakşibendilik de yayılmaya başlamış olsa da, etki gücü daha ziyade 15. yüzyılın sonlarından itibaren artış göstermiştir. Lârende’ye ilk gelişi sırasında Halvetî mezhebine bağlı halk tarafından iyi karşılanmayan Şeyh Ali Semerkandî’nin, daha sonra Karamanoğlu İbrahim Bey’le yakınlık kurduğu rivayet edilir. Menkıbe şöyledir: Semerkandî’nin Lârende’ye geldiği tarihlerde bir gece Ahmed Bey, Şeyh’in adamlarından iki kişi tarafından evinden alıp götürülür ve Şeyh’le tanıştırılır. Aynı gece benzer bir hâdise de Sultan İbrahim’in başına gelmiştir. Bu harikulâde hadiseden sonra Şeyh Ali Semerkandî, iki adamını göndererek Sultan İbrahim’i Lârende’ye davet eder. Daveti kabul eden Karamanoğlu İbrahim Bey gelir ve Semerkandî’ye biat ederek zikir alır. Şeyh Ali Semerkandî, Bahru’l-ulûm adlı tefsirini Lârende’de iken yazar. Menâkıbnâme’ de, o Lârende’ye geldiğinde burada bulunan âlimlerin, imtihan maksadıyla bir tefsir yazmasını istedikleri; bunun üzerine Şeyh’in tefsiri müsvedde hâlinde yazıp, müritlerinden Molla Hamza-i Karamanî’nin bunları temize çektiğinden bahsedilir. Âhir ömründe Lârende’de ikâmet edip, vaktini eser yazarak, ilim ve irşad faaliyetleriyle geçirdiği anlaşılan Şeyh Ali Semerkandî’nin, vefatı hakkında Menâkıbnâme ’de şu ifadelere rastlanır: “Ömr-i şerîflerini hâyete ve sinn-i latîfleri gâye-te karîb olıcak Lârende’den kalkup, ol âsâ dikildiği yere gelüp, andacivâr-ı zü’l-celâle intikâl ve cenâb-ı zü’l-cemâle irtihâleylediler… İnşallahu-teâlâ ol mahalde dâr-ı âhirete in- tikâl ideriz”. Biyografi kitaplarında vefat tarihine dair genel olarak 1456 tarihi üzerinde ittifak sağlanmıştır. Zeyne’de, daha önce 1421 tarihinde Ahmed Paşazâde Musa Bey tarafından yaptırılan caminin yanına defnedilmiştir. Bu caminin, Semerkandî henüz Karaman’a gelmeden önce yapıldığına işaret eden ve ayrıca kitabesini de yayımlayan İ. Hakkı Konyalı, türbe ve zaviyenin sonradan inşâ edildiğini söylemiş; fakat caminin bânisi Musa Bey hakkında ise, herhangi bir vesikanın mevcut olmadığını; Ali Semerkandî türbesinde, Şeyh’in hemen sağındaki kabrin oğlu Zeynelâbidin’e, solundakinin ise müridlerinden Şeyh Mahmud’a ait olduğunun rivayet edildiğini yazmıştır. Şeyh Ali Semerkandî’nin vefatından sonra, Zeyne kasabasındaki mekânı bir zaviye olarak faaliyet göstermeye devam eder. Bunu Kanuni dönemine ait bir Vakıf Defteri ’nde açıkça görmek mümkündür. Söz konusubu defterde, “Vakf-ı Zâviye-i hazret-i Şeyh Ali Semerkandî kuddisu sırrahu ve câmi‘-i şerîf ve türbe ve merkadı derkarye-i Zeyne tâbi‘-i kazâ-i Mut” başlığı altında, “Vakf-ı Câmi” ve “Vakf-ı Türbe-i Şeyh kuddisu sırrahu” altbaşlıklarıyla ayrı ayrı kaydedilmiştir. Ayrıca kayıtlarda, “Şeyhin merkadi bu câmi‘in kurbündedir” ibaresi devardır. Şeyh Ali Semerkandî’nin evliliği, eşi ve çocuklarına dair gerek Menâkıbnâme ’de, gerekse dönemin diğer kaynaklarında fazla bir malumat yoktur. Zeyne’deki türbe içinde yer alan mezarlardan birisinin, Şeyh’in “cin padişahının kızı” olan eşine ait olduğu yazılıysa da, bu kitabenin sonradan konulduğu açıktır. Yine türbedeki diğer iki mezardan birinin, Şeyh’in oğlu Zeynelâbidin’e,diğerinin ise “zâtın kızı”na ait olduğu kitabesinde yazılıdır. Hakkı Konyalı, Semerkandî’nin soyuna dair, Osmanlı tahrir defterlerindeki kayıtlara atfen şunları yazmıştır: “Aliyy-i Semerkandî’nin ölümünden sonra onun adını taşıyan bir tarikat kolu kurulmuştur. Kendisinden sonra oğlu İsa, daha sonra Mahmud ve Zeynelâbidin zâviyesinde kendisine halef olmuşlardır. Kendi ailesi ‘Zeyneoğulları’ adını aldılar. İçel’de bir cemaat halinde yaşar oldular. Zeyneoğulları, 16. yüzyılın başları itibariyle İçel sancağında tam bir hânedâna dönüşmüşlerdi. Gülnar ve Lârende’deki birkaç yer hâricinde, tasarruf ettikleri toprakların tamamı Mut ve Sinanlı kazalarında yer alıyordu. Özellikle Şeyh Ali Semerkandî türbe ve zaviyesinin bulunduğu yerin çevresindeki hemen tüm araziler bunların timar ve zeametlerine dâhildi. Ayrıca yine kayıtlarda da ifade edildiği şekliyle bu aile mensupları, İçel’in “nâm-zâdeleri” ve “kadîmi sipahi- zâdeleri” idi. Açıktır ki bu aileye, söz konusu timar ve zeametler Karamanoğulları döneminde verilmiş ve bunlar Osmanlı idaresine geçtikten sonra da devam ettirilmişti. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Gülnar, Mersin
Mukkedem Dede

Mukkedem Dede

Mukaddem Dede Türbesi ; Mersin Silifke’de Mukaddem mahallesine çıkan yamaç yolun , sağa sapan köşesinde. Mukaddem Dede Türbesi, Tek katlı bir binadır. İyi dilekler ve dua etmek için ziyaret edilir. Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 15.01.1977 tarih ve A-274 sayılı kararla koruma altına alınmıştır. Bakımı Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılmaktadır. Çok sayıda ziyaretçisiolmaktadır. Silifke’nin Mukaddem Mahallesi’ne çıkan yamaç yolun, sağa sapan köşesinde “Mukaddem Dede”adlı türbe bulunmaktadır. Türbe, kapalı bir binanın içindedir. Önünde yeşil parmaklıklarla çevrili bir bahçe yer almaktadır. Bu bahçenin sağ tarafında abdest alınan ve şifa niyetine suyu içilen bir çeşme vardır. Türbeye iki basamaklı bir merdivenle inilir. Mukaddem dedeninhemen yakınında başka bir mezar kalıntısı daha bulunmaktadır. Yanında bir zeytin ağacı vardır ve ağacınbir kökü yeryüzüne çıkmış durumda, altından çocukgeçirilebilecek şekildedir. Bu zeytin ağacında çeşitli renklerde bez parçaları asılı bulunmaktadır. Buraya kısmetin açılması, eğitim hayatında başarılı olunması, sinirsel rahatsızların tedavisi, baş ya da kalp ağrısınıniyileşmesi vb. herhangi bir dileğin kabul olması içingidilmektedir. Ziyaret için belirli ay, gün ya da saat bulunmamakla beraber üç çarşamba gitmek gerektiği yaygın bir inanıştır. Türbede Allah rızası için iki rekât namaz kılınır. Daha sonra bilinen dualar okunarak türbeçevresinde üç defa dönülür. Sonra yakındaki zeytin ağacına gidilerek buraya bez bağlanır. Ağaç kökünün yüzeye çıkarak tekrar toprağa gömülmesiyle oluşanoyuktan geçilir. Türbenin bakımı mahalleli tarafından yapılmaktadır. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mersin
Cemaleddin Seyyidi

Cemaleddin Seyyidi

Cemaleddin Seyyidi Türbesi ; Antalya – Manavgat Seydiler Mh.’de Manavgat’dan Alanya İstikametine giderken 13 km sonra sola ayrılan Doğançam yolundan sonra 2 km kuzeyde Peygamberimizin soyundan gelen Cemaleddin Seyyid hazretleri hakkında bilgilerimizi çok azdır. Halk arasında Horasandan gelerek Seydişehri kuran Seyyid Harun Veli Hazretlerinin talebelerinden olduğuna inanılır. 1530 tarihinde yazılan ve halen İstanbul Başbakanlık arşivinde bulunan 162 numaralı defterin 648. sahifesinde Cemalüddin Seyyidi Cami ve Zaviye vakıflarının Seydiler köyünde olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar Kaynak: Metin Türktaş –Alanya ve Köylerindeki Türbe Yatır ve Adak Yerleri -1997 / Ahmet Çaycı – Alanya Mahmud Seydi Külliyesi / www.facebook.com

📍 Manavgat, Antalya
Darendeli Hacı Mahmud Efendi

Darendeli Hacı Mahmud Efendi

Malatya – Darende – Hamid Veli camii haziresi Şiranlı Hacı Mustafa Rumi Efendi’nin halifesi. Yaşar Baş’ın yazısından ( Yaşar Baş. Şeyh Hamid-i Veli Caii haziresinde medfun zatlar Müftü Sofuzade Hacı Mahmud Efendi. Yıl.3 Sayı 11. ) Hacı Mahmut Efendi’nin, Sofuzade lakabı ile tanınan Mehmed Ağa’nın oğlu olduğunu öğreniriz. 1 Ocak 1826’da Darende’de dünyaya gelen Mahmut Efendi, belli bir öğrenim yaşına gelince, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii şerifi yakınında bulunan sıbyan mektebi’nde tahsil hayatına başlar. Buradan mezun olduktan sonra Uşak’da bulunan Ayıntabizade Hacı Ahmet Efendi’nin ders verdiği medreseye devam eder. Sonra Sivas’a giderek ikamet eder ve evlenir. Gökmedresede müderrislik yapmakta olan Darendeli Hacı Salih Efendi’nin derslerine devam eder. Hocasının da iznini alarak Kayseri’ye gider ve burada Kurşunlu Medresesinde Ağcakoyun Müftüsü Hacı Arif Efendi’den dersler alır. Daha sonra İstanbul’a gider. Edirnekapı yolu üzerinde bulunan Nişancı Medresesinde ikamet etmeye başlar. Aynı zamanda bu medresede görev yapmakta olan Kavalalı Yusuf Efendi’den Şerh-i akaid ve diğer bazı dersleri alır. Hocasının ölümü üzerine Fatih Camii Medresesi müderrisi Kara Halil Efendi’den Kadı Miri ve Celali derslerini alır. Aynı hocadan 1861 tarihli bir icazetname alarak medrese tahsilini tamamlar. Burada ders gördüğü esnada 1860’da ruus-u hümayun (resmi göreve tayin) imtihanına girer. Bu imtihanı kazandığına dair kendisine şehadetname verilir. Ancak göreve tayin edilmeden Çorum’a gider. Burada müderrislik yapmaya başlayan Hacı Mahmud Efendi, tahsili esnasında Arapça ve Farsçayı da öğrenmiş olduğundan bu dersleri de vermektedir. Çorumlu Mustafa Rûmi Şiranî Efendiye intisab ederek, tasavvuf ilimlerine de âşinalık kazanır. Bu arada şeyhi ile beraber hac ziyaretine gider. Dönüşünden sonra Hacı Mahmud Efendi diye anılmaya başlar. İsmail Hakkı Altuntaş, Hacı Mahmut Efendi’nin evliliğinin Çorum’da gerçekleştiğini kaydeder . Bu evlilikten üç oğlu olur. Bunlardan ikisi Müftü Mehmet Emin ve Rüştü Efendidir. Küçük oğlu ise, genç yaşta vefat eder. Raziye, Zeynep, Firdevs ve Nafiye isimlerinde dört de kızı dünyaya gelir. Raziye Hanım, âlim Ömer Şem’i Efendinin oğlu âlim ve fazıl Mustafa Esad Efendi ile evlenir. Çorum’da yaklaşık yirmi beş yıl kaldıktan sonra, ziyaret maksadıyla Darende’ye gelir. Halk yeni kurulmuş olan mahallelerdeki bahçeli yazlık evlerde oturmaktadır. Bu sebeble Darende’nin eski mahallelerindeki evler, camiler ve diğer eserlerin birçoğu harap olmuştur. Camilerden sadece Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii şerifi yıkılmamıştır. Hacı Mahmud Efendi, bu caminin yıkılmaması için hemen onun etrafına sekiz on odalı bir medrese ve tekke yaptırır. Ve burada ders vermeye başlar. Bu medrese Şeyh Hamid-i Veli Medresesi olarak tanınır. Hacı Mahmud Efendi, eski şehrin bulunduğu mahaldeki bu medreseyi yeniden ihya edince, halk da kısmen bu bölgede kalmaya başlar. 20 sene zarfında yüzlerce talebeye ders okutan Seyyid ve Hâlid Efendilerin hocaları Hacı Mahmûd Efendi, Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin Darende’de bu Câmii Şerîf derûnunda medfûn bulunduğunu ve birçok kerre murâkabe halinde gördüğünü anlatır. Şeyh Hamidi Veli Kütüphanesine kitaplar vakfeder. Hacı Mahmud Efendi, tahminen üç dört yıl kadar Şeyh Hamidi Veli Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra, halkın isteği üzerine 65 yaşında iken Darende müftülüğüne tayin edilir. Bu tayini Şeyhülislamın 7 Ocak 1891 tarihli menşuru ile gerçekleşir. Onun birkaç yıl müftülük yaptıktan sonra eski görevi olan müderrisliğe geri dönmüş olduğu görülür. Hacı Mahmud Efendi’nin dirayetli, her yönü ile görevini yapmaya muktedir bir kimse olup orta boylu, ela gözlü, kumral sakallı bir eşgale sahip olduğu nakledilir. Kabri Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresindedir. Mezar kitabesinde, ‘Ulema-ı kiramdan eş-Şeyh Müftü Hacı Mahmud Efendi 1901’ kaydı bulunmaktadır. Başlangıçta, Hacı Mahmud Efendinin cenazesi kendisinin Şeyhli ailesinden olmadığı ileri sürülerek Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresine defnedilmek istenmemişse de, Şeyh Süleyman Efendinin aracılığı ile mesele halledilerek defin gerçekleşmiştir. Hacı Mahmud Efendi, Şeyh Hamidi Veli Medresesi’nde müderrislik yaptığı yıllarda 240 öğrenci okutup, on beş hocaya icazet verir. Sonraları adlarını çokça duyurmuş olan Darendeli âlimlerin yetişmesine öncülük eder. Oğlu Hacı Mehmet Emin Efendi, Gürün Müftüsü Gürünlü Nazif Efendi, Elbistan kadısı Seyyid Efendi, Mehmet Paşa Medresesi müderrisi Çorumlu Kasım Efendi, Kangal’ın Karacaviran köyünden Hacı Bekir Efendi, Gerimterli Ömer Efendi, Bayram Efendilerden Hacı Mehmet Efendi, Müftüzâdelerden Darende kadılığı yapmış olan Mustafa Esad Efendi, Halidi Yekta Efendi, Es-Seyyid Ömer Osman Hulusi Efendi, Es-Seyyid Hatip Hasan Efendi, onun önde gelen talebeleri idi. Hacı Mahmut Efendi’nin hakkında anlatılan menkıbelerden ikisi şöyledir ; Talebelerinden biri Ramazana yakın bir günde, bir köye yolu düşer ve o köyün ileri gelenleri ile görüştüğünde kendini takdim eder. Köyün ileri gelenleri, “Çok iyi geldin, yarın Ramazan, bizim teravih namazlarını hatimle kıldırabilir misin?”, diye sorduklarında, “kıldırırım” kelimesi ağzından çıkar. Halbuki kendisi hafız değildir. Büyüğünün ve Allah’ın hidayetine sığınarak bir boy abdesti alıp, her gün bir cüzü ezberlemek kaydıyla 30 gün yanlışsız ve noksansız teravih namazını hatim ile kıldırır. Ancak son rekatta “Nas” suresinde şaşırmış olup üç kere tekrarlaması ile düzeltip, namazı ikmal etmiştir. Bilahare Darende’ye geldiğinde durumu hocası Hacı Mahmud Efendi’ye beyan ettiğinde, merhum, “Oğul! O şaşırma kabahatı senin değildir. O anda biz seni tasarrufumuzda tutmamıştık”, diye buyurur. Diğer menkıbede şunlar anlatılır. Hafız Ağa bir gün ırmaktan omuz çengeli ile iki kova su götürürken, bunu Mahmud Efendi görür. “Hafız Efendi! Bu suyu nereye götürüyorsun?” diye sorduğunda, Hafız Efendi, “Sayın hocam! Malumunuz kuyunun suyu kurudu. Ağaçların dibine götürüyorum.”, der. Bunun üzerine Hacı Mahmud Efendi, “Öyle mi! Hele onu bırak bir kuyuya kadar gidelim”, diyerek kuyunun başına varıp otururlar. Hacı Mahmud Efendi 40 tane taş sayıp Hafız Ağa’nın eline vererek, “Oğlum 40 Yasin-i Şerif oku, her Yasin-i Şerif’in bitiminde bu taşın birini kuyuya at”, demesiyle, kendisi istiğrak haline dalar. Hafız Ağa 39 Yasin-i Şerif’i okuduktan sonra 40. taşı Hacı Mahmud Efendi kendisi alıp ağzında ıslatarak kuyuya bırakmasıyla beraber kuyunun suyu bir anda dolarak yatağı olan arka revan olmaya başlar. Bunu gören Hafız Ağa büyük bir sevinç ve hayretler içine düşerek bir abdest almak ister. Hacı Mahmud Efendi, “Gel oğul! Abdestimizi gidip caminin önünde alalım”, demesiyle beraber onlar caminin önüne gelinceye kadar su onlardan önce gelmiştir. Su ile abdestlerini alırlar. Kaynak : Malatya Evliyaları , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun )

📍 Darende, Malatya

Seyyid Yahya Dağıstani (ks.)

Mekke – Cennetül Mualla ’da Abdullah Mekki Hazretleri’nin Halifesi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Doğum tarihi bilinmemektedir. Hicri 1319,miladi 1899 tarihinde vefat etmiştir. Bulunduğu bölgede riyaset üzere büyük bir makamı var iken tarikat yolunu tercih eden mürşid-i kâmil büyüğümüzdür. Dağıstan Hanlarından olmasına rağmen, sadeliği seven, saltanattan kaçan bir zâttır. Osmanlı Sultanları tarafından da kendisine beratlar verilmiştir. Oğlu Halil Paşa ile birlikte Mekke-i Mükerreme’ye hicret ederler. Halifesi olduğu Abdullah-i Mekki Efendimizin hakka yürümesinden sonra Mekke-i Mükerreme’de bir zâviye yaptırarak ömürlerinin nihayetine kadar hizmet etmiştir. Seyyid Yahya Hazretleri’nin ne zaman dünyaya geldiği tam olarak bilinmemektedir. Onun 19. yy. başında Dağıstan’da yaşadığını sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gittiğini kabul edebiliriz. Elimizde bulunan bir el yazmasında ondan bölgenin emiri, meliki sıfatlarıyla söz edilir. Ancak Dağıstan kaynaklarında bu isim ve vasıfta bir melik yoktur. Şu kadar ki Dağıstan’ın sosyal, dini yapısı göz önüne alınarak onun saygın bir aşiret lideri veya dini karizması dolayısıyla bu adla anıldığını söyleyebiliriz. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin intisab etmesi ve şeyhin vefatı ile görevin onda kaldığını sonra Mekke-i Mükerreme’ye giderek Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışıp kaldığını da yine belgelerden öğreniyoruz. Böylece onu tasavvuf ile ilişkisinin Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışmasından önce olduğunu söyleyebiliriz. O dönem Kafkas halkının, Şeyh Şamil ve Hâlidi Meşayıhlarının liderliğinde Ruslarla mücadele ettikleri bir dönemdir. Rusların Kafkasya’yı işgali önlenememiş ve halk ile birlikte birçok âlim ve Hâlidi insanları Anadolu’ya ve İslam dünyasına hicret etmişlerdir. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’de bu göçler ile Mekke-i Mükerreme’ye hicret etmişlerdir. Onun kendisine ait bir dergâhı olduğu ve Abdullah-i Mekki Efendimizin diğer halifesi şeyh Süleyman Kırımi ile irşat vazifesini yürüttüğü, ömrünü de Mekke-i Mükerreme’de tamamladığı bilinmektedir. Bozcalı’da ikamet eden Yunus Hocaefendi’nin kendi yazısından Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri hakkında şöyle bir rivayette vardır: “- Tarikatımızın silsilesinde otuz ikinci halkası olan Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin hayatından bir parça. Kendisi aslen Dağıstanlı olup o memleketin hükümdarı idi. O günün paşalarına ait süslü, altın yaldızlı giysiler ile gezinirken şöyle düşünür: — Acaba bu benim giydiğim altın sırmalı, saf ipek, resmi elbisem ile kıldığım namaz Allah indinde makbul olur mu? Bu düşünce kendisinin meşguliyetini artırınca bunu sarayda bulunan bir hocaya değil de züht ve takva hayatı yaşayan bir tekke sahibine sormayı ister. Bu düşünce ile maiyetinde ki adamları ile birlikte Dağıstan da bir tekkeye vâsıl olur. Kapıya varınca atından inmeden orada bulunan dervişlere selam verir ve şeyh efendinin dışarı gelmesi için haber gönderir. Haberi götüren Derviş: —Erkan-ı hükümetten paşa geldi, sizi dışarıda bekliyor efendim! Diyerek efendi hazretlerini dışarı çağırır. Şeyh efendi dışarı çıkar; — Hoş geldiniz! Buyurun efendim! Der. Paşa, — Hayır, şeyh efendi! Attan inmeyeceğim! Bir mesele soracağım! Bunu halledin! Der. Şeyh efendi; — Paşa Hazretleri! Bunu saraydaki hocalara sorsanız daha isabetli olur. Biz keyfi fetva veremeyiz! Vereceğimiz fetva sizi üzer! Diye cevap verince Paşa da; — Hayır! Kızmayacağım! Üzülmeyeceğim! Siz halledeceksiniz! Der. Şeyh efendi; — O hâlde buyurun Paşa Hazretleri! Diyince paşa sorusunu sorar: — Şu üzerimde bulunan altın düğmeli ve sırmalı resmi elbiselerim ile namaz kılsam, Allah indinde kabul olur mu? Şeyh efendi bir süre bekler. Paşayı süzdükten sonra şöyle cevap veriri: — Af buyurun! Sizin hâliniz şuna benzer: Bir köpek kokmuş bir leşin başına varır, yer ve gırtlağına kadar karnı doyar. Aynı zamanda idrarı da gelir, idrarını yaparken de üzerine bulaşmasın diye bacağını kaldırır. İşte! Sizin işiniz buna benzer! Milletin malını yiyerek gırtlağınıza kadar doldurmuşsunuz, üzerinizdeki elbiseden dem vuruyorsunuz Paşa’m! Cevap ağırdır! Paşa attan iner, sırtındaki elbiseleri soyar, yanında bulunan adamlarına ve ümerasına; — Başınızın çaresine bakın! Ben artık gelmiyorum! Der. Derhâl şeyh efendinin elini ayağını öper, teslim olur.” Az zamanda çok mesafe kaydeder. Öyle hâle gelir ki şeyh efendinin ziyaretine gelenler; “- Efendim! Bize duâ buyurun! Dediklerinde, — Siz Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ne gidin! Onun duası makbuldür çünkü o saltanatını birden bire terk etti. Belki o saltanat bizde olsaydı terk edemezdik! Diye cevap verirdi.” Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ saltanatını öyle bir terk etmişti ki dergâhın bir köşesine çekilmiş hırkasına yama yapıyordu. Bir defasında da şeyh efendi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nden için, “- Onda öyle bir hazine vardır ki, onun yaptığını ben yapamazdım!” buyurdu. Şeyh efendi vefat edince yerine Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri geçer. O dergâhtan Mekke-i Mükerreme’ye gider. Abdullah-i Mekki Efendimiz ile karşılaşınca büyüklüğü karşısında ona biat ederek ömrünün sonuna kadar orada kalır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mekke
Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi (ks.)

Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi (ks.)

Medine – Cennetül Baki Hz. Osman’nın yakınında Abdullah Mekki Erzincani nin halifesi Yahya dağıstani’nin halifesi Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Mustafa Efendi, aslen Bayburtlu bir aileye mensuptur. Ailesi, 1829 yılında Ruslar tarafından Bayburt’un işgali üzerine Şiran’a göç etmişlerdir. Günümüzde Gümüşhane’nin bir ilçesi olan Şiran’ın Sarıcalar Köyü’nde 1254/ 1838 tarihinde Mustafa Efendi dünyaya gelmiştir. Annesinin adı Havva, babasınınki ise Ömer’dir. Şiran’da doğduğu için Şirani, Hz. Ömer soyundan geldiği için Faruk-ı Şirani diye anılmıştır. Mustafa Efendi, dindar bir aileye mensuptu. Dört yaşında babasından ilk dersleri alarak okumaya başladı. On yaşlarında Trabzon’da medreseye kaydoldu. Burada temel ilimlerden icazet aldıktan sonra tahsilini ilerletmek için Tokat medreselerine gitti. Burada dört yıl kaldı. Zeka ve kabiliyetiyle dikkat çeken Mustafa Efendi, hocalarının da delaletiyle Uşak’a gönderildi. Orada iki yıl kadar kaldı. Birçok dersten icazet aldı. Dini ilimlerde belli bir düzeye geldi. Ancak kendinde manevi bir boşluk hissediyordu. Arkadaşlarına “Heybenin bir gözünü doldurduk. Öbür gözü boş kaldı.”diyerek bunu dile getiriyordu. Onun tasavvufa meylini bilen hocası, ona hacca gitmesini tavsiye etti ve orada aradığı kişiyi bulabileceğini söyledi. Hac’da Şeyhi Yahya dağıstani hz’ne intisabı Hocasının tavsiyesi üzerine Mustafa Efendi, yirmi yaşlarında iken hac farizasını yerine getirmek üzere yola çıkar. Uzun ve çileli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşır. Kalacak yeri olmadığı için mezarlıklarda kaldığı rivayet edilir. Mualla kabristanında uykuya daldığı bir sırada bir sufi onu uyandırır. O zat, Nakşibendiyye tarikatının Halidiyye koluna mensup Abdullah Erzincani’nin halifesi Yahya Dağıstani’ye mensupmuş; Mustafa Efendi’yi ona götürür. Mustafa Efendi, hocasının işaret ettiği zatı bulmuştur. Ancak Yahya Efendi, müritlerinin çokluğu nedeniyle onunla ilgilenememiştir. Kim olduğu, nereden geldiği bile sorulmamıştır. Sonra Yemenli bir arkadaşının delaletiyle Yahya Efendi’nin huzuruna çıkmıştır. İntisap, bu buluşmada gerçekleşmiştir. Derhal seyr-i süluk ve riyazata başlamıştır. Takvasının gereği olarak tekkedeki yemekleri bile yemeyip dağlardaki otlarla karnını doyurmuştur. Buradaki nefis terbiyesi, yedi yıl kadar sürmüştür. Manevi mertebesi yükselmiş ve kalb gözü açılmıştır. Tasavvuf terbiyesinin sonunda irşatla görevlendirilme zamanı gelmiştir. Yahya Efendi’nin dergâhında mürşit seviyesine ulaşmış üç Mustafa vardır. Biri Şiranlı, biri Yemenli, diğeri de Pakistanlıdır. Bunlardan sadece birisi Medine’de kalabilecek, diğerleri gönderileceği yerlere gideceklerdir. Yahya Efendi, kendisi bir tercihte bulunmak istememiş. Üçünün de eline birer kağıt verip Medine’ye göndermiş. Üç arkadaş Medine’ye gidip Ravza-ı Mutahhara’ya varmışlar ve boş kağıtları oraya bırakıp sabahı beklemeye başlamışlar. Sabah ezanıyla birlikte Hz. Peygamber (sav)in kabrinin başına vardıklarında Pakistanlının kağıdına Hindistan, Yemenlinin kağıdına Medine yazıldığını görmüşlerdir. Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin kağıdında ise Anadolu Çorum yazısı bulunmaktadır. Çorum’a gelişi Mustafa Efendi, görev yeri belli olmasına rağmen bir türlü Medine’den ayrılmak istemez. Ama verilen göreve, gösterilen yere gitmek zorunda olduğunun da bilincindedir. Günlerce Mescid-i Nebevi’ye gider, Hz. Peygamber(sav)in kabri başında gözyaşı döker. Bir gün huzuruna kabul edileceğine dair manevi işaret aldıktan sonra Medine’den ayrılır. İstanbul’a gitmek için Cidde limanına gider. Ancak yanında yol parası yoktur. Fakir bir derviş olarak gemiye biner. Kontrol esnasında biletsiz olduğu için gemiden indirilir. Kaptan, limandan ayrılmak için bütün hazırlıkları tamamlamıştır ama gemiyi bir türlü hareket ettiremez. Makine aksamı elden geçirilir, bir arızaya rastlanmaz. Hikmeti araştırılırken bileti olmadığı için indirilen yolcu gelir akıllarına. Şehrin her yerinde o dervişi ararlar. Sonunda bir mescitte namaz kılarken bulurlar. Ona yalvarıp yakarırlar, gemiye binmeye razı ederler. Artık manevi bir engel kalmamıştır. Gemi, normalden daha hızlı yol alır ve beklenenden önce İstanbul’a varır. Gemiyi durduran Kara Şeyhin kerameti, kısa zamanda tüm İstanbul’da yankılanır. Bu olay o kadar çok meşhur olur ki devrin padişahına kadar ulaşır. Sultan II. Abdülhamit Han, şeyhülislamın başkanlığında İstanbul’un tanınmış âlimlerini toplar. Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin de katıldığı bu mecliste bir çok mesele tartışılır. Mustafa Efendi, manevi ve ilmi ağırlıyla dikkatleri üzerine toplar. Padişah, Şeyh Efendiden çok etkilenir ve sarayda kalmasını teklif eder. Ancak Mustafa Efendi, Şeyh Yahya Dağıstani’nin görevlendirdiği yere gitmek arzusundadır. Bu nedenle teklifi kabul etmez. Kendisine verilen atiyyeleri de hazineye bağışlayarak maddi bağımlılık altına girmekten kurtulur. İstanbul’dan ayrılışında vatan hasreti ağır basar. Görev mahalli olan Çorum’a gitmeden önce Şiran’a gider. Orada babasının ısrarıyla kendi köyünden Güllü Hanımla evlenir ve bir süre Şiran’da kalmaya karar verir. Orada tekke kurarak irşat faaliyetlerine başlar. Ancak Şiran’ın nüfuzlu ailelerinden Telli sülalesine mensup Ali Çavuş ile arası açılır. Tartışmalardan canı sıkılan Mustafa Efendi, Şiran’dan ayrılır. Önce Niksar’a, oradan da bazı müritleri ve akrabalarıyla birlikte Medine’de işaret edilen Çorum’a gelir. Mustafa Efendi Çorum’a gelince Mekke’deyken tanıştığı bir zengin tarafından kendisine Kellegöz Camiinin kıble tarafında bir ev tahsis edilir. Şeyh Efendi, buranın üst katını ev olarak, alt katını da tekke olarak kullanır. Bir bağ ve bir de tarla alır. Çiftçilikle hayatını devam ettirmeye çalışır. Tekkede de manevi ağırlıklı sohbetler yapar. Çorum’a yerleşince İskilipli Emine hanımla evlenir. Çorumlu Pir diye de bilinen Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Çorum’daki dergahından hareketle İskilip, Tokat, Niksar, Sivas, Alucra, Samsun, Amasya, Darende, Afyon gibi belli başlı merkezlerde irşat faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu nedenle talebe ve müritlerinin sayısı bilinemiyor. 366 tane halifesinin olduğu söyleniyor. Bayburtlu Ahmet (Amcasının oğlu), Tokatlı Hacı Salih efendi, Darendeli Mahmut, Alacalı Ahmet Efendi, Tokatlı Mustafa Haki, Niksarlı Ahmet Efendi, Sivaslı Mustafa Taki, Başçiftlikli İnceimamzade Hasan efendi, Mesudiyeli Sarıalizade Ahmet Efendi, İskilipli Ömer Efendi, Tosya Çevlikli Mehmet Gülşen, Torullu Hacı Osman, Çalganlı Osman, Alucralı Hacı Hasan vekendi oğlu Hacı Faik Efendi en çok tanınanlarıdır. Şeyh Mustafa Efendi’nin ilk eşi Güllü Hanımdan iki oğlu, bir kızı olmuştur. Kızı, Çorum’un meşhur müderrislerinden Kürt Hacı Mustafa Efendi ile evlenmiştir. İskilipli Emine Hanımdan Faik ve Hilmi Efendiler dünyaya gelmiştir. Faik Efendi, babasının halifesi Niksarlı Ahmet Efendi’den tasavvufi eğitimini tamamlayarak Nakşibendi silsilesini devam ettirmiştir. Menkıbeleri ……..Şiranlı Hacı Mustafa Efendi, müritlerine görev verirken usulüne uygun yapmalarını ve gereken fedakarlığı göstermelerini tembih edermiş. Bir gün civar kazalardan ziyaretine gelen bir bir müridine memleketine dönmek için izin vermiş. Ertesi gün aynı zatın çarşıda vasıta aradığını görünce:” Ya… Vesait de mi aranırmış. Biz Mekke vadilerinde yalın ayak mürşid-i kâmil arayıp gezdiğimizde ayaklarımızın yarıklarına çekirgeler gizlenirdi. Şimdi siz, kolay buldunuz da kıymetini bilmiyorsunuz.” diyerek uyarmış ve tasavvuf yolunun çileli olduğuna işaret etmiş. Bunun üzerine o zat, memleketine yürüyerek dönmek zorunda kalmış. …….Bir gün Mustafa Efendi’nin tekkesine medrese tahsili görmüş bir kişi geldi. Şeyhin halkasına oturdu. Şeyh Efendi, sükut halindeydi. Beklemekten sıkıldı. -Efendi, böyle sükut etmek yerine burada toplanan insanlara sohbet etseniz ve onlara islamdan bir şeyler öğretseniz daha iyi olmaz mı? Mustafa Efendi, hiç cevap vermedi. Adam çıkıp gitti. Olayı izleyen müritlerinden biri: -Efendim, adam sizi azarlar gibi konuştu. Niye cevap vermediniz? deyince Mustafa Efendi: -Sükutumuzu anlamayan, sözümüzü hiç anlamaz, diyerek sükut halini kavramanın önemine işaret etmiştir. ……..Şiranlı Şeyh Efendi, maneviyatı gülcü bir insandı. Allah aşkı ve peygamber sevgisiyle birlikte Kur’an-ı Kerim’e büyük bir saygısı vardı. Onu okuyan ve yazana da elbette hürmet ederdi. Kazancızade Hacısağlardı. Yazdığı Kur’an-ı Kerim sayısı kırkı geçmişti. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı, diğer adıyla 93 harbi sırasında memlekette kıtlık hüküm sürüyordu. Osman Efendi de ailece üç gün aç kalmışlardı. Osman Efendi, bir sabah Kellegöz Cami’inde namazı kılıp aceleyle evine yönelir. Yazmakta olduğu Kur’an-ı Kerim’in kalan iki cüzünü tamamlamak niyetindedir. Onu yazıp teslim edecek ve ailesinin geçimini temin için üç beş kuruş alacaktır. Fakat ardından kendisine seslenildiğini duyar. Dönüp bakar ki Şiranlı Şeyh Efendi’dir. Eliyle gelmesini işaret eder. Gitmese olmaz. İçinden “Be mübarek, senin yanına gelinceye kadar ben iki sayfa daha yazardım.”diye geçirir. Şeyh Efendi, ısrarla içeri girmesini ister. Osman Efendi de aynı şeyleri içinden geçirmeye devam eder. Şeyh Efendi “Hoca, bırak şu iki sayfa derdini. Sen bunun şevkiyle iki Kur’an daha yazacaksın.” derken kapının arkasındaki un çuvalını gösterir. Onu alıp götürmesini, afiyetle yemelerini söyler. Hattat Hacı Osman Efendi, ömrü boyunca o iyiliği unutmaz. Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Hıdırlık’a on beş günde bir gider, ziyarette bulunurmuş. Ancak şadırvandan ileri gitmez ve türbelere çıkmazmış. Ziyaretlerini türbenin“Mescidin girişinde iki mübarek şehit daha yatıyor. Nasıl olur da ben onları çiğneyerek sahabelerin kabirlerini ziyarete gidebilirim?”diye cevap vermiş. Yıllar sonra cami ve türbenin bu günkü şekliyle inşası için temel kazılırken Şeyh Efendi’nin işaret ettiği noktada mumyalaşarak hiç bozulmadan kalabilmiş çok eskiye ait iki ceset bulunmuş. O zaman Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin kerameti anlaşılabilmiştir. İhsan Sabuncuoğlu, o mezarların günümüzdeki çifte merdivenin altında kalmış olduğunu belirtir. Şeyh Efendi, Hıdırlık Şeyhi namıyla tanınan Abbas Efendi’yi de yanına alıp bir gün Suheyb-i Rumi türbesini ziyarete gider. Âdeti hilafına bu defa türbeye girip o mübarek sahabe kabirlerini ziyaret eder. Türbeden ayrılmadan önce Abbas Efendi’ye vasiyet niteliğinde şöyle der: “Ben, alemdar-ı Resul Hz. Suheyb-i Rumi’yi rüyamda gördüm. Onun işaretiyle Çorum’a gelip yerleştim. Hicaz’da ölmek isterim. Şayet Çorum’da ölürsem beni Suheyb-i Rumi’nin eşiğine defnedin.” Bu, Hıdırlık’a son ziyareti olmuştur. Vefatı Hıdırlık’ı son kez ziyaret ettiği sene yedinci haccını yapmak üzere Tokatlı hanımı ve dört oğlu ile birlikte yola çıkmıştır. Deniz yoluyla önce Cidde, ardından kara yoluyla Mekke’ye giderek Hac görevini tamamladıktan sonra Medine’ye Varıp Ravza-ı Mutahhara’da Hz. Muhammet (sav) i ziyaret etmek arzusundadır. Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi, niyetini gerçekleştirmiştir ama orda doyasıya kalamamıştır. Hastalığı nedeniyle fazla ziyarette bulunamamıştır. Ama Hicaz’da kalmak ve o topraklarda vefat etmek arzusundaydı. Bu niyeti ve duası Allah indinde makbul olmuş olmalı ki orada vefat etmiştir. Hz. Peygamber (sav)e komşu olmak istiyordu. Arzusuna uygun olarak Baki kabristanında Hz. Osman (ra)ın kabri yanına defn edilmiştir. Bu defin işlemi, pek de kolay olmamıştır. Ahmet Kazancı hocamız, babasından naklen olayı şöyle anlatıyor: Şiranlı Şeyh Efendi, hastalığı ağırlaşınca Osmanlı Birlikleri komutanına, kendisini Baki Mezarlığına defnetmesini vasiyet eder. Vefatından sonra yıkanıp kefenlenip Baki Mezarlığına defnedileceğini öğrenen Araplar, buna şiddetle itiraz ederler. İşin ileri boyutlara ulaşması üzerine komutan, bir teklifte bulunur. -Bana izin verin. Vasiyeti gereği onu istediği yere kadar götüreyim. Siz de oradan alın, canınızın istediği yere defnedin. Araplar, bu teklif kabul ederler. Komutan, tabutu Baki’ye kadar götürür. Tabutu yere indirirken şöyle der: -Ben, vasiyetini yerine getirdim. Sen de eğer gerçekten Allah dostu bir kimse isen kendi yerini seç. Komutan, tabuttaki zata böyle seslendikten sonra askerlerini geri çeker. Bu defa Araplar devreye girerler. Tabuta sarılırlar ama bütün zorlamalarına rağmen yerinden oynatamazlar. -Bu adamın yeri gerçekten burası olmalı, deyip çekilirler. Tartışma, böylece sonlanmış olur. Bunun üzerine Şeyh Efendinin cenazesi, Baki Mezarlığına girdikten sonra sola doğru dönen yolda yirmi adım kadar ilerlendiğinde bir kabre defnedilmiştir. Servetini eşine teslim eden, irşat hizmetinde harcamasından hoşnut olan gönlü zengin Tokatlı eşi de üç gün sonra Medine’de vefat etmiştir. Vasiyeti üzere Baki Mezarlığında eşi Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin yanına defn edilmiştir. Şeyh Efendi’nin Medine’de vefatından sonra görevi, oğlu Hacı Faik Efendi’ye intikal etmiştir. O da 1925 yılında tekkelerin kapatılmasına kadar vazifesine devam etmiştir. Şeyh Hacı Mustafa Efendi, zahiri ve batıni ilimlerde derinleşmiş kamil mürşitlerdendir. Keşif ve kerameti açık bir derviştir. Çok konuşmak yerine yaşayışıyla insanlara islamı anlatmayı tercih etmiş bir gönül insanıdır. Allah, rahmet eylesin. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Medine
Muhammed Zeynel Abidin Efendi

Muhammed Zeynel Abidin Efendi

Medine – Cennetül Baki’de Hz. Osman’nın civarında Muhammed Zeynel Abidin Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Bahauddin Efendinin büyük oğlu Zeynel Abidin, 1866 yılında Konya’da doğdu. İlk tahsilini Konya’da, medrese tahsilini de İstanbul’da yaptı. Babası Şeyh Bahauddin Efendi’den sonra Nakşî Halidî şeyhi oldu. Orta boylu, şişmanca olan Zeynel Abidin Efendi, beyaz bir derviş arakıyesi üstüne gelişi güzel sarılmış sarığı, sırtında bir lâta ve bol bir cübbe, ayağına ise futa gibi daracık lapçinler ve üzerine de taka gibi yayvan pabuçlar giyer, tel çerçeveden yapılan gözlükler takardı. Nakşibendî Tekkesi Konya Postunda iken şöhreti Bozkır ve civarı, Hadim, Taşkent, Karaman, Seydişehir ve Beyşehir’e kadar yayıldı. Islah-ı Medâris’i kurdu. Bir müddet müderrislik yaparak talebe yetiştirdi. Politikaya atılan Zeynel Abidin Efendi, 1908’deki Meclis-i Mebusan seçimlerinde Konya’dan, İttihat ve Terakki Fırkası milletvekili seçildi. 1911 yılına kadar İttihat ve Terakki Partisi’nin diğer mebuslarıyla birlikte hareket eden Zeynel Abidin Efendi, Meclisten Konya’ya fazla tahsisat ayrılması için Konyalı mebuslarla birlikte hareket etti. Şehrin valileriyle görüşerek çeşitli meselelerin halline yardımcı oldu. 1911 yılının ortalarına doğru İttihat ve Terakki Partisi’nin bazı çalışmalarını onaylamayan Zeynel Abidin Efendi, muhalefet safına geçerek, 21 Kasım 1911 de Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurucuları arasında yer aldı. Hürriyet ve İtilaf Partisi merkez teşkilatı idare heyetinde görev alan Zeynel Abidin Hocaefendi, Konya’da il teşkilatını kurdurarak, Mazlumzade Hacı Osman’ın sahipliği, Mehmet Hilmi Efendi’nin mesul müdürlüğü altında, Mehmet Burhanettin, Rusçuklu Ali Şevki, Ali Rıza gibi yazarların yazılarıyla destek verdiği “Meşrik-i İrfan” gazetesini destekledi. İttihatçıların bütün gayretlerine rağmen nüfuzunun geniş bir sahaya yayılması sonucu 18 Ocak 1912 ikinci dönem Mebusan seçimlerinde, Bozkır, Hadim, Taşkent, Karaman, Beyşehir, Seydişehir seçmenleri Zeynel Abidin Efendi’ye oy verdiler. Konya merkezdeki altmış dört seçmenden dördü oy kullanmadı, geriye kalan altmış kişiden, elli dokuzunun reyini aldı. Ancak nedendir bilinmez, Meclis-i Mebusan’da, mazbatası uzun müddet tasdik edilmedi, münakaşalara yol açtı. İttihat ve Terakki Partisi Hükümetinin, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayında suçladığı Zeynel Abidin Efendi diğer Hürriyet-İtilafçılarla birlikte hapis yattı. Daha sonra Gemlik’e sürgün gönderildi. 30 Ekim 1918 Mondros Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a geri geldi. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin yeniden canlandırılmasına ön ayak oldu. Keskin zekâsı, kuvvetli medrese mantığı ile bilenmiş şahsiyetinden ayrı olarak yaman bir politikacıydı. Konya ağzı ile hitabet kudreti ve belâgat kabiliyetinin yanı sıra kaleminin de kuvvetli oluşu sebebiyle Hürriyet-İtilafın ileri gelenleri arasında Konyalı yabana atılır biri değildi. Bu özelliğini duyan Padişah Vahdettin, halka yakın olmak, halkla temas kurmak için her çeşit vasıta ve teşkilattan mahrum bulunduğu bir sırada Zeynel Abidin Hoca’ya iltifat ve itibar etmiştir. Zeynel Abidin Efendi’nin Sultan Vahdettin ile tanışması şöyle anlatılır; “Zeynel Abidin Hoca’nın uzun yıllar mebusluk yapmış, dini ve umumi kültürü geniş, zeki ve becerikli bir zat olmasına rağmen, halkla anlaşmasına çok ehemmiyetli bir vasıta teşkil eden mahalli lisanını bırakmamış olması padişahın hoşuna gidiyordu. Öğrendiği Frenkçe kelimeleri bile Konya ağzına çevirerek telâffuz etmekten kendini alamayan Zeynel Abidin Hoca’nın, padişahla tanıştığı o zamanki memleketin durumuna göre siyasi içtihadı; — Velinimetim, bu memleketi ancak bir İslam demokrasisi kurtarabilir! Tarzındaki ifadesinden ibaretti. Padişah Vahdettin’e Tanzimat hareketlerine karşı olduğunu, Yeniçeri Ordusu’nun kaldırılmaması gerektiğini ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nu okuyan Mustafa Reşid Paşa’nın affedilmesinin mümkün olmadığı yolundaki düşüncelerini de aktaran Zeynel Abidin Hoca, padişahın emriyle Edirne iline vali tayin edildi. Üç-beş gün Edirne valiliğinden sonra Padişah Vahdettin Zeynel Abidin Efendi’yi I. Damat Ferit Hükümeti’ne Ayan üyeliğine aldırdı Zeynel Abidin Efendi, Milli Mücadele’den sonra “Yüzellilikler” listesi ile yurtdışına çıkarıldı. Zeynel Abidin Efendi, ailesiyle birlikte önce Hatay İskenderun’a daha sonra da Mısır ve Şam’a giderek yerleşti. 1935 yılından itibaren de Medine-i Münevvere’ye yerleşti. Islâh-ı Medaris’te okuyan ve sonradan Medine’ye yerleşen Saatçi Osman Efendi, Zeynel Abidin Efendi hakkında şunları anlatır: “Zeynel Abidin Efendi’ye Medine’de iken şu soru sorulmuş; – Efendi Hazretleri tasavvufu ve dervişliği en kısa olarak nasıl tarif edersiniz. Kendisinin bu suale verdiği şu cevabın, yıllardır tesiri altında bulunmaktayım: -Derviş, hazır askerdir! Böyle bir tarif, tasavvuf tarihinde görülmemiştir. Bu tarif beni kendimden geçirmiş, mest etmiştir… Bu tarife göre mücahitler hep derviştir ve dervişlerin de hep mücahit olmaları lâzımdır. Derviş, kendi nefsini terbiye edip İslâm’ı yaşadığı gibi, ümmet-i Muhammediye’yi de yaşatıp kurtarmakla vazifelidir… Sahabe-i Kiram, en büyük dervişlerdir. Çünkü İslâm’ı hem yaşamış, hem yaşatmaya çalışmış ve daima hazır birer asker olarak cihad etmişlerdir.” Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise Zeynel Abidin Efendi için şunları anlatır:“Zeynel Abidin Efendi, Ziya Efendi kadar âlim değildi. Fakat son derece zeki ve basiret sahibi idi. Uzak görüşlüydü. Cesur ve pehlivan yapılı bir zattı. Baştan hep taraf olduğumuz İttihat ve Terakki Cemiyetinin iç yüzünü ilk fark ederek bizi uyaran ve o fesat ocağına karşı mücadele bayrağını açmamıza sebep olan Zeynel Abidin Efendi olmuştur. -Bu teşekkül, bu fırka masonların ve Yahudilerin, İslam ve Osmanlı düşmanı zümrelerin elinde alettir. Bu fırka sonunda memleketin başına büyük felaketler getirecektir. Bizim bundan ayrılmamız gerekir, demiş, sonuna kadar da bu fikirde ve mücadelesinde devam etmiştir. Medreselerin ıslah edilmesi gerektiğine inanarak kardeşi Ziya Efendi’yi bu işe sevk ve teşvik eden ondan Islâh-ı Medaris açmasını temin eden de Zeynel Abidin efendidir.” Burhanzadeler’den Rüveyda Hanım ile evlenen Zeynel Abidin Efendi’nin Ayşe, Emine, Behiye ve Kadriye adında dört kızı oldu. Şam’da vefat eden Rüveyda Hanım’ın cenazesi Zülkifl Mezarlığına, Medine’de vefat eden Zeynel Abidin Efendi’nin cenazesi ise Medine Baki Mezarlığı’nda Hz. Osman (r.a)’ın kabri civarına defnedildi. Soyu; Yardımcı ve Öncü soy isimleri ile devam etmektedir. Eserleri: 1- İslamiyet ve Meşrutiyet 2- Malumat-ı Medeniye adlı Osmanlı’nın son dönemi ve milli mücadele dönemini içeren anıları vardır [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Medine
Seyyid Mustafa Naci Hazretleri (ks.)

Seyyid Mustafa Naci Hazretleri (ks.)

Elazığ – Harput – Meteris kabristanında . İmam Efendi ( Osman Bedreddin Erzurumi) Türbesinin içerisinde Seyyid Mustafa Naci hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hace Mustafa Naci Hazretleri aslen Muşludur (1843-1929). Palu’da Seyyid Mahmud Sâminî Hazretlerinin sohbetleri ile kemâlâ gelmiş ve icazetini almıştır. 28 yaşında iken gördüğü bir manevi işaret üzerine daha 25 günlük evli iken Muştan Paluya gelir. Paluda dedesinin bir dostu olan Cemal Bey’e misafir olur. Cemal Bey ile Sâminî hazretlerinin sohbetlerine devam ederler. Bir gün sohbetten sonra, Sâminî hazretleri ile daha önce hiç tanışmadıkları hâlde, Sâminî hazretleri, “Mustafa, kalk kahve yap, beraber içelim”, diye emir buyurur. Sâminî hazretleri Cemal Bey’e “Misafiriniz nerelidir?” Cemal Bey, “Muşludur kurban”, der. Sâminî hazretleri, “Peki bundan sonra bizim misafirimiz olsun”, der. O misafirlikle beraber Mustafa Naci Hazretleri Sâmini hazretlerinin müridi olur. Hace Mustafa Naci Hazretleri, o günden sonra gönlüne hiç bir havatır (hatıralar) getirmeden, mürşidine manevi anlamda tam olarak teslim olur. Sâminî hazretleri bir gün Mustafa Naci Efendi’ye “Mustafa senin bir ailen varmış, neden bize bahsetmedin”, der. Mustafa Naci hazretleri, “Efendimiz sormadı, bizde söylemedik”, diyerek hocasına olan bağlılığının, muhabbetinin ve aşkının zirvesinde olduğunu gösterir. Sâminî hazretleri, “Hemen aileni al ve buraya gel”, diye emir buyurduktan sonra, Mustafa Naci hazretleri emri yerine getirerek ailesiyle Paluya taşınır. Sâminî hazretlerinin alem-i bekaya teşriflerinden sonra, Hace Mustafa Naci hazretlerinin aynı icazeti üzerine, Seyyid Osman Bedrûddin Erzurumi (İmam Efendi) hazretleri tarafından ikinci bir mühür vurulur. Artık iki nur sahibidir. Kabr-i Şerifleri Elazığ, Harputta Meteris mezarlığında İmam Efendi hazretlerinin türbesi içerisindedir. Hace Mustafa Naci Hazretleri’nin son derece heybetli bir görünüşü olup, pek uzun boylu idi. İnsanın içine işleyen nazarları, insanda ister istemez saygı uyandırır ve bir topluluk içerisinde manevi yükseklikleri ile hemen fark edilirdi. Mürşidi Mahmud Sâminî Hazretlerine 22 yıl hizmet etmiştir. Sâminî hazretleri, Mustafa Naci hazretlerinin sadakat ve hizmetleri üzerine bizzat kendisi “Naci” (kurtulan, necat bulan) ismini Mustafa’ya eklemiştir. Muhammed Mazhar Harputi hazretleri naklediyor: Sâminî hazretleri, İmam Efendi hazretlerinden önce Mustafa Naci hazretlerine icazet vermek isterler. Fakat, Mustafa Naci hazretleri “Efendim, önce İmam Efendiye icazetini veriniz”, derler. Kaddesallahu Sırrahulaziz. İşte büyüklük dedirttirecek bir davranış ki, her velide görülmez. Muhammed Mazhar Harputi hazretleri, bu konu ile ilgili “Maneviyatta bile tercih ederler. Tercih eden kazanır”, diye emir buyururlar. Vefat ettikten sonra, mübarek vücudlarını kabre Muhammed Mazhar Harputi hazretleri koymuştur. Bu sırada İmam Efendi Hazretlerinin kabrinden bir kısmın açıldığını görmüş ve daha sonra şöyle buyurmuştur, “Hoca Efendimizi kabre koyduktan sonra İmam Efendimizin kabri şeriflerinin yan tarafı açıldı. Meğer dostunu bekliyormuş. İki mezar birleşti”, diye emir buyururlar. Muhammed Mazhar Ettasi Hazretleri nakl ediyor: “Hoca Efendimiz (Hace Mustafa Naci) Hazretleri, Harputlu Hacı Tevfik Efendi (Bu muhterem zat, o dönem zahiri ilimlerde mütehassıslığıyla meşhur bir zat olup bu olay gerçekleştiğinde henüz batıni ilimlerde ilk dönemlerinde olduğu anlaşılıyor) ile İmam Efendimizin oğlu Muhyiddin Efendinin ticaret yaptığı dükkânın önünde otururlarken, Hoca Efendimiz bu işin sadece zahiri ilimlerle olamayacağını ilm-i batının da bir insanda olması gerektiğini ve zahiri ilmine güvenmemesi gerektiği konusunda konuşurlarken, Hoca Efendimiz Hazretleri birden elini Hacı Tevfik Efendinin dizine koyarak yolun karşısında yürümekte olan bir ademi gösterirler ve “Bak !” diye emir buyururlar. O anda Hacı Tevfik Efendi’nin gözündeki perde kalkar ve o adamın Nefs-i Emmareyi kendisinin haberi olmadan Hoca Efendimizin nazarlarıyla atlayarak, manevi olarak terakki ettiğini görür. Hacı Tevfik Efendi, “Aman Efendim bu nasıl olur?” diyerek pek hayret eder. Hoca Efendimiz Hazretleri, “Ne olacak? Geleceği yer orası değil miydi?”, diyerek emir buyurur. [Bu olayın geçtiği yer şimdiki Harputta Kurşunlu Camiinin doğu tarafında köşe başındadır. Bu dükkân maalesef muhafaza edilmemiştir. Dükkânın olduğu yer, şimdi bir ilköğretim okuluna bakmaktadır. O ademinde demek ki kabı boşmuş ki Hace Mustafa Naci Hazretleri’ni nazarlarıyla terakki etti. Kaddesallahu Sirrahulaziz]. Muhammed Mazhar Ettasi Harputi hazretleri nakl ediyor: Bir defasında Hoca Efendimiz hazretleri şöyle buyurdu: “İbrahim Edhemler bizim zamanımızda gelseydi. Tacıyla tahtıyla Allah’a vasıl ederdik. Hiç bir manisi olmazdı”, diye emir buyurur. Bu sözü her kâmil söyleyemez. Bu söz, Mustafa Naci Hazretlerinin büyüklüğünü gösterdiği gibi, diğer önemli bir hususta “her zamanın eğitiminin farklı olduğudur”. Nitekim Mahmud Sâminî hazretlerinin hayatını anlatırken bahsettiğimiz gibi, emr-i ilahi ve peygamberiyle daha önce mürşidinin 5000 olan kelime-i tevhid dersi 300’e indirilmiştir. Dediğimiz gibi bu da bizzat Cenab-ı Hakk tarafından emredilmiş ve Peygamber Efendimiz tarafından Sâminî hazretlerine mana aleminde bildirilmiştir. Yoksa haşa bu büyükler kendi kafalarına göre böyle şeyler söylemezler. Bizzat davacıları Peygamber efendimiz olur ki, davacısı Peygamber olanı da hangi avukat kurtarabilir. Bu nedenle, Allah’a giden yolda görülenleri kendi görüşlerimize göre değerlendirmek manevi anlamda büyük vebalin altına girmemize neden olur. Halifeleri Hace Mustafa Naci (Hoca Efendi) hazretleri İmam Efendiden icazetli olan beş büyük halifenin icazetnamelerini kendisi tekrar tasdik etmiş ve mübarek mührünü vurmuştur. Bu durumu Hace Mustafa Naci Hazretlerinin kıymetli oğulları, Abdullah Demirel (1918-2013) gülümseyerek şöyle anlatırlardı: “Efendi hazretleri (babası) beşini de çağırdı ve icazetnamelerini verdi. O zaman küçüktüm. Ben zannettim ki bana da icazet verecek. Sonra anladım ki bu iş babadan oğula geçmez. Ancak, Emr-i İlahi ve Emr-i Peygamberi ile olur” [Abdullah Demirel Bey, kalb gözü açık veli olduğunda şüphemiz olmayan değerli bir zat idi. İnsanın aklından geçenleri hemen okurdu. Fakat, irşad ile görevlendirilmemişti. Bu önemli bir noktadır ki Muhammed Mazhar Hazretleri (k.s.)’nin mübarek kelâmı hemen akla gelir: “Alim çoktur ve Veli çoktur ama İnsan-ı Kâmil bir tanedir”. Kabri İmam Efendi hazretlerinin türbesinin dışındadır]. Bu 5 büyük veli (Harputta beş kardeş diye de bilinirler). [“Bilenler için”, ihvan kardeşliği kan bağıyla olan kardeşlikten üstündür] 1) Seyyid Nureddin Efendi Hazretleri (İmam Efendi’nin oğludur. Kabri, İmam Efendinin türbesi içerisinde girişte hemen karşıdaki kabirdir. 2) Sonsürülü (Sürsürülü) Molla Hüseyin Efendi (Kabri, İmam Efendi hazretlerinin türbesinin dışında, güney tarafında, türbeye yaklaşık dört metre uzaklıktadır, 3) Hz. Şeyh Musa Kazım Harputi 4) Sadeddin Efendi Hazretleri (k.s.) (Tilenzik köyünden. Kabri, İmam Efendi hazretlerinin türbesinin kapısının hemen sağındadır). 5) Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) www.harputelazigsamini.com[/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Şeyh Mustafa Sisi

Şeyh Mustafa Sisi

Elazığ – Karakoçan ‘da ilçeye 18 km. mesafede bulunan Yücekonak (Kovman) köyündeki aile mezarlığındadır. Seyda-i Sisi . Nakşibendi Şeyhi , Şeyh Abdulkadir Hezani’nin halifesi Şeyh Mustafa Sisi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Mustafa Sisi Hazretleri Nakşibendî büyüklerinden olup asıl adı Mustafa Feyzi’dir. “Seyda-yı Sisi” lakabıyla meşhurdur. Bu mahlasını dünyaya geldiği Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Sisi köyünden almıştır. Soyu Irak’ta Erbil kentinin Susa bölgesinden Sorogiller aşiretine dayanmaktadır. İlk ilim tahsilini Gavs-ı Hizani Seyyid Sıbgatullah Arvasi’nin halifelerinden olan Şeyh Halid-i Şirvan-i ve Şeyh Abdurrahman Taği’nin medreselerinde yapmıştır. Bir gün hocası Şeyh Abdurrahman Taği talebeleri içinde gezerken o zaman henüz yaşı küçük olan Mustafa Sisi’ye mürşid olmanın şartlarını sorar. O da sessiz kalınca kendisi, “Mürşid olmanın şartı üçtür. Hüsn-ü Sûret (Güzel yüz ve güzel görünüm), İlm-i Kamil, Himmet-i Âli (Yüksek maneviyat sahibi)”, şeklinde cevap verir. Bu soru ve verilen cevap, Şeyh Mustafa Sisi’nin ileride kendine kamil bir mürşid bulmasına sebep olacaktır. Şeyh Mustafa Sisi daha sonra Lice’de bulunan ve zamanın İbn-i Hacer’i lakabıyla anılan ve aynı zamanda akrabası da olan Seyda Molla Muhammed Hadi’nin (Lice’de) yanına gider. İlminin geri kalan kısmını burada tamamlar ve ilmi icazetnâmesini alır. Şeyh Mustafa Sisi’nin mürşidi olan Abdulkadir-i Hezani hocası Arvasi vefat edince hocasının vasiyeti doğrultusunda Abdurrahman Tagi’ye intisap eder. Eksik kalan ameli irşadını burada tamamlayıp hilafet alır. Nakşî geleneği kuralına göre hilafet alınca irşad etmesi için Lice’de görevlendirilir. Onun burada görevlendirilmesinde hocasının vefat etmeden önce Abdurrahman Tagi’ye yaptığı “Bana Diyarbakır’a bağlı Lice mıntıkasından bazı malumatlar topla. Belki bir gün halifelerimizden birini oraya göndeririz” şeklindeki konuşması etkili olmuştur. Yine bu görevlendirme sırasında yapılan münazarada Abdurrahman Tagi’nin Sisi köyü için söylediği “Bu köyden Nakşibendî kokusu geliyor” sözleri Şeyh Mustafa Sisi’de zuhur edecektir. İrşad için yola çıkan Abdulkadir Hezani, Hizan’a varmadan önce bir süre Sisi köyünde misafir olur. Onun burada misafir olması Şeyh Mustafa Sisi’nin kendisini tanımasına vesile olur. Şeyh Mustafa Sisi bu buluşmalarda yıllar önce hocasının kendisine sorduğu ve cevapladığı bir mürşidde bulunması gereken özellikleri onda görür. Bunun üzerine ona intisab eder. Daha sonra hocası Seyda Molla Muhammed Hadi de bu intisaba iştirak eder. Bir süre sonra ikisi de Abdulkadir Hezani’nin halifesi olurlar. Şeyh Mustafa Sisi hilafet aldıktan sonra hocası tarafından Şam’a irşadla görevlendirilir. Şeyh Mustafa Sisi neseb bakımından Şam’da medfun bulunan asrın müceddidi Mevlana Halid el Bağdadi’ye dayandığını söylemekteydi. Onun bu irşadı sırasında bu konuyla ilgili yaşanan ve günümüze kadar tevatür yoluyla ulaşan bazı rivayetler de vardır. Rivayete göre, Şeyh Mustafa Sisi bir gün Halid el-Bağdadi’nin türbesini ziyarete gider. Ziyaret esnasında Halid el-Bağdadi ile murakebe halindeyken türbeden beraberindekilerin de duyacağı şekilde “Ene ceddüke ve ente veledi” diye gaipten bir ses gelir. Yine rivayete göre, Şeyh Mustafa Sisi Şam’da ilmi münazaraların yapıldığı bir meclise iştirak eder. Yapılan münazara sonuçsuz kalınca müdahale edip sonuçlandırır. Bu olay iki kez tekrar edince o mecliste bulunan âlimlerin dikkatini çeker. Kendisine “Nerelisiniz?” diye sorulunca “Diyarbakırlıyım” diye cevap verir. Bunun üzerine soruyu soran kişi “Yoksa sen Molla Musatafa-yı Sisi misin?” diye sorar. O da “Evet” cevabını verince kendisine fazlasıyla bir alaka gösterilir. Şeyh Mustafa Sisi Şam’daki görevini tamamladıktan sonra tekrar hocası Abdulkadir Hezani’nin yanına döner. Bu arada Kovmanlı Molla Muhammed Salih (Salı Baba) isimli zatın vasiyeti üzerine bir heyet Hizan köyüne gelir. Burada Abdulkadir-i Hezani’ye Salı Baba’nın Şeyh Mustafa Sisi’nin Karakoçan’ın Kovman köyüne irşad etmesi amacıyla görevlendirilmesi şeklinde talep ve vasiyetlerini iletirler. Bu vasiyet üzerine o, hocası tarafından bu bölgeye irşad göreviyle görevlendirilir. Bölgede yaklaşık 14–15 yıl irşad görevini yürüten Şeyh Mustafa bu irşadını Elazığ, Diyarbakır, Tunceli ve Bingöl il sınırları içerisinde gerçekleştirir. Bu bölgede birçok din âlimi yetiştirir. Oğlu Muhammed Hadi ile birlikte yedi halifeye icazet verir. Kovman’da vefat eder. Türbesi bu köyde aile kabristanındadır. Şeyh Mustafa Sisi’nin en önemli özelliği Kur’an ve Sünnete olan bağlılığıdır. O kendisine sorulan bir soruya tetkik ve tahkik etmeden cevap vermezdi. Edebi yönü de bulunup kendisine ait bazıları günümüze kadar ulaşan kasideleri mevcuttur. Rivayete göre, Karakoçan Yeşilbelen (Gahmut) köyünden Hüseyin Ali isimli bir kişi gençlik yıllarında dişinin ağrıması üzerine onun yanına gider. Şeyh Mustafa ona dua eder ve şehadet parmağıyla dişlerini ovalar. Bu kişinin artık dişlerinin hiç ağrımadığı söylenir. Şeyh Mustafa Sisi’nin (1847-1914) kabri, ilçeye 18 km. mesafede bulunan Yücekonak (Kovman) köyündeki aile mezarlığındadır Kabir beton bir zemin üzerinde yerden bir birbuçuk metre yüksekliğe kadar mermer kaplama olup baş kısmına ise mezar taşı yerleştirilmiştir. Türbesi haftanın her günü ziyaret edilir. Ziyarete yöre halkının yanında çevre illerden de gelinir. Şeyh Mustafa Sisi’nin kabrine daha çok ziyaret amaçlı olarak gelinmektedir. Gelen ziyaretçiler tarafından Kur’an-ı Kerim ve dualar okunarak bağışlanmaktadır. Bununla beraber çeşitli hastalıklardan muzdarip olan insanlar da buraya gelmekte ve dua ederek Allah’tan şifa dilemektedirler. Bu hastalıklardan ziyarete özellikle psikolojik rahatsızlıkları bulunan kişiler gelmektedir. Rahatsızlığından kurtulan kişiler daha sonra şükür amacıyla kurban kesmekte ve tasadduk etmektedir [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karakoçan, Elazığ
Hasan Mekki Dede Türbesi

Hasan Mekki Dede Türbesi

Elazığ – Baskil -Tabanbükü köyünde Hasan Mekki Mezarlığı adı verilen yerde bulunmaktadır Hasan Mekki Dede’nin türbesi, Tabanbükü köyünde Hasan Mekki Mezarlığı adı verilen yerde bulunmaktadır. Üstü dam şeklinde düz olan türbe, kapısının sağ ve sol tarafında yer alan birer ufak pencereyle aydınlanmaktadır. Türbede Hasan Mekki ve Divane Abbas’a ait iki sanduka yer alır. Bu zat yöre halkı tarafından Hasan Emki, Hasan Emiki ve Hasan Mekki gibi isimlerle anılır. Yöre halkından bir kısmına göre bu zat buraya Mekke’den gelmiş olup Bektaşi tarikatına mensuptur. Yine bir rivayete göre ise Hasan Emiki Tabanbükü köyüne obasıyla, hatta Şeyh Ahmet Dede’den daha evvel gelip yerleşmiştir. Anlatıldığına göre, Hasan Emiki burada çobanlık yapmaktaymış. Çok faziletli, âlim ve ermiş bir kişiymiş. Türbesinin önünde bulunan kurt ve koyun şeklinde mezar taşlarının, Hasan Emiki Dede’nin kendisine eziyet eden kurt ve koyuna beddua etmesi sonucunda taşlaşan bu hayvanlara ait olduğu söylenir. Türbe içerisinde yer alan Divane Abbas’ın ise İmam Zeynel Abidin’in soyundan geldiği anlatılır. Yöre halkı tarafından onun aslen Arguvan’ın Mineyik (Kuyudere) köyünden, meczup bir kişi olduğu söylenir. Burası haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Ziyarete daha çok çocuğu olmayan kadınlar, akli dengesi bozulanlar, korkmuş olan çocuklar, sinir hastaları getirilmektedir. Bazı hastalar şifa bulmak amacıyla bir geceliğine burada yatırılır. Ziyaret ettikten sonra rahatsızlığından kurtulan hastalardan bazıları şükür amacıyla tekrar buraya gelmekte ve kurban kesip tasadduk etmektedir. Ayrıca burayı ziyaret ettikten sonra çocuğu olanlar, eğer çocukları erkek olursa adını Hasan koyarlar. Genç kızlar kaderlerinin açılması, erkekler iş sahibi olmak ve sevdiğine kavuşmak, ailevi huzursuzlukları olanlar ve geçim sıkıntısı bulunanlar vb. çeşitli sıkıntılarından kurtulmak amacıyla burayı ziyaret etmektedir. Gelen ziyaretçiler türbenin ihtiyaçlarının karşılanması için türbede yer alan kumbaraya para atmaktadırlar. Ayrıca türbe içindeki sandukanın üzerine daha sonra gelen ziyaretçilerin şifa amacıyla yemesi için elma, meyva, ekmek türünden lokma adı verilen şeker vb. bırakmaktadırlar. Ayrıca türbe içinde yer alan ve mumdanlık adı verilen yere gelen ziyaretçiler mum yakarlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Baskil, Elazığ
Akçakirazlı Şeyh Hacı Ali Efendi

Akçakirazlı Şeyh Hacı Ali Efendi

Şeyh Hacı Ali Efendi (1668-1758), şehir merkezine 9,5 km. mesafede bulunan Elazığ’ın merkez beldelerinden Akçakiraz (Perçenç) Mezarlığında medfundur. Akçakirazlı olan Şeyh Ali Efendi’nin Harput Medreselerinde tahsil gördükten sonra İstanbul’a giderek, Beyazıt Medreselerinde tahsiline devam ettiği ve icazet aldığı rivayet edilmektedir. Aynı soydan gelen Muammer Tuksavul “Doğudan Batıya ve sonrası” isimli eserinde, soylarının Karakoyunlu’lara dayandığını, 17. yüzyılda İsmail Beğ adında bir Türkmen’in, atlılarıyla 4.Murat’ın ordusunda Bağdat seferine katıldıklarını, savaştan sonra gelerek Akçakiraz’a yerleştiklerini söyler. Şeyh Ali Efendi’nin işte bu İsmail Beğ’in torunlarından birisi olma ihtimali kuvvetlidir. Muammer Tuksavul, bu tezini doğrulamak için babasının hayatta olduğu sırada Toroslardan bazı Türkmenlerin (Yörüklerin) babalarını ziyarete geldiklerini, bunların kendi akrabaları olduğunu iddia eder. İsmail Beğ’in soyundan din adamları, asker, subay ve öğretmenler yetişmiştir. İshak Sunguroğlu ise “Harput Yollarında” isimli eserinde Şeyh Hacı Ali Efendi’nin “Şazeli” tarikatına mensup bir şahsiyet olduğunu belirtirken, onun bu tarikata İstanbul’da iken intisap ederek icazet aldığını söyler. Hacı Ali Efendi, daha sonra memleketine dönerek, halkı irşat etmeye başlar. Bu arada kendi çocukları üzerinde de durarak onların tahsili ile yakından ilgilenir. Torunu İshak Efendi Fatih Medreselerinde eğitim görmüştür. Anlatılır ki, Harput’un civarında bulunan aşiretlerin isyanı üzerine, bunların ıslahatına memuren Harput’a gelen Hasan Paşa namındaki zat çok gaddar bir adamdır. Haklı haksız birçok kimsenin kellesini uçurttuğu gibi halka da zulüm ve işkence etmek suretiyle ortalığı titretir. Paşa, bir gün maiyetiyle birlikte Perçenç’in önünden geçerken bu köyün bir kasaba kadar büyük ve şen olduğunu uzaktan görünce atının dizginini Perçenç’e çevirir. Köyü gezerken, Şeyh Ali Efendi de evinin damında loğ çekmektedir. Paşa, böyle koca sarıklı, saçlı sakallı bir zatı damın başında görünce, ağalarına hocayı aşağı almalarını emreder. Ağaların yukarı çıkıp Paşa’nın kendisini çağırdığını söylemeleri üzerine, Şeyh Ali Efendi, “Lütfen kendisi benim yanıma çıksın” diye karşılık verir. Bu cevap Paşaya götürülünce, Paşa hiddetle atından inerek Şeyh Ali Efendinin evine girer. Onun merdivenlerden çıktığını hisseden Ali Efendi damdan inerek Paşayı misafir odasına alır. Paşanın, “Ne cesaretle beni ayağına çağırdın?”, diye sert sualine, Ali Efendi yumuşak tavrıyla, “Efendim, bizim damda çok ot bitiyor, bunları temizlemekten, loğ çekmekten aciz kaldım, onun için sizi çağırdım, siz dama çıkıp damda biraz gezecek olursanız, bu otlar artık bitmez. Ben de bu dertten kurtulurum. Çünkü malum-ı alileri zalim ve gaddar olan ricalin ayak bastıkları yerde ot bitmez. Efendimizi bu maslahat için yukarı dama davet ettim,” demesi üzerine Paşa, hocanın cesaretle bu şekilde konuşmasına son derece kızarsa da bunun, kendisine manevi bir sille olduğunu takdiren hocayı beraberine alarak şehre getirir ve misafir eder. Ali Efendi, Paşanın yemeğini yemez ve keramet göstererek köyüne döner. Bunun üzerine Paşa da Elaziz’de tutunamaz. Şeyh Hacı Ali Efendi , şehir merkezine 9,5 km. mesafede bulunan Elazığ’ın merkez beldelerinden Akçakiraz (Perçenç) Mezarlığında medfundur. Ağaçlıklar ve yeşillikler içerisinde bulunan türbesi dört ana sütun üzerine baldaken tarzında inşa edilmiştir. Elazığ eski valilerinden Ahmet İzzet Paşa tarafından yaptırılır. Dört sütunun da taban aralığı 75 cm yüksekliğinde bir duvarla çevrilmiştir. Bu duvarın üzeri de bir metre yüksekliğinde demir kafesle örülmüştür. Bu türbe eskiden yapılmış olup, sonra da orijinaline uygun şekilde restore edilmiştir. Türbesinin yapılışı ile ilgili şunlar anlatılır. Elazığ eski valilerinden Ahmet İzzet Paşa’nın başından bir felç olayı geçer. Doktorlar çare bulamazlar. Şeyh Ali Efendi’nin kabrine gitmesini, dua etmesini ve Allah’tan şifa dilemesini tavsiye ederler. Bunun üzerine Şeyh Ali Efendi’nin kabrine gider Kur’an okuyup bağışlar ve iyileşmesi için dua eder. Kabrin başında kendisine uyku galebe çalar ve uyur. Şeyh Ali Efendi rüyada kendisine, “Kalk yürü evladım”, der. İzzet Paşa, “felçliyim yürüyemem”, diye cevap verir. Şeyh Ali Efendi iki kez daha kendisine, “kalk yürü”, der. Üçüncü söyleyişte hem uykudan uyanır, hem de yürür. Böylece felç rahatsızlığından kurtulmuş olur. Bilahare mezarın üstüne müştemilatı ile beraber bir türbe yaptırmayı düşünür. Şeyh Ali Efendi rüyasında kendisine, “Türbe istemem ancak dört sütun üzerine küçük bir kubbe koyman kifayet eder.”, der. Bunun üzerine Ahmet İzzet Paşa bugünkü mevcut dört sütun üzerine kubbeli etrafı açık türbeyi yaptırmış olur. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ

Palulu Mehmet Baba

Elazığ – Aksaray mahallesindeki kendisine ait evin müştemilatının bir bölümünde Palulu Mehmet Baba’nın (1875-1958) türbesi Aksaray Mahallesinde kendisine ait evin müştemilatının bir bölümünde bulunmaktadır. Bugün oğlunun ikamet ettiği evin bitişiğinde yer alan türbesi, sadece makam bölümünden oluşmaktadır. Şeyh Alaaddin Efendi’nin soyundan gelen Palulu Mehmet Baba, 1875 yılında Palu’nun Beyhan Beldesine bağlı Arındık (Şeyhpiran) köyünde dünyaya gelir. 15–16 yaşlarında eğitim için Palu’ya gider. Buradan Harput’a, Harput’tan da Kövenk (Güntaşı) köyüne geçerek Kövenkli Hacı Ömer Baba’ya intisap eder. Palulu Mehmet Baba bir ara, Beyzade’nin şeyhleri ve tarikatları murakabe görevi çerçevesinde, Kövenkli Hacı Ömer Baba’nın Harput’a göndermiş olduğu tarikat usul ve erkanını gösterecek olan müritlerin başında yer alır. Mehmet Baba, Hacı Ömer Baba’nın vefatından sonra ova ve merkeze bağlı köylerde hem imamlık yapar hem de dergahı çalıştırmaya devam eder. 1915–1916 yılında Kövenk’ten ayrılarak kendi köyüne dönmeye karar verir. Bu arada köyden kardeşlerinin çocukları yanına gelmişlerdir. Palu’ya giderken Cemşit Bey sülalesine mensup ve geniş bir nüfuza sahip olan Haşim Bey’in teklifi ile Haşim Bey’in köyüne giderek yerleşir. Bu köyde bulunduğu sırada Palulu Mehmet Baba ile ilgili şöyle bir olay rivayet edilir. O dönem yörede bir kuraklık yaşanmaktadır. Köylüler Mehmet Baba’ya gelerek “Yağmur duasına çıkalım” derler. Bunun üzerine yağmur duası yapılır. Yapılan duanın ardından muazzam bir şekilde yağmur yağar. Fakat yağmur duasından sonra Mehmet Baba’nın dili şişer ve üst damağına yapışır. Kırk gün kaşığın sapıyla bastırarak ancak su, süt ve ayran içebilir. Daha sonra biraz iyileşen Mehmet Baba, “Artık bu köyden ayrılmanın vakti gelmiştir”, diyerek kendine ait mal ve hayvanları satar. Erzurum tarafından gelen bir kervana eşyalarını yükleyip 1924 yılında Kövenk köyüne gelir. Burada Hacı Ömer Baba’nın dergâhını 1937 yılına kadar devam ettirir. Palulu Mehmet Baba 1937 yılında Rüstempaşa Mahallesine gelir ve ikamet eder. Burada zor şartlar altında dergâh hizmetlerini yürütür. Daha sonra Aksaray Mahallesine gelir ve yerleşir 1958 yılında burada vefat eder. Türbesi evinin ve dergâhının bulunduğu Aksaray Mahallesindedir. Ziyaret şehir merkezinde yer almasından dolayı yöre halkınca yoğun olarak rağbet görmektedir. Ziyaret haftanın bütün günleri yapılır. Burası daha çok psikolojik rahatsızlığı bulunanlar, felçli hastalar başta olmak üzere tıbbın aciz kaldığı her türlü hastalarca ve iş bulma, yaşadığı ailevi sıkıntılardan kurtulma gibi çeşitli amaç ve maksat doğrultusunda ziyaret edilmektedir. Ziyaret mekanının elverişli olmaması sebebiyle kurban olayı görülmez. Ancak amaç ve maksatlarına ulaşıp da adak dileyenler bunu başka yerlerde gerçekleştirmektedirler. Ayrıca ziyaretçiler tarafından ziyarete gelen hastaların şifa amacıyla yemeleri için şeker vb. türden lokma adı verilen kuru gıdalar bırakılmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle]

📍 Elazığ

İğneli Baba

Elazığ – Harput caddesinin sağ tarafındaki mezarlığın yol kenarında ve dut ağaçlarının hizasında medfundur. İğneli Baba’nın (1804-1914) asıl ismi Hacı Ahmet’tir. Anası Hintli babası Buharalı olup çok küçük iken babasının ve 14 yaşında iken de anasının ölümü Hacı Ahmet’i çok sarsar ve bu teessürün neticesi olarak mal ve mülkünü terk ile seyahate çıkar. Suriye, Bağdad, Mısır, Hicaz’ı dolaşır ve Bağdad’da iken Abdülkadir-i Geylani’nin zaviyesinde mücavir olarak yıllarca kalır ve bu tarikata intisap eder. Bu çalışmaları neticesinde bazı manevi mükafatlara nail olduktan sonra Bağdat’tan Diyarbakır’a ve bir müddet sonra da Elazığ’a gelerek Nail Bey Mahallesinde bir eve yerleşir ve evlenir. İğneli Baba, 1914 tarihinde 110 yaşında iken Elazığ’da ahirete irtihal eder. Harput caddesinin sağ tarafındaki mezarlığın yol kenarında ve dut ağaçlarının hizasında medfundur. Sunguroğlu İğneli Baba hakkında şunları anlatır. “Devamlı olarak riyazet çeker, yemek, hele et hiç yemezdi. Gıdasını yalnız yoğurt ve ayran teşkil ederdi. Bu sebeple vücudu âdeta bir iskelet halindeydi. Fakat, sıhhati yerinde ve sağlamdı. Ak sakallı, nuranî çehreli, sık ve beyaz kaşlarının altında zekâ fışkıran ufacık mavi gözleri vardı. Vücudu, elbisesi tertemizdi. Basma beyaz fes giyer ve üzerine bir sarık sarardı. Sabahları bir elinde tesbihi, bir elinde asası evinden çıkar, gününü, hükümet dairelerine girip çıkmak, çarşı ve pazarda sevdiklerinin dükkân ve mağazalarında oturmak ve beş vakit namazını muhtelif camilerde kılmak suretiyle geçirirdi. Kendisinden dünyanın ahvali sorulunca: Dad yok. Dad yok diye cevap verirdi.” Hacı Ahmed Baba’ya, ağzında iğne ve bazan da kürdan yapmasından dolayı İğneli Baba ismi verilir. Bir kağıt veya bir çöp parçasını ağzının içine koyar ve bir az sonra madenî bir halde ya bir iğne veya bir kürdan çıkarırdı. Sunguroğlu yaşamış olduğu bir tecrübeyi nakleder. “Ben gençliğimde bu gibi şeylere katiyyen inanmaz, el çabukluğu, hokkabazlık veya herhangi bir gözboyacılık derdim. Fakat iş öyle değilmiş. Bazı inanmıyanlara Baba, çöp veya kâğıdın yarısını, iğne veya hilâl, yarısını da çöp veya kâğıt halinde de çıkarır gösterirmiş. 1910 (1328 R.) yılında Elâzığ gün kalemde bütün arkadaşlarla bir taraftan çalışıyor, bir taraftan da İğneli Babanın bu gibi ahvalinden bahs ediyorduk. Tam bu sırada, İğneli Baba kalem odasına girmesin mi? Yanımda oturan arkadaşım rahmetli Kesirikli Kekeç Sabri, Babayı görünce, Sus sus diye gülerek beni ikaza çalışıyordu. Ben de haydi yaptır bakalım gözümün önünde, diye kulağına fısıldadım. Sabri, hemen yerinden fırladı ve bir iskemle tedarik ederek benimle kendi iskemlesi arasına koyarak Babayı oturttu. Kahvesi ısmarlandı. Ben inanmadığım için bazı arkadaşlar şimdi görürsün diye beni kabule teşvik ediyorlardı. Baba kahvesinden evvel bir bardak su ve üstüne de kahvesini içdikten sonra rahmetli Sabri, Babaya ufak bir kâğıt parçası uzattı ve rica etti. Baba kâğıdı aldı, 6-7 cm. uzunluğunda iki ince parça keserek bu parçaları dilinin üzerine koydu ve ağzını kapayarak bir şeyler okumaya başladı. Okudukça yüzünde garip ihtilâçlar husule geliyordu. Bir aralık yüzü kıpkırmızı kesildi, bu hal on dakika kadar devam etti. Nihayet ağzını açtı, bir az evvel dilinin üzerine koyduğu beyaz kâğıt parçaları, şimdi madenî iki tane hilâl olmuştu, Sabriye verdi, Sabri de birisini hemen bana uzattı. Elime aldığım zaman bu madenî hilâl sanki bir demir ocağından çıkmış gibi kızgındı. O zaman ben de bu işe inanmıştım. Hakikaten harikulade bir mazhariyetti. Bana verilen bu hilâli hâlâ saklarım.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle]

📍 Elazığ
Seyyid Mahmud Samini (ks.)

Seyyid Mahmud Samini (ks.)

Elazığ – Palu’da Murat Nehri kıyısında Seyyid Mahmud Samini hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Seyyid Mahmut Samini hazretleri’nin (1812-1892) türbesi, Palu ilçesinin 3 km. doğusunda Murat Nehri’nin kuzey yakasında bulunan düzlükte bulunmaktadır Türbe tavanının tam ortasında beton dökümü sivri sayılabilecek tarzda bir kubbe bulunmakta olup bakırla kaplanmıştır. Kare planlı ve iki mekânlı olan türbe, yakın zamanda bir iş adamı tarafından restore edilmiştir. Türbenin iç ve dış duvarları fayansla kaplanmıştır. Türbe içinde Mahmut Samini Efendiyle beraber torunu ve aynı zamanda İmam Efendi’nin halifesi Şeyh Saadettin Efendi’nin türbesi de yer almaktadır. Türbe içinde yer alan sandukalar da tamamen şekilli fayanslarla kaplanmıştır. Sandukaların bulunduğu bölüm tahta setle ayrılmıştır. Seyyid Mahmut Samini hazretleri’nin atası olan (lakabı Pirbab) Molla Yusuf, Mardin’in Derik kazasından gelerek Palu’nun Beyhan (Hun) köyüne yerleşmiştir. Babası Hacı Ahmed Efendi Beyhan’dan Palu’ya gelip Çarşı Mahallesinde hamamın arkasında bir ev alarak buraya yerleşir. Mahmut Samini hazretleri de 1812 yılında burada dünyaya gelir. Seyyid olup, Peygamberimizin torunu Hz Hüseyin’in soyundandır. İlk tahsilini doğduğu yerde yapar. Daha sonra Şeyh Ali Sebti’nin sohbetlerinde kemale erer. On üç sene talebelik yapan Mahmut Samini tasavvuf yolunda yüksek mertebelere erişir. Mahmut Samini ticaretle uğraşmasına rağmen Ali Sebti’nin sohbetlerine devam eder, köy ve nahiyelere teşriflerinde beraber bulunurlar. Mahmut Samini, Şeyh Sebti’nin yanında terbiyesini tamamlayarak Şeyh Ali Sebti’den hilafet almıştır. Mahmut Samini hakkında birçok menkıbe ve kerâmet anlatılır. Denilir ki, İmam Efendi gördüğü bir rüya üzerine Elazığ’ın Palu kazasına giderek şeyhi Mahmut Samini’yi ziyaret eder ve sohbetlerine katılır. Fakat İmam Efendi Mahmut Samini’den inâbe almaya yanaşmaz. Çünkü Mahmut Samini’nin tütün içmesi (sigara) ve rahatsızlığından dolayı gözlerinin çapaklanması onun dikkatini çeker. O, “tütün içenden hiç şeyh olur mu?”, diye düşünür. Bir süre sonra kendisine kahve ikram edilir. İmam Efendi kahvesini içerken beyaz olan cübbesine bir miktar kahve dökülür. Giyim kuşam temizliğine son derece dikkat eden İmam Efendi, “Mahvoldu cübbe.”, diye düşünür. Mahmut Samini, “Hafız, cübbeni çıkar da bizim Mustafa temizlesin” der. İmam Efendi cübbesinin temizleneceğine inanmaz ama yine de çıkarıp verir. Cübbe birkaç dakika sonra temiz bir halde gelir. Yine o gece İmam Efendi garip bir rüya görür. Rüyasında dünyada bütün bitkiler Allah’a secde etmektedirler. Ne var ki, tanımadığı bir bitki Allah’a bir türlü secde etmez. İmam Efendi sabah uyandığında Mahmut Samini kahvesini içmektedir. Bir süre sonra İmam Efendi’ye dönerek, “Hafız bir ateş getir de şu Allah’a secde etmeyen otu yakalım”, der. Arkasından, “Hafız biz bu tütünü şunun için içiyoruz. Buraya tütün içen birçok kişi gelmektedir. Şayet ben tütün içmemiş olsam, tütün içen kişilerin çoğu beni dinlemeyip tütün içmek için dışarı çıkacaklar. Halbuki şimdi hem tütün içiyor hem de oturup beni dinliyorlar. Bunun keyifçisi değilim, sırf bunun için içiyorum”, der. Bu olay ile hakikati anlayan İmam Efendi’nin Mahmut Samini hakkında olan şüphesi de oldukça izale olmuştur. O gün İmam Efendi içlerinde Mahmut Samini’nin de bulunduğu cemaate imamlık yapar. Bunun üzerine talebelerden biri Mahmut Samini’nin ileri gelen talebelerinden Miyadinli Mehmet Efendi’ye dönerek, “Hoca Efendi neden mihrabı bu Hafız misafire bıraktı”, diye sorar. Bu soru üzerine o da, “O daha mürşid görmeden seyr-i sülûkta ilk devreyi kendi gücü ile atlatmıştır”, cevabını verir. Burada üç gün kaldıktan sonra Mahmut Samini, İmam Efendi’ye, “Hafız misafirlik üç gündür. Bahçedeki sebzeler kurumak üzeredir. Git bahçedeki sebzeleri sula”, der. Ancak İmam Efendi sebzelerin yarısını suladığında suyun kesildiğini görür. Döner durumu Samini’ye anlatır. Mahmut Samini kendisine, “Hafız sen ne diyorsun? O havuz bahçenin tamamını suluyor. Sen git havuza bir daha bak”, der. Tekrar gidip bakan İmam Efendi havuzun suyla dolu olduğunu görür. Bunun üzerine onun Mahmut Samini’ye olan itimadı daha da artar. Aynı gün ikindi vakti Mahmut Samini, İmam Efendi’ye, “Hafız yarın çok misafirimiz gelecek. Bostana git biraz patlıcan topla ve mutfağa bırak”, der. İmam Efendi aldığı emir üzerine patlıcan toplamaya gider. Ancak bostandaki patlıcanların henüz çiçek açmamış ve yetişmemiş olduğunu görür. Geri dönüp durumu hocasına anlatır. Hocası kendisine, “Hafız! Murat suyuna gitsen kurutup gelirsin. Tekrar git patlıcanları yetişmiş bulacaksın”, der. İmam Efendi tekrar gidince gerçekten patlıcanları olgunlaşmış bir şekilde görür. Bunda da hocasının bir kerâmetinin olduğunu anlar. Bunun üzerine İmam Efendi hocasının büyük bir mürşîd ve tasavvuf ehli olduğuna kesin kanaat getirir. Mahmut Samini hazretleri vefatından bir sene önce istiska hastalığına yakalanır Bu sırada bütün işleriyle müritlerinden Teberdar Efendi ilgilenir. Hatta bir ara kalbinden “Keşke vasiyet etseydi” diye geçirir. Mahmut Samini onun bu düşüncesine vakıf olarak, “ Ne acele ediyorsun, giderken haber veririm. Bununla birlikte vasiyet edeyim. 500 kuruş harcayınız, bu azdır 1500 kuruş olsun ve Murat kenarında Kelekbaşı’na defnediniz”, deyince Hacı Teberdar Efendi’nin, “Efendim orası boş ve kimsenin olmadığı bir yerdir”, demesine karşılık, “Gelip etrafımı doldururlar”, diye buyurur. Bir cuma günü vefat eder ve vasiyet buyurduğu yere defnedilir. Kısa bir sürede türbesinin etrafı büyük bir kabristana dönüşür. Vefatından sonra torunu Abdulmecid Efendinin oğlu İmam Efendi’ye intisab ederek ondan hilafet almış, tarikat ve makamını devam ettirmiştir. Seyyid Mahmut Samini hazretleri halifeleri ; Ahmed Mekkî Üçışık onun yirmiye yakın ârif yetişdirdiğini kaydeder 1- Osman Bedreddin Erzurumi 2- Hacı Yusuf Efendi – Kığı kasabasında 3- Hacı Yusuf Efendi’nin oğlu Muhammed Efendi – Kığı kasabasında 4- Muhammed Nurettin Efendi – 1964 yılında Antalya’da vefat etmiş. 5- Miyadanlı Mehmet Efendi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ
Seyyid Muhammed Kattal (ks.)

Seyyid Muhammed Kattal (ks.)

Türbe, Maden ilçemize bağlı Gezin beldesinin 15 km kuzeyindeki Kartaldere Köyü’nde bulunmaktadır. …… Seyyid Muhammed Kattal türbesi, ilçeye 37 km. mesafede bulunan Kartaldere Köyündedir. Şeyh Muhammed Kattal’ın Hicri 764 yılında irşad hizmetini ifa ederken Ermeni ve Bizanslılarca katledildiği rivayet edilir. Bu sebeble Kartaldere köyünün eski adı ‘katledilen şeyh’ anlamına gelen “Şeyhkatülan” olarak anılmıştır. Türbe köy içerisine az yükseklikte düz bir arazi üzerinde bulunur. Türbe, üstü çatılı olup, türbegâh, misafirhane, mescit ve mutfak olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Türbegâh kısmı demir parmaklıklarla kapatılmıştır. Türbenin herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Ayrıca türbenin arkasındaki dış duvarına iki tane Türk bayrağı işlenmiştir. Türbenin karşısında ve alt tarafında köy mezarlığı bulunur. Muhammed Kattal, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hazırlanan berat ve fermana göre Evlad-ı Resül’den olup Zeynelabidin’in oğlu Muhammed Bakır’ın oğludur. Türbe duvarında yer alan mermer levhaya göre Muhammed Kattal’ın şeceresi şöyle verilmiştir: “Bu türbede yatan Evlad-ı Resül’den beşinci imamın oğlu Seyyid Muhammed Kattal Hazretleri’dir. Muhammed Kattal Muhammed Bakır’ın, Muhammed Bakır Ali Zeynel Abidin’in, Zeynel Abidin İmam Hüseyin’in, İmam Hüseyin’de İmam Ali’nin oğludur. Radiyallahü Anhüm. Şecere Tarihi: 764” Muhammed Kattal’ın asıl adı Ali’dir. Babası Muhammed Bakır büyük bir hadis ve fıkıh âlimidir. Bugün mevcut birçok sahih hadise kaynaklık etmiştir. Devrin hükümdarı Ömer bin Abdulaziz birçok konuda ona fikir danışıp istifade etmiştir. Muhammed Kattal, İslam ordularıyla birçok savaşlara katılmış ve başarılar göstermiştir. Onun, İslamı yaymak amacıyla Anadolu’ya yönelik akınlardan birinde tahminen genç bir yaşta görev alarak bugünkü Kartaldere yakınlarında Bizanslılarla yapılan bir savaşta şehit düştüğü ve buraya defnedildiği söylenir. Türbenin bulunduğu köyün kuzeyinde yer alan dağın zirvesinde Muhammed Baki ve eteğinde ise Muhammed isimli zâtların bugün yerleri belli olmayan mezarları yer alır. ruh ve sinir hastalıkları başta olmak üzere her türlü hastalık için gelinmektedir. Rahatsızlığı olan bazı hastalar şifa bulma ümidiyle burada yatıya kalır. Şifa bulup da adak dileyenler daha sonra buraya gelip kurban kesmekte ve tasadduk etmektedirler.[toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Maden, Elazığ
Musa Kazım Efendi

Musa Kazım Efendi

Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında . Şeyh Osman Bedreddin hazretlerinin 50 metre kuzeyinde Musa Kazım harputi hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Kazım Efendi’nin (1894-1967) türbesi, Harput’un Meteris mezarlığında, İmam Efendi türbesinin kuzey yönünde 30-40 metre mesafededir. Türbenin etrafı duvarla çevrilidir Mezarın üzerinde altı sütun üzerine oturtulmuş kubbe bulunmakta olup çevresi açıktır. Mezar, yerden yaklaşık 20 cm yükseklikte, çevresi daire şeklinde demir bir kafesle çevrili olup kitabesi bulunmaktadır. Aslen Harputlu olan Musa Kazım, Nakşi Tarikatının son şeyhlerinden birisi olup İmam Efendi’nin de son halifelerindendir. Halk arasında Kazım Efendi olarak bilinen bu zat 1894 yılında Harput’ta doğmuş, tahsilini burada yapmış ve son olarak da muallim mektebini bitirip Fransızca öğretmenliğine başlamıştır. Harputluların hızla “Mezire”ye yani Elazığ’a indikleri yıllarda Kazım Efendi de Elazığ’ın Nailbey Mahallesinde Köprü Sokak’ta bulunan iki katlı mütevazı bir evde yaşamaya başlar. Bu sokağa vefatından sonra kendi ismi olan “Kazım Efendi” sokağı adı verilmiştir. İmam Efendi’ye intisap ederek ondan hem dini dersler almış hem de onun sohbetlerinden faydalanmıştır. Vefatından sonra İmam Efendi’nin yanında bulunan Şeyh Samini Hazretlerinin müridi Mustafa Naci Efendi ile gönül bağı kurarak tarikatın usul ve erkanını öğrenir. Öğretmenlikle tarikatı birlikte götürmekte zorlanınca, Mustafa Naci Efendi’nin tavsiyesi üzerine öğretmenlikten istifa eder. Musa Kazım Efendi’nin ilmi üstünlüğü çok yüksektir. Bunun dışındai çokta iyi bir hattat olup çok güzel eserler vermiştir. Musa Kazım hazretleri ömrünün on yılında talebelerinden Muhammed Mazhar Harputi hazretlerini çağırır ve ‘’ Bu sene bizim yerimize siz hacca gideceksiniz’’ der. Muhammed Mazhar hazretleri büyük bir ferasetle Musa Kazım hazretleri’nin o sene vefat edeceğini anlayarak ‘’Hayır olmaz’’ der. Fakat kıymetli ömürlerinin sonuna gelmiştir. Muhammed Mazhar hazretleri bu durumu şöyle açıklamıştır; ‘’ Zamanın sahibi İnsan-ı Kamil her sene ya maddeten ya da manen hacca gider’’ diye emir buyurur. Daha sonra Muhammed Mazhar Hazretleri hac da tavaf esnasındayken, ‘’ Omuzlarımda büyük bir ağırlık hissettik’’ diye emir buyururlar. İhvanlar, o zaman dilimini tetkik ettiklerinde, Muhammed Mazhar hazretleri’nin ‘’ Omuzlarımda büyük bir ağırlık hissettik dediği zamanın tam olarak Musa Kazım Harputi hazretlerinin dünyasını değiştirdiği zamana denk geldiğini görürler. Kazım Efendinin makamı, vefatından sonra müritleri tarafında düzenlenmiş ve günümüzde sıkça ziyaret edilmektedir. Bu zatın Malatya, Diyarbakır ve Adana gibi çeşitli illerden de ziyaretçileri bulunur. Her yaştan insanın ziyaret ettiği bu mekân, özellikle sınav dönemlerinde çok yoğun ziyaretçisi olan bir mekândır. Kafileler halinde gelen ziyaretçiler dua ve dileklerini burada ifade etmektedir. Ziyaret esnasında ziyaretçiler Kur’an okur, dilek ve adakta bulunurlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Tayyar Baba (ks.)

Tayyar Baba (ks.)

Tayyar Baba (1902-1973)’nın türbesi, Harput’tan Meteris mezarlığına çıkılırken Beyzade kabristanlığının güney batı yönünde, Elazığ’a bakan bir düzlüktedir “Mücazoğulları” ailesinden gelen Cafer-i Tayyar’ın babası Hızır’dır. İlk eğitimini aile çevresinden alır. Ağabeyi Hacı Mehmet, Hacı Ömer Hûdaî Baba’nın yanında yetişmiştir. Dolayısıyla Kadirilik tarikatına meyli ağabeyi Hacı Mehmet’ten gelir. Ağabeyi bir süre sonra Şam’a Sancak Beyi olarak gider ve oradaki bir muharebede şehit düşer. Tayyar Baba genç yaşta babasını da kaybeder. Artık ailenin geçim yükü Tayyar Baba’nın omuzlarındadır. Harput’a gelen Tayyar Baba dabaklık mesleğini öğrenir ve bu sırada Kadiri tarikatına intisap eder. Kadiri ve Yesevi Tarikatı mensuplarının oturup sohbet ettiği Nadir Baba dergahına yerleşir. Bir gün Midyat çevresinde bulunduğu sırada halktan birine burada meşayıhtan birinin olup olmadığını sorar. Ona, “ilerde bir mağarada bir fakih var” derler. Tarif edilen mağarayı bulur. Mağaranın içerisi karanlıktır. Ama, ilerde bir ışık görür. O ışığa doğru gittiğinde orayı aydınlatan ışığın orada oturan zatın yüzünden yayıldığını farkeder. Yaklaşınca o zat kendisine, “Gel Tayyar Baba gel… Seni bekliyordum. Ben seni görmeye gelecektim ama, çok ihtiyarım.” der. Sanki kırk yıldır birbirini arayan iki sevgili gibi hemhal olurlar. Tayyar Baba bu olayı anlatırken, “Onun yanında çok zevkler yaşadım. Bazen onun bedeninin kaybolduğunu gözlerimle gördüm. Bazen de kendi bedenimin yok olduğunu fark ediyordum.”, der. EHarput’un Elazığ’a taşındığı günlerde o da askerliğini bitirerek Elazığ’a döner. Kazım Efendi ona eski İzzet Paşa Camii yanında bir hücre ayarlar Artık Tayyar Baba günlerinin büyük bir kısmını bu hücrede geçirir. Kısa zamanda bu hücre onun sohbet meclisi olur. Bu sıralar Göllü Mustafa Baba’dan da icazet almıştır . Tayyar Baba bir süre eski İzzetpaşa Camii’nin bir hücresinde kaldıktan sonra önce bir ev bularak kiraya çıkar. Daha sonra Mustafa Paşa Mahallesi’nde bir ev satın alarak taşınır. Kısa zamanda çevresinde her kesimden büyük bir mürit topluluğu oluşur. O, kırk yaşında iken Erzurum göçmenlerinden Yusuf Efendi’nin kızı Feride Hanımla evlenir. Tatür ve Abdulkadir isminde iki oğlu dünyaya gelir. [toggle title=”Tayyar Baba’nın Menkıbeleri” load=”hide”] Menkıbeleri ; …….Anlatılır ki, bir Ramazan ayında Tayyar Baba eşeğine oruç tutturmaya karar verir. Akşamdan akşama önüne yem doldurur, suyunu verir. Sahurdan sonra önünü temizler. Bir ay sonra bayram günü sırtına binerek Harput’a çıkar. Orada Allah-u Teala’ya şöyle niyazda bulunur. “Rabbim, oruçtan kasıt aç ve susuz kalmak ise, eşek olarak yarattığın bu canlı, Tayyar kulundan daha iyi oruç tuttu. Yok eğer oruç bunun ötesinde bir şey ise, ne olur bana bu sırrı bildir.” Daha sonraları, oruç konusu geçtiği zaman çevresindekilere, “Hamdolsun, Rabbim bana orucun hikmetini bildirdi.”, dermiş. …….Bir gün Ermeni komşusu olan Saatçi Poto namı ile bilinen kişi kapısını çalar. İçeri girdikten sonra Tayyar Baba’nın elini öper ve bir köşeye geçerek oturur. Biraz sonra koynundan çıkardığı rakı şişesini açarak içmeye başlar. Tayyar Baba’nin müridleri, o anda Efendi orada olmasa, Ermeni Poto’yu döve döve dışarı atacaklar. Tayyar Baba durumu fark edince, “Oğlum Feyzi, git mutfaktan bir bardak getir, rahat içsin.”, der. Bardak gelince Ermeni Poto rakısını bardaktan içmeye başlar. Aradan uzun bir süre geçer. Ermeni Usta kalkıp gider. Tayyar Baba kızmış bulunan müritlerine dönerek, “Ne oldu yani, en fazla bardak kirlendi. Yıkarsınız temizlenir, olmazsa kırarsınız. Evi de havalandırırsanız koku gider. Ama o evimize gelmiş Tanrı misafiridir. Misafire iyi davranmak lâzım”, der. ……Nazif Esen’den nakledildiğine göre, “1951 yılında önce Bingöl’e, sonra Niğde’nin Bor kazasına asker olarak gidiyorum. Nakil sırasında Bingöl’den Elazığ’a geldik, iki saatlik rötarımız var. Muhafız onbaşıya dedim ki: “Burada bir akrabam var görüp geleceğim. Zorla izin aldım. Niyetim Tayyar Baba’yı görüp sonra Niğde’ye gitmekti. Efendinin yanına geldim, bana: “Nereye verdiler?” dedi. Ben Bor ilçesini söylemeden “Niğde’ye” dedim. Güldü: “Niye öyle korka korka gidiyorsun, Bor iyi bir yerdir. Havası, suyu tıpkı sizin Palu’ya benzer.” Tayyar Baba’dan ayrılacağı zaman: “Nazif, o ki Bor’a gidiyorsun, sana iki tembihatım var. Birincisi, orada “Kuddusi Baba” diye bir zat yatıyor, önceleri orası türbeydi. Şimdi sanmıyorum ki orada türbe kalsın. Onun kabr-i şerifine bir uğra, benim selamımı ilet. İkinci isteğime gelince, orada Kuddusi Efendi’nin yolunda giden Ahmet Efendi diye bir zat var, bir de onu bularak selamımı ilet.” Biz çekip Bor’a gittik, izinlerde askerin gidebileceği bir kahve vardı. O sıralar asker çayı beş kuruş, sivil çayı on kuruştu. Tabi askerin çayı açık oluyordu, ilk gidişimde bana açık bir çay getirdiler. Çayı döküp parasını koydum, ikinci gidişimde yine açık çay gelince yine döktüm. Ocaktaki çaycı yanıma gelerek: “Asker, bu çayı niçin döküyorsun?” dedi. Ona, “Bana sivil çayı getir, sivil parası al.” dedim. Adamla dost olduk. Sürekli bana ocağın yanında bir sandalye ayırmıştı “Bundan sonra buraya her gelişte bu sandalye senin.” dedi. Bor’da “Paşa Camisi” diye büyük bir cami vardı. Bir gün izin çıkışı o camiye giderek namaz kıldım. Niyetim başta imam olmak üzere, yaşlı kimselere Kuddusi Efendi’nin türbesini sormaktı. Nitekim cami çıkışında kime sordumsa, Kuddusi Efendiyi tanıyan çıkmadı. Müftüye gittim, ne yazık ki o da tanımadı. Canım çok sıkılmıştı. Doğru kahvehaneye geldim. Baba bana bir iş söyledi yerine getiremiyorum diye üzgündüm. Ocakçı dalıp gittiğimi görmüş olacak ki: “Nazif Onbaşı” diye seslendi. Adama döndüm, biraz da kızarak, “Böyle memleket olmaz.” , dedim. “Burada bir tek büyük zat var, onu da kimse tanımıyor.” Ocakçı “Kim?” dedi. Olayı olduğu gibi anlattım. Başladı gözlerinden yaş akmaya. Bana, “Gel” diyerek dışarı çıkardı. Eliyle bir kaç yüz metre ilerde büyük bir binayı gösterdi. “Kuddusi Efendi’nin türbesi önce orada idi. Bor büyüyünce türbeyi yıkarak Asri Mezarlığa naklettiler. Zaten o eski yeri de mezarlıktı.” Bana Ahmet Efendi’nin dükkanını tarif etti. Ahmet Efendi saatçilik yapıyordu. Onun dükkanına gittiğimde, “Buyur asker ağa.” dedi. “Ben Elazığlıyım, Tayyar Baba’nın sana selamı var.” dedim. Biraz düşündü. “Hangi Tayyar?” dedi. Ben de, “Caferi Tayyar Baba” diye karşılık verdim. Yeniden düşündü. Sonra “Yaa, Tayyar Baba büyük bir adam, hayır duasını alın size yeter.” dedi. Olayı onunla da konuştuk. Bana Kuddusi Baba’nın mezarını tarif etti. Ne yazık ki izine gelene kadar o büyük zatı gidip ziyaret edemedim, izin için memlekete geldiğimde, Tayyar Baba beni görür görmez, “Ben sana küsmüşüm.”, dedi. “Niçin Baba?”, dedim. Biraz üzgün bir şekilde, “Sana iki şey söyledim, birini yerine getirmedin. Emanete ihanetin cezası ağırdır.” dedi. İzinden döndüğümde arkadaşlarımı da yanıma alarak Asri Mezarlığın yolunu tuttum. Birlikte mezar taşlarını okumaya çalışıyoruz. Tabi esas maksadımız Kuddusi Baba’yı aramaktı. Buraya nakli sırasında türbesi yıkılınca ikinci defa türbe yaptırmamışlardı. Neticede bulduk. Ben Yasin-i Şerif okumaya başladım. Nefsim ise, okuma burası değil, diyor, içimden, “Ya Kuddusi Baba”, dedim. “Doğru ise bana işaret ver. O anda ayağımın altından üç defa “güm, güm, güm” diye bir ses geldi. Rahatlamıştım. Dönerken asker arkadaşlarımdan birisi yaklaştı, “Nazif” dedi, “Yasin-i Şerifin falan yerinde alttan gelen sesi ben de duydum.” Ağlamaya başlamıştım. Netice olarak, askerlik bitip Elazığ’a döndüğümde, Baba’yı ziyarete gittim. Beni görür görmez, gülmeye başladı. “Nazif, işte şimdi yüz akı ile geldin. Mezarı epeyce aradınız ama sonunda da buldunuz. Allah sizden razı olsun.”, dedi. [/toggle] Tayyar Baba ile ilgili birçok menkıbe anlatılır. Vefat etmeden önce kendisinin Harput’a gömülmesini ve kendisi için türbe yaptırılmamasını istemiştir. “Ancak ne zaman mezarının altında berrak bir su çıkar, bu su altı altı ay akar ve daha sonra kesilirse”, türbesinin o zaman yapılmasını vasiyet eder. Bu işaretten sonra oğulları türbesini yaptırmıştır. Bu ziyaretgâha özellikle tatil günlerinde insanlar akın akın gelir, Kur’an-ı Kerim okuyup dua ederler. Bazı insanlar da maddi ve manevi hastalıklardan kurtulup şifa bulmak maksadıyla gelir ve adaklarda bulunurlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Üryan Baba – Elazığ

Üryan Baba – Elazığ

Elazığ – Merkez’de Kayabaşı denilen dik kayalıklara varmadan sağa doğru 100 m. kadar mesafede, tepenin Harput’a bakan yamacında medfundur. Halk arasında Tesbih Baba olarak da bilinen Üryan Baba, Kayabaşı denilen dik kayalıklara varmadan sağa doğru 100 m. kadar mesafede, tepenin Harput’a bakan yamacında medfundur. Makam bölümünü oluşturan yapı kayalıklar içindeki bir mağaranın türbeye dönüştürülmesi ile meydana getirilmiştir. Bu kayalıklara Harput’un yerli halkı eskiden “Tilki Kayalıkları” derdi. Buranın hemen yanıbaşında eski bir mezarlık vardır. Üryan Baba Türbesi ile ilgili tarihi kayıtlarda, burada bir hücre ve mescid bölümünün bulunduğu yazılıdır. Bugün ise makam bölümünün bitişiğinde bulunan tek katlı taş ve moloz karışımı olan yapı, Üryan Baba türbedarının kaldığı küçük bir evdir. Günerkan Aydoğmuş İshak Sunguroğlu’na atfen, türbe yanında bulunan mescidin eskiden tekke olarak kullanıldığını kaydeder. Bugün hücre ve mescid bölümü yıkılmış olup türbenin giriş kapısı dikdörtgen taştan yapılmış iki yan sütun üzerine konulan yarım kemerli taş bloktan oluşmuştur. Bu giriş kapısını oluşturan kemer üzerinde, “ Allah’ın ariflerinden ve Allaha karşı olan muhabbet sırrının alimlerinden, cömertliği itibariyle de Allah’ın sevdiği kullarından İsmail’in torunu, Ömer’in oğlu Hafız Muhammed büyük şehadet rütbesine nail olarak burada ölmüştür. Tanrı sırrını mukaddes etsin ”, yazısı bulunmaktadır. Türbe mezarın keşfinden hemen sonra 1861 yılında yapılmıştır. Giriş kapısından sonra sağ tarafta sanduka yer alır. Anlatıldığına göre, Harput’un Alaca Mescid Mahallesinde bir evde oturan Hacı Ali namındaki zat, bir gece rüyasında üç lüle çeşmenin önünde dururken caddeden bir devecinin yuları elinde kendine doğru geldiğini, yanına gelince devesini çökerttiğini ve Hacı Ali’yi üzerine bindirerek Üryan Baba’nın bulunduğu yere bıraktığını ve sonra gözden kaybolduğunu görür. Bu rüyanın bir kaç gece aynıyle tekrarlanması, Hacı Ali’yi hayretler içerisinde bıraksa da korkusundan derdini kimseye açamaz. Nihayet bir arefe günü kazma kürekle oğlu Süleyman’ı da yanına alarak Üryan Baba semtindeki aile mezarlığına gider. Harap ve düzeltilmesi gereken mezarları yaptıktan sonra oğluna, “Evladım! Üç gecedir rüyamda bir deveci beni üç lülenin önünde devesine bindirerek tam şuracığa getirip indiriyor ve gözümün önünde kayboluyor. Gel kazalım bakalım ne çıkacak?”, demesi üzerine Süleyman kazmaya sarılır ve bir taraftan kazar, bir taraftan küreği ile toprağı atar. Çukur bir buçuk metre kadar derinleşince, bir delik açılır. Deliği genişletirler. Ortaya bir lahit çıkar. Lahidin içerisinde bütün vaziyette çürümemiş ve bozulmamış bir cesedinbulunduğunu, yanında çok eski devirlere ait bir deste ok olduğunu ve bu okların yalnız ahşap kısımlarının çürümüş, demir kısımlarının ise sapa sağlam kalmış olduğunu görürler. Üzerini muvakkaten örterek şehre dönünce, hadiseyi müftüye ve şehrin ileri gelenlerine haber verirler. Tetkik neticesinde bu zatın mücahit ve aynı zamanda mazannenden (veli olduğu sanılan) bir kimse olduğuna hükmedilerek bir mescid ve bir de sıbyan mektebi yaptırılır. Lahidin içerisindeki zatın hüviyetine ait bir şey bulunamadığı için kendisine “Üryan Baba” denilir. Burası o günden beri de ziyaretgah olur. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin sonradan manevi keşifleri neticesinde bu zatın Allah’ın sevdiği kullarından İsmail’in torunu, Ömer’in oğlu Hafız Muhammed olduğu ve burada şehid düşmüş olduğu açıklanır. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin bu açıklamalarından sonra bu keşif, türbenin giriş kapısı üzerine Arapça harflerle yazılır. Sunguroğlu hikayeyi şöyle sürdürür. “ Bu şehid mezarını gördüğü rüya ile keşfeden Hacı Ali Efendi daha sonra uzun bir müddet Üryan Baba’nın türbedarlığını yapar. Bu türbedarlık babadan oğula intikal ederek evvelâ oğlu Hacı Süleyman vazifelendirilmiş, 1896 (1312.H ) tarihinde ölümü üzerine yerine torunu Mehmed Şükrü geçmiştir. Mehmed Şükrü’nün de 1903 (1324.R) tarihinde ölmesiyle bu türbedarlık küçük oğlu Mustafa Lütfi Efendi namında bir arkadaşa geçmişti. Lütfi Efendi babasının ölümünde üç aylık bir çocuktu. Kendisi çok temiz ve samimi bir hemşehrimiz olup halen yaşamakta ve Elâzığ’da oturmaktadır. Her pazar günü, yaya olarak Harput’a çıkar, Uryan Baba’ya gider, türbe ve etrafının temizliğine bakar, müsterih ve huzur içerisinde gününü bu hoş ve mübarek yerde geçirerek akşama evine döner .”İshak Sunguroğlu, türbe önündeki çeşmeye dair de ilgi çekici bir anekdot anlatır. “ Türbenin yan tarafında ufak bir çeşme göze çarpar. Hariçten gelen ziyaretçiler, bu çeşmenin bir akar çeşme olduğunu zannederlerdi. Halbuki, değildi. Müslüman ve hayır sahibi bir saka Ömer Dayı her sabah civarın en yakın pınarlarından sırtıyla 8-10 tulum su taşır, hazinesini doldururdu. Bu çeşmede abdest alıp, bu mescitte iki rekât namaz kılanların ruhlarında öyle bir ferahlık ve gönül açıklığı husule gelirdi ki, buraya bir gelen bir daha gelmek ister ve bu suretle ziyaretçileri çoğalırdı. ” Geçmişte bu yere akıl hastası olanlar ve gerçekleşmesini çok istedikleri bir muradı olanlar gidermiş. Hatta türbenin içerisinde bulunan ‘Binlik’ bir tesbihin içerisinden de murad ve şifa bulmak niyetiyle geçerlermiş. “Üryan Baba” ismi verilen bu zatın Selçukluların Anadolu’yu fethi sırasında burada Bizanslılarla savaşırken şehid düştüğü ve aynı yere defnedildiği kabul edilir. Üryan Baba türbe ve mescidi Elazığ Kültür Varlıkları Koruma Envanterinde anıtsal eser olarak kayıtlıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Kız Evliya Türbesi

Kız Evliya Türbesi

Kastamonu – Tosya ilçesi Harsat Mahallasi Dilaver sokak sonu. Kız Evliya’nın türbesi Tosya’nın Harsat Mahallesi Dilaver Sokağının çıktığı tepenin dibindedir. Burada yatan evliya’nın kim olduğu ve ne zaman yaşadığı belli değildir. Halk arasında ‚Gavurdan kaçarken üstteki yardan düşerek öldüğü‛, söylenir. Türbenin yeri, etrafı tahta parmaklıklı küçük bir mezardan ibarettir. Civarında birkaç ardıç ağacı ile bir kiraz ağacı bulunur. Yanındaki tahta çardak türbeyi ziyarete gelenlerin yağmurdan ve rüzgardan korundukları bir sığınak gibidir. Arka taraftaki tepenin altına doğru bir mağara açılmıştır. Buradan vaktiyle türbeye su getirmek için çalışıldığı anlaşılıyor. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma…… Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

📍 Tosya, Kastamonu

Abdülmecid Bin Şeyh Nasuh Tosyevi

📍 Tosya, Kastamonu
Şeyh Yusuf İbni Nebevi El İluhi (k.s)

Şeyh Yusuf İbni Nebevi El İluhi (k.s)

Batman Huzur Mahallesi 501 sokakta Batman – Huzur mahallesi 501 sokakta yer alan Şeyh Yusuf İbni Nebevi türbesi 800 yıllıktır. Yöre halkı tarafından sıkça ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Batman
Seyyit Abdülkerim Türbesi

Seyyit Abdülkerim Türbesi

Van – Bahçesaray’da Abdülkadir Geylani hazretlerinin torunudur. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bahçesaray, Van
Şeyh Hasan Bağdadi – Siirt

Şeyh Hasan Bağdadi – Siirt

Siirt – Kurtalan – Badeye ( Ballıkaya ) köyü. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kurtalan, Siirt
Şeyh Sevinç Türbesi

Şeyh Sevinç Türbesi

Batman – Hasankeyf – Uzundere köyü kale arkasında. Hasankeyf Uzundere bölgesi kale arkası. Sevgi vadisinde büyük bir Ermiş. Şeyx Sevinç iki büyük kayalık arasında mütevazi bir türbe. Perşembe ve cuma günleri su ile dolan bir kuyu. İnsanların manevi bir huzur bulduğu Allah dostu bir evliya. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Hasankeyf, Batman
Şeyh Muhammed Kasım Zilani (k.s.)

Şeyh Muhammed Kasım Zilani (k.s.)

Batman – Beşiri – Örmegözü köyü Kanireval’deki kabristana Şeyh Seyyid Mevlana Halid-i Zilani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri Batman da yaşayan âlim ve evliyanın en büyüklerindendir. İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip onları hakikate kavuşturan ve kendilerine Silsile-i Aliyye denilen büyük âlim ve velilerin otuz altıncısıdır. Tasavvuf mütehassıslarının üstadı Müslümanların gözbebeği Seyyid olup Hz. Ali Efendimizin soyundandır. Hicri 1332 de Batman’ın Beşiri köyünde daha annesinin karnında iken babası Seyyid Hâlid’i ziyarete gelen Bağdatlı Seyyid Ali, Seyyid Muhammed Hazretleri annesi onlara hizmet ederken şu anne karnındaki çocuğa bir selam verelim dediler. Ziyaretleri bittikten sonra Bağdat’a döndüler ve aradan tam 7 yıl geçtikten sonra aynı Seyyidler Zilân dergâhına geldiklerinde bir çocuk sohbet ediyordu. Selam verdiler, çocuk onlardan iki selam aldı. Seyyidler çocuğa “Ey çocuk biz sana bir selam verdik, sen bizden iki selam aldın bu nedendir” o zaman çocuk olan Seyyid Kasım Hazretleri “sizden aldığım birinci selam şimdi verdiğiniz ikinci ise ben anne karnında iken verdiğiniz selamın karşılığıdır” diye buyurur. Eğer ben İsa (AS) ‘dan hayâ etmeseydim anne karnında selamınızı alırdım. Seyyid Kasım Hazretleri 7 yaşındayken Kur’an-ı Kerimi ezberledi. Ve Şafi mezhebi fıkıh ve beşeri ilimlerinde büyük bir âlim olan babası Seyyid Halid Hazretlerinin yanında 40 yaşına kadar tasavvuf ilmini aldı. 1953’de seyri sülüğünü tamamlayan Seyyid Kasım-i Zilan Hazretleri babası Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretlerinden tasavvufi icazetlerin tümünü aldıktan sonra irşad vazifesi ile Batman’ın Binatlı köyüne gitti. Bu arada yöre halkı ve sevenleri Hazret-i Sultan’ı ziyarete giderler. Hazreti Sultan ziyaretine gelenlere; “artık bende bir şey yok, bende oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’dan himmet bekliyorum, hepsini oğlum Seyyid Kasım aldı. Cenab-ı Allah Zülcelal (c.c.) hepsini oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’a verdi. Bu yüzden sizler oğluma gidiniz” buyurarak Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerinin de babasını yetiştiren veli unvanının Kasım-i Zilan Hazretlerinde olduğunu belirtmiş, Kasım Baba’nında“MEVLANA” makamına ulaştığını beyan etmiştir. Bu yüzden Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerine “Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan” denilmektedir. Şeyh Muhammed Kasım Zilani hazretlerinin sözleri – “Ey müridlerim önce içinizdeki nefis denen ejderi öldürün, yüzünüzü toprağa sürün, hata ve isyanı kabul ve itiraf edin ve işlediğiniz hata dolu ibadetlerinizin yüzünüze vurulmasından korkun. AllahuTeala kullarının kalbine nazar eder o halde ey insanlar kalbinizi temiz ve pak tutunuz, onu cilalandırınız, güzel tutup parlatınız. Orada yalnız doğruluk ve ihsan bulunsun.” – İhvan olmak isteyen birine; “ey oğlum tövbe etmek istersen bu hususta laubali olma yani hem dilinle hem de kalbinle tövbe etmeli hem haramları hem de yasak olanları yapmamalısın. Tövbe nasıl olur bilir misin kulun kalbini Allah’tan başka bir şeyle meşgul etmemeye tövbe etmesiyle tövbesi makbul olur. Hak Teala Hazretlerinin izzeti ve celali için yemin ederim ki Kur’an- Azimüşşan’da her harfin kendine has manaları vardır ki ins ve cin tasvir etmekten acizdir. Yaratılmışların hepsi bir araya gelse yalnız bir harfinin manasını çözmeye güçleri yetmez.” – Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri bir gün ihvanlarına; “Allah neyi emretmişse onu işlemenizi, neyi nehyetmişse onlardan kaçmanızı tavsiye ediyorum” diye buyuruyordu. – “Seven sevilir, hor gören hor görülür. Allah’a itaat edene insanlarda itaat eder. İlim kulluğun gerçek manasını anlamak ve Allaha tam kulluk etmek içindir. Gıybet yalancıların meyvesi, fasıkların ziyafeti, kadınların sakızıdır.” – Cenabı Hak şu kimseleri sever; “İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenalıktan, bedenini ve dilini gıybetten ve lüzumsuz sözlerden koruyanı, edep yerine sahip olanı, iyilik, ikram ve ihsana koşanı, daima Allah’ı hatırlayanı, affetmeyi seveni sever. Kişinin Rabbine kavuşması onun uğrunda vücudundaki yağların eriyip ciğerlerinin parçalanmasıyla olur. Kalbin fani arzularına karşı meyletmemesi lazımdır ki; ancak bu şekilde olduktan sonra aradan perdeler kalkar, perdeler kalkıncada ilahi hitap buyrulur. Levh-i Mahfuzdaki işaretler okunur pek gizli manalar bile kendiliğinden çözülür. – “Ey müritlerim bizim yolumuzun esası zaruri olanla yetinmektir. Sonsuz saadeti arzu ediyorsanız Allah’u Tealadan başkasına muteolmayınız, bizim tasavvufa girenin gıdası Kanaat ve ihlâs ile gözyaşı akıtmaktır. Mutlaka kalbe acıma duygusu gelene kadar oruç tutmaktır. İşte o zaman insan kalbi huzurla ibadetlerini yapar Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin manalarını anlayıp ondan istifade eder, tasavvuf yoluna girmiş olan müritlerimin sermayesi muhabbet ve teslimiyettir. Muhalefeti bırakıp Seyyidinbütün emirlerini, onun arzu ettiği şekilde yapmalısınız. Müritler Seyyidin müsaadesi olmadan konuşmamalıdır. Eğer Seyyid orada hazır değilse manevi olarak ondan müsaade istenmelidir. Zira her bakımdan haberi olan Seyyid müritlerinin bu şeylere riayet ettiğini görünce onu çok sever kısa zamanda hedefine ulaştırır. – “Bir kimse dinimizin emir ve yasaklarına uymazsa benim öz evladım dahi olsa onu benim evladım olarak kabul etmem. Her kim dinin emir ve yasaklarına uyar ilimle amel ederse en uzak memlekette olsa bile o benim öz evladımdır.” Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri; Bir konuşmasında şöyle buyurdular; “hiçbir kimse bütün insanları sevip şefkat göstermedikçe ve ayıplarını örtmedikçe kemale eremez. Olgun bir insan olamaz.” Kasım Baba şöyle buyurdu; “Allah-u Tealayamuhabbetle vesile ol ki yerdekiler ve göktekilerde sana muhabbet etsin. Allah-u Tealaya itaat et ki insanlarda, cinlerde sana itaat etsin. Cenabı Hakk’a muhabbet ve itaat edene Allah-u Teala ikram ve ihsanlarda bulunur. Sular dönüp yol olur, hava emrine amade olur. Yine Kasım baba buyurdu ki uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın oralara girip çıkanlardan kendini sakın. Müslüman kardeşlerinde yersiz bir şey görürsen ona iyi muamele et, iyi geçin onun durumuna düşmekten kaçın. Senin en iyi en yakın dostun özü sözü doğru olandır. O böyle kaldıkça onu koru.” – Seyyid Muhammed Kasım Hazretleri şöyle buyurdular; “ey evlatlarım ömrümüz her geçen gün azalmakta, acele ediniz ecel her geçen gün yaklaşmaktadır. Bir gün bu üstünde yaşadığımız dünya duracak kıyamet kopacaktır. Her gün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakın. Böyle yapanlara müjdeler olsun amel defterini yasaklarla dolduranlara yazıklar olsun. Vaktinizi israf etmeyiniz. Zamanınızı boşa geçirmeyin, değerlendiriniz. Yoksa pişman olursunuz. Eğer duanızın kabul olmasını istiyorsanız helal yiyiniz ve Müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz söylemekten dilinizi tutunuz” buyurdu. – Her şeyin özünü Kasım Baba 4000 hadisten 400 tane, bunların içindende şu 4 taneyi seçmiştir: 1) Kalbini bir kadına bağlama, bugün senin yarın başkasının, eğer kadına itaat edersen cehenneme gidersin 2) Kalbini mala bağlama zira mal sana emanettir bugün senin ise yarın başkasınındır. Başkasının malı için kendini yorma başkasına hoş gelir fakat günahı sanadır. Eğer kalbini mala bağlarsan Allah-u Tealanın haklarını gözetmezsin. Kalbine fakirlik korkusu girer ve şeytana itaat edersin. 3) Herhangi bir hususta kalbine de bir sıkıntı olursa o şeyi terk et, zira mü’minin kalbi şahit yeridir. Kalp şüphelilerden sıkılır helal de ise sukut bulur. 4) Bir işin makbul olacağı hükmüne varmadan o işi yapma!! Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan sabah namazından sonra şu sohbeti yaptı; “Bir Seyyid bir müride tövbe ettirir, tasavvuf yoluna davet ederse, O Seyyid O müridin gece kaç kere sağa ve sola döndüğünden, ailesi ile ne konuştuğundan, evini her türlü afattan koruyamıyorsa, O Seyyid posta oturmasın dağa çıkıp eşkıyalık yapsın. O Seyyidlikten daha iyidir.” buyurmuşlardır. Seyyid Muhammed Kasım Zilan hazretleri ;Mürşidi Kamil ve Rabbani ilmine sahipti. 23 sene insanları Hakk’a davet edip irşâd etti. 63 yaşındayken 1977 Şubatının yedisinde Batman ve Beşiri arasındaki Kanireyol’da Mevlana Seyyid Halid’in yanına türbesi yapıldı. Ömrünü hep İslam’a hizmet etmekle geçirdi. İnsanların doğru yola kavuşması için çaba gösterdi. Geceleri uyumaz sabahlara kadar ibadet ile ve Cenabı Hakk’a bütün kalbi ile yalvarmakla geçirirdi. Gündüzleri talebelerine ders verirdi. Sünnet olduğu üzere öğleleri bir miktar kaylule yapardı. Ömrünün sonuna kadar müritleri ile sohbet ederdi. Seyyid Muhammet Kasım-i Zilan Hazretleri “zahirden önce batınınızı temizleyin, gurur kibir haset ve bu gibi kötü huylardan kalbinizi muhafaza ediniz” diye buyururdu. Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan hayatı boyunca kimseden bir şey kabul etmedi. Bazı Seyhler gibi mal toplama zenginlik peşinde koşmayı sevmezdi. Evi ve dergâhı kerpiç duvardan yapılmıştı. Evinin üstü çil kamış, altındaki sergisi hasırdandı. Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri geride milyonlarca mürid bıraktı. Müridlerine son sözü “ ben dünyada da ahirettede sizin Üstadınızım” diye emretti. Mübarek ruhunu Hakk’a teslim eyledi. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Vefatından sonra oğlu Seyyid Süleyman Efendi türbenin hizmetlerini yürütmektedir Şeyh Muhammed Kasım Hazretlerinin Keramet ve Menkıbeleri – Kasım Baba Hz. Bir sohbet meclisinde bulunuyorlardı. Şehrin ve civar illerin gelenleri ordaydı. Oturanlardan bir kaçı aralarında konuşuyorlardı. İçlerinden biri “bu devirde hiç evliya yoktur” dedi. Kasım-i Zilân Hazretleri bu söyleneni duydu. Ve sebebini sordu. O da “hiç” dedi. Bunun üzerine Kasım Baba “hemen tövbe et sakın bundan sonra böyle bir şey aklından geçirme; zira âlemin ayakta durması evliya iledir. Onlar olmazsa bütün dünya alt üst olur.” O kişi Kasım Baba Hazretlerine; “doğru söylüyorsunuz bu fakir bunu inkâr etmiyor lakin görünüşe göre böyle birisi yoktur” dedi. Kasım Baba sukut etti. O kişi o anda yere düştü ve yuvarlanmaya başladı. Oradakiler bu kişiyi kaldırıp götürdüler. Sabah erkenden bu kişi tövbe etti ve tam bir muhabbetle Seyyidin huzuruna geldi ve özür diledi. Kasım Baba bu kişiye şefkatle muamele etti ve buyurdular ki; “rahat ol bundan sonra evliya için uygun olmayan söz sakın ha söyleme. Eğer dalgınlıkla ağzından uygunsuz söz çıkarsa tövbe et evliyalardan yardım iste” buyurdu. – Kasım Baba Hazretlerinin dergâhı hidayet ve ihtiyaç sahiplerinin sığınabildiği, dergâha gelen muhtaçların işini görüldüğü, hastaların şifa, dertlilerin deva bulduğu bir mekândı. Ahlakı Muhammed ile ahlaklanmıştır. Hayagibi üstün sıfatlarda Hz Osman’a benzemiştir. Cömertlikte engin bir deniz gibiydi. Tasavvufta 12 tarikatın yüksek yoluna mensuptu. – Kasım Baba hazretlerinin sohbetlerinde bulunmak için uzak yerlerden kalkıp gelenler olurdu. Gelenlerin çoğu onun veli bir zat olduğunu bilirler ve onun sohbetlerinden istifade ederlerdi. Dergaha gelen birisi aklından bir şey tutup, bana bunu şunu ikram etsinler diye kalplerinden geçirir ve birbirlerine söylemez. Tuttukları şeylerin hepsi mevzu olan ve bulunan şey olurdu. Gelenlerin arasında itikadı bozuk bir kimse vardı. Arkadaşlarına eğer gerçekten Seyyid hazretleri evliya ise bana bu ayda bulunmayan bir kavun versin, eee bu mevsimde kavun bulunmaz ama bakalım bilecek mi? Arkadaşları ona böyle yapmamasını söylediler ama o hiç aldırmadı. Nihayet Seyyidin huzuruna vardılar. Seyyid Kasım onlara “buyurun oturun” dedi. Nihayet Seyyid onlara niyet ettikleri şeyi ikram etti. Sonra o bozuk itikatlı kimseye geldiğinde ona da “ey oğul sen bu mevsimde bulunmayan bir kavun istedin inşallah o da az sonra gelir” dedi Bu sırada müritlerinden biri bir iş için uzak bir yere gitmişti ve oradan dönüyordu dönerken vakti geçtiği için ikram olsun diye Seyyid hazretlerine bir kavun alıp getirmişti. Bu arada Seyyidin huzuruna vardı kavunu Seyyid hazretlerine sundu. Seyyid hazretleri de kavunu alıp o bozuk itikatlı kimseye uzattı. Bir müddet sonra gitmek için izin istediler. Seyyid izin verince oradan ayrıldılar dışarı çıktıktan sonra herkes onun büyük bir zat olduğundan hürmetle bahsederken okavunu alan kişi yine alaylı konuşmaya başladı. Arkadaşları onu ayıpladılar ey kafasız tövbe et yoksa rezil ve helak olursun dediler. Böyle bir mürşidi Kamil zat için uygun olmayan sözler söyleme dediler fakat o kimseyi dinlemedi bozuk sözler söylemeye devam etti. Nihayet bu hadiseden sonra hastalandı gün gün hastalığı arttı hiçbir ilaç fayda vermedi sonra herkese ibret olacak şekilde vefat etti. Bu olay Batman ve çevresinde anlatılır. – Bir gün dergâha bir kız çocuğu getirdiler, çocuk çok hastaydı. Seyyid Hazretleri o sırada abdest alırken Allah-u Tealatarafından kalbine ilham geldi hastanın sahibine buyurdu: abdest suyundan arta kalanı içsin ve suyun geri kalanını çocuğa içirsinler. Allah-u Tealanın izniyle hemen orada şifa buldu. – Seyyid Kasım Hz bir gün Mardin’e sohbet için müritleriyle gitmiştir. Orada sohbet ederken yanlarına bir iki kişi geldi Seyyidinelini öptü Seyyid hazretleri bu iki kişiyi hiç tanımıyordu. Seyyid Hazretleri bu kişilerin halini hatırını sordu sonra gelen kişi şöyle dedi: “Efendim ben cinlerdenim burası bizim kaldığımız yerdir. Sizin müridiniz olmak feyiz ve bereketinizden istifade etmek istiyorum sizin gibi yüksek bir zat bekliyorduk ve sizi çok sevdik. Cinin bu sözlerini dinleyen Seyyid Kasım onun arzusunu kabul edip sohbetlerinde bulunabileceğini böylece arzu ettiğine kavuşabileceğini söyledi, daha sonra ki sohbetlerinde bu cin ve arkadaşları katıldılar Seyyidin sohbetlerini dinlediler Bu gelenleri Seyyid Kasım’dan başkası göremezdi. – Seyyid Hazretleri ölümüne yakın bazı halifeleri ve vekillerine cinleri görmeleri ve konuşmaları için müsaade etmiştir. Seyyid Kasım Hazretleri çok büyük bir veliydi. Üstadı ve babası Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretleri buna en güzel delil idi. Gayet vakarlı heybetli bir zattı. Müritleri yetiştirmesi manevi olarak terbiye etmesi Allah-u Tealaya kavuşmak arzusunda bulunanlara pek güzeldi. Seyyid Hâlid pek çok Seyyidler yetiştirdi. Çokta kerametleri görülmüştü. Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretleri vefatından önceki son sözleri şöyledir: “Silsileyi aliyye ismi verilen büyük velilerden otuz altıncı zatı görüyorum. Bu yüksek hanedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki siz bizim makamımıza oturmuş kayyumluk size verilmişti. Teveccühü ve kabiliyeti ile bizden sonra bu dergahı Seyyid Muhammed Kasım-ı Zilan a bırakıyorum” buyurdu. – Evliyanın büyüklerinden Seyyid Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri Batmanın köylerinden birine uğramıştı. Köylülerden biri Seyyid Kasıma bu köyde büyük bir âlim var. Herkes ona saygı duyar. O zat çok hasta olup ayrıca benim babamdır hep yatıyor ayağa kalkamıyor Seyyid Kasım baba bu kişinin derdini dinledikten sonra hastayı ziyarete gider ve onun bozuk itikatlı olduğunu anladı. Ve şöyle buyurdu; Şifa bulup kalkarsan rücu edecekmisin? Hasta olan adam eğer şifa bulursam köy halkı ile birlikte sana tabii oluruz Seyyid Kasım Baba namaz kıldıktan sonra yüce Allah’a hastanın şifası için dua etti. Seyyid Kasım Baba giderken hastaya: tövbe et ve sakın tövbeni bozma eğer tövbeni bozarsan hastalığın tekrar başlar dedi ve bir kaç sene sonra bu adam tövbesinden döndü. Seyyid Kasım bunu yanına çağırdı; ona da şöyle buyurdu ben sana söylememiş miydim? Sende razı olmuştun merhamete müstehakdeğilsin, velilerin attığı ok geri dönmez” der. – Seyyid Kasım Hazretlerinin bir rivayetini de Şahabeddin nakleder. Bir gün akşam namazında abdest almak için destisini istedi ve sehpaya oturarak abdest almaya başladı. Bende suyu dökmeye başladım abdestin yarısına gelince bana Seyyid Kazım-i Zilan Hz. emrettiler ki; bırak geç, orada ayaklarını yıkamak için içlerinden birine suyu sen dök dedi. O kardeşimiz suyu dökmeye başladı. Bu arada takunyasını ayağından fırlattı. Dergâhın bahçesini aramamıza rağmen bir türlü takunyayı bulamadık. Akşam namazını kıldıktan sonra Seyyid Kasım Baba son abdest suyunu döken müride hadi sen köyüne dön evladım dedi. – O mürit elinde kayıp takunya üzerinde bir insan gözü ile bunu Seyyid Hazretlerine verin dedi. Takunyayı alıp Seyyid Hazretlerine vermek için bahçeye doğru gittim. Seyyid Kasım Baba sabah namazını kılmak için geliyordu ki takunyayı ve gözü görerek bunları hemen kaybedin diye emretti. Ve o müridi çağırarak ona dedi ki: “Köyün muhtarı için elini kana bulama onun ömrü az ölür gider.” Bu olayı mürit hanımından rivayetle şöyle anlatır. Akşam ezanı okunurken kapı çaldı kapıyı araladım baktım ki köyün muhtarı önce seni sordu ben de; kocam Seyyide gitti gelmez dedim. Muhtar bu durumdan faydalanmak isteyerek Ben bu gece seninle kalacağım dedi. Ben kapıyı itmeye başladım, o arada bir takunya muhtarın gözünü çıkardı. Muhtar bağırarak kaçtı. Kaynaklar Kaynak: Şeyh Kasım Zilan Hz. Eski talebeleri Şeyh Kasım, Yazan İbrahim Bağdu, Star Matbaası, İst.1993. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Beşiri, Batman
Şeyh Kasım El Toğari (k.s.)

Şeyh Kasım El Toğari (k.s.)

Diyarbakır – Çınar – Altunakar köyünde Şeyh Kasım El Togari Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Şeyh Kasım, İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz üçüncüsüdür. Şeyh Kasım, aslen Derşev aşiretinin Şibli ailesindendir. Şeyh Kasım’ın yaşadığı dönemde Derşev aşireti, Botan’a bağlıydı. Botan ise 1880 ler de Osman İmparatorluğuna bağlı bir eyalet olup merkezi Cizreydi. Ve Botan, ünlü Kürt ailesi Bedirxanilerin yönetimindeydi. Botan eyaleti’nin merkez Cizre’den sonra ikinci idari yerleşim merkezi ise Derveş (bugünkü Alkamer köyü) idi. Derşev, hem merkez köyün adı hemde köy ve mezralarda yaşayan topyekûn aşiretin adıydı (bu aşiret halen mıntıkanın ve Anadolu’nın çeşitli yerlerine yerleşmiş kalabalık bir aşirettir). Ailesinin sürgüne gönderildiği bu yıllarda Şeyh Kasım henüz oldukça gençtir ve medrese tahsilini yapmak üzere Muş’a gitmiştir. İlk olarak ilmini Muş’un köylerinden birinde bitirip icazetini Nakşî meşayihinden Şeyh Salihi Subki’nin babası Molla Resul-i Subki’den alır. Ve aynı zamanda Şeyh Salih-i Subki’nin yanında tarikata girer ve müridi olup amel etmeye başlar. Memleketine döndüğünde ailesinin başına gelen felaketleri öğrenen Şeyh Kasım, tahsil dolayısıyla, uzun süre ayrı kaldığı sürgüne giden aile efradıyla görüşmek ve helâlaşmak için ailenin sevk istikametini takip ederek yola koyulur. Zamanın yol ve vasıta imkânsızlığı ile kervanla at üstünde konaklaya konaklaya Diyarbekir’in Çınar kazasına bağlı Aktepe köyüne varır. Burada köyde ikamet eden Nakşibendî Tarikatının Halidi kolunun rükünlerinden Şeyh Hasani Nurani’nin misafiri olur. Ve buradan Diyarbakır’a giderek akrabalarını bulur, onlarla helalleşip vedalaştıktan sonra tekrar Aktepe köyüne gider. Misafirliği müddetince büyük zat ve büyük veli Şeyh Hasani Nurani’ni ile sürekli muhasebe, sohbet ve ilmi görüşmelerde bulunur. Şeyh efendi bu misafirindeki üstün zekâ ve ilmi kabiliyetini hisseder ve onun gitmesine bir türlü müsaade etmez. Tam bu sıralarda, İstanbul’dan Diyarbakır’a, bir konuda Şeyhül İslam’ın bir fetvası gelir. Diyarbakır uleması, bu fetvayı beğenmeyip yanlış olduğuna kanaat eder. Ve Şeyhü’l İslamın çıkardığı bir fetvaya itiraz eden Diyarbakır uleması ile resmi makamı temsil eden zamanın valisi, kadısı, müftüsü arasında bir münakaşa olur. Bunun üzerine incelemesi ve bir çözüme bağlaması için fetvanın bir nüshası Şeyh Hasan-i Nurani’ye gönderilir; Şeyh Hasan-i Nurânî fetvayı alıp inceler ve Şeyh Kasım’a göstererek fikrini alır. Şeyh Kasım fetvayı inceledikten sonra Diyarbakır ulemasının yanıldığını ve fetvanın doğru olduğunu belirtir. Bunun üzerine Şeyh Hasan “o halde, Diyarbakır ulemasıyla münakaşa ve münazarayı kabul edermisin?” diye sorar. Şeyh Kasım cevaben “Şeyh izin verirse kanaât ve fikrimi serd etmeye hazırım” der ve Diyarbakır’a gider. Şehre gidince Diyarbakır da halen ibadete açık olan KURŞUNLU Camii ne yerleşerek ilim heyetini camide kabul eder. Yapılan münakaşa ve teati edilen fikirler neticesinde ilmi olarak Şeyhül İslam’ın fetvasının doğruluğunu ispat eder. Bunun üzerine ulemanın takdirlerini kazanır, Vali tarafından kendilerine orada kalması ve Reis-ul Ulema makamı ile tedrisat yapması istenilir. Fakat O bunu kabul etmeyip memleketine gitmek istediğini belirtir. Şeyh Kasım Aktepe’ye gelir ve birkaç gün daha kalır ama bir türlü Şeyh Efendi den “evine gidebilirsin” diye bir izin çıkmayınca münasip bir dille akrabalarının ekseriyetinin sürgün edilmesi hadisesine binaen memleketine geri dönmesinin bir ihtiyaç ve zaruret olduğunu ifade eder. Fakat Şeyh Hasan kalması için ısrar ederek gitmesine izin vermez. Böyle bir zatın ısrarı karşısında Şeyh Kasım gitmek için diretmenin doğru olmayacağını düşünerek gitmekten vazgeçer. Memleketi olan ve asırlardan beri sülalece yerleşik olduğu Derşev’de mevcut emlak ve servetinden feragat ederek Aktepe köyünde ikamete başlar. Şeyh Hasan-i Nurânî’nin vefatına müncer olacak hastalığı esnasında, etba ve yakın akrabalar kendisinden sonra kime biat edeceklerini sorarlar. Şeyh Hasan ise halifesinin kim olduğunun belli olduğunu belirtir. O kişi Şeyh Kasım dır. Bunun üzerine muhtelif yerlerden çeşitli itirazlar gelir. Zira Şeyh’in dört oğlu olduğunu, onlarında ilmi zahirde kâmil olduklarını, büyük edip ve şair olarak divan telif ettiklerini, edebiyat ve ilimde otorite olduklarını ve yabancı birini kendisine halife seçip göstermesini anlayamadıklarını belirtirler. Bunun üzerin Şêx Hasani Nurani Hazretleri; “demek ki bugüne kadar ihlâs ve manasıyla benden istifade edememişsiniz! Aksi halde ne demek istediğimi idrak ederdiniz. Elbette ki, menkul ve gayrimenkul mallarım çocuklarıma ve varislerime intikal edecektir. Ancak haiz olduğum rabıta ve hikmet emanettir. Ve bu emanet ona intikal etmiştir. Halifem odur. Benimle irtibatını muhafaza ve devam etmek isteyenler ona biat suretiyle tahakkuk edecektir. Bundan sonra Şeyh Kasım sizin şeyhinizdir.” Şeyh Kasım, şeyhinin vefatından sonra bir süre Aktepe de tebliğ ve irşat vazifesini sürdürür. Fakat bir süre sonra oradan ayrılmak zorunda kalır. Ancak şeyhine olan vefa ve sadakatten dolayı memleketi olan Botan-Derşeve değil muhitte kalmaya karar verir. Bu nedenle halen Çınar kazasına bağlı Altunakar köyüne yerleşir. Ve kısa bir zamanda burada bir medrese inşa ettirir. Ve irşad ve tedrisata burada devam eder. Altunakar Medresesi Osmanlı idaresinde resmiyet kesbeder. İlahiyat Fakültesi mertebesinde olan bu medresenin mezunları devlet sektöründe istihdam hakkını kazanırlar. Bu nedenle her taraftan, bilhassa Ortadoğu mıntıkası Suriye, Irak ve Kafkasya’dan burada okumak için talebeler gelirdi. Şeyh Kasım El-Togari, Mürşidi Kamil Şeyh Hasani Nurani’den almış olduğu halifelik vazifesini bihakkın yerine getirerek, Kafkaslar’dan Şam’a Irak’tan Elaziz’in Palu kazasına ve Urfa Siverek ile Adıyaman’ın Kâhta kazasına kadar gelen ve çoğalan müritlerine gerekli irşatla; riyazat, çile, zikir, murakabe, tövbe, istiğfar, züht, tevekkül ve kanaât telkin talim ve temrini yaparak onların gerek cemiyet içinde beşeri faydalı bir uzuv ve gerekse masiva ve nefsanî zaaf ve şerden tebriye suretiyle kemale yardımcı olmaya medar cehd ve gayreti göstermiştir. Altunakar arazisi zamanla çoğalan aile efradının, mensuplarının, müderrislerin, talebelerin ve gelen misafirlerin iaşe ve ihtiyacını karşılayamayacak duruma gelir. Bunu üzerine Şeyh Kasım Altunakar ile hemhudut olan Gozelşeyh köyünü satın almaya talip olur. Bu köy imparatorluk idaresi tarafından oraya ikamete mecbur edilen Kırım Han’larından Musa Paşa’ya temlik edilmiş, kendisine köyde yazlık-kışlık bir konak inşa edilmiş ve mıntıkanın asayiş ve idaresiyle vazifelendirilerek asalet ve mertebesine layık bir muameleye tabi tutulmuş. Musa Paşa’nın vefatından sonra oğlu İslam Bey, kısa bir zaman sonra mıntıkadan ayrılmak istediğinden köyü bütün mal varlığıyla beraber sayışa çıkarmış. Bunun üzerine Şeyh Kasım köyü satın alır. Ve köy Şeyh Kasım’ın oğlu ve sonrada halifesi olacak Şeyh Neytullah adına tescil edilir. Şeyh Kasım’ın bildiğimiz kadar 2 kızı ve 5 oğlu olmuştur. Oğullarından biri kendisinden önce genç yaşta vefat etmiştir. Ve Şeyh Kasım çok sevdiği bu oğlunun adına şuan Altunakar da bulunan türbeyi yaptırmıştır. Daha sonra kendisi de vefat edince oğlunun yanına defnedilmiştir. Bölgede yaşanan sürgün olaylarında Şeyh Kasım’ın oğullarının her biri bir bölgeye sürgün edilmiş ve aile uzun zaman toparlanamamıştır. Şeyh Kasım el Togari Hazretlerinin Çınar – Altunakar köyündeki türbesinde ; Şeyh Kasım hazretleri ile oğulları Şeyh Muhammed Neytullah (v. 1916) ve Şeyh Mehmet Sait ile aynı aileye mensup 3 kadın medfundur. Türbe 1298 /1880 yılında yapılmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çınar, Diyarbakır

Şeyh Yahya Munis ( Dirşevi) (k.s.)

Şırnak Cizre Sax ( Çağlayan) köyü ile Ziyaret köyü arasındaki Kürsü denilen mevkii deki kabristanda (hebler – hisar köyü yakınında) Şeyh Yahya Munis (Dirşevi) Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Hz. Şeyh Yahya, Cezire-ı İbn Ömer (Cizre) de hicri 1309 yılının zilkade ayında (Mart 1891) dünyaya geldi. Arabi ilimleri (halasının oğlu) Şeyh Sirac bin Hz. Şeyh Ömer Zengani’nin yanında okudu. Çünkü Şeyh Sirac, dayısı Şeyh Abdulhakim’in vefatından sonra ailenin ve medresenin müderrisi olmuştu. O (Hz. Şeyh Yahya) tasavuffen de Babası Hz. Şeyh Abdulhakim ve amcası olan Hz. Şeyh Muhammed Nurinin terbiyesinde yetişti. Hz. “Şeyh Muhammed Nuri, ağabeyi olan Hz. Şeyh Abdulhakim’in vefatından sonra bölgenin irşad şeyhi ve postnişini olmuştu. Hz. Şeyh Yahya bu iki zatın ilmi ve irfani eğitiminden geçtikten sonra, büyük bir alim, mürşid-i kamil, veli, muttaki ve zahit bir sofi oldu. “Daha doğrusu sıra dışı bir şeyh oldu.” Onunla haşir neşir olan ve onu tanıyan herkes buna şahitlik eder. Hatta yöre insanının tümü kendisini bu yönleri ile bilir ve tanırlar.(El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) “ Bundan dolayı, yöre halkı; Şeyh Yahya’yı son yüzyılda yaşamış Cizre’nin sıra dışı âlim ve mutasavvıfı olarak kabul ederler. Şeyh, yaşamında mürşidi kâmil ve güvenilir bir hakem olarak kabul edildiği halde, ölümünden sonra da, yöre halkı tarafından bu rolüyle kabul etmiştir. Özellikle mal alışverişi, hırsızlık gibi anlaşmazlıklarda; başına veya türbesin de yemin edilerek kişiler arasında bir uzlaşı sağlanılan mekânların başında gelmektedir. Türbenin ikinci bir fonksiyonu da bir emanet yeri olarak kabul edilmesidir. Türbeye bırakılan eşyalar türbenin çarpacağı korkusu ve çevrede duyulan saygıdan dolayı eşyaların sahibi onu almayana kadar aylarca beklese bile kimse dokunmamıştır, dokunmuyor…” Hz. Şeyh Yahya, ilim tahsilini bitirince, Botan beylerinin sayfiye (yazlık) köyü olan Şax (çağlayan) köyünde ikamet etmeye başladı. Geçmişi yüz yıllara dayanan meşhur medresesinde ders vermeye başladı. Babası da bu meşhur medresede uzun yıllar ilim okutmuştu. Tasavvufi hayatında kendini o kadar zühde vermişti ki , bir yumuşak yatak dahi edinmedi. Taşların üzerine serili olan birkaç tahta üzerinde yatardı. Tahtaların üzerinde incecik bir hasır ve tek bir seccade vardı. Seccadesi yabani dağ keçisinin dersindendi. Çünkü o her hal ve hareketiyle Hz. Muhammed’i (s.a.v) örnek alıyordu. Hz. Peygamberin (s.a.v) yatağı da içi kuru hurma dallarıyla dolu olan bir deriden ibaretti. Bazen üzerinde oturduğu hasır mübarek bedeninde iz bırakırdı. Hz. Muhammed (s.a.v) rahat bir yatak edinmedi, böyle bir teklifi de hiç kabul etmedi. Haram maldan son derece sakınırdı. Malı şüpheli olan birine misafir olduğunda onların sofrasından yemez, talebelerine de yedirmezdi. Böyle durumlarda beraberinde getirdiği azıktan yerlerdi. Örneğin; Bir defa, hac yolculuğuna çıkarken; Suriye’de bulunan ve aşiret reisi olan meşhur Haco Ağaya misafir olmuştu. Bu şahıs Hevêrka aşiretinin lideriydi. Şeyh efendi üç gün boyunca onun konağında misafir kaldığı halde, ağzına yemeklerinden tek lokma bile almadı. Yanında getirdiği yolculuk azığından yerdi. Halbuki hac için gerekli olan pasaportun alınmasında Fransız yetkililere Haco Ağa aracı olmuştu. Şeyh efendinin onun yemeklerini yememesine Haco Ağa içerledi. Ama, sonradan bu aile fertlerinin ağaların sofralarından takvaları gereği yemek yemediklerini öğrenince kızgınlığı kalktı. Hz. Şeyh Yahya (r.a.) Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim olmanın yanı sıra o sofiliğin, ruh ve bende temizliğinin felsefesini yapan büyük meşayihlerdendir.(El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Medresesi ve Talebeleri Eğitmesi “Şiddetli böbrek ağrısına rağmen medresesinde talebelerine ders vermeyi, onları ilmi olarak eğitmeyi terk etmedi. Arabi ve dini ilimlerin yasak edildiği cumhuriyettin İlk yıllarında (Atatürk ve tek partili dönemlerinde) bile bu hizmetine ara vermedi. Medresesinden ilim ve irfanla donanmış birçok alim yetişti. Hoca talebenin örnek aldığı şahsiyettir. Hilafeti ve İrşad faaliyetleri Hz. Şeyh Yahya halifeliği Şeyh İbrahim Hakkı’dan aldı. Hilafet ona hayırlı olsun mübarek olsun. Çünkü hakkıyla elde etti. Kendisi buna layıktı. Çünkü kal’den çok hal ile mürşid idi. Çok fazla mürid edinmezdi. Sanki kendisine Mevlana Halid Zülcenaheyn’in şu sözünü düstur edinmişti: Biliniz ki sizlerden en fazla değer verdiklerim müritleri tabileri ehli dünya ile alakaları az, dünyaca yükleri en hafif olanlardır, fıkıhla hadisle çok ilgilenenlerdir. “bazı hadislerde şöyle rivayet edilmiştir: “Kişi, sultana ne kadar yaklaşırsa Allah’tan (cc) o nispette uzaklaşır.” Tabiileri arttığı oranda şeytanları da artar. Kıyametteki hesabı da daha ağır olur. Madem ki durum bundan ibarettir, bu sınıflarlarla (sultanlarla, ağalarla, beylerle ve erkanlarıyla) yakınlaşma arzusu mal ve para hırsından, şöhret olma arzusundan, makam-mevki sevgisinden ileri geliyor. Tüm bu niyetlerin de fesat ve kötülük içerdiği alenidir. Hicreti ve Memleketinden Göç Etmesi Cumhuriyettin İlk yıllarında (Atatürk döneminde) akrabaları hicri 1344’te şaban ayında (10 Şubat 1926) Irak’a, var olan baskılardan dolayı göç edince Cizre’nin bazı ileri gelenleri şeyh efendiye Şax (Çağlayan) köyünden Cizre’ye daha yakın olan Serdahl (Bağlarbaşı) köyüne taşınmasını tavsiye ettiler. Çünkü devlet, tüm aile fertlerinin Serdahl ve Hoser köylerinden göç ettiklerini haber almıştı. Hz. Şeyh Yahya da o zamanki yönetime duyulan endişelerden dolayı bir süre sarp dağlarda, rutubetli mağaralarda saklanmıştı. Yerinin bilinmemesi için sürekli yer değiştiriyordu. Kış mevsimi olduğundan dolayı şiddetli soğuklara maruz kalıyordu. Bu zor şartlarda bile teheccüd dahil tüm ibadetlerini yerine getiriyordu. Soğuklar, rutubetli mağaralar onun böbreklerinin iltihaplanmasına neden oldu. Zaten sonraki yıllarda da (elli bir yaşında) bu hastalıktan dolayı vefat etti. Akraba ailelerin bazıları Eylül 1928’de ilan edilen genel aftan sonra Türkiye’ye tekrar dönünce o da tekrar Çağlayan köyüne taşındı. Türkiye’de alimlere, din adamlarına yapılan baskıların sona ermemesi üzerine, akrabaları 1933 yılında (h.1352) Suriye’ye tekrar hicret edince o da onlarla beraber hicret etti. Orada aşağı Mezri köyünde ikamet etti, bilahare Dérka Beravé köyüne taşındı. Daha sonraları İngiliz askerleri Suriye’ye girince Türkiye’ye dönüp tekrar Çağlayan köyüne yerleşti. Bir süre sonra bu köye yakın olan Ziyaret köyüne taşındı. Bu esnada böbrek ağrıları daha da artmış, tahammül edilemez bir düzeye gelmişti. Buna rağmen ibadetlerine (günlük zikir ve evratlarına) devam ediyordu. O zamanlar tedavisi o bölgede bulunmayan bu ağır hastalığına sabrederdi. Vefatı ; Şırnak Cizre Sax ( Çağlayan) köyü ile Ziyaret köyü arasındaki Kürsü denilen mevkii deki kabristanda Hz. Şeyh Yahya hicri 1361 yılında (miladi 1942) vefat etti. Şax (Çağlayan) köyünün Cudi dağının eteğinde yer alan, ziyaret köyüne yakın olan Kürsü denilen mevkideki kabristanda defnedildi. Sonradan üzerine inşa edilen kubbesi bölge halkı arasında ziyaretgahtır. Allah’ın (cc) rahmeti üzerine olsun, mekanı cennet olsun. [toggle title=”Şeyh Yahya Munis ( Dirşevi ) hazretlerinin menkıbeleri” load=”hide”] Menıkebeleri Yine bu hac yolculuğu sırasında, Suriye’de bulunan Aşitilerin Beyazi köyünde bir süre kaldılar. Köyün muhtarı onları davet etti ve büyük bir sofra hazırladı. Yalnız Hz. Şeyh Yahya o sofraya el sürmedi. Arkadaşlarına da yememelerini söyledi. Dedi ki: “Bu yemekler haramdır. Haram yolla kazanılmış mallardandır. İrin ve necaset kokuyorlar.” Bunun üzerine muhtar o sofrayı kaldırdı. Şeyh efendi zalimlere ve zorbalara karşı çok şiddetli idi ve onlara perva etmezdi. Onların masum insanlara uyguladıkları zulüm ve ceberutlarına karşı çıkar ve gururlarını kibirlerini kırardı. Ta ki onların izzeti nefisleri kırılıp ıslah olsunlar. Bir zalim, bir zorba müritlerinden birine bir haksızlık ettiğinde onu uyarır ve şöyle derdi : “Ona haksızlık etmeyi bırak. Yoksa, ALLAH’IN izni ile perişan olanlardan olacaksın” Aklı ve şansı olan o zulmü ve haksızlığı yapmayı bırakırdı. Aksi durumda o zalim ( manevi darbeler ve ilahi tokatlar) hak ettiği cezayı alırdı. Zor bir duruma düşünce başına bir gaile gelince şeyh efendiler şöyle istimdat ederdi: “Yardıma gelin yoksa sizin hatminizi artık okumam” bu tarz yakarışın (manevi nazın) ardından kısa sürede yardım gelir bu sıkıntısı kalkardı.” (El Kutup El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Hz. Şeyh Yahya’nın bu vasıflarına istinaden tevatür derecesinde kendilerine yakın müntesiplerinden nakil edilen çokça anaktodlerden bir kaçını buraya almak isterim: 1- Kendisinin talebesi ve müntesibi olan, halk arasında da doğruluğu ve müttekiliğinden şüphe edilmeyen Şeyh Hamdi şöyle dedi: “ Şah köyünün medrese camisinde Hz. Şeyh Yahya ile namaz kıldıktan sonra, ondan önce camiden çıktım. Latif bey (Bedirhanilerdendir), elinde çok güzel bir baston olduğu halde caminin önünde durduğunu gördüm. Kendisine; “ elindeki baston ne kadar güzeldir. Bana verirmisin” dedim. Oda; “Şeyhindir” dedi. Şeyh çıkınca Latif bey Şeyh’in elini öpüp; “efendim Batüyan aşiretine gitmiştim. Aşiret ağası Emerê Temer’in size çok selamları var. “Biliyorum ki, Hz. Şeyh Yahya, ne haram mala ne de şüpheli malada el sürmez. Kaldı ki, benim gibi birisinin… Fakat Allah şahittir ki; hiç kimsenin emeği olmadan ve hiç kimsenin mülkü olmayan bir dağda, bu bastonun değneğini kendi elimle kesip baston yapmışım. Bunda haram bir emek yoktur. Yani bu baston tamamıyla helaldir. Şeyh den istirham ediyorum. Bu hediyemi kabul edip, bana dua buyursunlar.” Şeyh bastona el sürmeden şöyle bir baktı ve şöyle dedi; “Gerçekten bastonu çok güzeldir. Fakat Emer ağa benimle dostluk kurmak amacıyla bu bastonu bana göndermiştir. Ben, ne onun dostluğunu kabul ederim, ne de bastonunu… Çünkü o zalim bir insandır. Ben ise Zulme ve zalimlere başkaldıran biriyim. Bu bastonu kabul edecek olursam ve o otoritesine güvenip bir zulüm de bulunduğunda ona karşı çıkarım. Ama ne de olsa o hediye edilen bastonun kalbimde bir etkisi olacaktır. Bundan dolayı kalbimde en ufak bir iz ve şüphe bile bırakacak bir hediyeyi kabul etmem. Tekrardan onu bastonunu ona gönderin.” Dedi ve baston tekrardan ona iade edildi. 2 – Şu anda Munis ( Türkiye’de ki Eddêrşevi ) ailesinin tarikat postnişinliğini yapan Şeyh Ahmet Hilmi Munis Hazretlerinin anlattığına göre; “ Bir gün birkaç kişi ile beraber Şeyh Yahya Hazretlerinin Şax (Şah) köyüne bağlı Ziyaret mezrasında bulunan evinde misafirdik. Sohbet ediyorduk. Şeyhin küçük çocuğu Muhammed Tevfik dışarıda çocuklarla oynarken su içmek için içeri girdi. Babasına seslenerek “baba, dışarıda bir adam seni ziyaret etmek istediğini söylüyor.” Dedi. Hiç birimizin adamı görmediğimiz gibi şeyhin de adamı görmediği kanaatim kesindir. Bunun üzerine Şeyh oğluna dönerek; “ oğlum git ona söyle -babam müsait değildir-. Güle güle gitsin. Bunun üzerine oğlu ev içinde biraz dolanıp suyunu içtikten sonra tekrardan dışarı gitti. Bizde sohbetimize devam ettik. Uzun bir müddet sonra Şeyhin oğlu Mehmet Tevfik tekrardan susamış olacaktı ki, içeri girdi. Tekrar babasına seslendi; “ Baba ayni adam seninle görüşmek için hala kapıda bekliyor. “Babana, onu ziyaret etmeden gitmeyeceğimi söyle.” diyor. ”Bunun üzerine Hz. Şeyh Yahya bana dönerek “Ahmed’im görünen o ki, Muhammed Tevfik bu işi beceremeyecek. Kalk, sen git o adama de ki; Vallahi! O kişi üç gün, üç gece o kapıda beklese dahi ben bu evden çıkmayacağım ve onunla görüşmeyeceğim. Elimi, onun eline vermeyeceğim.” Bunun üzerine hepimiz donduk kaldık. Ben de Şeyh hazretlerinin emrini o kişiye iletmek üzere; kalkıp dışarı çıktım. Giyim ve kuşamıyla O kişinin, laelel tayin (sıradan) bir insan olmadığı ve her halinden aristokrat birisi olduğu anlaşılıyordu. Kendisine “belli ki, Şeyh hazretleri dışarı çıkmadan ve seni görmeden de senin kim olduğunu bilmiş olacak. Şeyh hazretlerinin bana söylediği sözleri aynen kendisine aktardım. Çok üzüldüğünü belli ederek: ”Allah fesatçıların belasını versin. Böyle mübarek kapıları da bize kapattılar.” Deyip, gitti. Fakat ben merak ettim ve arkasından kendisine seslendim; “kusura bakma, ama seni merak ettim. Kimsiniz acaba?” deyince; ben Agid’éSıléman Ağayım.” Dedi. Şuanda Şırnak’taki Tatarların atası oluyor. Şirnak Eski Millet vekili Mehmet Tatar’ın dedesidir. 3 – Yine, Şeyh Ahmet Hilmi Munis Hazretleri anlatıyor. “Bilindiği gibi Tayan(kerevan) aşireti Hz. Şeyh Yahya Hazretlerine çok bağlıdırlar. Ki, bu aşiret Botan bölgesinin en şerrar, aksi ve saldırgan aşireti olarak bilinir. Bir gün; aşiretin ağalarından Ahmedê Kerevan’a( Kendisi Hz. Şeyh Yahya’ya sevgı ve muhabbet ile bağlı idi) sordum. Sizi bu kadar Şeyh Yahya Hazretlerine bağlayan sebep nedir acaba? Şunu anlattı: “ Hz. Şeyh Yahya, vakti zamanın da ağalarımızdan olan TemerAğa ile bir (Silopili) köylü arasında bir davası oluyor. Şeriata göre davalarını hal etmek için yörenin bir çok imamına şeriata gidiyorlar. Korkudan mıdır nedendir bilinmez ( köylü kendisini yeteri kadar ifade etmemiş olacak ki ) ama hemen hemen çoğu Temer Ağa’ya hak veriyorlar. Fakat köylü adam haklı olduğuna inandığı davasının hal edilmesi konusunda hiç birinden tatmin olmuyor. Hep içinde haklı olduğuna kanaatini taşıyor. Bir gün bu durumunu etrafındakilere anlatırken, onlardan birisi ” bu davasını Şah köyünde bulunan Hz. Şeyh Yahya’ya götürmesini ve olsa olsa bu davasını adaletli bir şekilde ancak O hal edeceğini söylüyor. Çünkü Şeyh Hazretleri söz konusu adalet olunca, ağa falan takmazdı. Adalet ve Şeriat ilkelerinden taviz vermez. Dini hukuk neyi emrediyorsa; kendisi onu söyler ve söylediklerini de tatbik ettirir. Senin davanı da ancak O, hal edebilir.” O da tekrardan Temer Ağaya gelir. Son bir defa bu davayı Hz. Şeyh Yahya’ya götürmek istediğini kendisine aktarır. Temer Ağa da evvelden yöre hocalarının kendisini haklı görmesine de güvenerek teklifi kabul eder. Ağa atına binerek, köylü de yayan olarak una eşlik ederek Şah köyü’nün yolunu tutarlar. Hz. Şeyhin yanına vardıkları zaman, Hz. Şeyhi talebelerine (feqelerine) ders verirken görürler. Dersin bitmesini beklerler. Ders bittikten sonra hal hatır sorma safhasına geçilir. Hoş beşten sonra Temer Ağa; geliş sebeplerini Şeyhe aktarmaya çalışır. Der ki; “Efendim bu köylü ile bir davamız var. Bu davamızı sizin yanınızda şeriata göre hal etmek istiyoruz, deyince. Hz. Şeyh köylüye bakarak, köylünün kim olduğunu sorar. Köylüyü tanıdıktan sonra ağaya dönerek şunu söyler: “Temer Ağa bence işi fazla zorlaştırmadan sizi örfü olarak uzlaştıralım. Şeriata göre bunu dava konusu yapmayalım. Bu davayı da böylece kapatırız, olur biter. Şeriata göre yargılamaya gerek kalmasın.” buyurdu. Evvelden, yaptıkları dava girişimlerinde kendisinin hep haklı çıkarıldığına güvenerek; Ağa tereddüt etmez ve der ki.“ Şeyhim, şeriat varken örfe ne gerek var ki…” Der. Bunun üzerine Şeyh örfle çözme önerisini ısrarla hem de üç defa tekrarlar. Her defasında Ağa şeriat istediğini ısrar eder. Bunun üzerine Şeyh Hazretleri hiddetlenerek Ağa’ya dönerek şöyle buyurur:”Temer Ağa Temer Ağa, şeriat Hükümlerinin kıymetini sen mi bana anlatacaksın. Şeriat yaparak senin olası bir itirazınla küfre düşmene mani olmaya çalışıyorum. Senin kâfir olmanı istemem,” Deyince, Ağa kedinden emin bir şekilde; “Şeyhim, neden kâfir olacakmışım? Şeriat kime düşerse onun olsun.” Bunun üzerine Şeyh Hazretleri; “ Temer Ağa! Birincisi; bu zevali köylünün sana haksızlık yapacağını akıl kabul etmez. İkincisi de, şimdi biz şeriat ile davanıza bakarsak ve davan senin lehine sonuçlanmazsa; muhtemelen sen bunu kabul etmeyeceksin. Sen bu duruma İtiraz edeceksin. Bilmeni isterim ki; şeriatı kabul etmemek insanı küfre götürür. Onun için senin kâfir olmanı istemediğim için davanızı örfen hal edelim dedim. Fakat mademki, sen şeriat ile davanın görülmesinde ısrar ediyorsun. O zaman tamam!.. Her ikinizde yan yana durun davanızı hiçbir etki ve korku altında kalmadan sırayla anlatın bakalım.” Her ikisi de davalarını anlatıyorlar. Şeyh hazretler kararı köylünün lehinde verir vermez, Ağadan itirazın gelmesi gecikmez. Der ki; “ Ama efendim biz filan filan hocalara gittik. Hepside beni haklı gördüler. Onları şeriatı başka, senin şeratın başkamıdır ki?..” diye sorunca, Şeyh hazretleri der ki; “Yok! Hâşâ Allahın hükmü her yerde ve herkes için aynıdır.” Fakat orada köylü senin etkisinde kalarak muhtemelen kendisini iyi ifade etmediği için, hocalarda ifadeye göre karar verdiklerin den dolayı olsa ki;seni haklı görmüş olabilirler. Yoksa şeriatın ayrı oluşundan değildir.” Buna rağmen Ağa, kararı kabul etmeyince; Şeyh hazretleri ile Temer Ağa arasında münakaşa çıkar. Şeyh, elindeki ( sıke-yere basan kısmı sivri demirli olan ) bastonu ile Ağayı dövmeye başlar. Şeyh, Ağayı dövünce; dava sahibi olan köylü, ağanın kendisine daha sonra vereceği zarardan dolayı korkarak, davasından vaz geçtiğini söyleyerek Şeyh’e yalvarıyor. Bunun üzerine; Şeyh hazretleri, köylüye dönerek şöyle der: “Bu dava artık senden çıktı. Artık dava şeriatın ve adaletin uygulama safhasına girdi. Sen otur ve bu işe sakın karışma.” Deyince, köylü artık bir kenara çekilerek korkuyla titremeye başlıyor. Ağa ise, aldığı darbelerden dolayı baygın halde yere seriliyor. Herkes tedirgin bir halde ne yapacağını bilmez haldeyken Şeyh Talebelerden birisine “Ağa’nın atını getirin bakalım! Der. Ağanın atını getiriyorlar. Şeyh’in talimatıyla Ağayı atın üzerine iple iyice bağlıyorlar. Bir talebesine de talimat vererek; “bu atının yularını çek. Ağanın kabilesinin olduğu obaya götür. Fakat kabilenin içine kadar götürme. Kabilenin çadırlarına daha epey mesafe varken falan tepeye vardığında, Atı çadırları görecek bir pozisyona getirdikten sonra, yoları boynuna dolandır. Atı salıver. Daha kimse seni görmeden atı bırak. Sen, Atı bırakır bırakmaz, Geri kaçarak buraya gel. Yoksa aşiret sakinleri Ağayı bu halde görseller seni öldürürler. Talebesi emredildiği şekilde gereğini yaparak, Şeyh Hazretlerinin yanına geri döner. Bu olaydan dolayı tüm Şax köyü halkı tedirginlik içinde aşiretin tepkisini beklerler. Tabii ki, Ağayla davalı olan köylüde korkudan dolayı geri dönemediği için Şeyh hazretlerinin yanın da kalır. At, alışık olduğu üzere; salıverildiği gibi direkt çadırlara doğru gidiyor. Fakat aşiret fertleri uzaktan atın süvarisiz geldiğini görünce bir tuhaf oluyorlar. At çadırların içerisine varıp, halk Ağanın at üzerinde baygın ve bağlı bir vaziyette görünce feryat-u figanlar başlıyor. Durumun ne olduğunu anlamaları için, Ağanın ayıklanmasını bekliyorlar. O zamanlarda doktor filan da olmadığı için, kabilede bulunan yerel hekimi çağırıyorlar. Hekim Ağayı muayene ettikten sonra Ağanın almış olduğu darbelerden dolayı tüm vücudunun ezikler içerisin de olduğunu görür. Bir hayvanı keserler. Derisini tolum olarak çıkarırlar. Tolum daha yaş iken Ağanın elbiselerini çıkarıp olduğu gibi tolumun içerisine koyarlar. 24 saat bu tulumun içerisinde beklettir. Ağa kendine geldikten sonra kendisine sorarlar. “Ne oldu sana ağam? Bunu, sana kim yaptı?..” Ağa olayı baştan sona kadar hepsini olduğu gibi aile fertlerine ve aşiretine anlatır. Ağa anlatır anlatmaz, aile fertleri ile beraber aşiret mensupları; “hemen Ağanın öcünü almak için Şax (Şah) köyünü basmak isterler. Fakat Ağa, buna müsaade etmez. “Hiç kimse bir yere gitmeyecek. Ben iyileşince kararı kendim vereceğim” der. Bir müddet sonra Ağa iyileşiyor. Fakat bu nekahet döneminde Ağa birkaç rüya görüyor. Bu rüyalarından dolayı ciddi bir şekilde tedirgin oluyor. İyileştikten sonra aşiret fertleri yanına gelerek “ne yapalım? İntikamınızı almaya gidelim mi?” diye kendilerine sorduklarında, “hayır hiç biriniz bir yere gitmeyeceksiniz.” Hanımını çağırıyor. “Atımın yolarını getir.” “Atı da getirelim mi?” Hayır” der. Hanımı atın yolarını getiriyor. “Yürü. Sadece benle sen Şeyh Hazretlerine gideceğiz. Der. Köye vardığımızda bu yoları başıma geçirip, yoları çekerek beni Değerli Şeyhimin huzuruna götüreceksin.” Bunu deyince aile fertleri ile beraber aşiret mensupları da hayretler içerisn de kalarak itiraz ederler. Fakat Ağa itirazlarına kulak asmaz. Dediğini uygulamaya koyar. Aynen dediği gibi hanımı ile beraber Şeyh Yahya Hazretlerinin dergâhına varır, affını ister. Böylelikle tövbe ederek Şeyh Hazretlerine intisap eder. Böylece Tayan aşireti O günden günümüze kadar Şeyh Yahya Hazretlerine bağlanmış olurlar. Halen de bağlılıkları ciddi bir şekilde devam etmektedir. Şu anda da aşiret mensupları tümüne yakını, halen de Allah ve Peygamberden sonra manevi olarak en fazla Ona saygı ve bağlılığını göstermekten çekinmezler. Tüm Cizre ve Silopi halkı buna şahittir. 4 – Şırnak’ta Tatar ailesin den başka iki büyük aile olarak “Mala Ağayê Sor” olarak bilinen Abdurrahmanê Mıstê Ağadır.Abdurrahman Ağa, İstiklal Savaşı esnasında Mustafa Kemal’in kendisinden yardım isteyip mektuplaştığı bir şahsiyettir. Mıstê Abdurrahman onun oğludur. Bir gün Mıstê Abdurrahman ağa bir heyetle bir iş için Şah köyüne gelip Şeyh Yahya Hazretlerin Medrese Camisinde huzurunda bulunurlar. Mıstê Ağa, Camide Şeyhin huzurunda (Şeyh de dahil ) zikir ve vaiz hürmetine her kes dizlerinin üzerinde büyük bir vakar ile dururken; Mıstê Ağa kibirli bir şekilde kıbleye doğru ayağını uzatarak oturur. Şeyh Hazretleri, bir müddet bunu, ani ve kısa dönem bir rahatsızlığına bağlar. Toparlaması için kendisine bir zaman vermek ister. Fakat rahatsızlıktan değil de, kibirliğinden yaptığını fark edince toparlanmasını ister. Fakat, Şeyhin ikazına rağmen, toparlanmaz. Kibirli bir şekilde laubaliliğini devam ettirir. Bunun özerini Şeyh Yahya Hazretleri tüm cemaatin önünde onun kibrini kırmak için ucu demir olan (sıke) bastonuyla onu dövüp camiden kovar. Bir müddet sonra kendisi gelip Şeyh’ten kedisi için bu hatasından dolayı af edilmesini ister. Şeyhin vefatından çok uzun bir zaman geçtikten sonra Şeyhin oğlu Şeyh Muhammed Tevfik bir gün av için kendisine birkaç paket mavzer silahı için mermi göndermesi için bir elçi gönderir. Mıstê Ağa, mermi yerine kendinse bir kuran gönderir ve elçiye şunu söyler: “ Değerli Şeyhim Şeyh Yahya’nın oğlu olan Şeyh Muhammed Tevfik’e çok çok selamlarımı söyle. Onun babasının dayağını unutmuş değilim. O dayakla beni hidayete erdirdi. O babası gibi olmalıdır. Onun için ona lazım olan mermi değil de Kuran dır. Avdan vaz geçsin, babasının yolunu tutup Kuranını okusun” Bu olay bütün köylülerin huzurunda olmasıyla, Bunu bizzat Şeyh Muhammed Tevfik’ten de doymuşum) 5 – Şair ve Bilge olan Cigerxwun, olukça Kürtler arasında büyük bir üne sahip olup, modern ve milli Kürt şiirin öncüsüdür.. Kürtler, kendisin milli şair olarak kabul eder. Yazdığı şiirleriyle ve yaptığı faaliyetlerle Kürt Milli duyguların oluşmasında ana aktörlerin başından gelmektedir. Kendisinin asıl ismi Mele İsmail olmasına rağmen, Kürt milli davasının hasretinden dolayı ismi Cegexwun (Bu dava uğrunda Ciğerinin kan kusan manasına gelmektedir) olarak bilinmektedir. Cegerxwun gençliğinde Hz. Şeyh Yahya’nın medresesinde okumuştur. Siyasi mücadelesinde sol felsefi kulvarda yer almasına rağmen Hz. Şeyh Yahya’nın müstesna terbiye ve yaşantısının tanığı olduğu için ömür boyu Şeyh Yahya Hazretlerine olan hayranlığını gizlemeden devam ettirmiştir. Nitekim 1950’li yıllarda Irak Kürdistan’ın Zaho kentinde bulunduğu bir zamanda. Bir iş için Zaho’ya giden Şeyh Yahya’nın oğlu Şeyh Muhammed Tevfik arasında ilginç bir diyalog yaşanır. Olayı Şeyh Muhammed Tevfik’ten dinleyelim: “Ben daha genç yaşımdaydım. Silopi’nin Gırkundan köyünde ikamet ediyordum. İki adet katırım çalınmıştı. Katırların Zaho’ya götürüldüğünü haberini aldık. Bulmak için, ben de Zaho’ya gittim. Tanıdıklara misafir oldum. Birkaç gün orada kalınca Cegerxwun’nun benden haberi oldu. Birkaç arkadaşıyla beraber yanıma geldi. Benimle çok ilgilendi. Bu ilgiden dolayı arkadaşlarının dikkatlerini çekmiş olacak ki kendisine sormadan edemediler.“ Değerli hocam, bu kadar ilgilendiğin genç kimdir? Sizin yanında çok değerli biri olmalı ki, bu kadar ilgi gösteriyorsun.” O da, “bu genç benim çok değer ve hürmet gösterdiğim değerli hocam Şeyh Yahya Hazretlerinin oğludur.” deyince, tüm cemaat şaşırırmış bir vaziyette şöyle der:“ Hocam siz bırakın şu an mevcut Şeyhlere, siz Şeyh Abdulkadir Geylani’ye bile saygı ve bağlılık göstermezken nasıl oluyor da Şeyh Yahya’ya bu kadar sevgi, saygı ve bağlılığını gösteriyorsun.” Deyince; Cegerxwun şu tarihi ifadeyi kullanıyor: “Eğer tarikat ve Şeyhlik Şeyh Yahya gibi ise ben mürüdüm. Yok, eğer mevcut (…) durumdan kişilerinki gibiyse, Ben Cegexwun’im.” Cegerxwun “Hayat hikayem”adlı eserinde; Şeyh Yahya’yı ziyaret ettiğini anlatır. Şeyh Yahya’nın sevgi dolu bir insan olduğunu, yaşantısında züht ve takvayla ruh terbiyesinin felsefesini yatığını” söyleyerek Şeyhe hayranlığı açığa vurmaktan çekinmiyor. Son bir anı; Muhammed Baki Seyda([21]) anlatıyor: “ Siirt Xesxêr (Pervari)in Xınuk Köyünde Yaşayan Mevla’yi Zişan’a şükürler olsun günümüze kadar hayatta kalmış olan çok değerli alim mutasavvıf Şeyh Muşerref (ÖZCAN) 04/11/200 tarihinde yeğenlerinin trafik kazasında vefatlarından dolayı köylerinde taziye dolaysıyla ziyaret ettiğimizde anlatılar ki Cizre’de Şeyh Seyda EL-Cezerinin Yanındaydık ve bu arada Cizre’nin Şah(Çağlayan) Köyünde ikamet eden ikinci Postnişin Şeyh Abdulhakim Eddirşevi hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Yahya efendiyi medresesinde talebe eğitiyor diye devlet nezdinde şikayet eden Esatbeg adında bir köylünün, şikayeti özerine devlet, Şeyh Yahya’yı mahkemeye çağırır ancak bu şikayet haberini alan Şeyh Seyda hazretleri, dayınsın oğlu olan Şeyh Yahya efendinin mahkemeye bile gitmesini istemez ve karşı çıkar mahkeme hakimi ise haber yollar derki sadece Şeyh Yahya efendi mahkemenin kapısına bile gelmesi de yeter bunun özerine Şeyh Seyda Hazretleri hakime haber yollar derki dayımın oğlu Şeyh Yahya mahkemeye giderse bende gelirim mahkemeye asla Şeyh Yahya’nın mahkemeye gitmesine razı olmaz, bunun özerine akıllı ve dirayetli olan Mahkeme hakimi bu işi daha fazla büyütmeden Şeyh Yahya’yı Mahkemeye gelmeden bu işi bitirir böylece bu iş de bir sıkıntıya sebep vermeden kapanmış olur. Ancak Şeyh Seyda hazretleri dayısının oğlu şeyh Yahya’nın gönlünü almak için Şeyh Yahya’yı şikâyet eden Esatbey adındaki şahsıda yanına alarak beraberce de Şeyh Yahya’nın bulunduğu, Cizre’nin ŞAH (Çağlayan)köyüne giderek Şeyh Yahya’nın misafiri olurlar ve Şeyh Seyda hazretleri ayni köyden olan müştekiye derki ESATBEG senin sayende Dayımın oğlunu Şeyh Yahya efendiyi bu seferde ziyareti nasip oldu bundan dolayı da sana minnettarız diye de Köyün Beylerinden sayılan Esatbegi de hem utandırır hem de onura etmiş olur zira Esatbeg’de Şeyh Yahya’dan özür dilemek için Şeyh Seydayi kırmayarak onunla beraber Şeyh Yahya ya giderek yaptığı haksız ve incitici şikâyetinden dolayı özür dilemiş idi.” BİR KISIM KERAMETLERİ Talebesi ve hicret yolculuklarında ona yol arkadaşlığı yapan Molla Ramazan Ervahi şöyle anlatır: Şeyh efendi bir gece Şax köyünden Serdahl’e[23] giderken ben de onunla beraberdim. Bizimle birlikte Faki İsmail Zivingoki de vardı. Yolda Dicle Nehri’nin kenarında yatsı namazını kıldık. Şeyh efendi hatme-i Haceganı okudu. Gökte parlayan Ay, Dicle Nehri’nin duru suları üzerine çok güzel yansıyordu. Dalgalanan nehir sularının üzerinde onlarca Ay yansıması oluşunca harika bir görüntü ortaya çıkıyordu. (Tek parti döneminin baskı ve aramalarından dolayı) kalplerimiz tedirginlik ve ürperti ile doluydu. Maalesef; bu güzel manzaraya rağmen tedirgin olduğumuzdan dolayı tam huzurlu değildik. Şeyh efendi karşı kıyıya geçmek için iyi yüzme bilip bilmediğimizi sordu. Çünkü daha o zamanlar da Dicle Nehri üzerinde herhangi bir köprü yoktu. Dedim ki: “Hayır, iyi yüzme bilmiyoruz, az biliyoruz.” Ben önlerden gitmeye başlayarak, yüzerek ilerliyordum. Nehrin ortasına varınca çok yoruldum, adeta elden ayaktan kesildim. Şeyh efendiye içinde bulunduğum zor durumumu arz ettim. Şeyh efendi dedi ki: “Kalk ve yürü!” Halbuki orası yürünmeyecek kadar çok derindi. Ben kalkıp yürümeye başladım, ayaklarımın altı adeta sert bir zemindi. Arkadaşım Faki İsmail durumumu görünce karşı kıyıya vardığımızı zannederek yürümek istedi. Yüzmeyi bırakıp kalkmaya kalkışınca derin sulara gömüldü. Bedenine sardığı elbiseleri başına dolandı. Allah’ın (cc) inayeti yetişmeseydi, az daha boğulacaktı. Şeyh efendi onu uyardı. Kendisine sormadan, ayağa kalkmamasını söyledi. “ O da fakat Molla Ramazan yürüyebildi, deyince; Şeyh hazretleri; o ruhsat onun içindi senin için değildi.” İKİNCİ KERAMET Şax (Çağlayan) köyünden bir grup insan Irak’ın Zaho kentine alışveriş için giderler. O mıntıka Irak sınırına yakındır. Dönüşte göçebe Tayi aşiretinden bazı hırsızlar, haydutlar yollarını kesip bu insanların yanlarında getirdikleri tüm eşyaları zorla onlardan alırlar. Onlara “Bizler Hz. Şeyh Yahya’nın köylüleriyiz. Bir kısım eşyalar da onundur. Yapmayın bunu dediler. ”Ama onlar buna aldırış etmediler. Köylüler umutsuzca köye dönerler, Şeyh efendiye olanları anlatırlar. Şeyh efendi hırsızlara sabaha kadar mühlet tanıdı. “Onların helak vakti sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi ki” (Ayet-i kerime) Tüm köylüler evlerine giderler ve şeyh efendinin manevi tehdidinin sonuçlarını beklerler. Sanki onların hali ünlü şair Ümmül Kays’ın şu şiirinde ifade ediliyordu: Ela eyyuhelleylu’ttavilu elenceli Bi subhin vemel isbahu minke bi emseli (Ey uzun gece artık bit, aydınlığa çık. Ama senin sabahın gelmeyecek gibi) Sabah olur güneş yükselir. Gözler açılmış, kulaklar bir haber bekler gibi sanki dinlemedeler. Bir süre sonra köyün semalarında ağlama, yakarış ve çığlık sesleri yükselir. “Ey Hz. Şeyh Yahya bizi affet, bizi bu felaketlerden kurtar” sesleri duyulur. Gelenler o hırsız gruptur. Çünkü o gece onlardan bir ikisi can vermiş, bir kısmı delirmiş, bazısı da kör olmuşlardır. Bazı akrabalarıyla beraber şeyh efendi hazretleri ne gelmişler. Gasp ettikleri tüm malları da getirmişlerdi. Tövbe ve pişmanlık arz ederek Şeyh efendi hazretlerinin kendilerini affetmelerini dilemekteydiler. Pişman olmalarından dolayı Şeyh Efendi hazretleri şifa bulmaları için dua eder fakat manevi darbelere maruz kalanlar şifa bulmazlar. Şeyh efendi hazretleri onlara sorar: “Çaldığınız tüm malları getirdiniz mi?” yemin ederek “Evet” derler. Şeyh efendi hazretleri olay mahalline birini gönderir. O kişi gidince olay yerinde parçalanmış bir çanta bulur, onu alır getirir. Son parça da getirilince hepsi iyileşir, gözleri kör olanların gözleri açılır, delirenler iyileşirler. Bu olaydan sonra tüm o hırsızlar ve aşiretleri Şeyh efendi hazretlerine mürit olurlar. Çapulculukla meşhur olanlar, hırsızlığı, yol kesmeyi bırakırlar. Bu şekilde o mıntıka huzura kavuşur. Çocuklarının Durumu Hz. Şeyh Yahya’nın kızı Rukiyye Hz. Şeyh Ömer Zengani’nin torunu Şeyh Selahaddin bin şeyh Muhyeddin ile evlendi. Fakat bu evlilikten kısa bir süre sonra şeyh Selahaddin vefat etti. Rukiye hatun daha sonraları Hz. Şeyh İbrahim Hakkı ile evlendi. Bu evlilikten Sebat adlı bir kızı doğdu. Şeyh Yahya hazretleri’nin oğlu Şeyh Muhammed Tevfik Şeyh Muhammed Tevfik 1929 Ağustosunda (H. rebiulevel, 1348) Şax köyünde (Cizre’ye bağlı Çağlayan köyü) doğdu. Büyüyünce amcası Şeyh M. Emin ve bölgenin diğer âlimleri yanında ilim okumaya başladı. Yetim kalıp ailenin geçim yükünü de yüklendiğinden memleketimizdeki usule göre müfredata göre eğitimini tamamlayamadı.Ancak, gösterdiği azim ve gayret ile ilim ve irfanda kendisini çok iyi yetiştirdi. Kendisi takva ehli ve faziletli bir zat idi. Züht ve takva temelleri üzerine kurulu olan babasının hanesinde yetişmişti. Bazen Silopi ovasındaki bazı köylerde, bazen de Şax (Çağlayan) köyünde ikamet ederdi. Daha sonraları Cezire-ı ibn Ömere (Cizre) yerleşti. Burada vefat etti. Şeyh Muhammed Tevfik, Şeyh Celaleddin bin Şeyh Hüseyin Basreti’nin kızı olan Heybet hatun ile evlendi. Bu hanımından şu çocukları dünyaya geldi. Rahmet, Aişete, Yahya, Rukiye ve Layıka. Daha sonraları Cifane köyünden olan Şeyh Feyzullah’ın kızı Makbule hanımla evlendi. Şeyh Feyzullah’ın babası Hz. Şeyh Yahya’nın talebelerindendir. Bu hanımdan da şu çocukları oldu: Zeynep, Ronahi, Fatime, Memduh ve Mürşid ve isimlerini hatırlayamadığım bir-iki tanesi daha var. (ismini hatırlayamadıkları küçük yaşta vefat eden çocuklardır) NOT: Bu yazı Şeyh M. Nuri bin şeyh M. Reşid Ed-Dirşevinin “EL-KUTUF EL-CENİYYE” adlı Arapça eserinden tercüme edilmiştir. Şeyh M. Nuri, Dirşevi ailesinden olup, Suriye’de ikamet ederdi. Anılan kitabı aile büyükleri ve akrabalarının Botanda ve Suriye’deki ilmi ve irfani çalışmaları hakkında kaleme almıştır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] http://yahyamunis.blogspot.com/2013/05/munis-el-dersevi-ailesi.html (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir). [/toggle]

📍 Cizre, Şırnak

Şeyh Abdulhakim Dirşevi (k.s.)

📍 Cizre, Şırnak
Şeyh İbrahim Hakkı Basreti (k.s.)

Şeyh İbrahim Hakkı Basreti (k.s.)

Suriye – Kamışlı – Hilva köyünde [toggle title=”Şeyh İbrahim Hakkı Basreti Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi” load=”hide”]1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Şeyh Halid-i Cezeri (ks.) 32. Hz. Şeyh Salih Sıpki (ks.) 33. Hz. Şeyh Muhammed Ayni (ks.) 34. Hz. Şeyh Halid Zibari (ks.) 35. Hz. Şeyh Ömer Zengani (ks.) 36. Hz. Şeyh Hüseyin Basreti (ks.) 37. Hz. Şeyh İbrahim Hakkı Basreti (k.s) [/toggle] 1892 yılında Basret koyunde doğan Şeyh İbrahim Hakkı Basreti , Şeyh Hüseyin Basreti’nin oğludur. İbrahim Hakkı Basreti Şeyh İbrahim Hakkı, babasından ve Şeyh Siraceddin Derşevi, Şeyh Hüseyin Gandeki ve Halidiyye köyünde Molla Hasab Sekin’den ders okudu. Irak’ın değişik yerlerinde dersler okudu. 1926 yılında ailesiyle birlikte gittiği Irak’tan Suriye’ye geçti ve oraya yerleşti. Turkiye sınırında bulunan Kamışlı iline bağlı 15 km mesafede bulunan Hilva köyüne yerleşti. Orada kurduğu medrese ve dergah ile başlattığı tedris ve irşad hizmetlerini hayatının sonuna kadar yürüttü. 1963 yılında Hilva köyünde vefat etti. Şeyh İbrahim Hakkı vefat ettikten sonra (1893 – 1963) oğlu Şeyh Muhammed Zeki (1916 – 1971) irşad hizmetlerini yurutmuştur. Daha sonra sırasıyla Şeyh Alvan (1927- 1991), Şeyh Adnan (d. 1931) üstlenmiş ancak kısa süre sonra dergahın postnişinliğini Şeyh Haşi (d. 1937)’e bırakmıştır. Şeyh Haşi, Suriye’de olaylar nedeniyle Turkiye’de yaşamaktır. Kaynaklar ; Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167

Şeyh Hamid-i Mardini (k.s.)

Şeyh Hamid-i Mardini (k.s.)

Mardin – Merkez’de Şeyh Hamid-i Mardini, 1802 yılında Siirt’te doğdu. Aslen Kufe’den gelerek Önce Musul’a, daha sonra da Siirt’e yerleşmiş olan seyyid bir aileye mensuptur. Ailesi Siirt’te yaşarken Şeyh Halid-i Cezeri tarafından Mardin’in irşadı ile gorevlendirilmesi neticesinde yaklaşık kırk yıl bu şehir ve çevresinde görev yapması nedeniyle Şah-ı Mardin diye anılmaya başlanmıştır. Seyyid nesep olan Şeyh Hamid-i Mardini, Siirt Ulu Camii vaizi ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın talebesi olan Abdullah Efendi’nin oğludur. Tahsiline babasının yanında başladıktan sonra Molla Halil-i Siirdi’nin yanında devam etti ve medrese icazeti aldı. Ardından Şam’da Şeyh Hasan el-Baytar, Medine’de Şeyh Yusuf es-Savi, Halep’de Şeyh Ebu’l-Vefa el-Halebi ve Şeyh Davud-i Bağdadi’den ders okudu. Medrese ilimlerini tamamladıktan sonra tasavvufi hayata yonelen Şeyh Hamid-i Mardini, o donemde Guneydoğu’da daha yaygın olan ve babasının da muntesibi olduğu Kadiriyye tarikatına intisab etti. Sonra Şam’a giderek orada Şeyh Halid Nakşibendi’den ve dönüşte Şeyh Abdulkadir Bilvanisi’den Nakşbendiyye zikri dersleri de almıştır. 1833 yılında hac yolculuğu sırasında da Haleb’de Şeyh Halid-i Halebi’den Kadiri hilafeti aldı. Şeyh Hamid-i Mardini’nin hayatına baktığımızda sürekli bir arayış içerisinde olduğunu görmekteyiz. Zamanı tam olarak belli olmamakla birlikte 1933 yılındaki hac ziyaretinden sonra Basret’e Şeyh Halid-i Cezeri’nin yanına gelerek seyr u suluka girdi ve Nakşbendiyye icazeti aldı. Seyr u sülukunu tamamladıktan sonra kendisine icazet verilerek Mardin ve çevresini irşad etmek ve tarikat hizmetlerini yaymak üzere görevlendirildi. 1844 yılında Mardin’e giden Şeyh Halid-i Mardini, kırk yıl kadar ilim ve irşad ile uğraştı ve 1882 yılında seksen yaşında Mardin’de vefat etti ve orada defnedildi. Şeyh Hamid-i Mardini, değişik alanlarda bircok eser kalem almıştır. Bunlardan bazısı şu şekildedir: 1. er-Risaletu’l-vehbiyye fi suneni’s-salavati’r-rubaiyye 2. Haşiyetu ala tefsiri Kadı Beydavi 3. Haşiye ala Nuhbetu’l-Fiker 4. Urcuzetu’t-tullab fi’z-zuruf ve’l-car ve’l-mecrur ve’l-i’rab 5. Fethu’l-Vehhab şerhu urcuzetu’t-tullab 6. Haşiyetu ala Fevaidi’d-Diyaiyye 7. er-Risaletu’z-zehebiyye fi akaidi ehli’s-sunneti ve cemaati’l-Muhammediyye[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mardin
Şeyh Halid-i Cezeri (k.s.)

Şeyh Halid-i Cezeri (k.s.)

Şırnak – Cizre – Basret ( İnceler) köyünde (1992 yılında köy boşaltılmıştır) Şeyh Halid-i Cezeri hazretleri , Cizre ilçesinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Cizre’nin köklü ailelerinden biri olan Hacı Zuraf ailesinden olan Şeyh Halid-i Cezeri, Hacı Zuraf’ın amcasıdır. Bugun Cizre’de Ozkan, Oktaykaan ve Emek soyadını taşıyanlar bu ailenin mensuplarıdır. Şeyh Halid-i Cezeri, ilim tahsiline memleketi olan Cizre’de başladı. O dönemlerde Botan bölgesinin en meşhur medresesi olan Cizre’deki Kırmızı Medrese’de birçok büyük alimden ders aldı. Mevlana Halid-i Bağdadi , Irak’tan Şam’a geçerken, tarih boyunca bir ilim ve irfan merkezi olan Cizre’ye uğrayarak Nakşbendi tarikatını anlatmak ve halkı irşad etmek ister. Cizre’de halkın büyük teveccühü ile karşılanır. Kendisini misafir ve ziyaret eden ilim ehli arasından “Molla Halid” olarak tanınan Halid-i Cezeri’nin ilmini ve halini beğenir ve onu Şam’a davet eder. Bunun uzerine Halid-i Cezeri, Mevlana Halid-i Bağdadi ile birlikte Şam’a gider ve orada seyr u suluka girer. Bu sürenin ne kadar olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Halid-i Cezeri, şeyhinin yanında büyük bir mahviyet ve tevazu ile hizmete devam etmiş, onun teveccühüne nail olmuş ve eğitimini tamamladıktan sonra kendisine tasavvufi icazet verilerek Cizre, Mardin, Diyarbakır ile Botan bolgesinde bulunan dağlardaki köylerin irşadı ile görevlendirilmiştir. Mevlana Halid-i Bağdadi ’nin önde gelen halifelerinden biri olan Şeyh Halid-i Cezeri, şeyhi tarafından özellikle Cizre halkının irşadı icin görevlendirilmiş ve bu vazife tamamlanmadan şehri terk etmemesi istenmiştir. Bu emir uzerine, ilk yıllarda onun faaliyetlerine karşı çıkanlar olmuşsa da o bir yandan muderrislik vazifesi, bir yandan da yoğun bir irşad hizmeti yürütmüştür. Bu vazifenin Cizre’de ne kadar sure ile devam ettiği tam olarak bilinmemekle birlikte kaynaklarda geçen ve halen Cizre’de ilimle uğraşan hemen herkesin sözlü olarak naklettiği bir olay, Halid-i Cezeri tarafından Cizre’deki irşad hizmetlerinin tamamlandığına bir işaret olarak kabul edilir. Buna göre, şehri çevreleyen Dicle nehrinin iki yakası arasında bir köprü bulunmadığından gecişler ve her turlu taşımacılık “Kelek” adı verilen tahta sallarla gerçekleştirilmektedir. Bir zaman bu tahta sallardan biri üzerinde yolcularca unutulan bir çanta uzun süre orada kalır. Nihayet, çantanın sahibi olmadığına inanılan bir kişi tarafından alınması üzerine şehir halkı bu olaya büyük tepki göstererek çantayı alan kişiyi şehirden cıkarırlar. İşte bu olay üzerine Şeyh Halid-i Cezeri, şeyhi Halid-i Bağdadi tarafından verilen Cizre’nin irşadı vazifesinin tamamladığına kanaat getirir ve kuzeyde bir yere yerleşme arzusu duyar. Bunun üzerine Gabar Dağı’nın batısında bulunan Demirboğaz (Kerhver) köyüne yerleşir. Ancak bir süre sonra Kerhver köyünün doğusunda ve Gabar Dağının zirvesine daha yakın Basret köyüne geçer. Basret Köyü, içinden geçen bir çay ile batıda Hacıaliye, doğuda ise Derşev aşiretlerinin sınırlarının ortasındadır. O tarihte sıklaşan ve şiddetlenen iki aşiret arasındaki sınır tartışmaları nedeniyle, her iki aşiretin ileri gelenleri bir araya gelerek Kerhver köyünde ikamet eden Şeyh Halid-i Cezeri’yi hakem tayin ederler. Ancak yapılan anlaşmaya sadakat konusunda sorunlar devam edince, iki aşiretin arasındaki bu köyün kullanımını Şeyh Halid-i Cezeri’ye vermek ve onun ilim ve irfanından istifade etmek konusunda anlaşırlar. Şeyh Halid-i Cezeri, kendisine yapılan bu teklifi kabul ederek Eski Basret olarak bilinen yerleşim alanında büyük bir mescid ve buna bağlı bir medrese ve bir dergah kurarak tedris ve irşad hizmetlerine başlar. Şeyh Halid-i Cezeri’nin tedris ve irşad hizmetleri arttıkca Hacıaliye ve özellikle Basret köyünün doğusunda ve Gabar Dağı’nın zirvesinde bulunan Derşev Köyü ve Derşev aşireti mensuplarından cok sayıda kişi ona intisap ederler. Medrese ve dergahta eğitim alan Derşevi ailesine mensup Şeyh Muhammed Nuri ed-Derşevi ve Şeyh Abdulhakim ed-Derşevi gibi birçok alim ve arif yetişir. Basret Dergahı kısa sürede bölgede adından çok zikredilen bir irfan merkezi haline gelir. Bölgenin tanınmış alimlerinden biri olan Molla Halil-i Siirdi, Şeyh Halid-i Cezeri’yi Basret köyünde sık sık ziyaret eder, onun sohbetlerine katılır ve ondan hilafet alır. Doğu ve Guneydoğuda irşad hizmeti yürüten hemen bütün tarikat şeyhlerinin ortak yönlerinden bir tanesi, her yıl ortalama üç ay kadar kendi çevrelerinde ve halifelerinin bulundukları bölgelerde belli sayıdaki talebesiyle birlikte irşada çıkmalarıdır. Şeyh Halid-i Cezeri de bu çercevede irşad faaliyetleri yürütmüştür. Bircok tanınmış alim Şeyh Halid-i Cezeri’nin yanında medrese okumuş ve tasavvufi eğitimden gecerek ondan icazet almıştır. Bu alimlerden , Basret dergahında postnişin olan Şeyh Salih-i Sıpki , Mardin ve çevresinin irşadı için görevlendirdiği Şeyh Hamid-i Mardini ve Gavs-ı Hizani olarak bilinen Sıbgatullah Arvasi hazretleri en önemlileridir. Şeyh Halid-i Cezeri, kurduğu medrese ve dergah ile tedris ve irşad merkezi haline getirdiği Basret köyünde 1839 tarihinde vefat etmiştir. Kabrinin üzerine Mardinli ustalar tarafından kubbeli bir türbe yapılmıştır. Vefatından sonra türbesi bölge halkının en onemli ziyaret mekanlarından biri haline gelmiştir. Halid-i Cezeri’nin erkek cocuğu olmamış, üç kızını üç halifesi veya ailesinden birileri ile evlendirmiştir. Kendisinden sonra Basret Dergahı’nın postnişini olan Şeyh Salih-i Sıpki ile Mardin bolgesindeki halifesi Şeyh Hamid-i Mardini’nin oğlu damadı olmuştur. Şeyh Halid-i Cezeri Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Cizre, Şırnak
Taşkesenli Şeyh Zeki Hoca Efendi

Taşkesenli Şeyh Zeki Hoca Efendi

Erzurum – Taşkesenli camii avlusundaki Aile kabristanında. 1931 yılında Erzurum’un taşkesen köyünde dünyaya geldi. İlk tahsilini Taşkesen köyü medresesinde dayısı ve kayınpederi Şeyh Şehabettin Efendi’nin yanında yaptı. Daha sonra Horasan Yüzören Köyünde Şeyh Muhammed Efendi, Taşkesenli Molla alaattin efendi ve Karayazı Erenler Köyü’nde Şeyh Yahya Efendi gibi zatlardan kelam, hadis, tefsir, fıkıh ve mantık dersleri aldı ve son olarak yine kayınperedi Şeyh şehabettin Efendi’nin yanında tahsilini bitirdi. Şeyh Abdurrahman Tagi hazretlerinin torunu Şeyh Muhammed Maşuk Efendi’nin halifesi Yüzören Köyü İmamı Taşkesenli Şeyh Muhammed Efendi’nin yanında manevi ders alarak hilafet ünavanını aldı. Nakşibendi Şeyhi Taşkesenli Şeyh Zeki Hoca Efendi, Taşkesenli ailesinin manevi önderi ve Taşkesenli Kültür Eğitim ve Dayanışma Vakfınında fahri başkanı olarak Erzurum’a ikamet etmekte iken 23 Nisan 2002 tarihinde sabah namazını eda etmekte iken vefat etti. O yaşamı boyunca dine ve din adamlarına hizmet etmeyi kendine en asli görev olarak addetmişti. O, Tekman ve çevresinin manevi önderiydi. O’nun vefatıyla gönüller bir kez daha dağlandı gözyaşları sel olup aktı. O’nun sadece ismini duyan cenazesine koşup geldi . O’nun cenazesindeki mahşeri kalabalığı gören bin kat daha üzüldü ve orada kimi kaybettiğini bir kez daha iyice anladı. Son yıllarda belki de Erzurum halkı bu kadar kalabalık bir cenazeye katılım görmemişti. Cenazesi onbinlerin tekbir sesleri ve gözyaşları arasında Erzurum tebrizkapı semtindeki emir Şeyh Camiinden alınıp dedesi Şeyh Ahmet Efendi’nin de türbesinin bulundduğu ( Deli Ömer tarlası Taşkesen sokak) Taşkesenli camii yanına defnedildi. Taşkesenli Şeyh Muhammed Zeki Efendi (k.s.) ‘nin Silsile-i Şerifi Mezar taşı: Huvel baki Taşkesenli Şeyh Muhammet Zeki Ruhuna Fatiha D. T.1932 Vefatı. 23.04.2002 [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Şeyh Muhammed Sami Erzincani (k.s.)

Şeyh Muhammed Sami Erzincani (k.s.)

Erzincan – Merkez’deki Terzi Baba Kabristanında Son asırda Anadolu’da yetişmiş velîlerden. Pîrî Sâmî diye de bilinir. Babası Erzincan’ın meşhûr Kırtıloğulları sülâlesinden İbrâhim Efendidir. 1848 (h. 1264) senesinde Erzincan’da doğdu. 1912 (H. 1330) senesinde Erzincan’da vefât etti. Kabri eski Erzincan’da Terzi Baba Mezarlığına giden yol üzerindeki dergâhının bulunduğu Akmezarlık’tadır. Erzincan’ın Selüke köyünde dünyâya gelen Muhammed Sâmî Efendi, ilk tahsîlini köyünde yaptı. Köy hocasından Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Erzincan’ın “Eski Hükûmet” tâbir edilen medresesinde Arapça ve Farsça öğrendi. İlim tahsîlini devâm ettirmek üzere İstanbul’a geldi. Fâtih Medresesinde aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Buradaki tahsîlini tamamladıktan sonra, müderrislik icâzetnâmesi, diploması alarak Erzincan’a döndü. Bugünkü adıyla Karakaya olan Keleriç köyü câmiinde imâmlık ve hatiplik vazîfesine başladı. Kâdiriyye yolu mensuplarından Şeyh Abdurrahmân Efendinin ve Nakşibendiyye mensuplarından Hacı Mustafa Fehmi Erzincânî’nin sohbetlerinde bulundu. Zaman zaman Erzincan’a giderek Câmi-i Kebirde yaptığı vâz ve nasîhatlarıyla insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Birkaç yıl sonra Hınıs Rüşdiyesine muallim ve daha sonra Erzurum Rüşdiyesine muallim-i evvel tâyin edildi. Bu vazîfede dört yıl kadar kalıp talebe yetiştirdi. Erzurum’da bulunduğu sırada PTT müdürlerinden İsmâil Efendi adında birisiyle tanıştı. İsmâil Efendi, Bitlis’in Nurşin köyünde bulunan büyük velî Abdurrahmân-ı Tâgî (Tâhî) hazretlerinin büyüklüğünü ona anlattı. İsmâil Efendi ile birlikte, hocası olan bu büyük zâtı ziyârete gittiler. Hacı Sâmî Efendi birkaç gün Abdurrahmân-ı Tâgî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Onun büyük bir velî olduğunu görerek, talebe olmaya karar verdi. Bir gün sohbetten sonra, o zâtın elini öperek; “Efendim, kabûl buyurursanız memuriyetten istifâ edip, hizmetinizde bulunmak istiyorum.” dedi. Şeyh Abdurrahmân Efendi, ona âilevî durumunu ve borcu olup olmadığını sorduktan sonra; “Senin biraz borcun varmış. Bir yıl daha çalışarak borçlarını öde; anne ve babandan müsâde aldıktan sonra buraya gel.” diye emretti. Bunun üzerine, Erzurum’daki vazîfesine geri döndü ve bir yıl daha çalışarak borçlarını ödedi. Erzincan’da bulunan babası, annesi ve âliesinden izin alarak, vazîfesinden istifâ edip, Şeyh Abdurrahmân Efendinin hizmetinde bulunmak üzere Nurşin’e gitti. Şeyh Abdurrahmân Efendinin tekkesindeki talebelerle birlikte iki yıl kadar tasavvuf ilmini tahsîl etti. Abdurrahmân Efendi, sohbetlerini Arapça ve Kürtçe yapıyordu. Hacı Sâmî Efendi, hocasının ilminden istifâde etmek, sohbetlerinden bereketlenmek için orada bulunduğu sırada Kürtçe öğrendi. Türkçe, Arapça ve Farsçanın yanında, Kürtçeyi de ana dili gibi konuşur oldu. İki yıl sonunda kendisine icâzet, diploma verilerek; insanlara İslâmiyeti öğretmek, doğru yolu göstermeki çin memleketi Erzincan’a gönderildi. Hacı Sâmî Efendinin iki yıl gibi kısa bir zamanda icâzet alıp halîfe oluşu, tekke içinde hizmette bulunan diğer talebeler arasında bir takım dedikodulara sebeb oldu. Uzun zamandır orada bulunup, icâzet alamayan talebeler vardı. Bu durum hocalarına bildirilince; “Hacı Sâmî Efendinin hocaları, lambasının şişesine gazını koymuş, fitilini takmış, bize yalnızca bir kibrit çakmak vazîfesi kalmıştı. Biz de onu yaptık.” buyurdu. Hocasının elini öpüp, duâsını aldıktan osnra Erzincan’a gelen Hacı Sâmî Efendi, önceden imâmlık yaptığı Keleriç köyüne gitti. Orada eski talebesi Beşir Efendi ile birlikte on kişi hizmetine girdi. bir müddet kendi köyü Selüke’ye gelerek altı ay kadar kaldı ve kışı orada geçirdi. Sonra babasından izin alarak Erzincan’a gitti. Selüke köyündeki bir kısım mal varlığını satarak Erzincan şehir kıyısında daha sonra Mecidiye-yi kebîr adı verilen bir mahallede, Keçioğullarından altmış dönümlük bir tarla satın aldı. Bu tarla üzerine kendisi için bir mesken ve bitişiğine de gelen misâfirlerin kalması için iki katlı bir bina, evlerin yanına bir de câmi yaptırdı. Hacı Sâmî Efendi, işte bu binada hocasının emir buyurduğu şekilde insanları terbiye etmeye başladı. Allahü teâlânın dînini insanlara öğretti. Yanlış yollara gitmelerine mâni oldu. Az zamani çinde, sözünden, sohbetinden, hal ve hareketlerinden lezzet alan halk, akın akın gelerek ona bğlanıp istifâde ettiler. Hacı Sâmî Efendi geriye Nusreddîn, Fahreddîn, Şeyhaddîn, Selâhaddîn, Eşref ve Hacıbayram adında altı erkek; Hâlise ve Muhlise adında iki kız bırakarak 1912 (H. 1330) senesinde kurban bayramı akşamı vefât etti. Eski Erzincan’da Terzi Baba Mezarlığına giden yol üzerindeki câmiinin ve dergâhının bulunduğu Akmezarlık diye bilinen yerde defnedildi. Câmi ve dergâhının çevresinde ağaç yetiştirmiş, bunların gelirleriyle câminin, dergâhın ve diğer kısımların ihtiyâcı için dört takım ev, ayrıca çeşitli yerlerde sekiz-dokuz değirmen yaptırmıştır. Dergâhının bulunudğu yerde bugün kendi kabri bulunmaktadır. 1939 yılındaki büyük depremde câmii, dergâhı ve üç bine yakın kitabı olan kütüphânesi harâb olmuştur. Talebelerinden bâzıları Hahlı Hacı Abdurrahmân Efendi, Kelkitli Hacı Ali Efendi, Refâhiye’nin Hanzar köyünden Hacı Hasan Efendi, Hacı Hoca Mehmet Efendi ve Beşîr Efendilerdir. Kendisinden sonra vazîfesini Beşîr Efendi devâm ettirmiştir. Şeyh Muhammed Sami Erzincani Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erzincan
Şeyh Muhammed Necmeddin Tavili (k.s.)

Şeyh Muhammed Necmeddin Tavili (k.s.)

Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Babası Ömer Ziyaeddin hazretlerinin yanında Şeyh Necmüddin Tavili Hazretleri, 1280/1863 de Tavîle’de dünyaya geldi. Ailesinde aldığı ilk eğitiminin ardından Molla Hamid Katib’in yanında medrese eğitimine başladı. Biyâre’deki medresede Sarf, Nahiv ve diğer alanlarda dersler aldı. Hat sanatında mahir olan Şeyh Necmüddin aynı zamanda şiir ve edebiyat alanında da yüksek bir seviyeyi yakaladı. Kendisinden büyük abisi Şeyh Alaaddin’le beraber Tavîle Zaviyesi’nde postnişin olan amcaları Şeyh Muhammed Bahauddin’den tasavvufî eğitim aldılar. Şeyh Necmüddin tarîkat icâzeti aldıktan sonra Biyâre’de irşad hizmetlerinde babasına yardımcı oldu. Onun vefatından sonra Biyâre Tekkesi’nde posta oturdu. Son derece kanaatkâr, mütevazı bir kişiliğe sahip olan Şeyh Necmüddin, ilmî eserlerin mütalaasına ve âlimlerle oturup kalkmaya önem verirdi. Çok sayıda kişinin medrese ve tasavvufî eğitimiyle ilgilenen Şeyh Necmüddin 1337/1918 de vefat etti. Biyâre’de babası Şeyh Ömer Ziyaüddin’in yanına defnedildi. Şeyh Muhammed Necmeddin Tavili Hazretlerinin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.)

Şeyh Ebu Ahmed Suğuri Dağıstani (ks.)

Dağıstan’ın Gazimiş köyünde. Ebu Ahmed Suguri Dağıstani hazretleri, Hicri 1207 yılı, Receb-i Şerif ayının üçünde Çarşamba günü, Dağıstan’ın Sugral köyünde, dünyaya geldi. Nesebinin Hz. Ebubekir’e dayandığı rivayet edilmektedir. Dağıstan’ın Gazamiş köyünde, Hicri 1299/1882 yılı, Rebiülahir ayının Perşembe günü, doksan iki yaşında olarak ahirete intikal etmişlerdir. Ebu Ahmed Suguri, Seyyid Cemaleddin Gazikumuki’nin halifesi olup, üzerine almış olduğu manevi emaneti, ömrü boyunca hassasiyetle yerine getirmiştir. Bu emanetin devamını temin için, ihvanı arasında vekalete en çok layık gördüğü, Ebu Muhammed el Medeni bin Osman hazretlerini halefi olarak seçmiştir. Ebu Ahmed es-Suğuri, İmam Şamil ile birlikte Ruslara karşı savaştığı , cesaret ve halk arasındaki şöhreti bilindiği için Rus’lar O’nu da Dağıstan’dan, vatanından ayırıp sürgün etmişlerdi. Ali Usta bu sürgün esnasında Ebu Ahmed es-Suğuri’nin Ruslar tarafından köyünden alınıp, gözaltında bulundurmak üzere götürülmesi yaşanan bir vakıayı şöyle anlatıyor: “ Ebu Ahmed es-Suğuri, sürgüne gönderilirken yolcu etmeğe gelen kalabalık halkın arasından geçerlerken atlar birden duruyor. Arabacı, atları döverek yola devam etmeye çalışıyor, fakat atlar asla kımıldamıyor. Arabadaki Ebu Ahmed es-Suğuri, arabacıya “Bana bak arabacı, dövme atları… Onları ben durdurdum. Ne yapsan gitmez onlar… Ben birisi ile görüşeceğim. Ondan sonra gideriz… ” diyor. Halk arabanın etrafına toplaşıyor. Ebu Ahmed es-Suğuri, halkın arasından çok süslü-püslü, renkli Rus jandarması üniforması giymiş bir genci yanına çağırıyor ve kimin oğlu olduğunu soruyor. Aslında ailesi müslüman olan genç, babasının ismini söyleyince: “Ah benim iyi arkadaşımın kötü oğlu! Bulamadın mı Allah yolunda gidenlerin yanında bir kısmet? Bir dilim ekmek için, gidip bu dini batıl kimselere hizmet ediyorsun !” diyor. Genç: “Efendim, bu sırmalara, elbiselere heveslendim…” diye utanarak cevap verince: “Bırak o hevesi! Şimdi ben sana nasihat etsem dinler misin?” diyor. Genç asker: “Dinlerim efendim.“ diye cevaplıyor. Ebu Ahmed es-Suğuri, “Elbette dinleyeceksin. Allah’ın izni ile vahşi hayvanlar dahi bizim nasihatımızı tutar“ der. Az önce atları nasıl durdurduğunu gören genç ve etrafındakiler bu zatın hayvanlar üzerinde de tasarrufu olduğunu teslim ediyor ve nasihatini dinlemek için kulaklarını açıyorlar.Ebu Ahmed Suguri, “Oğlum, zahirde halktan ayrılma; kendinde bir büyüklük görüp, gurur duyma. Batında da Hakk’tan ayrılma…“ Yakındaki kabristanı işaret ederek, “Şu kabristanı görüyor musun? Birgün orada yatacağını da hatırından çıkarma. Zira bunu unutanlar büyük hatalar işler…“ dedikten sonra arabacıya talimat vererek yollarına devam ediyorlar. Ebu Ahmed Suguri çok riyazet yapardı. Gereğini, inanarak ve harfiyen yerine getirmeye uzun seneler çalışmıştır. Şeyh Adnan’a göre Şeyh Sugurî, her Salı, Perşembe ve Cuma geceleri ümmetin ahvalini Hz. Peygamber(sav)’e arz etmekle vazifelidir. Kırk sene kutbaniyet makâmında olduğu ifade edilen Sugurî’nin halleri ve sözleri, Hakkâniyye içerisinde kutbaniyet makâmının gereği addedilmektedir. Mesela Şeyh Ahmed, bizzat kendisi ümmettin kötü halleri için şefaat ve mağfiret niyazlarında bulunmakla vazifeli olduğunu ifade etmiştir. Bu durum, genel olarak, kutbaniyet makâmının bir vazifesi olarak addedilmektedir. Ömrünün uzunca bir zamanını riyazet ile geçirdikten sonra ömrünün son yıllarında ise evinde adeta kuş sütünden başka her şey bulunur olmuş; eski fakr halinden hiç eser kalmamıştır. Dostları kendisine bu halin sebebini sorduklarında: “Efendiler! Siz pazardan aldığınız yeni bir öküzü, boyunduruğa alıştırmak için ne yapardınız? Alışana kadar aç bırakır, susuz tutarsınız. Alıştıktan sonra da işinizi iyi görsün diye, ona gayet güzel bakarsınız değil mi? İşte! Benim öküz de (nefs) artık boyunduruğa girdi alıştı. Şimdiden sonra ne versen fayda olur, zarar gelmez…” buyurmuşlardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Dağıstan

Şeyh Has Muhammed Şirvani (k.s.)

Şeyh Alaaddin Haznevi (k.s.)

Şeyh Alaaddin Haznevi (k.s.)

Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde Şeyh Alaaddin (k.s.), Haznevi mürşitlerinin üçüncüsü, ilimde bir derya, yumuşak tabiatlı ve Rasulullah (s.a.v.) aşkı ile yanan, simasının apayrı güzelliği ile Rasul-ü Kibriya´yı hatırlatan, arif-i billah bir mürşidi kamil idi. Efendimize olan aşırı muhabbetleri ayırıcı vasıflarıydı. Onu gören Yüce Rasul-ü Kibriyayı hatırlar, onun sohbetlerinde bulunan Asr-ı Saadetten eşine rastlanmaz esintiler hissederdi. O, zamanında yaşayan tüm meşayih arasından Rasulullah (s.a.v.) sevgisi ile sıyrılmış ve haklı bir şöhrete sahip olmuştu. Dininde tavizsiz, müminlere karşı şefkatli, küfür ehline karşı ise izzetli bir tavır içerisindeydi. 1959 yılında irşad makamına oturdular. Peygamber Efendimizin üzerine yazdıkları kasideleri çok meşhur olup, halen dillerde dolaşmaktadır. Kardeşi Şeyh İzzeddin (k.s.) onunla ilgili olarak şöyle bir olay nakletmişlerdir: ´ Babam Şeyh Ahmed´in (k.s.) yanında oturuyordum. İçeriye ağabeyim Şeyh Alaaddin girdi. Doğruca babamız ve mürşidimiz olan Şeyh Ahmed hazretlerine yönelerek , ondan Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) bütün sünnetlerine harfiyen tabi olabilmek için kendisine dua etmelerini istirham eyledi. Şeyh Hazretleri cevaben; ´Bunu senin baban bile yapmaya güç yetiremezken, sen nasıl yapacaksın. Diyerek cevap verdiler ve sünnetle ilgili dikkat edilmesi gereken konularda öğütlerde bulundular. Bu olay Şeyh Alaaddin´in (k.s.) imanının kemaline ve Rasulullah´ı (s.a.v.) ne kadar çok sevdiğine açık bir delildir. ‘Şeyh Alaeddin hazretleri on yıllık bir irşad hayatı boyunca çok köyler ve beldelere irşad seferlerinde bulunmuştur. Çok kişilere İslam’ın ahlakını esaslarını anlatıp tarikatın adablarını uçsuz bucaksız köylere kadar ulaştırmıştır. Devlet erkânının bile çözemediği birçok husumet ve kan davalarını bile sonlandırmış tarafları barıştırmıştır. Hatta bir seferinde Suriye’den Mardine ve Türkiyenin doğu illerine irşad için geldiği bir aylık gibi kısa bir zamanda altmışın üzerinde sulhta bulunmuştur. Şeyh Alaaddin hazretleri 1960 senesinde çıkmış olduğu irşad seferinde iken bir köy kenarında yüzlerce insanla karşılaştı, bu kişiler en çirkin bir biçimde kadın erkek karışık olarak raks tutup düğün neşesini canlandırmışlardı. Şeyh Alaaddin hazretleri bu nahoş manzarayı görmesi ile rengi bozuldu. Yanındaki hocalar: Kurban, ses çıkarmayasınız. Onlar bizi tanımazlar, onlara sözde tesir etmez, bilakis hareket de yapabilirler. Şeyh hazretleri ise şöyle buyurdu: Resulullah’ın (asv) emrini yerine getiririm. Zayıf imana da razı olmayacağım. Peygamberimiz (asv) bu hususta ’’Biriniz çirkin bilinen bir şeyi görürse eliyle, yapamaz ise dili ile kaldırsın. Onu da yapamaz ise kalbi ile buğz etsin, buda imanın en zayıf derecesidir’’ diye buyurmuştur. (muslim.84) Şeyh Alaaddin (k.s) raksa girenlere doğru haşmet ve heybetiyle yürüyünce kükremiş arslan sürü içine girmiş gibi bir manzara meydana geldi. Hepsi dağıldılar. Hatta evlerine gizlendiler. Şeyh Hazretlerinin yanındaki hocalar dediler ki: Subhanallah, Yüce Allah, dostuna her türlü kolaylığı verir. Her yardımı yapar ve her imkânı sağlar. Yoksa bu insanları, içinde bulunduğu eğlence lezzetinden bu kolaylıkla ayıran güç düşünülemez. Şeyh Alâeddin (k.s) köy ağasının hayli büyük odasında ulema ile birlikte oturdu. Köylü cemaatine, onları zorlarcasına manevi bir güçle hitap etti. Onlara şöyle dedi: ’’Ey Arablar! İslam dini en büyük değerdir. Dünya ve ahiretin huzur ve mutluluğu ona göre yaşamaya bağlıdır. Çünkü o yüce dinde mevcut olan üstün ahlaka göre davranan fert ve toplum şerefin zirvesine çıkmaya hak kazanır. Bu değerin çıkış noktası arabların en şereflisi olan kureyş kabilesidir. Oysa İslam dini size babalarınızın mirasıdır. Sizde gördüğümüz görüntü gösteriyor ki, babanızın mirasına sahip çıkmıyorsunuz. Evladın en kötüsü, babasının mirasını, değer ve şeref noktalarına sahip çıkmayan kişilerdir. Kürtler, Türkler ve Farslar bu değeri sizden alıp yükseldiler, manen ve maddeten güçlendiler. Siz ise bu değerli dine sahip çıkmayıp cehalete mebni gelenek ve göreneklerinize, örf ve âdetlerinize uyduğunuzdan bu süfli hayatta kıvranıp durmaktasınız. Dininize dönün! Değerlerinize sahip çıkın! Daha sonra Şeyh Alâeddin Haznevi hazretleri maharetli bir operatör doktor gibi yara açıp ameliyat ettiği gibi, yarayı dikip şifaya kavuşturmak için gerekli tavsiye ve tedaviye başladı. Kocaman toplum, coşku ile tövbe etti ve tarikata girmekle şereflendi. Bugün o cehalet içinde yaşayan babaların evlatlarından Haznevi ocağından alimler ve salikler çıkıp gerek Suriye gerekse diğer ülkelere giderek insanları irşad etmektedirler ve her gittikleri toplumlarda takdire şayan olmuşlardır. Şeyh Alaaddin (k.s.) bir gün Tel’maruf´taki camide bulunuyorlardı. Bir kişi kendilerine yanaşıp bir soru sormak istediğini söyledi. Sorabileceğine dair olumlu bir yanıt alınca da ´Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s.) mi yoksa Şah-ı Nakşibend (k.s.) mi daha büyüktür?´ diye sorusunu yöneltti. Şeyh Alaaddin Hazretleri (k.s.) hangisinin büyük olduğuna dair bir açıklama yapmayıp, cevaben şöyle buyurdular; ´Her bir evliyanın ayrı bir makamı ve o makamına göre de bir vazifesi vardır. Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s.) kendisinden medet istenildiğinde, ruhaniyetiyle anında orada bulunur. Hakiki bir Nakşibendi mürşidi ise, metal parçalarının içerisine daldırıldığında onları kendisine doğru çeken bir mıknatıs gibidir. İnsanı tuttuğu gibi Allah´a kavuşturur.´ Şeyh Alaaddin (k.s) bu sözü ile hal almış bir zattı, arkasından yetiştirdiği âlimler ve talebeler, tarikattan mezun olmuş halifeler ve muhabbetullah ile kalbi dolu salikler bırakmıştır. Vefatı Şeyh Alaeddin’nin (K.S) ramazan ayına karşı ayrı bir muhabbeti ve aşkı vardı. Mübarek ramazan ayı geldiğinde hep neşelenir ve yüzü ayın on dördü gibi parlardı. Dolayısıyla Allah Teala’ya dua ederken, -“Ya Rabbi! Şayet ömrüm varsa önümüzdeki ramazanı bana görmeyi nasip et, eğer ömrüm o zamana yetmeyecekse bu ramazan içerisinde canımı al” diyerek daima duada bulunurdu. Ciğerlerinden rahatsızlanan Şeyh Alaeddin (K.S) ameliyat için Suriye’nin başkenti Şam’da bir hastanedeydi. Tarih 16 Kasım 1969 Pazar günüydü. Allah Teala, sevdiği kulu olan Şeyh Alaeddin’in (K.S) duasına icabet etmiş ve ramazanın beşinde saat onda gözlerini fani aleme kapatmıştı. Şeyh Alaeddin’in (K.S) mübarek naaşı Telma’rûf a götürülmek için hazırdı. Özel bir uçak hazırlandı ama nedense pilot konusunda bir sorun oluşmuştu. Bu sebeple Şeyh Alaeddin’in (K.S) mübarek naaşı Emevi Cami’ne götürülmüş, Hz. Yahya’nın (A.S) mübarek kabr-i şeriflerinin yanına bırakılmıştı. Bu konuda büyükler Şeyh Alaeddin’in (K.S) bu şekilde dünyadaki son ziyafetinde bulunduğunu söylemektedirler. Pazartesi günü mübarek naaşı Telma’rûf’a nakledilmiş ve babası Şeyh Ahmed Haznevi’nin kabr-i şeriflerinin ayaklarının ucuna defnedilmiştir. Şeyh Alaaddin 1969 yılında vefat ettikten sonra yerlerine Şeyh İzzeddin(k.s.) geçtiler. Bu Şeyh Ahmed (k.s.)’in vasiyeti idi. Şeyh İ zzeddin(k.s.) yüce Allah’a(c.c.); ‘Rasullah Efendimiz(s.a.v.) yirmi üç yı l insanları irşad ettiler. Bende onun gibi irşad makamında bu kadar süre kalayım diye sürekli dua ederlerdi. Gerçekten de vefat ettikleri 1992 yılında yirmi üç yıllık imanla, ihlasla, takvayla ve insanlara faydayla dolu bir ömrü tamamlamış oluyorlardı. HALİFELERİ: Şeyh İzzeddin Haznevi (kardeşi) Molla Halil Palo Serhad-i Molla Abdullan Bin Molla Abdurrahman Molla Abdullah Bizguri-Daif Molla Abdullah Kartmin-i (Müderris) Molla Muhammed Emin Hayderi Telmaruf İmamı Molla Yahya Molla İzzeddin Aksan Urfa (Nibil) Molla Halil, Şeyh Huseyn Kertwini’nin Damadıdır. Telhasen İmamı Es-Seyyid İbrahim Molla Abdullah-i Bingöl Molla Abdurrezzak Reşkot-i (Kaddesellahu Esrarahum) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s.)

Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s.)

Bitlis – Merkez’de Taş mahallesi 907 sokak no:45’teki Türbesinde İsmi Fethullah olmasına rağmen Verkanisi (v. 1899) diye meşhur olmuştur. Babası Şeyh Musa el- Mardini’dir. Siirt’in Minar (Dilektepe) Nahiyesi’ne bağlı Verkanis köyünde dünyaya gelir. Nesebi Hz. Ömer’e kadar dayanır. Onun için aşiretlerine “Ömeri” denir. İki defa evlenmiştir. Sekiz evladı vardır. Bunların beşi erkek üçü kızdır. Oğulları Şeyh Alauddin, Şeyh Cüneyt, Şeyh Ma’ruf, Şeyh Kutbeddin, Şeyh Bahauddin’dir. Fethullah-ı Verkanisi, medreseye giderek zamanın usulüne göre ilim tahsil eder. Önceleri Şeyh Muhammed Fersafi’nin yanında bulunur, daha sonra Seyda’nın yanına gitmek istediğini mürşidlerine danışır. Onlar da buna sıcak bakarlar ve Seyda’ya gönderirler. Fethullah Verkanisi ilim tahsiline erken yaşlarda başlamıştır . Varlıklı bir aileye mensup olmasına rağmen ticarete değil, ilme meyleder. Son derece zeki ve azimli bir talebedir. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra aldığı icazetle genç bir müderris olarak Muş’un Bulanık ilçesine bağlı, şimdiki adı Esenlik olan Abri köyünün medresesine tayin edilir. Bir süre Abiri köyünde bulunan büyük medresenin müderrisi olarak vazife yapar. Bir mürşid-i kamile bağlanma arzusuyla arayış içine girer. Beklediği işaret, Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini ziyarette, onun bir sohbeti esnasında gelir. Şeyhi dinlerken birden bir istiğrak hali ile gözleri kapanmış, kendinden geçmiştir. Uykuyla uyanıklık arasında kıyametin koptuğunu, insanların dehşet içinde oradan oraya koşuştuklarını görür. Şeyh Küfrevî o kargaşa içinde elinden tutmuş, kendisine cennete giden yolu tarif etmektedir. Gözlerini açınca bunun manevi bir hal yahut rüya olduğunu anlar. Bu sırada Küfrevî hazretleri ona döner, hiçbir şey sormadan, “Abdurrahman Tagi’ye git!”, diye buyurur. “Abdurrahman Tagi’ye git ve gördüklerini ona anlat!” Fethullah Verkanisi Abdurrahman Tagi hazretlerinin huzuruna gelerek ona tabi olur. İlmini Seyda’nın yanında tamamlar. İlimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaşması sebebiyle hocası Abdurrahman Tagi Hazretleri ona talebe yetiştirmek ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmak hususunda icazet verir. Abdurrahman Tagi, oğlu Ziyauddin Nurşini’yi yetiştirmek üzere ona teslim ettiği gibi ayrıca, kızı Tayyibe Hatun’la da evlendirir. Fethullah Verkanisi hocasının izniyle insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmaya başlar. Bir taraftan da talebe yetiştirir. Fethullah Verkanisi hocasının oğlundan başka pek çok talebe yetiştirmiştir. Kabri Ohin (Yukarıkoyunlu) köyünde bulunan oğlu Alauddin-i Ohini de önde gelen talebelerinden ve halifelerindendir. Vefatı Hocası Abdurrahman Tagi vefat ederken (v.1886) Fethullah Verkanisi’yi yerine halife tayin eder. Bir müddet Nurşin dergahında kalır. Muhammed Ziyaüddin’i yetiştirip ona, “Sana verebileceğim her şeyi verdim. Artık babanın makamına geç ve irşada başla.”, diyerek Nurşin’den ayrılır. Önce dergahını Pirnasin köyüne taşır, ömrünün sonlarına doğru da Bitlis’e yerleşir. Vefat etmeden önce bile Peygamber Efendimizin hayatını ve güzel ahlakını anlatan “Mevahib-i Ledünniyye” isimli kitabı elinden düşürmemiştir. Kabri Bitlis il merkezinde evinin bahçesindedir. Son zamanlarında vasiyet için oğullarını yanına çağırır. Onların ağlayıp üzüldüğünü görünce, –Ağlamayınız! Allah Teala hastalığıma şifa verirse babanız benim. Eğer şifa bulamazsam, babanız Muhammed Ziyaüddin’dir, diye buyurur.Ona göre Nakşibendî tarikatı Sünnet’e ittiba ile gafletten kaçınmaktan ibarettir. Gittiği her yerde edep üzerinde durur, adaba riayet etmeden yol alınamayacağını hatırlatır. İstikametin önemine dikkat çekerek insanları keşif ve keramet arayışından uzak tutmaya çalışır. Nakledilir ki, İbni Hacer’in Tuhfetul-Muhtac ve Remeli’nin Nihayetul-Muhtac gibi büyük kitapları ezbere bilmektedir. Fethullah Verkanisi Hazretleri rabıtaya çok önem vermiştir. Halifeleri Şeyh Fethullah Verkanisi vefat ettikten sonra yerine beş halife bırakır. Bunlar, 1- Muhammed Ziyauddin (Seydayı Tagi’nin oğlu), 2- Şeyh Ahmet (Şeyh Mahmudi Karaköylü’nün babası), 3- Şeyh Abdulgaffari Küçük (Gavsi Hizani’nin kardeşinin oğlu Şeyh Muhammed, Hafid-i Arvasi’nin babası), 4- Hacı Mele Ömer-i Horos, 5- Seyit Hasan (Gavsi Hizani’nin oğlu). Eserleri Şeyh Fethullah el-Verkanisî’nin eserleri şunlardır. 1- Risaletü’l-Kufr ve’l-Kebair, 2- ed-Dürerü’l- Behiyye fi’l-Avamil’en-Nahviyye, 3- Menasiku’l-Hacc ve’l- Umre, 4- Bazı tasavvufi ve fıkhi meselelere dair Mektubat ve çocuklar için kaleme aldığı Akida İmané adlı risalesidir. Adap’ta Nakşibendi Tarikatı’yla alakalı edep konusu anlatılmaktadır. Rabıta gibi, zikir gibi yolun amelleriyle ilgili bahisler hariç, kitabın ağırlığını teşkil eden kısmını Seyda-i Tagi hazretleri “El-Hadikatü’n- Nediyye ve’l-Behçetü’l-Halidiyye” adlı bir eserden daha önce kendisine okutmuştur. Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Bağdadî’nin yazdığı ve Halidîliğin temel kaynaklarından sayılan bu eserde anlatılan edepler, “Adab-ı Fethullah”ta daha anlaşılır hale getirilmiş, müridin mürşidi karşısında, diğer müritlerin yanında ve toplum içinde nasıl davranması gerektiği maddeler halinde sıralanmıştır. 1979 yılında Ahmet Şahin tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş olup, ‘tasavvuf, edep ve ahlak rehberi’ adıyla yayınlanmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bitlis
Şeyh Güzel

Şeyh Güzel

Niğde – Altunhisar İlçesinin 3 km yakınındaki Türbeönü mevkiinde Türbe, kapının üst kısmına yerleştirilen inşa kitabesine göre, “Şeyh Güzel” adina 955 H./ 1548 M. yılında yapılmıştır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğim korumaktadır. Ön cephede yer alan tamir kitabelerine göre, 1138 H./ 1726 M. ve 1218 H./ 1803 M. yıllarında onarım görmüştür. Ayrıca yakın zamanlarda da tamir edildiği anlaşılmaktadır. Bu onarımlar sırasında cephe duvarlannda aşınan taşlar yenilenmiş, içten duvarlar ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş ve zemin betonla kaplanmıştır. Kitabeler: Yapının ön cephesinde inşa kitabesi ile iki tamir kitabesi bulunmaktadır. İnşa kitabesi, kapının üst kısmına yerleştirilmiştir. Kitabe, 0.35 x 0.35 m. ölçülerindeki mermer levha üzerine nesih hat ile beş satır olarak yazılmış ve satırlar iki kartuş içerisine alınmıştır. 1. Heza makam-ı Şeyh Güzel 2. Rahmetullahi ‘aleyhi tab-ı serah 3. Tarih-i bina sene 955 4. Dediler tuğrama tarih o 5. Dedim kim zikriniz tarih ola. [Bu (türbe) Şeyh Güzel’in makamıdır. Allalı ona rahmet edip. toprağını bol eylesin. Türbe 955 yilinda inşa edildi. Bu yapıya tarih olarak da: “Dedim kim zikriniz tarih ola” (düşürüldü)]. İnşa kitabesine göre türbe, “Şeyh Güzel Efendi” için 955 H. 1548 M. yılında yapılmıştır. Aynı zamanda kitabenin son satırı Ebced hesabına göre tarih düşürülmüştür. Tamir Kitabeleri: Kapının üst kisminda iki tamir kitabesi bulunmaktadır. Rakamlar taşın üzerinde yüzeysel olarak kazılmıştır. Kapı kemerinin hemen üstündeki taşa ” Sene 1138” profili silmenin üst kısmındaki taşa da ”Sene 1218” yazılmıştır. Bu kitabelere göre türbenin, 1138 H./1726 M. ve 1218 H./1803 M. yıllaırnda onarım gördüğü anlaşılmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Altunhisar, Niğde

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.