Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 23 / 29 · 2.869 kayıt
Seyyid Hasan Basri Türbesi

Seyyid Hasan Basri Türbesi

Afyon – İscehisar – Seydiler Önemli görülen ve bilhassa önceden sıkça ziyaret edilen türbelerden bir diğeri Seyyid Hasan Basrî Türbesi ’dir. Seydiler beldesi’nin içinde Cumhuriyet mahallesi, Afyon caddesi üzerinde yer alan türbe aynı isimle yapılmış cami ile bitişiktir. Türbenin güney köşesinde hastaların yatırıldığı bir yatak mevcuttur. Ahşap tavanlı olan türbenin ortasında yer alan iki ahşap sütun yer alır. Türbenin zemini mermerle kaplanmış olup kilim ve halılarla örtülüdür. Türbenin içinde 4 tane de sancak bulunmaktadır. Türbe, Seydiler beldesinde yer alan diğer doğal ve kültürel varlıklarla bir bütün oluşturması, beldenin içinde yer alması ve ulaşımının kolay olması sebebiyle de önemlidir. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan türbenin bakımı, beldedeki bazı aileler tarafından yapılmaktadır. Tekke ve caminin bulunduğu alanı çevreleyen bahçede bir hazire yer alır. Bahçedeki duvarlarda devşirme malzemeler görülmekte olup bunlardan bazıları Türkmen mezar taşlarına aittir. Ayrıca Roma dönemi mezar steli ve mimari öğelerle Grekçe yazılmış bir kitabe de kullanılmıştır. Seydiler Beldesindeki türbede bulunan on mezardan üçünün Hasan Basrî , hanımı ve oğluna ait olduğu, diğerleri hakkında bilgi sahibi olunmadığı nakledilir. Seyyid Hasan Basrî, Halep’te öğrenimini yaptıktan sonra, Kırşehir’deki Hacı Bektaş dergahına uğrayarak burada da bir müddet tarikat eğitimi almıştır. Arkadaşlarından Yârgeldi Sultan, Hayran Balı Sultan ve Karaca Ahmet Sultan ’la Sahip oğulları ülkesi olan Afyonkarahisar’a gelerek, her biri kendilerine takdir edilen köylerde birer zaviye kurmuşlardır. Köy halkının anlattıklarına göre, burada Kadiri tarikatına mensup olduğu ileri sürülen Hasan Basrî’ye ait cami, türbe, hamam, aşhane, misafirhane, zikirhane, hastane ve bir de çeşmesi varmış. Bugün için köyde sadece cami, türbe ve çeşme bulunmaktadır. Diğerlerinin yıkılmış olduğu, zaviyesinin ise 1924 yılına kadar hizmet verdiği anlatılıyor. Halk bilgilerine göre, Hasan Basrî kuduza yakalanan hastaları tedavi etmiş, vefatından sonra da tedavi şekli günümüze kadar gelmiştir. Seydiler Beldesi ilçenin doğusunda Afyon-Ankara kara yolu üzerindedir. İlçeye uzaklığı 11 km il merkezine uzaklığı ise 34 km. dir. Volkanik arazi üzerine kurulan kasabada tabiat harikası olan peri bacaları vardır. Kırkinler ve Çatalkayalar mevkiindeki peri bacaları Roma ve Bizans zamanında işlenerek mabet, kilise ve evler yapılmıştır. Tarihi Arkaik devre kadar uzanan bu bölgede, Yanarlar mevkiinde açılan Hitit mezarlarından o devir tarihini aydınlatacak önemli buluntular ele geçmiştir. Osmanlı dönemi vesikalarında, çevresindeki inlerden dolayı ismi İnlice köyü olarak geçer. Burada Seyyid Hasan Basri zaviyesi kurulduktan sonra, bu ünlü zatın ismine izafeten Seydiler karyesi, Seydiler sultan karyesi ismi ile anılır. Seydiler kasabası bugün için tarihi kalıntıları ve tabiat harikası peri bacalarının yanında Kuduz hastalığının tedavisinde de kendinden söz ettirmektedir. Kuduz hastalığını tedavi eden ünlü hekim Seyit Hasan Basri hazretlerinin türbesi Seydiler kasabasında bulunmaktadır. Seyid Hasan Basri Hazretleri hayatı hakkında kesin bilgiler yoktur. Elimizde bulunan vakfiyesi ve bu vakfiyeye zamanla yapılan eklentiler, icazetnamesi, çeşitli zamanlarda verilmiş beratlar ile şeriye sicillerinde bulunan kararlardan edindiğimiz bilgilere göre, İscehisar kazasının Seydiler kasabasında medfun bulunan Seyyid Hasan Basri ’yi kuduz hastalığını tedavi eden bir doktor, tekkesi olan bir derviş olarak görüyoruz. Seyyid Hasan Basri , bektaşi menakıplarında sık sık adı geçen ünlü hekim Karaca Ahmet Sultan ile çağdaş gösterilmiştir. Karaca Ahmet Sultan , Beylikler zamanında yaşamış, bazı kayıtlara göre Orhan Gazi zamanını görmüştür. Buna göre Hasan Basri’nin de 13. asrın sonu 14. asrın başlarında yaşamış olması gerekir. 1333 tarihli icazetnameye göre künyesi Hasan Bin Basri bin Habib ’dir. Haleb’te tıp tahsili görmüştür. İcazetname de daha sonra Karahisar-ı devle kadısı tarafından onaylanmıştır. Haleb’deki medreseden mezun olduktan sonra Kırşehir’e giderek, Sulucakara Höyük’te oturan Hacı Bektaş Veli’den el almıştır. Bektaşi menakıpnamalerine göre devrin ünlü alimlerinden Sivrihisarlı Seyyid Nurettin’den ders almıştır. Burada okurken Karaca Ahmet Sultan, Yargeldi Sultan ve Hayran Veli ile arkadaş olmuşlar. Tahsillerini tamamladıktan sonra Karahisarı Sahib’e dönerler. Bu dört arkadaş şehri gezerken susarlar, namaz vakti gelmiştir. İçmek ve abdest almak için su ararlar. O sırada Karaca Ahmet elindeki asasını yere vurarak, ‘’su burada olacak’’, der. Ve asasını vurduğu yerden su fışkırır. Kana kana içerler, abdestlerini alırlar. Zamanla bu suyun çıktığı yere çeşme yapılır. Halen kullanılan Olucak çeşmesi bu olayın hatırasıdır. Kerametleri ortaya çıkınca dağılmağa karar verirler. Olucak çeşmesi menkıbesinin, Seydiler’e ait bir varyantı daha vardır. Bu varyanta göre Hasan Basri , bir gün askerleriyle Afyon ve İscehisar’dan zaviyesine dönerken askerlerinden birisi yolda rahatsızlanır ve karın ağrısından yolda yürüyemez hale gelir. Arkadaşının rahatsızlığını gören Hasan Basri, asasını yere vurur ve vurduğu yerden ‘acı su’ büngümeye başlar. Asker, sudan içer ve iyileşir. Su ise o gün bugündür, yaz ve kış İscehisar’ın doğusunda, iki tepe arasında büngümeye devam eder. Bugün tekkeye Seyyid Hasan Basri Hazretlerinin tekkenişin olan torunları bakmaktadır. Eğer gelen hasta kadın ise kadın bakıcı, erkek ise erkek bakıcı; tekke sahibinin soyundan ve tekkenişinin görevlendirdiği kişiler hastayı alır. Hasta günün her saati kabul edilir. Hastaya bakmakla yükümlü bu iş için deneyimli kişiler önce hastayı güzelce muayene ederler. Hastanın gözlerine bakarlar. Bir kab içindeki suyu gösterirler. Üşüyüp üşümediğini sorarlar. Kendi hastaları olduğuna kanaat getirirlerse hastayı tekkeye alırlar. Hasan Basri sandukasının önünde dua ederler. Arkasından tekke çeşmesinden alınmış yarım bardak suyun içine bir fiske kuduz tozu, bir fiske tekke toprağı karıştırılır ve hastaya üç yudumda içirilir. Daha sonra mayasız ekmek ile yağsız ve tuzsuz çorba ikram edilir. Bu ikram günde üç defa tekrarlanır. Tedavi genellikle bir gün sürer. Eğer hastada iyi olma belirtileri görülmezse tekkedeki tedavi üç gün devam eder. Üçüncü gün bir miktar kuduz böceği tozu bir miktar tekke toprağı hastayı getiren kişiye verilerek, uyacağı diyetlere devam etmesi söylenir. Tekke kapısından çıkarken hasta tekke sancağı altından geçirilir. Kuduran hayvan olursa aynı tedavi yapılır. Ayrıca hayvan ağılındaki veya ahırındaki bütün hayvanlar getirilerek suyundan içirilir. Gelenler mutlaka iyi olup gitmiş oldukları anlatılır. Kuduz hastalığı ilacının hazırlanışı: Tekkenişlerin anlattıklarına göre, her yıl Ağustos ayının başında Seydiler kasabasına bilhassa tekkenin çevresine 1 cm. büyüklüğünde kırmızı renkli kuduz böcekleri gelir ve bu böcekler burada yalnız 10 gün kalır. Daha sora ortadan kaybolurlar. Böceği yalnız Tekke sahipleri toplar. Başkalarının topladığı kullanılmaz. Toplanan böcekler bir kutu içine konur. Hayvan orada öldükten sonra güneşte iyice kurutulur. Sonra hayvan iyice ezilerek toz haline getirilir. Yapılan bu kuduz ilacı kapaklı kaplarda saklanır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 İscehisar, Afyonkarahisar
Esirüddin Ebheri Türbesi

Esirüddin Ebheri Türbesi

Afyon – Çay – Eber Hüseyin Rahmi Ünal 1980’lerde yapmış olduğu incelemede, Eber Kasabası’nda, kare biçimli taş duvar üstüne 8 köşeli kümbet tipli bir anıt mezar olan yapının bölge insanı tarafından Esirüddin Ebheri Türbesi diye bilindiğini aktararak, eserin Anadolu’daki benzerleriyle karşılaştırılması neticesinde, 13. Yüzyılın sonlarına tarihlenebileceğini ileri sürer. Abdülkuddüs Bingöl ise Ġslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Ebheri ’nin hayatı hakkında yeterli bilgi olmadığından bahisle, onun aslen Semerkant’lı bir aileye mensup olduğundan söz eder. Ve Mehmet Sadettin Aygen’in çalışmasını kaynak göstererek, Ebher î’nin Afyon ilinin Çay ilçesi yakınında Eber gölü civarındaki Eber köyünden (şimdiki Doğanlı) olduğunu ve türbesinin de orada bulunduğunu iddia ediyorsa da şimdilik bu iddia “ebher” ile “eber” kelimeleri arasındaki ses benzerliğinin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.‛, der. İlk tahsilini Musul’da yapan Ebherî daha sonra Horasan ve Bağdat’a giderek öğrenimini tamamlar. 0 dönemin en ünlü bilginlerinden olan Kemaleddin İbn Yunus’un talebesi, İbn Hallikan’ın da hocası olur. Bir süre Musul sarayında himaye görür. 1228’de Musul’dan Erbil’e geçerek oraya yerleşir. Ebheri ayrıca Anadolu’ya da seyahatlerde bulunmuş, buradaki Türk beylerinin saraylarında ağırlanmış, ilim ve kültürün gelişmesine ve ilim adamlarına büyük değer veren beylerin teşvik ve destekleriyle felsefe ve müsbet ilimler alanında dersler vermiştir. 1265’te vefat etmiştir. Halbuki menkıbe onu güçlü bir asker, öncü bir alperen, ciddi bir istihbaratçı, becerikli bir marangoz ve veteriner olarak anlatır. Anadolu Selçuklu Devleti henüz kurulmadan evvel Alpaslan’ın emirleri doğrultusunda bölgeye gelmiş, daha sonraları Akşehir ve Bolvadin Medreselerinde öğretmenlik yapmıştır. Taş Medrese Müderrislerinden olup, yazmış olduğu İsagoci adlı eseri medreselerin kapatılmasına kadar bir ders kitabı olarak okutulmuş ünlü bir Türk Astrologu ve filozofudur. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Afyonkarahisar

Heybeli Dede

Bolvadin ve çevresinde, çocuğu olmayan kimseler, Heybeli Kaplıcasında makamının nerede olduğu bilinmeyen Heybeli Dede’yi ziyaret ederler. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Afyonkarahisar

Ahmed Dede – Başmakcı

Hangi asırda yaşadığı bilinmediği gibi hayatıyla ilgili pek bir bilgi de bulunmayan Başmakçı evliyalarından bir diğeri Ahmet Dede ’dir. Onun da Selçuklular devrinde yaşadığı kabul edilir. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Ahmed Dede, sağlığında cuma günleri, Cuma namazını Kâbe-i şerifte kılardı. Bir sohbet esnasında Başmakçı’nın ileri gelenleri, Ahmed Dede’ye; “Efendi, seni cuma namazında göremiyoruz. Cumaya gelmiyorsun. Müslüman cuma namazına gelmez mi?”, diye suçlamada bulunurlar. Ahmed Dede; “Biz hiç bir namazımızı geçirmeyiz. Cumayı da mübarek yerlerde kılıyoruz.”, diyerek durumunu anlatmaya çalışır ise de, oradakilerden kimse anlamaz. Suçlamaları o derece ileri gider ki, işi kaba sözlerle mübarek zatı itham etme derecesine vardırırlar. Bu duruma çok üzülen Ahmet Dede, yüreğinin derinliklerinden gelen bir “Allah‛, nidası ile mübârek rûhunu teslim eder. Türbesinde kitabe yoktur. Onun vefatından asırlar sonra Başmakçı’nın Hilâl mahallesindeki harman yerinde bütün çiftçiler ekinlerini samanını ayırmak üzere savrulmak için hazırlanmış yığınlar haline getirmişlerdir. Küçük bir ateş kıvılcımından çıkan yangında tınazlar yanmaya başlar. Hafif bir rüzgârın tesiriyle de yangın yayılır. Bu sırada Ahmet Dede’nin türbesinden doğru bir kuş sürüsü yangın bölgesine gelip, alevlerin etrafında dönmeye başlar. O sırada, esen rüzgar kesilir. Gökyüzüne yükselen alevler yavaş yavaş azalmaya ve sönmeye başlar. Yangın sönünce kuşlar da yangın bölgesini terk eder. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Başmakçı, Afyonkarahisar

Merdümek Sultan

Gavur Kalesi diye anılan tepenin eteğindeki Merd-i yek (Mürdümek) Sultan’a ait mezarlıktır. Merd-i Yek Sultan’ın Afyonkarahisar’ın fethi sırasında mezarının bulunduğu yerde şehit düştüğü nakil olunmaktaysa da, daha sonraki yıllarda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Mezar taşı kitabesinin ebcet hesabıyla 1332 tarihli olduğu, dolayısıyla Merd-i Yek Sultan’ın belirtilen yılda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Mürdümek Sultan’ın 100 yaşlarında iken 1332 yılında vefat eden Şerafettin Hoca Harun’un oğlu olabileceği de ileri sürülür. Onu Afyonkarahisar’ın fethiyle irtibatlandıran menkıbe, Bilali Habeşi silsilesine bağlar ve ayak ucundaki sütunun ezan okuduğu mermer olduğunu ileri sürer. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Afyonkarahisar
Nezir Gazi – Hötüm Dede

Nezir Gazi – Hötüm Dede

Malatya – Battalgazi – Meydanbaşı mah Halfeti minaresi yanında Battalgazi soyundan geldiği rivayet edilen Nezir Gazi yatırının bulunduğu Hötüm Dede türbesi Battalgazi Meydanbaşı mahallesinde Halfeti minaresinin hemen yanındadır. Mevcut yapı sonradan düzenlenmiş olup dikdörtgen biçimindedir. Halk arasında yürüme yaşı geçtiği halde, yürümeyen küçük çocuklar bu ziyarete götürüldüğünde iyileşeceğine inanılır.

📍 Malatya
Şeyh Muhammed Kırçalı

Şeyh Muhammed Kırçalı

📍 Akçadağ, Malatya

Hekimhan Türbeleri

Kurşaklı’nın doğusundaki Ballıkaya, Şah Veli Dede ’nin Ballıkayası olarak bilinir ve kutsal kabul edilir. Bu, çevredeki halk ozanlarının şiirlerine de yansımıştır. Boyu iki metreden uzun olan Cafer’in karısı 1930’larda Akçadağlılarca kaçırılır. Bunun üzerine deli divane olup, saçı sakalına karışan, yaz kış demeden yalınayak dağlarda dolaşan Cafer, Deli Cafer adıyla anılmaya başlar. “Beyaz don, simsimi giyer, gömleğinin kolunu da omuzlarına kadar katlar, elinde kocaman bir sopa taşır, döşü başı açık gezermiş. Çoğu zaman nerede kaldığı bilinmezmiş. Deli Cafar denmesine rağmen bazan söylediği sözler akıllıların sözlerinden daha akıllıcaymış.” Deli Cafar’a, birgün çobanlar tarafından feci şekilde dayak atılır. Hasta hasta, Çeki-Mıroğlar arasındaki yığmalara gider ve üç yığmadan orta yığmanın kuzey yamacında can verir. Bir hafta kadar sonra ölüsünü bulduklarında, elinde topladığı anık destesi vardır. Oraya gömerler. Adakları olanlar mezarının başında kurban keserler. Şah İbrahim Ocağı ’ndan, Şah Veli’nin üç oğlundan biri olan Mustafa’nın soyundan gelen Deli Murtaza’nın Yusuf adlı oğlunun erkek çocuğu olmazmış. “Hey Ya Rabbi! Bir evlât ver de, tek deli olsun.” dermiş. 1919 yılında bir oğlu olmuş. Adını Abidin koymuşlar. Abidin gerçekten de divane gibiymiş. Askerlikte çok zorluklarla karşılaşmış. Döverler, kulağını çekerlermiş. Bu nedenle sık sık kulağıyla oynarmış. Askerlikten sonra da atıyla Ankara’ya gittiği söylenir. Hiç evlenmez. Malatya, Sivas, Tokat, Çorum illeri ve köylerinde yıllarca dedelik yapar. Aldığı hakullahı bulunduğu yerlerde ihtiyacı olanlara dağıtır. Abidin Dede veya Divana Abidin adlarıyla anılır. Tokat’ın Zile ilçesinin Çakırçalı köyünde on yıldan fazla kalır. 1985 yılında hastalandığında Ballıkaya’ya getirilir. 1986’nın son günlerinde de vefat eder. Mezarı, Amcası Vayloğ Dede’nin sağ yanındadır. Daha sonra kız kardeşi Satı Özerol’un (1928- 1991) mezarı da Vayloğ Dede’nin mezarının sağına konulur. Abidin Dede, Sivas’ın Tekke köyünden Zeynep Bakır adlı yaşlı bir kadının rüyasına girer. “Mezarımın üstüne yağmur yaş akıyor, yaptır.” der. Kadın köye gelir, mezarının yapılı olduğunu görür. Bir süre sonra, Hekimhan’ın Kozdere köyünden Murtaza Aygül tarafından yaptırılmış olan mezarın üstüne bina yaptırır. Böylece üç mezar bu binanın içine alınmış olur. Kadın, bir yıl sonra da mezarlığın güney kenarına bir aşevi yaptırır. Bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmasının yanında; kaynayan kazana elini daldırarak pilâvın içinden kurban edilen hayvanın döşünü çıkarması, sacda kavrulan kuyruk yağını avuçlaması ve elinin yanmaması, hakkında anlatılanlardandır. Hastalar ve çocuğu olmayanlar mezarını ziyarete gelirler. Halk arasında Şah İbrahim, Şah Safi ya da Şah Veli’nin elinde asa olarak gezdirdiğine inanılan, iki metre uzunluğunda, normal bir direk kalınlığında olan siyah renkli direğe Karadirek denilir. Karadirek’in bulunduğu tekke de bu adla anılır. Şah İbrahim Veli Dergâhı adlarıyla da anılır. Şah Veli’nin, “Bunları gören beni görsün.” diyerek bıraktığı üç emanet vardır. Bunlar dergâhı, pabucu ve hırkasıdır. Karadirek Dergâhı, Cumhuriyet dönemine kadar Erdebil Tekkesi’nin bir kolu olarak işlevini sürdürür. Tekkeler ve türbeler kapatıldığında yıktırılır, simge olan Karadirek parçalanarak yaktırılır. 1957 yılında çeşitli yerlerden gelen yardımlarla, Arguvan’ın Çavuş köyünden Cuma ve Aziz Genç kardeşlerin ustalığı sayesinde üçüncü defa yenilenir. Mihrap ve delil yerlerindeki kesme taş yapılar eski yapıdan iki örnek olarak güneydeki duvara konulur. Büyük bir odadan oluşan dergâhın üç yanı basamaklarla donatılır. Sekiz ağaç direk üzerine kurulu binanın giriş kapısı üzerinde Aşılık yöresinden getirilmiş iki metreye yakın turuncu renkli taşta şu yazı kazılıdır. “Mescid’i Şerifin 3. İnşası 7.4.1957”. Ballıkaya’nın, toprak kayması yüzünden yer değiştirmesi üzerine, 1994’te yeni yerleşim yerinde Karadirek Cem Kültür Evi’nin temeli atılır. Burada, 240 metre karelik oturumlu cem odası, konuk odası, kütüphane, idare, misafirhane, yemekhane, kesimevi bölümleri bulunur. Karadirek’e, adakları olanlar, felçliler, rüyasında görenler, çocuğu olmayanlar, hastalar ve benzeri konumlarda bulunan -Alevi-Sünni ayrımı olmadan- birçok insan gelir. Eşiğine niyaz edilerek girilir, sohbet edilir, kurban getirilmişse hazırlanır, etli pilâv yapılır ve gelenlere sunulur. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Bakım ve onarıma harcanmak üzere para verirler. Bazı hastaların yatıya kaldığı, bazen de kısır cem yapıldığı olur. Kamberağalar’dan olan Kara Yusuf, deve çobanlığı yaparken develerle birlikte sütleğen yayılırmış. “Deve Donunda Yayılan Kara Yusuf” diye anılır ve kendisine ermiş gözüyle bakılırmış. Arguvan’ın Halpuz köyünün (bugün Arguvan’ın Dolaylı Mahallesi) dedeliğini yaparken, orada bir hastalık olmuş ve dua ederek iyileştirmiş. Bundan dolayı orada kendisine çok değer verirlermiş. Anlatılır ki, Ballıkaya köyünden Hüseyin Güner (Cin Hüseyin)’in kızı Zeynep, Eymir’de gelindir. 1995 yılında hastalanır, rüyasında Kara Yusuf’u görür. Kara Yusuf , “Mezarımı yaptıracaksın, iyi olacaksın.” der. O da Aşağı Mezarlık’taki oldukça eski olan mezarı onartır. Anne tarafından Kara Yusuf’un soyundan olan Zeynep gerçekten iyileşir, adadığı kurbanı da keser. Şah Veli’nin bıraktığı emanetlerden biri de pabucudur. Şah Hüseyin evlâtlarından Ceneferlerin evinde bulunur. Kullanıla kullanıla küçük bir deri parçası hâline gelmiştir. Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Soğukpınar (Mamaş) köyünde Kurt Veli ailesinde bulunan pabucun, buradaki pabucun diğer teki olduğu söylenir. Felçliler, lallar, vücutlarında yara olanlar, rüyada görenler, adakları olanlar, yakınları ve komşuları ile birlikte pabucu ziyarete gelirler. Kurban getirmişlerse etli pilâv yaparak gelenlere sunarlar. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Pabuç, başta hasta olmak üzere gelenlerce niyaz edilir. Sırta, boyna ve başa sürülerek dua edilir, sırta üç kez vurularak, “Allah, Muhammet, Ali” denilir. Niyaz tamamlandıktan sonra isteyenler Pabuç’un bulunduğu ev sahibine niyaz hakkı verirler. Bazı hastaların üzerinde uyudukları olur. Pabuç, evin dışına, başka yere götürülmez. Pabuca ikrar verenlerden hemen her yıl gelenler olur. Başka yerlerde olup da kurbana gelemeyenler yağ, bulgur, tuz, un vb. gönderdiğinde bunlara lokma götürülür. Gelemeyecek durumda olanlar için pabuç suya batırılır, su şişeyle götürülür, içirilir. Sarılık Mezarı, Yukarı Mezarlık’ta bulunan, sarılıktan ölmüş birinin mezarıdır. Ne zaman yapıldığı, kimin mezarı olduğu, ne zamandan beri sarılık mezarı olarak ziyaret edildiği bilinmemektedir. Sarılık hastalığına yakalananlar bu mezarlığı ziyaret ederler. Hasta ve yanındaki birkaç kişi, güneş doğmadan karınları aç olarak, ellerinde pişmiş bir yumurta ile birlikte mezarlığa giderler. Yumurtanın beyazını hasta yer, sarısı mezara bırakılır. Böylece sarılıktan kurtulacağına inanılır. Mezarlığa gidiş ve dönüşte kimse ile konuşulmaz ve geriye dönülüp bakılmaz. Bu üç gün tekrarlanır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Hekimhan, Malatya
Seyyid Ahmed Nuri Efendi

Seyyid Ahmed Nuri Efendi

Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Es-Seyyid Osman Hulusi Efendinin ağabeyi Şeyhzade lakabıyla bilinen Ahmet Nuri Efendi, 1900 yılının Aralık ayında Darende’nin Şeyhli Mahallesinde dünyaya gelir. Babası Hatip Hasan Efendi, annesi Fatma Hatun’dur. Ahmet Nuri Efendi Zeynep hanımla evlenir ve bu izdivaçtan Bedreddin, İbrahim, Ali, Ayşe, Fatma, ve Hayriye adlarında beş çocukları olur. Şeyh Hamid-i Veli medresesinde tedrisini tamamladığı dönemde medresede müderrislik yapanlar Hacı Mahmud Efendi ve Hacı Mehmed Efendidir. 1925’te vatani görevini yapmak üzere askere gider. Okuryazar olduğu için askerliğini yazıcı er olarak yapar ve 1928’de terhis olur. Ahmet Nuri Efendinin askerlik cüzdanındaki bilgilere göre 1.75 boyunda, 86 kg. ağırlığında, okuryazar olduğu kayıtlıdır. Askerlik hizmeti dönüşü, Sivas-Kalkım’da imametliğe tayin edilir. Babaları Hatip Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Darende’ye döner. Ahmed Nuri Efendi Kalkım’da görev yaparken rüyasında evin hali ayan olur. Bunun üzerine yola çıkarak Darende’ye varır, anne ve babasının türbelerini ziyaretten sonra eve kardeşlerinin yanına gelir. Cuma günü cemaatın ısrarı üzerine minbere çıkar. Ahmed Nuri Efendi kardeşi Osman Hulusi Efendi’ye, “Allahü’l alem bizim de ömrümüz tamam”, der. Rüyasında Şeyh Hamid-i Veli Camii şerifinin içersinde Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri kendisini eli ile çağırmış ve “Ahmedim, müştakım sana, geldin mi bana” demiş. Ahmed Nuri Efendi, “babamızın yanına layık değiliz ama, annemizin yanına bari gömseler bizi, dedikten sonra sohbete gider. Sohbetten sonra dönüşünde titreyerek hasta vaziyette eve gelir. İkindi üzeridir. Acele etmekte, ikindi vaktinin girmesini beklemektedir. Namazı kılar ve yatar. Bir daha kalkmaz. Beş altı gün yatar. Osman Hulusi Efendi ağabeysi için Hacılardan “Ahmet Efendi sever” diye su getirerek, “Ahmet Efendi, ağabey. Çay suyu getirdim, sana çay hazırlayayım mı?” diye sorar. Ahmet Nuri Efendi içini çekerek, “ah!..ah!..” der. Tam o sırada yatsı ezanı okunmaya başlar, ezan okunurken Ahmet Nuri Efendi “Allah Allah”, diyerek ruhunu teslim eder. Hacı Hasan Efendi Ahmet Efendi’nin rüyasında gördüğü ve şimdi kabrinin bulunduğu yeri göstererek, kazmayı eline alır, “yer de sizin, ecdad da” der ve Ahmed Nuri Efendi Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresine defnedilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Darende, Malatya
Saçlı Şeyh Süleyman Efendi

Saçlı Şeyh Süleyman Efendi

Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresinde son cemaat mahallinden makberelere uzanan koridorun ilk başında köşedeki 20 numaralı kabirde medfun bulunan Süleyman Efendi (1855-1924) Somuncu Baba’nın torunlarından Halil Efendi’nin oğludur. Annesi Zeynep Hanımdır. Doğma büyüme Zaviye Mahallesinden olan Süleyman Efendi zahiri ve batıni ilimlerde kendini yetiştirir. Zahiri ilmini Osmanlı döneminde Mısır’da tahsil eden Süleyman Efendi ilm-i Kimya, ilm-i Simya ve Arabi ilimlere vakıftır. Mısır’da 20 yıl ikamet eden Süleyman Efendi orada Feride Hanımla evlenmiş olup Leyla adında bir kızı dünyaya gelir. Darende’ye döndükten sonra Hatice Hanımla evlenen Süleyman Efendi’nin Hasan Rıza, Hüseyin Hüsnü ve Mehmet isimlerinde üç erkek evladı olur. Yaşadığı devirde Şeyhli sülalesinin ileri gelenlerinden olan Süleyman Efendi’nin devletten maaş aldığı bilinmektedir. Ayrıca Şeyh Hamid-i Veli vakfı mütevellisi olan Süleyman Efendi Şeyh Hamid-i Veli gibi Halveti tarikatına mensuptur. Süleyman Efendi’den sonraki devirde Hasan Efendi ve evlatları Nakşibendi-Halidiyye koluna intisap eder. Cezayirli Mehmet Ali Baba’ya bağlı olan Süleyman Efendi uzun saçlarıyla, örgülü zülüfleriyle ‘Saçlı Şeyh’ diye anılmıştır. Süleyman Efendi vakfın mütevelli azası olduğu için, Hacı Mustafa Efendi’nin vefatından sonra bir başkasının değil de Hatip Hasan Efendi’nin Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-hatibi olması gerektiğini söyleyerek, Hatip Efendi’nin imametine yardımcı olur. O esnada camiden çalınarak Çarşı Camiine götürülen Kur’an-ı Kerim ile Lihye-i Saadeti’i çalanları buldurtup, emanetlerin tekrar Şeyh Hamid-i Veli Camiine iadesini sağlar. Saçlı Şeyh’in evinin Karabaş Hüseyin Efendi diye anılan ahfaddan birinin evi olduğu ve içinde bir kabir bulunduğu nakledilir. Saçlı Şeyh buraya kimseyi oturtmaz, üzerine de bir şey serdirtmez. Bir gün Darende’ye bir seyyah gelir. Şeyhle sohbeti esnasında, Hu Dede denilen mevkiden her Perşembe günü bir zatın geldiğini, ondan haberi olup olmadığını sorar. Şeyh de ona durumu bildiğini söyler. ‘Hu Dede’ diye bilinen mevkide ashabdan üç zatın kabrinin bulunduğu nakledilir. Halveti tarikatının son halkalarından biri olan Süleyman Efendi şeyhlik makamındadır. Şeyhli sülalesinin adeti vechile yeşil sarık sardığı, cüppe ve şalvar giydiği evlatları tarafından nakledilir. Ömrünün son günlerinde Süleyman Efendi, bir yere gidecek olan Hatip Efendi’yi seferden döndürür, “gitmemesini, salı günü vefat edeceğini” söyler. “Cenazemi yıka, defnet, yerime yerleştir. Sonra nereye gidersen git.” Der ve yüz mecidiyesini Hatip Efendi’ye emanet ederek, ellisini evlatlarına kalan elli mecidiyeyi de cenazesine katılan fakirlere dağıtmasını vasiyet eder. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Darende, Malatya
Medi Şeyh Türbesi

Medi Şeyh Türbesi

Malatya – Darende – Güdül Darende’ye 10 km. uzaklıkta Tohma çayı ile Darende Malatya yolu arasında yeralan Medi Şeyh türbesi iki bölümden oluşur. Külliyede mescit üzeri düz dam, türbe ise Horasan harçla yapılı kubbe biçimindedir. Külliyenin kitabesi yoktur. Türbede yatan zatın tabiinden olduğu ve mücahit olarak geldiği ve burada kaldığı söylenir. Darende’ye 1300 yılında gelmiştir. Medine’den geldiği için Medi Şeyh olarak anılır. Bulunduğu köyün adı da Medişeyh (Karşıyaka) dır. Medine-i Münevvere’den, Anadolu’nun İslamlaşması için, İslam ordularının Anadolu’ya yaptıkları seferlerine katıldığı ve burada şehit düştüğü kabul edilir. Medine’den gelmiş olması ve Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in temiz neslini temsil etmesi açısından ayrı bir hürmet gösterilmektedir. Medişeyh Türbesi’nin yeniden inşâsı Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından gerçekleştirilmiştir. Yapının orijinalinde kerpiç ve ahşap malzeme kullanılmış iken, yenilenen binada taş malzemeden faydalanılmıştır. Mimari ve estetik bakımdan orijinal olan yeni binanın projesi, Yüksek Mimar-Mühendis Yücel Sarı tarafından hazırlanmıştır. Yeni inşâ edilen külliye; türbe ve camii kısmı olmak üzere iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Lojman ve müştemilatı mevcuttur. Hâlen her türlü bakım ve onarım hizmetleri, merkezi Darende’de bulunan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından yapılmaktadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Darende, Malatya

İsmail Dede – Arguvan

Malatya – Arguvan – Karahöyük köyü Karahöyük köyünün Bemere mezraasında İsmail Dede’nin türbesi bulunmaktadır. Bu türbe aynı zamanda sarılık ocağıdır. Sarılık hastalığına yakalananların burayı ziyaret etmekle iyileşeceğine inanılır. Bemere mezraasında Hıdır Baba’nın türbesi ile İsmail Dede türbesi, köyün içinde ise Hatuncicim türbesi bulunmaktadır. Türbelerin taşları Mezirme tarafından hayvanlarla taşınarak inşa edildiği söylenmektedir. Hatuncicim türbesinin içinde Ali Ağa ve oğlu Kemal’e ait mezarlar vardır. Anlatılır ki, Osmanlı döneminde Karahüyük’ten aşar vergisini Maksut Bey toplarmış. Daha sonra Ali Ağa tarafından toplanmaya devam edilmiş. Ali Ağa, Osmanlıya yakınlığından dolayı gerek otoritesi ile gerekse mal varlığı ile köyün yönetiminde, üretiminde önemli rol oynamıştır. Harput sancağı ile görüşmeye gittiği bir dönemde burada öldürülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Arguvan, Malatya
Arapkirli  Ömer Nurani Baba

Arapkirli Ömer Nurani Baba

Malatya – Arapkir – Çobanlı caddesi sonundaki Mezarlıkta Şıhlar mahallesinin Tekke mevkiinde Şeyh Ömer Baba ‘nın türbesi bulunmaktadır. Nakşibendi tarikatına mensup Şeyh Ömer Baba’ nın doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir. Terzi Baba diye bilinen Muhammed Vehbi Hayyat Erzincânî Hazretleri’nin (1780-1847) talebelerindendir. İnsanlara irşad hizmetinde bulunması için şeyhi tarafından Arapkir’e gönderilir. Arapkirli Ömer Baba önceleri çok zengin olup bir paşanın kız kardeşi ile evlidir. Her şeyini İslam için harcar. Kendisi fakir bir hale düşer. Geçimini sağlamak için işlettiği bir değirmeni vardır. Anlatılır ki, değirmeni çalıştırdığı sıralarda, bir gün su kesik olduğundan değirmen taşı dönmez. Buğday öğütmek iste-yenler çaresiz suyun gelmesini beklemektedir. Uzun zaman su gelmeyince buğday sahipleri, “Baba ekmek yok, çocuklar aç. Bize bir çare bul!”, derler. Bunun üzerine Ömer Baba değirmenin koca taşının yanına yaklaşır. Allahü Teala’ya yalvarıp eliyle taşın dönmesini işaret ederek, taşa doğru üfürür. Koca taş onun kerametiyle birdenbire gürültülü bir sesle dönmeye başlar ve buğdayları öğütür. Bu kerameti karşısında yöre halkı onu sever, hürmet gösterir, sözlerini sohbetlerini can kulağı ile dinlerler. Kövengli Hacı Ömer Hüdayi Baba (1821-1905), onun en meşhur talebesi ve halifesidir. Kövengli’nin şeyhine mürid olması şöyle anlatılır. Bir gece rüya âleminde kendisine: —Bu kadar zaman maddi paşalık yaptın. Biraz da manevi paşalık yapsan, olmaz mı, diye hitap edilir. Kövengli derhal Terzi Baba’nın dergahına gider, rüyasını anlatır, intisap etmek istediğini söyler. Terzi Baba Hazretleri: —Evladım, senin nasibin halifemiz Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretlerindedir. Var ona git, der. Bunun üzerine askerlik görevinden istifa edip Arapkir’in yollarına düşer. Şiddetli bir kışın hüküm sürmesi, onu yolundan bir an bile döndürmez. Nihayet Arapkir’e varıp Ömer Baba’ya intisap eder. Kövengli Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri senelerce Ömer Nurani Baba’nın sohbetlerine devam edip hizmetinde bulunur. Onun feyiz ve himmetinden ziyadesiyle istifade eder, teveccühüne nail olur. Hacı Ömer Hüdai Baba günlerden bir gün şeyhini ziyaret etmek maksadıyla Arapkir’e gider. Yanına da şeyhine hediye etmek üzere bir çuval dolusu pamuk alır. Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretleri, vaktiyle zengin bir tüccar iken her şeyini Allah yoluna sarf edip zaruret içine düşmüştür. O sıralarda, Ali Rıza Paşa’nın kardeşi olan hanımının çıkrık eğirerek ürettiği iplikleri satmak suretiyle geçinmektedir. Bunun için pamuk almasını isteyerek onu bir hayli sıkıntıda bırakmıştır. Tam bu sırada şeyhinin kapısına gelen Hüdai Baba, onların konuşmasının bitmesi için uzun süre bekler. Sonra dayanamayarak kapıyı vurur ve içeri girer, hediyesini takdim eder. -Evladım, o çuvalındaki nedir? -Efendim, belki lazım olur diye bir miktar pamuk getirdim, der. Arapkirli Ömer Nurani Baba , “Ya Ömer’im, sen Hızır mıydın ki, bana böyle yetiştin”, deyip müridine teveccühte bulunur ve bir nazar eder. O teveccühün neşesiyle kendinden geçen Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri, Peygamberlerin cümlesiyle görüşüp Hazreti Peygamber Efendimizle pirinç pilavı yediğini görür. Hazreti Peygamberimizin dua ve iltifatlarına mazhar olur. Nice ali mertebeleri kat eder. O anı Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri şöyle anlatır. “Bana öyle bir hal oldu ki, efendim beni 124 bin peygamberin ruhaniyetiyle bir anda görüştürdü. Cümlesi saçlıydı. Kiminin saçı sırtına, kimininki beline, kimininki de topuklarına kadar uzanıyordu. Sadece Hazreti İbrahim Aleyhisselam ve Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin saçları kısa idi.” Hacı Ömer Hüdâî Baba Hazretleri bu hadiseden sonra bir müddet daha şeyhi Arapkirli Ömer Nurani Baba’ya hizmette bulunur. Günlerden bir gün yine şeyhini görmek için Arapkir’e gider. Fakat şeyhi ona kapıyı açmaz. Ne kadar ısrar etse de çare olmaz. —Evlad, senin burada nasibin kalmadı. Git kendine başka bir yer bul. — Hayır, Efendim, benim kapım bu eşiktir. Buradan başka bir yere gidemem. Hüdai Baba, şeyhinin eşiğine kapanır, yalvarır, yakarır. Bu hale dayanamayan Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretleri onu içeri alıp der ki, “Evlad, artık benim sana yapabileceğim bir şey yoktur. Ben seni getirebileceğim yere kadar getirdim. Buradan öteye seni ancak Dede Osman Avni Baba Hazretleri götürür. Artık var git nasibini Urfa’da ara.” Böylece onun, Meşâyıh-ı Kadiriye’den Dede Osman Avni Baba Hazretlerine gitmesi gerektiğini, geri kalan manevî tahsilinin onun tarafından ikmal edileceğini işaret ve tavsiyede bulunur. Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri bu tavsiye üzerine derhal Urfa’nın yolunu tutar. Urfa’da ise Dede Osman Avni Baba Hazretleri Hüdai Baba ‘nın gelmesini beklemektedir. Dede Osman Avni Baba Hazretleri kendisine hizmet eden müridi alarak Arapkir tarafındaki kapılardan birinde beklemeye başlar. Müridine de “şu tipte birisi gelecek; onu bana haber ver”, der. Nihayet beklenen kişi karşıdan görünür. Dede Efendi ayağa kalkarak, “Ömer”, diye seslenir. Hüdai Baba iltifat etmez. Bunun üzerine Dede Efendi, “ Ömer Nurani Baba ‘nın dediğini unuttun mu?”, der. Bu sözü duyan Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri gelip Dede Osman Avni Baba Hazretlerinin elini öper ve teslim olur. Not : Seyyid Dede Osman Avni Baba (ks) Urfa’da yetişen büyük mütefekkir ve mutasavıflardandır. Hayatını Urfa’da Mevlid-i Halil Dergahında, insanları irşad ile geçirmiştir. 1883 yılında vefat eden Dede Efendi (ks), cedlerinin de bulunduğu Hz.İbrahim (as) Dergahının avlusundaki küçük kabristana defn olunmuştur. Dede Efendi’nin (ks) adları tesbit edilebilen üç halifesi vardır. Bunlar, Urfa’lı Halil Hafız (ks), Adıyamanlı Mustafa (ks) ve Kövenk’li Hacı Ömer Hüdayi’dir (ks). Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Arapgir, Malatya
Kanlı Türbe

Kanlı Türbe

Malatya – Meydanbaşı mahallesinde mezarlık içinde yer alır. Kare planlı olup baldaken tarzındaki türbenin beşik tonozlu mumyalığında düzgün kesme taş, ayaklarda bir kesme taş, üç sıra tuğla, kemer ve kubbesinde ise sadece tuğla kullanılmıştır. Bugün restorasyonu ile birlikte çevre düzenlemesi de yapılmış olan türbenin kitabesi mevcut değildir. Bununla birlikte, XII. yüzyıl sonları ile XIII. yüzyılın başlarında inşa edilmiş olduğu tahmin edilen eser, tipik bir Selçuklu kümbeti biçimindedir. Zemin katında kıble duvarı üzerinde boya ile sıva üzerine yazılmış kitabesi okunamayacak kadar bozulmuştur. Asıl mezar zemin katta olup kime ait olduğu hakkında bilgi yoktur. Halk arasında, kümbette kullanılan “kanlı” kelimesinin, yapılış amacından ayrı olarak Osmanlı döneminde suçluları idam etmekte kullanılan bir sehpa olarak kullanılmasından ileri geldiği söylenmektedir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Malatya
Şeyh Muhammed Bağdede

Şeyh Muhammed Bağdede

Adana – Yüreğir – Yamaçlı ………..

📍 Yüreğir, Adana

Saimbeyli Evliyaları

1297 / 1881 tarihli Adana Salnamesinde Hacin (Saimbeyli) yöresinde yaşamış olan evliyaların isimleri Bozoğlan Dede , Ağbedir Dede , Mürsel Dede ve Gülevin Dede olarak zikredilmiştir. Bunlardan başka kayıtlarda ismi bulunmayan, Saimbeyli ile Himmetdede arasında Hasan Dede adında bir ziyaret de bulunmaktadır. Yaptığımız çalışmalar sonunda Bozoğlan Dede’nin Çeralan köyünde medfun olduğu, Ağbedir Dede’nin kabrinin Kandil Dağı üzerinde bulunduğu belirlenmiştir. Mürsel Dede’nin kabrinin ise Saimbeyli ile Eyüplü Köyü arasında yer alan bir dağın tepesinde bulunduğu tespit edilmiştir. Gülevin Dede’nin mezarının nerede olduğu yapılan tüm araştırmalara rağmen bulunamamıştır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir ..

📍 Saimbeyli, Adana

Feke Türbeleri

Bursa – Yıldırım’daki Yıldırım Beyazıt Külliyesi içerisinde 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesi Feke Kazası Bölümünde isimleri zikr edilen Ahmed Dede ‘nin Gökçeli ‘de, Hacı İbrahim Baba ‘nın Havadan nahiyesinde, olduğu bildirilmektedir. Ayrıca yöre halkından aldığımız bilgilere göre Yahya Dede ‘nin Kızılyer Köyünde, Kılıçlı Ali Hoca isimli bir zatın da Kozan istikametinden Feke’ye giderken 10. kilometrede bir çam ağacının altında mezarının bulunduğu ve buranın da halk tarafından ziyaret edildiği bilinmektedir. Tesbit edebildiğimiz diğer türbeler şunlardır. Balta Mezarı Hacet dede Türbesi Hacı Hattat Dede Kara Ahmet Ziyareti Mennah Ziyareti Süphan Dede Yusin tepesi Ziyareti Yusuf Dede Türbesi Ziyaret Tepesi – Feke – Kayadibi Ziyaret Tepesi – Feke – Çandırlar Ziyaret Tepesi – Feke – Paşalı Köyü Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Feke, Adana

Ziyaret Tepesi Ziyareti – Paşalı Köyü

Adana – Feke – Paşalı Köyü Ziyaret Tepesi mezarı Adana İli Feke İlçesi Paşalı Köyündedir. Halk türbeyi bahar ve yaz aylarında ziyaret eder ve kurban keserler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. 1922 yılı Eylül ayında yani Kurtuluş Savaşı zamanında türbeden batıya doğru top atıldığı duyulduğu rivayet edilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana
Süphan Dede Türbesi

Süphan Dede Türbesi

Adana – Feke – Süphan Dere köyünde Süphan Dedenin mezarı Adana İli Feke İlçesi Süphandere Köyündedir. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Süphan Dede’nin yaşadığı dönem hakkında da bilgi yoktur. Yalnız başı kesilen yatırın, başının yuvarlanarak bugün türbenin olduğu yere yuvarlanarak geldiği söylenir. Türbenin yanında Süphandere adında bir çay bulunmaktadır. Süphan Dede’nin türbesinin yanında ise suyu tuzlu, buharı acı bir su kaynamaktadır. Halk Süphan Dede’ye akıl ve ruh hastalıklarından medet ummak amacıyla gelmektedir. Türbenin yanından çıkan suyun buharından teneffüs eden akıl hastaların şifa bulacağına inanılır. Ayrıca toprağın suyunun da sıtma hastalarına iyi geldiği söylenmektedir. Türbenin batısında bulunan tepede, bir taşın üzerinde Süphan Dede’nin başı kesilir. Süphan Dede’nin kesilen başı “Süphanallah” diye seslenerek yuvarlanır ve bugün türbesinin yapıldığı yere kadar gelir. Bu yüzden türbenin yanında bulunan çaya Süphandere, yatıra ise Süphan Dede denmektedir. Süphandere olarak bilinen yer eskiden kervanların geçiş yaptığı bir bölgedir. Süphan Dede ismindeki şahısın bir kervanı varmış. Yine başında bulunduğu kervanla bölgeden geçen Süphan Dede’nin kervanını eşkıyalar çevirir ve soymak isterler. Eşkıyalara direnen Süphan Dede’nin başı, onlardan birinin kılıç darbesi ile kesilir. Kesilen başı “Süphanallah, Süphanallah diyerek mezarının olduğu yere kadar yuvarlanarak gelir. Kesik başın durduğu yere türbe yapılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana

Nuhlu Ziyareti

Adana – Karaisalı – Nuhlu Köyü Adana İli Karaisalı İlçesi Nuhlu Köyünün girişinde türbesi vardır. Nuhlu Ziyaretinde kimin yattığı konusunda veya bir velinin medfun olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin üstü açıktır. Ziyaretin olduğu tepenin yola bakan eteğinde bir çeşme bulunmaktadır. Yöre halkı tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Karaisalı, Adana

Kara Ahmet Ziyareti

Adana – Feke – Kırıkuşağı Köyünde Kara Ahmet Ziyareti Adana İli Feke İlçesi Kırıkuşağı Köyündedir. Mezar ve su ziyaretgâhıdır. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Kara Ahmet hükümdar Dakyanus döneminde korkudan dağa kaçmış, buradaki bir mağaraya yerleşmiş ve burada ölmüş. Kurak mevsimlerde yağmur duasına çıkılmaktadır. Buradan alınan toprak, su ıslatıldığında yağmur yağdığına inanılmaktadır. Mağaradaki suyla yıkanan sıtmalı kadınların iyileştiği rivayet edilir. Hükümdar Dakyanus’un zulmünden kaçan Kara Ahmet dağa çıkar ve bir mağarada yaşamaya başlar, sonra da bu mağarada ölür. Mağaradan çıkan suyun şifalı olduğu söylenir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana

Gümülek Dağı Ziyareti

Adana – Tufanbeyli – Bolatpınarı ile şar köyü arasında Adana İli Tufanbeyli İlçesi Bolatpınarı ile Şar Köyleri arasında bulunan baca biçiminde ve üzerinde bir kale kalıntısının bulunduğu yerdedir. Gümülek Dağı ziyaretinde Eshaf-ı Kef’deki yedi uyurlardan üç kardeşin mezarının burada olduğuna inanılır. Gümülek Dağında bulunan kalenin gözetleme kulesi olduğu söylenmektedir. Burada bulunan mezarların orada olan askerlerin mezarları olduğu söylenmektedir. Gözetleme kulesinin Hitit veya Roma döneminden kaldığı düşünülmektedir. Etrafta ayrıca su kemerleri de bulunması ve başka yapı kalıntılarının olması buranın defineciler tarafından talan edilmesine sebep olmuştur. Aydaş çocuk için Gümülek’e gidilir. (Aydaş Çocuk: Gelişimini tamamlayamayan çocuklara verilen addır. Aydaş Aşı: Çocuğu sağlıklı olan ailelerden habersiz odunluklarından odun alınır. Bu odunların ateşinde dövme pilav pişirilir. Komşular davet edilir, Aydaş Aşı’na. Onlar da birer odun atarlar ve aşın suyuyla çocuk yıkanır. Kırk taş kazana atılır, her gelen kazana odun atar ve bu suyla çocuk yıkanır. Zayıf çocuk mezara götürülüp toprağına yatırılır, ağlarsa iyileşeceğine, ağlamazsa toprağı istediğine ve öleceğine inanılır.) Konuşamayan ve yürüyemeyen çocukların iyi olması için Gümülek’e gidilir. Çocuğu olamayanlar Gümülek Dağındaki mağaraya giderler, buradaki kayalara ip bağlarlar, ipin ucuna da çöp bağlarlar. Eğer çöp sallanırsa çocuklarının olacağına inanırlar. Mağara içinde bir kayadan suyun şifalı olduğu söylenir. Suyun romatizmalı hastalara ve bel ağrısına iyi geldiği söylenmektedir. Yağmur duası için dağdaki türbeye ve mağaraya ziyarete gidilir. Ziyarete da adak olarak, kurban kesilir ve yağmur duası edilir. Dağda bulunan mağarada kayaların arasında bir pınar vardır. Suyu azdır ama ne kadar içilirse içilsin su bitmez. Bu suyu kötü niyetli kişiler göremiyor. Bu suyun yanında eskiden bir mermer direk bulunurmuş. Bu direği yeri gelir on kişi elele tutuşup kucaklayamazmış. Gün gelir bir kişi kucaklar ve dileklerinin olacağına inanılırmış. Bir gün Bozgüney Köyünden bir kişi altın bulmak amacıyla direği yerinden sökmüş ve kısa zamanda ölmüş. O günden beri köyünde düzenli olarak her yıl iki trafik kazası olurmuş. Köylüler bu kazaları bu direğin yerinden oynatılarak düzenin değişmesi olarak yorumlarmış. Bu dağda yatanların iyi kişiler olduğuna inanılmaktadır. Ramazan ayında iftar vakti buradan top atışının yapıldığı söylenmektedir. Dedebeli’nden de cevap gelirmiş. Buranın adı bu topların güm seslerinden dolayı Gümülek olarak söylenegelmiştir. Dağın girişinde bulunan ardıç ağacını Bolatpınar’lı bir köylü kestiği günden beri dağdan top sesi gelmemektedir… Hz. Ali savaşırken bu dağa gelmiştir. Atının ayak izi bir kayanın üzerinde bugüne kadar gelmiştir. Bu izler mağaranın ağzında bulunan iki adet soytaşın (Çok büyük düz taş) üzerinde yer almaktadır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Tufanbeyli, Adana

Göldüğünde Ziyareti – Karaisalı – Etekli Köyü

Adana – Karaisalı – Etekli köyü Türbe Adana ili Karaisalı İlçesi Etekli Köyü Erkeğin Mahallesinin kuzeydoğusunda türbesi vardır. Yerel halkın Dede Mezarı olarak da andığı türbede medfun bulunan şahıs hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk ziyaret edilen türbe yakının uykuya yatılır. Çocuğu olmayan kadınlar, genç kızlar türbeyi ziyaret ederler ve adak adarlar. Uyku için Perşembe günü, gündüz vakti yatılmaktadır. Rüyada dileklerinin olup olmayacağı belli olmaktadır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Karaisalı, Adana
Dedebeli Dağı Ziyareti

Dedebeli Dağı Ziyareti

Adana – Tufanbbeyli – Tozlu Köyü Adana İli Tufanbeyli İlçesi Tozlu Köyünün yukarısında Tahtacı dağlarının yüksekliğinin azaldığı yerde büyük kayada bulunan mağaradır. Burada biri susuz, diğerinde ise bir kaynağın olduğu iki mağara bulunmaktadır. Dedebeli Dağı ile Gümülek Dağı karşılıklı olarak birbirini görmektedir. Eski İstanbul-Bağdat kervan yolunun buradan geçtiği ve burada mola verdikleri söylenmektedir. Susuz olan mağaranın içinde bulunan mezarlarda yatanların kim olduğu bilinmemektedir ve sadece “Dedeler” denilmektedir. Daha çok sulu mağara ziyaret edilmektedir. Dedebeli ’nde yatanlardan birisinin Kayseri’deki Melik Gazi’nin abisi olduğu da rivayet edilir. Mağara içinde taş duvarlı bir çukur ve mağara önünde ise horasan sıvası ile yapılmış üç mezar yeri vardır. Defineciler tarafından mezarlar tahrip edilmiştir. Yağmur duası için bu ziyarete gidilir. Ziyarete gidilir, kurban kesilir ve yağmur duası edilir. Kayanın yanında zaman zaman toplanan suya kısmet parası atılmaktadır. Topluca ender olarak ziyaret edilen bu yerde adaklar kesilir, bezler bağlanır. Yatırın etrafında sürüsü ile dolaşan çoban ses duyuyor. Dede yatanı rahatsız etmeyin diye ses verir. Bu ses üzerine ziyarete dönüşür. Bu yatırın olduğu yerde sesler duyulmakta, ışıklar görülmektedir. Yatırın olduğu yerden Gümülek Dağının olduğu yere ışık yansıdığı, ender olarak top seslerinin duyulduğu söylenmektedir. Dedebeli Ziyaretinin suyundan yararlanmak isteyen kötü niyetli kişilere akmadığı burayı ziyaret edenler tarafından söylenmektedir. Çıkan bu su şifa amacıyla içilir. Dedebeli Dağının eteklerinde yedi yılda bir kaplıca suyu çıkmaktadır. Bu suyun ilk çıktığı anda renginin ayrana benzemesinden dolayı yöre halkı tarafından ayranlı çıkak olarak adlandırılır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in su çıkan kayanın yanında konakladığına inanılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Tufanbeyli, Adana

Gırış Hoca Ziyareti

Adana – Aladağ Gırış Hoca Türbesi Adana’nın Aladağ İlçesindedir. Gırış Hoca’ya Eriş Hoca da denmektedir. Ermiş bir veli olarak bilinir. Gırış Hoca ziyareti sadece dua okumak için yapılır. Ziyaret herhangi bir medet ummak amacıyla yapılmaz. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Adana

Bozoğlan Ziyareti

Adana – Tufanbeyli -Doğanlı Köyü Adana İli Tufanbeyli İlçesi Doğanlı Köyündedir. Yöresel ziyaret yerlerinden biri olan Bozoğlan hakkında bilgimiz yoktur.

📍 Tufanbeyli, Adana

Balta Mezarı – Feke – Yerebakan Köyü

Adana – Feke – Yerebakan köyü Balta Mezarı kabri Adana İli Feke İlçesi Yerebakan Köyündedir. Halk Balta Mezarı’nı kurak havalarda yağmur duası için ziyaret ederler. Kurtuluş Savaşında düşman üstüne top atıldığı rivayet edilir. Yerebakan köyünün güneyinde yaşlı bir karı koca yaşarmış. Bu karı koca ufacık topraklarında tohumu toprağa sererler, az sayıdaki keçilerini toprak üzerinde gezdiririler, sonra da keklikler yemesinler diye üzerini kalbur ile örterlermiş. Bu ekim sonunda ellerine çok az buğday geçermiş. İhtiyar adamın bir âdeti varmış. Misafiri olmadan yemek yemezmiş. Bir gün harman yerinde buğdaylarını topluyormuş. Acıkmış ama yanına kimse gelmediği için tüm yemeği olan bir çöreği yiyemiyormuş. Aradan birkaç gün geçmiş, harman toplanmış, yaşlı adam eve dönmeye hazırlanıyormuş. Tam buğdayı alıp evine dönerken, uzaktan ihtiyar bir yolcunun geldiğini görmüş. Hemen çöreğini suda yumuşatıp, yolcu ile paylaşıp yemeğe başlamış. İhtiyar yolcunun yemeği bitince kalkmış ve uzaklaşmış. Ardında harman yeri hareketlenmiş ve buğday taşmaya başlamış. Yaşlı adam, yolcunun peşinden koşup taşan buğdayı nasıl durduracağını sormuş. Yolcu “Elinin tersi ile toplayıver” demiş. Böylece buğdayın taşması durmuş. Yolcu ihtiyar, köyün yakınına gelince bu sefer yayık ayranı yapan yaşlı kadın yolcuyu çevirip ona ayran ikram etmiş. Yolcu ayranı içip ortadan kaybolmuş ama, yayıktan ayran akmaya devam etmiş. Kadın tüm kaplarını ayranla doldurmuş ama, ayran gelmeye devam etmiş. Kadın başından geçenleri, ihtiyar adamla paylaşıyor. Adam şöyle diyor: “Üç gün içinde ölürsem, beni şu sedirin dibine gömün. Ben öldükten sonra mezarımın başında yeşil bir kuş öterse kırk arşın etrafımı kurtarırım. Eğer kuş gelip ötmezse yalnız kendimi kurtarırım” diyor. İhtiyar adam üç gün içinde ölüyor ve mezarını yeşil bir kuş ziyaret ediyor. Bunu duyan köylüler ölülerini uzak yakın demeden, Balta mezarlığı denilen bu yere gömmeye getiriyorlar. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana

Sait Dede Ziyareti

Adana – İsmailiye köyü Adana’nın İsmailiye Köyü’nde bulunan Sait Dede Türbesi köyün mezarlığının yanındadır. Türbe geniş bir odadan oluşmaktadır. Sait Dede’nin sandukası odanın ortasındadır. Odanın zemininde halı serilidir. Sait Dede’nin sandukasının üzerinde de yeşil örtü ve Türk Bayrağı serilidir. Sandukanın üzeri etrafı künnük/bahur yakılan kaplarla çevrilidir.Odanın duvarlarında kılıf içinde, sandukanın üzerinde ise açık vaziyette Kur’an-ı Kerim’ler vardır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Ceyhan, Adana

Sadık Sultan Türbesi

Adana – Karataş – Solaklı köyüne 2 km Sadık Sultan Ziyareti, Adana’nın Karataş ilçesi yolunda Solaklı Köyü ‘ne 2 km. Yakınlıktadır. Türbe, ağaçlar içindedir. Türbenin kapısı küçüktür, Bu kapıdan ziyaretçiler eğilerek girmektedir. Türbenin ortasında Sadık Sultan’ın heybetli bir sandukası vardır. Sandukanın üzerinde yeşil örtü vardır. Ziyaretin duvarlarında çeşitli elbiseler asılıdır. Bu elbiseler hastalıklardan, Sadık Sultan Ziyareti ‘nde kurtulduğuna inanan hastalara aittir. Elbiselerin yanı sıra saç bukleleri ve küçük beşikler de duvarın çeşitli yerlerinde asılı durumdadır. Saç bukleleri, adaklı çocuklara aittir. Çocuğu olmayan aileler, çocukları olursa saçını yedi yaşına kadar kesmeyeceklerini, yedi yaşına gelince burada keseceklerini adarlar. Kesilen saçı da duvara asarlar. Duvardaki asılı küçük beşikler de çocuğu olmayan kadınlar tarafından asılmıştır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Karataş, Adana

Adana Hz. Hızır Makamları

Adana – Mıdık Köyünde Hz, Hızır ‘ın Anadolu’daki makamlarından birisi de Mıdık Köyü’ndedir. Mıdık Köyü’ndeki, Hıdır Ziyareti , Hızır makamları içinde en büyük ve görkemlisidir. Çevre halkının ziyarete gösterdiği saygı, türbenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Köyün neredeyse tam ortasında olan ziyaret, büyük bir avlunun içerisindedir. Ziyaretin etrafı beton duvarlarla çevrilmiştir ve girişinde büyük bir demir kapı vardır. Bu büyük kapı avluya açılmaktadır. Avlunun sağ tarafı,. gelen ziyaretçilerin yemek yemesi oturması için düzenlenmiştir. Yağmur ve güneşten korumak için de o kısmın üstü örtülmüştür. Sol tarafta ise yemek pişirmek isteyenler için oda bulunmaktadır. Ziyaretin kendisi ise giriş kapısının tam karşısında avlunun diğer ucundadır. Ayrı bir demir parmaklı kapısı vardır. Ziyaretin binası avlu ve diğer odalarla karşılaştırılınca küçüktür. Hz.Hıdır’ın sandukası odanın sağ tarafındadır. Sanduka yeşil örtü ve Türk Bayrağı ile örtülüdür. Üzerinde de sayfası açık Kur’an’lar vardır. Etrafında oturup ibadet etmek için minderler dayanmak için yastıklar vardır. Hz. Hıdır Ziyaret ‘ inde uyumak yasaktır. Bu yasağın yanında, bir kaç yasak daha vardır. Yasaklar kapının üstünde asılıdır. Bu asılı yazıda ziyareti avludan ayıran demir kapıdan sonra ayakkabı ile gezmek, yemek yemek, mum yakmak yasaktır, denmektedir. Ziyaretin içi ve dışı bu yasakların etkisiyle çok temizdir. Hz.Hıdır Türbes inin ilk yapılışı hakkında sözlü kaynaklarda bilgi bulunamamıştır. Köyün en yaşlı insanları bile türbenin orada hep olduğunu söylemektedirler. Türbe büyük bir bakım ve onarımdan 1982 yılında geçmiştir. Türbeyi Niyazi Baykam onartmıştır. Daha önceden türbe tahtadan, oldukça eskii ve bakımsızmış. 1982’deki onarımdan sonra türbe bugünkü halini almış. Bugün türbenin onarımı ve gereksinimi için gereken paralar türbenin içindeki yardım kutusundan, ziyareti bilen inanan kişilerden en çok da türbeyi yeniden yaptıran Niyazi Baykam’dan sağlanmaktadır. Adana – Karşıyaka mah 1 Hz.Hıdır Türbesi Adana’nın Karşıyaka Mahallesi’ndedir. Adana, Karataş yolundan Adana Devlet Hastanesi’ni geçince sağ taraftan girilen Seyhan Mahallesi yolunda 1057 Sokak’tadır. Adana – Karşıyaka mah 2 Hz.Hıdır (Hızır) ‘ın öümsüz olduğuna ve dolaştığına inanıldığı için nur indiği , dede görüldüğü söylenen yerlere yapılan türbelere Hz. Hıdır Türbesi denmiştir. Bu yüzden Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Hıdır’ın makamı vardır. Adana’da Hz.Hıdır ‘ın en az 5 tane makamı vardır. Karşıyaka’ da aynı sokakta 2 tane Hıdır türbesi vardır. Ziyaret, Adana’nın Seyhan Mahallesi 1057 Sokak’taki arkası portakal bahçesi olan evlerin birindedir. Hz. Hıdır Türbesi portakal bahçesinin köşesine yapılmış üstü çinkoyla kaplanmış baraka biçiminde bir türbedir. Türbenin ortasına konulmuş iki sanduka vardır. Bu sandukalardan birisi Hz, Hıdır ‘a, diğeri ise yanına gelebilecek arkadaş için yaptırılmıştır. Sandukaların etrafıysa gelen ziyaretçilerin oturması için minderlerle çevrilmiş durumdadır. Adana – Hadırlı Köyü Adana ili Seyhan İlçesi Hadırlı Köyünde köye çok yakın makamı vardır. Hz. Hıdır Kimdir: Hz. Hızır olarak da bilinen Hz. Hıdır, Musa peygamber döneminde yaşamış bir veli veya bir peygamber olarak bilinmektedir. Kuran’da ismi açıkça geçmeyen ama “kullarımızdan bir kul” olarak belirtilen kişin Hz. Hıdır olduğu söylenmektedir. Hz. Hıdır zamanında yaşadığı kurak yerin yemyeşil olması sebebi ile 6 Mayıs günü İlyas peygamber ile buluşmasının simgesi olan Hıdırellez Günü bahar bayramının başlangıcı olarak kutlanır. Darda olanların yardımına koşması ile bilinen Hz. Hıdır’ın Türkiye’de birçok makamı vardır. Hızır gibi yetişmek deyimi, bu inançtan gelir. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Hz. Hıdır ziyaretleri makamdır. Bu makamlar genellikle ya rüyasında veya geceleri mezarın olduğu yere veya herhangi bir yere nur indiğini görürler. Nur inen yere türbe inşası yapılır. Çevresindeki kişileri de bu inanca dahil ederler ve türbe yapılır. Rüyayı gören kişi rüyada gördüğü kişinin nurunun hangi veliye ait olduğunu göremezse, bu kişinin Hz. Hıdır olduğuna delalettir ve onun makamı yapılır. Ziyaretlerde yatan veya yattığı düşünülen kişiler canlıymış gibi kabul edilmektedir. Bu nedenle saygısızlık yapmamak amacıyla ziyarette sandukanın bulunduğu odada uyunmamaktadır. Uyuyan kişi yarı ölü olur yaptığını bilmez inancı, bilmeden bile olsa kişinin uyurken yapacağı saygısızlığı baştan önlemiş olmaktadır. Hz. Hıdır türbesinin yanında bulunan ağaçların, Kadir Gecelerinde sabaha kadar namaz kıldığına inanılır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Adana
Şeyh Derviş Türbesi

Şeyh Derviş Türbesi

Adana – Karşıyaka Semtinde Kanara yakınında set üzerinde Derviş Hoca Ziyareti Adana’nın Karşıyaka Semtinde, Kanara yakınında set üzerindedir. Ziyaret, portakal bahçelerinin arasındadır. Ziyaretin geniş bir bahçesi vardır. Bu bahçenin içinde çok yaşlı ağaçlar vardır. Ziyaret bahçesinin bir tarafı yemek pişirmek için yapılmış ocaklara ayrılmıştır. Yemek yapmak için gerekli malzemelerin (tencere, tabak, kaşık, yağ, tuz, vb.) konduğu bir de oda vardır. Derviş Hoca ‘nın mezarının bulunduğu oda bahçenin ortasındadır. Odanın içinde, Derviş Hoca’nın sandukası vardır. Sandukanın üstü yeşil örtü ve Türk Bayrağıyla örtülüdür. Bunların üstünde de açık bırakılmış 4-5 Kur’an vardır. Sandukanın etrafı, yere serilmiş halının üstünde ziyaretçilerin oturmaları için hazırlanmış minderler ve yastıklarla çevrilmiştir. Derviş Hoca Ziyareti ‘nin içinde uyumak yasaktır. Ziyaretin duvarında Türk Bayrakları ve adak saçaklan asılıdır. Derviş Hoca hakkında yazılı kaynaklarda bilgi olmadığından ve sözlü kaynaklarda da bu konuyla ilgili bilgi bulunmadığından, ziyaretin isminin nereden geldiği bilinmemektedir. Muhtemelen Derviş , ziyarette yatan kişinin ismidir, mezarı da, türbe haline gelince Derviş Hoca olarak anılmıştır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana
Yedi kardeşler Türbesi

Yedi kardeşler Türbesi

Adana – Seyhan Mıdık köyü Akkapı Mezarlığı yanında Yedi Kardeşler olarak bilinen ziyaret Adana ‘nın Mıdık Köyü yolu üzerinde, Akkapı Mezarlığı ‘nın yanındadır. Etrafı tüm bahçe olan ziyaretin büyük bir avlusu vardır. Bu avlunun girişinin soluna düşen tarafta 7 tane mezarın olduğu bir mezarlık vardır. Girişin karşısında ise tek odalı bir bina vardır. Bu binada Şeyh Yusuf El-Hakim, Şeyh Aburrahman El-Halabi, Şeyh Ul-Kalia El-Hakim’in mezarları vardır. Yedi Kardeşler’in mezarları, bahçede gömülüdür. Şeyh Yusuf El Hakim ile Şeyh Abdurrahman El-Halebi, Şeyh Ul-Kalia ElHakim’in mezarının bulunduğu türbe yeni yapılmış bir binadır. Bu türbeye, etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş sahanlıktan sonra girilmektedir. Kapının tam karşısında odanın ortasında birbirine birleşik iki mezar vardır. Üstleri yeşil örtü ve Türk bayrağı ile örtülmüş, üzerlerine sayfaları açık Kur’an’lar konulmuş, bu mezarların birinin taşında şeyh Yusuf El-Hakim(Hicri : 640) yazmakta, diğerinin taşında ise Şeyh Abdurrahman El-Halabi Şeyh Ul-Kalia El-Hakim yazmaktadır. Sandukaların etrafı minderler ve yastıklarla çevrilidir. Oturup dua ederken ya da uyumak için, bu minderler ve yastıklar kullanılmaktadır. Bir köşede de yorganlar yığıli bulunmaktadır. Ziyarette ziyaretçilerin bağışlarının toplandığı çelik bir kasa bulunmaktadır. Bu bağışlardan toplanan paralar ziyaretin giderleri için kullanılmaktadır. 1989’a kadar topraktan yapılmış eski bir bina olan türbe 1989’da bugünkü haline getirilmiştir. Türbeyi, çok hasta olan bir kadın yaptırmıştır. Kadının kanserden bütün vücudu çalışmaz hale gelmiş, doktorlar çok az bir ömrü kalmış olduğunu söylemişler. Bunun üzerine kadın ölmeden önce bir hayır yapmak istemiş. En uygun olarak da, bakımsız bir ziyareti yeniden yaptırmak olduğunu düşünmüş . Bu kararı gerçekleştirmek için çevresinde bildiği binası eski olan ziyaretleri tespit etmiş. Bu ziyaretlerin ismini ayrı ayrı kağıtlara yazıp katlamış , üç kez isim çekip hangi ziyaret üç kez üst üste çıkarsa onun türbesini yaptırmaya karar vermiş. Yaptığı üç çekilişte de Yedi Kardeşler Ziyareti’nin adı çıkmış , Böylece ziyareti yaptırmış Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana
Bursalı Mehmed Tahir Efendi

Bursalı Mehmed Tahir Efendi

İstanbul – Aziz Mahmud Hüdai camii haziresinde 1861’de Bursa’da doğan Mehmed Tahir Bursa belediye katibi Rifat Bey’in oğludur. Tahsiline büyük babasının ailece yerleştiği Bursa’da başladı. Mülkiye Rüşdiyesi’ni bitirince 1875’te Bursa Askerî İdâdisi’ne verildi. Rüşdiyede okurken ayrıca Haraççıoğlu Medresesine devam ederek Niğdeli Hoca Ali Efendi’den hususî dersler aldı. Mehmed Tahir’in edebî ve tarihî kültür kazanmasında, tasavvuf, tarih ve edebiyatla uğraştığı gibi bir divançe teşkil edecek kadar da şiirleri bulunan babasının önemli tesiri olmuştur. Bursalı Tahir bu yıllarda tasavvufa merak sarmaya başlamış, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye gönül bağlamıştı. 1880 Eylülünde Harbiye’ye giren Mehmed Tahir, Harbiye yıllarında İbnü’l-Arabî ve tasavvuf sevgisi daha da artmış, Cuma tatillerinde İstanbul tekkelerini dolaşır ve kendisine bir mürşid ararken Tıbyânü vesâili’l-Hakâik müellifi Harîrîzâde’yi tanıyarak onun temsil ettiği Melâmiliği seçmişti. Ancak vefatı nedeniyle mürşidiyle münasebeti iki yıl sürdü. 1883 yılında Manastır Askerî Rüşdiyesi coğrafya hocalığına tayin edilen Mehmed Tahir, Melâmilik yolundaki faaliyet ve temasları ile çevreye kendisini tanıtmıştı. Harîrîzâde’nin vefatından sonra Manastır’a gelişinin ilk yıllarında mürşidinin şeyhi Muhammed Nûru’l-Arabî’yi Usturumca’da ziyaret ederek ona biat etti. İki yıl sonra ondan icazet aldı. Şeyhinin vefatı sırasında bölgede Melâmiliğin önde gelen bir siması idi. Manastır’da bulunduğu yıllarda geçmişteki mutasavvıflardan başlayıp şair ve âlimleri de içine alan biyografi ve bibliyografya çalışmalarına başlayan Bursalı Tahir, kendisini ileride meydana getireceği büyük eseri Osmanlı Müellifleri’ne götüren ilk adımını risâle ve kitapçıklarla bir bir ortaya koymaya başlamıştı. Risâle çapında kitapçıklar çıkarmasının yanı sıra araştırmalarını Sırât-ı Müstakim, Sebîlürreşâd, Cerîde-i Sûfiyye gibi çeşitli mecmualarda yayımlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Partisi’nden bir dönem Bursa milletvekilliği yapan Bursalı Tahir, hayatını Türklüğün ilim, fikir ve sanatta yetiştirdiklerini araştırıp tanıtmaya adamış ve bir devir kendisini “Türklerin en büyük kitâbiyât âlimi”, “Osmanlılar’ın yegâne kitâbiyât mütehassısı” diye yüceltmiştir. İlim dünyasına başta biyografi ve bibliyografya olmak üzere pek çok eser kazandırmış velûd bir yazardır. Bu sahada yazılan eserleri şunlardır: 1. Osmanlı Müellifleri I,II,III (İstanbul 1924) 2. Türklerin İlim ve Fünûna Hizmetleri (İstanbul 1314) 3. Terceme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (İstanbul 1316) 4. Hacı Bayrâm-ı Velî (İstanbul 1925) 5. Kibâr-ı Meşâyih ve Ulemâdan On İki Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1316) 6. Meşâyih-i Osmâniyye’den Sekiz Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1318) 7. Ulemâ-yı Osmâniyye’den Altı Zâtın Terceme-i Hâli (İstanbul 1321) 8. Müverrihîn-i Osmâniyye’den Âlî ve Kâtib Çelebî’nin Terceme-i Halleri (Selânik 1322) 9. Kâtib Çelebi (İstanbul 1331). 10. Aydın Vilâyetine Mensub Meşâyih, Ulemâ, Şuarâ, Müverrihîn ve Etibbânın Terâcim-i Ahvâli (İzmir 1324) 11. Delîlü’t-tefâsir. İlm-i Tefsîr ve Müfredât-ı Kur’ân’a Dâir Ma’lumât-ı İcmâliyye (İstanbul 1324) 12. Ahlâk Kitaplarımız (İstanbul 1325) 13. Müntehabât-ı Mesâri’ ve Ebyât (İstanbul 1328) 14. Nazar-ı İslam’da Fakr (İstanbul 1330) 15. Mevlânâ eş-Şeyh İsmail Hakkı el-Celvetî (Kuddise Sırruhû) Hazretlerinin Muhtasaran Terceme-i Halleriyle Matbû ve Gayr-i Matbû Âsârını Hâvî Risâledir (İstanbul 1329) 16. Siyâsete Müteallik Âsâr-ı İslâmiyye (İstanbul 1332) 17. Menâkıb-ı Harb (İstanbul 1333) 18. İdâre-i Osmâniyye Zamânında Yetişen Kırım Müellifleri (İstanbul 1335) Basılmamış Eserleri: 1. Menâkıb-ı Şeyh Hâce Muhammed Nûru’l-Arabî ve Beyân-ı Melâmet ve Ahvâl-i Melâmiyye (Konya Mevlânâ Müzesi, Sıdkı Hüseyin Dede Kitapları, nr. 1067) 2. Manastır’a Mensûb Meşâyih, Ulemâ ve Şuarânın Terâcim-i Ahvâli 3. Mecmûa-i Tâhir 4. Hasaneyn Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 5. Fezâil-i İmâm-ı Ali Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 6. İmâm Suyûtî’nin el-Ehâdisü’ş-Şerîfe fi’s-Saltanati’l-Münîfe risâlesinin tercümesi. 7. Mecmûa-i Durûb-i Emsâl-i Arabiyye ve Fârisiyy e Melâmilikte şeyhlik derecesine yükselen Mehmed Tahir, Melâmî çevrelerde manevi nüfuzunu hayatı boyunca korumuştur. Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi altında iken 28 Ekim 1925’te vefat etmiş ve ertesi gün ikindi namazından sonra Üsküdar’da Azîz Mahmud Hüdâyî Dergâhı haziresinde toprağa verilmiştir. İlim çevreleri tarafından terkedilip son zamanlarda kendi köşesinde unutulmuş bir adam gibi yaşayan ve birkaç ilan şeklindeki haber dışında günün gazetelerinde ölüm haberine yer bile verilmeyen Bursalı Tahir’in mezarı taşsız kalmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

📍 İstanbul
Ahmed Hüsameddin Rükkali

Ahmed Hüsameddin Rükkali

Ahmed Hüsameddin Efendi, 1264/ 1848’de Dağıstan’ın Rükkâl köyünde doğmuştur. Babası, Nakşibendî-Müceddidî Şeyhlerinden Seyyid Mehmed Said er-Rükkâli’dir. Babasından ve Medine’de Şeyh Halil Hamdi eş-Şirvânî’den hilâfet almış, Seferihisar’da bir tekke ve bir medrese kurup bir müddet ikamet ettikten sonra Bursa’ya gelmiştir. Maksem civarında Kalenderî Mescidi’nin bulunduğu sokakta bir tekke inşa etmiş, zamanla Balıkesir ve Bandırma civarına halifeler de göndermiştir. II. Abdülhamid tarafından Trablusgarb’a sürülmüş, bu arada tekke medreseye dönüştürülmüş ve Hamidiye Medresesi adını almıştır. Sürgün dönüşü, 1343/1925’te İstanbul’da vefat etmiştir. Nakşî olan şeyh, pek çok eser kaleme almış, fakat bu eserlerin büyük bir bölümü yanmıştır. Tekkede meşihat önce Buhara Dergâhı postnişini Hafız Emin Efendi tarafından, Emin Efendi’nin, babasının yerine Buhara Dergâhı’na aslen tayininden sonra da biraderi Yusuf Efendi tarafından idare edilmiştir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

📍 İstanbul

Harmancık Türbeleri

Bursa – Harmancık İlçesindeki Türbeler Demir Kaynak Dede ( Hoban Dede ) Yeri: Hobandanisment Köyü’nün 1,5 km kadar güneydoğusunda, düz tarlaların arasında, eski mezarlık içinde yer almaktadır. Dede, Harmancık’a baglı Gülözü, Nalbant ve Hobandanisment köylerinin ortasında bir yerde bulunduğundan bu köyler dedeye sahip çıkmaktadır. Dede sahibi denilen aile Hobandanisment köyünde oturduğu için dede de bu köye ait kabul edilmektedir. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen dedelerden birisi olduğu için uygulamalardaki zenginlik, kendisini önemli ölçüde belli etmektedir. Felçliler, yürüyemeyen, konuşamayan ve gelisimi problemli olan çocuklar, eli titreyenler, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalarla hayvanı hastalananlar bu mekâna gelmekte ya da getirilmektedir. Türbeye cumartesi günleri sabahtan gelmek önemli kabul edilmektedir. Dedeler Dedesi’ nde olduğu gibi Hoban Dede için de Dede Sahibi denilen bir kisi bulunmaktadır ve gelenler mutlaka o kisiye uğrayarak hasta olan hayvanları ise bir miktar tuz alarak gitmektedirler. Eğer ihtiyaçları giderilirse tekrar dedeye gelerek adaklarını dede sahibine bırakmaktadırlar. Dedede yapılanlar diğer dedelerde yapılanlarla benzerlikler gösterse de birtakım farklılıklar mevcuttur. Burada yapılanlar; hastayı yatırın bulunduğu alanda yalnız bırakma, içeride namaz kılma, kabrin ya da türbenin etrafını yedi kez ihlâs ya da Ayet el- Kürsi okuyarak dönme, üzerindeki bir giysi ya da giysinin bir parçasını türbenin tavanına asma ve türbede para ve yiyecek (gözleme, seker, yumurta) bırakma salgın hastalığa yakalanmışsa dede sahibine tuz götürme ve ondan ayrıca tuz alarak hayvanlara yedirme ve mutlaka bir tavuk ya da küçükbas bir hayvanı adama en çok bilinen uygulamalardır. Hatıp Kızı Türbesi Harmancık Çakmak Köyünün 2 km. kadar güneyinde, köyü ilçeye bağlayan yolun hemen kenarındadır. Yoldan geçerken rahatlıkla görülebilmektedir. Bir bayana aittir ve yörenin en değişik uygulamalarına sahne olan bir dededir. Onun Orhaneli’ne bağlı Sırıl Köyü’nde türbesi bulunan Kurtçu Mehmet Efendi’nin hanımı olduğu söylenmektedir. Ama bunun doğru olma ihtimali yoktur. Sadece iki kabrin bulunduğu alanlar uzak mesafeden birbirini görebilecek konumda bulunmaktadır. Mezarlık Dedesi Harmancık Akpınar Köyünün 500 m. Kadar güneyinde, köy mezarlığı içindedir. Dedeye hıdrellezde ve yağmur duası için gidilmektedir. Yörede en değisik uygulamalardan birisi de bu dede de yapılmaktadır. Dedenin kabrinin yanında sürekli iki adet yuvarlak tas bulundurulmaktadır. Bu taslar, yağmur duası yapılacağı zaman alınarak suyu bol olan bir çeşme aharına konulmaktadır yani taslar ıslatılmaktadır. Şayet yağmur yağarsa taşlar bir dahaki yağmur duasında kullanılmak üzere alındığı yere konulmaktadır. Ayrıca insanlar çesitli hacetleri için de bu dedeye gelmekte ve dualar ederek mezarın etrafında dönerek başucundaki ağaca çaput bağlayıp ayrılmaktadırlar Fidan Ana Harmancık’ın Harmanakalan Köyü’nün Türbe Mahallesi’nde bulunmaktadır. Yörenin tamamında bulunan birkaç kadın dededen birisi de “Fidan Ana” adıyla tanınan türbedir. Özellikle kadınlar tarafından oldukça rağbet gören ve diğer türbe ve yatırlarda görülmeyen değişik bir uygulamanın yapıldığı bir türbe konumundadır. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

📍 Harmancık, Bursa
Şeker Hoca

Şeker Hoca

Bursa – Nalbant oğlu mah şeker hoca camii Nalbantoğlu Mahallesi’nde, Şeker Hoca Caddesi üzerinde yer alan cami, Yıldırım Bayezid devri eserlerindendir. Caminin yaptıranı olarak bilinen Şeker Hoca hakkında çok fazla bilgi yoktur. Ancak oğlunun bir ara bu camide imam olduğu söylenir. Halk arasında Şeker Hoca olarak anılan Seyyid Ali’ye ait türbe, caminin güneyinde yer almaktadır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Gülşah Hatun Türbesi

Gülşah Hatun Türbesi

Bursa – Muradiye Külliyesi Muradiye Külliyesi’nin en küçük ve mütevazı yapısı olan türbe, Fatih Sultan Mehmed’in eşi ve Şehzade Mustafa’nın annesi olan Gülşah Sultan (öl. 1487) tarafından ölmeden önce inşa ettirilmiştir. Kare plânlıdır. Kubbe içeriden baklava motifleri veren bir kuşağa, dıştan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Girişteki küçük revakın iki yanında mihrabiyeler bulunmaktadır. G ülşah Sultan ’ın yanındaki sandukanın II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ali’ye ait olduğu bilinse de, son yapılan çalışmalarda, 20 Ocak 1523 (3 Rebiyüevvel 929) tarihli Bursa Kadı Sicilleri’ne göre Kamerşah Sultan’a ait olduğu tespit edilmiştir. Türbenin iç duvarlarında yer yer sade kalem işleri mevcuttur. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Hatice Sultan Türbesi

Hatice Sultan Türbesi

Bursa – Çekirge Semtinde kükürtlü kaplıcası nın doğusunda Çekirge Semtinde Kükürtlü Kaplıcası’nın hemen doğusunda yer alan türbe II. Bayezid’in kızı ve Vezir Kara Mustafa Paşa’nın eşi Hatice Sultan adına oğlu Bursa Subaşısı Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri, sekiz köşeli kasnak üzerine oturan kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. 1844 yılına değin üzeri kiremitli çatı iken daha sonra kubbe yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Doğlu Baba ( Dolu Baba )

Doğlu Baba ( Dolu Baba )

Bursa – Uludağ yolu üzerinde, Doğlu baba mevkiinde Mezarı Uludağ yolu üzerinde, Doğlu Baba adıyla anılan mevkidedir. Alperen vasıflı sufi bir kişiliğe sahip olan Doğlu Baba’nın Bursa’nın fethine katılarak askerlere ayran dağıttığı rivayet olunur. Bundan ötürü kendisi ‘Doğlu Baba’ olarak anılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Barak Fakih Türbesi

Barak Fakih Türbesi

Bursa – Kestel ilçesi Barakfakih mahallesinde Kestel ilçesi Barakfakih Mahallesi’nde yer alan mezar, alperen gazilerden Barak Fakih’e aittir. Bursa’nın fethinden sonra buraya gelerek yerleşmiştir. Aynı yere Hıdır Gazi tarafından bir tekke yaptırılarak gelip geçenlere hizmet vermiştir. Hicri 807 tarihli tekkenin vakfiyesi Molla Fenâri tarafından imzalanmıştır. 1563 yılında Karakadı oğlu Bâlî Çelebi tarafından yaptırılan cami, yakın zamanda yıkılarak yenilenmiştir. Ordunun özellikle doğu seferlerinde uğrak yeri haline gelmesinden ötürü köy birçok kereler bazı vergilerden ve katkı paylarından muaf tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Baykoca Bey

Baykoca Bey

İnegöl – Hamzabey köyü Türbe, Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Bay Hoca’ya aittir. Bay Hoca, Osmanlı kumandanlarındandır. Hamzabey Köyü yöresinin alınmasında yararlılık göstermiş değerli bir askerdir.Halk onu “Bay Hoca” olarak bilmektedir. Bay Hoca’ nın türbesi aslında sıradan bir mezardır. Bay Hoca’yla ilgili kutlama törenleri her yılın Mayıs ayının ilk haftasında yapılmaktadır. Kutlamanın amacı Bay Hoca’yı anmak, ilkbaharın gelişinden duyulan sevinci insanlarla birlikte paylaşmaktadır. Kutlama masraflarını tüm köy halkı karşılamaktadır. Köy muhtarı çevre köyler ile İnegöl halkını önceden törene çağırır. Davetliler Bay Hoca’nın mezarı çevresinde toplanır. Tören mevlit, dua, toplu yemek ve eğlenceler biçiminde yapılır. Yemekte etli pilav sunulur. İkindiden sonra herkes evine döner. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa
Erzurum Türbeleri

Erzurum Türbeleri

Ali Baba Türbesi Narmanlı Mahallesinde bulunan Ali Baba Türbesi XV. Yüzyılda yapılmıştır. Günümüze harap bir halde gelen türbenin mimari üslubu ve planı kesinlik kazanamamıştır. Temel kalıntılarına göre, sekizgen planlı ve kesme taştan olduğu anlaşılmaktadır. Kerpiçli Veli Baba Veli Efendi veya Veli Baba (Kerpiççi Veli Baba) Erzurumlu Kadiri Şeyhidir. 18. Yüzyıl sonu ile 19. Yüzyıl başlarında hayat sürmüştür. Evi ve dergahının bu günkü Bosna-Hersek Caddesinde Dört Güllü Çeşme karşısında Kitapçılara ait arsanın yerinde olduğu anlatılır. Vefat ettiğinde Havuzbaşında, bu günkü Üniversite Rektörlük evinin bulunduğu yere defin edilir. Bilahare şehir düzenlemesi sırasında kabri oradan alınarak yakınları ve devlet nezaretinde başka bir yere nakil edilir. Aile mensuplarının Erzurum’dan Antalya’ya göç etmiş ve gidişlerinde Veli Efendiye ait dergahtaki eşyalarını da birlikte götürmüş olduğu nakledilir. Halk arasında Veli Efendi ile ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Erzurum’da kuraklık olur. Halk yağmur duasına birkaç kez çıkar. Bir defasında Müftü Efendiyi de alıp götürmek istediklerinde, müftü Veli Efendiyi de almalarını söyler. Yanına gelenlere tembihinde, bu zatı muhterem kerpiç dökerek satıp tekkesinin ihtiyaçlarını görüyor. Zarar görmemesi için döktüğü kerpiçlerin karşılığının tekkeye ödenmesini ister. İstek yerine getirilerek yağmur duasına Veli Efendi de alınır. Dua sonrasında, şehir ve çevresinin gani bir şekilde yağmurla ihya olduğu, anlatılır. Kırklar Türbesi Kırklar Türbesi Kırklar Türbesi, iç kalede Tepsi minare ya da yeni ismiyle Saat Kulesinin doğusunda kare şeklinde duvarlarla çevrilerek muhafaza altına alınmıştır. Üstü açıktır. İçerisinde üç mezar vardır. Kitabeleri mevcut olmadığından burada yatanların kimler olduğu belli değildir. Eskiden üzeri örtülü iç içe iki gözlü bir yapıdan ibaretmiş, yıkılarak kaldırılmış ve bu hale getirilmiş olduğu, nakledilir. Burada bulunan zatların, Erzurum’un müdafaasında düşmanla çarpışarak şehit düşen askerler olduğu rivayet edilir. Bir başka rivayete göre ise, Erzurum’un fethi için yapılan muharebede, Kalenin fethi zorlaşır. İstişare sonucu kırk eren görev alır. Bunlara esir süsü verilerek, esir alınmışlar gibi kaleye yaklaşıp, kale kapılarını açtırmak ve bunların öncülüğünde kuvvetlerin kaleye girişini sağlamaktır. Kırklar kale kapısına yaklaşınca, durum düşman tarafından sezilir. İşte bu çarpışmalarda şehit olan kırklar burada yatmaktadır. Bayram Hoca Bayram Hoca Ocağı şehir merkezinde Topçuoğlu Mahallesinde Bezölçen Sokak’ta bulunan Bayram Hoca Ocağı , başağrısı çekenlerin, çocuk düşürenlerin, yel hastalığı geçirenleri ve benzeri rahatsızlıkları olanların uğradığı bir ziyaret yeri olup ocağı yönetenler Bayram Hocanın soyundan gelen kadınlardır

Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

erzurum – dutçu köyü Muhammed Zeki Has Hoca Efendi (1922-2004) Çat ilçesine bağlı Şeyhhasan köyünde dünyaya gelir. Soyu Hazreti Hüseyin’e ulaşır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi altı yedi yaşlarında ilim tahsiline başlayarak Fıkıh, Tefsir, Hadis, Nahiv, Sarf, Mantık, Usul ve Tasavvuf gibi derslerini babası Seyyid Molla Ahmet Efendiden alır. 20–25 yaşlarında Çat’ın Hacı Yusuf Bey köyüne imam olarak gönderilir. Hoca Efendi bu köyde medrese açılmasında öncü olur ve çok sayıda talebe yetişmesine vesile olur. M. Zeki Efendinin üçü kız, sekiz evladı vardır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi nin uyuma hali hariç hiç boş vakti olmaz. Allah (c.c.)’ı çok zikreder, Ümmeti Muhammed’e bol bol dua eder. Kendisini ziyarete gelen misafirlerinin bir müşkülatı olduğunda, misafir onu anlatmadan önce hoca Efendi o şahsın sıkıntısını dolaylı yollardan anlatır, akabinde dua ederler ve duasını alanların mutlaka fayda görmüş oldukları nakledilir. Ziyaretçilerine hep mütebessim olduğu nakledilir. Kendisi gayet mütevazi ve mütedeyyin bir hayat yaşamaktadır. Dünya nimetlerinden hiçbir şey onu çekmez, onlardan uzak durur. Sünneti Seniyyeye çok düşkündür. Geçmişine çok bağlı, değerlerinin kıymetini bilen bir Allah dostudur. Olduğu yerde kesinlikle televizyon açılmadığı gibi kapalı bir televizyonu bile görmek istemez. Erkeklerin bile başı açık dolaşmasını sevmez, olgun gördüklerine mizah yollu ima eder. Ona göre başı açık, kısa kollu gömlekle gezmek aklı başında insanların yapacakları iş değildir. Çoğuna da bunu söylemekten çekinmez. Memur olmayanların kravat takmaları da aynı gereksiz nahoş hallerden biridir. Ziyaretine gelen vatandaşlar yanına genellikle başını bir takkeyle örterek girerler. Bilmeyenlere de ikaz ettikleri olur. “Başını şu takkeyle ört istersen.”, der. Anlatılır ki, bir seferinde yanına bir grup insan ziyaretine gelir. Yanındakiler başını örter ama bir tanesi müftü olduğu için başını örtmez. Kimse de bir şey diyemez. İçeri girerler elini öpüp otururlar. Zeki Efendi garip garip müftü Efendinin açık başına bakmaktadır. Adını sorar, işini sorar. O da, “Müftüyüm Efendim”, der. Sonunda dayanamaz bir soru daha sorar. “Vah vah vah, sen hastamısan?”, Müftü Efendi. “Hayır, Hocam şükür bir şeyim yok.”, deyince, “Ya hasta değilsen sen başını niye örtmüyorsun?” deyiverir. Dış dünyadan ilişkisini kesmiş gibidir. Onun hayatı ibadet, taat ve dua ile geçer. Çok uzun dualar eder. Her gelen insana mutlaka dua eder, gönlünü hoş tutar. Yanına gelenlerin yanı sıra yolculuk sırasında da karşılaştığı herkesle mutlaka hal hatır sormakta ve dua etmektedir. Bu hale bindiği atı bile öylesine alışmıştır ki, başka birisinin o ata binmesi çok zordur. Abdulgafur Efendi bu konuyla ilgili bir anısını şöyle anlatır. Köyde kaldıkları dönemlerde genellikle seyahatleri at üzerinde olmaktadır. “Bir gün yakın bir köye acele gitmem gerekti. Benim atım başka yere gitmişti. Ben de Zeki Efendi nin atıyla gitmeye karar verdim. Köy yakındı, yarım saat ancak sürer sürmezdi. Atı eyerleyip yola çıktım, ama biraz sonra çıktığıma pişman olmaya başladım. Çünkü Zeki Efendinin atı karşıdan atlı olsun, yayan olsun birinin geldiğini görür görmez hemen duruyor ve bekliyordu. Alışmış ya hayvan, duracak, Zeki Efendi adama hal-hatır edecek, sonra uzun uzun dua edecek, ondan sonra at kendiliğinden yürümeye başlıyor. Kaç kişi karşıdan geldiyse, mutlaka duruyor ve dua edilmesini bekliyor. Ben daha karşıdaki yaklaşmadan ne kadar dehlesem de, o bildiğini okuyor, yavaşça duruyor ve dua etmemi bekliyordu. Nihayet yarım saat, bilemedin 40 dakikaya gidilecek yolu yaklaşık üç saatte zor vardım, bir daha da Zeki Efendinin atına asla binmedim.” Bazen onun bu hallerinden bahsedilince Abdulgafur Efendi’nin mizah yollu şöyle söylediği nakledilir. “Zeki Efendi sanki dünyaya biraz geç gelmiş bir zattır. Dünyaya 300 sene erken gelse, daha rahat yaşardı.” Zeki Efendinin bu münzevi, ilim ve irfan ile iç içe geçmiş olan hayatı ona abid, zahid ve ihlaslı bir kişilik kazandırır. Değişik halleri vardır. Zaman zaman kerametleri görünür. Hoca Efendinin döneminde askerlik dört yıldır ve teskereyi aldıktan 5-6 yıl sonra tekrar askere çağırılır. Zeki Efendi çağırıldığı zaman artık sakalı vardır. Gider birliğine teslim olur. Tabii olarak askerlikde sakal kabul edilmez, kesilmesi lazımdır. Fakat Zeki Efendi askere gelirken ne kadar gönüllü olsa da sakalının kesilmesine de o kadar gönülsüzdür ve hoşuna gitmez, kestirmek istemez. Fakat mecburen berbere gider. Berber sakalını kesmek ister fakat garip bir şey olur; makas, bir türlü kesmez, usturayı alır o da kesmez. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, bir türlü sakalını kesemezler. Berber korkar, telaşlanır. Etrafındakiler görenler hep şaşkındır. Durumu komutana iletirler, komutan gelir, tekrar denerler ama bir türlü kesemezler. Komutan durumu anlar ve kendilerine der ki, “Efendi burası asker ocağı, müsaade buyurun da berber sakalınızı kessin.” Böyle gönlünü yumuşakça alınca, Zeki Efendi tamam der, müsaade eder ve biraz önceki o kesmeyen makasla sakalını keserler. Tabi bu olay duyulur herkes onu tanır tanımayanlar da tanımak için ziyaretine gelir, uzaktan uzağa birbirlerine gösterirler. Zeki Efendi bu durumdan oldukça sıkılsa da yapacak bir şey yoktur. Birkaç gün sonra, her askere nöbet yazıldığı gibi Muhammed Zeki Has Hoca Efendi ye de nöbet yazılır. O nöbet zamanında vakit namazlarından bir vakit isabet eder. Hoca Efendi silahını nöbet yerinde yan tarafa koyar ve namazı eda etmeye başlar. Üç dört dakika sonra nöbetçi subay devriye atar. Bakar ki nöbetçi nöbet yerinde namaz kılıyor. Gelir ve yavaşça Hoca Efendinin silahını almak ister. Fakat bir türlü silahı yerinden kaldıramaz. Bir şaşkınlık yaşar ve hemen döner yazıcıya gider. Falan yerde nöbet tutan asker kim?, der. Adını soyadını alır, komutanının yanına gider. Bu askeri bana ver, der. Komutanı, “Niçin istiyorsun bu askeri.” der? Durumu anlatır, komutan da o subaya sakal hadisesini anlatıverir ve der ki, ben bu askeri sana vermem. Bir seferinde gene askerde böyle ilginç bir olay yaşanır. Bakırcı Hoca onun asker arkadaşıdır. Askere beraber gitmişlerdir. İlk önce Van’ın Başkale ilçesinde sıhhiye eğitimi alırlar, daha sonra Çaldıran’da dört yıllık askerliğini tamamlar. Zeki Efendi askerde iken bir subayın çocuğu çok hastalanmıştır. Çok uğraşmış doktorları gezdirmişler ama hasta bir türlü şifa bulamamıştır. Sonunda birisi der ki; “Bakın komutanım bir asker var, Peygamberimizin soyundan, duası çok keskin, ona okutsanız.” O da artık çaresiz kalınca okutur ve Allah (c.c) çocuğa şifa verir, iyileşir. Komutan da Zeki Efendiye tutar, biraz para verir. O parayı almak istemez, ama çekindiğinden bir şey de diyemez, kabul eder. Bir kağıt paradır verdiği, eline alır reddedemez. Ama çok rahatsızdır, para elinde dışarı çıkar, ne yapacağını bilmez bir haldedir. Daha önce de hiç yaptığı bir şey değildir. Tam o kararsızlık halinde yürürken birden bir esinti gelir ve elindeki parayı alır götürür. Zeki Efendi rüzgarda sürüklenen paranın ardı sıra bakar ve “Elhamdülillah demek ki nasip değilmiş.” der ve huzurla yoluna devam eder. Nevzat Bey o zaman yeni bir araba alır. Mercedes araba çok havalı durmaktadır. Erzurum’da o zaman Mercedes araba sayısı çok azdır. Nevzat Bey arabasını da çok sever. Yeni heves, gençlik ve heyecan. O arada Zeki Efendinin Erzurum’a geldiğini duyunca hem zatı ziyaret etmek hem de yeni arabasına dua ettirmek için Zeki Efendinin yanına giderler. Ziyaret eder, elini öpüp az sohbetten sonra Zeki Efendiye yeni arabasına dua ettirmek için ricada bulunur. Dışarı çıkarlar Mercedes kapının önünde ışıl ışıl durmaktadır. Nevzat Bey belki de arabasının güzelliği hakkında iltifatlar beklemektedir. Zeki Efendi bir arabaya bakar, bir Nevzat Bey’e bakar. Sonra da sorar. “Bu teneke! senin mi?” Milyarlık Mercedese teneke deyince Nevzat Bey bir tuhaf olur, bir an ne diyeceğini bilemez ve usulca, “Evet Efendim benim, bir dua buyurun.”, der Gururlanma noktasına gelen Nevzat Beyin nefsini kırmak adına, hemen ardından ikinci darbeyi indirmek için ikinci sualini sorar. “-Hele söyle, senin bu tenekeyi bu köyün girişine tek başına bıraksan, kendi başına gelip evi bulabilir mi?” Nevzat bey biraz da şaşkınlıkla, “-Hayır Efendim, gelemez.” Deyince Zeki Efendi gayet içten bir gülümseme ile, “-E bizim eşeği bıraksan gelir evi bulur.”, deyiverir. Anlatılır ki, uzun süren rahatsızlıklardan sonra Cumayı Cumartesine bağlayan gece durumu biraz daha ağırlaşır ve yoğun bir şekilde evrad, ezkar ve dualar okumaya başlar. En son karşıya bakar, sanki bir davete icabet etmek ister gibi, hafifçe toparlanır, kalkıp gitmek istermişçesine ve okuyarak tebessümle dünyasını değiştirir. Daha sonra zatın mübarek bedeni sabaha kadar beklerken kulak altlarından ve sakalının altından çok güzel bir koku gelmeye başlar. Abdest azaları belirgin bir şekilde pırıl pırıl parlamaya başlar. Ertesi gün cenaze namazını kardeşi Abdulgafur Has Hoca Efendi Lalapaşa Camiinde kıldırır. Namazın ardından merkeze bağlı Dutçu köyündeki Seyyidler Aile Mezarlığına defnedilir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Hacı Rasim Baba

Hacı Rasim Baba

erzurum – dutçu köyü Kadiri tarikatından üveysi meşrepli Rasim Baba (1908-1990) diye anılan Hacı Rasim Platin Hazretleri şehir merkezine 18 km. mesafede bulunan Uzunahmet köyünde dünyaya gelir. Babası Hüseyin Efendi annesi Hatice Hanımdır. Dedesi Yusuf Efendi Şam tarafından Tortum’a gelmiş ve burada imamlık görevi yapmıştır. Halk arasında alim, zahid bir zat olarak tanınan Yusuf Efendi daha sonra Uzunahmet köyüne geçerek burada imamlık görevini yürütür. Rasim Baba Hazretlerinin soyunun Peygamber Efendimiz’in (sav) amcası Hz. Abbas’a dayandığı nakledilir. Buna dair şecerelerin ceylan derisine yazılı olarak mevcut olduğu, fakat seferberlik yıllarında zayi olduğu söylenir. Seferberlik yıllarında Rasim Baba Hazretlerinin babası vefat eder. Uzunahmet’te uzun süre kaldıktan sonra annesi, kendisi ve iki kardeşiyle beraber Erzurum’un Kuloğlu Mahallesi’ne gelip yerleşirler. Yine o zamanlarda kardeşinin birisi esir olarak gider, diğer kardeşi Cemal Efendi, İstasyon Mahallesi’ne yerleşir. Rasim Baba , İbrahim Hakkı Hazretlerinin torunu ve Fehim Efendinin oğlu olan Şakir Efendi’den tarikat dersi alır. Bununla birlikte küçük yaştan beri Murat Paşa civarında, hamamın yanında bulunan Hacı Haşiizade Ali Efendi Hazretlerinin tekkesine sıkça gider, orada hizmet eder, zikrullaha katılır. Geçimini Erzincankapı’da bulunan küçük dükkanında eskicilikle, ayakkabı tamirciliği ile temin eder. Günlük nafakasını karşıladığında çalışmayı bırakıp evine ve evinin yanında bulunan dergahına çekilir. Yukarı Yoncalık Mahallesi Ali Ravi İlköğretim Okulunun karşısındaki evi ve yanındaki kendi dergahında yetmiş yıl irşat hizmeti verir. Hacı Faruk Efendi, Solakzade, Osman Bektaş, Hacı Halis Efendi gibi alimler Rasim Baba nın hiçbir ilim okumadan bu seviyede bir bilgiye sahip olmasına hayret ederler. Rasim Babanın bir özelliği de karşısındaki insanın ne düşündüğünü, söz ve fikirlerini, o kişiye hemen ifade etmesi, o insanları duygu yoğunluğuna sürüklemesidir. Rasim Baba ev halkına ve çevresine oturuşta, kalkışta, adap, mahrem ve namahremlik konusunda sünnete riayet edilmesini uyarır, bilhassa ibadet hususunda pür dikkattir. Nafile namazları ve çoğunlukla tespih namazını kılar ve kılınmasını ister. Dergahında hem cehri hem de hafi zikir yaptırır. Hacı Rasim Baba Erzurum’daki diğer tekkeleri de ayırmaz. Onları da her zaman ziyaret eder, sohbetlerinde, zikirlerinde bulunur. Vefatında Tuzcu köyündeki Hacı Haşıl Efendi Hazretlerinin bulunduğu kabristana defnedilir. Kendisinden kırk gün sonra kendisini çok seven halifesi Evrenili Yahya Baba Hazretleri onun ayrılığına dayanamayarak ardından ebedi aleme göçer. Rasim Babanın mezar taşında şunlar yazılıdır. Hu vel Baki El merhum el mağfur Kadiri tarikatı Meşayihi kiramın dan Üveysi kolu Halifelerinden Hacı Rasim Pilatin Ruhi için Fatiha H. 1326 (1908) –m.1990 Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Abdürrezzak Ali Efendi

Abdürrezzak Ali Efendi (1842-1907) Erzurum’da dünyaya gelir. Babası Erzurum Nakib-ul-eşrafından olup, seyyidlerden Gadayizade Muhammed Efendi dir. İlimde çok kuvvetli olduğundan, İlmi mahlasını kullanmaktadır. Abdürrezzak Efendi tahsil çağına gelince, ilk önce ağabeyi Muhammed Efendi’den okumaya başlar. 14 yaşından itibaren babası Muhammed Efendi’nin manevi terbiyesi altına girer. Aynı zamanda medreselerde okunan ilimleri de bitirerek İbrahim Paşa Medresesi müderrislerinden Solakzade Ahmed Tevfik Efendi ’den icazet alır. Tahsilini tamamladıktan sonra Ahmediyye Medresesinde ders okutmaya başlar. Abdürrezzak Ali Efendi , Tasavvuf yolunda da ilerlemek için bir mürşid-i kamilin talebesi olmak ister ve Şeyh Hakkı Erzurum’a gelince onun sohbetlerine devam eder. Şeyh Hakkı hazretlerinin vefatına kadar hizmetinde bulunur. Sonra tekrar talebe yetiştirmeye başlar. Tefsir ilminde çok derin alimdir. Ruhu’l Beyan Tefsiri’ni birkaç defa baştan sona talebelerine okutur. Babasının vefatından sonra Nakib-ul-eşraf olur. Erzurum’da ikamet eder, üç-dört senede bir Ramazan ayında İstanbul’a gider. Çeşitli camilerde vaaz ve nasihatlarda bulunur. Sümbül Sinan Efendinin manevi işareti ile kendisine ayrılan odada elli sene kalır ve ibadetle meşgul olur. Sözleri çok tesirlidir. Dinleyenler huzur bulmaktadır. Kimseye halifelik vermez. Erzurum’da vefat eder. Ali Efendinin Halal ve Haram Risalesi , Musavat-ı Aded-i Hurufat , Manzume-i Nüfus-ı Seb’a adlı eserleri yanında bir de Divan ’ı vardır. Hiçbirisi matbu değildir. Abdürrezzak Ali Efendi buyurmaktadır ki: “Kalbi Allahü tealanın sevgisi ile diri olanın ölümü hayattır. Kalbi nefsin arzuları ile ölmüş olanın hayatı ölüdür.” “Ölüm, ölmeden önce ölünüz, sırrına eren aşıklara rahmet, devlet, seadet, izzettir.” Abdürrezzak Ali Efendi, Allahü tealanın aşkı ile çok güzel şiirler söylemiştir. Bunlardan birisi: Cemalullaha olan aşık heva ile sivadan geç Karışma fi’l-i Hakka ey gönül çun-u-çiradan geç. Bekadan neş’edar ol bade-i tevhid ile ey dil Gönülden hazır ol Hakk’a heman mülk-i fenadan geç. Libas-ı fahri neyler came-i aşk aşıka kafi Aba-yı aşkı gey İlmi bütün daru devadan geç. Ey gönül erbab-ı caha etme arz-ı ihtiyaç Bab-ı Hak meftuh iken gayra ne lazım iltica Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Timurtaş Baba

Timurtaş Baba

erzurum – gürcükapı caddesi Habib Baba Türbesinde Timurtaş Bab a’nın ölüm yılı belli değildir. Kendisinin büyük velilerden olduğu, kitabesinde, “Sultan-ı Müellifinden ve Kut-bul arifin-gavs-ül vasilin (Gerçeğe, marifete ermiş olan kamillerin başı) Timurtaş Baba Hazretlerinin -Medfun-i Hak-i tırnak oldukları türbe-i şerifleriyle hem civarolan-Ehlullah ve sair şüheda ervah-ı şerifleri için fatiha. M.1844”, yazılı olan ifadelerden anlaşılmaktadır. Önceden bu türbenin adı Timurtaş Baba Türbesi olup Habib Baba ’nın defninden sonra Habib Baba türbesi ismiyle anılmaya başlar. Türbenin üst taraflarına kandil asmak için yapılan halkalardan dolayı günümüzde birçok kimse bu türbeyi Küpeli Baba türbesi olarak da bilmektedir. Türbe eski tarihlerde devlet ricali ve halkla birlikte ziyaret edilen bir makberedir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Şeyhülislam Abdülkerim Efendi

Edirne – Merkez – Sultan cami yakınındaki Sıbyan mektebinde Osmanlı Devleti şeyhülislâmlarından ve velî. Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1495 (H. 900) senesinde Edirne’de vefât etti. Sultan İkinci Murâd Hanın beylerinden Mehmed Ağa tarafından, esir edilen hıristiyan çocukları arasında Osmanlı başşehrine geldi. Yapılan zekâ testinde ilk derecelere girdi. Bunun üzerineMehmed Ağa tarafından Şehzâde Mehmed Çelebiye (Fâtih) hediye edildi. Abdülkerîm adını aldı. Sarayda İslâm terbiyesine göre yetiştirilip, Türkçe öğretildi. Arapça ve Farsçaya vâkıf oldu. Meşhûr âlim Alâeddîn Ali Tûsî’den ilim öğrendi. Molla Fenârî ‘nin oğlu Muhammed Şah Fenârî ve Alâeddîn Tûsî’nin talebesi olan Sinân-ı Acemî’nin ilminden istifâde etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. İstanbul’un fethinden önce bâzı medreselerde müderrislik yaptı. Fetihten sonra, İstanbul’da açılan medreselerden birine, daha sonra da Sahn-ı Semân medreselerine müderris tâyin edildi. Molla Abdülkerîm Efendi , güzel ahlâkı, cömertliği ve insanlara olan şefkat ve merhametiyle çok sevildi. Pekçok talebe yetiştirdi. Halktan ve devletin ileri gelenlerinden pekçok kimseye nasîhatlerde bulundu. Pekçok günahkârın tövbe edip sâlih amel işlemesine, birçok kâfirin müslüman olmasına vesîle oldu. Herkes tarafından sevildi ve hürmet gördü. Kitap yazmak için fazla vakit bulamayan Abdülkerîm Efendi , Sa’deddîn Teftâzânî’nin eserlerindenTelvîh’in baş kısmına ve Metâlî’ye hâşiyeler yazdı. Abdülkerîm Efendi 1488’de Molla Gürânî’ nin vefâtından sonra şeyhülislâm oldu. 1495 senesinde vefât edinceye kadar bu vazifede kaldı. Edirne’de Sultan Câmii yakınında yaptırmış olduğu sıbyan mektebinin bahçesinde defnedildi. KERÂMET VE MENKÎBELERİ GEL KEREM EYLE Fâtih Sultan Mehmed Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vildân anlatır: Birgün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden bahisle; “Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz.” dedim. Mahmûd Paşa da; “Evet, doğru söyledin.” dedi. Sonra; “MollaAbdülkerîm sizin Cennet’e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz?” diye sordum. Mahmûd Paşa şöyle anlattı: Cennet’e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kapıcıbaşısı iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sabah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi. Bir müddet sohbetten sonra, ayağa kalktı. Hürmet ve tâzimle kapıya kadar yolcu ederken, bana döndü ve; “Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip kötülüklerden sakınasın.” dedi. Ben de; “Buyurun.” dedim. Sözüne devâmla; “Elhamdülillah, ilim sâhibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geçmeden vezîrlik makâmına yükseleceğin âşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günah pisliklerinden temizlemeye gayret etmezsin. Vezîrlik makamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı Devletinin yüce dîvânı, temiz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o günah pisliklerine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp debelenme!” dedi. O bana bu nasîhatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk terledim. Hemen o ânda tövbe ettim ve onun bildirdiği doğru yoldan ayrılmadım. Bunları dinleyince ben de; “Gerçekten onu sevmek yalnız size değil, bize de vâcib oldu.” demekten kendimi alamadım.” KAYNAKLAR 1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.176 2) Devhat-ül-Meşâyıh; s.12 3) Tâc-ül-Tevârih (Ulemâ kısmı) 4) Kâmûs-ul-Â’lâm; c.4, s.3089 5) İlmiye Sâlnâmesi 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

📍 Edirne
Uzunköprü Evliyaları

Uzunköprü Evliyaları

Kum Baba Türbesi Uzunköprü yöresinin alınması sırasında şehit olan Serdengeçti Türk akıncısı. 1357. Kırk Erenler, serden geçti akıncılar, Rumeli’ne geçtiklerinde, atının heybesine kum doldurup, yakın savaşlarda düşman askerinin gözlerine hışımla kum atarak, onları iş görmez hale getirerek saf dışı eden bir yiğit varmış. Kum Baba diye anılır. Rivayete göre, bir gün arkadaşlarına demiş ki “ Din-i mübini İslâm’a bu yolda hizmet ettim, Heybedeki kumlarım nerede tükenirse bizimde vazifemiz orada bitecek” der. Son avuç kumunu da, Uzunköprü’nün bulunduğu yörede Kafirlerle yaptığı savaşta serptiğinde vade sona erip şehitlik şerbetini içer ve onu arkadaşları hemen oraya defnederler. Uzunköprü’de Kum Baba diye halen ziyaret edilir. Kum Baba ile ilgili Uzunköprü’de günümüze kadar halk arasında söylene gelen diğer bir (söylence) rivayet ise, Rumeli’ye geçen ilk kırk kişilik sal, karşıya geçmek üzere sahilden ayrılır. Sala binmeye yetişemeyen Kumbaba atından iner. Heybesini omzuna alır. Heybesinden tarlasına buğday eker gibi denizin üzerine kum serpmeye başlar. Denizde bir yol olur. Böylece Kum baba bu yol üzerinde yürüyerek, salla Rumeli’ye geçen arkadaşlarına yetişir. Kırk erenler arasında yeri olan serdengeçti, savaşçı, Türk Dervişi Kum baba Rumeli’nin fethinde Uzunköprü yöresinin alınışına kadar tüm savaşlara katılmış. Anabacı Türbesi Şehrin kurulmasından sonra Anadolu’nun muhtelif yerlerinden getirilen halkın arasında dul bir kadın ile kız kardeşi vardı. İsimleri bilinmeyen ve Ana-Bacı olarak tanınan bu iki hayır sever insan, o devirde hastaları birkisel yöntemlerle tedavi etmekteydi. İkinci Murat, gerek şehrin kurulumu gerekse köprü inşaatı sırasında hastalanan usta ve işçilerin tedavisinde önemli rol oynayan Ana-Bacı’nın yerleştikleri Kırkkavak köyünden Uzunköprü’ye getirilmelerini buyurdu. Ana 124,Bacı ise 110 yaşında vefat ettiği söylenmekte olup türbeleri günümüz Beyaz Saray parkının isimleri verilen Ana-Bacı Caddesinin köşesindedir. At Baba Uzunköprü ilçesinde Hıdırellez yeri mevkiinde AT Baba, yatırları vardır. Trakya’da Ehli Beyt yolu erkanına bağlı köy ve yerleşim merkezlerinde bir yatır veya bir yatırın izleri bulunmaktadır. Ethem Bey Yatırı Akıncı Subaylarından birine ait olduğuna inanılan türbe Ethemi çeşme mevkidedir. Gazi Mahmut Baba belediye parkındadır. Burada şehit düşen bir akıncı Komutanı olduğuna inanılmaktadır. Gül Baba İlçenin Muradiye mahallesindedir. Mehmet Dede Akıncı Erlerinden birine ait olduğuna inanılan türbe Aşcı oğlu mahallesindedir. Pardudar İbrahim Bey Akıncı Subaylarından birine ait olduğuna inanılan türbe Parpudar bayırın yanındaki yüksek bir tepededir. Sali Baba Habip Hoca mahallesinde bir şahsa ait olan evin bahçesindedir. Akıncı erlerinden birinin mezarı olduğu inanılmaktadır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Berkuka Baba

Berkuka Baba

edirne – Merkez – Berkuka sokak ……………

📍 Edirne
Şeyh Bedreddin Simavi

Şeyh Bedreddin Simavi

Ankara – Şeyh Bedreddin Simavi , Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi olarak 740/ 1339 ile 770/ 1368 arasında değişen tarihler gösterilmektedir. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hristiyan iken müslüman olan Melek Hatun’dur. Babasının mesleği nedeniyle “Simavna Kadısıoğlu” diye tanınmıştır. Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile birlikte buraya yerleşmiştir. Şeyh Bedreddin , ilk eğitimine babasının yanında başlamış, daha sonralan Şahidi adlı bir hocadan ders almış, Mevlana Yusuf’tan sarf ve nahiv okumuştur. “Koca Efendi” diye meşhur Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Musa Çelebi’nin Sultan I. Bayezid’in refakatinde Edirne’ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi’den ders almaya başlamış ve bu arada Mevlana Yusuf’un yanında fıkıh öğrenimine de devam etmiştir. Altı ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmümin’in oğlu Müeyyed ile birlikte bir yıl süre ile Bursa Kaplıcaları Medresesi’nde yine Koca Efendi’nin derslerini takip etmiş ve bu üç öğrenci Bursa’dan Konya’ya giderek orada Mevlana Feyzullah’tan mantık ve astronomi dersleri almışlardır. Bir sene sonra Musa Çelebi Semerkand’a giderek Uluğ Bey’in astronomi hocası olurken Bedreddin Simavi ve Müeyyed 783 / 1381’de Şam’a gitmiş, ancak veba salgını nedeniyle Kudüs’e dönerek Mescid-i Aksa’da İbnü’l-Hacer Askalani’den hadis okumuşlardır. Sonraları Türk Beyi Ali Keşmiri’nin himayesinde Kahire’ye gitmişler ve onun verdiği yemekte yapılan ilmi sohbet sırasında orada bulunan Şah Mantıki, Bedreddin Simavi ‘yi çok beğenmiş, bunun üzerine Bedreddin Simavi kendisinin en gözde öğrencisi olmuştur. 785/ 1383’te Hac için Mekke’ye gider. Şah, Bedreddin Simavi ‘yi de yanında götürmüştür. Mısır sultanı Berkuk, Bedreddin’in başarısını öğrenmiş, bunun üzerine oğluna ders vermesi için kendisini saraya davet etmiştir. Bedreddin, üç yıl bu görevde kalmıştır. Sultan Berkuk, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedreddin Simavi’nin tartışmalardaki başarılarından memnun kalmış ve Bedreddin’i cariyelerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem ile evlendirmiştir. Bu evlilik onun ilmi ve fikri hayatında bir dönüm noktası olmuş, baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufi sohbetler üzerine tasavvufun aleyhinde iken tavrını değiştirerek Şeyh Hüseyin Ahlati ‘ye intisab etmiştir. Bir süre sonra hastalanan Bedreddin Simavi doğuya bir geziye çıkmıştır. 805-806/ 1402-1403 yıllarında Tebriz’e giderek Timur’un otağında İranlı alimlerle yaptığı tartışmalarda Timur’un ilgisini çeken Şeyh Bedreddin , daha sonra Kahire’ye geçmiş, şeyhinin gözetimi altında çilesini tamamlamış ve onun vefatı üzerine şeyhlik makamına geçmiştir. Diğer şeyhlerle arası açılınca Edirne’ye dönmeye karar vermiş, Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya’ya gelmiştir. Daha sonra Tire’ye geçmiş, isyan hareketlerinin ileri gelenlerinden Börklüce Mustafa ile tanışmıştır. Şeyh Bedreddin , bu arada Sakız adasının Hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine adaya gitmiş, rivayete göre onun Müslümanlığı benimseyerek müridleri arasına kalmasını sağlamıştır. Bir süre sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçerek burada bir başka isyan hareketinin elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanışmış, akabinde Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne’ye vararak ana-babasına kavuşmuştur. Kaynaklar, onun Bursa’dan Edirne’ye yola çıkıp, Gelibolu ve Seyyid Kavağı’ndan geçip Koğar Dağı’na geldiğinde, kendisini hısım ve akrabalarının karşıladığını, o gece Malkara’da kaldığını ve burada birçok kimsenin kendisine biat ettiğini, oradan Edime’ye gelip ata ve anasını sağ bulduğunu, anası ile birlikte birçok kadının yine kendisinden inabet aldığını ve şeyhin o sene Edime’de kaldığını belirtmektedir. Şehzadeler mücadelesi sırasında Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi üzerine Şeyh Bedreddin kazaskerliğe tayin edilmiş ve aktif olarak siyasi hayata atılmıştır. Musa Çelebi’nin kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 816 / 1413’te Şeyh Bedreddin ailesi ile birlikte İznik’e sürgün edilmiştir. Kendisine bin akçe maaş bağlanmış, fakat bu durumu kabulenmeyerek siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçmiştir. Börklüce Mustafayı Aydın ve civarında propaganda faaliyetleri için görevlendirmiş ve Börklüce, Aydın ve Karaburun’da binlerce taraftar toplamıştır. Ancak onun bu faaliyetleri nedeniyle kendisinin sorumlu tutulacağından kaygılanan ve bu gelişmelerin isyan hareketi başlatma imkanı hazırladığını düşünen Şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelen 819/1416’da İznik’ten kaçmayı başarmış, Kastamonu’ya giderek İsfendiyar Bey’e sığınmıştır. Tatar iline ulaşmak niyetinde iken bu amacına ulaşamamış, bunun üzerine Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli’ye geçmiştir. Önce Zağra, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman’a gitmiş ve buraya yerleşmiştir. Burada taraftarları oldukça hızlı bir şekilde artmıştır. Bu üç isyancının başarılarından endişelenen Sultan Mehmed, Şeyh’in üzerine büyük bir kuvvet göndermiştir. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal bozguna uğratılmış, şeyhin adamları dağıtılarak, Şeyh esir alınmıştır. Sultan’ın emriyle bir heyet kurularak Şeyh yargılanmıştır. Bu heyet Şeyh’in, malı ve ailesi korunmak şartıyla idamına karar vermiştir. Heyet üyelerinden Mevlana Haydar Acemi tarafından açıklanan bu kararın isabetli olduğunu bizzat şeyhin de kabul ettiği nakledilmektedir. Bu fetva üzerine Şeyh Bedreddin 823/ 1420’de Serez’de idam edilmiş ve burada defnedilmiştir. 1924’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi uyarınca Türkiye’ye gelen göçmenlerin İstanbul’a getirdikleri şeyhin kemikleri muhtelif yerlerde saklandıktan sonra, 1961’de Sultan Mahmud’un Divan yolu’ndaki türbesi haziresine defnedilmiştir. Tasavvuf ve fıkıh ilimlerinde kendini gösteren, hatta fıkıhta müctehid derecesinde bir alim olduğu belirtilen ancak asıl ününü siyasi faaliyetleri yanında tasavvufi ve felsefi düşünceleriyle yapan Şeyh Bedreddin Simavi ‘nin, Letaifü’l-İşarat, Cami’u’l-Fusüleyn ve Varidat adlı meşhur eserlerinin yanı sıra tasavvufa dair Meserretü’l-Kulüb ve Matla’ Hususu’l­ Kelim fi Ma’ani Fusüsu’l-Hikem, sarf ve nah ve dair ‘Uküdü’l-Cevahir ile Çerağu’l-Fütüh ve tefsirle ilgili Nüru’l-Kulüb adlı eserlerinin olduğu kaydedilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Atpazari Osman Fazli Efendi

Atpazari Osman Fazli Efendi

kıbrıs – magosa 19 Zilhicce 1041/7 Temmuz 1632 tarihinde Şumnu’da doğmuş olan Atpazari Osman Fazli Efendi, ilk bilgilerini babası Seyyid Fethullah Ziyade’den almıştır. Osman Fazli, on yedi yaşına kadar Şumnu’dan dışarı çıkmamış, bu yaşa geldiğinde ebeveyninden izin alıp ilim öğrenmek için yola çıkarak Edirne’ye gelmiştir. Burada Aziz Mahmud Hüdayi’nin halifelerinden Dizdarzade Tekkesi’nde irşad faaliyetlerinde bulunan Saçlı İbrahim Efendi (ö. 1075/ 1664) ile tanışmış ve hizmetine girmiştir. Burada sıkı bir riyazet hayatı yaşamaya başlayan Osman Efendi’ye şeyhi kızını vermek isteyince, artık feyiz alamayacağı düşüncesi ile Edirne’den ayrılarak İstanbul’a gelmiştir. Fazli Efendi, Hüdayi Asitanesi’ndeki yaşlı bir dervişin kılavuzluğuyla Zeyrek Tekkesi’nde şeyh olan Zakirzade Abdullah Efendi ‘nin terbiyesine girmiş ve yanında sekiz yıl kalarak tekmil-i tarikat etmiştir. Bir müddet sonra Zakirzade Abdullah Efendi tarafından Aydos’a halife olarak gönderilen Fazli Efendi, burada birkaç yıl kaldıktan sonra şeyhinin vefat etmesinin ardından 1068/ 1657 senesinde daha büyük merkezde hizmetlerini yürütmek amacıyla Filibe’ye gitmiştir. Atpazari, Filibe’de on beş sene hizmet ettikten sonra gördüğü bir rüya üzerine tekrar İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’da önce Kul Camii’nde, sonra Zeyrek Tekkesi’nde, daha sonra kendi ismiyle anılan Atpazari Tekkesi’nde ve aynı zamanda muhtelif camilerde vaaz, sohbet ve irşad faaliyetlerini yürüten Fazli Efendi, 1094/ 1683 senesinde vuku bulan Avusturya Seferi’ne kadar Sultan ve diğer idari erkanla iyi ilişkiler içinde olmuş, ancak bu seferin Osmanlılar’ın hayrına olmayacağına inanması ve bunu açıkça dile getirmesi sebebiyle araları bundan sonra açılmıştır. Bu sefer hezimetle sonuçlanınca, Edirne’de bulunan ve bu gelişmeleri yakından takip eden Sultan IV. Mehmed kendisini Edirne’ye vaaz vermesi ve dersler yapması için 1096/ 1685 senesinde davet etmiştir. Edirne’ye gelen Fazli Efendi , Sultan’ın huzurunda vaaza başladığında devlet adamlarını tenkit ederek, başa gelen felaketlerin sebebinin onların kanuna uymayan hareket ve kötü idareleri olduğunu söylemiş, Sultan da kendisine hak vermiştir. Bunun üzerine Kara Mustafa Paşa’dan sonra Sadrazam olan Kara Kethüda İbrahim Paşa, Fazli Efendi’ye kin beslemeye başlamış ve bir fırsatını bularak onun memleketi olan Şumnu’ya sürgüne gönderilmesi doğrultusunda bir ferman almıştır. Bu sürgünden üç ay sonra, yeni sadrazam olan Boşnak Sarı Süleyman Paşa, Fazli Efendi’ye haber göndererek Edirne’ye dönmesini istemiştir. Edirne’ye gelişinde de büyük bir saygı ile karşılayarak bu kısa sürgünden dolayı kendisinden özür dilemiştir. IV. Mehmed de eskisinden daha fazla hürmet göstererek Pazartesi ve Cuma geceleri saraya gelip vaaz vermesini istemiştir. Fazli Efendi bu günlerde saraya yanında müridleri olduğu halde gelerek vaaz ve zikir halkası oluşturduktan sonra Kur’an-ı Kerim tilavetiyle sona erdirdiği kaydedilir. 1101 / 1690 yılında eşkıyaya yardım ettiği gerekçesiyle Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa tarafından Magosa’ya sürgün edilen Osman Efendi , burada da irşad ve vaaz hizmetlerinden geri durmamıştır. Atpazari Fazli Osman Efendi , Magosa’da Humma hastalığına yakalanarak zayıf düşmüş ve 17 Zilhicce 1102/ 12 Eylül 1691 tarihinde beka alemine irtihal etmiştir. Fazli Efendi’nin gerek şer’i ilimlere dair gerekse tasavvufla alakalı birçok eseri olup, bunlardan usul, fıkıh, kelam ve edebiyata dair olanlar daha ziyade kendisinden önce yazılmış eserlere şerh, haşiye ve talikat kabilindendir. Eserlerinden tespit edilenler şunlardır: el-Laihatü’l-Berkıyyat fi Keşfi’l­ Hucub ve’l-Estar ‘an Vücuh-ı Esrar-ı Ba’zı’l-Ehadis ve’l-Ayat Misbahu’l-Kalb Şerh-i Miftahi’l-Gayb Mir’atu’l-Esrari’l-İrfan Tecelliyat-ı Berkıyye Fethu’l­ Bab Hediyyetü’l-Mütehayyirin Gayetü’l-Müntehab Haşiye ‘ala Muhtasari’l­ Me’ani Haşiye-i Mutavvel Haşiye Şerh-i Füsüsu’l-Hikem Şerh-i Tenkih Kitabu Hediyyetü’l-Eb li’bni’l-Muhib fi Haşiyeti’t-Telbis Haşiye-i Telvih Haşiye-i Risale-i İmam-ı Celdegi Şerh-i Hanifiyye Risale-i Rahmaniyye Tulü’u’ş-Şems ve’l-İşrak Mektübat Umdetü’l-Fevaid Levazih Osman Efendi’nin, “Fazli” mahlası ile yazdığı şiirlerinden oluşan İlahiyyat’ı da vardır. Safayi’nin beyanına göre, şiirleri tasavvufane ve güfteleri aşıkanedir. Örnek olması bakımından bir şiirini burada nakledelim: Cam-ı aşkı nüş eyleyen ‘aceb olmuş mestanesi Derya gibi cuş eyleyen ‘aceb olmuş mestanesi Bir mekanda kılmaz karar Mecnun gibi Leyla’ya zar Mevla diyüb gezer her bar ‘aceb olmuş hayranesi Ey Fazli kul bulan Hakk’ı unudur ol gayri zevki Dil sahrası olub ‘aşkı ‘aceb olmuş dilhanesi Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Edirneli Hüseyin Kudsi Efendi

Edirneli Hüseyin Kudsi Efendi

istanbul – fatih – ismet efendi mescidi Hüseyin Kudsi Efendi, Edirne’de Şehabeddin Paşa Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Karinabadlı Sinan Ağa’nın mahdumudur. İlk zamanlar Bat Pazarı’nda bir dükkan açmış, ticaretle uğraşmıştır. Bu sırada “Mihneti” mahlasını kullanan Hüseyin Efendi, daha sonra Mekke’den Edirne’ye gelerek Sultan Camii’nde irşad faaliyetlerini yürüten Nakşi-Halidi şeyhi Hacı Mustafa İsmet Efendi’ye intisab etmiş ve bu zatın tensibiyle “Kudsi” mahlasını almış, tarikatta şeyh olmuştur. Kudsi, Pend-i Mahduman adlı eserinde Nakşi-Halidi oluşunu şöyle dile getirmektedir: Tarik-i Nakşibendi Halidi bir Kudsi-i kemter Bu nazmı ‘acizane hak-i paye eyledi ihda Kudsi Efendi, otuz altı yaşlarında intisab ettiği İsmet Efendi’ye ömrünün sonuna dek bağlı kalmıştır. Onun sayesinde feyzyab olduğunu, merhamet-i Subhani’nin kendisini ona mülaki kıldığını söyleyen Kudsi, “vasfından acizim, acizane bir nebzecik beyan edeyim” diyerek İsmet Efendi’yi bir şiirinde şöyle anlatmıştır: Şah-ı kevneyn ile ol hem-nam idi Rah-ı irşadında çün itmam idi Mustafa İsmet ki zaten Yanyavi Saldı iklim-i ademden pertevi Yokluğundan var olup Hak varlığı Bi’l-verase tam olup muhtarlığı Misli na-bud olduğundan bi-nazir Ruh-ı sultan mülküne kendi vezir Sayesinde feyz-yabım feyz-yab Böyle mürşid kim bulur tahte’l-kıbab Kendi lutfı özleyüp bulmuş beni Rahına kıldım feda canu teni 1877-1878’de Edirne’nin Ruslar tarafından işgaline maruz kalması üzerine, Kudsi de Edirne’den ayrılarak İstanbul’a gelmiş ve bir daha Edirne’ye geri dönmemiştir. Kudsi, 4 Safer 1304/2 Kasım 1886 tarihinde Pazar günü Kocamustafapaşa’da olan evinde vefat etmiş ve Çarşamba semtinde Şeyh İsmet Efendi Dergahı’na defnedilmiştir. Tespitlerimize göre, Kudsi’nin, el-İrşad fi Taştir-i Banet Suad adlı Arapça müellif hattı bir eseri ile Pend-i Mahdüman adlı eseri vardır. Küçük yaşlarda babasını kaybeden, fakirlik ve yoksulluk içinde büyüyen ve bu sebeple düzenli bir eğitime sahip olamayan Kudsi, bununla birlikte zeki bir genç oluşu, kültürlü kişilerin sohbetlerinde bulunuşu dolayısıyla güzel şiirler söyleyebilecek bir seviyeye ulaşmıştır. Özellikle Şeyh İsmet Efendi ‘ye intisab ettikten sonra kendisini yetiştirdiği, tasavvuf, edebiyat, Kur’an ve hadis ilminde ilerlediği bilgisini bize Pend-i Mahdüman adlı eseri vermektedir. Zira bu eserinde tasavvufi kavramlara, divan şiirinin şekil özellikleri ve muhteva unsurlarına vakıf olduğu görülmektedir. Aynca nasihatlarında sık sık başvurduğu ayet ve hadis iktibasları, Kur’an ve hadis alanında da bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. XIX. asır divan şairlerinden olduğu ifade edilen Hüseyin Efendi’nin “Mihneti” mahlasıyla söylediği bir beyti şöyledir: Şi’rimi tanzir idenler gitdi ‘ukba kaydına Mihneti söz söylemek Hak’dan hidayetdir bana “Kudsi” mahlasıyla söylediği bir şiiri ise şu şekildedir: Terk-i tecrid eyleyenler gussadan azadedir Sabit olmak hüccet ü burhana da’vadan garaz Kudsiya giryan olursun fülk-i dil cevlan ider Çeşm-i seylabımdır ancak zikr-i deryadan garaz Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 İstanbul

Bayezid Halife

Bayezid Halife (ö. 922/ 1516’dan sonra)’nin nerede ve ne zaman dünyaya geldiği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Babasının adı Abdullah olup, “Bayezid-i Rumi” ve “Derviş Bayezid” diye de tanınmıştır. Çelebi Halife adıyla meşhur olan mürşidi Cemal Halveti ‘nin işareti üzerine Edime’ye gelip yerleşmiştir. Kendisi için Kıyık Mezarlığı yanında Bacdarhane adlı mahalde padişah şerbetdarlarından Hamza Bey tarafından bir zaviye inşa edilmiş ve tekkeye gelir getirmesi için de bir de köy vakfedilmiştir. Vefatına kadar Edirne’de yaşamış ve tekkesinin civarına defnedilmiştir. Vefat tarihi hakkında kaynaklarda değişik rakamlar verilmekle birlikte, kendisi Sırrı Canan adlı eserini 922/ 1516’da yazdığını ifade ettiğine göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Bayezid Halife, zühd, takva ve irfanı ile tanındığından mertebesinin Bayezid-i Bistami (ö. 234/848)’ye yakın olduğunu belirtmek için kendisine “Bayezid-i Sani” de denilmiştir. Mevlana Cami’den tercüme ettiği, “Kendi hüsnün hüblar şeklinde peyda eyledi/ Çeşm-i ‘aşıktan dönüp anı temaşa eyledi” beyti Türk tasavvuf edebiyatının en tanınmış beyitlerindendir. Muhyi adlı bir müridinin telif ettiği Daire-i Cihannüma adlı eserde onun hakkında bazı bilgiler vardır. Pek çok eser kaleme alan Bayezid Halife’nin Sırr-ı Canan ve Secencelü’l-Ervah adlı eserleri ile kaynaklarda zikredilen ancak günümüze ulaşmayan Beyanü’l-Esrar, Haşiyetü Envari’t-Tenzil, Haşiyetü ‘ala Füsüsi’l-Hikem, Risaletü’l-Vücud, Şerhu’n-Nüsus, Tur-ı Sina, Şerhu’l­ Fusus, Şerhü’l-Mesnevi adlı Arapça eserleri vardır. Kaynaklar, Bayezid Halife’nin, Halvetiyye ricalinden, “Vefa Şeyhi” diye meşhür Tireli Ali Efendi adında bir oğlunun olduğunu kaydetmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne
Saka Hüseyin Baba Türbesi

Saka Hüseyin Baba Türbesi

Edirne – merkez – Salı tekke sokak Saka Baba’ adıyla meşhur olan Şeyh Ahmed Sak-i Uşşaki , Cemaleddin Uşşaki ile pirdaştır. Pir Hasan Sezayi ile mülakatları vardır. Yazıcı Şeyh Mehmed Efendi’nin halifesidir ve tekkenin haziresinde gömülüdür. Salı Tekke ve Saka Baba Tekkesi olarak da bilinen Fahri Fatma Hatun Tekkesi ; Baba Demirtaş Mahallesi, Salı Tekke Sokak’ta yer almaktaydı. Halveti (Uşşaki) tarikatına bağlı tekke, Yazıcızade Şeyh Mehmed Safveti Efendi için yaptırılmış olup çatısı ahşaptandır. Günümüzde mevcut olmayan tekkede, Karamanlı Şeyh Mustafa Efendi’ye ait bir türbenin olduğu bilinmektedir. Tekkenin H.880/M.1475 tarihli Fatma Hatun vakfiyesi bulunmaktadır. Şeyh Mehmed Efendi’nin H.1272/M.1855 yılında Kuşçu Doğan Mahallesinde bu­lunan ev ve dükkanlarını Fahri Fatma Hatun Zaviyesine vakfettiği ve tevliyetinin kendisine verildiği bilinmektedir. 27 Mart 1930’da 218 numara ile satılması için karar verilen tekke, 17 Nisan 1930 tarihinde 231 numarlı kararla 150 liraya keresteci Cafer Çolpan’a satılmıştır. 51 numaralı kararla 23 Haziran 1934 tarihinde metresi 35 kuruştan müzayedeye konan tekke, 16 Temmuz 1930 tarihinde metresi 35 kuruştan Balıkpazarı’nda bakkal, Belediye Meclisi üyelerinden İbrahim Tosun’a satılmıştır. Günümüzde yukarıda verilen adreste 12 numaralı evin yan cephesinde, Sakih Baba’ya ait mezar bulunmaktadır. Bu mezarın, Şeyh Saka Hüseyin Efendi’ye ait olduğu tahmin edilmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne
Okçu Halil Baba

Okçu Halil Baba

Denizli – Babadağ – Kıranyer köyü Mezarlığı A……….. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Babadağ, Denizli
Değnekli Dede

Değnekli Dede

denizli – babadağ – demirli köyü mezarlığı …… Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Babadağ, Denizli
Karabaş-ı Veli Türbesi – Kastamonu

Karabaş-ı Veli Türbesi – Kastamonu

kastamonu – aycılar camii yanında Aycılar Mahallesi’nde kain Aycılar (Hacıabdullah) Camii’nin güneydoğu kö­şesinde Karabaş-ı Veli Medfeni olarak bilinen bir türbe vardır. Türbe, etrafı de­mir parmaklıkla çevrilmiş, yerden 90 cm. kadar yükseklikte taş duvarlı ve baş şahidesi kavuklu bir mezardan ibarettir. Mezarın başındaki levhada Karabaş-ı Veli olarak bilinen Ali Alaeddin Etval isimli alim ve şeyhe ait bilgiler yazılıdır. Bu bilgiler doğru olmakla beraber, bura­da medfun olan zata ait değildir. Maamafih, bilvesile bu kıymetli alimin hayatı­na dair bilgi vermeyi uygun buluyoruz. Aşağıda burada medfun olması muhte­mel iki zata ait bilgiler verilecektir. Alaeddin Ali Etval Efendi, aslen Arapkirli olup Kastamonu’ya gelerek Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin postnişinlerinden Çorum’lu İsmail Kudsi Efendi’ye mürit ol­muş ve ondan icazet alarak halveti şeyhi unvanına erişmiştir. Uzun boylu olduğu için “Etval”; Şa’baniyye usulünce siyah sarık sardığı için de “Karabaş” unva­nını almıştır. Karabaş-ı Veli hazretleri aynı zamanda dirayetli bir alim ve müfessir olup Şerh-i Füsusi’l Hikem, Tarikatname ve Tabirname gibi yazılı eserleri vardır. Alaeddin Efendi, bir süre Kastamonu’da yaşamış ve bu sırada Aycılar Ca­mii olarak bilinen camii yaptırmıştır. Bir ara Çankırı’da şeyhler arasında çıkan anlaşmazlığı çözmek üzere oraya gönderilmiş ve görevini tamamlayıp tekrar Kastamonu’ya dönmüştür. Daha sonra İstanbul’a giderek Üsküdar Rum Meh­met Paşa ve 1085 H. yılında Eski Valide Sultan tekkelerinde şeyhlik yapmış­tır. 1090 H. yılında Limni adasına sürgüne gönderilmiştir. 1097/1685 yılında Mısır’ın Gaylan Köyü’nde hac dönüşü vefat edip orada toprağa verilmiştir. Mus­tafa Ma’nevi isimli bir oğlu vardır. Rahmetullahi aleyhi Sözkonusu Aycılar türbesinde medfun olan zatın kim olduğu hususu tered­dütlüdür. Halk tarafından bu zatın daha ziyade kıraat ve tecvid alimi olarak meş­hur olduğu bilinmektedir. Asırlardan beri nakledilen ismi de Ali Efendi olduğuna göre bu mezarın, “Etval” lakablı değil ama aynı ismi taşıyan Müderris Alaeddin Ali Efendi olması muhtemeldir. Bu değerli alim, Kastamonuludur. Müderris olup kıraat-ı seb’ayı talebesine tedris ederdi. (Kur’an-ı Kerimi 7 kıraat aliminin okuduğu şekliyle okur ve öğren­ cilerine de okuturdu) 907/1501’de vefat etti. Karabaş tecvidine şerhler yazdığı için bu lakapla anıldığı söylenmektedir. Bu bilgiler ışığında öteden beri saygı ve hürmetle ziyaret edilen Karabaş-ı Velı Türbesi’nde medfun olan zatın, adı geçen Kastamonulu müderris Alaaddin Ali Efendi olduğu tahmin edilmektedir. Buradaki mezarın, vakıf kayıtlarında camiin banisi olarak gösterilen Hacı Ab­dullah Efendi’ye ait olması ihtimali de vardır. Aynı mahallenin Yeniyol Sokağı’nın sonunda etrafı demir parmaklıkla çevrili iken 1996 yılında betonarme olarak inşa edilmiş olan bir türbe daha vardır ki bu da Karabaş Efendi adıyla bilinir. İçinde üç adet mezar vardır. Önceden ahşap parmaklıkla çevrilmiş bir tümsekten ibaret olan türbe zaman zaman definecilerin taarruzuna uğramaktaydı. Mahalle halkının türbe yapılması isteğiyle karşılaşan ve burada kabir olup olmadığından emin olmak isteyen dö­ nemin belediye başkanı Sayın Süleyman Yücel, rüyasında burada bulunan üç adet iskeletin başında Kur’an-ı Kerim okunduğunu gören salih bir zatın sözleri üzerine kazı yaptırmıştır. Gerçekten üç adet iskeletin mevcut olduğu görülmüş ve mevcut bina inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerinin ifadesine göre bu zatın iki kardeşinden birisi Aycılar Ca­ mii haziresinde, diğeri de Eski Tosya Caddesi’nin Duayolu Mevkii’ndedir. Ahşap parmaklıkla çevrilmiştir. Her üçü de ziyaretgahtır. Şahideleri bulunmadığından haklarında bilgi edinmek mümkün değildir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Ahmet Dede Türbesi – Kastamonu

Ahmet Dede Türbesi – Kastamonu

kastamonu – Hansalar Mahallesi Gökdere Caddesi’nin Açıkbaş Sokağı’ndadır. Şehrin doğu tarafında, Kırkçeşme Mahallesi’nin sonunda bulunan ve kendi adıyla anılan umumi mezarlıkta medfundur. Medfeni, üzeri açık ve demir şebe­ke ile çevrilidir. Künyesi Ahmet bin Fazlullah, doğum yeri Cebrail Mahallesi’dir. Günümüz­ deki Ahmet dede Camii’nin yerinde bulunan Kırkçeşme Camii şeyhlerinden Mus­tafa Efendi vakfından cüzhanlık görevi ifa eden birkaç hafızdan birisidir. Sahte beratla cüzhanlık ve vakfın tevliyetini üzerine alarak vakfa ve dergaha zarar veren İsmailbey Mahallesi’nden Saçlıoğlu Hacı Mehmet adındaki şahıs aleyhine dava açarak sahte beratı iptal ettirerek halkın ve diğer görevlilerin tak­ dirini kazanmıştır. O tarihe kadar Kırkçeşme Camii adıyla anılan cami, bundan sonraki belgelerde Ahmet dede adı ile anılmaktadır. Mezar taşındaki sonradan yazıldığı belli olan 977 tarihi ile bu bilgiler arasın­da bağlantı kurmak mümkün değildir. Şayet bu tarih rastgele yazılmadı ise aynı isimli bir başka zata aittir. Zira vakıf kayıtlarında Kırkçeşme Dergahı’nın Ahmet­ dede ismiyle anılması hicri 1101 tarihinden sonradır. Şehrin doğu tarafındaki tepenin ve yaptırmış olduğu camiin kendi adıyla anıl­ ması Ahmet dede Sultan’ın toplum üzerinde iz bırakan manevi sultanlardan biri olduğuna delildir. Adı halen saygı ve hürmetle anılmakta olup kabri ziyaretgahtır. Rahmetullahi Aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Halveti Tarikatı Silsileleri

1- Hz. Muhammed (s.a.v.) 2- Hz. Ali (k.v.) 3- Hz. Hasan Basri (k.s.) 4- Hz. Habib-i Acemi (k.s.) 5- Hz. Davud-u Tai (k.s.) 6- Hz. Maruf Kerhi (k.s. ) 7- Hz. Seriyyü’s Sakati (k.s.) 8- Hz. Cüneyd Bağdadi (k.s.) 9- Hz. Mimşad ed- Dineveri (k.s.) 10- Hz. Muhammed Dineveri (k.s.) 11- Hz. Ebu Hafs Ömer Es- Sühreverdi (k.s.) 12- Hz. Ebu Necib Sühreverdi (k.s.) (SÜHREVERDİYYE) 13- Hz. Şeyh Kutbuddin Ebheri (k.s.) (EBHERİYYE) 14- Hz. Şeyh Muhammed Rüknüddin Nühasi (k.s.) 15- Hz. Şeyh Şihabuddin Mahmut Tebrizi (k.s.) 16- Hz. Şeyh Muhammed Cemalüddin Şirazi (k.s.) 17- Hz. Şeyh İbrahim Zahid Gilani (k.s.) (ZAHİDİYYE) 18- Hz. Şeyh Kerimüddin Ahi Muhammed Nur Halveti (k.s.) 19- Hz. Pir-i Tarik Ömer Halveti (k.s.) (HALVETİYYE) 20- Hz. Şeyh Ahi Emre Muhammed El Halveti (k.s.) 21- Hz. Şeyh İzzüddin Türkmani Halveti (k.s.) 22- Hz. Şeyh Sadrüddin Hıyavi (k.s.) 23- Hz. Şeyh Seyyid Yahya Şirvani (k.s.)

Küre Evliyaları

Batallar Türbesi Küre’ye 15 km. uzaklıktaki Batallar Köyündedir. Köyün üst tarafinda yer alan bir koru içersinde, rivayete göre Battal Gazi ve atına ait olduğu rivayet edilen bir türbe bulunmaktadır. Mezarın sol bitişiğinde takriben çapı 70 cm, kalınlığı 1 karış ve ortasında 8 veya 10 cm çapında ve bir o kadar da derinliği olan bir taş vardır. Bu taş hafif yatık ve dikliğine durmakta olup sadece alt kısmı toprağa basmaktadır. Taşın baş kısmında Yasin Suresi okundukça delik içinde su biriktiği ve bu suyun şifalı olduğuna inanıldığı için çay kaşığı ile içildiği anlatılır. Vaktiyle adamın birisinin bu taşı yerinden kaldırarak dereye yuvarladığı, fakat taşın aynı yere geri geldiği söylenir. Türbe yerli ve yabancı bir çok kişi tarafından ziyaret edilmektedir Ethem Baba Kastamonu’nun Küre ilçesine bağlı, ilçenin 8 km kuzeyinde yer alan Alacık köyünde Hamambahçe mahallesi civarında Ethem Baba adında hakkında bir çok menkıbe anlatılan bir evliya yaşamış olduğu anlatılır. Ethem Baba’nın Aliağa Mahallesi mezarlığına defnedilmek istendiği, fakat tam defnedileceği sırada tabuttan kaybolmuş olduğu farkedilir. Kızana Türbesi Küre ilçesinin kuzeyinde tarlasındaki bir ana ve kızına ait olduğu rivayet edilen Kızana Türbesi bulunmaktadır. Küre’deki Gürnek dağında Gürnek Türbesi olduğu söylenmektedir. Kesikbaş Hafız Hasan Türbesi Kesikbaş Hafız Hasan’ın kabri Küre ilçesindeki Hoca Şemseddin Camii’nin doğu tarafında bir bahçe duvarı dibindedir. Adaletsiz yere başının kesildiği ve şimdiki yerine defnolunduğu anlatılan zatın hayatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Kara Abdal Cami kebir mahallesi Kara Abdal mevkiinde bugünkü talebe yurdunun alt tarafında etrafı taş duvarla çevrili ve üzerinde 100 yıllık erik ağacıyla çevrili birkaç mezardan ibaret olan türbenin hangisinin Kara Abdal’a ait olduğu bilinmezdi. 1986 yılında Belediye tarafından parselasyon çalışmalarına paralel olarak yıkılmış ve tarumar edilmiştir. Türbenin kime ait olduğu hakkında bir bilgi yoktur. Nurullah Efendi Türbesi bugün Etibank işletmesi flotasyon tesislerinin ön tarafında buradaki tesislerin inşaatı sırasında tahrip edilmiş olan Nurullah Efendi’nin Küre-i Nühas taburu komutanlarından olduğu rivayet edilmektedir. Türbenin bundan 50 yıl önceki durumu toprak seviyesinden aşağıya taş ile örülmüş, tahmini 3X3 m. ölçülerinde bir oda ve içinde kabir bulunmaktaydı. Daha önceki yıllarda bu zata ait bir kılıcın da duvarda asılı olduğu söylenmektedir. Kızıl Karaae Türbesi Kürenin Kayıncak tepesindeki bu türbenin çevresi, yerel tabirle kuş üzümü veya karaca üzüm denilen ve saplarından çalı süpürgesi yapılan kırmızı yapraklı bodur ağaçlarla çevrilidir. Allah’ın keramet ehli ermiş bir kulu olduğu, çevre halkı tarafından saygıyla ziyaret edildiği ve bilhassa hacca gidilmeden önce muhakkak bu ziyaretlerin gerçekleştirildiği anlatılır. Ancak son 50 yıldır ziyaret edeni azalmış ve hele son zamanlarda neredeyse tamamen unutulmuş olan bu türbenin yeri bilen kişiler vasıtasıyla tespit edilmiş, defineciler tarafından talan edilen mezarı nispeten onarılmış, aşağıdaki yol kenarına da bir tabela asılarak yeri belirlenmiştir. Bu evliya hakkında anlatılan bir rivayet söyledir: ‚Kayıncak Semti eskiden Küre’nin bitişiği evlerle meskun bir yerdir. Zaten yüz elli sene önce Küre’de 12000 hane mevcut olduğu anlatılmaktadır. Burada hayvancılıkla geçinen bir aile vardır. Bu ermiş zat da bu ailenin çobanıdır. Gün olur evin erkeği hacca gider. Bir gün evin hanımı gözleme yapmaktadır. Kadın çobanı da ekmek yemesi için çağırır. Çoban ekmeği yerken kadın der ki : ‚Ah!. Ağan da gözlemeyi pek severdi‛. Çoban da, ‚sen bana sahana gözlemeleri koyuver. Ben ağama götüreyim‛, der. Kadın zanneder ki, çoban doymadı, utandı ve dışarıda yiyecek. Bir sahana birkaç gözleme koyarak çobana verir. Çoban, ‚yum gözünü aç gözünü‛, deyip ağasını Kabe’de bulur. Sıcak sıcak gözlemeleri verir. Sonra da, ‚yum gözünü aç gözünü‛, der ve Küre’ye döner. Ağayı hacc dönüşü bütün kasabalı karşılamaya gider ve ellerini öpmek isterler. Fakat ağa elinde gözleme sahanı, ‚Bizim çoban nerde, bizim çoban nerde‛, diye aranmaktadır. Nihayet çobanı görür. Ve ağa çobanın elini öpmek ister. Sırrı meydana çıkan çoban ise hemen oracıkta vefat eder. Vefat ettiği yere bir türbe yapılır. Ġşte Kızıl Kaare böyle ermiş bir zatın türbesidir. Fırıncık Türbesi Müderris Mahallesi Fırıncık sokağında ve yeni yapılan Mehmet Akif Ersoy okulunun altındadır. Keramet ehli ve ermiş bir kadının türbesidir. Hakkında rivayetten öte bir bilgi yoktur. Ne zaman yaşadığı ve ne zaman öldüğü bilinmemektedir. Türbesinin bulunduğu sokak eskiden meskun mahal imiş. Kadın evliyanın vefatından sonra yıllar içersinde bu sokağın mezarlık haline geldiği ve bilhassa kadın cenazelerin buraya defnedildiği şu anda türbe çevresinde arta kalan birkaç kadın mezarından anlaşılmaktadır. Anlatılan menkıbe şöyledir : Vaktiyle türbenin bulunduğu yer evdir ve bitişiğinde fırın vardır. Evin kadını bir gün Tabaklar Sokağı’ndaki Hacı Gani Hamamına gider. Hamamdan çıkıp evine dönerken karşısına bir genç çıkar ve der ki, ‚Allah aşkına yüzünü aç bir göreyim‛. Kadın, Allah aşkı sözü için yüzünü açar. Yüzünü gösterir. Eve gelince kadın olayı kocasına anlatır. Ancak bu olaya kocası çok kızar. Adam hemen evin bitişiğindeki fırını iyice yakar. Tam tavına gelince karısını çağırır. Ve, ‚Allah aşkına fırına gir‛, der. Ve kadın hiç tereddüt etmeden fırına girer. Girmesine girer de ancak o anda umulmadık bir mucize ile fırının içi cennetten bir köşe ve yem yeşil bir çimenlik olur. Ermişlik sırrı meydana çıkan kadın ise hemen orada vefat eder. Ve aynı yere defnedilir. Bilhassa kadınlar arasında büyük bir yeri olan türbenin asırlardan beri ziyaretçisi eksik olmaz. Halen Perşembe ve Cuma günleri kadınlar toplu halde giderek Yasin-i Şerif ve hatim okurlar. Çörekler kesip helva dağıtırlar. Eskiden de fakir fukaraya helva çörek dağıtılırmış. ….. Mahren veya Mehrem Türbesi Mahren veya Mehrem Türbesi olarak bilinen mezar, Recep Kethüda’lardan Müderris Hacı Hasan Efendi’ye ait olan kabirdir. Mezar taşının alt kısmı beton içinde kaldığından ölüm tarihi okunamamıştır. Ancak 1800’lü yıllara ait olduğu sanılmaktadır. Recep Kethüdaoğulları bugün Devrekani ve ilçeye 14 km uzaklıktaki Baltıcak ve civarı yerlerde yaşamaktadırlar. Hasan Efendi aynı zamanda Nakşibendi tarikati şeyhidir. Mezar taşındaki kitabeden onun ulemadan ve bir müderris olduğu anlaşılıyor. Bu türbeye bitişik olarak bir mezar taşı daha vardır ki, tarihi açıdan değerlidir. 1521 tarihli mezar taşı mermer ve süslü olup baş kısmı kopuktur. Yazıları rahatlıkla okunmaktadır. Ġbrahim oğlu Ahmet bey’in Yavuz Sultan Selim zamanında Kastamonu sancak beyliği yapmış olduğu anlaşılıyor. Her iki mezar da ilgili dernek tarafından etraf demir parmaklıkla çevrilmiş olup koruma altına alınmıştır. Kulaksız Ömer Efendi Hoca Şemseddin Camisi’nin ana giriş kapısı tarafındaki bahçede yatan zat, mezar taşındaki kitabeye göre Kulaksız Ömer Efendi’dir. 1790 yılında vefat etmiştir. Bugün Hahvad ve torunları Kulaksızoğulları soyadı ile Devrekani ve Kastamonu’da yaşamakta, atalarının Küreli olduğu bilinmektedir. Hakkında anlatılan menkıbeye göre, vaktiyle ilçede zulüm ve haksızlık artar. Hoca Efendi ise bu haksızlıkları vaazlarında sürekli eleştirir. Yönetimi aşırı şekilde tenkit ettiğinden zindana atılır. Zindanda uyurken kulaklarını fareler kemirdiğinden Kulaksız lakabı ile şöhret bulur. Fakat o zindandan çıktıktan sonra da haksızlıkları sürekli tenkit etmeye devam eder. Şöhreti ve tenkitleri Ġstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı Küre’deki bu olayları duyunca birkaç adam göndererek hocayı Ġstanbul’a alıp getirmelerini ister. Hoca Ġstanbul’dan gelenlere, ‚siz yola çıka durun ben de size toparlanıp yetişirim‛, diyerek başından savar. Ancak onlardan çok önce Ġstanbul’a gelir. Padişahın Cuma selamlığına çıkacağı camiye (bir rivayete göre Ayasofya’ya) namazdan önce gelerek etkileyici bir şekilde vaaza başlar. Padişah da camiye girince, ses tonunu yükselterek memleket ahvaline yapılan yolsuzlukları ve haksızlıkları bir bir anlatırken bir yandan da vaaz kürsüsünü konuşma muhtevasına uygun şekilde ileri geri sallamaya başlar. Bu esnada o koca cami hocanın ritmine uyarak ileri geri sallanmaya başlar. Padişah ve cemaat korkudan, ‚dua buyur hocam‛, diye hocaya yalvarmaya başlarlar. Padişah namazdan sonra hocaya iltifat eder ve kim olduğunu öğrenir. Ġhsanlarda bulunmak ister. Ancak hoca ret eder . Bu sefer padişah hocayı saraya yemeğe davet eder ve hoca bu daveti geri çevirmeyerek saraya gider. Ġleri gelen zevatla birlikte sofraya oturan hoca et ve pilavdan ibaret yemekten, ‚yetim kanı var yetim hakkı yiyorsunuz‛, der ve bir avuç pilav alarak eliyle sıkar. O anda pilavdan kan akmaya başlar. Hoca sarayı ve Ġstanbul’u terk ederek Küre’ye döner ve ölünceye kadar Küre’de irşad görevine devam eder. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Küre, Kastamonu

Daday Türbeleri

Ballıbaba Türbesi Daday’ın Ballıdağ bölgesinde anayoldan zirveye giden yola sapıldığında bir km. mesafedeki verici istasyonu ve yangın kulesi yanında beyaz badanalı mütevazi bir yapıdır. Ġki bölümden oluşan yapının bir kısmında kurban kesimi ve özel günlerde kullanılacak kap kacak bulunurken, diğer kısımda üç adet sanduka yer almaktadır. Şahide taşlarından anlaşıldığına göre iki erkek bir kadına ait olan kabirler dışında, evliya hakkında bir bilgi yoktur. Kıyak Bey Türbesi Kastamonu merkeze bağlı Kıyık köyünün adı Candaroğlu Beyliğinin son beyi olan Nasıreddin Mahmud Bey’in kardeşi Ali Bey’in oğlu Kıyak Bey’den gelir. Candaroğulları ile Çobanoğulları arasındaki savaşta Daday yakınlarında şehit düşen Kıyak Bey’in türbesi Daday yakınlarındadır. Hasan Şeyh Türbesi İlçeye 15 km. mesafede bulunan Hasanşeyh köyünün adı, burada bulunan tekkenin şeyhinden gelir. 1926 yılına kadar hizmet verdiği bilinen tekkenin kurucusu olduğu ileri sürülen Hasan Şeyh’in türbesi de bu köydedir. Ayrıca köyde Asa Suyu denilen bir şifalı su olduğuna inanılmaktadır.Yaşar Kalafat’a göre, az sayıda olsa da ziyaretçisi olan türbeye çevreden gelenler yağmur duasını burada yapmaktadırlar. Çayırlı Köyü Türbesi İlçeye üç km. mesafede bulunan Çayırlı köyündeki bakımı köylüler tarafından yapılan türbenin mimari hiçbir özelliği yoktur. ….. Sükuti Hasan Efendi İlçeye 10 km mesafede bulunan Sorkun köyünde medfun bulunan zatın adı Sükuti Hasan Efendi’dir. ….. Çömlekçiler Türbesi İlçeye yedi km. mesafede bulunan köyün adı, eskiden beri çömlek üretildiği için Çömlekçiler olarak kalmış.Bölgenin en eski yerleşim yerlerinden biri oluşu köydeki höyükle açıklanıyor. Osmanlı dönemindeki kayıtlarda da Daday’ın Çömlekçiler köyünden söz edildiği ifade edilen köyde bir de türbe bulunmaktadır. ….. Bastak Tekkesi Türbesi İlçeye 4 km. mesafede bulunan yerleşim yerinin adı köyde bulunan tekkeden gelmektedir. Bastak Tekkesi uzun yıllar Daday civarına hizmet vermiştir. Ayrıca Bastak Türkleri Oğuz boyuna bağlı bir koldur (!). Köyde Sarı Şeyh veya Şeyh Ahmed denilen bir zata ait türbe günümüze ulaşmıştır. ….. Toygar Murat Türbesi İlçeye sekiz km. mesafede bulunan İnciğez köyünün adı, yakın çevredeki kaya mezarlarından gelmektedir. Birbirine geçilebilen bu üç katlı kaya mezarları ile ilgili menkıbe Murat isimli askerin kaya mezarlarındaki ve yer altı şehirlerindeki düşmanı ortadan kaldırmasını anlatır.Tıpkı bir toygar kuşu gibi havada asılı kalırcasına kayalık bölgede hareket eden bu savaşçının türbesi, Toygar Murat türbesi adıyla bu köydedir. Çiftlik Mahallesindeki Balabanlar Konağı köyün tarihinin çok eskilere dayandığını da gösterir. …. Kızılörencik Türbesi İlçeye on üç km. mesafede bulunan Kızılörencik köyünde her yıl tekrarlanan Hıdrellez şenlikleri, köylünün türbe dediği yerde toplanıp okunan dualarla açılır. Kazan kazan yemekler yapılır ve çevre köylülerle birlikte eski günler yad edilir. …. Okluk Türbesi İlçeye yirmi km. mesafede bulunan köyün adı, askerlerin ihtiyacı olan oklar bu köyde yapıldığı için, Okluk olarak kalmıştır. Esasen okluk ok konulan torbanın adıdır. Gulam askerlerinin ok ihtiyacı ve atlara konulan ok heybeleri yani ok torbaları da eskiden bu köyde imal edilirmiş. Köyün tarihinde Sarnıç Mahallesindeki su sarnıcı ile türbe önemli yer tutar. Bu türbe her yıl yağmur duası için köylünün toplandığı mekandır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Daday, Kastamonu

Şeyh Ahmet Efendi – Mollaköy

Kastamonu – Merkez – Mollaköy Kastamonu Merkeze bağlı Mollaköy’ün içindeki derenin hemen yanında, köprünün ayaklarının altında kapısında Şeyh Ahmet Efendi Türbesi yazan küçük bir kulübe vardır. İçeride bir sandukadan başka bir şey bulunmayan bu türbede yatan zatın Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin kardeşlerinden biri olduğu söylenir. Bu türbedeki zat, Devrekani’de yapılan bir savaşta kafasını kaybeder, ama kellesini koltuğunun altına alarak savaşa devam eder. Zafer kazanıldıktan sonra, kellesi koltukta ağabeysinin yanına gitmek için yola çıkar. Mollaköyü’ndeki dereden geçerken karşıda çamaşır yıkamakta olan bir köylü kadın kendisini görür ve ; -Aa!.Kellesi koltukta gidiyor, der. Bunu duyunca bir anda suyun içine yığılır kalır ve suya gömülür. Zamanla yapılan bu binanın içine sembolik olarak bir sanduka konur. Anlatılanlara göre içi boştur. Bundan epey bir zaman önce Kurtköylüler sulama için bir bent yapar. Fakat su biraz yükselince biri bendi bozar. Ne yapsalar olmaz. Bir gece elde silahlarla tüm köy halkı bendi beklemeye başlar. Derken suyun içinden bembeyaz elbisesiyle kesik başı elinde olan biri gelir, bütün kazıkları söker ve bendi yıkar. Yine yaklaşık 15 sene evvel müthiş bir sel olur. Kesikbaş Evliya Türbesi’nin bulunduğu kulübe yarısına kadar suyun içinde kalır.Üflesen kırılacak gibi duran kapı ve penceresinden içeri tek damla su girmez. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Kirişçi Hoca Mehmet Efendi

Kastamonu – Karamukmolla köyünde Kastamonu il merkezine 30 km uzakta bir orman köyü olan Karamukmolla köyünde 1850 yılında dünyaya gelen Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, eğitimini alim bir zat olan babası Mollaoğlu Satı’dan alır. 20 yaşına gelmeden İnebolu’dan deniz yoluyla gittiği İstanbul’da şeyhülislamın sorduğu bütün soruları cevaplarken kendisi tarafından sorulan üç sorunun şeyhülislam tarafından cevaplandırılamamış olduğu anlatılır. 1937 yılında vefat eden Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin türbesi kendi köyünde bulunmaktadır. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 168 olan Karamukmolla köyünde de her yıl divan mevlidi yapılır. Ünlü hattat merhum Muhittin (Yesari) Tanır , Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin oğludur. Hattat Muhittin Tanır Muhittin Tanır, 1876 yılında Kastamonu merkez Karamukmolla Köyü’nde doğdu. Babası Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, annesi Reşide Hanım’dır. İlk hat derslerini babasından aldığı, Mısır El- Ezher Üniversitesi’nde hat dersleri verdiği bilinmektedir. Her iki elini de maharetle kullanırdı. Bazı levhalarında Yesârî (solak) imzasını da kullanmıştır. 1956 yılında yokluk içinde vefat ettiği, mezarının yerinin belli olmadığı nakledilir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu
Gümüşlü Hoca

Gümüşlü Hoca

Kastamonu – Hisarardı mah – Gümüşlü hoca cad. Hayatı hakkında anlatılan menkıbede kendisinin kalaycılıkla geçimini temin ettiği ve bazen kalayladığı bakırların gümüşe döndüğü, bu kerametine binaen Gümüşlü Hoca lakabıyla meşhur olduğu söylenir. Türbesi Hisarardı Mahallesinde ve kendi adıyla anılan caddenin batı ucundadır. Yaşadığı dönem bilinmemekle birlikte, Şaban-ı Veli’nin Kastamonu’ya geldiği 1530 tarihinden önce vefat ettiği zannediliyor. Demir parmaklık içine alınmış olan üstü açık mezarın şahidesinde adının Kemal Efendi olduğu yazılıdır. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Hocanın yanına yaşlı bir kadın gelir ve ne iş yaptığını sorar. Hoca da ‚kalp kalayladığını‛ söyler. Kadın da ‚kap kalayladığını‛ zannederek bütün kaplarını kalaylaması için hocaya getirir. Hoca da bütün kapları gümüşe çevirir. Adı böylece Gümüşlü Hoca diye anılmaya başlar. Bu menkıbe Şeyh Şaban-ı Veli hakkında da anlatılır. Bir diğer menkıbe de şöyledir. Hisarardı Mahallesinde Hocanın mezarının bulunduğu yerde bir sel baskını olur. Sel hocanın mezarına hiç uğramadan yanından geçer. Böylece vefatından sonra da göstermiş olduğu kerametle büyüklüğü bir daha anlaşılmış olur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu
Taraklı Sultan

Taraklı Sultan

Kastamonu – Merkez – Hasan Çelebi camii İsmailbey Mahallesi’nin Tenekeci Sokağı’nda kain Hasançelebi Camii’nin harimi dahilindedir. Cami ile aynı kapıyı paylaşan türbenin duvarları kerpiç mal­zeme ile yapılmıştır. Döşeme tavan, duvarların iç tarafı ve çatısı ahşaptır. Üzeri cami ile beraber kiremitle örtülmüştür. 8.20 Metre uzunluğu ve 3 metre kadar eni olan türbe, kapı tarafına doğru da­ralarak üçgen bir şekil almaktadır. Batı duvarı boydan boya cam olan türbenin kıble tarafında da iki adet penceresi vardır. Ahşap olan iç duvarların orta bölümünü, kapıdan başlayarak kıble duva­rının doğu köşesine kadar dolaşan kuşak üzerinde Bakara suresinin son iki ayeti ile Ayete’l Kürsi yazılıdır. Bu kuşağın üzerinde ise Yahya -i Şirvanı’nin Vird-i Settar’ından bir bölüm olan, “Sübhaneke ma abednake hakka ibadetik Sübhaneke ma arefnake hakka ma’rifetik Sübhaneke ma zekernake hakka zikrik Sübhaneke ma şekernake hakka şükrik” yazıları; kıble duvarında da: “La ilahe illallahül melikül hakkul mübin. Muhammedün Rasülullahi sadikul va’dil emin” yazısı vardır. Türbenin kıble tarafında demir çerçeveli cam şebeke içinde iki adet tahta san­duka vardır. Bunlardan birisi Tarakcızade Abdurrahman Efendi , diğeri de oğlu Mahmut Efendi’ye aittir. Abdurrahman Efendi’nin, Hz. Pir Camii’nin kıble tarafındaki hazirede medfun olan Seyyid Sünneti Efendi nin halifesi olduğu rivayet edilir. Buna göre Sünneti Efendi’nin vefatından sonra Kastamonu’da Halveti Tarikatı usulünce irşad görevi Abdurrahman Efendi tarafından devam ettirilmiş, dergah olarak da Hasan Çelebi Camii seçilmiştir. Kendileri her ne kadar “Taraklı Sultan” nisbesiyle biliniyor ve bu konuda bazı menkıbeler anlatılırsa da bu nisbenin aslında Tarakcızade olduğu eski belgeler­den öğrenilmektedir. Tarakcızade Abdurrahman Efendi , Şeyh Şa’ban-ı Veli hazretlerinin bölge­yi teşrif ettiği tarihlerde çevredeki saygın ve meşhur şeyhlerden birisi idi. Buna göre 937/1530 tarihlerinde hayatta olduğu anlaşılıyorsa da vefat tarihi meçhuldür. Kendisinden sonra yerine, yanında medfun bulunan oğlu Mahmut Efendi şeyh olmuştur. Bu zatın da ne kadar şeyhlikte bulunduğu ve vefat tarihi hakkın­da malumat yoktur. Bitişik camiin şirin bir köşesinde kendilerine ayrılan manevi tahtlarında istira­hat eden Tarakcızade Abdurrahman ve Mahmut efendilerin türbesi, cemaat ta­rafından itina ile korunmakta ve yıllardan beri eksilmeyen saygı ve hürmet duygularıyla ziyaret edilmektedir. Allah kadirlerini yüceltsin. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Dede Ömer Karibi

“Kutub Ömer Efendi” ve “Dede Ömer Karibi” adlarıyla meşhur bir Halveti Uşşâki Şeyhi olan Şeyh Ömer Efendi aslen Saruhan’lı olup Gelibolu’ya sonradan yerleşmiştir. Pir-i tarik Hüsâmeddin Hasan-ı Uşşâki’nin (ö.1001/1593) halifelerinden Muhammed Memi-Can Efendinin (ö.1008/1599) halifelerindendir. Şeyhi Memi Can Efendinin de aslen Saruhan’lı olması şeyhi ile memleketinde tanışmış olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Uşşâki silsilesi Memi-Can’dan sonra Ömer Efendiden yürümüştür. Hüseyin Vassaf Efendi Sefine-i Evliya isimli eserinde onun ancak dört halifesinin ismini verebilirken bir dönem Meclis-i Meşâyıh Reisliği yapan Ahmed Muhyiddin Efendi (ö.1909) Osmanlı Tasavvuf yolllarının silsileleri üzerine önemli bir çalışması olan Tomâr-ı Kebir’inde Osman Geliboluvi, Mehmet Geliboluvi, mâruf dede Geliboluvi , Mahmûd Kuşadavi, Hasan Esiri, Süleyman Kastamoni, Gazanfer Mehmed Dede, Müfti Abdullatif Efendi, Cüneyd Mehmet Efendi, Muhyiddin Efendi, Kemaleddin Efendi, Mehmed Nuri Efendi, Aziz Efendi, Ali Efendi, Ömer Efendi, Ömer Efendi, Hamza Efendi, Mustafa Düssûki, Âlim Sinan Efendi, ve Ahmed Cahidi Efendi adlarıyla toplam 20 Halifesini listeler. 1605 tarihinde Gelibolu’da vefat eden Kutub Ömer Dede ’nin kabri bugün belli değildir. Ahmed Muhyiddin Efendi eserinin ilgili sayfasının derkenarına “Dedem Karibi” mahlasını almıştır. Divanı vardır. “Canım kurban olsun senin yoluna” ilahisi onundur’ şeklinde bir kayıt düşmüştür.” Ancak şiirleri incelendiğinde onun bu mahlasları birleşik olarak değil “Karibi” ve “Dedem” şekillerinde ayrı ayrı kullandığı görülür. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu tekke şairi için kendiside bir uşşâki olan Hüseyin vassaf, ”Bir divançesi elime geçmiş, mutaala etmiş idim, kemal-i arifanesine şahid oldum”, der ve, “Karibi mazhar-ı irfan olan bir şeyhi alidir Onun divançesi esrar-ı Kur’an ile mâlidir.” medhiyesini yazar. Halveti tarikatı büyüklerinden olan Cahidi Ahmed Efendi, doğum yeri olan Edirne’den genç yaşlarda iken Gelibolu’ya gelir ve orada Şeyh Ömer Karibi (Kutup Ömer) Efendi’ye intisap eder. Cahidi Ahmed Efendi’nin intisap etmiş olduğu meşayih silsilesi, Şeyh Ömer Karibi Efendi’den başlar. Cahidi Ahmed Efendi’ye nisbet edilen Cahidiyye Tarikatı da, Ahmediyye şubesinden türeyen Uşşakiyye’nin bir alt kolu olarak Halvetiyye’ye dayanır. Cahidi Ahmed Efendi’nin şeyhleri ve tarikattaki silsilesi şöyledir: Hasan Hüsameddin-i Uşşaki (ö. 1001/1593), Muhammed Memi Can-ı Saruhani (1008/1599), Ömer Karibi Geliboli (Kutub Ömer) (ö. ?). Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gelibolu, Çanakkale
Işıklar Tekkesi – Türbesi

Işıklar Tekkesi – Türbesi

çanakkale – bayramiç – ışıklar köyü Bayramiç ilçesi, Işıklar köyü sınırları içinde köyün yaklaşık 3 km kuzeydoğusunda, Işıklar köyü ile Zerdali köyü ara­sında Tekke mevkiinde bulunmaktadır. Alan üzerinde temelleri 30 m kadar izlenebilen 50 cm kalınlığında büyük bir yapıya ait duvar kalıntıları bulunmakta, bu alanın yaklaşık 50 m güneyinde büyük selvi ağaçları içinde bir türbe ve türbe etrafında mezarlık alanı bulunmaktadır. Türbe taş duvarlı ve alaturka kiremitli kırma çatılı, kare planlıdır. Bu­rada yapılan çok yoğun kaçak kazılar nedeniyle türbe büyük ölçüde tahrip olmuştur. Alanın batısında bulunan çamlık alanın içerisinde temel seviyesinde izlenebilen konut temelleri bulunmaktadır. Alanda bulunan temel kalıntıları tarihi kaynaklarda geçen Işıklar köyü tekke alanında bulunan medrese ve yerleşimine ait kalıntılar olmalıdır. Bu alan muhtemelen Bayramiç’in diğer köylerinde bulunan türbeler gibi erken Osmanlı döneminde bu köylere yerleşen boy beylerine ya da dini kişiliği olan zatlara ait türbelerden olmalıdır. Bu türbeler günümüzde de bazı özel günlerde hayırların ve duaların yapıldığı alanlar olarak kullanılmaktadır. Tekkenin bulunduğu Işıklar Köyü, bölgeye yerleşen Türkler’in ilk köylerinden biridir. Muhtemelen Ezine Akköy ile aynı zamanda, 14. yy da iskan edilmiş olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Bayramiç, Çanakkale
Sarıcaali Türbesi

Sarıcaali Türbesi

çanakkale – merkez – sarıcaeli köyü Sarıcaali Türbesi , Çanakkale merkez, Sarıcaeli köyünün yaklaşık 4 km güney batısında Karacaağaç mevkiinde, Çanakkale’ye ve Boğaz’a hakim bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Sarıca Sultan ‘a ait mezar ile birlikte hazire şeklindedir. Bu mezarlık içinde yeni gömüler de yapılmış durumdadır. Hazire içinde yeni mezarlar dışında 18. yy özellikleri gösteren 15 civarında mezar bulunmaktadır. Ayrıca yine 18. yy özelliği gösteren bozulan ve dağılan mezarlara ait şahide taşlan bir araya toplanmış durumdadır. Çevrili alanın güney bölümde iki farkı mezar bulunur. Mezarların birinin şahide taşının üzerinde, H 1225, M 1810 tarihli “Saruca Sultan” ismi geçmektedir. Bu nedenle bu bölümde bulunan mezarlar Saruca Paşa ailesi ile ilişkili olmalıdır. Mezarlık alanı Sarıcaeli köyünün ve çevre köylerin saygı duyduğu kutsal bir alan olup, özellikle baharın gelişi ile birlikte kurbanların kesildiği, hayırların yapıldığı bir alandır. Burada bulunan betondan yapılmış olan mescit, muhtemelen burada bulunan mezarlık alanı ile birlikte yapılmış mescitin yerine yapılmış olmalıdır. Sarıcaeli köyü Çanakkale’nin en eski Osmanlı dönemi köylerinden biri olup, 15. yy’ın ilk yarısından itibaren tarihi kaynaklarda ismi geçmektedir. Saruca Paşa muhtemelen 18. yy’da bu bölgede saygı gören önemli bir şahsiyet olmalıdır. Erken Osmanlı döneminde Anadolu’nun ve Avrupa’nın fethinde ve İslamlaşmasında etkili olan ve Gelibolu’da türbesi bulunan Sarıca Paşa’nın ardıllarından biri olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Çanakkale

Özvatan Türbesi

Amarat Türbesi Köye yakın bir tepede, bir ağacın altında birkaç mezarın mevcut olduğu görülmektedir. Etrafı taşlarla çevrili olan bu yere Evliya, ya da Amarat Evliyası denilmektedir. Burada yattıkları söylenenlerin tarihi kişilikleri hakkında hiç bir bilgi mevcut değildir. Anlatıldığına göre, yağmur duasının da yapıldığı bu yer, genellikle çocuğu olmayan ya da durmayan kadınlarla, sıtma hastalar tarafından ziyaret edilmektedir. Sıtmalı hastalar burada yatar; uykularında korkutulurlarsa hastalıktan kurtulurlarmış. Ayrıca ziyarete gelenlerin burada bulunan ağaca çaput bağladıkları da tesbit edilmiştir. Türbe denilen bu yerin yaklaşık 20 metre kadar köy tarafında etrafı duvarlarla çevrili ayrı bir yatır daha vardır. Bu yatırın Zeynel Abidin olduğu, Zeynel Abidin Gazi ve 20 arkadaşının Zırha (Kaleo) kalesinde bulunan düşmanlarla savaşırken şehit düştükleri destani bir tarzda anlatılmaktadır. Çok yakın zamanda ortaya çıkan bu yerin, yukarıda bahsedilen veliden daha büyük olduğu kabul edilmektedir. Bu mezar daha önceleri boş bir arsada iken, daha sonra bu arsaya ev yapan bir vatandaşın evinin avlusunda kalmıştır. Ancak buraya ev yapan kimse birkaç kez trafik kazası geçirdikten sonra, aşağıda anlatılan rüya üzerine burasını kendi arsasından ayırarak müstakil hale getirmiştir. Hamza Sultan Büyük Toraman kasabasının kuzeyindeki dağın tepesinde bulunan Hamza Sultanın kimliği hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bu mezar daha çok yağmur duası maksadıyla ziyaret edilmektedir. Yağmur yağmadığı zamanlarda köyün erkekleri koç, koyun vb. hayvanları götürerek burada kurban keser, namaz kılar ve dua ederler. Aynı günde kadınlar da kasabanın güneyindeki Çift denilen mevkide bulunan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezara giderek orada kurban kesip, dua ederler. Bunların 5 kardeş olduğu, hatta Karaşeyh köyündeki yatan zatın da bunların kardeşi olduğu rivayet edilmektedir. Yatır Büyük Toraman’ın Pek adlı mevkiinde bulunan bu isimsiz mezarın ziyaret yeri şekline dönüşü tarla sahibi olan Nail adındaki kişinin rüyasında “Beni çiğniyorlar, etrafımı çevir” demesi ile başlamıştır. Bunun üzerine tarla sahibi mezarın etrafını duvarla çevirmiştir. Mezarın üzeri kapalı olmayıp, hece taşlarında ziyaretçiler tarafından bağlanmış bezler bulunmaktadır. Bu yerle ilgili olarak köylüler “Kekeç Mehmet isimli bir şahsın sigara içerek oradan geçerken, ‘’Sigaranı söndür!’’ diye bir ses işitmiş olduğunu anlatmaktadırlar. Bu yatır daha çok kadınlar tarafından çeşitli niyet ve maksatlarla ziyaret edilmekte ve o muhitten geçen yolcular burada yatmakta olan kişinin ruhuna fatiha okumayı ihmal etmemektedirler. Üç Şehitler Türbesi Bu türbe, Özvatan’a bağlı Küpeli köyünde, bir derenin kenarında bulunmakta olup, son zamanlarda ortaya çıkarılmıştır. Burada medfun şehitlerin yaşadıkları tarih bilinmemektedir. Talas’lı Cemil Baba, burada yatanların Mehmed ve Hüseyin adında kişiler olduğunu söylermiş. Köylüler, üçüncü kişinin ismini hatırlamamaktadır. Şehitlerin burada bulunan dereden abdest aldıklarını birkaç kez görmüşlerdir. Bunların hürmetine Küpeli köyüne tabii afetlerden zarar gelmediğine inanılmaktadır. Daha önceleri burada yağmur duası yapılır, adak kurbanları kesilirmiş. Fakat şu anda sadece ziyaret maksadıyla buraya uğranılmakta , şehitlerin ruhlarına fatiha okunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Özvatan, Kayseri

İncesu Türbeleri

Omuz Gürzlü Türbesi Sürtme Köyü sınırları içerisinde, Evliya dağının eteklerindeki yatırlardan biri de Omuzu Gürzlü diye anılan, Horasan erenlerinden, hem veli, hem de akıncı başı olduğu kabul edilen bu zatın I. Haçlı seferi sırasındaki savaşlara katıldığı, bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı Selçuklular tarafından adına bir türbe yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Halk arasında onunla ilgili şöyle bir olay anlatılmaktadır: Seferberlik sırasında oraya birkaç eşkiya gelerek sığınır. Aralarından birisi velinin uzun sandukasını görünce, elini üzerinde gezdirerek, “Bu kadar boyun varsa vebalını boynuna mı?” der ve adeta onunla alay eder. Çok geçmeden bu sözleri söyleyen eşkiyanın sandukaya dokunan eli diğer bir eşkiya tarafından kesilir. Omuzu Gürzlü’nün sağlığında çok iyi sapan kullandığı hatta onun sapanla attığı taşlan “Yavaş Yavaş” diyerek Yavaş ovasına düşürdüğü de anlatılmaktadır. Omuzu Gürzlü türbesi, Evliya dağındaki diğer velilerle birlikte ziyaret edilir ve burada da değişik niyet ve maksatlarla kurban kesilir. Halk arasında Şeyh Turesan’ın yedi kardeşinin olduğundan bahsedilmekte, bunlardan Şeyh Şaban ve Omuzu Gürzlü’nün aynı yörede yattıkları söylenmektedir. Şeyh’in türbe kapısının hemen önünde tek parça halinde düz ve uzun taşlar mevcuttur. Bu taşların bazı yerleri aşınmış bulunmaktadır. Halk arasında bu aşınmalar, Şeyh’in burada namaz kılması ve secde azalarını koymasından ileri geldiği şeklinde yorumlanmaktadır. Tekke içerisindeki karanlık odalardan birinde, bir insanın ancak sürünerek geçebileceği bir menfez vardır ki buradan geçenin günahlarının affolunacağına inanılmakta ve buraya Günah deliği adı verilmektedir. Türbeye çocuğu olmayanlar çocukları olması için, hastalar şifa bulmak, çiftçiler ise yağmur duası maksadıyla gelirler. Ziyaret sırasında dileyen kurban keser, dileyen de sadace namaz kılıp dua eder. Şeyh Şaban Türbesi Türbe, Şeyhşaban köyün kuzeybatısında bulunan köy camisinin kıble tarafından camiye ait avlu kapısının sağında yer almaktadır. Kitabesi olmadığından kim tarafından ve ne zaman yapıldığı belli olmayan türbenin içinde yatan zatın tarihi kişiliği hakkında da kesin bir bilgi mevcut değildir. Şeyh Kumalı Türbesi Şeyh Kumalı Osmanlı döneminde, Kara Mustafa Paşa zamanında yaşamış, Paşanın İncesu’ya gelmesi sırasında onunla muhatap olmuş veli olduğuna inanılan bir zattır. Anlatıldığına göre, Şeyh bir gün tarlada çift sürerken öküzü ölür. Hemen o sırada Gökdağ’ın ormanlarından bir arslan gelerek öküzün yerini alır ve şeyh çift sürmeye devam eder. Diğer bir anlatışa göre, Şeyh, Kara Mustafa Paşa’nın sefere gitmekte olan ordusunun önüne çıkarak Paşa’ya “Ordunun karavanasını ben hazırlayacağım” der ve kazana bir miktar bulgur, yağ koyarak yemek pişirip bununla bütün askeri doyurur. Paşa, Şeyh Kumalı’nın kerametini anlayınca “Benim at firik arpa istiyor” der. Bunun üzerine Şeyh, bir tepenin arkasına dolanır ve bir süre sonra arpayı alır gelir. O mevsimde firik arpanın sadece Şam taraflarında bulunabileceğini bilen Paşa, Şeyhin büyüklüğünü bir kere daha anlamış olur. Köy halkı yağmur duası için bu türbeye gelir, yemekler yapılarak kurbanlar kesilir ve yağmur yağması için topluca dua edilir. Şeyh Aslan İncesu çevresinde birçok yatır ve ziyaret yerleri daha mevcuttur. Ancak burada bulunanların efsanevi kişilikleri bile pek bilinmemektedir. Örneğin bunlardan Şeyh Aslan, Evliya dağında yatmakta olup; yıllarca gerek Haçlılar’la, gerekse başka düşmanlarla mücadele etmiş bir eren olarak bilinmektedir. Bu yatırın bulunduğu yerde cinsi münasebette bulunduğu söylenilen bir oğlanla bir kızın taş kesildiği de anlatılmaktadır. Ayrıca Şeyh Şaban köyünün kuzeydoğusunda yer alan Evliya dağının doruğunda Emir Çoban tarafından yapılmış içinde yatanın Evliya olarak bilindiği bir türbeden de bahsedilmektedir. Yedi Kardeşler Kızılören’de, geceleri ışık yandığına inanılan yedi kardeşlerin bulunduğu bir ziyaret yerinden de bahsedilmekte ise de, hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri

Hacılar Türbeleri

Bakdur Dede Hacılar ilçesinde Sakar bağları yolu üzerinde Dede mevkiinde metfundur. Hayatı hakkında bildiklerimiz sınırlı olup, onun Orta Asya’dan gelen erenlerden biri ve o muhite yerleşen kabilelerin reisi olduğu ifade edilmektedir. Bakdur abının onun alnında yazılı bulunduğu, bu sebeple de kendisine ”Bakdur Dede” denildiği rivayet edilmektedir. Hacılar kasabasının kurucularından olduğu ve bugün ‘Baktır’ soyadını taşıyanların onun soyundan geldikleri söylenmektedir. Sesli Dede Sesli Dede’nin büyük bir din bilgini olduğu ve İstiklal Savaşında şimdi türbesi bulunan dağın tepesinden “Haydi aslan kardeşlerim kalkın, kardeşleriniz vatan uğrunda savaşıyorlar, ben onlara yardıma gidiyorum. Derhal peşimden geliniz!” dediği anlatıla gelmektedir. · Sesli Dede diye bilinen bu ziyaret yeri, Hacılar, Beğendik bağlan civarındaki Sesli Dağı tepesinde bulunmaktadır. Dağda bulunan bazı kale kalıntıları, buranın geçmişte bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir. Sesli Dede’nin kim olduğu ve nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, O’nun mezarı, hali hazırda kadınlar tarafından ara sıra değişik maksatlarla ziyaret edilmektedir. Anlatıldığına göre, define aramak maksadıyla bu mezarı kazmak isteyen birisi, bu işe teşebbüs ettiğinde kendisini mezarın birkaç km. uzağında bulur. Tekrar gelip yeniden mezarı kazmak istediğinde ise yine aynı durumla karşılaşır. Bu durum üç kez tekrar eder. Sonunda adam, yanlış bir iş yapmakta olduğunun farkına varır ve bu niyetinden vazgeçer. Şıh Aslan Dede Şıhaslan dağının tepesindedir. Onun dindar ve büyük bir zat olduğuna inanılmaktadır. Ulaşmak zor olduğu için ziyaretçisi azdır. Eskiden buraya bez bağlanır ve dilekte bulunulur. Gelincik Kayası Erenler türbesi ile Hacıların arasındadır. Bu kayanın ortasında genişçe bir delik vardır. Bu deliğin içinden geçilir. Burada dua edilir ve dilek dilenir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Hacılar, Kayseri

Develi Türbeleri

Damsalı Bekir Türbesi XIX. Yüzyılda yapıldığı rivayet edilen türbe, çoban ve aynı zamanda alim olduğu söylenen Bekir adındaki bir zata aittir. Türbe basit bir şekilde döşenmiş, olup içinde devamlı .su bulundurulmaktadır. Bu zatı yeşil sarığı ile türbede görenler olduğu kanaati o çevrede oldukça yaygındır. . . Bu şahsın hayvanlarla konuştuğu inancı da halle arasında yaygındır. O köyde sığır çobanlığı yapmakta iken bir gün akşam üzeri sürüdeki ineklerden birisi buzağılar. Köye dönmeden önce çoban Bekir inekle konuşarak ona “Haydi, köye gidelim sahibin bana kızar” der. Ancak inek ve buzağı gelecek durumda olmadığı için çoban onları orada bırakır. Köye geldiğinde ineğin sahibi kadın çok acı sözler söyleyerek çobana kızar. Çoban ineğin yanına dönerek “Gördün mü sahibinin bana nasıl davrandığını” der ve eski mezarlığa girerek kaybolur. Nebi Baba Türbesi Soysallı köyünün güneyindeki ovada bulunan türbe bir mezarlığın ortasında yer almaktadır. İnşası Osmanlıların son dönemine tekabül. ettiği tahmin edilen türbe, yakın zamanlarda köklü bir tamirat geçirmiştir. Burada yattığı söylenilen· Nebi Baba’nın tarihi kişiliği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Nebi Baba’nın köyün sığırlarını güttüğü, ovada sığırın etrafına bir çizgi çizerek namaz kılmak için camiye gittiği, camiden gelinceye kadar sığırların bu çizginin dışına çıkmadıkları söylenir. Hatta Nebi Baba’nın aynı şekilde sığırları ovada bırakarak Cuma namazını kılmak için İstanbul’a gittiği ve namazdan sonra aynı anda tekrar -sığırların başına döndüğü de onunla ilgili rivayetler arasında yer almaktadır. Öyle ki, köylülerden biri Nebi Baba’yı aynı gün istanbul’da görüp onunla konuşmuş. Köye gelip de durumu anlattığında komşuları Nebi Baba’nın o gün köyde bulunduğunu söylemişlerdir. Daha önceleri sıkça ziyaret edilen bu türbe, bugün artık eski önemini kaybetmiştir Evliyadağı Türbesi Ayvazhacı köyünün batısındaki dağ Evliya Dağı olarak bilinir. Ali adında bir çoban 40 gün bu dağda yağmurdan koyunlarını korur, 40 gün koyunlarla birlikte kaybolur, 40 gün sonra geldiğinde geçen bu süre zarfında nerede olduğunu söylemez. Ancak ısrar edilince durumu anlatır ama 40 gün sonra da ölür. Çobanın karısı kocasının ölümünden sonra devamlı bu dağa giderek orada ibadet eder. Bir gün kadın halka hitaben, “Bu dağa ziyaretin dışında bir maksatla gelmeyiniz, bu dağda evliyanın mezarı var, kevenlerini kesmeyiniz, yoksa dağın gazabına uğrarsınız!.”der. Bunu demesinden 40 gün sonra kadın da ölür. Dağın başına kadın için ağaçtan bir türbe yaparlar. O sene Ağustos ayında kanlı kar yağar. Köylüler ağaçtan yapılmış olan türbenin tahtalarını dağın eteğinde bir derede parçalanmış halde bulurlar. Çobanın karısı köy halkının rüyasına girer ve onları şu şekilde rahatsız etmeye başlar, ”Türbe yapmadınız, ari taşlardan bir yığın yapın”. Bunun üzerine köy halkı taşlardan bir yığın yaparak kadının istediğini yerine getirir. Abdül İlyas Türbesi Develi’nin Kızık köyünde yığma taştan yapılmış Abdül İlyas denilen zata ait bir türbe bulunmaktadır. Türbe ziyaret edilmekle birlikte yağmur duası burada değil, göl kenarında yapılır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Develi, Kayseri

Necmeddin İmad

Ankara – Necmeddin İmad hazretlerinin Doğum tarihi bilinmemektedir. 1224 tarihinde vefat etmiş ve Serçeönü Mahallesindeki türbesine defnedilmiştir. Necmeddin İmad hazretleri, Halvetiyye tarikatının önemli şeyhlerindendir. Kendisi Kayseride yaşamış ve burada vefat etmiştir. Hayatı hakkında etraflı bilgi yoktur. Ancak, anlatılan bir olayla ölümünden sonra da Kayseri üzerindeki manevi-himayesinin sürdüğü anlaşılmaktadır. Derler-ki, XVII. yüz yılın başlarında “Kara Yazıcı” olayları olarak tarihe geçen iç ayaklanmalarda Samsun, Amasya ve Çorum’da etkili olan 64 zat, Kayseri’ye gelerek burasını işgal altına alır. Kendisinin ortadan kaldırılması için, Osmanlı Orduları İbrahim Paşa Kuman­dasında buraya gelirsede, başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kalır. İşte Kara Yazıcı’nın böyle etkili olduğu ve Kayseri’yi yağmala­maya başladığı bir günde bir gece rüyasında Necmeddin İmad ‘ı görür; Necmeddin İmad , Abdulhalim adını taşıyan bu eşkiyaya, “Kısa zamanda bu şehri terket ve burasının halkına kötülük yapma,” şeklinde bir uyarıda bulunur. Bunun üzerine Eşkiya buradan çekilerek Çorum iline gider ve böylece Kayseri böyle bir beladan kurtulur. Türbe kitabesinde, ”Kutbul-Arifin, Gavsül-vasilin Şeyh Necmeddiin İmad Nevvar Allahu Kabrehu” ifadesinin yer alması, onun döneminde çok büyük tasavvuf şeyhi olduğunu göstermekte­dir. Bu kitabenin türkçesi şöyledir: ”Ariflerin kutbu, Allah’a ulaşanların yardımcısı, Şeyh Necmeddin İmad Allah Onun kabrini nurlandırsın.” Onun yaşadığı dönemde Kayseri büyük ölçüde dış baskılara maruzdu. Onun için insanların sevgi ve birbirlerini kabullenerek hayatlarını sürdürmeleri gerektiğini tavsiye etti. “Manalar aleminin sırrını çözen birisi, kendi içinde mahşer haline gelmiş bir insana kıyamaz.” derdi. İnsanların bu imtihan dünyasında iyi şeyleri yapma­ları gerektiğini söyler, kötülüklerden kaçınmak için insanoğlunun kendi nefsini kontrole almasını tavsiye ederdi. Necmeddin İmad , Cüneyd-i Bağdadi’ye intasabeden ve bu yolda derinleşerek kendisi de büyük Veliler arasına giren Muham­med Bin Nur Halveti’nin adına oluşan Halveti tarikatını tanınınmış büyüklerindendi. O, insanların, İlim, Amel ve İhlas’la sonsuz kurtuluşa ereceğine inanırdı. İnsanın evvela neye inandığını bilmesi, sonra mahiyetini bilip öğrendiği şeyi yaşaması gerektiğini söylerken, 1221 yılında Kayseri’de vefat etti ve Kayseri’de toprağa verildi. Mezarı Serçeönü mahallesinde, bugün yıkılmış olan Hüseyin Bey hamamı yakınındadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri
Akça Koca Sultan Türbesi

Akça Koca Sultan Türbesi

kayseri – yahyalı – Kopçu köyü Kopçu köyünde bulunan bu türbede yatan ve Kopçu Baba olarak da bilinen Akça Koca ‘nın kardeşi olduğu söylenilmektedir. Başka bir rivayette ise onun Dev Ali’nin kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Böylece onun da Horasan’dan geldiği kanaati kuvvetlenmektedir. Akça Koca Sultan öldükten sonra kendisi için türbe yapılmamasını vasiyet etmesine rağmen bir kadının bu türbeyi yaptırmaya teşebbüs ettiği ve türbe inşaatı bitinceye kadar her gün yemek sinisinin altında bir altın bulduğu, bu altınlarla da inşaat masraflarını karşıladığı inancı yaygındır. Türbe yapılırken sıra üzerinin örtülmesine geldiğinde Akça Koca üzerinin örtülmesine razı olmaz. Türbenin üzeri kubbe ile örtülürken tam o sırada bir rüzgar çıkar ve kubbeyi yerle bir eder. Daha sonra türbeyi yaptıran kadına rüyasında üç delik sağ, üç delik de sol taraftan açmalarını söyler, bunun üzerine belirtildiği şekilde yeniden yapılan bu kubbe bir daha yıkılmaz. Akça Koca ‘nın türbesindeki sütunun insan müdahalesi olmadan oraya gelişi, türbenin yapılışı sırasında kubbesinin yıkılışı oraya olan ilgiyi artırmıştır. Anlatıldığına göre sultanı ziyarete gelenlerin hayvanlarına bakması için ahırlar ve atların yemesi için bir ev dolusu arpa varmış. Arpanın üzerinde sürekli olarak bir yılan dururmuş. Arpadan o kadar yedirilmesine ve bir o kadar da yolcuların yanlarına alıp götürmesine rağmen yılan orada bulunduğu sürece arpa hiç eksilmezmiş. Yine anlatıldığına göre Akça Koca Sultan ‘nın ziyaretçisi hiç eksik olmazmış. Bir keresinde köylülerden birine üç atlı misafir gelmiş. Bunlar gece yarısı kalkıp türbeye giderek namaz kılıp, sultanla birlikte tesbih çekmişler: Bunları gizlice takibeden ev sahibi eve gelerek yatağına girmiş misafirler eve döndüklerinde, ”Sanki Osman Ağa uyuyor” demişler. Bunun üzerine ev sahibi kalkıp hemen ellerine sarılmak istemiş, fakat misafirler o anda kaybolmuşlar. Türbede geceleri ışık yandığı görülmekteymiş. Türbede halen su ile dolu ibrikler bulundurulmakta ve Sultan’nın bununla abdest aldığına inanılmaktadır. Zira, belirli günlerde bu suların boşaldığı rivayet edilmektedir. Köy halkının anlattığına göre bir gece hırsızlar türbeye girerek halıları toplayıp çıkmak istediklerinde kapı kapanır ve bir türlü dışarıya çıkma imkanı bulamazlar. Türbeden ancak elleri boş olarak çıkmalarına izin verilir. Son zamanlara kadar her perşembe günü ikindi namazı için burada ezan okunduğu ve köy halkının burada namaz kıldığı anlatılmaktadır. Bu türbede daha çok yağmur duası yapılmaktadır. Yağmur duasında dua edecek kişi türbenin damına çıkar ve orada yüksek sesle dua eder, diğerleri de Amin derler. Duadan sonra da fakirlere yemek yedirilir. Çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olmak, durmayanlar da çocuklarının yaşaması için buraya gelerek dua ederler. Burada ölmesinden endişe edilen çocukların isimleri değiştirilerek uzun ömürlü olmaları umulmaktadır. Türbede bulunan mermer sütun dilek esnasında kucaklanmak.ta, iki elin parmakları kavuşursa dileklerin kabul olacağına inanılmaktadır. Aynı şekilde türb de bir de delile mevcuttur ki hamile kadınlar bu deliklere elJerini sokarlar, eğer ellerine boncuk çıkarsa kız, başka bir şey çıkarsa oğlan çocuğuna sahip olacaklarına işaret olduğuna inanırlar. Burada senede en az 3-5 adak kurbanı kesilmektedir. Ayrıca bir ağrısı, sızısı olanlar mezarın yanında bulunan tokuç ile ağrıyan yerine vurdurur. Böylece o kişi oradan çıkmadan ağrısının geçeceğine inanır. Burada dilekte bulunan kadınlar ya türbeye sergi sermekte, ya da çaput bağlamaktadırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Yahyalı, Kayseri
Seyid Ali Türbesi

Seyid Ali Türbesi

kayseri – yahyalı – Yahyalı devlet hastanesi bahçesi Seyid Ali Türbesi , ilçe merkezinde Devlet Hastanesi bahçesinde bulunmakta­dır. Yaklaşık 1 m. yükseklikte, kare bir kaide üzerine oturmak­tadır. Türbenin kaidesi moloz taşlardan, Kare planlı türbe ise kesme taşlardan inşa edilmiştir. Türk üçgenleriyle kubbeye geçiş sağlanmaktadır. Türbenin; güney, kuzey ve batı yönle­ rinde birer pencere vardır. Giriş doğu yönde olup, iç kısımda sanduka yoktur. Türbenin mihrabındaki mukarnaslar ve kapı­sındaki geçmeler dışında bezemesi yoktur. Mescit bölümü­nün giriş kapısı üzerinde kitabesi vardır ancak kitabe harap durumda olduğundan okunamamaktadır. Türbenin mimari örneklerle olan benzerliklerinden dolayı, 12-14. yüzyıllar ara­ sında inşa edilmiş olduğu söylenebilir

📍 Yahyalı, Kayseri
Talaslı Cemil Baba

Talaslı Cemil Baba

kayseri – talas – talas mezarlığı Nüfus kayıtlarında Cemal Kazan olarak bilinen Talaslı Cemil Baba 1912 yılında Kayseri’nin Deliklitaş mahallesinde dünyaya gelmiş, çocukluğundan itibaren esrarengiz hayatı burada geçmiştir. Kayseri ve çevresinde sevilen, sayılan ve biraz da kendisinden çekinilen bir kişiliğe sahiptir. Yakın tarihte yaşamış olmasına rağmen onun özel hayatı hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Onun hayatını Talas-Kayseri arasında geçirdiği, kerametleri arasında sık sık hacca gittiği hususu ilk sırayı teşkil etmekte ve bu yüzden de halk arasında Hacı Cemil olarak anıldığı bilinmektedir. Onun kerametleri ile ilgili birçoğu halen yaşamakta olan insanların pek çok müşahedeleri vardır. Bu müşahadelerden bir kısmı onun ‘tayyi mekan’ ettiği ile bir kısmı onun adeta gaibden haber verircesine insanların sırlarına aşina olduğu ile, büyük bir bölümü de daha çok halka uyan ya da teselli edici mahiyette uyarılarda bulunuşu ile ilgilidir. Anlatıldığına göre Cemil Baba bütün Peygamber ve velilerin türbelerini bilirmiş. Genellikle kendisini ziyarete gelen yabancılardan muhitlerinde bulunan veli ya da Peygamberin kabrinin civarından yedi adet taş getirmesini ister, taşlar getirildiğinde bunlardan bir tanesini alıp geri kalanları getiren kimseye iade eder ve evinin bir köşesinde saklamasını istermiş. Çok sayıda kerametinin olduğu bilinen Cemil Baba’dan iki anekdotla yetineceğiz: Kayserinin tanınmış simalarından birisi hacca gider, Kayseri’li hacılardan birkaçı bir araya gelerek sohbete başlarlar. Aralarında Cemil Baba da vardır. İçlerinden birisi, “Canım bir bulgur pilavı çekti ki…” der. Diğer hacılar da “Hakikaten olsa da yeseydik” derler. Böylece sohbet devam eder. Bir ara Cemil Baba ‘nın ortalıktan kaybolduğunu farkederler. Az sonra orta yere buğuları tütmekte olan. bakır bir tabak içerisinde bulgur pilavı konur. Cemil Baba “Haydi buyurun ağalar!” der. Pilav yendikten sonra Cemil Baba “Ağa tabağını Unutma, çantana koy” diyerek oradan uzaklaşır. Adam tabağın kendilerine ait olduğunu anlar ama buna anlam veremez. Hac dönüşü çantada tabağı gören karısı onu bir süreden beri aradığını fakat bulamadığını söyler. Kocasının olup bitenleri anlatması üzerine hayrete düşer. Onunla ilgili bir başka menkibe de şöyledir: Halen Kayseri’de ikamet etmekte olan emekli bir öğretmen, 1960 yılında tayin olduğunda çevresinde duyduğu Cemil Baba ‘yı görmek arzusu ile birkaç kez Talas’a gider. Nihayet bir akşam hanımını ve çocuklarını alarak Cemil Baba’nın evine varır. Cemil Baba yanındaki çocuğu görür görmez” Bu çocuğu Seyyid Halil Devletli’de kazandınız, değil mi?” der. Bunun böyle olduğunu bilmekte olan adam hayrete düşer. Derken tekrar çocuğu göstererek ”Adı İsmail olduğu halde ona ne diye Mehmet diyorsunuz?” diye sorunca adam hayretten bir kez daha irkilir. Çünkü nüfus cüzdanında çocuğun adının İsmail olduğunu kendisi ve hanımından başka hiç kimse bilmemektedir. Adam kendini toparlama fırsatı bulamadan Cemil Baba ‘dan üçüncü soru gelir, “Şu minik yavrunun ismini de Mustafa koydun değil mi? Sen de uzun süre hastalık çektin, hastalığında peyderpey geçecek. ” Adam dehşet ve şaşkınlık içinde … O akşam uzun bir sohbet sürüp gider. Bir ara yine Cemil Baba “Bugün kabak yediniz değil mi? Yanında da üzüm hoşafı vardı; hoşafın içinde de erik kurusu.” Nihayet adam kendinden geçmiş bir halde Cemil Baba’nın ellerini öperek oradan ayrılır. Bu olaydan onbeş yirmi gün sonra yine adam Cemil Baba ile kalenin yanında karşılaşır. Ona bir miktar para verir, o da buna karşılık bir miktar somun ekmeği verir. Adam ekmeği eve getirir, büttin bir aile yer fakat bitiremez. Sofradan kalktıklarında Cemil Baba ‘nın somunun bir kısmı hala orada durmaktadır. Halk arasında anlatılanlara göre vefatı şöyle olmuştur: 5 Kasım 1982’de Talas Belediye Otobüsü ile cuma namazını eda etmek için şehre geldi. Otobüstekilere; “Anam beni çağırıyor yarın anama gide­ ceğim” dedi. Bu tarihten bir hafta kadar önce de şehirde gördüğü tanıdıklarından helallik istedi.5 Kasım’ı 6 Kasım’a bağlayan geceyi ibadetle geçirdi. Sabahın er­ken saatlerinde Seyyid Burhaneddin Tür­besini ziyaret etti ve uzun bir yolculuğa çıkacağı gerekçesiyle abdest aldı. 6 Ka­sım’da saat 15:30’da yeğeni Ali Felek’in Talas’taki evinde hayatını kaybetti. 7 Ka­sım’da “Anayasa Oylaması” olmasına rağmen, cenazesi büyük bir kalabalığın katılımıyla Talas’ta toprağa verildi. Def­nedildiği mezarlık kendi adıyla anılmak­tadır. Vefatından kısa bir süre sonra se­venleri mezarının üzerine bir kubbe yap­tırdı. Cemil Baba zaman zaman Talas Beledi­yesince düzenlenen seminer ve toplantı­larla anılmaktadır. Gazeteci Veli Altınka­ya tarafından Allah Dostlarından Mavi Boncuklu Cemil Baba isimli kitap onun hakkında kaleme alındı (1984). Ayrıca Et­hem Cebecioğlu’nun 20. Yüzyıl Evliya Menakıbı adlı eserinde yer alan şahsiyet­ lerden biri de Cemil Baba’dır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi

📍 Talas, Kayseri
Melikgazi Türbesi – Kayseri

Melikgazi Türbesi – Kayseri

kayseri – pınarbaşı 1071 de kazanılan Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun fethinde büyük katkıları olan, Büyük Selçuklu Sultanlığı’na bağlı olarak kurulmuş bulunan Danişmendlilerin kurucusu Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi (ö. 1105) nin oniki oğlundan biri olan Melik Emir (Gazi) pek çok savaş ve fetihlere katılmış ve zaferler elde etmiştir. Özellikle Melik Gazi’nin Haçlılar’a, Ermeniler’e ve Bizanslılara karşı kazandığı zaferlerden sonra mevkii ve şöhreti yükselmiş, kendisine Bağdat’taki Abbasi Halifesi ile İran’daki Büyük Selçuklu Sultanı Sancar birer elçi, hükümdarlık alameti olarak da dört bayrak, davul, altın gerdanlık ve bir asa göndererek onun “ Melik “liğini tasdik etmişlerdir. Ancak o esnada Malatya’da bulunan Melik Gazi elçilerin gelişinden bir kaç gün sonra, yaklaşık olarak 1131 yılında vefat etmiştir. Danişmendlilerin Kayseri açısından da ayrı bir önemi vardır. Çünkü Kayseri onlar tarafından fethedilmiştir. Nitekim Camii Kebir yaptıran Melik Gazi ve Pınarbaşı ilçesinin Melikgazi köyünde türbesi bulunan Melik Gazi Danişmendlilerin hükümdarlarındandır. Melik Emir Gazi çok cesur; zeki, adaletli ve kudretli bir hükümdardı. Onun kahramanlıkları dilden dile anlatılarak adeta o, destanlaştı ve türbesi Türkiye’nin her tarafından gelen ziyaretçilerin dolup taştığı bir yer haline geldi. Kısaca tarihi kişiliğinden bahsetmiş olduğumuz Melik Gazi halk arasında tamamen efsanevi bir kişiliğe bütünmüş ve tarihi şahsiyeti, halkın efsaneleştirdiği kimliğinde hemen hemen kaybolmuştur. Halk onu, eteğinde türbesinin bulunduğu kalenin fethinde gösterdiği kahramanlıklar ve kerametlerle benimsemiş ve kendine maletmiştir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi Zamantı kalesinin Hıristiyan komutanının yanına uşak olarak girer. Gerek komutan, gerekse hanımı onun hizmetinden memnun kalırlar. Bir ara komutan Kudüs’e hac görevini ifa etmek için gider. Daha sonra evin hanımı helva yapmış olduğu bir sırada yanında bulunan Melik’e, “Ah, ah! Efendin de şu anda burada olsa idi de şu helvadan yeseydi, o bunu çok severdi” deyince Melik, ”Abla bir kaba koy da hemen götüreyim” der. Kadın içinden “Herhalde uşağın cam helva istiyor da meramını ancak böyle ifade ediyor” diye geçirir. Bunun üzerine bir kap helvayı Melik’e verir. Sonra Melik birden kaybolur ve Kudüs’te bulunan efendisine götürdüğünü söyler. Ancak kadıncağız buna inanmaz. Ta ki komutan Kudüs’ten döndüğünde heybesinden helva kabını çıkararak “Malımızda, canımız da, dünyamız da, ahiretimiz de Melik’in elinde; ona bugüne kadar daha iyi davranmadığımız için hata etmişiz” deyinceye kadar. Bunun üzerine karı-koca Melik’den özür dilerler. Bundan sonra Melik’e ‘ ‘Senin dinin ne ise biz de onu kabul edeceğiz” diyerek Müslüman olurlar ve gizli gizli İslamiyetin vecibelerini yerine getirmeye başlarlar. Melik’in kaleyi fethetme arzusunu öğrenen komutan ona, “Sana kaleyi fethettireceğim, ancak öldükten sonra ayak ucundan bir yer isterim” der: Bu arada Selçuklu ordusu kalenin yakınlarına gelerek pusuya yatar. Önceden kararlaştırıldığı gibi en müsait bir anda Melik ezan okuyacak ve bunu takiben de ordu kaleye hücum edecektir. Nitekim böyle de olur. Kalenin komutanı traş olurken Melik’e ezan okuması için işaret eder. Melik ezan okumaya başlayınca berber ne olup bittiğini sorar. Komutan durumun anlaşılmaması için, ”Ne olacak, Deli Melik aklına ne düşerse onu işler” diye cevap verir. Fakat durumdan şüphelenen berber hemen o anda komutanın başını keser. Burası cami, medrese, aşevi ve türbeden oluşan bir külliye konumundadır. Osmanlılar zamanında devletin sağladığı imkanlarla burada kazan kaynar; yolcular, kimsesizler ve fakirler karşılıksız olarak yemek yerlermiş. Türbede medfun bulunan Melik Gazi’ nin mumyalanmış cesedine iğne batırıldığında halen kan çıktığı inancı halk arasında oldukça yaygındır. Ziyaretler sırasında türbenin içine girerek dua etme hususunda ziyaretçiler ısrar etmektedirler. Ziyaret için belli bir saat ve gün yoktur. Ancak genellikle hasat mevsiminden önce ve sonra ziyaretler yoğunluk kazanmaktadır. Halkın inancına göre bu mübarek zat için zorluk yoktur. Hastalar, çocuğu olmayan veya olup da duyanlar hep buraya gelirler. Herhangi bir adağı olanlar da buraya gelip kurban keserler. Bu türbeyi yurtdışındaki işçilerimiz dahil ülkemizin her tarafından gelenler ziyaret ederler. Türbeyi ziyaret esnasında, Kur’an bilen Kur’an okur, salavat getirilir, dileği olanlar dileklerini dilerler ve bu sırada sandukanın etrafında dolaşarak “Yatanların yüzü suyu hürmetine” diyerek dua ederler, daha sonra kurban keserek ziyaretlerini tamamlarlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Pınarbaşı, Kayseri
Şeyh Turesan Veli

Şeyh Turesan Veli

kayseri – incesu – Kayseri’nin İncesu ilçesi ile Ürgüp’e bağlı Başkaya arasındaki Tekke Dağı adı ile anılan yerde bulunan ve halk tarafından Tekke diye bilinen türbe 1. Alaaddin Keykubad’ın karısı Mahperi Hunad Hatun tarafından Şeyh Turesan adına yaptırılmış bir Selçuklu yapısıdır. Rivayete göre Turesan-ı Veli Horasan’dan gelerek buraya bir tekke kurmuş ve bu yolla İslam’ı yaymaya başlamıştır. Başka bir yerde ise, Kayseri Fatihi olarak kabul edilen Turesan Bey’ in 1. Haçlı seferin de büyük yararlılık gösteren Şeyh’in Horasan’dan gelen dervişlerden biri olduğu ve bugünkü türbesinin bulunduğu yerde halen mevcut olan bir çilehane yaptırıp orada kırk gün inzivaya çekildiği rivayet edilmektedir. Anlatıldığına göre, padişahlardan biri o yöreden geçerken, Şeyh Turesan ‘a kendilerine erzak göndermesi için haber gönderir, o da bir şinik buğday ile padişahın askerlerini doyurur. Türbe, hastalıklara şifa bulmak için ziyaret edilir, burada yağmur duası yapılır ve kurban kesilir. Genel olarak kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plân arz eden yapı, 21.18×14.12 m.ölçülerindedir. Zaviyeye doğu cephenin biraz güneyine kaydırılmış basık kemerli bir kapıdan girilmektedir. Kapı kuruluş olarak duvardan çökertilmiş bir yüzeye açılarak cephede daha belirgin hale getirilmiştir. Kapı kemeri yığma ayaklar üzerindeki konsollara oturmaktadır. Kapının üzerinde beyaz mermere yazılmış kitabe, onun da üzerinde 90×50 cm. ölçülerinde dikdörtgen formlu bir pencere bulunmaktadır. Pencere ve kapının bulunduğu duvar diğer bölümlerinkinden biraz daha yüksek yapılarak kapı vurgusu pekiştirilmiştir. Kapıdan uçları batı ve kuzeye doğru uzatılmış bir “L” şeklinde plânlanmış orta bölüm veya kapalı avluya girilmektedir. Avlunun doğu-batı doğrultuda plânlanan bölümü iki sivri kemerle takviye edilmiş, sivri tonozla örtülmüş olup, güney-kuzey doğrultuda plânlanmış bölümden daha geniştir. Zaviyeyi oluşturan mekanların büyük bölümü avlunun bu kanadına açılmaktadır. Orta tonoz batıda, türbe ve oda kapılarından sonra alçalıp bir kademe meydana getirerek sona ermektedir. Bu kısmın altında sonradan yapıldığı düşünülen ve iki yanda kısa ahşap trabzanları bulunan yerden 65 cm. yüksekliğinde üzeri ahşap döşemeli bir seki bulunmaktadır. Sekinin doğu duvarında bir kare dolap nişi, güney duvarında da türbeye açılan pencere bulunmaktadır. Orta bölümün kuzeyinde 10 adet basamaklı merdivenle zaviyenin damına çıkılmaktadır. Avlu tabanı sal taşlarıyla döşenmiştir. Avlunun güneydoğu köşesinde yer alan kapıdan zaviyenin kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plâna sahip olan mescidine geçilmektedir. Mescide giriş kapısı, zaviyeye giriş kapısıyla aynı karakterdedir. Mescid mekanının üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Güney duvarı ortasında bulunan mihrap, dış cephede çıkıntı yapmaktadır. Mihrabın üzerinde iki mazgal pencere bulunmakta olup, biri kapatılmıştır. Tabanı ahşap döşemeli olan mescidin duvarlarında küçük nişler bulunur. Mescidin batısında, kapısı avlunun ortasına gelecek şekilde açılmış türbe yer almaktadır. Türbe, doğu-batı doğrultuda dikdörtgen bir mekan olup, üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Mescitten daha büyük tutulan bu mekanın ortasında büyük bir sanduka yer almaktadır. Mescidin doğu ve güney duvarında birer küçük mazgal pencere bulunurken, kuzey duvarına sonradan dikdörtgen boyutlu büyük bir pencere açılmıştır. Avlunun kuzey cephesinde doğu taraftaki kapıdan zaviyeyi oluşturan birimlerden biri olan dikdörtgen mekanlı ve tonoz örtülü odaya geçilmektedir. Bu odanın batısında zaviyenin mutfağı bulunmaktadır. Mutfak mekanının üst örtüsünü oluşturan sivri tonozun ortasına bir baca deliği açılmıştır. Avlunun kuzey-güney doğrultuda uzanan kısmının kuzey duvarına açılan bir kapıdan doğu-batı doğrultuda düzenlenmiş ve zaviyenin kuzey cephesi boyunca tasarlanmış han bölümüne geçilmiştir. Bu bölümün üzeri iki sivri kemerle takviye edilmiş sivri tonozla örtülmüştür. Duvarlarda hayvan bağlamak için açılmış delikler burasının zaviyenin ahırı veya hanı olabileceğini akla getirmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 İncesu, Kayseri

Karaşeyh Türbesi

kayseri – felahiye – karaşeyh köyü Karaşeyh köyü camisinin bahçesinde yatmakta olan Kara Şeyh ‘in Karakaya’daki Seyyid Halil’in, Gani Şeyh tarafındaki Gani Şeyh’in kardeşi olduğu söylenmektedir. Halk arsında Kara Şey h’in manevi gücünün çok büyük olduğuna inanılmaktadır. Onun bu gücünden faydalanmak için, hasta veya dilek sahipleri onun mezarının yanında yatarak rüyalarında kendilerine problemleri konusunda gösterilecek çözüm yollarını ve Şeyh’in yardımlarını beklemektedirler. Ancak hoşnut olduğu kişiye himmet eden Dede, sevmediği kişileri ise orada durdurmamaktadır. Bu türbede en çok dikkati çeken husus, hece taşlarının, birçoğu çürümeye yüz tutmuş muhtelif bezlerle donatılmış olmasıdır. Bu bezler oraya dilek ve adakları olan kadınlar tarafından bağlanmıştır. Köylüler bu zat ile uğraşmanın uğraşana sıkıntı vereceğini şu olayı anlatarak ifade etmektedirler: Güneşli köyünden bir zat “Niçin bu adama tapıyorsunuz?” diyerek Şeyh’in mezarının başındaki hece taşını alıp götürmüş. Ancak o gece sabaha kadar ona eziyet etmişler. Bunun üzerine o da on amele yevmiyesi vererek taşı yerine geri göndermiş. Bu zatın aleyhinde konuşanların onmadığı ve bu meyanda bir kaç tane ocak batırdığı halk arasında anlatılmaktadır. Buraya her türlü hastalıktan kurtulmak, çocuk sahibi olmak veya herhangi başka bir dileğin yerine gelmesi için gelinmektedir. Yağmur duası da burada yapılmaktadır. Yağmur duası için bir oğlak veya kuzu kesilip, pilav pişirilir ve yemekten sonra da dua edilir. Dilek sahipleri ise “Eğer bu dileğim kabul olursa Dede’ye kurban keseceğim” der, dileği gerçekleşince de kurban keser, orada iki rekat namaz kılar. Kurbanın etini ise çiğ veya pişirilmiş olarak dağıtır. Önceleri ekonomik durumu elvermeyenlerin adak kurbanı olarak tavuk, horoz gibi hayvanları kestikleri de ifade edilmektedir. Çocuk sahibi olmak için dışardan gelenler bu dilekleri için cuma günlerini tercih etmektedirler. Gurbete gidenler sağ dönebilmek için Şeyh’in mezarından toprak alarak bunu Üzerlerinde taşırlar.·Köye döndüklerinde ise o toprağı tekrar mezara koyarlar. Bu köyden Kore savaşına katılanlar, geleneklere uydukları için sağ-salim dönmüşlerdir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Felahiye, Kayseri
Şeyh Ümmi Türbesi

Şeyh Ümmi Türbesi

kayseri – develi – abidler kabristanı Şeyh Ümmi Türbesi ; Develi de Abidler kabristanındadır. Mezarlığın kuzey kısmında yer alan türbe dört duvarla çevrili olup üzeri açıktır. Halkın uğradığı önemli ziyaret yerlerinden biri olan bu türbede yatan kişi Anadolunun fethinde yer alan Devali , Seydi Şerif , Hızır İlyas gibi dört komutandan birisi olarak bilinmektedir. Genellikle Seydi Şerif, Dev Ali ve Hızır-İlyas türbelerini ziyaret edenler bu türbeye de uğramadan edemezler. Özellikle Şeyh Ümmi’ nin mezarının yakınındaki beyaz yapraklı bir ağacın bacaklarda oluşan, iyileşmeyen yaraların tedavisinde kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Böyle yarası olan bir kimse perşembe sabahı, sabah ezanından evvel o ağaçtan bir dal alarak kurumaya terkeder. Dal kurudukça yara da kurur, iyileşir. Nitekim bize bu bilgileri veren şahıslardan biri, bizzat bu etkiyi kendi üzerinde deneyip göründüğünü ve bu yolla bacağındaki yaradan kurtulduğunu ifade etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri
Seyyid Şeyh Mahmud Süzani

Seyyid Şeyh Mahmud Süzani

eskişehir – sivrihisar İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Seyyid Mahmut Süzâni’ nin hayatı ve kişiliği hakkında, külliyesi ve kabrindeki kitabesinden başka bir bilgiye sahip değiliz. İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Vakıf kayıtların da mezarının bulunduğu çevrenin SEYYİD MAHMUT SÜZANİ KÜLLİYESİ olarak belirtilmiş olması da bize ayrı bir bilgi vermektedir. Bilindiği gibi Sivrihisar’da yaptıranın ve ihdas edenin ismine izafeten bir çok külliye mevcuttur. Külliyelerin yapısı içinde Medrese, Mescit, İmaret, Misafirhane ve Kütüphane gibi bölümler bulunuyor. Mahmut Süzani Külliyesinde de bunların bulunması külliyenin bu zat tarafından yaptırılmış olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Ancak, Külliyenin mescit kitabesinde, “bu imareyi ve türbeyi Hoca Bahadır Ömer’in oğlu büyük kadı Yakup 749 da yaptırdı.” denilmesi mescidin ve Süzani’nin türbesinin bilahare yapıldığını belirmektedir. Seyyid Mahmut Süzani ’nin türbesinin kitabesinin Türkçe’si “Darı fena olan dünyadan Dârı bekâ olan ahirete ve gurur merkezinden sevinç yurduna giden şehit, Seyyid, Allah’ın rahmet ve gufranına vasıl olan Şeyhlerin kutbu Abit, Zahit, Fütüvvet sahibi Şerafettin oğlu Seyyid Mahmut’un kabrini yüce Allah ışıklandırsın. Sene 630” Kitabede belirtildiği üzere Şeyh Süzani , Selçuklular çağında İslâm’a hizmet verip vasfı ile gurur diyarı, Sivrihisar’daki medreselerde görev yapmış ulu bir din büyüğüdür. Mahmûd Suzani Türbesi Kurşunlu Mahallesi, Uçapark Caddesinde yer alan iki katlı yapının alt katı dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülü, üst katı eyvanlıdır. 1348 yılına tarihlenen yapının banisi, Hoca Sadreddin Yakub bin Hoca Bahadır Ömer’dir. 1980 yılında belediye tarafından onarılarak doğu ve batı cephelerine tuğla örgülü birer üçgen alınlık yapılmış ve yapının üzeri kırma çatıyla örtülmüştür. Yapı sağlamdır. Her iki kata da batı cepheden girilir. Alt kata, eksende bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı; üst kata, önünde yer alan sivri kemerli, eyvandan basık kemerli bir kapıyla girilir. Üst kattaki eyvanlı giriş, sivri tonoz örtülüdür. Eyvan içinde, eksende yer alan kapı, iki yanda iki sütuncenin sınırlandırdığı derinliği az, dikdörtgen biçimli bir niş içerisindedir. Kapının üzerinde tek sırada dört mukarnas dilimi yer alır. Mukarnasların üzerindeki kare panoda beş satırlık inşa kitabesi bulunur. Mescit kısmı, üçgen kuşak ile geçilen 4.90 m çapında bir kubbe ile örtülüdür. Bu katın güney duvar ekseninde kademeli üç düz şerit ile çevrelenen yarım daire kesitli mihrap nişi bulunur. Mihrap kavsarasında dört sıra mukarnas bulunmaktadır. FOTOĞRAFLAR: EROL ŞAŞMAZ

📍 Sivrihisar, Eskişehir
Seyyid Ahmed Rıfai (k.s.)

Seyyid Ahmed Rıfai (k.s.)

Ankara – Doğumu ve Nesebi Adı Ahmed, künyesi Ebu’l-Abbas, nisbesi er-Rıfai, el-Bataihi. Rıfai nisbesi atala­rından er-Rifa’a el-Hasan el-Mekki’ye nisbetle, Bataihi nisbesi, Bağdat’la Basra arasın­da kalan “bataklık yerler ” manasına gelen Bataih bölgesinden Ümm Abide köyün­ de doğduğu için verilmiştir. 512/1118 tarihinde doğdu. Babası Ali b. el-Mekki. Hz. Hüseyin (r.a) soyudan bir seyyid. Annesi Ebu Eyyub el-Ensari (r.a) nın soyundan Fatıma el-Ensari. Bu yüz­den kendisine “iki sancak sahibi” manasına gelen “Ebu’l Alemeyn” künyesi verilmiştir. İlmi ve Yetişmesi Ahmed Rıfai hazretleri yedi yaşında iken babasını kaybetti. Dayısı Mansur el-Ba­taihi, eğitimini yüklenerek annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı. Önce Ab­dülmelik Hamuti ‘ye teslim ederek hafız olmasını sağladı. Sonra da zamanın ilim ve irfan merkezlerinden olan Vasıt şehrine götürdü. Devrin alim ve mutasavvıflarından Ali el-Vasıti ve diğer bazı alimlerden İslami ilimleri öğrendi. Ebu İshak eş-Şirazi ‘nin Şafii fıkhı ile ilgili olan “Kitabü’t Tenbih”ini okudu. Bu kitab üzerine yazdığı şerh, Mo­ğol istilası esnasında kayboldu. Tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimlerde söz sahibi oldu. Hocası Vasıti ona zahir ve batın ilimlerine dair icazet verdi. “Herkes üstadıyla iftihar ediyor. Ben ise talebem Ah­med ile iftihar etmekteyim.” derdi. Vasıti’nin vefatından sonra, dayısı Mansur el-Bataihi’nin halkasına girdi ve sülukunu tamamladı. Bataihi ona “Şeyhü’ş-Şüyuh” (Şeyhler şeyhi) Unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini tevdi etti. Bunun üzerine Rifai Ümm Abi­de’deki tekkeye yerleşerek irşad faaliyetlerine başladı. Pazartesi-Perşembe günleri irşad kürsüsünde vaazlarda bulunur, diğer günlerde sabah akşam fıkıh, hadis, tefsir ve akaid dersleri okuturdu. Delillerinin güçlü oluşu karşısında inkarcı ve inatçıların dilleri tutulurdu. Tarikatı Şeyh Hazretleri’nin tasavvuf ve tarikat anlayışı Kitap ve sünnet’e mutlak tabiiyyeti gerektirir. O’na göre mükemmel sufi, her halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tabi olan ve kulluk derecesini en yüksek derece olarak benimseyen kimsedir. Kulluk, hakiki arifin vasfıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), kulluk mertebesinin en yüksek örneğidir. Derviş ol­mak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Diğer büyük sufiler gibi kerame­te önem vermeyen Rıfai, keramet göstermeyi bir noksanlık olarak kabul eder. Kendi­si tarikini “tevazu, alçak gönüllülük, yaratılmışlara şefkat ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymak” olarak ifade eder. Yaptığı çalışmalarla gönül halkası kısa zamanda genişlemiş, bağlılarının sayısı ço­ğalmış ve şöhreti yayılmıştır. Kendisini çekemeyen kimi iftiracılar zikir meclislerinde erkek ve kadınları bir arada topladığı iddiasıyla Abbasi Halifesi el-Muktef i’ye (v. 538/1160) şikayet ederler. Halife durumu incelemek için bir müfettiş gönderir. Tek­keye gelip toplantılara katılan müfettiş “eğer bu seyyid ve müridleri de sünnetten baş­ka bir yol üzerinde iseler, yeryüzünde sünneti takip eden bir topluluk kalmamış de­mektir.” şeklinde tesbitlerini bir rapor halinde Halife’ye hülasa etmiştir. Bunun üzerine Halife, bu teftişten dolayı özür dileyen bir mektup göndermiştir. Zamanın Halife’lerine hazan mektup göndermek suretiyle zaman zaman da ziya­ret ederek nasihatlarda bulunurdu. Halife Müstecid’in onun fikir meclislerine katıldığı kaynaklarda yazılıdır. Adına nisbetle Ahmediye, doğum yerine nisbetle Bataihiye diye bilinen Rıfai’lik tasavvuf tarihinde ilk ve büyük tarikatlardan biridir. Tarikat silsilesi hem Ali el-Vasitı , hem de dayısı Mansur el-Bataihi kanalıyla Hz. Ali (r.a)’ye ulaşmaktadır. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin vefatından sonra kendisine “gavsiyyet” makamı verilmiş, böylece kurbiyyet ve gavsiyyet makamlarını şahsında birleştirmiştir. Tarikatın tarih içinde pek çok kolu teşekkül etmiş, Arabistan, Mısır, diğer Ortado­ğu ülkeleri, Anadolu ve Balkanlar’da yayılmıştır. Balkanlarda müslümanlar arasında tesiri hala canlı ve yapıcıdır. Toplu olarak yapılan zikirler sesli, ayakta ve oturarak yapılır. Siyah renkte sarık sarılır ve bir sancakları olur. Sancak nefis terbiyesi için her an mücadeleye hazır olun­duğunu gösterir. Şemail ve Ahlakı Ahmed Rifai Hazretleri orta boylu, siyah gözlü, buğday benizli idi. Yüzünden şef­kat ve merhamet akardı. Alnı geniş, sakalı siyah ve kısa idi. Tatlı bir gülüşü vardı. Sa­de giyer, beyaz ve siyah giysilerden hoşlanırdı. Düşkünleri çok sever, onları her zaman himaye ederdi. Hayvanlara karşı çok merhametli idi. Kimsenin kalbini kırmaz ve kin tutmazdı. Çok cömertti. Sırtında odun taşıyıp muhtaçlara ve güçsüzlere dağıtırdı. Çocukların arasına karışır, seviyelerine inerek onlarla haşır neşir olurdu. Sohbetlerini yakın ve uzaktakiler aynı tonda duyar­lardı. Daima az konuşur ve “sükutla emr olundum” buyururdu. Bir gün etrafında toplanmış olan yakınlarına; “içinizde benim bir ayıbımı, kusuru­ mu görüp de söylemeyen var mı? Varsa lütfen söyleyiniz.” buyurdular. Oradakilerden biri, “Efendim, ben sizde bir kusur görüyorum. Bizim gibi, size layık olmayan kimse­leri huzurunuza kabul buyurmanızdır” deyince Rıfai Hazretleri ile birlikte oradakiler ağlamaya başladılar. Kerameti Ahmed Rıfai ‘nin kerametleri çoktur. Bunların en meşhuru büyük bir topluluk hu­zurunda vukubulan, biyografisini yazan müelliflerin pek çok şahit ismi sayarak müte­vatir bir haber şeklinde anlattıkları hadisedir. 1160’ta bazı yakınları ve müridleriyle birlikte hacca giden Rıfai, dönüşte Medine’yi ziyaret eder. Medine uzaktan görününce Ahmed Rıfai devesinden inip yürüyerek Ravza-i Mutahhara’ya girer. Hz. Peygam­ber’in kabri önüne gelince “es-Selamü aleyke ya ceddi” diyerek selam verir ve orada bulunanlar Hz. Peygamber’in “Aleyke’s-Selam ya veledi” sözüyle selama karşılık ver­diğini duyarlar. Cezbeye gelen Rıfai diz çöküp, “uzakta iken benim yerime varıp top­rağını öpsün diye sana ruhumu gönderiyordum; şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu; uzat elini de dudaklarımla öpeyim” manasına gelen şiirini okur. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in kabrinden dışarıya nurani bir el uzanır ve Rıfai bu eli öper. Eserleri 1- El-Hikem er-Rifaiyye, 2- El-Burhanü’l-Müeyyed, 3- El-Mecalisü’s-Seniyye er­ Rifaiyye, 4- El-Erbaune Hadisen, 5- Haletü Ehli-Hakika maa’llah, 6- En-Nizamu’l Hass li-Ehli-İhtisas , 7- El-Eş’ ar 8- El-Ahzab vel-Evrad. Sözlerinden Hurma ağacına bakınız. Başı dik olduğu için Allah (cc) ona meyvelerinin yükünü nasıl taşıtıyor. Kabak, karpuz, kavun gibi bitkiler ise yüzünü ve dallarını yere koyduğu için Allah onun meyvelerinin yükünü yere taşıtıyor. Bizim yolumuz üç şey üzerine kurulmuştu;: İstemeyiz, reddetmeyiz, biriktirmeyiz. Kardeşim! Çocuğa bakmaz mısın? Doğduğunda, avucunu sıkarak dünyaya gelir. Bu, onun dünyaya olacak olan hırsının nişanıdır. Dünyadan ayrıldığında ise, avucunu açarak çıkar. Bu da, peşine düştüğü şeylerden elinde hiç bir şey kalmadığının itirafıdır. Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Gitmezse, az konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç, yine gitmezse, her hali iyi bilen Allahü Tea­la’ya yalvarmaya, sızlanmaya başla. İlminin fazla, amelinin çok olması ile gurura kapılan kimse, marifet sahibi değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sahipti. İyi ibadetlerine aldanma. Çünkü.Bel’am-ı Baura ve Bersisa, en çok ibadet edenlerdendi. Vefatı – Türbesi Ahmed er-Rıfaî , şiddetli bir ishal hastalığı sonunda 23 Eylül 1182 yılında vefat etti. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır. İlk eşi Hatîce bint Ebû Bekir el-Vâsıtî en-Neccârî’den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, onun vefatından sonra evlendiği Râbia’dan Sâlih adlı bir oğlu olmuş, ancak Sâlih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etmiştir. Fâtıma’dan İbrâhim el-A‘zeb (ö. 609/1212) ve Ahmed el-Ahdar (ö. 645/1247) adlarında devirlerinde meşhur iki sûfî, Zeyneb’den ise ikisi kız altısı erkek olmak üzere on torunu olmuştur. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında tesiri olmuştur. Ahmed er-Rifâî’nin nesli günümüze kadar devam etmiştir. Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır. Bütün kaynaklar pek çok müridi olduğunu, tekkesine her gün binlerce kişinin geldiğini, sabah akşam bunlara yemek verildiğini yazar. Tekkesinin vakıf, hediye ve bağış yoluyla çok büyük geliri olduğu da ifade edilmektedir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.111-114, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Hace Muiniddin Hasan Çeşti (k.s.)

Hindistan Hindistan’da İslam’ın yayılması bütün tarihçilere göre mürşidler vasıtasıyla olmuştur. Bu mürşidlerin başında özellikle Çeştiyye Tarikatı büyükleri gelmektedir. Ne yazık ki şimdiye kadar bu tarikatın tarihini ciddi olarak araştırıp çalışan olmamıştır. Konuyla ilgili birçok kitap da o büyük mürşidleri, adeta insan üstü ve hep tabiatla çatışan kimseler olarak ele almış, ilmi çalışmadan uzak eserlerdir. İsmi ve Nesebi İsmi Hasan, lakabı Muıniddin , Horasan’ın Secez bölgesinde şimdi Afganistan’ın Zahidan şehri yakınlarında bulunan bir yerde 537 /1142’de dünyaya geldi. Baba ve ana tarafından Hz. Hüseyin (r.a) neslindendir. Ayrıca annesi Abdülkadir Geylani (k.s)’nin yeğenidir. 633/1236’da Ecmir’de fanilik alemine veda etti, Yetişmesi Hace Muiniddin (k.s) onbir yaşlarında iken babası vefat eder. Malı üç evladı arasında bölünür, bir bağ da Hace Hazretlerine düşer. Bu bağda bulunduğu bir esnada İbrahim Kalender adında bir meczub-i ilahi oradan geçer. Hace Hazretleri onu karşılar, elini öper ve bir ağaç altına otururlar. Önüne bir miktar üzüm kor ise de meczub üzümlere rağbet etmeyip kendi koynundan bir miktar kuru ekmek çıkararak dişiyle bir parça koparıp kendi eliyle Hace Muiniddin ‘in (k.s) ağzına kor. Hace Hazretleri, o lokmayı yer yemez kalbinde nur-u ilahi coşmaya başlar ve gönlünden dünya sevgisi çıkar. Bütün mallarını fakirlere dağıttırarak marifet-i ilahiyye’yi kazanmak için seyahata çıkar. Evvela Semerkand’a giderek orada Kur’an-ı Kerim’i hıfzeder ve zahiri ilimleri ikmale koyulur. Devrin bütün ilimlerini tahsilden sonra, Nişabur’un Harun semtinde Şeyh Osman Haruni ‘ye (618/1221) intisab eder. Senelerce hizmet ettikten sonra tarikat hırkasını giyer. Buradan Bağdat’a doğru yola çıkar. Sincan adlı bir kasabada Necmüddin Kübra (k.s} ile görüşür. Oradan Cudi Dağı taraflarına giderek Abdülkadir Geylani (k.s)’nin sohbetlerine katılır, oradan da Geylani Hazretleri ile Bağdat’a gelirler. Burada Ziyaüddin Sühreverdi , Şihabüddin Sühreverdi , Evhamüddin Kirmani Hazeratı ile görüşüp sohbetlerinde bulunur. Hemedan’da Yusuf Hemedani (k.s), Tebriz’de Celaleddin Tebrizinin tarikat piri Şeyh Ebu Said Tebrizi , İsfehan’da Mahmud İsfehani , Esterabad’da Ebu Said el-Hayr ve Nasıruddin Esterabadi ile, Kazvin’de de Şeyh Abdülvahid Gaznevi ile görüşür. Hac için Medine’ye gittiği bir sırada rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i görmüş ve şu hitaba mazhar olmuştur. “ Hindistan Cenab-ı Hak tarafından senin için saklanan bir emanettir. Sen oraya git ve Ecmir’de yerleş. Allah (c.c)’ın inayetiyle senin ve senin yolunda gidenlerin gayretleriyle İslam o topraklarda yayılacaktır. ” Bu emre derhal uyan Hace Hazretleri, Hindu hakimiyeti altında ve tamamen putperestlerin mesken tuttuğu Ecmir’e yerleşir. (561/1186) İrşad Çalışmaları Moğollar’ın Buhara, Semerkand, Rey, Hemedan, Kazvin, Merv, Nişabur- Harzem ve nihayet Bağdat gibi İslam kültür ve medeniyetinin beşiği olan şehirleri yakıp yıkması ve adeta eski medeniyetin mezarı haline getirmesiyle birlikte, buralarda yetişmiş olan birçok gönül eri kendilerine yeni irşad bölgeleri aradılar. Bir kısmı Anadolu’ya bir kısmı da Hindistan’a yöneldiler. Bu ulu erlerin üstün cesareti, yüce ideali ve iman gayretleri neticesinde, Anadolu ve Hindistan topraklarındaki binlerce, onbinlerce insan İslam’la müşerref oldu. Hindistan Yogizm ve İlhamcılığın merkezi durumunda idi. Ağır riyazatlarla bir takım harikulade haller gösteren insanlar, bir anda kendilerini Firavun’un sihirbazları gibi hissettiler. Hace Muinuddin (k.s) yaptığı vaazlarla kısa zamanda etrafındakilerin küfür karanlıklarından hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Şöhreti kısa zamanda yayıldı. Hindular İslam’a akın akın girdiler. İslam idaresinin Hindistan’da yerleşmesine zemin hazırlanmış oldu. Böylece Hindistan; alimler, veliler diyarı, İslam ilimlerinin ve dini ilerlemelerin yurdu halini aldı. Tarikatı Tarikatın Çeştiyye ismi almasının sebebi, Tarikat pirlerinden olan Hace Ebu İshak Şami Hazretleri ‘nin Horasan’ın Çeşt köyünden olmasıdır. Hindistan’da İslam’ı yayma ve tebliğ etme prensibi üzerine kurulan tarikatın silsilesi Hz. Hace Muiniddin Hasan Çeşti , Hz. Hace Şeyh Osman Haruni , Hz. Hace Hacı Şerif Zindani , Hz. Şah Sincan , Hz. Hace Ahmed bin Mevdud Ceşti, Hz. Hace Mevdud Çeşti , Hz. Hace Yusuf b. Sem’am , Hace Ahmed Abdal Çeşti , Hz. Şeyh Ebu İshak Şami , Hz. Şeyh Uluv-i Dineveri , Hz. Hace Hureyre Basri , Hz. Hace Huzey­ fetu’l-Merlaşi , Hz. Sultan İbrahim b. Edhem , Hz. Fudayl b. İyaz , Hz. Hace Abdül­ vahid b. Zeyd , Hz. Hasan Basri kanalıyla Hz. Ali (k.v) Efendimize ulaşır. Hace Muiniddin Çeşti Hazretleri , daha hayatta iken Ecmir şehri Hindistan’ın idare ve saltanat merkezi olma özelliğini Delhi’ye kaptırır. Büyük mürşid, Delhi’de kendine vekillik yapmak üzere en büyük halifesi Hace Kutbuddin Bahtiyar Kakiyi tayin eder. Kendisi ise Ecmir’de oturmaya devam eder. Hindistan Meşayıhı ara ında İmamuttarik olarak bilinen Hace Muiniddin Hazretle­ri ‘nin tarikatı olan Çeştiyye, Hindistan ve Pakistan bölgesinin hakim tarikatı olur. Ni­tekim lakabı olan “Aftab-ı-Mulk-i Hind” (Hind ülkesinin Güneşi) bunu göstermektedir. Zamanla eski gücünü kaybetse de geçen asrın başlarında Nur Muhammed tarafından yeniden canlandırılmıştır. Günümüzde en etkin tarikatlardan olan Nakşi Halidiliğin Çeştiyye prensiplerine de aynı zamanda sahip olması, Çeştiliğin tekrar tanınmasına ve yayılmasına vesile ol­ muştur. Tarikatın üç temel esası “deniz gibi cömert, güneş gibi tatlı, toprak gibi alçak gönüllü” olmak şeklinde özetlenmiştir. Sema ve musikiye önem veren tarikatın tekkelerinin misafirperverliği çok meşhurdur. Tarih boyunca tarikatın ileri gelenleri zamanın akışını değiştirrmek ve devrin ahva­lini düzeltmek için bütün güçleriyle çalışmışlardır. Diktatör idarecilerin yüzüne karşı hak sözü söylemekten, onların yanlış gidişatına karşı koymaktan ve onlara güzel tav­siyelerde bulunup, memleketi güzel idare etmeye yöneltmekten sakınmamışlardır. Nizamiyye ve Sabiriyye adında iki kolu olan tarikata yön veren temel kitaplardan biri Sühreverdi (k.s)’nin “Avarifu’l-Maarif”idir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık,( Yazan Necdet Yılmaz) s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Yörük Dede ( Yürüyen Dede )

Yörük Dede ( Yürüyen Dede )

Ankara – altındağ – öksüzler sokak “Yürüyen Dede”, “Yörük Dede”, “Doğan Bey” isimleri ile bili­nen ve Osmanlının fetret döneminde yaşamış bir Türkmen beyi olduğu kanaatindeyiz. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Ancak Karaca Bey Vakfiyesinde “Çeribaşı Doğan Bey Zaviyesi”nden bahsedilmektedir.. Türbesi, Cebeci semtinde Öksüzler Sokağı’ndadır. Ankara’da tek örnek olan kümbet mimarisinde yapılan türbesi oldukça bakımsızdır. Doğan Bey ahiler arasında da zikredilmektedir. 1530-1571 yıllarındaki Vakıf ve Tapu kayıtlarında Doğan Bey Zaviyesi mevcuttur. Bu bilgilerden hareket ederek Doğan Bey’in Ankara’da yaşayan önemli bir şahsiyet olduğu kanaatine varırız. Vakıf Kayıtlarında Doğan Bey Medresesi ismi de geçmektedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Koyun Baba – Kalecik

Koyun Baba – Kalecik

Ankara – kalecik – koyun baba köyü Kalecik ilçesine bağlı Koyunbaba Köyünde türbesi bulunan ve bu köye adı verilen Koyun Baba hakkında vakıf kayıtlarında Kalecik ilçesinde “Koyun· Baba Tekkesi” vakfı kaydı bulunmaktadır. Hayatı ve kişiliği hakkında ulaşabildiğimiz kaynaklarda herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Koyun Baba ile ilgili olarak mahalli bazı menkıbeler anlatılmaktadır. Köy sakinleri tarafından onarılan Koyun Baba Türbesi, önemli ziyaret yerlerindendir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kalecik, Ankara
Şeyh Muhyiddin Efendi

Şeyh Muhyiddin Efendi

Ankara – Ayaş – Şeyh Muhyiddin Cami Ayaş’ta yetişen mutasavvıflardan olan Muhyiddin Efendi “Arabi” lakabıyla bilinmektedir. Asıl doğum yeri Nazilli olduğu ve Ayaş’ta cami, medrese gibi vakıfları bulunduğu çeşitli vakıf kayıtlarında mevcuttur. Nazillili Hacı Ali Efendi’nin oğlu Muhyiddın Efendi, Ayaş’ta kendi adına yaptırdığı medrese için 60.000 akçe para vakfederek, 20 akçesi medresenin müderrisine, iki akçesi mütevelliye ve üç akçesi de öğrenciye verilmek üzere vakfiyesinde şart koşmuştur. Medresenin 1571 tarihinde şimdiki kendi adına yaptırılan caminin bölgesinde olduğu bilinmektedir. Bu medresenin 1890 yılında müderrisi, Müftü Hüseyin Hüsnü Efendi olduğunu, Ayaşlı Süleyman Behced Gökalp’in bu medresede okumuş olmasından öğrenmekteyiz. Şeyh Muhyiddin Efend i’nin Ayaş’taki vakıf camii, dere kenarındadır. Kendisi de bu camiinin içinde medfun bulunmaktadır. Ayaş’ta kendi ismiyle bilinen bir “Şeyh Muhyiddin” Mahallesi vardır. Doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak tespit edilemeyen Muhyiddin Efendinin, Ayaşlı Bünyamin Hazretlerinin dervişlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ayaş, Ankara
İncik Sultan

İncik Sultan

Ankara – çamlıdere – gümele köyü Çamlıdere ilçesine bağlı Gümele Köyünde 2005 yılında yapılmış bir türbesi vardır. Son dönem Osmanlı vakıf bel­gelerinde “İncek Zaviyesi”, “İncik Dede Zaviyesi” olarak geç­mektedir. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Kanaatimizce Horasan melamiyetiliğini benimsemiş Türkmen “Dede”lerindendir. 1530’lu yıllara ait tapu-tahrirlerinde de “İyicek Dede” olarak anılmıştır. Hüseyin Çınar Çamlıdere ve Kızılcahamam zaviye vakıfları üzerinde yaptığı çalışmada “Kürt Köyündeki Şeyh İncik Dede Zaviyesi Vakfı” hakkında bilgi verirken İncik Dede Zaviyesi’nin Çamlıdere ilçesi, Yediören Köyünde bulunduğunu, Kürt köyü eşrafından olan ve İncik Dede ve Ali Dede zaviyesinin mütevel­ lisi olan Şehabeddin’in oğlu Seyyid Mehmed’in ölümü üzerine yerine Hacı Mehmed’in, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı’nda şeyh olan Seyyid Şeyh- Feyzullah’ın görüşü alınarak zaviye mütevelliliğine tayin edildiğini yazar. Kanaatimizce Bektaşi dergahına bağlı olan olan incik Sultan zaviyesi, aynı zamanda Anadolu da yaygın olan “ocak” şeyhliği durumuna gelmiştir. Türbeye yakın ve sonradan yapılmış bir “Fakran Ana” (Fakirlerin Anası) adı ile anılan bir türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Çamlıdere, Ankara
Yakub Abdal

Yakub Abdal

Ankara – Çankaya – yakub abdal köyü Ankara bölgesine ilk yerleşen dervişlerdendir. Türbesi, Çankaya ilçesi Yakupabtal Köyü’ndedir. Elmadağı’nın yamacında bulunan bu köy, Osmanlı belgelerinde katiplerce kayıt esnasında, Polatlı’da bulunan Baba Yakup , Kazan’da bulunan Yakup Derviş , Çubuk’ta bulunan Yakup Hasan ile Yakup Abdal isim benzerliği dolayısıyla sehven karıştırılmıştır. Günümüzde Yakup Abdal Türbesi’nde bulunan Arapça kitabeyi: “ Bu bina sultanül evtad Yakup Abdal diye bilinen Derviş Sinan için 1077( 1666) Muharreminde yapıldı ” olarak okuduk. Arapça kitabenin altına mermer üzerine Türkçe olarak kitabe okunmuş ve “Muharrem ayında Sultan Evtad Ebdal Yakup Derviş Sinan bu camii oğlu için yaptı” yazılmıştır. “Sultan’ül evtad” kelimesi sultanların, emirlerin dayanağı, yani danışmanı, müşaviri, en güvendiği kişi anlamına gelir. Bu kitabeden Yakup Abdal (Derviş Sinan)’ın hayatta iken bu bölgedeki manevi nüfuzunu anlatmaktadır. Yine kitabeden bu yapıyı yapan kişinin adından hiç bahsedilmemektedir. Yakup Abdal zaviyesine, 1571 yılındaki kayıtlarda Çubuk ilçe merkezinde irşad faaliyetlerini sürdüren Gül Dede’nin, mutasarrıf olarak tayin edildiği kayıtlıdır. Kısacası hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Yakup Abôal, “gazi derviş”lerdendir.93 . Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara
Hacı Tuğrul Baba

Hacı Tuğrul Baba

Ankara – polatlı – hacı tuğrul köyü Polatlı ilçesi, Hacıtuğrul Köyü yakınında ve bir tepenin eteğinde, mimari özelliği olan bir türbesi vardır. Selçuklular döneminde Ankara’ya gelip yerleşen Türkmen Babalarından olması muhtemeldir. Hacı Tuğrul Türbesi kapısı üzerinde bulunan ve çok güzel bir hatla beyaz mermer üzerine yazılmış Arapça kitabede özetle; ”Hacı Tuğrul Baba oğlu Mahmud Seydi oğlu Şeyh Paşa’nın bu zaviyeye 793/1391 yılında bir imaret yaptırdığı” yazılıdır. Kitabede Baba ünvanının kullanılması Hacı Tuğrul’un mutasavvıf bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bacı Köyü’nde zaviyesi bulunan Ahi Fatma Bacı ile çağdaş olma ihtimali bulunan Hacı Tuğrul Baba’nın, zaviyesinin bulunduğu yer, eski bir yerleşim yeridir. Anadolu’nun İslamlaşmasında uygulanan derviş iskan metodunun bir önderi diyebiliriz Hacı Tuğrul Baba için. Torunu olan Şeyh Paşa’nın tarihi kimliği hakkında bilgi mevcut olmayıp, Yıldırım Han zamanında yaşadığı bilinmek tedir. Çünkü dedesi adına yaptırdığı türbenin mimarisine bakılırsa, devrin ileri gelenlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf belgelerinde de birçok vakfı bulunmaktadır. Hacı Tuğrul Baba ve soyu hakkında ayrı bir araştırma yapılması gerekmektedir. Osmanlı dönemi kayıtlarında tarihli Tapu Tahrir defterinde Bacı Kazası vakıfları anlatılırken, Hacı Tuğrul köyünde “Hacı Tuğrul Zaviyesi Vakfı” olarak zikredilir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınlar

📍 Ankara Özel, Ankara
Hacı Sinanuddin Yusuf

Hacı Sinanuddin Yusuf

Ankara – altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı Ankara’da yaşamış bilgin ve mutasavvıf. Hayatı ve kişiliği hakkında vakfiyelerin haricinde bilgi yoktur. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Kayıtlar Arşivi, 592 numaralı defterin 49 ncu sahife, 45 nci sırasında kayıtlı “Hasan Çelebi oğlu Hacı Sinanüddin Yusuf “un 20 Şaban 687/1288 tarihli vakfiyesinin örneğinde “Alimlerin ve fazılların dayanağı, şeyhlerin büyüğü Hacı Sinaneddin Yusuf bin Hasan. Ankara da yeniden yaptırdığı mescid ve bitişiğindeki medresenin tamir, bakım masrafları, müderris ve imama ödenecek ücret için şehir içinde ve dışında arazi ve emlak vakfeder. Vakfiyede yazılan künyeden mutasavvıf ve alim bir şahsiyet olduğunu anlıyoruz. Ankara-Altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı’nda yaptırdığı mescidin bitişiğinde bulunan oda içerisinde mezarı vardır. Saraçlık mesleği ile uğraşmış ve “Saraç Sinan” olarak anılmış, esas ismi ise Sinaneddin Yusuf’dur. (Saraç: At, eşek ve deve gibi binek hayvanlarına eğer, gem ve koşu takımlarını yapan ve satan zenaat sahibi kişidir.) Saraç Sinan Ankara şehir merkezinde bir mescid ve bir med­rese yaptırmış ve bu eğitim kurumu için araziler vakfetmiştir. Dikdörtgen planlı, sade ve Türk üçgenleri ile geçilen kubbe ile örtülmüş olan ve Saraç Sinan Mescidi olarak bilinen bu mabed, Ankara’da bulunan en eski mabedlerdendir. Medrese ise harap bir vaziyettedir. Mescidin Arapça kitabesinde şu ibare yazılıdır; ”Şüphesiz mescidler Allah içindir. Artık Allah ile beraber başka bir kim­ seye ibadette bulunmayınız. Bu mescidi Hasan oğlu zayıf kul Yusuf 687/1288 yılında yaptırmıştır. “ Saraç Sinan Mescidinin içinde, sağ tarafda bulunan odadaki mezarların birisinin mezar taşında: ‘Allah’ın rahmetine kavuşan Hasan oğlu el-hac Sinaneddin Yusuf. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. ” Ayak ucundaki taşta ise: “13 Cemaziyelahir, Sene 711( 1311 ).” yazılıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Zahidül Kevseri

Zahidül Kevseri

mısır – kahire – karafe kabristanı ( ölüler şehri ) Son devir Osmanlı alimlerinden olan Kevseri’nin asıl adı Muhammed Zahid’dir. “Kevseri” nisbesiyle meşhurdur. Babası, Çerkez asıllı bir aileye mensup, müderris ve meşayihtan Kafkasyalı Hasan Hilmi Efendi’dir. 1863’te Kafkasya Ruslar tarafından işgal edilince ailesi ve talebeleriyle birlikte Anadolu’ya hicret ederek Bolu’nun Düzce ilçesine yerleşti. Kendi adına nisbet edilerek kurulan Hacı Hasan köyünde 16 Eylül 1879’da Muhammed Zahid Efendi dünyaya geldi. Tahsili Temel İslami bilgileri babasından öğrendikten sonra Düzce’deki Rüşdiye mektebinden mezun oldu.Bu arada Şeyh Muhammed Nazım Efendi, Şaban Fevzi Efendi, Selahaddin Efendi, Düzce Müftüsü Üsküplü Hüseyin Vecih Efendi gibi değerli ve çeşitli hocalardan değişik konularda dersler aldı. Tahsiline devam etmek üzere 1893’te İstanbul’a gelerek Kazasker Hasan Efendi’nin Darü’l-Hadis Medresesi’nde öğrenim görmeye başladı. Bir taraftan amcası Musa Kazım Kevseri’den Arap dili ve edebiyatına dair dersler alırken diğer taraftan da Fatih dersiamlarından Eğinli İbrahim Hakkı Efendi, Alasonyalı Ali Zeynelabidin, Çeşmeceli lsmail Zühdü Efendi, Yusuf Ziyauddin Efendi, Ali Riza Fakri Efendi, Şeyh Muhammed Esad Dede gibi devrin alimlerinden okuyarak icazet almıştır. İstanbul’da on yıl süren medrese tahsilini 1904’te tamamlayıp icazet aldıktan sonra 1906’da girdiği ruus imtihanında başarı sağlayarak dersiam oldu. Hizmet Verdiği Yerler Fatih Camii’nde müderrislik yapmaya başlayan Kevseri, bu sırada medreselerin islah edilmesi için kurulan komisyonda görevlendirildi. ittihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarına muhalefetine rağmen eğitim ve öğretime ilişkin yeni kararların alınmasını sağlamıştır. 1913’da açılan “İstanbul Müderrisliği Ruusu” imtihanını kazandı. Fatih Camii’nde müderrislik yaparken evlendi. Bir erkek ve üç kız çocuğu oldu. Fatih Camii müderrisi iken ayrıca Darüşşafaka’da Arapça dersi okutmuştur. Darülfünun’da açılan fıkıh ve fıkıh tarihi müderrisliği imtihanını birincilikle kazanmasına rağmen, buraya tayin edilmesi ittihatçılar tarafından engellenmesi üzerine Kastamonu’da yeni açılan medresenin kuruluşunu gerçekleştirmekle görevlendirildi . Bu amaçla gittiği Kastamonu’da üç yıl görev yaptıktan sonra, deniz yoluyla İstanbul’a gitmek için bindiği takanın devrilmesi sonucu boğulma tehlikesi atlattı ve Düzce’ye götürüldü. Daha sonra Darüşafakat-ı İslamiyye’ye müderris olarak tayin edildi. Bir ay bu görevi yaptıktan sonra Süleymaniye’deki Medresetü’l-Mütahassisin müderrisliğine atandı. Bu arada Süleymaniye Medresesi temsilcisi olarak Ders Vekaleti Meclisi’ne üye seçildi. Ağustos 1919’da Şeyhülislam vekilliği makamı olan Ders Vekaleti görevine tayin edildi. Ders Vekaleti’ne bağlı bulunan medreselerin, Ders Vekaleti’nin izni olmadan yıktırılmasına karşı çıktığı için, Ders Vekaleti görevinden azl edildi. Fakat meclis üyeliği devam etti. Hayatı boyunca İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mansup bulunan devlet, siyaset ve fikir adamlarına muhalif davranan Kevseri, 1922 yılının sonlarına doğru, bir dostunun, hakkında tutuklama emrinin çıkarıldığını kendisine sokakta söylemesi üzerine, ailesine bile haber vermeden deniz yoluyla Mısır’a hareket etti (3 Kasım 1922). İslam dinini doğru olarak anlatan Ehl-i Sünnet alimlerinin yolunda giden, her türlü sapık ve bozuk cereyanlara karşı çıkan Zahidü’l-Kevseri, Osmanlı Devletini batıran İttihat ve Terakki’ye şiddetle karşı çıktı. İstanbul’da görev yaptığı zaman içinde yüzlerce talebe yetiştirip icazet vermiştir. Ehl-i Sünnet yoluna ve Ehl-i Sünnet alimlerine yapılan hücümlar karşısında kale gibi direnmesini ömrü boyunca sürdürmüştür. Meşihat Müsteşarlığı da yapmış olan Zahid’ül-Kevseri , Mısır’da ders okutmuş ve talebe yetiştirmiştir. Kahire’de iken her hangi bir geliri bulunmadığından, maddi sıkıntı çekmesine rağmen, yapılmak istenen yardımları kabul etmemiştir. Türkçe vesikaları Arapça’ya çevirmek amacıyla Darü’l-Mahfuzati’l Mısrıyye idaresi tarafından açılan sınavı kazanıp maaşlı olarak çalışmaya başladı. Bu esnada ailesini İstanbul’dan getirtti. Ve böylece Mısır Devlet Arşivi’nden aldığı ücretle geçimini sağladı. Oğlu ile bir kızı İstanbul’da iken vefat ettiğinden Kahire’ye eşi ile iki kızı geldi. Kızlarından Seniha 1934’te, Meliha ise 1947’de Kahire’de vefat etti. Kevseri, Kahire’de bulunduğu yıllarda bir taraftan evini medrese haline getirdi ve çok sayıda talebe yetiştirdi. Diğer yandan yayınevi sahipleri aracılığıyla çok sayıda İslami eserin neşrini sağladı. Çoğunluğu Mısırlı olmak üzere Yemen, Hindistan, Pakistan, Endenozya, Malezya, Suriye ve Irak uyruklu öğrencilere icazet verdi. icazet verdiği öğrencileri arasında büyük alimler ve üst düzeylerde görev alacak önemli kişiler yetiştirdi. Mısır basınında yayınlanan reformist görüşlere karşı çıkarak ilmi cevaplar vermesi sebebiyle, sınır dışı edilmesi için devlet erkanı nezdinde girişimlerde bulunulmuşsa da Şeyh Abdülmecid es-Sinduni ve Evkaf Bakanlığı da yapan el-Ezher Şeyhi Mustafa Abdürrazik tarafından bu tehlike atlatıldı. Zahid’ül-Kevseri, faaliyetleri ve yayınları ile büyük bir takdir toplayıp Mısır’daki ilim erbabı üzerinde etkili oldu. Mısır’da ikamet ettiği zaman zarfında Hindistan ve Pakistan’da yaşayan alimlerle, Ezher’de okuyan öğrenciler vasıtasıyla irtibat kurarak geniş bir ilmi muhit edindi. Bazı özellikleri 1. İslamiyetin emirlerine uymakta, yasaklarından sakınmakta, zühd ve takvada son derece titizdi. 2. Dünya malına ve makamlarına değer vermezdi. Dünya ehlinden uzak dururdu. 3. Seçkin bir kişiliğe sahipti. Hiçbir kimseye şahsi kin beslemezdi. 4. Darlık ve sıkıntılara sabrederdi. 5. Kendisinde bulunan ilmi ve ahlaki üstünlükler sebebiyle diğer insanlardan kendini üstün görmezdi. 6. İlmini istismar vasıtası yapmaktan şiddetle sakınırdı. 7. Hiçbir ücret almadan ders okuturdu. 8. Yaptığı kitap tashihlerinden bile ücret almazdı. 9. Çok kuvvetli bir hafızası vardı. 1O. İlmi münazara ve mülakatlarda kendisine yöneltilen sorulara keskin, ikna edici ve doyurucu cevaplar verirdi. 11. Hayatının son günlerinde, hastalığı iyice artınca, tedavi masraflarını karşılayabil­mek için kitaplarını satmaya karar vermişti. O halde iken bile talebelerinin maddi yardımlarını kabul etmemişti. 12. Ömrünün her safhasını, her fırsatta eser yazmak, ders okutmak, nasihat etmek ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını öğretmekle geçirirdi. Vefatı Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’ye dönme ümidi beslediği ve bunun için fırsat gözettiği bir zamanda çeşitli hastalıklara maruz kaldı. Bu hastalıklardan kurtulamayarak, doğup büyüdüğü toprakların hasretiyle Kahire’de vefat etti (11 Ağustos 1951). Vefatından sonra eşi de hastalanarak Türkiye’ye döndü. Ve beş yıl sonra o da vefat etti. Son yıllarında şeker hastalığı ve tansiyon rahatsızlığına tutulan Kevseri hazretleri, son senelerini ilmi eserler yazmakla geçirmişti. Camiü’l-Ezher’de kılınan cenaze namazından sonra Karafe Kabristanı’nda, imam-ı, Şafii hazretlerinin kabri civarında, dostu İbrahim Selim’e ait bölüme defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin, Amin! Mezartaşına, kendisi için yazdığı şu şiir hak edilmiştir: Ey kabrimin başında durup ibretle bakan adam, Dünkü ziyaretçi bugün buraya defnolunmuştur. Ölüm muhakkaktır, Ölüm kesindir sakın ondan gafil olma gafil olmaktan sakın ve geçene dua et. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Kahire

Yetmiş Kuruş Dede

Kabri, Unkapanı Zeyrek’dedir. Bu zat, Bu din eyaletinde Şemturna adlı kalenin ağası bulunduğu sırada. Eğri Fatihi Mehmed Han ile savaşa iştirak etmiş ve o sırada gayb ricali – görünmeyen askerler – askeri içinde kalarak fetihten sonra önüne gelen bu sırrı söylediği için yedi sene dili tutuldu. Devlet sırrını Söyleyenleri bile hapse atarlar, aile sırrını ifşa edenleri de hoş karşılamazlar. İşte Allah sırrı, devlet sırrı ve aile sırrı söylenmez. Yedi yıldan sonra yetmiş kuruş sözünden başka bir şey söylemez. Kopçalı şalvar, çekirdekli kaput, boşnak pabucu, kapaniçe ve serhadlı dolamaları giyip «Yetmiş kuruş!» diyerek dolaşırdı. Garib olan şurası ki, Unkapanı semtinin çamuru İstanbul içinde meşhurdur. O berbad çamurda, o şiddetli kışda pabucunun değil üzerine, nalçasına bile çamur sıçramazdı. Böyle tertemiz gezer ve namazı cemaatle kılardı. Sultan Murad’a bir gün: ‘’Revan’ı yedi günde alıp yine vereceksin’’ demiş. Dediği gibi Revan yedi günde fethedilmiş ve tekrar İran’ın eline geçmişti. Murad Han İstanbul a dönerken «Yetmiş Kuruş Dede» yetmiş yaşında olduğu halde ahiret hesabını görüp, kaymakam Murad Paşa’nın fermanı ile Zeyrek başındaki Çivizade mezarlığında toprağa verildi. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Üç gözlü Mehmed Dede

Üç gözlü Mehmed Dede

İstanbul – Kocamustafapaşa – Hacı Kadın Sokak’ta Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile İstanbul fethine katılmış mutlu askerlerimizdendir. İstanbul kuşatmasında olup bitenlerden Cennet mekan Fatih Sultan Han’a anında haber veren yüce velidir. Fetih askerlerinin nerede ne yaptığını, hangi taraftan gedik açıldığını gönül gözü ile haber verince «Üç Gözlü» veya «Tek Gözlü» diye şöhret bulmuştur. Gönül gözü açık olan Mehmed Efendi’yi mahalle sakinleri çok seviyor, kabrini temiz tutuyorlar ve akşam sabah fatihalar okuyorlar. Mübarek kabirleri Kocamustafapaşa, Hacı Kadın Sokaktadır. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: El-Fatiha Fatih ile edüp teşrif Cam-ı şehadeti nüş eyledi Burda medfundur Üç Gözlü Şeyh Mehmed Efendi. Ruhu için 1198 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sultan Abdülmecit

istanbul – fatih çarşamba – yavuz sultan selim camii avlusu Fatih Çarşamba semtinde bulunan türbe, Sultan Selim Külliyesi içindeki hazirededir. Yapım kitabesi olmayan türbenin 1861’de inşa edildiği düşünülmektedir. Padişahın sağ­lığında inşa edilen türbenin mimarı dönemin baş mimarı Gara­bet Balyan olduğu sanılmaktadır. Kesme taştan sekizgen plan üzerine tek kubbe şek­linde inşa edilmiştir. Girişte Sad Suresi’nin 50. ayeti (Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.) yazılıdır. 1910 tarihli bu hattı Hulusi Efendi yazmıştır. Giriş dışında türbenin her cephesinde altta ve üstte olmak üzere pencereler açılmıştır. Dışardan sıradan bir görünüme sahip olan türbenin içi zengin süslemelerle bezenmiştir. Kapı üzerinden itibaren celi sülüsle yazılmış sekiz ayet vardır. Hattat Şefik Efendi bunları zerendüt olarak yazmıştır. Sağdan sola doğru şu ayetler yazılıdır: Yusuf Suresi’nin 96. ayeti , İsra Suresi’nin 79. ayeti , Rah­man Suresi’nin 26, 27. ayetleri ile 46. ayeti , Yusuf Suresi’nin 62. Ayeti, Hud Suresi’nin 73. ayeti ile Rahman Suresi’nin 26. ayeti Duvar köşelerinde celi sülüsle yazılmış İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar-ı Güzin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri okunmaktadır. Kubbenin iç bezemesi özenle işlenmiştir. Sultan Abdülmecid Han’ın evlatları tarafından türbeye verilen hediyelerin pek çoğu yer değiştirmiştir. Kristal avize Galata Mevlevihanesi’nde, sandukanın gümüş şebekesi Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir. Türbede, Sultan Abdülmecid ile birlikte oğulları Mehmed Abdüssamed, Osman Seyfeddin ile Burhaneddin medfundur. Padişahın türbesine bitişik türbeden birincisinde padişahın kızı Cemile Sultan, ikincisindeyse padişah hanımlarından Servetseza Sultan yatmaktadır. 2013 yılı itibariyle restorasyonu tamamlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Sukuti Dede

Çanakkale – Gelibolu Sükuti Dede, evliyadan Muhammediye sahibi Yazıcızade Muhammed Efendi’nin hemşehrisidir, yani Geliboluludur. Gelibolu Mevlevîhanesinde Burhaneddin Efendi’nin şeyh bulunduğu zamanda soyunmuş (derviş tabiri ile Mevlevi olmuş), orada çile çıkardıktan sonra İstanbul’a gelmiş, evvela Kasımpaşa Mevlevîhanesinde hücrenişin olmuş ve oradan Kuledibi Mevlevîhanesine nakleylemiş. Sahib-i zaman bir zat olmakla tanınmıştır. Münzevî bir hayat sürmezdi, daima gezer, her Mevlevîhanenin gününde mukabelede hazır bulunur, hatta sufî dergahlarına da gidermiş. Sükuti Dede, alayişe ehemmiyet vermediği gibi kıyafetine de itina eylemediği için bir gün sofî dergahlarından birinde Dede’yi yemekde Şeyh sofrasına davet etmezler. Aldırmaz, ikinci planda kalır. Yemekten sonra zikir başlayacak, Şeyh: — Fa’lem ennehü… Der, arkası gelmez… Nakîbine işaret eder. O da başlar, fakat bir türlü zikri açamaz. Şeyh uyanık bir zat imiş, bunda bir sebep arar. Sükuti Dede’nin bir kenarda beklediğim görür, derhal anlar, ona doğru gider: — Dedem, affedersin… Seni saff-ı nial (ikinci saf da) bıraktık. i’tizar ederim. Sükuti Dede: —Biz Mevlana fıkarasıyız. Bizim için saff-ı nial yoktur. Bütün canlarla beraberiz, fakat… Başındaki Mevlevi külahını işaret ederek: — …….başımızda Fahri Mevlana var, bize değil on ahürmet etmeli. — Müsaade ediyorsunuz değil mi? — Hay hay… Buyuran açın. Sükuti Dede’nin dudağında sigara daima yapışık bir halde bulunur. O bitince hemen tabakadan bir yenisini sarar, yine dudağına yapıştırırmış. Aynı zamanda nargile içer, enfiye de kullanırmış. Dergahlar kapandıktan sonra Gelibolu’ya gitmiş ve orada Hakka yürümüştür. İyi ahlaklı, daima hayırlı bir dosttur. Akıl kemal bulunca boş sözler zeval bulur. Ahmağa karşı susmak, ona cevap vermektir Ahmağın kalbi ağzında, akıllının lisanı kalbindedir. Sükut eden hiçbir vakit pişman olmamıştır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 Gelibolu, Çanakkale
Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ( Sinan Atik )

Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ( Sinan Atik )

İstanbul -Fatih – Kumrulu Mescid Asıl adı Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ‘dır. İstanbul’un fethini müteakip Fatih Sultan Mehmed Han tarafından şehrin imar edilmesi ile ilgili olarak görevlendirilmiştir. Başta Fatih Camii ve Kumrulu Mescid olmak üzere pek çok Cami ve mescidin ilk mimarı olma bahtiyarlığına erişmiştir. Kabri, Kumrulu Mescid kabristanındadır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Sekbanbaşı Yakup Ağa

Sekbanbaşı Yakup Ağa

İstanbul – Laleli – Sekbanbaşı Yakup Ağa camii Fetih gazilerinden olan Sekbanbaşı Yakup Ağa , Laleli’de Seyyid Hasan Paşa Hanı yanında bir mescid yaptırmıştır. İstanbul’da kendi adını taşıyan bir mahallesi vardır.Aksarayda gömülü olduğu zaviyedeki mezar taşı kitabesinde şunlar yazılıdır : “Sahibü’l hayrat-, in dergah kim Hazreti Yakub Ağa tab’ı kerim Yani ser Sekban-ı, asr-ı Ebü’l-Feth Saliki rahı Hüdayı müstakim Yaptı zikrullah için bu tekkeyi Ede Mevla naili ecri azim Kudsiyan Na’ti dedi tarihini Oldu Yakub vasılı Mısrı Naim. Sene 866 (M-1462 ) “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Kenan Rıfai

Kenan Rıfai

istanbul – merkez efendi kabristanı ……… Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Kazancıbaşı Sadettin Mehmed Efendi

Kazancıbaşı Sadettin Mehmed Efendi

İstanbul – Fatih – Sadi Kazgani camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın kazancıbaşılarındandır.Aksaray’da Kazancı Sadi Sokağında bir mescid yaptırmıştır. Sağda minarenin önünde baninin kabri ve başka kabirler vardır. Mezar taşında şunlar yazılıdır : “ Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Kazancıbaşısı Sa’di Mehmed Efendinin Ruhu için Fatiha “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Kavas Başı Türbesi

Kavas Başı Türbesi

istanbul – fatih – hatice sultan sokak Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kavas Başısıdır. Emir subayı muhafız alayı kumandanıdır. Kabirleri; Karagümrük, Acıçeşme Hatice Sultan Sokak 18 No. lu apartmanın bitişiğinde cadde üzerindedir. Kabri İstanbul Belediyesi tarafindan onarılmıştır. Kitabesinde: La ilahe mamahül melikül hakkul mübîn Muhammedün resülüllahi sadıkul va’dül emîn Cennetmekan Ebul-feth Sultan Mehmed Han Gazi Hazretlerinin Kavas-Baçısımn kabr-i şerifidir (856) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.